Gumısta

Ocak 26, 2019

Gumısta“ Kafdağı’nın Işıkları Gumısta ” çalışmalarını sürdürdüğüm kitaplar dizisinin ilkidir. Bu dizi ile Kafkasya davasına hizmet eden fakat haklarında çok az bilgi sahibi olduğumuz yazarlarımızı, şairlerimizi, heykeltıraşlarımızı, el sanatçılarımızı kısacası topluma hizmet eden tüm değerlerimizi ölümsüzleştirmeyi onları olumlu birer örnek olarak gelecek nesillere aktarmayı amaçlıyorum.

ШАГЪДИ- ŞAĞDİ

Bir vatan…
Bir Halk…
Bir sürgün..
Bir umut…
Ve tüm bunları terkisinde taşıyan, ruhuna hepsinden bir parça üflenmiş bir delifişek…
ŞAĞDİ…
Çerkes atının, rüzgarın oğlunun, zirvelerden vadilere akan çağlayanın, savaşta yardan yakın, kardeşten öte “ŞI” nın hikayesi…

Yaşamını halkına, halkının değerlerine, tarihine ve umutlu geleceğine adamış bir adam NEĞAPLE Askerbiy. Askerbiy, yıllarını Çerkesya ve Çerkesler için harcamış, çok deneyimli, değerli bir film yönetmeni ve prodüktörüdür. 2007 yılından beri kısıtlı imkanlarla çok önemli eserler ortaya koymuş ve Çerkes kültürünü, tarihini, Çerkeslere dair hazineleri belgesel filmlerle kayıt altına alarak tarihe not düşmüştür. Halen pekçok projesi olan bu kıymetli prodüktöre destek olmak, çalışmalarını diasporanın da izleyebilmesi açısından 2 Şubat 2019 tarihinde İstanbul Kafkas Kültür Derneğinde başlayacak olan bir dizi gösterim planladık.
6 birbirinden onemli belgeseli içinden, görsel zenginliğinin yanı sıra, içerik açısından da çok güçlü bir belgesel olan ŞAĞDİ (ШАГЪДИ) belgeselini ön plana koyduk. Bu gösterimlerde dünyada haklı bir üne sahip ve farklılığı kabul edilmiş Kabardey atının, ŞAĞDİ’nin serüvenini, dününü, bu gününün doyumsuz görsellikler eşliğinde izlerken, yönetmenin kısa bilgileri aşağıda yer alan diğerler belgesellerinden oluşturacağımız kolajı görme fırsatımız olacak...
Destek olmak ve izlemek bu üretimlerin devamı demektir...
Unutmayınız ki 'marifet iltifata tabiidir'.
NOT: Tüm gösterimler ücretsizdir...

PROGRAM:
2 Şubat 2019- İstanbul KKD Salonu Saat 20:00
3 Şubat 2019- Çerkes Kültürevi, Beylikdüzü Kültür Merkezi 20:00
5 Şubat 2019- Adana Çerkes Kültür Derneği 19:30
7 Şubat 2019- Kahramanmaraş Kafkas Kültür Derneği 19:30
9 Şubat 2019- Ankara Çerkes Derneği 19:30
**Bursa programı ilerleyen günlerde ilan edilecektir..

NEĞAPLE Askerbiy
Prodüktör,rejisör ve Senarist Askerbiy Nagaplev 1954 yılında Adıgey'in Hodz köyünde doğdu. Varonej şehrinde makina mühendisi olarak okudu ve 1975 yılında mezun oldu. 2007 yılında ilk belgesel filmi Çerkesya'yı yaptı. 2009'da Adığe xabze,2011'de Çerkesya-gurbet, 2013'te Çerkesya-dönüş,2015'te Çerkes kadını ve 2018'de Şağdıy adlı belgesel filmlerini yaptı. Filmleri Moskva, Peterburg, Krasnodar, Nalçık, Çerkesk ve Maykop'ta gösterildi. Rusya Federsyonu Filmciler Birliği üyesidir.

Şağdi-Rüzgarın oğlu
Film izleyicisini Kaberdey at cinsi ve onun tarihi ile tanıştırıyor. Çerkes kadim kültüründe halkı ile beraber yoğrulmuş ve bir ulusun sembolü olmuş bu at cinsini seven ve değer veren herkesi, cinsin korunması ve neslinin devamlılığının için desteğe davet ediyor.

Çerkesya-Dönüş
Film izleyiciyi diaspora Çerkeslerin tarihi anavatanları Çerkesya'ya dönüş mücadelelerini konu alıyor. Çerkesya olarak işlenen ülke R.F.nda sınırlarında yer alan Adiğelerin yaşadıkları tüm cumhuriyetlerdir.

Çerkes kadını
Film, izleyicisini bir yandan Çerkes kadınının halkının tarihinde oynadığı rol ile tanıştırırken, bir yandan da kavramsal olara “Çerkes Kadın”nı tanıtıyor. Film izleyicilerini eski çağlardan günümüze Çerkesya tarihi ile tanıştırmayı amaçlıyor. Çerkes toplumunun dini yapısına, kültürüne ve geleneksel yaşantısına kısacası kadim kültüre ışık tutuyor.

Gurbetteki Çerkesya
Yönetmen bu film ile Çerkes tarihinin en karanlık ve trajik bölümüne ışık tutuyor. Kafkas savaşları sonrası yenik düşerek vatanlarını terke zorlanan Çerkes halkının sürgün trajedisi, Çerkeslerle Osmanlı imparatorluğunun ilişkileri ve nihayet oluşan Çerkes diyasporası film konusunu oluşturuyor.

Adığe Xabze
Film izleyicilerini Çerkeslerin geleneksel etik yapısı Adığe xabze ile tanıştırıyor. Adığe xabze Çerkes halkının binlerce yıl boyunca bir millet olarak günümüze kadar ulaşabilmiş olmasının en önemli sebebi olarak ele alınıyor.

ABZEH AİLE İSİMLERİ VE DAMGA KATALOĞU

KABARDEY AİLE İSİMLERİ VE DAMGA KATALOĞU

1896 yılında Manyas’ın Hacıosman Köyü’nde doğan Hayriye Melek Hunç İstanbul’da Notre Dame De Sion lisesini bitirdi. Meşrutiyetin ilanından sonra kadınlara yönelik olarak yayınlanan başta “Mehasin” ve "Musavever Kadın“ olmak üzere çeşitli dergilerde yazıları ve şiirleri yayınlandı. Çerkes Teavün Cemiyeti’nin yayın organı olan Guaze’de yazılar yazdı. Şimali Kafkas Cemiyeti’nin faaliyetlerine katıldı. Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı ve başkanlığını yaptı. Cemiyetin yayın organı olan Diyane’nin başyazarıydı. “Zühre-i Elem” ve “Zeynep” adında iki romanı bulunmaktadır. Eşi Aytek Namitok’un ölümünden kısa bir süre sonra 25.10.1963 tarihinde vefat etti ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Hayriye Melek Hunç’un anısına ithafen düzenlenen, yazarlarımızın da kitaplarını imzalamak üzere katılacağı Kitap Günleri 2-3 Şubat tarihlerinde 13:00 - 16:00 saatleri arasında Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde.

 

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri
Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Çerkes Dayı

Ocak 25, 2019

Çerkes Dayıİşte ‘Çerkes Dayı - Avusturya’da Heykeli Dikilen Bir Yeniçerinin Sıradışı Hayatı’, henüz 7-8 yaşlarında bir çocukken bugün Rusya topraklarında yer alan küçük bir kasabadan bir Osmanlı turnacıbaşısı tarafından devişirilmek istenirken başına olmadık işler gelen, hayatı boyunca kahraman olma hayaliyle yaşayan ancak bu emeline son nefesinde ulaşabilen, eski adıyla Abrek, bilinen adıyla Çerkes

İLKÇAĞ

Kafkas Dağları’nın yalçın dorukları, Hazar, Karadeniz ve büyük bozkırın uçsuz genişliğiyle dünya medeniyet merkezlerinden tarihin daha ilk çağlarında ayrı düşen Kuzey Kafkasya, antik kültürün en göz alıcı mekanlarından biri olmuştur.
Elverişli iklim koşulları, bereketli doğal kaynakları ve müthiş verimli toprağıyla ilkçağ ekonomisinin gelişme kaydetmesi için gerekli olan tüm imkanları sunmuştur.

Doğu Avrupa’da M.ö. 8. yüzyıl, Rusya ve Ukrayna’nın güney Avrupa kısımlarındaki ilk devlet oluşumlarını ve güçlü kabile birliklerinin yerleşme alanlarını, eski çağın ilkel ilişkilerinden tamamen ayrı tutan çok önemli tarihsel bir sınır çizgisi olmuştur.

Pek çok bozkır insanı göçebelik yaparak elde ettikleri ile ekonomik yaşantısını değiştirmiş, bu şekilde geniş çapta göçler ve uzun mesafeli yolculuklar başlamıştır. Bozkırın, o dağınık olma özelliğinin dışında sınırsız uzantısı, birleştirici bir özelliğe dönüşmüştür.


KİMMERLER, İSKİTLER, MEOTLAR, SARMATLAR

Savaşçı kabileler Kimmerler ve İskitler M.ö. II. binin başları ve M.ö. VII. yüzyıllar arasında dünya tarih arenasında görünmüşlerdir. Onların güçlü etkileri, tüm Yakın Doğu medeni dünyasını sarsıntıya uğratmıştır. Kafkasya’nın kuzey düzlüğü, göçmen savaşçı birliklerin, zengin güneye yağmalama yolculukları yapmaları için iyi bir geçiş alanı olmuştur. Tarihçiler, İskitlerin Kafkasya üzerinden Yakın Doğu ülkelerine yaptıkları yağmalama seferleri için dört rota belirlerler. Bunlar, Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi ile Derbent ve Daryal çıkışlarıdır. En son zikredilen asıl rota olarak bilinmektedir. Tam burada, M.ö. 7. yüzyıl’ın ikinci yarısına rastlayan tarihlerde, Orta Kafkasya’nın bozkır bölgelerinde Kuzey Kafkasya’daki İskit Kültürü’nün antik arkeolojik yapıtları bulunmuştur.

Kuzey-Batı Kafkasya’da Meot öncesi kabileleri, ilk olarak Kimmerler ve sonrasında da İskitler ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Şüphesiz Meot öncesi dönem nüfusundan bireysel grupların Yakın Doğu seferlerine katılmaları Kuban Bozkırı’na savaş ganimeti getirmiştir. Bu sadece M.ö. 7-8. yüzyıllarda Kimmerler ve İskitler gibi Meot öncesi dönem silah ve koşum takımlarının bulunmasıyla değil, aynı zamanda Urartu ve Asyalı sanatçıların yapmış oldukları çalışmaların da bulunmasıyla kanıtlanmaktadır.

Kafkasya’da Maden çağı’nın başlangıcı, Mezopotamya ve Kuzey İran ile aynı anda M.ö. 6. yüzyıla rastlamaktadır. Kuzey Karadeniz sahil bölgelerinin antik merkezleri ile yakın ticari ve politik temaslar kurulmuş, özellikle Bosphorus Krallığı zamanında kültürel ve ekonomik bağlar kuvvetlendirilerek şekillendirilmiştir (M.ö. 5.yy). Zengin mezar alanlarında bulunan pek çok antik ithal mallar ve mezhep tapınakları bunu kanıtlamaktadır.

M.ö. 6.yüzyılda Kuzey-Batı Kafkasya’da, iki farklı etnik kültür birikiminin- Farsça konuşan göçebe İskitler ve hayvancılık yapan yerlilerin - etkileşimi sonucunda eşsiz sanatsal geleneklere sahip Meot Kültürü oluşmuştur. Bu kültürün taşıyıcıları, Azak Denizi’nin kuzey sahil bölgeleri, Kuban ve Trans-Kuban Bozkırlarını da kapsayan geniş alanları işgal eden, yazılı antik kaynaklardan öğrenildiği kadarıyla, Meot kabilelerinden Dandar, Kerket, Sindi, Psesi ve Thatei’dir.

M.ö. 4. yüzyıl’da Don Deltası, Trans-Don ve Volga’ya kadar olan bölgede yaşayan İskitlerin izleyicisi olan Sarmatlar, Ural bölgesinden benzer kabilelerin teşvikiyle birleşmiş ve güçlü bir kabile birliği oluşturmuşlardır. 2. ve 3. yüzyıllarda güneyde Kafkasya’nın bozkır kısımlarını ve Kafkas Sıra Dağları’nın eteklerine kadar olan yerleri; batıda ise Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz sahil bölgesinin bozkırlarını işgal etmişlerdir. Sarmatların geniş alanlara yerleşmeleri Sarmat Kültürü’nün yayılması ve önemli bir yerel nüfusun “Sarmatlaştırılması” ile sonuçlanmıştır.


KOBAN, MAYKOP, KOLKHİS VE KUBAN KÜLTÜRLERİ

Koban kültürü M.ö 12. ve 7. yy’lar arasında yaşanmıştır. Bu dönem bronz devrinin sonu ve demir devrinin ilk zamanlarına tekabül etmektedir. Bu dönemin ana karakterlerinden biri bronzdan yapılma araç gereç, eşya ve silahların oldukça yüksek bir ustalıkla işlenmesidir. Arkeologlar ilk çalışmalarını günümüzün Kuzey Osetya’sında yaptılar. Bu buluntuların çıkarıldığı yer bir Oset köyü olan Koban’a yakındı. Bu yüzden Koban Kültürü adı verildi.

Buradaki buluntulardan anlaşıldığına göre, bu eşyaları yapan insanlar bronz işçiliğinin son aşamasına gelmiş usta insanlardı. Koban Kültürü halkları yerleşik bir karaktere sahipti. Arkeolojik olarak, Koban kültürüne ait 400 kadar yerleşim yeri ve eşya üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Ukrayna, Kırım ve Don-Volga kıyılarında bile bu kültürün izlerine rastlamak mümkündür.

Profesör Veselovsky N.I tarafından 1897’de Adıgey Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’ta bulunan “Bereketli Kurgan” denilen gömülü bir tepecikten ismini alan Bronz çağı Maykop Kültürü, Kuzey-Batı’daki Taman Yarımadasından Güney-Doğu’daki Dağıstan’a kadar Kuzey Kafkasya’nın gözde bölgelerine yayılmıştır. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin işlendiği anlaşılmaktadır. Bu kültürün ortaya çıkışı, oluşumu ve gelişimi Yakın Doğu’dan Trans - Kuban bozkırları ve tepelerine kadar olan bölgede yaşayan grupların bu kültürün içine sızmalarıyla yakından bağlantılıdır ki, bu gruplar gelirken yukarıda da belirttiğimiz gibi Yakın-Doğu’nun teknolojik gelişmelerini ve kültürünü yanlarında getirmişlerdir.

İlerleyen zamanlarda Maykop Kültürü bu bölgede, Kuzey Kafkas Kültürü’nün ve yerel farklılıkları da kapsayan tek bir tarihin gelişimine temel oluşturmuştur. Milattan önce 3 bin yıllarında hükümran olan Maykop kültürünün merkezi de ön Kuban idi.Maykop Taşı

1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel ise yoktu. Daha sonra Nalçik'te açılan kurganın yapılış şekli ve muhteviyatının Maykop kurganlarının aynısı olduğu görüldü.

Kolhide Kültürü, Koban Kültürü’nden çok az bir zaman sonra ortaya çıktı. Bu kültür bir öncekine o kadar çok benzemektedir ki, ikincisinden ayrıca söz etmeyi adeta gereksiz kılmaktadır. Kolhide Kültürünün elimizdeki ilk buluntuları Abhazya’da ortaya çıkarıldı. Bu iki kültürün de temeli Maykop Kültürü’dür. Aynı şekilde bugünkü Abhazya bölgesinde yaşayan Kolkhis kültürü de Maykop kültürüne çok yakındı. Bronzdan demire geçiş döneminde "Kolkhis Kültürü" çok gelişmişti ve Kuzey Kafkasya, halklarının bronzdan demire geçişini temsil eden bugünkü Kuzey Osetya merkezli "Koban Kültürü" ve sonraki Maykop kültürü ile zaman ve kaynak bakımından büyük benzerlik taşıyordu.

Nitekim 1934 yılında Abhazya bölgesinde Achi Vadisinde ve Krasnoya Aleksandrofskaya köyünde yapılan hafriyatta iki kültürü ihtiva eden iki tabakada megalitik devrine ait dolmenlere, üst tabakada ise daha sonraki devirlere ait eserler bulunmuştur. Her iki tabakada da bakır ve bronz eşyaya tesadüf edilmiştir. Bunların Koban kültürüne çok benzediği görülmüştür.

Kuban Kültürü ise Kuzey Batı Kafkasya’da M.ö. 2. milenyumun sonlarına doğru doğmuş, demir çağına kadar (M.ö. 1200) devam etmiştir. Bronz çağı’nın sürdüğü bu dönemde, Kuzey Kafkasya, en geniş metal üretim merkezlerinden biriydi. Arkeolojik bulgular da bu tezi güçlendirmektedir. Bronz parçacıklarından yapılan göz alıcı sanat eserleriyle ünlü Kuban Kültürü’nün asıl çıkış noktası Kafkas Sıra Dağları’nın meyilli etekleri ve bu eteklerin kuzey bölümleridir. Bronz çağı’nın sonlarına doğru bronz işlemeciliğinde gelinen nokta, demirden araç-gereç ve silah yapım işini kolaylaştırmıştır.

Kuban kültürüne ait birçok arkeolojik materyalin çıkarıldığı yerler, Kolkhide (Abhazya), Soçi, Gelincik, Tuapse, Ts’emez (Novorosisk) ve Maykop’tur.

Buralarda bulunan arkeolojik bulgularla, Koban kültürüne ait bulguların birbirinden ayırt edilmesi oldukça zordur. Kuban ve Koban kültürü üretimleri birbirine benzemekle beraber, Kuban kültürününkiler form bakımından farklılık göstermektedir. Kuban kültürünün sınırı Karadeniz ve Kuban nehrinin arasındaki bölgedir.

Yine Terek Havzasında Kabartay Bölgesinde 1924’te yapılmış hafriyatlarda seramik, bakır ve tunç devrine ait eserler bulunmuştur.

Terek’in Kuban’a yakın bölgelerinde o kadar çok malzeme bulunmuştur ki, buranın adeta bir bronz işleme merkezi olduğuna hükmedilmiştir.

1936’da İnguş çeçen bölgesinin Terek ve Argun nehirleri havzasında yapılan hafriyatlarda da bronz devrine ait iskan bölgeleri, Kabardey bölgesindekilere benzer süslü seramikler, bronzdan süs eşyası bulundu. Haraçoy Köyü’nde taş tabutlarda ölüler bulundu. çeçenler Meot camiasını vücuda getiren kabilelerden Dosklar’ın devamıdır.

Yerleşim Alanları Meotlarla kesişen Gimri ve/veya Hazar Denizi kenarındaki Kas’ların bakiyesi kabul edilen Kafkasya’nın en eski sakinlerinden Mağarul, Lezgi ve Lak’ların yaşadığı Dağıstan’da, Hazar kıyılarında iki tekerlekli araba ve parmaklı tekerlek resimleri, el değirmenleri bulunmuştur.

Kafkasya’nın muhtelif bölgelerinde bulunmuş olan bütün eserler birbirine benzemekte ve bir birlik ve bütünlük arz etmektedir. Bütün bunlar, Kafkasya’da doğmuş, gelişmiş ve etrafa yayılmış bir "Kafkas arkeolojik kültürünün" ve "yerleşik insan dokusunun" mevcut olduğunun delilleridir.


ÖN KAFKASYALILAR

Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafında bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adı geçen boylar; Kimmer, İskit, Sarmat, Tauri, Sind, Gimri, Kas, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolkhi'dir.

M.ö. 1. yüzyılda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diğer Kuzey Kafkasya'lı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar Azak Denizi'nin doğu kıyıları, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yaşıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Gimriler Azak Denizi’nin Kuzey ve şarkında, Kaslar Kaspi Denizi çevresinde yaşıyorlardı.

öte yandan Meotların M.ö. 8. ve 7. yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde, kökü Tunç çağı'na kadar uzanan bir kültüre şekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.

"Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın baslangıç döneminde yaşamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotların, Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diger bir çok kabileden olustugunu" yazar. Yanlızca antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu isleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan taş tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Krallığının da unsurları olan Sind, Dandari, Toreatesi Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında doğal bir sınırın bulunmaması ve Sarmatların göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu kah kuzeyde, kah güneyde Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz.
M.ö. 5. yüzyıldan itibaren Kafkasya'yı gezip gören ve eserlerinde buradan bahseden Heredot, Hellenikus, F. Arrivan, Strabon, Romalı Pliny gibi antik dönem seyyah ve tarihçilerin ile Ruslar, Gürcüler, Tatarlar ve Araplar; Kuzey Kafkasya'nın otokhton (yerli) hakları için Kas, Kask, Kasog, Kasogi, Sirkas, Kerkes, Kerakes gibi isimler kullanmışlardır. Bu tanımlamalar, zamanla batı söylemi ile Cirkas, Cirkassi, Cirkasyen ve nihayet Arapların kullandığı Şerakise, çerakise gibi ifadelerinden hareketle çerkes sözcüğüne dönüşmüş ve literatüre geçmiştir. çerkes kavramı, Kafkasya'da yaşamakta olan haklardan herhangi birisinin doğrudan adı değildir. Bölge halklarına dışarıdan verilmiş bir isimdir. Orada her halk, kendi tarihi adıyla yaşar.

Bugünkü çerkeslerin ataları olan ve M.ö. 1000 yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamış olan Kuban bozkırının bu sahipleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandığı görülmektedir. örneğin İskitlerin, bu bozkırda yasayan kabileleri geride bırakarak, bozkırı geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleri de aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürcüstan, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.ö. 6. yüzyılın başlarında ise tersine bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir.

Göçler, yer değiştirmeler uzun yıllar sürmüştür. örneğin Strabon'a göre bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.ö. 2. yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine kadar inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden oluşan Sarmatların yasam biçimi, üstün tarım yaşamı ve yöntemleri bilen Meotlarin etkisiyle değişmiştir. Strabo Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırda yaşayıp toprağı sürdüklerini" anlatmaktadır. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerleşik tarım nüfusunun artmasına neden olmuştur. M.ö. 1. yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlaşma" olayı görülmektedir. Ancak kültürel yaşamda bir değişme olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot kültürü, dil ve geleneksel, yasam tarzını sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot kültürü bu gücünü M.S. 3. yüzyıla kadar sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısıyla topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı İran dili konuşmalarıydı. İran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara M.S. 1. yüzyıla ait belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine 1. ve 2. yüzyıl arasında gelmişlerdir. Kuzey Kafkasya ve Don bölgelerinde, çoğunluğunu Sarmatyan Kabilelerinin oluşturduğu Alani isminde yeni büyük bir göçebe birlik belirmiştir. M.S. 4. yüzyıla kadar Kafkasya düzlüğünün esas nüfusunu onlar oluşturmuşlardır.

Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran Alanlar, Daryal Geçidi ve Hazar Kapısı yolu ile Trans-Kafkasya ve Asya'ya geçmişlerdir.

M.S. 3. yüzyılda Alanlarla Sarmat boyları birleşerek Alan - Sarmat kabile birliğini oluşturmuşlardır. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'ın sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıstır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerleşmişlerdir. Bu kabileler Kuban'ın sol yakasindaki orman-bozkır alanlarına, Kuban ırmağının taşkın bataklıklar ile kaplı ova ve ağaçlık bölgelerine yerleşmiştir.

Alan-Sarmat kabile birliği uzun süre yaşamadı, M.S. 375'de Asya'dan Batı'ya yürüyüşe geçen Hun dalgaları, Kuban bozkırını aşarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarında harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat kabile birliğinin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'in sağ yakası bundan böyle göçebe boylarının yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekismelerini tamamlayarak bugünkü çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır.

Bu olay, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan “Büyük Göç” devrinin de başlangıcıdır. Asya derinliklerinden sel gibi akıtılan sayısız Türk kabilesi ve insanı, Kuzey Kafkas nüfusunun etnik oluşumunda, daha sonra bu bölgede yer alacak kültürel ve etnik sürece de yansıyacak olan gözle görülür pek çok değişiklikler getirmiştir.

 

ORTAÇAĞ

Orta çağ’ın başlangıcı, Kuzey Kafkasya için karışıklıklarla doludur. Hazarlar, Hazar Denizi’nin Kuzey-Doğu sahil bölgesinde güçlerini artırmış, Orta Kafkasya İran-Bizans savaşlarında bağımsız güç olarak dünya arenasına tekrar çıkan Alanlar’ın egemenliğine geçmiş, Kuzey-Doğu Kuban bozkırlarında Bulgarlar “Büyük Bulgarya” Krallığı’nı oluşturmuş ve eski Adıge-Zihi kabileleri Kuzey Karadeniz sahil bölgesinde birleşmişlerdi. Hazar Hanlığı’nın oluşumu, Kuzey Kafkasya Toplulukları’nın sosyal ve ekonomik alanda yeniden yapılanmaları için güçlü bir etki yaratmıştır. Ortak sınırlar, Hazar hanlarının merkezileştirilmiş politikaları, özünde Alan-Bulgar olan Hazar Kültürü’nün başarı ile gelişmesini sağlamıştır. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hazarya nüfusunun geleneksel pagan anlayışına önemli değişiklikler getirmiştir.

Bu arada, 2. yy’da Egrisi Krallığının hakim olduğu Kolkhide, Romalılar’ın eline geçmişti .

ön Abhazlar olan Misimyanılılar, Apsilyalılar ve Abazgialıları da yönetiminde tutan Egrisi Krallığı, 4. yy.’da Bizans kontrolüne girdi. Ardından 5. yy sonunda Abazgialılar Egrisi hükümranlığından ayrılıp yine Bizans kontrolünde ama statüsü Egrisilerle eşit yeni bir yönetim kurdular. Bu gelişme Abhaz halklarının konsolidasyonunun başlangıcıdır.

8. yy.'ın 70'li yıllarında bağımsız bir yönetim olarak Abhaz Krallığı doğdu. Abhaz krallığı, bugünkü Batı Gürcistan'ın tamamını, Egrisi'yi (Lazika) ve kuzey-batı Kafkasya'nın büyük bir bölümünü kapsıyordu. Abhaz Krallığı'nın kurucu unsurları olan Abazga, Apsila, Sanıga, Misimyana, Mısıma gibi topluluklar, etnik konsalidasyona girmiş ve ortak ad olan APSUWA (Abhaz) adını kullanmaya başlamışlardır. Abhazlar bu dönemin en büyük politik ve askeri güçlerinden biri olan Hazarlar'la iyi ilişkiler içerisinde idiler. Zaten ekonomik, kültürel ve politik yapılarında da büyük benzerlikler vardı. Abhaz Krallığı’nın yönetimi 10. yy’da evlilik yoluyla Gürcülere geçmiştir.

Asya ve Avrupa’yı bağlayan muhteşem İpek Yolu, Kuzey Kafkasya’nın uluslar arası ticaret ve ekonomide ortaklıklar kurmasını kolaylaştırmış ve yeni kültürel, ideolojik düşüncelerin merkezi yapmıştır.

Kuzey Kafkasya’nın politik ve ekonomik durumundaki derin değişiklikler Hazar Hanlığın çöküşünden sonra gerçekleşmiştir. Moğol öncesi dönem, ortaçağ kültürünün altın çağı olan Kafkas Kültürü’nün oluşumu için final dönemidir. Bu dönem, bölgenin pek çok genel ve özel özellikleriyle birlikte oluşturduğu genel imajının şekillendiği dönemdir. Madencilik, maden işlemeciliği, çömlekçilik ve mücevher zanaatı, ev yapımı ve tarımcılık Kafkas milletine ait asıl alanlardır.

Tatar-Moğol istilası, ekonomik temeli yıkarak Kuzey Kafkasya eyaletleri ve insanının gelişimini uzunca bir süre sekteye uğratmıştır. Altınordu hanlarının acımasız yok edici baskınları ve daha sonrasında Timur’un seferleri, Kuzey Kafkasya bölgesinde büyük çapta yıkımla sonuçlanmış ve 13. yüzyılın başında oluşan etnik sınırlar değişikliğe uğramıştır. Bu süreç özellikle Kuzey-Doğu ve Orta Kafkasya’da Adıgelerin Alan birliklerini bozguna uğrattıkları ve Alan nüfusunu çıkardıkları ve daha sonra da güneydoğu içlerine doğru hareket ederek sırasıyla bugünkü Kabardey - Balkar ve Karaçay - çerkes topraklarını işgal ettikleri yerlerde görülmektedir. Bu dönem, Meotlardaki zengin bulgulara dayanarak “Beloreçerkesya” ismi verilen ortaçağ Adıge Kültürü için altın bir çağdır. çeşitli silah parçaları, mücevher ve kemer setleri, gümüş fıçılar ve Venedik camı bu kültürün refahı ve zenginliğini Batı ve Doğu dünyalarıyla olan kültürel ve ticari ilişkilerinin genişliğini göstermektedir.

Otokhton ve göçebe kavimlerin yüzyıllar boyunca harman olduğu Kafkasya ,fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik olarak günümüze kadar gelmiştir. Etnolojik olarak, özellikle Kuzey Kafkasya dünya yüzeyinde bu kadar küçük bir alan üzerinde en çok etnik grubun ve farklı dillerin barındığı bölgedir.
----------------------------------

 

 

 

Başlıca Kaynaklar:

Prof. Dr. Nabatçikov, Kuzey Kafkasya’ya 5000 Yıllık Tarihsel Bakış, Moskova
özdemir öZBAY, Nart Dergisi, Mart-Nisan 1997
Gerg AMIçBA, "Ortaçagda Abhazlar ve Lazlar", çeviren: Hayri ERSOY

Kaynak: kafkasevi.com

BESLENEY AİLE İSİMLERİ VE DAMGA KATALOĞU

Rusya’nın ihtiyacı olan şey denize çıkıştı. Bu, Altın Ordu’nun bir parçası olmaktan çıktıktan sonra (ekonomik kriz ve Altın Ordu’nun çöküşü dolayısıyla) Rusya politikasının hedefi oldu.

Elde iki taarruz yönü vardı: Karadeniz’e doğru ve Baltık Denizi’ne doğru. Aslında o sıralarda Arhangelsk üzerinden Beyaz Deniz’e bir çıkışı vardı. Mangazey vs. gibi başka limanlar da vardı ama asıl liman Arhangelsk idi. Bu liman üzerinden yılda birkaç ay süre ile dış ülkelerle ticaret yapılır; Britanya, Hollanda, İsveç gemileri buraya uğrardı. Bu sayede “Sibirya’nın entegrasyonu” yani fethi ve ticari yayılmacılık süreci işletilirdi. Ama I. Petro Petersburg’u kurduktan sonra Arhangelsk üzerinden dış ülkelerle ticaret yapılmasını yasakladı. Amaç Petersburg limanını çalıştırmaktı. Petersburg bir “ticari kapı” olmak için çok yetersiz durumda idi, çünkü o bölgede ne sanayi ne de tarımsal üretim vardı. Bu tedbir -Arhangelsk üzerinden ticaretin yasaklanması- Sibirya’nın boşalması sonucunu doğurdu. Kuzey Buz Denizi’nin kıyısında bulunan Mangazey ve diğerleri gibi birçok Rus şehri terk edildi. Kısacası bu durum tam bir felaket idi.

Konumuza dönelim.

Korkunç İvan’dan itibaren Rusya denize çıkmaya çabaladı. Üstelik bu atılım aynı anda hem Baltık ve hem de Karadeniz’e doğru olmak üzere iki yönlü idi. Korkunç İvan bu düğümü çözmeye çalıştı. Terek ırmağı üzerinde ilk tahkimat olan Tarki’yi inşa etti, Kabardeylerle ittifak yaptı vs. Aynı zamanda Baltık’a çıkmaya çalıştı, Livonya savaşını başlattı. Daha önce Volga havzasını, Hazar Denizi’ne giden ticari yolu kontrolü altına almış ve Astrahan’ı zapt ederek Hazar Denizi’ne çıkışı garanti altına almıştı. Lakin o tarihlerde İran ticari bir partner olarak eski önemini yitirmişti. Ve bütün bunların neticesi, Rusya devletinin bu hedefe ulaşmaya çalışırken bitap kalıp çökmesi oldu. Fetret ve çöküş dönemi başlamıştı. Rusya yeniden yayılmacılığa I. Petro devrinde başlayabilecekti. I. Petro’nun tahta çıkmasıyla birlikte Rusya İmparatorluğu kendisine asıl devlet hedefi olarak denizlere çıkmayı koymuştu; hem kuzey ve hem de güney denizlerine, Hazar ve Karadeniz’e. 1722 yazında Petro ordusuna ve filosuna son kez kumanda etti. İmparator Hazar’a yönelmişti; Hindistan’a giden yeni bir yol açmayı hayal ediyordu; onu baştan çıkaran şey, ipek, baharat ve Doğu’nun diğer zenginlikleriydi, bunlar Rusya üzerinden Avrupa pazarlarına akacaktı. Rus orduları, Derbent, Bakü ve bir İran eyaleti olan Gilan’ı zapt ettiler. 1723 tarihli anlaşma ile İran bu toprakları Rusya’ya terk etti.

Özellikle Persiya ve Hindistan ve keza İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazlarının kontrolü fütuhat politikasının temel hedefi idi ve gerçekten de imparatorluk için bir gereklilik arz ediyordu.

Ama buradaki taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı. Petro geri çekilmek zorunda kaldı. Sadece Baltık Denizi’ne bir “gedik açılmıştı”. Lakin yukarıda belirttiğim gibi, ekonomik açıdan burası çok da işe yarar bir yer değildi. Güneye bir çıkış “açmak” da mümkün olmamıştı. Petro taarruzu iki yönde yürütmüştü. Birisi Karadeniz yönünde Prut seferi. İkincisi İran’a doğru. Burada Kafkasya’ya takılıp kalmak planlanmamıştı, Kafkas dağlarını fethetmek kimsenin aklından geçmiyordu.

Petro, Hazar sahilini kontrol altına almak istiyordu, Derbent’e sahip olursa Gilan’a (yani Hazar kıyısındaki İran vilayeti) çıkışı mümkün olacaktı. Bundan sonra güneye giden yol her yöne açıktı: Hindistan’a, İran’a. Bu şekilde Rusya Avrupalı sömürgeci büyük devletlere rakip olacaktı. Ama malum olduğu üzere Petro’nun bu seferi başarısızlığa uğradı. Güney yönünde genişleme yeniden 100 yıldan daha az bir süre sonra, Katerina devrinde mümkün olacaktı. Nihayet Rusya Kırım’ı ve bugünkü Ukrayna’nın Karadeniz sahilini, Hacıbey’i (Odesa) ele geçirdi.

Fakat Rusya buranın bir “Türk gölü” olduğunu anlamakta gecikmedi. Güvenli bir ticaret ve siyasi ve askeri bir yayılma için Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış yolunu, İstanbul Boğazını kontrol altına almak gerekiyordu. (Daha 19. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye ile ilişkilerdeki gerginlik dolayısıyla Türkiye’nin boğazları kapatabileceği yolundaki söylentiler Rusya’nın güneyindeki buğday borsasının çökmesine yol açmıştı. Vladimir Jabotinskiy, “Pyatero”). Yani, İstanbul’u doğrudan kendi kontrolüne almak veya oraya Rusya’ya bağımlı bir hükümdar oturtmak, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya bağımlı hale getirmek gerekiyordu. Teorik olarak Rusya’nın önünde coğrafi haritadan da görülebileceği gibi alternatif üç saldırı yolu vardı. Eski Rus masallarındaki gibi, üç yol kavşağındaki yazılı taşa bakarak birini seçeceksin.

Birincisi; direkt çıkarma, İstanbul’a doğrudan taarruz. Bunun fiziki olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir hedef olduğu açıktır. Britanya ordusu bile I. Dünya Savaşında bunun altından kalkamamıştı.

Bundan başka karadan muhtemel iki saldırı güzergâhı daha vardı: sağdan ve soldan. Veya Tuna prenslikleri, Balkanlar, Yunanistan, Romanya, yani Rusya’nın potansiyel müttefiki ve Türkiye’ye düşman olan Hıristiyan halklarla meskûn ovalık arazi üzerinden. Besarabya’nın 19. yüzyıl başında Rusya İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini, Yunanistan’ın yirmili yıllardaki Yunan isyanından sonra 19. yüzyılın yirmili yıllarında bağımsızlığını kazandığını hatırlatalım.

İkinci yol Güney Kafkasya‘dan günümüz Gürcistan’ı, Azerbaycan, Kars yani günümüzdeki Türkiye’ye ait olup da coğrafi olarak Kafkasya’nın bir parçası addedilen topraklar üzerinden, Doğu Anadolu dağları, tüm Anadolu yarımadası ve nihayet İstanbul. Bu güzergâh çetin bir araziden geçiyordu, Kürtlerin ve Orta Anadolu’daki Türk aşiretlerinin direncini kırmak gerekecekti, uzun bir yol olacaktı ve kanımca gerçekçi değildi. Aynı şekilde Kafkas savaşı gibi bir yüzyıl veya belki daha da uzun sürecekti. Bu senaryonun gerçekleştirilebildiğini varsaysak bile Kuzey Kafkasya’yı fethetmek hiç de bir gereklilik değildi, rahatlıkla burası geride bırakılabilirdi. Kuzey Kafkas halkları; ne Çerkesler, ne Çeçenler, ne de diğerleri her halde Rusya’yı istila etmeye kalkışmayacaklardı. Üstelik Kabardey’in birkaç yüzyıldır Rusya’nın müttefiki olduğunu da unutmayalım. Petro’nun planını uygulamak, sadece Hazar Denizi’nin sahil hattını, daha sonra Gürcistan’ı ve Azerbaycan hanlıklarını kontrol altına almak gerekiyordu. Hatta buraları fethetmek, imparatorluğun idari bir parçası yapmak da gerekmiyordu. Tam tersine bunlarla müttefik olunabilir ve hatta Türkiye’ye saldırıda destekleri alınabilirdi. Ama bu yol, tekrarlıyorum çok çetin ve gerçekçi değildi.

Şayet Rusya bu yolu tutsaydı, Orta Anadolu’da gene en az 100 yıllığına batağa saplanırdı. En iyisi batı yönünde, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan üzerinden yürümekti, hatta Gürcistan’a dokunmadan, onu bağımsızlığından etmeden. Gürcistan’la yapılan anlaşma zaten bunu öngörüyordu. Rusya bunu ihlal etti.

Bu şekilde davranılsaydı; Kuzey Kafkasya halkının, Gürcistan’ın ve Azerbaycan hanlıklarının Bab-ı Aliye düşman olacakları, sınırda onunla savaşacakları ve askeri gücünün bir kısmını orada meşgul edecekleri bir ortam kolaylıkla yaratılabilirdi. Böyle yapmak yerine Rusya tuttu tam da Kuzey Kafkasya’ya saldırdı, önce uzun bir savaştan sonra müttefiki Kabardey’i ortadan kaldırdı ve ardından da Çeçenistan, Dağıstan ve Çerkesya’nın dağlarında on yıllar boyunca takılıp kaldı. Ancak Kafkasya’yı nihai olarak itaat altına aldıktan sonradır ki Rusya fütuhatını yeniden canlandırabildi ve batı yönünde Türkiye üzerine yürümeye başladı, ama geç kalmıştı. Saldırıya geçebileceği bir istikamet daha vardı, Kuzey Kafkasya’da batağa saplanmasa ve geç kalmasaydı: Hindistan, İran vs. yönünde yayılmak. Bu istikamette Rusya ancak I. Dünya Savaşı sırasında, o da birkaç aylığına, ilerleyerek Fırat’a ulaşabildi, on yıllar sonra da Afganistan’a bir hamle yapacaktı. Doğu’ya, Orta Asya ve daha öteye İran ve Hindistan yönünde başarılı bir yayılma ancak “Kafkasya’nın itaat altına alınmasından” sonra başlamıştır. Kokand Hanlığı ve Buhara Emirliğiyle yapılan savaşın tarihi 1864-1868’dir. Rusya ancak 1889 yılında günümüzdeki Tacik-Afgan sınırına, Kuşka’ya çıktı, yani Hindistan’a sağlamca yerleşmiş olan Britanya İmparatorluğunun arazisine ulaştı. Eğer Rusya bu atılımı 19. yüzyıl başlarında yapmış olsaydı, bugün Kuzey Hindistan ve Pakistan olarak adlandırılan 19. yüzyıl sonunun Britanya Hindistanına ve Pers körfezine Britanya’dan önce çıkabilirdi. Aslında böyle bir plan vardı: Fransız ve Rus ordularının Hindistan’a yürümesi. I. Pavel ile müttefik olan Napolyon bunu bizzat kendi eliyle hazırlamıştı. Bukayev Orda’sının teşkilatlandırılması vs. gibi askeri ve lojistik hazırlıklar yapılıyordu. Ama Pavel İngiliz istihbaratı tarafından öldürtüldü ve her şey iptal edildi. Ama tabi bu başka bir hikâye.

Velhasıl, imparatorluk yayılmacılığı ve ekonomik gelişim açısından Kuzey Kafkasya’nın fethi kesinlikle bir gereklilik değildi. Savaş, Rusya’nın yayılmasını 100 yıl geciktirdi. Kafkasya Savaşı Rusya’nın askerlikte ilerlemesini de yavaşlattı. Kafkasya’daki savaş sahnesi tamamen benzersiz olduğu için, Rus ordusu burada elde ettiği becerileri başka hiçbir yerde kullanma imkânı bulamadı. Bu, engebeli bir arazide hareketli küçük müfrezeler halinde hareket eden bir düşmanla yaşanan bir savaştı, üstelik bu düşmanın ne topçusu, ne de tahkimat inşa etmek için modern teknolojisi vardı. Dolayısıyla ne Rus topçusunda ne de modern ordularla savaşta işe yarayacak askeri taktik sanatında kayda değer bir ilerleme kaydedildi. Kafkas Savaşının bitim yılının, makineli tüfeklerin ve denizaltıların ilk defa savaş ortamında kullanıldığı yıl olduğunu hatırlatmak isterim. Piyade tüfeklerinin gelişimi bile duraklamıştı, piyade tüfekleri dağlıların tüfeklerinin gerisinde kalmaya başlamıştı. “Kafkasya’yı fetheden, Sivastopol’de alınan dersten sonra oradaki birliklere dağıtılan yivli tüfeklerdir. Kırklı yıllarda silahlarımız felaket kötü idi. Bunlar kaval namlulu çakmaklı silahlardı, 100 adımdan öteye etkisi sıfıra yakındı, oysa dağlıların yivli tüfekleri iki misli daha uzağa atıyordu. Daha sonraları tabur başına birkaç yivli çifte verildi. Oysa tüm orduyu bu silahla donatmak gerekirdi, o zaman Kafkas Savaşı sona ererdi. Karşılarındaki vahşilerinkiyle kıyaslanamayacak derecede kötü silahlandırılmış dünyanın en iyi ordusunun askerleri acınacak durumdaydılar!”. (Belgard V.A. Valerian Aleksandroviç Belgard’ın otobiyografik anıları-Russkaya Starina. Cilt XCVII 1899. 2 baskı. Şubat. S. 413).

Filonun gelişimi de yavaşlamıştı. On yıllar boyunca Karadeniz filosunun rakibi Çerkeslerin ilkel tekneleriydi, hatta savaşın başında Rus gemilerine saldırmayı bile denediler, tabi ki sonuç alamadılar. Daha sonra filonun görevi yalnızca hareketli küçük teknelere karşı sahilin ablukaya alınması ve sahile çıkarma yapan birliklere ateş desteği sağlamaktı, oysa düşmanın topçusu bile yoktu. Yani filonun gelişmesini tahrik edecek bir ortam yoktu. Ve nihayet Kafkas Savaşının son etabında, on yıllar boyunca savaş anlamında Rusya’nın en aktif filosu olmuş olan Karadeniz filosu modern bir filo ile karşı karşıya geldiğinde (Kırım Savaşında), Rus gemilerinin ancak batırıldıkları zaman işe yaradığı görüldü (Sivastopol koyuna müttefik gemilerinin girmesini önlemek amacıyla Rusların kendi gemilerini koyun içinde batırmaları kast ediliyor-ç.n.). Askeri bir süper güç olmanın ön şartı, güçlü ve modern bir orduya sahip bir düşmana-gerçek veya potansiyel-sahip olmaktır. Kendi ordunu onunkinin seviyesine getirmen ve onu geçmeye çalışman gerekir. Böyle bir durumla mesela Rusya’nın imparatorluk olma sürecinde yaşanan Kuzey Savaşları sırasında karşılaşılmıştı. Petro İsveçlilerin kendisi için öğretmen olduklarını söylüyordu, çünkü İsveç’in profesyonel krallık ordusu taklit etmek için iyi bir örnekti. Hatta o kadar ki, XVIII. yüzyılın ilk on yıllarında Rus kumandanlar İsveçli esirleri askerleri eğitmekle görevlendiriyorlardı. (Kurkin İgor. Severnaya Voina-PostNauka, 20 Mart 2016 //https://postnauka.ru/video/61508).

Ayrıca Kafkas Savaşının ekonomiye maliyetinin de altını çizmek gerekir. Kafkas Savaşının tırmanışı (Yermolov tarafından) 1812 yılındaki Napolyon savaşının sebep olduğu olağanüstü bir ekonomik durum arka planında başladı. Yüzyıllık Kafkas Savaşı Rusya’ya çok pahalıya mal oldu.

O tarihte kont payesiyle Savaş Bakanı olan Dmitriy Alekseeviç Milyutin anılarında şöyle yazar; “Savaşın son yıllarında Kafkasya’da muazzam bir kuvvet bulundurmak zorundaydık: Piyade sınıfında 172 nizamiye taburu, 13 tabur ve 7 sotnya (yüz kişilik birlik-ç.n) başıbozuk; süvari sınıfından 20 bölük dragun (hafif süvari-ç.n),

başıbozuklardan 52 alay, 5 bölük ve 13 sotnya, 242 sahra topu. Bu ordunun iaşesi için gerekli olan yıllık harcama 30 milyon rubleyi buluyordu”. Savaşın sonunda Kafkasya’daki Rus ordusunun mevcudu 300 bin kişiyi buluyordu, yıllık zayiat 30 bin kişi idi. Devletin yıllık gelirinin altıda biri savaş harcamalarına gidiyordu. (Milyutin D.A. Vospominaniya. 1856-1860. M.,2004. C.198).

Nihai olarak işgal edildikten sonra da Kafkasya imparatorluk ekonomisi için bir yük olmaya devam etti. Kafkas Savaşının sona ermesinden hemen sonra devlet bu bölgenin ihtiyacı için 44.560.000 ruble tahsis etti, gelir olarak elde edilen miktar ise yalnızca 15.400.000 ruble idi. (Fadayev R.A. Kavkazskaya voina.-M.,2003). Kafkasya, imparatorluğun ta sonuna kadar zarar eden bir bölge olmaya devam etti.

Birçok açıdan Rusya Kafkasya’da General Yermolov yüzünden batağa saplandı, yayılmayı Kafkas dağlarının derinliklerine yönlendiren ve başka istikametlere de yayacak olan strateji değişikliğinin fikir babası ve uygulayıcısı bizzat o oldu.

Aleksandr Sergeeviç Puşkin kardeşine yazdığı mektupta da Yermolov’dan büyük bir heyecanla şöyle bahsediyordu: “Yermolov orayı kendi ismi ve hayırlı dehasıyla doldurdu. Vahşi Çerkesler ürkmüş, eski pervasızlıkları kayboluyor. Yollar günden güne daha güvenli oluyor, çok sayıdaki kervan için artık konvoya gerek kalmıyor. Bugüne kadar Rusya’ya kayda değer bir fayda getirmemiş olan bu fethedilmiş ülkenin, kısa süre içinde güvenli ticaret vasıtasıyla bizi Perslerle yakınlaştıracağına ve gelecek savaşlarda önümüze bir engel olarak çıkmayacağını ummak lazım. Ve belki de Napolyon’un akla aykırı gibi görünen Hindistan’ı fetih planı gerçek olur”. (A.S. Puşkin’in kardeşi L.S. Puşkin’e yazdığı mektuptan. 24 Eylül 1820)… Konvoyların ancak elli yıl sonra “gereksiz hale” geldiğini söylemeye gerek yok, savaş daha yarım asır süreyle devam edecekti

Yermolov’un politikası umulanın tam aksi sonucu doğurdu. Rus İmparatorluğu Kafkasya’da yarım asır süreyle batağa saplandı ve iflah olmaz bir şekilde hem imparatorluklar arası yarışta hem de askeri gelişim alanında geri kaldı.

-Avraam Şmuleviç’in yazmakta olduğu “Krasnaya Polyana’nın Kanı. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu Tarafından Soykırıma Uğratılmasının Tarihi” adlı kitaptan alınmıştır.

Avraam Şmuleviç / Çeviri: Uğur Yağanoğlu
Kaynak: jinepsgazetesi.com

Kafkaslardaki çerkes cumhuriyeti Adıgey, anadillerinin kaybolma tehlikesine dikkat çekerek ülke liderine mektup yazarak anadilde eğitim istedi. Adigey Özerk Cumhuriyeti sakinleri, anadillerinin çocuklara öğretilmesini talep ediyor.

100'den fazla Adige vatandaşı anaokullarında ve okullarda ana dilin doğru bir şekilde öğretilmesinde yardım etmesi için ülke liderine bir mektup gönderdi.

24 Temmuz 2018 tarihinde, Devlet Duması ulusal dillerde eğitim tasarısını onayladı ve öğrencilerin ebeveynlerinin eğitim dilindeki zorunluluğu kaldırdı.

Mektupta, "Anaokullarında ve okullarda çocuklarımızdan anadillerini ve 'Adige Khabze'yi ( Adige ahlakının kuralları ) çalışmalarında yardım etmenizi rica ediyoruz . 'Adyge Khabze' bir konu olarak zorunlu okul müfredatına dahil edilmemiştir. Bu konuyu gündeme getirmek iyi olur, çünkü 'Adyge Khabze' ruhu içinde eğitim ve güzel halk geleneklerine uymak kuşkusuz çocuklarımıza ve tüm topluma fayda sağlayacaktır ” denildi.

Yazarlar, çocukların kendi anadillerinde iletişim kurduğu yerlerde bile, Rusça'nın kendi dili haline geldiğini belirtti.

Cumhuriyetin liderine hitap eden mektup yazarları, "Sert tedbirler alamazsak, gelecekte anadilimiz tükenecek. Soyunun tükenme tehlikesi altındaki ana dilimizin korunmasına yardım etmenizi rica ediyoruz." dedi.

Adigey Cumhuriyeti
Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyet Adıgey 1990 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Kaynak: www.dunyabulteni.net

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
RT @pinarkutarba: Tarih değişti. :) 16 şubat 15 ile 17 arası Ankara kitap fuarındayım. Hepinizi beklerim. https://t.co/xZ8bogkQw2
https://t.co/MYxFtDO6zm
RT @baglarbasi_xase: Haydi gelin; birlikte bir şarkı söyleyelim, qafe eşliğinde Jıneps'in öyküsünü dinleyelim. Çerkeslerin 100 yıllık diasp…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler