Uzunyayla ve kaderin cilvesi...  Uzunyayla'yı bilir misiniz bilmem. Kayseri - Sivas arasındaki geniş arazi. Bu arazi bir zamanlar 19.yy 'da ormanlarla kaplıymış. Bu arazi, Avşarlar'ın yaylası durumundaymış. Avşarlar, yazları hayvanlarıyla Uzunyayla'ya çıkar. Kışları da Çukurova'da geçirirlermiş. Yıl, 1850'lerin sonuna geldiğinde, kader iki toplumu bu bölgede karşı karşıya getiriyor. Her iki toplum da yenilmiş, ezilmiş, büyük çatışmalardan, kargaşadan, savaştan çıkmış.

Bu iki toplum, Avşarlar ve Çerkezler'dir. Kısaca bu iki toplumu Uzunyayla'da karşı karşıya getiren tarihi sürece değinmek istiyorum.

Çerkezler, Kafkasya bölgesinde yaşayan bir topluluktur. Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesi vermektedir. (19.Yüzyılın ortaları) Şeyh Şamil ve Hacı Murat gibi savaşcıların başarıları, Çerkezlerin yenilmesini engelleyememiştir. Ruslar çok acımasız davranarak, Çerkezleri yurtlarından atmışlardır. Batılı toplumlar ve o zaman güçsüz olan Osmanlı bu olaylara seyirci kalmıştır. 

Tarihin en büyük göçlerinden biri başlamıştır. Çerkezler bu göç sırasında çok acılar yaşamışlar çok kayıplar vermişlerdir. Osmanlı devletine sığınan bu toplum, göç sırasında çok acılar yaşamıştır. Osmanlı, Çerkezleri Anadolunu'nun ve Suriye'nin değişik bölümlerine yerleştirmiştir. Bu yerleştirme yerlerinden en önemlisi de, Avşarlar'ın yaylası olan Uzun Yayla'ya yapılmıştır.

Gelelim, diğer mağdur duruma düşen Avşarlar'a: Avşarlar, Türklerin en büyük boylarından biri, tarihte bir çok devlet kurmuş Türk Boyu. İran'da, Azerbeycan (Karabağ), Karaman' da devlet kurmuş bir topluluk. Yerleşik düzene yavaş yavaş geçen bir topluluk. 

Güney bölgemizde yaşayan Avşarlar'ın çoğunluğu göçebe yaşamını devam ettirmektedirler o zamanlar. İlkbahar ve yaz aylarında hayvanlarıyla, Uzunyayla'ya çıkmaktadırlar. Tek geçim kaynakları hayvancılıktır. Kış mevsimi gelince de Çukurova'ya inmekteler. Osmanlı, Avşarları yerleşik düzene geçirmek istemektedir.

O zamanlar Çukurova bataklık, sıtma, kolera (gecebaş) her türlü hastalığın kol gezdiği yer. Yerleşik düzene geçmek, Çukuova'ya yerleşmek, göçebe yaşama alışmış bir topluluk için ölüm fermanı gibidir.

Padişahın çıkardığı fermana karşı çıkarlar. Avşar Ozan Dadaloğolu, bu karşı çıkışı şu sözleriyle dile getirir:

" Kalktı göç eyledi Avşar elleri 
Ağır ağır giden eller bizimdir 
Hakkımızda devlet vermiş fermanı 
Ferman padişahın, dağlar bizimdir."

Bu tarihlerde her cephede yenilen Osmanlı, en güçlü ordusunu Avşarlar'ın üstüne gönderir. Avşarlarla, Osmanlılar arasında çok kanlı savaşlar olur. Neticede, Avşarlar çok büyük kayıplar vererek yenilirler. 

Dadaloğlu yenilgiyi şu dizleriyle anlatır.

" Derviş Paşa yıktı yıktı illeri 
Soldu bütün yurdumuzun gülleri 
Karalar giydikte attık alları 
Altınımız geçmez akçe tunç oldu 

Derviş Paşa gayri kına yakınsın 
Böbürlensin dört bir yana bakınsın 
Amma bizden gece gündüz sakınsın 
Öç alırız ilk fırsatı bulanda"

Avşarlar yenilince, Osmanlı Avşar'ı zorla iskân (yerleştirme) yapıyor. Aynı dönemde, Kafkaslardan gelen Çerkezler de yerleştirmeye tabi tutuluyor. Avşarlar'a karşı tarih boyunca düşman olan Osmanlı, Avşarlar'ın yurtlarına, yaylalarına Çerkezler'i yerleştiriyor. Avşarlar'a kala kala kıraç dağlar tepeler kalıyor. Hayvanlarını otlatacak alan bulamıyorlar. yoksullukla başbaşa kalıyorlar.

Aynı dönem Uzunyayla'ya gelen Çerkezler için de zor günler başlıyor. Böylece, Çerkezlerle Avşarlar komşu oluyorlar. Çerkezler, tarlalardan yemek için ot - yemlik- toplayan Avşar kadınlarını gördüklerinde önce çok yadırgıyorlar. Avşarlar da şimdiye kadar o bölgede görmedikleri insan tiplerini gördükçe onlar da bir tuhaf oluyorlar. Kendilerini savaşta yenen, darmadağın eden, gelinleri dul bırakan, padişahtan medet umurak ona sesleniyorlar.

Yedikleri darı 
Giydikleri deri 
Gözü göz, benzi sarı 
El- aman padşahım 
Sür gitsin geri.

Zaman içinde Avşarlar yeterli otlak bulamadıklarından, hayvancılığı bırakıyorlar. Tarımdan da anlamadıklarından, verimsiz arazilerde yoksullukla başbaşa kalıyorlar. İlk başlarda Çerkezlerle bir çok kavgaları oluyor. Zamanın yönetimleri de Çerkezlerden yana tavır alıyor. "Sefalet, asaleti bozar." Avşar sözü, o zamanlardan kalma. Durumu anlatması bakımından önemli bir söz.

Çerkezlerle, zaman içinde kavgalar biter, az da olsa bir yakınlaşma olur. Birbirlerinin gelenek ve göreneklerini de öğrenirler. 

Avşarların düğünleri dernekleri cirit oyunları, yumruk (yumsuk) oyunları, halayları çok ünlüdür. Avşarların önemli bir geleneği de ağıtlardır. Ölülerin arkasından doğaçlama olarak söylenen uyaklı sözlerdir. Ağıt konusunda, Avşarların şu sözü ünlüdür. "Ölümden değil, ağıtsız ölmekten korkarım" Özellikle Avşar kadınları çok güzel ağıtlar yakarlar. Bunlardan, Sindelli Kara Zala, Paşalılı Cemile, Kurtlar köyünde Mehdi nine, Hassa köyünden Kamer Karı...

Günün birinde, köyün birinde bir Çerkez Beyi ölür. Çerkezlerin ağıt geleneği yoktur. Avşarlar'ın çok iyi ağıt yaktıklarını bilirler. Kendi beylerine ağıt yakması için, yakın köyün ünlü ağıtçısı, Kamer Karı'yı çağırırlar. Kamer Karı, ölü evine gelir. Sağa döner, sola döner bir türlü doğaçlama yapamaz. Biraz duygulanması ağlaması gereklidir. En sonunda dayanamaz ve dilinden şu sözcükler dökülür:

"Ne diyeyim de ne söyleyem, 
Ölü bizim olmayınca 
Birer birer tükenir mi 
Kırkı birden ölmeyince"

Avşarlar, her acıda, her savaşta ağıtlar yakmışlar. 

"Sarıkamış Altınbulak 
Soğanlı'yı biz ne bilek 
Bizim uşak böyle gezer 
Ağlı zıbın, kara yelek 

İbrişimin kozaları 
Battı Avşar kazaları 
Sarıkamışta kırıldı 
Gonca gülün tazeleri 

Yüzbaşılar yüzbaşılar 
Tabur taburu karşılar 
Yağmur yağıp gün değince 
Yatan şehitler ışıldar."

Yazımızın başında, kader iki toplumu karşı karşıya getirdi demiştim. Yıllar geçti şimdi bu bölgelerin nüfusu azaldı. Çerkezler göçtüler, Avşarlar göçtüler. Hayvancılık kalmadı, Çerkez atları da. Bir zamanlar yılkı atlarıyla dolu olan Binboğalar şimdi bomboş.

İki toplum da eğitime çok önem verdi. Eğitimli insanlar ülke kalkınmasında çok önemli görevler aldılar almaya devam ettiler. Avşarlarla, zaman içinde kırgınlıklar kalmadı. Avşarlar erkek çocuklarının adını " Çerkez" bile koydular. Bir Çerkezle, Avşar bir araya geldiğinde anlatacakları çok şey vardır. Çerkez hemen Avşar'ın biri derken, arkasından Avşar da Çerkez'in biri diye başlar.

Bu konuda anlatılacak yazılacak çok şey var. Acılar, yoksulluklar, başta birbirini sevmeyen toplumu birbirine dost yapmıştır. Zaten kader onları bir araya getirmişti.

 

Erdoğan ŞAHİN
MİLLİYET.BLOG

Kuzey Kafkasya’nın en eski ve yerlilerinin oluşturduğu kültür, Adige ve diğer alt boylarına ait olan Kuban kültürüdür. Kökleri M.Ö.2000'li yıllara dayanır.Kuban kültürü antik bir uygarlıktır. Kendisinden sonra gelen tüm Kuzey Kafkasya halklarını etkisi altına almıştır.

Kuzey Kafkasya'da Adige Özerk Cumhuriyeti başkenti olan Maykop kazılarında gün ışığına çıkarılan buluntularda, o döneme ait tunçtan ve diğer bazı madenlerden araçlar açığa çıkarılmıştır. Bu bölgede demirin eritildiği ocaklara ve yaygın olarak demirden yapılmış araç gereçlere rastlanmıştır.

Mitolojiye göre; ateşi devlerden çalan Promethe Kuzey Kafkasya'da zincirlere vurulmuştur. Neden zincirlere bağlanmak için Yunanistan’ın Olympos dağları debilde Kuzey Kafkasya seçilmiştir? Mitolojideki bu durum çok ilginçtir. Ateşin devlerden çalınmasını Grekler üstlenirler. Ayni mitolojik öğeler Kuzey Kafkasya Çerkes Nart Destanlarında da yer almaktadır. 

Çerkesler'in mitolojik kahramanları Nartlarla ilgili ilgili tüm destanlarda bu kültürü görmek olasıdır. Kuzey Kafkasyalı Çerkeşlerin binlerce yıllık geçmişlerinden kaynaklanan Naat Destanları, öyküleri, efsaneleri henüz yazının bulunmadığı söylemsel ifadelerle baslar. Müthiş zenginliklere sahip mitolojisi, kültürel boyutluluğuyla günümüze ulaşır. Kuzey Kafkas halk destanlarında, Çerkes halkının yasadıkları kesitleri, ilkel toplum ve sonraki süreçlerin izlerini çok rahatlıkla görebiliriz.

Antik Çerkes kültürü içerisinde yaygın olarak kullanılan bir çok araç, kazılar sonucu açığa çıkarılıp Maykop ve Kuban uygarlığına ait olduğu ispatlanmıştır. Ve bu araçlar bugünkü Leningrad müzesinde yer almıştır.

Antik kültür olarak Kuzey Kafkasya'da hakim olan ilk cağ Kuban kültürü, nasıl ki Kolkhide  kültürünü etkisi altına almışsa, yine coğrafi olarak Kuzey Kafkasya'da kendini Bozkır kültürü biçiminde ifade eden İskit kültürü de Kolkhide kültürünün etkisi altında kalmıştır. Kolkhide ve İskit kültürü ile iç içe geçmiş olan bu antik kültürde yaygın olarak kullanılan ürünler arasında en çok görülen araçlar; at koşumları, takılar ve süs eşyalarıdır. İskitler hakim olarak göçebe ve savaşan kabilelerden meydana gelmişlerdir. M.Ö.7.yy. da yasayan bu kabile topluluklarının oluşturdukları kültürel şekillenmelerdir.

 

İlk Çağ Çerkes Kültür Şekillenmeleri

Kuzey Kafkasya sınırları içerisinde Karadeniz kıyılarında  ve iç kısımlarında yer alan Adiğe'nin Maykop ve Kuban yerleşim birimlerinde Paleololitik yerleşim alanları açığa çıkarılmıştır. Bu alanlardaki kabile topluluklarının avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşamlarını sürdürdükleri bilinmektedir. İnsanlık hayvancılık ve tarıma , yani bu ilk is bölümüne ulaşıncaya kadar binlerce yıllık bir zaman geçirmiştir.

Bu dönemlere ait üretim araçları kemikten ve tastan yontulmuştur. Toplumsal yapıya anaerkil düzen egemendir. Anaerkil toplumsal düzen sürecinin başlangıcında metal henüz insanoğlu tarafından bilinmemekte ve kullanılmamaktadır. Bu dönemde yaygın üretim araçları kemik ve tastan yontulan ve uçlarına sopa bağlanmış gibi araçlardan oluşmuştur.

Süreç ilerledikçe, insan yüzlerce yılın sonunda ilk defa madenden yapılmış bir takim metal araçlarla tanışır. Bakiri isler, üretim araçlarını bakir ve tunçtan oluşturur. Ayni süreç ve cağ içerisinde, ya da Bakir ve Tunç cağı bitiminde insanlar altın madeninize kullanmayı başarmışlardır. Altın yapısı gereği yumuşak bir maden olduğundan daha çok süs ve takı malzemesi olarak kullanılmış ve bu biçimiyle de günümüze ulaştırılmıştır.

Kuzey Kafkasya'da yasayan yerleşik il Çerkes bölerinin ataları olan Sind, Meot, Zikh, Kerket ve Pres gibi diğer tüm boylar ilk metal cağına M.Ö.3000'lerde girmişlerdir. Yani günümüzden 5000 yıl önce bu cağa ulaşmışlardır. 

 

Geleneksel Çerkes İlişkileri İçerisinde Kültürel Şekillenmeler 

"Çerkes kültürü köylü bir içerik taşır. Köy ilişkileri içerisinde oluşmuştur. Ekonomik bazıda üretimdir. Kentsel üretim ilişkileri, ulusal materyallerin değişimi, alış-veriş, Çerkes kültürünün özelliğinden değildir.

Çerkes kültürü içerisinde kişi her türlü ihtiyaçlarını kendisi üretmek durumundadır. Ustadır, evini kendisi yapar, Çiftidir; toprağı eker, çapalar, hasadını yapar, tarlasını çitlerle çevirir. Çobandır; hayvanini besler. Şarki söyler, dans eder, ava gider, at biner, hatta gerektiğinde savaşçıdır. "( Çerkes tarihi. Hayri Ersoy, Aysun Kamacı)

Genel Çerkes Kültürü içerisinde Çerkes insanin kazancını değerlendirip, malini, karini büyütmek gibi bir tasası olmamıştır. Başlangıçta bütün amacı kendi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Maddi değer yargıları ve üretim fazlalığı başlangıçta çok önemli olmamıştır. Çerkes insani için halk topluluğu içerisindeki ortaklasa bakış çok daha önemlidir. Giderek üretim fazlalığı doğunca Çerkes kültürü içerisinde de serveti elinde tutanlara, sahip olmayanlar arasında kültürel farklılaşmalar oluşmaya oluşmaya başlar. Çerkes sosyal yapısında değişiklikler gösterir.  Çerkeslerde sosyal yapı Pşi (prens), work (soylu), fekol( köylü), pşitli (köle) yada köle düzeyinde topraksız köylülerinden oluşur. Feodal dönemde Pşi ve Worklarla, Fekol ve Pşitli tabakaları arasında kültürel farklılaşmalarda baslar. 

 

Çerkes Kıyafetlerindeki Kültürel Damga 

Eski Çerkes insanında, giyim-kuşam pantolon, deri çizme, gümüş islemeli kemer, fişeklik ve kama, kalpak ve yamçıdan oluşmaktadır. Günümüz Çerkes insani özellikle yaslıları hala bir düğün ve toplantı olduğunda eski giyim tarzlarına uygun geleneksel kıyafetlerini giyerler. Delikanlılara ise toplantı ve benzeri törelerde eski Çerkes giysilerini kullanırlar.

Çerkes kadınları içinde giyim aynidir. Çerkes "genç kızlarının ve kadınlarının baslarındaki sırmalı taç ve kurakları"(Konduk Yeni Kafkasya Gazetesi 26 şayi) düğün ve törenlerdeki Çerkes Gelenek Kıyafetleriyle kültürel bir bütünlük taşır. Gerek erkekler de gerek kadınlarda farklı durumlar dışında günlük giyişiler kullanılmaktadır. Ancak köy ve kırda kadın giyimi değişiklik gösterir. Eski Çerkes giyimleri bu gün için farklılıklar göstermede asil özel varlığını korumaktadır.

"Çerkeslerin giysileri tek tipti. Fakir ve zengini birbirinden ayırt edilemez. Kardeşlik iddasında bulundukları için, birisine ne gerekirse rahatlıkla ötekinden ister. "(Çerkes Sürgünü N.Berzeg) Bu durum Çerkes Kültürü içerisinde yetişmiş insanin eşitlikçi düşünce biçiminin yansımasındadır.

1666' li yıllarda Kuzey Kafkasya’yı gezen Evliya Çelebi "Çerkeslerin giyimleri, siyah kalpak, siyah aba giyerler. Bellerine kemer bağlarlar, ayakkabı üstleri dikişli, altları bütündür. Başka Ülkelerde bulunmaz" biçiminde bir açıklama yapar. (Evliya Çelebinin ve Haşim efendinin Çerkezistan Notları. m.Günes, Y.Bag)    

 

Çerkeslerde Kaşen (Kashen) Tutma 

Gençlerimiz birbirlerini tanımasında "Kaşen (kashen) tutma denilen kurum, temiz ve güzel bir işlevi sağlar. Genc kiz veya erkekler saygi, hürmet, nezaket, kurallari içerisinde güzel bir arkadaslik yaparlar. Ayrıca birçok arkadaşlıkları da olabilir. Bu arkadaşlıkları süresi içerisinde birbirlerini evlerinde ziyaret edebilirler. Bu duruma anne ve babalarda izin verirler. 

Evine getirdiği Kaşen'i olacak kişiyi ve diğer arkadaşlarını anne baba odada yalnız bırakır. Böyle olunca gençler birbirlerini tanır ve daha iyi sohbet ederler. Davranış ve kültürlerini, esperi ve yeteneklerini, bu sohbetlerde rahatlıkla sergilerler. Birbirleri hakkında daha kapsamlı fikirleri olur. Kasen olurlar.

Birbirlerini sevip beğenirlerse erkek kıza evlilik isteğini, arzusunu söyler. Bu asamaya gelinceye kadar birçok inceliklere dikkat edilir. Süreç doğal bir seyir izler. Aralarındaki arkadaslik olgunlaşır ve kiz evlenmeyi kabul ederse parmağındaki yüzüğü çıkarıp erkeğe verir. Delikanlı; kıza yüzük vermez. Kabul etme onurunu kıza bırakır. Erkek kıza hemen yüzük verirse bu Çerkes kızına saygısızlık ve hürmetsizlik sayılır.

Çerkes kızları evlenirken düğünde gelinlik giymezler. Gelin, düğüne günlük elbise ile gelir. Ancak basına "kurak" denilen sırmalı bir taç takar. Evlilik yapıldıktan sonra yani resmi nikâh olduktan sonra, gelin ve damadın yalınlarının katıldığı coşkulu bir düğün yapılır. Düğünler çok canlı olur.  Çeşitli oyundanlar oynanır, danslar yapılır. Geleneksel Çerkes düğünlerinde düğünü idare eden ve sırası gelenleri oyuna kaldıran bir kiz, bir erkek vardır. Bu insanlara Hatiyako denir.   

 

Çerkeslerde Kaç-Göç

Her toplumda olduğu gibi Çerkes toplumunda da gelenek ve Göreneklerin değişmesini ekonomik gelişim belirler. Çerkes yaşamında bazı eski gelenekler vardır. Bu gelenekler sekil değiştirirse da bugüne dek varlıklarını sürdürmüşlerdir. "Çerkes halkın en belirgin özelliklerinden biri kişisel dinamiklerin çok fazla olmasıdır. Çerkes özgün kültürel değerlerini korumasıdır.(H.Ersoy A.Kamacı age)

Çerkeslerde Kaç-Göç olarak adlandırılan gelenek, evlilik süreci içinde olan kiz ve erkeğin birbirleri ve kendi aileleri ile adetler çevresinde kurmuş oldukları ilişkilerdir. Kaç-Göç evlilik süreci başlangıcında ve ya sonun dada olur. Günümüzde geçerliliği kaybetmiştir ancak eski Çerkes aileleri arasında görülür.

Ne gelinin ne de damadın evlilik sürecinde ve düğünde, aile ortamında ve akrabalar ile diğer insanların arasında ortalıkta görülmemeleri gerekir. Evlilikten hemen sonra gelin kocasının ailesinin yanına evine taşınmaz. Çoğunlukla Atalık olarak tanımlanan ayrı bir odaya taşınır. Çerkes yeni gelini evliliğin ilk ayini o odada (Atalık'ta) geçirir. Buranın dışına çıkmaz. Bir balayı dönemi olan bu nazik dönemde damadında, kendi ailesi ile ayni evde oturması geleneklere göre yasaklanmıştır. Damat gelinden ayrı akrabalarının herhangi birisinin evinde kalır. Damat karisini bu aylarda gündüz veya gece hiç kimseye görünmeden ziyaret eder. Aradan bir hafta geçer ve damat ailesinin evine kabul edilir. Ve bu törenle kutlanır. Damat bu kutlama sırasında bulunan misafirlere ve ailesine, akrabalarına hediye verir. Hediye vermesi Çerkes geleneklerince zorunludur. Aylar, balkıda bir yıl sonra gelin ve damat ailesinin evine katılır.

Bu katılmaya kendi aralarında kutlamak için (büyük düğün)düzenlenir. Burada yapılan kutlama (düğün) olarak adlandırılır. Saka, neşe ve eskiriler yapılır. Dans ve oyunlarla yemekli, müzeli bir tür eğlence ve senlik düzenlenir.       

 

Ortalama Bir Çerkes Köylüsünün Karakteri 

Ezilen insan dürüst olmak durumundadır Tarihsel süreç içerisinde Çerkes halkı çok ezilmiştir. Stile ve savaşlar, sürgün ve katliamlar yasamıştır. Ezilen insan dürüst olmak durumunda ise ezilen halk da dürüst olmak durumundadır. 

Çerkes halkının yaşamında kültüründe bu değerler ön plandadır. Çerkesler ve kültürleri üzerinde baskılar hep olmuştur. Çerkesler kendi kültürleri geliştirirken bu baskılara karsı durmuşlardır. Kendi kültürlerdi geliştirmek başkalarının kültürlerini yok saymamaktan ve küçümsememekten geçer. Çerkeslerde hiç bir kültürü küçümsememişlerdir ve saygi duymuşlardır. 

Ortalama bir Çerkes köylüsünün karakteri ise "Babam dürüst bir insandı. Hak severdi. Onu hiçbirse ye karsı istekli görmedim. Yolda çok değerli bir şey bulsa bile sahibine ulaştırmadan içi rahat edemezdi. Hiç kimsenin malında gözü yoktu. Saoguk kanlıydı. Benim gibi hemen morali bozulmazdı. Tüm aile umutsuzluğa kapılsa bile bize güç verecek sözler bulurdu. Hepimizi yönlendirmesini iyi biliyordu. Annemize özellikle saygi duyar ve çok severdi.(Son Ubih. Bagrat Sinkuba)

Çerkes boylarından olan Abhaz ulusal sairi Bagrad Sinkuba'nin bu gözlemi Çerkes köylüsünün karakterini anlatması bakımından güzel bir değerlendirmedir. Ayrıca Çerkes kültüründe bazı değerler çok kıymetlidir. "Çerkes İnsani, bende su üç şeyi çağrıştırır. Terbiye, saygi ve onur..(Y.Kafkasya Gazetesi 26.şayi.K.Konduk) Çerkesler tarihsel kültürel bağlarına; aralarındaki dostluk ve dayanışmaya çok değer verirler. Dayanışma ve yardımlaşma, Çerkes kültürünün özüdür. Yüzlerce yıl çektikleri acı ve izdi rap bu dayanışmayı dayatmıştır.     

 

Çerkeslerde İmali Konuşma

Çerkes sözlü geleneğinin içerisinde imali söz söyleme bir kültür halini almıştır. Bu kültürel gelenek yaygın olarak kullanılır. Köy Hacet’inde (Köy odasında) konuk ağırlanırken söyleşiler yapılır. Birinin yası sorulduğunda doğrudan cevap yerine dolaylı bir anlatım başlatılır. Bu konuşma ayni zamanda dinleyenleri düşündürür ve eğitici yönlerice içinde barındırır. Su örnek ilginçtir.

"Gençlerde Çemguy’e giderken yirmi krala karsılaştım. Kurtlar çok korkunçtu, ama yolumdan sapmadan, aralarından geçip, yoluma devam ettim. Kurtların içinden biri bile bana sarılmadı. Daha sonra gelin almaya giden otuz kişilik bir gurupla karsılaştım. Onların aralarından geçmemek için yolumdan saptım. Giderken, altmış atlı ile karsılaştım. Onlarla geçiştikten sonra seksen atlı karışma çıktı. Hep gidecek değilim ya gitmek istediğim yere vardım."(Bitmeyen Umutlar, İshak)

Bu imali ve düsündürücü konusmayi dinleyen yorumuyla anlatilmak isteneni kavramalidir. Dinleyenler arasinda bu konusmadan neyin çikarilacagi anlasilmaya çalisilir. Esas söylenmek istenen ise;

"Yirmi kurtla karsılaştım demesinin sebebi, insan yirmisinde iken cesur ve dağî tası asabilecek yürekliktedir. Gelin almaya giden otuz atlı ile söylenen, insan otuzunda iken olaylara farklı gözlerle bakar. Altmış atlıyla karsılaşması ise altmış yasına girdiğinde, gücünden kaybetmeye başlamıştır. Seksen atlıyla karsılaşması ise artik o yasta yapacağı pekte fazla bir şeyin kalmadığı ve sonuçta varacağı yere varmış anlamına gelen Köy Hecesinde bu söyleşiler yaygın olarak yapılır. Sözlü geleneğin bir parçası halini almıştır.

 

Çerkeslerde İnancın, Kültüre ve Sanata Yansıması 

Çerkes Mitolojisinden kaynaklanan yasamın, dönemin kültürel uğrası olan sanatına yansımasıdır. Çerkes Nart Mitolojisinden öğrendiğimiz Thagale (Bereket Tanrısı) Mezitha (Orman Tanrısı) Sible (Yıldırım Tanrısı) gibi tanrılara ait ilk heykellere yada tasvirlere rastlanılmıştır. Fakat Çerkes gelenekleri arasinda sayılan, konuşmalarla, yakarılarla imgesel olan bu tanrılara süslü anlatımlarla tanımlamalar getirilmiştir. İlk Çağlardaki Çerkes toplumunun doğa olayları karsısında panik ve korkuya kapılması bir yakarı, dua, söylem ( Huhao) geleneği doğurmuştur. 

Çerkes toplumunun sanatının niteliği kendisini çok tanrılı dinler zamanında başlangıçta bir yakarı, bir temenni söylemi olan huhao geleneği ile ifade edilir. Ve giderek Çerkes toplumu içerisinde Huaho geleneğini sürdüren ustalar çıkar. "Bir Sanat yaptığının ortaya çıkısında yalnız geleneksel ustalıklarında değil" ayni zamanda halkın beğenisi o sanatın gelişmesi ve kalıcılığında denetleyici unsurdur. Çerkes halkı başlangıçtan günümüze beğenileri ile hep Huaho yapanları denetlemişlerdir. Bu yüzden de gerek inanca karsı gerekse yasma karsı Huaho yapmak geniş halk yığınlarının ilgisini çekme isteğine dönüşerek kalcı olmuşlardır.

İlkel toplumdaki Çerkes inancının Nart Mitolojisindeki tanrısal simgelere karsı yaklaşımda tamamen doğa olaylarının verdiği korku ve panikle yasadığı dayağı denetimi altına almasıyla başlayan yakarı, dua ve söylem zorluklarından kaynaklanmıştır. Toplumsal değişmeler ile birlikte toplumların inanç sistemlerime evrimleşmeler göstermiştir. 

Kuzey Kafkasya Çerkes sanatının kültüre yansıması ise "Doğa olaylarının simgeleri olan çok tanrılı din düşüncesi ve animizm'in egemen olduğu çağlarda ortaya çıkan Kuzey Kafkasya desenlerinde koç, geyik, dağ keçisi, yaban öküzü basları ve boynuzları sitimize edilerek, ana unsurları oluşturulmuş ve günümüze dek getirilmiştir.( Kafdağı. Haziran. temmuz.S.17-18)    

Çerkes sanatındaki bu doku hiçbir zaman bozulmamıştır. Çok tanrılı dinleri terk eden Kuzey Kafkas yada hem Hıristiyan hem İslam hamda Ateist olan Çerkesler günümüz tohumunda yasamaktadırlar. Bu durum ayni zamanda Çerkes toplumunun zenginliği olacakta görülmektedir. Bu inanç dizgelerindeki farklılaşmalar, Çerkes sanatına ve kültüründe yansımıştır. Bu yüzden de Çerkes sanatındaki eski dokuya dokunulmamıştır. Eski Çerkes inançlarıyla beraber İslamiyet Çerkesler arasinda yayılınca sanatta iç içe gelmiştir. Örneğin," Abaza veya Kabardey sırma islemesinde, ibrik ve güğümlerinde, kılıç ve kama kabzalarında, keçe ve hali desenlerinde sitimize hayvan ve doğa motifleri, İslami motiflerle yan yana yasamaktadır.      

 

Çerkeslerde Sözlü Edebiyat

İlk toplumu yasamış insanin ortak bir özelliği vardı. Nedenini çözümleyemediği doğa olayları karsısında korunma yolları arardı. Kendi yaşamını etkileyen dahası engelleyen; simsek çakması, deprem, güneş tutulması, ay tutulması, kitlik, kuraklık vb. gibi doğasal olaylar karsısında bir korku bir panik ile doğayı egemenlikleri altına alabilmenin savasını vermişlerdir. 

İlk insan üretimiyle, kendi özgü yetenekleriyle; bitkileri yetiştirmiş, çapa tarımına geçmiş, hayvanları evcilleştirmiş, ürettiği araçlar ve islediği madenlerde kendisine özgü bir yasam biçimi oluşturmuştur.

Adice Çerkeslerde yaşadıkları coğrafi ortamlarda doğa koşullarına uygun olarak dillerini ve kültürlerini geliştirerek, doğayı gözleyerek, eksik yâda tamam, doğru yâda yanlış yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Sürdürdükleri bu yasam biçimleri içerisinde gizleri çözülmeyen doğa olaylarını değerlendirirken, konuştukları dillerini etkili kılmışlardır.  Başka toplumlarda olduğu gibi Kuzey Kafkasyalı Adige ve boyları da çözümlenmesinde zorlandıkları bu gizemli güçlere karsı zorunlu yakarış sözleriyle, karsılaştıklar, zorlukları bertaraf etmeye çalışmışlardır. Etkili ve süslü sözler yakarmalarla, zorlukları yumuşatma emcini taşımışlardır.   

 

Çerkes Söylenceleri

Kuzey Kafkasya da Çerkeslerin ilk ataları olan Nart Kahramanlarının halkı için verdikleri uğraşları ve yaptıkları ve yararlı buluşlarına ilişkin olarak Adigelerin söylencelerine, türkülerine, melodilerine ve Adige yaşamındaki yiğitlik öykülerine Nart eposu denir. "Çok eski zamanlardan beri (adigeler T.S.) tarafından söylenmeye başlamış yüzyıllar boyunca eklemeler yapılarak zenginleştirilmiş muarazam Adige eposu oulsturulmustur." (Age. Yenemiko Mevlüt.)

Çerkeslerin yaşamları, mitolojik öykü ve masalları, akilli buluşları, düşünceleri Çerkes halkının tarihsel oluşumu içerisinde yer âlisin söylencesi Nart mitolojileridir. Mitoloji Çerkeslerin dünyayı yorumlamaları oluşmuştur. Ürettikleri araçların, isledikleri madenlerin, sosyal yaşamlarının, yasadıkları toplumsal dönemlerin, kültürel ve sanatın ifadesidir. Kral Marx'ın "eposu yasamı doğurmuş, yasamı anlatmıştır." Engels ise, "avcılık ile hayvancılığa tarım eklendi, sonra yün eğrildi, satıldı, demirden avadanlıklar yapıldı, çeşitli avadanlıklar yapılarak ticaretin başlamasıyla da sanat ve bilim başladı." (Nartlar. Hadagatle Asker. Maykop. 1968. Çev. Yenemiko Mevlüt. Age.)

Nart Söylencelerinde Çerkes halkın hangi toplumsal aşamalardan geçtiğini, neleri ürettiklerini, kahramanlıklarının toplumsal işlev ve rolleriyle hangi toplumu yasadıklarını kadın kahramanı Setenay Guase ile Anaerkil dönemi, Sosrikua'nin "kadın sözünün kavuzu olama" sözleriyle Ataerkil dönemi, Nart Tleps'in demiri islemesiyle de demir isçililiğinin kullandığı dönemin tüm bu özelliklerini görebilmekteyiz.

Kuzey Kafkasya Mitolojisinde Nartlarin anası olan Setenay Guase oğlu Sosrikua'nin güçlü bir savaşçı olması ve savaşlara katılması için bir kurban şöleni düzenlenir. Tüm Nartları davet eder. Nartlarin çok kalabalık olarak şölene katıldıklarını gören Setenay Guase "-sineklerin kurban kanına konması gibi, soframa saldırıp herzeyi süpürdünüz." biçiminde açıklama yapar.(Ö.Özbay)

Sözlü söylencelerle doğmuş olan insanin ve toplumun yaşantısını anlatan ve mitolojiye kaynaklık eden bu söylenceler edebiyata kaynak olmuştur.

Çerkes söylencelerinde Çerkeslerin göçebelikten tarıma, yerleşik düzene geçmiş izlerini su sözlerde görmek mümkündür. "(...) Nart Tleps'in komsu kavimlere silah armağanı, yada prak aracının icadı, toprağı islediklerinin ifadesidir. 

Çerkes söylencelerinde ıslanan toplumsal temalar içerisinde toplumun kadın yada erkeğe yüklediği roller ve işlevlerden, hangi toplumsal aşamaları yasadıkları rahatlıkla görülebilir.

Kuzey Kafkas Nart söylencelerinde anlatılanlarda insan ve tanrıların birlikte yasadıkları görülmektedir. Nartlarin anlatılan özelliklerinde, insanlara yardımcı oldukları, yol gösterdikleri, halkın yaşamını kolaylaştırdıklarını, kitlik kuraklık karsısında darı tohumunu halka armağan ettikleri, demiri erittikleri, orak aracını, kerpeteni yaptıklarını, vb. buluşlarıyla halkına kolaylık getirdiklerini görmekteyiz. Nart söylenceleri "tanrılarla ve doğa olaylarıyla savaşımı, demiri, darıyı, koyun ve ati, genel olarak o zamanlarda olması gereken günlük yasamı anlatıyor. Kötülük yapan insanlara ve tanrılara savaşan her zaman iyinin ve doğrunun yanında, yerini" aldıkları anlatilmaktadır.

Nart Söylenceleri, Çerkes halkının tarihi değil ama Çerkes halkının yaşamında toplumsal dönemlerin belirlenmesinde büyük değer taşır.  "Adige halk söylenceleri tarihe sıkı sıkıya bağlı türkü ve söylencelerin oluşturulmasında izlenen yöntem tarihten kopmasına neden oluyor. 

Kuzey Kafkasya da ünü en yaygın olarak söylenen türküler arasinda "Beslen Papdze, Hath'a oğlu Koç'as söylenceleri"dir. Genel olarak yazının olmadığı dönemlerde anlatan mitolojik süslü söyleme geleneği, halklara kendilerinin geleneklerini ortaya çıkartma imkânları verir. "Bir halkın söylencelerini bilmezsen, o halkın emekçilerini de bilmezsin." (Adige söylenceleri. 1970. Maykop. Akt. Yemeniko Mevlüt.)

 

Çerkes Masalları

Her halkın olduğu gibi Kuzey Kafkasyalı Adige halkınınsa sözlü edebiyatında masalların önemede çok büyüktür. Sözlü gelenekler başlayan Adige masalları günümüzde bir çeşit yazı türü olarak Adige halkının yaşamında yer almıştır.

Genel inanç olarak günümüz Türkiye sinde masal hep çocuklara anlatılır. Her insanin aklına masal denilince çocukluğunda dinlediği masallar gelir. Ama Çerkesler arasinda masal üretip anlatmak çok yaygındır. Ve masalı sadece küçük çocuklar dinlemez, en yaslı Çerkesler bile masal anlatmayı, üretmeyi ve dinlemeyi seveler. Bu Çerkesler arasinda kültürel bir gelenekten kaynaklanır. Köy Hacesler ( Köy odası)'nda yaygın olarak oturup söyleşirler yapılırken, masallar önemli oranda yer tutmaktadır. Haceslerde toplanan halk günlük olaylardan, yasamın zorluklarından, sosyal ve toplumsal konuları konuştuktan sonra masalda anlatırlar.

Adige Nart halkının mitolojik öğelerini anlatan sözlü geleneklerin tam tersine, masallar anlatırken toplumun içerisinde sosyal tabakalaşma ayrımları, masal öğeleri arasinda rahatlıkla görülmektedir. "Masallarda sınıflı toplum imcelerini görebiliyoruz. Ezen ve ezilen insan motiflerine masallarda açıkça rastlanılmaktadır." Dahası Adige sözlü geleneği olan masallarda ana tema, islenen konu, ezen ve ezilenler üzerine geliştirilmiştir. Masallarda hakim sınıflara karsı bir savaşım görülür. Haksızlıkların ve haksızların üstüne yürünür ve yok edilmesi vurgulanır.

Adige mitolojisiyle Adige masalları arasındaki düşünce rahatlıkla seçilebilmekte ve görülebilmektedir. Egemen buyurganla, üreten ezilen emekçi halkın toplumsal yapılarının mücadelesi, masallara düşünce olarak yansımıştır. "Adigeler günlük yaşamlarındaki olaylar, tasa ve kıvançlarını, özlemlerini masal formu içerisinde anlatmışlar. 

Adige boylarının Sözlü Edebiyatına mal olan, mitolojik söylenceler, masallar, huhaolar ve türküler çetin yaşamlarının bir parçasının halini alarak, günümüze ulaşmıştır. Adige Halkının yasadığı coğrafi alanlar dağlarla çevrili bir doğal kale durumundadır. Coğrafi ortamda böyle olunca, Çerkesler uzunca yıllar kapalı bir toplum yasamı sürdürmüşlerdir. Bu dağlarla çevrili coğrafyanın insanlarının diş dünya ile bağları gelişmemiş, kapalı bir toplum yasamı, Adigelerdi düşsel ve hayali yapıyı çok daha zenginleştirmiştir. Hayal ve düşsel zenginlik sözlü edebiyatlarını biraz da bu somut durumun etkilenmesiyle çok daha zengin ve yaygın biçimlere sokmuştur. Masallardaki tip ve kahramanlıklarını emekçi halkın içinden seçmişlerdir. Adige halkının masalları bu özellikleri taşıdığı için Adige hakim sınıfları olan Psi ve Worklarin yanlarında Köy Haceslerinde masal anlatma yoluna dahi gidilmemiştir. Genel olarak tüm dünya halklarında masallar halkları bilinçleştirme görevinize görürler. Ve öz olarak ezilen insanlar doğrudan söyleyemediklerini dolaylı olarak anlatırlar. Masallar birazda dolaylı anlatma aracı olarak ortaya çıkmıştır.

 

Çerkes Huhaoları

Adige sözlü geleneğinde dünden bugüne gelen ve süslü sözlerle duyguları anlatan ve kültürel bir gelenektir. Bir kimsenin edebi ve güzel sözlerle herhangi bir konu hakkında duygularını anlatıp konuşma yapmasına Huhao denir. Uzun ve kapsamlı anlatılan Huhaolar olduğu gibi kısa ve öz huhaolarda vardır. 

Adigelerde Huhaolar çok değişik durumlar karsısında yapılır. Yaşanan toplumsal herhangi bir olaya karisin güzel ve sözlerle anlatılan, dilek, temenni bildiren bir çeşit konuşmalarda dönüşür. Genel olarak bir isin başlangıcında anlatılan duyguların açıklanmasıdır. Huhaolar, Adige toplantılarında, toplu yemeklerde, konuk ağırlamada sofra basında ev sahibine veya konuğa karsı düğün, nisan veya törenlerde uygun olarak yapılır. 

Kuzey Kafkasya'da Adige ve diğer Çerkes boyları arasinda Huhaolar ilk defa, çok tanrılı dinler zamanında Tanrılar için, Tanrıların gönlünü güzel sözler söyleyerek alma biçiminde başlayan ve giderek bugünkü halini alan sözlü kültürel bir geleneğe dönüştürülmüştür.

Huhaolar genellikle gerçekçi doğru sözlerle söylenir. Huhaolarda edebi güzellikte ve nazik bir söyleşi olmak durumundadır.  Adigeler arasinda anlatılan Huhaolar, dinleyenleri sıkmamalıdır. Çerkes halkı sıkıcı, yavan bos huho anlatan kimseler için " Tanrıyı sağır ediyor, insanide bıktırıyor."derler. Burada sözlü edebiyatin kültürel gelenegi olan huhaolarla Çerkesler arasinda; dil de, büyük gelismeler gösterir. Ayni zamanda toplumun davranis biçiminide etkiler. Adige insaninin Hatibi dinlemesi, sabirli olmasi ve disiplinli davranmasi, hatibin sözünü kesmemesi gibi eğitici işleri de  Huhao dinleyerek kazanırlar. 

Kuzey Kafkas Nart Kahramanlarinin mitolojik öyküleriyle, Huhao temnni konusmalari arasinda bir bag ve yakinlik görülür. Çerkesler tarihlerinde aci ve sürgülerle yabanci diyarlara dagilmislardir. Diaspora olan insanlarinin anavatna kavusma, geri dönme istem arzularini, özlemlerini, gurbet ve sila temalarini hep Huhaolarina konu etmisleridir. Böylesi Huhaolara sıkça rastlanır.

Türkiye’de yaşayan Kafkas halklarının zaman içinde yitirdikleri birçok değerden biri de ağıtlar ve bununla bağlantılı olarak müziğiktir. Ancak bu değerlere yönelik olarak oldukça özverili çalışmaları yürüten kişiler de mevcuttur. Geleneksel Kafkas müziğinin ve kültürel öğelerinin derlenmesi konusunda akla gelen isimlerin başında şüphesiz Kuşha Doğan Özden vardır. Dergimizin bu sayısında ağıtlarımız üzerine Sayın Doğan Özden ile yaptığımız ropörtajı yayınlıyoruz. 

NART: Sayın Özden “ağıt” nedir, Kafkas halklarında ağıtın yoplumsal işlevi nedir ve kimlere ağıt söylenir? 

DOĞAN ÖZDEN: Kavram kargaşasına sebep olmamak için Çerkes sözlü müziğini üç anabaşlık altında toplamak gerekir. 

1.WERED 
2.WEREDIJ 
3.ĞIBZE 

Weredıj Kuzey Kafkasya tarihinde önemli rol oynamış kişiler için sağlıklarında veya öldükten sonra, savaşlarda ölen kahramanlara, toplumda sevilen kişilere ve savaşlar anında bestelenen ve savaşın seyrini, sonuçlarını anlatan şarkılardır. Bu şarkılar genellikle şölenlerde, düğünlerde, toplantılarda genellikle orta yaş grubu ve yaşlılar tarafından söylenir aynı zamanda orada bulunanlar da şarkıya koro şeklinde eşlik ederlerdi. Bu tür şarkıların eksik ve yanlış söylenmemesi için azami özen gösterilirdi. Bu sayede günümüze kadar ulaşabilmiş 700-800 yıllık şarkılarımız vardır. Şarkılar söylenmeden önce neden bestelendiği, ne zaman bestelendiği, en ince ayrıntısına kadar anlatılır yanlış ve eksik anlatımlar olursa o anda orada bulunan kişilerce düzeltilir sonrada şarkılara geçilirdi. Belli bir yaşa gelmemiş, Thamade sofralarında oturmaya hak kazanmamış kişilerin bu şarkıları söylemesi ‘yanlış söylenebilir’gerekçesi ile hoş karşılanmazdı. Bu tür cemiyetlerde ‘ULUSAL ŞARKILAR’diyebileceğimiz bu şarkılara başlandığında en azından birkaç bölüm söyleyememek veya eşlik edememek ayıp sayılırdı. 

Negume Şora Bekmırze ‘Çerkes Tarihi’adlı eserini ortaya koyarken temel kaynak olarak ağızdan ağıza anlatılarak yüzyılları aşan Weredij’leri aldığını düşünürsek önemlerini daha çok kavrayabiliriz. Bu tür şarkılara Nart Destanlarını, Karakaştav, Hatkh Ğuazem yi ko Muhammed, Kabardeym yi jeş tewej, Senceley, Hatkhım yi ko K’ase, gibi şarkıları örnek verebiliriz. 

Wered ise genellikle gençler tarafından söylenen aşk şarkıları, doğa için bestelenen şarkılar ve mizah şarkılarıdır. 

Ğıbze ise adından da anlaşılacağı gibi Ağıt’tır. İki ana başlık altında incelenebilir. Birisi savaşlar esnasında Rus, Kazak, Kırım Tatarları tarafından yapılan katliamlar için bestelenen, ikincisi toplum tarafından sevilen kişilerin trajik bir biçimde ölümleri halinde bestelenen ğıbzelerdir. Bu tür ğıbzeler de thamade sofralarında söylenirdi ancak ikinci grupta tanımlanan ğıbzeler halktan birisinin ölümü üzerine söylenirdi ve thamade sofralarında söylenmezdi. 

Kafkasya ve diasporayı gerek ağıt ve yas gelenekleri, gerekse Halk edebiyatının bir parçası olarak ağıt açısından karşılaştırabilir misiniz?

Bu anlamda bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Kafkasya’da yazılı edebiyata geçildikten sonra bütütn cumhuriyetlerde ciddi derlemeler yapılmış, köy köy, ev ev dolaşılarak günümüze ulaşan bütün sözlü edebiyat ürünleri derlenmiştir. Derlenmekle de yetinilmemiş toplanan weredıjler, weredler, ğıbzeler profesyonel gruplara seslendirilmiş ve kasetlerle, plaklarla insanlara sunulmuş, radyo ve televizyonlarda çalınagelmiştir. Bu konuda Kardenğuç Zeramuk’un başkanlığındaki bir heyet çok değerli çalışmalar vermiş ve bu çalışmalarını ‘ADIĞE WEREDIJKHER’adlı bir eserde toplamışlardır. 

Diasporada ise bu konularda birkaç küçük ve bireysel çalışmanın dışında bu güne kadar ciddi bir çalışma yapılmamış ve ölen her yaşlımızla kültürümüzün bir parçası toprağa gömülmüştür ve bu gün onlara ulaşmak mümkün değildir. 

Birçok konuda olduğu gibi yas ve ağıt konusunda hızla kan kaybettiğimiz bir gerçek. 1864 sonrasında diasporada birlikte yaşadığımız toplumların yas adetlerine yaklaştığımızı görüyoruz. Örneklemek gerekirse cenaze ve taziye adetlerimizi kaybediyoruz. Bu dönemden sonra ağıt üretimimiz ne kadardır? 

Toplumumuzda asimilasyon hızlandıkça kültürel anlamdaki üretim de düşmüştür. Özellikle sözlü müzik konusundaki üretim tamamen durmuştur diyebiliriz. Cenaze ve yas törenlerimizle ilgili gelenekler sadece belirli bölgelerde, kırsal kesimde kısmen uygulanmaktadır. Kent kesiminde hemen hemen terk edilmiştir. Bu konu başlı başına bir konferans konusu olacak kadar geniştir. Bu nedenle fazla detaya girmek istemiyorum. Diasporada sözlü müzik üretiminin -ğıbze, wered- 10’u geçeceğini sanmıyorum. 

Sizin kişisel çabalarınızla unutulmaya yüz tutmuş bazı ağıtların tekrar topluma kazandırıldığını biliyoruz. Bundan sonrası için neler söylenebilir? 

Ben akademik anlamda müzik eğitimi almış değilim, yüzyıllarca korunmuş müziklerimizin her geçen gün kaybolmasının verdiği üzüntüyle Uzunyayla yöresinde yaşlılarımızdan bu parçaları amatör olarak derleyerek başladım. Başlangıçta kasetlere kaydederek, ezberleyerek, yazarak yaptığım derlemeleri bir gün müzik ile ilgili birileri değerlendirir veya Kafkasya’ya ulaştırılabilirse orada değerlendirilebilir düşüncesiyle derliyordum. Daha sonra, derlediğim bazı parçaları arkadaş toplantılarında söylediğimde insanlarımızın oldukça ilgisini çektiğini gördüm. Amatör olarak kasetlere çektirerek yaygınlaşmasını sağladım. Kaybolmak üzere olan bazı Wered’lerin gençler tarafından hemen benimsenip yeniden canlandırıldığını, düğünlerde çalınıp, söylendiğini gördüm. Bu tür müziklere ve Wered’lere örnek olarak ‘Kayserim yi istasyon (Ju Jansuret yi wered)’, ‘soğıri souk’ite sımığsi sızegowud’, ‘Kars zawem yi wered’gibi örnekler verebilirim. Bu konuda daha ciddi ve profesyonelce çalışmalar yapılabildiği taktirde kaybolmaya yüz tutmuş müziklerimizin Wered, Weredij ve Ğıbzelerimizin yeniden canlanacağı inancındayım. Çünkü bunun canlı örneklerini gördüm. 

Bir kültürel motif olarak toplumumuzda tükenen bu olgu üzüntü ve yas konusunda da asimile olduğumuz şeklinde değerlendirilebilir mi? 

Tam anlamıyla asimile olduğumuzu söylemek doğru olmaz sanırım, en azından gönlüm razı olmuyor. Fakat ciddi çalışmalar yapılmadığı takdirde sona çok yaklaştığımızı söyleyebilirim. 

Mevcut durumda dilin önemi nedir, dil bilmek neleri kurtarabilir veya kurtarabilir mi? Kısaca üzüntülerimiz ve duygularımız Türkçeleşiyor mu? 

Dil bu konuda en etkili faktörlerden biridir. Bu konuda çok güzel bir atasözümüz vardır. ‘Bze zimıam tlepk yi’akım.’(Dili olmayanın ulusu yoktur). Dil kaybolduğu zaman ulusal kültür anlamında herşey biter. Dili bilmeden bir ulusun kültürünü anlamak, tahlil edebilmek ve koruyabilmek imkansızdır. Günümüz gençlerine bu anlamda çok büyük görev düşmektedir. Dilini konuşamayan, en azından yaşatmak için çabalamayan, öğrenmek için uğraşmayanların kültürümüzü yitirmememiz gerektiği yolundaki düşüncelerinin samimiyetine inanmıyorum. Anailimiz bütün kültürel özelliklerimizin temel nedenidir ve bizi ölmüş bir halk olmaktan kurtaracaktır. Dilimiz olmadan hiçbir kültürel özelliğimizi yaşatmamız mümkün değildir. 

Doğan Özden'den alıntıdır.

Yeni yılı Adığeler 23 mart günü olarak kabul eder ve kutlarlardı. Martın yirmi ikisinde katır üstündeki bir tellal köyü dolaşarak, ertesi günü yapılacak olan kutlama merasimi için herkesin kutsal ağacın, yanına gelmesini ilan ederdi. Tellalın ilanı biter bitmez ellerinde meşalelerle genç kızlarla, delikanlılar yeni yıl şarkısını söyleyerek ev ev dolaşırlardı. Bu şarkının mısralarından bazıları şöyledir:

Dağların avluların ötesinden doğarak
Yeni yıl neşe içinde geliyor.
Gel, çiçeklerle dolu ilkbahar
Yeryüzü aydınlık, mutluluklarla taşmış
Gönlümüzü çalan ve neşeyle dolduran,
Tanrı bereketli günleri getiriyor.

Gençler uğradıkları her hanede sevinçle karşılanırlar, güzel sözlerden sonra onlara yiyecek ve içecekler verilirdi. O gece yatmadan önce tüm aileler lambalarını, ocak ateşlerini yakarak aydınlık içinde bırakırlardı. Sabahleyin güneş doğmadan şen ve şakrak seslerle herkes kutsal sayılan ağacın yanına giderdi. Kutsal ağaç el ele onlarca kişinin tutuşarak etrafını çevirebildiği ulu bir çınardır. Tören görevlileri, insanlar gelmeden önce, kumaş parçalarıyla ağacı süslerler ve yeni kurban edilmiş hayvanların derilerini asarlardı.

Güneş doğarken insanlar yüzlerini ulu ağaca ve güneşe çevirerek dikilirlerdi. Dua edecek kişinin bir elinde içi bachsıme dolu bir tas, diğer elinde bir halıjö, sağında ve solunda bir erkek ve kız çocuğu olacak şekilde öne çıkarak dikilirdi. Herkes ellerini güneşe doğru uzatırdı. Öndeki yaşlı kimse güneşe bakarak şöyle dua ederdi: ''Yeni yıl evlerimize iyi nasipler getirsin. Hastalıklardan uzak, dünya barış içinde, ocağımızda bol rızk, sağlık, gönlümüzden geçirdiğimiz her iyi şeylere ellerimiz ulaşarak, mutluluk içinde yeni yılı geçirmemizi tanrıdan diliyorum. "Amin" ".

Bu duadan sonra getirdikleri yiyecekleri ortaya koyarak büyük daireler yaparak, oturup beraberce 'hoacho' yaparak yiyip içerlerdi. Arkasından Vıc oynanır, yeni yılla ilgili şarkı ve türküler söylenirdi. Gençler at yarışları, at güreşleri yaparlar, deri kapmaca oynarlar ve bütün gün eğlenirlerdi.

İlkbaharla birlikte çeşitli eğlenceler ve dini merasimler düzenlenirdi. Geçmiş tarihi çok gerilere giden merasimlerden birisi de Achin ile bağlantılı olanıdır.

Achin, Adığelerde koyunların ve boynuzlu hayvanların koruyucu tanrısıdır. Kıyı boyunda oturan Adığelerde ise ev ve ocak tanrısı olarak kabul edilirdi. Achin Adığe inançlarına göre her ilkbaharda (ekim ayında diyenlerde vardır) kendine kurban edilmesi için bir inek seçerdi. Çobanlar da, sürünün içinden diğer ineklerden daha başka bir şekilde bağırarak kendini belli eden hayvanı ayırırlardı. Kurbanlık hayvan sütle yıkanır ve sonra serbest bırakılırdı ve inek istediği yere giderdi. Sahibi ve diğer halk uzaktan arkasını takip ederlerdi. Bundan dolayı Adığeler bu olaya 'Achin yı şem tlerıkIo' yani 'Achinin kendi başına buyruk ineği' derlerdi. Bu gidişinde başka köylerden geçerse oranın halkıda, yanlarına kara keçilerini alarak katılırdı. Hepsi ellerinde Tchıye bu kutsal ineği takip ederlerdi. Hanceri’nin yazdığına göre Abchaz sülalesi Tzısbe' ler tanrının seçtiği seçkin bir ailedir ve Achin her üç yılda bir bu sülalenin sürüsünden kurbanlık ineğini secerdi. İnek Ubuh ülkesine girer ve Şaçelerle, Varden'lerin topraklarınadan geçerek Şaçeler’de, Çızemuchu'ların Varden'lerde ise Zeyf'lerin avlusunda duraklar ve dinlenirdi. Daha sonra Şçache nehrini geçerek Şapsığ ülkesine gelirdi. Kutsal inek ırmağın her yerinden geçebilirken, insanlar sığ geçit veren yeri ararlardı. Kurbanlık inek daha sonra nehir suyunu takip ederek kaynaklarına doğru ilerlerlerdi.

İnek Achin’in adına vaftiz edilen kutsal ağacın altına otururdu. Burası, yeşillik temiz ve asırlık bir ağaç ve ağacın dallarında ona adak olarak getirilen silahlar asılı olduğu bir yerdi. İnsanlar bu kutsal yere yaklaşınca şapkalarını çıkarırlar ve oturarak dinlenirlerdi. Yemeden içmeden geceyi orada geçirdikten sonra orada yapılan bir dua ile İnek ve ona takılıp gelen insanların getirdikleri kara keçilerde kurban edilirdi.

Yine Hanceri’nin yazdıklarına göre yapılan dua Ubuhça olurdu. Tesbit edilen şu sözcükler vardı duada:
Ulu tanrı ! Sen Achin
Gitsem de ver
Gelseler de ver !

Diğer bir duada ise Achin’in yalnız hayvanlar tanrısı olmadığını ve görev alanının dahada genişlediğini göstermektedir. Achin için yapılan kurban merasimi çok ilginç dini kurallarla yürütülürdü. İnek kurban edildikten sonra, her seferinde başka yerde olmak üzere; -derisinin yüzülmesi- etin parçalanarak ayrılması- pişirilmesi ve yenmesi olmak üzere, üç merhalede gerçekleşirdi. Etler, Yedıc adlı birisinin getirerek, ortaya koyduğu koca bir kazana konarak pişirilirdi. Merasimin her adımında şarkılar söylenir, danslar yapılır ve eğlenilirdi. Kurban edilen büyük baş hayvanın kafası, ayakları derisine sarılarak kutsal ağacın altına gömülürken, karaciğeri geniş alandaki bir çayırlığa konulur ve ortasına da şarap dolu 'bıj' adı verilen büyük bir fıçı konurdu. Bu fıçının içindeki şarap yalnızca Achin için düzenlenen eğlencede içilebilirdi. Ancak bir gün Ubuchların Taebe ailesinden birisi, misafirine ikram edeceği şarabı kalmadığından, bu kutsal fıçıdan şarap alma küstahlığını gösterir. Gece yarısı fıçı patlar ve şarap akar gider ve o günden bu yanada Achın'ın kutsal ineği de kaybolur, bir daha da geri gelmez.

Ünlü Ethnolog, Chut Şamısdin'in halk anlatımlarından faydalanarak yazdıklarına göre Achın iri yarı çok kuvvetli bir erkekti. Elinde çok iri ve uzun, ucu demirli bir değneği vardı. Bu değnekle dağdan dağa nehirden nehire atlayabiliyordu. Bir hafta durmadan dinlenmeden çalışır, ertesi hafta ise dinlenirdi.

Achin’in ölümü hakkındaki hikayeyi ünlü etnograf Lavrov'dan dinleyelim: ''Achin çok güzel bir kızla evlenir. Her ikisi de bir birini seviyorlardı. Ancak kızın babası bu evliliğe karşıdır. Kayın babası Achin uyurken, damadının değneğinin bir kaç yerinden hafifçe keser. Uyanıpta Şçache nehrini her günkü gibi değneğin yardımıyla atlamaya kalkışınca kırılarak coşkun sulara düşer ve boğularak ölür. O günden sonrada Achin'in bereketli sürüleri de kayıp olur. Onun adını ebedileştirecek şekilde Karadenize 4-5 km. uzalıkta, Şçache nehrinin solunda Achıntam,Achınehable köyünü kurarlar. Abedzechler halen onun kutsallığının işareti olarak şu deyimi kulanırlar: Achın ar mığo pfechun,

Savserez/Sosresch(Sosreş)/Sosrezh/Seozeres/Soseres ch/Sseoße=res, Sular ve denizler tanrısıdır. Nart efsanelerinde ise aile ve ocak tanrısı olarak kendisinden söz edilmektedir. Trubetzkoy'un bize 1900 yıllarda Şapsığlar arasında tesbit ederek aktardığı tanrılardan birisidir. Seoseres deniz üstünde yürüyerek gidebildiği gibi daha başka mucizelere de sahipti. Bu nedenle çok gururlandığından Tha bir ayağını keserek onu cazalandırır. Savsırıqo'nun ağacı tek bacaklı kabul edilir. İlkbaharda onun adına kurban kesilir üç gün boyunca merasimler düzenlenirdi ve şölenler yapılırdı. Adığeler onun çok ünlü bir denizci ve dalgalarla rüzgarın onun egemenliği altında olduğuna da inanırlardı. Bilhassa Çerkesya kıyısında yaşayan Adığeler arasında daha çok saygınlığı vardır. Kıyı boyunca onun adına ulu kabul edilen ağaçlar ibadet yeri olarak kullanılmakta ve ondan yardım beklemektedirler. Her bahçede bulunan kurumuş bir armut ağacı onu sembolize ederdi. Bu ağaç yıl boyunca iyice korunur ve kimse ellemeye ya da yakmaya kırmaya cesaret edemezdi. Kutsal günün akşamı bu ağaç korunduğu yerden alınır suya atılır ve yıkanırdı. Arkasında en üst tepesine peynir bağlandıktan sonra kutsal ayine katılan misafirlerin sayısı kadar mum ya da meşaleler takılırak bezlerle vs. süslenirdi. Daha sonra da evin içine taşınırdı. Aile büyük sevinçle, tanrının gelmesini karşılar ve sevinirdi. Rüzgarların ve dalgaların tanrısı evin içine alınmadan önce bir kurban da kesilir ve şölen de hazırlanırdı. Şölenler arada sırada dualarla kesilerek üç gün üç gece devam ederdi. Dualarında tanrının insanları fırtınalardan ve dalgaların şerrinden koruması için yalvarılırdı. Üç gün sonra peynir alınır ve merasime katılanlar arasında dağıtılarak yenirdi. Kutsal ağaç merasimle avluya alınır ve bir daha ki ilkbahar ayına kadar korunduğu yerine konulur tanrıya da iyi yolculuklar dilenirdi. Seoseres’in yolculuğa çıktığına ve ertesi yıl aynı mevsimde geri geleceğine inanırlardı. Seoseres iki kardeşi olduğuna inanırlardı; Sürülerin ve Çiftçilerin tanrısı.

Bodenstedt (1849, 210-202) bulutların da tanrısı olduğu ve kara sularına da egemen olduğunu eklemektedir. Çiftçiler yağmur yağması için, kuraklıktan yanan toprağa su dökerek; psetlıcho keşenın'ı, kadın beyini, anne oğlunu suyla ıslatır ve bu suyun akarsuda denize ulaşacağına neticede de kurban adaklarını akarsuların götürerek Seoseres’e ulaşacağına inanırlardı. Merasimde "kutsal Meryem, tanrının annesi, bizlerden dertleri üzüntüleri uzak tut, sağlık ve zenginlik ver" diyerek dua ederlerdi. Dubrowin, N. eserinde aynı dini merasimin ayrıca tüm yerleşim alanında yaşayanlaın da katılımlarıyla yapıldığını da eklemektedir.

Thağelıc/ Thekhaleik/Thağelec/Thekofeshu, Nart kahramanlarından birisidir ve daha sonraları çiftçilerin ve bereket tanrısı rolünü üstlenmiştir. İki kardeşi vardır; Amış ve Mamış.

İlkbaharda çift sürmeye gitmeden önce gençler el ele tutuşarak bereket tanrısı için şarkılar söyleyerek, yalvararak ekilecek topraklar dolaşırlardı. Çiftçiler grup grup olurlar ve onlara "zetzey" ya da "zetzeğu" denirdi. Meş1odz Serbi'nin yazdıklarına göre her gurubun bir Thamate’si olurdu. Thamate toprağa ilk karasabanı saplayacağı yeri belirlerdi. Orada öküzlerin boynuzlarına, karasabana, sabanın devirdiği ilk toprağa bachsıme dökerek Thağelıc’e adak yapılırdı.

Toprağın sürüldüğü yere bir bayrak dikilir ve bu bayrağa bakarak dinlenme zamanları tesbit edilirdi. Çift sürme günlerinde önceleri pazar, müslüman olunduktan sonra cuma günleri dinlenilirdi. Çift sürme günlerinde yeni evlilerin hiç biri eşlerinin yanına gidemezlerdi, gidenler cezalandırılırlardı.

Yemışç-?/Femışç, Neumann'a göre (184 ;109) Adığe kutsallarından birisidir ve Tokarew (1968; 247) koyunların ve hayvanların koruyucu meleğidir. Bu koruyucu meleğin adına sonbaharda eğlenceler yapılırdı. Ancak Yemışç koruyucu melek değil koyunların koruyucu tanrısıdır. Bu amaçla ilkbaharda koçlar sürüden ayrılırlar ve iyice beslenirdi. Sonbaharda koçlar boyanır, aynalar takılır, şekerler takılır ve koyunların arasına salınırdı. Çocuk ve delikanlılar koçları yakalayarak takılan eşya ve yiyecekleri almaya çalışırlardı.

İlkbahar ayında yapılan merasimde ellerinde yiyecek içeceklerle ve tüfeklerle birlikte çobanların yanına giderlerdi. İçlerindeki en yaşlı olanı elindeki içki dolu boynuzu gök yüzüne ve bastığı toprağa bakarak iyi dileklerini içeren 'hoacho' yı söylerdi.

Bu duadan sonra elindeki içkiden bir yudum alır ve yanındakine vererek dolaşırdı. Erkekler ellerindeki dolu tüfekleri çobana doğru çevirerek havaya ateş ederlerdi. Arkasından koçları sürüye katarlardı. Koyunların çiftleşmeside bu merasimden sonra başlardı.

Merasim yapılmadan doğan kuzular haram kabul edilirdi. Hatta bu kuzuların yenmediği de söylenirdi. Koyunların çoğalması için koçlara el sürülürken, dişilerin üstüne de darı dökülürdü.
Sürüde tek kulaklı bir koyunun olması iyinin ve bereketin nişanı sayılırdı. Dört ayağında beni olan kuzular öldürülürken, bir ya da iki ayağı benli olanlarla üçüz doğuranlar ise iyiliğin ve bereketin nişanı kabul edilirdi.

Bereskejıy, çarşamba, büyük bir olasılıkla Hristiyan diniyle birlikte eski Yunancadan alınmadır. İlkbaharda Çarşamba günleri Adığeler et yemezlerdi.

Çift sürme merasimi, ilkbaharda, toprağı sürmeye başlamadan önce köyün en güçlü ve kuvvetli öküz çiftinin etrafında toplanıp merasimle boynuzlarında yumurta kırmak Adığe geleneklerindendir.

Gök gürlemesi, ilkbaharda gök ilk kez gürleyince, su kaynağına koşulur su getirilir ve bu suyla HarıpIe pişirilir ve tuz biberle yenilirdi. Hayvanlar da hemen suya götürülür ve su içirilirdi. Kim ki en önce bu sudan eve getirir, bu evde bolluk ve bereket olacağına inanırlardı. Ayrıca kışın gök gürleyip yağmur yağmadan kar yenmezdi. Burada tanrı Şıble'ye duyulan inaç ve saygınlığı görebiliyoruz.

Paskalya Yortusu, Adığelerin Hristiyan dininde oldukları yıllarda Mart ayında kutladıkları bir bayramdır. Bu ayda ve yortu boyunca ne borç alır, verirlerdi, ne de hediye alıp verirlerdi. Her aile ayın sonunda dini bayramını kendi evinde kutlardı. Diğer yörelerdeki akrabalarınında dini eğlencelere katılabilmesi için her aile başka bir günde kutlama eğlencelerini yapardı.

Gün doğarken tüfekle havaya ateş edilince paskalya eğlencenin başladığı ilan edilmiş olurdu. Köyde oturanlar kutsal ağaçların bulunduğu yerlere akın akın gelirler ve gerekli dini ayinler yapılır ve kurbanlar kesilirdi. Merasime katılan insanlara bakılarak kurbanlık hayvanlar kesilirdi. Hep beraber yemek yendikten sonra yumurtalar ortaya konulurdu. Eğlenceler sırıkların ucuna konan yumurtalara ateş etmekle sona ererdi. Atışlarda başarılı olanlara kurban edilen hayvanların pöstekileri hediye edilirdi.

Cor-?, Çeşitli anlamları vardır; 1. Haç. 2. Hristiyan dini- Bereket ve bolluğu sembolize eder. bkz. Kaşç 3. Çocuklarca bereketin sembolü olarak yapılan bir dini merasimin adıdır. İlkbaharda kurbağalar ötmeye başlayınca, çocuklar uzunca bir çatal alırlar ve buraya kuru otları bağladıktan sonra ateşe verirler ve çocuklar bunu döndürerek koro halinde 'core core' diyerek koro halinde şarkı söyleyerek tüm köyü dolaşırlardı.

(ХАСЭМ АДЫГЭХЭМ МЭХЬАНЭУ РАТЫШТЫГЪЭР)

Adige Meclisi (Adige Xase) tarihinden bir kesit

Adige ulusunun bağımsız olduğu 1864 öncesi dönemde Meclis, Adigeler katında özel bir önem taşıyor ve büyük bir işlev görüyordu. XVIII-XIX. yüzyıllarda Adigelerin yaşadıkları toprakların tümünde sözü geçen bir devletimiz ve devlet yönetimimiz/yöneticilerimiz yoktu, her bir topluluk başına buyruk yaşıyordu. Aralarında beliren anlaşmazlıklardan zarar görüyor ve sıkıntı çekiyorlardı, bu durum birleşip tek bir bütün olarak düşmanın karşısına çıkmalarını da engelliyordu.

Ancak Adige Meclisi, ulusu birleştirmek için uğraşıyordu. XIX. yüzyılın ilk yarısında Abzegh, Shapsugh ve Natuhayların yaşamında Meclis’in taşıdığı işlevi anlatmaya çalışacağız.

Herkesçe bilindiği gibi o dönemde bu soydaş toplulukların ilişkileri demokratik kurallara göre düzenlenmişti. XVIII. yüzyıl sonlarında feodalizm tasfiye edilmişti. Egemenlik emekçi köylülerin (fekol’ların) elindeydi. Önemli kararlar, belli aralarla (игъорыгьоу) toplanan meclisler eliyle alınıyordu.

Abzegh, Shapsugh ve Natuhaylar önemli sorunlar belirdiğinde, sorunları ele almak ve çözmek için Meclis’i acil olarak da topluyorlardı.

Adige Meclisi demokratik kurallara uygun olarak oluşturulmuştu. Kişiye verilen önem, kişinin çıktığı sınıfa göre değil, kişinin ulusu yararına yaptığı ve başardığı çalışmalara göre belirleniyordu. Sırf bey (pşı) ya da soylu (verk) olmak, Meclis açısından özel bir anlam taşımıyordu.

Adigeler arasında bulunmuş olan İngiliz gezgini J. Longworth 1840’da şöyle yazmıştı: “Kişinin yaşı, yiğitliği, yerinde ve doğru konuşuyor olması, bunlar geçerli olan ölçütlerdir. Böyle kişiler toplum önderleri/sözcüleri oluyorlar”. Rus biliminsanı Karl Stal’ın yazdığına göre, Adigelerin değer verdiği kişiler kişilikli (лIыгъэ зыхэлъ) ve ulusu için canını esirgemeyecek (псэемыблэжь) ölçüde çalışan kişiler idi. Akıllı (Iушэу), kararlı (пытэу) ve konuşmasını bilen kişilere “samimi, içten kişi” (лIы губзыгъ) derlerdi.

Ulusu için mücadele etmiş akıllı ve cesur (псэемыблэжь) kişileri tanıtan yazılar günümüze erişmiştir. Örneğin Ş’upek’o Şamuz (ШIупэкIо Шамуз) ünlü Meclis (Xase) başkanlarından biriydi. Adige Ulusunun bağımsızlığını korumak için çarpışan önde gelen yiğitlerimizden biri de oydu. İki kardeşi dahil otuz iki (щэкIырэ тIурэ ) akrabası Rus saldırganlara/istilacılara (техакIохэм) karşı verilen savaşlarda can vermişti. “Onlar için yas tutmuyorum, tek dileğim onlar gibi onurlu bir biçimde ölmektir” (Ахэр сэ згьаехэрэп,  джащ фэдэ лIэкIэ дахэкIэ сылIэнэу сыфай нахь) demişti Şamuz. İngiliz James Bell, 1837’de Şamuz ile tanıştırılmıştı. Bu ünlü Adige ordu komutanına ilişkin olarak J. Bell şöyle yazıyor: “Tanıştırıldığım bu kişi sakin (рэхьат) ve sıradan (тынчэу) biriymiş gibi görünüyordu, ama kararlı biri olduğu da anlaşılıyordu. Zayıftı (одыгъ), ama uzun boyluydu ve uzunca bir ak sakalı da vardı. Yaşamı, İzmail kalesinin kuşatıldığı günden beri savaş içinde geçmişti. Kısaca söylemem gerekirse, hangi savaştan kaldığını kendisinin de anımsayamadığı çok sayıda yara izi taşıyordu”.

Ünlü Meclis başkanlarından ve ordu komutanlarından biri de Tığujıko Kızbek (Tыгъужъыкъо ъызбэч) idi. Kızbek’e, yiğitliğini tanımlamak üzere “Çerkeslerin Aslanı” (адыгэхэм яаслъан) diyorlardı. Rus istilacılar Shapsugh diyarında, Satruk (Сатрыку) yakınında bir kale inşa etmişlerdi, ama kaleyi fazla bir süre elde tutamadılar. Kızbek komutasındaki Adigeler  kısa bir süre içinde kalenin üzerine yürüdüler. Ruslar 1832 yılında kaleyi tahliye etmek zorunda kaldılar.

Ülke yönetimi ile ilgili işleri başarıyla örgütleyen kişilerden biri de Abzegh Meclisi Başkanı Hatko Zeçeriya (Zekeriya) idi. O’na büyük bir saygı duyan Abzeghler 1847’de bir devlet örgütlenmesini gerçekleştirdiler ve beş yerel yargı organının (alt mahkeme) üzerinde bir Yüksek Yargı organı (Yüksek Mahkeme) kurmayı başardılar.

Adigelere saldıran Rus ordularına karşı alınacak savunma önlemleri Meclis’te görüşülüp kararlaştırılıyordu. Her yüz ailenin kendi içinden seçtiği iki kişi Meclis’in (Xase’nin) toplantılarına katılıyordu.

1831 yılında Rus deniz birlikleri Karadeniz kıyılarına yönelik genel bir çıkartma harekatını başlattılar, Adige Meclisi (Адыгэ Хасэ) ulusu düşmana karşı direnişe çağırdı. Tarihi belgelerde yazıldığı gibi, Adigeler ile soydaşları Wubıhlara boyun eğdirmek için, Rus generalleri Karadeniz kıyılarında kaleler kurma, Adigeleri abluka alına alıp dış dünyadan tecrit/izole etme kararlarını uygulamaya koymuşlardı. 1831-1839 yıllarında Gelencik, Novorossiysk, Navaginsk (**) ve daha başka birçok Rus askeri kalesi, Karadeniz kıyıları boyunca inşa edildi. Kale inşaatlarının başlatılması öncesinde Adigelere saldıran Ruslar, kıyı boyundaki Adige yerleşimlerini ateşe vererek yok ettiler, sel gibi de kan akıttılar ve insanları öz topraklarından attılar.

Adigeler kuşkusuz Rus çıkartmalarına karşı durdular. 1838 yılında General Simborskikomutasındaki Rus ordusu Ş’açe’ye (Soçi) çıkartma yapınca, Dağ halkı (къушъхьэчIэсхэр) saatlerce süren kanlı bir direnişte bulundu. Rusların Ş’açe’yi ele geçirmeleri, sayı çokluğu yanında birlikte getirmiş oldukları topları sayesinde gerçekleşti. Ama Rusların “Karadeniz Kıyı/Kordon Hattı” adı altında kıyı boyunca açtıkları/inşa ettikleri askeri yol üzerinde sıralanan bu kaleler, Adigelerin direnişini bastırmaya yetmedi.

1840 yılında Adigeler ve Wubıhlar birlikte, yiğit Berzeg Hace komutasında Rus kalelerini hedef alan genel bir karşı saldırıyı başlattılar. 7 Şubat’ta Adigeler Psışşuape (ПсышIуапэ) yerinde bulunan Lazarevsk kalesini ele geçirdiler. Belgelere göre özgürlük savaşçıları, gün ağarmak üzereyken büyük bir sessizlik içinde kaleye doğru ilerleyip kale duvarlarına tırmanmaya başladılar. Ruslar anında durumun farkına vardılar, Adigeleri topçu ateşi ve tüfeklerle karşıladılar. Ama Dağlılar hızla kalenin içine girdiler ve keskin kılıçlarıyla istilacıların üzerlerine yürüdüler ve kaleyi ele geçirdiler. Barut fıçılarını alıp ardından kaleyi yerle bir ettiler.

Aynı yıl, 29 Şubat’da Velyaminovsk kalesi (Tuapse Irmağı yamacındaydı) Adigelerin eline geçti. 22 Mart’da Mihailovsk kalesi, 2 Nisan’da da Nikolayevsk kalesi Adigelerin eline geçti. Kalelerin ele geçirilişi sürecinde Abzegh, Shapsugh, Natuhay ve Wubıhlar büyük bir savaş potansiyeli taşıdıklarını ve savaşmak konusunda kararlı olduklarını da göstermiş oldular. Her topluluk ayrı askeri birlikler oluşturmuştu, her bir topluluk kendi flama ve bayrağını taşıyordu. Başlarında komutanları ve en yiğitleri vardı, yüzer kişilik birliklerden oluşuyordu Adige ordusu.

Adige Ülkesi’ni koruma amacıyla Meclis/Xase,değişik görevler de üstlenmişti. Silahlı mücadele yanında diplomatik girişimlerin gereği de biliniyordu. Bunu ilk gündeme getiren de Zaneko Seferbey (***) idi. Seferbey Mart 1831’deki Meclis toplantısında, yardım aramak üzere Türkiye’ye elçiler (л1ык1о) gönderilmesini önerdi. Öneriyi yerinde bulan Meclis, Zaneko Seferbey başkanlığında bir heyetin Türkiye’ye gönderilmesini kararlaştırdı. Heyete Adige/Çerkes Ulusu adına dış ülkelerle görüşmelerde bulunma yetkisi verildiğine ilişkin yazılı bir belge de verilmişti. Belge iki yüz Adige önde geleni ve yöneticisi tarafından imzalanıp mühürlenmişti. Heyet Padişah ve önde gelen Osmanlı devlet adamları ile görüştü. Görüşmeler sonunda Seferbey, Türklerin Çerkeslere yardım etmeyeceklerini anladı. Türkler bir süre önce imzaladıkları 1829 Edirne Barış Antlaşması’nı bozmak istemiyorlardı. Edirne Antlaşması’nın dördüncü maddesine göre, Çerkesya (Adige Ülkesi) Rusya’nın bir parçası olarak kabul edilmişti. Zaneko Seferbey Edirne Antlaşması’nın haksız, dürüstlüğe aykırı ve hukuksal dayanaktan yoksun olduğunu biliyordu.

Bu aleyhte oluşuma karşın Seferbey, yine de İstanbul’da kalmayı, Adige ülkesinde gerçekleşmekte olan olayları doğru bir biçimde dış dünyaya duyurmayı gerekli gördü. Adige önderlere mektuplar yazarak düşmana karşı kararlı bir mücadele yürütülmesini istedi. 1833’te Seferbey yanındakilerdenJaji Alibey’i (Жъэжъые Алибей) Adige ülkesine gönderdi. Bu Adige diplomatı, Shapsugh ve Natuhaylar Meclisi toplantısında bir konuşma yaptı ve Zaneko Seferbey’in mektubunu okudu.

Zaneko’nun yanındaki heyette Harzeko Mış’evest ile Bestlıney Hace de bulunuyordu. Bey (pşı) tanımayan bu kişiler Adige Meclisi’nin temsilcileri olarak İngiltere ve Fransa’ya da gitmişlerdi. Delegasyondan Barakay oğlu Dziaş İsmail (Дзиаш Исмахьил Бэрэкъае ыкъор) ve Kustarıko İsmailde (Кустарыкъо Исмахьил) ulusu için canla başla çalışanlardandır.

Meclis’in belli bir toplanma yeri ve çalışma süresi yoktu. Gerektikçe toplanıyordu. Görüşülen konuya göre toplantı süresi değişiyordu. Örneğin 1846’da imam (ефэнды) Mıhamet Haceko’nun isteği üzerine Adagum Irmağı kıyısında toplanan Meclis on gün çalışmıştı. Meclis’e katılan insan sayısı birkaç on kişiden başlayarak birkaç bin kişiye ulaşabilirdi. Örneğin 1863’te Fransız Fonwill’in de yer aldığı Meclis/Xase toplantısına dört bin kişi katılmıştı.

Çok kişi toplanmış olsa da Meclis toplantıları hızlı/verimli/düzenli ve sakin geçerdi. Dış ülkelerden gelmiş olan biliminsanı ve temsilciler bu toplantıları şaşkınlıkla karşılıyorlardı. J. Longworth şöyle yazmıştı: “Toplantılarda sükunet ve saygı kuralları geçerlidir. Gürültü çıkarmayı, bağırıp çağırmayı ve küfür etmeyi kendilerine yakıştırmıyorlar”. Herkes Meclis’te konuşma hakkına sahipti, ancak kırk yaşın altındakilerin konuştuğu pek görülmezdi.

Meclis kararları toplumun her kesimine duyurulurdu. Meclis kararlarını yerine getirmek için ant içilirdi. Meclis kararları “Defter” denilen bir karar defterine yazılır ve Meclis üyelerinin mühürleriyle mühürlenirdi. Mühürü olmayanlar da parmağını mürekkebe batırıp karar defterine basardı.

Meclis sadece politik bir organ değildi, yargı işlerini de çözerdi. Biliminsanı Frederic Dubois de Montperre’nin yazdığına göre, cinayet davalarını yargılamak üzere Meclis 15 kişilik bir yargıçlar kurulu (mahkeme heyeti) oluştururdu.

İnsanları koruma altına almak ve yoksullara yardımcı olmak Meclis’in başta gelen görevleri arasındaydı. Adige Meclisi’nin ulusu ilgilendiren tüm konularda düzenleme ve çalışmalar yaptığı bilinmektedir.

Prof. Dr. ÇIRĞ Ashad (КIЫРГЪ Асхьад)

Adige Devlet Üniversitesi, Dil ve Kültür Fakültesi Dekanı, Tarih Bilimi Profesörü.

Bilgi notu:

(*) “Adige Mak”ın bu yazısı, “Adige, Çerkes” sitesinden alınıp tarafımdan çevrilmiştir. Ne yazıktır ki, “Adige Mak” gazetesi böylesine önemli bilimsel yazıları, kendi internet sitesine pek koymuyor. “Adige Mak” sitesinin gazete yazılarının tamamını vermesi, bir internet arşivi oluşturması, arşivi okuyucu ve araştırmacıların hizmetine açması için, öncelikle okuyucuların ilgili makamlar katında girişimlerde bulunmaları yararlı olur diye düşünüyorum.HCY.

“Адыгэ макъ” гъэзетэм ш1эныгъэлэжь тхыгъэхэр икъунэу интертетым къыритырэп,тэри ш1эныгъэлэжь тхыгъэмэ апэчыжэу тыкъанэ.Гъэзетэм тхыгъэ пстэури интернетым къырилъхьэн ик1и интернет архчив игъэпсын фэш1к1э Урысие ик1и Адыгэ Республикэ тхьэматэхэм/1эшъхьэтэтхэм  макъэ ягъэ1угъэмэ,лъэ1у тхылъхэр афэгъэхьыгъэмэ  иш1уагъэ къэк1ошъун с1оу сегупщысэ-Хь.Дж.

(**) Navaginsk kalesi bugünkü Ş’açe yerinde kurulmuştu-HCY

(***) “Zaneko Seferbey” (ölümü 1858), önceleri bir Rus subayı idi, ancak Rus istila harekatı başlayınca Rusları bırakıp Adigelerin safına katılmıştı. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında“Çerkezistan Valisi Sefer Paşa” adı altında Osmanlılar tarafından Adigeler arasına gönderilmişti-HCY

Not:Yazı siyahlaştırmaları ve tire içindekiler çevirmene aittir-HCY

 

Prof.Dr.Ç’IRĞ Ashad (КIЫРГЪ Асхьад)

Adige Mak,12 Şubat 2009 (*)

Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız 

Kalmık Yura, Karaçay-Çerkesya Cumhuriyetindeki Adigelerden çıkmış değerli bir insandı. Küçük bir köy olan Abazekt’de doğan genç Yura, Saratov’daki hukuk enstitüsünü bitirdikten sonra insan hakları kürsüsünde başkanlık yapmış ve 1989 yılında da politikaya atılmıştır.

Habez bölgesi mahkemesinde işe başlayan Kalmık, SSCB’nin yüksek Sovyeti'nde milletvekillik, Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı ve Güvenlik Konseyi üyeliği gibi önemli görevlerde bulunmuştur. ‘Düşünce ve konuşmaları ile dikkati çekmiş ve kanun yapıcı komisyonun başkan yardımcısı olmuştur’ diyerek başladı anma toplantısındaki konuşmasına Yura’nın eşi Oktrabyina.

Bizde, başkalarının yanında övünmek hoş karşılanmaz ancak şunu söylemeliyim, yeni kanunların yapımında ve var olan kanunların yeniden düzenlenmesi konularında büyük yeteneği vardı ve bu konularda çok uğraş vermiştir. Kendisinin süregelen bir hastalığı olmasına ve kan değerlerinin sürekli artmasına karşın bilimselliğe ve çalışmaya çok önem verirdi, kendiside çok çalışırdı, fikirlerine çok değer verilirdi ve her zaman aranırdı.

Yura, Adalet Bakanı olduktan sonra, devlet anayasasının demokratik bir temele oturması için çok çalışmıştır. Hal, tavır ve fikirleri ile Rusya Federasyonu'nun devlet adamları arasında sivrilmeyi başarmıştır. Bütün bu çalışmalarından zaman ayırarak, mensubu olduğu Adige ulusunun sorunlarına da ilgi göstermiştir. 1991 senesinde Dünya Çerkes Birliği başkanlığı ve sonrasında da Kabardey Konseyi başkanlıklarında bulundu. Bilim adamı Yura, politikacı Yura, devlet adamı Yura gibi bir çok özelliği vardı. 

Kakmık Yura yaşasaydı bu gün 75 yaşında olacaktı. Değerli Adige insanı Kalmık Yura’nın anısına düzenlenen anma toplantısına, Kabardey-Balkar Cumhuriyetinin temsilcileri de katıldı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Gelyahov Abdullah, Cumhurbaşkanı Danışmanı Kumuk Boris, Parlamento Komisyonu Başkanı Apşe Zavur, Dünya Çerkes Birliği Başkanı Dzemıh Kaspolet, Adige Psale gazetesi genel yayın yönetmeni Hafıtze Muhammed törene katılanlar arasındaydı. 

Konuklar Yura'nın mezarına çiçek bıraktıktan sonra, öğleden sonra Çerkessk şehri drama tiyatrosunda toplandılar. Toplantıya Kalmık’ın mesai arkadaşları, dostları, yakınları ve Rusya'nın çeşitli bölgelerinden gelenler katıldı. 

Topluluğa hitaben Dzemıh Kaspolet şöyle bir konuşma yaptı, ‘Kalmık Yura’yı hatırlayarak bu toplantıyı düzenleyen Cumhurbaşkanı Ebzeyev Boris’e teşekkür ediyorum. Yura, milletin yetiştirdiği devlet adamları arasında en önde gelenlerindendir. Kendisi halkı için çok değerli çalışmalarda bulunmuştur ve onun yaptığı çalışmaları bu gün herkes çok iyi bilmektedir. O, 1991 yılında Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde olan politik karışıklıklar sırasında devlet ve halkı barıştıran ve uyuşturan kişiydi. Abhaz savaşı sırasında Dünya Çerkes Birliği başkanıydı ve dünyadaki bütün Adigeleri onların yardımına çağırdı. Ayrıca başkanlığı sırasında yaptığı özverili çalışmalar, Adige ulusunun uyanışının başlangıcı olmuştur. Düşünce ve fikirleri bu günde bizim için yol gösterici olmaktadır ve Dünya Çerkes birliği onun fikirlerinden faydalanmaktadır. 

Konuşmalar bittikten sonra, anısına düzenlenen konser başladı, onun sevdiği şarkılar söylendi oyunlar sergilendi. 

KANIKO Anfise
Adige Psale, 29 Mayıs 2009
Çeviri: TEGULAN Yakup Temel

23Temmuz 1908'de Meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte Osmanlı'da tüm toplum kesimleri hızlı bir örgütlenme sürecine girdi. Yüzlerce dernek kuruldu, yayın çıkartıldı.

Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti de bu dönemde 17 Kasım 1908 (4 Teşrinisani 1324) tarihinde kuruldu.1

Kafkasya ve Kafkasyalılar'a hizmeti gaye edinen Cemiyet kendine bu eksende geniş bir faaliyet alanı oluşturdu:

- 1911-1914 yılları arasında Ğuaze adında Türkçe-Çerkesçe bir gazete yayınladı,

- Batı ve Orta Kafkasya'da okullar açtı,

- Alfabe çalışmaları yaptı,

Bunların yanısıra,

- İstanbul’da okuyan Kafkasyalı göçmen çocuklarına yardım için “İstanbul'da Kafkasyalılar Arasında Neşr-i Maarif Cemiyeti” (İstanbul'da Kafkasyalılar Arasında Eğitimi Yayma Derneği) (1914),

- Çarlık Rusyası'na karşı özgür Kafkasya gayesine yönelik çalışan “Kafkasya İstiklal Komitesi” (1915 ?), “Türkiye’deki Kuzey Kafkasya Siyasi Göçmenleri Komitesi” (1916), “Şimali Kafkasya Cemiyeti” (1918),

- Çerkes çocuklarına kendi dillerinde eğitim verecek kurumları oluşturması için“Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”(Çerkes Kadınları Yardımlaşma Derneği)(1919),

- Osmanlı ülkesindeki Kafkasyalıların bilimsel ve ekonomik kalkınması için “Kafkas Teali Cemiyeti” (Kafkas Yükselme Derneği)(1920)... gibi cemiyetlerin kurulmasına da ön ayak olmuştur.2

ÇERKES KADINLARI TEAVÜN CEMİYETİ

Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti için Çerkes okulları önemli bir konuydu.Cemiyet Kafkasya'daki okulların açılması ile doğrudan ilgilenmişti, Türkiye'de kurulacak okullarla ise yeni kurulacak Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti(ÇKTC) ilgilenecekti. Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Şimali Kafkas Cemiyeti gibi Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti'nin bir kolu olarak kuruldu. Bu cemiyetin kurulmasına Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti'nin kurucularından Met Çunatuka İzzet Paşa öncülük etmiştir. 3

Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti (ÇKTC) resmi olarak 18 Mayıs 1919 tarihinde 102 numaralı Dahiliye İlmuhaberi'yle kurulmuştur.4 ÇKTC'nin kuruluş tarihini “1918 yılı, Eylül başları” 5 olarak ifade eden Dr. Vasfi Güsar muhtemelen Cemiyet'in faaliyetlerine gayr-ı resmi olarak başladığı zamana işaret etmektedir.

Dr. Vasfi Güsar'ın verdiği bilgilere göre6 Cemiyetin kurucuları, idealist beş hanımXunce Hayriye Melek7, Berzek Makbule8, Zalique Emine Reşit9, Pekhu Seza Polar (Üçer)10 ve Ulagay Faika hanımdır.11

Cemiyet'in gayesi Kuruluş Nizamnamesi (Bkz: EK-1)'nde, “Derneğin gayesi, Çerkeslerden yardıma muhtaç olanlara yardım etmek, kız ve erkek çocukları, kuracağı yetimevleri, okullar ve işevlerinde (daru's-sınae) korumak ve aynı zamanda ulusal kültürü geliştirmektir.12 şeklinde ifade ediliyor.

ÇKTC bunun yanısıra meslek kursları düzenleyerek muhtaç insanları yoksulluktan kurtarmayı da hedefleri arasında saymaktadır (Madde 4).

Bu gayeye ulaşmak için de konser, konferans, tiyatro gösterileri düzenlemeyi, basılı yayın yayın yapmayı ve herkese açık kütüphane kurmayı (Madde 5) planlamaktadır.

Cemiyet fırsat doğduğunda taşrada Cemiyetin şubeleri ile okullar açmak niyetindedir (Madde 2 ve 5).

Tüm bunlar için gereken finansmanı, üye aidatları, konser, müsamere, geziler ve her tür bağış, piyango ve sergi gelirlerinden karşılamayı planlamaktadır (Madde 7).

Yıllık olarak ayda 20 kr taahhüdde bulunan herkes de derneğe üye olabilmektedir (Madde 8).

Derneğin Yönetim Kurulu dışında 12 hanımdan oluşan bir Diyane Kurulu'nun bulunması ilginçtir (Madde 9). Diyane Kurulu'nun fonksiyonu Cemiyet nizamnamesinin 12. maddesinde, “Diyane kurulu dernek tüzüğünün bekçisi (nigehbânı) ve derneğin düzenleyicisidir” şeklinde ifade edilmektedir. Met İzzet, cemiyetin yayın organı Diyane dergisine yazdığı makalesinde Diyane Kurulu'nu,“Thamate heyet-i aliyesi” (Thamateler yüksek heyeti) olarak tanımlamakta ve şunları kaydetmektedir:

“Şayan-ı dikkattir ki, cemiyet-i muhteremenin nizamnamesinde hey'et-i idarenin fevkinde olmak üzere bir Diyâne heyet-i aliyesinin vücuda getirilmesi dahi tasavvur edilmiş ve bu suretle teşkilât-ı esasiyesi'nde millî anananeye riayet olunmuştur. Şimali Kafkasya Cemiyeti'nin nizamnamesinde dahi buna mukabil bir Thamate hey'eti aliyesi vardır.”13

Cemiyet, nizamnamesinde öngördüğü gibi kısa bir süre sonra İstanbul'da bir okul açmış,Diyane (Anamız) adlı bir kısmı Çerkesce bir kısmı Osmanlıca dergi çıkartmış, hemşehrilerine yönelik çeşitli yardım faaliyetleri organize etmiştir.

Çerkes Numune Mektebi

Cemiyetin birincil kuruluş amacı Çerkes çocuklarının anadillerinde eğitim almalarını sağlamaktı. Dernek kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra 14 ilk hedefine ulaşarak, Beşiktaş Akaretler'de 52 numaralı binada15 bulunan ve yöneticiliğini Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden Mustafa Butba (Abaza) ile yine hemşerilerimizden Halid beyin yaptığı16, mütareke yıllarının özel koşulları nedeniyle mali durumu biraz bozulmuş ve kapanmak üzere olan “Inas Terakki Mektebi” (Kız Gelişim Okulu)17'ne talip olmuştur. Okulun ismi “Çerkes Numune Mektebi”ne çevrilip ilden izin alınarak bina vakıf idaresinden kiralanmış ve Cemiyetin veznedarlığını yürüten Seza Pekhu da mektebin müdiresi seçilmiştir.18

“Çerkes Numune Mektebi 6 sınıflı özel bir okuldu. İlk ve ortaokul dengindeydi. Okulun diğer okullardan bir ayrılığı Türkiye’de ilk kez kız ve erkek öğrencilerin bir çatı altında birlikte ders görmeleri olmuştu.

Ayrıca 4-6 yaşlar arasında bulunan kız ve erkek çocuklar için de bir ana sınıfı eklenmişti. Bu da Türkiye’de görülmemiş bir şeydi. 


Üçüncü bir özelliği de islam dünyasında ilk kez olarak latin harfleriyle yazı yazan bir müslüman ulus olmasıdır.

İlk ve ortaokul dengi olan bu özel örnek okulun öğrenci sayısı 150-180 idi ve dershanelere 25-30 öğrenci sokuluyordu.

Okulda Çerkes olanlar çoğunlukta, öğrenimin çoğu Çerkesce, yazılar Çerkes Teavun Cemiyeti’nin kabul ettiği latin harfli alfabe ileydi. Çerkesce bilmeyenler, Çerkesce'yi başarıyor ve öğreniyorlardı.

Yöneticilerin en büyük amacı okulu tam yatılı bir okul biçimine sokmaktı. Bunun ıçin de çalışıyorlardı.”19

Okulun Eğitim ve İdari Kadrosu

Öğrencilerden alınan okul aidatı kiraya, gerekli giderlere, birkaç yönetici ve öğretmene aylık olarak verilirdi. Aylık alan pek azdı. Çoğunluk ücretsiz ders verirdi.

Okulun başöğretmenliğine Lami Cankat getirildi. 

Müdire Seza Hanım coğrafya dersini Türkçe, Lami Cankat dil derslerini ve Kafkas tarihi ile coğrafyasını Çerkesçe olarak veriyordu.
Öğretmen Hilmi Tsey Çerkesce edebiyat, şiirler, ğıbzeler ve dersler gösteriyordu.

Öğretmen Zekiye Venje hanım (sonradan İsmail Berkok ile evlendi) iki sınıfta Türkçe dersi öğretmeniydi.

Öğretmen okulu mezunu İhsan Bey de yönetim ışleri ile görevlendirilmişti. 

Uzunyaylalı bir hemşerimiz de ayrıca öğretmenlik yapıyordu.

Fransızca dil öğretmenliğini Lozan Üniversitesi'nden mezun Lütfullah Şav(sonradan Türkiye’nin Suudi Arabistan Elçisi oldu), resim dersini ünlü ressamNamık İsmail Zeyf (istanbul güzel sanatlar akademisi kurucusu olan Namık İsmail Zeyf) veriyorlardı. Namık İsmail profesör olunca yerine Muhsin beyhemşerimiz getirilmişti.

Çerkesce dil ile tarih ve coğrafya derslerini Çerkesce olarak öğretmen Blenaw Harun üzerine almıştı.

Müzik dersi öğretmenliğini Prof. Hege yapıyor, Uzunyayla ve Gönen’den getirtilen Çerkes müzisyenlerin çalgılarıyla uğraşıyor, notalar topluyor, armonize ederek piyanoda çalıyor ve dersler veriyordu. Çerkes ulusal müzik çalgısı pşıne bunlara ekleniyordu.
Avukat Şemi Time20 Çerkesce telaffuz eğitimi ile uğraşıyor, solfej öğretmenliğini Galatasaray Lisesi Müdürü Sati bey’in üvey annesi İkbal hanım -ki kendisi Çerkes- veriyordu.

Okulun dikişhanesini Anzavur’un kızı Saime Beşuk hanım yönetmekteydi.

Okulun jimnastik ve beden eğitimi derslerini Şam ve Edirne Askeri Liseleri beden eğitimi öğretmenliğinden emekli binbaşı Sait Nexuş bey yüklenmişti. Trapezler, halkalar, paraleller ve diğer jimnastik oyunları gösteriliyordu. 

Öğrencilere bir Ermeni kızı Meliha polka, mazurka, kadril, vals gibi o dönemin modası olan oyunları gösteriyor, hep birlikte oynuyorlar, müzik de bunlara katılıyordu.

4-6 yaşlarında olup ana sınıfta bulunan küçüklerin başında İffet hanım bulunur, anne gibi onlarla uğraşırdı.” 21

CEMİYETİN VE OKULUN KAPATILMASI

İsviçre’de Türkiye ve yabancı devletler arasında yapılan Lozan Konferansı'nda İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Türk Delegasyonu Başkanı İsmet İnönüarasında Türkiye’deki “azınlık” konusunda uzun tartışmalar olmuş, CurzonÇerkesler'in de azınlık hakkından yararlanmasında üstelemiş, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa “Çerkesler öz kardeşimizdir. Onları hıristiyan ve museviler gibi bizden ayrı göremeyiz, ayıramayız “ demiş, tartışmalar bir hayli sertleşmiş ve sonunda 24 Temmuz 1923'de imzalanan “Lozan Antlaşması“nda Çerkesler'e azınlık hakkı tanınmamıştır.
Bir ay sonra da, “Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti” ile “İstanbul Çerkes Kadınları Cemiyeti” kapattırıldı.

Çerkes Örnek Okulu'nun kapatıldığına dair Milli Eğitim Bakanlığı’nın İstanbul Maarif Müdürlüğü’ne 5 Eylül 1923 tarihinde bildirdiği kararı da bilahare okul müdürlüğüne tebliğ edildi.

Böylece Osmanlı Hükümetinin olumluluğu ve emri ile açılmış olan okul, yeni Türk hükümetinin olumsuzluğu ve emri ile kapandı. Öğrenciler ana ve babalara teslim edilmek üzere gönderildi. Okulun eşyaları satılıp, daha önce de İngiltere’nin emri ile kapatılmış olan Şimali Kafkasya Cemiyeti’nin korunmuş olan bütün evrak ve dosyaları Nazmi Paşa’nın Maçka Caddesi'ndeki evine taşınmıştı. Bu duruma çok üzülen Seza Hanım Milli Eğitim Müdürü Saffet bey ile görüşürken, Saffet bey, “Şimdi yangın var, okuldan çok memnunuz, belki sonra açarız” diyerek Seza hanımı avutmuştu. Okulun kapatılmasına çok üzülen öğrenci velileri, Seza hanımagelmişler ve “Bu okul gerçekten başka bir okul, biz başka bir okul (doğal olarak bir Türk okulu) açalım, yönetimini siz üzerinize alırsınız” demişler, fakat Seza Hanımricalarını kabul etmeyeceğini bildirmişti. Birkaç gün sonra Seza Hanımtutuklanarak, İstanbul Polis Müdürlüğü’ne, daha sonra Ankara’ya gönderilerek gözaltına alınmış, birkaç ay sonra güçlükle yakasını kurtarmıştı.”22

Aradan iki yıl geçtikten sonra “25 Kasım 1925 tarihinde çıkan Şapka Yasası’ndan biraz önce, 23 Ağustos 1925 günü emekli General Nazmi Paşa ile General Doktor İsa Ruhi Paşa ve arkadaşları “Bunların Çerkes beyleri üzerine etkisi çoktur. Nazmi Paşa da dindar bir kişidir” kaydı ıle tutuklanmışlar, evleri basılmış,Nazmi Paşa’nın evindeki kitaplar, Şimali Kafkas Cemiyeti ile özel okulun bütün evrakı, kitapları, çuvallara doldurulup Ankara’ya götürülmüştür. İsa Ruhi Paşa’nın bulunduğu Ankara Merkez Komutanlığı’nda hapsedilmiş, yedi ay süre İstiklal Mahkemesi’nde, Kılıç Ali, Kel Ali dedikleri iki Ali ve Süreyya BeylerMahkemesi’nde yargılanmışlar ve salıverilmişlerdir23 ama bütün o evrak ve kitapların hiç birisi geri verilmemiş, yakılmış, yok edilmiştir.”24

DİYANE

Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Diyane (Anamız) isimli 12 sayfası eski harflerle Osmanlıca, 4 sayfası ise latin harfleri ile Çerkesce olan bir dergi de yayınlamıştır. 1. sayısı 12 Mart 1336 (1020) tarihinde çıkan derginin 2. sayısının çıkıp çıkmadığı bilinmemektedir. 


“Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti'nin Naşir-i Efkarıdır (fikrini yayar)” ibaresiyle yayınlanan derginin künyesinde, Seza Poh25 imtiyaz sahibi, Hayriye Melek Xunç başyazarı gözükmekte, idare yeri de“Beşiktaş'ta Akaretler'de Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti" şeklinde belirtilmektedir. Ayrıca aynı bölümde “Onbeş günde bir neşr olunur, ilmi, içtimai, edebi mecmuadır”ifadeleri yer almaktadır.

Derginin bu ilk sayısında Osmanlıca olarakHayriye Melek Xunç'un “Diyane'nin İşi, Amacı”, Seza Pekhu'n “Sosyal Yaşamda Kadının Rolü”, Met İzzet'in “Diyane, Nam-ı Diğerle 'Milletin Anası' ”, Blenaw Batuk'un “Ulusal Dilin Bilim ve Uygarlıktaki Önemi”, Cankat Lewstenbi'nin “Xabze” ve “Çerkesçe Gramer Kitabının Sayın Yazarına” başlıklı yazıları; Adigece olarak da Hayriye Melek Xunç, Tıme Seyin, Cankat Lewstenbi ve Blenav Batuk'un yazı ve şiirleri yer almaktadır. 26

Derginin bilinen orijinal iki nüshasından biri Mehmet Şevket Eygi özel koleksiyonunda27, diğeri Hakkı Tarık Us Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

 

  

 

NOTLAR                                             

1 Elmas Zeynep Aksoy, Toplumsal Tarih, Eylül 2003, No:117, s. 101

2 www.samsunbkd.org, Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti maddesi

3 Elmas Zeynep Aksoy, Toplumsal Tarih, Eylül 2003, No:117, s. 101

4 Yavuz Selim Karakışla, Çerkes Teâvün Cemiyeti (1919), Toplumsal Tarih, Cilt: XV, Sayı:88, Nisan 2001

5 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

7 Hunce Hayriye Melek: (Başkan)1896 yılında Manyas'ın  Hacıosman (Huncehable) köyünde doğdu. Istanbul'da "Notre Dame de Sion" Fransız lisesini bitirdi. Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) kadınlara yönelik olarak yayınlanan “Mehâsin” (Güzellikler, 1908-1909), "Musavver Kadın" (1911) ve "Türk Yurdu" dergileri başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti"nin organı olarak İstanbul'da Türkçe- Adigece yayınlanan "Qhuaze" (Rehber, 1911-1914) gazetesinde yazılar yazdı. Bu derneğin ve daha sonra ku­rulan "Şimali Kafkas Cemiyeti"nin Sosyo-kültürel çalışmalarında görev aldı. Kafkas sürgünlerinin tarihinde özel bir yeri olan "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti'nin (İstanbul, 1919-1922) kurucuları arasında bulunarak bu derneğin başkanlığını yaptı. Dernek organı olarak Türkçe-­Adigece yayınlanan "Diyane" (1920) adlı derginin de başyazarıydı.

Sürgündeki Kafkasyalıların Sosyo-kültürel yaşamına önemli katkıları bulunan Met Yusuf Izzet Paşa ile(1919), onun ölümünden sonra da Prof. Aytek Namitok'la(1931) ev­lenmiş bulunan Hayriye Melek Hanım'ın, özellikle Prof. Na­mitok'un ve onun çalışma arkadaşı Prof. George Dumezil'in Kafkasoloji konusundaki çalışmalarına önemli yardım ve katkıları olmuştur. Türkçe ve Fransızca’dan başka Adige-­Vubıh-Abhaz dillerini de biliyordu. Çerkesler’in ilk kadın ya­zarlarından biri, belki de birincisi sayılabilir. Kitap halinde yayınlandığını bildiğimiz iki eseri vardır: "Zühre-i Elem" (Elem Kızları, roman, İstanbul 1910), "Zeynep" (Roman; İstanbul 1926 ). 1963 yılında İstanbul'da vefat etti. (Sefer E. Berzeg, Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun-1995)

8  Berzeg Makbule Kansu:Mustafa Kemal'in yakın çalışma arkadaşlarından Mazhar Müfit Kansu'nun eşidir. ( Bkz: Dr Vasfi Güsar, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48) Çerkes Örnek Okulu'nun kapatılmasından sonra Kurtuluş Savaşı'mızın devam ettiği 1920'li yıllarda Keçeciler Caddesinde Akşemseddin Mescidi yanındaki iki katlı ahşap binada iki sınıflı "Fatih 19. Okulu" olarak öğretime başlayan Hırka-i Şerif İlköğretim Okulu'nun çekirdek kadrosunu da Makbule Hanım kurmuştur. (Bkz: Hırka-i Şerif İlköğretim Okulu Facebook sitesi)

9 Zalique Emine Reşid: (Sekreter) Emekli General Reşit Paşa’nın hanımıdır. Hakkında fazla bilgi sahibi olmadığımız Emine Hanım'ı Dr. Vasfi Güsar, “Konuşkan, bilgili, erkek gibi bir hanım” olarak tasvir etmektedir.

10 Pekhu Hatice Seza Polar (Üçer):(Veznedar) O tarihte Üniversite öğrencisi olan Seza hanım General Nazmi Paşa ile Melek Hanım'ın kızıdır. Çerkes Numune Mektebi'nin müdiresi ve coğrafya hocasıdır. Bir evlilik yapmış, eşi General Hakkı Üçer'in vefatı ile erken yaşta dul kalmıştır. Çocuğu olmayan Seza Hanım 20.11.1990 tarihinde vefat etmiş, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir. (Milliyet Gazetesi 21.11.1990, ölüm ilanı)

11 Ulagay Faika: Mısırlı Çerkes İshak Paşa’nın eşidir.

12 Gurbetteki Kafkasya’dan Belgeler, Sefer E. Berzeg, Şafak Matbaası, Ankara 1985

13 Met İzzet (Çünotüko), Diyane, No:1, 12 Mart 1336 (M.1920), s.1

14 Met İzzet (Çünotüko), Diyane, No:1, 12 Mart 1336 (M.1920), s.1

15 http://www.kafkasevi.com/index.php/printpage/index/article/44/0

16 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

17 Kafkasya Hatıraları, Mustafa Butbay, Haz: Ahmet Cevdet Canbulat, sf: 5, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990 Ankara.

18  Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

19 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

20  Hüseyin Şemi Tümer. Şiirlerinde Seyin Time mahlasını da kullanmıştır.

21 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

22 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

23 Vasfi Güsar İsa Ruhi Paşa'nın "Çerkes Nümune Mektebi"nin kapatılmasıyla bağlantılı yargılandığını vurgulamakta ise de, bunu teyid edecek bilgiler bulunmamaktadır. 1925'deki tutuklama Kiraz Hamdi Paşa'nın önderlik ettiği "Tarikat-ı Salahiye" cemiyetine mensup olma gerekçesine dayalıdır. Ankara İstiklal Mahkemesi'nde bu davada 72 kişi yargılanmış; 11 kişi için idam kararı verilmiş, sanıkların altısı 15'er, yedisi 10'ar, sekizi 5'er yıla mahkum edilmiştir. 15 Ağustos 1925 günü yapılan duruşmada beraat eden 36 kişi arasında İsa Ruhi Paşa ve Mikail Halil de bulunmaktadır. (Alıntı: M. Aydın Turan, Kafkasya Dağlıları Halk Partisi (1926-1940), www.kafkas.org.tr)

24 Dr. Vasfi Güsar, İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, Sayı: 48

25 Latin alfabesiyle doğruya yakın yazılış “Pekhu” olmalıdır.

26 Diyane, (Başlıklar Türkçeleştirilmiş Baskıdan alınmıştır), Osmanlıcadan Çeviri: Fikri Tuna, As Yayın-2004

27 M. Ertuğrul Düzdağ, Cariyeler, Zaman Gazetesi, 1 Şubat 1988

EK-1                  

ÇERKES KADINLARI TEÂVÜN CEMİYETİ NİZAMNAMESİ

I. Genel Maddeler

Madde 1. Merkezi İstanbul'da olmak ve sonradan gereken yerlerde şubeler

açılmak üzere "Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti" adlı bir dernek kurulmuştur.

Madde 2. Derneğin gayesi Çerkeslerden yardıma muhtaç olanlara yardım etmek, kız ve erkek çocukları kuracağı yetimevleri, okullar ve işevlerinde (daru's-sınae) korumak ve aynı zamanda ulusal kültürü geliştirmektir.

Madde 3. Kurulacak yetimevleriyle, okullarda eğitim Türkçe ve Çerkesce olacağı gibi yabancı diller de öğretilebilecektir.

Madde 4. İşevlerinde dokumacılık, terzilik, nakış, gümüş işleri öğretilerek hem ulusal sanayii canlandırmak ve hem de kadın ve erkeklerden çaresizlik ve yokluk içinde kalanları kişisel çalışmalarıyla yokluktan kurtarmak ve kişisel girişimi genelleştirmektir.

Madde 5. Dernek gayeye ulaşmak için konserler, konferanslar, müsamereler düzenleyecek, gazeteler, broşürler ve kitaplar yayınlayacak ve kütüphane kuracak, kütüphane herkese açık bulundurulacaktır.

Madde 6. Dernek birinci maddede belirtildiği gibi taşralarda şubeler açacağı gibi olanak doğunca ilkokullar da açacaktır.

Madde 7. Derneğin geliri üye ödentileri, konser, müsamere, geziler ve her tür bağışlar ve piyango ve sergi gelirleridir. Gereğinde gelir sağlamak için taşınır ve taşınmaz mallar alabilir.

Madde 8. Dernek faal ve doğal üyelerden oluşmuştur. Senelik, ayda yirmi kuruş taahhüdatda bulunan her kişi derneğin üyesidir.

II. Örgütlenme

Madde 9- Derneğin işleri gerekirse on iki hanımdan oluşan Diyane Kurulu yani bir merkez kurulu ile yine yedi veya on iki hanımdan oluşan bir yönetim kurulu tarafından yürütülecektir.

Madde 10. Her iki kurul dernek üyelerinden oluşan kongre tarafından gizli oy ile seçilecektir. Genel kurul tarafından seçilen bu kurullar yine gizli oy ile her kurul için birer başkan (reise) birer ikinci başkan (reise-i saniye) ve birer kâtip seçecekler ve yönetim kuruluna seçilen kâtip derneğin sorumlu kâtibi olacak ve yönetim kurulunda seçilmiş bir veznadar bulunacak ve bu kurullar bir yıl süreyle görev yapacaktır. Bu kurullar gelecek yılda seçilmek hakkına sahiptir.

III. Görevler

Madde 11. Yönetim kurulu derneğin yürütme kurulu olup mutlaka haftada bir kez toplanarak derneğin işleri ile uğraşacaktır. Başkanın göstereceği gerek veya sorumlu kâtipden gelecek çağın üzerine daha sık toplanabilir. Üç defa özürsüz olarak gelmeyen üye istifa etmiş sayılarak derhal bir diğeri seçilir.

Madde 12. Diyane kurulu dernek tüzüğünün bekçisi (nigehbânı) ve derneğin düzenleyicisidir. On beş günde bir toplanarak, yönetim kurulu gibi o da derneğin işlerinin yürütülmesine gözcü ve yardımcı olacaktır. Gereğinde daha sık toplanır ve üç defa özürsüz olarak gelmeyen üyeyi istifa etmiş sayarak yerine bir diğerini seçer.

Madde 13. Derneğin tüm kararlan Derneğin resmi mührüyle mühürlenecek ve resmi mührün yanında sorumlu kâtibin imzası bulunacaktır.

Madde 14. Derneğin hükümete karşı murahhası yönetim kurulu başkanı (reisesi) ile sorumlu kâtiptir.

Madde 15. Derneğin harcamaları yönetim kurulu kararı ile ve sorumlu kâtibin imzasıyla yapılacaktır.

Madde 16. Derneğin işlerinin hesabından yönetim kurulu başkanı ile sorumlu kâtip ve veznedardan meydana gelen kasa kurulu yönetim kuruluna karşı sorumlu olduğu gibi yönetim kurulu üyeleri de Diyane kurulu'na, Diyane kurulu da kongre kuruluna karşı sorumludur.

Madde 17. Her yıl sonunda yönetim kurulundan gelecek çağn üzerine toplanacak kongre derneğin hesabını inceleyecek ve gelecek yıl bütçesini düzenleyecek ve onaylayacaktır.

Madde 18. Dernek gereği halinde görevli memurlar çalıştıracaktır.

Madde 19. Dernek bütün taahhütler ve bağışlar karşılığında makbuzlar verecektir.

Ek: Gereğinde kongre karanyla tüzük değiştirilebilir.

İçişleri Bakanlığı'nın 18 Mayıs 1335 ve 102 numaralı ilmühaberiyle kurulmuştur.

(Sadeleştirilmiş metin “Sefer E. Berzeg, Gurbetteki Kafkasya'dan Belgeler -Ankara 1985” adlı kitaptan alınmıştır.)

Bu makalenin amacı, Çerkeslerin Şeşen dansı hakkında yeni bilgiler sunmak ve ileride onunla ilgili araştırma yollarını belirlemektir. Son zamanlara kadar Şeşen dansı bilimsel araştırmalara kapalıydı ve zaten bu dans bizzat Rusya sınırları içinde aslında bilinmiyor ve hiç icra edilmiyordu. Kuzey Kafkasya'da Çerkeslerin toplu halde yaşadıkları cumhuriyetlerde bu terim ve böyle bir dans ender olarak tespit ediliyordu. Aslında SSCB dağılana kadar Şeşen dansının geniş şekilde yayılması söz konusu olamazdı ve bilinmeyen dans olarak kalmıştır. Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail'de yaşayan Çerkesler arasında ise tarihi vatandan getirilmiş çok eski bir dans olarak biliniyordu.

Şeşen dansının adı, kökeni ve içeriği sadece araştırmacılar arasında değil, kültürün sahipleri arasında da tartışmalara yol açmaktadır. Bazıları dansın adını Çeçen etnik adına bağlıyorlar, bazıları da bu adın Çeçenlerle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtiyorlar. Buna göre, bu adda, muhacirlerin tarihi vatandan götürdükleri çok eski ve unutulmuş bir Çerkes sözcüğü veya ifadesi yeniden biçimlenmiştir. 'Şeşen' sözcüğünün otokton kökenini açıklayan üç versiyonunu kaydettik. Bunlardan ikisi, Suriye'de doğan ve uzun süre orada yaşayan Rüştü Tuguz'a aittir.(1) Bu yorumlardan birine göre, söz konusu dans Lezginka'nın (Şeyh Şamil) bir versiyonudur ve ayak ucu üzerinde oynanabilen Şeşen Ucuhu ile ilgili olarak bu adla tanınmıştır. İkinci yoruma gelince Şeşen, Çerkes dansı olup adı koreografi şekliyle bağlantılıdır. Çerkes dilinde 'şeşen' 'üç defa şuradan oraya koşmak' anlamına gelir. Bu dansta önde giden kişi, hızla dönen bir kızdır ve erkek onu takip etmeye çalışır. Arkadaşlarının alaycı replikleri eşliğinde genç erkek, kızı durdurmaya çalışır; önünü keser, yerinde kalır ve bu şekilde dans eder. Fakat kız, genci peşinden götürür ve dansın biçimini kendisi belirler. Koreograf Aslan Hocayev'e ait üçüncü yoruma göre, dansın adı atla ilgilidir. Kısmi fonetik değişimle 'şeşen' sözcüğü 'şırşen' şeklinde okunabilir ve 'atın huyu' anlamına gelir. Çerkes dillerinde sözcük yapım şekli olarak sayı ile fiil bir araya gelmese de bu yorum asılsız değildir. Şu da var ki Çerkes düğünlerinde dans sırasında atlı birinin töreni bozması geleneği vardır; at üzerinde gelinin bulunduğu eve girmeye çalışır. Törensel olarak dansını icra ettikten sonra atlı, dans eden düğün alayının çemberinden çıkar ve önceki düzen yeniden oluşur. Çerkes kökenli Türk vatandaşı Seteney Gürçeşme, biraz farklı ama yine atla ilgili olan bir yorum önermiştir. Onun anlattıklarını kelimesi kelimesine buraya aldık: "Çerkes savaş geleneğinde savaşçılar muharebeye giderken köylerinden atlarını dans ettirerek ayrılırlardı. Bu bir tür ayin olup, savaşa sevinç ve neşe içinde, inançla gittiklerini ortaya koyuyordu. Manevi motivasyon yönü dışında bu dans savaşçıların evlerine başları dimdik galibiyetle geri dönme niyetini de ortaya koyar. 'Şı' Çerkesçe at demektir; 'şen' götürmek anlamındadır. Savaşçılar da at üzerinde dans ederek savaşa giderlerdi. Böylece dansın gerçek adı, sıkça Çeçenlerle bağlantı kurulmasına yol açan Şeşen değil, atı götürmek anlamındaki 'şışen' şeklindedir." (2) Demek ki dış Çerkesler arasında günlük yaşam düzeyinde bu dans adının otokton kökenli olduğuna ilişkin sabit bir düşünce hakimdir.

Bilimsel açıdan herhangi bir versiyonu seçmek ve sadece onu doğru kabul etmek gerekli değildir. Dansın değişik yorum ve versiyonlarının olması, araştırma konusu olarak ona genelleme açısından canlılık ve organik nitelik sağlamaktadır. Böylece göçmen kültürlerinde olduğu gibi doğal bir olgu karşımıza çıkmaktadır. Sistemli yaklaşımda sadece halk etimolojisini değil, hem de filolog ve dilcilerin bilimsel hipotezlerini dikkate almalıyız ama şimdilik böyle araştırmalar yoktur.

19. yüzyılda Çerkeslerin toplu halde vatan topraklarından sürüldükleri ortamda tarihi vatanda bizzat dansın ve adının yok olması şaşırtıcı değildir. Çerkes diasporasının toplu halde yaşadığı Türkiye, Suriye ve Ürdün'de orijinal adını korumuş, ama tarihi vatanda tamamen unutulmuş birkaç başka dans daha tespit edilmiştir. (Örneğin kaşo bğunc -yan dans, kaşo phenc - ters dans, şıreç kaşo - üç kişilik dans vb). Dolayısıyla Şeşen dansının, tarih içinde Çerkes topraklarında var olduğuna ilişkin düşünceleri normal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, sözcüğün kökeni ve dansın içeriği bakımından tarihi olarak Çeçen bağlantısına ilişkin görüş gerçeğe en yakın olanıdır. Bilindiği üzere, 'Çeçen' başkalarının bu halka verdiği etnik addır (egzoetnonim). Oysa Çeçenler kendilerine Nohçi derler. Oysa dansın adında, diğer halkların Çeçenlere verdikleri etnik ad söz konusudur. Bu, kültürel alıntı olarak yorumlanabilir. Şurası da oldukça önemlidir ki bu dans, Rusya'da kalan soydaşlarından farklı olarak Çeçenlerle çok daha yakın temas halinde bulunan dış Çerkesler arasında yayılmıştır. Gurbette aşırı zor şartlarda Kafkas halkları yakınlaşma eğilimine girmişlerdir.

Kültür tarihinde bir halkın başka bir halkı taklit ederek dans yarattığına dair örnekler az değildir. Rusların ünlü Tsıganoçka (Küçük Çingene) dansı, içerik ve melodi açısından Romenlikten çok Rus özelliklerine sahiptir. Moldovalılar arasında, Rusların kendi kırsal kesimlerinde yaygın olan danslarla hiçbir ortak yönü bulamadıkları Rusyasku (Rus dansı) dansı çok popülerdir. Fransızların Jiga dansı köken itibariyle İngilizlerle bağlantılıdır. Çerkeslerin Çeçen danslarını 'kopya veya taklit' ettiklerini düşünmek zor değil ve zaten şu da var ki etnik açıdan mozaik yapılı Türkiye'de Kafkas göçmenlerinin aynı kültürden olmaları özel rol oynamıştır. Kendilerine yakın halkların danslarını icra etmek sadece akraba halka saygının ifadesi sayılmıyordu aynı zamanda ortak göçmen kaderiyle başlanan insanların dayanışma sembolü olarak algılanıyordu. Çeçen dansları canlılığı, enerjikliği ve duyguların parlak şekilde ifade edilmesiyle çekici oluyordu.

Türkiye'deki Çerkes diaspora kültüründe Şeşen dansı oldukça popüler ve yaygındır. Dıjin Çurey'in verdiği bilgilere göre, Türkiye Çerkesleri arasında en popüler beş danstan biridir. Dans bir kız ve erkek tarafından değişik melodiler eşliğinde icra edilir. (3) Metin Sönmez'in gözlemlerine göre, Türkiye'de Şeşen dansının en çok popüler olduğu yerler, çoğunlukla Kabardeylerin yoğun olarak bulundukları yörelerdir. M. Sönmez'in fikrince, Şeşen Kafkasya'dan götürülmüştü, özellikle Hajret (Kuban) Kabardeylerinin olduğu bölgede yaygındı. Fakat Hajret Kabardeylerinin neredeyse tamamına yakınının vatanlarından göç etmek zorunda kalmaları ve bu dansın diğer alt etnik gruplar arasında popüler olmaması nedeniyle bu dans tarihi vatanda unutulmuştur.

Tanınmış Çerkes koreograf Amerbiy Kulov, Şeşen dansını ilk defa Türkiye'den gelmiş bayan ve erkeklerin icra ettikleri zaman görmüştü. Deneyimli koreografın gözlemlerine göre, çiftler Çeçen dansı icra ediyorlardı ama dans tanınması zor olmayan Çerkes öğeleri taşıyordu. Dans edenlerden her birinin kendine özgü estetiği ve tarzı vardı. Erkeklerin hareketleri oldukça keskin ve coşkuluydu. El ve ayak pozisyonları, erkeğin Çeçen dans tipini icra etiğine kuşku bırakmıyordu. Kız ise ahenk ve azametle dans ediyordu ve hareketleri Çerkes kültürüne özgü dans adımlarına uygundu. Çerkeslere ait olmayan farklı özellikse sadece ellerdi ve biri baş üzerine kaldırılıyordu. Çeçenlerin etnik algılaması açısından Çerkeslerin Çeçen dansında, Çeçen özellikleri daha çok dansın genel duygusal yapısında ve erkeklerde gövdenin belden yukarı kısmının hareketlerinde, özellikle de ellerin esnekliğinde belirgindi. Çerkesler somut bir Çeçen dansını değil, öteki kültürden olanların öncelikle dikkatini çeken sert hareketler, el parmaklarının birbirinden aralı olması, omuzların sırayla yukarı kaldırılması vb. özellikleri, yani bir Çeçen 'dans tipini' taklit ediyorlardı. Said Mushaciyev'in fikrince Şeşen dansında aynı zamanda Dağlı Nohçiler (Binoy ve Şatoy Çeçenleri) arasında yaygın olan Lezginka (Şeyh Şamil) dansının özellikleri belli oluyor. Çünkü burada hazlı tempo ve coşkulu icra ön plandadır. Şeşen dansında gövdenin üst kısmının hareketleri, tek anlamda Çeçen tarzındadır ama ayakların pozisyonu ve hareketleri açıkça Çerkes tarzındadır. Dansın kompozisyon yapısında da Çerkes ruhu daha fazladır, çünkü geleneksel Çeçen kültüründe çifti yöneten sadece erkektir ve dansı bitirme inisiyatifi de ona aittir. Üstelik Çeçenlerde bir dans sırasında çiftteki dansçılar kesinlikle değişmezler. Türkiye, İsrail vb ülkelerdeki Çeçen diasporasındaki gelenekte ise aynı dans içinde kız, iki veya üç erkekle değişik çiftler oluşturur. Aynı şekilde erkek de kız partnerini değiştirebilir. Said Mushaciyev'in anılarında anlattığına göre, etnik açıdan karışık gençlerin katıldığı partilerde ve gelenek farkları nedeniyle sıkça ihtilaf ve kavga çıkardı. Önceki erkek dansçının yerine yeni dansçı devreye girdiğinde Çeçen gençler bunu çok olumsuz karşılıyorlardı. Bizzat Çeçen gençler böyle rotasyonlara izin vermiyorlardı. (4)

Şeşen dansının Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye'deki Çerkes diasporası arasında yaygın olması, Kafkasyalıların kendi içindeki toleransın, muhacirler arasındaki dayanışmanın, onları kabul etmiş ülkedeki sosyokültürel baskıya karşı özel tepkinin kanıtıdır. Belki de bizzat zoraki sürgün gerçeği, Şeşen dansının taşkın estetiğine ilgiyi tahrik etmiş, değişik etnik kökenli göçmen Kafkasyalılar ve ayrıca Çerkes alt grupları arasında geniş boyutta popüler olmasına yol açmıştır.

Bilindiği üzere Türkiye'deki Çerkes diasporasında alt etnik gruplar arasındaki kültürel ilişkiler, Abadzeh ve Kabardey ağızlarının kurallarına dayanan özel dil şeklinin oluşmasına yol açmıştır. Oysa dansın sözlü olmayan dili, iletişim açısından daha etkin olmuştur. Şenlik ve bayramlar kapsamında Şeşen dansı, sözlü olmayan ama kuvvetli bir iletişim kanalıdır. Çerkesler, Abazalar, Karaçaylar, Osetler, Çeçenler ve diğer Kafkasyalı muhacir gruplar genelleştirilmiş, rasyonel açıdan gerekçelendirilmiş, sübjektif olarak birbirini anlamaya dayalı iletişim kurallarına yöneliyorlardı. Değişik temas türleri (ikili ilişkiler, difüzyon, alıntılar, transformasyon, etkileşim) sayesinde, Kafkasyalı sürgün nüfus arasında yeni kültürel sonuçlar doğuran süreçler başlamıştır. Yeni sonuçlara götüren kültürel etkileşim yolu, kendine özgü sabit belirtilere sahip olup biz 'plikatiflik' (kıvrımlı) kavramıyla tanımlıyoruz. Bu kavramla, daha önce diğer sistemlere ait elemanların görüldüğü bir bütünlük nitelendiriliyor.

Araştırmanın ilk aşamasında erişebildiğimiz bilgileri özetlerken, ileride yapılacak daha ayrıntılı ve geniş incelemelerin başlıca birkaç yönünü belirtmek istiyoruz. Birincisi, kültürü taşıyanlarla konuşarak edinilmesi gereken efsanevi ve mitolojik verileri araştırmakla ilgilidir. Bu tür bilgilerin öncelikle halen Şeşen dansının popüler olduğu Türkiye, İsrail, Ürdün ve Suriye Çerkesleri arasında toplanabileceği açıktır. İkinci yön ise etnik dans kültürünü araştırmakla ilgilidir ve dansın estetik morfolojisi ve yapısal şeklinin ortaya çıkarılmasını gerektirir. Bu bağlamda iki çizgi takip edilebilir. Bunlardan biri dansın estetik içeriği konusunda folklor düşüncelerini ele almakla ilgilidir; dansın profesyonel bale rejisörlüğü açısından yorumlanması ise diğer meseledir. Üçüncü yön, müzik sanatı bilgisiyle ilgili olup müziksel tonlama ve ses tonu ile enstrümantal sorunları araştırmaktan geçer. Bu yöndeki araştırmaların çoğu esas itibariyle çalgı orkestraları ve topluluklar, ayrıca bunların kullandıkları aletlerin özellikleri üzerinde odaklanacaktır. Araştırmacılar, dördüncü yön olarak sosyokültürel altyapıyı ele alabilirler. Dansın felsefesi, anlamı ve amacı somut sosyokültürel şartlarda kültür bilimi, göstergebilim, değer yaklaşımları ve anlatımbilimi gibi boyutlara yönelebilirler. Şeşen dansı, kültürel difüzyon ve etkileşimin parlak örneğidir ve ilke açısından yeni sanatsal ve kültürel sonuçlara yol açan bu olguyu 'plikatif' olarak nitelendiriyoruz

1. ‘ Çerkescede 'şeşen' (qweqwen, Kab. şeşen) fiili ufalanmak, parçalanmak, dağılmak anlamına gelir. 'Üç defa şuradan oraya koşmak' diye bir fiil herhalde hiçbir dilde yoktur. (Ed.)
2. Geçmişte Şeşen dansının (Hajret) Kuban Kabardeylerinde değil, Çeçenlerle komşu olan Küçük Kabardey (Gilahsteney) bölgesinde yaygın olduğunu düşünmek daha doğru olur. Türkiye'de de Uzunyayla bölgesi dışında yaşayan Hajret Kabardeylerinde Şeşen dansı yoktur. (Ed.)


Dipnotlar:
1. 20.02.2009'da Rüştü Tuguz'dan dinlenerek kayda alınmıştır. N.A. Çundışko arşivi.
2. 21.03.2009'da Türkiye'de Metin Sönmez tarafından Seteney Gürçeşme'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.
3. 10.01.2005'te Dıjin Çurey'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.
4. 21.03.2009'da Said Mushaciyev'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.

A.N. SOKOLOVA - N.A. ÇUNDIŞKO
Çev.:ORHAN URAVELLİ
NART dergisi 71. Sayı

Çerkes Dansları

Aralık 26, 2018

ZIGATHLET
Zıgathlet, Çerkes dansında en hızlı ritme sahip oyunlar arasındadır. Bu dans, Çerkeslerin vazgeçilmezlerinden olan atların hareketlerinden esinlenilerek koreografi haline getirilmiştir. Zıgathlet'te Çerkes atlı savaşçıları, bu savaşçıların hareketlerindeki pratiklik ve çeviklik ön plana çıkmaktadır. Bu dans, Çerkes gençlerinin arasındaki tatlı ve sert mücadeleyi anlatmaktadır.

KAFE QUANÇE
Bir yada birden fazla çiftle oynanan ve genelde ağır ritimli bir danstır. Ağır ritimle başlayıp hafif hızlanan ve tekrar ağır ritimde biten bu dansta, Çerkes erkek ve kızlarının asaleti, coşkusu ön plana çıkmaktadır.

WUIC
Çerkeslerin en eski danslarından bir tanesidir ve törensel niteliktedir. İki bin yaşındaki Nart Mitolojisi'nin müziği de Wuic dansının müziğidir. Düğünlerde erkek ve kızların sohbet etmelerine imkan verecek şekilde koreografi edilen bu dans, genelde düğünlerin başlangıcında ve bitişinde oynanmaktadır. Wuic ibadet, Wuic aşk, Wuic buluşma, Wuic gelenek, Wuic ömrün başlangıcı, yaşamın sonu olmadığını gösteren bir danstır.

LEPERIFE (Tleperuj)
Anavatan'da yakın bir zamana kadar unutulmuş fakat Diaspora'da oynanmaya devam edilen, hafif aksak ritimli olan bir danstır. Koreografi müzikle bütünleşmiştir. Gerek kız gerekse erkek dansçı bu oyunda kendi maharetlerini sergileyebilme imkanına sahiptir.

OŞHAMAFUE
Avrupa Kıtası'nın en yüksek dağı olan ELBRUZ (Oşhamafue) aynı zamanda Kafkasya'nın da sembolüdür. Çerkeslerin ritmi hızlı olan danslarından bir tanesidir. Bu dans Elbruz'un selamını tüm Çerkeslere iletmek üzere koreografi haline getirilmiştir.

GUŞEXEPXE
Çerkeslerin geleneklerinden küçük bir bölümünü yansıtan tiyatral bir danstır. Çerkes inanışlarına göre, çocuğun doğumundan sonra annenin güçsüz düşmesi ve çocuğunu koruyamaz halde olduğundan, kötü ruhların çocuğa zarar verdiği düşünülürdü. Akrabalar ve komşular kötü ruhların çocuğa zarar vermesini önlemek üzere toplanarak eğlenceler düzenlerlerdi. Doğan çocuk kız ise o evden beyaz güvercinler havaya uçurulur, erkek ise silah sıkılırdı. Eskiden bu eğlenceler bir hafta kadar sürmekteydi, günümüzde ise bu geleneğe rastlanılmamaktadır.

MEZDEGU
Çerkesler gençlerinin çok sevdiği danslardan bir tanesi olup hızlı ritimlidir. Günümüzde düğünlerde Şeşen ismiyle bilinerek oynanan bu dansta erkekler çevikliklerini, hızlarını ve tüm maharetlerini yansıtırken, kızlar ise asaletlerini, zarifliklerini sergilemektedir.

KAMARIFE
Çerkesler, nüfus olarak az olmalarına rağmen bulundukları coğrafyanın stratejik önemi sebebiyle bir çok savaşta yer almışlardır. Ve az nüfuslarıyla bu savaşlardan galip gelmek için silahlarını iyi kullanmaları gerekmekteydi. Çerkesler, çocukluklarında silahları oyunlarında kullandıkları için iyi birer silahşor olarak yetişiyorlardı. Bıçağa benzeyen fakat daha büyük, iki tarafı keskin ve ucu sivri olan Kama; Çerkeslerin yanlarından hiçbir zaman ayırmadıkları bir numaralı silahıydı. Kamarıfe, Çerkeslerin Kama'yı kolay bir şekilde nasıl kullandıklarını gösteren bir danstır.

JEŞTEYVUE
Rus-Kafkas savaşlarının devam ettiği dönemde, 1779 yılının ilkbaharında Kabardey Pşı ve Work'larından oluşan 3 bin kişilik bir birlik, Rus askerleri tarafından kuşatıldı. Bütün Çerkes boylarından elçilerin de bulunduğu bu birlik düşmanın ancak onda biri kadardı ve modern silahlardan yoksundu. Ruslar, Çerkes birliğine teslim olmaları yönünde çağrıda bulundu. Ancak Çerkesler, gerek onurları gerekse yaşam tarzlarından dolayı teslim olmadı. Ve o gece 3 bin Çerkes'in bir daha güneşin doğuşunu göremeyeceği kanlı bir savaş yaşandı. Jeşteyvue (Gece Baskını), bu savaşı koreografize eden bir danstır.

SOZRESH
Bereketin, bolluğun, düzenin, aile dirliğinin tanrısı olan Sozresh'in törenini anlatan bu dans, sonbaharda hasat bittikten sonra yeni yıl ürünü için şükran seremonisini anlatmaktadır. Bereket Tanrısı Sozresh'in simgesi 'yedi çatallı bir alıç dalı' veya 'yedi çatallı geyik boynuzudur'. Dalların üzerine mumlar dikilirdi. Bu suretin etrafında yapılan Wuic, Çerkesler için o senenin ürününe şükür, gelecek sene için de dua niteliğini taşırdı.

ZEFAK'O
Ağır ritimli bir dans olup, Kaşen olmak isteyenlerin birbirlerine karşı aşk duygularının, ilgilerinin olup olmadığını anlamak üzere kurulmuş ve bunları konu alan bir danstır.

Adığe Koreografi Sanatı Geç Antik’e kadar uzanır. Dansçıların seyirciler üzerinde özel bir etkiye sahipolduğunu fark eden Aristo "Poetika"da (Sanat Öğretisi) şöyle der: "Onlar ritmik hareketlerle karakterleri, ruhsal durumları ve eylemi tasvir ediyorlar." Adığe dansının ulusal karakteri ve bu milletin kendisine özgü olan özsaygısını içerdiğini vurguladı.

Geleneksel Adığe Koreografi Sanatında bazı kurallar ve bireysel plastik şekille Adığe danslar birkaç çeşide ayrılabilir: Zefagh, Kabardey Kafe, İslamey, Kabardey İslamey, Zığetlat, Vuic, Tlhepeças. Antik Adığe danslarından biri Achekash en eski pagan döneminde bereket ve tarım tanrısı Thağelec onuruna düzenlenen dini bir ritüelle ilişkili olarak ortaya çıktı. "Achekashu" nun çevirisi Keçi dansıdır. Her kutlama vuicle bitirilirdi Dairesel bir danstı. Bu dansta daire içerisinde birbirlerinin ellerini tutarak, belirli bir ritimde hareket ederek yürürlerdi. Diğer danslarda temas yasakdı. Vuic? Antik Adığe Dansları "Ulusal Adığe Dansları" kitabında Araştırmacı Ş. S. Şu; Kendini güneşin çocuğu sayan Adığeler güneş şekli gibi olan daireye büyüsel değer verirlerdi. Hemen hemen birçok sayıda ve farklı modern Adığe halk danslarında, güneşe doğru hareket tarzında dansın hareketi izlenir. Böylece nesilden nesile aktarılan kareografik figürlerde yansıtılan güneş kültü yankısı modern Adığe sanatına girmiştir.

Adığe Khabze içerisinde insana, kendi duygu ve durumlarını gösterebilen Çerkesler'in dansı çok etkileyiciydi. Özellikle bu gençlerin kendilerini beğenen kızları davet edebildikleri eşli danslarda belirgindir. Gerçek hayatta olduğu gibi dansta da erkekler asil ve ölçülü, kadınlar ise zarif ve şıktı. Genç adam bir şövalye, genç kadın ise prenses idi. Adığe dansı iletişimi belirli düzeydeki birbirlerine bağlı gençlerin tanışma ve sosyalleşme biçimiydi. Örneğin, Zafagh kızla gencin ilk karşılaşmasıydı. Onun kareografik figürü, dansçıların yakınlaşma ve uzaklaşması mutlu bir gösteriydi. Bu dansın adı Türkçeye "karşılıklı gitmek " gibi çevirilir. İslamey en romantik danslardan biridir. Bu dansta çemberin etrafında birbirine büyük bir güvenle hareket ederek dans eden bir çift vardır. Çerkes Profesyonel Çağdaş Plastik Sanatı alanında, bu temel dansların eski Çerkes figürlerinin güncel yorumuyla, Adıgey Devlet Akademik Halk Dansları Topluluğu "Nalmes" ortaya çıkıyor. Rusya Federasyonu ve Adıgey Cumhuriyeti devlet sanatçısı ve grubun sanat yönetmenliğini yapan Muhamed Kulov, internet portalı "Roskultura" için Adığe dansı hakkında konuştu. Baştan pagan bir karakter taşıyan dans, insanın ortaya çıkışıyla doğdu. İnsanlar profesyonel kareografik bir sanat olmada yeni yollar düşünmeye başladı, geliştirdi. Adığelerde putperest inanışlar ve şıble gibi dinsel karakter taşıyan ayin olarak yapılan ilk dansları da vardı. Şimdiki günde biz, koruduğumuz, savunduğumuz, yeni kompozisyonlar ve görüntüler oluşturduğumuz tarihsel dini danslar temelinde geliştirilen zengin bir kareografik kültüre sahibiz. Nalmes, 75 yıldır var olan Çerkes gençlerinin favori topluluğu olarak plastik sahne ve kostümler aracılığıyla geleneksel tarzda müzikal formlu danslarda, koreografilerde çok deneyim kazanmıştır. Topluluk turnelerle dünyanın hemen hemen her kıtasında bulundu. Fransa, İtalya, Çek, Türkiye, İsrail, Amerika, Japonya, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya ve Suriye vs. ziyaret etti.

Tarih, ayin ve dini Çerkes dansları hakkında bilimsel bilginin yardımıyla inşa edilen "Nalmes"in oynadığı tüm oyunlar, bu yüzden eski orjinaline en yakındır. Topluluk kostümleri oluştururken Ulusal Adıgey Müzesi'nden malzemeleri kullanır. 

NAFİSET SHKHALAKHO
ÇEV: ŞAGUJ HALE AKTAS 
NART DERGİSİ 82. SAYI

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı