1  Abhazya, halkιn sana teşekkür etti mi?

2  Abhazya, hedef başlangιcιn sonudur.

3  Abhazya, seri olmak önemlidir, dayanιklι olmak daha iyi.

4  Abhazya, seni tanιmayanlar henüz yaşamadι.

5  Abhazya, bir evladιn olmak istiyorum.

6  Abhazya, Tanrι seni kalbine gömmüş olmalι.

7  Abhazya, gün ağarιrken kιzιllaşan dağlarιn, hayatιn kanιdιr.

8  Abhazya, Karadenizde güneşin batιşι, mehtabιn doğuşudur.

9  Abhazya, ne zaman halkιn sesini duyacaksιn?

10  Abhazya, tabiat kalplerin dokturudur.

11  Abhazya, yeni yιl, tarihin bir saniyesidir.

12  Abhazya, halkιn, yorgun ve bitkin.

13  Abhazya, kalbin kιvιlcιmι yanmaya başlιyor.

14  Abhazya, sevgin sonsuz olmalι.

15  Abhazya, gecenin karanlιğιnda tüm kediler külrengidir.

16  Abhazya, toprağι ilk kim işlemege başlayacak.

17  Abhazya, para, yeteri kadar olmayan bir nesnedir.

18  Abhazya, bir At, bir arabadan daha iyidir, çünkü benzine ihtiyacι yok.

19  Abhazya, ülken kιş uykusunda, uyandιracak bir güneşe ihtiyacι var.

20  Abhazya, turist, hoşgelen, ödeyen bir misafirdir.

21  Abhazya, ülkendeki arιlar en çalιşkanlarιdιr.

22  Abhazya, hayata üşüyorum.

23  Abhazya, hayatιn kadehi henüz senin yanιndan geçmedi.

24  Abhazya, tüm bunlarι yaratan hayatιn tanrιsιnι dinle.

25  Abhazya, iş zenginleştirir.

26  Abhazya, işşizlik, çocuksuz bir aileye benzer.

27  Abhazya, alkol, ruhun cehennemidir.

28  Abhazya, sadece meyvalarιn halkι beslemeye yeter.

29  Abhazya, dünya ayaklarιnιn önünde yatιyor.

30  Abhazya, senin yoksulluğun, düşmanlarιnιn rιzkιdιr.

31  Abhazya, neden beni hayatιmιn en acι saatlerinde yalnιz bιraktιn.

32  Abhazya, halkιnιn kalkmasιna yardιm et.

33  Abhazya, seni kim seviyor, canιm ülkem.

34  Abhazya, memnuniyetle evlenirim seninle, lakin, milyonlarca insanla paylaşmam gerekir seni.

35  Abhazya, sen hayatιmιn sinirlerisin.

36  Abhazya, hayatιn ruhu senin içinde.

37  Abhazya, dünya bir günde inşa edilmedi.

38  Abhazya, halkιn seni seviyor.

39  Abhazya, politikacιlarιnda sadece bir insan.

40  Abhazya, evlatlarιna bir yaşam şansι ver.

41  Abhazya, yemek, dostlarιn olduğu yerde yenir.

42  Abhazya, kιzlarιnιzι saklamayιn, çünkü onlar hayatιn çiçekleridir.

43  Abhazya, ablukanιn diğer tarafιndada dostlar var.

44  Abhazya, ressam ve sanatçιlar sadece bir anι tutarlar, sizin önünüzde tüm bir yaşam var.

45  Abhazya, şarkιn, meleklerin şarkιsι.

46  Abhazya, minibüslerin salyangozlardan daha hιzlι.

47  Abhazya, kötülüğünü isteyen daima yanιndakidir.

48  Abhazya, para yol üstünde yatιyor, sadece eğilmek gerekir.

49  Abhazya, tabiat, kanunlarιnι bize önveriyor.

50  Abhazya, hayat treni henüz gitmedi.

51  Abhazya, erkeklerin daha büyük görevler için varlar.

52  Abhazya, şairlerin senin dilini unutmadι.

53  Abhazya, sesini dünyaya karşι yükselt.

54  Abhazya, sesin, Kanun olmalι.

55  Abhazya, nerede seni takdir eden ve yücelten insanlar.

56  Abhazya, ruhun, insanlιğιn özüdür.

57  Abhazya, herkes senin güzelliğini yaşayabilmeli.

58  Abhazya, yapιlacaklardan konuşmayalιm, hemen başlayalιm çalιşmaya.

59  Abhazya, sen hayatιn ve insanlιğιn ruhusun.

60  Abhazya, tabiatιn, kalplerι açsιn.

61  Abhazya, Karadenizin kιyιsιndaki ülke.

62  Abhazya, dağlarιn ve vadilerin ülkesi.

63  Abhazya, bal ve süt akan ülke.

64  Abhazya, nehirlerin tabiatιn can damarι.

65  Abhazya, bereketliliğin sιnιr tanιmιyor.

66  Abhazya, nehirlerin Altιn Post kadar saf.

67  Abhazya, paylaşmadan önce hasat etmek gerekir.

68  Abhazya, hayat ile yaşamayι öğren.

69  Abhazya, şarabιn, hayatιn yaşam suyu.

70  Abhazya, pesimizmin ülkesi.

71  Abhazya, seslenmeni duydum.

72  Abhazya, seslenmene kim cevap verdi?

73  Abhazya, hayat bugün başlιyor, yarιn değil.

74  Abhazya, ah benim Abhazyam, insan seni sevebilmeli.

75  Abhazya, pιnarlarιn ruhun kadar saf.

76  Abhazya, yeni misafirlerine iyi bak.

77  Abhazya, araba sürücülerin şeytanιn arkadaşlarι.

78  Abhazya, şarabιn zevkine bak ama, akιllιca iç.

79  Abhazya, sahillerinde dünyadaki insanlardan daha çok taş var.

80  Abhazya, ülken, rahatlιk için yaratιlmιş.

81  Abhazya, ahalinin kökeni asil kandan.

82  Abhazya, yaşlιlarιnιn yaşιna dikkat et.

83  Abhazya, bir çocuğun doğumu, tarlada tohumun yeşermesi gibidir.

84  Abhazya, köpeklerin, dostu ve düşmanι tanιyor.

85  Abhazya, otobüslerin sadece insan ve hayvan değil, yenilikler de taşιyor.

86  Abhazya, diasporadaki evlatlarιn ülkelerine sahiplensinler.

87  Abhazya, zamanιn işaretleri senin için iyi.

88  Abhazya, senin lisanιn cennetin övgü şarkιsι.

89  Abhazya, evlatlarιnιn güçlü bir devlete ihtiyacι var.

90  Abhazya, ömrün, evlatlarιnιn ömrü kadar.

91  Abhazya, damadιnι tetkik ettikten sonra evlen.

92  Abhazya, devletin doğuşu yaklaşιyor.

93  Abhazya, mandalinalarιn cennet nektarι gibi tatlι.

94  Abhazya, lisanιnι unutma, çünkü o dedelerinin mirasι.

95  Abhazya, çok kişiler seni seviyor, lakin çok az kişiler beğeniyor.

96  Abhazya, tanrι evini buraya kurmuş bile.

97  Abhazya, kιzlarιn, cennetin melekleri.

98  Abhazya, beceriksizliğin, yuvarlanmasι gereken bir taş.

99  Abhazya, davarlarιn, sokaklarιn polisi.

100  Abhazya, dilin, acιka kadar acι.

101  Abhazya, saatlerin 1992 den beri durdu.

102  Abhazya, sadece birlikte  kuvvetliyiz.

103  Abhazya, ülken, cennetin yağmuruna ihtiyaç duyuyor.

104  Abhazya, suyun, yaşamιn ve verimliliğin pιnarι.

105  Abhazya, geleceğin, geçmişte.

106  Abhazya, tabiatιn, paha biçilmez.

107  Abhazya, yokluktaki dostlarιnι hatιrla.

108  Abhazya, düşmanlarιnι unutma, zira onlar geleceğin dostlarι olabilirler.

109  Abhazya, insan düşmanιnι sözle yener, silahla değil.

110  Abhazya, eldeki silah ancak onu taşιyan kişi kadar kuvvetlidir.

111  Abhazya, barιşιn şarkιsιnι dinle.

112  Abhazya, insan barιş için mücadele etmeli.

113  Abhazya, barιş, öğrenilmesi gereken bir kelime.

114  Abhazya, barιşι korumak, savaşmaktan daha zor.

115  Abhazya, bir Kιş dahi, beklenmedik bir anda gelebilir.

116  Abhazya, İlkbahar, Yaz´ιn başlagιcιdιr.

117  Abhazya, dakik ve temiz olmak bir özelliktir.

118  Abhazya, İlkbahar, ekim zamanιdιr.

119  Abhazya, Yaz, duygu zamanιdιr.

120  Abhazya, Sonbahar, hasat zamanιdιr.

121  Abhazya, Kιş, düşünme zamanιdιr.

122  Abhazya, Bilge´lerini ve onlarιn hayat tecrübelerini düşün.

123  Abhazya, Cehennemi unut, Cennet seni bekliyor.

124  Abhazya, Batι´dan gelen herşey, illaki iyi değil.

125  Abhazya, sokaklarιnι temizle, çünkü bir misafir düşebilir.

126  Abhazya, ağaçlarιn, evlatlarιnιn ciğerleri.

127  Abhazya, sana aşιk oldum.

128  Abhazya, ιrmaklarιn, yιldιzlι bir gece kadar berrak.

129  Abhazya, kahramanlarιnιn adlarι hiç unutulmayacak.

130  Abhazya, hepimiz birer kahramanιz, kendi çapιmιzda.

131  Abhazya, sen, dünya birliği ülkelerinin yιldιzιsιn.

132  Abhazya, azizler sana yürüyerek geliyorlar.

133  Abhazya, kültürünü unutma, zira o, senin düşünebildiğinden daha eski.

134  Abhazya, her ülkenin kültüre ve sanatçιlara ihtiyacι var.

135  Abhazya, sanatçιlarιn, gökyüzünün eksik yιldιzlarι.

136  Abhazya, sanatçιlar bir ülkenin dilidir.

137  Abhazya, kültür, yaşamιn bir ifadesidir.

138  Abhazya, kültürsüz bir hayat yavandιr.

139  Abhazya, Kafkasyanιn dağlarι seni koruyor.

140  Abhazya, ne zaman yürümeyi öğreneceksin.

141  Abhazya, deniz, balιkçιlarιn zenginliğidir.

142  Abhazya, uyan, Gelecek yakιn.

143  Abhazya, Tanrι seni iyi ve kötü günlerde kolluyor.

144  Abhazya, sen, dünyadaki cennetsin.

145  Abhazya, ganimetlerini tüm dünya ile paylaş, ve sadece dostlarιn olacak.

146  Abhazya, çocuklarιnιn ve gençlerinin eğitimini unutma, zira onlar senin geleceğini etkileyecekler.

147  Abhazya, benim Abhazyam, tohum yeşeriyor.

148  Abhazya, tüm saatler aynι istikamete yürüyor.

149  Abhazya, dünya seni ve evlatlarιnι bekliyor.

150  Abhazya, arzularιn bir rüya olarak kalmasιn.

 

OSMANLI KAYITLARINDA "ABAZA TAİFESİNDEN" OLDUKLARI SÖYLENEN AŞİRETLER VE YERLERİ

Abazeh: Gürcistan Sohum Anapa Doğu Karadeniz kıyıları

Abaza: Kuban Nehri boyu (Kafkasya)

 

Candı: Kuban Nehri boyu (Kafkasya)

Hutunibeğ: Kuban Nehri boyu

Karzık (Kazrık): Kuban Nehri boyu

Keç: Kuban Nehri boyu

Memri: Kuban Nehri boyu

Saşe: Kuban Nehri boyu

Sührabbeğ: Kuban Nehri boyu

Şaca (Şace): Kuban Nehri boyu

Şükray (Şüküray): Kuban Nehri boyu

Urdana: Anapa ve Sohum kaleleri beyninde (Kafkasya)

Abuna (Avuna): Sohum ve Anapa beyninde (Karadeniz kıyısı)

Ada-i Şahi: Kuban Nehri boyu (Kırım)

 

Aridli (Arid): Erzurum Eyaleti Kuban N. boyu (Kafkasya)

Bezdek: Kuban Nehri boyu

Cuhş: Kuban Nehri boyu

Basavoğlu (Reftahbeğ): Kuban Nehri boyu

Goba (Goya): Kuban Nehri boyu Sohum Anapa etrafı

 

Haze (Hazek Hazdek): Kuban Nehri boyu

Keşmay: Kuban Nehri boyu

Karaşay: Kuban Nehri boyu

Natokac (Natuhac Natukac Natohac): Kuban Nehri boyu Kırım Gürcistan - Abaza & Çerkes Taifesinden.

Nişaho (Neşahov): Kuban Nehri boyu

Şobaşeyh (Şobaşıh): Kuban Nehri boyu

Ubuş (Obuş): Kuban Nehri boyu

Urbeğ: Kuban Nehri boyu

Noğobes (Noğobis): Kuban Nehri boyu 

 

(Bk. Cevdet Türkay Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Camaatler)

Osmanlı Arşivleri en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak bir çok millet için özellikle de Kafkasyalılar için hala keşfedilmeyi beklemektedir

Abhazlar (Abazalar)

Aralık 28, 2018

Abhazlar kendilerine Apsuva, ülkelerine de Apsnı, yani ‘canlar ülkesi’ adını verirler. Türkiye’de genel olarak Abaza adıyla bilinmelerine karşılık, Kafkasya’da bu halkın iki grubu ayrı ayrı ‘Abhaz’ ve ‘Abaza’ (Abazin) olarak adlandırılır. 14. ve 15. yüzyıllarda Abhazların bir kısmı Kafkas dağlarını geçip Kuzey Kafkasya’ya, Kuban ve Kuma nehirleri boyuna yerleşmiştir. Tapanta veya Bashağ olarak olarak adlandırılan bu grubu, 17. yüzyıl başlarında Aşharuva (’dağlı’) adı verilen soydaşları izledi. Onlar da Abhazya’nın dağlık bölgelerinden inerek Kuzey Kafkasya’ya yerleştiler. Bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayan bu grup ‘Abazin’, tarihi anavatanları Abhazya’da yaşayanlar ise ‘Abhaz’ olarak adlandırılır. Her iki grubun yaşadığı Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde Abaza adı böyle bir ayrım içermez. Ancak son yıllarda ‘Abhaz’ da ayrım yapılmadan ‘Abaza’ yerine kullanılmaya başlamıştır. Abhazlar (Abazalar) Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde genel olarak ‘Çerkes’ tanımına dahil edilirler.

Abhazlar (Abazalar) tarihin bilinen ilk dönemlerinden beri Abhazya’da yaşayan Kafkasya’nın yerli halkıdır. Dil ve köken olarak Çerkeslerle (Adığe) akrabadırlar. Türkiye’de Abhazlar (Abazalar) yoğun olarak İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bilecik, Bursa (İnegöl), Eskişehir, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas (Şarkışla), Adana (Tufanbeyli), Yozgat, Çorum, Amasya ve Samsun’a bağlı köylerde yaşarlar.

19. yüzyıl ortalarında Abhazya’da 170-180 bin, Kuzey Kafkasya’da Kuban bölgesinde 40-50 bin Abhaz-Abaza yaşıyordu. 1864’te sona eren Kafkas-Rus Savaşı sonucunda ve daha sonra Abhazya’da yaşanan (1866 ve 1877) ayaklanmalara bağlı olarak çoğu Osmanlı topraklarına sürgün edildi. Bugün Abhazya’da 120 bin, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde 30 bin Abhaz-Abaza yaşamaktadır. Ayrıca sürgün sırasında Gürcistan’ın güneyine, Acara bölgesine yerleşmiş Abhaz köyleri vardır. Türkiye’de ise yaklaşık 100-150 bin Abhaz vadır. Mısır, Ürdün ve Suriye’de de Abazalar yaşamaktadır.

Eski Abhazların geleneksel uğraşı tarım, otlak hayvancılığı, arıcılık ve avdı. Tipik yerleşim bahçe, bostan, bağ v.b. ile çevrili, birbirinden uzak, çiftlik tipi yerleşimlerdi. 19. yüzyılda Abhazlar, genellikle aynı soydan kişilerin oluşturduğu mahallelerden (ahabla) meydana gelen köy toplulukları (akıta) halinde yaşarlardı. Eski konutları yuvarlak ya da dörtgen şeklinde, saz çatılı örme evlerdi. Sonradan, yerden sütunlarla kaldırılmış, çok odalı, tahta kaplı eğimli çatısı olan ahşap evler (akuaskâ) yapmaya başladılar. Akuaskânın ön cephesinde ağaç oymalarla süslenmiş geniş bir veranda uzanırdı. Abhazların bugünkü köy evleri genellikle iki katlı, çok odalı, taş veya tuğla evlerdir.

Abhazlar arasında Bizans aracılığıyla 4. yüzyılda Hıristiyanlık, Osmanlılar aracılığıyla da 16. yüzyıldan itibaren Müslümanlık yayıldı, bu dinlerin inançları pagan inançlarla kaynaştı. Abhazlar bugün de iki dinli bir halktır. Abhazya’daki Abhazların çoğu Hıristiyan, bir kısmı da Müslümandır. Kuzey Kafkasya’da, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde yaşayanların ise tamamı Müslümandır. Ancak hiçbir din Abhazların toplumsal yaşamına tamamen nüfuz etmemiştir. Toplamsal yaşamı ve kuralları kâbz denilen Abhaz gelenekleri, örf-adet hukuku belirler. Eski çoktanrılı inançların izleri bugün de görülmektedir. Her soyun kendi koruyucu tanrısı ve kendisine ait anıha denilen kutsal korusu vardı. En üst tanrı Ançüa, av tanrısı Ajüeypş, yıldırım tanrısı Afı vd. ile ilgili inançlar, tek tanrılı dinlerin inançlarıyla birlikte yakın zamanlara kadar korunuyordu.

Feodal toplum yapısı 19.yüzyılda büyük ölçüde korunuyordu. Üst feodal kesimi prensler (tavad) ve asilzadeler (aamsta) oluşturuyordu. Serfler de kendi aralarında üç kategoriye ayrılıyordu: anhayü, amatsurazku ve agırvua (veya ahuyü). Üst feodal kesimle serfler arasında aşnakuma denilen bir ara sınıf bulunuyordu. En alt sınıfı ise köleler (ahaşala) ve azatlar oluşturuyordu.

Abhazların geleneksel aile yapısı da ataerkil özellikler taşır. Her Abhaz, kökleri yüzyıllar öncesine uzanan bir soya (ajüla) mensuptur. Sayıları binlere ulaşsa bile aynı soya mensup olan ve aynı soy adını taşıyan herkes birbiriyle akraba sayılır ve aralarında evlenme yasağı vardır. Bu yasağa anne tarafından akrabalar da dahildir. Komşuluk ve akrabalık dayanışması, konukseverlik, kan davası, yaşlılara saygı geleneksel Abhaz yaşamında önemli yer tutar. Yaşlılar bugün de ailede ve toplumda özel bir saygı görürler. Bu, Abhazların uzun ömürlülüğünün sosyal nedenlerinden biri sayılır.

Abhazların etno-psikolojik yapısı büyük ölçüde, bireyin toplumla ve doğayla ilişkisini düzenleyen geleneksel Apsuvara (Abhazlık) normlarıyla biçimlenmiştir. Ortaçağ Avrupa şövalyelerinin seçkin davranış biçimini anımsatan, incelikle işlenmiş davranış-görgü normları Apsuvara’nın ayrılmaz parçasıdır. Abhazların günlük yaşamdaki davranışları bugün de biraz seramonik özellikler taşır.

Murat Papşu Atlas, Mart 2003

“Tanrı bütün insanları özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazya’yı da unutmasın!” 
Geleneksel Abhaz Duası’ndan 

Abhazya Cumhuriyeti; Apsnı, Tanrı’nın kendisi için ayırdığı cennet ülke, 1200 yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz ulusunun anayurdu, eski Sovyetler Birliği’nin Rivyerası, Canlar Ülkesi...


Abhazya, kuzeyde Kafkas Dağları ile güneyde Karadeniz arasında kalan, doğudan batıya Karadeniz boyunca dar bir şerit olarak uzanan küçük ve şirin bir ülkedir.1 Yüzölçümü 8600 km², nüfusu 340.000’dir. Ülkenin etnik oluşumu; %40 Abhaz, %18 Gürcü, %16 Ermeni, %16 Rus şeklindedir. Cumhuriyetin başkenti Sohum (Akua), diğer başlıca kentleri ise Gagra, Gudauta, Oçamçıra, Tkvarçal ve Gal’dir. 

Abhazya’nın ekonomisi turizm ve tarım ağırlıklıdır. Başlıca tarım ürünleri; tütün, çay, narenciye, üzüm, mısır, fındık, sebze ve meyvedir. Ekime elverişli çok az alan (yüzölçümünün yüzde 20’si) olmasına rağmen, toplam istihdamın %27’sini karşılayan tarım sektörünün gayri safi milli hasıla içindeki payı yüzde 36’dır. Tarımın yanı sıra hayvancılık ve balıkçılık da Abhazya için önemli bir gelir kaynağıdır.2 

Abhazya eskiden “Sovyetler Birliği’nin Rivyerası” olarak adlandırılırdı. Kıyı şeridi, deniz ve güneş turizmi açısından uzun bir sezona (Mayıs-Ekim) sahiptir. Kıyıdan Kafkas Dağları’na uzandıkça dağ ve kayak turizmine elverişlidir.3 

Zengin bitki örtüsü, çok sayıda kültürün bir arada oluşu, binlerce yıl gerilere giden tarih hazinesi ve insanı şaşırtan doğal oluşumlarıyla birlikte Abhazya, dünyanın önemli turizm merkezlerinden biridir. Abhazya’da otel, motel, kamping, tatil köyü, özel dinlenme ve sağlık merkezleri gibi yüzlerce tesis bulunmakta ve yatak kapasitesi 25 bini bulmaktadır.4 

Abhazya, tarım ve turizm lehine bilinçli bir şekilde sanayiden uzak tutulmuştur. Ülke, zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Yapılan sondajlarla büyük ekonomik değere sahip altın, gümüş, demir, bakır, civa, kömür, barit, dolamit, tebeşir taşı, kalsit, kireç, granit ve mermer rezervleri tespit edilmiştir. Bunların yanı sıra çok kaliteli seramik toprağı ve maden suyu kaynakları vardır.5 

Abhazya; kara, hava, deniz ve demir yolu ulaşımı bakımından çok avantajlıdır. Eski Sovyetler Birliği’nin hemen her bölgesine havayolu, karayolu ve demiryoluyla bağlantılıdır. Ayrıca, Karadeniz sayesinde, dünyaya açılmaktadır.6 

Abhazya topraklarının otokton halkı olan Abhazların geçmişi, bu ülkenin tarihi ile özdeştir. Arkeolojik bulgular Abhazya topraklarının insanoğlunun en eski yerleşim birimlerinden biri olduğunu göstermektedir. Son yıllarda ortaya çıkarılan eserler taş devrinden beri sözünü ettiğimiz topraklarda insanoğlunun var olduğunu kanıtlamaktadır.7 

Abhazya eski bir Hıristiyanlık diyarıdır. Sonradan, 17-18. yüzyılda İslam’ın etki alanına girse de Abhazya’daki Hıristiyan topluluk her zaman, özellikle bu yüzyılda daha kalabalıktı. Sık sık rastlanan, Abhazların istisnasız Müslüman olduğu iddiası ya tarihi-etnografik cehaletin, ya da “İslam fundamentalizmi” kartının bilinçli olarak oynanmasının sonucudur ki böylelikle Abhaz-Gürcü anlaşmazlığı için basitçe “ebedi Hıristiyanlık-Müslümanlık çatışması” şablonu içinde hüküm vermek mümkündür.8 

M.Ö. 13-12. yüzyıllarda kurulan ve Yunan mitolojisinde çokça söz edilen Kolkhide Devleti bir Abhaz-Laz organizasyonudur. Gürcü tarihçiler her ne kadar bu devletin Migrel-Laz devleti olduğunu savunsalar da Rus araştırmacı Turçaninov, Kolkhide dilinin Abhazca olduğunu ve Abhazca’nın eski SSCB halklarının dilleri arasında ilk yazılı dil olduğunu ispatlamıştır.9 

Tarihsel süreç içinde Abhazların orijinal adından ilk kez Romalılar döneminde söz edildiğini görüyoruz. Kolkhide Krallığı M.S. 2. yüzyılda Romalılar tarafından yıkıldı. Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a taşınıp Bizans İmparatorluğu olduktan sonra da Kolkhideliler (Abhaz ve Laz halkları) bu imparatorluğa tabi kaldılar.10 

M.S. 4-6. yüzyıllar arasında Abhaz ve Laz halklarının ülkesi olan Kolkhide toprakları Bizans ve İran ordularının boy ölçüşme sahası haline geldi. Bölge bir Bizans’ın bir İran’ın eline geçiyor, savaşı kim kazanırsa kazansın zararı Abhaz ve Laz halkları çekiyordu.11 

6. yüzyılda Bizans İmparatoru Justinyen, Abhaz ve Laz halklarını Hıristiyanlaştırdı. M.S. 550 ile 555 yılları arasında Abhaz kökenli halklardan Abazgi, Apsil ve Misimyanlar tek tek çağın süper gücü Bizans İmparatorluğuna karşı bağımsızlık savaşı verdiler ve bu savaşlarda soykırıma uğradılar.12 

8. yüzyılda Güney Kafkasya Arap istilasına uğradı. Araplar bu bölgeyi yüzyıllardır elinde bulunduran İranlıları darmadağın edip bölgenin tamamını ele geçirdiler. Gürcü prensleri Mir ve Arçil, Arapların önünden kaçarak Abhazya (Abazgia)’ya sığındılar. Arap orduları onların peşinden Abhazya topraklarına girdi. Abazgia’lılar Anakopya kalesinde şiddetli bir çarpışmadan sonra Arap ordusunu yenilgiye uğrattılar. Bu olay, Abhaz tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır.13 

Abhazlar bu tarihten sonra Lazika’yı da ele geçirdiler. Ardından birçok Gürcü bölgesi Abhazya Krallığı denetimine girdi. 8. yüzyıl ile 10. yüzyıldaki dönemde Abhaz Krallığı bünyesinde bir araya gelen Gürcü kökenli halkların ortak otorite altında etnik konsültasyona girdiği ve günümüz Gürcü halkının temelini oluşturduğu birçok tarihçinin ortak yorumudur. Yani, Gürcü ulusu Abhaz Krallığı’na çok şey borçludur.14 

Abhaz Krallığı adını taşıyan devlet 10. yüzyılda hanedan değiştirirken adı da “Abhaz, Ran, Kahet, Somet Krallığı”na dönüşmüştür. 13. yüzyılda Celalettin Harzemşah tarafından yıkılan bu devlet hemen ardından gelen Moğol istilasından sonra tamamen dağılmıştır. Bu dağılma sonucunda Gürcü kökenli halklarla Abhazlar ayrılınca Abhaz Krallığı Abhazya’dan ibaret küçük ve sönük bir devlet haline gelmiştir. Ancak bu tarihten sonra da varlığını sürdürmüştür.15 

İspanyol gezgin Villadestes’in 1428 yılında yaptığı dünya haritasında gösterilen 58 devletten biri Abhazya’dır. Bu haritada Abhaz devleti ve bayrağı işlenmiştir.16 

Abhazya, 1578 yılında Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlılar Abhazya Kraliyet ailesine dokunmamışlar ve Abhazlar bu ailenin yönetiminde Sohum Sancağı adı ile Osmanlı İmparatorluğu’na tabi bir özerk birim olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.17 

17. yüzyılın sonlarına doğru Migrellerin zayıflamasından yararlanan Çaçba (Şervaşidze) Hanedanı güney sınırlarını tekrar İngur nehrine kadar genişlettiler. Aldıkları topraklardaki Abhaz nüfusunu arttırarak pozisyonlarını güçlendirdiler. Çaçba’lar 1705 yılında topraklarını üçe böldüler: Kardeşlerden biri Kuzey Abhazya’yı (Gagra’dan Kodor’a kadar), ikincisi Orta Abhazya (Abjıva)’yı (Kodor’dan Galidza’ya kadar), üçüncüsü Güney Abhazya’yı (Galidza’dan İngur’a kadar) aldılar. Sözünü ettiğimiz üçüncü bölgenin adı Çaçba Mirza Han veya Murza Khan’dan olmak üzere Murzakhan veya Samurzakhan adını aldı.18 

Rusya 16 Şubat 1801’de Gürcistan’ı ilhak ettiğini ilan etti. Ardından, Migrelistan 1803’te, İmereti ise 1804 yılında Rusya’nın denetimine girdi. Abhazya yönetimi 1810 yılında Rusya egemenliğini kabul etmesine rağmen Abhazların tamamı bu egemenliği kabul etmediler. Çarlık Rusya’sı ile Çerkesler arasındaki son savaş Ahçıpsı ve Aybga Abhazlarının topraklarında cereyan etti. 

Bilindiği gibi, Kafkas-Rus Savaşları’nın bitiminden sonra Çarlık makamlarının teşvik ettiği ve yerel feodal yöneticilerin kışkırttığı bir sürgün yaşandı. Bu sürgün neticesinde Abhazya, tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımlara sahne oldu. 19. yüzyılın ikinci yarısında 300.000’den fazla Abhaz Osmanlı topraklarına sürüldü. Sürgünler Osmanlı ülkesinde kök salarak büyük bir Abhaz diasporası oluşturdular. 

Sürgün sonrasında Çarlık, Abhazya’ya farklı etnik unsurları kolonize etmiştir. Esas olarak tek uluslu Abhazya hızla çok uluslu, çok dilli bir bölgeye dönüşmeye başlamıştır. Kolonizasyon ile Abhazya’nın demografik dengesi bozulmuştur. Sürgün ve sonuçları, 20. yüzyılın sonunda bölgede cepheleşmeye ve silahlı çatışmaya kadar varan anlaşmazlık düğümünün atılmasında kendi rolünü oynamıştır.19 

1918 yılı içerisinde Abhazya’da bir yerel Sovyet yönetimi kuruldu. Ancak Gürcü Menşeviklerinin Abhazya’yı kontrollerine geçirmeleri nedeniyle sürekli olamadı. Abhazya Halk Konseyi, Tiflis yönetiminin büyük politik baskısı altında, 20 Mart 1919 tarihinde Abhazya’nın özerklik antlaşmasını kabul etti. Antlaşma Abhazya’nın Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti’ne özerk birim sıfatıyla dahil olduğunu ilan ediyordu. 

21 Mart 1921’de Abhazya’da Sovyet egemenliğinin kurulması Gürcü varlığını sona erdirdi. Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 31 Mart 1921’de ilan edildi. Aynı yılın Aralık ayında Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “birlik antlaşması” yapmak zorunda kaldı. Dışişleri tamamen Gürcistan’ın yetkisine veriliyordu. Antlaşma Abhazya’nın Transkafkasya Federasyonu’na Gürcistan aracılığı ile girdiğini tespit ediyordu. 

Gürcistan ve Abhazya’nın karşılıklı ilişkilerinin anayasal-hukuki esasları daha sonra, III. Abhaz Sovyetleri Kongresi’nde (1 Nisan 1925) kabul edilen Abhazya Anayasası’nın maddelerinde de yer aldı. Anayasanın 4. maddesi “Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin özel birlik antlaşması temelinde Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile birleştiğini, onun aracılığıyla Transkafkasya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti’ne ve Transkafkasya Cumhuriyeti bünyesinde de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne girdiğini” tespit ediyordu. Aynı anayasanın 5. maddesinde Abhazya’nın egemen yapısı şöyle ifade ediliyordu: “Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, kendi topraklarında devlet iktidarını müstakil olarak ve başka herhangi bir iktidardan bağımsız olarak gerçekleştiren egemen bir devlettir.” 20 

Hukuki sürecin bundan sonraki gelişimi Abhazya’nın egemenlik haklarının sınırlandırılması yolunda ilerledi. 1931 yılında Stalin’in isteği ile Abhazya’nın statüsü düşürüldü ve özerk bir cumhuriyet olarak Gürcistan’a bağlandı. Bu karar Şubat 1931’de VI. Tüm Gürcistan Sovyetler Kongresi tarafından onaylandı. 

1930’lu yıllar boyunca Abhazya üzerindeki Gürcü asimilasyon politikaları resmiyet kazandı. Stalin ve gizli polis şefi Lavrenti Beria, Abhazlar üzerinde yoğun bir baskı oluşturdular. 

Abhaz dilinin öğretimi okul müfredat programından çıkarıldı ve yerine mecburi Gürcüce öğretim konuldu. Abhaz alfabesi Gürcü temelli alfabeyle değiştirildi. Yer adlarının birçoğu Gürcüce adlarla değiştirildi.21 Birçok kent, kasaba ve köyün Abhazca adı kaldırıldı, Gürcüce adlar konuldu. 17 Ağustos 1936’da gerçekleştirilen ad değiştirme operasyonu ile Abhazya’nın başkenti Sohum’un adı “Suhumi” olarak değiştirildi. 1948 yılından itibaren 1951 yılına kadar Abhazya tam kendi istedikleri gibi değişmişti. 147 yer ismi değişti.22 

Stalin’in baskıları Abhaz siyasi ve entelektüel elitini tamamen yok olma noktasına getirdi.23 Birçok aydın ve siyasi önder öldürüldü. 1940’tan itibaren bütün resmi dokümanlarda Abhaz sözcüğü kaldırıldı. Abhazlara isimleri unutturulmaya, şahsiyetleri körletilmeye başlandı. Abhazya sanki Gürcistan’mış gibi gösterilmeye başlandı.24 

Gürcüleştirme politikasının temel öğesi bilinçli olarak uygulanan iskan politikasıydı. 1940’lı yıllarda ve 1950’lerin başında Gürcistan’ın iç bölgelerinden Abhazya’ya on binlerce Gürcü yerleştirildi.25 “Göç” seli sonucunda Gürcüler Abhazya’daki en kalabalık topluluk oldu. Gürcüleştirme politikasının ideolojik dayanağı da, bazı Gürcü tarihçiler tarafından ortaya atılan, Abhazya’yı ezeli Gürcü toprağı, Abhazları da Gürcülerin etnik alt kollarından biri ilan eden teoriydi.26 

Süregelen kolonizasyon politikaları nedeniyle 1886 yılında 3989 olan Abhazya’daki Gürcü nüfusu 1959 yılında 158.221 kişiye ulaşmıştı. Aynı sürede Abhaz nüfusu ise 58.960’dan ancak 61.193’e çıkmıştı.27 

(...) Stalin’in sorumsuz devlet yönetimi döneminde, SSCB bünyesinde statüsü olumsuz yönde değiştirilen tek ülke Abhazya’dır. 10 yıllık süre içinde Abhazya’nın statüsü bağımsız cumhuriyetten özerk cumhuriyete düşürülürken, aynı zaman dilimi içinde diğer uluslarda basitten mükemmele doğru derece derece yükselen statüler kazandırılmıştır.28 

1954 yılına gelindiğinde artık ne Stalin vardı ne de Beria. Dolayısıyla Abhaz halkı için yepyeni bir dönem başlamıştı. Abhazca okullar yeniden açıldı, Abhaz alfabesi Gürcülükten kurtarılarak yeniden ulusal boyut kazandı. Sürgün üzerinden 70 yıl geçmesine karşın asimilasyon ve baskı politikaları yüzünden hiç artmayan Abhaz nüfusunda küçük de olsa artışlar başladı.29 

Stalin’in ölümünden ve Beria’nın kınanmasından sonra Abhazya’daki hızlı asimilasyoncu politika geçici olarak durduruldu. (...) Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi Stalin’in maskesini düşürdü ve sertlik politikalarının bitişiyle simgelendi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Temmuz 1956’da Cumhuriyetteki ulusal politikaların en belirgin çarpıtmalarını dile getiren “Gürcistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Çalışmalarının Hataları” başlıklı kararı çıkarttı. Kararda şu ifadeler yer alıyordu: “Abhazya ve Osetya’da Gürcü, Abhaz, Ermeni ve Oset halkları arasında yapay düşmanlık tohumları atılmış; Abhaz, Ermeni ve Oset kültürleri kasten yok edilmeye çalışılmış, bu halklara karşı kuvvete dayalı asimilasyoncu politika uygulanmıştır.” 30 

Meşhur Abhaz tarihçiler Z.V. Anchabadze ve G.A. Dzidzaria 1972’de şöyle yazmışlardır: “Beria ve suç ortakları Leninist ulusal politikayı açık seçik tahrif etmişlerdir. Abhaz halkının ulusal gelişimini engellemişler, Abhaz-Gürcü kardeşliğini bozmaya çalışmışlardır. Abhaz okulları kapatılmış, diğer yasadışı politikalar uygulanmış, Abhaz kültürü yok edilmeye gayret edilmiş ve kuvvete dayalı asimilasyon uygulanmıştır. Abhaz tarihi de şovenist amaçlarla çarpıtılmıştır. En iyi siyasetçiler, edebiyatçılar, sanatçılar ve diğer aydın unsurlar ortadan kaldırılmıştır.” 31 

Stalin ve Beria belasından kurtulan Abhazlar bütün güçleri ile varolma savaşına girişince Gürcü şovenistleri geri adım atmak zorunda kaldılar. 1978 yılında Gürcistan yönetimi “anayasa tadilatı” adı altında özerk cumhuriyetlerin yetkilerini kısmaya kalkınca Abhaz halkı ayaklanmış, mitingler yapılmış, 130 Abhaz aydını ve ileri geleninin imzaladığı bir protesto mektubu SSCB Yüksek Sovyeti’ne ulaştırılmıştır. SSCB Yüksek Sovyeti bu mektupta sıralanan şikayetleri dikkate alarak Abhazlar lehine bazı kararlar alınca ortalık durulmuştur.32 

1989 yılında Tiflis yönetimi Sohum’daki Dil Bilimleri Akademisi’ni Tiflis Üniversitesi’ne bağlamaya kalkınca Abhazlar bu olayı protesto etmek için bir miting düzenlediler. Bu mitinge 1000 kadar fanatik Gürcü silahlarla saldırınca olaylar çıktı ve bu olaylarda 20 kişi hayatını kaybetti.33 

Gürcistan ile Abhazya arasındaki ilişkiler sürekli gergin kalmıştır. Abhaz halkı Abhazya’nın Gürcistan bünyesinden çıkması için aralıksız gayret göstermiştir, ki bu, totaliter Gürcistan rejimi için eşi benzeri görülmemiş toplu protesto eylemlerine yol açmıştır, 1931, 1947, 1956, 1967, 1978, 1980, 1989, 1991 yıllarında... 

1992 Şubat’ında Gürcistan Geçici Askeri Konseyi, SSCB yasalarından sonra Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti yasalarını da ortadan kaldırarak 1921’deki Menşevik anayasasına döndü. Bu anayasa Abhazya Cumhuriyeti’nin hukuki varlığını içermediği için Abhazya Cumhuriyeti bir anayasa krizi ile karşı karşıya kaldı ve Gürcistan ile ilişkilerini belirleyen hukuksal temeller ortadan kalktı. Şöyle ki; 1921 yılında Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti ile eşit statüde bir cumhuriyet olan Abhazya, 1931’de SSCB yasaları dahilinde Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyet yapılmıştı. SSCB yasaları yürürlükten kalkınca, hatta Gürcistan Cumhuriyeti 1921 anayasasına dönünce Abhazya Cumhuriyeti’nin Gürcistan’a bağlılığı da bitmiş oluyordu.34 

Gürcistan yönetiminin uygulamalarından biri de, Gürcistan’ın Sovyet dönemi devlet yapılarını ve bunlar tarafından kabul edilmiş devlet-hukuk aktlarını yasal olarak geçersiz sayan bir dizi hukuki kararları kabul etmesi oldu. Gürcistan’da “Komünist ve Sovyet Kolonyal Mirasıyla Mücadele” sloganı altında gürültülü bir kampanya yürüten rejimin sorumsuz yöneticileri, bununla Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni bir arada tutan anayasal-hukuki esasları yıktıklarını anlamadılar, zira Gürcistan ve Abhazya’nın birliğine esas teşkil eden (1921) ve Abhazya’nın özerklik esaslarıyla Gürcistan’a dahil olduğu (1931) hukuki anlaşmalar geçerliliğini yitiriyordu.35 

Şubat 1992’de Gürcistan mevcut 1978 Anayasası’nı yürürlükten kaldırıp Sovyet öncesi 1921 Anayasası’na dönünce, Abhazya karşı adım atarak 1978 Abhazya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nı yürürlükten kaldırdı. Yeni anayasa kabul edilinceye kadar Abhazya’nın özerklik öncesi statüsünü tespit eden 1925 Anayasası’na dönüldüğü ilan edildi ve aynı tarihte Abhazya Parlamentosu egemenlik kararı aldı.(23 Temmuz 1992) 36 

Bu Anayasa’nın II. Bölümü’ne göre Abhazya, uluslararası hukukun öznesi, egemen bir devlet sayılıyordu. Aynı zamanda Abhazya Parlamentosu, federasyon antlaşması temelinde eşit özneli ilişkilerin kurulması için görüşmelere başlanması teklifiyle Gürcistan Yönetimi’ne çağrıda bulundu. Ancak Gürcistan Yönetimi, Abhazya ile siyasi diyalog kurmak yerine, 14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya silahlı saldırı başlatarak güç kullanmayı seçti.37 


Abhazya-Gürcistan Savaşı 

Sohum televizyonu 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan gece Gürcistan Devlet Konseyi’ne bağlı bini aşkın Gvardiya askerinin tank ve helikopterler eşliğinde Gürcistan sınırını geçerek egemen Abhazya Cumhuriyeti’ne haince saldırdığını haber verdi.38 

Gürcistan Devlet Konseyi 14 Ağustos günü öğleden sonra saat 4’te duruma hakim olduğu kanısıyla gerçek amacını açıkladı ve “Abhazya’nın Gürcistan’ın ayrılamaz bir parçası olduğunu, bu nedenle birliklerini Abhazya’ya karşı harekete geçirdiğini” bildirdi. 

Dünya Çerkes Birliği Başkanı Yurıy Kalmık, Nalçik’te bir bildiri yayınlayarak “Kuzey Kafkasya halklarını, Güney Rusya’daki Kazakları, özgürlük, şeref ve bağımsızlığa değer veren tüm insanları” Abhazya Cumhuriyeti’ne yardıma çağırdı. Yurıy Kalmık aynı zamanda, Abhazya’yı yalnız bırakmayacaklarını açıklayarak, gönüllüleri kardeş Abhaz halkını savunmaları için göreve çağırdı. 

15 Ağustos günü Adıgey Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta Adıge Halk Cephesi ve Adıge Halkının Genel Kongresi öncülüğünde büyük bir miting yapıldı. Halk arasından çıkacak 20-45 yaş arasındaki gönüllülerin savaşmak üzere Abhazya’ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Tüm Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Abhazya Halkı ile Dayanışma Komiteleri oluşturuldu. 

Abhazya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba 17 Ağustos’ta bir bildiri yayınlayarak tüm dünya ve Kuzey Kafkasya halklarından yardım istedi. Aynı gün Türkiye’de Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi resmen faaliyete geçti. 

Abhazya başkenti Sohum ile “Kardeş Kent” ilan edilmiş olan Adapazarı’nda büyük bir miting düzenlendi. Binlerce kişi E-5 karayolunu trafiğe kapatarak haykırdı: “Abhazya Yalnız Değilsin!”, “Katil Şevardnadze!”, “Abhazya, seni kan gölüne çevirenleri içinde boğacağız!”. Abhaz ve Adıge bayrakları Türkiye’de ilk defa evlerden miting alanlarına çıkarılıyordu. İlk olarak 50 gönüllü Abhazya’ya gitmek üzere hareket etti. 

Ankara’da bir grup Çerkes, Gürcistan’ın Abhazya’yı işgalini ve Rusya’nın bu işgali destekler tutumunu protesto etmek için Rusya Federasyonu Büyükelçiliği’ne siyah çelenk bıraktı. 

Maykop’ta ilk Adıge gönüllüleri 4 otobüsle silah almak üzere Çeçenya başkenti Grozni’ye hareket ettiler. Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım ise, Abhazya’ya yardıma gitmek isteyen gönüllülere hitaben, Abhazya’ya göndereceği kurulun dönmesini beklemelerini söylüyordu. Daha önce kendilerine silah veremeyeceğini, gitmelerini de istemediğini bildiriyordu. Bir kardeşi Gürcüler tarafından öldürülmüş olan Abhaz genci ise kitleye şöyle hitap etti: “Sevgili kardeşlerimiz, toprağımız kana bulandı, insanlarımız öldürülüyor ve sizlere ihtiyacımız var.” 

Adıgey’de yayınlanan Adıge Makh gazetesi 19 Ağustos’ta şöyle bir manşet attı: “Abhazya Cumhuriyeti’ne yardım edeceğiz. Kalkın, kardeşlerimiz bizden yardım istiyorlar!” 

Kabardey Ulusal Kongresi’nin 19 Ağustos 1992 tarihindeki basın toplantısında Yönetim Kurulu üyesi Şokuy Muhammed şu açıklamada bulundu: “(Abhazya’da) Rusya Başkanı, Yüksek Sovyet Başkanı ve diğer üst düzey yöneticilerin bilgisi dışında hiçbir şey olmadı. Bu tutumlarını değiştirmezlerse, bu zor günlerinde Abhaz halkına yardımcı olmazlarsa, bunun anlamı biz Adıgelerin de hiçbir öneminin olmadığıdır. Bizim de bu durumda mutlak surette Federasyon’dan çıkmamız gerekir” 39 

Rusya Parlamentosu’nun Çeçen Başkanı Ruslan Hasbulat, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin devlet başkanlarına telgrafla başvurarak “Halka, yasalara saygılı ve sakin olmaları çağrısında bulunmalarını” istedi. 

Savaşın başladığı bu ilk süreçte Gürcistan ordusu Abhaz halkını boğmak ve Abhazya bağımsızlığını yok etmek için elinden geleni yapmaktaydı. İnsanlar öldürülüyor, kadınlara tecavüz ediliyordu. 12 yaşında bir kıza ebeveynlerinin gözleri önünde tecavüz edilmişti. “Beyaz Çoraplılar” adı verilen Litvanyalı paralı kadın askerler de Gürcü ordusunun saflarındaydı. Gürcü komutanlığı keskin nişancı olan bu paralı askerlere öldürdükleri her Abhaz için 1000 ruble “ikramiye” ödüyordu. Gürcü ordusu çivi ve fosfor bombaları kullanıyordu. Yaşanan tam anlamıyla bir katliamdı. Ayrıca; Abhazya Devlet Arşivi, Bilimsel Araştırma Enstitüsü, Abhaz Milli Müzesi, Abhazya Üniversitesi, okullar, tiyatrolar ve birçok bilimsel kuruluş yakılıyordu. 

Vladislav Ardzınba ise Abhazya’nın işgal edilmeyen kuzeybatı bölgelerinde direnişi örgütlemekteydi. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden Abhazya’ya yoğun bir gönüllü akını başlamıştı. Savaşın ilk döneminde Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Gürcistan’dan yana tavır aldılar. Rus ve Türk medyasında Gürcistan’ın yaydığı maksatlı haberler dışında bir habere rastlamak mümkün değildi. Rus ve Türk medyasında, “Asi Ardzınba”, “Ayrılıkçı Abhaz Teröristler” türünden ifadeler yer almaktaydı. 

Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin yetkilileri ilk etapta biraz pasif tavır takındılar. Bu cumhuriyetlerdeki asıl destek halk cephe ve kongrelerinden, sivil toplum örgütlerinden geliyordu. Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu ve Dünya Çerkes Birliği ise Abhazya’nın yanındaki en büyük güçtü. Bu kurumların halk üzerinde devlet yetkililerinden daha yüksek bir etkisi vardı. 

Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu 21 Ağustos’tan itibaren Gürcü kuvvetlerinin Abhazya’dan çekilmesini ve bu ülkeye verdiği zararı tazmin etmesini istedi. Ayrıca, Abhazya özgür olmadıkça Kafkas halklarının Gürcülere karşı savaşa katılacaklarını ve kendi isteğiyle Abhazya’ya gitmek için Grozni kentinde 4000 kişinin yazıldığını bildirdi. 

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Hükümeti kendi bütçesinden 3 milyon ruble değerinde ilaç ve gıda maddesini Abhazya’ya yolladı ve yardım için bir banka hesabı açtı. 

Grozni’de toplanan Adıge gönüllüler kendi yöneticilerine hitaben bir bildiri yayınladılar: “(...) isteklerimiz yerine getirilmezse, Adıgey’e döndüğümüzde, bu zor anında kardeş Abhaz halkını desteklemeyenlere karşı savaş ilan edeceğiz.” 

Tüm Kafkas diaporasında büyük bir hareketlilik yaşanmaktaydı. Diasporalı Çerkesler, Abhazya olaylarına uygulanan enformasyon ambargosunu kırmaya çalışıyorlardı. Hükümetlere, devlet adamlarına, parti ve basın organlarına mektup ve telgraflar yağıyordu. Kafkas diasporası tek yürek halinde Abhazya’daki kardeşlerine sahip çıkıyordu. 

Türkiye’de ilk kez Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit Türkiye Hükümeti’nin Abhazya politikasını kınayarak şu açıklamada bulundu: “Türk Hükümeti’ni Abhazya ile Gürcistan arasındaki sorunla daha etkin biçimde ilgilenmeye çağırıyorum.” 

Aynı günlerde Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu olağanüstü bir toplantı yaptı. Gürcistan Devlet Konseyi’nden, tüm güçlerini Abhazya’dan çekmesinin istenmesine karar verildi. 

Bir grup Adıge genci, Abhazya’ya daha etkin destek verilmesi talebiyle açlık grevi başlattılar. Adnan Huade ve Abdülkadir Çemişo’nun başlattığı açlık grevine daha sonra Tehutemıkuay Rayonu’ndan 30 kadar genç de katıldı. Maykop’ta repatriant (anayurda dönen) ailelerin küçük çocukları kendi aralarında topladıkları 40 dolar ve 2500 rubleyi Abhazya ile Dayanışma Komitesi’ne teslim ettiler. 

Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu parlamento üyesi Taras Şamba Abhazya’nın özgürlük mücadelesine karşı takındığı tutum nedeniyle Rusya Hükümeti’ni kınayarak “Bu tutum devam ederse Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu’ndan ayrılabileceklerini” ifade etti. 

Boris Yeltsin, Moskova’da bir araya gelerek kendisiyle görüşme talebinde bulunan Kuzey Kafkasyalı liderlerle görüşmekten kaçınıyordu. Liderler ancak, Başkan Yardımcısı A. Rutskoy’la görüşebildiler ve Gürcistan’ın hukuk dışı eylemlerini protesto ettiklerini bildirdiler. 

Türkiye’de Kafkas Kültür Dernekleri tarafından ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadelere yer verildi: “Çağımızın yüzkarası Eduard Şevardnadze’yi tüm Kuzey Kafkasya halklarının ulusal düşmanı ilan ediyoruz... Tüm Kuzey Kafkasya halkları, Güney Osetya ve Abhazya’ya yapılan saldırıları kendilerine yapılmış kabul ederler... Oset ve Abhaz kardeşlerimizin özgürlük ve demokrasi mücadeleleri sonuna kadar desteklenecektir!” 

Adıgey’de halk tarafından oluşturulan Abhazya ile Dayanışma Komitesi, Adalet Bakanlığı tarafından resmen tanınarak tescil edildi. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin liderleri Boris Yeltsin’e Rusya Federasyonu ile imzalamış oldukları Federasyon Anlaşması’nı 24.08.1992 tarihi itibariyle yeniden gözden geçireceklerini bildirdiler. Dağıstan Cumhuriyeti başkenti Mahaçkale’de binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenlendi ve Gürcistan şiddetle kınandı. 

24 Ağustos gecesi alelacele toplanan faşist Gürcü cuntası “Abhazya Özerk Cumhuriyeti” ve Batı Gürcistan’da genel seferberlik ilan etti. İşgalci Gürcü ordusunun başında olan G. Karkaraşvili, Abhazya Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba’nın 26 Ağustos 1992 günü saat 12’ye kadar teslim olmaması halinde Abhazya’da kitlesel operasyonlara başlayacakları tehdidini savurdu. 

25 Ağustos’taki TBMM oturumunda Türkiye Hükümeti Gürcistan’a verdiği ekonomik ve politik destek nedeniyle eleştiriler aldı. Acaristan Özerk Cumhuriyeti merkezi Batum’da 300 genç, Abhaz halkını destekleyen bir miting yaptılar. Gürcü gençliğine çağrıda bulunarak genel seferberliğe katılmamalarını istediler. Çıkan olaylar sonunda Gürcistan Devlet Konseyi Batum’da sıkıyönetim ilan etti. 

26 Ağustos’ta Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı ve Rusya Başsavcılığı bir bildiri yayınlayarak Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu’nun son eylemleriyle sosyo-politik bir organizasyon olmaktan çıktığını, askeri eylemlere girdiğini, bölgesel anlaşmalar içeren belgeler imzaladığını, bu nedenle de yasaların dışına çıktığını belirtmekteydi. Bu günlerde Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu’nun Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerindeki prestiji Rusya Federasyonu yöneticilerinin de yerel hükümetlerin de üzerindeydi. 

Gürcü işgal birlikleri komutanı G. Karkaraşvili 27 Ağustos’ta “97.000 Abhaz’ı yok etmek için gerekirse 100.000 Gürcü’yü feda edebiliriz” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu ruh hastasının sözleri, Gürcü saldırısının asıl hedefinin Abhazya’nın yerli halkını tümüyle yok etmek olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştu. 

Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım, “Abhazya’ya artık resmen gönüllü kuvvetler gönderebileceklerini” bildirdi. Türkiye’deki Çerkeslerden bir kurulu kabul eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, “ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Abhazya’nın durumunu gündeme getireceğini” ifade etti. 

Boris Yeltsin, Gürcü ve Abhaz liderlerinin 3 Eylül’de bir araya geleceği Moskova toplantısında Abhazya Sorunu’nun ele alınacağını bildirdi. Abhazya Parlamentosu ise bunun üzerine, Gudauta’dan yaptığı bir açıklama ile Abhazya halkının geleceğinden endişe duyan Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri temsilcilerinin de Moskova’daki görüşmelere katılması gerektiğini bildirdi. 

Rusya Federasyonu’nun arabuluculuğu ile Soçi kentinde bir araya gelen Abhazya Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba ile Gürcistan Savunma Bakanı T.Kitovani 31 Ağustos 1992’de yürürlüğe girmek üzere bir ateşkes anlaşması imzaladılar. 

ABD Başkanı George Bush’un Şevardnadze’yi desteklediğini belirten bir demeci ve Abhazya’daki soykırım girişimine karşı takındığı kayıtsız tavır tüm Çerkes dünyasında nefret uyandırdı. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin İstanbul ve Ankara’da düzenlemek istediği mitinglere hükümet tarafından izin verilmedi. Bu durum Kafkasyalı kitlelerde büyük hoşnutsuzluk yarattı. 

Abhazya Direnişi gün geçtikçe yoğunluk ve güç kazanmaktaydı. Tüm Kafkas halkları Gürcü saldırganlığına karşı tam bir politik ve askeri cephe oluşturmuş durumdaydılar. 1 Eylül’den itibaren Türkiye basını ve kamuoyu da Abhazya’daki olaylarla tarafsız biçimde ilgilenmeye başladı. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin çabalarıyla Türkiye basını konuya geniş olarak yer vermeye başladı. Türkiye’nin büyük gazeteleri Abhazya’ya muhabirlerini gönderdiler. Pek çok yazar, Abhazya’nın onurlu direnişini doğru bir şekilde okuyucuların önüne koyarak Çerkesler’in sevgisini kazandı. 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Balkanlar ve Kafkasya’da odaklanan gelişmeler karşısında Türkiye’nin ağırlığını koyması gerektiğini” söyledi. Başbakan Süleyman Demirel ise TBMM’nin açılış oturumunda “Türkiye’nin, Gürcistan’ın Abhazya’ya askeri müdahalesinden rahatsızlık duyduğunu” belirtti. 

Gürcistan Devlet Konseyi Başkanı Eduard Şevardnadze, Rus birliklerinin de Gürcü askerlerine roket saldırısında bulunduklarını ifade etti. Moskova bu iddiayı yalanladı. Şevardnadze, 3 Eylül’de Moskova’da yapılacak görüşmelere katılmayabileceklerini söyledi. 

Abhazya’da savaşmakta olan 5000 kadar gerillaya ek olarak Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden toplanmış olan 15.000 gerilla daha silahlandırıldı ve Abhazya’ya geçmeyi sürdürdüler. 

Moskova’da oluşturulan Rusya-Gürcistan Komisyonu adına A. Murilev ve Levan Şeraşenidze, 3 Eylül’de, bazı Gürcü iddialarının aksine bölgedeki Rusya birliklerinin Abhazları hiçbir şekilde desteklemediklerinin tespit edildiğini bildirdiler. 

Boris Yeltsin, Eduard Şevardnadze ve Vladislav Ardzınba arasında yapılan görüşmelerde 3 Eylül 1992 tarihli Moskova Nihai Belgesi imzalandı. Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri başkanlarının manevi baskısı altında imzalanan nihai belge Abhazya açısından politik bir yenilgiydi. Nitekim Ardzınba, belgenin imzalanmasından hemen sonra yayınlanan bildirisinde bu durumu açıkça ifade etmişti. 

3 Eylül’de imzalanan ve taraflar arasında ateşkes öngören bu anlaşma uygulanmadı. Gürcü birlikleri işgal ettikleri mevzilerde kalmaya devam ettiler ve çatışmalar olanca şiddetiyle devam etti. 

8 Eylül’de Türkiye, Gürcistan’ın talepleri doğrultusunda bu ülkeye göndermeyi vaat ettiği 50 bin tonluk buğday yardımının 4 bin 527 tonluk son partisini de Gürcistan’a sevk etti. 

Rusya Federasyonu Parlamentosu 25 Eylül’de Abhazya’da meydana gelen olaylarla ilgili bir karar aldı. Kararda, etnik gruplar arası ilişkilerdeki sorunları şiddet yoluyla çözmeye kalkışan Gürcistan liderlerinin politikası şiddetle kınandı. Gürcü hükümet yetkililerinden askeri güçlerini Abhazya bölgesinden çekmesi, askeri harekâta derhal son vermesi, özgürlüklere ve temel insan haklarına uygun davranması talep edildi. Parlamento, Rusya Federasyonu Hükümeti ve Başkanı’na da bir dizi önerilerde bulundu. Bunlar arasında, Rusya’nın Gürcistan’a silah sevkıyatını durdurması, Abhazya’ya insani yardımın devam etmesi ve Abhazya sorunu halledilinceye kadar Gürcistan ile olan ekonomik anlaşmaların yürürlükten kaldırılması gibi hususlar vardı. Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun aldığı bu karar Gürcistan’ın faşist yöneticileri, Rusya Hükümeti ve Başkanı üzerinde tokat etkisi yaptı. 

26 Eylül 1992’de Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu Başkanı Yurıy Musa Şenıbe, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde tutuklandı ve Rostov’a götürüldü. Yurıy Musa Şenıbe halklar arası ilişkileri bozmakla suçlandı ve Abhazya’ya savaşa gitmiş olan Konfederasyon gönüllülerinin de yargılanacakları bildirildi. Kuzey Kafkasya’nın tüm cumhuriyetlerinde bu durumu protesto eden mitingler yapıldı. Özellikle Nalçik savaş alanına döndü. Cumhurbaşkanı Valeriy Koko ve Hükümet’in işbirlikçi tutumunu protesto eden binlerce kişilik halk kitlesi Başkanlık binasına saldırdı. Güvenlik güçleri olaylara müdahale etmek zorunda kaldılar ve çıkan çatışmalarda üç kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Cumhuriyet’te olağanüstü hal ilan edildi. 

Savaşın bu döneminde Abhazya’daki Gürcü kayıpları artmaya başlamıştı. Merkul kasabasında çıkan çatışmalarda 100 kadar Gürcü askeri öldürüldü. 2-3 Ekim tarihleri arasında ise 800 kadar Gürcü askeri öldürüldü, Abhazlar Gagra, Leselidze ve Gantiadi’yi ele geçirdiler. Gürcü tarafında panik artıyordu. Şevardnadze, Rusya’yı Abhazlara silah vermekle suçlamaya başladı. Gürcistan ile Rusya arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gürcistan Devlet Konseyi durumun BM’de ele alınması çağrısında bulundu. Abhaz birliklerinin elde ettiği zaferler Tiflis kaynaklarınca da doğrulanmaya başladı. Faşist Gürcü yönetimi seferberlik ilan etti ve tüm yedeklerini silah altına çağırdı. 40.000 kişilik bir orduyu Abhazya’ya yığmaya çalışan Gürcü yönetimi Abhazları AGİT, NATO ve BM’ye şikayet etti. 

Aralıklarla sürekli olarak devam eden çatışmalar 1993 yazında yeniden şiddetlendi. Abhaz güçleri Sohum’a dayandılar. Rusya’nın Abhaz tarafına yaptığı baskılar sonucunda 27 Temmuz 1993’de Soçi’de ateşkes antlaşması imzalandı. 16 Eylül 1993’te Rusya’da anayasa krizi yaşanırken Abhazya’da savaş yeniden başladı. 27 Eylül’de Sohum tamamen Abhazların kontrolüne geçti. O sırada şehirde bulunan Eduard Şevardnadze, Boris Yeltsin’in özel emriyle Karadeniz Filosu denizcileri tarafından kurtarıldı. Abhaz kuvvetleri gönüllülerle birlikte geri çekilen Gürcü birliklerini kovalayarak 30 Eylül’de, bir yıl önce savaşın başladığı İngur nehrindeki Abhazya-Gürcistan sınırına çıktılar.40 

Gürcistan ve Abhazya arasında bir çözüme ulaşmak amacıyla görüşmeler muharebe faaliyetlerinin sona ermesinden 2 ay sonra başladı. İlk görüşmeler 30 Kasım-1 Aralık 1993’de Cenevre’de yapıldı. Ardından 11-13 Ocak 1994 ve 22-25 Şubat 1994 tarihlerinde görüşmelere devam edildi. 

4 Nisan 1994 tarihinde Gürcistan-Abhazya anlaşmazlığının politik çözümü için önlemler deklarasyonu Moskova’da yayınlandı. Buna göre, Gürcistan, BM, AGİT ve Rusya Federasyonu tarafından Abhazya’nın egemen devlet olarak varlığı tanınıyordu. 

4 Nisan 1994 Antlaşması Gürcistan Parlamentosu’nda tamamen semptomatik bir havada görüşüldü. Bu antlaşma yasa koyucuların düşüncesine göre Gürcü devletini federatif ve dahası konfederatif yapıya mahkum ederek ünitarizmini bozuyordu; bu yüzden sert eleştirilere uğradı.41 

15 Mayıs 1994’te Moskova’da imzalanan ateşkes antlaşması ise 4 Nisan 1994 Anlaşması’nda verilen taahhütlere kesin hükümler getirme amacını taşıyordu. Görüşmelere Abhazya adına S. Jinjolia ve Gürcistan adına J. Ioseliani katılmıştı. 

26 Kasım 1994’te Abhazya Parlamentosu tarafından Abhazya Anayasası kabul edildi. 3 Ekim 1999 tarihinde Abhazya’da savaş öncesi dönemde toplam seçmenlerin hemen hemen %60’ının katıldığı bir referandum yapıldı. Katılanların ezici çoğunluğu Abhazya’nın bağımsızlığından yana tavır aldıklarını gösterdiler. Bu irade beyanına dayanarak 12 Ekim 1999’da Parlamento tarafından “Abhazya Cumhuriyeti’nin Devlet Bağımsızlığı Aktı” kabul edildi.42 

Devlet Terörizmi ve Gürcistan 

5 milyon civarında bir nüfusa sahip olan Gürcistan’da nüfusun %70’e yakını Gürcü’dür. Gürcistan Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Azınlıklara karşı çok sert politikalar uygulayan Zviad Gamsahurdiya, Mayıs 1991’den Ocak 1992’ye kadar cumhurbaşkanı olarak görevde kalmıştır. Darbe ile iktidarı ele geçiren askeri cunta, SSCB’nin son dışişleri bakanı Eduard Şevardnadze’yi devlet başkanı olarak göreve getirmiştir. Zviad Gamsahurdiya Aralık 1993’te şüpheli biçimde ölmüştür. Taraftarları ise Zvadistler adı altında mevcut hükümetin gücünü sarsıcı eylemlere girişmişlerdir. 

Eduard Şevardnadze; Abhazya ve Güney Osetya’da meydana gelen olaylar, Abhazya’dan gelen Gürcü mülteci akını ve Zvadistlerin ülkenin batısını ele geçirmesi sonucu oldukça zor durumda kalmıştır. Bu gelişmelerden sonra ülkeye Rus askerini çağırmak zorunda kalmış ve Mart 1994’te BDT’ye üye olmuştur. 

1995’te yeni Gürcistan Anayasası kabul edilmiştir. Yeni anayasaya göre Abhazya ve Acara’ya özerklik verilirken, Güney Osetya’ya sadece kültürel ayrıcalıklar tanınmıştır. Ayrıca, yasama ve yürütme arasındaki yetki karmaşasına son verilmiştir. 

Kasım 1995’teki seçimlerde %5 barajı uygulanmış ve 56 partiden 3’ü meclise girebilmiştir. 

14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya saldıran Gürcü birlikleri Eylül 1993’te yenilgiye uğrayarak geri çekilmişlerdir. Gürcistan, var olduğu günden bu yana sürekli olarak Abhaz ulusal varlığını yok etmek istemiştir. Abhazya’yı ezeli Gürcü toprağı, Abhazları ise Gürcü ulusunun bir alt boyu olarak kabul ettirmek çabasında olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak Gürcü resmi tarihçileri Gürcü şovenizmine kaynaklık edecek uydurma tezler üretmektedirler. Abhaz Krallığı sayesinde etnik konsültasyonunu tamamlayan Gürcü ulusunun faşistleri bugün tüm Abhaz kültürel varlığına sahip çıkmakta ve Abhazları Gürcü ilan etmektedirler. Aslında Gürcü resmi tarihçileri tarafından üretilen iki şovenist tez vardır ve bunlar birbiriyle çatışmaktadır. Birinci teze göre Abhazlar Gürcü değildir, tarihin hiçbir döneminde devlet kurmamışlardır, bağımsız olmamışlar ve her zaman Gürcü yönetimi altında yaşamışlardır. İkinci tez ise, Abhazların güçlü bir halk olduğunu, 8. yüzyılda güçlü bir devlet organizasyonu kurduklarını, Abhazya’nın gerçek sahibi olduklarını, ama Gürcü olduklarını ve günümüz Abhaz halkı ile hiçbir bağlantıları olmadığını savunan tezdir. Bu teze göre, bugünkü Abhazlar üç yüzyıl kadar önce Kuzey Kafkasya’dan Abhazya’ya göçmüşler ve Gürcülerin hem topraklarına hem de kültürel miraslarına konmuşlardır. Böylesi gülünç tezlerle Gürcistan, Abhaz ulusal varlığını yok etmeyi amaçlamaktadır. 

Abhazya-Gürcistan Savaşı döneminde Gürcistan’a sığınan mültecilerin durumundan yararlanmak isteyen Gürcü yönetimi, konuyu asıl problem olarak lanse etmektedir. Gürcü yönetimine göre diğer tüm sorunların çözümü bu sorunun Gürcistan’ın isteklerine bağlı şekilde çözülmesine bağlıdır. Durumu gerginleştirmek için Gürcü yönetimi mültecilerin sayısını açıkça abartmaktadır. Gürcü yönetiminin iddiasına göre mülteci sayısı 300.000’den fazladır, hatta 320.000 sayısı telaffuz edilmektedir. Oysa, 1989 sayımına göre Abhazya’da yaşayan Gürcülerin sayısı 238.000’dir. Bunlardan 20 bini Abhazya topraklarını terk etmemiştir. Gal bölgesine 70 binden fazla Gürcü dönmüştür. 2 bin civarında Svan da Abhazya’nın Kodor bölgesinde bulunmaktadır. Ayrıca, Abhazyalı 20-30 bin Gürcü Rusya Federasyonu topraklarında yaşamaktadır. Dolayısıyla mültecilerin sayısı Gürcü yönetiminin iddia ettiği kadar fazla değildir. Gürcistan yönetimi, mültecilerin dönüşünü sağlayarak Abhazya’da Gürcü nüfusu yeniden çoğunluk haline getirmeye çalışıyor. Üstelik, mültecilerin varlığı ve sayılarının olduğundan yüksek gösterilmesi, bütçesinin üçte ikisini oluşturan Batı’nın insani yardımını almak için Gürcistan’a gerekli. Mültecilerin dönüşünün hukuki temeli 1994 yılından beri mevcut. Gürcü mülteciler Abhazya topraklarına dönebilirler elbette ama, Abhaz ulusal varlığına ve Abhazya’nın bağımsızlığına saygı göstermeleri şartıyla… 

Gürcistan kendini bile yönetemeyen terörist bir devlettir.43 Uluslararası paralı askerleri, teröristleri beslemektedir. Bugün Gürcistan denilen yer istikrarsız, terörist bir devlettir.44 Pankisi vadisinde uluslararası teröristler bulunmaktadır. Bunlar zaman zaman Abhazya’ya Kodor vadisinden giriş yapmakta, Abhazya’nın iç huzurunu bozmakta ve güvenliğini tehdit etmektedirler. 

Gürcü yönetimi, güç ve tehdit unsurlarını kullanmayacağına dair imzaladığı bütün anlaşmaları ihlal ederek, Abhazya Cumhuriyeti’ne karşı terör eylemlerini organize edip yönlendirmektedir.45 BM İnsan Hakları Komisyonu gözlemcisi, Gürcü tarafın bütün itirazlarına rağmen, “(Terörist-Y.B.K.) Gerilla grupları ile Gürcistan İçişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı arasında ilişki bulunduğu” yönünde bölgeden sürekli bilgilerin geldiğini rapor etmiştir.46 

Gürcü yönetimi terörist gruplara direkt finansman sağlamaktadır. Eski Gürcü Devlet Güvenlik Bakanı İgor Georgadze, Rus ORT televizyon kanalında 20.09.2001 günü saat 12’de yayınlanan “Odnako” adlı televizyon programında yaptığı açıklamada, Şevardnadze’yi, Abhazya topraklarında terör eylemlerinde bulunmak üzere, İçişleri Bakanlığına 10 milyon Amerikan doları aktarmakla suçlamıştır.47 

22 Haziran 1998’de, “Bağımsız Gürcistan” gazetesinin 183 no’lu sayısında, Gürcü yanlısı Abhazya Özerk Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Mamuki Naçkebiya ile yapılan bir röportaj yayınlanmıştır. Naçkebiya yaptığı açıklamada, “Abhazya Özerk Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı timler tarafından, işgal altında bulunan topraklarda gerçekleştirdikleri başarılı operasyon sonucunda, Gürcü nüfusuna karşı suç işleyen insanlar tutuklanarak Gürcistan’a aktarıldı” demiştir. Naçkebiya, verdiği demeçte, Abhazya topraklarına gönderilen terörist grupların Gürcü Güvenlik Birliklerine bağlı olduğunu ve bu birlikler tarafından fidye için insanların kaçırıldığını ve katledildiğini kabul etmiştir.48 

Abhazya yönetimi birçok kez, barış görüşmelerinde denetim yapan BM ve arabulucu devletlerin dikkatini, bölgedeki durumun gerginleşmesine neden olan Gürcü terörist grupların faaliyetlerine çekmeye çalışmıştır. Ama maalesef, uluslararası kamuoyu tarafından Gürcistan’a yönelik etkili girişimlerde bulunulmamıştır. Tersine, Gürcistan Avrupa Konseyi’ne alınmıştır.49 

“Beyaz Lejyon” ve “Orman Kardeşler” gibi en çok bilinen (terörist-Y.B.K.) grupların liderleri, yaptıkları açıklamalarda açıkça, amaçlarının Abhazya’yı zorla geri almak olduğunu söylemişlerdir.50 

7 Ağustos 1995 tarihli BM Genel Sekreteri raporunda, Gürcü topraklarında terörist kampların bulunduğu vurgulanmıştır: “İngur nehrinin Gürcü tarafında bulunan Şamgona köyü halen radikal silahlı grupların merkezi olmaya devam ediyor.” 51 

24 Eylül 2001’de, Abhazya’nın Gülripş bölgesinde, Gürcü terör grubu tarafından iki Abhazya vatandaşı kaçırılmıştır. Gürcü terör grubu içinde Gürcü ve Çeçenler vardı. Abhaz istihbaratı tarafından elde edilen bilgilere göre, silahlı grupların Kodor bölgesinde toplanması, çatışmaların başlamasından bir ay önce başladı. Kasım 2001’de, Gürcü gizli servisleri tarafından Kodor geçidinde, Ruslan (Hamzat) Gelayev’in komutasında, Gürcü silahlı birlikler ve terörist gruplar nakledildi (yaklaşık 500 kişi). Bu terörist grubun içinde bulunan Gürcü savaşçıların başında, Şevardnadze’nin Svaneti bölge temsilcisi, Emzar Kvitsiani bulunuyordu. 3 Kasım’da bu terörist grup Georgiyevskoye köyüne saldırdı. Saldırı sırasında, acımasız bir şekilde, dört sivil öldürüldü. Grubun içinde Arap, Azeri ve Kabardey savaşçılar vardı. Grup milletlerarası içerikli olmasına rağmen, herkesi terör ideolojisi birleştiriyordu. Bu birlikler, medeni dünyanın savaş açtığı tarafın saflarında yer aldı. 8 Kasım 2001’de, yerel saatle 21:15’te, Abhazya’nın Kodor bölgesinde bu gruplar tarafından, BM’ye ait bir helikopter düşürüldü. Olayda BM Misyon görevlisi altı kişi ve üç pilot hayatını kaybetti. Abhazya Savunma Bakanlığı ve yedek askeri güçleri sayesinde, teröristler kısmen yok edildi ve kalanlar Gürcü topraklarına çekildi.52 

Sonuç olarak, Abhazya Cumhuriyeti halkına karşı terörist savaşını sürdüren Gürcistan, barış görüşmelerini bilinçli olarak uzatarak, savaşa hazırlanıyordu.53

Gürcü yasadışı grupların Abhaz halkına yönelik yaptığı faaliyetler, Gürcü yönetimi tarafından uygulanan bilinçli terör politikasıdır. Bu politikanın asıl amacı korku havası oluşturmak ve barış görüşmeleri sürecini durdurmaktır. Abhazya’ya karşı siyasi çıkarlarına ulaşma aracı olarak terörü kullanan ve uluslararası terörü yaygınlaştıran Gürcü yönetimine karşı, uluslararası kamuoyu tarafından kararlı adımlar atılmadığı taktirde bölgede terör devam edecektir.54 

Son trajik olaylar, Gürcistan’ın Abhazya’ya karşı geniş çaplı saldırı planları içinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Siyasi amaçlarına ulaşmak için terörizmi kullanan Gürcistan zor durumda kalmıştır. Tiflis’in, Abhazya’ya karşı geniş çaplı askeri operasyon planları, uluslararası teröristlerden oluşan ön saldırı gruplarını daimi silahlı kuvvetlerini kullanarak desteklemesi mümkün olmadığından, büyük tehlikeye girmiştir. Yeni siyasi ortam içinde, Batı ile Rusya arasındaki görüş ayrılıklarını kullanarak, Gürcistan tarafından kurulan oyunlar boşa çıkmaya mahkumdur. Gürcistan Devlet Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan operasyon, Abhaz ordusu ve dünyadaki yeni siyasi durum nedeniyle başarısız olmuştur.55 

Gürcü faşistleri Abhaz halkını yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Uluslararası teröristleri kullanarak Abhazya’da huzursuzluk yaratmakta ve dünya kamuoyunu yanıltıcı demeçler vermektedirler. Gürcistan’da “Kadife Devrim” ile iktidarı ele geçiren Mihail Saakaşvili de Abhazya konusunda aynı anlayışı sergilemektedir. Tarih boyunca Gürcü yöneticilerinin Abhazya konusunda sergiledikleri tavırlar değişmemiştir. 

Stalin = Beria = Gamsahurdiya = Şevardnadze = Saakaşvili 

Anlaşmazlığın barışçı çözüm olanakları Tiflis’te ancak Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunması çerçevesinde görülmektedir.56 

Gürcistan yönetimi, monoetnik-üniter-büyük Gürcistan hayaliyle kan akıtmaya devam etmektedir. Bu durumun diğer sorumluları, akan kan karşısında suskunluğunu koruyan dünya kamuoyu, Gürcistan’a askeri, ekonomik ve politik destek veren ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler ve Türkiye’dir. ** 

“Canlar Ülkesi” Abhazya 

Abhazya otoktonu Abhaz halkı, tarihsel süreç içerisinde sürekli Gürcü saldırılarının hedefi olmuştur. Bu durum Sovyet döneminde de değişmemiştir. Stalin ve Beria ikilisinin kuvvete dayalı asimilasyon politikası Abhaz halkının yok edilmesini amaçlamaktaydı. Sovyet sonrası dönemde Abhazya, bağımsızlığını korumak amacıyla Gürcü faşizmiyle çatışmaya girmiş, uzun bir savaş dönemi yaşanmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen Abhazya onurlu direnişiyle bağımsızlığını kazanmıştır. Abhazya 10 yılı aşkın bir süredir “de facto” bağımsızdır. 

Abhaz ulusal sorunu ve Abhazya’nın demografik problemlerinin kökeninde 19. yüzyıl Rus kolonyalizmi ile Sovyet dönemi Gürcü kolonizasyonu vardır. 19. yüzyılda Çarlık Rusya’sı tarafından bölge halkı üzerinde soykırım politikaları uygulanmıştır. Abhazya’nın Kafkas-Rus Savaşları’ndaki yenilgisiyle birlikte Çarlık makamları tarafından gerçekleştirilen yoğun bir sürgün dönemi yaşanmıştır. Bu sürgün ile 300.000’den fazla Abhaz/Abaza, Abhazya topraklarından Osmanlı ülkesine sürülmüştür. Bu sürgün tam anlamıyla bir katliam, bir soykırımdır. Ardından bölge üzerindeki kolonizasyon politikaları ile ülkenin demografik dengesi Abhazlar aleyhine bozulmuştur. Stalin döneminde kolonizasyon politikaları devam etmiş ve ülkeye yoğun bir Gürcü göçü yaşanmıştır. Abhazya’nın demografik sorunlarının temelinde tarihte yaşadığı soykırım, sürgün ve kolonizasyon uygulamaları vardır. 

Tüm bunların bilincinde olan Abhazya Parlamentosu 15 Ekim 1997’de Abhaz diasporasına vatana dönüş çağrısı yapmış ve repatriantlara (anayurda dönenlere) kolaylıklar sağlayan “Dönüş Yasası”nı kabul etmiştir. 

14 Aralık 1994’te Rusya Hükümeti, “Çeçenya’ya askeri ve lojistik destek sağlıyor” gerekçesiyle Rusya-Abhazya sınırını oluşturan Psou nehri boylarını sıkı denetime alarak giriş çıkışı durdurmuştur.57 

19 Ocak 1996’da BDT Devlet Başkanları Kurulu’nca alınan “Abhazya-Gürcistan anlaşmazlığının çözümlenmesi için alınacak tedbirler” uyarınca, Abhazya resmi makamları ve Abhazya’daki bütün tüzel ve gerçek kişilerle ekonomik ilişkiler kurulması yasaklanmıştır.58 

Nisan 1996’da Rusya Federasyonu Ulaştırma Bakanlığı tarafından Abhazya’nın uluslararası telefon bağlantılarına sınırlamalar getirilmiştir. 1996 yılının Nisan ayına kadar mevcut olan 151 giriş ve 182 çıkış hatlarının sayısı 16 çıkış ve 24 girişe düşürülmüştür.59 

15 Şubat 1997’de Rusya Federasyonu ve Gürcistan Ulaştırma Bakanlıkları arasında Tiflis’te bir anlaşma imzalanarak Abhazya Cumhuriyeti’nin dış dünyayla iletişimini sağlayan telefon hatlarının Gürcistan’a devredilmesi kararlaştırılmıştır. Anlaşma Abhazya tarafından protesto edilmiştir.60 

15 Nisan 1997’de Rusya Federasyonu Ulaştırma Bakanlığı, Abhazya’nın dış dünya ile telefon bağlantılarının tümünü kesmiştir.61 

Abhazya 10 yıl boyunca ekonomik ambargo uygulaması ile karşı karşıya kalmıştır. Abhazya üzerindeki ambargo yalnızca Rusya Federasyonu’nun değil tüm BDT ülkelerinin uygulamasıdır. Dış dünya ile tüm irtibatı kesilen Abhazya’nın bu sayede boğulması ve bağımsızlığından taviz vermesi istenmiştir. Buna rağmen Abhazya, her türlü zorluğa direnerek bağımsızlığını korumuştur. 

Askeri alanda, cephede özgürlüğünü kazanan bu halkın ekonomik ambargo gibi kısıtlama ve caydırma metotlarıyla bağımsızlığından taviz vermesi beklenemez. 

Abhazya’da, 3 Ekim 2004 tarihinde yapılan başkanlık seçimleri sırasında ve sonrasında yaşanan iç siyasal gerginlik, 12 Ocak 2005’te seçimlerin yenilenmesiyle büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Hatırlanacağı üzere, ilk seçimler sırasında, aynı zamanda işadamı olan muhalefet lideri Sergey Bagapş ile seçime kadarki Başbakan Raul Hajimba arasında sert mücadele yaşanmıştır. Muhalefet lideri Bagapş, Abhazya bölgesindeki mevcut iktidarın adayı olan ve Rusya tarafından da desteklenen Hajimba’yı seçimlerde yenilgiye uğratmasına rağmen, başlangıçta bunu resmen kabul ettirememiştir. Sonraki süreçte, Bagapş’ın seçimi kazandığı, bölgedeki resmi kurumlar tarafından da ilan edilince, bu defa Hajimba ve mevcut iktidar seçimlerin yenilenmesi konusunda ısrar etmiştir.62 

Sergey Bagapş, iktidarın tüm engellemelerine rağmen, 6 Aralık 2004’te yemin ederek göreve başlayacağını duyurunca, toplumdan ve Abhazya’daki güç merkezlerinin önemli kısmından destek bulmuştur. Bu defa devreye dış etkenler girmiş, Rusya, bölge ile arasındaki sınır kapılarının kapatılabileceğinin ve bölge ile Rusya arasındaki ulaşımın durdurulabileceğinin sinyallerini vermiştir.63 

Bölge, büyük ölçüde Rusya (kısmen de Türkiye) ile geliştirdiği çeşitli boyutlardaki ilişkilere dayanarak ayakta durabilmektedir. Deyim yerindeyse, Rusya Abhazya için tek yaşam kaynağı durumundadır. Bu şartlar altında Sergey Bagapş’ın, bazı iç dinamiklere ve Rusya’ya rağmen Abhazya’da oluşturacağı iktidarın uzun ömürlü olmayacağı açıktı. Nitekim, Bagapş’ın ısrarını sürdürmesi üzerine, Krasnodar Valisi Aleksandr Tkaçev, Abhazya ile aralarındaki sınırın kapatılacağını duyurmuştur. 2 Aralık 2004 tarihi itibariyle Sohum-Moskova tren seferleri durdurulmuş ve sınır kapatılmıştır. Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Gennadi Bukayev, bu kararın Abhazya’daki istikrarsızlık ve gerginlik dolayısıyla demiryolu çalışanlarının can güvenliğinin bulunmamasından kaynaklandığını dile getirmişse de, Moskova’nın asıl amacının Bagapş üzerinde baskı oluşturmak olduğu herkesçe bilinmekteydi. Seçimleri tanımayan Gürcistan yetkilileri bile Rusya’nın bu tavrından rahatsız olmuştur. 3 Aralık 2004’te bir açıklama yapan Gürcistan Dışişleri Bakanı Salome Zurabişvili, “Rus güç birimleri temsilcilerinin Sohum’u ziyareti, Gürcistan-Rusya sınırının Psou bölgesindeki Abhaz sınırının kapatılması, Sohum-Moskova demiryolu seferlerinin durdurulmuş olması, Rusya’nın bugün için Abhazya’ya bir baskı uygulamak istediğini gösteriyor” ifadelerini kullanmıştır. Aynı gün açıklama yapan Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ise Bagapş ile görüşmelere hazır olduklarını dile getirmiştir.64 

Bagapş ile Hajimba 5 Aralık 2004’te bir araya gelerek, yeni başkanlık seçimleri yapılması ve seçimlere ortak çatı altında katılım konusunda protokol imzalamışlardır. İmzalanan protokol, seçimlere Bagapş’ın Başkan adayı, Hajimba’nın ise Başkan Yardımcısı adayı olarak girmesini, Başkan Yardımcısı’na, Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı, Devlet Güvenlik Hizmetleri Bakanı, Devlet Gümrük Komitesi Başkanı adaylarını Devlet Başkanı’na sunma yetkisinin tanınmasını öngörmekteydi. Protokolün imzalanmasının ardından, 9 Aralık 2004 itibariyle Rusya, Moskova-Sohum tren seferlerini yeniden başlatmıştır.65 

Seçimlerin yenilenmesi sürecinde iki liderin söylemlerinde bazı değişiklikler yaptığı gözlemlenmiştir. İlk süreçte Rusya’nın adamı imajını taşıyan ve Abhazya’nın bağımsızlığından çok Rusya’ya entegrasyonunun savunucusu görüntüsü veren Hajimba, 11 Ocak 2004’te, “hiçbir zaman Rusya’ya katılma düşüncesinde olmadıklarını, her zaman bağımsızlıktan yana tavır sergilediklerini açıklamıştır. Önceden Rusya’nın istemediği adam imajına sahip olan Bagapş ise, yenilenen seçimlerin hemen öncesinde ve hemen sonrasında Rusya’nın kendileri açısından çok önemli olduğunu, Rusya ile ilişkilere özel önem vereceklerini dile getirmiştir.66 

Abhazya’da hangi iktidar göreve gelirse gelsin, Abhazya’nın bağımsızlığından taviz vermeyeceği açıktır. Kolkhide kültürünün yaratıcısı ve 1200 yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz ulusu tercihini bağımsızlıktan yana kullanmıştır. Nitekim, Abhazya Cumhuriyeti Meclis Başkanı Nugzar Aşuba, “Özgürlüğü tadınca vazgeçmeniz mümkün olmaz… Bağımsızlığımızı asla pazarlık konusu yapmayız…” 67 diyerek Abhazya’nın bu konudaki kararlılığını ifade etmiştir. 

Abhazların resmi ideolojisinde ve toplumsal bilincinde, Abhaz halkının Gürcü işgalcilere karşı yürüttüğü savaşın vatan savunması olduğu görüşü kökleşmiştir. Buna göre savaş, işgalcilerin kovulması, vatanın kurtarılması ve Abhazya’nın ulusal-devlet bağımsızlığı hakkının savunulması anlamına gelmektedir ve mücadele Abhazya’nın zaferiyle bitmiştir.68 

Buna rağmen Gürcü tarafı tüm gayretini Abhazya’yı sıkıntıya sokmak ve Abhazya’nın iç huzurunu bozmak üzerine yoğunlaştırmıştır. Gürcistan’ın örgütlediği “Beyaz Lejyon” ve “Orman Kardeşler” gibi terörist örgütler Abhaz sınırını geçerek saldırılarda bulunmaktadır. 15-16 Mart 2001 Yalta Bildirisi gibi, taraflar arasında güven tazeleyen anlaşmalara rağmen Gürcü tarafı bu tutumunu sürdürmektedir. Dolayısıyla Abhazya halkı Gürcistan’a güvenmekte zorluk çekmektedir. 

Abhazya’nın bundan sonraki statü tercihi; bağımsız devlet, konfederal veya federal devlet, Rusya Federasyonu’na katılım, tarafsız devlet veya birleşik devlet seçeneklerinden biri olabilir. Ancak statüsü ne olursa olsun, Abhazlar otokton halkı oldukları Abhazya Cumhuriyeti Apsnı’da özgür ve bağımsız olarak yaşamlarını sürdüreceklerdir. “Canlar Ülkesi” Abhazya’da “Can”lar yaşamaya devam edecektir. Abhazları kimse vatansız bırakamaz, hele Gürcistan, hiç bırakamaz! 

Gürcistan, Abhazların ulusal bilincinde anılardaki küçük emperyalist olarak kalmaya mahkumdur. *** 

Dipnotlar 
1 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
2 Özdemir Özbay, Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya, Kafkas Derneği Yayınları, Ankara 1999, s.64-65 
3 Özdemir Özbay, A.g.e, s.66 
4 Özdemir Özbay, A.g.e, s.66 
5 Özdemir Özbay, A.g.e, s.67 
6 Özdemir Özbay, A.g.e, s.68 
7 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
8 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.12 
9 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
10 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
11 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
12 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
13 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105-106 
14 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.106 
15 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
16 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
17 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
18 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
19 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.13 
20 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.13 
21 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.13-14 
22 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.19 
23 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.13 
24 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.19 
25 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.14 
26 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.14 
27 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
28 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.17 
29 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
30 Belgelerin Işığında Abhazya (1937-1953), Nart Dergisi, sayı 13, s.28-29 
31 Belgelerin Işığında Abhazya (1937-1953), A.g.e, s.29 
32 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
33 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.109 
34 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.109-110 
35 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.14 
36 Anri Cergeniya (Abhazya-Gürcüstan İlişkilerinin Hukuki Yapısı ve Gelişimi), Nart Dergisi, sayı 24, s.17 
37 Anri Cergeniya, A.g.e, s.17 
* Bu bölüm hazırlanırken Kafkasya Gerçeği adlı derginin 10. sayısında Sefer E. Berzeg imzasıyla yayınlanan “Kafkas-Abhazya Direnişinin Kronolojisi” başlıklı çalışmadan yararlanılmıştır. 
38 Şıharhan Neğuç (Felaket Nasıl Başladı?), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.9 
39 Anayurt Basınından (Adıge Makh-21 Ağustos 1992), Marje Dergisi, Eylül 1992, s.32 
40 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.15 
41 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.17 
42 Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu Halk Meclisi’nin TBMM’ye Çağrısı (S. Cincolya, 7 Aralık 2001), Nart Dergisi, sayı 30, s.39 
43 Argun Yura (Abhazya Milletvekili, Absadgil Başkanı), Nart Dergisi, sayı 28, s.35 
44 Argun Yura, A.g.e, s.35 
45 Aleksander Studenikin (Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Basın Sekreteri), Günümüz Gürcüstan’ı ve “Devlet Terörizmi”, Kafkas Vakfı Bülten, sayı 12, s.23 
46 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.23 
47 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
48 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
49 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
50 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
51 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
52 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
53 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
54 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
55 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
56 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.17 
** Türkiye, Gürcüstan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkedir. 
57 Özdemir Özbay, Dünden Bugüne Kafkasya, s.100 
58 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
59 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
60 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
61 Özdemir Özbay, A.g.e, s.101 
62 Araz Aslanlı (TUSAM Kafkasya Araştırmalar Masası), Cumhuriyet Strateji, sayı 30, s.19 
63 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
64 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
65 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
66 Araz Aslanlı, A.g.e, s.20 
67 Nugzar Aşuba ile röportaj, Nart Dergisi, sayı 43, s.20 
68 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.17 
*** “Anılardaki Küçük Emperyalist” ifadesi İngiliz araştırmacı Behofer’in “Denikin Rusya’sı”(1920) adlı kitabında kullanılmıştır. Aktaran Mefewud F. (Ğuaze, Kafkas Derneği İletişim Bülteni, Eylül 2004, sayı 6, 12)

Abhazya Tarihi

Aralık 28, 2018

Abhaz halkının tarihi çok eskilere dayanır. Abhaz tarihi Antik Yunan kaynaklarından izlenebilmektedir. Antik Grekler, ayrım yapmadan Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan herkese „COLCHIS“ demişlerdir. Strabo'ya göre M.Ö. 1.yy da Abhazya'nın sınırları bugünkü Pitsunda kentinin bulunduğu yerden, Trabzon'a kadar uzanmaktaydı. Hekataios (M.Ö.500) Heniokhai'yi (Wubıh Yurdu) Abhazya'nın sınırları içinde göstermektedir. Karyanda ise (M.Ö. 500) Akhaioi (Achaenos) olarak belirttiği toplumu ve bölgeyi yine Abhazya ile çakıştırmaktadır.

Bu yöreler, Ortaçağ başlarında, Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı olarak görülmektedir. Dolayısi ile İmparator Justinyanus döneminde Hıristiyanlık dini ile tanışmışlardır. Özellikler Pitsunda yöresi, Abhaz Hıristiyanlığının dini ve kültürel merkezi olmuştur. Bu dönemim Hıristiyan kaynakları ve Ortaçağ Gürcü tarihçileri Abhazların varlığından söz etmektedir. 8. yüzyıl sonlarında Bizans İmparatorluğu'nun gücü azalınca, Abhaz Kralı 2.Leon, Abhazya, Egrisi, Likhe'yi de kendi tacı altında Abhaz Krallığı olarak birleştirmiştir.

Giderek Abhaz Krallığı bugünkü batı Gürcistan'ı da içine alan bir genişliğe ulaşmıştır. Bu durum 200 yıl sürmüştür. Bu dönem Abhaz Kralı 3.Bagrat’in Gürcü tahtına çikarak iki devleti birleştirdiği tarihe kadar sürmüştür. 790-975 tarihleri arasında ''Abhazia'' adı, bütün Gürcistan'a verilen ad olarak kalmıştır. 13.yy'da Moğolların batıya yürüyerek Selçuklu devletini yıkmaları sonucu Gürcistan'ın özellikle doğu ve orta kısmı Moğolların eline geçmiştir. Tiflis yakılıp yıkılmış, Moğol vahşetinden kaçan Gürcüler batıda yoğunlaşmıştır. Bu olaylar sonucu devlet yönetimi çökmüş, devlet, eskiden olduğu gibi yine Abhaz ve Gürcü prenslikleri olarak ikiye bölünmüştür.

Abhazların Müslüman oluşu

14. yy'da Mingrel (Laz) Prensi Georgi Dadiani, Abhaz Hanedanı Çaçba’ları kuzeye sıkıştırarak Abhazya'nın güneyini, bugünkü Gal ve Oçamçıra bölgelerini ele geçirmiştir. Bu zaman dilimi içinde sıkışan nüfusun bir kısmı, kuzeydekileri de iterek harekete geçmiş, küçük bir grup Abhaz ile, Abhazya ve Wubıh bölgesi arasında oturanlar, bugünkü Adler, Loov Mitesta (Abazacada Mıtsaşta-ateş yolu) ile Mızımta vadisinden kalkarak ve Kulhor geçitlerinden kuzeye, bugünkü Çerkessk ve Kabardey topraklarına doğru yayılmışlardır. Abhazya topraklarında kalanlar ise, zaman zaman Mingrelya egemenliğine başkaldırarak çatışmalara girmişlerdir. Tam bu sıralarda,16. yy'ın başlarında Osmanlılar, Abhaz Halkı ile İslamiyet'i tanıştırmışlardır.

1500-1800 arası 300 yıl, Türk-Abhaz ilişkilerinin yoğun yaşandığı dönem olarak tarihte yer almaktadır. Abhazya'da Osmanlı egemenliği, Rus saldırıları sonucu 1810' da sona ermiştir. Bu dönemde Abhaz nüfusunun büyük bir çoğunluğu İslamiyet'i kabul etmiştir. Bu tarihten itibaren Rus-Abhaz çatışmaları başlamaktadır.  Abhaz halkı, Çar yönetimini her fırsatta ayaklanarak kabul etmediğini belirtmiştir.

Abhazya Cumhuriyeti'ne doğru

1864'te biten Kafkas-Rus savaşları, bütün Kuzey Kafkasya'da olduğu gibi Abhazya'da da halka çok büyük felaketler getirmiştir. Bu dönemde Abhaz tahtında bulunan ve Rus ordularında generallik yapmış olan Çaçba Hamid (Mikhail Şervaşidze) 11-12 Mayıs 1864'deki intihar savaşlarını engelleyememiştir. Felaket, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıyla büyümüş ve Abhazya tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımına sahne olmuştur. Ülkede bugün yaşayan Abhazlar 120 bin civarındadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların 500 bin kadarının Abhaz kökenli olduğu dikkate alındığında, bu trajik sürgünün boyutları açıkça gözler önüne serilecektir. 1918 yılı içerisinde Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulmuştur. Kırk gün süren bu yönetim, Menşevik Gürcü hükümetinin saldırısı sonucu ortadan kaldırılmıştır. Yeni yönetim kurulduktan hemen sonra Mahalli Askeri Devrim Komitesinin yöneticileri olan Efrem Eşba, Nestor Lakoba , Platon Agiyaşvili, N. Akırtaa, V.I. Lenin ve J. Stalin'e, Abhazya'ya ilişkin kararlarında ağırlık noktalarının şu üç şeyi kapsamasını bildirmişlerdir.

-Abhazya'nın birinci derecede bir devlet olarak ilan edilmesi,

-Abhazya'nın Sovyet Federayonu içerisinde yerini alması,

-Halkın kendi kaderine terk edilmemesi ve Sovyet Rusya ile bağdaşlaştırılması (henüz Gürcistan'a bağlı değil)

Özgür Abhazya Cumhuriyeti'nin kurulmuş olduğu 31 Mart 1921' de Lenin'e bildirilmişken Gürcistan ancak 21 Mayıs'ta, “Bağımsız Abhazya Cumhuriyeti'ni” tanıdığını açıklamıştır. Bu gelişmeleri tehlikelerde bekliyordu.

5 Temmuz 1921' de Komünist Parti Merkez Bürosunda toplanan Stalin'in verdiği karar şöyleydi: Parti çalışmaları açısından Abhazya'nın Özerk Cumhuriyet statüsünde ve Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalması gerekmektedir.

Stalin'in bu müdahalesi, Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhaz halkına duyduğu ve saklayamadığı kin ve düşmanlığını da belirtmektedir. Stalin'in bu tutumunun, Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti'nin (RSFSR) ve Sovyetler Birliği Sendikaları Komitesinin (VISK) tepkisiyle karşılaştığı, 8 Eylül 1921'de açıklanmıştır. Bütün bu direnmelere karşın, Abhazya, 1922 yılında, başlangıçta anlaşmalı bir federatif statüyle Gürcistan devletine bağlanmıştır.

1931 yılında ise, “Karşılıklı Anlaşma ve Özel İttifak“ tek yanlı olarak bozulmuştur. Abhazya yalnızca özerklik hakkına layık görülerek Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır .

Абхазия  Abhazya Tarihi

 

 

Leyla (Habat) Şen

Aralık 28, 2018

İstanbul Bağlarbaşı Derneği’nden tanırdım Leyla Ablayı. Çok yakın değildik o zamanlar. 1992 yılında Nalçik-Soçi treninde 15 saatlik dolu dolu bir sohbetten sonra daha iyi tanıdım. Aynı zamanlara denk gelen tarihlerde yerleştik Nalçik’e.

Leyla Ablayı tanıyanlar bilirler, insanı insan yapan değerleri nasıl hakkıyla taşıdığını. Kendisiyle hep barışık bir Çerkes hanımefendisi ve sevgi dolu bir mütevazilik abidesi olduğunu.  O'nu tanımanın ayrıcalığını sizlerle de paylaşmak istedim. Kültürlü, sabırlı, verici, paylaşımcı, haksızlığa ve zalimliğe tahammülsüz bir "savaşçı" Leyla Abla. Tanıyanlar bilirler diyorum ya, bu sıfatların hiç birisini abartılı veya yersiz kullanmadım O'nun için.

O'nun kalbinde iyi niyetli herkese yer var. İster yetişkin, ister çocuk, ister varlıklı ister yoksul olsun, herkese vereceği bir tutam iyiliği vardır onun. Zamanını, parasını, bilgisini, görgüsünü yani herşeyini paylaşır o.

Leyla abla, Nart okurları için kendini biraz tanıtır mısın?

Samsun-Alaçam Karlı köyünde (Atshe Hable) doğdum. Ubıhım, Atshe sülalesindenim. Beycan Şen (Şenıbe) ile evlendikten sonra İstanbul'a geldim. Nalçik’e ise1996 yılında yerleştim. Halen de Nalçik'te yaşıyorum ve bundan sonra da ömrüm el verdikçe yaşayacağım.

Buraya bir not düşmek zorundayım: Evinin mutfağında yemek yapmaktan öteye geçmemiş yemek sektöründeki tecrübesi ve bilgisi. Ama 16 yıldır tıkır tıkır çalışan, tertemiz ve lezzetli yemekler sunan bir kafe işletiyor Nalçik'te. Tanımayan yok gibi. Müdavimi çok. Adı da "Leyla Kafe". Çok kişiyi ağırladı, zevkle, keyifle. Her hafta kimsesiz çocuklar yurdundan bir çocuk grubu misafir eder, kafelere gidemeyen çocuklar diğerlerine imrenmesinler düşüncesiyle. Diasporadan ilk kez gelene ikram vardır. Para ödetmez. Bunun gibi pek çok neden bulur insanlarla paylaşmak için. Sadece kafe ikramıyla sınırlı değil yapabildikleri, ya birisine avukat ayarlarken, ya bir öğrenci için çırpınırken, ya birine ev ararken vs.vs. mutlaka birileri için koştururken görürsünüz Leyla ablayı.

Türkiye'de yaşarken anavatanı nasıl algılıyordun, sana ne ifade ediyordu?

Ben Nalçik’e yerleştikten sonra Kafkasya'nın benim için neler ifade ettiğinin farkına vardım. Türkiye'de özellikle Karadeniz bölgesinde yaşayan bizim gibi Çerkesler diğer bölgelerde yaşanlara nazaran daha hızlı asimile olduk. Dağınık yerleşim birimleri de bunda etkendi mutlaka. Köyümüzde benim jenerasyonum dahi dilini konuşamaz durumdaydı. Bir Ubıh olarak, yitik bir dilin bilincinde olmak, diğer Çerkes dillerinin yaşamak zorunda olduğunu yeterince şiddetle anlatıyor insana. Kafkasya'ya gezi amaçlı ilk seyahatlerimde de önce anadil beni etkiledi.

Babam Samsun Kafkas Kültür Derneği kurucularındandı. Dolayısıyla gençlik yıllarım anavatana dönüş tartışma ortamlarında geçti. İstanbul'a geldikten sonra da Bağlarbaşı Derneği’nde devam etti. Yani anavatan, dönüş boyutuyla olmasa da hep yakındı bana o zamanlar da.

Anavatana yerleşmeye nasıl karar verdin?

Derneklerimizin içindeydim ama kültürel-sosyal faaliyetlerin insanları birbirine yakınlaştırmasından öte, anavatan ve dönüş konusunda önemli bir çalışma yapıldığını görmedim. Daha doğrusu bu konularda doğru politikalar ortaya konamadı. Dönen insan sayısına baktığımızda ne yazık ki bugün de pek değişen bir şey olmadığını görürüz.

Ben o zamanki söylemlerle dönüşün gerçekleşmeyeceğini anlıyordum ve ikna olmamıştım. Dönüş düşüncesi taşıyan ve bu konuda çalışmalar yapan büyüklerimizin, arkadaşlarımızın iyi niyetlerinden asla şüphe duymadım. Ancak onların da ellerinde olmayan, herkesi aşan bazı nedenlerle arzu edilenler gerçekleşemedi. Bana göre, Çerkes milleti olarak bireyselliğimizin yoğunluğu toplumsal kararlara ve olaylara adapte olmamızı engelliyor. Bu yüzden de birlikte hareket etmeyi, düşünceyi ve eylemi paylaşmayı öğrenemiyoruz. Ne yazık ki bugün de aynı hatalar devam ediyor.

Anavatana yerleşme konusunda şanslıydım. Eşim de ben de emekliydik. Çocuğumuz yoktu. Bunlar karar vermekte çok etkili oluyor tabi ki. Ayrıca SSCB den sonra kapıların açılması ve anavatandaki akrabalarımız ile özellikle de Şenıbe Yura ile görüşmeye başlamamız Nalçik’e yerleşmemizde etkili oldu.

Nalçik’e ilk kez gezmeye geldiğimizde her yerde Adığece konuşuluyor olması beni inanılmaz etkiledi ve hemen karar verdim. Burada yaşayabilirim dedim. Türkiye'de yaşarken geleneklerimizle pek yaşamıyorsakta kendimi bu konuda iyi bir Çerkes olarak görüyorum. Sanırım bu nedenle de buradayım .

Kısa bir not daha düşmeliyim: Aslında her yeni başlangıç için "kendisiyle barışık olmak" hayatı çok kolaylaştırıyor ve başarıyı da getiriyor bence. Leyla abla da böyle. Kadının kitabında sorun ve çözümsüzlük yazmıyor. Macera yaşını çoktan geçmiş, dilini yolunu yordamını bilmediği bir yerde - adı vatan dahi olsa- hiç bilmediği bir iş ile sıfırdan bir başlangıç için cesaret gösterecek kadar barışıktı dünyasıyla. Hep der: "ben dönüşçü değildim ama buraya yerleştikten sonra dönüşe yürekten inandım, keşke daha önce gelseydim" diye. Vatan Antartika olsaydı oraya da giderdi emin olun. Birşeyleri düzeltmeye çalışırken, bunun için insanları cesaretlendirirken görürdünüz onu.

Emekli olmasına rağmen, burada çalışmak isteyince ne olursa olsun onun için küçük bir ticarethane açılması gündeme gelmiş, hani Leyla oyalanacak ya. Bir kaç iş alternatifinden Leyla'ya Kafe işletmek kısmet olmuş. Leyla'nın adını da vermişler ki gönlü olsun (bu şekilde kafeyi de aradan çıkarttı kurnaz kadın!). Hiç tecrübesi olmadan başladı işe. Başka bir iş olsa gene yapardı.

Gelirken endişelerin veya çekincelerin var mıydı?

Gerçekten hiç bir konuda endişelenmedim. Hiç bir çekincem de olmadı. Demin anlattığım nedenlerle de olsa gerek. Emekli maaşımla yaşarım diye de gelmedim. Sanki hiç öyle bir güvencemiz yokmuş gibi düşündük. Sıfırdan bir başlangıç yapmaya geldik ve yaptık. Ne girişimci ruhumuz ne de hatırı sayılır bir sermayemiz vardı. Kendimize güvendik ve mütevazi bir şekilde yaşadık, yaşıyoruz. İnsanı yoran, yıpratan hırslarımız olmadı hiç.

Leyla abla çok kibar, narin ve tam bir hanımefendi olmasına rağmen "militan" ruhlu bir kadın aynı zamanda. Bu özelliği de cesaretli olmasında etkin haliyle. Hiçbir konuda korkuları yoktur. Cesaretli olmakta adaptasyonu başarmakla eşdeğer aslında. Türkiye'de de yaşıyor olsa haksızlığa, eşitsizliğe direnmenin bir yolunu bulurdu mutlaka. Aynı şekilde burada da sürekli bir örgütlenme bilincine vurgu yapar. Bazen de isyanlardadır. İnsanların toplumsal sorunlara duyarsızlığından, tembelliklerinden şikâyetçidir. Ancak tükenmez bir sabır ve direnç örneğidir. Hiç yıldığını görmedim. Gerçek bir " savaşçıdır" O.

Anavatanda geçirdiğin 16 yılı düşünerek hangi güzellikleri ve zorlukları sıralayabilirsin?

Burada herşey mükemmel, güllük gülistanlık değil tabi ki. Ben küçük yaşlarda çalışmaya başladım ve hep çalışarak yaşadım. Yani buradaki zorlukların biraz daha değişik şekillerini Türkiye'de de gördüm. Mutluluklar ve sıkıntılar insanın yetişmesinde, kişiliğinde belirleyici oluyor ve bir dünya görüşü şekilleniyor. Bu da yaşam algılarınızı belirliyor. Yani yaşadığınız küçüçük bir olayı büyüterek hayatı zindana çevirebilir ya da olaya pozitif bakarak mutluluğa çevirebilirsiniz demek istiyorum.

Burada beni en çok mutlu eden şey çocukların anadilleri ile konuşmalarıdır. Ayrıca anadilimiz ile herşeyi hallediyor olabilmemizdir.

İnsanlara özellikle de gençlere iş veriyor olmak beni mutlu ediyor. En üzüldüğüm zamanlarda birini işten çıkartmak zorunda kaldığım anlar oluyor. Bir de bürokrasi yorucu biraz.

Buranın sakinliği, temizliği, burada aldığım her nefesin beni mutlu etmesini sağlıyor. Keşke bu kadar geç kalmamış olsaydım, daha önce gelmiş olsaydım diyorum defalarca kendime.

Gençlerin temizliği, kadınların çalışkanlığı güzel. Kadınlar ekonomik olarak özgürler ve tuttuğunu koparan bir yapıları var ancak bunlara rağmen, sosyal olarak hala eziliyorlar. Geleneklerin zamana uyarlanmak üzere elden geçmesi gerekli diye düşünüyorum. Gelenekler revize edilirse bu durumda sona erer sanıyorum.

Devlet memurlarının her işi yokuşa sürmesi, erkeklerin tembelliği zor.

Eğitim düzeyinin yüksek olmasından, kültüre ve sanata verilen değerden haz alıyorum.

Leyla abla Türkiye'de yaşarken uzunca bir süre Türk Sanat Müziği korolarında yer aldı. Yani sesi güzel. Duyarlı ve sancılı bir Çerkesin, sesi de güzelse neden kendi anadilinde şarkı söylemeye çalışmamasını oldubitti anlayamam. Kendisini eleştirmişimdir bu konuda hep. Cevabı da hazırdır gerçi, dil bilmiyordum, uygun ortam yoktu vs. Beni de ırkçı olmakla suçlar arada. Asla değilim. Baskın kültürün müziğini dinlemek başka icra etmek başka. Sesim varsa ve müzik yapacaksam kendi anadilimde yaparım! Bunun ortamını yaratırım. Tamam, müzik evrenseldir -ben de değişik müzik türlerini zevkle dinliyorum -ama evren sadece İngilizce ve Türkçeden mi ibaret olmalıdır? Becerebiliyorsak önceliğimiz kendi müziğimizde olsun. Neyse de bu yıldırmalarım sonucunda Leyla ablaya da Adığece bir şarkı söylettik sonunda. Hem de stüdyo kaydı yaptırarak yani yarı profesyonelce diyelim. Üstelikte Beycan ağabeyin "bu yaştan sonra azanı teneşir paklar" baskıları da yıldıramadı bizi. Leyla ablaya da çok yakıştı doğrusu. Ubıh olması da telaffuz aksamalarını açıklıyor nasılsa. Bundan sonra da Adığece şarkı söylemeye devam edecek diye umuyorum.

Bizler, burada yaşayan Çerkesler isteriz ki çok kişi gelsin yerleşmeye. Bazen umudumuz azalır, o zamanlar da deriz ki hiç olmazsa gezmeye gelsin insanlar. Anavatana gelmek istediği halde eşinin bunu kabul etmediğini söyleyen, hatta sayıları çok olmasa da eşlerinden ayrı olarak gelip yerleşmiş olan erkek hemşehriler var. Burada hata kimde ya da yanlışlık nerede sence, kadınlarda mı erkeklerde mi?

Hem erkekler hem de kadınlar için, kendi kusurlarını kamufle ederek sürekli eşlerini suçlayanlara söylenecek çok şey var aslında. Biraz değinmeye çalışayım, umarım bana kızmazlar.

Bu kişilere sormak istiyorum: "Eşinizle evlenirken hayatın her alanında neyi nasıl paylaşmayı düşündünüz? Anavatana dönme, yerleşme düşünceniz varsa veya evlendikten sonra oluşmuşsa eşinizle bunu ne kadar paylaştınız, onu neden ikna edemediniz?" diye.

Cevapları düşünüyorum ve daha önce duyduğum sesler kulağımda çınlıyor: "Evlenirken söylemiştim, ileride Kafkasya'ya yerleşeceğim ona göre. Bunu bil ve kabul ediyorsan öyle evlenelim. "Ve sonra erkeğin uygun gördüğü zaman gelip çatmıştır ve kadına dayatır: "Bugün geldin geldin! Yoksa ben çekip giderim!"

Erkek büyüklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim beni bağışlasınlar ama bu noktada eleştiriyi ciddi olarak hak ediyorlar. Herkesin bildiği gibi erkeklerimiz evlilikte eş seçme özgürlüğüne daha fazla sahipler. Eş ise hayatı paylaşmak için seçilmiyor. Bu nedenle de önemli kararlarda paylaşım eksik kalıyor. Evlilikte biraz zaman geçtikten sonra ise kaçış taktikleri başlıyor. İş yapma veya başka nedenler yaratarak erkekler Kafkasya'ya yalnız gelmeye başlıyorlar. Bu durumu herkes için söylemiyorum. İdealist olan, millet kaygısı ile hareket eden erkekleri tamamen bunun dışında tutuyorum.

Kadınlar ise bazı konularda çok tutucu oldukları için haliyle hayatlarında değişiklik yapmak istemiyorlar. Ekonomik özgürlüğü olmadan, çocuklarının eğitimi için çırpınırken hangi kadını suçlayabiliriz gelmiyor diye. Kadınlar erkeklere nazaran daha organize olduklarından, aile için bazı durumları planlayabilirler. Mesela yaz tatillerinde neden bir Kafkasya gezisi olmasın, çocukları için neden bir Kafkasya gezi grubu düşünülmesin gibi. Hangi nedenle olursa olsun kadınlar yüzlerini anavatana çevirirlerse çocuklarını millet ve vatan bilinciyle yetiştirirlerse geleceğimiz çok güzel olacaktır bence.

Eşler arasındaki paylaşım dürüstçe ve iyi niyetle olursa Kafkasya'ya da birlikte gelinir. Erkeklerin kendi kusurlarını eşlerine yükleyerek bazı şeylerden kaçmaya çalışmalarını doğru bulmuyorum.

Diasporadan buraya gelip yerleşen birisi buradaki insanlara ne ifade ediyor, sen ne gibi davranışlarla karşılaştın?

Buraya gelip yerleştiğim için hiçbir beklentim olmadığı halde, takdir ediyor ve saygı duyuyorlar. Bunu da sözle ifade ediyorlar. İnsan mutlu oluyor.

İlk geldiğim zamanlarda birisi beni uyararak "pazara gittiğinde dikkatli ol, dışarıdan geldiğini anlarlarsa pahalı satmaya çalışırlar "demişti. O zamanlar da bugün de pazara gittiğimde dışarıdan geldiğimi anlıyorlar ve bırakın pahalı satmayı, hem daha ucuza veriyorlar hem de güzel sözler söylüyorlar. Aslında burada önemli olan güven vermek bence.

Burada insanların eğitim düzeyi Türkiye'den daha iyi. O yüzden de algıları daha gelişmiş.

Türkiye'den buraya gelerek kısa sürelerde köşeyi dönmeye çalışıp muradına erememiş insanların yaptığı olumsuz propagandaya aldanmamak lazım. Sistem değişikliği ile insanların yaşamları değişti eğitimi, mevkisi olan pek çok insan pazarcılıkta dahil hiç hayal etmedikleri işleri yapmak zorunda kaldılar. Bu insanları küçümseme hakkını kendinde bulanların cehaleti üzücü bence.

Kafe işletmek, insanlarla iletişim halinde olmayı gerektiriyor. Bundan çok memnunum. Çünkü her yaş grubundan insanımızı tanıma fırsatım ve şansım oluyor. Kadınların gücünü, gençlerin temizliğini, çocukların güzelliğini gördükçe mutlu oluyorum. İnsanımızı seviyorum.

Türkiye'ye gittiğin zamanlarda burası ile ilgili olarak insanlar senden neler öğrenmek istiyorlar?

Ben, Türkiye'ye gittikçe devamlı şu soruları duyuyorum: "Orada demokrasi var mı ki kadınlar eziliyormuş öyle mi, din tamamen elden gitmiş mi, geleneklerimiz hiç bilinmiyormuş öyle mi, Türkiye'den en az 30 yıl geride imiş, vs." bunlar en fazla sorulan sorular.

Türkiye'de yaşayan bir insan, öncelikle yaşadığı ülkede bu sorulara cevap arayarak bunları sorgulamıyor da, anavatan söz konusu olunca kusur bulmak amacıyla sorguya başlıyor. Ben sorgusuz sualsiz herkes gözünü yumsun demiyorum ama "vatan" herkese lazım, tüm eksikleri tüm kusurlarıyla bizim ve sahip çıkmak zorundayız. Beğenmiyorsak beraberce düzeltmek zorundayız ama bunu oturduğumuz yerden yani uzaktan değil üzerinde yaşayarak yapmalıyız. Amaç bilgi almak öğrenmek ise, artık kapılar açık, haberleşme olanakları çok, internet var. İğneli ve art niyetli sorulara verecek cevap yok bizlerde de.

Sovyetler Birliği zamanındaki "komünizmi", insanları vatanlarından soğutmak için siyasi bir rejim olmaktan öte öcü gibi gösterenlerin peşinden gidenler var hala. Din tacirlerinin, tarikatların burası hakkında yapmış olduğu olumsuz propagandalara inanan insanlarımız da var ne yazık ki. Bunlara üzülüyorum ve daha ne kadar uzun bir yolumuz var diye düşünüyorum, insanların cehaletine tanık oldukça. Türkiye'de dönüş konusunun aralıksız gündemde olmalı ve insanlarımız dürüst, açık olarak bilgilendirilmeli ki olayın içinde hissetsinler kendilerini. Başka türlü millet olarak varlığımızı sürdürmemiz bana olanaklı görünmüyor. Asimilasyon bizi bitirmeden biz geleceğimizi kurmak zorundayız. Tüm kurumlarımızla, tüm insanımızla herkesin yüzü anavatana dönsün diliyorum. Herkesin gelemeyeceğinin ben de farkındayım ancak şartlarımızı zorlayarak mücadele etmeliyiz. Daha fazla insanımızı olaya dahil etmeliyiz. Mücadele ettikçe varız.

Yolunuzun Nalçik’e düşmesi dileklerimle…

Diaspora ülkelerinde yaşayan Adıgelerin genel durumları, yaşam şartları hakkında bilgimizin olmadığı zamansal dönemler oldu. Ancak bu dönemleri geride bıraktık. Hayat şartlarımızda değişti. 1989-1990 yıllarında diasporada yaşayan Adıgelerin sesleri duyulmaya başladı. Büyük bir özlem duyulan anavatanı görmek isteyen bazı kişiler anavatanı ziyaret etme şansını elde ettiler. Şimdi yavaş yavaş anavatana yerleşmeye başladılar. Bugün soydaşlarımızdan anavatana dönüş yapan bir çok kişi var.Onlar çalışıyor, üretiyor ve Adıge ulusunun kazanımlarını arttırıyorlar. Bu şekilde anavatana dönüş yapmış olan Çetawo ailesinden (Meretıkho) Fatima ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Guç’el’ Zuhra: Adıge ülkesinden uzakta diasporik olarak yaşarken , büyüklerinizden bu durumdan kaynaklanan ve onların hissiyatını ifade edebilecek, anavatana dair ne gibi hikayeler duydunuz?
Meretıkho Fatima: Büyüklerimizin bu konu hakkında çok şey konuştuklarını hatırlamıyorum. Fakat kayın validemin (Goşexhuray) anlattıklarından bazılarını kısmen hatırlıyorum. Kayınvalidem 8 yaşındayken anavatanı terk etmişti. “Doğduğum köyün adı Hacemıkhohabl, köyün yakınından akan büyük nehir, bugün hala gözümün önünde” diye çokça anlatırdı. Mensubu olduğu Haç’ets’ık’u soyu hakkında bilgisi olmaması ve onların az sayıda olmalarından dolayı çok üzülürdü.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşadığınız köy tamamen Adıgelerden mi oluşuyordu?

Meretıkho Fatima: Yaşadığımız köy Türkiye’nin bir köyüydü. Köyler çoğunlukla Türklerden oluşan köylerdi. Az sayıda Adıge köyü vardı. Daha çoğu Türk’tü. Böyle olsa da, bize karşı kötü olduklarını söyleyemeyiz. Bir araya geldiğimiz zamanlar oluyordu. 

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıgece’ye ne kadar önem veriyordunuz, yeni nesillerinizin Adıgece’yi yeteri kadar öğrenememesinin, konuşamamasının nedeni neydi? 

Meretıkho Fatima: Biz Adıgeyiz ve bunu bir gün bile unutmadık. Aile içinde de Adıgece’den başka dil konuşulmazdı. Ancak oturduğumuz köyün okulunda Adıgece eğitim verilmiyordu. Bu durum bize çok zor geliyordu. Çocuklarımız Türkçe bilmeden, Adıgece dışında bir dil bilmeden okula gittiler. Bu durum kendileri içinde çok zordu. Bizim de onlara destek olma imkanımız yoktu. Türkçe’den anlamıyorduk. Büyük oğlum İbrahim ve kayınbiraderimin kızı Mediha ilk okula beraber başladılar. Adıgece’yi güzel konuşuyorlardıysa da, Türkçe hiç bilmiyorlardı. Öğretmenin anlattığını da anlamıyorlardı. Dinlemeden, sınıfta otururken Adıgece konuşmaya başladılar. Mediha ” Adıgece konuşmayın, Türkçe konuşun.” diyen öğretmene döndü ve: “Sen dilimizi kopartamazsın, Biz Adıgeyiz Türk değiliz. Konuşacağız!” dedi. Öğretmen de cevap olarak: “Ben sizin dilinizi koparmanın peşinde değilim. Ancak senin dilin ile bir gelecek sağlamak, maişet edinmek mümkün değil. Türkçe ile ekmek var! Türkçe ile gelecek var.” dedi. Daha sonra okulda Türkçeden başka dil duymayınca, Adıgece’yi yavaş yavaş unutmaya başladılar.

Guç’el’ Zuhra: Köyde otururken Adıgece’den başka dil konuşmadığınızı söylediniz. Peki Türkçe’yi nasıl öğrendiniz? 

Meretıkho Fatima: Türkçe’ye yatkınlık kazanmam çocukların okumalarıyla ilintilidir. Onlar okurlarken Türkçe’yi daha çok kullanınca, bende biraz konuşmaya başladım. Dil bilmenin fazlası olmaz, bir çok dil bilmen çok iyi. İmkanım olsaydı Rusça öğrenecektim. Fakat olmadı.

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıge isimleri takmak için özel bir gayret sarf eder miydiniz?

Meretıkho Fatima: Tabi ki. Benim 3 oğlum ve iki kızım var. Onların hepsinin adını takan eşimdi. İlk oğlum olduğunda, kayın validem Mustafa ismini takmak istedi. Ancak eşim o ismi beğenmedi. Çocuğa İbrahim diye seslendiler. Diğerlerine Zinnur, Ahmet, Nuran ve Nadir isimlerini taktılar. Bunlar Arap isimleri içlerinde hiç Türk isimi yok.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşarken Adıge örf-adetlerini uyguluyor muydunuz, örf ve adetlerin uygulanmasında nasıl bir durum içersindeydiniz?

Meretıkho Fatima: Uygulamaz olur muyuz, bir çok iyi örf-adeti uyguluyorduk. Ancak aralarında insanlara zahmet veren bazı adetlerde vardı.

Guç’el’ Zuhra: Zahmet veren örf-adetlerden hangilerinin adını söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima: Teyzeme gelin getirmişlerdi. Ben küçüktüm onu hatırlamıyorum, anlatırlarken duydum . Aralarına katıldığı aile adıyla hitap etmeden ona Nıse-Gelin diyorlardı. Öyleyken bir gün ağır hastalanan küçük çocuğu: “Annemi bana bir gösterseniz olmaz mı? “ diye yalvardı. Anneyi çocuğun yanına getirdiler. “Anneciğim, şöyle bir sarılsana bana.” diyen çocuğun isteğini anne yerine getiremedi ve çocuk o gece öldü. Büyüklerin yanında çocuğuna el sürmek, hoş tutmak, sarılmak gibi davranışlar Adıge xabzeye uymuyordu. Daha da ötesi çocuğun ölmüş olsa dahi, sesli ağlama özgürlüğüne sahip değildin. Bu gibi geleneklerin uygulanması ve tahammül edilmesi gerçekten zor.

Guç’el’ Zuhra: Uyguladığınız hangi örf-adetlerin isimlerini söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima : Kayınbaba veya kayınvalidenin yanında çocuklarımıza isimleri ile hitap etmiyorduk. Ailede kayınbaba büyük bir yere sahipti, danışılan kişiydi. Gelin kayınbabanın yanına girse bile onunla konuşmuyordu. Genelde bulunduğu yere girmiyordu. Aile bireyleri hep beraber yemek yemiyorlardı. Aile büyüğünün ilk yemek yemesi gerekiyordu, onun ardından diğer aile bireyleri. Eve gelen misafir babanın misafiri ise oğullarından biri kapı önünde beklemeliydi. Baba bir şey isterse bunu uygulaması gerekiyordu. Bayana büyük hürmet gösterilirdi. Kuyudan su getirmeye giderken, oturan ihtiyarların yanından geçtiğimizde babamız akranı yaşlı başlı thamate ihtiyarlar ayağa kalkarlardı. İşte bu şekilde bizi onurlandırıyorlardı.

Guç’el’ Zuhra: Adıge bayanının baş örtüsü takması gereklimiydi?

Meretıkho Fatima : “Saç çok değerlidir. Onu örtünerek gizlersen, buna dikkat edersen, saç tellerinin ağırlığı kadarı sevap kazanırsın” diye büyükler söylerken duyardık. Türklerin baş örtüş şekilleri ile biz Adıgelerin başlarını örtmeleri farklıydı. Adıge bayanı alnı çok gizlemezdi. Türkler alnın yarısını baş örtüsü ile gizliyorlar. İster gelin, ister küçük kız olsun bütün Adıge bayanlarında baş örtüsü vardı. Bugün hala başımı açtığımda, kayınvalidem görecek sanıyorum. Bana uygunsuz geliyor ve hala tedirgin oluyorum.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönene kadar sürekli Gökdoğan köyünde mi yaşadınız?

Meretıkho Fatima: Hey gidi hey, hep orada yaşamadık. 1988 yılında su taşkını oldu, evlerimizi sürükleyip tahrip etti. Ömür boyu yaşadığımız köyü terk edip İzmit’e gitmiştik.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönmeyi aklınıza kim getirdi?Meretıkho Fatima: O büyük oğlumun aklına geldi. Adıge tarihini araştırıyor ve öğreniyorlardı. Onların anavatana dönüş yapma kararlarına, ben hiç karışmadım. Çünkü, çocuklarımın istediğini bende istiyorum, gittikleri yere de gideceğim.
Guç’el’ Zuhra: Türkiye’yi özlüyor musunuz?

Meretıkho Fatima : Ben Türkiye’de doğdum. Orada büyüdüm, çalıştım. Annem, babam ve eşimin mezarları var. Kardeşlerim yaşıyor. Bütün onları özlemez olur muyum, sıkça aklıma geliyorlar, onları düşünüyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkler ile nasıl bir ilişkiniz vardı?

Meretıkho Fatima : Esas Türkler bize karşı iyiydiler. Bir aile gibi bir aradaydık. Zorlukları ve sevinçlerimizi paylaşırdık. Kendileri de bizimle paylaşırdı. Köyde otururken Türk bir kadın komşum vardı. Onun gibi bir bayanın günümüzde olduğunu sanmıyorum. Evde olsam da olmasam da benim için odun kırardı. Su getirmeye gidince bana da su getirirdi ve eve koyardı. Sofrası, gönlü herkese açık bereketli bir kadındı.Türkiye’de yaşadığımız süre içersinde hiçbir kötülükle karşılaşmadık. Bize olmayacak, kaldıramayacağımız bir davranışta bulunmadılar. Bizde onlara karşı olumsuz davranışlar içinde olmadık.

Guç’el’ Zuhra: Çocuklarınızın hepsi iyi eğitim gördüler. Onların okumaları size zor gelmiyor muydu?

Meretıkho Fatima : Zor gelse de eğitimden daha önemli bir şey olmadığını kabul ediyorduk. “ Biz cahil kaldık, siz öyle olmayın” diyorduk. Şimdide kadar torunlarıma: “Ben eğitimsiz kaldım. Bu nedenle iyi okuyun, okumayan dünya gerçeklerinden geri kalır bihaber olur.” diyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’deyken eşiniz ve siz nerede çalışıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Kendi işimizi yapıyorduk.Ürettiğimiz ürünleri yiyorduk. Mısır, fasulye, kabak, biber, buğday, pirinç, karpuz ve kavun ekiyorduk. Büyük bir meyve bahçemiz vardı. Bütün meyveleri yetiştiriyorduk. Sığırlar, atlarımız vardı. Tavuk, kaz ve ördeğimiz de çoktu. Kış boyunca yiyeceğimizi yazdan kendimiz hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Evinizde hangi Adıge yiyeceklerini yapıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Yaptıklarımızın hepsi Adıge yiyecekleriydi. Sürekli süt vardı. Halıjjü, kurutulmuş et, mamrıs, şıps, pasta, şepasta, yoğurt gibileri yiyeceklerimizdi. Eşim avcılık yapıyordu. Sık sık geyik ve tavşan avlıyordu. Onları da kış boyunca yiyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Türk yiyeceklerinden yaptığınız oluyor muydu?

Meretıkho Fatima: Onlardan da yapıyorduk bazen. pirinçten mamul çeşitli yemekleri onlar yapıyorlardı. Bizde o yiyecekleri hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Meretıkho Fatima :Kendi kendime küçük çaplı işler buluyorum. Örgü örüyorum, dikiş dikiyorum, sıkıldığım olmuyor.

Guç’el’ Zuhra: Anavatanda huzur buldunuz mu? Ailenizde hangi günleri kutluyorsunuz?

Meretıkho Fatima: 1993 yılından beri Maykop’ta yaşıyoruz, Allah’a şükür burada rahatım, huzurda buldum. Ramazan ve Kurban bayramlarını ailece geniş çapta kutluyoruz. Çocuklarım ve torunlarım hepsi yanımıza geliyor, bir arada oluyoruz.

Guç’el’ Zuhra: Oruç tutuyor musunuz?

Meretıkho Fatima : 83 yaşındayım. Hayatım boyunca oruç tutmadığım hiçbir yıl olmadı. Şükürler olsun Allah yardım ediyor.

Guç’el’ Zuhra: Bugün gerçekleşmeyen, fakat ileride gerçekleşmesini istediniz bir dileğiniz var mı? 

Meretıkho Fatima : Dünyamızın huzurlu olmasını, çocuklarımızın geleceğinin iyi olmasını, kimseye muhtaç olmamalarını, insanların sağlıklı, mutluluk içinde olmasını umuyor ve diliyorum.

Guç’el’ Zuhra
Adıge Makh: 22.04.2008
Çeviri: Jade Wumar

Ömer, askere çağrıldığında Kızı Luisa yeni doğmuş beşikte yatıyordu. Genç karısı ve kızını geride bırakıp cepheye gitmişti. Naziler var gücüyle Sovyetlere saldırmış, ülkenin ortalarına kadar ilerlemişlerdi. Bütün erkekler cepheye çağrılıyor, genç yaşlı demeden, herkes savaşa gidiyordu. Ömer de bu askerlerden biri olmuştu.

Stalin tüm askerlere şu emri vermişti. “Mermilerinizden birini ayırıp ve göğüs cebinizde saklayınız. Esir düşmek zorunda kalırsanız eğer sakın teslim olmayın göğüs cebinizde sakladığınız mermiyi namluya sürün ve kendinizi öldürünüz.”Esir olmak insana daha çok acı verir ölümden.

Ömer iki yıl Naziler ile çarpıştıktan sonra Romanya’da Nazilere esir düştü. Teslim oldu. Ömer canına kıyamadı. Daha sonra canına kıymayıp niçin teslim olduğunu soranlara can çok tatlıdır, dedi, kestirip attı. Ömer o gün bu gün her an acı çekiyor, canına kıymadığına pişmanlık duyuyordu. Kısaca her gün ölüyordu. Utanç içinde yaşıyordu. Ölsem bu acıların ve hasretliğin hiç birisini çekmeyecektim, diye düşünüyordu.

Ömer Nazilere teslim olduktan sonra Naziler, Ömer gibi Kafkas kökenli esirlerden oluşan Çarlık ordusu eski generallerinden Tatar Hanlarından birisinin torunu Giray soyadlı bir generalin komutasında Kafkas tümenini oluşturdular. Naziler bu tümeni Yugoslavya cephesine gönderdiler, tümen Yugoslavya dağlarında Mareşal Tito’nun komutasındaki partizan birlikleri tarafından sıkıştırıldı. Esir askerlerin sığındıkları bir kayanın önünde patlayan bir top mermisinin şarapnel parçası Ömer’in sol bacağını parçaladı, Naziler Ömer’i Berlin’deki bir hastaneye sevk ettiler. Aylarca Hastanede yattı.

Ömer tam iyileşip hastaneden çıkma ve özgürlüğüne kavuşma hayalleri kurarken, Ruslar ve Amerikalılar Berlin’e girdiler. Ömer Amerikalılara kendisini Ruslara teslim etmemeleri için dil döktü, onlara çok yalvardı. Amerikalılar Ömer’i önce İtalya’ya götürdüler. Sonra Yunanistan’a oradan da kendi istemiyle Türkiye’ye sürgün edildi.

Ömer yıllarca kendisi gibi Sürgün hemşehrilerini il il aradı. Anadolu bozkırlarında, buldu onları, fakat kimse ona iş vermedi. Sadece birkaç ay konuk ettiler o kadar. Memleket ve beşikte bıraktığı kızının hasreti içini yakıp kavuruyor, her gün bu acıdan kurtulmak için tanrıya yakarıyordu.

Ömer sanat okulu metal bölümü mezunuydu. Sivaslı bir hemşehrisi aracılığı ile Sivas DDY bakım Atölyesinde iş buldu. İş bulmasından, çalışıyor olmasından, kimsenin yardımına gerek duymadan geçinebilmesinden mutluluk duyuyordu. Her şey güzel gidiyordu. Altı ay sonra İzmir’e tayinini istedi. İzmir’e tayin edildi. Evlendi. İki çocuğu oldu biri kız biri oğlan. Kendisine Gazi Emir taraflarında bir gecekondu yaptı.

Ömer İzmir’de yaşayıp giderken ve ülkesinden ayrıldığı tarihin üstünden tam otuz iki yıl geçmişken, bir yaz akşamı Ömer’in kapısı çalındı. Ömer kapıyı açtı. Kapıyı çalanlar iki kişiydiler. Ömer, buyurunuz, dedi. Gelenlerden birisi Ömer’e “Ömer Çark siz misiniz?” diye sordu sıkılarak. “Evet benim” dedi, Ömer. Kapıdaki sıkılgan genç, “Ömer amca dedi, size uzaklardan bir yakınınızı getirdim.” Ömer şaşırdı. Türkiye’de hiçbir yakını yoktu. Ömer zorunlu olarak “Buyurunuz dedi, kimmiş benim yakınım?” Gelenleri içeri aldı. Konuklardan Uzun boylu olanı, içeri girer girmez Ömer’in boynuna sarıldı, kucakladı.

“Amca dedi, ben küçük kardeşin Osman’ın oğlu Veli’yim seni almaya gönderdi babam beni. Beş yıl önce İzmir’de yaşadığını öğrendim. Babama ölmeden önce seni bulacağıma. söz verdim.”

Ömer, Veli ile eşini, kızını ve oğlunu tanıştırdı. Veli Ömer’in evinde günlerce kaldı. Cepheye bırakıp gittiği karısının ölmeden önce, yıllarca kendisini beklediğini bu arada kızı Luisa’yı büyüttüğünü, evlendirdiğini, Luisa’nın da kendisinden haberdar olduğunu söyledi.

Kendisinin ve kendisi gibi olanların Stalin öldükten sonra affedildiklerini, Ömer döner diye hep beklediklerini, fakat Ömer dönmeyince kendisinin çıkıp geldiğini anlattı, dönmesi için yalvardı. Ömer Veli’ye inanmadı. Rusların kendisini öldüreceklerinden korkuyordu. “Siz beni götürüp öldürteceksiniz”, diyor, başka bir şey demiyordu. İkna da olmuyordu. Veli, sonunda pes etti gitti.

Ömer’i, ülkesine dönmeye kızı Gül ikna etti. Kızı Veli’nin söylediklerini araştırdı, söylenenler doğru çıktı. Bunun üzerine baba, kız… uzun bir tren yolculuğundan sonra Ömer’in ülkesine, orada bıraktığı kızını ve diğer yakınlarını görmeye gittiler.

Ömer, Nalçik’te Trenden indikten sonra eğilip, toprağı öptü, kokladı.

Ömer eski köyünde on, on beş gün kaldı. Köyündeki kardeşlerine tren yolculuğunu şöyle anlatıyordu.
“Veli’nin söylediklerinin hiç birisine inanmadım. Sovyet Trenine biner binmez elimi kolumu bağlayıp doğruca kurşuna dizileceğimi sanıyordum. Korkuyordum. Rusça bilmiyor olsam, yolcuların kendi aralarındaki Rusça konuşmalarından beni nasıl yargılayıp kurşuna dizeceklerini kararlaştırdıklarını sanırdım. Çünkü suçluydum. Vatana ihanet etmiştim. Şimdi buradayım ve mutluyum.”

Ömer, köyündeki son gecesini kızı Luisa’nın evinde geçirmek istedi. Luisa, Ömer, diğer kızı Gül, üçü birlikte Luisa’nın evine gittiler. Ömer yorgundu, halsizdi. Köyünden ülkesinden ayrılmak istemediğini söyleyip duruyordu. Ömer kızlarıyla birlikte aynı odada yatmak istediğini söyledi. Kızları yer yatağı yapıp Ömer’in yattığı yatağın sağına ve soluna serdikleri yer yataklarına kıvrılıp yattılar. Hiç konuşmadan uykuya daldılar.

Luisa erken uyandı. Babasına kahvaltı hazırlayacaktı. Kalktı, sırt üstü yatmakta olan babasına baktı. Ömer’in yüzü bembeyazdı. Kıpırtısız iki kolu yanına sarkmış, upuzun yatıyordu. “Baba!” diye seslendi. Ömer duymadı bile… Babasının elini tutup yorganın altına sokmak istedi. Ömer’in eli buz gibiydi. Ömer yatağında ölmüştü. Babasının tuttuğu elini bıraktı.

Kardeşi Gül’e seslendi, onu uyandırdı. “Gül, dedi, baban, öldü.” Gül, babasının yüzüne baktı. Ömer’in yüzünde mutlu bir ifade vardı.

Gül, üzüntüyle ve mutluluk duyguları arasında, karmakarışık duygularla, İzmir’e yalnız döndü.
Yayımlayan : Zelin Artuğ

Karden Mehmet Ali

Aralık 28, 2018

Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız ?


İsmim KARDEN Mehmet Ali, 1962 Pınarbaşı doğumluyum.

Ne zaman ve nasıl döndünüz Kafkasya'ya ?

1992 yılında döndüm, o günden beri anavatanda yaşıyorum.

Buraya döndükten sonraki yaşamınızı kısa başlıklar halinde özetlerseniz bize ne anlatabilirsiniz ?

Buraya döndükten bir yıl sonra 1993 yılında evlendim,iki kız çocuğum var. Burada döndükten sonra başlayan ve 2000 yılına kadar devam eden işim inşaat üzerine idi, daha sonra ticaret ile uğraşmaya başladım şu anda halen devam ediyor.

Kızlarım burada henüz ilk öğretim çağındalar, eşim de evlendiğimizdeki mesleği olan öğretmenliğe devam ediyor.

Urvan köyünde bir evim var fakat işim gereği Nalçik'te ikamet ediyorum, burada kiralık bir evde oturuyorum. Daha önce satın aldığım iki evi ticarete girince sermaye yaptım, şu anda işimizi devam ettiriyoruz.

İçerisine geldiğiniz ortama uyum sağlamakta zorluk çektiniz mi?

Bizler ilk dönen insanlardanız, o nedenle geçiş döneminin ekonomik sıkıntıları ve karmaşası içerisine geldik.

Zaman zaman zorlandığımız da oldu, fakat hiçbir şekilde buradaki insanların katlanmadığı bir sıkıntıya veya özellikle bize yapılmış bir haksızlığa maruz kalmadık.

Tam tersine ilk dönemin duygusallığı içerisinde insanlar bize kucak açtılar, herkes elinden gelen konuda yardım etmeye bizi cesaretlendirip teşvik etmeye çalıştılar.

Kısacası uyum sağlamakta hiçbir zorluk yaşamadım.

Yani sonradan bu duygusallık bitti mi demek istiyorsunuz ?

Elbette ilk andaki coşkusunu yitirdi zaman içerisinde. Fakat bunda bizlerin yani diasporadan gelenlerin de çok büyük katkısı oldu ne yazık ki. Bu iyi niyeti suistimal eden insanlar türedi birden bire, o yokluk ve zorluk yıllarında buraya gelip bir çok boş vaatte bulunan ve sonra da ortadan kaybolup gidenler mi dersiniz,içerisine geldiği insanların yaşam tarzını düşünce biçimini saygı sınırları dışına taşacak kadar kabaca eleştiren, toplumu yargılamaya kalkanlar mı dersiniz. Bu mesele çok uzun aslında, samimi bir özeleştiri yaparsak pek çok şey söyleyebiliriz.

Sizi buraya getiren asıl şey nedir ?

Çok yalın bir şekilde ifade edersem; kendimi buraya ait hissettiğim için kalktım geldim.

Çok da iyi etmişim açıkçası, çünkü döndüğüm günden itibaren ruhen huzur buldum hiç abartısız.

Türkiye'de de yaşam şartlarım kötü değildi benim, fakat koşullar ne olursa olsun tarif edemediğim bir eksik vardı içimde.

Bir şeyler yarımdı, ama ne olduğunu ancak geri dönüp burada yaşamaya başladıktan sonra anladım.

Neymiş peki o eksik ?

İçerisinde yetiştiğim dil kültür, mensubu olduğum halk,sahibi olduğum vatan, hepsi buradaymış fakat ben oradaymışım. Yani biraz karikatürize edersek bir çam ormanında kavak ağacı gibi kalıvermişim yaşamın ortasında.

R.F'nin başka yerlerine gittiniz mi, Kafkasya ile kıyaslama yapabilir misiniz ?

Moskova, Ufa, Volgograd, Voronej ve daha bir çok şehrini iş nedeniyle gezdim oralarda yaşadım. Ayrıca yine Kafkasyada Stavropol şehrinde 4 yıl yaşadım, Rostova'da bir çok kez gidip geldim, kısaca söylersek epeyice bilirim genel manada.

Bire bir kıyaslama ne kadar doğru olur bilmiyorum ama, Kafkasya dışına çıktığınızda Rus yaşam tarzı baskın bir biçimde göze çarpıyor, tabii bu mantalite ve günlük ilişkilere de yansıyor.

Fakat kim ne derse desin Kafkasyadaki Çerkes xabzesinin ve yaşam tarzının kısmen değişerek de olsa devam ettiğini gözlemliyorsunuz.

Yani burada kendimi daha rahat hissediyorum, oysa genel manada bakınca diğer bölgelerde insanlar daha serbest gibi, fakat bizim yetiştiğimiz xabze ve yaşam tarzına uygun değil bence.

Ekonomik açıdan bir kıyaslama yaparsak bu saydığım şehirler Kafkasyadaki bizim cumhuriyetlerimize göre (Krasnodar Stavropol vb. saymıyorum) daha gelişmiş ve daha zengin durumda,fakat burası da eski zamanlarla kıyaslanmayacak kadar hızlı bir gelişme ve değişim içerisinde son yıllarda.

Burada ortalama bir yaşam sürebilmek için aylık kazanç ne kadar tahmini olarak ?

Ortalama bir yaşam sürebilmek için 15-20 bin ruble kadar bir geliriniz olması gerekiyor. Tabii bu ortalama yaşamdan ne anladığınıza da bağlı.

Peki ortalama bir insanın bu parayı kazanma şansı ne kadar ?

Burada disiplinli ve normal çalışan bir insan bu parayı rahatlıkla kazanabilir. Basitçe söylersek vasıfsız bir işçi ücreti aylık 10000 ruble civarındadır.

Biraz elinden iş gelen kimse çok daha fazlasını kazanabilir, tabii çalışırsa.

Köy yaşamı ve buradaki köylerin durumu hakkında ne söyleyebilirsiniz ?

Ben buradaki köylerden bahsedeyim ama siz Türkiyedeki ilçeler gibi düşünün, çünkü burada 1000 hanelik köyler küçük köy sayılıyor. Bu köylerde birkaç okul, sinema spor salonları, tiyatrolar, sağlık ocakları, pazarlar mevcut. Burada bir şaka yapayım bu köyler Türkiyede olsa hemen bir siyasetçi çıkar il yapardı.

Toprak oldukça verimli ve bereketli. Normal tarım yanı sıra bağcılık bahçecilik ve seracılık yapılıyor.

Hayvancılık zaten köy yaşamının bir parçası. Bunun dışında da köylerde küçük ve büyük işletmeler mevcut

Türkiye'deki akrabalarınızla ve ailenizin geri kalanı ile ilişkileriniz nasıl?

Artık iletişim imkanları çok rahat, sık sık telefonla görüşüyoruz, ayrıca her yıl birbirimizi ziyaret ediyoruz.

Bu gün vatanınızda yaşıyorsunuz, diasporada yaşamak ile arasındaki fark sizce nedir ?

Bunun cevabı önceki söylediklerimin içinde var zaten.

Bu aslında misafirlikten kendi evine dönen birine hangisi iyi diye sormaya benzer

Bu günden geçmişe yaşamınıza göz attığınızda pişmanlıklarınız oldu mu? 

Açıkçası ciddi biçimde pişman olacağım bir şey yok, özellikle de vatanıma dönmek konusunda hiçbir pişmanlık söz konusu değil, aksine daha önce de söylediğim gibi burada huzur buldum,kendimi buldum.

Diasporadaki insanlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz ?

Diasporadaki her kardeşimi içtenlikle selamlıyorum, bir gün hepisinin vatanımıza dönebilmesini diliyorum.

Teşekkür ediyoruz.
perit-xase

Kalmık Adnan

Aralık 28, 2018

Sizi tanıyabilir miyiz

İsmim Kalmık Adnan. 1944 yılında Suriye'de Adige köyü Hanasir'de doğdum. 1977 yılında anayurduma döndüm, o zamanlar evliydim. Suriyede eğitim aldım ve meslek olarak eğitimciyim.

Ayrıca Nalçikteki yüksek okulun Adige dili bölümünü de bitirdim. Buradaki okullarda Adige dili egitmeni olarak çalıştım. Şu anda Perit derneğinde Adige dili eğitimi veriyorum.

Kısaca dönüş hikayenizi anlatabilirmisiniz

Babam Kalmık Hajumar 1901 yılında Kaberdey'de Şegem'de doğdu. Suriyeye 1905 yılında gittileklerinde babam 4 yaşındaydı. Ben ise yukarıda söylediğim gibi 1944 yılında Suriyede Adige köyü Hanasir’de doğdum.

Yüksek okulu bitirdikten sonra,o zamanlar Suriyedeki Sovyetler birliği konslosluğuna başvuruda bulundum anayurduma dönmek için.Biliyorsunuz o dönem Sovyetler birliği dönemiydi, yani komünizm ile yönetiliyordu ülke.

Başvuruda bulunduğum zaman benden süre istediler cevap vermek için, fazla zaman geçmedende anayurda dönebileceğimi bildiren cevap geldi.

Hemen akabinde konsolosluktan tüm evraklarımı hazırlayıp, o dönem komünist partinin genel sekreteri ve sovyetlerin başı olan Brejnevin imzasını taşıyan evraklarımı verdiler ve ben yola çıktım, kısa süre içerisinde de pasaportumu aldım. O günden bu yana anayurtta yaşıyorum .

Dönüş konusunda düşünceleriniz nedir tam olarak ?

Gözlemlediğim kadarı ile, dönüş konusuda sürekli öne çıkan problemler güçlükler ve sıkıntılardır. Oysa bu konuda öne çıkması gereken; dönüşe olan inanç, vatanımıza ve halkımıza olan sevgi olmalıdır. Dönüş düşüncesi bu inanç ve sevgi üzerinde yükseldiği zaman mevcut sorunlar bahane teşkil edemez.

Fakat bu gün ne yazık ki bahsettiğim eksiklik nedeni ile kararlılık ve bilinç tam oluşamıyor, hal böyle olunca da dönmek istemeyen için her zaman bahane ve sorunlar daha fazla öne çıkıyor.

Dönüşü sorun edinen yurtsever, eğer bu idealde bir zorluk görüyorsa bu onun kendi acizliğinden, kendi biçareliğinden ve kendi isteksizliğindendir.

Şunu çok iyi anlamamız gerekiyor ki anavatanda bir sıkıntı varsa, diasporada yaşayıp kardeşinin sıkıntısını uzaktan çözmek mümkün degildir.Sıkıntının bizzat içinde,göbeğinde olmak gerekir.

Bu sözünüzü diasporaya bir mesaj olarak mı anlamalıyız ?

Nasıl anlayacağınız size kalmış bir şeydir elbette, fakat vatanda yanan ateşi Türkiyeden, Suriyeden, Amerikadan ve Ürdünden üflemekle söndüremezsiniz. İnanıyorsaniz, samimiyseniz gelip bizzat bir şeyler yapmanız gerekir.

Eğer bu sekilde davranmıyorsa, insan kendi değerini düşürüyor halkının değerini düşürüyor demektir. Kendisine değer vermeyene baskası hiç değer vermez. Sanmıyorum ki Amerikada veya bir başka ülkede ben Adigeyim demekle bir değeriniz olsun.

Geldiginiz zamanla bu günü kıyaslarsanız neler değişti dünden bu güne ?

Benim döndüğüm zamanlar komünist parti dönemi idi, o günden bu güne pek çok şey değişti. Adigeler “zamana uyan yiğittir” demişler. Biz de uyduk bu değişime elbette. Fakat bu yeterli midir derseniz, elbette değildir. Daha çok çalışmamız daha çok gelişmemiz gerekiyor. Günümüz öyle bir dünya ki sabahtan akşama dengeler değerler pozisyonlar değişiyor, hayat değişiyor. Biz buna uyum sağlayabilecek bilgi birikimine, ciddi kararlı ve vasıflı bireylere sahip olmalıyız.

Bahsettiğiniz bilgi ve birikimi olan, eğitim almış bir çok insanımız diasporada yitip gidiyor şu anda, onlardan nasıl istifade edebiliriz sice ?

O insanlar için de vatana dönmeleri ulusa yapacakları en önemli katkıdır bence. Eğer halkınız özgür yaşasın istiyorsanız bu özgürlüğü kimse getirip vermez, bunu siz kendiniz almalısınız.Refah içinde yaşasın istiyorsanız bunu da kimse getirip avucunuzun içine koymayacak, siz gelip vatanınızda çalışarak emek vererek oluşturacaksınız istediğiniz güzel ortamı. Başka bir ülkede bu amaca asla ulaşamazsınız.

Dönerseniz burada imkanınız var, halkınız için çalışma ve güzel bir şey yapma,bir gelecek yaratma olanağı var.Burada oturmuş işleyen bir yönetim var, bir idari yapı var, idarenin bir başkanı var parlamentosu kurumsallaşmış bir altyapısı var. Beğenmiyormusun buyur değiştir yasalar cercevesinde. Yasadışı hiç bir şey olmaz zaten. Bizim şu anda bir cumhuriyetimiz varsa,daha iyi olsun istiyorsak ve olmuyorsa, bu başkasının suçu değil, bizzat bizim kendi kabahatimizdir.

Dernekler konusunda fikriniz nedir kısaca ?

Dernekler her tarafta var, burada ve diasporada bence derneklerin en önemli görevleri insanların dönüşünü sağlamaktır. Her dernek bu amac için calışarak tüzüğüne ana faaliyet amacı olarak dönüşü koymalıdır bence. Bu gün imkanlar var iletişim açısından, birlikte düşünebilmek üretebilmek yaratabilmek gerekir. Derneklerimizin bu olanakları kullanarak anayurdumuzla sürekli bağlantı ve iletişim içerisinde olması gerekir.

 

Dönmek isteyenlerin ana sorunları evrak ve bürokrasi midir. Ne dersiniz. ?

Tüm dünyada olan problemler bizde de var ve bu problemleri çözmek gerekir,buna bir itirazım yok. Fakat eğer sen Adige isen; herşeyden once buraya dönmen ve yaşaman gerekir, benim yaşadığım sokakta yaşayabilmeli benim soluduğum havayı soluyabilmelisin.

Her şartta benden daha fazla kazanacagınız kesindir. Eskiden sık sık sorarlardı niçin buraya döndün diye, bir çok güzel şartları olan yer varken niçin döndün diyenlere söylemek isterim; tüm imkanlara rağmen vatanımı seçtim,çünkü benim inancıma göre her şeyin başı gücü oranında halkına yararlı olabilmektir.

O nedenle evrak bürokrasi ve diğer benzer sorunlar; vatanına sevgi ile bağlı,halkına aidiyet hisseden bir bireyi yolundan çeviremez. Gelirsiniz, sorunlar varsa çözülmesi için burada gücünüz oranında yasal yollardan haklarınızı ararsınız.

Ana dilimiz, kültürümüz ve dolayısıyla halkımız günden güne yok oluyor diasporada, siz bir dil eğitimcisi olarak nasıl bakıyorsunuz bu meseleye ?

Çağ ilerliyor, bu gün BM.de gündeme getirilen problemlerin bütünü halkların sorunları varlıkları ve gelecekleri üzerinedir. Günümüzde, halkların özgürlüğü çok önemlidir ve bu özgürlüğün en önemli göstergesi kendi dilini kullanabilme, konuşabilme ve dolayısıyla kültürünü yaşatabilme yeteneğidir.

Adige dili diger tüm halkların dilinden daha eski ve zengindir. Bu dil bize atalarımızın bıraktığı en önemli mirastır aynı zamanda. Eğer bunu unuttuysanız ananızı da babanızı da atanızı da unutursunuz. Ben bu durumda samimiyetinize inanmam. O nedenle anayurdunuza dönmez, dilinize ve kültürünüze sahip çıkmazsanız, bir önceki soruda olduğu gibi vize evrak ve benzeri bahaneler gösterseniz bile, buna ancak siz kendiniz inanırsınız ama beni inandıramazsınız.

Bir düşünün,ben buraya döndüğüm zaman kbc`de Xase yoktu, kapatılmış ve yok edilmisti ama yeniden hayata geçti. Vardı da yeniden canlandırdık,bir çok halk vardır ki geçmişleri yok, oysa bizim geçmişimiz çok zengin tarihimiz derin ve güçlü. Sadece anayurduna dönüp geçmişine sahip çıkacak, buradaki kardeşleriyle el ele tutuşarak güzel bir gelecek yaratacak inanca ve iradeye ihtiyacımız var.

Genel olarak her iki tarafa da baktığınızda nasıl bir manzara görüyorsunuz, geleceğimiz konusunda ümitlimisiniz ?

Her şey kıyaslamalıdır yaşamda. Anayurtta eğer her şey böyle devam ederse bence çok da parlak değil durumumuz. Fakat bunun sorumlusu anayurdu ile diasporası ile bir bütün olarak bizleriz, başkalarını suçlamamak gerekir.

Diaspora daha ziyade aklıyla değil duyguları ile hareket ediyor, bu duyguların da tabiri caizse sınırı yok.Bizim cumhuriyetimiz 12500 km2 alana sahiptir. Gücümüzü bilmek lazım imkanlarımızı bilmek lazım. Örneğin parlamentoda bizim temsilcilerimiz yarı orandadır, yasaları da bu güce göre yaparsınız. Eğer yapılanı begenmiyorsanız demokratik yolları kullanır parlamentoya girersiniz,bir şeyi iyileştirebilmenin, değiştirebilmenin yolu budur günümüzde.

Fakat demokratik süreç çok da sağlıklı işlemiyor bu gün için,henüz o aşamaya gelmiş değiliz, o noktaya geldiğimizde daha iyi olacağını umuyorum. Bunun çözümü derneklerin sivil toplum örgütlerinin çok olmasından, fikirlerini birleştirebilmelerinden, tartışabilmelerinden ve yasalara uygun çalışabilmelerinden geçer.

Hem anayurt hem diaspora için tek çaremiz demokratik sürecin işlerlik kazanması, sivil örgütlerin artması, devletlerinde bu sürece yardımcı olmasıdır. Bunun mekanizması da en küçük birimde bile her seçimin oylama usulü olması ve sivil örgütlerin de yasalara uygun olması ile oluşur.

RF.de secim sistemi çok adaletsiz. Ancak bir partiye üye olarak seçime katılma şartı adil değildir.Bu kanun,bireyi yok saymak bireyin tekil iradesini yok saymak demektir ki en başta bunun değiştirilmesi gerekir.

Geleneklerimizde bir değişim ve diaspora ile anayurt arasında bir farklılaşma gözlemliyoruz, sizce nedir bunun altında yatan neden ?

Adigeler nerede yaşıyorlarsa oranın kültürünü aldılar. Arapta Arap, Türkte Türk, anayurtta Rus kültürü alındı.İyiysede kötüysede reel durum budur. O nedenle birilerini ayıplamak, birbirini yadırgamak yerine iletişimi artırmak, ilişkilerimizi geliştirmek ve aramızdaki kopukluğu gidermek gerek, tek çözüm budur.

 


Diasporada bunca insanımız olduğuna göre,bizim işbirliği içerisinde bir lobi olusturmamız mümkünmüdür sizce ?

DCB’yi o şekilde kurmuştuk ama maalesef o noktaya taşıyamadık. Dağınık yasıyoruz, bundan şikayet edip mızmızlanmaktan vazgeçmek gerekir. Birçok ülkede yaşadığımız için güçlüyüz demek gerekir, sorunumuz bu gücü organize etmektir. Eğer bu gücü bir merkezde organize edebilirseniz budur aslolan. Kacak göçek, korkarak iş olmaz bu çağda, tüm taleplerimiz isteklerimiz açık ve aleni olmalıdır.

Adigeler yaşadıkları ülkelerin yasalarını ve dünya normlarını kullanmalı istifade etmelidir. Şu anda mevcut yasal imkanların çoğunu kullanamıyor diaspora.Bu diasporaya zarar vermez,yeter ki halk olmak amacı olsun, geleceğe inancı olsun amacını da yolu yöntemi ile söylesin. Dünyada uluslar arası normlar var artık, bu normları kullanmak, evrensel kazanımlardan yararlanmak gerek.

Diasporaya ne kadar ömür biçiyorsunuz ?

Bunu tarih gösterdi bize zaten,bakın Mısırdakiler yok oldular. Ürdün arkadan Suriye onun arkasından, Türkiye onların arkasından ve İsrail de Türkiyenin arkasından geliyor. Eğer halkının diline ve geleneğine bundan fazla değer vermezse Adigeyde Kaberdey’de onların arkasından gelecektir.

Tanrı kitabında söyler; „sana verdiğimiz imkanı kullanmadığında elinden alırız, başkasına veririz“ der. Yoldan şaşan halkları ya sel yok etti, ya zelzele yok etti, yada benzer bir son onları maziye gömdü, bunun örnekleri tarihte çokca var.

Bizim halkımızı yok edecek en önemli hastalık beğenmemezlik ve burnu büyüklüktür. Politikacılarımız olmalı, diplomatlarımız olmalı egitimcilerimiz olmalı. İnsanlarımızın halkına ve tarihine karşı saygı-samimiyet göstermesi gerekir, bizi yok edecek veya ayakta tutacak olan kendi değerlerimize olan bağlılığımızdır.

Buradaki cumhuriyetler diasporayı kurtarabilir mi sizce ?

Disaporayı kurtaracak olan kendi inancıdır,o nedenle diaspora öncelikle „istiyorum“ demelidir. Yoksa kendi inanmadığı şey için kimse ona bir fayda sağlayamaz, ancak diaspora kendisi samimiyetle istedikten sonra yardım edebilmek için bir çok yol ve yöntem vardır, ancak o zaman anayurdun diasporaya faydası olur.

Buradan bir kısım insan çalışmak için moskovaya veya başka şehirlere gidiyor,bu duruma ne diyorsunuz ?

Geçmişte bu topraklardan giden insanlar savaş nedeniyle gittiler, şimdi gidenler ise ekonomik nedenlerle gidiyor ve kendi sorunlarını çözmeye calışıyorlar, bu ikisi farklı şeylerdir. Fakat bireysel koşulları nedeniyle olsa bile dünyaya dağılmıs her insanımız örgütlenmeli birlikte organize bir güc olmalıdır, buna bir engel de yoktur.

Çerkes insanında sanki vatan bilinci gelecek bilinci yok gibi,siz ne dersiniz ?

Bence var, ne kadar eksiğimiz olsa da var bence.Umut olmazsa hiç bir şey olmaz umut ediyoruz. En büyük hastalığımız olan tembelliği ve pesimist tavırları bırakmalıyız. Halkımız elele tutuşmalı ve yaşadığımız ülkelerin yasalarından istifade etmeliyiz. Anadilimizi mutlaka evimizde kullanmalıyız, her Adige baska bir kaç lisanı biliyor ama kendi lisanını bilmiyor, bu çok büyük bir ayıp değilmi.

Son olarak her iki tarafa da verecek ana mesajınız nedir ?

Her yerdeki Adige kendi kültürü ile yaşarsa ancak o zaman bir şey olur. Diasporada veya anayurtta, nerede olursa olsun bireylerimiz önce insan sıfatına layık olmalı, sonrada Adige sıfatını muhafaza etmelidir.Nerede olursak olalım, edebiyatımıza dilimize kültürümüze, geleceğimize ve vatanımıza sahip çıkmalıyız. Eğer çok büyük bir engel yoksa önümüzde, yaşamımızı anayurdumuzda yeniden kurmanın yollarını aramalı ve bulmalıyız, bizi muhafaza edecek olan ve gelecekteki varlığımızı garanti edecek olan tek çözüm budur.

Teşekkür ederiz sayın Kalmık Adnan.
perit-xase

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
RT @pinarkutarba: Tarih değişti. :) 16 şubat 15 ile 17 arası Ankara kitap fuarındayım. Hepinizi beklerim. https://t.co/xZ8bogkQw2
https://t.co/MYxFtDO6zm
RT @baglarbasi_xase: Haydi gelin; birlikte bir şarkı söyleyelim, qafe eşliğinde Jıneps'in öyküsünü dinleyelim. Çerkeslerin 100 yıllık diasp…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler