1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59) Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Bugünkü az bilinirliklerine rağmen Çerkesler askeri canlılıkları, fiziksel görünümleri ve Rus işgallerine karşı gösterdikleri dirençle ün kazanmıştır.

XIX. Yüzyılda, ``Çerkesliği tanıtma(1)`` düşüncesi, Doğu Karadeniz`deki Dağlılara derin hayranlık beslediklerini dile getiren yazarların yaşadığı Avrupa`dan, Kuzey Amerika`ya kadar yayıldı.

Önde gelen antropologlar; Çerkesler`in beden(özellikler)ini, insan formunun yüksek noktalarından biri olarak saymaktaydılar. Organizatörler ve pazarlamacılar çılgınca ``Çerkes güzelleri`` topluluğu yaratarak, sirklerde gösteriler verdirdi.

Kendi dağlık, izole ve engebeli toprakları(Çerkesya)nın varlığına rağmen Çerkesler, daha geniş bir dünyaya entegre edilmişlerdir.

Karadeniz`de geniş bir kıyı şeridine bitişik olan Çerkesya, eski çağlardan beri birçok tüccar, Yunan dünyası ve ötesinden (farklı ülkelerden Ç.N.) yerleşimcileri, kendisine çekmeyi başarmıştı.

Orta Çağ`ın sonları ve modern zamanın başlarına kadar, Çerkes kıyıları, Ceneviz tüccarlarının ortak yeri haline gelmiştir. Politik olarak bu bölgelerde Çerkesler -istikrarlı biçimde yaşatabilecekleri- kendi devletlerini kuramadılar ve burada politika, durgun bir su olarak tasvir edildi.

Memlük İmparatorluğu

Oysa onlar 1382 – 1517`deki Mısır`ın Memlük İmparatorluğu`nda –kurdukları- devletlerinin önemli erklerinde üstlendikleri görev ve sorumlulukları sebebiyle (yöneticiliğe ve politikaya) hiç de yabancı değillerdi(2).

Osmanlılar`a karşı alınan ağır yenilgiden sonra bile Çerkesler, Mısır`ın siyasi seçkinlerini oluşturmayı sürdürdü. Görünürde güçleri bitmiş görünse bile Muhammed Ali, Memlüklerin çoğunu katletti.

Kadir Natho`nun Çerkes Tarihi`nde savunduğu gibi Çerkesler, hala Mısır`da askeri ve idari pozisyonlarını korumayı başarabildiler. Bu darbenin izleri Kuzey Afrika`da halen görülür. Kaddafi`nin gücü 2011`de sendelerken, onun ajanları Libya`daki rejimi tekrardan ayağa kaldırmak için Misrata Çerkes topluluğunun kalıntılarına kadar ulaştı.

Çerkesler`in güzellik ve cesaretlerine olan hayranlık, Batı`da, Aydınlanma (The Enlightenment) Döneminde çok yaygındı. Voltaire; Çerkesler`in alımlı insanlar olmalarını, çiçek virüsü taşıyan bebeklere yaptıkları aşılar arasında bir bağlantı kurar.

Çerkes Kadını

On dokuzuncu yüzyılda, fiziksel antropolojinin kurucusu olan Johann Friedrich Blumenbach, ``Kafkas ırkı`` kavramını önerirken, kısmen Çerkesler`i referans almıştır. Aynı zamanda Kafkasya halklarının; özellikle de Çerkesler ve Gürcülerin yaratılışlarından bu yana diğerlerine göre daha az dejenere olduklarını düşünmüştür. Eski antropolojistler de Çerkesler ve Avrupalılar arasında ortak bir ırk kategorisinin olduğunu iddia ederek kendilerini yüceltmeye çalıştılar.

İngilizler; Çerkesler`le müttefik olunca, Rus İmparatorluğuna karşı; İngilizce konuşan –batıda ki - Çerkes Sempatizanları dünyası`nda Kırım Savaşı`nın (1853-1856) çıkacağı söylentileri başladı. Ancak bazı yazılar bu tutumun derin köklere sahip olduğunu göstermektedir. Adige halkına duyulan saygı ve hayranlığın en önemli sebebi, onları hor gören, Rus ve Asyalı doğu imparatorluklarına karşı büyük direniş gösteren bağımsız dağlılar olarak anılmalarıydı.

Çerkeslere gösterilen saygı, normların da ötesine geçti. Örneğin; Edmund Spencer`ın 1836 yılında kaleme aldığı ``Çerkesya ve Kırım Tataristan`ına Seyahat`` yapıtını göz önüne alırsak:

``Ayrıca Çerkesler`in ilk kez Ruslarla dostça karşılaştığı şartlarda şu –net olarak- görüldü ki; hem fiziksel görünüm, hem de ahlaki ifade olarak, iki tarz insan arasında çarpıcı bir tezat olduğunu düşün(me)mek imkansızdır. (3) Biri simetrik formlarla ve klasik özelliklerle Yunanistan`ın nefes alan ölümsüz heykelleri gibidir; diğeri ise kaba görünümlü, kısa boylu fakat çakı gibi, kalitesiz bir ırk olarak gösterilirdi. Ancak fiziksel hatların çizimi, biraz daha geniş olsaydı daha ahlaki olabilirdi. Dağlı kanatlanmış bir kartal olarak, sanki gururla bağımsızlığının bilinci içerisindeymiş gibi korkusuz ve özgüvenli bir biçimde tasvir edilirdi…(sayfa 291)

Çerkesler`in güzellikleriyle ilgili şöhreti ve dış politikada ellerinde bulundurdukları güç, Orta Doğu`daki politik ekonominin meraklı birimlerinden kaynaklanıyordu.

Çerkesler, Doğu Akdeniz dünyasına elit köle sağlamak konusunda uzmanlaşmışlardı. Memlükler kelimenin tam anlamıyla elit köleler olarak esaret altına alınan kişilerdi, ancak sonrasında işler tersine döndü ve devlet içindeki güçlerini arttırdılar ve önemli noktalara geldiler. Bundan sonra da kendi anavatanlarından yerlerini doldurmaları için yeni köleler getirtmeye devam ettiler.

Çerkesler; Müslüman dünyasında sadece Memlük askerleri sebebiyle dominant olmadı. Aynı zamanda Mısır`da uzun süre baskın bir grup oluşturdular.

Özellikle Osmanlı Devleti`nde, Çerkes kadınları, yüksek statülü köleler olarak ünlendi. Pek tabii ki birçoğu da yüksek mevkilere ulaşamadı ve acı çekmeye mahkum bırakıldı; ama birçok Çerkes kadını da politik gücün merkezlerinden birinde imparatorluk hareminde yer aldı. Oğulları olan sultanlar önemli haklar elde ettiler. Dahası; seçkin Çerkes eşler, imparatorluk aileleriyle de sınırlı değildi.

Reina Lewis`in bir yazısına göre; ``1870`de İstanbul`daki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Elliot, vezirin ve birçok önemli yetkilinin Çerkes olan eşlerinin, eski köleler olmasıyla bu durumun üstünün kapatılmasının ne kadar uygunsuz ve duyarsız bir davranış olacağının farkına vardı.`` (sayfa 132)

Çerkesya`nın köle ticaretindeki aktif rolünün nedenleri tartışılıyor. Bazı yazarlar, ailelerin yoksulluk, kalabalık nüfus ve sınıf ayrımları nedeniyle çocuklarını satmak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Ticaretin büyük ölçüde gönüllü olduğunu savunan bir karşıt görüş: ``Bu hizmetçi hanımlar nadiren zorla alıkoyulur, bunun aksine çoğunlukla kendi istekleriyle devlet hizmetine girmeyi tercih ederlerdi. Birinci sınıf, dillere destan güzellik de, zenginlik ve lüks içindeki masalsı haremlerden etkilendikleri`` söylenir.

Tarihçi Charles King, Karadeniz`in ilgi çekici tarihinde, bir nakliye gemisinde, Rus savaş gemisince yakalanan altı köle kadının, serbest kalmayı reddederek, İstanbul`daki köle pazarlarına ulaşarak, kendi şanslarını denemeyi istediklerini yazıyordu.(sayfa 118)

Köle ticaretindeki itici faktörler ne olursa olsun köle ticareti Çerkesya`daki sosyal ilişkileri derinden etkiledi. İngiliz yazar John Longwort`a göre, Çerkesler`de bir yıl -1840- piyasa değeri arsızca çok yüksek fiyatlar biçildi.

Bu insanların(köle tüccarlarının) değerlerini tartıştıklarını veya kaç cüzdan değerinde olduklarıyla ilgili konuşmaları duysaydınız bir sığır hakkında pazarlık yaptıklarını sanabilirdiniz.

Çerkesler`in kendilerine özgün bazı kavramları vardır: erkek ve kadınların özellikleri açısından kendilerine özgün bir değere sahiptirler…ve güzellikleri sebebiyle değerlerinden on kat daha fazla paha biçilmesi, belki bir teselli olarak kabul edilebilir…

Çerkes kadını basmakalıp olarak, güzel, koyu ve gür saçlı; pürüzsüz ve soluk bir tene sahip olarak tasvir edilir. Bunun sonucunda birçok Çerkes adı taşıyan, saç ve cilt bakım ürünü markası Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde yaygın hale geldi.

Bu tür çağrışımlardan dolayı bir Çerkes yemeği olmamasına rağmen; yumuşaklığı ve hafif rengi dolayısıyla ``Çerkes Tavuğu`` ismini almış bir yemek bile vardır.

1800`lerin sonlarında Birleşik Devletler`de Kafkasyalı olmamalarına rağmen sirklerde özel bakım yapılmış kadınlar ``Çerkes Güzelleri`` ismiyle performans sergiliyorlardı.

Çerkes Güzelleri
Charles King, Phineas T. Barnum, Amerikan popüler kültüründe Çerkesleri tanımlayarak kredi kazandığını belirtmiştir.(Özgürlüğün Hayaletleri, sayfa 138-140)

``Kraliyet şovlarının cazibesi öncelikle erotik olmalarında saklıydı ve sözde -Çerkes güzelleri köle pazarlarında yaşadıkları zorlukları ve geçtikleri sınavları anlatıyorlardı.`` Saç stillerinin kökeni belli değildir. King; ya Kafkasya erkekleri tarafından kullanılan eski, uzun, soluk şapkalardan ya da Afrikanvarileşme (böylece daha seksi bir hale getirilmiştir) girişiminden türemiş olabileceğini öne sürmüştür. Açık olan şu ki Çerkes temaları kullanan Batılı pazarlamacıların ne sattıkları hakkında en ufak fikri bile yoktur.

Çerkes Dansı

Doğuştan gelen fiziksel özelliklerin yanı sıra, duruşları ve bıraktıkları güzel itibar da Çerkesler`in dışarıdan görünümlerini etkilemiştir. İnternet üzerindeki sayısız görüntüde de görebileceğimiz üzere Çerkes dansçılar dans ederken vücutlarını dikkat çekici bir biçimde dik tutuyorlar.

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59)

Circassian grafik

Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Grafik sanatçıları da aynı zamanda Çerkes tema ve motiflerini geliştirmektedir. Bu durum Çerkesler`in, Batı dünyasının Soçi Olimpiyatları`na olan yaklaşımlarında daha bilinçli hareket edip etmeyeceğini görmek açısından güzel bir fırsat olacak.

King Charles. Özgürlüğün Hayaletleri: Kafkas Tarihçesi. Oxford, 2008. Pp. 138-140.
King Charles. Karadeniz: Tarih. Oxford, 2004
Lewis, Reina. Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi. I. B, Toros, 2004
Natho, Kadir. Çerkes Tarihi. Xlibris, 2010

ÇEVİRENİN NOTLARI:
(1) ``Circassophilia`` çok özel bir sözcük olarak yazar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Çerkesçe`de Adigağe ya da Adigaghe olarak adlandırabileceğimiz, tam karşılığı olarak ``Çerkeslik`` olan sözcük, uluslarası toplumda, dünyanın her yerinde Çerkes güzellikleri ile Çerkesler`in uygarlığa ve yaşadıkları çağa katkılarını içermekte ve bazı Batılı önde gelen bilim adamı, gezgin, subay ve politikacıların, misyon olarak bunun tanıtımına öncü olmalarını anlatmaktadır. Burada sadece tanıtma değil, XIX. yy`da Çerkesler`in unutulmaya ve biraz da kaybolmaya yüz tutmuş özelliklerini, değerlerini yaşatma ve canlandırmayı amaçladıkları anlatılmaktadır.
(2) Mısır Memluk devletinin bu yıllarında Çerkesler ülkenin yönetici ve savaşçı elitlerini oluşturmaktaydılar. Ülkenin sınırları bir yerde Libya, diğer tarafta Sudan, öbür tarafta Arap yarımadası ile Anadolu`da Adana, Urfa, Antep illerini dahi içine alacak kadar geniş bir alana sahipti. 1500`lü yıllarda Yavuz Sultan Selim önderliğinde gerçekleşen Mısır seferlerinde Osmanlı`ya karşı yenilen Çerkesler büyük katliamlara uğratıldıysalar da, Yenilen yönetici elitlerin karşısında duran rakip Çerkes grupları, Sultan Selim tarafından bu kez Osmanlı adına bu geniş ülkeye atandılar. Çerkesler Osmanlı idaresini temsilen daha 300 yıldan uzun bir süre, bugün ondört ülkeyi içine alacak kadar geniş bu alanları yönettikleri gibi etki sahaları Akdeniz`in tüm doğusunda ve hatta Hint Okyanusunda da hissedile geldi. Hatta XV.yy.`da ki Batılı seyyahlar tarafından yürütülen Keşifler çağının bir müsebbibi de Mısırlı Çerkesler olmuşlardır.
(3) Yazar ``düşünmek`` demiştir. Ancak ``düşünmemek`` olmalıdır. İki halktan tipler arasında açık bir karşıtlık olduğuna vurgu yapılmaktadır.
(4) Burada yazar, 1840 yılında Çerkes köle fiyatlarında köle ticaretini elde tutanların yaptıkları fahiş fiyat belirlemelerini anlatmak istiyor. O dönemde Çerkes kölelere karşı piyasada talep patlaması olmasının, kulaktan kulağa yayılan bir kendiliğinden propagandanın açık etkilerine işaret etmektedir. Bu konuda bazı tarihçilerin Çerkes köle ticareti ile uğraşan Ubıhlar`ın savaş esirleri olarak topladıkları köleleri, uzun süreli eğitime tabi tuttukları, onlara kendilerindenmiş gibi çok iyi baktıklarını, morali düzgün, sağlıklı görünüme sahip kölelerin de köle pazarlarında yüksek fiyatlarla satıldıklarını belirtirler.

Kaynak: geocurrents.info/place/russia-ukraine-and-caucasus linkten alınarak çevrilmiştir.
Martin W. Lewis - Coğrafya Profösörü
30, Ocak 2012
Çeviren: Semih Hazar Akgün

Cherkesia.net

1 Kasım 2018 tarihinde dünya tarihinin gördüğü en büyük savaş olan Birinci Dünya Savaşı sona ereli 100 yıl oldu. Savaşın çıkış nedeni olarak Sırp öğrenci Gavrilo Princip’in Avusturya Veliahd Prensi/ Dük Franz Ferdinand ile eşi Sophia Hotek’i 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da katletmesi gösterilmişti. Bu yüzden birçok ülke savaşa katıldı ve birbirini kırdı.

Kafkasların Sovyet saldırılarına gösterdiği dirençte hatırı sayılır etkisi olan Kabardey atlarının neslinin yok olmaktan kurtarılıp popülasyonunun yeniden artmaya başladığı belirlendi. 

Kabardey atının gücü ve dayanıklılığı, 1800'lerde Kafkasya'nın yüksek dağlarında Rus İmparatorluğu kuvvetleriyle savaşan Çerkes savaşçılarını taşırken efsaneydi. Ancak, SSCB 1991'de çökerken neredeyse yokolma tehlikesi ile karşılaşan atlar korkunç bir durumdaydı. Şimdi, at yetiştiricileri ve hayvan kayıtları, Kabardey'in kendi bölgesinde efsane atlarının yeniden dirildiğini ve uzak ahırlarda geliştiğini göstermektedir. Kabardey atları yetiştiren, eğiten ve yarışan Pawel Krawczyk, RFE / RL 'ye verdiği demeçte, "Sovyetler Birliği' nin çöküşünde türün neslinin tükenmeye yakın olduğu görülüyor." dedi.

Sovyetler ve ardından Rus ıslah programlarının kaosun ortasında parçalandığı gibi, yüzlerce Kabardey atı nüfusu azalma tehlikesi geçirdi. Kabardey atı - genellikle tamamen siyah, koyu veya gri olan sağlam, orta büyüklükte bir at - en azından 1500'lerden bu yana dağlık kuzey Kafkasya'daki Çerkes kabileleri tarafından yetiştirildi. Hayvan, zekası ve itaatinin yanı sıra sert koşullara ve neredeyse eşsiz dayanıklılığa dayanma kabiliyeti ile ünlüdür.

Dar dağ geçitleri ve soğuk havalardaki çevikliği ve cinsi 18. ve 19. yüzyıllarda Kafkasya'nın kontrolü için İmparatorluk Rusyası'nın saldırılarına karşı Çerkes direnişini paha biçilemez bir hale getirdi.

Rus-Çerkes Savaşı sırasındaki bir Habsburg subayı tarafından yapılan açıklamada, düşman prenslerinin Kuban bölgesindeki bir baskından 14 saat önce "160 verst" veya yaklaşık 170 kilometre yol sürdüğü açıklandı. Memur FF Turnau, "Sadece [Kabardey] atı bunu yapabilirdi" dedi.

Kabardey atları pek çok askeri operasyonda çarlık orduları tarafından kullanıldı ve imparatorluk doğuya ve güneye doğru genişledikçe cins, Rusya'nın geniş sınırları boyunca Kazaklar tarafından tercih edildi.
Hayvanlar, 18. yüzyılda Polonya'nın bölünmesinde de rol oynadı .

Efsanevi özellikleri olan Kabardey atının ırkı SSCB'nin ardından özellikle at meraklıları için endişe verici biçimde kaybolmaya yüz tuttu.
“Bu atlarla ilgili olarak diğer atların sahip olmadığı özel bir şey var - bunun korunması gerekiyor.”
Kabardey atının yetiştiricilerin çabaları, şu anda yaklaşık 400 hayvanın bulunduğu Almanya'daki Kabardey atları ile ilgilenen bir merkezinde devam ediyor. Genellikle binicilik, turizm ve dayanıklılık yarışları için kullanılıyorlar.

Kabardey atları Arap atlarıyla takdire şayan bir şekilde rekabet ediyorlar.

Kabardey atları Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, Slovakya, İspanya ve İsviçre'de küçük sürüler halinde ortaya çıkmaya başladı.

'Özgürlüğümüzün Sembolü'

Ancak en önemlisi, yetiştiriciler, Kabardey at popülasyonunun, Gürcistan'ı çevreleyen ve yaklaşık yarım milyon insanın yanı sıra düzinelerce göl ve nehirlere ev sahipliği yapan küçük bir kayalık, yemyeşil toprak parçası olan Kabardino-Balkarya anavatanlarında canlandırılması gerektiğini söylüyorlar. .

Kafkasyalı bir siyaset analisti olan İslam Tekushev, hayvanlar “özgürlüğümüzün güçlü bir sembolü” diyor. "Kabardey atı kimliğimizin ayrılmaz bir parçası ve yüzyıllar boyunca Çerkes tarihinde önemli bir rol oynadı."

Çok sayıda zengin insan, oligarş, işadamının Kabardey atları besledi ve yüzlerce Kabardey sürüsünü ellerinde tuttuğu öne sürülüyor.

Kabardey atı ırkının şu anki sayılarının Kafkasya'da 10 bin ila 12 bin arasında olduğu öne sürülüyor.

Kaynak: dunyabulteni.net

“Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı.”

Böyle yazıyor Cemil Meriç, meşhur “Dergi, hür tefekkürün kalesidir.” satırlarının başı ve sonunda. Dergi meselesi önemli bir mesele. İnternetin ve sosyal medyanın hayatımıza hakim olmasından sonra dergilerle olan ilişkimiz azaldı. Bundan dolayı günümüzde dergi çıkarmak ayrı bir önem taşıyor. Çünkü dergilerin hikayesine baktığımız zaman çoğu insanın ciddi emeklerle, zaman ayırarak, bütçe toparlayarak idealleri için çabaladıklarını görüyoruz.

Sadece bu bile dergilere ve onu çıkaranlara saygı duymak için yeterli bir sebeptir. Bütün yaptıklarını internet aracılığıyla yapabilirler ama hala dergi çevrelerinde buluşan, dergi merkezli hareket eden insanlar var. Elbette bunun Çerkes boyutu da bulunuyor. Mızağe dergisi bunun en tipik örneği. Yola koyulalı henüz bir sene olmasına rağmen önemli bir boşluğu doldurduğu söylenebilir.

Onların macerasını merak edip sizlerle paylaşmak istedik. Mızağe’nin anlamından derginin çıkış serüvenine, mutfak kısmından yazarların görüşlerine, toplumun ilgisinden verdikleri tepkilere ve derginin gidişatından gelecek planlarına kadar birçok meseleyi ele alan bu söyleşiyi ilgililere sunuyoruz.

İlk önce basılı bir yayın olarak Mızağe’nin çıkış serüvenini anlamak istiyoruz. Günümüzde dijital dünyanın hâkim olmasına rağmen, basılı yayın sonlanacak teorileri yayın dünyasında kendine yer bulurken, neden bir dergi?

Pek çok alanda olduğu gibi yayıncılık sektöründeki dijital dönüşümün ve bu dönüşümü gerçekleştiremeyen yayın organlarının yakın gelecekte kaybolacağının ya da okuyucularının çok büyük bölümünü kaybedeceğinin farkındayız. Bunun yanında mürekkep kokusunu arayan geleneksel okuma alışkanlıklarına sahip bir kitlenin de hala var olduğunu söyleyebiliriz. Dijital yayınlarda bulunan – özellikle sosyal medyanın olumsuz etkisiyle – yoğunluklu metinlerin okunma oranı da oldukça düşük. Yoğunluklu ve içerikli metinlerin mecrası hala büyük ölçüde basılı yayınlar. Ayrıca son yıllarda çıkan basılı dergilerin okunma oranları ve tartışma yaratma güçleri daha fazla diye diyebiliriz. Özetle; Basılı yayınların bıraktığı izin daha kalıcı olduğunu, fiziki arşivlerde yer alma konusunda sağladığı avantajları ve dijital/sosyal medyaya göre nispeten az ama daha yoğunluklu bir okuyucu kitlesi sunduğunu da yadsıyamayız. Sürdürebildiğimiz kadar basılı yayın olarak kalacağız, dijital dünyada yer alma konusunda da planlarımız var.

Çıkış serüvenimize gelince; Daha önceki yıllarda- özellikle öğrencilik dönemimizde- Eskişehir’de okuma atölyeleri yapardık. Çeşitli kitap ve makaleleri okur tartışırdık. 2016-2017 döneminde de bir grup arkadaş ile makale okuma atölyesi başlattık. Yaklaşık 1,5 yıl süren bu atölye sırasında Çerkesler hakkında ya da Çerkesleri de ilgilendiren birçok konuda teorik makaleler okuyup tartışma imkânımız oldu. Bu tartışmalar esnasında sürekli gündemimizde olan bir şey, diaspora yayın hayatının özellikle süreli yayınlar mecrasının gün geçtikçe çoraklaştığıydı. Elimizde bir tek yıllardır azimle çıkarılan Jineps Gazetesi vardı. Bu süreçte ortaya atılmış bir fikirdi, dergi çıkartmak. Enine boyuna tartıştık tabi bu kararı vermeden önce. Sonuçta hepimizin kendi profesyonel işleri var. Bu işlerden arta kalan zamanda büyük emek gerektiren bir işti. Ama yazar olarak düşündüğümüz birkaç kişiyle görüştüğümüzde bize verdikleri destek bizleri motive etti diyebiliriz. 2017 yılının sonunda hızlı bir hazırlık sürecine girerek 2018 yılı başında ilk sayımız ile çıktık. Bu süreçte başta yazarlarımız olmak üzere bize destek olan, özellikle okuyucu olarak eleştiri ve önerilerini bizlerle paylaşanlardan her geçen gün yeni şeyler öğrenerek devam ediyoruz yolumuza.

İsim fikri nasıl oluştu? Mızağe ne demek? Sizin için ne anlam ifade ediyor?

Derginin ismiyle de bir anlam içermesi ve anadilde olması gerektiğini düşündük. Birkaç farklı isim arasında eleme yaptıktan sonra, Shafit ve Mızağe arasında kaldık. Shafit Çemguy Dialektiğinde “özgür” anlamında. Mızağe’nin ise Kabardey Dialektiğinde, “kabına sığmayan, söz dinlemeyen ama ölçüsüz davranışları da olmayan” gibi bir anlamı var. Derdi olan ve bundan dolayı huzursuz olan, kontrol edilmesi güç” gibi yan anlamlarda yüklenebiliyor Mızağe’ye ayrıca. Bu bizim çıkarmayı düşündüğümüz yayın için oldukça anlamlı bir kelimeydi. Bu arada telaffuzunun anadillerimize yatkınlığına ve anlam olarak Mızağe ismine ilişkin çok olumlu dönüşler aldık.

Mızağe ekibinden bahseder misiniz? Yaşadığınız zorluklarla beraber, kuruluş sürecinde kimler aktif olarak görev aldı, şu an kimlerle yola devam ediyorsunuz?

Dört sayıda bir ya da birden çok yazısı yayımlanmış çok sayıda yazarımız var. Büyük bölümü her sayımızda yer aldı. Dört sayı boyunca iki arkadaşımız derginin redaksiyonunu yaptı, karikatürlerimizde ise diasporanın bilinen iki karikatüristinin imzası var. Dizgi ve tasarım konusunda da yine iki arkadaşımızın büyük emekleri oluyor. Yazarlar arasında da yer alan yayın kurulu olarak ise uzun yıllardır tanışan çeşitli projelerde birlikte yer almış altı kişiyiz. Yayın Kurulu derken burada hiyerarşik bir ilişkiden de bahsedemeyiz aslında. Yayın Kurulu’na Mızağe’nin mutfağı demek daha doğru olur. Önerilerin, eleştirilerin tartışıldığı, “daha içerikli ve kaliteli bir dergi çıkartabilmenin kavgasının verildiği bir kurul bu. Yoksa Mızağe, yazarlarının yazılarının tartışıldığı, hangisinin yayınlanıp yayınlanmayacağına karar verildiği hiyerarşik bir grup tarafından idare ediliyor değil. Yayın Kurulu nasıl başladıysa öyle devam ediyor çalışmalarına. Ne yazarlarımızdan ne de yayın kurulumuzdan ayrılan ya da uzaklaşan kimse yok. Dergi Eskişehir’de basılıyor ve düşük maliyeti nedeniyle dağıtımı posta ile sağlanıyor. Yaşadığımız en büyük zorluğun postalanan dergilerin zaman zaman abonelerimize geç ulaşması ya da nadiren de olsa hiç ulaşmaması olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan tüm ekibin oldukça yoğun çalıştıkları bir meslekleri var haliyle. Zaman bulup her şeyi bir araya getirmek bazen çok zor olsa da bir şekilde üstesinden geliyoruz.

Derginin boyutu, kâğıdın kalitesi, tasarım vb. detaylar da oldukça kendine özgü.

Matbu yayın olma noktasında kendimize koyduğumuz şart asgari bir kaliteyi sağlamaktı. Bunun maddi ve zaman alıcı maliyetleri olsa da belli bir standardı yakalayabildik herhalde. Yazarlarımızın emekleri ve okur açısından da önemli bir nokta bu. Özensiz internet sitelerinde ya da basılı yayınlarda içeriklerin ilgi çekmediği aşikâr.

Dergi alt başlığında “Siyasi, Politik, Kültürel, Düşünce Dergisi” ifadesi geçiyor. Mızağe’nin içeriğine baktığımız zaman, gerçekten bütün bu konularla ilgili içerik üretildiğini görüyoruz. Bütün bu maddeler totalde neyi ifade ediyor?

Bunlar bizim açımızdan diasporada uzun yıllardır içerik anlamında eksikliği hissedilen kavramlar. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde de bu eksikliğin yattığını düşünüyoruz. Dolayısıyla yazıların yanında ilk dört sayıda birkaç defa yaptığımız ve önümüzdeki sayılarda imkanlar ölçüsünde sayılarını artırmayı planladığımız editoryel sayfaları bu eksende hazırlamaya gayret ediyoruz.

İlk sayınızda, ilk sayfada yayınladığınız “Yola Çıkarken!” başlıklı manifesto niteliğindeki metinde: “Hiçbir kurumsal bağı olmayan, özgürlüğünü özgünlüğü ile perçinleyen bir yayın olmak üzere çıkıyor Mızağe yola” diye bir kısım var. Bunu açar mısınız?

1950 sonrası diaspora yayın hayatını incelediğimizde büyük emeklerle çıkartılan dergilerin neredeyse hepsinin dernekler veya diaspora içi faaliyet gösteren siyasi yapılar tarafından çıkartıldığını ya da bir şekilde desteklendiğini görüyoruz. Buda belli konularda kısıtlayıcı bir durum. Örneğin bir derneğin, vakfın ya da federasyonun yayın organı o kurumun politikaları doğrultusunda bir yayın çizgisi izliyor. Biz ise; tamamen özgür, içerikli olmak kaydıyla her görüşten fikrin ortaya atılabildiği ve tartışılabildiği bir mecra olarak yola çıktık. Bu sebeple herhangi bir kurum ile organik veya inorganik bağımız yok. Hatta ileri de bir oto sansüre sebep olma ihtimaline karşın reklam dahi almamaya karar vererek çıktık yola. O şekilde de devam ediyoruz. Sansür ve oto sansür en hassas olduğumuz konu diyebiliriz bu anlamda. Sonuçta kurumlarda birer iktidar alanları ve kurumlarla ilişkiye girdiğiniz takdirde en azından kendi içinizde bir oto sansür mekanizması geliştirebiliyorsunuz. Bu reklam veren ya da verecek olanlar için de geçerli.

Bu anlamda derginin yazarları ve yayın kurulu üyeleri arasında daha önce çeşitli derneklerde, siyasi yapılanmalarda ya da siyasi partilerde görev almış pek çok isim var haliyle. Bu kurum ve organizasyonlar ile temsil ettikleri siyasi görüşlerin hiçbiriyle bağımız olmadığını vurguluyoruz. Bununla birlikte Çerkeslerin tarihi açısından önemli gördüğümüz konu ve başlıkları da politik olarak bugün ya da geçmişte nereye düştüğüne aldırış etmeden yer veriyoruz. Yazar profilimiz de buna uygun. İlerleyen sayılarda bu duruşumuzun daha net ortaya çıkacağını düşünüyoruz.

Mızağe’nin farklı siyasi görüşte yazarlar ile yola çıktığını görüyoruz, bunun ne gibi zorlukları vardı? Faydaları nelerdir? Gelecekte dergi içi bir problem çıkarması mümkün mü?

Mızağe Çerkeslerin dünü, bugünü, yarını ile ilgili söyleyecek sözü olan yazarlara, çizerlere sürdürülebilir bir alan açma umuduyla yola çıktı. Ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz ortamda insanlar ne söylediklerinden çok kim oldukları ile ve siyasi pozisyonları ile değerlendiriliyor. Elbette bunda bazı diaspora karakterlerinin politik duruşlarını hakarete varan sözlerle ya da sosyal medyanın kolaycılığı ile ortaya koymalarının da etkisi var. Bahsettiğiniz çeşitliliği üretim noktasında bir zenginlik olarak görüyoruz. Yine bu doğrultuda yayıncılık dışında, politik çalışmalar mümkün olmasa da Çerkes tarihine, müziğine, edebiyatına dair farklı kesimlerin bir araya gelerek yapacağı somut çıktıları olan işlerin Çerkes kimliği açısından büyük önemi olduğunu düşünüyoruz. Dergi açısından farklılıklarımızın ileri de bir sorun olacağını da pek sanmıyoruz açıkçası. Yazarlarımızın farklı kesimler ile bir arada yazmaktan ve tartışmaktan çekinmeyecek demokrat bir çizgileri olduğuna güvenimiz tam.

Yazarların profillerine baktığımız zaman Mızağe’ye “muhalif” bir konumda diyebilir miyiz? Eğer muhalifse kime ve neye karşı?

Mızağe’nin ekip olarak muhalif olduğu ortak noktanın, diasporanın üretim açısından içerisinde bulunduğu yok edici sığ atmosfer olduğu söylenebilir. Kendimizi tanımlamamız gereken bir kelime varsa eğer bunu Mızağe’nin anlamında aramak isteriz. Yukarıdaki bir soruda sizin de bahsettiğiniz gibi farklı siyasi görüşte yazarların ve yayın kurulu üyelerinin olduğu bir alanda dergiyi muhalif ya da iktidar ya da her neyse tek bir kelimeyle tanımlamaya kalkıp, sınırlar çizmeye kalkarsak ortaya koymak istediğimiz değerlerle çelişmiş olur ve kendimizi karşı çıktığımız yerde buluruz.

İleriye dönük planlamalarınızda neler var? Yeni yazarlar, yeni projeler?

İlerisi için planladığımız en temel konu derginin sürekliliğini sağlayabilmek, henüz yolun başında olduğumuzun farkındayız. Derginin önceki sayılarının dijital olarak dağıtımını en kolay şekilde sağlayabilmek ve internet sitemiz üzerinden ödeme sistemimizi geliştirmek için araştırma yapıyoruz. Hepsinin maliyetleri var tabi. İçerik olarak da düşündüğümüz bazı şeyler var. Özellikle genç ve kadın yazar sayımızı artırmak istiyoruz. Kadromuzun zaman içerisinde artacağını ve içerikli söyleşiler ile zenginleşeceğimizi şimdiden söyleyebiliriz. Ayrıca çok önemsediğimiz bir başka nokta da derginin kütüphanelerde yer alması. Sürekliliği sağlayabildiğimiz takdirde bu konularda adım atmak istiyoruz. Son olarak her türlü öneri ve eleştiriye ısrarla açık olduğumuzu eklememiz lazım.

Toplumdan gerekli desteği gördünüz mü? Satışlar nasıl? Kaç adet basılıyor, ne durumdasınız?

İlk sayıdan bu yana abone sayımız ve satış adetlerimiz tahmin ettiğimiz seviyelerde. Kısa sürede belli bir okur kitlemizin oluşmuş olması mutluluk verici. Eline geçen dergiyi okuyup bitirince yeni sayının ne zaman çıkacağını soran okurlarımızın olması bizim için bir motivasyon kaynağı. Basılan dergi adedine yakın bir satışımız var. Buda en azından şimdilik mali açıdan bizi taşıyabiliyor. Henüz ilk yılımızı geride bıraktık, önümüzdeki dönemde okuyucu kitlemizin artacağına da inanıyoruz. Kaliteli içerik her zaman kendi kitlesini oluşturuyor. Çerkeslerin sadece Mızağe’ye değil, kitaplara, içerik kaygısı olan üretimlere ilgisi nüfusuyla doğru orantılı değil elbette ama bu durumdan şikâyetçi değiliz. Tüm diğer kesimler ile birlikte pek çok süreçten geçti ve geçmeye devam ediyor Çerkesler de Türkiye’de.

Aldığınız tepkiler nasıl? Çerkeslerden, Türklerden ya da başkalarından yorumlar nasıl oluyor?

Abonelerimiz doğal olarak büyük ölçüde Çerkeslerden oluşsa da Çerkes olmayan abonelerimiz de var. Dergiye abone olan ya da bizim özellikle ulaştırdığımız akademisyenlerden de olumlu tepkiler aldığımız gibi bazı önerilerini de memnuniyetle dikkate alıyoruz. Bu anlamda Çerkes, Türk, Kürt, Laz vb. birçok kesime ulaşıp onların eleştiri, öneri ve tecrübelerinden faydalanmak bizi zenginleştiriyor açıkçası.

Derginin basıldığı Eskişehir’le birlikte, Kayseri, Samsun, Bursa, Ankara ve İstanbul gibi Çerkes nüfusunun yoğun olduğu illerden gelen davetlerle tanıtım toplantıları gerçekleştirdik. Buralarda dergiyle ilgili eleştiriler aldığımız gibi övgülere de şahit olduk. Bu toplantılar sadece dergiyi tanıttığımız etkinliklerde olmuyor. Diaspora, Türkiye, Rusya ve Kafkasya gündemine dair sağlıklı tartışmaların da olduğu buluşmalar oluyor bizim için. Bu toplantılarda yüz yüze kurduğumuz temaslar bizim için oldukça besleyici nitelikte.

Olumsuz, yıkıcı, tepkilerden bahsedecek olursak, özellikle ilk sayıda geçen bir kavram üzerinden bazı fanatiklerin ithamlarına, detaylarından bahsetmeye gerek duymadığımız engelleme ve bir çeşit sansür girişimlerine şahit olduk. Dergiyi bile daha görmemiş kimselerdi. İlk planda şaşırsak ta sonradan şaşırdığımıza şaşırdığımızı söyleyebiliriz. Çok üzerinde durmadık. Derginin, diasporada bir boşluğu doldurduğunu düşünen, farklı görüşlerin dile getirilmesinin üretime katkı sağlayacağının farkında olan insanların var olduğunu mutlulukla gözlemlediğimizi de belirtmek isteriz.

Mızağe bir geleneğin sürdürücüsü diyebilir miyiz? Kafkasyalıların, Çerkeslerin Türkiye’de yayınladığı dergilerle birlikte Mızağe’nin konumunu değerlendirir misiniz?

Mızağe bir yayın çizgisinin bir ideolojik angajmanın sürdürücüsü değil kesinlikle. Biraz önce sorduğunuz soruda da cevapladığımız gibi diğer dergilerden en önemli farkı herhangi bir kurumsal ya da siyasi angajmanının olmaması. Bunu derken belli değerler ölçüsünde bir araya geldiğimizi de eklemek lazım belki. Demokratik ve adil bir perspektif ile kendisi için istediğini başkası için de isteyecek bir yolumuz var.

Kafkasya Dergisi’nden Yeni Kafkas’a, Yamçı’dan Kamçı’ya, Kafkasya Gerçeği’ne kadar Çerkeslerin tüm süreli yayınlarına büyük önem atfediyoruz. Tüm bu yayınların belki de öncüsü niteliğindeki Guaze’nin ve yine sadece bir sayısı yayınlanabilmiş olsa da Diyane’nin yerleri ise apayrı. Öte yandan sadece Türkiye’de değil sürgünde bilinen ilk dergi niteliğinde olan, Cemiyet-i İttihadiye-i Çerakise oluşumunun 1889 yılında Kahire’de yayımlanmaya başlayan İttihad Gazetesi’ne de ileriki sayılarımızda yer vermek istiyoruz. Türkiye’nin ve Osmanlı’nın geçtiği siyasal süreçlerle şekillenen , ne acıdır ki bugün isimleri bile hatırlanmayan pek çok yazarın yazılarının yayınlandığı tüm bu yayınları düşündüğümüzde bugün yayıncılık anlamında geldiğimiz nokta son derece düşündürücü. Jineps ve Mızağe dışında dijital ortamda yayımlanan köşe yazıları olsa da dönemin sunduğu imkanlarla birlikte değerlendirdiğimizde hiçte iç açıcı bir noktada değil diaspora. Bu anlamda kesintilerle de olsa yüz yıllık bir geçmişi olan diaspora Çerkes yayıncılığı geleneğinin bir yerlerinde dört sayımızla birlikte yer alabilmiş olmak bizim için gurur verici.

Son olarak hem dergi hakkında hem de genel olarak vurgulamak istediğiniz birkaç cümle daha alabilir miyiz?

İlk yılımızı yazarlarımızın ve okurlarımızın da desteğiyle tamamladık. Başta yazarlarımız olmak üzere, okurlarımıza, tanıtım toplantılarında bizi ağırlayan kurumlarımıza ve destek veren herkese tekrar teşekkür ediyoruz. Uzun soluklu ve zahmetli bir işe giriştiğimizin farkındayız. Ancak sürekli şikâyet ettiğimiz diasporanın sığ gündemini kırmanın yolu da içerikli ve nitelikli yayınların ortaya çıkması. Son cümle olarak Mızağe gibi dergilerin, web sitelerinin, kitapların ve görsel yayınların artmasını dileyelim.

14 Aralık 2018
Hazırlayan: Yusuf Tunçbilek
Kaynak: Ajans Kafkas

Kabardeyin biri Karayolları Müdürlüğünde işe alınmıştır; görevi ise yollardaki çizgileri çekmektir.
Kabardeye bir kutu boya ve fırça verilir. Kabardey çizgileri çekmeye başlar.
Bir gün amiri gelir ve çizelgeye bakar; 1. gün 500 metre, 2. gün 300 metre, 3. gün 150 metre, 4. Gün 100 metre..
Amir:
- Her gün gittikçe tembelleşiyorsun galiba?
Kabardey cevap verir: Aksine amirim daha çok çalışıyorum çünkü gün geçtikçe boya kutusundan daha fazla uzaklaşıyorum.

2. Dünya savaşı sırasında bir Yahudi ile aynı yolda yürüyen Abhaz'ı Naziler yakalayıp kamyonete atmışlar.
Yahudi başlamış kendini yerlere atıp bırakın beni ne olur diyerek bağırmaya.
Abhaz bu ne yapıyor, bir bildiği vardır herhalde diyerek aynı şeyleri yapmaya başlamış atmış kendisini yere bırakın beni diyerek başlamış bağırmaya.
Kampa varan kamyonetten inen Yahudi Nazilere başlamış yakınmaya ne olur beni bırakın,
bizim Abhaz yine vardır bunun bir bildiği diyerek başlamış bırakın beni diyerek yakınmaya.
Naziler iki esiri hiç dinlemeden atmışlar nezarete fakat Yahudi hala dövünüyor bırakın beni diyerek bağırıyor artık.

Abhaz dayanamamış sormuş;
"Yahu seyşa (dost) neden böyle yapıyorsun, bize ne yapacaklar".

Yahudi: "ne yapacaklar öldürecekler" diyerek cevap vermiş.
Abhaz bir hışımla aya kalkmış: "Allah belanı versin bende çalıştırmaya götürecekler zannetmiştim".

Yaşlı bir Kafkasyalı (Adige) mağazaya girer, Tezgahtara iki adet takım elbise almak istediğini söyler. Tezgahtar;
– Dede, sen zaten 80 yaşındasın, iki takım elbiseye ne gerek var? Bir elbise alırsan sana ömrünün sonuna kadar yeter…
– Birini kendime birini de babama almak istiyorum.
Tezgahtar şaşkınlıkla
– Siz 80 yaşında olduğunuza göre babanız 105 yaşında olmalı…?
– Evet, Dedemin düğününe gideceğiz de
– Aa babanız 105 yaşında ise dedeniz 130 yaşındadır o zaman?
– evet
– Dedeniz evlenmek mi istiyor? tekrar

At Hırsızı

Ocak 03, 2014

Hakim,at hırsızı çerkes"e sormuş:

"Niye çaldın adamın atını?"

Çerkes yanıtlamış:

"Hakim bey, yanlış biliyosunuz.
O at benim.
Allah deveyi araplara, Eşşeği acemlere,
Atıda biz çerkeslere yarattı.
Allahın bana yarattığı atı bir başkasında görünce
Geri alıyorum.
Siz malınızı başkasında bırakırmısınız?"...

Sefer E. Berzeg diaspora yayın hayatına yaptığı eşsiz katkılarla bilinen bir yazar. Özellikle tarih araştırmaları akademiye adım atan bir çok tarihçinin kapısını çalmasına sebep olmuş titiz bir araştırmacı. İncelediği tarihsel konuları titizlikle ele alan Sefer Berzeg ile Blog Yazarımız Merve Tram  son kitabı “Çerkes – Wubıhlar” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Wubıhların tarihinden Çerkesya’ya, Soçi’den diasporanın güncel tartışmalarına kadar bir çok konuyu bulacağınız bu söyleşi Sefer E. Berzeg’in yeni kitaplarının da habercisi olma özelliğini taşıyor. 

Guşıps: “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” kitabının ortaya çıkış hikayesini sorsak öncelikle. Hangi nedenler sizi böyle içerikli bir biyografı kitabı hazırlamaya sevk etti?

Sefer E. Berzeg: Çerkes-Vubıhlar, Kafkasya’nın son bağımsız bölgesi olan bugünkü “Büyük Soçi” bölgesinin de 1864 yılı baharında Rus orduları tarafından işgali üzerine, diğer Çerkes kardeşleri (Adıgeler ve Abazalar) ile birlikte, binlerce yıllık yurtlarından kitle halinde Osmanlı topraklarına sürüldüler. Suriye, Ürdün vb. ülkelerdeki Çerkes sürgünlerine karışmış küçük grupları ve Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayan birkaç aileyi saymazsak, günümüzde Vubıhlar’ın tamamına yakını Türkiye’de yaşıyor. Vubıhlar’ın Abaza ve Adıge dilleriyle akraba ve bir anlamda da bu dillerin kökü sayılan ve birçok dilci tarafından eski Hatti diline bağlanan, seksenin üzerinde ses içeren özgün dili de, maalesef Ruslar tarafından sürgün edildikleri Osmanlı topraklarında ve Türkiye’de yokolup gitti. Vubıhlar’ın yaşadıkları ülke dillerine asimile olmamış olan grupları, günümüzde anadilleri olarak – anayurtlarında yaşarken de büyük ölçüde bilip kullandıkları- Adıge ve Abaza dillerini kullanıyorlar.

1864’teki büyük Çerkes sürgününden günümüze kadar 150 yıl geçti. Bu süre içinde ne Türkiye’de, ne de Çarlık Rusya’sında ve Sovyetler Birliği’nde, Adolf Dirr, George Dumézil vb. birkaç dilbilimcinin Vubıh dili ile ilgili çalışmaları dışında, onların sosyo – kültürel yapısını, tarihini ve sürgündeki durumlarını inceleyen monografik doğru – dürüst bir eser yayınlanmamıştı. Hatta bu konuda ciddi bir makaleye bile rastlayamıyordunuz. Sovyetler Birliğinde zaten ciddiye alınacak bir tarih bilimi (historiografi) yoktu. İktidarda bulunanlar ya da onların niyetleri değiştikçe, tüm tarihi “gerçekler” ters – düz ediliyor ve tarih kitapları da bu yeni durumlara uygun şekilde değiştiriliyordu. Bu dönemde Vubıhlar’la ilgili olarak da, “zamanın ruhuna uygun” olarak yazılmış bir iki makale vardır. Örneğin bunlardan biri A. V. Fadeyev’in, dönemin tüm ideolojik hastalıklarını taşıyan “Убыхи в освободительном движении на Западном Кавказе” (Batı Kafkasya’nın Kurtuluş Mücadelesinde Vubıhlar) başlıklı makalesidir. Bu makale bazı kronolojik bilgiler vermekle birlikte gerçek tarihle ilgisi olmayan, bütünüyle döneminin Sovyet ideolojisine uygun ve kendi içinde bile çelişkilerle dolu bir çalışmadır. Bunun dışında kayda değer ve yayınlanmış esaslı bir çalışmaya ben rastlayamadım. Sovyet Kafkas – Abhaz yazarı Bagrat Şınkuba’nın Sovyetler’in son döneminde yayınlanabilen ve Türkçe’ye “Son Vubıh” adıyla çevrilen sansasyonel romanı ve benzerleri de, maalesef yayınlanabildiği zamanın “ruhuna” uygun ve tarihsel olayları bütünüyle saptıran saçma sapan değerlendirmelerle doludur.

İnsanlar gibi toplumlar da, ancak hareket halindeyseler ve sorunlarını bir şekilde kamuoyunun önüne getirip diğer insanlara da gösteriyorlarsa dikkat çekebiliyorlar. Bizim Kafkas – Çerkes diasporası gibi önemli bir kapasiteye sahip ama içine kapalı ve hareketsiz toplumlar ise, ne kadar haklı ve zulüm görmüş de olsalar kimse tarafından dikkate alınmıyorlar. Son birkaç yıl içinde Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılmasına karar verilmesi nedeniyle ve “Kafkasya Forumu”, “No Sochi” hareketi, “Çerkes Hakları İnisiyatifi vb. Kafkas – Çerkes örgütlenmelerinin gündemimizi biraz hareketlendirmesi sonucu olarak, Rusya’da da Soçi’nin otokton ve sürgün halkı Vubıhlar’la ilgili, olumlu – olumsuz birkaç yayın yapılabildi. Adı geçen kitabımın önsözünde, bunların birkaçından kısaca bahsettim. Ancak bunlarda da Vubıhlar, yurtlarından sürüldükten sonra sanki bütünüyle buharlaşmış ve yokolmuşlar gibi gösteriliyorlar. Yani Vubıhlar’ın sürgündeki ve bugünkü durumlarının ne olduğu sorusuna gerçekçi bir yanıt verilmiyor. Sadece Kafkas – Abaza yazarı Muhammet Kişmakho’nun Suhum – Karaçayevsk (2012) baskılı ve tesadüfen benim de biraz katkıda bulunabildiğim “Проблемы этнической истории и культуры убыхов” (Vubıhlar’ın Etnik Tarihi ve Kültürünün Sorunları) adlı 830 sayfalık önemli bir kitabında bu konularda da bazı bilgilere rastlanabiliyor.

Ben Vubıhlar’ın sosyo – kültürel ve siyasi tarihi ile ilgili olarak hazırladığım ve henüz yayınlayamadığım genel bir araştırmada bu konulara da cevap vermeye, bu eksiklikleri az çok gidermeye çalıştım. Bu araştırmam kısmet olursa bu yıl içinde bir iki kitap halinde yayınlanacak. (Maalesef bu gibi konularda “kültür” derneklerimizden ve “federasyon”larımızdan en küçük bir destek bekle(ye)miyoruz). Basılmış olan “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” adlı son kitabım ise, bahsettiğim bu araştırmanın sadece bir bölümünü oluşturuyordu. Hacminin oldukça genişlemesi nedeniyle, bu bölümü asıl kitaptan ayırıp öncelikle yayınlamayı uygun buldum.

Vubıhlar, günümüzde Adıge ve Abhaz kardeşleriyle iç içe olarak ve daha çok da büyük kentlerin kalabalıkları içinde yaşadıkları için, kimlerin Vubıh olduğu da pek bilinemiyor. Vubıh Çerkesleri, Kafkasyalı çevrelerde bile, sanki buharlaşarak dünyadan yok olmuşlar gibi, sadece işgalciler tarafından çıkarılan bir “Son Vubıh” yalanı ile anılıp duruyorlar. Ben bu son kitabımda, rastgele bir şekilde, Kafkas diasporasında ve Kafkasya’da yaşamış ve yaşamakta olan bazı Vubıhlar’ın kısa biyografilerine yer verdim. Bu mütevazi kitap bile, Vubıhlar’ın günümüzde de yaşadıklarının naçizane bir kanıtıdır. İçinde adı geçen kişilerin birçoğuyla tanışıklığım, dostluk, akrabalık ve kişisel bağlarım da vardır. Bu kitap ufak bir çalışmayla, şimdikinin bir iki katı hacimli olarak da basılabilirdi. Çünkü birçok ünlü Vubıh’ın kapsamlı biyografilerine henüz erişemediğim gibi, halen önemli görevlerde bulunan bazı Vubıhlar’ın biyografilerine de – bilinen ve anlaşılabilir nedenlerle – kitabımda yer vermedim. Bununla birlikte, sadece bu kitaba alınan kişilerin biyografilerinin inceleyenler bile, sürgünde geçen yüzelli yıl boyunca Kafkas – Çerkes gerçeğini, ayakta kalma ve vatana geri dönme mücadelesini günümüze kadar taşımış ve taşımakta olan olan aktif kişiler arasında, Vubıh kökenli olanların hiç de az olmadığını hemen fark edeceklerdir. Doğal olarak bunların birçoğu, Osmanlı’da ve Türkiye tarihinde de olumlu – olumsuz ama önemli roller oynamış kişilerdir. Örneğin, T.C.’nde uzun yıllar Valilik, Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve (kritik bir dönemde ve asili olmaksızın) Cumhurbaşkanı Vekilliği yapmış olan rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’i bu gibi kişilere bir örnek olarak gösterebiliriz.

Guşıps: Rusya’da ve Türkiye’de genel olarak Kafkasya, özelde ise Vubıhlar’la ilgili çok az yayın çıkmasının nedeni sizce nedir?

Sefer E. Berzeg:Rusya’nın yapısına bakarsanız, bugün bile Putin’in idare ettiği bir imparatorluktan başka bir şey olmadığını görebilirsiniz. Hükümetler, Meclisler, Duma’lar, yerel idareler ve cumhuriyetler filan büyük ölçüde göstermeliktir. Ve bu ülkede Sovyetler birliği dönemi de dahil olmak üzere daima bir “Velikorus” (Büyük Rus) milliyetçiliği her zaman hakim olmuştur. Günümüzde Kafkasya ve özellikle de tüm halkı sürülmüş bulunan batı Kafkasya (Çerkesya) bir Rus bölgesi olarak görülüyor. Biliyorsunuz, Soçi’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapmasının gündeme gelişiyle eşzamanlı olarak, artık Kuban Bölgesi’nin ortasında gözlerine batan bir diken gibi kalmış olarak algıladıkları küçük Adıge Cumhuriyeti’ni bile lağvetmeye kalkmışlardı. Günümüzde tamamen Ruslaşmış saydıkları Çerkesya coğrafyasının gerçek tarihini ve hele de yok olmaları için yurdundan atılmış olan onun sürgündeki insanlarının tarihini karıştırmanın Rus devletçiliği ve tarihçiliği bakımından hiç bir anlamı ve gereği yoktur. Bu olsa olsa Rusya’nın gizli servislerinin konusu olabilir.

Örneğin L. İ. Lavrov’’un sonuçta Rus gözlüğüyle yazılmış bir eser olan “Убыхи, Историко- этнографическая монография” (Vubıhlar, Tarihsel-Etnografik Monografi) adlı kitabı bile 1937 yılında yazılarak Rusya Bilim Akademisi’ne (RAN) sunulduğu halde, kaldırılıp bir yerlere atılmıştı. Ancak 70 yıl geçtikten sonra, nasıl olduysa, yazarının 100. doğum yıldönümü nedeniyle 2009 yılında basılabildi. Abhazyalı tarihçi G. A. Dzidzariya’nın da 1970’li yıllarda yazılmış, ama sakıncalı görüldüğü için basılamamış olan “Абхазо – убыхский союз в освободительной борьбе на Западном Кавказе в первой половине ХIХ века” (Ondokuzuncu Yüzyılın İlk Yarısında, Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği) adlı ve özellikle Vubıhlar ve Abhazların kardeşliğini yansıtan bir makalesi vardır. SSCB’nde, bu gibi “milliyetçi” yazıları cezasını göze alarak dahi yayınlayamıyordunuz. Çünkü bırakın kitap bastırmayı, insanların kişisel olarak bir daktilo makinesi edinmeleri bile oldukça zordu . Birçok benzeri gibi, Dzidzariya’nın bu ilginç makalesi de yıllar sonra ve ancak Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı sonrasında, onun Toplu Eserleri’nin 3. cildi içinde “Yayınlanamamış Hazineler” (2006) adı altında yayınlanabildi.

Türkiye’deki yayın fakirliğimizi ise başka bir zaman ve zeminde ayrıca irdeleyelim. Çünkü o da uzun uzun incelenmesi ve unutulmaması gereken ayrı bir konudur.

Guşıps: Kitabınız “Çerkes-Vubıhlar, kimseye boyun eğmediler. Olan biten hiç bir şeyi unutmadılar. Ve yurtlarından da asla vazgeçmediler” diye başlıyor. Bu oldukça isyankar da bir cümle aslında. Çerkes – Vubıhların yok olduğuna, “Son Ubıh”ın vefat ettiğine dair yanlış ve yaygın bir kanaat mevcut diasporada. Bu algı nasıl oluştu sizce?

Sefer E. Berzeg: Doğal olarak böyle bir algının yaratılması Kafkasya’nın ve Kafkasyalıların tüm düşmanlarının işine geliyor. Biliyorsunuz, Abazaların ve Adıgeler’in büyük kısmı ve Vubıhlar’ın tamamı yurtlarından sürülerek yabancı topraklara atıldılar. Çok büyük kısmı da sürgün sırasında kamplarda, denizlerde ve gittikleri yerlerde salgın hastalıklar, deniz kazaları vb. felaketlerle yok edildi. Gittikleri yabancı ülkelerde katılmak zorunda kaldıkları savaşlar, doğal ve zoraki asimilasyon süreçleri sonucunda da elbette büyük maddi ve manevi kayıplar verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Ama hala birkaç milyon kişiye ulaşan güçlü bir Kafkas – Çerkes diasporası var ve tüm sorunlarına karşın yaşamını sürdürüyor ve anayurdunu da etkilemeyi sürdürüyor. Çerkesler’in durumuna düşüp de yabancı topraklarda bir – iki kuşak içinde sıfırdan yeniden ayağa kalkabilen ve bu kadar direnebilen, üstelik yaşadığı ülkeleri de güçlü bir şekilde etkileyebilen bir toplum dünyada çok da fazla değildir. Halkımızın gösterdiği bu gücü takdir etmemiz ve bu halkın ve geleceğine güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlar yüz yılı aşan dengesiz savaşların ve düşmanlarının benzersiz zulümlerinin doğurması doğal olan büyük travmaları kısa sürede tedavi ettiler, yaşadıklarını da yeni kuşaklarına pek fazla intikal ettirmediler. Belki de bunu yok olmamanın ve yabancı topraklarda ayakta kalabilmenin bir gereği olarak düşündüler. Ama bence biraz hata da ettiler. Çünkü soykırıma varan bu sürgün ve katliamları, sonraki kuşaklarına ve dünyaya bütün fecaatiyle anlatmadılar. Gerçi bu bana biraz da bilinçli bir tavır gibi geliyor. Kafkasya idealini hep yüksekte tuttukları ve oraya geri dönmekten vazgeçmedikleri için, bu acıları çocuklarımıza pek fazla intikal ettirmeyelim diye de düşünmüş olabilirler. Sürüldüğümüz yabancı topraklarda ayakta kalalım ve güçlenmeye çalışalım, dediler. Ama böylesine büyük ve sonraları da devam eden acılar, saklanmak istense bile saklanamıyor. Rusya imparatorluğu baskılarla bir şekilde üzerini örtmeyi başardı bu acıların. Avrupa da bir iki patırtı dışında hiçbir zaman sesini çıkarmadı. Ama bir şekilde, insanlar kültür düzeyleri arttıkça, okudukça, yazdıkça, kendi özlerine dönüyorlar ve bu eski acılarını da tartışmaya başlıyorlar.

Kafkasyalı sürgünlerin ilk kuşakları, her şeye karşın buralarda yerleşip oturmayı zaten düşünmüyorlardı. Sürgünden on yıl kadar sonra patlayan 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı’na, o zaman sürgünde olan Çerkeslerin tamamı, sırf Kafkasya’ya geri dönebilmek için gönüllü olarak ve kitleler halinde katıldılar. Hem Balkanlar’da hem de Kafkas cephesinde savaştılar. Osmanlı donanmasıyla Abhazya’ya 3000 civarında Kafkasyalı göçmen çıkarıldı ve bu Çerkes göçmenler, oradaki kardeşlerinin de ayaklanarak kendilerine katılmasıyla Abhazya bölgesini Rus güçlerinden temizlediler. Kısa bir süre Abhazya’da tek bir Rus ve hatta tek bir kolonizatör kalmadı. Ama sonradan Osmanlılar Balkanlar’da yenilmeye başlayıp Kafkasya’ya gönderilen birkaç tabur da geri çekilerek Balkan cephesine nakledilince, Rusların intikam alacağını bildikleri için yeni göçmen kitleleriyle birlikte yeniden ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Bu dönemde yalnız Abhazya’da değil, Çeçenya ve Dağıstan bölgelerimizde de önemli ayaklanmalar olmuştu (Bu konulardaki bir araştırmamı da yakın bir gelecekte bastırmaya çalışacağım).

Guşıps: Şınkuba Bagrat’ın “Son Wubıh” adlı kitabına nasıl bakıyorsunuz?

Sefer E. Berzeg: Şinkuba Bagrat, yıllarca SSCB Komünist Partisi’nin Abhazya Bölge Sekreterliği’ni yapmış nitelikli bir şair ve yazardı (Onun biyografisini Türkçe olarak ilk kez ben yayınlamıştım). Onun, asıl adı “Göç edenlerin Sonuncusu” (Rusçası “Последный из ушедших”) olan bu romanı, gerçek tarihsel olaylarla hiç ilişkisi olmayan fantastik bir edebi eserdir. Edebi açıdan güçlüdür ve sanki çok ciddi belgelere dayanarak yazılmış gibi bir hava içinde kaleme alınmıştır. Önemli yanı, aslının Abhazca olması, yani milli dilde yazılmış, daha sonra Rusça, Almanca, İngilizce, Türkçe, Adıgece vb. dillere de çevrilmiş olmasıdır. Ancak tarihsel gerçekçilik açısından Rusya imparatorluğu lehine büyük tarihsel çarpıtmalar içeren bir romandır. Bununla beraber, onun döneminde SSCB’nde Vubıhlardan artık hiç bahsedilemiyordu ve iki yönlü bir “Demirperde” nin etkisiyle, Kafkasya’daki kardeşleri de Vubıhlar’ı neredeyse unutmuş gibiydiler. Bu romanın hiç değilse Soçi’de bir zamanlar Abhazlar ve Adıgeler’le yakından ilişkili olan Vubıhlar diye bir halkın yaşamış olduğunu belirtmesi bile, Sovyet döneminde milli hafızası oldukça silinmiş bulunan Kafkasyalı genç kuşaklar bakımından bir kazanç sayılabilir. Bunu da gözden kaçırmamamız ve romanla ilgili değerlendirmelerin artı hanesine yazmamız gerekir. Ama bu romanın sürgünde yaşayan insanlarımız ve hele de Vubıhlar tarafından idealize edilmesi ve tarihsel gerçekleri anlattığının sanılması, ancak bir bilinçsizlik örneği ve traji – komik, esef edilecek bir olay olarak nitelenebilir.

Guşıps: Soçi Çerkesya’nın başkentiydi dendiğinde bazı Abhazlar itiraz ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bugünkü “Büyük Soçi” bölgesi XIX. yüzyıl’da gerçekten de bağımsız Çerkesya’nın merkezi ve en aktif bölgesi konumundaydı. Son bağımsız Çerkes (Vubıh – Adıge – Abaza) Parlamentosu ve Hükümeti de esas itibariyle bu bölgede faaliyet göstermişti. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ama özellikle internet ortamında ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olununca, birçok konuda olduğu gibi bu hususta da saçma sapan tartışmalar yaşanabiliyor. Adıgecilik, Abazacılık şeklinde mikro milliyetçilik yapan bazı gençler, üstelik karşısındakilere en ufak bir saygı duymadan böyle yersiz tartışmalarla vakit geçiriyorlar. Bu gibi garip (ve belki de kötü niyetli) tartışmalarda bazen karşılıklı hakaretler bile savrulduğunu ben de görüyor ve bu gençlerimiz hesabına sadece üzülüyorum.

Soçi bölgesi, Kafkas dağlarının güneyindedir. Büyük Kafkas – Çerkes sürgününe kadar bu bölgede merkezde Vubıhlar olmak üzere bazı Abaza boyları, mesela Asadzua’lar, Akhçıpsualar vb. da Khosta (Khamış) ırmağına kadar olan bölgede, Vubıhlarla iç içe yaşıyorlardı. Kuzeybatıda, Şakhe ırmağından sonraki bölgede de Vubıhlar’la Adıgeler (Şapsığlar ve Natuhaylar) bakımından aynı durum vardı. Orada yaşayan insanların da hangisinin Vubıh, hangisinin Adıge olduğunu ayırmak oldukça zordu. Özellikle Vubıhlar, bu kardeşleri arasında bir bağ görevi görüyor ve Vubıhça yanında diğer iki Çerkes halkının dilini de konuşuyorlardı. Yani bunlar bugün sömürgecilerin etkisiyle yapıldığı gibi birbirinden apayrı halklar sayılmıyorlardı. Aralarında dil ve diyalekt farklılıkarı vardı ama, bunların ikisini – üçünü birlikte konuşan bir çok insan, çok sayıda karma evlilikler ve çok yönlü sosyoekonomik ilişkiler de vardı. Bu ilişkiler, sürgün yıllarının zor koşullarında yabancı topraklarda da güçlü bir şekilde ve gelişerek, diğer Kafkasyalıları da içine almak suretiyle sürdürülmüştür. Örneğin bana intikal ettirildiği kadarıyla, benim ailem Türkiye’ye geldiğinde 3 dilliydi. Vubıhça artık biraz geri planda bırakılmıştı. Ailenin dili daha sonraları Adıgece ve Abazaca’ya, günümüzde ise Adıgece ve Türkçe’ye indirgendi. Benim ve eşimin anadili Adıgece’dir. Ama sonuçta bu dillerimizin hepsi aynı kökten geliyorlar ve bizler hepimiz aynı ortak kültürün, Kafkasya’nın çocuklarıyız.

Geçenlerde “Apsuara” adlı bir aktivist grubunun Adapazarı – Sapanca’da düzenlediği güzel bir toplantıya katılmıştım. Halk Eğitim Merkezi’nin salonunda toplanan saygıdeğer bir dinleyici kitlesine bu konuları anlatmaya çalıştım. Abhazlar, Vubıhlar, Adıgeler vd. insanlarımızdan oluşan nazik dinleyicilerim sağ olsunlar, beni saatlerce ilgiyle dinlediler. Onların bu ilgileri bende, artık insanlarımızın da bu tip, saçma sapan ve hiçbir şey üretmeyen tartışmalardan fazlasıyla usandığı izlenimini yarattı.

Guşıps:  Çerkes kimdir sorusu diasporada hala zaman zaman tartışılıyor siz ne diyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bence bunu tartışmaya hiç gerek yok. Diasporada Kafkasya’dan gelenlerin hepsine verildi bu isim. Ama örneğin bir Gürcü bir Azeri tabi ki bu tanımın içinde değil ve hiçbir zaman da olmadı. Türkler de sokmuyor onları bu tanımın içine. Türkiye’de tek başına Adıge, Abaza, Vubıh filan derseniz kimse sizi tanımaz ve anlamaz. Ama “Çerkesler”i herkes az çok tanır ve saygı duyar. Toplumumuzun böyle alt gruplarına bölünüp parçalanması, öteden beri sömürgecilerin ve onlara alet olanların pek işine gelmiştir. Bu bizim ithal malı ve eski bir hastalığımızdır, zaman bunu tedavi edecektir. (Elbette ki bu sözlerim dillerimizin ve diğer alt kültür özelliklerimizin yok edilmesi anlamına da gelmemektedir. Bazı “iyi niyetli” tartışma meraklıları için bunu eklemek gereğini duyuyorum).

Guşıps: Soçi Olimpiyatlarının yapıldığı “Krasnaya Polyana” bölgesinin adını güneşin verdiği kızıllıktan aldığını söyleyenler de var. Siz bu bölgeyle ve adlandırmasıyla ilgili ne dersiniz?

Sefer E. Berzeg: Bugün olimpiyatların yapıldığı alan Krasnaya Polyana denilen alandır. Milli dildeki asıl adı “ise Abazaca “Gubaada”dır. Ben orayı ilk kez 1991 yılında görmüştüm. Hatta Çerkes soykırımını dile getiren ilk toplantılardan birisi de orada yapılmıştı. Toplantıda Adıgeler, Bir Abhaz yaşılar grubu ve hatta Çeçenler de vardı. Güzel, yemyeşil bir düzlüktür. Daha doğrusu Bay Putin’in büyük gayretleriyle bir beton yığınına çevrilmeden önce öyleydi. Muhtelif rivayetler var. Burada otların rengi belli durumlarda güneş ile kızıl olduğu için Kızıl vadi dendiğini söyleyenler de var. Bazılarına göre de Kafkaslılar’ın dökülen kanları nedeniyle bu ad verilmiş. Rusça’da (benim bildiğim kadarıyla) ” Krasnıy” iki ayrı anlam taşıyor ve hem “kırmızı, kızıl” , hem de “güzel” anlamına geliyor. Krasnaya Polyana adında her iki anlamda da kullanılmış olabilir. Onu 21 Mayıs 1864 günü burada topları, tüfekleri, haçları askerleri ve papazlarıyla “Kafkasya’nın kesin fethi” töreni yapmış olan “Gubaada” nın işgalcilerine sormak gerekir. Bunu çok fazla tartışmaya gerek de yok. Soçi (Vubıhya) arazisi ve onun çevresindeki Abaza – Adıge topraklarının bir kısmı Ruslar bakımından 1864 yılına kadar hala devletler hukukundaki tabiri ile “terra incognita” (bilinmeyen toprak) niteliğindeydi. Rus Genelkurmayı’nın haritalarında bile çok kez böyle niteleniyordu. Ayrı zamanlarda bölgeye gönderilen Novitski ve Tornau adlı iki Rus casusunun rapor ve notları dışında, Rusların bölgeyle ilgili esaslı bir bilgisi de olamamıştı. Donanmalarının himayesinde denizden çıkarma yapılarak kurdukları ve 1840’larda Çerkesler (Vubıh, Adıge ve Abazalar) tarafından yerle bir edilen ” Karadeniz Müstahkem Kıyı Hattı” kalelerinden bile çıkıp da bölgenin içerisine doğru 500 adım giremiyorlardı. Ancak 1864 baharından sonra buralara girebildiler. Vubıhlar savaşı bıraktıktan sonra da orada başka büyük bir savaş olmadı, Gubaada ve çevresinde oturan ve Ruslar tarafından Vubıhlar’ların ve onlarla birlikte sürgün edilen Ahçıpsua’ların Aybga, Pshov gibi küçük Çerkes – Abaza boylarının intihar savaşı tarzındaki bazı fevri çatışmaları oldu sadece.

Krasnaya Polyana, birisi kuzeybatıdan Karadeniz kıyısından, diğeri güneydoğudaki Abhazya bölgesinden, ikisi de kuzeydeki Kafkas dağlarının geçitlerinden olmak üzere, dört yönden bölgeye giren dört Rus ordusunun, köyleri tek tek yakıp insanlarını öldürerek, sürgün edilmek üzere aç ve çıplak deniz kıyısına sürerek buluştukları ve 21 Mayıs 1864 günü zaferlerini ilan ettikleri yerdir. Gubaada (Krasnaya Polyana) denilen yerin önemi budur. Ahçıpsa Abazalarının merkezi gibi bir yerdi burası. Burada bölgeye sığınan aileler dışında bir Adıge ya da Vubıh yerleşim yeri yoktu. Ama Ahçıpsua yöresi, siyasi olarak tamamen bağımsız Çerkesya’nın içindeydi. Vubıhların çeşitli seferlerinde Rus kalelerine ve işbirlikçilerine saldırmak gayesiyle Abhazya’ya giderlerken gelip geçtikleri bir yerdi. Ve Ahçıpsualar da zaten Vubıhlar ve Adıgeler’le birlikte savaşıyorlardı. O dönemde bölgede siyasi bir birlik oluşturulmuştu ve Ahçıpsualar da bu birliğin aktif bir üyesiydiler. Çerkes Milli Meclisi’nin üyelerinden birçoğu da onlardandı. Zaten Mızımta ırmağının bir tarafında oturan Vubıh Abazacayı, öbür tarafında oturan Abaza da Vubıhçayı bilirdi örneğin. Aralarında öyle keskin bir fark da yoktu. Dzdzariya’nın yukarıda bahsettiğim “Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği” başlıklı makalesi Abazalar’la Vubıhların arasındaki bu kardeşlik ilişkilerini oldukça iyi anlatıyor. O yüzden de SSCB döneminde yıllarca basılamamış zaten.

Guşıps:  Kitabınızda özellikle Hacı İsmail Degumuko Berzeg ve Hacı Granduk Berzeg’in oldukça içerikli biyografileri dikkat çekiyor. Çerkesya tartışmaları ışığında değerlendirdiğimizde bu iki şahsiyetin önemini açıklar mısınız?

Sefer E. Berzeg: Kendim de Berzeg soyundan olduğum için bu konulara öteden beri pek fazla temas etmek istemiyorum. Fakat tüm Kafkas tarihi hakkında olduğu gibi bu iki önemli Kafkas lideri hakkında “Son Vubıh” kaynaklı uydurma bilgiler de aktarılıyor genellikle. Bu iki insan, amca yeğen durumunda aslında. İkisi de Berzeg’lerin Degumuko kolundan olduğu için, çoğu zaman bu iki kişi karıştırılıp bir kişi gibi anlatılıyor. İkisini birleştirip 1700’lerden 1800’lere kadar 110 sene yaşayan tek bir insan varmış gibi makaleler bile yazılıyor. Bu hataya Ğuaze gazetesinde (1911 – 12), rahmetli Met Yusuf İzzet Paşa’nın iyi niyetli bazı makalelerinde bile rastlanabiliyor. Bu gibi apaçık yanlışları olsun düzeltmek gayesiyle, onların biyografilerini de bulabildiğim kadarıyla kitabıma ekledim. Bu liderlerin ikisi de,dava ve silah arkadaşlarıyla birlikte, Edirne Anlaşması’ndan 1864’e kadar olan dönemde, yani Kafkas bağımsızlık savaşının en yoğun ve hareketli döneminde Kafkasya’nın direnişine çok büyük katkıda bulunmuşlardır. Özellikle de Vubıhlar’la Adigelerin, Abazalar’ların hatta bir kısım Karaçaylılar’ın siyasi ve askeri açıdan bir araya gelmelerini, birlikte mücadele etmelerini tetikleyen insanlardan ikisidirler.

Guşıps:  Bu iki liderin dini yönü var mıydı peki?

Sefer E. Berzeg: İkisi de namazını kılan Müslüman insanlardı. Hacı İsmail Degumuko Berzeg hac dönüşünde gemide vefat etmiş, köyüne götürülüp gömülmüştü. Yeğeni olan Hacı Giranduk, Türkiye’ye geldikten sonra da ikinci kez hac ziyaretine gitmişti. Bu Hac ziyaretlerinden ilkinde Mısır’da ve İstanbul’da Kafkasya’ya yardım sağlamak için bazı siyasi görüşmeler de Kafkasya’ya yardım için görüşmeler yapmış ve bunlardan bazı sonuçlar da almıştı. Yani hem hac ziyaretini yapmış hem de Kafkasya için bazı siyasi getiriler sağlamaya çalışmıştı. Ama her iki liderin de kişisel profilleri ve sürükledikleri mücadele Dağıstan’da ve Çeçenya’da olduğu kadar dinsel argümanlara değil, yurtseverliğe dayanıyordu. Onlar için İslam dini daha çok kültürlerinin bir parçasıydı.

Guşıps: Gerek Kafkasya’dan gerekse diasporadan bir çok siyasetçi, sanatçı, asker ve bilim insanının biyografisi var kitabınızda. Bunların bir çoğu da şimdiye kadar Vubıh oldukları bilinmeyen kişiler galiba, öyle değil mi?

Sefer E. Berzeg: Kafkas toplumunda aslında herkesin hangi kökenden geldiği bilinir. Bunu yazanlar bilir en azından. Bilmeyenler ilgilenmeyenler için zaten sorun yoktur. Örneğin ben Berzeg’im, Vubıh olarak biliniriz. Ama Berzegler öteden beri hem Abazalar hem de Adıgelerle sürekli ilişki içinde olan bir soydur. Berzeg’lerin asli özelliği Kafkasyalı olmaktı, Vubıh olmayı ve kabilecilik gibi duyguları hiçbir zaman ön plana çıkarmadılar. Genel olarak tüm Vubıhların da bu konularda oldukça bilinçli davrandıklarını ve kabilecilik gibi çağdışı duyguları öne çıkarmamayı yeğlediklerini düşünüyorum, Rus tarihçileri bile öyle yazıyorlar. Örneğin Vubıhlar 1840’ta Hacı İsmail Degumuko Berzeg’in önderliğinde,Karadeniz kıyısındaki Rus kalelerini harekete geçirdikleri Abaza ve Adıgelerle birlikte yok etmişlerdi. Bu olaylarda bilinçli bir şekilde, kendi bölgelerindeki Rus kalelerine değil de öncelikle Şapsığ ve Natuhay kıyılarındaki Rus kalelerine saldırmışlardı. Bu bilinçli ve politik bir davranışın sonucuydu. Hepimiz aynı ülke ve ortak yurdumuz için savaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı. Zaten o yıllarda kullanılan 12 yıldız ve üç oklu bağımsız Çerkesya bayrağı da bazılarının sandığı gibi sadece bir “Adıge bayrağı” ya da “Vubıh bayrağı” filan değildi. Rus istilasına karşı direnen tüm Kafkasyalıları sembolize ediyordu. O bayrağı kullanan insanların Meclisleri tarafından ilan edilen ve Avrupa’da da yayınlanan “Çerkesya Bağımsızlık Bildirisi” nde de, ayrı ayrı boylardan değil, Karadeniz’den Hazara kadar olan Kafkasya’dan bahsediliyordu. O çağın birçok insanının milli bilinci, günümüzde temelsiz ve ithal argümanlarla konuşup ortalığı karıştırmaya çalışan bazı gençlerimizden daha ileriymiş diye düşünüyorum.

Guşıps: Yeni kitap çalışmalarınız var mı peki sırada bekleyen? 

Sefer E. Berzeg: Vubıhların tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bir iki araştırmam bu yıl içinde – kısmetse – yayınlanacak. Vubıhlar’ın sürgüne kadar olan tarihleri ve Kafkas diasporası içindeki konumları olarak iki kitap halinde de basılabilir. Elimde 1995’te Samsun’da iken yayınladığım “Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü” adlı kitabımın oldukça genişletilmiş bir versiyonu da basılmayı bekliyor. Hazırda “1877-78 Osmanlı Rus Savaşında Kafkasya ve Sürgündeki Kafkasyalılar” ve “Kafkas Diasporasında Kafkas – Çerkes Örgütlenmeleri “, “Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası (1864-2014) gibi birkaç çalışmam daha hemen hemen basılmaya hazır durumda bulunuyor.

Guşıps: Son olarak kitap yeni çıktı gerçi ama “Çerkes Vubıhlar, Soçi’nin İnsanlar (Portreler) adını taşıyan son kitabınızla ilgili geri dönüşler alıyor musunuz? Nasıl karşılandı Çerkes – Vubıhlar kitabı?

Sefer E. Berzeg: İşlediğim konular genel piyasa bakımından oldukça marjinal sayılır. Zaten bu nedenle benim kitaplarım kitapçı dükkanlarına da pek uğramazlar. Ama sonuç olarak bir işe yaradıklarını düşünürüm ve bu da bana yeter. Son kitaba oldukça hiç reklamı yapılmadığı halde ilginç şekilde yüksek bir talep var. Hiçbir Vubıh yerleşimi bulunmayan Antalya ve Adana’dan bile özellikle Vubıhlar, Adıge ve Çeçen ‘lerden talepler oldu ve kitabı istedi oralara bile epeyce kitap gönderdik. Daha da birçok yere de gönderildi ve gönderilecek. Doğal olarak bu tip kitapların “bestseller” olması da beklenmiyor. Ama fırsat bulmuşken reklamını da yapmış olayım. İsteyenler bu ve daha önceki kitaplarımdan mevcudu bulunanları bizzat benden, İleri Mah. Dedeefendi Sokak, Güven Apt. No:26/9, Kurtuluş- Ankara adresinden de sağlayabilirler.

Kaynak: gusips.net

Karachay-Cherkess Republic

Карачаево-Черкесская Республика

Къарачай-Черкес Республика

Къэрэшей-Шэрджэс Республикэ

 

 

Başkent: Cherkessk
Cumhur Başkanı: Mustafa Azret-Aliyevich Batdyyev
Başbakan: Vera Mikhaylovna Moldovanova
Nüfus: 439.470 (2002)
Yüzölçümü: 14.100 km2
Nüfus yoğunluğu: 82 kişi/km2
Resmî dil(ler): Karaçayca, Çerkesce, Abhazca, Nogai, Rusca
Saat Dilimi: UTC+3
Milli Marş Dinle-İndir
Resmi Sitesi:

 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
RT @pinarkutarba: Tarih değişti. :) 16 şubat 15 ile 17 arası Ankara kitap fuarındayım. Hepinizi beklerim. https://t.co/xZ8bogkQw2
https://t.co/MYxFtDO6zm
RT @baglarbasi_xase: Haydi gelin; birlikte bir şarkı söyleyelim, qafe eşliğinde Jıneps'in öyküsünü dinleyelim. Çerkeslerin 100 yıllık diasp…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler