Adige Dili Üzerine

Aralık 27, 2018

Felsefe Dili ve Dilin Felsefesi
Bir yılı aşkın bir süredir bu dilde yayınlanmış olan kitaplar okuyorum. Okuduğum kitaplarda son derece güçlü bir anlatım ve edebiyat mevcut. Okuduğum kitap yazarlarına da bu konuda müteşekkirim ama dilin güçlü bir edebiyat dili olduğu kesin. Sözlü edebiyatın anlatım zenginliğini ve gücünü, bu dili iyi bilen yaşlıları dinlemiş olan herkes farketmiştir.

Ancak onca okuduğum kitaba rağmen kendi dilimi bu dilde konuşma konusunda geliştiremediğimi ve dile hakimiyet kazanma yolunda hiçbir mesafe alamadığımı itiraf etmeliyim. Bu nedenle de dile öfkeleniyordum ve kendi konuşma dilimin gelişimi konusunda belli bir yeterliliğe ulaşamadan okumaya ara verdim. 

Yaşam devam ediyordu. Bir gün, geliştiremediğim ve de iskeletini ele geçiremediğim bu dile felsefece yaklaşmak geldi aklıma ve aklıma gelen bir “Felsefece baş soru” sordum: 

“SIT MI TSHUR?” (Nedir bu insan?)

Dil bana cevap verdi: 

“TSIHUR ZITSIHURAS!” (İnsan bilendir!)

Ben de: 

“NIT’E, ZITSIHUR ZIMTSIHUM NAHRE NAH TSIHUS!” (O halde, bilen bilmeyenden daha insandır!)

Açılan felsefe kapısından adımımı atmıştım bile... Yola koyulmuştum. 

Buradan itibaren dilin kendi felsefe yolunu izleyerek dört-beş sayfalık el yazması kadar mesafe aldım. Yürüdüğüm bu yoldan birkaç kesiti aşağıda –Kiril alfabesinde dili okuyabilenler için- sunuyorum. 


Ц|ЫХУМ СЫТ ИУХУЭМИ ПЦ|ЫЩ

Ц|ыхур, зыц|ыхуращ / Ц|ыр щымы|эрщ / Ц|ыхур, ц|ы зыухуэрщ / Ц|ыхуныр ц|ы ухуэныращ. / Ухуэныр щыгъэ|энращ, хэщ|ык|ынращ, щы|эрщ. / Ц|ы ухуэныр, ц|ыр щы|эгъуэ щ|ынращ (ц|ыр щы|э пэлъытэ щ|ынращ) / Ц|ым; и щы|эгъуэр, псэугъуэ игъуэтыныр "ц|э"щ. / Ц|ыр гъуэгу щытехьэк|э ц|э мэхъу.

Ц|эр; ц|ым и щы|эгъуэ пэлъытэщ, / Ц|ыр; ц|эм и щымы|э пэлъытэрщ. / Нт|э: Ц|ыхур ц|э зыухуэрщ / Ц|ыхур ц|э ухуэнращ.


Ц|ЫХУМ ИУХУЭР ИПЩЭДЭЛЪЩ

Ц|э зыухуэ ц|ыхур, сытри иухуэн ип|э итщ, / -Тхьэм сытри иухуэн ип|э итщ- / Ц|ыхум иухуэфын псори зэуэ иухуэн ип|э иткъым, / -Тхьэм иухуэфын псори зэуэ-занщ|у иухуэн ип|э итщ- / Ц|ыхум иухуэн ип|э итхэм зэм зы иухуэн ип|э итщ. / Ц|ыхум иухуэнухэм къыхихынк|э щхьэхуитщ, / Ц|ыхум иухуэнур къыхех, еухуэ, / Иухуар ипщэдэлъ мэхъу.

-Тхьэм иухуар ипщэдэлъ хъууп|эрэ? Хэт щхьэ?-


Ц|ЫХУМ ЕЗЫМ ЗЕУХУЭЖ: Ц|ЫХУР ЩХЬЭХУИТЩ

Сытри иухуэн ип|э ит ц|ыхум, / Езым зиухуэжынууи ип|э итщ. / Ц|ыхур; и щхьэ иухуэжын ип|э итщ, / И щхьэ иухуэн ип|э итщ, / Щхьэ ухуэн ип|э итщ, / Щхьэ хуэн ип|э итщ, / Щхьэ хуэн итщ, / Щхьэ ху-и-тщ, / Щхьэхуитщ!


НТ|Э ДЫЩЫЦ|ЫХУК|Э Ц|ЫХУМ ЯПЭ ЩЫ|А ХЫДЭРИ ДЫУХУЭНЩ

Бзэм и зэхэтык|эм, хэт псалъэ куэдым, и тхыдэ къыхэщым, / дэ къыдигъэлъагъуу сигугъэщ, / зэман гуэрхэм, хьэмрэ тхьэмрэ зэрызэхэту зэрыщытар. / Псэугъуэм зихъуэк|ауэ къыщ|эк|ынщ иужьым.


ХЬэр тхьэншэуэ къонэ.

ХЬэм тын зыхуищ|у щытаращ тхьэр (ты-хьэ). / Зэгуэрым тхьэм, ибгынащ хьэр. / XЬэр, тхьэнщэуэ къэнащ, / Тхьэнщэуэ къэна хьэм тхьэмыщк|эуэ зилъытащ. / Тхьэр щигъэк|уэдым езыми щымы|эжу зилъытэжащ, / Щымы|э пэлъытэуэ, / "Ц|ы"уэ "ц|ы|"уэ илъытащ; и лэжьри, и |уэхури...и ухуэхэри... / И ухуэхэр "ц|ы ухуэн"уэ илъытащ, езыми "ц|ы ухуэ"уэ зилъытэжащ. / Ц|ыхумрэ ц|ыхунымрэ къыщежар мырагъэнщ.


ХЬэм игъэк|уэда тхьэр ц|ыхум къегъуэтыжри гохьэж

Иужьк|э, иухуахэм еплъыж ц|ыхум пщ|э зыхуещ|ыж: / "Ц|ыхур" лъап|эу, "ц|ыхуныр" лъагэу къыщохъу. / Игъэк|уэдауэ щыта тхьэр- бзэм зэрызэтым нэхърэ нэхъ лъагэу-

"Тхьэщхуэ"уэ къегъуэтыж. / Езым и |уэхугъуэ лъэпкъ щапхъэ гъуазэхэри тхьэшхуэм дэ|эпыкъуэгъууэ гуэхьэжащ. / Ц|ыху гупымрэ тхьэ гупымрэ (Ц|ыху ц|ык|ухэр, ц|ыхушхуэхэр, тхьэ / Пэлъытэхэр, тхьэ дэ|эпыкъуэгъухэр, тхьэшхуэр) / зэгуры|уэуэ, зэдэ|эпыкъууэ, зым и|эр зым ф|эмащ|эуэ, / мамырыгъэр яку зэрыдэлъу зэрыщытамыгъуэр куэд щ|агъэнкъым.


Ц|ыхум хьэр щымщ|э пэлъытэуэ ебж

Ауэ / Ц|ыхум, "хьэ"уэ зэрыщытар щымы|э пэлъытэуэ ибжащ: / "Ц|ы"м щхьэ "хьэ", "ц|ы|"ым щхьэ "хьэ|", "хьэ|э" ф|ищыжащ. / Хуэмем щхьэ -щымы|э пэлъытэуэ, мыхъун |уэхууэ- / "ХЬэуэ"к|э еджэуэ щ|идзащ. / КЪызхэк|ауэ зэримыпэсыж лъэпкъыц|эр, / къэк|ыгъэм зэрыф|ищари, игъэса дэ|эпыкъуэгъу псэущхьэм зэрф|ищари... Фэ жыф|эж...


Ц|ЫХУНЫР СЫТУП|ЭРЭ?

Ц|ыхур зытетыр щ|ыщ. / Ц|ыхум еухуэ, ещ|. / Ц|ыхур маплъэ, елъагъу; ещ|э. / Ц|ыхур маплъэ, елъагъу; хъур, щы|эр ищ|эн яужь итщ, / Имыщ|эфхэри къыф|ощ|. / Ищ|эр и щ|эным хелъхьэ, и щ|эныгъэр егъэк|уатэр. / Илъагъууэ, гуры|уэгъуэ къыхуэхъууэ имыщ|эфыр къыф|ощ|, / Къыф|эщ|ыр и ф|эщ мэхъу, и ф|эщ хъур и ф|эщ хъуныгъэм хелъхьэр. / Ц|ыхум и щ|эр и щ|эныгъэм хэтщ. / Щ|эуэ зэригъэщ|ар и щ|эныгъэм хохьэр.

Ц|ыхум и щ|эныгъэм хэтыр ищ|ыфынущ, / И щ|ыр ищ|энурэ, и щ|эныгъэм хилъхьэнущ.

Ц|ыхум и щ|эмрэ и щ|ымрэ и гъащ|э мащ|эм и лэжьыгъэращ. / Нт|э; ц|ыхур щ|ым тэту; ещ|, ещ|э, / Къыф|ощ|, ф|эщ| ещ|, и ф|эщ мэхъу, ф|эщ ещ|, / Ф|ещ... / Ц|ыхунри мыхэрауэ къысф|ощ| !...

Ber Hikmet

Abazaca

Aralık 27, 2018

Abaza dili ve lehçeleri konusuna girmeden önce bu halkin adi konusundaki terminoloji karisikligini açiklamak gerekir. Türkiye'de ve Ortadogu ülkelerinde genel olarak Abaza adiyla bilinen halk esas olarak üç gruptan, buna bagli olarak dil üç ana lehçeden olusur : 

1. Tarihi anavatanlari Abhazya'da yasayan Apsuvalar; 2. 13-14. yüzyillarda Abhazya'dan Kafkas Siradaglari'ni geçerek kuzeye, Adigeler'in arasina yerlesen Asuvalar; 3. Eskiden daglik bölgelerde yasayan, daha sonra (17-18.yy.) Kuzey Kafkasya'nin düzlüklerine inerek yerlesen Asharuvalar. 

Türkiye'de genel olarak Abaza adiyla bilinmelerine karsin, bu ad Kafkasya'da ve literatürde sadece Kuzey Kafkasya'da (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde) yasayanlar, yani Asuva ve Asharuva grubu için kullanilmaktadir (Rusça'da Abazin). Ayrica Asuvalar için Osetler Tapanta, Adigeler (Kabardeyler) Bashag, Nogaylar da Altikesek Abaza adlarini kullanirlar. Abhaz ise Abhazya'da yasayan ve kendilerini Apsuva olarak adlandiran gruba Gürcülerin verdigi ad olarak bilinir.

Sovyetler döneminde Abhazya'da Apsuva ve Kuzey Kafkasya'da Asuva (Tapanta) lehçeleri ayri ayri yazi ve edebiyat dili haline getirilmislerdir. Asharuva ise yazi ve edebiyat dili olarak Asuva (Tapanta) lehçesine dahil edilmistir; Asuva ve Asharuva lehçeleri birlikte Abazaca olarak anilmaktadir. Bugünkü Rusya dilbiliminde Abhazca (abhazskiy yazik) ve Abazaca (abazinskiy yazik) iki ayri dil kabul edilirler ve alfabeleri farklidir. Dilbilimcilerin çogu tarafindan ise ayni dilin lehçeleri olarak görülürler. 

1936-1938 yillarinda Latin temelli alfabeler yerlerini genellikle Kiril temelli alfabelere birakirken Abhazya'da Abhazca (Apsuva lehçesi), Stalin ve Beria'nin Abhazya'yi Gürcülestirme politikasinin sonucu olarak Gürcü alfabesine uyarlandi. Bu alfabe 1953'te Beria ve Stalin'in ölümüne kadar kullanildi. Fakat 1940'larin ortasindan itibaren Abhaz okullari Gürcü okullarina dönüstürüldügü ve Abhazca yayinlar engellendigi için bu alfabeyle çok az sey yayinlandi. 1954'den itibaren, bir komite tarafindan hazirlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. Bugün hala kullanilan bu alfabede 62 harf vardir. Yazi ve edebiyat dilinin temeli nispeten basit fonetik sisteme sahip Abjua agzidir. 

Rusya Federasyonu'na bagli Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nin bes resmi dilinden biri olan Abazaca (Asuva lehçesi) için genel olarak kabul edilen ilk alfabe 1933 yilinda Kubina-Elburgan agzi esas alinarak Latin temelli olarak hazirlandi. 1938'de bugün kullanilan Kiril temelli alfabeyle degistirildi. Alfabede üçü isaret olmak üzere 68 harf vardir.

Anadilde açılacak kurslar nedeniyle geçen yıl İstanbul’da ve Ankara’da yapılanToplantılar da alfabe konusu yoğun şekilde tartışılmıştı. Latin ve Kiril alfabelerini savunanlar argümanlarını sunmuşlardı. Aynı tartışma bu yıl tekrar alevlendi ve sonuçta nisan ayındaKafkas Dernekleri Federasyonu’nun düzenlediği toplantıda Kiril alfabesinden yana kararçıktı. Ancak tartışmalar bitecek gibi görünmüyor. Benzer şekilde 1900’lerin başında daÇerkes aydınları arasında “Arap alfabesi mi olsun Latin alfabesi mi” tartışması yaşanmıştı. Odönemde hem Kafkasya’da hem de Osmanlı’da bazıları Arap harflerini, bazıları da Latinharflerini esas alan çok sayıda alfabe önerisi yapılmıştı. 1936-38’de Kafkasya’da Sovyetyönetiminin tercihi, 1923’te de Türkiye’de yeni rejimin politikası bu tartışmalara son noktayıkoydu.Türkiye’de yaşanan süreç sonucunda bugün yine aynı tartışmanın içindeyiz, fakattamamen farklı koşullarda. 

Yüz yıl önce İstanbul’daki Çerkes Teavün Cemiyeti ve Çerkesaydınları bütün Çerkes dünyasının kültürel öncülüğünü yapıyordu. İstanbul’da hazırlananalfabeler, basılan kitaplar ve yetişen aydınlar hem Kafkasya’ya hem de Suriye’yegönderiliyordu. Cumhuriyet’ten önce, Arap alfabesinin kullanıldığı dönemde Müslüman birhalkın aydınlarının Latin harfleriyle alfabe yapması özellikle ilginçtir.Değişik ülkelerde yaşayan Çerkeslerin bugün dil ve alfabe konusunda bulundukları yerlerçok farklı. Kafkasya’da 1920’lerden itibaren Kafkas dilleri yazılı hale getirildi, eğitim öğretimyaygınlaştırıldı, çok sayıda yayın basıldı, yazarlar, şairler yetişti. Ürdün ve İsrail’dekiÇerkeslerin okul açma, dillerini öğrenme imkanları oldu. Suriye’deki Çerkesler bu konudabiraz daha sıkıntı çektiler. Türkiye’deki Çerkeslerin ise böyle bir şansları hiç olmadı. 

Çerkesçe okuma yazma öğrenmek bir avuç idealistin özel merakı olarak kaldı.Sovyetler Birliği döneminde, 1936-1938 yıllarında Çerkesçe’nin iki lehçesi için Kiril-Rus alfabesinin harflerini esas alan ve bugün hala kullanılan iki alfabe yapıldı. 1970’lerdeAnkara derneğinin çabalarıyla bu alfabeler Türkiye’de de yaygınlaştırılmaya çalışıldı, ancakmevcut siyasi ve kültürel ortam buna imkan vermedi ve öğrenimi sınırlı bir çevrede kaldı.Alfabe bazı toplumlar için ulusal kimliklerinin parçasıdır. Ruslar, Yunanlılar, Araplar,Japonlar, Gürcüler, Ermeniler v.d. için böyledir. Alfabe tartışmaları genellikle ulusallıkzemininde yapılır. Çerkesler için tartışmanın böyle bir zemini yok. Çerkesçe için daha önceyapılan Arap ve Latin alfabeleri, bugün kullanılan Kiril alfabesi Çerkeslerin ulusal kimliğininbir parçası olmadı.

Dolayısıyla tartışma sadece dilsel gerekçeler zemininde yapılabilir. Ancakbugüne kadar yapılan tartışmalardan görüldüğü kadarıyla, bazıları için bu sorun dilselgerekçelerden çok politik ve ideolojik nedenlere dayanıyor.Bugün yaşanan alfabe tartışması olmaması gereken bir tartışmaydı. Çünkü Çerkesçe 70yıldır yazılı bir dil ve nasıl Türkçe Latin alfabesiyle yazılıyorsa Çerkesçe de Kiril alfabesiyleyazılıyor. Fakat Türkiye’de Çerkes halkının bugün bulunduğu noktada her şeyi yeniden veyeniden tartışmak gerekiyor. Birçok konuda olduğu gibi alfabeyle ilgili tartışmalarda da etkiliolan bir ‘kendini tanımlama’, yani kimlik sorunu var. 

Genel bir tespit yaparsak, kendini‘anavatan’ üzerinden tanımlayanlar, yani Kafkasya’yı anavatanı kendini de Çerkes halkınındiasporada yaşayan bir mensubu olarak görenler genellikle Kiril alfabesini daha kolay benimsiyorlar. Artık tamamen ‘buralı’ olanlar ve Ruslarla ilgili her şeyi düşman gören siyasigelenekten gelenler de Kiril alfabesine karşı çıkıyorlar.Bu tartışmada Latin alfabesini savunanlar ‘Kiril alfabesini öğrenmenin zorluğu’, ‘Latinalfabesinin yaygınlığı’, ‘bilgisayarda ve internette Kiril kullanılamaması’ v.b. gerekçeler ilerisürüyorlar.Kiril alfabesinin tercih edilmesinin en önemli nedeni, Kafkasya’da 70 yıldır bu alfabeyleüretilmiş azımsanmayacak bir birikimin olmasıdır. Bugünün koşullarında sadece konuşma diliolarak kalan bir dil varlığını sürdüremez. 

O dilin yazarlar, şairler tarafından işlenmesi, yazılıürünlerinin olması, radyoda televizyonda kullanılması gerekir. Bunların kısa dönemdeTürkiye’de olmasını beklemek hayal olduğuna göre, yapılacak tek şey anavatandaki bubirikimden yararlanmaktır. Yıllardır süren çabalara rağmen Kiril alfabesini çok az kişininöğrendiği biliniyor. 

Yıllardır bunun için çaba harcayan aydınları yılgınlığa düşüren bu durumTürkiye’deki siyasi ortamdan kaynaklanıyordu. Soğuk savaş şartlarının sona erdiği,anavatanla ilişkilerin ve bilinçlenmenin arttığı bugün daha umutlu olmak gerek.Türkiye’de Çerkesçe öğretmeni yetiştiren herhangi bir öğretim kurumu, üniversitelerdebir bölüm yok. Şu anda açılsa bile yetişmesi yıllar alır, ki zaten böyle bir niyet de görülmüyor.Dolayısıyla kurslar için muhtemelen Kafkasya’dan Kiril alfabesiyle Çerkesçe öğreteceköğretmenler getirilecek.Olayın diğer bir boyutu da anavatan-diaspora ilişkisi. 

Türkiye’deki Çerkesler kendilerinianavatanları Kafkasya olan bir diaspora toplumu olarak görüyorlarsa, dönüş söz konusu olsun olmasını anavatanlarıyla ilişkilerini korumak ve geliştirmek durumundalar. Bunun için de enbaşta gelen araç dildir. Burada ayrıca yazının önemini anlatmaya gerek yok. Diğer taraftan,Kafkasya’da ve Türkiye’de konuşulan Çerkesçe arasında 140 yıllık bir ayrılık var.Kafkasya’da yazı dilinin oluşmasıyla iki lehçe standart dil haline geldi. Yaşayan bir varlıkolarak dil gelişti, değişti, Rusça’dan kelimeler aldı. Türkiye’de ise farklı lehçeler ve ağızlarsürekli gerileyerek varlıklarını korudular. Dil standart hale gelmedi ve konuşma dilindenibaret. 

Dolayısıyla Türkiye’deki farklı lehçe ve ağızların Kafkasya’da standart hale gelen dileuyum sağlaması gerek. Ve aradaki 140 yıllık açığı kapatmak Türkiyeli Çerkeslere düşüyor. Kiril alfabesiyle basılmış kitapları Latin alfabesine çevirmek ise hem ekonomik açıdanhem de yukarıda bahsettiğimiz sakıncalar açısından anlamlı görünmüyor. 

Dünyada İngilizce nedeniyle Latin alfabesinin yaygınlaştığı bir gerçek. Ancak hiçbirhalk, farklı alfabe kullananlar da dahil bunun için kendi alfabelerini değiştirmeyidüşünmüyorlar. Sadece Latin (İngiliz) alfabesini de öğreniyorlar. Azerbaycan’ın ve bazı OrtaAsya cumhuriyetlerinin Latin alfabesine geçişi ise politik bir tutum. Ekonomik olarak olduğugibi kültürel olarak da ülkelerini Rusya’nın etkisinden kurtarıp Batı’yla yakınlaşmayaçalışıyorlar. Kafkasya’daki cumhuriyetler için durum çok farklı. Onlar Rusya Federasyonu’nabağlılar ve Rusya hükümeti Tataristan’ın Latin alfabesine geçme teşebbüsü üzerine geçtiğimiz yıllarda Rusya Federasyonu topraklarında Kiril’den başka alfabe kullanılmasını yasakladı. 

Rusya’da Latin alfabesine geçişin tartışıldığı, gelecekte Latin alfabesine geçecekleri iddiası ise rivayetten ibaret. Ruslar için alfabe ulusal kimliklerinin bir parçasıdır. Teknolojinin, internetin Latin alfabesini zorunlu kıldığı iddiası da geçerli değil. İlk başta evet, Latin harfleri hatta İngilizce dışında problem yaşanıyordu. Ama bugün hem internet hemde bilgisayar programları birçok dile uyumlu hale getirildi. Baskça’dan Katalanca’ya kadar

Murat Papşu

Şapsığca, Hatıkoyca, Bjeduğce, Besleneyce ve kısmen Abhazca ile aynı kökten gelen Khabardeyce kelimelerin çok muntazam ve mantıklı bir metodla oluştuğu ve Çerkesçe’nin bu yönden belli başlı Avrupa dillerinden üstün olduğu görüşünü içeren birinci inceleme örneği NART Dergisi’nin Ocak-Şubat 1998 sayısında yayınlanmıştır. Bu ilk incelemede (A) harfi ile başlayan kelimelerden Khabardeyce ile aynı kökten gelen diğer Kafkas dillerinde ‘el’ manasına gelen (A) kelimesinden türetilen 22 kelimenin oluşma şekli açıklanmış ve ilgililerin eleştirisine sunulmuştur. 

Bu denemeden amaç, Khabardeyce kelimelerin türeme şeklinin, diğer Dünya dillerine nazaran çok daha mantıklı ve çağrışım niteliğinin yüksek bulunduğunu dil uzmanlarına sunmak ve bu uzmanların yardımı ile bu dildeki bütün kelimelerin analizini Dünya Edebiyatına katmak olduğundan, alfabetik sıraya bakmaksızın, şimdilik çarpıcı birkaç örnek vermeyi öne alıyorum. 

(G) HARFİ İLE BAŞLAYAN 

KELİMELERDEN ÖRNEKLER: 

Khabardeyce (GU) kelimesinin, birbiri ile ilgisiz iki manası vardır: Kalp (yürek) ifade eden GU, Araba manasına gelen GU. 

I) Kalp (yürek) manasına gelen GU kelimesinden türetilen kelimelerden bir bölümü şöyledir: 

1. Bir kumaşı kesip biçmek ifade eden BZIN sözcüğü ile GU kelimesi birleştirilmiş, iyi kesip biçen kalp, yani iyi düşünme, akıllılık manasına gelen GU-BZIĞA kelimesi üretilmiştir. 

2. İyi manasına gelen FI kelimesi, kalp ifade eden GU ile birleştirilmiş, iyi kalp, temiz niyet manasına gelen GUF’I (GUF’) türetilmiştir. 

3. a- İyi kalp anlamındaki GUF’ kelimesine de, sözcükleri fiilleştiren IN, İN, AN yahut EN eklerinden hece dizisinin ses uyumuna en uygun olanı, EN eki ilave edilerek kalbin iyi olması, yani mutlu olmak, sevinmek ifade eden GU-F-EN fiili oluşturulmuştur. 

b- Zaten kendisi belli belirsiz de olsa, bir sonradan olma hal anlatan bu sözcükten daha belirgin olarak da; taze, yeni demek olan JE sözcüğü kısaltılıp araya ustaca eklenerek, yeni baştan kalbin iyileşmesi, mutluluğun tazelenmesi, yeniden sevinme anlamındaki GU-FE-J-IN fiil kelimesi üretilmiş ve bir çırpıda söylenebilmektedir. 

4. Aynı şekilde GU kelimesi: 

a- Dar sıfatını ifade eden ZEV kelimesi ile birleştirilerek, dar kalp, eski ferah halini kaybedip dara düşmüş, dardaki kalp, yani sıkıntılı, üzüntülü kalp anlamındaki GU-ZEV, 

b- Bu kelimeye EN fiil eki ilave edilerek, kalbi daralmak, sıkıntıya girmek, yani telaşlanmak demek olan GU-ZEV-EN, 

c- Bu fiilin arasına yeni = JE sözcüğünün kısaca J harfinin ilavesi ile de, yeniden sıkıntıya girmek, sil baştan telaşlanmak demek olan GU-ZEVE-J-İN, kelimeleri türetilmiştir. 

“Laf lafı açar” cinsinden yeri gelmişken burada, ses uyumuna göre ĞA yahut ĞO ve nadiren de ĞE olarak değişen ve 

• kelimenin başına gelirse ayrı, 

• sonuna takılırsa ayrı anlam katan, 

• ve her iki uçta birlikte de kullanılabilen, 

bir EK sözcük grubuna da değinmek gerekmiş ve bu yazıda Ğ harfi ile gösterilmek zorunda kalınan ses: 

• Türkçe Yağmur kelimesindeki Ğ, yumuşak G’den kalın ve boğuk, 

• Buna mukabil normal G’den daha hafif ve yumuşak, ve 

• Arapça ĞAYIN harfinin tam karşılığıdır. 

Rahmetli Yasin Çelikkıran’ın, Kafkasyalı yazar Sayın THARQUAXHO YUNIS A.’nın Maykop 1980 baskısı ADIĞE DİLİ DEYİMLER SÖZLÜĞÜ isimli eserinden de yararlanarak derlediği ÇERKES ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİ, 1994 adlı eserinde GH harfleri ile yazıldığı görülen ve her Çerkesin mutlaka kulak aşinası olduğu söz konusu ses, bu yazıda kısaca Ğ olarak denenecektir. 

A- Kelimenin başına takılan ĞA / ĞO / 

ĞE ekleri: 

Çoğunlukla fiil ve sıfattan türeme fiil kelimelerin başına takılan ĞA, ĞO ve bazen de ĞE ekleri: 

• o fiilin direkt olarak değil de, başkası yahut başkaları tarafından, başkası aracılığı ile yapıldığını,• veya bu fiilin bir başkasının bir hareketi nedeni ile yahut onun bir hali sebebiyle meydana geldiğini, 

ifade eder. Buradaki başkası kavramına, üçüncü şahıslar dışında ben, biz-kendim, kendimiz gibi birinci tekil ve çoğul şahıslar da dahildir. Bazı örnekler: 

a- Kalbin iyileşmesi = sevinmek demek olan GU-FEN fiilinin başına ĞA takılarak başkasının / başkalarının kalbini iyi etmek yani sevindirmek kelimesi ĞA-GUFEN yapılır ve şahıs ifade eden sözcükler ilavesi ile kimin kimi sevindirdiği de kısaca ve ustaca belirtilir. 

Ya ğa-gu-fa-at = onlar onu sevindirmişti. 

Zıd ğa-gu-fe-j-as = kendi kendimizi yeniden sevindirdik. 

Sıb ğa-gu-fa-as = beni sevindirdin. 

Tham Wuıy ğa-gu-fe-j = buna karşılık Allah da seni sevindirsin… gibi. 

b- Kalbin daralması = telaşlanmak demek olan GU-ZEVEN fiilinin başına ĞA takılarak, başkasını telaşlandırmak ifade eden ĞA-GUZEVEN fiil kelimesi yapılır. 

Aynı şekilde; 

c- Korkmak fiili ŞINEN ile ĞA-ŞINEN = korkutmak, 

d- Ölmek fiili LEN kelimesi ile (derde düşürerek veya ihmal gibi bir nedenle) öldürmek, daha ziyade birinin ölümüne neden olmak, göz yummak, yahut mecazen perişan etmek demek olan ĞA-LEN, 

e- Daha kasti bir ifade ile öldürmek demek olan WUK’IN fiilinin başına ĞA takılıp kısaltılarak ĞA-WKIN = öldürtmek, 

f- En az iki kişinin vuruşması, kavga etmesi demek olan ZEWEN fiili ile vuruşturmak, kavgaya, savaşa sebep olmak, hatta mecazen ihmal suretiyle seyredip ayırmamak anlamında ĞA-ZEWEN, 

g- YİN = büyük sıfatından türeme Yİ-N-İN = büyük olmak fiili ile ĞA-YİNİN = büyütmek, mecazen abartmak, 

h- Buna benzer küçük olmak = ZSUG-IN fiili ile ĞA-ZSUGIN = küçültmek , 

ı- Fazla olmak = LEY-İN fiili ile ĞA-LEYİN = fazlalaştırmak, mecazen hatada, kusurda ileri gitmek, 

i- Azalmak fiili MAJE-N ile azaltmak anlamındaki ĞA-MEJEN, 

j- Düz, doğru olmak fiili ZAHO-EN kelimesi ile düzeltmek, doğrultmak ifade eden ĞA-ZEHOEN fiilleri türetilmiş ve başta gelen ĞA eki etkisinin örnekleridir. 

B- İsim ve sıfatlarla, fiilden türetilmiş kelimelerin sonuna takılan ĞA, ĞO, ĞE ekleri de, özetle hal (durum) ve zaman belirtir. 

Yukarıdaki BZI-ĞA kelimesinin ĞA’sı da bu cümleden olup, iyi kesip biçme hali, GU-BZI-ĞA da iyi kesip biçen, enine boyuna düşünen kalp hali, yani akıllılık, zekilik demektir. 

Zaman kavramı, yerine göre çok kısa bir anı veya daha uzunca bir süreyi, mevsimi, ömrün bir devresini, çağı kapsar ve ifade eder. Zaten bağımsız kelime olarak Çerkesçe ĞA yıl, ve ĞA-JE de yenilenen yıl sayısı yani ömür demektir. 

Zamanın gerektirdiği hal ve bunun karşıtı o halin mevcut olduğu zaman mefhumu grift (iç içe) de olabilir. Bu eklerle yapılan kelimeler, mecazen o zaman ve vaziyetin gereği ve beklentisi olan hak ve yükümlülükleri de hatırlatır. Bazı örnekler: 

5. a- Asıl inceleme konumuz Yürek = GU isminin sonuna ĞA eki takıldığında, yürekli vaziyet, yüreklilik hali, netice olarak ümit kelimesi GU-ĞA yahut GU-ĞE türetilmiştir. 

b- Bu kelimeye de fiil eki EN sözcüğünün kısa hali ‘N’ sesinin ilavesi ile de, yürekli halde olmak, yani ümitli olmak demek olan GU-ĞAN fiili yapılır. 

6. İyi yürek anlamındaki GU-F kelimesinin sonuna (birleştirici ek ses ‘E’ ile birlikte) ĞA ilave edilince de; yüreğin iyi hali, sevinçli zaman, yani mutluluk ifade eden GU-FE-ĞO türetilmiştir. 

7. Dar kalp ifade eden GU-ZEV kelimesinin sonuna ĞA getirilerek de; kalbi daraltan durum veya zaman, kısaca telaşlı hal ve zaman anlamındaki GU-ZEVE-ĞO türetilir ve buna da Büyük anlamındaki ŞHO ilavesi ile büyük sıkıntı hali, yaman zaman ifade eden GU-ZEVE-ĞO-ŞHO yapılır. 


GU dışındaki kelimelerden bazı örnekler: 

a- Basitçe İnsan diye geçiştirilen SUH kelimesi, Bilmek fiili SUH-IN fiilinden alınmış- 

tır. SUH, bilen ve ZI-SUH de bir bilen demektir ve herhangi bir insanı değil, bilge bir insanı, aklı eren, yani REŞİT kişiyi tanımlar. 

Dilimizde, hane halkının çoluk-çocuk demeden hepsini ve nüfus sayımında herkesi kapsayan kelime NERİBGE’dir. Ve SUH = bilen insan sonradan olunur ve çocuğumuz SUH oldu diye sevinilir, herkes de olamayabilir. 

Bu “Bilen insan” anlamındaki SUH kelimesinin sonuna ĞA takıldığında; Bilen insan hali, yani bilen ve sadece bilmekle kalmayıp, gerçek bilginin gereği olarak iyi-ideal olarak tanınan özelliklere de sahip insan hali, kısaca İNSANLIK demek olan SUH-I-ĞA kelimesi türetilmiştir ve insan olmanın icabı olarak da dini kurallarla yasalara, örf ve adete uygun davranmayı içeren çok geniş bir kapsam ve anlam yüklüdür. 

aa- Bu kelimeye de yoksunluk ifade eden NŞE sözcüğünün eklenmesi ile üretilen SUH-I-ĞA-NŞE de bilge insanın iyi-ideal hususiyetlerinden yoksunluk hali, yani İNSANİYETSİZLİK demektir. 

bb- İnsansız demek olan SUH-I-NŞE kelimesinin sonuna ĞA takılarak yapılan SUH-INŞA-ĞE ise işe yarar adamı olmama halini ifade eder. 

b- Aynı şekilde; 

aa- Adam = Erkek ifade eden isim kelimesi LI’nın sonuna ĞA takılarak LI-ĞA = erkeklik hali yani yiğitlik başta olmak üzere, insan olmak ve üstelik erkek insan olmanın icabı olarak vatanını, karşı cinsi, çocukları, güçsüzleri korumak gibi pek çok ideal özellikler taşır. Gereğinde güç-zor kullanmalıdır, gereksiz kaba kuvvet göstermek makbul değildir ve erkeklikten sayılmaz. 

bb- Kuyruk ve ayrıca taraf-yön anlamlarına da gelen ve buradaki manası “sayesinde, ile” ifade eden GE’ sözcüğü, erkeklik anlamındaki LI-ĞA kelimesinin sonuna getirilerek LI-ĞA-GE’ yapılır ve daha ziyade erkekliğin gücünü kullanarak, erkeklikle zorla, cebren anlamında kullanılır. Haksız, yersiz istismarında yergi, yerinde-zamanında kullanıldığında övgü ifade eder. 

cc- LI-ĞA-NŞE ise, erkeklik hali yiğitlikten yoksunluk demektir. 

dd- LI-NŞE kelimesi de erkeği olmama, erkeksizlik ifade eder. 

c- Bir şeyi yarmak ifade eden GOVDIN fiilinden türetilen ve yarılmış, yarılan bir parçayı ifade eden ZIGOVDA kelimesinin sonundaki ‘A’ sesi ‘I’ olarak yumuşatılıp, buna da ĞA takılarak yapılan ZI-GOVD-I-ĞA kelimesi de; insanı yaran hal, zaman ve Türkçedeki en yakın karşılığı ile insanı çatlatan hal, zaman demektir ve genellikle bu hale sebep olan patavatsız, densiz kişi için kullanılır. 

d- Hayat evrelerinden: 

aa- Çocuk karşılığı Arapça SABİY ve Çerkesce NANUĞ kelimelerinin sonuna ĞA takılarak, çocukluk devresini ve onun masum, az bilir, sevimli halini ifade eden SABİY-I-ĞA ve NANUĞ-I-ĞA türetilmiştir. 

Aynı şekilde; 

bb- Genç erkek hali, çağı yani delikanlılık anlamında JELE-ĞO yahut JELE-ĞA; 

Evlilik çağı yerine; 

cc- Erkekler için gelin getirme çağı = GAŞEN-I-ĞO / GİŞEN-I-ĞO yahut daha kısaca GAŞE-ĞO / GİŞE-ĞO 

dd- Kızlar için gelin götürülme çağı = YAŞE-ĞO / YİŞE-ĞO 

ee- Eski anlamındaki JI kelimesi ile, eskilik, yaşlılık çağı = JI-ĞA 

ff- Bu kelimenin başına da (göreceli olarak, yani bir şeye kıyasla, başkalarına nazaran, DAHA…) anlamındaki NAH sözcüğünün takılması ile; birinden, birilerinden daha eski (yaşlı) olma halini anlatan ve bu büyüklüğün hak ve mükellefiyetlerini de hatırlatan NAH-I-JI-ĞA 

gg- Ve buna mukabil ‘daha yeni’ sözcükleri ile de, yaşça ‘daha küçük’ olma halini ifade eden NAH-I-JE-A-ĞE türetilmiştir. 

hh- L’HEN yahut L’EN olarak yazılabilen Ölmek fiilinin sonuna ĞA takılarak da, Ölüm hali, zamanı anlamındaki L’EN-I-ĞA kelimesi türetilmiştir ve yerine göre: 

- Bizzat ÖLÜM, 

Mecazen de ; 

- Ölüm gibi feci bir durum, 

- hatta, ölümü tercih ve temenni ettirecek, yani “Sı l’ame nahıft = Ölsem daha iyi idi” dedirecek derecede berbat durum, 

- Ümitsiz, ölümcül hastalık, (örneğin, ĞUZ ĞATILA ZİE = yatırıp uzatacak, yahut yerleşik ağrısı olan için “yi l’enığar kasas = ölümü yetişti” denmesi gibi) 

- Bazen de, ölümün yakın olduğu tahmin edilen aşırı yaşlılık ve ihtiyarlık (acizlik) 

Hali ve zamanı anlamlarına gelir. 

e- Mevsimlerden ; 

aa- MEOK = OT ve ona vurma anlamındaki YEVEN kelimelerinin sonuna ĞA getirilerek yapılan MEOK YEVE-ĞO, ot biçme zamanı ve bu iş için seferber olma halidir. 

bb- Ba’ze = Sineklerin canlanıp çoğaldığı ve hayvanlarla insanlara saldırıp vurduğu, buna karşılık sineklere de vurulduğu, kovulduğu zaman olarak BAZE YEVE-ĞO’nun kısa şekli BEZEVO-ĞA ise, başka dillerde rastlanamayacak bir nükte ile YAZ MEVSİMİ’ne isim olmuştur. 


C- Bir kelimenin her iki ucuna birden takılan ĞA, ĞO, ĞE ekleri: 

İstisna da olsa bu ekler, bir kelimenin başına ve sonuna birlikte eklenebilir ve aynı anda ona hem “başkası” kavramını, hem de “hal ve zaman” mefhumunu kazandırır. 

Örneğin bayramlar; eşi-dostu sevindirmenin ve birbiri ile münasebetleri bozuk dargınların arasını iyileştirmenin yani barıştırmanın tam zamanı olduğunu ifade ederken; 

a- ĞA-GUFE-ĞO’S = Sevindirme zamanıdır. 

b- ZE-ĞA-FIJI-ĞO’S = Birbiri ile barıştırma zamanıdır, denebilir. 

c- Yukarda kalp = GU kelimesinin sonuna ĞA getirilerek yürekli olma hali yani ümit karşılığı GU-ĞA ve bunun fiil şekli olup ümitli olmak anlamında türetilen GU-ĞA-N, kelimelerin sonuna takılan ĞA ekine örnek gösterilmişti. Bu kelimenin başına da ĞA eklenerek, yani GU kelimesinin her iki ucuna birden ĞA takılarak; ĞA-GU-ĞA-N = başkasını yürekli hale getirmek yani ümitlendirmek fiili yapılmıştır ve doğal olarak birisine söz vermeyi de içerir (PSALE YETİN). 

Sıb ĞA-GU-ĞA-T = sen beni ümitlendirmiştin. 

Ya ĞA-GU-ĞA-S = onlar onu ümitlendirdiler, söz verdiler. 

Wuz ĞA-GU-ĞA-IM = seni ümitlendirmiyorum, söz vermiyorum. 

Wuıy ĞA-GU-ĞA-RE = o seni ümitlendiriyor mu? Yahut bu işi yapabileceğini ümit ediyor musun? Becerebileceğini sanıyor musun? demektir. 

d- Yemek yemek fiili ŞGHEN kelimesinden (N) atılıp her iki ucuna bu ekler getirilerek ve hali hazır vaziyet ve zamanın başkasına yemek yedirmeye elverişli olmadığını ifade için, ĞA-ŞGHE-ĞO-IM = ziyafet çekmenin sırası değil denebilir. 

e- GO’DIN = kaybolmak fiilinin başına ĞA getirilerek ĞA-GODIN = kaybetmek ve sonuna da ĞO takılarak ĞA-GODI-ĞO = kaybetme zamanı yapılır ve tam ihtiyaç duyulan bir anda kaybedilen bir şey için; Yigi ar ĞA-GODI-ĞO-T = şimdi onu kaybetmenin sırası mıydı? Diye sorulabilir. 


D- Kelimenin başına getirilen HO eki: 

Burada değinmek gereği duyulan bu ek sözcük de, başına takıldığı fiilin bir başkası, yahut başkaları için, başkası lehine, yahut aleyhine ve hatta başkası yerine, vekaleten yapıldığını belirtir. Başkası kavramına yine, üçüncü şahıslar dışında, ben, biz ve kendim, kendimiz gibi birinci tekil ve çoğul şahıslar da dahildir. Fiil, duruma göre başkasının bazen yararına, bazen de zararına ve aleyhinedir. Olumlu hallerde dost için iyi günde-kötü günde bir müşterek duygu ve faaliyeti de ifade eder. Başına HO getirilerek: 

a- GUFEN = sevinmek fiili, HO-GUFEN = başkası için sevinmek, dostun iyi, düşmanın kötü hali nedeni ile mutlu olmak; 

b- GUZEVEN = telaşlanmak fiili, HO-GUZEVEN = dostun sıkıntılı hali için telaşlanmak ve müşterek bir duygu ile fiilen de sıkıntıya girmek; yahut düşmanın tehdit ve saldırısı nedeni ile telaşlanmak, sıkıntıya uğramak; 

c- ĞOYIN = ağlamak fiili, HO-ĞOYIN = başkasının üzücü bir hali nedeniyle, ona ağlamak; 

d- L’EN = ölmek fiili, HO-L’EN = başkası için, onun uğruna ölmek, yani mecazen abartı olarak bu derece sevmek; 

e- PSELEN = söz söylemek fiili, HO-PSELEN = duruma göre; 

- Dost lehine, vekaleten konuşmak, 

- Yahut birisi aleyhine ve gıyabında kötü söz söylemek, 

anlamlarına dönüşür ve şahıs ifade eden kısacık sözcükler yardımı ile de kimin, kim için ne yaptığı da anlaşılmış olur: 

aa- Onun için sevindik ve gözaydına da gittik derken: DI-HO-GUFAA’S; 

bb- Bize yardım niyetiyle hiçbir sıkıntıya girmedi, aldırmadı denecekse: KID-HO-GUZEVA-IM ; 

cc- Onlar bizim için hiç ağlar mıydı? Yerine: Aher zi T-HO-ĞOYIN-T ?; 

dd- Sakın senin için öldüğümü zannetme derken: SIB-HO-LE-IM; 

ee- Kendi başıma ve kendimi yere yere konuşuyorum yerine de: Si Zişha SI-HO-PSELEN-J denebilir ve ŞHA-HO-PSALE de kendi başına konuşan anlamında ustaca türetilmiş bir kelimedir. 

NOT: Bu incelemede Av. Mustafa Domaniç’in önemli katkıları olmuştur.

Kaynak: kaffed

Georges Dumezil, Türkiye’yi uzun zamandan beri tanıyordu. 1859-1864 yıllarında Rus işgalinden kaçan bütün azınlıkları ve bu azınlıkların Türkiye’de yerleştikleri köyleri biliyordu. 1926–1931 yılları arasında Türkiye’de geçirdiği altı yıl boyunca on ikiden fazla dil öğrendi (otuza yakın dili konuşurdu). Bu dillerden çoğu Rusya’da artık yaşamıyorlardı. Sadece Türkiye’ye gelen göçmenler arasında konuşuluyordu.

1929 yılında İstanbul’dan 300 kilometre uzaktaki Sapanca Gölü yakınlarında bir köyde yaşlı bir Çerkes prensinin yok olduğu sanılan Ubıhçayı konuştuğunu öğrendi. Zaman geçirmeden oraya gitmeye karar verdi ve orada Ubıhçayı konuşan on kadar insan buldu. Bunların en genci 60 yaşındaydı. 1971 yılına kadar her yıl iki ayını bu köyde geçirdi. Sonunda bu dili yok olmaktan kurtardı. Dünyanın en zengin ünsüz sistemlerinden birine sahip olan ve şimdi artık tamamen yok olmuş olan bu dilde, 82 ünsüz bulunuyor ve bunların arasında yalnızca üç ünlü dolaşıp duruyor.

G. Dumézil daha sonra Manyas’ta tanıştığı 82-88 yaşları arasında Tevfik Esenç ile birlikte Ubıhça üzerinde sistemli araştırmalar yaptı. Ubıhların Masal ve Efsaneleri’ni yazdı.

Birçoğu şu anda konuşulmayan 30 kadar dil bilen George Dumezil son temsilcisinin ölümünden sonra unutulup giden Ubıhça’nın sözlüğünü hazırladı. Sözlüğün hazırlanması sırasında beraber çalıştığı George Charachidze ile Liberation gazetesinin yaptığı röportajı aktarıyoruz.

Georges Dumezil, artık öldüğü sanılan Ubıhça’nın peşindeydi. Bu dili konuşan son Çerkes prensinin Türkiye’de yaşadığını öğrenmişti. Zaman geçirmeden Türkiye’nin bir köyünde Ubıhça’yı konuşan on insan buldu. Bu insanlarla konuşarak bir dili yok olmaktan kurtardı.

Georges Dumezil, mitler cennetinde ölümünden kısa süre önce eski arkadaşı Georges Charachidze ile son kez görüşüyordu. Bu sırada, yatağında, Peru yerlilerince Keçua dilinde yazılmış bir tiyatro oyununun Fransızca çevirisini düzeltiyordu.

Felsefe öğrenimini yeni bitirmiş, 22 yaşındaki Georges Charachidze ise, Dumezil ile ilk olarak 1953 yılında karşılaştı. Ona babasının Kafkasyalı olduğunu ve kendisinin de Kafkasya hakkında araştırma yapmak istediğini söyledi. Doğu Dilleri Enstitüsü öğretim üyesi Georges Charachidze, Dumezil ile birlikte Ubıhça sözlüğü yazdı.

Georges Dumezil’i son olarak ne zaman gördünüz?

Ölümünden bir gün önce, yani cuma günü, bizi yatakta kabul etti. Bilinci yerindeydi. Peru yerlilerinin Keçua dilinde yazdıkları bir tiyatro oyununu okuyor ve Fransızca’ya yapılan çevirisini düzeltiyordu. Bir süre önce Gallimard Yayınevi için hazırladığı karşılaştırmalı Mitoloji Taslakları’ndan, çevirisini yapmaya çalıştığı iki bin yılına ait Kasitçe bir levhadan ve Andre Martinet’nin Okyanuslardaki Stepler adlı yapıtıyla, bu yapıta yorum getiren eleştirilerden söz ettik. 1968 yılında resmen emekli olmasına rağmen, düzenli olarak senede birkaç defa onunla görüşüyorduk.

Kafkasya konusundaki araştırmalarında uzun süre Dumezil ile birlikte çalıştınız…

Evet. Çünkü ben de yarım Kafkasyalıyım. 1953 yılında Dumezil ile ilk karşılaştığımda, o Türkiye’yi uzun zamandan beri tanıyordu. 1859-1864 yıllarında Rus işgalinden kaçan bütün azınlıkları ve bu azınlıkların Türkiye’de yerleştikleri köyleri biliyordu. 1926-1931 yılları arasında bu ülkede geçirdiği altı yıl boyunca on ikiden fazla dil öğrendi (otuza yakın dili konuşurdu). Bu dillerden çoğu Rusya’da artık yaşamıyorlardı. Sadece Türkiye’ye gelen göçmenler arasında konuşuluyordu.

Karşılaşmamızdan kısa bir süre sonra, İstanbul’dan 300 kilometre uzaktaki bir köyde yaşlı bir Çerkes prensinin yok olduğu sanılan Ubıhçayı konuştuğunu öğrendi. Zaman geçirmeden oraya gitmeye karar verdi ve orada Ubıhçayı konuşan on kadar insan buldu. Bunların en genci 60 yaşındaydı. 1971 yılına kadar her yıl iki ayını bu köyde geçirdi. Sonunda bu dili yok olmaktan kurtardı. 1963 yılından itibaren bu çalışmalara ben de katıldım. Bu dili Tevfik Esenç adında 82-88 yaşları arasında olduğu sanılan bir kişi konuşuyordu. Yaşına rağmen verdiği arşivlik bilgiler konusunda çok güvenilir. Kayıtlara geçen bu ilginç bilgiler için birkaç defa da Paris’e geldi.

Georges Dumezil


Ubıhça gibi bir dile neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Ubıhça yaşayan bir fosil. Karadeniz kıyılarında binlerce yıl önce doğmuş, insanlık tarihinin en eski dillerinden biri. Bu dil sadece bugünkü Sovyetler Birliği’nin yazları oturulan yüksek yerleşim alanı Soçi bölgesinde konuşulurdu. Sessiz harfler açısından dünyanın en zengin dilidir. 2 sesliye karşılık 80 sessiz harf bulunur. Bu dilde aşağı yukarı 3000 civarında da sözcük vardır. Bu sayı yazılı belgesi bulunmayan bir dil için fazla sayılabilir. Bükümlü diller ailesindendir; yani sözcüklerin her küçük parçası bir anlam taşır.

Georges Dumezil ve ben birlikte bu dilin bir sözlüğünü yaptık. Mükemmel bir sözlük oldu. Çünkü bu dilin okur yazarı hiç yoktu. Ancak bu sözlüğü hazırlarken dilbilim yöntemleriyle birlikte mantık ölçülerinden de yararlandık. Zira 80 sessiz harfli bir dilin sözcüklerini ortaya çıkarabilmek pek kolay bir iş değildi.

Dumezil ile işbirliğiniz nasıl yürüyordu?

Bağımsız bir görüşü vardı. Hiç bir ekole bağlı değildi. Ayrıca bir ekol yaratmak düşüncesinde de değildi. Bilimsel yaşamı sürekli olarak savaşımla geçti. Yaşamı boyunca kabul edilmiş görüşleri sarstı ve bilimin o zamana kadar ki rahat çalışma ortamına karşılaştırma yöntemini soktu. Bu nedenle çok sayıda düşmanı oldu. Çünkü kabul edilmiş bazı tabuları ve uzmanların kabul ettikleri görüşleri altüst etti. Bıyıklı, çizmeli, cahil koyun çobanı Türk dağlısıyla Roma’yı ve Hindistan’ı açıklamaya kalkması bir çok bilgine ters geliyordu.

Dumezil’in kişiliğinden ve yapıtından çıkardığınız sonuç nedir?

İnsan düşüncesini inceleme teorisinin kurucusudur. Düzensiz gibi görünen geçmişteki olayların yumağını çözmeyi ve sistemin parçalarını yerli yerine koymayı bize öğretti. İncelenen konu ne kadar karışık olursa olsun, her şeyi kolaya indirgeyerek kanıtları sergilemesini bildi. Durmadan gezen, gören ve üreten bir yapısı vardı. Daima gelişim içinde bulunan bir düşünce sistemine sahipti. Bu sözden hayalci veya fantazi yanlısı olduğu anlaşılmasın. Onun bilimsellik anlayışına göre sistemleri yeniden kurmak, onların dillerini yeniden ortaya koymakla (hayal etmekle) ve benzer görünenler arasındaki farklı ve bazı aldatıcı oyunları görmekle mümkündür. Biraz abartarak, ona göre, dilbilim sözcüklerin yan yana diziliş oyunu; karşılaştırmalı mitoloji ise zeka ürünlerinin ardısıra dizilişidir diyebiliriz.

Onunla ilgili hafızanızdan silinmeyecek anılarınız var mı?

Son derece kibar bir insandı. Çıraklarım adını verdiği çalışmalarında ise çok dikkatliydi. Öğretilerim veya öğrencilerim sözcüklerinden hoşlanmıyordu. Bu sözcüklerin kalıplaşmış olduklarını, halbuki çırak sözcüğünde hala daha eklenebilecek bir şeyler bulunduğunu; Tanrının bile sosyal bilimlerde eksiklik gördüğünü söylerdi. Kendisini ise bir usta olarak değil; istekli gençlerin sohbet edebilecekleri bir kişi olarak görürdü. Kendi ilgi alanından başkalarının da ilgi duymasından memnun olurdu. Sade, doğal görünüşlü ve cevval bir pratik zekaya sahip bir insandı. Onunla Türkiye’ye yaptığım ilk yolculuğu hatırlıyorum. Bana söylediği ilk söz şu oldu: “Bana ayakkabılarınızı gösterin!” Ayakkabılarımın doğa koşullarına uygun olup olmadığını görmek istiyordu.

Yaklaşan ölümünden söz ediyor muydu?

Çok sık olarak ve her defasında da kendine özgü bir anlayış ve felsefeyle bu konuya değinirdi. Çalışmalarının kesintiye uğrayacağını düşünerek öfkeleniyordu. Ölümü çalışma anında kendini rahatsız eden bir telefon sesine benzetirdi.


Kaynak:

* Antoine de Gaudemar, Liberation, 13 Ekim 1986 alıntılayan Kafkasya Yazıları – Sonbahar/Kış 98 Yıl: 1 Sayı: 3
* Bir dönem İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde ders de veren Dumezil 1986 yılında öldü.


Eserleri
Mit ve Destan (Mythe et épo pée), Hint – Avrupa Evlilikleri (Mariages indo – européens), Mitoloji Taslakları (Esquisses de mythologie), Ubıhların Masal ve Efsaneleri (Contes et légendes des Ubykhs), Ubıh Dili (Le Verbe d’Ubykh), Kafkasya Dilleri ve Gelenekleri Üstüne Anadolu Belgeleri (Documents Anatoliens sur les langues at les traditions du Caucase), Laz Masalları (Contes Lazes), Kahramanlar Kitabı; Nart Efsaneleri (Le livre des Héros; Légendes sur les Nartes) gibi kitapların yanı sıra Türkiye’de Kafkas dillerine ilişkin çok miktarda belgenin ve altmışı aşkın kitabın yazarı olan G. Dumézil’le ilgili olarak yayınlanan G. Dumézil’le Konuşmalar kitabından sonra (bildiğim kadarıyla) yazarın Türkçe’deki tek kitabı Kafkas Halkları Mitolojisi’dir.

Ubıhça
Türkiye’de çerkes olarak anılan ırklardan biri de ubıhlardır. Ubıhça da haliyle ubıhların ana dilidir.

Karadeniz kıyılarında binlerce yıl önce doğmuş, insanlık tarihinin en eski dillerinden biridir. bu dil sadece eski Sovyetler Birliği’nin yazları oturulan yüksek yerleşim alanı soçi bölgesinde konuşulurdu.

Bükümlü diller ailesindendir; yani sözcüklerin her küçük parçası bir anlam taşır. Sessiz harfler açısından dünyanın en zengin dilidir. 80 sessiz harf ve 2 sesli harften oluşan ubıhçayı dil bilimci george dumezil, doğadaki seslerin en yakın taklit edildiği dil olarak tanımlar. bu dilde aşağı yukarı 3000 civarında da sözcük vardır, bu sayı yazılı belgesi bulunmayan bir dil için fazla sayılabilir.

Georges Charachidze ve George dumezil birlikte bir ubıhça sözlük yazmış ve ubıhçayı ölmekten kurtarmıştır. bugün tevfik esenç’in ölümüyle ubıhça konuşan kalmamıştır ama ubıhça dumezil ve charachidze sayesinde artık yazılı bir dildir.

Ubıhça veya Ubıh dili (Adigece: “Vıbıh”, Rusça: “Ubıh”), Kuzeybatı Kafkas ya da Abhaz-Adıge dillerinden biridir. Ekim 1992′den beri ölü dillerden sayılmaktadır. ‘Vıbıh’ sözcüğü, Adıgece “Vıb Irmağı aşağısında oturanlar” anlamına gelen “Vıbıyıh” (”Uıbıyıx”-”Убыих”) deyiminden gelmiş olmalıdır. Vıbıh dili “Ubih”,”Ibıh” ya da “Wıbıh”, “Vubıh” ya da “Wubıh” gibi değişik biçimlerde de yazılmaktadır.Adıgece özgün telaffuz biçimi “Vıbıh” (Убых) ya da “Wıbıh” olanıdır,diğerleri Rusça telaffuzdan aktarma olanlarıdır.

• Vıbıh dili, 1864′te Vıbıhların diğer Adıge toplulukları ile birlikte Türkiye’ye sürülmelerinden önce, Çerkesya’nın Karadeniz kıyısında, kuzeyde Şahe (Şex-Шэх) Irmağından güneyde Adler’e değin uzanan bir alanda yayılmış olan ve Adıgecenin Şapsığ-Hak’uç (Хьак1уцу) lehçesinde konuşan Vıbıhlar içinden küçük bir kesim, Fransız Lullié’ye göre, 1846′da sadece 1-2 köy halkı tarafından konuşulmaktaydı (1).Lavrov’a göre de,Vıbıhların bir bölümü,Vıbıhça dışında,Adıge ve Ciget dilini de benimsemişti (2).

• Bu arada Vıbıhların “Abadzeh” lehçesinde Adıgeceyi konuştukları iddiası da yanlış bir algılama sonucudur,karşılaştırma:Vıbıh-Şapsığ “k’ank’e”-”k’ak’e”, Abadzeh “ç’enç’e” (yumurta);Vıbıh-Şapsığ-”ketı”,Abadzeh -”çetı” (tavuk);Vıbıh-Şapsığ -”ç’ale”,Abadzeh -”ale” (çocuk),Vıbıh-Hak’uç- “çı”,Şapsığ-”şı”,Abadzeh-”şı” (at),vb.Ayrıca Karadeniz kıyısında yan yana oturan Vıbıh,Hak’uç ve Şapsığlar ile daha doğuda,iç kısımda oturan Abadzehler arasında geçilmesi zor sıradağlar engeli bulunuyordu.1864′te Osmanlı Türkiyesi’ne yapılan göçler sonucu,Vıbıhların bir bölümü,diğer Adıgelerle birlikte,Kuzey Anadolu ve Balkan topraklarına yerleştirildi.Vıbıh ve diğer Adıgelerden boşaltılan yerler ise,gerilla tipi direnişlerin temizlenmesinden,yani 1880 yılından sonra Rus yerleşimine tahsis edildi (3).

• Balkanlar’a yerleştirilen Vıbıhların tamamı ,1878 Berlin Antlaşması gereğince,diğer Çerkeslerle birlikte,Osmanlı Asyası ve Afrikası topraklarına transfer edildiler.Vıbıh dilini konuşmakta olan küçük kalıntı gruplar da Sapanca’nın Kırkpınar,Maşukiye ve Yanık köyleri ile Manyas’ta yerel halkın Boğaz,Adıgelerin Psışha (Псышъхьа) dedikleri Kocaçay Irmağı (Adıgece:K’ey psı/К1эй псы) vadisi boyunca yukarı doğru sıralanan Hacıyakup (hepsi Vıbıh),Işıklar (birkaç hanesi Vıbıh),Değirmenboğazı (hepsi Vıbıh idi),Darıca (200 hane içinde 20 hanesi Vıbıh idi) ve Hacıosman (Vıbıhça adı:Lek’uaşe/Лэк1уашэ,hepsi Vıbıh) köylerine yerleştiler.Vıbıhça en son Hacıosman köyü yaşlıları arasında konuşuluyor,diğer köylerin yaşlıları arasında biliniyor,ama artık konuşulmuyordu.Hacıosman köyünden olup Vıbıh dilini konuşan son birey olarak kabul edilen Tevfik Esenç’in 8 Ekim 1992′de ölmesiyle de,Vıbıh dili ölü diller arasında sayılmaya başlandı.1864′te Orta Laba Irmağı soluna yerleştirilen ya da saklandıkları dağlardan sağ kurulmuş olan Vıbıhların çoğu,daha sonraları Türkiye’ye göç etmişler,böyece Kafkasya’da bir Vıbıh yerleşimi kalmamış,Kafkasya’da kalmış Vıbıh sayısı 1880′de 80′e düşmüş,bu Vıbıh kalıntıları da,oralardaki Şapsığ ve diğer Adıgelere karışmışlardır.

• Vıbıhlar, kendilerine “Peh’ı” (”Пэхы”-Pexı-Kıyılı) ya da (T’ah’e-”Tvaxe”-”Т1ахэ”- /tʷaχə/) adını veriyor,dillerine de,”Karadeniz kıyısında oturanların dili anlamında” “Pexıbze” ya da “T’ah’ebze” diyorlardı.”Bze”,Vıbıh ve Adıge dillerinde “dil,lisan” demektir.Vıbıh dili üzerine A.Dirr,Fransız Georges Dumézil,Macar J.Mészaros,Norveçli Hans Vogt ve Türkiye’den de Sumru Özsoy gibi akademisyenler çalışmalarda bulunmuşlardır (4).Vıbıh dilinin Abhaz-Adıge dil grupu içindeki konumu halen araştırılmaktadır (5).

Kaynaklar:
1.Prof.Dr.Sumru Özsoy, Nart dergisi, 50.sayı eki, Ankara, 2006,s.44.
2.L.İ.Lavrov, Vubıkhlar Hakkında Etnografik Bir Araştırma, Kafkasya Gerçeği Der., sayı 8, Samsun, 1992,s.47.
3.Jineps gazetesi, Eylül 2006 Ek-1, Şubat 2007.
4.Nart dergisi, sayı 50 eki.
5.Dr.Vuçujıko Zek’oğ, Marje dergisi, tantım sayısı, s.37-38;Nart dergisi, sayı 8,s.13.

Txenım Oxu Xelşş

Aralık 27, 2018

Anadilin bilinmemesinin sebebi ailelerin onun öğrenilmesine yeteri kadar önem vermemeleridir. Geçmişte pek çok kişinin Adigece’ye olan bakış açısını yok sayamayız. "Adigece’nin çocuklarımıza ne faydası olacak? Pşıze nehrinin öte yakasına geçtiğinde Adigece’nin geçerliliği yok" söylemlerine kapılmış hiçte azımsanmayacak sayıda aile var. Onlar Rusça’yı iyi bilirlerse çocuklarının kültürlü, eğitimli kişiler olacağını sanıyorlar.

Rusça’nın iyi bilinmesinin gereğinde tereddütte mahal yok. Rusya’nın yanında SSCB döneminin cumhuriyetlerinde de bugün birbirlerinden ayrı olsalar da Rusça insanların anlaştıkları ortak iletişim dilidir. Farklı ulusların anlaşmalarını sağlayan bir dil konumundadır. Sadece Rusça değil, insanın birçok dil bilmesi onun daha eğitimli sayılmasına sebeptir. Ancak anadili bilmemenin hiçbir anlamı yoktur. Bizim söylediklerimizi doğrularcasına Adige gençlerinin anadillerine yeterli değeri vermediklerini, Maykop caddelerinde görebileceğimiz ve duyabileceğiniz şeyler ispat ediyor. İki Adige kızı caddede karşılaşırsa anadillerinde konuşmayı kendilerine yakıştıramıyorlar.Yapmacık bir edayla Rusça konuşuyorlar.

Adigece devlet dili oldu diyorsak da bu hayatta tam olarak karşılığını bulmuyor. Adigece bir ricayı yada bir sorunu ifade eden bir dilekçe yazanı göremeyeceğinizi bir yana bırakın, Adigeler bir araya geldiklerinde Adigece’yi bilmeyen aralarında sadece 1-2 kişi olsa dahi Adigece’yi öteleyerek Rusça konuşuyorlar. Nihayetinde Adigece’yi konu alan toplantılarda da bunu görmek mümkün.

Rusça’yı iyi bilirlerse çocuklarının eğitimli ve okumuş kişi olacaklarını varsayan bu anlamda da Adigece öğreniminin gerekmediğini düşünen anne babaların büyük bir yanılgı içinde olduklarını ispatlayan bir örneği anlatmak istiyorum. Bilim ve sanat alanında ün yapmış insanlarımızın hemen hemen tamamı Adige köylerinde dünyaya geldiler ve oralardaki okullarda eğitim gördüler. Adigece’yi iyi biliyorlardı. Fakat bu onlardan hiçbirine engel teşkil etmedi. Moskova ve benzeri birçok şehirde bulunan yüksek eğitim kurumlarında eğitim görüyorlardı.

Çocuk küçüklüğünde ana dilini bilmemesinin ne anlama geldiğini yeteri kadar idrak edemiyor, ardından dili bilmemenin getireceği sıkıntılarla karşılaşabileceğini düşünmüyor. Adigece’yi bilmese de olur diyen anne babaları çocuk memnuniyette dinliyor.İlerde de bu tutumun sonuçlarından pişman olduğu çokça görülüyor. Fazla uzağa gitmeden buna yakın çevremden bir örnek getireceğim.

Ağabeyim İsa 27 yıl Çeçenistan’da orduda görev yaptı. Grozni şehrine yakın Çernoreçiye denilen yerde ev bark sahibi olmuş orda yaşıyordu. 2 kızı ve 1 oğlu orda dünyaya geldiler. Onların anne babası çocuklar Adigece bilmese de olur diye düşündüler. Rusça’dan başka dil bilmeyen çocuklar sonuçta Maykop’a döndüler. İşte o zaman kızlarda, delikanlıda anadillerini anne babalarının öğretmemelerinin yanlış olduğunu anladılar.

Şu anda anne - baba kızlarının ve oğullarının Adige olmayanlarla evlenmelerini istemiyorlar. Fakat Adigece bilmeden ben Adige'yim demenin ne anlamı olabilir? Buna yönelik ağabeyimin küçük kızı Rita'nın söylediği şeyi sıkça hatırlarım. Adige’den başkasıyla evlenmesinin doğru olmayacağını sıkça tembihleyen annesine Rita'nın yanıtı: "Tamam anladım da hep tekrar ediyorsun ama Adige gençleri benim Adige olduğumu nereden anlayacaklar? Adige’yim ama Adigece bilmiyorum. Fiziksel görünümde Adige kızları gibi değil biraz kızılcayım. Önüme gelen Adige gençlerini Adige'yim, Adige'yim diyerek mi karşılayacağım?"

Ağabeyimin oğlu Yuri Adigece bilmemenin pişmanlığını pek çok yerde yaşıyor. İyi günde kötü günde Adigeler bir araya gelip Adigece konuştuklarında söylenenleri anlamıyor. Konuşmalara katılamıyor, donuk bakışlarla etrafı seyrediyor. Yuri’nin 3 kızı iyi derecede Adigece bilseler de Yuri onlarla Rusça anlaşıyor.

Adigece’nin iyi bilinmesinin gereği onun aile içinde kullanımı yada Adigeler bir araya geldiğinde gereği hasıl olduğunda konuşmakla sınırlı değildir.Dili bilmenin önemini daha derin düşünmek lazım. Her ulusun kültürünün temeli dilidir. Anadilini bilmeden ulusal kültürü derinlemesine kavrama imkanı yoktur.

Çocuğun gelecekte hangi mesleği seçeceğinin bilinmesi oldukça zordur. Adigece bilmemesinin ona getireceği sorunlarla da karşılaşması mümkün. Kötü olan bunun idrakinde olmayan bunu düşünmeyen azımsanmayacak sayıda anne babanın varlığıdır. Çocuk hangi dil olursa olsun ilk önce annesinden duyduğu sözlerle daha sonra aile bireylerinin konuşmalarıyla dili öğrenmeye başlar. Anneler bu konuda kararlı bir tutum içinde olsalardı iyi olurdu. Soydaşımız olmayan çoğunlukla da Ruslardan dilimizi öğrenenlerin olması iyi ancak beni üzen, Rus çocukları Adigece konuşurken Adige çocuklarının Adigece’yi bilmemeleridir.

Dilimizin geleceği adına geleceğe yönelik kaygılarım var. Yapılan iyi şeylerin sonuçları konusunda bir sorun yok.Onlar yok olmayacak. Kaygılanmamız gereken şey ihtiyaç duyduklarımız hakkındadır.Amacım çocukları “Adigece bilmeseler de olur” bakış açısına sahip anne babalara biraz sitem edip onları biraz bilinçlendirmek.Onları düşünceye sevk ederek eğer dünyada ulusal varlığımızı sürdürmemiz gerekiyorsa ulusal anlamda kendilerine gelmenin tam zamanı olduğunun idrakine vardırmaktır.

Adige Mak gazetesinin ilk sayfasının üstünde "Bir aradaysak - güçlüyüz" ifadesi doğru ve haklı olarak yer alır. O derin anlamı olan, güçlü bir sözdür. Evet, birlik ve uyum içerisinde çalışırsan her türlü konuda sonuca ulaşırsın. Herkesin, dilimizin geliştirilmesinde her Adige’nin diline yüksek bir ilgi göstermesinin, dilimizi kaybedersek ulusumuzun da yok olacağının unutulmamasını idrakinde olmasını istedim. Allah şahittir.

PENEŞÜ Sefer Adigey Cumhuriyeti Ulusal Yazarı

Halk, boy adlarında bazen lehçelerden kaynaklanan farklılıklar olabilir. 'Kabardey' kendilerine verdikleri isimken Batı Adığeleri ve Abazalar onlara 'Kabartay' der. (Kaberdey ve Kabartey herhalde yazım yanlışıdır). Çemguylara Şapsığlar 'Kemguy', Kabardeyler 'Kemırguey', Ruslar 'Temirgoy' der. Kabardeyler Abzehlere 'Abadzeh' der. Besleneyler için 'Besney', 'Besniy' de denir. Liste uzayıp gider. Biri diğerine göre yanlış sayılmaz, ancak böyle durumlarda prensip olarak kendilerine verdikleri isimler esas alınır. Yani 'Kabardey', 'Abzeh', 'Çemguy', 'Besleney'…

Adığecenin yazılı dile dönüşmesinin üzerinden, az çok bazı yayınların basıldığı ilk yıllardan alırsak yaklaşık bir asır geçti. Kafkasya'da Kiril alfabesinin esas alındığı 1930'lardan itibaren, birçok ağızdan oluşan Adığecenin iki lehçesi (Doğu (Kabardey) ve Batı lehçeleri) standart hale geldi. Yazım kuralları da (Adıgey'deki Bjeduğ-Çemguy çekişmesini abartmazsak) bugüne kadar olan süreçte yerleşti. Adığecenin her iki lehçesi için de, Türkçede yazım kılavuzu denilen orfografi sözlükleri hazırlandı.

Türkiye'de Adığece eğitim olmadığı ve Kiril alfabesiyle Adığece yazabilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmediği için henüz bir 'yazım kuralları' sorunumuz yok. Olursa da çözümü kolay; bir 'orfografi sözlüğü' edinmek. Türkiye'de yaşanan asıl sorun Adığece (ve diğer Kafkas dillerinde) kelimelerin Türkçede nasıl yazılacağı. Nart dergisi ve Jineps gazetesi başta olmak üzere, hemen bütün yayınlarda ve internette bu konuda bir karmaşa hüküm sürüyor.

Türkçede 1980'lere kadar geçerli yazım kuralına göre, yabancı dillerdeki özel isimler ve alıntı kelimeler okundukları gibi yazılırdı (orkestra, paragraf, trafik, Vaşington, Şekspir). O tarihten sonra ise, İngilizcenin artan etkisiyle olsa gerek, orijinal yazım benimsendi. Şimdi artık Washington yazıyoruz, cafe yazıp kafe okuyoruz. Arapça, Rusça, Yunanca gibi farklı alfabe kullanan dillerden aktarımda ise (İngilizce üzerinden yapılmıyorsa) farklı bir kural işliyor; nasıl okunuyorsa öyle yazılıyor. (Miçotakis, Yeltsin, Çaykovski, Şevardnadze vb.). Adığece de Kiril alfabesi kullandığına göre, sorunumuz farklı alfabe kullanan bir dildeki metni veya kelimeyi başka bir dile nasıl aktaracağımız. Bunun için başvurulan iki yöntem var. Birincisi transliterasyon. 'Yazaç çevrisi' diye bir Türkçe karşılık uydurulan transliterasyon, bir alfabedeki harfleri veya fonetik sesleri başka bir alfabeye sistematik olarak uyarlamak demek. Kelimeler okunuşları dikkate alınmadan harf harf aktarılır, yani yapılan bire bir harf çevirisidir. Asıl alfabedeki harflerle, aktarılan alfabedeki harfler arasında bir eşleştirme yapılır. Bu şekilde kaynak dildeki kelimenin tam olarak nasıl yazıldığını çıkarmak da mümkündür.

Adığece bir metni Latin alfabesine aktarmak veya Latin harfleriyle Adığece yazmak için transliterasyon yöntemi kullanılabilir. Fakat çok sayıdaki öneri dışında genel kabul görmüş bir Latin alfabesi yok.* Bir metni bu şekilde aktarabilmek için kelimelerin orijinalinde (Kiril alfabesinde) nasıl yazıldıklarını ya da eşleştirilen harflerin ses karşılıklarını bilmek gerek. Önerilen Latin alfabelerinden biriyle birkaç örnek: habze - xabze (gelenek, töre), jwuagwo - jhuagho (yıldız), cuakwe - chuakhe (ayakkabı), qweojwıy - ssewojhıy (erkek çocuk, oğlan), (Kab.) ş+akhwue-sh'akxhue (ekmek). Görüldüğü gibi dili bilmeyen, bilse de harflerin okunuşunu bilmeyen biri için kolay değil.

İkinci yöntem ise transkripsiyon (çevriyazı, fonetik yazı). Bir dilin kelimelerinin, ki bunlar genelde özel isimler olur, bir başka dilde okunmaya uygun şekilde yazılmasıdır. Mesela Charlemagne'ı 'Şarlmayn', Bordeaux'yu 'Bordo' olarak yazmak transkripsiyondur. Bu yönteme özellikle Arapça, Yunanca, Rusça gibi farklı alfabelerdeki kelimelerin Türkçe yazımında başvurulur. Transkripsiyonda her ses (fonem) aktarılan dilde kendisine en yakın harfe (veya harf grubuna) çevrilir.

Şimdi, bu bilgiler ışığında Adığece kelimeler Türkçede nasıl yazılmalı, örnekler üzerinden tartışalım. Konumuz olan kelimeler genellikle özel isimler (kişi, halk, sülale, yer vb. adları) ile Türkçede ve Türk kültüründe karşılığı bulunmayan veya bulunsa da özel bir önem atfedilip Adığece olarak kullanılması tercih edilen kelimeler. Birinci soru, Adığece özel isimlerin ve kelimelerin Türkçeye aktarılmasında yöntem transliterasyon mu yoksa transkripsiyon mu olmalı? Eğer bu isimler/kelimeler Türkçe bir metin içinde geçiyor ve Türkçe okuyan insanlara hitap ediyorsa, elbette yöntem transkripsiyon yani okunuşa göre aktarım olmalıdır. Bu durumda bire bir harf çevirisiyle Türkçeye aktarım ilke olarak yanlış olduğu gibi, kelimeleri garip şekillere sokarak Adığece telaffuzuyla insanlara okutmaya çalışmak da anlamsız bir çabadır.

En yaygın örnekler üzerinden devam edelim. Görüldüğü kadarıyla Adığece kelimelerin yazımında en sevilen harf 'x' (Abzex, xabze, zexes, xase, xeku). İkinci sırada da 'w' geliyor (Wubıx, wunafe, wored). Hangi harfin karşılığında kullanıldığı çok net olmasa da bazen 'q' ile de karşılaşıyoruz.

1) Eğer bu kelimeleri Türkçe yazıyorsak, Türk alfabesinde bu harfler yok.

2) Batı dillerindeki harfleri (İngilizceyi) esas alıyorsak, x harfi 'ks' ya da bazen kelime başına olduğu gibi 'z' okunur (Xerox - Zeroks, Xenophobia - Zenofobia). Bu yüzden Abzeks, Vubıks, ksabze / zabze diye okunması muhtemeldir.

3) 'X' ile yazılan sesin karşılığı olan harf Kiril alfabesinde de aynıdır (habze, Abzeh). Kiril alfabesinden ödünç alınmış olabilir mi? Öyleyse diğer harfleri neden Latin karakterlerle yazıyoruz?

4) Adığecede hiçbiri Türkçedekinin karşılığı olmayan üç ayrı h sesi var (h, hx, hw). Neden sadece biri için böyle bir tercih yapılıyor? Ayrıca Adığecede Türkçede olmayan çok sayıda ses (harf) var. Onlar için de bir karşılık bulmak gerekmez mi? Böyle yaptığınız zaman da bu transliterasyon, yani harf çevirisi oluyor.

X harfi bazen diğer h'ler (hx, hw) için de kullanılıyor. Bazen de aynı sesin karşılığı olarak kh kullanılıyor (khase, Abzekh, Ubıkh). Rusçadaki 'x' harfinin İngilizce yazılışı böyledir, oradan mı çağrışım yapıyor acaba? Önerilen Latin alfabelerinin bazılarında 'kh' kw harfinin karşılığıdır (Khabardey).

Transkripsiyonu esas alıyorsak yöntem bellidir; Türkçede ses karşılıkları olmayan harfleri en yakın harfle karşılamak. (h, hx, hw harflerini sadece h ile; k, kw, khw harflerini 'k' ile; q, qw, ş, ş+ harflerini 'ş' ile; ç, çw, ç+, k+ harflerini 'ç' ile vb.). Dolayısıyla bu yönteme göre doğru yazım Abzeh, habze, zehes, Vubıh, vunafe, vored vb. olmalıdır. Bazı Adığece harfler (sesler) iki harfle Türkçeye aktarılabilir; c - ts (C<y -Tsey), dz - dz (Dzemıhx - Dzemıh), lw - tl (Lwepş - Tlepş).

Okunuşa göre yazım (transkripsiyon) yöntemini kullanmayanlar, en azından harf aktarımı (transliterasyon) yöntemini uygulayabilirler. Ancak sıkça gördüğümüz yazım örnekleri, ne deve ne kuş misali bu iki yönteme de uymuyor. Türkçe, İngilizce ve Kiril (?) alfabelerinin karışımı yeni bir tarz…

Örnekler üzerinden devam edelim.

Adige, Adıge, Adıghe, Adığe - Orijinali adıge diye yazılır. G harfi Adığece kelimelerde ğ, Rusçadan geçen kelimelerde g okunur. Dolayısıyla Türkçede 'Adığe' diye yazılır ve okunur. Adığece okumayı bilmeyenler de en azından evlerinde, köylerinde öyle telaffuz edildiğini duymuşlardır. Öyleyse yaygın 'Adıge', 'Adige' tercihlerinin nedeni ne olabilir ? O harfin her kelimede g okunduğunun zannedilmesi ya da Türkçeye böyle daha çok yakıştığının düşünülmesi mi? Bir de Adighe ekolü var; o da Batı etkisinden herhalde, İngilizcede Adyghe diye yazılıyor.

Halk, boy adlarında bazen lehçelerden kaynaklanan farklılıklar olabilir. 'Kabardey' kendilerine verdikleri isimken Batı Adığeleri ve Abazalar onlara 'Kabartay' der. (Kaberdey ve Kabartey herhalde yazım yanlışıdır). Çemguylara Şapsığlar 'Kemguy', Kabardeyler 'Kemırguey', Ruslar 'Temirgoy' der. Kabardeyler Abzehlere 'Abadzeh' der. Besleneyler için 'Besney', 'Besniy' de denir. Liste uzayıp gider. Biri diğerine göre yanlış sayılmaz, ancak böyle durumlarda prensip olarak kendilerine verdikleri isimler esas alınır. Yani 'Kabardey', 'Abzeh', 'Çemguy', 'Besleney'…

Cumhuriyetlerin adlarında en yaygın yanlış Adıgey'e 'Adıge Cumhuriyeti' demek; 'Adığe' yazılmalı dedik ama cumhuriyetin adı olarak Adıgey yerleşmiş durumda. "Karaçay- Çerkes Cumhuriyeti"nde en sık görülen yanlış cumhuriyetin adındaki 'Çerkes'le başkentinin adı 'Çerkessk'i karıştırmak (Karaçay- Çerkessk Cumhuriyeti). Sanırım Rusçadan kaynaklanıyor (Karaçayevo-Çerkesskaya Respublika). Bu sondaki - ssk (aya) takıdır; şehir adlarındaki de aynı şeydir ama isimle kaynaştığından takı muamelesi görmez (Kislovodsk, Novorossiysk, Çelyabinsk, Arhangelsk vb.). Bir de yazarken iki öğe arasına tire koymak ve Karaçaylarla Balkarları unutmamak lazım; Kabardey Cumhuriyeti diye bir yer yok. İlk kez geçtiğinde tam olarak yazıp, sonra kısaltmalarını kullanmak da pratiklik sağlar (AC, KÇC, KBC).

Türkçede karşılığı olmayan idari birim adları ('rayon', 'kray') olduğu gibi kalabilir; 'Krasnodar Krayı', 'Tahtamukay rayonu' denebilir.

Kafkasya'da farklı idari birimlerde yaşayan Adığelere Rusçada farklı adlar verilmesi yine bir karışıklık nedeni. Rusçada Adığeler için kullanılan dört etnonim var: Adıgeyets, Çerkes, Kabardin ve Şapsug. Resmi teze göre bunlar tarihteki Adığelerden türemiş dört halk oluyor. Daha çok çeviride karşılaşılan bu sorun, gerekiyorsa nereli olduğu belirtilerek hepsi için Adığe veya Çerkes denerek çözülebilir. Türkiye'de Kafkasya 'uzman'larının "Adığeler, Kabardeyler, Çerkesler ve Şapsığlar" diye sıraladıklarını sık sık görüyoruz. Bunu onların cahilliklerine verebiliriz ama bizim yayınlarda da "Adığeler ve Kabardeyler", "Adığece ve Kabardeyce" az rastlanan bir garabet değil. Bu da 'Adıgeyets'i Adığe diye tercüme etmekten kaynaklanıyor. Biraz yapay görünse de bunu 'Adıgeyli' diye çevirmek daha doğru olur. Dilden bahsederken de batı Adığecesi, batı lehçesi denebilir.

'Abhaz' adının Türkçedeki kullanımı da oldukça sorunlu. Rusçadaki adlandırmayı esas alıyorsanız, Abhazlardan başka bir de Abazinler (Kuzey Kafkasya'da, KÇC'de yaşayan Abazalar) var. Abhazyalı Abazalardan bahsederken 'Abhazlar' demek yanlış değil ama o zaman da diğerleri için 'Abazin' demek gerekir. Bütün Abazaları 'Abhaz' olarak adlandırmak ise etnonimlerin kullanımı bakımından olduğu kadar etik olarak da yanlış. Bu, Türkiye'de pek aşina olduğumuz, birilerini yok sayarak, diğerlerine dahil ederek birlik beraberlik sağlama anlayışına işaret eder ki, tartışma doğurmaya adaydır.

'Asetin' de bir dönem yaygın olan ve artık terk edilmesi gereken bir aktarım yanlışı. Rusçada milliyet adlarının çoğuna -in takısı gelir (Tatarin, Gruzin, Armyanin, Kabardin vb.). Rusçada 'Osetin' diye yazılır ve vurguyla ilgili bir kuraldan dolayı Asetin diye okunur. Türkçeye 'Oset' olarak aktarmak daha doğru olur.

Sülale adlarında 'oğlu' anlamındaki takıya -ka, -ko, -kua, -kue gibi değişik biçimlerde rastlanıyor. İki lehçe arasında küçük bir farkla, Kabardeycede -kwue, Batı lehçesinde - kwo diye yazılıyor. Okunuşa göre aktarma yöntemini esas alıyorsak -ko diye yazılmalı, ki Batı lehçesinde de yazılışı zaten öyle. Gerçi son zamanlarda Kafkasyalıların soyadları Rusça biçimiyle, yani -ov, -ev takılarıyla birlikte yazılıyor. Soyadlarını orijinal şekliyle, yani bu takılar olmadan yazmak ilke olarak daha doğrudur. Kiril alfabesindeki (hem Rusçada hem Adığecede) 'e' harfi kelime ve hece başlarında 'ye' okunur. Özel isimleri Türkçeye aktarırken buna dikkat etmeli (Eziev değil ‘Yeziyev’; Aliev değil 'Aliyev').

Yayınlar başta olmak üzere mümkün olan her ortamda Çerkeslerin sülale adlarını da kullanmalarını teşvik etmek, bunu yaygınlaştırmak gerekir. Kelimelerin yazımında bir standart sağlanamamasının, bu kadar farklılığın nedeni herhalde yazanların bunu başka bir alfabeden aktarım olarak algılamaması. Gerçi her iki yöntemi uygulayabilmek için Kiril alfabesini ve kelimelerin nasıl yazıldığını bilmek, mümkünse el altında bir sözlük bulundurmak gerekiyor. Bu Türkiye için çok idealist bir yaklaşım gibi görünse de, en azından yazı yazanlardan ve editörlerinden/redaktörlerden beklenmelidir

------------

* Bu konuda bir standart sağlamak için Kafkas Derneği tarafından 16-19 Mayıs 2003 tarihlerinde Ankara'da "Anadili ve Alfabe Konferansı" yapılmıştı. Kafkasya'dan dilbilimci akademisyenlerin, Türkiye'den de biz amatör dilcilerin katıldığı toplantı sonunda iki Adığe ve iki Abaza Kiril alfabelerindeki harflere karşılık olabilecek Latin harfleri taslağı ortaya çıkmıştı. Bu taslak Dünya Çerkes Birliği toplantısında görüşülecek ve kabul edilirse ilan ve teklif edilecekti. Ancak, bildiğim kadarıyla hiç gündeme gelmedi ve nafile bir girişim olarak kaldı. 

 

MURAT PAPŞU - Nart Dergisi Sayı 70

İnsanlar arasında iletişim ve anlaşma araçlarından en önemlisi "dil" dir. "Dil" i olmayan bir ulus düşünülemez. Çerkesler "Dilsiz ulus ölüdür.", "Dili olmayanların ulusu da olmaz." derler. Bir ulus kendine özgü kültürel değerleri, gelenek ve görenekleri "dil" aracılığıyla yeni kuşaklara aktarır.

"Dil" i yok olan bir halkın tarih sahnesinden silinmesi kaçınılmazdır. Tarihte dili, kültürü ve vatanıyla bağlantısı yok edilerek, asimile olup tarih sahnesinden silinen birçok ulus vardır.

Tarih sahnesinden silinmemek için geçmişte yıllarca mücadele eden Kuzey Kafkasya halklarının (ki, Türkiye'de Çerkeş genel adıyla tanınmaktadırlar), anavatan dışında yaşayan kesimlerinde gün geçtikçe yoğunlaşan "anadilin yok oluşu" sorunu yaşanmaktadır. Anadilin yok oluşu ile birlikte kültürel değerler, gelenek ve görenekler yok olmakta, giderek bir halkın tümüyle asimilasyonu gündeme gelmektedir. Özellikle iletişim teknolojisinin köylere kadar girmesi, hızlı kentleşme, dağınık yerleşim, eğitim vb. gibi doğal etmenlerin yanı sıra 2932 sayılı yasayla getirilen engeller, ülkemizde "anadilin yok oluşu" sürecini hızlandırmıştır. Bu sorunun diğer önemli bir nedeni de hiç kuşkusuz halkın , özellikle de aydınların bu konudaki dirençsizliği ve duyarsızlığıdır.

Anavatan dışında çeşitli ülkelerde yaşayan Çerkeslerin anadilleri yok oluş sürecinde iken, K.Kafkasya'da yaşayanların da, dışarıdakiler kadar olmasa da, "anadil'e ilişkin birtakım sorunları gözlenmektedir.

Çerkeslerde dil sorununa girmeden önce, bir dilin varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi için gerekli olan şartlara değinmek istiyoruz.

Anadilin Varlığını Sürdürme ve Gelişme Koşulları

Dillerin varlıklarını sürdürebilmeleri, gelişmeleri için gerekli şartlar bilimsel olarak şu şekilde açıklanmaktadır:

1) Bir dil o dilin konuşulduğu bir dil bölgesine sahip olmalıdır.
2) Bu dil bölgesi sağlam bir ekonomik temele sahip olmalıdır.
3) Dil, çalışma gününün ve yaşamın tüm alanlarında kullanılmalıdır.
4) Yazı dili oluşturulmalıdır.
5) Dil, kitle haberleşme araçlarında kullanılmalıdır.

Bu açıklamaya göre K.Kafkasya ve diğer ülkelerde yaşayan Çerkeslerin dil sorunlarını irdeleyecek olursak şunları söyleyebiliriz:

Çerkeslerde Anadil Sorunu

1) K. Kafkasya'da Çerkes dili (veya dilleri), Çerkeslerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde hem okullarda öğretim dili olarak okutulmakta, hem de yaşamın tüm alanlarında kullanılmaktadır. Rusça devletin resmi dilidir ve halk Rus dilini de kullanmaktadır. Çerkes özerk yönetim birimlerinde ve çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu bölgelerde Çerkesce okutulması ve okunması zorunludur. Bu nedenle yeni kuşaklar zorunlu olarak kendi anadillerini öğrenmektedirler. Kendilerine yetebilen bir ekonomik yapıya da sahiptirler. Fakat gerekli yapı değişikliklerine gitmedikleri sürece mevcut ekonomik sistem ihtiyaçları karşılamakta zorlanacaktır.
Şüphesiz ekonomik yapı değişikliği, beraberinde birçok sosyal değişimi de getirecektir. Nispeten kapalı ve kendine yeten ekonomik yapının değişmesi, pazar ilişkilerine geçiş, "dil"de de bazı değişiklikleri getirecektir. İnsanlar kendilerine ekonomik bir yarar sağlamayan Çerkesce yerine İngilizce, Rusça v.b dilleri, öğrenmeye ağırlık verecek, dolayısıyla bugüne kadar ekonomik bir temel bulan anadil bir-iki kuşak sonra kendiliğinden yok olacaktır. Çünkü dil'e hayat veren ekonomik yapı ve pazar ilişkileri egemen dillerin lehine işleyecektir.
Kuşkusuz burada nüfus çok önemli bir etmendir. Pazarda arz ve talebi belirleyen nüfus oram, konuşulan ve gerekli olan dili de belirleyecektir. Sovyetlerde meydana gelen ekonomik yapı değişikliklerine kadar devletin ekonomik destekleriyle gelişen dil ve kültüre ilişkin çalışmalar, bundan böyle pazar kurallarına göre şekillenecektir. Kuşkusuz bu durum, bugünkü nüfus yapısı dikkate alındığında Çerkeslerin oldukça aleyhinedir. Yakın bir gelecekte anadilin yok oluş sorunu yaşanmasa dahi, uzak bir gelecekte "yok oluş sorunu" ciddi olarak gündeme gelebilecektir.
2) K. Kafkasya dışında Çerkeslerin yaşadıkları diğer ülkelerde dilin konuşulduğu toplu bölgeler yok denecek kadar azdır. Örneğin Türkiye'de Uzunyayla, bir ölçüde Düzce dışında toplu yaşanılan ve dilin tam olarak konuşulduğu bir bölgeye rastlamak mümkün değildir. Bu bölgelerde de sağlam bir ekonomik yapı olmadığından, kentlere hızlı göçler olmakta, bölge nüfusu sürekli azalmaktadır. Ayrıca yazılı eğitime dönüştürme olanağı bulunmayan Çerkes dilleri, yoğun yaşanılan bu bölgelerde dahi hızlı bir şekilde asimile olmaktadır. K.Kafkasya dışında hiç bir ülkede Çerkes dili bir bölgeye ve sağlam ekonomik temele sahip değildir.
3) Çerkesce K.Kafkasya'da köy tipi yerleşim birimlerinde (ki köyler 500-1500 hanelidir) çalışma gününün, yaşamın tüm alanlarında sürekli, kentlerde ise kısmen kullanılmasına karşın, diğer ülkelerde yaşamın ancak çok az bir kesiminde ve birçok yabancı kelime karıştırılarak kullanılmaktadır. Genellikle günlük yaşamda Arapça, Türkçe vb. kullanılmaktadır. Çünkü ihtiyaçlar ancak böyle karşılanabilmektedir. Bu dillerin bir ekonomik temeli vardır ve egemen dil olarak varlıklarını hissettirmektedirler. Kuşkusuz sürekli kullanılmayan bir dil de zaman içinde yok olacaktır.
4) 80 yılı geçkin bir süredir yazılı hale getirilerek yaşamın her alanında kullanılan Çerkes dili K.Kafkasya'da "edebiyat, tiyatro, müzik ve okul eğitiminde" kullanılarak kurumlaşmıştır. Kendi diliyle eğitimin ve kendi devletine sahip çıkmanın bir sonucu olarak Çerkes dilleriyle yapıtlar veren birçok sanatçı yetişmiştir. Dilin yazılı hale getirilme sinden bu yana yığınla sözlü kültür ürünleri derlenmiş ve yeni kuşaklara aktarılmıştır.
5) K. Kafkasya dışında anadiliyle okuma-yazma bilenlerin sayısı nüfusa oranla çok azdır. Özellikle ülkemizde anadil konusunda getirilen yasaklar okuma-yazma olanaklarını yok etmiştir. Örneğin Kafkas kültürünü yaşatmak amacıyla kurulan derneklerde Çerkesce okuma-yazma kursları açmak, yasal olarak, mümkün değildir. Yazıya dökülmeyen bir dilin sadece evde konuşulmasıyla (ki bir çok nedenler yüzünden bu da, ancak kısmi olarak yapılabilmektedir) varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi mümkün olabilir mi?
K. Kafkasya dışında sadece Ürdün ve İsrail'de Çerkesler kendi anadilleriyle öğrenim görebilmektedirler. Öğrenim hakları olmasına karşın oralarda da dilin konuşulma oranı düşüktür. Çünkü o ülkelerde de dilin ekonomik bir temeli yoktur. Dilin günlük ekonomik yaşamda bir işlevi yoktur. Okuma-yazmayı bilmesine karşın konuşamayan insanlara rastlamak mümkündür.
6) Radyo-TV., gazete vb. gibi kitle haberleşme araçlarında Çerkes dillerini kullanma olanakları K.Kafkasya'da belirli sistemlere ve yasal güvencelere bağlanmıştır. Her gün belirlenen sürelerde TV. ve radyolardan anadille programlar yayınlanmakta, günlük gazeteler çıkarılmaktadır, Diğer ülkelerde ise anadili kitle haberleşme araçlarında kullanma olanağı yoktur.

Yaptığımız bu değerlendirmeden Çerkes halkının K.Kafkasya'da anadilinin yok oluş sorunu olmayacağı gibi bir izlenim çıkmaktadır. Kuşkusuz bir-iki kuşak için bu söz konusu olmayabilir. Fakat uzun vadede bu nüfus yapısı değişmediği, yeni bir siyasal yapılanmaya gidilmediği takdirde orada da ciddi bir asimilasyon sorunu yaşanabilecektir. Özellikle, uygulanmaya konulan ekonomik ve siyasal sistem dilde ve kültürel yapıda ciddi asimilasyon sorunlarını gündeme getirebilir. Şu anda dahi Çerkes dilinin varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi için her türlü eğitim olanakları olmasına karşın yazışma ve konuşmalarda oldukça sık Rusça, Balkarca kelimelere Taşlanmaktadır. Yabancı kelime kullanma oranı Radyo, TV., ve gazetelerde daha da çoktur. Çerkes dili alanında eğitim veren kurumların ve dilbilimcilerin olduğu bir ülkede yabancı kelimeler yerine Çerkesce kelimeler üretilmesi çok zor olmasa gerektir.

Ayrıca aralarında çok az şive farklılıkları olan dillerin birleştirilmemesi de bir sorundur. Örneğin; (Abazin-Abhaz), (Abzegh-Bjedugh-Kaberdey-Shapsugh), (Çeçen-İnguş), (Diguron-Yiron) ve bazı Dağıstan şiveleri arasındaki farklılıkların giderilmemesi nedeniyle ileride bu dillerin hemen her birinin, özellikle de nispeten daha az nüfus tarafından konuşulan dillerin, yok oluş sorunları ortaya çıkabilecektir.

Özellikle her şeyin parayla ölçüldüğü serbest piyasa sistemine geçildiği bir ortamda, dil} ve kültürün gelişmesi de bir ekonomik pazar' sorunuyla birlikte ele alınacaktır. Yukarıda sözü edilen şive farklılıklarının ortadan kaldırılmasıyla anadille yazılan eserler daha çok alıcı-pazar bulacak, dolayısıyla satış olduğu sürece de o alanda yapıtlar çoğalacaktır.

Çerkeslerde anadil sorunu konusunda sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

1) K. Kafkasya'da anadilin yaşaması ve gelişmesi için var olan tüm eğitsel, yasal imkanlar yeterince kullanılamamaktadır. Anadili Çerkesce olan bir kimse "etki alanını" kendi ekonomik ve manevi çıkarlarına zararlı olacak şekilde sınırlandırmamak için (Adigece-Rusça olmak üzere) çift dilliliğe muhtaçtır. Şayet genelde devletin resmi dili olan Rusça’nın etki alanı büyür, Çerkesce'nin geçerlilik ve etki alanı bilinçli ve sistemli bir şekilde geliştirilmezse toplum giderek tek dile kayacaktır. Bu nedenle aydınlara, politikacılara, eğitimcilere, yazar ve yayıncılara çok görevler düşmektedir. Eldeki tüm olanaklar sonuna kadar kullanılmalı, Çerkesce'nin önündeki engeller kaldırıl-malıdır. Örneğin şive farklılıkları kaldırılarak tek dilli bir toplum oluşturma çabaları yoğunlaştırılmalıdır. K.Kafkasya'da Çerkes diline ilişkin sorunları çözebilecek güçte bir ulusal bilinç ve potansiyelin olduğuna inanıyoruz.
2) Diğer ülkelerde anadili sorunu çok ciddi boyutlardadır. Özellikle Türkiye'de anadil hızlı bir şekilde yok olmaktadır. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde 50 yılda anadilini konuşabilen çok kişi kalmayacaktır. Evet acı gerçek budur. Her türlü yasal engel kaldırılsa dahi dilin ve dolayısıyla halkın yok oluşunu kimse önleyemez. Çünkü Çerkes dilinin varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi için gerekli olan şartlar yoktur. Anayurt K.Kafkasya dışında Çerkesce, bir dil bölgesine, sağlam bir ekonomik temele sahip değildir. Peki bu şartlarda bu dil nasıl varlığını sürdürebilir ? Bu konuda neler yapılmalıdır ? Anadilin yaşatılması için bir umut ışığı var mıdır?

Anadilin Varlığını Sürdürebilmesi İçin Öneriler

Anadilin yaşatılması, kültürel varlığın sürdürülmesi her şeyden önce bir ulusal bilinç sorunudur. Sağlam bilince sahip olmayan bir kişi için bunların bir değeri yoktur. Bu bilince sahip olup da şartlar nedeniyle anadilini öğrenememiş, istekli insanlar da vardır. Gerek "kişi gerekse toplumsal düzeyde, bu sorunun çözümü konusunda yapabileceğimiz bazı şeylerin olduğu kanısındayım.

1) Anayurt K.Kafkasya dışında Çerkes halkının varlığını sürdürebilmesi uzak bir gelecekte kesinlikle söz konusu değildir. Sorunun radikal ulusal çözümü Anavatana dönmektir. Orada kendi topraklarında egemenliğini ilan etmiş, Birleşik K.Kafkasya Halkları Federasyonu şeklindeki bir devlet örgütlenmesi içerisinde varlığını sürdürmesi siyasal bir çözümdür.
2) Siyasal çözümlere uzun bir gelecekte ulaşabileceğimiz düşünülürse, o zamana kadar dilin yok olmaması için gerekli çabalar da sarf edilmelidir. Örneğin evlerde Çerkesce okuma-yazma öğrenebiliriz. Dili bilen büyüklerimizi zorlayarak sürekli anadille konuşmalarını sağlayabiliriz. İmkanlar ölçüsünde yaz aylarında çocuklarımızı Kafkasya'ya göndererek orada dil kurslarından geçirebiliriz.
3) Bütün Kafkas Kültür Dernekleri dil öğrenme kampanyası açabilir, dil yasağının kaldırılması konusunda girişimlerde bulunabilirler.
4) Türkçe - Çerkesce bir sözlük hazırlanıp yayınlanabilir.
5) K.Kafkasya'daki dilbilimcileri davet edilerek seri konferanslar verdirilebilinir.
6) Gençlik gruplarının turistik gezileri sağlanabilir. Bu gezilerde dil öğrenmeye ağırlık verilebilir.
7) K.Kafkasya ile mektuplaşmalar yoğunlaştırılabilir.
8) Sadece dil öğrenmeye yönelik geziler ter tip edilebilir. K.Kafkasya'daki yatılı okullardan, yaz aylarında yararlanmak suretiyle bu gezilerin ekonomik maliyeti ve külfeti azaltılabilir.

Çerkes dilinin yok olmaması için K.Kafkasya'da ve dışında yaşayan halka büyük görevler düşmektedir. Her iki kesimin yapabilecekleri katkılar vardır. Sorun bir halkın yok oluş sorunudur, tarih sahnesinden silinmesi sorunudur. Dolayısıyla her iki kesimi de ilgilendirmektedir. Çerkes dil ve kültürü evrensel dünya kültürünün bir parçası olması nedeniyle, "dilin yok oluş= sorunu" tüm uluslararası kültür kurumlarını da ilgilendirmektedir.

Çerkes dilinin yok olmasını istemeyen duyarlı insanlar, bir araya gelerek, bu ciddi sorunun çözümü konusunda kısa ve uzun vadeli planlar yapmalı, güçlerini birleştirmelidirler. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, Çerkes halkı bir tarih olmaya, kazılarda anılmaya mahkûmdur.

L’ışşe Süleyman
Kafdağı Dergisi, Ağustos 1990-Ocak 1991, Sayı 43-48 Sayfa 7-8-9

Etnik adlara (etnonimlere) ilgi duyanlar için Kafkas halkları eşsiz bir örnek. Türkiye'de ve Sovyetler döneminde üretilen politik adlandırmaları, anlam kaymalarını bir yana bıraksak bile bu halklara dışarıdan verilen adlar, kendilerine ve birbirlerine verdikleri adlar ve bir de her birinin kendi içindeki alt grupların adları bir araya getirilirse kalın bir kitap ortaya çıkar. Gerçi böyle çalışmalar var. Bu yazıda bu geniş alanın küçük bir bölümünü, Çerkeslerin diğer halklara, etnik gruplara verdiği adları konu alalım.

En başta, etnik bir adın tarihte ve bugün farklı anlamları olabileceğini, bu adların bir kısmının bugün artık kullanılmadığını, bazılarının da bölgesel olduğunu belirtmek gerek. Çerkesçede aynı adın sıklıkla hem halkı hem de yaşadığı ülkeyi belirtmesi yaygın bir özellik (Mısır Mısır ve Mısırlı, Şam Suriye ve Suriyeli, Turk Türkiye ve Türk, İncılız İngiltere ve İngiliz, Kurcı Gürcistan ve Gürcü).

Abaze adı bugün Türkiye'de tüm Abazaları (Abhaz Abazin) kapsasa da, geçmişte farklı olduğuna dair belirtiler var. Çerkeslerle Abhazların (Apsuvaların) birlikte yaşadığı bölgelerde (Sakarya, Düzce, Eskişehir, Bilecik, Bursaİnegöl) daha çok yaşlıların bildiği Azığa, Abhazları (Apsuvaları) Abazinlerden (Aşuvalardan) ayıran bir addır. İngiliz gezginlerin ve bazı Rus araştırmacıların kitaplarında da rastlanır bu ada. Buna dayanarak geçmiş yüzyıllarda Çerkeslerin Abazeyi sadece kuzeydeki Abazalar (Abazinler) için kullandığı, Abhazları ise Azığa olarak adlandırdığı düşünülebilir. Kuzeyli Abazalar içinde de Aşuva/Tapanta/Altıkesek olarak bilinen grubu Kabardeyler ve Besleneyler Bashağ olarak adlandırır.

Meseleyi karmaşıklaştıran başka bilgiler de var. 19. yüzyılda yazan Lyulye'ye göre, iç bölgelerdeki Çerkesler (Çemguylar, Hatukaylar, Kabardeyler vd.) asıl Abazalardan başka, Karadeniz sahilinde yaşayan Abzeh, Şapsığ ve Natuhayları da Abazeçil (Abadzejıle) ('Abaza ahalisi') diye adlandırıyormuş. Sadece dağlık bölgedeki Ubıhlara Ubıh, sahildekilere ise Abadze diyorlarmış. Volkovada, belki Lyulye'ye dayanarak Çerkeslerin geçmişte Abadze (Abzeh, Şapsığ, Natuhay vd.) ve Adığe (Çemguy, Hatukay vd.) olarak ikiye ayrıldığını ileri sürüyor. Bütün bunlar geçmişte Abaza adının bugünkünden farklı bir kullanımı olduğunu düşündürüyor, Abhaz milliyetçilerinin ise kıyı boyu Adığelerinin aslında Abaza kökenli oldukları tezine hevesle sarılmalarına vesile oluyor.

Bulğar adının Bulgaristan ahalisi ve tarihte Kafkasya'yı iki kez ziyaret eden Bulgarlar dışında bir anlamı daha var. 20. yüzyıl başında Basarabya'dan gelip KabardeyBalkar ve Kuzey Osetya'ya yerleşen, Türkçe konuşan Ortodoks Gagavuzlar çevre köylerin (Nijni Kurp vd.) Çerkes ahalisi tarafından Bulğar olarak adlandırılıyor; Kafkasya genelinde ise Tukan olarak biliniyorlar.

Ermenilerin Çerkeslerdeki adı Yermelı. Literatürde Çerkesohay olarak bilinen Çerkesleşmiş Ermenilerin ayrı bir adı yok; yaşadıkları Armavir şehrinin adı ise Yermelhabl. Yahudilere verilen Jurt adı Kafkasya'da ortak gibi. Artık kullanılmayan Rum, Nogma'ya göre eskiden Romalıların ve İtalyanların adıymış. Çerkeslerin daha yakından tanışık oldukları Yunanlıların iki eski adı var: Ellig/Allig/Allicve Girge/Circe/Gerg. Unutulan bu adların yerini bugün Grek almış. Çerkesya kıyılarında koloniler kurmuş Cenevizlilerin adı ise Franc/Frang'mış.

Türkçede iki ayrı halk, hem Kırım Tatarları hem de Kazan Tatarları için kullanılan Tatar adı Çerkesçede sadece Kırım Tatarlarını işaret ediyor. Tataristan'da yaşayan Tatarların adı ise Kazan.

18. yüzyıl sonundan itibaren İran'da hüküm sürmüş Türkmen asıllı Kaçar hanedanının adı Çerkesçede Kajarolarak 'Fars' karşılığında karşımıza çıkıyor. Kafkasya'da sadece bu anlamı bilinirken Türkiye'de, Uzunyayla bölgesinde ise kajar 'köle' anlamına geliyor. Kafkasya'dan gelen Çerkeslerin, Türkiye'de derneklerin ve yayınların Çerkes halkına hitaben kullandığı 'hemşeri' sözcüğünü duyduklarında gülmesinin bir nedeni var; hemşeriyhalk dilinde 'Acem' (İranlı) demek…

Farklı anlamları olan etnonimlerden biri de Kuşha. 'Dağ' ve 'dağlı' anlamlarına gelen bu sözcüğü etnik ad olarakKabardeyler kullanıyor. Büyük Kabardey'de Balkarlar ve Karaçaylar Kuşha iken, Küçük Kabardey (Terek) bölgesinde Osetler Kuşha olarak adlandırılıyor. Gerektiğinde Balkar Kuşha, Karaşey Kuşha, Digor Kuşha diye ayırt ediliyor. Digor Kuşhanın yerini bugünkü dilde Asetin Kuşha almış. Türkiye'de ise Kuşha artıktamamen Osetlerle özdeşleşmiş. Etnik bir ad olmanın ötesinde Kuşha, Kabardeyler içinde birbiriyle akraba olmayan birçok soyun/sülalenin de adı. Yani Çerkeslerin Kuşha olarak adlandırdığı biri etnik olarak Karaçay, Balkar, Oset ya da Kuşha sülalesinden bir Kabardey olabilir. Kabardeylerde iki komşu halkın daha farklı adı var: İnguşlar Mışhış, Svanlar Sone.

Diğer etnonimler bilinen, küçük ses değişikliğine uğramış isimler: Çeçen - Şeşen, Karaçay - Karaşey, Gürcü - Kurcı, Nogay - Neğoy, Rus - Vurıs.

Kaynaklar
" Kokov C.N., "İz adıgskoy (çerkesskoy) onomastiki" (Adığe (Çerkes) Adbilimi), Nalçik, 1983.
" Lyulye L., "Çerkesya. 19. Yüzyıl Tarih ve Etnografyası", İstanbul, 2010.
" Nogmov Ş.B., "İstoriya adıheyskogo naroda" (Adıhe Halkının Tarihi), Nalçik, 1994. 
" VolkovaN.G., "Etnonimı i plemennıye nazvaniya Severnogo Kavkaza" (Kuzey Kafkasya'nın Etnonimleri ve Kabile Adları), Moskova, 1973.

NART DERGİSİ 84. SAYI

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Kars’ta Çerkes Mezarlığı https://t.co/huSx2CBZAv
RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı