Konukseverlik Çerkeslerin en büyük özelliklerindendir. Bu konuda hata yapanı hiç affetmezler. Bir Çerkes atasözü: “Ün salmak için keskin kılıç ve kırk sofra gereklidir” der. Savaşta kılıçla, toplantılarda da güzel söylevlerle ün kazanıldığı gibi konukseverliklerde de ün salmaya çalışırlar. Kafkasya’da her evin mutlaka bir konuk odası vardır ve sürekli açıktır. Konuğa yatak ve yemek çıkarmak üzere hazırlıklı bulunmakta her kadının asal görevidir.

Atlı, konuk olacağı odaya yaklaşınca, ev sahibinin mevki ve şerefine göre odadan ne kadar uzaklıkta inmesi gerekeceğini takdir eder. Yaşlı soylu ve Thamadeler ancak odanın önüne kadar attan inmeden gelebilir. Diğerleri ev sahibi sayılır. Her hangi biri ise 30-40 metre uzakta attan iner.

Vücut dik olarak attan süratle ve sol tarafından inmek incelik olmakla birlikte atın omzuna doğru çok eğilmek ayıptır. İnerken sol eli ile yalnız atın başını tutar. Hayvanın yelesini tutmak ayıptır. Konuk attan ineceği zaman etraftaki gençler hemen atı tutarlar. Sağ eli ile dizgini, sol eli ile üzengiyi tutarak konuğun inişine yardım ederler. At, teri kuruyuncaya dek gezdirildikten sonra, yaz ise konuk odasının yanında bulunması gelenek olmuş ağaçların gölgesine, kış ise ahıra bağlanır. Bazı konuk odalarının önünde at bağlamak amaçlı 5-6 çatallı bir ağaç dikili bulunur. 4-5 saat geçmedikçe atın eyerini almazlar. Bunu atın sırtı kabarmaması için yaparlar. Konuk atına bakılmasını ev sahibine bırakır. Kendisinin hayvana gidip bakması güvensizlik gibi görülür ve kabalık sayılır.

Atından inen konuk açık bulunan kamçısı elinde olduğu halde ev sahibine ve hazır bulunanlara yanaşarak selam verir. Ev sahibi de “yeblag” diyerek konuk odasına alır.

Misafir silahları üzerinde olarak konuk odasına girer. Ev sahibi ya da konuğa hizmet edecek aileden gençler hemen konuğun üzerinde, varsa önce başlığını ve yamçısını, sonra kamçısını, tüfeğini, tabancasını, kılıcını sıra ile alarak asar. Sonra konuğa oturması söylense de oda içinde yaşlı biri varsa konuk hemen oturmaz. Önce oturulmasını konuk olarak önerir ve bu öneriyi bir kaç kez yineler. Sonunda konuk oturunca orada bulunanlar bir süre ayakta durur ve bu sırada önce ev sahibi “fesapsi” der. Sonra tanış olsun olmasın “su zepesa” yani iyi misiniz diye sorar. Konuk da “zepaso su sa” mutlu yaşayınız, diye yanıt verir. Konuğa ilk olarak kimliği sorulmaz. Varsa konukla birlikte gelen Pserhe’den konuğun kimliği, gideceği yer ve yolculuk amacı öğrenilir. Yoksa ev sahibi yalnızca “nereden geldiğinizi öğrenebilir miyim?” diye soru sorabilir. Konuk da kimliğini açıklar.

Ev sahibinden başka odaya giren ziyaretçilerin hepsi de “fesapsi” diye konuğu selamlar ve nasıl olduğunu sorarlar. Ancak kim olduğunu soramazlar. Konuk değerli bir kişi ise, ev sahibi ile diğerleri yanına geçip kendiliklerinden oturamazlar. Konuğun önerisi ve bu önerinin bir kaç kez yinelenmesi üzerine yaşı uygun olanlar konuk odasının gerisinde otururlar. Konuğun oturduğu uzun sedirin üzerine kimse oturmaz.

Oturma hakkına ulaşmamışlara oturmaları önerilmez. Zaten bunlarda oturmaz ayakta dururlar. Konuk oturma zamanlamasını yerinde yapmalıdır. Uzun ısrarlardan sonra oturan konukla “kibarlık bilmeyeni oturtmak, Teke’nin derisini yüzmek gibidir” diye alay ederler.

Çok kalabalık olan Çerkes konuk odasında sanki kral varmış gibi konuşmalarda büyük bir özen ve incelik görünür. Birisi konuşurken diğerleri yalnız dinler, kendisine söz düşmeyen konuşmaya karışmaz. Konuşanlar ağır ve ciddi olarak konuşurlar, gülümseme vardır, ancak kahkaha asla yoktur.

Yüksek sesle konuşmakta kabalık sayılır. Konuk odasındaki konuşma biçimi ve şekli güzel, kibar olur. Konuğun hal ve hatırını soranlar, bir süre sonra odadan çıkarlar. Ancak, çıkan kişi ”rahat olunuz” der, sonra kapıya kadar arka arka gider ve yüzü konuğa dönük biçimde kapıdan çıkar. Konuk da çıkan kişiye ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur.

Konuk, odasına yeni ziyaretçi ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur. Bu seçim etmek onun inceliğine bağlıdır. Gelen ziyaretçi ihtiyar ve muhterem ise konuk, önce ona oturmasını önerir. Ziyaretçe doğal olarak bunu kabul etmez ve kendisine uygun bir yer bulup oturur.

Konuk ayağa kalktıkça oturanlarda ona uyarlar. O oturmadan kimse yerine oturmaz. Konuk muhterem bir ihtiyar ise ya da asil olup pek genç değilse sedirin ocağa yakın baş köşesine oturtulur. Bu değerde olmayan konuğun biraz aşağıda oturmakla o yerde hakkı yokmuş gibi kendisini göstermesi incelik, alçak gönüllülük gereği sayılır.

Konuk gelişi sırasında hemen gelip sedire oturmaz. Sedir üzerindeki pamuk ya da kuş tüyü yastığın kenarına ilişerek oturur. Yastığın üzerine oturmak kabalık olarak görülür. Ancak çok ihtiyarlar, üzerine oturabilirler.

Konuk, sedirin üzerinde sandalyede oturur gibi ayakları dik ve yerde olacak biçimde bir tarafa yaslanmayıp doğru ve güzel oturmaya özen gösterir. Ayak uzatmak, ayak ayak üstüne atmak kendini üstün görme ve orada bulunanlara karşı hakaret sayılır. Bağdaş kurmakta ayıptır “deve oturuşu” diye tanımladıkları, diz çökmekte çirkindir. Yani, korseli bir kız gibi dik ve doğru oturmak gerekmektedir. Çelik vücutları bu törene dayanıklıdır. Konuğun, eliyle bıyığını ve sakalını karıştırıp oynaması, konuşmalarında laubali davranması hoş görülmez.

Çerkeslerde kahve yoktur. Onun yerine çay verirler. Çayı olmayanlar yemekten önce bir şey getirmezler. Sabah, öğle, akşam olmak üzere üç kez yemek verdikleri için konuk yemek zamanını bekler. Ancak yemek zamanından önce ayrılacaksa yemek hemen verilir. Bu en çok dikkat edilecek konudur.

Sofra insanların inceliklerini gösteren bir sınav yeridir. Bu sınavdan geçmek önemli bir başarıdır. Çerkesler “sofra terbiyle mihengidir” derler. Pxesi-Phesi dedikleri yani “agaç kili” diye nitelendirdikleri “kaba adam sofrada belli olur” atasözünü anımsarlar.

Yemeği ağır yemek, lokmaları orta büyüklükte bulundurmak, kibarca almak, başı sofra üzerine çok eğmemek, lokma ağza yanaşmadan ağzı açmamak, bir lokmayı çiğneyip yutmadan diğer lokmayı almamak, yanakları lokmayla şişirmemek, sofra üzerine aksırmamak, ekmek ve börek gibi şeyleri ısırmayıp el ile koparmak, az yemek, ancak incelik olsun diye diye aç kalmamak önemli kurallardır.

Çerkeslerin “zi ahe zefemishirer femif” (hakkını yemeyen olgunlaşmamıştır) deyimiyle konu ettikleri beceriksizliği göstermemek gerekir. Ancak sınırı aşıp “psıç” yani manda dedirtmemek, bir yemeğe gereğinden çok ilgi gösterip “hiç görmemiş mi?” diye alay konusu olmamak, yemekleri övmek ya da beğenmez hareketlerde bulunmak, gibi tükenmez inceliklere dikkat etmek gereklidir.

Konukla beraber ev sahibi (önemli biri değilse) yemeğe oturmaz. Yemek anında ayakta bekler. Hazır bulunanlar arasında oturmaya hak kazanmış ihtiyar varsa, bir ya da iki kişi sofraya oturabilir. Ancak, konuğun ısrarıyla sofraya oturulur.

Konuk gece kalacak ise (hoş geldin töreni yapıldıktan sonra dinlenme aşaması gelince) elbiselerinden yalnız dizliğini çıkarır. O zaman pserhasi ya da hizmet eden bir genç dizliğini çekerek çıkarır.

Gece yatacağı zaman yatak hazırlanınca ev sahibi “çhash maf “ (hayırlı gece) diyerek çekilir. Odada kalan psherahlar konuğun soyunmasına yardım ederler. Çizmelerini pantolonunu çekip çıkarırlar. Elbiselerini güzelce derleyip bir yana bırakırlar. Legen, ibrik ve yeterince çıra bıraktıklar. Konuğun yatağa girmesinden sonra onlarda “çhash maf” diyerek çekilirler.

Konuğun hizmetindeki psherah, yanındaki odada yatar. Oda yoksa misafir odasının geri tarafında yatağını yapar. Psherah konukla beraber yemek yemez, yanında oturamaz, evde hizmet edecek gençler varken, konuğa hizmet etmez, ancak atlara kontrol eder.

Konuk odasının dışında genç akranları ile sohbet eder. Savaşlara, düğünlere, eğlentilere ve kızlara ilişkin gençlik sohbetleriyle zamanını geçirir. Ev sahibinin kızı varsa yanına giderek ziyaret eder. Köydeki diğer kızlara uğramayı da -özellikle bekarsa- hiç ihmal etmez. Çünkü memleketin kızlarını gördükten sonra eş seçecektir. Gençlere psherahlığı sevdiren de işte bu durumlardır.

Konuk ayrılacağı zaman atlar hazırlanınca yaver makamında olan psherah içeri girerek “hazır” der. Bunun üzerine konuk ayağa kalkar. Psherahlar silahlarını, duvarda asıldığı düzen üzere sıra ile verirler. Konuk silahlarını takındıktan sonra dışarı çıkar. Ata binmeden önce ev sahibi ve dostlar ile veda eder ve sarılırlar. Çerkeslerde sarılma anında bir birini öpme geleneği yoktur. Ancak kucaklaşmadan sonra el sıkarlar. Bazen veda anında yalnız el tutma ile yetinirler.

Konuk giderken ev sahibine teşekkür etmez. Çünkü ev sahibi görevini yapmıştır. Ancak “Hoş Kalınız” der. Geldiğinde olduğu gibi giderken de misafir at bineceği yerin uzaklığını belirler. Psherahlar atı odaya yakın getirirlerse, konuk saygı göstererek istiyorsa biraz uzağa çektirir ve atın başı odaya ve oradakilerinse dönük olarak tutulur. Konuk ata bineceği zaman kolana bakabilir. Çerkesler kolanı sık bağlamayı binicilikte usta olmadığının kanıtı sayarlar. Bunun için genellikle ata bindikten sonra kolan atın karnı altında bir parmak sığacak biçimde sarkar.

Konuk ata sol taraftan biner, binme anında sol eli ile hem dizgini, hem de eyerin kayışını birlikte tutar. Atın yelesini tutup binmek ayıptır. Sağ eliyle de arkadaki kası tutar. Çevik ve iyi biniciler genellikle yalnız sol eliyle öndeki kası tutmakla yetinerek hızla at binerler.

At binerken vücudu atın başına doğru çok eğmemek, hızla binmek gerekir. Binerken sağ ayağı atın sağrısına dokundurmak çok ayıptır. Atı tutan psheraha sol el ile dizgini, sağ eli ile üzengiyi tutar. Ancak üzengiye çok asılmaz. Çünkü bu, konuğun binicilik yeteneğiyle ile alay etmektir.

Konuğun yanındaki psherahlar 30-40 metre daha ötede, konuk at bindikten sonra at binerler. Buna öyle dikkat ederler ki, konuğun ata binmesi bitince kendiside eyerinde bulunmuş olur. Daha önce binemez. Psherahların atları başkasınca genellikle tutulmaz.

Konuk at bindikten sonra “Sötxej – Söthej” yani mesut olunuz diyerek vedasını bitirirken at bir atak yapıyor gibi gideceği yere doğru hızla yürür. Iyi eğitilmiş Çerkes atlar bu atağı öyle doğal bir hızda yaparlar ki binicisi farkına bile varmaz. Binicinin geme hafif bir dokunması ya da üzengi içindeki ayağını ata dokundurması üzerine at, o güzel hareketi yapar.

Konuk biraz uzaklaşmadan atına kamçı vurmaz. Yüz metre ilerleyince bir kez kamçıyı ata vurarak şakırdatır. Bunun anlamı, ata kimin bindiğini belirtmektir. Başka zaman zorunluluk dışında atı kamçı ile dövmek çok ayıptır. Kamçıyı vuracağı zaman eli kulağa doğru kaldırmayıp ancak gem çekerek vurmak gerekir. Atlar çok iyi eğitildiklerinden kamçı darbesine gerek yoktur.

Psherah da thamadesi, yani büyüğü önünden geçtikten sonra arkası sıra yürür. Orada hazır bulunanlar da veda edip ayrılan konuğa “Goq Maf” yani uğurlu yol diye eşlik ederler.

Çerkeslerde konuğun evde kalma zamanı konuğun isteğine bağlıdır. Bazen 5-6 ay, hatta bir yıla varır. Ancak ne kadar uzarsa uzasın ona gösterilen ilgi hiç eksilmez. Aksine dostlarının çoğalması nedeniyle konuk odası günden güne kalabalıklaşır, düğün yeri gibi olur.


Nola Zaur Nalçik 1991

İyi at kanatlı kuş gibidir.
At arkadaş gibidir.
Adige karnını aç bırakır.
Ama atın karnını aç bırakmaz.

Atın ilk evcilleştirilmesinden bugüne kadar, geçen beş bin yıldan beri -(1)- insanoğlu dur durak bilmeden at cinsinin kalitesini artırmak için çalışmakta, bunun için en iyi at cinslerinden yararlanmaktadır. Güçlüler, koşum atları ve yarış atları… Bu atlar binildiği zaman hızla yolu tüketen, ava gidildiği zaman görevini tam olarak yerine getiren, hiç pes etmeyen, savaş meydanında göğsünü ve toynağını kullanarak düşmanla kıyasıya savaşan, korkusuzca ve inatla mücadele eden, yarışta önüne geçilmesine asla tahammül etmeyen, canla başla kazanmak isteyen, rekabetçi, yenilgiyi hazım etmeyen bir karaktere sahiptir. Çiftçiler için koşum atı, kırda – bayırda, gece - gündüz çobanların can yoldaşı, seyirlik oyunlarda sirk sanatçılarının rol arkadaşı olan bu atlar daima amaca uygun bir şekilde eğitilmişlerdir.

Sözgelimi, en eski gem takımının yaşı yaklaşık 5.000 yıl, kamçının 2.000 yıl, üzenginin 1.500 yıl, yuların ise 2.700 yıl olduğu tespit edilmiş, bunların ilk önce Assiriye de kullanıldığı anlaşılmıştır. At binenler ilk önceleri atı boynuna takılan örgülü bir ip ve küçük bir çubukla idare etmişlerdi. Bu olsa gerek atına binen gencin üç gürgen boyunduruğu eğitirken atın kafasında kırmasının nedeni.
Tarihin bize ulaştırdığı kadarıyla Homer atın yelesini altın suyuna benzetirdi. Plutark: İnsanların tanrılara kızları kurban etme geleneğini terk ettikten sonra, onların yerine sarı yeleli atları kurban etmeye başladıklarını anlatır.( 18, s. 65 )- (2)- Arkeologlar kazılarda altın ve bakırdan mamul birçok at resmini ortaya çıkarmışlardır. Yaklaşık dört bin yıllık mezarlardan çıkan kemikler açıkça ortaya koymaktadır ki eskiden atlar sahipleriyle birlikte gömülürlerdi. O resimler ve kazılarda bulunan kemiklerden faydalanılarak eski çağlarda yaşayan atların anatomik yapıları hakkında fikir sahibi olunabilmekte ve koşun takımlarının yaşı da tamı tamına tespit edilebilmektedir.

Gem icat edildiğinde, sadece atın ağzına konulan ince, kısa bir deri parçasından ibaretti. Bu gün bile birçok halk gemde burunluk, alınlık ve ağız demiri kullanmamaktadır. Eskiden Adigeler de burunluğu olmayan gem takımı yapmışlardı. At insan gibi konuşan, rehberlik yapan, gelecekten haber veren, akıllı, üstelik uçan –(3)- bir canlı olarak betimlenir masallarda. Uçan hayvan olarak betimlenmesinin sebebi şudur: Hızlı atlar uçma hissi verir binicisine, aynı zamanda uzağa sıçrayabilirler. 1957 yılında Almanya’da eğitilen bir at alçak bir engelden ve bir havuzdan aynı anda atlamıştı. Bu atın ayaklarını yerden kestiği ve tekrar bastığı yer arasındaki mesafe 12 m 16 cm idi ( 25, s.136 ) . Sanırım atın masallarda uçan bir canlı olarak tasvir edilmesinin sebebi bu olsa gerek.

Bugün dünyada birçok farklı at cinsi bulunmaktadır (12. S. 763 ). Bunların elli kadarı bizim ülkemizde yaşar. Safkan İngiliz atı bunların en ünlüsüdür. Onlara bu ismin verilme nedeni, İngilizlerin 17. yy’dan bu yana İngiltere’de atların anne - babaları ve büyükanne - büyük babalarını cesaret, güç, sürat ve söz dinleme yetenekleri ve vücut ölçüleri bakımından düzenli olarak kayda geçirmeleri ve şecerelerini takip etmeleridir. Türkmenlerin genellikle binek atı olarak kullandıkları güzel Akaltekin soyu da ünlü at cinslerinden biridir. Bu at iki günde bir, sadece birkaç damla su içerek, her gün 100 kilometre kadar yürümek suretiyle hafta boyunca yolculuk yapabilmektedir.( 25, S. 136 ). Çerkesler tarih boyunca atlarla birlikte, eğer üstünde ömür geçirmişlerdir. Bu nedenle her bir Çerkes sürekli daha iyi bir ata sahip olma, ona uygun koşun takımı edinme ve silah ve giysi tedarikinde bulunmayı bir görev olarak görür. Bu kitap ta binek atı ve eğer yapımı ile ilgilidir.

Atın arabaya koşulması, tahıl ve ot taşımada kullanılması, ormana gidilmesi, karasabanla toprağı sürmeye başlaması yaklaşık 200 yıl öncesine kadar dayanır. Adige’lerde en ünlü at cinsleri: Csolexhu (39, S.337 / 9), Trame (39, S. 60), Qandor (39, S. 255 ), Abıqu, Beyqan, Yeqhen, Haqhundoqo, Qundeyt, Jerıcstı, Mercsen, Abzon, Yeseney, Csedjeroque ve benzerleridir. Açıkça görüldüğü gibi bütün bu at cinsleri ismini ailelerden almaktadır. Nagume Csore’nin yazılarından 16. yüzyılda Terek nehrinin doğu yakasında yaşamış olan Csolexhu ailesinin kendi aile adlarıyla anılan at cinsinin o dönemde bütün dünyaya nam saldığını anlamaktayız. Adige atının ortak yanları; ince kafası ( yılan kafası gibi ), geniş ağzı, büyük burun deliği, sivri kulakları, kocaman parlak gözleri, dik ve uzun boynu, açık ve geniş göğsü, geniş toynak araları, iri cüssesi, orantılı uzun beli, eğimli kalçası, düz ve ince ayakları, uzun bilekleri, tüysüz topukları, derin ayak çukurları, kısa ve ince kuyruğudur.

Bütün bunlara ek olarak her at cinsinin kendine özgü karakterleri vardır: Güçlülük, sürat, uzun süre yürüme yeteneği, zeka ve söz dinleme özellikleri bunlardan bazılarıdır. En iyi atlara ‘’ Şağdiy ‘’ denir. Bunlar hiç zorlanmadan her gün 120 km ‘ye yakın yol alabilir. Bir-iki gün hiçbir şey yemeseler ve su içmeseler de dayanabilir, toynakları sağlam olduğundan taşlık arazide rahatça yürüyebilirler.

Adige atlarının sayısı en fazla olanı ve en ünlüsü dorattır (kırmızı). Ancak siyah ve brul olanlardan da güçlü atlar çıkmaktadır. En değerli atlara Adıgeler, ‘’xuare’’, ‘’ xuare gibi’’, Adıgeyler ‘’ fare’‘ Ruslar ise ‘’ far ‘‘ derler ( 4). Alnı ve bileği ak olan ( tek veya çift bileği ) atlarla kösteklenen üçayağı ( iki ön pençe ve sol arka ) beyaz olan atlar uğurlu sayılır. Eğer atın dört ayağı da ak ise bu uğursuz sayılır.

Atın iyi olmasında doğrudan doğruya onu doğuran anne ve babanın soy ağacının çok büyük etkisi vardır. Bu nedenle soylu atların ırkından gelen taylar arasından en elverişli, düzgün suratlı ve güçlü ayakları olanlar daha özenle beslenip, eğitilir. Üç dört yaşını doldurmamış ve eğitimini yeni bitiren ata eğer vurulmaz. Uzun yola çıkılmaz. Yük taşıyıcılar uzun yola yavaş – yavaş, alıştırılarak hazırlanır. Özenle besleme, banyo, taşlık alanda süratli gezindirme, ahırın temizliği, kuruluğu, ısının yeterli düzeyde olması, atın uzuvlarının güçlenmesi ve sağlamlaşması için gereken önemli ayrıntılardır.

Atı çok olanlar onları gruplar halinde beslerlerdi. Bir grup 12 ile 20 kısraktan (dişi at) oluşur, her grupta bir aygır ( erkek at ) bulunurdu. Aygırlar liderlik, sevk ve idareden sorumludur. Kısrakların gruptan ayrılmasına müsaade etmez, gruba katılan kısrakları ise kabul ederler. Diğer bir aygırın gruba katılmasını istemez, gerekirse onunla kavgayı göze alır. Zor ve tehlikeli anlarda aygır kısrakları toplayarak güvenli bir korunağa götürür, bu şekilde onları korumuş olur.

Yetiştiriciler aile damgasını atın sağ veya sol baldırına vururlardı. Atı kaybolan bu damga sayesinde atını tanırdı.

Birçok halk Adigeleri ve Adige atlarını iyi tanır. Emidio Doritrlli De’ Askoli’nin yazısına göre Adige Atları yeterince hızlı ve güzeldir. Ona binen Adige atlısı da cesim ve ince belli, diğer bir deyişle ata yakışmaktadır. (49, s. 63 – 34 ).

James Bell Adige gençlerinin ustalıkla at bindiklerini, atın da onun isteklerini nasıl yerine getirdiğini gördüğünde hayretler içinde kalmıştı. At son süratle koşarken, ona binen genç tüfeğini kınından kapıp havaya fırlatılan kalpağı vurabilir, attan atlayarak ayakları yere değer değmez tüfeğini doldurur, aynı anda arkasından tekrar ata biner, kılıcını kınından çıkarıp saldırı için hazır vaziyeti alabilirdi (13, s. 475). Ünlü Alman bilim adamı Karl Kokh Adigelerin atçılığının öneminin onların atlara gösterdikleri sevgiden ve bütün Kafkasya’da Adige atlarının diğer at cinslerinden 5 – 6 kat daha pahalı olmasından anlaşılabileceğini belirtmektedir. (22,s.618,619).

Giovanni Lukka’nın anlattıklarına bakılırsa Adige atları Tatar atlarından daha süratli idi (1,s.72). Bu nedenle Tatarlar sürekli Adige atı, eğeri ve koşun takımı satın alırlardı (10, s. 154). Belçikalı ünlü bilim adamı Jann Charl De Bess (5) şöyle yazar: ‘’ Klaprot’un söylediğinden farklı olarak bunların ( Adigeler – Ç. A.) atları yükseklik açısından süvariliğe elverişli ve hızlıdır. Üstelik yokuş çıkmada ve ağırlık taşımada ben bu atlar kadar dirayetli olanını görmedim…’’

İsveç kralı XII. Karl’ın emriyle 1911 yılında Kuzey Kafkasya’ya gelmiş olan Fransız Şövalyelerinden Abri De La Morta’nın yazdıklarına göre; o Adige kadınlarının omuzlarında okluk, ellerinde yay ve kollarında avcı şahin kuşu ile tıpkı erkekler gibi avlanarak, üstünde dörtnala dağda bayırda at koşturduklarına defalarca şahit olmuştur ( 1,s. 136,138 ). Adige üniforması göz alıcılığının dışında, hafiflik ve estetik açıdan da at binmeye uygun olduğundan birçok halk tarafından benimsenmiştir.

Kitaplarda anlatıldığına göre, Adige atının ünü ve değeri nedeniyle onun hediye olarak verilmesi hediye alana tarifi imkansız mutluluklar bahşederdi. Bu nedenle bir Adige, birini sevindirmek veya onurlandırmak istediği zaman ona genellikle kendi atını layık görürdü. Sözgelimi, Romanov ailesinin krallığı ele geçirmesi nedeniyle ( Mikhail Romanov’un Rus çarı olduğu yıl 1613 yılıdır.) 1616 yılında Adigeler iyi dileklerini bildiren konuşmalar eşliğinde ( exhuexhu ) ona en iyisinden 12 at hediye etmişlerdi.( 5, s. 15)

1632 Yılında Çerkesske Qudyenet (6) in oğlu Kyelmamet Mırza Rus Çarının yanına gittiğinde ona iki at hediye etmişti. Onunla birlikte giden Arestlen kardeşler de ( Briuq ve Tonjenxhan ) iki at hediye etmişlerdi. 1634 Yılında Kyelmamet Mırza Tekrardan Rus Çarına iki, arkadaşı Arestlen Tonjenxhan da iki at verdiler. 1636 Yılında Çerkesska Mutçsal Rus Çarı Mikhail Fedoroviç’e dört at hediye eder. 1638 Yılında Yyldar Mırza üç, Tsçırkov Murza dört atı birlikte verirler. Bölgemizden götürüp vermelerini beklemeden çar kendisi de Adige atı edinme imkanları aramıştır. Bu konuyla ilgili olarak Mikhail Fedoroviç’in emrinde bulunan ve Terç’ de yaşayan Syemen İvanoviç Csekhovskoy, Savve Potapoviç Narbekov, Grygory Uglev gibilerine 1641 Yılının Ekim ayında gönderilen şu belge ilginçtir:

‘’ Bana ulaşan haberlere göre Çerkesse Qudyenet’in oğlu Kyelmamet Mırza’nın oldukça iyi bir atı var. Bu at eğerimize yakışacaktır, kendisi de atı vermeye razı. Atı korumak için beraberinde bir Uerq ekibi de eşlik edecektir. Bu fermanımı alır almaz o atı Kyelmamet Mırza’dan alarak gemiyle Astrakhan’a getirin. Atı yürütürseniz zarar göreceğinden endişeleniyorum. Astrakhana yetişince onun büyüğü ( voyvoda ) Nikita İvanoviç Odoyevsk’in ekibine tutanak eşliğinde teslim edin. Atı dikkatlice gemiyle yanıma getirmelerini emrettiğimi söyleyin’’. ( 20.t. 1 doküman No: 132, s. 205, 206 ) Bu fermanın eline geçmesine iki ay kala Eylülün 12. gününde Nogay Ordusu Adigelere saldırır. Kyelmamet Mırza saldırıda direnenler arasında Balk yakınlarında savaşırken çarın siparişi olan o meşhur atın ölümüne engel olamaz. Bu nedenle bu at çarın eline geçmez.

Belgelerden anladığımız kadarıyla 1645 Yılında Arestlan Tonjenkhan çara dört at götürür. 1648 Yılının 22 Nisan günü Rus Çarı Alexey Mikhailoviç Çerkesske Mutsal ve oğlu Qasbulat’ı davet eder. Mutsal tarafından bu ziyarette çara üç at ve bir tay ( Bu atların ikisi aygır, ikisi de rahvan idi ), (7), iki tüfek, iki yay, oğlu Qasbulat da bir aygır, bir rahvan, bir de yavrulu kısrak hediye eder. Tam da o yıl Çerkesska Yelmırza’nın oğlu Batırby ( Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Petr adını almıştır) çara iki, Çerkesska Bydaçey’in oğlu Hatokhşıqo ise dokuz at hediye eder.

Bu şekilde hediye edilen her atın karşılığında çar da onlara değerli hediyelerle karşılık verir. Örneğin: Baba oğul Mutsal ve Qasbulat’ın 1648 Yılında verdikleri 343 Som değerindeki hediyelere karşılık, 400 Som değerinde değerli elbise ve kaban yapımında kullanılmak üzere birçok deri çardan hediye olarak gelmiştir. Bunun yanında refakatçilerine de birçok hediye ve para vermekle birlikte, onları büyük bir ihtimamla ağırlamıştır.( 20,t.I, Doküman No:182, s. 291,292 ). On yıl aradan sonra 1658 Yılında Qasbulat yine çara yedi at daha hediye eder. Bütün bunlarla birlikte Çar’ın para ile de Adige atı satın aldığı olmuştur. 1647 Yılında Çar Mutsal’a 500 Som gönderir, o da bu parayla altı at alıp Çar’a yollar. ( 20 t. I, doküman No: 177 s. 283, 285 ).

Bizim bu belgeleri ortaya koymaktaki amacımız Adigelerin hediye olarak gönderdiği atlarının sayısını toparlamak değildir. Pekiyi o zaman amacımız nedir? Amacımız sadece halkımızın aç gözlülükten uzak akraba ve arkadaşlarına iyilik yapabilmeyi bilen insanlar olduğunu göstermektir. Diğer Adige boyları da akraba ve arkadaşlarına at ve silah hediye ederlerdi. Örneğin Persler, Kırım Tatarları ve Nogaylar ve Kalmuklara. XIX. Yüzyıl başlarında Qeberdeyde at yetiştiren ve kaliteli damızlık at geliştirme konusunda çalışmalar yapan 58 hara vardı. Jann Csarl De Bess’in yazılarından anladığımıza göre sadece Misost 3.000 kadar ata sahipti. Diğer büyük baş hayvanlarının sayısı da bundan daha az değildi. ( I, s. 337 ).

1864 yılında Rus – Kafkas Savaşlarının henüz bittiği zamanlarda Qeberdeyde 300 den fazla atı olan 169 aile vardı. 100 den 200 ‘e kadar at sahibi olan aile sayısı 14, 200 den fazla atı olan ise 9 aile idi. Bu 192 ailenin toplam 728 aygırı ( erkek at ), 13.174 kısrağı (dişi at ) vardı. Sadece Cselber kardeşler 100 aygır ve 1500 kısrak sahibiydiler. Hatokhcsoqo Teymıryqo ile Hatokhcsoqo’nun ise 600 atı vardı.( 5, s. 23 ). O zamanlar Qodzoqo Luqmen ( Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Dymytri Stepanoviç adını almıştı). Adige atının kalitesinin artırılması ve üretilmesi konusunda birçok faydalı işe imza atmıştır. Bu yüksek tahsilli insanın isteğiyle Balk’ın kuzeyinde haralar açılmıştı. Kuzey Kafkasya’daki Rus ve Kazak ordusunun en çok beğenip seçtiği atlar Adige atlarıydı. Bu nedenle çarın emriyle Maykop’taki hara 1892 Qeberdey’e nakledilmiş ve Acsebiy Harası’yla birleştirilmiştir.(43, s.22). Bununla birlikte Rusya’daki haralarda da 1917 Ekim Devriminden önce Adige atları yetiştirilirdi (26, s. 21).

1923 Yılında devlet eliyle Qeberdey’de tekrar haralar açıldı. Yeni birleşen kolhozlarda 1931 yılında SSCB’nin Sovyet Halk Komitesi’nde at yetiştiriciliği ve üretimiyle ilgili yapılan oturumlarda, ülkede açılması planlanan enstitülerde zooteknik çalıştırılması konusunda kararlar alındı. Bu enstitülerin biri Moskova’da açıldı. Aynı yılın eylül ayında da eğitime başlandı. İkincisi 1932 yılının yazında Psihkuabe’de (Pyatigorsk ) at yarışlarının yapıldığı Qeberdey Haras’ında açıldı. Bu okul Yesentvigu’e taşınarak iyi binek atlarının üretimi, kaliteli atların yetiştirilmesi konusunda çalışmalarını yoğunlaştırdı. Burası daha sonra yabancı ülkelerden getirilen kaliteli damızlık aygırların üretimi için kullanılan bir merkez haline geldi.

Adige atlılarının karakışta kar altında Kafkas Dağlarını çepeçevre dolaşmalarına bütün dünya şahit olmuştu. Fırtına ve ayazda, taşlı- kayalı dağları aşmış olan Adige atlıları Klukhor geçidinden geçerek görenleri hayrete düşürürcesine Sonem’e girdiler. Bırakın kış mevsimini, yazın bile buradan geçebilen atlı sayısı çok sınırlıydı. (5,s. 41, 42). Üç bin kilometrelik yolu aşıp Kafkasya’yı çepeçevre dolaşan bu grup, daha üç ay bile geçmeden tekrar yola çıkarak 600 kilometrelik uzun Nalçik – Rostov yolunu 4 günde kat ettiler. İlginç olan şu ki; iki yolun da tamamını atlar ve atlılar eksiksiz olarak tamamladılar. Bu atlılar Adige atının kahramanlığını, gücünü ve dirayetini işte bu şekilde ispatladılar.

1937 Yılı Aralık ayında Vaskhnil’de yapılan toplantılarda dünyanın en ünlü 5 - 6 binek atı cinsi arasında Adige atlarının da adı geçmiştir ( 26, s. 16 ). O yıl yarışan bütün atları geride bırakan Adige atı Aslenbeç ( Aslen – Gali – Acsped ) şampiyon olmuştu. (8). 1940 Yılında Dünya Şampiyonasında birinciliği kazanan 1934 doğumlu Adige atı Babak ( babası Borey, annesi Jantyl ) S.M Budanya’nın adını taşıyan haradan getirilmişti.

1941-1945 yıllarındaki ikinci dünya savaşında ve önceki yıllarda pek çok seçme at orduya kazandırılmıştı. Orduya binek atı olarak seçilenler 147 cm. den kısa olmayanlardı. Ancak Adige atları 142 cm boyunda oldukları halde talep görüyordu. Bu atlar o çetin savaş yıllarında birçok zor işin üstesinden kolaylıkla geldiler. Sovyetler Birliğinin seçkin kahramanlarından Ukraynalı partizan lider S. A. Kovpak şöyle demişti : ‘’ İster orman altında, yamaçta, yokuşta olsun ister bataklıklarda, atın gösterdiği beceriyi gösterebilecek bir tek makine dahi yoktur. Binek atı olarak ordumuza verilen atlarla birlikte cumhuriyetimizin atlı süvari birlikleri Rostov yakınlarında düşman karşısında kahramanca savaştı.’’( 47).

Savaşın devam ettiği 1945 yılının Nisan ayında SSCB’nin Sovyet Halk Komitesi ile VPK(B) Merkez Komitesi, kolhoz ve sovhozlarda birçok haranın kurulmasını ve bu haralardan daha fazla faydalanılmasını karalaştırmışlardır. Bu çalışmalar kolhozlarımızda hayata geçirilerek savaşta büyük bir fakirliğin içine düşmüş olan Ukrayna’nın Velikaya Aleksandrovka Rayonuna büyük katkıda bulunulmuş, bu çerçevede buraya birçok büyük ve küçükbaş hayvan hibe edilmiştir. Aynı yıllarda Adigeler ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halklarının buraya gönderdikleri atlarla Velikaya Aleksandrovka köyünde kaliteli atların bulunduğu bir hara kurulmuştur (19, s. 235 )( 9 ). 1946 yılında ülkemizde yetiştirilen iyi cins atların uzun mesafe yürüme yarışmasında Quba Köyünden Ali Qadım’ın Adige cinsi atı 250 kilometrelik yolu 25 saatte yürüdü. Bu ünlü at seyircilerin hayret dolu bakışları arasında yarışın son iki kilometresini de dörtnala koşarak varış yeri olan Moskova hipodromuna birinci sırada girdi.

Ne yazık ki bu güçlü at aynı yıl hayatını kaybetti. Quba Köyü sakinlerinin anlattığına göre, yarıştan dönen Ali Qadım kısraklarını yılkıya gönderir. Pırıl pırıl güneşli bir günde atlar yılkıda dağılmış yayılırlarken, birden kara bulutlarla kapanan gökyüzünden soğuk bir fırtına kopar. Sağanak yağmurdan sonra başlayan tolu atların korkuyla bir uçuruma doğru koşmalarına neden olur. Atları uçuruma doğru göndermemek ve tehlikeli araziden korumak isteyen bu aygır, at sürüsünün önünü kesip onlarla mücadele eder. Onları ağzıyla yelelerinden tutup yerlere atar. Böylece önden gidenleri durdurur. Tekrar aynı yöne koşmalarını engellemek amacıyla atlarla onların gitmek istediği uçurumlu bölge arasında koşarak tur atmaya başlar. Bu şekilde tur attığı bölgede bir çukura birikmiş olan tolunun üzerinden atlamak ister. Yağmur suyuyla karışmış olan tolunun ıslattığı yamaçtan aşağıya doğru kaymasıyla, birlikte at da uçurumdan aşağı yuvarlanır. Bu ata ismini veren, onu küçüklüğünden beri besleyip eğiten aygır çobanı Dıcsekv Aly telaşla atlara doğru koşarken olan biteni görür. Çabucak bindiği attan inerek bulunduğu tepenin üzerinde doğrulup karşı yamacın yankısıyla birlikte aşağıya doğru:’’ A-a-a-l-y-y-y Q-a-a-a-a-d-ı-ı-ı-m !!! ‘’ diye uzun bir çığlık atar. Aşağıya baktığında bu kanlı - canlı aygır buz, taş, su ve topraktan oluşan büyük bir kütlenin içinde kafasından başka bir yer görünmeden yatmaktadır. Dicsekv Aly aşağıda yatan atın iki gözünden gelen yaşların yanağından aşağı aktığına büyük bir hayretle şahit olur. Bu durum karşısında dayanamaz, olduğu yere çökerek uzunca bir süre hıçkırıklarla ağlar. Bu at ve adam o derece birbirlerini sevelerdi ki; atın ölümünden yıllar sonra bile Dıcsek Aly ömrü boyunca besleyip sevdiği aygırının her anılışında gözyaşlarına hakim olamaz. Bu olayı yıllar sonra Quba Köyü’nden Hesen’in oğlu Melbakhue Boris’ten dinledim.

1952 yılında Adıge atları tekrar 500 kilometrelik uzun bir yürüyüş için yola çıkarlar. Yolun yarısı iniş ve yokuşlardan oluşmakta, bataklık, sel ve taşlık arazinin içinden geçmekteydi. Bununla birlikte yürüyüşe elverişli alanlar da mevcuttu. 28 Mayısta Nalçik Hipodrumu’ndan başlayan yürüyüşte Csegem – Baxhsen – Zeyque – Gundelen – Heymacse Yaylası – Qermeheble (Kamennomostskoye ) – Dzeliquequaje – Quba – Soldatskaya – Qalekvih – (Proxladny ) – Maysky – Abey Kasbası ( Wrojayhoye ) – Pos adlı yerleşim yerleri gidiş güzergahı, Tersky – Andzorey ( Stary Lesken ) – Jemthele – Sovetsky – Djerpedjej – Dolinsk – Nalcsik adlı yerleşim yerleri de dönüş güzergahını oluşturmaktaydı. Atlılar atlardan hiç inmeden her gün 10 - 12 saat yol yürümekteydiler. Bu grup aralık ayının 5’inde Nalçik’e ulaştıktan sadece 2 saat sonra atlarla 2 kilometrelik bir sürat yarışı daha yapmışlardı (43, s. 26 - 27).

Adige atının tarihinde bu gibi birçok istatistiklere ulaşmak her zaman mümkündür. Ülkemizde ve başka ülkelerde bu gün hala yaşayan ve anılan Adige binek atı iki cinstir.

a) – Adige Atı ( Qeberdinskaya Poroda ). Bu at görünüş itibariyle fazla yüksek değildir. Aygırların yüksekliği: 150 cm. Göğüs çevresi 180 cm. Ayak bileği çevresi 20 cm. Kısrakların Ölçüleri ise 147 – 177 – 19 cm. Üç yaşlı Adige atlarının en hızlıları 2.4 kilometrelik yolu 2. 44 dakikada koşmuştur. Hızlı koşmalarının yanında Adige atları, çok yük taşıma ve kuvvetli olma özellikleriyle de bilinirler. Proyekt adlı erkek yarış atı 50 kilometreyi 1 saat 41 dakika 25 salisede koşma başarısını gösterdi. Bu cins atların ülkemizdeki toplam sayısı 10.000 den azdır. (6, s.49 ).

b) İngiliz – Adige At Cinsi ( Anglo-Qabardinskaya Poroda ): Bu at cinsinin en süratlisi, 2. 4 kilometrelik yolu 2. 36 saate koşabilmiştir. Bu cins atlar ülkemizde Malke Harası ile Stavropol Bölgesinde Malokaraçeyevske Harasında ağırlıklı olarak yetiştirilmektedir. (6, s. 42).

İleriki yıllarda Adige atlarının ünü ve kalitesinin artıp artmaması öncelikle Cumhuriyetimizde bu işle ilgilenen haraların, köylerdeki çiftliklerin tek başına veya grup olarak, at yetiştirmeye başlayan herkesin atlarla ilgili bilimsel gelişmeleri ve buluşları takip edip etmemelerine bağlıdır. Bol ürünümüz olursa mutlaka iyi atlarımız da olur. ‘’ İyi at sahibinin aynasıdır’’ sözünü bu yüzden söylemiştir Adigeler. At binip yola çıkmadan önce bu konuyla ilgili Adige Xabzelerinin ( örf ) öğrenilmesi gerekmektedir. Ata binerken uygulanan usuller, at üstünde giderken uygulanan usuller, kadınla karşılaşıldığında uygulanacak usuller, bir büyüğe veya atlı bir gruba rastlandığında uygulanacak usuller, haçvecslerdeki ( misafirhanelerdeki ) usuller.

Yazan: Kvics Hezretaly
Türkçe'ye Çeviren: Yeutykh Adnan Cankılıç

Kaşenlik

Aralık 26, 2018

Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir. 


Çerkes kız ve erkekleri birbirleri ile düğünlerde, toplantılarda, muhabbet ortamlarında birlikte olurlar. Bu toplantılar en yaygın olarak köylerde görülür. Bu tür toplantılarda genellikle bir kaç köyün gençleri biraraya gelir. Sabahlara kadar süren sohbetler, oyunlar ve eğlenceler yapılır. Bu geceler gençlerin birbirlerini tanımalarına yardımcı olmaktadır. Muhabbet geceleri bir eğlence kaynağı olduğu kadar aynı zamanda eğitim yereri de sayılmaktadır. Kızlar ve erkekler belirli bir yaştan başlayarak bu tip toplantılarda çerkes adet ve görenekleri çerçevesinde eğitilirler. Bütün eğlence, düğün ve toplantılarda "thamate" adı verilen bir kişi bulunur.

Kim Kimle Kaşen Olabilir?
Aynı sülaleden olan kişiler kaşen olamazlar. Akrabalık derecesi ne kadar uzak olursa olsun yasaktır. Aynı köyden kişilerin kaşen olmaları hoş karşılanmaz. Bu kural günümüzde biraz yumuşamıştır. Artık aynı sülaleden olmamak kaydıyla kaşenliğe fazla tepki duyulmamaktadır. Muhabbet toplantılarında kızlar ve erkekler karşılıklı otururlar. 

Birden Fazla Kaşen
Gençlerin her toplantıda farklı kaşeni olabildiği için bir Çerkez kızının ya da erkeğinin evleninceye kadar çok fazla kaşeni olabilmektedir. Toplantıda amaç tanışmak, eğlenmek ve kendine uygun bir eş seçmek olduğu için kaşenlik bazen ciddi bazen de şaka halinde ortaya çıkmaktadır. Sayısı fazla olan şaka kaşenliğinin çok fazla bir ciddiyeti yoktur. 

Kız ya da erkek birbirlerinin daha önceki kaşenlerine karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmazlar. Eski kaşenlerle sosyal ilişkiler kesilmez. Çünkü daha önceki kaşenlerin şaka olduğunu her iki tarafta kabullenmiştir. Kadın ya da erkek eski kaşenleriyle bu benim eski kaşenim diye espri yapabilir. Dolayısıyla kızın ya da erkeğin birden fazla kaşeni olması yadırganmamaktadır. 

Evlenmeye Vesile Olan Kaşenlik
Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir. 
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler. Kaşenliğin bir de ciddi boyutu vardır. Bu durumda birbirlerini beğenen kız ya da erkek evlenmek için arkadaşlık kurmak isterler. 

Eğer karşı taraf kabul etmişse diğer toplantılarda da görüşerek bu ilişkiyi devam ettirirler. Fakat ciddi kaşenlikte daha ziyade pisehluk ile başlamaktadır. Erkek bir kaç arkadaşını alarak kızın veya onun herhangi bir akrabasının evine gider. Kızın da mutlaka yanında bir ya da bir kaç arkadaşı bulunmak durumundadır. Burada kıza kaşenlik teklifini sunar. Bu durumda kız ve erkek arkadaşlarının yanında teklifi değerlendirirler. Birbirlerinden beklentilerini ve isteklerini söylerler. Kaşenliğin her iki boyutunun da kendine has kuralları vardır. Kaşenlik eğer ciddi ise ve sonuçta evlilik düşüncesi ile kişiler birbirlerini tanımaya çalışıyorsa bu durumda meclislerde şaka kaşenliği gibi ulu orta gündeme getirilmez. Bu durumda bir çok muhabbette bir araya gelebilirler, bir çok konudan konuşarak birbirlerini daha iyi tanımaya çalışırlar. Fakat ilişkileri diğer kaşenliğe nazaran resmiyet kazanır. Diğeri kadar serbest değildir. Her ne kadar bu kişiler evlilik kararıyla birbirlerini tanımaya çalışsalar da mutlaka evlenecekler diye bir şart yoktur. Eğer bir engel söz konusu ise her iki taraf bu durumdan vazgeçebilir. 

Evlenme Akdi ve Euç
Kişiler evlenmeye karar verirlerse bu sefer bunu kendi aralarında akitleşirler. Bu durumda da euç denilen bir hediye verilir. Euç söz karşılığı verilen maddi bir hediyedir. Söz verdi anlamına gelir. Kaşenlik neticesinde evlenmeyi kabul etti demektir. Bu hediyeyi erkek bayandan ister. Bayan da kendi insiyatifinde bir hediye verir. Bu hediye bir boyun bağı, mendil, yüzük, bilezik olabilir. Erkek de bunun karşılığında kıza bir yüzük vermektedir.
Bu karşılıklı hediyeleşme durumu sadece kız ve erkek arasında olmaz.

Kızın ve erkeğin yanında arkadaşlarından veya akrabalarından birkaç kişi bulunmak durumundadır. Söz verme ve hediyeleşme hadisesi onların nezaretinde olmaktadır. 

Evlenmek amacıyla kaşen olan ve bunu akit altına alan genç kız ve erkekler bu durumda toplumdan ayrı bir yerde yalnız başlarına konuşamazlar. 
Onların yanlarında mutlaka arkadaşları da olmak durumundadır. Toplumun dışında ve toplumdan habersiz bir yerde konuşmaları yasaktır. Bu durum evleninceye kadar böyle devam eder. 

Eş Seçimindeki İncelik
Gerek evlenmeye karar veren gerekse sadece bir kaç toplantıda kaşen olan kişiler birbirlerini aileleri ile tanıştırmazlar. Arkadaşları ve o ortamda bulunan kişiler onların kaşen olduklarını bilir. Anne ve babalarına kaşen olduklarını söyleyip birbirlerini tanıştırmaları ayıp olarak karşılanır. Aileler kızın ya da erkeğin kaşenini toplumlardaki diğer kişilerden öğrenerek haberdar olurlar. Ancak evlenme zamanında ailelere bildirilir. Bu durumdan da sadece anneye bahsedilir. Kaşenlik adeti Çerkez toplumunda kızın ya da erkeğin evleneceği kişi hakkındaki kararı kendilerinin vermesini sağlar. Büyükler müdahale etmezler. Fakat evlenmek üzere kaşen tercihi yapan kişiler daha ziyade aile yapılarına uygun toplumsal kurallara ve adetlere riayet edecek kişileri tercih ederler. Bu nedenle birçok toplantıda kızın ya da erkeği hal ve hareketlerini kontrol ederler. Evlilik tercihi yaparken bu tip kişilerle yapmayı isterler. Çünkü çerkes kültüründe toplumsal normlara uygun olarak hareket etmek gerekmektedir. Fertlerden görgü kurallarına gelenek ve göreneklere uygun davranış göstermesi beklenmektedir. 

Kız Kaçırma
Kaşenlik ile başlayan evlilik aşamasında nişanlılık ve söz gibi durumlara pek rastlanmaz. Bunun en önemli sebebi kaçırma şeklinde evlenmenin gelenek ve göreneklerinde yer almasıdır. Gençler evlenmeye karar verdikten sonra maddi imkansızlıklar, kendisinden büyük başka birinin evlenecek olması gibi sebeplerden dolayı kaçırma şeklinde evlenmeyi tercih ederler. Fakat Çerkes kültüründeki kaçırma şekli diğer milletlerden farklı olarak kendine özgü bir nitelik gösterir. Bu şekilde evliliğin yaklaşması nişan ve söz gibi törenlerin yapılmasını gerekli kılmamaktadır.

Yine kişiler zaten kaşenlik dönemlerinde birbirlerini yeterince tanıdıkları için ayrıca bu tür dönemlere gerek duymazlar. Ayrıca çerkeslerde adetler kişilerin ilişkilerine çok fazla sınırlama getirdiği için bu döneme her iki tarafında katlanabilmesi zor olur. Çünkü nişanda büyüklerde işin içine girerler. Onlarla olan iletişimde konuşma ve görüşme yönünden bir takım güçlükler olduğu için kişiler nişanlı olarak kalmayı pek tercih etmezler. Ancak günümüzde söz ve nişanlılık dönemi Çerkesler arasında da yaygınlık kazanmıştır.
Çerkes milletindeki genç kız ve erkekler genellikle aynı milletten olan kişilerle evlenmeyi tercih etmektedirler. 

Not. Bu yazı Jabagi Baj'ın "Çerkesya'da Sosyal Yaşayış ve Adetler" adlı kitabı ile Zeynep Durgun'un "Çerkeslerde (Adıgeler) Kaşenlik Adeti ve Sosyal Değişme" adlı tez çalışmasından derlenmiştir.

Kabardey’e yaptığım gezi sırasında bu kabilenin, Bir yabancı için Kabardeylerin örf ve adetlerini yakından tanımak ve incelemek imkansız gibidir. Bu nedenle de Kabardey olan biri tarafından kaleme alınan, kendi halkının düğün törelerini oldukça geniş kapsamlı olarak anlatan, 1892 yılında Moskova'da Etnografya Panoramasının 4. sayısında yayınlanan ve büyük ilgiyle okuduğum bu yazıyı olduğu gibi aktarıyorum. Kabardeyliler genellikle tek eşlidir, bu da annenin kutsallaştığı bir töredir. Ancak daha önce Türkiye'de yaşamış bazı Kabardeyliler bu töreyi bozmuş, bir kaç eşle beraber yaşamaya başlamışlardır.

Evlenecek olan, eşini kendi seçer. Genellikle genç erkek, gelin adayını kendisi seçer. Babasını ya da yaşlı akrabasını görücü olarak gönderir. Görücü, kız evine gider ve geliş nedenini açıklar. Kızın düşüncesini öğrenmek için erkeği ve kızı temsil eden birer kişi, kızın sözlerine tanıklık edecek olan üç kişilik bir heyet kızın odasına giderek ne düşündüğünü sorar. Genç kızın "evet" cevabı ile geri gelindiğinde mollayı (hoca) çağırıp gençlerin arzuları ona anlatılır. Ardından ''kalım" yani başlık parası konusunda pazarlığa oturulur; bu genellikle iki inek, bir at ve iki öküzden ibarettir. Kalım, gelinin bir nevi güvencesidir. Şayet boşanma vuku bulursa bunlar gelinin malıdır. Bu işte halledildikten sonra Molla ayağa kalkar, iki tarafın vekillerinin ellerini, baş parmakları dışarı gelecek şekilde birleştirir ve bir eliyle tutarak üç defa şunları söyler: "Tanrı'nın emri olan insanların çoğalmasını ve Peygamber Muhammed'in kavli ile N. kızının, Tanrı'nın kulu olan N.N. ile evlenmesini istiyor musunuz?" Önce kız tarafının vekili "evet" der. Molla bu kez aynı soruyu oğlan tarafının vekiline sorar. Bu soru sorma işi üç defa tekrarlanır ve üç defasında da evet cevabı alınınca, Molla çevrede bulunanları çağırır ve bu anlaşmaya tanıklık ettirir. Kuran'dan bir kaç süre okur, eller, avuçlar, yukarıya gelecek şekilde tutulur ve "amin" sözcüğü ile hepsi yüzlerini sıvazlar. Bu olayla birlikte kızın "nakech"ı kıyılmış olur. Sonunda bir koyun kurban edilir ve orada bulunanlar tarafından yenir.

Daha sonra kalımın ödeme zamanı ve damat tarafından gelini götürme günü tespit edilir. Bundan aşağı yukarı iki ay sonra kız tarafının elçileri damat tarafına giderek kalımı alır. Damat evi, düğün hazırlıklarına başlar. Kadınlar "Boza" (bir nevi bira) yaparlar, tatlılar, hamur işleri hazırlanır.

Gelin almaya gidilmeden bir gece önce erkekler atlarla meydanda toplanır, herkesi yeme-içmeğe davet ederler. O akşam misafirler kendi aralarından gelin arabası ve gelin duvağı için para toplar. Ertesi gün silahlanıp gelin almaya gidilir. Gelin alayının başına yaşlı bir lider (thamade) geçer. Gençler silahlı bir şekilde "Boza"dan birer yudum aldıktan sonra atlarına binerler ve yola çıkarlar. Arabada bir genç kız oturur. Bu gelinin arkadaşıdır. Bu kız yolculuk sırasında geline arkadaşlık eder. Damat ise köyünde kalır, bir arkadaşının evine gider, orada çok büyük bir sevgiyle karşılanıp konuk edilir. Gelin arabası, gelinin evinin önüne gelir, gelinin babası misafirleri karşılamak üzere dışarı çıkar. Geline arkadaşlık etmesi için getirilen kız kadınlar kısmına alınır, konuklar , komşu evlerde ağırlanır. Akşam üzeri dans etmeye başlayan köyün kızları gece yarısına doğru dağılır. Gelin, gece bütün tanıdık ve akrabalarla vedalaşır.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra içki içmeye başlanır. Saat on'a doğru bir delikanlı gelinin odasına gönderilir. Gelin duvağıyla oturmaktadır. Delikanlı gelinin yanına gider elinden tutar, gelin bir kadının yardımıyla ayağa kalkar. Delikanlı, yardım eden kadına bahşiş verdikten sonra odadan uzaklaşır. Daha sonra gelinin eşyaları arabaya yerleştirilir. Bavullarda bir sürü hediye vardır; altın ve gümüş simle işlenmiş tütün keseleri, örtüler, kuşaklar ve kadın elbiseleri…Gelin elbisesini günlük elbiseden ayıran; yüksekçe ve altın simlerle işlenmiş bir şapka, ayağındaki yüksek takunyaların içinde kırmızı hafif ayakkabılar, (gelin, ayakkabılarından yardımsız ayağa kalkamayacak vaziyettedir) saçları, bir tek örgü halinde içinden örülmüş bir şerit yerlere kadar uzanır.

Tüm bunların dışında elbisesi günlük elbisedir, yalnız daha değerli bir kumaştan dikilmiştir. Elbisenin üstünde vücudunu baştan aşağıya örten ipek bir örtü vardır. Gelinin eşyaları arabaya yüklenince gelin iki kadın tarafından getirilip arabaya bindirilir. Yanına "gelin arkadaşı" oturur ve düğün alayı yola koyulur. Avludaki gençler uğurlamaya çıkarlar, meydanda gelin alayı duraklar ve bir saat kadar boza içilir, bir şeyler yenilir, tekrar vedalaşıp atlara binilir. Bu arada avludaki gençler vedalaşma sırasında misafirlerin şapkalarını kapmaya çalışırlar ve kendiliğinden bir yarış başlar, bazıları da şapkalarını almadan yola koyulurlar. Gelin arabası uğurlayıcılarının refakatinde yola çıkar.

Damadın avlusuna gelindiğinde bir düğün şarkısı; "Varidade" ya da "Voraş" tutturulur. Şapkalar yine kapışmaya başlanır, burada kapılan şapkalar tüfek ve tabancalara hedef olurlar. Damadın evinin önünde araba durur, gelin tekrar iki kadın tarafından evin kadınlar bölümüne getirilir, bu süre içinde tabanca ve tüfek sesleri ortalığı çınlatmaktadır. Gelin, halılarla kaplı bir sedire oturtulur. Seçilmiş olan bir genç tarafından duvağı açılır. Bu arada dışarıda bulunan atlılar boza ile ağırlanırlar. Köyün gençleri ise hemen toplanır ve uzun sırıklarla, atlıların ulaşamayacağı yerlerde siper alırlar. Onları kırbaçlamaya çalışan atlıları sırıkla atın üzerinden düşürmeye çalışırlar. Bu mücadele hemen hemen bir saat kadar devam eder.

Bu arada, damadın kaldığı evin kapısını tutan bir kaç genç ellerindeki sırıklarla atlıların eve girmesine engel olmaya çalışırlar. Atlılar, duvarların üzerinden atlayarak hatta duvarları ve çitleri yıkarak eve girerler. Eve giren baxsıme ile ağırlanır ve sonra atı ile çıkıp gider. Atıyla damadın evine girenin adı ilan edilir ve böylece mücadele biter. Gençler sopalarını bırakırlar ve kızlarla dans etmek üzere bahçeye koşarlar.

Öğle üzeri herkes damadın anne ve babasını tebrik etmek üzere geri eve gelirler ve en iyi bir şekilde ağırlanırlar. Akşama doğru yine gece yarışma kadar devam edecek danslara başlanır. Bu eğlenceler günlerce sürer.

Bütün bu eğlenceler yapılırken damat, daha önce yazdığımız gibi, bir arkadaşının evinde saklanır. Kaldığı evde hanenin öz oğlundan daha çok ilgi ve saygı görür, ağırlanır. Tüm ev onun emrine amadedir, hane sahipleri bir nevi onun anne ve babası yerine geçerler. O da bu süre içinde "kan" diye adlandırır, yani evin evlatlık çocuğu anlamına gelir, bu töre çok kutsaldır.

Bu evden damada bir "Şavekot" verilir, bu uğurlayıcı anlamına gelir. Bu kişi damadın genellikle kendi yaşıtı bir genç veya akrabasıdır. Görevi ise "Kan"a her konuda yardımcı olmaktır. Damadı vaktinde yatırıp vaktinde uyandırmak evde bulunduğunu gizli tutmak, yaşlı erkeklerle karşılaşmasını önlemek. Çünkü düğün bitene kadar damat onlardan saklanmak zorundadır. "Şavekot", damadı yatırmışsa bahçede nöbet tutmalı, onun odasının uzağına gitmemelidir. Gündüzleri de damadı eğlendirmekle görevlidir. "Şavekot" gelinin kardeşi yerine geçer, damat bütün gün Şavekot ile birlikte çiftliklere ve çevredeki mandıralara gider, buralardan hediyeler alır. Bu bazen; bir koyun, bir buzağı hatta bir boğa ve bir at olabilir. Bu hediyenin adı Kabardeyce "şağe"dir, anlamı da "kızartma"dır. Damada bir kaç koyun hediye edilmişse birini eve, diğerini akrabalarına gönderir, kendi ihtiyacı için sadece bir tane ayırır.

Akşama damadın arkadaşları gelir ve ona mutluluk dileğinde bulunurlar. İçki içilir, şarkılar söylenir ve sohbet edilir. Gece yarısına doğru misafirler dağılınca damat, şavekot tarafından evine getirilir. Gelinin yanında, gelinin odasında, gelinin arkadaşından başka kimse olmadığını öğrenen Şavekot, damadı odasına getirir daha sonra odadan çıkar ve bahçede nöbet tutar.

Şavekot, sabahın ilk ışıklarıyla damadı uyandırır, damat odadan çıkarken gelinin korsasını alır ve kız tarafından gelen uğurlayıcıya verir, gelinin yanında yine gelinin arkadaşı olan kız gelir. Damat ilk üç gece, gelinin üst çamaşırlarını çıkarmakla yükümlüdür. Ayakta duran gelinin önce üzerindeki örtüyü alır, şapkayı çıkarır, vücudunun üst kısmındaki giysileri çıkardıktan sonra bir sandalyeye oturtup ayakkabılarını çıkarır, en önemlisi de korsedir. Korseye hiç zarar verilmeden çıkarılması zorunludur. Korseyi genç kız evlenene kadar taşır. Korse, genellikle kırmızı maroken deriden yapılır ve çok dardır. Ön kısmından iki askı ile omuzlar üzerinden arkaya iliklenir, bu da korsenin arkaya kaymasını önler. Ön kısmı çaprazlama olarak kordonla örülüdür. Bu kordonun ucu iyice saklanır, bazı kızlar bunu bilerek çabuk bulunmaması için ustaca saklarlar. Bu uçlar bulunmadan korsenin çıkarılması mümkün değildir. Kesmek veya en ufak bir şekilde yaralamak söz konusu olamaz; çünkü bu korseyi alan uğurlayıcı, bunu ya kız kardeşine ya da yakın bir akrabasına hediye edecektir. Eğer korse, herhangi bir suretle yaralanmışsa, damat arkadaşları arasında böbürlenemez. Gelin, ilk üç gece kocasıyla hiç konuşmaz. Dördüncü gece kocası, üstünü çıkarmadan, sanki uyunmak istemiyormuşçasına odaya girer. Gelin, onun üstünü çıkarmak zorunda kalır. Bu gece ilk defa kocasıyla konuşabilir.

Bir hafta sonra "Vineyişe" denilen gelinin odasından çıkarılması şenliği başlar. Bu zamana kadar kendi odasından çıkmayan gelin, şimdi evin oturma odasına alınır. Bu nedenle köy gençleri toplanır ve bir kurban kesilip postu eşiğe serilir, gelin bunun üzerinden geçmek zorundadır. Bağırıp çağırma, şarkı söyleme ve silah sesiyle gelin, iki kadın tarafından eşikten geçirilir. Gelin baştan aşağıya bir örtüyle örtülüdür, yüksek takunya giyerek yürüdüğü içinde boyu, çok uzunmuş görülür.

Gelin, zaman zaman duraklar ve kızlar dans ederler, genç kadın oturma odasına getirilence bir duvara yaslatılır ve üzerinden örtü alınıp ağzına bir parmak tatlı verilir. Bu tatlı onun evdeki hayatının tatlı olması anlamına gelir. Genellikle bu tatlı, tereyağı ve bal karışımıdır. Ardından tatlı tabağı köyün gençlerine verilir, onlarda bu tabağa hücum ederler, kapışırlar ve tabağı kırarlar.

Genç kadının götürüldüğü odada hiç erkek yoktur. Yaşlı kadınlara "boza" verilir. Kadınlar büyük taslardaki bozayı içtikten sonra gelini eğlendirmeye başlarlar. İçlerinden bazıları dans eder. Kısa bir zaman sonra da dışarıda düğün şarkısı olan "O Ridade" söylenmeye başlanır, genç kadın evden dışarıya alınır. Gelin, dışarı çıkarılınca, damda bulunan bir delikanlı gelinin başına fındık, fıstık, pasta ve şeker döker. Bunlar çevrede bulunanlarca kapışılır. Ardından gelin eve geri alınır ve sessizlik olur. Esas bundan sonra yeme içme ve dans başlar ve gece geç vakte kadar devam eder.

Aradan bir kaç gün geçince damadın, evine geri kabul edilme merasimi başlar. Merasim normalde akşamları olur ve köyün genç kızları eve toplanıp dans ederler. Bu sırada genç erkekler biraz içki içtikten sonra damadın saklandığı eve girerler. Ev sahibine teşekkür edildikten sonra damadı alıp yola çıkarlar. Damat, hoşnutluğunun simgesi olarak kaldığı aileye bir öküz ya da bir at hediye eder. Şarkılar ve tüfek atışları altında genç erkek kendi evine getirilir. Bu arada, evde bir kaç koyun kurban edilmiştir ve çokça da boza hazırlanmıştır. Yenilir, içilir, eğlenilir. Kalan bozanın bir kısmı taslara ve testiye doldurulur, balla tatlandırılır ve içilir.

Ayrıca damadın sağdıç olarak kaldığı ev sahipleri için özel yemek hazırlanmıştır. Yaşlılar, genç kız ve erkekler odada karşılıklı dizilirler. Damadın anne ve babası da yanlarına bir thamade yan yana dikilirler. Gençler, kapının bulunduğu duvar dibine sıralanır. Thamadenin elinde boza tası vardır. Thamade: "Sevgili oğul, sen bize, bu zamana kadar özlemini duyduğumuz şeyi verdin. Sen yanlış yaptığını sanıp bizlerden saklandın. Fakat yanılıyorsun. Sen bize büyük sevinç verdin, bunun karşılığı olarak şu bozayı kabul et! Gel, aramıza katıl ve bunu iç" der. Herkes büyük bir heyecanla beklerken, damat gelir, yaşlı adamın elinden bozayı alır ve şavekotun başından aşağıya döker, ardından hemen dışarıya çıkar ve bahçedeki arkadaşlarıyla yeme, içme faslına başlar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra damat yatmaya gider. Arkadaşları ise sabaha kadar yer, içer, eğlenir.

Ertesi gün yine bir içki faslı başlar. Saat 10.00'a doğru bir arabaya iki öküz koşulur ve köy içinde tavuk toplamak için gezilir. Gençler, sopalarla silahlanıp arabaya eşlik ederler. Her önünde durdukları hane bir tavuk ya da horoz vermek zorundadır. Akşama doğru araba, dolu olarak geri gelir. Bu tavuklar pişirilir ve kızartılır. Ertesi gün de köyün genç kızları ve kadınlar, yaşlı kadınlar; düğünün kadınlar günü yemeğinde toplanırlar. Genç damadı, genç kızlar anasının yanına getirirler. Anası ona bir tas boza verir. Damat sedire oturtulur ve bu merasim ile damadın aileye tekrardan alınma töreni de son bulur.

Fakat daha eğlence ve içmenin sonu gelmemiştir. Takriben iki gün sonra yeni çiftlerin evinde "Şınak Gegerez" denilen tahtadan yapılmış bir tası elde döndürme oyunu başlar. Bunun için köy gençleri küçük daireler oluştururlar ve dairelerin ortasına boza dolu bir tahta tas koyarlar, bir el hareketi ile bu tası döndürmeye başlarlar. Tas, kimin önünde dönmez durursa boza dolu tası içmek zorundadır. Boşalan tas tekrar doldurulur ve aynı oyun yeni baştan başlar, ta ki hazırlanan bütün boza tükenene kadar. Sonra herkes evine gider.

Akşam üzeri yaşlılar, genç evlilere konuk olur. Bir köşede bir kaç genç kız ve kapı dibinde genç erkekler dururlar. Bunların görevi yaşlılara hizmet etmektir. Müzisyen (Pşınave) hazır bulunmaktadır. Enstrümanı iki tellidir. Gelin, konuklara içki ikram eder, müzisyen çalmaya başlar, bir delikanlı bir kızla dans eder, yaşlılardan birine yaklaşır, saygıyla şapkasını çıkararak selam verir, dansa davet eder. Yaşlı, gencin davetini kabul ederek dansa kalkar ve oda aynı şekilde diğer bir yaşlıyı dansa kaldırır. Herkes sırayla dans ettikten sonra ev sahipleri oyuna kaldırılır. Fakat bunlar bir kaç tas içki içmek suretiyle dans etmekten kurtulurlar. Geguak'o (Ceguak'o) denilen gezginci şarkıcı, sosyal yaşamda çok büyük rol oynamaktadır. Bu gezginci şarkıcılar eski Kabardey'de bir zamanlar çok önemliydiler. Onlar bir nevi destancıdırlar ve her türlü kahramanlık şiirleri bestelerlerdi. Köy köy gezerler, eğlencelerin de sevilen ve sayılan davetlileri arasındaydılar.

Şarkılara iki telli enstrümanlarıyla eşlik ederlerdi. Halk arasında çok sayılırlar, şiirlerini hiç kimseden çekinmeden özgürce söylerlerdi. Günümüzde Geguak'o lar Kabardeylerin tarihi kahramanlık destanlarını bilen kişilerdir. Düğünlerde ise, şahıslar üzerine güldürücü, düşündürücü alay edici şarkılar bestelerlerdi. Burada da Geguak'o ya bir tas içki verilince mutluluk dileğinde bulunan şiirler söyler, çevrede bulunanlar "amin" diye cevap verirler. Ardından sınırsız fantezi içinde şiirler söylemeye başlar, her seferinde, eğer kadınlar yoksa biraz daha ileriye gider, fakat genç kızlardan hiç çekinmez. Ben burada o şiirlerden bazılarını mümkün olduğu kadar kelimesi kelimesine tercüme etmeye çalışacağım:

"Tanrı bu küçük gelini uğurlu ayakla evinden çıkıp yeni evine girmesini nasip etsin.
Bize uğur getirsin.
Köyüne ve evine bolluk getirsin.
Tanrı onun getirdikleriyle burada bulunanları bal ile saç gibi birbirine
kaynaştırsın.
Tanrı çok erkek çocuğu versin.
Uzun ömürlü olsunlar.
Diktiği hiç sökülmesin.
Keçi gibi neşeli, koyun gibi yumuşak, toprak gibi cömert olsun.
Kalbi, sevgiyle ateş gibi yansın.
Tanrı, tüm bunları ihsan eylesin.
Şimdi kendisine mutluluk, şan şöhret, çocuklarına uzun ömürler dileriz.
Anavatanın dürüst savunucusu olsunlar.
Namları 9000 yıl boyunca anılsın, içki dolu tas üzerine.
Bu Thaghelec'in altınıdır.
Kara saban ile kazanılan öküzlerimizin teri; bu altınla mutluluk diliyoruz. Ama bazıları bununla atlarını besliyor.
Bahar gelip kargalar gaklayınca, kuşlar yuva yapınca
Çiftçiler çift sürmeye başlayınca, herkes toprağa dağıldığında.
Tanrı topraktan rahmetini esirgemesin.
Dansları büyütsün.
Bolca rahmet ve ürün versin .
Tahıllar atlıların boylarını aşsın, yayalar ellerini kaldırınca yetişmesinler.
Başaklan araba tekerleği kadar ağır olsun.
Ambarlardaki tahıl o kadar çok olsun ki ambarların köşelerini çökensin.
Bir avuç tahıl, sandıklan doldursun.
Tahılın ağırlığından arabaların dingilleri kırılsın. Tanrı bize bunları versin! Tanrı bu genç çifte her sene on araba tuz versin. Ve seksen araba darı versin. Bu genç çifte ve tüm köylüye Tanrı bolluk içinde bir hayat versin. Her evde dokuz ambar, dokuzu da tepeleme tahıl dolu olsun. Etrafa dökülenden de içki yapmak için yeterli olsun. Dağların yamaçları bunların yılki atları ile dolsun. Ovaları hayvan sürüleriyle dolup taşsın. Kaybolan hayvanlar yolculara azık olsun. Ve bizim için de her zaman bir parçacık kızartmaları bulunsun. Tanrı size uzun yaşam versin! Büyük sürüleri olsun, yağlı kuyruklu siyah ve gri koyunları olsun.Bol yünlü koyunların hepsi de ikiz doğursunlar. Yüzlercesi yağlılıktan sürünün gerisinde kalsınlar ki, böyle sevinçli günler için kurban edilsinler. Ve kurban için bin yıl yetsinler. Tanrı bize bunları ihsan eylesin! Bu evi kıskananlara Tanrı kötü elbiseler giydirsin. Başları açık kalsın, kendileri çirkin olsunlar.Evlerine kurbağalar doluşsun.Çocukları dilenci olsun. At derisi gibi kurusunlar. Gözleri aksın kör at gibi. Kışın postları olmasın.Ölünce de Cehennem’e gitsinler! ‘’

Bu ve buna benzer mutluluk dileklerinin sonunda orada bulunanlar; hep birden "amin" der ve içki dolu tas elden ele dolaşır, ta ki misafir kalkana kadar. Sonunda ev sahibine yakın olan bir kaç kadın, gelir bavullarını açar ve gelinin getirdiği hediyeleri dağıtır

Kafkasya Gezileri ve İncelemeleri, Leipzigh 1896
Prof. Dr. Cari Han

Geleneklerimiz

Aralık 26, 2018

Kafkasyadaki yaşantılarını tamamen burda sürdüremedilerse de mümkün olduğu kadar ordaki yaşantılarına benzer bir hayat yaşamaya özen gösterdiler. Çerkez boyları arasında bir değişikliği varsa da ananelerinde fazla değişiklik yoktur. Bizimkiler kuzey Kafkasyanın Bezgah boyunda gelmedir. Burada Abaza diye hitap ederler ama bizim kabilemiz Abaza değildir. Abaza ise bizimkilerin lisanında bir benzerlik var ise de tamamen birbirini tutmuyor. Kabartayler ile lisanımız tamamen ayrıdır. Fakat bizimkilerden Kabartay lisanını bilmeyen yoktur. Kabartaylarla köklü bir ailevi ilişkilerimiz ve hısım akrabalıklarımız vardır. Kabartaylar bizim lisanı pek telafuz edemezler ama bizimkiler pek iyi konuşurlar. Ailelerin pek çoğunda bu lisan kullanılır çünkü onların lisanı daha kolay öğreniliyor. Bizim yöremizde altı çerkez köyü vardır. Bunların üçü Kabartay üçü de Bezgağdır. Kabartay olanlar, Kayapınarı, Koçcağız, Karakoyunlu köyleridir. Bezgağ olanlar İğdebel, Akpınar ve Polatpınar köyleridir. Bize elli atmış kilometre uzaklıktaki Göksun ilçesinde Abzeh, Lezgi, Çeçen ve Kabartay olmak üzere sayısını bilmediğim köyler vardır. Bunlarla da akrabalık ilişkilerimiz vardır. Düğünlerde ve başka herhangi bir törende beraber oluyoruz. Onların örf ve adetlerinde bizimkilerden fazla bir değişiklik yoktur. Bizlerde başta gelen anane küçüğün büyüğe saygısı büğün de küçüğe sevgisidir. Özellikle kadına saygı çok önemlidir. Küçük yaşta olsa bile protokolde kadın başta gelir. Bir kadın bir erkek topluluğuna girerse içerdekiler yaşlı da olsa onu ayakta selamlar ve baş tarafta yer verirler. 

Bir de takriben bizim seksen doksak kilometre kuzeyimizde bulunan Kayseri iline bağlı Pınarbaşı ilçesinde bu ilçeye bağlı Uzunyaylı çevresinin hemen hepsi çerkezdir. Sivas ve Kayserinin de münferit olsa da çerkez köyleri vardır. Türkiyenin hemen her vilayetinde münferit olarak çerkez köyleri vardır. Uzunyayla da her boydan çerkez vardır çoğunlukla Kabarteydir. Uzunyayla ve diğer yörelerdeki çerkezlerin insanları ayrı ayrıdır. Kabartey dilini bilmeyen Çerkez pek azdır, biraraya geldiklerinde bu dili kullanırlar. 

Evlenme usülleri 

Benim bahsetmek istediğim töreler pek bugünlere ait değildir. Çerkez gelenekleri dejenere olmuştur. Benim bahsetmek istediğim gelenekler en az yarım asır öncesinde kendi yaşadığım ya da duyduğum konulardır. 

Çerkezlerde gençlik çağı gayet güzel ve hoş geçer. Gençler kız erkek serbest konuşur ve birbirlerine kur yaparlar. Mesela iki genç delikanlı başka bir köye gitseler gittikleri köyde görmek istedikleri bir kız varsa köyde kimin evinde misafir iseler ev sahibi genç kıza haber gönderir benim falan köyden gelme misafirim var, müsaitseniz akşama evinize misafirimle birlikte geleceğiz der. Kız eğer bir engel yok ise buyursunlar der. Akşam misafir gençler ve köyden de bir kaç genç, arkadaşları ile kızın evine giderler. Kızın erkek kardeşi veya başka bir aile ferdi gençleri odaya alır kız da bunlara bir kahve veya çay pişirir. Eğer kızın komşu veya akraba gibi yakını bir kız varsa o da çağırılır ve beraber misafirlerin olduğu odaya girerler. Kızlar odaya girince odada kim varsa hepsi ayağa kalkar. Kızları ayakta selamlarlar. Kızlar da misafirlerle ayrı ayrı tokalaşır ve hal hatır sorarlar. Ve kızlar tabii ki odanın baş tarafına geçer otururlar. Ondan sonra sohbet başlar. Birbirlerine karşı gayet nazik davranırlar, sınırı aşmamak kaydıyla birbirlerine şaka ederler. Genç delikanlılar kızlara şakadan evlenme teklifinde bulunurlar. Kızlar gayet nazik bir üslupla tekliflerine kabul ederler. Senin gibi yakışıklı bir genç benimle evlenmek isterse neden kalbini kırayım derler. Bu şekilde uzun uzun ve tatlı sohbet ederler. 

Evlenmeye gelince çerkezlerde evlenmek pek kolay değildir. Bu konuşan gençlerden erkek genç ciddi olarak evlenmek isterse kendi teklif etmez, bir yakını veya güvendiği bir yakını aracılığıyla kıza teklifte bulunur. Kız da gerçekten delikanlıyı beğeniyor ise teklifi reddetmez. Evet ben de beğendim, benden taraf olur ama bu işi ailem bilir, ailem evet derse olur der. Şayet kızın gönlü yoksa yine de kibarca ‘’konuştuklarımız hep şakaydı, benim halı hazırda evlenme niyetim yok ‘’der ve nazikçe reddeder. Kız ve erkek birbirlerini sever ve evlenmek isteseler de bazı aileleler karşı çıkar. Bazen kız tarafı erkek tarafın ailesini beğenmez, bazen de erkek tarafı kız tarafınınkini. Ozaman aileler arasında farklılıklar vardı. Mesela beylik ve kölelik gibi. Yine de herşeye maddiyat hakimdi. Hali vakti yerinde olan aileler çocuklarını istedikleri yerden evlendirirlerdi. Asil aileden de olsa yakışıklı da olsa yoksul ailelerin gençlerinin evlenmeleri biraz zordu. Halen bazı yörelerde devam etmekte olan başlık parası o zaman heryerde vardı. Nakit para bek bulunmazdı. İki öküz bir at ve o zaman az sayılmayacak kadar nakit para alırlardı. Bu nedenle yoksul aile çocukları kolay evlenemez ve 35 40 yaşlarına kadar bekar gezenler olurdu. Bunun aksine yoksul ailelerin kızları daha kolay evlenirdi. Çünkü varlıklı ailelerden kız almak daha zordu. Bazen kız ve erkek birbirini sever ve anlaşırlar fakat aileleri engellerdi. Bazı gençler aileleri dinlemez, kızı alır kaçarlardı. Fakat bu damat tarafından daha da ağıra malolurdu. Diğer iki öküz ve bir attan başka ceza olarak bir at daha verilir ve öyle barışılırdı. Bu durumda damat tarafı çok ezilirdi. Kendi yöresinde evlenemeyen gençlerin yakınları Göksün veya Pınarbaşı gibi daha uzak yerlere gider, oralarda yoksul ailelerden daha az başlıkla gelin alırlar getirirlerdi. Ne damat kızı, ne de kız damatı tanırdı, görücü usulü alır gelirleri. 

Kız ile genç aralarında anlaşıp aileleri de muhaffakat ettikten sonra erkek tarafın adamları kız tarafına gider, allahın emriyle kızı isterler. Tabi bir gitmeyle iş bitmez, birkaç kez giderler. İş olur dendikten sonra bir gün kararlaştırılır, randevu verilir. O gün damat tarafından dört beş kişi kız tarafının evine giderler. Tekrar allahın emrini anarlar ve onlar da allahın emri başımızın üstüne der ve evet derler fakat bundan sonra başlık meselesi kesin konu olur. İki öküz iki kat ve şu kadar para derler. Gidenler ricada bulunur, atın birini kaldırırlar, iki öküz ve bir at ve para. Sonra para pazarlığı yapılır, iş böylece devam eder. İş nikah kıymaya gelir, köyün imamını çağırırlar, imam köyün gençlerinden iki kişiyi gelin adayı kızın vekaletini almaya gönderir. Gidenler kıza durumu izah eder, nikah için vekaletini birine vermesini isterler. Kız kolay kolay cevap vermez, nazlanır, gidenler epey dil dökerler. Hemen cevap verirse ayıp sayılır. Kocaya gitmek için can atıyor gibi düşünülür. Nihayet geç de olsa kız yakın akrabalarından birini vekil tayin eder. Gidenler gelir imama tekmil verirler. İmam vekil tayin edilen kimseyi yanına çağırır damat adayının vekaletini de nikaha gidenlerde biri almıştır, onu da yanına çağırır, usülen imam nikahı kıyılır ve nikah işi böyle tamamlanır. Aradan bir hafta geçtikten sonra kız tarafı köyde sözü geçen adamlardan üç veya dört kişiyi nikahta pazarlığı yapılan at ve öküzleri almaya gönderirler. (VASAHA) Bunlar damat evine giderler bir gece sessiz kalırlar. Ertesi günü konuya girerler. Bunun üzerine damat tarafı verecekleri öküzü ve atı meydana çıkarırlar. Gidenler hayvanların dişine bakmamak şartıyla hayvanları incelerler. Hayvanlar hoşlarına gitmezse kabul etmezler, icabında öküzleri ve atı değiştirebilirler böylece anlaşıp giderler. Daha sonra damat tarafı gün almak için bir atlıyı kız evine gönderir. Kız evi de falan gün gelip gereken görenle alabilirsiniz der. Damat tarafı düğün hazırlıklarına başlar. Önce Boza (BAKSİME) kurarlar. Etrafa davetiye gönderirler. O zamanki davetiye her köye bir liste göstermek şeklindedir. Listede adı geçenlere şifayen söylenir. 

Düğün gününden bir gün önce toplanırlar düğünü organize edecek kişiyi seçerler. Bu kişiye düğünün reisi (TAHAMADE) derler. Buna bir de yardımcı verirler yardımcıya da TAHAMADE – GÖZE derler. Bir de bunlara gençlerden damatın yakın akrabalarından birini aşçı olarak verirler buna da PŞABA denir. Tahamade hazırlık için gereken talimatı verir. Asıl görevi yardımcısı yürütür. Gidecekleri köyün gençleri için bir sepet hazırlarlar. İçinde kesilip pişirilmiş iki tavuk, yağlı börek, birkaç sigara ve bazı yerlerde iki şişe rakı ve buna meze olacak birşeyler koyarlar. Bunu aşçıya teslim ederler. Hazırlıklar bittikten sonra yola çıkmadan önce yenge olarak gidecek kızları da tespit ederler. Onlar da kendi aralarında bir Tahamade seçerler. O zamanlar gelin getirme aracı tabii ki kağnı arabası idi. Arabanın üzerine Güşha denilen bir çadır yapılırdı. Yenge olarak gidecek kızlar bu kağnıya binerler, diğer seğmen gidecekler de (dakoce) toplanırlar atlarına binerler, tahamade emir verir. Herkes yerini alsın der, en önde tahamade, onun solunda tahamade göze, sağında pşaba, onların arkasında da yaş sırasına diğer gidenler dizilirler ve böylece yola çıkılır. Yola çıktıktan sonra saf bozulabilir. Birbirleriyle şakalaşırlar. Kağnıdakiler mızıka çalarlar ve arada bir yolculuğa ara verirler. Bir ve iki km kadar yaklaşıldığında tahamade emir verir ve dururlar. Köye haberci olarak bir atlı gönderilir. Ona talimat verilir biz filan bey tahamade, filan bey tahamade göze olarak seksen kişi seymen, altı tane de yenge olmak üzere toplam seksen altı kişiyle geliyoruz. Köye girmeye müsadeniz olursa gireceğiz diye haber yollanır. Giden atlı tahamadenin talimatını gelin evinin tahamadesine aynen söyler. O da hay hay buyursunlar der ve yanına kendi taraflarında bir atlı katar. İkisi beraber düğün alayının yanına gider ve gelin evinden gönderilen atlı atından iner, düğün evinin tahamesinin elini sıkar ve köye istedikleri gibi gireceklerini söyler. Tahamade emir verir ve herkes yerini alsın der. Herkes köyden çıkarken olduğu gibi düzeni alır. Köyden gönderilen atlı da tahamadenin ve aşcının sağında durur ve böylece köye girerler. Doğruca kız sahibinin evinin önüne giderler. Orada kız tarafının komşuları bunları karşılarlar. Atlardan inerler. Kız tarafının komşu kızları, yenge giden kızları yenge giden kızları içeri alırlar. Kızlar içeri alınıncaya kadar Tahamade ve seymen içerde beklerler yani içeri girmezler. Kızlar içeri alındıktan sonra tahamade yardımcısı ve aşçı kız evinin odasına alınırlar. Diğer seymenler de köylü tarafından evlere ikişer üçer kişi dağıtılırlar. Tahamade odanın kapısında kız tarafında kız tarafının tahamadesi tarafından karşılanır ve ayakta selamlaşılar. Odanın baş tarafına kız, aşağısına damat tarafının tahamedesi oturur. Diğerleri de yaş sırasına göre otururlar. Pşaba, oturmaz, ayakta hizmet eder. Biraz sonra kahve gelir, kahve içildikten sonra tahamade niye gittiklerin söyler ve emanetlerini alıp geri dönmek istediklerini belirtir. Kız tarafının tahamedesi de acelesi yok, gelmek sizin elinizde ama kalabilirsiniz diye şaka sohbet eder. Yenge giden kızların tahamadesi ile kız tarafından da bir kız tahamedeleri de ziyarete giderler. Kızlar odaya girince tahamedeler başta olmak üzere hepsi ayağa kalkar. Kızlar önce kız tarafının tahamedesinin elini sonra da hepsinin elini oper ve hal hatır sorarlar, sigara ikram ederler, bir müddet ayakta dururlar sonra kız tarafının tahamadesi bunlara teşekkür eder ve onlar da arkalarını tahamedelere dönmeden geri geri çekilerek geri geri odayı terk ederler. 

Bundan sonra tahamade yanındaki aşçıya yanına bir genç al ve bütün seymenleri ayrı ayrı ziyaret et dışarda kalan oldu mu, yahut da yeri rahat olmayan var mı diye talimat verir. Aşcı yanındaki genç ile bütün köyü gezer, seymenlerin hepsini ziyaret eder ve tahamadenin selamını iletir ve bir de sigara ikram eder. Onlar da teşekkür eder ve hürmetlerini sunar. Herkes kendi evsahibinin evinde yemeğini yedikten sonra düğün evinde toplanırlar. Tahameelerden izin alındıktan sonra düğüne başlanır. Düğün işi düzene girdiğinde gençler tahamadeleri düğüne davet ederler. Onlar binaya girerken, gençler çalgıyı durdurur ve tahamadeleri baş tarafa alırlar ve düğün tekrar devam eder. Düğünde oyun olarak çeçen, kafa ve vik isimli üç çeşit dans yapılır. Çeçen’de kız ile delikanlı birlikte oynarlar. Kız hakim durumda kalır, delikanlı çok hareketli oyunlar yapar ve sırasıyla kız ve erkek olmak üzere kız ve erkek olmak üzere ikiler bu oyunu oynarlar. Kafa’da yine erkek ile kız karşılıklı olarak sakin bir şekilde oynarlar. Tabii ki gençer bunu oynarken mızıka oyunun kuralına göre çalınır. Sırası gelen oynar, diğerleri de el çırpıp tempo tutarlar. Tahamadeleri de oynatırlar. Düğün mahallinde oturmak yasaktır. Düğüne iştirak edenlerin hepsi ayakta durur ve el çırparlar. Düğünü şavadaka denilen sağdıç organize eder. Bir müddet düğün devam ettikten sonra tahamade emriyle düğün durdurulur. Tahamade gençlere teşekkür eder, öğüt ve nasihatlarda bulunur. Kavgasız ve herhangi bir yaramazlığa neden vermeden düğüne devam etmelerini söylerler ve düğünü terkeder. Gençler bir müddet daha devam eder ve sonra dağılır, herkes kendi misafir olduğu eve gider. Sabahlayin tahamadeler gençler için götürdükleri sepeti gençlerin temsilcisine verirler, bazen de bir miktar para alırlar. Nikah merasiminde imama bahşiş verilmemişse onu da verirler. Sabahliyin kız tarafı düğün alayına bir yemek verir. Yemek işi bittikten sonra yengeler gelini hazırlarlar. Bu arada seymen gidenlere çeşitli şakalar yapılır, şapkalarını alırlar ve çeşitli cezalara çarptılırlar mesela gölete atarlar. Yengeler gelinin hazır olduğunu bildirirler. Tahamada da emir verir herkes kız evinin önünde toplanır. Gelini içeriden damanın yakın akrabası, halasının oğlu ve amcasının oğlu, dışarı çıkarmak için içeri girer. İçerde gelin tarafının yakını olan kadınlar bahşiş isterler. Giren genç de bir miktar da para verir ve gelini kolundan kaldırıp dışarı çıkarır. Orda yengelerden ikisi gelinin koluna girer, mızıkacı da gelin bindirme havasını çalar ve gelini kağnıya bindirirler. Gelin bindikten sonra tahamadeler kızın babasına ve annesine, baba ve annesi yoksa en yakın akrabasına hayırlı ve uğulu olması temennisinde bulunur ve kız tarafıyla vedalaştıktan sonra atlarına binerler. Gelin arabası önde tahamadeler ve gelin alayı köye girerken olduğu gibi aynı sırada dizilirler ve böylece köyden çıkarlar. Fakat bu düzen köyden çıkar çıkmaz bozulur. Çünkü gelin tarafının gençleri atlarına binerler ve düğün alayını yolcu ediyoruz bahanesiyle bunların peşlerine düşerler. Seymenlerden birşeyler kaçırmaya çalışırlar. Genellikle gelinin bindiği arabada bir bayrak olur (Güş Hakıp). Bu bayrağı kaçırmaya çalışırlar. Seymenler de kaçırtmamaya çalışırlar. İki taraf birbirlerini kovalar, birbirlerini attan düşürmeye çalışırlar ve düşürürler de. Böylelikle epey mücadele olur. Nihayet köyden uzaklaştıktan sonra kovalamaca biter. Gelin arabasını durdururlar. Herkes atından iner, köyden gelen gençler tahamadelerin elini öper ve hatamız olduysa af diliyoruz diyerek özür dilerler. Gelinin de hayırlı olmasını dilerler ve diğer gençlerle helallaşarak geri dönerler. 

Gelinin geldiği köy uzak ise gece yol güzargahında köylerden birinde misafir kalınır. Köyde sabaha kadar düğün yapılır. Sabahlayin o köyden çıkarlar ve yolda gençler at koşturarak, bazen yolculuğa mola verip düğün yaparak köye gelinir. Kendi köylerine yaklaşınca tahamada, düğün alayını durdurur ve köye haber gönderir. Biz sağ salim gelini aldık geliyoruz, köye nasıl girelim diye. Olur ya, iki üç gün içerisinde köyde herhangi bir ölüm vesaire gibi yaramaz bir durum olmuş olabilir. Köyde böyle birşey yok ise, gelin sahibi önceden hazırlattığı haşlama et, yağlı börek ve bunun yanına da boza gönderir. Oldukları yerde ayak üstü bunları alırlar ve bunları aldıktan sonra atlarına binerler. Köyden nasıl çıkmışlarsa köye girerler ve doğruca düğün sahibinin evine giderler ve kapıda sıra bozulur. Bazıları at ile içeri girip gelinin kaynanasından bahşiş almak ister. Kapıda birkaç kişi bunları engellemeye çalışır. Burda da epey mücadele olur. İçeriye girsin girmesin, kapıya ilk varan atının başına mendil gibi birşey bağlanır. 

Gelini yine yengeler koluna girmek suretiyle yine içeri alırlar. Gelin içeri alınırken, mızıkacı gelin indirme havasını çalırlar. Gelin içeri alındıktan sonra tahamadelerin resmi görevi sona erer. Burda gelin sahibi bir yemek verir. Yemekten sonra düğün sahibine hayırlı uğurlu olsun dileğinde bulunur. Gitmek isteyen gider fakat düğün bitmez. Gelin indikten sonra en az üç gün düğün yapılır. Damat köyde yakın bir arkadaşının evinde kalır. Yani damatın en yakın arkadaşına sadıç, (şavadaka) denir. Damat’a da şava denir. Bundan sonraki düğünün organizatörlüğünü sadıç yapar. Damat en az on gün bu evde kalır. Büyüklerine gözükmez. Damat sadıçın aziz misafiridir. Gençler çeşitli hediyelerle giderler, önce sadıçı tebrik ederler, misafirliğin hayırlı olmasını dilerler. Sonra da damata şapkan hayırlı olsun der ve tebrik ederler. Damatın bu evde kaldığı müddetçer gençler yanında toplanır. Damat baş tarafta bir müddetin üzerinde toplanır, giden gençler alt tarafta oturur, gençler kızlara sigara ikram ederler. Orada bir mahkeme kurulur. Oraya giren gençlerin suçları bulunur ve bunları ceza verirler. En büyük suç damatın minderine oturmaktır. Hakimin kararı kesindir, temyiz olmaz. Damatın yerini ihlal etmesinin cezası bir kuzu veya iki üç tavuk kesip ordaki gençleri ziyafet çekmektir. Tabi kolay kolay kimse bu suçu işlemez ama bazen usulu bilmeyen kimseler olursa, oraya oturması teklif edilir o da oturur. Bu durumda hemen savcı dava açar. Suçlu yasak olduğunu bilmiyordum falan gibi şeyler söyler ama fayda etmez. Hakim de hemen cezayı keser. Düğün evinde düğün 3 gün sonra sona erer. On gün sonra damadı babasının evine götürmek için sadıç tören düzenler. Ve bütün arkadaşlarını gençeri davet eder. Misafiri artık babasının evine götürüp, babası ve aile büyükleriyle barıştıracagız der. Gençlere bir ziyafet çeker. Gençler ziyafetten sonra gece yarısı damadı alırlar varidada söyleyerek ve silah sıkarak babasının evine götürürler. Kapıya yaklaşınca damadı bırakırlar. Onun yerine başka birini alırlar ve tanınmaması için başına birşey örterler ve evin kapısını açarlar. Temsili damadı içeri almadan babasına ve aile büyüklerine kaçak oğlunuzu getirdik derler. İçerdekilerden de biri ayağa kalkarak damadın adını söyler ve ona hitaben yeter artık avare gezdiğin, artık evine dön, hasat zamanı, işler yoğunlaştı der. Damadı getiren gençleri içeri buyur ederler onlara boza ve börek ikram ederler ve teşekkür ederler. Damadın töreni de böylece sona erer.

Gelin evinin işi hemen bitmez. Yeni gelin kaynanasına ve kayınbabasına görünmez. Aradan yirmi otuz gün geçtikten sonra düğün sahibi bir tören tertipler. Bu tören, gelini odasından kayınbaba odasına götürme törenidir. Buna vınayişe denir. Gelin sahibi komşuları davet eder. Komşular toplanırlar düğün yaparlar, gelin sahibi bunlara ziyafet çeker. Yengeler gelini alırlar, mızıkacı da vınayişe havası çalar ve genç delikanlılar varidade söylerler. Böylece gelini odasından alıp kayın babasının odasına götürürler. Orada gelin, kayın babası, kaynanası ve diğer aile büyüklerinin ellerini öper. Bir köşede ayakta durur. Herkes dağıltıktan sonra gelin de odasına gider. Bundan sonra gelin sabahları erken kalkar. Kayınbabasının ve kaynanasının hizmetini görür. Söz düğünden açılmışken bir kaç düğün anımı anlatmak istiyorum. 

Birkaç düğün anımı da anlatmak isterim… 

1949 yılında askerden izinli olarak gelmiştim. Köyümüzde de komşumuz olan Fettah Atıcı’nın düğünü var. Elbette komşu olarak düğüne gitmemiz gerekiyor. Gelin Pınarbaşı ilçesinin Potuklu köyünden gelecek. Bir atlı araba hazırladık. Üstüne çadır (GÜŞHA) yaptık. Ve 15 atlı olarak arabanın peşine düştük gidiyoruz. Mevsim sonbahar ve aylardan Kasım. Gideceğimiz yer takriben 70-80 kilometre var. Aynı gün gideceğimiz köye ulaşamayacağımız için yol üzerinde Yedioluk köyünde kaldık. Ertesi gün yola koyulduk. Atları koşturarak ve birbirlerimize at üstünde şakalar yaparak Potuklu’ya vardık. Gece düğün yapıldı. Şapkalarımızı aldılar çeşitli şakalar yaptılar. Ertesi gün atları çekip gelini bindirmek için kız evinin önünde toplandık. Bir de ne görelim, onlardan da en az 15 atlı kızın evinin önüne gelmişler. Güya bizi yolcu edecekler. Atları da iri yarı besili atlar. Ben bunlarla iyi bir mücadeleye gireceğimizi anladım. Atın terkisindeki heybe ve paltoyu arabanın içine attım ve atın kolonlarını iyice sıktım. Diğer arkadaşlarım da durumu anladı ve hazırlıklarını yaptılar. Gelini alıp köyden çıktık ve onlar da peşimizden geldiler. Arkadaşlarla birbirimize, aman dikkatli olalım, birşey kaçırttırmayalım diye tembihte bulunurken, gelenlerden biri gelin arabasına yaklaştı ve arabadaki bayrağı (GÜŞHAKIP) aldı ve kaçtı. Abdülgaffar ve ben bunun peşine düştük, ikiyüz metre gitmeden yetiştik. İkimiz de iki taraftan ceketini tutup çektik ve atı tökezleyip yere düştü. Adam atı bırakmadı , ayağa kalktı ve ‘’hakettiniz alın bayrağınızı ‘’ diyerek bayrağı bana uzattı. Ben de bayrağı aldım arabaya götürdüm. Bu arada diğer atlılardan da bizim arkadaşların şapkalarını kaçıranlar oldu. Onlar da atlarından bizim arkadaşlar tarafından düşürüldüler. Tahamade, Kadir ağabeyimdi. Elinde gümüş saplı gayet değerli bir kırbaç vardı. Biri bu kırbacı ağabeyimin elinden kaptığı gibi kaçırdı. Tabi ağabeyim thamade olarak onu kovalamak istemedi.Ben bunun peşine düştüm. Epey kovaladım. yetişeceğimi anlayınca ordan geçen ve Seyhan nehrinin bir kolu olan Zamantı (Samantı) ırmağının içine sürdü.Ben de peşinden giderek suda yetiştim ve atın başından gemini sıyırarak alıverdim. O da mecburen atı kaçmasın diye suya indi ve atının boynuna dolandı. Göbeğine kadar suyun içerisindeydi. Bana, 

-Arkadaş, senin bu yaptığın kurallara uymaz, atının başından gem alınmaz, dedi. ben de, 

-Ya senin yaptığın kurallara uyar mı? Thamadenin elinden kırbaç kapılıp kaçırılır mı? dedim. ve gemini tekrar ona uzattım. ‘’Atına tak ve sudan çık’’ dedim. Ata gemini taktı ve sudan çıkarak yanıma geldi. Kırbacı bana uzattı. ‘’Arkadaş sen haklısın. Ben o heyecanla Kadir beyin thamade olduğunu hiç düşünmedim. Eskiden beri tanıdığım olduğu için şaka olsun diye yaptım. Çok özür dilerim. Beraber gidelim kendisinden de özür dilemem gerekiyor ‘’ dedi. Biz gelinceye kadar arkadaşlar yine 5-6 kişiyi attan düşürmüşler. Biz yetiştiğimizde gelin arabasını durdurdular. Thamadeler ve diğer zevat atlardan indiler. Bizi uğurlayanlar da atlardan indiler. Thamadenin yanına gittiler.’’Herhangi bir yaramazlığımız oldu ise affedin’’ dediler. Thamade de ‘’ yalnız siz değil, bizim de hatamız olmuş olabilir, siz de bizi affedin’’ dedi ve helalleştiler. Ayrıca bizimle de helalleştiler. Ve ‘’ bundan sonra başlık ta almamak kaydıyla bir kız daha vereceğiz, bir daha düğüne gelin ‘’ dediler. Biz de’’ olur tabi geliriz inşallah’’ diyip ordan ayrıldık. Onlar gittikten sonra kendi aramızda saydık. Abartmıyorum, tam onbir kişiyi düşürmüşüz atlarından. Bizden hiç kimse düşmemiş. (Onlar öyle demiyorlar ama baba..))) 

Şunu söylemeliyim ki, bizim galibiyetimiz, onlardan daha iyi binici oluşumuzdan değil, atlarımızın idmanlı olup iyi koşmasından kaynaklanıyordu. Kaçan ne kadar iyi binici olursa olsun, atı da ne kadar güçlü olursa olsun; geriden yetişen kaçanı muhakkak attan düşürür… 

Katana cinsi atlar iriyarı olur, kuvvetli olur ama tembel olur. Süratli koşamaz. Hani türküsü de vardır; 

‘’Sürerim, sürerim gitmez katana, 

Fransız kurşunu geçmez adama’’ diye. 

Diğer bir anım: 

1952 yılının Aralık ayında, Göksun ilçesinin Tahirbey köyüne gelin almaya gittik. Getireceğimiz gelin de amcamın oğlu Şakir’ in hanımı. Neyse gece Tahirbey köyünde kaldık. Bol düğün yaptık ve ertesi gün gelini alıp yola çıktık. Yine Tahirbey’ liler bizleri yolcu etmek için atla peşimize düştüler. Aslen Pınarbaşılı olan fakat Sarız ilçesinde tahsildarlık yapan misafir bir arkadaş vardı içimizde. Adını şu anda hatırlıyamıyorum. Bu arkadaşın başında Erzurum işi yünden bir başlık (börk) vardı. Bizim peşimizden gelen Tahirbey’ lilerden biri bunun börkünü alıp kaçırdı. tahsildar o atlının peşinden gitmeye cesaret edemedi. Çünkü arazi engebeliydi. Ben atlının peşinden koşturdum atımı. İniş aşağı gitti, peşinden takip ettim ve tam düzlüğe çıktığında yetişerek yakasından tuttum, 

-Seni attan atayım mı yoksa börkü verecek misin, dedim. 

-Hak ettin al, dedi ve hemen börkü bana verdi. Ben de götürüp sahibine verdim. 

Aradan 7-8 yıl geçti. Pınarbaşı ilçesinde bir kahvahanede oturuyordum. Yakınımdaki bir masada biri yanındakilere ‘’Bir tarihte bir çerkez düğününe gitmiştim. Gelini aldık köyden çıktık, gelin aldığımız köyden birkaç atlı peşimize düştü ve benim yünden Erzurum işi börkümü alıp kaçırdı. Arazi engebeli olduğu için ben kovalamaya cesaret edemedim. Aramızda uzun boylu sarıyağız bir genç bunu kovaladı ve börkümü alıp getirdi. Ben hayatta o genç kadar korkusuz ata binen görmedim.’’ diye anlatıyordu. Ben masalarına yaklaştım ve ‘’O genci görsen tanır mısın ?’’ dedim. Dikkatle baktı yüzüme ve ‘’ Yaşlanmışsın !’’ dedi. 

Ee.. Hep böyle iyi ata binme anıları yok tabi. Size 1947 Aralık ayında nasıl attan düştüğümü de anlatmalıyım o zaman.. 

Bize yakın komşu Karakoyunlu köyünde düğün vardı. Hatırladığım kadarı ile de düğün Niyazi Kılınçaslan’ ın. Gelin de aynı köyden. Gelini atlı arabaya bindirdiler. Biz de atlara bindik. Gelinin çıktığı evdev gideceği ev arası yaklaşık 300 metre. Köyün içi çok engebeli. Gelin arabası köyün aşağısında mezara kadar indi ve ordan gelin evine çıkacak. Biz de arabaya yaklaştık ve arabanın içindeki yenge kızlardan kaçırmak için mendil istedik. Gülçiçek adında bir kız kenarları işlemeli bir mendil çıkardı uzattı, almak isteyenlere, ‘’Hayır ben mendili Kazım’ a vereceğim ‘’ dedi. Ben hemen arabaya yaklaşıp mendili aldım ve atımı gelin evine doğru koşturdum. Tabi takip edenler var ve ortalık aşırı derecede çamur. Gelin evine kadar kimse yetişemedi. Gelin evinin kapısından tam geri dönerken arkadan gelenlerden Suat atını durduramadı ve atının döşü benim atın kalçasına çarparak benim atı yere yuvarladı, ben de düştüm ve çamurlara bulandım… Ama mendili de hakettim… 

ÇERKEZLERDE SOFRA ADABI (EDEBİ) 

Sofraya oturulduğunda, sofraya oturanların en yaşlısı dua eder (höhe yapar). Diğerleri de ‘’amin’’ der. Önce duayı yapan yaşlı ‘’ Bismillah’’ der ve yemeğe başlar. Diğerleri de başlarlar. Yaşlılar yavaş yavaş ve aralarında sohbet ederek yemeye devam ederler. Gençler de onları takip ederler, nazik olurlar ve ağır ağır yemek yerler. Yaşlılar sofradan çekilmedikçe gençler çekilmezler. Doysalar dahi yavaş yavaş yemeğe devam ederler. Yaşlı adam ‘’Elhamdülillah’’ der çekilirse gençler de onu takip ederek çekilebilirler. Bilhassa çaylı sofralar çok problemlidir bu yüzden. Yaşlı bir bardak içerse gençler bir bardak içer, üç bardak içmişse iki bardak içerler. Yine büyükten önce çekilmek olmaz. 

1943 yılı tam buhran yılıydı. Bir kilo şeker karaborsada beş lira, bir keçi de beş liraydı. Dört kilo şekere normal bir inek alabilirdiniz. İşte o günlerde Polatpınar köyünden Memhağ (Küçük Ağa) ile Tatura Osman bize misafirliğe geldiler. Bunlara sabah kahvaltısı hazırlarken komşu Yeşilkent (Kan) köyünden de iki genç geldi. Onlar da sofraya oturdular. Sofrada yaşça büyük olan Küçük Ağa idi. Duayı okudu ve çay başlandı. Küçük Ağa ve diğer büyükler ikişer bardak çayı bitirmeden gelen gençler üçüncü bardağı da bitirmişlerdi. Ben çay servisi yapıyordum. Küçük Ağa’ nın bardağını tazelemek için aldım. Küçük Ağa ‘’ tamam, ben içmeyeceğim’’ dedi. Amcam Hasan ‘’ olur mu öyle iş, içeceksin daha ‘’ dedi. Küçük Ağa da ‘’ bu tarhana çorbası değildir, tarhana çorbasının bile bir usulü vardır’’ dedi. Küçük Ağa böyle söyleyince gençler mahcuo olarak çekildiler. Amcam ‘’ Küçük Ağa , gençleri utandırdın’’ dedi. Küçük Ağa da ‘’ Gençler biraz utansın, biraz da usul öğrensinler. Burda aramızda yabancı yok, biz bizeyiz. Bu davranışı Uzunyayla gibi yabancı bir yerde yaparlarsa çok ayıp olur ve çok daha fazla utandırılırlar’’ dedi. Sonra bana dönerek ‘’ Şimdi bir çay daha verebilirsin. Üç bardaktan aşağı içmem ben de ‘’ dedi… 

ÇERKEZLERDE YOLCULUK 

O zamanlar en modern yolculuk vasıtası attı. Erkekler atla, kadınlar ise Güşha dediğimiz , üzerine çadır kurulmuş kağnı arabasıyla yolculuk yaparlardı. Thamadelik yalnız düğünlerde değil herhangi bir sebeple bir yerlere giderken de geçerlidir. Üç kişi olsa biri tahamadedir. İki kişi olsa da yine biri tahamadedir. İki kişi atla bir yere giderken yan yana dururlar. Protokol icabı küçük olan büyüğün (thamadenin) solunda durur. Üç kişi ise yaşı en küçük olan thamadenin sağında durur. Üçten daha fazla iseler arka sırada aynı protokol uygulanır ve böylece sırayı bozmadan giderler. Bununla ilgili bir hikaye anlatılır. Çocuk camdan dışarı bakıyormuş. Babasına ‘’ Baba, üç dört atlı geliyor, demiş. Babası da ‘’ bak bakalım gelenler kürt mü, çerkez mi, avşar mı ‘’ demiş. Çocuk ta ‘’ nerden bileceğim baba kimlerden olduklarını ?’’ demiş. Babası da ‘’ oğlum, eğer yanyana geliyorlarsa çerkez atlısı, arka arkaya geliyprlarsa avşar atlısı, yaya olan önden geliyorsa kürt atlısıdırlar’’ demiş. 

Atla bir yere giderken, karşıdan bir atlı gelirse o atlının sol tarafından geçmek gerekir. Karşıdan gelenle herhangi bir husumet ve çatışma durumunda genellikle kırbaç ve silahı sağ elimizle kullandığımız için sağ tarafımızın serbest olması lazımdır. Bu yüzden solundan geçilir. 

Yolda atlılar refakatinde giden kağnı arabasında kadınlar varsa yukardaki kural aynen uygulanır. Eğer kağnının yanında atlılar yoksa o zaman kadınlara saygı olarak onların sağından geçilir. Bu belki de bir düşmanlık ve kötüniyet taşımadığımızı göstermek içindir. Kadınların da bulunduğu bir kafile geçildikten sonra hemen geri dönüp bu kafile yüz ikiyüz metre kadar yolcu edilir. Bu mesafeden sonra kağnıyı süren KŞHAİĞ kağnıyı durdurur. Yanında atlı varsa o da atından iner. Sen de atından inersin, kağnıdakiler de inerler. Onların elleri sıkılıp hal hatır sorulur. Sonra yola devam etmek için müsaade istenir. Onlar da size teşekkür ederler. Azıklarından (GÖŞE ĞÖMÜLE ) verirler. 

İlkokul beşinci sınıftı Yeşilkent (yalak) te okuyordum. Kışın orda bir evde kalmıştım. İlkbahar geldiğinde sabahları gidip akşamları eve geliyordum. Bir gün hava çok soğuktu. Binboğaların eteklerinden gelen sert rüzgar bıçak gibi yüzümü kesiyordu. Atımın üstünde paltomun yakalarını kaldırmış, atkımla başımı ve yüzümün bir kısmını sarmıştım. Karşıdan bir atlı geliyordu. Ben yolumu değiştirmeden onun sağından geçip gitmek istedim. Beni durdurdu. ‘’ Genç’’ dedi. ‘’ Eğer çerkezsen ordan geçmeyeceksi. Yok değilsen nerden geçersen geç farketmez’’ dedi. Ben hiç cevap veremedim. 

ÇERKEZLERDE HISIM ZİYARETLERİ 

Hısım ziyaretini önce kız tarafı yapar. Kızları gelin gittikten bir iki ay sonra aileden bir genci kızlarını görmeye gönderirler. O genç gider kızlarını ve hısımlarını ziyaret eder. Hal hatır sorar gelir. Aradan 6-7 ay geçtikten sonra hazırlıklar yapılır. Kızın halası veya yengesi gibi yakınları hısımlarını görmeye gideceklerdir. Kızın anne ve babası gitmez yine de. Yağlı börek (halive) ve çerkez helvası yaparlar. Haliveleri özel olarak yapılmış sepetlere koyarlar, halivelerin üzerine helva koyduktan sonra sepetlerin üstünü temiz bezlerle örterler. Ayrıca yolda karşılaşabilecekleri atlılar için hanım azığı (Göşeğömüle) hazırlarlar ve onu ayrı küçük bir sepete koyarlar. 

Kadınların binmesi için kağnı üzerine çadır kurularak GÜŞHA hazırlanır. Gideceklerbelirlenir. En az iki kız ve iki üç kadın kağnıya binerler. Bir de kağnı sürücüsü (Güşha Iğ) tayin ederler. En az iki tane de atlı muhafız bunlara refakat eder. Yola çıkarlar ve gittikleri yerde de iyi karşılanırlar. Gençler köydeki kızları da toplayarak bunlara düğün yaparlar. Gidilen hısım tarafının yakınları bunları ev ev davet ederler, yedirirler, içirirler. En az üç gün kalırlar. Üçüncü günün akşamı ev sahibi koyun ya da keçi (NİŞ) keser, yemek hazırlar. Bu misafirleri davet eden komşular da çağrılır, ziyafet çekilir. Bu NİŞ yendikten sonra misafirlere yol gözükür. Misafirlerin götürmüş olduğu halive ve helvadan komşulara dağıtılır, bizi yeni hısımların hediyesidir denir. Onlar da ufak ta olsa eşarp, çorap gibi şeyler yollarlar evsahibine, sepetlere konsun diye. 

Sabah misafirler kahvaltıyı yaptıktan sonra ev sahiplerinden müsaade isterler. Kadınlar kağnıya , erkekler de atlarına binip yola çıkarlar. Köyden de iki üç genç atlarına binerek en az köy hududunu çıkıncaya kadar yolcu ederler. Köy hududu çıkılınca kağnı durdurulur. Herkes iner ve helalleşilir. Kızlar gençlere sigara ikram ederler. Yolcu eden gençlere teşekkür edilir ve ayrılırlar. 

Damat tarafı da aynı şekilde bundan 6-7 ay sonra mukabelede bulunurlar. Gelini de alıp babasının evine götürürler. Onlar da aynı şekilde karşılanır. Böylece hısımlar birbirlerini daha iyi tanımış olurlar. Sıra damada gelir. 

Damat 2-3 sene kayınbabası ve kaynanasını göremez. Şayet kaynana ve kayınbaba yoksa, aynı şekilde gelinin amcası ve diğer yakınlarına görünmez. Hısım aileler birbirlerini ziyaret edip iyice tanıştıktan sonra sıra damada gelir. Kız tarafı damadı davet eder. Damadın ailesi de hazırlık yapar. Kayınbabasına, kaynanasına ve diğer yakınlarına ayrı ayrı hediyeler alırlar. Damadın yakın bir arkadaşının refakatiyle atlara binerler ve kız tarafına giderler. Kız tarafının gençleri bunları karşılarlar. Akşam yemeğinden sonra damat, arkadaşı ile birlikte aile büyüklerinin bulunduğu (Elik’e) girerler. Orada bulunan kayınbaba, kaynana ve diğer aile büyüklerinin ellerini öperler. Arkadaşı oturur fakat damat ayakta durur ve öylece yaklaşık bir saat durur. Diğerleri sohbet ederler, damat lafa karışmaz, sukut eder. Bu arada orda bulunann en yaşlı kimse izin verir. ‘’ Artık damadın yanına gidebilirsiniz’’ der. Damat ile arkadaşı evden çıkar, diğer gençlerin yanına gelirler. Düğün yaparlar. Gelin evinin yakınları bunları davet ederler ve iltifat ederler. Bundan sonra damat hısımlarına rahatça gözükebilir. Üç dört gün kaldıktan sonra izin alırlar ve köylerine dönerler. 

Çerkezler amca kızı ve dayı kızı gibi yakın akrabaları ile evlenmezler. Mümkün olduğu kadar kendi köylerinden de evlenmek istemezler. Yakın akrabadan evlenmenin sağlıklı çocuklar açısından mahsurları şimdi yeni yeni ortaya atılıyor. Uzak yerlerden akraba edinmek daha iyidir derlerdi. 

BİRAZ DA BAKSİME DEN BAHSETMEK İSTİYORUM 

Baksime ( boza ) çerkezlerin milli içkisidir.( Gerçi şimdi baksimenin yerini rakı almış). Her düğünde baksime yapılırdı. Baksime düğünden on gün önce kurulurdu. Hatırladığıma göre mısır unu ve başka da arpa unu gibi bazı çeşitler koyarlar, bir küpün içine kurarlar, küpün üzerini iyice örterlerdi. Böylece bir hafta kadar bekletirlerdi. Bir hafta sonra ekşimiş olur, küpten çıkarırlar, tekrar su ilave ederek iyice sulandırırlar ve kazanlarda kaynatıp tekrar küpün içine koyarak biraz pekmez ilave ederlerdi. Mayhoş bir tat alır ve böylece baksime içilmeye hazır hale gelirdi. Baksıma dan anlayanlar gelip kontrol eder, eksiği varsa söylerlerdi. Eksiği yoksa ‘’güzel olmuş, içimine doyum olmaz’’ derlerdi. 

AİLE İÇİ GELENEKLER 

Aile içerisinde yaşlı da olsalar karı koca bir arada yemek yemezlerdi. Kalabalık ailelerde aile reisi odasında oturur ve yemeği orda yerler. Diğer erkekler ayrı bir sofrada yer, daha sonra da kadınlar ve çocuklar yerler. Yeni evliler kayınbabalarının yanında bir arada görünmezler. Kayınbaba evlik kısmına çok sık girmez, eğer girerse de ya gelin çıkar başka odaya gider ya da kocası çıkar. Tabi bu kurallar büyük ailelerde uygulanırdı. bazen yaramazlık yapan çocuklar ‘’ küçük aile çocuğu’’ diye küçümsenirdi. 

Evin gençleri bir yerlere gitmek istediklerinde babalarından izin alırlardı. Tabi gençler resen babaları ile konuşamazlardı. Anneleri vasıtası ile izin isterlerdi. Babası da gideceği yeri makul görürse izin verirdi. Gideceği yeri uygun görmezse reddederdi. Babası hayatta olmayanlar annelerinden izin alırlardı. Tabi anneler yufka yürekli olduklarından çocukların hememn hemen her istediğini kabul ederlerdi. Çocuklar (gençler9 herhangi bir uygunsuz davranışta bulunduğunda, dul karı çocuğudur, baba terbiyesi görmemiştir diye eleştirilirlerdi. Gençler , yaşlıların bulunduğu odaya girip oturamazlar, zorunlu hallerde büyüklerin izni ile alt atarafta ( daha alçak bir yerde) oturabilirler, kendilerine birşey sorulmadıkça lafa karışamazlar, birşey sorulduğunda da gayet saygılı olarak cevap verirlerdi. 

ATA BİNME USULLERİ 

Çerkezlerde ata binmenin ve attan inmenin kuralları vardır. Ata daima soldan binilir ve soldan inilir. Bazı haller müstesnadır. Mesela köyde bir cenaze olduğunda köyden bir atlı çıkar ve bunu yakın köylere haber verir. Gelen atlı köyde birinin evinin önünde durur ve attan ters iner, yani soldan inmesi gerekirken sağdan iner. Ve orda bulunanlar gelen bu atlının bir cenaze habercisi olduğunu hemen anlarlar. Ve sorarlar ‘’Kimmiş rahmetli olan ?’’ diye. O da ‘’ Filan adam, cenaze filan saatte kaldırılacak’’ der. Geri döner ve normal şekilde atına soldan binerek gider. 

Ata binerken tam kapının önünde binilmez. Kapının beş altı metre uzağında binilir.Attan inerken de aynı kural uygulanır. Ata binip yürütülünce zaruret olmadıkça ata kırbaç vurulmaz. Şayet misafirlikten yola koyulmuşsan kırbaç kullanmak, ev sahibinden memnun kalmadığın anlamına gelir. Bir kimsenin yanından geçerken yine ata kırbaç vurulmaz. Oradakilere hakaret sayılır. Kırbaç zaruri hallerde kullanılır. Mesela bazı atlar köyü çıkmak istemez geri geri çekilirler. Bunlar huylu atlardır. Bazı atlar suyu geçerken kırbacı eksk edersen hemen suyun içine yatarlar. Bu yüzden at pazarlığı yapılırken önce atta bir huyu var mı? diye sorulur. 

Burda bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. 1962 yılında Develi nin Saraycık köyünden Taşçı ya gidiyoruz. Yanımda da Şevket yalçınoğlu adlı bir arkadaş var. Mevsim ilkbahar ve Mart ayı. Suların en taşkın zamanı. Filintayı (mavzer -tüfek) atın eğerinin kaşına asmıştım. Bakırdağın karı erimeye başladığında Homurlu deresi denen dere taşar. Ve bu derenin suyu Çataloluk köyü civarında Samantı ırmağına dökülür. Bizim de bu dereyi geçmemiz gerekiyor. Sabahleyin su yükselmeden geçelim diye erkenden gitmiştik. Su da fazla değildi. Suya girdik. Ne var ki ben atımın huylu olduğunu o anda unutmuştum ve kırbaç kullanmadım. Karşıya geçmeye birkaç metre kala at suya yattı. Ben kendimi hemen ileri attım ama belime kadar mile gömüldüm. At oradan kalktı ve kaçtı. Etraftaki çiftçiler atı yakalamak istediler o da tekrar dereye atladı. Sonra paniğe kapılıp çıkmak istedi ama çıkamıyordu. Ön ayaklarıyla kıyıya tutunmuştu fakat derenin derin ve suyun kuvvetli olması nedeniyle nerdeyse sürükleniyordu. Çiftçiler yetiştiler ve atın boynundan tutarak kıyıya çıkardılar. Bütün bu olanlara rağmen tüfek düşmemişti… 

(Babamım şimdilik yazdıkları bu kadar. Ama hatırladıkları bu kadar olduğu anlamına gelmez. İnşallah devamını da yazacak…)

I. Bölüm 


Bu yazıda ele alacağımız konu, 18. yüzyıl ile 19. yüzyılın ilk yarısındaki Adige Xase’lerin toplanma özellikleri olacaktır.

Bölge pşı’sının, ona bağlı veya onun yönetiminde olan diğer pşı’ların xase talepleri olduğunda nerede toplanılacağına karar verme yetkisi vardı. Fakat tüm Kabardey’i ilgilendiren bir konuda xase yapılacak ise xase’nin nerede toplanacağı konusunda karar verme yetkisine sahip olan kişi, pşı’ların pşı’sı “pşı txamade” idi. Xase, geleneksel olarak, pşı txamade’nin veya onun work’larının topraklarında yapılırdı; çoğunlukla da köylere uzak alanlar seçilirdi.

Xase’ye katılanlar arasında birbirine düşman sülaleler veya aralarında sorun olan pşı’lar varsa, yer belirlenirken özellikle bu konuya çok dikkat edilir; xase’nin yapılacağı yerin, bu taraflardan birinin topraklarına yakın olmamasına özen gösterilirdi. 1753 yılının sonbaharında yapılan ve Rus ordusundan da komutanların aracılık ettiği, Kabardey’in iki parçaya bölünmesi konusunun görüşülüp karara bağlanması umuduyla toplanan xase’yi buna örnek olarak gösterebiliriz.

13 Haziran 1747’de, Kızburun ormanının kıyısında, birlikte hareket etme kararı veren üç pşı, xase topladı. Kırım Hanı’nın şikâyetleri görüşüldü. Toplantıya üç grubu temsilen katılan pşı’lar, Beçmırza Batokue, Kurğokue Mıhamet, Ketıkue Jambolet’ti.

Bundan altı ay sonra, yine Kızburun ormanının kıyısında, 1748 yılının şubat ayında bir xase daha toplandı. Bu xase’ye Kurğokue Mıhamet ile Ketıkue Jambolet gruplarıyla katılmışlardı. Bu pşı’lar, Beçmırza Betokue ve diğer pşı’lara haber vermeden Kırım elçileri ile toplantı yapmışlar; Kırım Hanı’na bir mektup yazarak Ruslar, Hatokuşokue Kasey’in Kabardey’den sürülmesini bahane edip Kabardey topraklarına saldırırsa nasıl bir tavır alacağını sormuşlardı.

Xase’ler köylerden uzak alanlarda, orman kıyılarında toplanırdı, sadece bir bölgenin xase’si söz konusu olduğunda da aynı kural geçerliydi. Örnek verecek olursak; 31 Aralık 1748’de Hatokuşokue Kasey’in kardeşleri, onların yönetimindeki work’lar ve Anzorların da katıldığı bir xase toplamışlardı. Toplantının gizli kalması gerekiyordu ki bu xabze’nin gizlilik kuralına dayanmaktaydı, o nedenle diğer pşı’lar ve onların yönetimindeki work’lar bu kurala uyuyorlardı. Sülaleler birbirine düşman ise, bir tarafın, sorununu diğer tarafın bilmesini istememesi de xabze’nin gizlilik kuralına uygundu. Büyük pşı, pşı’ların pşı’sı durup dururken “Xase yapacağım, etrafımda toplanın” diyerek xase kararı veremezdi. Bunun nedenlerinden biri ve en önemlisi şuydu; tüm Kabardey’de pşı ve work’lar arasındaki husumet nedeniyle korku ve güvensizlik hâkimdi, bu yüzden bütün pşı’lar diken üstündeydi.

Xase’yi toplayacak olanların da toplantının nasıl geçeceği, neler görüşüleceği ve katılacak bütün taraflardan bu konuların onayının alınması gibi sorunları önceden çözmeleri gerekiyordu. Yaşlıların en büyük kaygısı ise xase’ye katılacak kişilerin can güvenliğinin sağlanmasıydı. Bunun dışında, yer seçerken atların kolay yiyecek ve su bulabilecekleri noktalar değerlendirilmeliydi. 1753 yılında yapılan xase’de çok uzun tartışmalar olmuş, toplantı Şecem’deki bir tepede başlayıp Dohutamış yakınlarında, Karadeniz kıyısında bitmişti.

Yer seçimi konusunda herkes hassas davranırdı. Xase’ye katılacak pşı’lar arasında herhangi bir sorun olmasa ve yer konusunda anlaşmış olsalar dahi (örneğin Mezdeug’de olduğu gibi) xase köy dışında bir alanda toplanırdı. Pşı’ların ve work’ların katıldığı, Baksan grubu ile Kaşkatau’da yaşayanların da yer aldığı, 1767 yılında ocak ayının 12’sinde başlayıp 21’ine kadar devam eden xase, yerleşim yerlerinden yaklaşık on kilometre uzaktaydı. Ancak xase’nin yerleşim yerlerinden uzakta yapılması kesin bir kural değildi, seyrek görülse de xase’lerin köylerde toplandığı zamanlar olmuştur.

Benzeri bir xase, Hatokuşokue Kasey’in Kabardey’den sürülmesi konusunun görüşülmesi amacıyla, 27-29 Kasım 1748’de Beçmırza Betokue’nın köyünde toplanmıştı. Konu bu toplantıda karara bağlanamamış; Kambakue’nın köyünde, 15 Aralık 1748’de tekrar başlayan xase’de ayın 28’ine kadar tartışılmıştı. Burada şunu hatırlatmak gerekiyor; bu xase’ler köylerde toplansa da bölge olarak Cılahsteney’de yapılmıştı. Cılahsteney ise Büyük Kabardey’den epeyce uzaktı. 

Hatokuşokue Kasey de 1763 yılının 19 Aralık günü “yönetimindeki bütün work’ların köyündeki xase’ye katılmaları” kararını verdi. Ancak toplantının nerede yapılacağı konusunda karar vermek bugün dahi çok zor ve o yıllarda Kasey’in yönetimi altında çok sayıda köy ve sülale vardı.

Xase’nin yapılacağı yerin seçiminden söz edip de nasıl yapıldığından, nasıl yürütüldüğünden bahsetmemek olmaz. Belgelerden anladığımız kadarıyla pşı’lar ayrı, work’lar ayrı toplanırlardı. Ayrı ayrı yerlerde toplanarak aldıkları kararları birbirlerine sözcüleri aracılığıyla iletirlerdi. Y. Potoç’a göre, gruplar birbirlerine sözcü gönderirlerdi ve bu toplantılar kavgasız gürültüsüz, çok güzel geçerdi.

Eğer xase’ye katılan gruplar arasında düşmanlık varsa, toplantıda yer alan her birey, istenmeyen olayların meydana gelmemesi konusunda dikkatli davranmak zorundaydı. Bölgedeki Rus yöneticiler xase üzerine pek çok yazı kaleme aldılar. 7 Ekim 1753’te Beçmırzaların mezarlığının yakınındaki bölgede konaklayan Rus yöneticiler İ. Barkovsk ile P. Tatarov, Şecem Nehri kıyısında yapılacak xase’ye aracılık edeceklerdi.

10 Ekim’de xase’ye, taraf olan Baksan grubu ve Kaşkatau’ların pşı’ları ile work’ları da geldiler ve Rus yöneticilerin kaldıkları yere yakın olmak üzere, nehrin birer kıyısına yerleştiler. Gruplar aldıkları kararları diğer gruba direkt olarak söylemiyor, elçilerle bildiriyorlardı. Her iki grubun da tayin ettiği sözcüler, Rus yöneticiler, work’lar ve beygul’lerden oluşan aracılar, grupların elçilerinin getireceği kararı bekliyorlar, sözcüler bu kararı diğer gruba ulaştırıyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla, bu grupların sözcüleri konularında deneyimli kişilerdi, sözcülüğü profesyonelce yapıyorlardı. Örneğin Kaşkatau grubunun sözcüsü olan Şıpş Aliy, bu görevini 1753 yılı öncesinde olduğu gibi sonrasında da uzun zaman sürdürdü. Xase’lerde bir grubun sözcülüğünü yapabilmek için yiğitlik, şan-şöhretin yanı sıra keskin zekâlı da olmak gerekiyordu. Sözcüler, Kabardey krallığındaki pşı’lar, work’lar arasındaki ilişkileri çok iyi bilen, dış politika konusunda da deneyimli kişilerdi. Bu yüzden Kabardey’e komşu krallıklar, bu kişileri çeşitli hediyeler vererek yanlarına çekmeye çalışırlardı. Tatarov sözcülerin bu özelliklerinden yazılarında sıkça söz etmiştir. 1761 yılının 3 Mayıs günü pşı’larla work’ların toplandığından bahseden Rus yönetici şöyle devam eder: “Baksan grubundaki pşı’lar, konuyu tartışabilmek için onları yalnız bırakmamızı istediler, tartışıp bir sonuca ulaştıklarında bizi haberdar edeceklerini söylediler. Sonra Tambiy work’larından Doletmırza Hapaşe ile Anzor Sosrukue’yı sözcü olarak tayin ettiler.” 

Grupların görüşmesi sadece elçilerin aracılığıyla sınırlı değildi; xase sırasında oluşturulan ayrı oturma alanlarında bir araya gelen taraf mensupları görüş alışverişinde bulunurlardı. Elçiler ise xase’nin başladığı andan bitimine kadar sürekli hareket halinde olurlardı. Ne zaman ki taraflar arasında anlaşma sağlanır, alınan karara uymak üzere yemin etmeye başlarlar, ancak o zaman oturmaya vakit bulabilirlerdi. (Devam edecek)

(Oshamahue - Adige edebiyat dergisi, 1992 yılı, 4. sayı - 2008 yılı, 1-2. sayı.)

*******
Xase: Adıge meclis toplantısı
Xabze: Çerkeslerin yazısız anayasası
Pşı: Prens
Pşım yapş: Pşıların pşısı, yani kral
Work: Asil
Lıhukuel: Özgür köylü sınıfı
Mezdegu: Bugün Mozdok olarak anılan, Hıristiyan Adıgelerin yaşadığı Osetya’daki bölge.
Thamade: Seçilmiş delege, toplantı yöneticisi
Kaxe Adigeleri: Batı Adıgeleri
Han-Ceriy: Adıge tarihçi ve yazarı

Kajer Valera, Tarihçi Çeviri: Erdoğan Yılmaz

Адыгагъэ (ADIGELİK) İnsan yaşamına, hayat biçimine yönelik olarak Adıge töresinin koyduğu tüm kuralları kapsar. Adıgelik insani özelliklerimizi, saygı ve sevgiyi, doğruluk, adalet, cömertlik cesaret ve insana dair benzer tüm erdemleri kapsar. 


Адыгэ хабзэ (ADIGE TÖRESİ) Adıge toplumunun yaşayış biçimini, birbirilerine karşı ve cemiyete karşı ilişkilerini yükümlülüklerini düzenleyen kurallar toplamıdır. Düğün cenaze ve benzer toplantıların da ana kuralları Xabzeye göre tayin olunur. 

Батырыбжьэ (BATIRIBJ’E) Cemiyet ilişkilerine yönelik bir gelenektir. Örneğin bir kimse bir grubu çalıştırır, ot biçtirir veya odun kestirir veya benzer bir başka iş yaptırırsa grubun içerisinden en mahir ve çalışkan kişiye veya o grubun önce gelen bir bireyine x”uex”u (teşekkür) yapılarak bir bardak (veya kepçe) maksıme ikram edilir. Buna batırıbj’e adı verilir. Daha sonraları sadece bu koşullara bağlı olmaksızın önemli bir iş başaran, bir kahramanlık gösteren veya cemiyetin sevgisini ve takdirini kazanan kişilere verilen bu tür ikrama da batırıbj’e adı denilmeye başladı. 

Башхуaпэ (BAŞHUAPE) Gelin alma geleneğinin bir parçasıdır. Yeni gelin bir süre sonra ailesini ziyarete geri götürüldüğünde kaynı ve görümcesi gelini görmeğe giderlerdi. Ziyarete giden kişiler gittikleri yerdeki çocuklara verilmek üzere ayna, tarak, çorap, sabun ve benzer küçük hediyeleri bir sopaya takarak hazırlarlardı. Bu geleneğin adı Başhuape’dir. 

Бэракъбла (BERAKBLA) Düğün geleneklerindendir. Nikah kıymaya gelen kafile ayrılırken bayrağa deri şapka, deri gömlek, tülbent, tarak, ayna vb küçük hediyeler iliştirilerek giden gruba verilirdi, bu bayrak hediyerlerle süslenmiş olarak aslında evlenecek oğlanın halası tarafından getirilirdi kız evine. Nikahtan dönen kafile bu bayrağı salimen döndükleri eve ulaştırmaya çalışırken kafileye rastlayanlar ise bayrağı ele geçirmeye çalışırlar, kafiledekiler böyle oyunlar ve eğlencelerle güle oynaya gidip dönerlerdi. Bu gelenek 1950-1960 yıllarına kadar devam etti, günümüzde çok seyrek olarak bu geleneğin uygulandığını görmekteyiz. 

Гуф1апщ1э 1энэ (GUF’AP’Ş’E IANE) Müjdeli bir haber, sevindirici bir bilgi getiren kişi eğer belirli bir yaşın üzerinde ise ona (guf’ap’ş’e) müjdeli haber için ödül olarak para veya benzer bir hediye verilmezdi. Bu kişi belirli bir yaşın üzerinde ise ona bir koyun (veya kişinin gücüne ve haberin önemine göre tavuk, kaz, hindi benzeri) kesilir güzel bir sofra donatılarak misafir edilirdi. 

Псыхэгъэ (PSIXEĞE) Yas ile alakalı eski bir gelenektir. Eskiden suda boğulan ve cesedi bulunamayan kişinin boğulduğu veya suya kapıldığı yere gidilir kadınlar o su kıyısında ağlayıp ağıt yakarken erkekler de dualar ederlerdi. 

Гъэф1эж (ĞEF’EJ) Evlilikle ilgili bir gelenektir. Eski dönemlerde bir kız ile ailesinin izni olmadan kaçırılarak evlenilmişse aileler arasında husumet ve düşmanlık doğmaması için yaşlılar bir araya toplanarak iki tarafı barıştırmak için arabulucu olurlardı. Böyle zamanlarda damat belirlenen başlığın dışında olmak üzere gelinin anne babasına bir at veya bunun karşılığı para veya kıymetli hediye verirdi. Гъэф1эж (ĞEF’EJ)bu hediyenin adıdır. Anayurtta sovyet idaresinin kurulması ile birlikte gelenek ortadan kalkmıştır. 

Гъуэгудэгъазэ (Ğuegudeğaze) Büyüğü ve misafiri yücelten bir gelenektir. Eskiden yolculuk esnasında bir misafirle karşılaşıldığında ona verilen değerin gösterilen saygının bir göstergesi olarak geriye dönülür ve misafir teşekkür ederek geri dönülmesini isteyinceye kadar ona eşlik edilirdi. 

Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) Eski düğün töresindendir. Evlenecek olan genç yanına arkadaşlarını da alarak dağdaki sürü çobanlarını dolaşırdı. Gittiği çobanlar geleneğe uygun olarak bir koyun verirlerdi ve bunun adına Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) denilirdi. Toplanan koyunlar düğünde gelen misafirin doyurulmasında kullanılırdı. Gelenek 1940’lı yıllarda ortadan kalktı. 

Мэрем мэкъуауэ. (MEREYM MEK”UAUE) Günlük yaşama dair gelenektir. Eskiden Başında aile reisi veya çalışabilir erkeği olmayan ailelerin ot ve ekinini biçmek için insanlar bir gün toplanır hep birlikte o aileye yardım ederlerdi. Bu geleneğin adı Mereym mek”uaue idi. 

Iурыц1элъ (UıRIT’SELH) Düğün ile ilgili gelenektir. Wuneyişe olarak adlandırılan yeni gelinin büyüklerle tanıştırılma merasimi sırasında gelinin dudaklarına yağ, bal ve şeker ile hazırlanmış bulamaç sürülür. Bunun anlamı yeni gelinin o ailede tatlı dilli mutlu ve huzurlu olması dileğinin ifadesidir. Gelenek günümüzde hala devam etmektedir. 

Щыгъынгуэшыж (ŞIĞINGUEŞIJ) Cenaze ve yas ile ilgili gelenektir. Bir kişinin ölümünden 1 yıl sonra onun elbiseleri ve silahları dağıtılırdı. O gün at yarışı yapılır ve kazanan kişiye giysilerin silah ve gereçlerin iyileri verilmek üzere ölen kişinin eşyaları dağıtılırdı. Bu gelenek günümüzde de devam etmekle birlikte uygulama biçimi değişmiştir. Günümüzde bu tür eşyalar fakir ve ekonomik yönden yetersiz olanlara veya din işleri ile uğraşanlara verilmektedir. 

Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) Düğün ile ilgili gelenek. Düğüncü giden grup hızlı bir at üzerinde birisini de beraberinde götürürdü. Kafilenin en arkasından gelen bu kişinin görevi düğün gelenekleri ve şakaları arasında yer alan şapka kaçırma gibi bir durumla karşılaşıldığında bu kişinin görevi yetişerek müdahale edip şapkayı geri getirmekti. Bu görevi yapan kişi Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) olarak adlandırılırdı. Gelenek 1930’lu yıllarda ortadan kalktı. 

Уэкъулэ. (Wuek”ule) Cemiyet yaşantısına dair gelenektir. Bir kişi başına bir kaza bela veya felaket gelir, varlığını ve ekonomik gücünü kaybederse yolculuk azığını temin ederek bir arkadaşına gider ve insanlardan yardım beklediğini sözleri ile belli ederdi. O cemiyette bir yardım başlatılır ve gelip gidenler bu kişiye güçleri oranında destek olurlardı. Bu geleneğin adı Уэкъулэ. (Wuek”ule) idi. 

Фэц1ынэгъэт1ылъ (Fetsıneğet’ıl”h) Adıge düğün geleneğindendir. Yeni gelin eve girerken kapı ağzına serilen yaş deri üzerine ilk adımı atarak durur daha sonra evin içerisinde alınırdı. İnanışa göre bu şekilde karşılanan gelinin yeni evindeki yaşamı o deri gibi yumuşacık olur, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürerdi. Gelenek günümüzde de uygulanmaktadır. 

Тешанк1эгъэк1эрахъуэ (TEŞANK’EĞEK’ERAH”UE) Gelini arabaya bindirip ayrılırken gelini götürenler gelin arabasını sağa doğru yürüterek evin önünde üç tur attırmak için çalışırlardı. Kız tarafından olanlar ise arabayı sol tarafa doğru sürmek için uğraşır diğer tarafın karşısına geçerlerdi. Burada inanışa göre gelin arabası sağa doğru yönelirse yeni evde erkeğin sözünün, tersi olursa kadının sözünün geçeceğine işaret sayılırdı. Tamamen güce dayanan bir mücadele,bir oyun olan bu gelenek zaman zaman kavga ve tatsızlıkla son bulurdu.Gelenek zaman içerisinde yokoldu. 

Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) Çok eski dönemlerde olan bir gelenektir. Prens evlendiğinde gelin bir soylunun evinde bir yıl süre ile kalır daha sonra prensin evine gelirdi. Prens gelini bir yıl süre ile ağırlayan soylu aileye kendi hizmetindeki bir hizmetkar aileyi ve gelini getirdikleri atları hediye ederdi. Bunun adı Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) idi. 

Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) Düğün geleneklerindendir. Düğün kafilesi dönerken düğünün sahibi aile düğüncüler için yiyecek ve içecekler hazırlatarak köye yaklaşmakta olan kafileyi karşılatır ve köyün girişinde yenilir içilir daha sonra köye girilirdi. Bu şekilde düğün kafilesini karşılamak üzere gönderilen yiyecek ve içeceğin adı Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) idi. Gelenek artık uygulanmamaktadır. 

Нысащ1эзэгуэгъэп (NISAŞ’EZEGUEĞEP) Eskiden Adıgeler geline bir yıl süre ile dışarı işi yaptırmazlarmış. Bu sürenin sonunda geline önce su getirme işi verilirmiş, gelin suya giderken yanına tarak, ayna, tülbent, toka vb. küçük hediyeler alır bunları yolda karşılaştığı insanlara hediye edermiş. Bu, insanların yeni gelinle ilk karşılaşmalarında “boş kova ile karşıladı” denilmemesi için yapılırmış. Yeni gelinle su getirirken karşılaşan kimselerin suyu döküp gelini yeniden suya gönderme hakları varmış gelenek gereği. Bu şekilde gelinin sabrı sınanır suyu getirinceye kadar gelinin defalarca geri döndürüldüğü olurmuş. Gelenek 1930 – 1940 arası yıllarda ortadan kalktı. 

Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) Söylencelerde bahsedildiğine göre bir zamanlar psıj nehrinin doğduğu yerde bir ev varmış ve Adıgeler toplantılarını bu evde yaparlarmış. Bu evin yanında, üzerinde at ayağı ve köpek ayağı işaretleri olan bir büyük taş varmış. Toplantı taşı olarak adlandırılan bu taşın bir bölümündeki delik insanların doğru söyleyip söylemediklerini anlamak için kullanılırmış. İnanışa göre insan ne kadar şişman olursa olsun eğer doğru söylüyorsa bu taşın deliğinden geçermiş, eğer yalan söylüyorsa insan zayıf olsa bile geçemez o delikte sıkışır kalırmış. İşte bu taşın adı Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) toplantı taşı olarak söylencelerimizde yer alır. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) Davet ve şölen sofrasında uygulanan gelenektir. Geç kalan ve sofraya oturulduktan sonra gelen kişiye peşpeşe üç kadeh içki içirilir. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) bu içkinin adıdır. Geleneğin başlangıcı olarak farklı olaylar anlatılır, fakat gerçeğe en yakın olanı şudur: 18 yüzyılda büyük Kaberdey toprakları Pşı Hatokhşokue , Pşı Mısost , Pşı Janbolet’in kontrolündeymiş. Toprağı ve idareyi paylaşamayan bu üç prens sürekli çatışırlar onların mücadelelerinde suçsuz insanlar zarar görür can verirmiş. Sonunda bu duruma son vermek üzere halkın ileri gelenleri toplanarak prensleri barıştırıp anlaştırarak sulh etmeye karar vermişler. Pşı Mısost’un evinde toplanılmış, barışmanın şerefine sofraya üç kadeh içki konulmuş fakat pşı hatokhuşokue ve pşı janbolet içkilerde zehir olabileceği şüphesi ile içmekte tereddüt etmişler; bu durumu farkeden pşı Mısost onların bu şüphesini ortadan kaldırmak için her üç kadehi de arka arkaya alıp içmiş. Sözcük dilimize ve geleneğimize buradan girmiştir.


Adıge Psalhe gazetesinin değişik sayılarından Derleyen: Sokhur Zaline Çeviri: Ergun YILDIZ

İnsanlık tarihi süresince doğru-iyi-mutlu yaşam kalitesi sunan kültürler var olmuştur. Aynı dil ailesinden; değişik dilleri konuşan Kuzey Kafkas halklarından bir bölümünün sahip olduğu “ÇERKES/KEBZE/Xebze/Khabze” kültürünün benzeri; gelişmiş ve insanlara “doğru yaşam felsefesi” sunmuş-öğretmiş bu kültürler, erken zamanlarda işgal-karışıma uğradıkları için yok olmuşlardır. Buzul çağları benzeri tabii olaylar bu kültürlerin izlerini de maalesef yok etmiştir. Yalnız ÇERKES/Kebze Kültürü, bölgenin coğrafi yapısının verdiği avantaj ve Çerkes adı ile anılan halkların kendi bölgeleri dışına ne işgal ne de başka bir şey için çıkmamaları sebepleri ile geç zamanlarda işgal-karışıma uğradığından, ana öğelerinden çok önemli kayıplara uğramasına rağmen günümüze kadar devam etmiştir ve araştırmacılar-bilim adamları bu kültür ile ilgili verilere ulaşabilmiş-ulaşabilmekteler. Çerkes adı verilen halkların kullandıkları dillerine göre, bir iki harf ile ifade edilen Kebze Kuzey Kafkasya’da ve Kuzey Kafkas diasporasında kayıplarına rağmen yaşamakta-yaşatılmaya çalışılmaktadır. 

Kebze: yazılı olmayan pratiğe dayalı yaşanıp öğrenilebilen bir doğru-iyi-mutlu yaşam biçimidir, diye kısaca tarif edilebilen bu öğretinin gerçek muhtevasını açıklayabilecek kişilerden birisi olan Murat Yağan, Kebze için şöyle açıklamada bulunmaktadır: 

“Kebze yazılmamış bir öğretidir ve birçokları için bilinmeyen bir konudur. Bu öğreti Büyük İskender’den Atilla’ya, Aksak Timur’dan Cengiz Han’a ve Osmanlı Türklerine kadar son 2300 yılda muhtelif işgalciler tarafından; Kafkasya Bölgesinde yapılan tahribatın bir sonucu olarak, Anavatanı Kafkasya olan insanların bazıları tarafından bile muayyen bir dereceye kadar tam olarak bilinemez. İşgalcilerin her birisi kendine özgü bir şekilde az veya çok tahribat yapmıştır. Ancak, en büyük tahribat 400 yıldır Rusya tarafından verilmiştir ve halen verilmektedir. Çok büyük bir ihtimalle, 90 yaşına merdiven dayamış biri olarak, bu uzaklardaki tradisyonda eğitim alan son kişi ben olabilirim. Kebzeh öğretisinin tamamı üç uygulamalı safhadan oluşur. Aşağıdan yukarıya doğru bunlar: 

a) Aleishwe b) Kebze c) Amısta Kebze’dir. 

a) Aleishwe 

Aleishwe’yi adabı muaşeret/toplum töresi veya nezaket kuralları olarak adlandırabiliriz. Bu, sosyal ilişkileri düzenleyen eğitim/terbiye seviyesidir: Kişisel ilişkiler ile ilgili alışkanlıklar/adetler ve daha fazlasını kapsar. Çalışma hayatını düzenleyen kurallar, giyim kuşam, görgü kuralları, evlenme ve cenaze törenleri gibi seremoniler, kısaca günlük hayatı düzenleyen adetlerdir. 

b) Kebze 

Bu seviye, yönetme alanında gerekli olan eğitim ile uğraşan öğreti düzeyidir. Kebze’deki eğitim, entelektüel bilgilenme ve pratik uygulamanın her ikisinin de bir arada uygulanarak icra edilmesidir: Doğumundan ölümüne kadar çocuğun içinde yaşadığı aile ve toplum; onu kucaklayan, varolmasını sağlayan, büyümesi-yetişmesi ve terbiye edilmesi için ihtiyacı olan her şeyi kendisine veren çevreyi teşkil eder. 

Toplumdaki değerlerin ve konseptlerin homojenliği çocuğa en etkili öğretmen olarak hizmet eder. Oturma odaları, sofralar, çiftlik hayatı/işleri, eğlenceler, av partileri, kutlama törenleri ve diğer sosyal aktiviteler ile toplumun tümü, büyüyen genç için büyük ve sonsuz bir dershane haline gelir. Bu eğitim, kişinin toplum içinde görev alması halinde daha çok gelişir ve onun içindeki O aynı ortak öğretmenin desteği ile daha da büyür. 

b) Amısta Kebze 

Kebze’nin uygulamalı pratiğe dayalı bir eğitim olduğu belirtilmişti ve sadece icra edilerek öğrenilebilir. Ancak ilkeleri entelektüel kavrayışla bilinebilir. Amısta Kebze, insanın sahip olduğu melekeleri tümüyle çalıştırmaya-kullanmasını sağlamaya yönelik bir yaşam sanatıdır. 

Amısta Kebze tatbikatı, şuur için daha iyi çalışabilen bir yer-yuva olabilmesi için, insanın sinir sisteminin geliştirilmesini hedef alan fizik, entelektüel ve spiritüel (ruhsal) birçok seri çalışmaları gerektirir. 

İnsanlığın İhtiyacı 
Günümüz insanlığı giderek bunalıma sürüklenmektedir. Özellikle ekonomik yaşam standardı yükselen toplumlarda bu bunalım üst seviyelere tırmanmaktadır. Çerkeslerin de giderek doğru yaşam-mutlu yaşam standardından uzaklaştıkları, eski mutluluklarına sahip olmadıkları gözlenmektedir. İleriyi gören insanların kendileri, özellikle kendilerinden sonraki nesilleri için çok ciddi tasarıları-endişeleri vardır. Ve çıkış noktasının ne-nasıl olabileceği konusunda arayışlar sürmektedir: İnsanlık tarihinde yerini almış öğretileri (yoga, mevlevilik vb.) araştırmaya-öğrenmeye-hayatlarına uyarlamaya çalışan kişi-kişiler-gruplar giderek çoğalmaktadır: Kebze, bu arayışa doğru cevap verebilecek yegane öğretidir. Çünkü Kebze: Dinlerden binlerce yıl önce doğru-iyi-mutlu yaşamın reçetesini insanlığa sunmuştu. Ve Murat Yağan’ın söyleyişiyle: Kebze bir din değildir. Ancak dinlere kendi ışığında bir anlam verebilir. Kebzenin ayıp ile önleyebildiği sosyal eksik-yanlışları dinler günah cehennemde yanarsın yasağı ile önlemeye çalışmış-çalışmakta ve maalesef önleyememiş-önleyememektedir. Ancak, bu kültürün erozyonu süreci hızla yaşandığından hem Çerkesleri hem de insanlığı büyük tehlike beklemektedir. 

Araştırmalar 
Pozitif bilimciler-araştırmacılar Kebze’nin kaynaklarına ulaşmakta ve bilim dünyası bu kültürün önemini ortaya koymaktadır. Gelecek on yıllar bu kültürün tüm özelliklerini şaşırtıcı bir biçimde gözler önüne serecektir. Ancak devam eden erozyon önlenmez-önlenemezse Kebze, sadece tarihi bir gerçeğin öğrenilmesinden öte insanlığa fayda veremeyecektir. İşte bu noktada bu kültürü tanıyanlar ile Çerkeslerin tarihi bir sorumluğu-görevi önem kazanmaktadır. Bunlar sorumluluklarının gereğini yaparlar-yapabilirlerse kültürün erozyonu duracak, kültür tekrar yükselmeye başlayacak ve araştırma sonuçlarının gözler önüne serileceği zaman için hazırlık yapılmış olunacaktır. 

Çerkeslerin Gerçeği Görmeleri 
Çerkeslerin iki ağır sorumluluğu var. Biri, insanlık için görevleri. Yani, bu kültürü insanlığa faydalı olacağı zaman için yaşatma sorumluluğu. Diğeri, kendi ve kendilerinden sonraki nesillere karşı sorumlulukları. Bu sorumluluğun gereği yapılmaz ve kültürün erozyonu günümüz yöntemleri ile önlemeye devam edilirse, korkulan sonuca hız ile ulaşılacak ve hem insanlık ve hem de yeni nesiller günümüz neslini hayırla anmayacaktır. Büyük ihtimalle lanetle anacaklardır. Tehlikenin boyutu iyi analiz edilip acele edilmeli ama vizyonu olan ve akılcılığı ön planda tutan bir yol-yönteme-hedefe karar verilip özveri ile uygulamasına başlanmalıdır. 

Diasporanın Sorumluluğu/Görevi 
Kebze kültürünün anavatanı olan K. Kafkasya’da yaşayan Çerkeslerin de doğal olarak sorumluluğu vardır. Ancak koşuları ihtiyaca uygun vizyon ile hareket etme-çalışma yapmalarını önlemekte-engellemektedir. Bu sebeple diasporada yaşayan Çerkeslerin sorumluluğu-görevi ön plana çıkmaktadır. Diasporadan başlayacak doğru, akılcı, özverili çalışmalar ile; hem diasporada yaşayanlara hem Kuzey Kafkasya Çerkeslerine hem de insanlığa önderlik edilmeli-yardımcı olunmalıdır. 

Nereden Başlamalı 
80’li yılların sonlarına kadar diaspora öncüleri becerebildikleri kadar kimliklerini/örf ananelerini korumak-yaşatmak için gayret içinde oldular. Çok az sayıda aydın daha ilerisinde hedefler için çalışma yapmaya gayret ettiler. 80’li yılların sonlarındaki gelişmelerden sonra diaspora öncüleri yeni durumu analiz edip yeni bir yaklaşım gerektiğini ya görmediler ya da etkili olmadılar ve tarihin kendilerine sunduğu şansı değerlendiremediler. Aradan on seneyi aşkın zaman geçti ve artık; yukarıda değinildiği üzere zamanın iyi-doğru-akılcı kullanılmasının gerektiği devreye gelindi. Etkili-doğru çalışmalar ile ihtiyaca uygun hedefe ulaşılamamasının en önemli sebebi, diaspora yaşayanlarının “hedef için birlik” ihtiyacını iyi anlayamamaları olsa gerektir. Aksi durumda bu kadar dağınık ve değişik hedef söylemleri olan bir yapılanmaya-kurumlaşmaya gidilmezdi. 

Yapılması gereken işlerden önceliği şu iki husus almalıdır. Çeşitli dış etkenler-şartlanmalar terk edilmeli, bu husus olmazsa olmaz olarak benimsenmelidir. ‘İzm’ lerin ve ‘din’ lerin binlerce yıl öncesinde Tanrı şuuru-kavrayışından hareketle doğru yaşam-mutluluk kültürünü felsefesini bulan, uygulayıp mutlu yaşamı kazandıran ‘ata’ ların doğru mirasını ve anlayışını; bu doğru anlayışa bazı şekil töreleri ilave etmekten öte bir yenilik getirmeyen ve neyin doğru-yanlış olduğunu herkesin ayrı yorumladığı bir yapıya kurban edilmemelidir. Yüce tanrının ayırıcılık gibi bir kavramı-hastalığı insanlara vermediği-vermeyeceği bilinmeli-düşünülmelidir. Din ve benzeri şapkalar ile 

Çerkesliğe yaklaşıldığında henüz iş başında bölünmeyi sağlayarak işe başlandığı önemle dikkate alınmalıdır: ‘Din’ in gerçek işlevi için değil bir ideoloji olarak binlerce yıldır samimi insanları yönlendirmek-kullanmak-sömürmek için kullanıldığı; insanlığın geleceğini düşünmek isteyen-zorunda olanlarca artık görülmeli- anlaşılmalıdır. İkinci önemli husus: dağınık kurumsal yapının toparlanması olmalıdır. Ortak hedef-hedefler, ilkeler, kavramlar, belirlenip tarif edilerek; bu konularda birlikte hareket edildiği-edileceği mesajı-bilgisi dünyaya duyurulmalı-verilmelidir. Ve gerçekten verilen mesajın gereği için olağanüstü çalışma-gayret sarf edilmelidir. 

Sonuç 
Aydınların sorumluluğu-görevi, evrensel değerleri ihmal-göz ardı etmeden bilinç yaratmak ve hedefin gerektirdiği aktiviteyi başlatmaktır. Kebze’nin yaşatılması sorumluluğu her kültürden insanları ilgilendirmelidir-görevleri olmalıdır. Ancak sorumluluk önceliği-görevinin Çerkes aydınlarında olduğu unutulmamalı ve bu sorumluluğun yerine getirilmesinde genç insanların vizyonu-dinamiği ile akılcı tecrübenin yan yana gelip elbirliği ile çalışması ihtiyacı artık fark edilmeli-görülmeli ve bu bilinç ile yeni bir sinerji yaratılmalıdır. 


SORUNLARA YAKLAŞIMIMIZ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 
Giriş 
Kuzey Kafkas kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları sorunlara aklın ve bilimin yardımı-yol göstericiliğinde çözüm aradıklarını söylemek maalesef mümkün değil. Mensubu olunan kültürün anlamı ve öğretisi konusunda yeterli bilince sahip olunsa-olunabilse idi, sorun(lar)ın çözülmesi daha kolay mümkün olurdu-olabilirdi. 

Prensipler 
Kebze’nin tarifinden hareketle Kebze’nin temel prensiplerinin neler olabileceği konusunda bir düşünce jimnastiği yapılacak olursa, herhalde, aşağıda not edilen hususların Kebze’nin olmazsa-olmaz temel prensipleri olduğu anlaşılır. 

Akılcılık, Adalet, Sevgi, Merhamet, Mantık, Bilimsel Yaklaşım, Gerçekçilik, Olabilirlik, Vizyon, Evrensel Anlayış, İlahi Anlayış-Kavrayışta Kalıpçılıktan Uzak Yaklaşım, Evrimci Anlayış-Yaklaşım, Analitik Yaklaşım, Danışma, Sorunların Görünen Yüzüne Değil Kökenine İnme ve tüm bu prensiplerin doğumdan-ölüme pratik olarak uygulanması. 

Yaklaşım Gerçeğimiz 
Eğer Kebze’nin temel prensipleri bu ve buna benzer kavramlar ise herhalde yaklaşık son 500 yılda be prensiplerden bazıları; özellikle doğru sonuca götürücü olan bazılarının hiç dikkate alınmamış olması çok güçlü bir olasılık. Örnek olarak ‘Gerçekçilik’ ve ‘Olabilirlik’ in hiç dikkate alınmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. 

Neden 
Not edilen prensiplerin ışığında ‘neden biz diasporadayız’ diye bir soru sorulabilir. Tüm diğer prensiplerin de göreceli olarak payı vardır fakat ‘Gerçekçilik’ ve ‘Olabilirlik’ prensiplerinin dikkate alınmaması sebebiyle diasporadayız demek yanlış-insafsız bir söylem olmasa gerek. 

Kabahatli Kim 
Sorun/sorunların kökenine, kaynağına bakmadan-inilmeden yapılacak tüm öngörüler ve çözümler yeni sorunlar yaratmakta, yeni sorunlara kaynaklık etmektedir. Atalarımızı kabahatli görmek, son on yılın olaylarında öncü rol oynayanları veya karşı fikir ileri sürenleri ya da diasporadaki yanlışlık-eksiklikler için günümüze kadar hizmet etmeye gayret etmiş insanları suçlamak, sorunun kaynağına inilmeden tespit yapma, çözüm üretmeye kalkmak olur ki; bu yaklaşım yeni sorunlara kaynaklık etmekten ileriye ‘hedef’ e götürücü bir etki yapmaz-yapamaz. 

Kebze’nin ışığından-öğretisinden uzaklaşılmaya başlanılması büyük olasılıkla binlerce sene önce başladı ama özellikle son (yaklaşık) 500 yıldır Kebze öğretisi-ışığı dikkate alınmadan yapılan çalışmalar-hedef belirlemeler bizleri diasporada olmamıza kadar getirdi. 

Şayet bu varsayım doğru ise o zaman: Ne, göçe kadar bizleri getiren yaklaşımları-önderleri ne de diasporada günümüze kadar öncülük etmeye çalışanları suçlamak yolu ile bir nokta-hedefe varmak mümkün olmaz-olamaz. 

Ne Yapmalı 
Sorunun kaynağına inilerek çözüme doğru gidilmeli. Örnek olarak kendimize şu soruları sorabiliriz: Ne zaman bozulma başladı? 

Dogmaların Kebze’nin öğretilerini etkilemeye başlaması ile başladı. 

O halde ne yapmalı? 

Sorunumuzun çözümüne ‘izm’ ve ‘dogma’ lardan uzak, Kebze’ye dönerek başlamalı; sorun-hedefin gerektirdiği ortama yalnız Çerkes şapkası giyilerek gelinmeli. 

Düşman 
Düşman suçlu mu? Tabii düşman suçlu. Ama biz karşılaştığımız sorunlara aklın-bilimin yani Kebze’nin ışığında –tüm öğelerin yanında- özellikle ‘Gerçeklik, Olabilirlik, Vizyon, Evrimci Anlayışla Hedefe Ulaşma’ ilkelerine riayet etmediğimiz için en az düşman kadar suçluyuz. Suçu salt düşmana yükleyerek sorumluluktan kurtulamayız. 

Sonuç 
Diaspora yaşayanları olarak ilişkilerimizde ‘izm’ ve ‘dogma’ lardan uzaklaşıp hedef konusunda net olmalıyız: Kültürün ışığı-öğretisini bozduğu için bizi bu duruma düşüren ayırıcı kavramları bu defa hedefimiz ile ilgili çalışmalara karıştırmamalıyız. Kuzey Kafkasya’ya bakış-ilişkilerimizde de bu kavramlardan uzak durmalıyız. Aklın bilimin yani Kebze’nin (tarihi derinlikte uygulanıp-başarılı olmuş Kebze’nin) ışığında: Yeniden sorunlarımızı ve bunların kaynaklarını analiz edip hedefimizi tarif etmeliyiz. Murat Yağan büyüğümüzün söylediği gibi: ‘Beynimiz ve yüreğimiz birlikte çalışmalı’. 

Varacağı limanı bilmeyen bir yelkenliye hiçbir rüzgarın yardım etmeyeceği-edemeyeceği gerçeğini aklımızdan çıkarmalıyız. 

Ayrıca toplumsal olaylara sosyolojik açıdan yaklaşılmadan, konu(lar)da uzman insanların olayı derinliğine analiz etmesi sonucunda önerileri alınmadan hedefe ulaşılamayacağı (bu defa) göz ardı edilmemelidir. 

Murat Yağan, (Vernon/Canada), This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 
The Kebzeh Foundation, http://www.kebzeh.org 
Society of Friends of Abkhazia (Sofa), http://www.friends-of-abkhazia.org 

Atay Ceyişakar

Nart: Çerkes kültüründe düğünün yeri nedir? 
Sn. Tuç: Genelde kültürün ana temasını oluşturan üç husus vardır. 1- Doğum, 2- Evlilik, 3-Ölüm durumunda yapılan etkinlikler. Çocuk doğduğu zaman bir etkinlik yapılır, evlenirken yapılan etkinlik çok zengin ve ayrıntılıdır. Ölüye de çok değer verirler. Çünkü, Çerkesler’de insana çok değer verilir. Onun için ana başlıklarıyla düğünlerde bugünümüze faydalı olacak konuları dile getirelim, onlar üzerinde duralım... 

Köy düğünleri ile bugün şehirlerde yapılan salon düğünleri arasındaki farklılıkları görebilmemiz açısından, önce köy düğünleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? 
Kültürümüzde, gelin alma düğünü denilen ‘Nıseşecegu’ ile ‘delikanlı düğünü’ olmak üzere iki tür düğün vardır. ‘Delikanlı düğünü’, misafir gelen birini onore etmek ya da eğlence amacıyla daha çok gençler arasında yapılır. Gençler, bayanları toplar ve düğün yaparak kendi aralarında eğlenirler. Orada gençler bir araya gelirler. Bu düğünlerde katı kurallar mevcut değildir ve bunlar daha çok eğlenceye dönük düğünlerdir. Sanıyorum, bu geleneği başka hiçbir kültürde görmüyoruz. ‘Düğün yaptık’ dediğimizde insanlar, ‘kim evlendi de düğün yaptınız’? diyorlar. Bizim kültürümüzde düğün yapmak için mutlaka birinin evlenmesi gerekmiyor, biz 3-5 kişi bir araya geldiğimizde de düğün yapabiliyoruz, veya bir misafirimiz geldiğinde onun için düğün yapabiliyoruz. Fakat, misafir Thamade pozisyonunda ise düğün yapılmaz. 

Gelin alma düğününde yani ‘Nıseşecegu’de ise, gelinin bulunduğu yere gidilerek gelin getirilir. Bu olay 3 gün, 5 gün, bazen bir ay kadar sürer. Gelin alma olayı özellikle kış dönemlerine, işsiz zamanlara denk getirilir ki, uzun uzun eğlenilsin. Kadın, Çerkes toplumunda çok saygıdeğerdir. Dolayısıyla nazlandırılır. Hele genç kızlar daha çok nazlandırılır. Esasında çağrılmadan, buyur edilmeden genç kız düğüne katılmaz. Bu nedenle, düğünden önce, düğüncü aile, kızlarının (kızları yoksa yakın bir akrabalarının) yanına bir delikanlıyı katarak, ev ev dolaşırlar ve genç kızları düğüne çağırırlar. Düğün yapılır; düğün bozulduktan sonra evlerinden alınan genç kızlar, tekrar evlerine götürülürler. 

Çerkes düğünlerinde oturmak yoktur. Yaşlı, genç düğüne katılan kim olursa olsun oturmaz. Sadece evli kadınlar gerilerde bir köşeden düğünü seyrederler. Bunun dışında herkesin ayakta durması, ayakta duramayacakların düğüne katılmaması gerekir. Fakat günümüzde düğün yapılırken kızlar oturuyorlar. Bunun organize edilmesi gerekir. Organize eden gençlerden biri, bir delikanlı veya bir kız oturuyorsa, onu düğüne davet etmeli, onun da düğüne katılmasını sağlamalıdır. 
Düğünde erkekler bir tarafa, bayanlar bir tarafa dizilir. Düğün yapılan yerin en emin tarafı kızlara verilmelidir. En sağ başta, ‘baş koruyucu’ denilen birisi durur, onun yanında ‘jan’ tabir ettiğimiz ‘prenses’ durur. Onun yanında da Xhıgebz-thamade durur. Yani herkesin duracağı oyun yeri bellidir. Onun yanında varsa misafir kız, daha sonra toplumdaki sosyal yerlerine göre diğer kişiler, en sonda da düğün sahibi aileden bir kız yer alırlar. Bu kızın yanında da koruma görevi yapan bir erkek bulunur. 

Düğünlerde kızlar sırayla oyuna çıkar, erkeklerde ise sıra yoktur. Fakat onlarda gelişigüzel bir şekilde çıkamazlar. Bir delikanlı, bir kızı gözüne kestirmiş, onunla oynamak istiyorsa, o kızın sırasına denk getirir, öyle oyuna çıkar. Kendiliğinden de çıkamaz. ‘Hatiyako’ (düğünde oyuna çıkma sırasını idare eden kimse) dediğimiz kişiyi tembihleyerek, hatiyakonun organizesiyle düğüne çıkar. Düğünün esası budur. Kızlar sıra olduklarında, ablası ya da kendi sülalesinden bir büyüğü olan kız arka sırada dikilir, düğüne katılır ama oynamaz. 

Düğünler uzun sürdüğü ve sürekli ayakta durulduğu için grup grup, önce misafirler, sonra diğerleri dinlendirilir ve dinlenenlere ikramda bulunulur. Düğünden dinlenmek için çıkarken büyük olan kişiden izin istenir, geri gelindiğinde tekrar gelindiği bildirilir. Yani şimdi yapılan salon düğünlerinde olduğu gibi düğüne gelişigüzel girilip çıkılmaz. 

Gelin alma düğününü kim organize eder? 
Bir aile gelin alacaksa, kendisine yakın olan, o sorumluluğu yüklenebileceğine inandığı, güven duyduğu bir büyüğüne gider, durumu anlatır. ‘Hayırlı bir işimiz var, bize aracı olun’ der. Ve o kişi bir ön toplantı yaptırır. Düğünün organizasyonunda ‘Ceug thamade’, düğün thamadesi dediğimiz bu kişi ailenin adına tüm sorumluluğu taşır. Toplantıyı o yapar, ‘wunafe’ yi o yaptırır, gelincileri o gönderir, gelinciler geldiğinde o karşılar. Düğünü olan ailenin mensupları ona yardımcı durumdadır. Örneğin; delikanlının küçük kardeşi ve ‘şavo’ (sağdıç) da ona yardımcı olur. 

‘Hatiyako’ nasıl belirlenir? ‘Hatiyako’ dediğimiz düğünü idare eden kişidir. Hatiyako da esas ‘ceug thamade’sine bağlıdır. Düğünden önce yapılan toplantıda o da belirlenir. Zaten köy hayatında, bir küçük yörede, kimlerin ne olduğu bilinir. ‘Hatiyako’nun işini, sorumluluk, yetenek ve tecrübe isteyen bir görev olduğundan herkes beceremez. Dolayısıyla bu görevi kimin yapacağı hemen hemen bellidir. 

Gelin ve damadın düğüne katılmaları konusundaki düşünceleriniz neler? Köylerde yapılan düğünlerde erkek hiçbir şekilde görünmez, tabii kız da görünmez. Düğün tamamen onların dışında gelişir. Fakat şehir düğünlerinde, aynı diğer kültürlerde olduğu gibi; gelin ve damat düğüne beraber gelip gidiyorlar. Diğer toplumlardan haliyle etkileniyoruz. Şimdi delikanlıyla evleneceği kızı düğüne, anne-babanın karşısına çıkardıysak; artık ondan sonra nasıl yapsak boş. Çünkü Çerkes gelini kendi düğününde oynamaz. Bazı düzenlemeler getirmek lazım. 

Damadın kaldığı yeri biliyoruz, gelinin kaldığı yer hakkında bilgi verir misiniz? 
Kafkasya’da hiçbir zaman gelin babasının evinden çıkmaz, önceden alınıp bir akrabasının evine götürülür. Kız istenmeye, yani nikah kıyılmaya gidileceğinde, kız baba evini terkeder, yakın komşuların (zaten komşular aile gibidir) evine gider. Dolayısıyla evi orasıdır, oradan çıkar. Ondan sonra bir müddet annesine, babasına görünmez. 

Bir düğünde ‘göz aydın’ merasimi nasıl yapılır? 
En az iki kişinin bir araya gelmesiyle bir grup oluşur. Çerkes geleneğinde; grupta temsil ve otorite vardır. Grubu oluşturan iki kişinin de karşı tarafla muhatap olması gerekmez, hangisi daha büyükse, hangisi daha yetenekli ise o muhatap olur. Bin kişi adına bir kişi selam verir ve bir kişi selam alır. Bir köy olarak ya da bir grup olarak düğüne gidildiğinde ise; grup adına bir kişi görevlendirilir ve o kişi thamadeye ‘göz aydın’lığı verir. Gelin gelmeden, eve girmeden de göz aydına gidilmez. 

Düğün nasıl başlar? 
Düğünde öncelikle, ‘şagarey’ oynar, yani ev sahibi pozisyonunda olan bir kimse hatta hatiyako düğünü başlatır. Yani yabancı olmayan birisi düğünü başlatır, ondan sonra misafirlere, diğerlerine sıra gelir. İlk önce misafir çıkartılmaz. Düğünde çok değer verilen bir misafir varken düğün bozulmaz. Misafir düğünden ayrıldıktan sonra, düğün ‘wuig’le sonlandırılır. 

‘Hoh’ olayının asıl amacı nedir? 
Amaç, insanları onurlandırmak, memnun etmektir. Toplumlar kendilerini çeşitli şekillerde ifade etmeye çalışırlar. Bunların birçoğu semboldür. Örneğin batılılar; misafirleri geldiği zaman tuz yalatırlar, ekmek ısırtılar... ‘Bje’ de Çerkeslerin bir sembolüdür. Maxımeyi ‘bje’ ye doldururlar ve onore edecekleri kişiye sunarlar. Bazen maxımenin yanında haluj, tuhuj, şelame, halıve de bir tepsiye konur ve bunlar bir arada sunulur. Bu şekilde onurlandırılan kişi bir konuşma yapar, güzel temennilerde bulunur. Buna ‘hoh’ denir. Ya da bjeyi bir başkasına verip, konuşma yaptırabilir. Çünkü onun edebiyatını çok güzel yapanlar, çok güzel dile getirenler var. ‘Hoh’ yapıldıktan sonra ilk yudumu, konuşanın sol tarafında duran kişi alır. 

‘Hoh’ yapan kişinin yanındaki maximeden bir yudum aldıktan sonra kendisi yudumlar. Solundaki kişi de ev sahibi pozisyonundadır. Daha sonra diğerleri birer yudum alır. Tepsideki halujlar parçalanır ve herkese birer lokma ulaştırılmaya çalışılır. Maxıme kurulmaz olduktan sonra yerini şerbet aldı. 
‘Bje’ o ailenin düğün sahibi hanımefendinin minnet ikramıdır. Çok önemlidir. Memnuniyetini ifade etmek için sunduğu bir ikramdır. Bu nedenle konuşma ayakta yapılır. Bjeyi ev hanımı adına birisi getirir ve hoh’u yapacak kişiye verir. Hah yapıp bitirinceye kadar, bje ayakta sıkı bir şekilde tutulur. Daha sonra yanındakine uzatılır. Bu kişi de tek bir yudumda içer ve bjeyi getirene geri verir, bu şekilde bir düzenleme yapılır. 

Sizce bu adetlerin hangileri ne ölçüde şehir hayatına aktarılabilir? 
Ben şehir düğünlerinde şunlar yapılsın, şu şekilde yapılsın diyebilirim, fakat bunlar benim görüşlerim olur. Köy düğünlerini tamamen salona taşımak tabii ki mümkün değil, ama en azından bje merasimi, wuig olayı, thamade gibi adetlerin korunması, yok olmaması gerekir. Adetler toplumsal olduğuna göre, Çerkes insanı adetlerine bağlı kaldığı sürece bir ‘toplumu’ ifade eder. Kurallar ihmal edilmişse, orada bireysellik ortaya çıkar. Dolayısıyla bir adeti değiştirmek bir kişinin haddi ve hakkı değildir. Topluma maledilecek bir şeyin toplum tarafından görüşülmesi gerekir. Eski adetleri bilenlere, sadece bilmek değil onun şuuruna ermiş, anlamını gerekçesini bilenlerle bir grup olarak tartışmak, ortaya koymak gerekir. Sonra da bunlar toplum tarafından kabul görünce uygulanır. 

Son olarak eklemek istediğiniz şeyler nelerdir? 
Çerkes gelenekleri içinde yaşamak benim hoşuma gidiyor. Size de illa Çerkes usulüne göre yaşayın demiyorum, onurumuza, haysiyetimize söz getirmeden nasıl isterseniz öyle yaşayın. Öte yandan Kuzey Kafkasyalılar fevkalade disipline olmuş bir toplumdur. Disiplinin olmadığı bir yerde hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla düzgün, düzenli, ölçülü hareket etmek lazım. Ölçüsüzlük, gelişigüzelliktir. Mutlaka herşeyin bir ölçüsünün olması gerekir. Benim aradığım budur. 

Muhafaza edilmesi gereken çok güzel geleneklerimiz, adetlerimiz var. İnsanlarımız çok etki altında kalıyor, ‘gelişim’ mi, ‘değişim’ mi? Bunun bilincinde değiliz çoğunlukla. Her toplumun şuuru, beyni varsa gelişim içinde olması lazım, değişim değil. Değiştiğiniz zaman aslınızı inkar eder, kökünüzü, geçmişinizi kaybedersiniz. 
Değerli büyüğümüze verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.


Düğünlerimiz Üzerine / Saim Tuç 
Nart Dergisi 5. Sayı - 1998

Çerkeslerde toplantı yapmak için çok vesile ve neden vardır. Bir köyden diğer bir köye gidildiğinde ya da o köye dışarıdan bir misafir gelmişse gençler hemen bir araya gelirler.

Bir düğünün bitiminde gençler toplanarak böyle bir ortamın oluşmasına sebep olabilirler. Yine kendi aralarında böyle toplantıları önceden planlayabilirler. Muhabbet toplantıları fonksiyonel açıdan bir çok amacı gerçekleştirmektedir. Bu tür toplantılarda bir çok Çerkes genci birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aynı sülaleden olan kişilerde birbirini tanımış olur. Aynı yaş grubundan toplanıp tanışan bu kişiler böylece eğlenme şansını yakalar. Birbirlerini tanıyan genç kız ve erkekler aradıkları vasıflan taşıyan kişilerle kaşen olarak daha sonra evlenebilme imkanını bulurlar. 

Toplantı düzeni 

Toplantıda insanlar dağınık bir şekilde oturamazlar. Herkes konumuna göre oturması gereken yerde oturmak durumundadır. Oturma sisteminde kızlar ve erkekler ayrıdır. Karışık oturmazlar. Toplantıda hiyerarşik yapılanmanın getirdiği farklı statü ve rollerin olması fertleri istediği gibi davranmaktan alıkoyar. Herkes örf ve adetlere göre oturma düzeni alır. Thamatenin sağında ve solunda birer yardımcı bulunur. Bu kişiler ev sahibi olmaması kaydı ile gelen misafirlerden birisi olabilir. Bunlar en az thamate kadar topluma etki edecek konumdadırlar. Eğer bu cemiyet düğün, nişan türü bir cemiyetse thamatenin sol tarafına yaş sırasına göre erkekler, sağ tarafına yaş sırasına göre bayanlar oturur. Bayanların thamatesi de cemiyetin thamatesinin sağ yanında oturur. Yaş sırasına göre de diğer bayanlar da sağ tarafta yer alırlar. Diğer cemiyetlerde ise sağında ve solunda erkekler oturmaktadır. 
Gösterilen her davranışın belirli kuralları vardır. Fakat buna rağmen bu tip toplantılar çok eğlenceli ve faydalı olur. Bu tür toplantılar yeni iştirak etmeye başlayan gençler açısından da eğitim merkezi sayılır. Burada habzenin yani örf ve adetlerin uygulamalı olarak öğretilmesi bağlanır. İnsanlar birbirine kaynaşır. Kızlar ve erkekler arasında arkadaşlık kurulur. Bu tip toplantılar belirli yaş gruplarına ayrılmıştır. Kızlar ve erkekler kendi yaş gruplarının toplantılarına katılırlar. Her yaş grubunun toplantısı ayrı olmaktadır. 

Eğlenerek tanışma 

Bütün toplantılar başlarken tanışma faslı vardır. Cemiyette kişileri tanıştırma görevini thamatenin isteği üzerine pşerah yerine getirir. Cemiyet kalabalık ise herkesi tek tek tanıştırmak yerine değişik bir ortam hazırlanarak herkesin birbiriyle tanışması sağlanır. Bu daha ziyade vakit geçirici oyunlarla olur. Bu oyunlar cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasına ve etkileşim kurmasına vesile olur. Oyunu pşerah başlatır. Mesela çapşı denilen bir oyun vardır. Pşerah cemiyetteki kişilerin herhangi birisini kaldırır. Kaldırdı kişinin eline vurur. Eline vururken de kendi ismini, kabile ismini ve boy ismini söyler. Yine o kişi de aynı şekilde başkasını kaldırır. Bu şekilde oyun süresince bir tanışma olur. Fakat cemiyette Çerkez olmayan bir kişi varsa o kişi sadece bulunduğu konum itibariyle tanıştırılır. 

Habzenin kesin kuralları 

Muhabbet geceleri habzenin kesin kurallarına göre şekillenir. Bu kurallara uyulmadığı taktirde thamate araya girer ve kuralların uygulanmasını sağlar. Kurallara uygun hareket etmeyen kişiler ise diğer fertler tarafından uyarılır. Bu nedenle bu toplantıda serdedilen her davranış kurallara uygun olmak durumundadır. O gecede hiç kimse keyfi olarak odadan dışarı çıkamaz. Dışarı çıkmak istediği taktirde thamateden izin alır. Thamate izin vermişse dışarıya çıkabilir. Birisi herhangi bir durumda dışarı çıkıyorsa orada bulunan herkes çıkarken ayağa kalkar. Aynı şekilde dışarıdan içeriye gelindiğinde de aynı şey geçerlidir. Bu durum Çerkes kültüründeki saygı unsurunun etkinlik göstergesidir. 

Bir kompliman geleneği Pseluh 

Çerkeslerin her vesile ile yaptığı toplantılar, gençlerin kendilerini göstermesi ve kabiliyetlerini sergilemesi için birer fırsattır. Böyle eğlencelerde birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler sanki evleneceklermiş gibi birbirlerine iltifat ve ilanı aşk ederler. Çeşitli şakalar yaparlar. Bazen aynı kıza bir kaç genç birlikte iltifat ederek eğlenceyi artırır. Kızlar da gençlerin bu iltifatlarına uygun şakalar yaparlar. İltifatlarla birlikte yapılan tüm şakalaşmalara pseluh denmektedir. Pseluh işin gayri ciddi boyutudur. O cemiyetle sınırlıdır. Pseluk zahiren gayri ciddi gibi görünse de bu kanaat yanıltıcıdır. Bütün eğlence ve şakalar birtakım yaptırımlara haiz olan habzenin kesin kuralları ile sınırlıdır. Gelişigüzel bir biçimde pseluk yapılmaz. Saygısızlık yapmak karşısındaki kişiyi en ufak bir şekilde rencide etmek yasaktır. Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir. 
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler. 

Misafirlerin durumu 

Bu cemiyetlerde misafir olan kişiler, çok önemli bir mazeretleri olmadıkça diğer kişiler topluluğu terk etmeden o ortamı terkedemezler. Toplantı bitene kadar o ortamda bulunmak durumundadırlar. Çünkü diğer kişiler daha ziyade o gece onlar için toplanmıştır. Bu nedenle onların toplantıyı terkedip gitmeleri saygısızlık sayılır. Aynı kural misafir ve ev sahibi dışında ev sahibinin arkadaşları için de geçerlidir. Bunların cemiyeti terkedip gitmesi de misafirlere karşı bir saygısızlık olarak nitelendirilir. 

Oyunlar 

Çerkes gençlerinin düğün gibi toplumsal aktiviteler vesilesiyle tertip ettiği toplantılarda çeşitli oyunlar oynanır. Oyunlar hem cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasını sağar hem de toplantının eğlenceli geçmesine sebep olur. Bu oyunlar folklorik ve dans türü oyunlar değildir. Eğlenceye yönelik olan ve herkesin iştirak ettiği oyunlardır. Oyunu pşerah başlatır. Oynanan oyunların bazılan şunlardır. 

Çapşı: Bu oyun birbirinin eline vurarak tanışmayı sağlayan oyundur. 

Aykan: Pişerah kalkar. Başka birini de kaldırır. İkisi de eliyle birbirinden habersiz olarak bir, üç ya da beşi göstermek durumundadır. Oyunun kurallarına göre üç biri, beş üçü, bir de beşi yenmektedir. Bu durumda yenen sayılan eliyle gösteren kişi diğer kişinin eline hızlı ya da yavaş olarak vurmaktadır. 
Eş Seçme: Oyunun başında herkes ikişerli olarak eşleştirilir. Daha sonra pşerah kalkar, sırayla herkese eşinden memnun musun diyerek sorar. Eğer memnunsa, memnun olduğu için eline havluyla vurulur. Memnun değilse eline vurulmaz ve eş olarak kimi istediği sorulur. O da orada bulunan herhangi bir kişiyi eş olarak tercih eder. Bu durumda tercih ettiği kişinin eşine eşini veriyor musun diye sorulur. Eğer verirse eline vurulmaktan kurtulur. Eşini vermeyi kabul etmezse eşini isteyen kişinin taktir ettiği sayı kadar (daha önceden bir limit belirlenir) hızlı yada yavaş şekilde eline vurulur. 

Yüzük Oyunu: Bu oyunda bir yüzük saklanır. Bir kişi kaldırılır ve kaldırılan kişiden yüzüğü bulması istenir. Bunu da diğer kişilerin tarifleri ile yapar. Yüzüğü arayan kişi diğer kişilerin verdiği ipuçlarına göre yüzüğün kimde olduğunu bulur. 

Bu oyunların yanısıra daha farklı oyunlarda oynanmaktadır. Bu oyunlar kişilerin hem birbirleriyle tanışmasını hem de etkileşim ve iletişim kurmasını sağlar. Kişiler çapşı denilen oyunla çok kısa bir süre içinde birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aykan denilen oyunda bunun hemen akabinde gelir. Bu oyunda da en fazla bir dakika kadar süre içerisinde birbirleriyle konuşma imkanı sağlanmış olur. Onlar da eğer iletişim kurmak isterlerse bu fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Eş seçme oyununda ise eşini vermemenin cezası vardır. Kişiler eğer eşlerine bağlı iseler eşlerini vermezler. Bağlı değillerse eşlerini değiştirirler. Eşine ne kadar bağlı ise o kadar cezaya tahammül eder. Bu bağlılığı hem karşısındaki kişiye hem de topluma yansıtmış olur. Bunun gibi diğer oyunların oynanmasında da bir takım incelikler ve faydalar vardır. Bu tip oyunların yanı sıra toplantılarda maniler, güzel sözler, şarkılar vs. söylenir. Bir çok değişik konular konuşulur 

Not. Bu yazı Jabagi Baj'ın "Çerkesya'da Sosyal Yaşayış ve Adetler" adlı kitabı ile Zeynep Durgun'un "Çerkeslerde (Adıgeler) Kaşenlik Adeti ve Sosyal Değişme" adlı tez çalışmasından yararlanılarak derlenmiştir.

Fehim Taştekin

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı