Eskişehir, Anadolu topraklarında Kafkasya’dan en çok göç almış illerimizden birisidir.

19.yüzyıl ortalarından başlayarak 20. yüzyılın ilk yarısına kadar değişik zamanlarda, değişik sayıda Kafkasyalı göçmen Eskişehir ve yöresinde yerleşmişlerdir. Kafkasya’daki kültürel yaşam unsurlarını da beraberlerinde getiren bu göçmenler, zengin kültür unsurları ile çevre halkına da örnek olmuşlar, onları etkilemişlerdir. Özellikle altın, gümüş ve deri işlerinin bolca kullanıldığı, pahalı kumaşlarla yapılmış bol etekli giysiler ve zengin aksesuarlarla çok çeşitli giyim kültürüne sahip Kafkasyalılar, zengin giyim kültürlerini yakın zamanlara kadar da sürdürmüşlerdir. Son yıllarda yalnızca düğün ve benzeri törenlerde giyilen bu giysilerin unutulmaya ve kaybolmaya yüz tutmuş olduğunu görmek, bu değerli kültür ürünlerinin gün ışığına mutlaka çıkarılması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir.

ESKİŞEHİR’DE GÖÇMEN YERLEŞİMİ:
19.Yüzyılın başlarından itibaren Kafkasya, Kırım ile Makedonya, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan gibi Balkan ülkelerinden gelen göçmen grupları en çok Eskişehir ve Bursa civarına yerleştirilmişlerdir. Bu dönem Eskişehir yerleşim dönemlerinin içerisinde en hareketli dönem olup göçmen grupların daha çok İnönü, Alpu, Seyitgazi ve Çifteler ovalarına yerleştirildikleri görülür (Harita 1).harita-1

Harita2: Türkiye ve Kafkasya

İkinci Dünya Savaşı sonrası ve özellikle son 30 yıldan bu yana Yugoslavya ve Bulgaristan’dan gelen göçmenler ise Merkez ilçe ve çevresine yerleştirilmiştir. Eskişehir’deki bu hızlı ve yoğun yerleşme sonucunda Merkez ilçe ve ova bölgelere yerleşenler kentsel kültürden çok fazla etkilenmelerine karşın, dağ ve ormanlık bölgelere yerleşenler bir ölçüde de olsa geleneksel kültür değerlerini koruyabilmişlerdir.

ESKİŞEHİR’DE KAFKAS GÖÇMENLERİ:
Kafkasya’dan değişik zamanlarda ve çeşitli nedenlerle Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğu topraklarına göç etmiş olan Kafkas halkları Türkiye’de Kars – Sarıkamış, Bingöl, Kahramanmaraş – Göksun, Hatay - Kırıkhan, Adana – Ceyhan, Uzunyayla (Sivas, Kayseri), Çorum, Düzce, Adapazarı, İzmit, Balıkesir, Eskişehir, Afyon, Konya, Ankara, Samsun illeri ve çevresine yerleşmişlerdir. 19. Yüzyılın ortaları ile 20. yüzyıl başlarında yaşanan bu göç olayları sırasında Osmanlı hükümetleri de özel bir yerleştirme politikası izlemişlerdir (HABİÇOĞLU, 1993, s.27) Yerleştikleri köylerde geleneklerini, birbirleri ile de etkileşerek, koruyup yaşatmış ve bazı değişikliklerle günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Eskişehir, Kafkasya’dan en çok göç alan illerimizden birisidir. Kafkas halklarından Adige, Abhaz ve Karaçaylılar Eskişehir ili ve çevresinde yaklaşık 39 köye, 1864 -1904 yılları arasında Osmanlı Devleti tarafından bu bölgeye yerleştirilmişlerdir (ANDREWS, 1992, s. 237).

Adige ve Abhaz köyleri 1864 ve 1878 yılları arasında, Karaçaylı köyleri ise 1905 yılında kurulmuştur. Kafkas göçmenlerinin köylerinin tamamına yakını Yerli (Manav) ya da Yörük-Türkmen köylerinin aralarına onlarla karıştırılmaksızın yerleştirilmek suretiyle kurulmuştur. Yerli (Manav), Yörük-Türkmen karışık köylerin sayısı pek azdır.

Fotoğraf 4: Türkiye’de Kafkasyalılar. sivrihisar - Ertuğrul Köyü -1905.

Eskişehir yöresinde ve ilçelerine bağlı köyler şunlardır:

Adige Köyleri: Başara, Ağlarca, Oklubalı, Gökçekısık, Uluçayır, Rahmiye, Poyra, Çukurhisar, Akpınar, Karaağaç, Alibeydüz.
Abhaz Köyleri: Ağapınar, Taşköprü, Karaçayır, Musaözü, Tandır, Ahiler, Nemli, Alınca, Sarnıç, Bektaşpınarı, Yeniköy, Karalan, Kartal, Kovalca, Kireç, Çengiş, Kızılcaören, Karacaören, Rüştiye, Hasandere, Elmalı, Mezit.
Karaçay Köyleri: Yazılıkaya, Gökçeyayla (Kilise), Akhisar, Belpınar, Yakapınar (Ertuğrul)
Eskişehir bölgesinde tahmini verilere göre yaklaşık 30–35 bin Kafkasyalı göçmen yaşamaktadır

(BEYAZ, 2000, s.60).

KUZEY KAFKASYALILARIN GELENEKSEL GİYİM – KUŞAM VE SÜSLENMESİ
Tarih boyunca iki unsur toplumların giyim seçimlerinde önemli rol oynamıştır. Bunlardan ilki “iklim”dir. Dünyanın başlangıcından bu yana insanoğlu kendisini örtmek için yeni fikirler üretmeye çabalamıştır. İlk insan doğa koşullarına göre vücudunu korumak gereğini duymuş, soğuğa karşı kalın, sağlam ve koyu renk malzeme kullanırken sıcağa karşı ince ve açık renkleri yeğlemiştir. Kullandığı ilk malzemeler öldürdüğü vahşi hayvanların derileriydi. Bu çağlarda giysilerin birbirlerinden pek farkı yoktu. Bulunabilen ilk malzeme kullanılıyordu. Zamanla sınıfsal farklılıkların da ortaya çıkması giysilerde de doğal olarak büyük farklılık oluşturmaya başladı. (KOÇKAR, 1987, s.215)

İkinci önemli unsur ise dindir. Geleneksel giyimde dinsel örtünmenin önemli bir rolü bulunmaktadır. Özellikle orta çağda efendilerine giysi dikmekle görevli kişiler, ortak ve toptan malzeme de kullandıklarından ulusal giysilerin belirlenmesinde büyük rol oynamışlardır (KOÇKAR, 1987, s.215).

Bu dönemde giysilerde güzellik ve biçim çeşitliliğinin ön plana çıktığı, süsleme ve takıların zenginleştiği görülmektedir. Bu etkilenmede bir önceki toplumun ve komşu toplumların kültürel açıdan büyük katkıları vardır.

Kafkasya’da halk giyim sanatının Kuban ve Elbrus bölgelerindeki arkeolojik kazılar sırasında elde edilen bulgularda ortaya çıkarılan taş kabartma ve oymalarda, duvar resimlerinde çizilmiş erkek ve kadın giysilerinde, mezarlarda ve kurganlarda yapılan incelemeler sonucu ilk biçimini İ.Ö. V. yüzyılda almaya başladığı ve bu oluşumunu İ. S. XIX yüzyıl ortalarında tamamladığı görülmektedir (KOÇKAR, 1987, 215).

Kuzey Kafkasyalıların Giyim, Kuşam ve Süslenme geleneklerinin günümüzdeki formlarının oluşumu 18. yüzyılın başlarında başlamıştır. Arkeolojik buluntulardaki figürlerde kadın ve erkek giyiminde kullanılan detayların yerli halka ait olduğu görülmektedir. Kafkasya halklarının geleneksel giyimi çok uzun bir sürece dayanmaktadır. Ancak giyim biçimleri ile ilgili ayrıntılı bilgilerin elde edilebildiği 18. yüzyılın sonlarında, organik gelişmesini tamamlamış olduğu söylenebilir.

18.yüzyılda, giyimde daha önceki dönemlere bir çizgi çekilmiş gibi değişiklikler bulunmaktadır. Çarlık Rusya’sının Kuban nehrinin sağ kıyılarına kadar inmesi Ruslarla Kafkas halklarının birbirleri ile iletişim kurmasını ve yakınlaşmasını sağlamıştır. Fakat bu sıralarda Kuzey Kafkasya’da ortamın sakin olmadığı görülmektedir. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğunun Kafkasya üzerinde hâkimiyet kurma rekabeti sonucunda zafer Rusya lehine olmuştur. 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca anlaşması ve 1783 yılında Kırım’ın Rusya topraklarına katılması ile Kuban nehri Osmanlı imparatorluğu ile Rusya sınırını oluşturmuştur. Böylece Kuzey Batı Kafkasya, Rusya sınırları içerisine alınmıştır (STUDENETSKAYA, 1989, s.5).

Bu sıralarda yerli Kafkas halkları hayvancılık ve çiftçilik ile geçimlerini sağlamaktaydı. Dağlı halklar (Adige, Kabartay, Nogay, Abazin, Karaçay, Balkar, Çeçen ve İnguşlar) daha çok hayvancılıkla geçinirler, Kuban nehri kıyıları ile Karadeniz kıyılarındaki halklar ise (Şapsığlar, Abhazlar) daha çok toprakla uğraşır bahçe tarımı yaparlardı. Bu halklar için avcılık ta çok büyük önem taşırdı. Böylelikle giysileri için temel malzemelerini sağlarlardı. Evlerde yapmış oldukları kumaşlarla Keten bezi deri giyim eşyaları, Keçe (Kiyiz) ve Yamçı gibi giysilerini kendileri yaparlardı.

Aynı zamanda birçok hazır giyim ve malzeme ticari değiş – tokuş sayesinde Kuzey Kafkasya’ya ulaşmaktaydı. Rusya’dan sanayi malzemeleri; değişik kumaş türleri (Keten, Amerikan Bezi, Basma, Çuha Kumaşı v.b.), İran’dan lüks malzemeler (İpek, Atlas, Kadife Kumaşlar), özel günler için giyilmek üzere ayakkabılık maroken deri, değerli taşlar, Kırım’dan maroken ve ipek, Türkiye ve Batı Avrupa’dan keten, pamuklu kumaş, ipek, tül kumaşlar getirilirdi.

Kafkasya’da 18. yüzyıl yerli halklarının sosyal ilişkileri feodalizme dayanıyordu. Bu feodal yapı, değişik halklarda değişik formlar alıyordu. Örneğin Kabartaylar toprakla uğraşırdı ve kölelerle soylular arasında belirgin bir farklılık vardı. Bu farklılık giyim biçimlerine de açık bir biçimde yansımıştır. Bu güçlü farklılık Asetin, Karaçay, Balkar ve Abazinlerde de görülmektedir.

Çeçenler ve İnguşlarda bu feodal farklılık çok belirgin değildi. Ancak bir kısım Çeçenlerin (Akkinler) giyim biçimlerinde bu farklılık görülebilirdi. Kuzey batı Kafkasya’nın bir kısım Adige grupları olan Şapsıhlar, Natuhaylar ve Abadzehler feodalizm karşıtı olarak görülmekteydiler. Sosyal yapıları diğer Kafkasya halklarına göre daha demokratik yapıdaydı. Buna rağmen Beylik düzenindeki ilişkilerde kölelerle olan farklılıklar açıkça göze çarpmaktaydı.

16.yüzyıldan 19 yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’daki kurganlardan bu dönem giyim biçimleri ile ilgili oldukça zengin bilgiler elde edilebilmektedir. Bu mezarlıklarda giyimlerin sağlam oldukları görülmektedir. Bunlara bakarak kumaş türleri, takılar, dikim teknikleri ve giysi parçaları, insanların sosyal statüleri gibi giysilerle ilgili tüm ayrıntılı bilgileri elde etmek mümkün olmaktadır. Ancak bu kurganlar soyguna uğramadan önce çok fazla araştırma yapılmamıştır. Arkeologların bu konu ile ilgilenmemelerinin nedeni onlar için daha yeni zamanlar oluşudur. Etnograflar ise bu kurganların araştırılması işi arkeologların işi olmalıdır diyerek ilgi göstermemişlerdir. Sonuçta bu çok önemli bilgi kaynakları neredeyse kaybolmak üzere iken konunun önemi akıllarına gelebilmiştir. Örneğin Karaçay – Balkar bölgelerindeki kurganlar 20. Yüzyılın başlarında soyguncular tarafından talan edilmişlerdir. Değerli arkeolog L. P. SEMENOV’a Osetya, İnguşetya, Çeçenya’daki kurganlarda 1920’li yıllarda yaptığı ayrıntılı döküm çalışması ve araştırmaları nedeniyle minnettarlık duyulmalıdır. Ancak burada elde ettiği giyim koleksiyonu günümüze kadar kalmamıştır. Bu nedenle yazıya geçirmiş olduğu bilgiler çok değerlidir (STUDENETSKAYA, 1989, s.3).

1925 – 1926 yılları arasında arkeolog ve etnolog B. A. KUFTİN, Oset kurganlarından elde edilen giyim koleksiyonunu Moskova Merkez Müzesi’ne getirmiştir (1930 yılında adı SSCB Halk Müzesi ”Muzey Narodov SSSR” olarak değiştirilmiştir). 1948 yılında bu koleksiyon Devlet SSCB Halkları Etnografya Müzesi’ne devredilmiştir.

Alan imparatorluğu döneminden kalan heykeller ve Oset Kurganları çok sayıda bilim adamı tarafından araştırılmıştır. Örneğin V. H. TMENOV, Dargavs yakınlarında “Ölüler Şehri” adlı bölgede çalışmıştı. Ancak bu dönemde kurganlarda yapılan yağmalar nedeniyle çalışmak çok zordu. Giysiler parçalanmış olduğundan ancak kumaş parçaları elde edilebilmişti.

1960’lı yıllarda Karaçay – Balkar bölgesinde 14. ve 18. yüzyıllara ait kurganlarda Arkeolog G. İ. İONE, H. H. BİCİEV, İ. MİZİEV ile etnograf İ. M. ŞAMANOV çalışmalara başladılar. İnguş ve Çeçen bölgelerinde Vaynah’ların tarihi ile ilgili çalışmaları da E. İ. KRUPNOV, V. İ. MARKOVİNA ve M. B. MUJUHOEVA yürüttü (STUDENETSKAYA, 1989, s.7).

B. VİNOGRADOV, Ortaçağların daha geç zamanlarında Vaynahlara (Çeçen, İnguşlar) ait giyim biçimleri ile ilgili ayrıntılı çalışma yapılması gerektiğini bildirmiştir. Kültürleri birbirlerine çok benzeyen bu halklar arasında giyim biçimleri açısından birtakım farklılıklar bulunmaktaydı.

Birçok halk için örneğin Zakafkasya (İng: Transkafkasya, Arap: Maverai Kavkazia) halkları için araştırmalar sonucu bulunan freskler, minyatürler, tablolarda bulunan resimler ayrıntılı bilgi vermesine rağmen Kuzey Kafkasya’da bu tür bilgiler bulunmamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının giyimleri ile ilgili yazılı ve resim materyalleri 18. ve 19. yüzyıllarda biraz da 17. yüzyılda bulunmaktadır. Bu döneme ait resimlere bu bölgede dolaşmış gezginlerin gravürlerinde rastlanmaktadır. Bu materyaller oldukça önemlidir. Ancak bu bilgilerde de birtakım eksiklikler bulunmaktadır. Böylece bu bilgiler bütün halklarla ilgili eşit olarak verilmemiştir.

Giyim kültürü ile ilgili en çok bilgiler Adigeler (Çerkesler) hakkında bulunmaktadır. Bu bilgiler 13. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadardır. İkinci sırada Asetinler bulunmaktadır. Bu bölgede araştırma yapan gezginler 14. – 19. yüzyıllar arasında Asetinlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermişlerdir, Üçüncü sırada Çeçen ve İnguşlarla ilgili bilgiler yer almaktadır. Karaçay – Balkarlar ve diğer halklarla ilgili 19. yüzyıla kadar neredeyse hiç bilgi yoktur.

Ancak, yalnızca tanımlamalarda değil, insanlara bakarak yapılan resimlerde dahi yanlışlıklar bulunmaktadır. Örneğin resimde Çerkes ya da Asetin diye yazmalarına rağmen bu resmin hangi sosyal gruba ait olduğunu ya da resmin ne zaman yapıldığı yazılmamaktadır. Bazı durumlarda resimler kopya ya da ressamın kendi hayal gücü ile yaptığı çalışma olabilmektedir. Bu resimlerdeki giysiler daha çok üst tabakadaki kimselere aitti.

Dağ eteklerinde oturan, yaşamlarını dağlarda sürdüren “dağlı” Kafkasyalıların, giysilerinin en önemli özelliği erkek giysilerinin sade ve kullanışlı, kadın giysilerinin ise oldukça süslü olduğu gözlenmektedir. Bakıldığında giysilerde hiçbir fazlalık göze çarpmamaktadır. Giysilerdeki bu fonksiyonel ciddilik, vücudu düzgün göstermekte, hareketlere doğallık ve özgürlük kazandırmaktadır. Bu nedenle 19. yüzyılda Rusya’da Kazak kökenli süvarilere çar tarafından asker üniforması olarak giydirilmiştir (Fotoğraf: 7, 8, 9, 10)

KADIN GİYSİLERİ
Kadın giyiminde oluşturulan mükemmel kompozisyon, vücudun üst kısmını saran, bele takılan kemerin aşağısında önden açık ve yere kadar uzun dikilen bu giysiyi oldukça zarif ve bol işlemeli bir başlıkla tamamlar. Renkler genellikle yumuşak ve koyu tonlardadır. Yeşil, mavi, lacivert, bordo, kırmızı, siyah benzeri renkler kadın giyiminin ana renkleri olmasına rağmen, krem, beyaz, bal sarısı, açık mavi gibi açık tonlardaki renkler de genç kızlar tarafından kullanılabilir (Fotoğraf: 11, 12,13, 14).

Kafkasyalı kadınların giysileri sosyal yaşantılarının bir parçası olan terzilik mesleğinin birer ürünüdür. Üstün beceri isteyen dikiş tekniği, göz nuru süsleme sanatı, altın, gümüş işlemeciliği bu giysilerde görülür (KOÇKAR, 1987, s.218)

Kumaş üzerine yapılan işlemeler bazen altın ve gümüş tellerle yapılır, bazen de savatlı gümüş işlemeli parçalar giysilerin üzerine yerleştirilir. Kadın giysilerinin parçaları şunlardır:

Kaftan: Kadın dış giyimi olarak kullanılan kaftanın üzerinde omuzdan ya da kemer altından başlayarak etek uçlarına kadar uzanan altın, gümüş madeni düğmeler, sim sırma şeritlerle bezenmiş motifler bulunur (Fotoğraf 5, 11, 12, 13, 14). Kol yenleri çok çeşitli biçimlerde yapılır (Resim 11, 12, 18, 19, 20). Üzerlerinde altın, gümüş, sim sırma işler bulunur.

Kaftan’ın belden aşağı kısmının geniş ve yere kadar, kollarının da geniş ve uzun oluşu rahatlığı, zenginliği ve soyluluğu temsil eder. Göğüs kısmındaki açıklıktan içliğe dikilmiş parmak görünümündeki altın veya gümüş düğmeler (hazırlar) görünür (Fotoğraf 15, 16, 17)

 

İçlik: Kaftanın içine giyilir. Uzun kollu, yarım ya da kolsuz olabilir. Yaka modeli yuvarlak veya hâkim yakadır. Göğüs kısmında dıştaki kaftanın açık bölümünden görünecek şekilde metal düğmelerle işlenmiştir. Bir ya da iki parçalı olabilir. Tek parçalı olanı kaftana benzer ancak önü kapalıdır. İki parça olanı ise bluz – etek biçimindedir. Her iki biçimde de Kaftanın altından görünen kısmı gümüş ya da altın sim sırma işlemelidir (Fotoğraf 12, 13). İçlik renkleri genellikle kaftanın renklerinden farklıdır. Kaftana uyumlu ve tamamlayıcı nitelikte renkler ve parlak kumaşlar seçilir. İpek veya atlas türü hafif kumaşlardan yapılır.

İçlik Altı (Korse): Kafkasyalı kadınlar giyinmeye çok özen göstermekteydi. Günümüzde artık terkedilmiş bazı geleneklerle vücutlarını da değişik yollarla korumaya çalışırlardı. Küçük yaşlarda “Çuba” denen özel bir korse takarlar ve korseyi evleninceye kadar çıkarmazlardı (Resim 13). Çuba, yandan ya da arkadan “Tuhtüy” denen altın veya gümüş sim sırma tellerden örülmüş onlarca düğmeyle ya da ipek bağcıklarla tutturulur. Ancak evlendikleri gece bu çok düğmeli ya da çok bağcıklı korseyi eşlerinin çıkarmasına izin verirlerdi. Bazıları yaşlandıkları halde korse giyme alışkanlıklarını sürdürürler, böylece ince bel, dik ve orantılı bir vücuda sahip olurlardı.

Başlık (Kep): Çok çeşitli biçimleri vardır. Üzeri altın, gümüş şeritler, taş ve inci işlemelerle süslenir. Kep yükseklikleri 8 – 10 cm.den başlayarak 20 – 30 cm. ye kadar yüksek olanları vardır (Fotoğraf 15, 16). Tepe kısmı düz olduğu gibi konik biçimde olanları da vardır. Başlık başa dik olarak giyilir. Geriye doğru yatık giyilmesi saygısızlık ve bilgisizlik olarak görülür. Üzerine bir ya da bazen birkaç başörtüsü takılır.

Baş Örtüsü: Kadın giysilerinin en önemli parçaları başlık, başörtüsü, şal ve son yıllarda zamanlarda kullanılan atkılardır. Başlıkta bazen birkaç başörtüsü birden kullanılabilir. Şallar büyükçe yapılır ve kışın palto yerine de kullanılırdı. Bazen yaşlı kadınlar başörtülerini kemer yerine bellerine bağlarlardı (LAVROV, 1978, s.161). Başörtüsü gelinin evlendiği erkeğe hediye olarak götürdüğü malzemeler arasında en önemli parçalardan birisiydi. Başörtülerinin de çok çeşitleri vardır (Resim: 16, Fotoğraf: 17, 18). Başörtüsü gelinin evlendiği erkeğe hediye olarak götürdüğü malzemeler arasında en önemli parçalardan birisidir.

Ayakkabı: Kafkasyalı kadınlar ev içerisinde günümüzde de kullanılan mest benzeri, deriden yapılmış hafif, alçak topuklu, tabanı sahtiyan deriden, yarım konçlu bir tür ayakkabı giyerler. Zengin ve soylu ailelerin genç kızları konukların önüne yüksek, gümüş ve sedef işlemeli takunyalar giyerdi (Resim…).

Kemer: Kadın kemerleri Kafkasya gümüş ve altın işlemecilik sanatının en güzel örnekleridir (Fotoğraf 19, 20, 21, 22, 23, 24) Tek parçadan yapılmış tokalı modelleri olduğu gibi, parça parça deri veya kumaş üzerine tutturulmuş veya birbirine geçmiş baklaların eklenmesiyle oluşturulmuş modelleri de vardır. Kemer işlemeciliği Kafkasya’da daha çok Dağıstanlı kuyum ustaları tarafından yapılır.

ERKEK GİYİMİ
Çerkeska: Kafkasya geleneksel giyiminin sembolü haline gelmiş olan Çerkeska bir dış giysidir. Kaptal (Kar-Bal.), Govtal (Çeç-İng.) ya da Kaptan (Ad.) da denir. Vücudu bele kadar sarar. Belin aşağısından itibaren hareketleri kısıtlamayacak biçimde etek gibi yapılmıştır ve diz altına kadar iner. Göğüs kısmı kadın giysilerinde olduğu gibi önden açıktır. Önden kaytan ipliğinden yapılmış düğmelerle iliklenir. Çerkeska, genellikle lacivert, mavi, gri, siyah, bordo gibi koyu tonlarda çuha ya da kabardin kumaşlardan yapılır (Resim 17, 18)

Avcılıkla geçinen Kafkasyalılar XVIII. Yüzyıldan itibaren göğüs kısımlarında silahlarına doldurmak için barutluk kullanmaya başlamışlardır. Daha önceki yıllarda bele takılan boynuzdan yapılmış barutluklar kullanan Kafkasyalılar, kullanış zorluğu nedeniyle bu yöntemi terk ederek göğüslük kullanmaya başlamışlardır. Böylece Çerkeska’nın da oluşumu tamamlanmıştır.

XIX yüzyılın sonlarında artık son şeklini alan Çerkeska’nın da “hazır”ları içi bir atımlık barut ya da sonraları bir tüfek mermisi alabilecek kadar boş olarak, sert ve dayanıklı ağaçlardan yapılır. Üzeri de altın, gümüş ya da kemik kapaklarla kapatılır (Resim 19).Bu da Çerkeska’ya özel bir form kazandırmaktadır.

Kalpak: Bugünkü oluşumunun XVIII. yüzyıl ortalarında başladığı sanılmaktadır. Bilinen ilk biçimiyle kenarları çeşitli yaban hayvanlarının kürkleriyle kaplı, yarı çember biçimindeki bu baş giysisi özelliğini günümüzde de korumaktadır. Kalpaklar evlerde kadınlar tarafından dikilir ve çok özenle korunurlardı. Başa giyilen kalpak uzaktan bile giyen insanın hangi Kafkas halkından olduğunu belli ederdi. Çeçen, İnguş ve Dağıstanlılarda geniş, uzun tüylü ve yüksek biçimleri (Resim 20), batıdaki Adige ve Abhazlarda son yüzyıl içerisinde tüm Kafkasya’ya yayılan ve “Kubanka” adıyla anılan kalpak biçimi giyilirdi (KOÇKAR, 1978, s.216).

Keçe Şapka: Bahar ve yaz aylarında güneşten korunmak amacıyla giyilir. Yünün dövülerek keçe haline getirilmesiyle yapılır. Çeşitli şekilleri vardır (Fotoğraf 25).

Başlık: Özellikle kış aylarında fırtınalardan ve yağışlardan, yaz aylarında da güneşten ve rüzgârdan korunmak amacıyla kullanılan bir baş giyimidir. Ev tezgâhlarında yün ipliklerden sıkı dokuma teknikleri ile dokunan beyaz, krem ya da siyah renkte el dokuması kumaşlardan yapılır. Tepesi külah biçimindedir. (Resim21) Başa giyildiğinde uçları 15 cm genişliğinde iki şerit halin başın iki yanından iner. Başa çeşitli biçimlerde giyilebilir. Başa giyilmediğinde omuza atkı biçiminde atılır. Ucunda ipek ipliklerden yapılmış püskül bulunmaktadır (Fotoğraf 9).

Gömlek: Gömlek uzun kolludur. Yakası dik, kolları kaytandan yapılmış düğmelerle iliklenir. Aynı kaytan düğmelerden gömleği önden ve yaka kısmından iliklemek için de kullanılır. Genellikle beyaz, krem ya da siyah renkte pamuklu veya ipekli kumaşlardan yapılır. Üzerinde işlemeleri sadedir. Yalnızca yaka kısmında ve kol ağızlarında görülür. (Resim 22).

Pantolon: Bel Kısmı bir uçkur bağı ile bağlanır. Paçaları uzundur. Genellikle koyu renkli (siyah, kahverengi) çuha kumaştan yapılır. (Resim 23)

Ton: Koyun ya da keçi derisinden yapılır. Omuzlardan ayak topuklarına kadar uzanan veya dizlere kadar kısa biçimde yapılmış uzun kollu kışlık bir giysidir. Yakalarına kişinin varlık durumuna göre Tavşan, Kurt, Samur, ya da Kuzu derisinden kürk konur. Kış günlerinde soğuktan, kardan ve yağmurdan korur (Fotoğraf 27 ) (Resim 24,25).

Yamçı: Çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen Kafkasyalıların özellikle at sırtındayken giydikleri soğuktan, rüzgârdan, kar ve tipiden korunma giysisidir. Anadolu “kepenek” denen keçeden yapılmış benzerleri kullanılmaktadır. Daha çok siyah ya da beyaz keçi kılından veya koyun yününden karışık olarak yapılır. Kıllar dış kısmında bırakılırken iç kısmındaki yünler dövülerek düzleştirilir. Ön kısmı boydan boya açıktır. Boyun kısmından gümüş bir toka yardımı ile birbirine tutturulur. (Resim 26) (Fotoğraf 28,29).

Kemer: Beli sıkıca saracak biçimde bağlanır ve üzerinde savatlı gümüş işlemeler bulunur. Bazen zorunluluktan, bazen de inançlar gereği kemere bazı parçalar eklenmiştir. Bu parçalar daha sonraları gümüş süslemelere çevrilmiştir. Kemere takılan bazı toka ve çengellere barutluk, kılıç ve yağdanlık asılırdı. (Resim 27,28,29) ( Fotoğraf 30,31).

Kama: Kafkasya geleneksel giyim bütünlüğünü tamamlayan en önemli aksesuardır. Bele özel biçimde takılır. Kemer tokasının tam ortasından, kının en uç kısmına bağlanır. Kama her iki tarafı keskin biçimde yapılmıştır. Her kamanın üzerinde yapanın adı ve yapım tarihi mutlaka yazılır (Fotoğraf 30,31,32). Kama, iyi su verilmiş çelikten iki tarafı keskin olacak biçimde yapılır. Kını üzerine yapan ustanın el becerisine göre savatlı gümüş, altın işlemeler yapılır. Deriden yapılmış kın üzerinde eğer yalnızca ucunda ve sapa yakın kısmında işleme varsa “Kara kama“ denir (Fotoğraf 33,34). Özellikle Dağıstan’ın Kubaçi köyü gümüş işleme sanatçıları Kama yapımında çok ustalaşmışlardır.

Çizme: Ayağa giyilen çizme yumuşak keçi, dağ keçisi, koyun ya da geyik derisinden yapılır. Taban kısmında ham deri kullanılır. Çorap gibi giyilir. Uzunluğu diz kapağının üzerine kadar gelen biçimleri olduğu gibi mest biçiminde yapılarak üzerine deriden ya da keçeden yapılmış tozluk giyilen biçimleri de vardır (Resim:30,31,32,33) ).

 

KAYNAKLAR

ANDREWS, P. Alford. Türkiye’de Etnik gruplar, Çev: Mustafa KÜPÜŞOĞLU, İstanbul, 1992
BEYAZ, Barış. Eskişehir Yöresinde Kafkas Göçmenleri, Bitirme Tezi, Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Tarih Bölümü, Danışman: Doç. Dr. Selahittin ÖZÇELİK, Denizli, 2000. HABİÇOĞLU, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve İskânları, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993.
KOÇKAR, M. Tekin. Kafkas Halk Dansları, Öğretim Yöntem ve Teknikleri, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını, No:2, İstanbul, 1987.
KOÇKAR, M. Tekin. Eskişehir Halkbilim Ürünleri, Anadolu Üniversitesi, ESBAV Yayını, Yayın No:146, Eskişehir, 1999.
KUZNETSOVA, Anna Yakovlevna. Narodnoe İskusstvo Karachaevtsevi Balkartsev, İzdatelstvo “Elbrus”, Nalçik, 1982.
LAVROV, L. İ. Karaçayevtsı İstoriko–Etnografiçeskiy Oçerk, Stavropolskogo Knijnogo İsdatelsva, Çerkessk, 1978.
STUDENETSKAYA, Yevgeniya Nikolayevna. Odejda Narodov Severnogo Kavkaza XVIII–XX. vv. İzdatelstvo ”Nauka

Öğr. Gör. M. Tekin KOÇKAR
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Halkbilim Araştırma ve Uygulama Merkezi (HAMER), Merkez Müdürü.

Çerkes halk takvimine göre yeni yılın ilk günü 23 Marttır. Bu gün toprağın “canlandığı”, “yazın kışı yendiği”, “kışın ve yazın ayrıldığı” inancı vardı. 

22 Mart akşamı haberci, bir katırın üzerinde köyü dolaşır ve yeni yılın gelişini müjdelerdi. Halkın bayramını kutlayarak, yaşlı genç herkesi ertesi gün güneş doğmadan kutsal ağacın, çığıvuc’un (dans eden ağaç) yanında toplanmaya davet ederdi. 

Aynı akşam genç erkekler ve kızlar toplanırlar, içinde yeni yıla övgüler düzülen, iyi ürün umudunun anlatıldığı tören şarkıları söyleyerek ellerinde meşalelerle evden eve dolaşırlardı. 

Herkes gençleri coşkuyla karşılar, onlara tatlılar sunar ve girilen yeni yıl için iyi dileklerini iletirlerdi. O gece kimse uyumaz, geceyi ayakta geçirirdi. Ocaklarda ateş yakılır, evlerin küçük pencerelerinden sokağa ışık sızardı. Sabaha karşı bütün halk şarkılar söyleyerek toplu halde “dans eden ağaca” doğru yürümeye başlardı. 

Kocaman gövdesini ancak birkaç kişinin el ele tutuşarak sarabildiği kutsal ağaç çığıvuc, önceden rengarenk kumaş parçalarıyla, oyuncaklarla ve mutlaka evcil bir hayvanın yüzülerek gerilmiş yaş derisiyle süslenirdi. 

Orada toplanan herkes yüzü doğuya, güneşin doğduğu yöne dönük olarak dururdu. Köyün en saygın yaşlılarından biri, bir elinde haluj (peynirli börek), diğer elinde bahsıma (darıdan yapılan sarhoş edici bir içki) dolu bir boynuz kadeh olduğu halde öne çıkar, iki tarafında da biri kız diğeri erkek iki yeni yetme genç bulunurdu. 

Herkes ellerini güneşe doğru uzatır, yaşlı adam ise doğan güneşe bakarak yeni yıl onuruna “huohu” (iyi dilek konuşması) yapardı: “Mutluluk ve iyilik getirerek evimize gir, hastalıklar bize uğramasın ve sakin gökyüzü üzerimizde parlasın, ocağımız yiyecek dolu olsun ve gönlümüzün istediği her şey elimizde olsun. Gelen yılın hepimize hayırlı olması için “amin” diyelim.” 

Bu konuşmadan sonra törene katılanlar gruplar halinde dağılarak otururlar, çantalarından yiyecekleri çıkarırlar, yeni yılı houhularla hayırlayarak yiyecekleri yerler ve bahsıma içerler, sonra da el ele tutuşarak halka şeklinde, vuc denilen tören oyununu oynarlar, yeni yıl şarkısı söylerlerdi. Gençler atlarla yiğitlik gösterileri yapardı. 

Etnograf M.A. Meretuko’nun materyallerine dayanarak hazırlanmıştır. Adığe Kalendar 1997-1998


Derleme ve Çev: Murat PAPŞU

Önsöz: Çerkeslerde toplantı yapmak için çok neden vardır. Bir köyden diğer bir köye gidildiğinde ya da o köye dışarıdan bir konuk gelmişse gençler hemen bir araya gelirler.

Bir düğünün bitiminde gençler toplanarak böyle bir ortamın oluşmasına neden olabilirler. Yine kendi aralarında böyle toplantıları önceden planlayabilirler. Muhabbet toplantıları fonksiyonel açıdan bir çok amacı gerçekleştirmektedir. Bu tür toplantılarda bir çok Çerkes genci birbirleri ile tanışma olanağını bulur. Aynı sülaleden olan kişilerde birbirini tanımış olur. Aynı yaş grubundan toplanıp tanışan bu kişiler böylece eğlenme şansını yakalar. Birbirlerini tanıyan genç kız ve erkekler aradıkları özellikleri taşıyan kişilerle kaşen olarak daha sonra evlenebilme olanağını bulurlar. 

Toplantı Düzeni 

Toplantıda insanlar dağınık bir şekilde oturamazlar. Herkes konumuna göre oturması gereken yerde oturmak durumundadır. Oturma sisteminde kızlar ve erkekler ayrıdır. Karışık oturmazlar. Toplantıda hiyerarşik yapılanmanın getirdiği farklı statü ve rollerin olması bireyleri istediği gibi davranmaktan alıkoyar. Herkes örf ve adetlere göre oturma düzeni alır. Thamatenin sağında ve solunda birer yardımcı bulunur. Bu kişiler ev sahibi olmaması koşulu ile gelen konuklardan birisi olabilir. Bunlar en az thamate kadar topluma etki edecek konumdadırlar. Eğer bu grup düğün, nişan türü bir grupsa thamatenin sol tarafına yaş sırasına göre erkekler, sağ tarafına yaş sırasına göre bayanlar oturur. Bayanların thamatesi de grup thamatesinin sağ yanında oturur. Yaş sırasına göre de diğer bayanlar da sağ tarafta yer alırlar. Diğer toplantılarda ise sağında ve solunda erkekler oturmaktadır. 

Gösterilen her davranışın belirli kuralları vardır. Ancak buna karşın bu tip toplantılar çok eğlenceli ve yararlı olur. Bu tür toplantılar yeni katılmaya başlayan gençler açısından da eğitim merkezi sayılır. Burada “habze”nin yani örf ve adetlerin uygulamalı olarak öğretilmesi sağlanır. İnsanlar birbirine kaynaşır. Kızlar ve erkekler arasında arkadaşlık kurulur. Bu tip toplantılar belirli yaş gruplarına ayrılmıştır. Kızlar ve erkekler kendi yaş gruplarının toplantılarına katılırlar. Her yaş grubunun toplantısı ayrı olmaktadır. 

Eğlenerek Tanışma 

Bütün toplantılar başlarken tanışma bölümü vardır. Gruptaki kişileri tanıştırma görevini thamatenin isteği üzerine pşerah yerine getirir. Grup kalabalık ise herkesi tek tek tanıştırmak yerine değişik bir ortam hazırlanarak herkesin birbiriyle tanışması sağlanır. Bu daha çok zaman geçirici oyunlarla olur. Bu oyunlar gruptaki insanların birbirleri ile tanışmasına ve iletişim kurmasına aracı olur. Oyunu pşerah başlatır. Örneğin “çapşı” denilen bir oyun vardır. Pşerah gruptaki kişilerin herhangi birisini kaldırır. Kaldırdığı kişinin eline vurur. Eline vururken de kendi adını, kabile adını ve boy adını söyler. Yine o kişi de aynı şekilde başkasını kaldırır. Bu biçimde oyun süresince bir tanışma olur. Ancak grupta Çerkez olmayan bir kişi varsa o kişi yalnız bulunduğu konum itibariyle tanıştırılır. 

Habzenin Kesin Kuralları 

Muhabbet geceleri habzenin kesin kurallarına göre şekillenir. Bu kurallara uyulmadığı taktirde thamate araya girer ve kuralların uygulanmasını sağlar. Kurallara uygun hareket etmeyen kişiler ise diğer kişiler tarafından uyarılır. Bu nedenle bu toplantıda sergilenen her davranış kurallara uygun olmak durumundadır. O gecede hiç kimse keyfi olarak odadan dışarı çıkamaz. Dışarı çıkmak istediğinde thamateden izin alır. Thamate izin vermişse dışarıya çıkabilir. Birisi herhangi bir durumda dışarı çıkıyorsa orada bulunan herkes çıkarken ayağa kalkar. Aynı şekilde dışarıdan içeriye gelindiğinde de aynı şey geçerlidir. Bu durum Çerkes kültüründeki saygı unsurunun etkinlik göstergesidir. 

Bir Kompliman Geleneği Pseluh 

Çerkeslerin her vesile ile yaptığı toplantılar, gençlerin kendilerini göstermesi ve yeteneklerini sergilemesi için birer fırsattır. Böyle eğlencelerde birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler sanki evleneceklermiş gibi birbirlerine iltifat ve ilanı aşk ederler. Çeşitli şakalar yaparlar. Bazen aynı kıza bir kaç genç birlikte iltifat ederek eğlenceyi artırır. Kızlar da gençlerin bu iltifatlarına uygun şakalar yaparlar. İltifatlarla birlikte yapılan tüm şakalaşmalara “pseluh” denmektedir. Pseluh işin gayri ciddi boyutudur. O grupla sınırlıdır. Pseluk zahiren gayri ciddi gibi görünse de bu kanaat yanıltıcıdır. Bütün eğlence ve şakalar birtakım yaptırımlara haiz olan habzenin kesin kuralları ile sınırlıdır. Gelişigüzel bir biçimde pseluk yapılmaz. Saygısızlık yapmak karşısındaki kişiyi en ufak bir şekilde rencide etmek yasaktır. Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir.

Şaka kaşenliğine “semerko” denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar bile yalnız o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş zaman geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi övücü sözler söyler. 

Konukların Durumu 

Bu toplantılarda konuk olan kişiler, çok önemli bir gerekçeleri olmadıkça diğer kişiler topluluğu terk etmeden o ortamı terkedemezler. Toplantı bitene kadar o ortamda bulunmak durumundadırlar. Çünkü diğer kişiler daha çok o gece onlar için toplanmıştır. Bu nedenle onların toplantıyı terkedip gitmeleri saygısızlık sayılır. Aynı kural konuk ve ev sahibi dışında ev sahibinin arkadaşları için de geçerlidir. Bunların toplantıyı terkedip gitmesi de konuklara karşı bir saygısızlık olarak nitelendirilir. 

Oyunlar 

Çerkes gençlerinin düğün gibi toplumsal aktiviteler aracılığıyla düzenlediği toplantılarda çeşitli oyunlar oynanır. Oyunlar hem toplantıdaki insanların birbirleri ile tanışmasını sağar hem de toplantının eğlenceli geçmesine neden olur. Bu oyunlar folklorik ve dans türü oyunlar değildir. 

Eğlenceye yönelik olan ve herkesin katıldığı oyunlardır. Oyunu pşerah başlatır. Oynanan oyunların bazıları şunlardır. 

Çapşı: Bu oyun birbirinin eline vurarak tanışmayı sağlayan oyundur. 

Aykan: Pişerah kalkar. Başka birini de kaldırır. İkisi de eliyle birbirinden habersiz olarak bir, üç ya da beşi göstermek durumundadır. Oyunun kurallarına göre üç biri, beş üçü, bir de beşi yenmektedir. Bu durumda yenen sayılan eliyle gösteren kişi diğer kişinin eline hızlı ya da yavaş olarak vurmaktadır.

Eş Seçme: Oyunun başında herkes ikişerli olarak eşleştirilir. Daha sonra pşerah kalkar, sırayla herkese “eşinden memnun musun” diyerek sorar. Eğer memnunsa, memnun olduğu için eline havluyla vurulur. Memnun değilse eline vurulmaz ve eş olarak kimi istediği sorulur. O da orada bulunan herhangi bir kişiyi eş olarak seçer. Bu durumda seçtiği kişinin eşine “eşini veriyor musun?” diye sorulur. Eğer verirse eline vurulmaktan kurtulur. Eşini vermeyi kabul etmezse eşini isteyen kişinin söylediğii sayı kadar (daha önceden bir limit belirlenir) hızlı ya da yavaş şekilde eline vurulur. 

Yüzük Oyunu: Bu oyunda bir yüzük saklanır. Bir kişi kaldırılır ve kaldırılan kişiden yüzüğü bulması istenir. Bunu da diğer kişilerin tanımları ile yapar. Yüzüğü arayan kişi diğer kişilerin verdiği ipuçlarına göre yüzüğün kimde olduğunu bulur. 

Bu oyunların yanısıra daha farklı oyunlarda oynanmaktadır. Bu oyunlar kişilerin hem birbirleriyle tanışmasını hem de etkileşim ve iletişim kurmasını sağlar. Kişiler çapşı denilen oyunla çok kısa bir süre içinde birbirleri ile tanışma olanağı bulur. Aykan denilen oyunda bunun hemen ardından gelir. Bu oyunda da en fazla bir-iki dakika kadar bir sürede birbirleriyle konuşma olanağı sağlanmış olur. Onlar da eğer iletişim kurmak isterlerse bu fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Eş seçme oyununda ise eşini vermemenin cezası vardır. Kişiler eğer eşlerine bağlı iseler eşlerini vermezler. Bağlı değillerse eşlerini değiştirirler. Eşine ne kadar bağlı ise o kadar cezaya katlanır. Bu bağlılığı hem karşısındaki kişiye hem de topluma yansıtmış olur. Bunun gibi diğer oyunların oynanmasında da bir takım incelikler ve yararlar vardır. Bu tip oyunların yanı sıra toplantılarda maniler, güzel sözler, şarkılar vs. söylenir. Bir çok değişik konular konuşulur.

Köpek, niteliklerini üç yaşında, at dokuz yaşında, erkek otuz yaşında gösterir. 
Çerkes atasözü

Çerkeslerde atçılık binlerce yıllık geçmişten süzülerek bugünlere gelen bir bilimdir. Çerkeslerin atla ilişkisini ona verdikleri ad da gösterir: şı hem at hem de erkek kardeş anlamına gelir. Bu, özel bir bağlılığın ve bu asil hayvana duyulan sınırsız sevginin ifadesidir. Çerkesler mahmuz kullanmaz. Acı vermemek için ata yumuşak deri uçlu kamçıyla nadiren vurur, kamçıyı sadece bir simge olarak taşırlar. Kamçı, genç kızın sevgilisine verdiği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödüldür.

Atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi duruyorsa, atının dizginlerinden tutarak saygılı şekilde yanından geçmesi gerekir. Bir kadınla veya büyükle atın üzerinde oturarak konuşmak ayıptır.

Atlıyla yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı, karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer bellidir. Yaşça küçük olan, thamadenin solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

Misafir olunan bir evde ağırlamadan duyulan memnuniyet veya memnuniyetsizlik at üzerinden gösterilir. Ayrılırken, memnun kalınmışsa at başı eve doğru bakacak şekilde tutulur ve öyle binilir. Sağdan dönerek avludan çıkılır. Ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını göstermek içinse, avludan çıkarken ata kamçıyla vurulur.

Ehlileştirilmemiş yılkı atlarının yakalanması için arkançeş denilen özel bir at eğitilirdi. Yılkıcı onun üzerindeyken yabani atın boynuna arkanı (kementi) atardı. At kaçıp kurtulmaya çalışırken arkançeş de nereye giderse gitsin sürekli onun ardından koşardı, ta ki yılkıcı boynundaki arkanı tutuncaya kadar. Fakat yılkıcının arkanı gevşettiğini hissedince yavaş yavaş hızını azaltır ve birdenbire dört ayağını direyerek çakılmış gibi dururdu. Böylece yılkıcılar en güçlü atın bile kolayca hakkından gelirler ve onu yakalayıp yere devirirlerdi.

Çerkes Atı Cinsleri

Eskiden pşı (prens) ailelerinin kendi adlarıyla anılan at cinsleri vardı. En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkandı. Şoloh, Beştav'da ve Zelençuk vadilerinde (bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti), Beçkan ise bugünkü Adıgey topraklarında yaygındı. Bu cinslere Kırım pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynaklarının bardak biçiminde olması ve arka tırnaklarının olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yaşamının ayrılmaz parçası olan biniciliğin bütün gereklerine son derece uygundu; gerektiğinde yemsiz olarak 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan: "Boynu düzgün, sağrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolayısıyla gücü de fazladır."

Kundeyt 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göstermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; çok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden başka Zelençuk vadilerinde Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay'da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve pşıların özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler, atı sadece binmek için yetiştirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kısrak sürüleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

Baskın ve soygunu meslek edinen soylular şöyle dermiş: "Bir Abuk ve bir arkanın varsa, artık malın mülkün var demektir..."

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes pşılarının sürüleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her pşı kendi at cinsine sahip olabilirdi. Geçmişte olmuş şöyle bir olay anlatılıyor: Pşı Şoloh yaşlandığı için işlerini oğullarına devretmiş. Pşının kısrak sürüsü hiçbir zaman iki yüzü geçmemiş. Oğulları ise birkaç yılda bu sayıyı bine çıkarmışlar ve bütün hayatı boyunca bu kadar ata sahip olamadığı için babalarına serzenişte bulunmuşlar. Yaşlı pşı karşılık vermemiş. Ertesi gün bin kısrağın hepsini yüksek çitlerle çevrili ağıla getirmelerini emretmiş. Daha sonra adamları üç taraftan ateş etmeye başlamışlar; ürken kısraklar ateş edilmeyen taraftaki çite doğru hücum etmişler. Fakat sadece yaşlı pşının eski sürüsünden olan iki yüz kısrak yüksek çitlerin üzerinden atlayabilmiş. O zaman yaşlı Şoloh oğullarına demiş ki: "İşte, çiti geçenler benim cins atlarım, kalanlar da at değil inek…"

Çerkesler donlarına göre de atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A.H. Zafes'in yazdığına göre Çerkeslerin tercihi demir kırı ve doru idi, alaca at hiç yetiştirmezlerdi. Bununla ilgili şöyle bir hikaye anlatıyor:

Bir gün kurt sürüsü yaşlı, kör bir kurdun önderliğinde, yılkıcıların yokluğundan yararlanarak at sürüsüne saldırmış ve birkaç tayı yaralamış. Kurtlar kaçarken içlerinden biri kör kurda yılkıcının atla onları kovaladığını söylemiş. Yaşlı kurt atın donunu sormuş. Yağız olduğunu öğrenince "Hemen sürülmüş bir tarlaya girin" demiş. Kurtlar sürülmüş tarlaya girip koşmaya başlamışlar ve yağız at onlara yetişememiş. İkinci defasında kör kurda binicinin onları doru bir atla kovaladığını söylemişler. Kurt bütün sürüye kesilmiş ağaç kütüklerinin bulunduğu bir yerde koşmalarını tavsiye etmiş... Orada koşmaya başlamışlar ve yine kovalayanın elinden kurtulmuşlar. Üçüncü kez yılkıcı koyu kır bir atla kurtların peşine düşmüş. İhtiyar kurt, sürüsüne güneşe karşı koşmalarını söylemiş ve yine yılkıcının elinden kurtulmuşlar. Dördüncü kez kaçarlarken bu kez yılkıcının demir kırı atla peşlerinde olduğunu öğrenince kör kurt telaşla, "Kürk pazarında buluşuruz", demiş, "kurtarabilen canını kurtarsın."

Yüz yıldan fazla süren yıkıcı Rus-Kafkas Savaşı ve sürgün Çerkes at cinslerinin çoğunun yok olmasına yol açtı. Daha sonra Rusya'daki iç savaş yıllarında kalan cinsler de yok oldular. Son Şoloh cinsi atlar Birinci Süvari Ordusu'nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya'da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atçılığının da sonu geldi. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştılar.

25-30 Çerkes atı cinsinden bugün sadece Şağdiy kalmıştır. Kalan bu tek cins dünya atçılık literatüründe 'Kabardin' (Kabardey) olarak bilinir ve en iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir geçmek, derin karda ilerlemek konusunda inanılmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğine ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yolunu bulmasını sağlayan şaşmaz yön duygusu vardır. 150 kg. yükle günde 100 km. yol kat edebilir. 1935-36'da Kafkas dağlarında yapılan bir trialde Kabardey atları 3 bin km.lik mesafeyi kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor Aze adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi 4 saat 25 dakikada kat etti. Bu dereceye başka hiçbir at cinsi tarafından yaklaşılamadı.

Kabardey atının yapısı güçlüdür, uzun boyunlu ve kalın gövdelidir. Kısa ve güçlü bacakları vardır. Arka bacakları dışa büküktür. Çok büyük olmayan uzun kafası genellikle çıkıntılıdır. Sırtı düz ve kısa, sağrısı düşük ve nispeten geniştir. Ortalama olarak cıdağı (sırt yüksekliği) 1.52-1.58 cm., göğüs genişliği 187.8, tarak genişliği 20.3 cm.dir. Kulakları uzun, dik ve çok hareketlidir. Yelesi ve kuyruğu gürdür. Genellikle doru veya yağızdır. Çetin dağ yollarında yürümenin sonucu, yürüyüşü enerjik ve yüksektir. Açık dörtnalı çok hızlı değildir. Yürüyüşü (adeta) sakin ve dengelidir. Süratlisi ve toplu dörtnalı yumuşak ve hafiftir. Bu özellikleriyle geçmişte Çerkesler için uzak askeri seferlerde ve baskınlarda kullanılan ideal bir attı.

Kabardey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler ve yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han'ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkar huylu olduğu için tercih edilir. Çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edilmiştir. Bunlardan 'İngiliz-Kabardey' 1966'da resmen cins olarak kabul edilmiştir.

En iyi Kabardey atları Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Malokaraçayevsk ve Malka, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde Guaran haralarında yetiştirilir. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutulur. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları denenir. Kabardey atı diğer koşu atları kadar hızlı değildir, buna karşın diğer atçılık sporları için son derece uygundur.

ATLA İLGİLİ TERİMLER VE DEYİMLER

adığeş (адыгэш) – Çerkes atı

alaşe (алашэ) – iğdiş edilmiş aygır

Alp (Алп) – masal atı

arkan (аркъэн) – yabani atları yakalamak için kullanılan kement

arkanç'eş (аркъэнкIэш) – yabani atları yakalamak için özel olarak eğitilmiş at

dunajın (дунажын) – dört yaşında kısrak

dunan (дунан) - dört yaşında aygır

Durdıl (Дурдыл) – mitolojide olağanüstü gücü ve güzelliği olan at

Fare (Фарэ) – masal atı

hak'o (хакIуэ) – aygır

hak'uepş'e (хакIуапщIэ) – 3-4 yaşında aygır

kesrak (къэсракъ) – atın kuyruğunu kırkma şekli

kunajın (къунажын) – üç yaşında kısrak

kunan (къунан) – üç yaşında aygır

lhakoh (лъакъуэху) – seki (atın bacağının alt kısmındaki beyaz leke)

lhedakatsıce (лъэдакъэцыджэ) – toynaklarının üzerinde kısa tüyler olan at (cins at olmanın göstergesi sayılıyordu)

nebğef (нэбгъэф) – iki yaşında tay

pehu (пэху) – sakar, akıtma (burundaki beyaz leke)

pş’eğualekım (пщIэгъуалэкъым) – çok iyi değil, değerli değil (“kır değil”)

şavo (шауэ) – tarla işleri zamanı at güden çoban

şı 'adej (шы Iэдэж) – binicisinin dizgininden tutarak götürdüğü at

şı'aku (шыIэкъу) – mola sırasında atlara bakmakla görevli kişi

şıbe, şı guarte (шыбэ, шы гуартэ)– at sürüsü, yılkı

şıbğa yilhan (шыбгъэ илъхьэн) – (birini) küçük düşürmek, aşağılamak (“atın göğsüyle itmek”)

şıbğarıvo, şıbğarık′o (шыбгъэрыуэ, шыбгъэрыкIуэ) – binicisinin attan düşürülmeye çalışıldığı bir oyun

şıbz (шыбз) – kısrak

şıbzıho (шыбзыхъуэ) – kısrak çobanı

şıbzıho plhır (шыбзыхъуэ плъыр) – geceleri kısraklara bakan çoban

şıç’eph (шыкIэпх) – savaşta veya baskında ele geçirilen esir (“at kuyruğuna bağlanan”)

şıç'etheş' (шыкIэтхьэщI) – at alındığında yapılan kutlama

şıdıpe (шыдыпэ) – beyaz burunlu at

şıduğ (шыдыгъу) – at hırsızı

şı faşe (шы фащэ) – binek atının bütün takımı (eyer, dizgin, kamçı vd.)

şı f'edap'e (шы фIэдапIэ) – at bağlama yeri

şıguş (шыгуш) – koşum atı

şığacegu (шыгъэджэгу) – mızıka eşliğinde at oynatma ve bunun için çalınan melodi

şı ğajap'e (шы гъэжапIэ) – at yarışı yapılan yer, hipodrom

şığajeş (шыгъэжэш) – yarış atı

şığa-l’ığa (шыгъэ-лIыгъэ) – süvarinin atıyla birlikte gösterdiği kahramanlık (“atlık-erkeklik”)

şığase (шыгъасэ) – at eğiticisi

şığaşhe, şızeşe (шыгъашхэ, шызешэ) – ahırda atlara bakan, yem veren kişi

şıhahuşu (шыхьэхушу) – kendi atı olmayan ve başkasının atını kullanan kişi

şıhepş (шыхэпщ) – gece at otlatma

şıho (шыхъуэ) – at çobanı

şıhu (шыхъу) – iğdiş edilmiş aygır

şıhuape (шыхуапэ) – düğünde kızların mendil vb. ile atı süslemesi

şıhuğuse (шыхугъусэ) – at sürmede yardımcı kişi

Şıhulhağo (Шыхулъагъуэ) – Samanyolu (“at sürme yolu”)

şı′ığ (шыIыгъ) – savaşta, çarpışma sırasında atlara bakmak ve korumakla görevli kişi

şıkejeç' (шыкъежэкI) – atlı karınca

şı k'uaf'e (шы кIуафIэ) – hızlı at

şılhegu, şıvaka (шылъэгу, шывакъэ) – kaplumbağa (“at toynağı tabanı”, “at ayakkabısı”)

şınşe (шыншэ) – yoksul (“atsız”)

şınt′ı'u, şıvunt′e'u (шынтIыIу, шыунтIэIу) – daha çok ilkbaharda atın sırtında çıkan çıban

şı'o (шыIуэ) – at ağılı

şıpehute, şupehute (шыпэхутэ, шупэхутэ)  – atlı devriye

şıperıt (шыпэрыт) – başlık olarak verilen cins at

şıpetes (шыпэтес) – ata ilk defa binen çocuk için yapılan tören

şıplhe, jal (шыплъэ, жал) – cıdağı (atın iki omuzunun arası)

şıpsafe (шыпсафэ) – suvarma, atlara su içirme

şıpşerıh (шыпщэрыхь) – atın omuz üstünde taşınarak getirilen ganimet veya esir

şıseç′ (шысэкI) – at iğdiş eden kişi

şışe (шышэ) – at sütü

şış′e (шыщIэ) – tay

şışha (шыщхьэ) – binicinin hareket yönü (“at başı”)

şışhagoren (шыщхьэгуэрэн) – atların veya atlıların bir araya toplanması

şışhazef’edze (шыщхьэзэфIэдзэ) – dizginleri diğer atın eyerine bağlayarak atları hazır tutma

şışhaçınçe (шыщхьэчынчэ) – üvez ısırmasıyla atlarda ortaya çıkan bir hastalık

şışhamığaze (шыщхьэмыгъазэ) – gözüpek, yiğit (adam) (“başını çevirmeyen at”)

şışhates, şıtes (шыщхьэтес, шытес) – çift sürerken atı idare etmesi için üzerine bindirilen çocuk

şış′ıbğın (шыщIыбгын) – atın sırtındaki yaraları tedavi etmek için kullanılan merhem

şı tesıç'e (шы тесыкIэ) – ata biniş şekli

şı thak'uma deplhın (шы тхьакIумэ дэплъын) – attan iyi anlamak (“atın kulağına bakmak”)

şı-vuane (шы-уанэ) – tam koşumlu binek atı

şu (шу)– atlı, süvari

şudeğaze (шудэгъазэ) – atlının yolda karşılaştığı bir yaşlıya veya kadına eşlik etmesi

şu ğuse (шы гъусэ) – atla birine eşlik eden kişi

şupeje (шупежэ) – misafirleri karşılamak için çıkarılan atlı

şurılhes (шурылъэс) – yayaların atlılarla yaptığı bir yarış oyunu

şu ts'ahuts'e (шу цIахуцIэ) – (1) eyersiz binici; (2) silahsız süvari

Thojey (Тхъуэжьей) – Nart Destanı’nda Sosruko’nun sihirli atı

tuma (тумэ) – cins olmayan, karışık cinsli at

vork şı tesıç′e (уэркъ шы тесыкIэ) – soyluların zerafeti simgeleyen ata binme şekli

vuaneş (уанэш)– binek atı

yemılıc (емылыдж) –eyer vurulmamış at, yılkı atı

Zek′uetha (ЗекIуэтхьэ) – Binicilerin koruyucu tanrısı. Sürekli yolculuk eder, savaşa ve baskına gidenleri korur. Sefere çıkmadan önce ondan başarı dilenir, dönüşte ganimetin bir kısmı onun yaşadığına inanılan kutsal korulara bırakılır.

zek'ueş (зекIуэш) – savaş ve baskın için özel eğitilmiş at

 

AT DONLARI

brul (брул) – kır

ğo, şığo (гъуэ, шыгъуэ) – kula

ğo-kara (гъуэ-къарэ) koyu al, koyu kestane

kabıfe (къабыфэ) – açık doru

kara (къарэ) – yağız

karapts'e (къарапцIэ) – tam yağız, kuzguni

pş'eğuale, şıkaz (пщIэгъуалэ, шыкъаз) – demir kırı

pts'eğueplh (пцIэгъуэплъ) – doru (гнедой)

tho, şıtho (тхъуэ, шытхъуэ) – koyu kır

thueplh (тхъуэплъ) – kestane, al

şığoşığey (шыгъуэшыгъей) – kır benekli kula

 

ÇERKES ATI CİNSLERİ


Abuk (Абыку)

Açetır (Ачэтыр)

Ağan (Yeğan) (Агъэн, Егъэн)

Alheskir (Алъэскир)

Beçkan (Бэчкъан)

Hağundoko (Хьэгъундокъуэ)

Hatohşoko (Хьэтэхъушокъуэ)

Huara (Хуарэ)

Jaje (Жажэ)

Jeraştı (Жэращты)

Juhar (Жухьэр)

Kaban (Къэбан)

Kokşavul (Куэкушаул)

Kundeyt (Къундет)

Kuratı (Къураты)

Şağdiy (Шагъдий)

Şeceroko (Шэджэрокъуэ)

Şoloh (Щолэхъу)

Trama (Трамэ)

Yeseney (Есэней)

Yivuan (Иуан)

 

Kaynaklar:

- www.adygeya.maykop.ru/kulture/hourse

- Aliy Çerkes; “Habze”; Adıgeyli Abhazya Gönüllüleri Birliği (SADA) Yayın Organı. Mart 1997,Sayı  2 (21).

- "O razvitii konnozavodstva" (Atçılığın Gelişimi); T.H. Kumıkov’un «Dmitri Kodzokov» adlı kitabından. Elbrus Yay. Nalçik 1985. 180 s. /s. 91-98.

 

MURAT PAPŞU

Nart Dergisi 72. Sayı
Kaynak: kafkasfederasyonu.org

 

Çerkeslerdeki doğa Tanrıları, diğer toplumlarda olduğu gibi mitosların bir kalıntısıdır ve hayal ürünüdür.

Eski Hint, Sümer, Mısır, Hitit mitlerinde de Tanrılar, insan suretinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıların bir kısmı dişi, bir kısmı erkektir. Tevrat’ta Tanrının insanı, çamurdan kendi suretinde yarattığı ve ruhundan(nefesinden) üflediği yazılıdır. Kur’an’da aynı olay tekrarlanmaktadır.

Eski Çerkes inancının, çok Tanrılı inanç olduğu görüşü, sadece mitos döneminden kalma doğa Tanrıları anlayışına özgü olarak söz konusu olabilir. Ancak bir adım daha atılırsa eksik ve yanlış kalır, çünkü doğa Tanrılarının ötesinde ve üstünde bir THA kavramı vardır ki bu, varlığın da varoluşun da yaratıcısıdır. Hatta bir görüşe göre kendisidir. Çerkesler bunun farkına vararak soyut, tek tanrı THA kavramını oluşturabilmişlerdir. Bu gelişim, olaylar dünyasının gözlenmesinden doğan kopuk ve hayali çok tanrı anlayışından, bütünseli kavrama noktasına gelmiş sezgi ve akıl anlayışına geçiştir. Çerkeslerin bu geçişi erken bir çağda yapmış oldukları anlaşılmaktadır.

Doğa Tanrılarının kendi aralarında ve doğa Tanrılarıyla insanlar arasında zıtlaşmalar ve çekişmeler vardır(bunun örneklerine Nart Destanlarında rastlanır), ancak THA ile doğa tanrıları ve insanlar arasında böyle bir zıtlaşma yoktur. Çünkü THA kavramı, kavram kargaşasının sona erdiği bir gelişim noktasıdır.

Kafkasya kökenli olan Sümerlilerin bir kısmı, Kasitler, Mısır’a giden Kaslar, Hititler, Etrüskler, gittikleri yerlerin ve komşularının dinlerinden ve tanrı anlayışlarından etkilenmişler ve bu etkinin serpintileri Kafkasya’ya kadar varmıştır. Örneğin Mısır’daki güneş tanrısı RA’nın, Kafkasya’nın bugünkü inanışında ve söylencesinde kalıntıları görülmektedir.

Eski çağlarda Ortadoğu’ya ve Akdeniz havzasına kadar inen Kafkaslılarda Tanrı kavramında bir gerileme görülmektedir. Nerede Tanrıların heykelleri yapılmış ve tapınılmışsa orada soyut Tanrı inanışı ya oluşmamıştır ya da gerilemiştir.

Nitekim, bu saydığım yerlerde tanrılar ve krallar heykelleştiği ve putlaştığı halde, Kafkasya’da THA anlayışında böyle bir durum görülmemektedir. Tanrıları ve insanları putlaştırmak ya ilkelliktir, ya geriye gidiştir.

Kadınları çarşafa sokan Semitik Tanrı ve din anlayışının, Kafkasya Tanrı ve inançlarıyla bağdaştırılmasına imkan yoktur. Bu, Kafkasyalılar için geriye gidiş olur. Fakat bunun için misyonerce çalışmalar vardır.

Volter ve başka araştırmacıların yazdığı gibi Hz. İbrahim Kafkas kökenli ise Yahudiler ve Araplar ataları olarak kabul ettikleri Hz. İbrahim’i doğru olarak anlamamışlar de­mektir, ya da Hz. İbrahim Ortadoğu inançlarının etkisi altında kalmıştır. Kur’an’­da, İslam’ın, İbrahim’in dini olan Hanif dini olduğu sık sık tekrarlanmakta ise de bu din hakkında bilgi verilmemektedir. 

Hz. Muhammed’in ölüm döşeğinde, “Bana kalem kağıt verin, size gerçeği yazacağım” isteği Ömer tarafından geri çevrilmeseydi, belki şimdi kapalı kalmış olan bir çok gerçek ortaya çıkmış olacaktı ve bu günkü dünya da başka bir dünya olacaktı.


Başta THA, ADIGE, DIĞE (TIĞE), THAMADE (THAMATE) gibi bazı kelimeler olmak üzere, birçok kelimenin nereden ve nasıl türediği hakkında haklı bir merak ve eğilim vardır. Fakat bu konuda yapılan çalışmalar pek olumlu bir sonuç vermemektedir.


Örneğin THA kelimesi üzerinde benzer yakıştırmalar yapılmıştır. Bu tek hecenin nereden türediğini bulmak mümkün değildir, çünkü yapı olarak türemiş veya bileşik kelime değil, basit kelimedir. Yukarıda değinildiği gibi THA kavramı, gelişmiş soyut bir kavramdır, rakipsizliği, benzersizliği, sonsuzluğu anlatmaktadır. İnsan aklı buraya kadar yükselebilmiştir. Dönüp bu oluşumu seslerin gizinde aramanın bir yararı ve anlamı yoktur. Ancak, birden fazla heceden oluşan kelimelerde analiz ve sentez yöntemi kullanılabilir. 

Örneğin “PSE” kelimesi bir kavramdır, ama iki kelimeden oluşmuştur ve bu iki kelime birleşerek, anlam bakımından, ikisinin de tekrarı olmayan, ama onları da içeren bir üst kavram haline gelmiştir. “PE”, önde, ön, ileride anlamına gelir. Bu yüzden yüzdeki organların en öne uzanmış olanına, yani “Burun”a PE denilmiştir.

“SE” kelimesi “Ben” anlamına gelir. İkisinin birleşmesinden oluşan “PSE”; benden önceki anlamındadır. Yani “Ben”i insan olarak kabul edersek “PSE”, yani RUH, insandan önce olmuştur. Onun beden­len­mesiyle “insan” oluşmuştur. Bu analizden çıkarmak istediğimiz sonuç şudur: eski Çerkes inancına göre RUH, bedenden önce de vardı.

Anlam açıklığı nedeniyle “PSE” için kullandığımız bu yöntemi, bütün türemiş ya da bileşik kelimeler için kullanamıyoruz. Örneğin üç heceli “ADIGE” isminin analizinden tutarlı bir sonuca varılamamıştır.

Eski Çerkeslerde cennet-cehennem kavramları yoktur, fakat ahret (Hadrıhe) ve ruhun ölümsüzlüğü kavramları vardır.

Evliya Çelebi, Çerkezistan anılarında Çerkeslerin “İnsan, ot gibi biter, sonra yiter” dediklerini yazmaktadır. Çerkeslerin bu görüşlerini yadırgamaya gerek yoktur, çünkü Kur’an’daki bir ayette de aynı söz yazmaktadır. Bu ayette şöyle deniliyor: “Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir.”(71/17)

Cennet-cehennem kavramları Tevrat’ta yoktur. Yahudiler, M.Ö.6.yy’da Babil’e sü­rül­dükleri zaman, bu kavramları Zer­düşt dininden aldılar ve Tevrat’a geçirdiler. Kur’an’da cennet ve cehennem büyük bir ağırlık kazanmış ve çok tekrarlanmıştır, ancak cehennemden her söz edişte, bunun korkutmak için söylendiği belirtilmektedir. Bunun için bir örnek verelim: “İşte sizi alevlendikçe alevlenen bir ateşle korkuttum.” (92/14). Başka bir ayette de bütün insanların cehenneme gidecekleri, ancak iyi olanların sonradan cennete gönderilecekleri söylenmektedir: “Hepiniz cehenneme gideceksiniz, sonradan Allah’tan sakınanları kurtaracağız.”(19/71).

Eski Çerkes inancına göre, THA önce, PSE’yi (Ruhu), sonra SE’yi (Bedeni) yaratmıştır.

Çerkeslerin ahret ve ruh anlayışları masallarda da işlenmiştir. Çerkes Masalları kitabımızdaki “Baba ve Kızı” masalında Çerkeslerin Ahret ve ruh anlayışı görülmektedir. Bu anlatıma göre ahrette de dünyaya benzer bir yaşantı devam etmektedir. Yani dünya ile ahret birbirinin fotokopisi gibidir. Hangisi asıl, hangisi fotokopidir, bilemiyoruz ancak dünyanın bir sınav yeri olduğu inancına bütün toplumlarda rastlanmaktadır.

Masallarda bir genç, bir süre önce ölen annesiyle görüşmek için öte dünyaya gitmek ister. Şimdi masaldan konumuzla ilgili alıntılar yapalım: 

“...Ölüler ülkesine gitmeye karar vermiş. Giyinmiş, kuşanmış, azığını alıp yola çıkmış. Gide gide dünya ülkesinin sonuna varmış ve ölüler ülkesine girmiş. Ormanı, suyu olmayan, çıplak düz bir ovada yol alıyormuş. Gittiği yeri bilmeden ilerlerken kocaman siyah bir şey görmüş. “Allah Allah bu da neyin nesi, tek başına kımıldamadan duruyor.” demiş. Yaklaşınca kocaman siyah bir ö­küz olduğunu fark etmiş. Öküzün kuyruğu kalkık, bir boynuzu yerde, bir boynuzu gök­teymiş. Otlayamıyormuş. Delikanlı öküze:

-Neden bu kadar kötü durumdasın? Diye sormuş.

-Ben de bilmiyorum, o gittiğin yerdekilere sor, demiş öküz.

Delikanlı onu geçip yoluna devam ederken bir fırın görmüş. Bir yaşlı kadın fırına ekmek koyuyor, ekmek hemen pişiyor ama yemek için ağzına götürürken birden yok oluyormuş. “Bu da ne acayip bir şey” diye delikanlı hayretler içinde kalmış. 

Yaşlı kadına sormuş:

-Bunlar neden böyle oluyor?

-Bilmiyorum, demiş yaşlı kadın, durumumu gördün, bunun nedenini gittiğin yerdekilere benim yerime de sor. Rica ediyorum.

Delikanlı orayı geçtikten sonra bir kararıp bir ışıyan bir dünyaya girmiş “Allah Allah, bu nasıl bir dünya? Atımın derisi, iki adımda bir kararıyor, bir ışıyor” demiş kendi kendine.

Böyle aç susuz giderken uzakta kararıp ışıyan bir şey görür gibi olmuş. Biraz sonra su kıyısında kaz otlatan küçük yaşlı bir kadına rastlamış. Küçük nine delikanlıyı görünce:

-Buyur oğlum, sen uzaklardan geliyorsun, acıkmışsındır, diyerek onu küçük bir eve almış. Kızarmış kaz etiyle karnını doyurmuş, atına da yiyecek vermiş. Genç adam yaşlı nineye sormuş:

-Söyler misin bana, bu nasıl bir ülke böyle? Bir kararıyor, bir ışıyor. Bunun nedeni nedir? Küçük nine şöyle cevap vermiş:

-Tabii söylerim oğlum, bu geldiğin yer “ÖLÜLER ÜLKESİ” denilen yerdir. Ölülerin geldiği dünya burasıdır. Işıdığı zaman, iyilik yapıp da gelenler için ışır, karardığı zaman kötülük yapıp da gelenler için kararır. Sen buraya gelirken bir boynuzu gökte, bir boynuzu yerde, otlayamaz durumda kocaman bir öküze rastlamıştın. O öküz, insanlara isteyerek hizmet etmediği için öyle oldu. O yaşlı kadının, pişirdiğini yiyememesinin sebebi, yaşamı boyunca yiyecek konusunda başkalarına kötü davranmış olmasıdır. Dünyadayken, pişirdiği ekmeklerden büyük küçük, hiç kimseye yedirmemişti. Şimdi kendisinin de yiyememesinin nedeni budur. Bak oğlum, yüz yılı aşkın bir süreden beri bu suyun kenarındayım. Şimdiye kadar hiç canlı bir insan görmedim. Sen ise canlısın, nereden gelip nereye gidiyorsun?

-Ölen annemizin yanına gidiyorum. Hasta olan kız kardeşim, “Annemizin parmağındaki altın yüzüğü getirip parmağıma takarsan iyileşeceğim” dediği için buraya geldim.

-Öyleyse oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle. Sen yola çıktığın gün, annen öleli yedi yıl olmuştu, bu gün annen öleli sekiz yıl oluyor, sen bir yıldır yoldaydın. Annenin olduğu yere geldin. Uzakta değil ama oraya atla gidemezsin. Atını burada bırakacaksın, yolda ölü taşıyan bir sandal göreceksin. Sandala binip denizi geçince, toprağa ayak bastıktan sonra anneni bulacaksın. Şimdi yola çıkarım dersen azığını hazırladım.

Delikanlı, küçük ninenin verdiği azığı da yanına alarak yola çıkmış. Gide gide ninenin söylediği gibi kütük kadar büyük ve ağır bir ölü sandalına rastlamış. Hiçbir şey demeden sandala binmiş. Sandal, delikanlıyı, büyük bir denizden geçirip öte yakaya çıkartmış. Karaya ayak basınca oturup bir şeyler yedikten sonra yola çıkmış. Çok gitmeden, dönen büyük bir taşa rastlamış. Dönen taşta bir kapı olduğunu görmüş. Kapının üstüne sıçrayınca kapı açılmış, delikanlı odadan içeri girmiş. Oda daracıkmış. Sonra bir kapı daha açılmış, delikanlı oraya bakınca derli toplu tertemiz bir ev ve sedirde yatan bir kadın görmüş. Delikanlı annesini tanıyıp yaklaşmış ve okşamış. Annesi gözlerini açıp doğrulmuş ve şöyle konuşmuş:

-Seni buraya getiren nedir oğlum? Şimdi sana söyleyeceklerimi yerine getireceksin. Seni buraya gönderen kız kardeşinin kalbini kırmayacaksın. Babanın da kalbini kırmayacaksın. Beni daha fazla göremeyeceksin.

Annesi, yüzüğü oğluna vermiş, kendisi tekrar uzanmış ve ruhu çıkmış. 

Delikanlı da annesinin yattığı taş odadan ayrılmış.

Yine o ölü taşıyan sandala atlayarak denizden bu tarafa geçmiş. Yürüyerek daha önce rastladığı kazları otlatan ninenin yanına gelmiş. Nine onun geldiğini görünce çok sevinmiş,

-Altın yüzüğü getirdin mi? diye sormuş.

-Getirdim nine, sen olmasaydın o denizi geçemezdim, annemi de göremezdim demiş. Ni­ne, “Öyleyse bir şeyler ye, oğlum diyerek, delikanlıyı iyice doyurmuş. Delikanlı atına bi­nip kız kardeşine gitmek için yola çıkmış...” 

Yaptığımız bu masal alıntısında görüldüğü gibi eski Çerkesler, ölüm, ahret (Hadrıhe), ruh (PSE) gibi konularda ilginç inanışlara sahiptirler.

 

Yaşar Bağ (Nart Dergisi 11.Sayısı-1999)

Çerkes silahları da her şey gibi zamanın değişik ve gelişmelerine uyarak biçim değiştirdiği anlaşılmıştır. 1722 yılında başlayıp 1864 yıllarına kadar süren Çerkes - Rus savaşlarında düşmanın silahlarından üstün, hiç olmazsa eşit silah kullanmak icap ettiğinden bu savaşlarda ok ve yay kullanılması terk edilmişti.

Sonraları bunu sadece kibarlık nişanesi olarak yada avlanmak için savaş haricinde de taşıdılar.

Çerkesler bu zamanlarda diğer milletlere nazaran daha iyi silahlar yapmaktaydılar. Çeliği iyi işlediklerin­den kama ve kılıçları iyi kesmek konusunda eşsizdi. Çerkes zevki, tabiat güzelliği silah takımlarına da yansımıştır.

KAMA: Çerkesler’in en eski vefakar dostu kamadır. Müdafaa amaçlı kullanılan bir silahtır.O elbise gibi yataktan başka her yerde vücudun ayrılmaz bir parçasıdır. Yakın vuruşlarda kamanın en çok iş gören silah olduğunu bildiklerinden daima yanlarında taşırlar. Hem keser, hem de delici özelliği olmasına rağmen düşmanı dürterek öldürmemişlerdir kendi aralarında da dürtmek ayıp sayılmaktadır.

Kamalar hep halkın kendi ürünüdür. Ve herkesin zevkine göre kını süslenir. Genellikle “savur” dedikleri at derisi yada “sahtiyan” denilen keçi derisinden yapılan kama taşırlar, kısmen yada tamamen altın ve gümüş ile kınını kaplatırlar, süslü güzel nakışlarla güzelleştirirler. Kamanın altında tahta kına oyulmuş bir bıçak bulu­nur. Gümüş kaplamalı kamaların kabzası bazen fil dişinden, genelliklede siyah manda boynuzun­dan yapılır. Kama, kabzasına yakın yerinden kemere sağdan sola doğru takılır.

SEŞHO-KILIÇ: Çerkes silahları arasında kamadan sonra kılıcın önemi vardır çünkü Çerkesler devamlı savaşlara yetecek derecede barut yapmak veyatedarik etmek konusunda kimi zaman zor duruma düştüklerdi. Ancak kılıcı her yerde ve her zaman kullanabilecekleri için önemli bir kıymet verirlerdi. Saldırı amacıyla kullanılan bir silahtır. Genellikle savaşlarında yalın kılıç olarak düşmana saldırılardı ve onunla kendilerini savunurlardı. İlk başlarda “Kate” olarak adlandırılan ve zırh delme özelliğine sahip uzun kılıçları kullanırlardı (Üst resim)Daha sonra Kuban-Karadeniz Adıgelerinin icadı olan süvari kılıçlarını kullandılar (Alt resim).

 

 

İyi kılıç kullanmak, düşmanın atının üstünden kapıp yere atmak için bilekte fazla kuvvete gerek olduğundan Çerkesler idmanlarında genellikle kolun adalelerine önem verirlerdi. Gençlerin her zaman taş atması, demir gülleler kullanması eğlencenin yanında kola kuvvet vermek içindi. Bir kılıç darbesiyle düşmanı iki parça edememek maharetsizlik sayılırdı. Bundan ötürü asılı duran 3-4 koyun gövdesini bir kılıç darbesiyle kesebilecek kadar kollarına kuvvet ve maharet verirlerdi.

Çerkes kılıçları çeşitli memleketler yapısıydı. Çoğu kendileri tarafından imal edilmiştir. Bazısı dünyaca tanınmış Şam çeliğinden yapılmış kılıçlardır. Bunlar Mısır’daki hemşehrileri aracılığıyla tedarik ederlerdi. Bunlardan başka Eski Romalılara, İspanyollara ait ve üzerlerinde Latin ve İspanyol yazıları, resimleri bulunan kılıçlar da vardı.

Bunlar Haçlı Savaşlarına katılmak için “Daryal” geçidini kullanarak Anadolu’ya geçmek isteyen ve perişan edilen Avrupa sürüleriyle, Çerkesya sahillerinde eski zamanlarda ticaret oluşturmuş olan Cenevizlilerden kalmadır. Bazı meşhur kılıçların değeri çok fazla olduğundan ancak birkaç esir köle ve cariye karşılığında satın alınırdı.

Kılıçların kını; siyah Savur ya da sahtiyan kaplıdır. Kabzası da siyah boynuzdan ya da beyaz fildişinden yapılmıştır. Kimilerinin kılıçları ise kamalar gibi kısmen ya da tamamen nakışlı gümüş ve altınla kaplıdır.

Kılıç sağdan sola omuzdan takılır ve solda bulunur. Kayışı üzerinde düğme bulunmaz Fakat ucunda gümüş veya altın toka bulunur.

FXONÇ-TÜFEK: Çerkesler’in tüfekleri genellikle kendi yapımlarıdır. Hafif ve narin olduklarından taşınması kolaydır. Atışı rahat ve çok iyi olduğundan bu tüfeklerle Çerkesler 2-300 metrede dikili nişangah tahtasının ortasındaki üç santimetre çapındaki küçük daireyi vurmakla yetinmezler, dairenin ortasındaki ufki olarak yerleştirilen bıçağın ağzı ile kurşunu iki parçaya ayırmaya nişancılık derler. Göğüsteki fişekliklerin her birisinde ölçülmüş olarak bir atım barut ile ağızda çaputu ile beraber kurşun bulunduğundan alışkanlık sahibi Çerkesler, tüfeklerini hemen hemen otomatik silahlar kadar hızlı doldurulup atarlar. Çakmağın ağzına kuru barut koymak için fişekliğin altındaki sol cepte zarif ve kullanışlı kolay siyah boynuzdan yapılmış güzel bir barutluk vardır.

Tüfeğin kundağının ucuna beyaz fildişi, tahta kısmının üzerine gümüş halkalar konur. Fakat demir üzerine altın çok nadir işlenir. Tüfeğin ayrı kayışı varsa da daima kılıf içinde taşınır.

Kılıf ise yamçı keçesi gibi üzeri kıvırcıklı siyah keçedendir. Kayış takılacak yerlerinde, iki ucunda kırmızı sahtiyandan birer kemeri vardır. Nişan çatalı kılıf açık ağzı ile kırmızı sahtiyandan yapılmış kemer sırma şeritlerle süslenir. Tüfek daima sağ omuzdan asılır ve dipçiği aşağıda bulunur. 

GERAHO-TABANCA: Çerkes tabancaları tüfeğin kısa bir modeli olup yalnız dipçiği biraz kavisli ve ucunda fil dişinden ya da siyah boynuzdan bir yuvarlağı vardır. Bu toparlağın ucundaki halkaya bağlı sırma işlemeli bir bağ ile duvara asılır. Tabancanın kabzasını, bileziklerini sahipleri gümüş ve altınla süslerler.

Tabancanın beyaz patiskadan bir kılıfı bulunur. Ve kılıf içinde olduğu halde arkada kemerle setre arasına sağdan sola geçirilir. Bazen kılıfsız olarak konulur, bazen de siyah sahtiyandan yapılmış kılıf içinde kemere takılır. Tabancayı yakın müsaderelerde kullanırlar.

16-18.yüzyıllarda Adigeler sonbaharda ormana giderek kutsal saydıkları büyük bir ağacın altında her zaman gökte olduğuna inandıkları 'Thaskho' (Büyük Tanrı)'ya dua ederlerdi. Adigeler arasında Hıristiyanlık olanlar da vardı. Bu yüzyıllarda yazılı dualarla yapılan koruyucu büyüye çok önem verilirdi. Bununla bağlantılı olarak demire saygınlık gösterilir, demirin yararının görüldüğü yerlerde (ekim, hasat vb. zamanlarda) şölenler yapılırdı. 


Ekinlerin bereketi, yağmurun bolluğu vb. için de büyüler yapılırdı. 16-18.yüzyılda Kafkas halklarının dinleri birbirinden farklıydı. Dağıstanlılar, Nogaylar ve Çeçenler, Gürcistan'a yakın bir kaç köy dışında çoğunlukla islamiyeti benimsemişti. Adige-Abazinlerin yarısı hıristiyan, yarısı müslümandı. 17.yüzyılda Kabardeylerin çoğunluğu islamı kabul etmisti. O zamanlar putperestler de vardı. İslama girdikten sonra da bir süre bu eski adetlerini sürdürdüler. Bölgeye gelen turistler Çerkeslerin dinlerini anlamakta zorlanıyordu. Bu durum islamın Çerkes adetleri tümüyle yok edemediğini göstermektedir. 

Kafkas halkları ne tam hıristiyan ne de tam müslümandı. 1859'a kadar Mezitha (orman tanrısı), Psitha (su tanrısı) vb. putperest inanışlara rastlanmaktaydı. 

Bir zaman hıristiyan olan Temirguey'in tanrı inançları çok çeşitliydi: Thaskho (Meryem'in baş tanrısı) Sergups’dur. Tanrının Elbruz dağında bağlandığına ve yerde ot bitmez, hayvanlar çoğalmaz, insanlar nefretle birbirini öldürür olunca çözüleceklerine inanılan kötü cinler; su, ates ve gök gürültüsü tanrısı olan Sible; baskına (zekoe, tewoe) gidenleri koruyan tanrı Zeykuth; su, deniz ve deniz hayvanları tanrısı Kodes; orman ve av tanrısı Mezitha; demir, silah tanrısı, bunlarla yaralananları iyilestiren, kendisi de usta bir demirci olan Leps; hayvan sürülerinin koruyucusu Ahin. 

Çerkesler islamı Türklerden ve Kırım Hanlarından aldı. Ondan önce bir bölümü hıristiyan bir bir bölümü putperestdi. Çok çeşitli tanrıları vardı; hasat, harb, sevgi, rüzgâr, deniz vs. tanrıları vardi. Kurban kesip tapındıkları, putları bulunan tapınakları vardı. Dini törenlerini genellikle açık alanlarda, özellikle kutsal bir ağacın altında yaparlardı. Dini ayinleri, özel bir kâhin yönetirdi. 

Rum imparatoru Jüstinyen zamanında hıristiyanlık yayıldı, kiliseler inşa edildi. İlk ruhban Nalçik’in 5 km. kuzeyinde yerleşmişti. Kilise kalıntıları yanı sıra bugüne dek süren hıristiyan adetleri de vardır. Bu adetler, siyah giyme, miladi yılbaşını kutlama, pazar gününe ‘Tanrı günü’ (Thamafe) deme gibi. İsa Mesih’e çok saygı duyarlar. Kafkasya’da islama ilk girenler Gürcüler, sonra Dağıstanlılar, sonra Kabardeyler olmuştur (MS.12.yüzyıl sonlarında). Onlardan da tüm Çerkeslere yayılmıştır. Çerkesler ‘Hadrikhe’ dedikleri bir ölüler dünyasının varlığına inanır, buranın korkunç bir yer olmadığını, oraya gidip dönmenin olası olduğunu kabul ederlerdi. Çerkesler Tha, sible, bestetha, mezitha, tleps, goase vb. birden çok tanrıya inanırdı. 

Adigey’de islamlaşma 16.yüzyılda başlamıştır. N.Sora’nin yazdığına göre aralarında, 1717’de öldürülen ve kitapları yakılan son ‘Socen’ gibi ‘socen’ ya da ‘dekan’ ünvanlı din adamlari yaşardı. İslamiyetin ilk önce Dağıstan tarafından tebligciler eliyle geldiğini belirten Mefedz S., islamın Adigelere kan ve kılıçla geldigini iddia etmektedir. Adigeler 16-18.yüzyılda sonbaharda ormana giderek kutsallık atfettikleri büyük bir ağacın altında Thaskho’ya (hep gökte olduguna inanılan büyük tanrıya) dua ederlerdi. Hıristiyan Adige inanışında İsa Mesih peygamber kabul edilir, Yaliya (Iliya) denilirdi.

Çerkesler Kimdir?

Aralık 27, 2018

Kafkasya’nın Renklerini Anadolu’ya Taşıdılar. O Güzelim Vatanlarına Hasret Şarkılar Yakarak… İnsan Irkının Üç Yüz Bin Yıl Önce Ortaya Çıktığı Bir Ülke. Masallar Diyarı, Düşler Ve Mutluluklar Coğrafyası… Binlerce Yıldır Toplumların, Uygarlıkların Gelip Geçtiği Kavimler Kapısı. Kafkasya… Çerkeslerin Ana Yurdu. Çerkesler Kafkasya’nın Yerli Halkı… Yüksek Medeniyet Kurmuş Bir Halk. Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Kaldıkları Sürece Hep Savaşmak Zorunda Kaldılar…


Önce Sarmantlar Saldırdı Topraklarına… Sonra Sarmantlardan, Hazarlara; Alanlardan, Perslere; Cengiz Han’dan, Aksak Timur’a; Kırım Hanlarından Rus Çarlarına Kadar Herkes Eşi Benzeri Bulunmayan Bu Coğrafyayı Kendi Topraklarına Katmak İstedi. Cesur Ve Zaptedilmez Bir Halk Olan Çerkesler Uzun Süre Bu Saldırılara Göğüs Gerdiler. En Çetin Mücadeleyide Ruslara Karşı Sergilediler. 

Çerkesler Tam 306 Yıl Ruslara Büyük Kayıp Vererek Direndiler Kutsal Bir Varlık Gibi Gördükleri Ülkelerinin Güzel Dağlarını, Topraklarını… Yürekleri Sadece Vatan Sevgisiyle Dolu İnsanlar Olarak… Çerkesler Doğdukları Andan İtibaren Yaşamlarında Her Şey Bir Tören Niteliğindedir. “Habze” Denen Geleneksel Kurallara Bağlı Bir Yaşam Sürerler.Bu Kurallar Hayatı Tümüyle Kucaklayan Güçlü Bir Hukuk Sistemidir. Misafirperverlik:"Şöhret İçin Keskin Kılıç Ve Kırk Sofra Gerekir" Der Çerkesler. Çerkes Camiasında Kabul Görmenin Bir Yoludur Misafirperverlik. Hizmette Kusur Asla Affedilmez. Her Evin Mutlaka Bir Misafir Odası Vardır Ve Sürekli Olarak Hizmete Hazırdır. Misafirperverlik Bir Kültürel Yapının Uzantısıdır. 

Çerkesler Kendi Aralarında Geliştirdikleri Saygı Mefhumunu Misafirlikte De Aynen Uygularlar. Çerkes Kaması, Kafkasya’da Yüzlerce, Belki Binlerce Yıl, Çerkes Kimliğinin Ve Kişiliğinin Bir Parçası Olarak Taşındı. Kama, Sürekli Taşınır, Ancak Seyrek Kullanılan Bir Silahtı.Geleneklere Göre Misafir Odasına Oturmadan Önce Duvara Asılırdı Silahlar. Sadece Kama Asılmazdı Çünkü Kama Sahibiyle Özdeşti. Çekilen Kama, Mutlaka Hedefini Bulurdu Ve Bunu Herkes Bilirdi. Bildikleri İçin Gereksiz Yere Çekilmezdi...

Çerkesler

Aralık 27, 2018

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.
Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.
Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi 1924’e kadar Kuban Eyaletine, 1934’e kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.
Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

KAYNAKLAR
-Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara
-Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul
-P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
-Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
-A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
-Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
-M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul
-İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara
-Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul
-Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara
-Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul
-Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara
-Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara
-Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul
-Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara
-Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

Aan: “Ardıçtaki, geliş yerindeki” anlamlarına gelir.

Abaş: “savaşan, mücadele eden” anlamındadır.

Abat (Habat?): Anlamsızdır. Bu ailenin bir kolu da Adige’lerdedir. Türkiye’deki Abant gölüne “Abat Ykuara” (Abat deresi) derler.

Gabı: “Sahili gören” anlamındadır.

Gabniya: “Sahili gören yerden” anlamındadır.

Gabriya: “Sahil korucularından” anlamındadır.

Gamsaniya: “Gamsanalı” demektir. Gamsana ve Gamsaniya bayan adlarıydı. Bu isimli anılan bir anneden soyuna bu ad kalmıştır.

Gandıy: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gartskiya: Bu aile ve adının anlamı hakkında inandırıcı bilgi bulamadık.

Geçba: Ata adındandır. Bu aile Abhazya’nın Hiltsis yönetim bölgesinin başındaydı. geç oğlu anlamına gelen, Evliya Çelebinin seyahatnamelerine konu olmuş bir ailedir.Vakti zamanında Geçrıpş bölgesinde yaşarlardı, büyük Rus savaşında gösterdikleri kahramanlıklarla anılırlar. Savaş kaybedildikten sonra, sürgünle beraber bir kısmı balkanlarda bugünkü Bulgaristan ve Yugoslavya taraflarına, bir kısmı ise Adapazarı’nın Kuzuluk köyüne göçmüştür. Balkanlara göçenlerin önemli bir bölümü daha sonra tekrar Ürdün’e göç etmiş olsalar bile hala balkanlarda bir elin parmağını geçmeyecek kadar Geçba vardır. Türkiye’de ve Ürdün’de de aynı şekilde sayıları diğer Abhaz ailelerine göre çok azdır. Yıldırım Gencer, Gündüz Yıldrımgeç bu ailedendir.

Bir portre: Yıldırım Gencer Gerçek adı Gencer Yıldırımgeç (d. 1936 - Adapazarı, ö. 18 Ocak 2005 - Kuzuluk, Akyazı) Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu.
1962 yılında sinemaya başlayan Gencer, 200'e yakın filmde rol almıştır. Türk sinemasında "kötü adam karakteri" rollerinde tanınan sanatçı, alçakgönüllülüğü ve kendine özgü gösterişli yürüyüşüyle, duruşuyla tanınırdı. Sinema ve dizi filmlerde rol almıştır. Yıldırım Gencer son zamanlarında yalnız yaşamaktaydı. Bir filminde yönetmenlik de yapan sanatçı, 69 yaşında kalp hastalığından yaşamını yitirdi.

Türk sinemasının hain planlar yapan kötü adam rollerindeki başarısının yanı sıra, iyi ve güçlü adam rollerini de oynayan bir isimdir. Malkoçoğlu Krallara Karşı filminde Kazıklı Voyvoda Vlad, Kilink İstanbul’da ve Kilink Uçan Adama Karşı filmlerinde Kilink, Maskeli Beşler ve Maskeli Beşlerin Dönüşü filmlerinde Çelik, Kızıl Maske filminde Al Kapon Arif, Maskeli Şeytan filminde pilot, Canlı Hedef filminde Korsan Kemal, Gazi Kadın filminde Zeynep ve Ahmet’in peşine düşen prens İgor, Kara Murat Ölüm Emri filminde Meyhaneci Barbayanu kılığındaki Sinan Bey, Maceraya Bayılırım filminde Selim, Kin filminde Reşat, Bırakın Yaşayalım filminde Hamza, Kabadayı (dayı) filminde Ratasi, Kılıç Aslan filminde Antoine, Bir Araya Gelemeyiz filminde Gazinocu Behçet, Cemil filminde mafya şefi Vehbi Tok, Bodrum Hakimi filminde jandarma kumandanı Bülent, Ana Ocağı filminde Kamil Bey, Süpermen Dönüyor filminde metalleri altına çeviren kötü adam Ekrem, Bedel filminde Kemal'in şoför ağabeyi Mustafa, Güneş Doğarken filminde Davut'un ağabeyi Kara Mustafa, Beş Kafadar filminde kadın düşmanı Hasan Çavuş, Yıldızlar da Kayar filminde Sarı Davut, Kuzucuklarım filminde Savcı Yıldırım, Nazlı ile Emir filminde Nazlı'nın acımasız babası, Tatar Ramazan sürgünde filminde Kirmastılı, Yorgun Savaşçı adlı eserde Çerkez Ethem, Küçük Ağa dizisinde Çerkez Tevfik, Yarın Artık Bugündür dizisinde Yanıkhan belediye reisi, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu dizisinde Binbaşı Sami, Kuruluş dizisinde Kalanoz, Deniz Gurbetçileri dizisinde Ateşoğlu Murat Reis rollerini oynamıştır.

Gegiya: “Gegili” demektir.

Genkua-Genko: Yabancı kaynaklıdır. Aşuvalarda bir ailedendir. Prof A.N.Genko bu ailedendir.

Gerzmaa: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gerxeliya-Gerheliya: “Gerkhelli” demektir. Ata adıdır.

Gıdım: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gırcın: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gitsba: “Eksik dişli” demektir.

Gıygaa: “Kusurluyu kaçıran” anlamındadır.

Gildız: “Sallapati” anlamına gelir.

Grın: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Guabaçıya-Kobaçıya: Dağıstan’ın Kubaçi bölgesinden Abhazya’ya gelip yerleşmiş Abhazlaşmış bir ailedir.

Guac-Godj: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gogen: Ata adıdır. Bir kolu da Adigelerdedir.

Guagıya: “Küskünce” demektir.

Guapıya-Gopıya: “Önder gönüllü” anlamındadır.

Goramıya: “Kaleli” demektir.

Guası-Gosı: “Gönül kârı” demektir.

Gubliya-Gabliya: “Merhametli” anlamındaıdr. Muhammet Emin Tokcan bu ailedendir.

Bir Portre: Muhammet Emin Tokcan16 Ocak 1996'da Rusya'nın Çeçenistan'ı işgalini protesto etmek amacıyla sekiz arkadaşıyla birlikte Trabzon-Soçi seferini yapmaya hazırlanan Avrasya adlı feribotu 211 yolcu ve mürettebatıyla kaçırdı. 72 saat sonra teslim olan Tokcan, gönderildiği Dalaman Cezaevi'nden firar etti. Ancak sahte pasaportla Kosova'ya gitmek üzereyken güvenlik güçleri tarafından yakalandı. İstanbul DGM'ce 8 yıl 10 ay 20 gün hapis ve 1 milyon 166 bin lira para cezasına mahkûm edildi. Tokcan, 1997 Ekim'inde firar ederek Çeçenistan'a geçti. Geçen yıl İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan sahte kimlik ve pasaportla Soçi'ye gitmek isterken yakalandı. 4.5 yıl hapis ve 7 cezaevi 

DGM'nin 8 yıl hapis cezasına çarptırdığı Tokcan ve arkadaşları önce Bilecik Cezaevi'ne gönderildiler. Tokcan ve eylemci arkadaşları bir süre sonra Eskişehir Kapalı Cezaevi'ne, daha sonra Eskişehir Açık Cezaevi'ne nakledildiler. Daha sonra Tokcan'ın firarı üzerine ise dört Çeçen eylemci, yeniden Eskişehir Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Bir süre sonra Kocaeli ve Bolu Cezaevi'ne nakilleri gerçekleşti. İnfaz Yasası gereği cezaları 4.5 yıla inen Çeçen eylemciler, bu yılın başında istekleri doğrultusunda Bolu'nun Seben ilçesindeki Kapalı Cezaevi'ne nakledildiler. 

Af yasasından yararlandı. Avrasya Feribotu'nu kaçırmak suçundan hükümlü Tokcan da 22 Aralık 2000'de Eskişehir Özel Tip Cevaevi'nden tahliye edildi. Tokcan, "İçeride bir sürü mahkûm kaldı. Aslında bu af filan değil. Çok büyük bir adaletsizlik var" demişti. 

12 adamıyla Swissotel'i bastı. Tokcan, 22 Nisan 2001 gecesi İstanbul Beşiktaş'taki Swissotel'i 12 adamıyla birlikte işgal etti. Otelde bulunan 120 kişiyi rehin alan Tokcan ve adamları, 12 saat sonra İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın otele gelmesi üzerine eylemlerine son verdi. Rehineleri serbest bırakan işgalciler, ellerindeki pompalı tüfek ve kaleşnikofları bırakarak polise teslim oldu.

Gucger: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Gucuwa: “Yürek kızartan kişi” anlamındadır.

Gudı: “Kalp bitişiği, göğüste tutulan” anlamındadır. Ata adıdır.

Guguwa-Goguaa: “Merkezin ortasındaki” anlamındadır.

Guıydun-Guydun: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Guliya-Gulya: “ Kalb içinde” anlamındadır. Abahz edebiyatının kurucusu Dirmit Gulya bu ailedendir.

Bir Portre: Dirmit Gulya Abhaz halkının tarihsel süreç içerisinde yetiştirdiği en önemli insanlardan biridir, Abhaz dili ve edebiyatının temelini atmış, onu yüceltmek için olağanüstü çaba harcamıştır. 

Dirmit Gulya, 21 Şubat 1874 tarihinde, Abhazya’nın Varça köyünde dünyaya geldi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Abhazlar Osmanlı’ya sürüldüğünde, Gulya ailesi de Trabzon’a geldi. Osmanlı topraklarında bir yıl geçirdikten sonra Abhazya’ya geri döndüler ve Azyübja Köyü’ne yerleştiler. Dirmit Gulya 1883’de Akua’daki Dağlılar Okulu’nda öğrenime başladı. 1889’da Goride’deki Kuzey Kafkas Öğretmenler Semineri’ne katıldı. Annesi ve babasını kaybettiği için seminere devam edemedi ve bundan sonra kendi kendini yetiştirmeye karar verdi. Dil öğreniyor, geziyor, gözlemlerde bulunuyor yani yaşayarak öğreniyordu. Halkı yakından tanıyor, onlarla kaynaşmasını biliyordu. Böylece Abhaz aydınlarının içinden halk önderi olarak sivrildi. 

Gulya’nın amacı; Abhaz kültürünü yeniden canlandırmak, bunun için her şeyden önce en büyük problemleri olan eğitim ve öğrenim problemini çözmekti. 1891’de Gürcü Tarihçi Macavaryan’ın yardımıyla ilk kez halka inen bir Abhaz alfabesi hazırladı ve ders kitapları yazdı. 1912’de Abhaz edebiyatının ilk basılı ürünü olan “Arpızbey-Abhüzbe Rüşku-Delikanlı ile Genç Kızın Kitabı” isimli şiir kitabını yayınladı. Aynı yıl Gürcistan’da şiirleri, Ajüaynraalakuaey Axizırtarakuaey adıyla toplu halde basıldı. 1919’da Apsnı-Abhazya adlı bir gazete çıkardı. İlk Abhaz tiyatrosunu yazan Gulya, İkinci Dünya Savaşı günlerini yansıtan piyesler, şiirler de yazmıştır: Sara Sıxuştaara-Benim Ocağım (1955) adlı şiiri, Çauratagalan kıta-Sonbaharda Köy poemi ve Anavurkua-Gölgeler adlı felsefi ve psikolojik piyesi bu çalışmalarına örnek verilebilir. Gulya, şiirlerinin ve bilimsel çalışmalarının yanı sıra yüzü aşkın öyküsü ve Kamaçıç adlı romanı ile Abhaz nesr’ine yön vermiştir. Abhaz kadınının yaşantısını anlatan ilk Abhaz romanı olması Kamaçıç’ın en önemli özelliğidir. Ayrıca eser, Abhazların geleneksel yaşantılarını, törelerini, törensel kutlamalarını, at ve silah kültürünü, düğün ve cenaze törenlerini, danslarını, şarkılarını yansıtması bakımından son derece ilginçtir. 

Gulya birçok savaş ve kahramanlık öyküsü de yazmıştır. Hara Hkavkaza-Bizim Kafkasyamız, Axatsa-Erkek ve Afırxata-Kahraman en güzel örneklerdir. 1950 yılından sonra özellikle şiire ağırlık veren Gulya’nın diğer bazı eserleri de şunlardır: Abrıskil, Ajutwaa Rıhatır Eykutşaşa-Atalarımızın Birbirlerine Saygılı Davranışları, Ajut-Geçmiş, Yuşütit Aşxakua-Dağlar Çiçeklendi(şiir), Atüm Jyüen Atzaka-Yabancı Gök Altında, Sıpsıadgil-Yurdum… 

Gulya 7 Nisan 1960 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra Tiflis’teki Bilimler Akademisi’nin Abhaz Dili Edebiyatı ve Tarih Enstitüsü’ne ve Abhazya’nın Tamş Köyü ortaokuluna Abhaz Ulusal Şairi D.Gulya adı verildi. Bütün eserlerini toplayan bir kitaplık inşa edildi ve Sohum’da gömülü olduğu yere büstü dikildi. 
Gulya öğretmendi, şairdi, yazardı, redaktördü, tiyatrocuydu, oyun yazarıydı; kısacası Gulya tarihin karanlık sularına gömülmemek için Azgın dalgalarla boğuşan Abhaz Ulusunun deniz feneriydi.

Gumaa: “ Yürekli” demektir.

Gumıl: “Yüreklenmiş” demektir.

Gunı: “Kalpteki” demektir.

Gunıya: “Gönüllü” demektir.

Guramga: “güvenmez” anlamındadır.

Gurcıwa: “Gürcülü” demektir. Gürcü iken Abhazlaşmış bir ailedir.

Gurguliya: “Halkalı” demektir. Abhaz şair Boris Gurguliya bu ailedendir.

Gurzan: “İnce iğneli” demektir.

Guşı: “Kızgın gönüllü, küskün demektir.

Guşmal: “Küskünlük sahibi” demektir.

Guwa: “Kalp dostu” anlamındadır.

Guzba-Gudzba: “İçten pazarlıklı” demektir.

Garşkiya: “Fakir giysili” demektir.

Gec-Ghedj: “ Çoğalan meşe” anlamındadır.

Ğentu: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Ğez: “Sert-parlak” anlamındadır.

Ğıdza-Ğıdzba: Anlamsızdır. Ata adıdır. Aşuva ailesidir.

Ğuakiya: “Güçlü ufak” anlamındadır.

Ğuaman: Anlamsızdır. Ata adıdır.

Ğunciya: Anlamsızdır. Ata adıdır.

KAYNAKLAR:
Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar, İlk İnsanlık, Kafkas Gerçekleri
B.Ömer Büyüka İstanbul 1986

Muhaceretteki Çerkes Aydınları
İzzet Aydemir Ankara 1991

Kafkas Diasporası Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü
Sefer Berzeg Samsun 1995

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı