Sayın Ahmet Ketav öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Ahmet KETAV: Tam adım Ahmet Hüseyin Ali İsmail Ketav. 13 Mayıs 1960’ta Kerkük’te doğdum. Bağdat Üniversitesi Veterinerlik Bölümünden mezunum. Ancak kendi işimi yapmıyorum. İş adamıyım ve aynı zamanda da Merkezi Kerkük’te bulunan Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum.

Saddam Dönemi ve sonrasında Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalıların Saddam dönemi ve ABD İşgali sonrası durumları hakkında neler söyleyebilirsiniz? ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Kuzey Kafkasyalılar adına değişiklikler oldu mu? Varsa bu değişimleri açıklayabilir misiniz? Kuzey Kafkasyalıların Irak’taki temel sıkıntıları nelerdir?

Ahmet KETAV: Irak’ta Dağıstanlılar, Çeçenler ve Adigelerden oluşan Kuzey Kafkasyalılar “Çerkes” ortak adı ile bilinirler. Çerkeslerin maddi durumu genel olarak orta veya iyi düzeydedir. Ancak, güvenlik açısından özellikle de Şii milisleri tarafından tehdide maruz kalmaktadır. Örneğin, Diyala bölgesinde bir Çerkes köyü tamamen yakılmış ve yaklaşık 25 aile sürgün edilmiştir. Bağdat’ta iki generalimiz de suikast sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ancak, Irak’ın diğer etnik ve dini kesimleriyle, özellikle de Kerkük’te, iyi ilişkileri bulunmaktadır. Nitekim, çoğu etnik kesimlerle evlilikler gibi kuvvetli bağlara sahiptirler. Günümüzde durum böyledir. Ancak, Saddam döneminde Çerkesler askeri meslekleri tercih etmekle biliniyorlardı. Nitekim, Irak ordusunda çok sayıda üst düzey general vardı. Bunların arasında korgeneral, tümgeneral ve çok sayıda tuğgeneral ile subaylar bulunuyordu. Ancak, bunlar Saddam döneminde despot rejimden çekindiklerinden dolayı gerçek lakapları ile Çerkes kökenli olduklarını açıklayamıyorlardı. Sadece bazıları “Dağıstanlı” soyadı taşıyorlardı. Bununla birlikte sivil yaşam içinde de önemli yere sahipler. Çok sayıda yargıç ve genel müdürler de bulunmaktadır. Ancak, Çerkes veya Kuzey Kafkasyalılar olarak dernek kurma, örgüt oluşturma ve bayram gibi özel günlerde toplanma ve örgütlenme gibi birlikte çalışmaktan men edilmişlerdi. ABD İşgalinden sonra büyük değişiklikler oldu. Ülkenin güvenliği sarsıldığı için Çerkes köyleri de bu sarsıntıdan nasibini aldı. Çok sayıda baskınlar, suikastlar ve tutuklamalar yaşandı. Bunun yanı sıra yönetim Şii, Arap ve Kürt partilerinin kontrolü altına alındığından dolayı biz Çerkesler azınlık olarak tüm haklarımızdan yoksun kaldık. Örneğin, devlet bünyesinde çalışamıyoruz, çünkü bu bağlamdaki tayinler tamamen partiler arası paylaşıma bağlıdır. Biz de azınlık olarak tam anlamıyla dışlanmış durumdayız, sesimizi dinleyen kimse yok. Böyle bir durum içinde Çerkes azınlık olarak Irak içinde etnik kimliğimizi muhafaza etmek ve varlığımızı devam ettirmeye çalışmaktayız.

Bir Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalı gözüyle Irak’ı ve Ortadoğu’yu nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin için Irak ve Ortadoğu ne anlam ifade ediyor?

Ahmet KETAV: Irak’ı vasıf edersek, uzun yıllar süren savaşlar ve Saddam’ın yaptığı büyük yanlışlıklar neticesinde dış dünyaya kıyaslanmayacak biçimde ve oldukça geri kalmış bir ülke olduğunu söylemek mümkündür. Bu savaşlar büyük oranda dul ve yetim olmasına neden olmasının yanı sıra insanların psikolojisi bozulmuştur. Çerkesler olarak uzun yıllar Irak yaşamamıza rağmen, Osmanlı Devleti idaresiyle birlikte geldiğimiz ilk günden bu yana bize Osmanlılar ile Ortadoğu’ya gelen paralı askerler gözüyle bakıyorlardı. Batı Iraklılar tarafından “kendi göğüslerine saplanmaya hazır olan Osmanlıların hançerleri” şeklinde algılanıyoruz. Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ile Kazım Paşa dönemlerinde Çerkesler Felluce kentini kurmuşlar. Felluce o tarihe kadar bazı Arap aşiretleri dışında yerleşim yeri değildi. Çerkesler Kazım Paşa’nın emri doğrultusunda bir askeri bölge kurmuşlar ve bazı Çeçenleri getirerek onları Felluce’ye yerleştirmişler. Daha sonra burası bir şehre dönüşmüş. Orada yaşayan Araplar bugüne kadar Çerkeslerden nefret ediyorlar ve halen onları “lanet olası Türkler” olarak adlandırıyorlar. Ortadoğu veya Irak’ta yaşadığımızdan dolayı hiçbir zaman memnun olmadık ve kendi vatanımızda yaşadığımızı hissetmedik. Zira sürekli olarak ikinci sınıf vatandaş, belki de daha kötü muamele gördük. Çünkü, bize Türk ordusunun kalıntıları ve Türk casusları gözüyle bakılıyor. Bu vatan uğruna çok sayıda şehit vermemize rağmen kendilerine bağlı olmamakla ve sadakatsizlikle suçlanıyoruz. Başka bir ifade ile resmi kimliğini taşıdığımız ve vatandaşı olduğumuz Irak’ta yabancıyız.

Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği hakkında bilgi verebilir misiniz? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Neden böyle bir dernek kurmaya ihtiyaç duyuldu? Üyelerinizin çoğunluğu hangi bölgedendir? Üye profilinizdeki kadın ve genç sayısı ne kadardır? Bu kişilerin eğitim durumları hangi düzeydedir? Derneğinizin hangi bölgelerde bürosu veya şubesi bulunmaktadır?

Ahmet KETAV: 2004 yılında Irak’ta yaşayan Çeçen, Dağıstan ve Adige aşiretleri ile birlikte El Tadamun Derneğini kurduk. “Tadamun” kelimesi “sıkı tutunma” ve Irak’ta yaşayan Kafkas aşiretlerinin akrabalık bağları anlamına geliyor. Merkezimiz Kerkük’tedir; ancak Bağdat, Musul, Tikrit, Diyala ve Anbar gibi illerde de temsilcilerimiz bulunmaktadır. Üyelerimizin büyük kısmı Kerkük ile Bağdat’tandır. Üyelerimiz içinde kadınların oranı yaklaşık yüzde 30 ve gençlerin oranı yaklaşık yüzde 40 civarındadırlar. Şu an derneğimizde 400 üye bulunmaktadır. Üyelerimizin çoğu lisans ile ön lisans mezunlarından oluşmaktadır. Bunların yanı sıra lise mezunları, devlet dairelerinde çalışan memurlar, doktor, mühendis, öğretmen, tüccar ve serbest meslek erbabı olan üyelerimiz var. Az önce dediğim gibi Kerkük hariç diğer illerde bürolarımız yoktur. Fakat, derneğimizin maddi durumundan dolayı para karşılığında değil diğer illerde gönüllü olarak çalışan temsilcilerimiz var.

Yaptığınız faaliyetler hakkında detaylı bilgi verebilir misiniz? Nerede, hangi zamanda, hangi faaliyeti yaptınız? Yaptığınız faaliyetlerdeki finans kaynağınız nedir? Irak’ta yakın olduğunuz, ilişki kurduğunuz, ortak faaliyet yaptığınız, işbirliği içerisinde olduğunuz farklı etnik ve dini gruplara ait sivil toplum kuruluşu, siyasi parti, devlet kuruluşu var mı? Varsa hangileri ve hangi faaliyetleri yaptınız?

Ahmet KETAV: Derneğimizin kuruluşundan bu yana yedi senelik zaman diliminde bazı sınırlı faaliyetlerde bulunmuştur. Çünkü, Irak’ın içinde bulunduğu güvenlik durumunun kötü olması nedeniyle korkuyorduk. Bunlardan bir kısmını aşağıda sıralayabilirim:

- Rusya Federasyonu’nda bulunan Adige Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’a bir ziyarette bulunduk ve orada eğitimini tamamlamak isteyen evlatlarımız için belli sayıda kontenjan ayarladık. Bunların giderlerini kendimiz karşılayacağız. Zaten 4 öğrencimiz kendi imkanlarımızla orada eğitim görüyor.

- Kerkük’te ikinci kurultayı gerçekleştirdik. Kurultayda idari kadromuzu seçmenin yanı sıra katılımcılarımıza Kafkasya’nın etnik kimliğini tanıttık, yeni ve çağdaş tarihlerini de ele aldık. Kurultayımıza diğer etnik ve dini kesimlerden çok sayıda misafir katılmıştır. Bunlar Çerkeslerle ve şanlı tarihlerine hayran olduklarını söylemişlerdi.

Dernek üyelerinin gelişmesi ve donatılması için eğitim kursları düzenleme ve onlara ana dilleri, tarihleri ve gelenek göreneklerini öğretme ve bilgilendirme faaliyetlerinde bulunduk. Adigelerin milli gelenekleri olan Habze kültürü öğretilmeye çalışılmıştır.

-Üç sene boyunca Ramazan aylarında gıda dağıtımı yaptık. Kerkük’te yaşayan Çerkes ve diğer etnik ve dini kesimlerden yoksul ailelere gıda ile birlikte nakit yardımda bulunuyoruz.

-İki sene boyunca bazı okullarda yetim çocuklara çanta ile kırtasiye malzemeleri dağıttık.

-Kerkük’ün bazı okullarında yetim ve yoksul çocuklara kışlık montlar ile eşofmanlar dağıtılmıştır. Bu faaliyet üç sefere mahsus yapıldı. Doktor Ahmet Ketav’ın himayesinde 2010 Kurban Bayramında gerçekleşmiş ve Türkmeneli uydu kanalı tarafından medyaya yansıtılmıştır.

-Tanıtım gezileri düzenleme ve katılma faaliyetlerimiz oldu. Ürdün’de Çerkes Hayır Derneği ile Suriye’deki Çerkes Hayır Derneğine ziyarette bulunmanın yanı sıra Türkiye’de İstanbul, Ankara, Kayseri ve Düzce’deki Kuzey Kafkasya dernek ve federasyonlarına ziyarette bulunuldu. Oralarda derneğimizi tanıttık ve İstanbul ile Ankara’da gerçekleşen bazı toplantı veya konferanslara katıldık. Bu konferansların büyük çoğunluğuna kendim şahsen katıldım ve giderleri kendi bütçemden karşıladım.

Adige dilini öğretmek için Kerkük’te kurslar açmayı düşünüyoruz; fakat Irak’ın güvenlik durumundan dolayı kurslar düzenleyemiyor ve eğitim kurumu açamıyoruz. Bunların yanı sıra çok sayıda faaliyet yapıyoruz. Arap, Türkmen, Kürt ve Hıristiyanlar Iraklı aşiretlerle karşılıklı ziyaretlerde bulunuyoruz. Burada aşiretlerarası ilişkileri güçlendirme ile Iraklılar arasında barışçıl yaşamı teşvik etmeye çalışıyoruz. İlişkilerimiz oldukça sınırlıdır. Zira tüm sivil dernekler ülkede etkili olan partilere bağlıdır. Ancak, tüm etnik kesimlerin aşiretleri ile ilişkilerimiz oldukça iyidir. Faaliyetlerimizi üyelerimizin aidatları ve kendi imkanlarımızla gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Irak’ta hükümetin ya da yerel yöneticilerin derneğinize ve Kuzey Kafkasyalılara yaklaşımı nasıldır? Çalışmalarınızda destek alabiliyor musunuz? Destek alıyorsanız kimlerden ve nasıl destek alıyorsunuz? Eğer devlet size destek vermiyorsa bunun sebepleri neler olabilir?

Ahmet KETAV: Derneğimize bir bilgisayar ile bir printer almak için Türkmeneli Partisi’nin 2008 yılında 1000 dolar bağışı dışında şimdiye kadar Irak hükümeti, yerel hükümet veya Türkiye herhangi bir taraftan maddi destek veya yardım almadık. Onlar, aylık dergimizi yayınlama giderlerini karşılamak için 400 dolar bağışta da bulundular. Derneğimizle birlikte Türkmen Adalet Partisi de Kerkük’ün Havice ilçesine bağlı Çeçeniye köyüne gıda yardımında bulunmuştur. Bunların dışında hiçbir taraftan herhangi bir maddi veya manevi destek almadık. Irak hükümetinin bize destek vermemesinin sebebi ise hükümet içindeki partilere bağlı olmadığımızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü, biz hiçbir partiye mensup değiliz ve Çerkes kimliğimizi korumak için kendimizi bunlarla çalışmaktan uzak tutmaya çalıştık. Zira hiç kimseye bağlı olmak istemiyoruz. Bu durum da büyük kısmı etnik veya mezhep esasında ayrımcılık yapan ve aşırı milliyetçi partiler tarafından yönetilen hükümetin çıkarlarına hizmet etmiyor.

Irak hükümetinden ve başta Türkiye olmak üzere beklentiniz nedir? Hem Irak hem de Irak’ta yaşayan Kuzey Kafkasyalılar için nasıl bir gelecek bekliyorsunuz?

Ahmet KETAV: Irak’tan beklentilerimiz, Sabiler, Şebek, Yezidi ve Kakailer gibi Irak’ta yaşayan diğer azınlıklar gibi bir etnik azınlık olarak bizi tanımak ve parlamentoda belli oranda temsil edilmek istiyoruz. Ancak, bunun gerçekleşmesini imkânsız buluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nden beklentilerimiz ise sıkıntılarımızı, kendilerinin bir parçası oluğumuzu anlamalarını ve Irak’ta bir Çerkes Topluluğu oluşturma yönündeki hedefimizde bize destek vermelerini istiyoruz. Bu topluluğun hedefleri arasında Çerkesler olarak Irak’ta tanınmamızı, etnik kimliğimiz koruma ve kendimiz ile evlatlarımızın beklentilerini gerçekleştirebilmek için Irak’ın siyasi hayatında aktif olmayı hedefliyoruz. Irak’ta Kuzey Kafkaslıların şimdiki durumu devam ederse onlardan geriye sadece isim kalır. Çünkü, onlar birlikte yaşadıkları diğer etnik kesimler arasında asimile oluyorlar.

* Bu röportaj ORSAM tarafından internet kanalıyla Mart 2012 tarihinde yapılmıştır.

Janset Berkok Shami

Aralık 28, 2018

Janset Berkok Shami edebiyatçı, ressam ve kukla yapımcısı. Bu çok yönlü sanatçılığını İngiltere, Amerika ve Kanada'da çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan öykülerine de yansıtıyor. Canlı ayrıntılarıyla bir tablo gibi işlediği etkileyici olayları yalın bir anlatımla ve ustalıkla dile getiriyor.

KAFDAV'ın 22-25 Eylül tarihlerinde yaptığı uluslararası sempozyum sırasında sohbet etme imkanımız oldu kendisiyle. Antropolog kızı Setenay Shami ile birlikte gelmişti sempozyuma. Ünlü tarihçi yazarımız İsmail Berkok'un kızı aynı zamanda Janset Berkok Shami.

Bir çok yazısı, öykü kitapları, piyesleri bulunuyor. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin İngiliz Edebiyatı bölümünü bitirmiş. Babasının görevi dolayısıyla Ankara'da yaşamakta iseler de yazları İstanbul'da geçirmişler. Ürdün'lü, Çerkes bir doktorla evlenip Ürdün'e yerleşmiş. Eşi, İngiliz Kültür Heyeti tarafından, ihtisas yapmak üzere Londra'ya gönderildiğinde kendisi de Londra'da Queen Mary kolejinde mastırını yapmış. Sohbetimiz esnasında "İstanbul'dan ayrıldığımda, yerini yurdunu arkada bırakan herkes gibi, benim de hayatım ikiye bölündü." diyor. Bu bölünüşün İngilizceyle Türkçe arasında kalmasına yol açtığını bununsa yazı hayatında da önemli bir rol oynadığını anlatıyor bize.

İki tane çocuğu var Janset hanımın, oğlu doktor/cerrah, kızı ise antropolog. Eşini iki sene evvel kaybetmiş, halen Ürdün'de yaşıyor.

Janset hanım yazı yazmaya nasıl başladınız?

Yazı yazmaya çok evvel başladım, hatta çocukken bile yazardım. Çünkü babam yazar, annem yazar, biz de yazıyorduk işte. İngiliz Edebiyatı bölümünde öğrenciyken Akşam, Zafer gibi gazetelerde değişik konularda yazılar yazmaktaydım. Daha sonra radyo piyesleri yazmaya başladım. Yazdığım piyesler Ankara ve İstanbul radyo istasyonlarında temsil ediliyordu. Türkiye'den ayrıldıktan sonra Ürdün'e yerleştiğimde, vatan hasretiyle kavrulmaktaydım. Tek teselliyi kitaplarımda ve klasik müzik koleksiyonumda buluyordum. Londra'ya gittiğimizde ise BBC Türkçe Servisi için haftalık programlar hazırlamaya başladım. Aynı zamanda İngiliz dergilerinde yazıyordum. Çünkü artık Türkçe yazamaz oldum. Orada Türklerle alakam kesildi, o yüzden İngilizce yazmaya başladım. İngiltere'deki bir dergide birkaç hikayem çıktı. Fakat o dergi kapandı.

Kocamın ihtisasını tamamlanıp Ürdün'e döndüğümüzde ben iki çocuk annesiydim. Sorumluluklarımın artması yazılarıma devam etmeme engel oluyordu. Ben de bunun üzerine durdum ve biraz da boş kalmayayım diye kukla yapmaya başladım, sanata ilgim vardı, biraz da çocukları tatmin etmek için ona başladık.

Yaptığınız kuklalarla da televizyon programı yapmaya başladınız değil mi? Bunu biraz anlatır mısınız?

Çocukları eğlendirmek için kukla yapmaya başladım. Bu sanat yoktu orada zaten. Televizyon da yoktu Ürdün'de henüz. Televizyon başlayınca beni televizyona davet ettiler, çocuk programı yapmaya başladık. Bu programlar için çocuklarım da yardım ediyorlardı bana. Yani kukla oynatmakta çocuklarım yardım ediyordu. Programın "Tatlı bebeklerin dünyası" gibi bir ismi vardı. Kukla oyunu Arap memleketlerinde bir tek Mısır'da vardı. Ürdün'de ilk defa yapılıyordu böyle bir şey, Türkiye'de de vardı kukla, çocukluğumuzdan beri görürdük ama televizyonda yoktu, belki şimdi var bilmiyorum. Yaptığımız seriler komşu ülkelere satıldı, onların televizyonlarında da gösterildi. Bugün bile programlardan bir ikisi Ürdün televizyonunda ara sıra gösteriliyor.

İşte bu uğraşla birkaç senemiz geçti böyle. 68'le 73 arası televizyonda çalıştım. Daha sonra çocuklar büyüyüp gidince yazıya devam etmeye başladım.

Ne tür kuklalar yaptınız? Bunların içinde Kafkas bebekleri de vardı değil mi?

Kafkas bebekleri de vardı ama sadece onlar değil, dünya bebekleri yapıyordum ve dünya memleketleri hakkında konuşuyordum. Nasıl giyinirler, nasıl dans ederler, nasıl konuşurlar? Bunu anlatmaya çalışıyordum.

Peki yaptığınız resimlerden de bahsedelim mi?

Kuklayı bırakınca 73 senesinden sonra resim yaptım bir müddet, sergiler falan açtım. Londra'da Beyrut'ta ve Bağdat'ta sergiler açtım. Ondan sonra da tekrar yazıya geri döndüm. İlk yazdığım roman "Cages on Opposite Shores" New York'ta basıldı. Sonra bunu Aksoy yayıncılık burada "Anahtarsız Kafesler" ismi altında Türkçe bastı. 1996-97 gibi pekiyi hatırlamıyorum şu anda tarihini, onlar bastı. Daha sonra kısa hikayeler yazmaya devam ettim. Ben aslında kısa hikaye yazıcısıyım. Bu hikayeler, birçok dergide, Amerika'da, Kanada'da, Yeni Zellanda'da birçok yerlerde yayınlandı.

Çerkesler konulu bir öykü veya roman yazmayı düşünüyor musunuz?

İşte bu konferansa bunun için geldim. Belki bana bir ilham gelir dedim. Buradaki konuşmalardan bir şey çıkarırım dedim. Çünkü ben İstanbul'da doğdum, İstanbul'da büyüdüm. Kızım araştırma yaptığı zaman ancak Uzunyayla'ya gittik. Çerkes adetlerini, Çerkes geleneklerini bilmedim. Tamamen bir Türk gibi büyütüldüm ve bu benim kabahatim değil, ailemin kabahati. Onun için bilmediğim bir şeyi yapmaya çalışıyorum yani. Bu yüzden tekrardan öğrenmeye çabalıyorum. Artık lisanı öğrenemem ama dedim bu konferansta bir his bir şey gelir belki, istiyorum. Maksat bu. Kızımı da bunun için teşvik ettim, ta Amerika'dan buraya gelmesini, o çünkü henüz dönmüştü Amerika'ya. Çok seyahat ediyor, iş icabı. Mutlaka gitmelisin dedim, Çerkeslere biz borçluyuz bunu, dedim. Bir Çerkes olarak bunu yapmamız lazım dedim ve işte geldi. Çerkeslik konulu yazmak istiyorum ben de çok istiyorum.

Peki diasporadaki Çerkes edebiyatı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu konuda sizce yeterli çalışma var mı?

Bu konuda Çetin Öner çok iyi bir yazar. O da birtanecik kitap yazdı, ondan sonra çocuk kitaplarına döndü. Dağlara yazılıdır kitabı çok güzel bir kitaptı, ama bir tane kitapla da olmaz. Bu yüzden orada da bir şey alamıyorum. Bir sürü kitaplar olsa okusam, ben de böyle yazarım desem… Kitaplar yazıyorlarsa da edebi değil. Çetin Öner'in kitabı gerçekten edebi bir kitaptı. Edebi olup böyle şatafatlı cümleler demek istemiyorum. Başka bir tarzı vardır edebi kitabın. Bu duruma çok üzülüyorum ben. Bazen bir takım kitaplar veriyorlar bana, okuyamıyorum bile, edebilikle alakası yok.

Gençlerimize ne söylemek istersiniz?

Gençler bence kültür üzerine durmalı. Yazı, müzik ne bileyim mimari, heykeltıraşlık, resim her alanda bunu ilerletmeleri lazım ama söylemekle olmaz bu havayı yaratmak lazım.

Müziklerimiz konusunda, Nart televizyonu var biliyorsunuz Ürdün'de. Orada arada çok güzel müzikler de çalıyorlar, eski müzikler. Şimdi bu müzikleri toplayıp, geliştirecek, öbürlerini de temizleyecek birisi lazım. Ben artık genç değilim, bunları yapacak durumum yok, kaç senem kaldı…

Muhittin Kandur'un filmi "Cherkess" varya, Ürdün'de çok alaka gördü. Burada hiç alaka görmemiş, niye böyle anlamadım. Bence gayet güzel bir filimdi. Sonrasında beğenmeyen daha iyisini yapsın, Muhittin bey bir yol açtı.

Janset Berkok Shami Kardeşleri ile birlikte

Peki babanız General İsmail Berkok'dan bahseder misiniz biraz da?

Babam ben 27 yaşındayken öldü. Hatta babam öldüğünde onunla sadece bendim, Londra'da öldü çünkü. Kanserden ameliyat oldu, onun neticesi ameliyattan sonra öldü. Çerkesler gelirdi giderdi bize hep ama biz okuyorduk. Biz onlarla oturmazdık yani başka odalarda otururduk, derslerimizi yapardık ve babam kendisi Çerkeslerle çok ilgili olmakla beraber bizimle bunlar üzerinde konuşmazdı pek.

Babam Uzunyayla'nın Yağlıpınar köyünden İstanbul'a gelmiş. Gelme nedeni ise çok güzel Kur'an okuduğu için kabiliyetini görüp "Yazık bu çocuğa, köyde kalırsa hiçbir şey öğrenemeyecek." demişler. Bir ablası bir paşayla evliymiş İstanbul'da, ona mektup yazmışlar; "eğitimini orada görmek için yanınızda kalabilir mi?" diye. O da "kalabilir" diye cevap vermiş. Ama tabi o tarihlerde mektuplar Allah bilir ne kadar zaman sürüyordu. Mektupların gitmesi gelmesi… Neyse, babam peki dendiği için yola çıkıyor. Oraya vardığında ablası ölmüş. Bu aile ise ablasının evlendiği şahıs Türkmüş, buna çok fena muamele etmişler, merdiven altı gibi bodrum gibi yer vermişler. Mum ışığında falan çalışarak askeri okula girmeye muvaffak olmuş ve çalışkanlığından dolayı da mümessil yapmışlar. Bir gün öğretmen babama, "Anı yaz, şu notları al demiş, şu notları tut." İşte söylüyor öğretmen nokta virgül falan diyor. Babam Türkçe bilmediği için yazıyor ama noktaları virgülleri de kelime olarak yazmış. Ondan sonra öğretmeni "oku bakalım ne yazdın" diyor. Babam da okuyor işte "buraya geldim nokta, bana söylediler ki virgül…" "Ver bakayım şu ödevini" diyor öğretmen, "sen ne biçim yazmışsın, hiçbir şey de bilmiyormuşsun" diyor. Babamsa "Anı dediniz ya" diyor. Biliyorsunuz Paşabahçe'de bu askeri okul boğazın Anadolu kıyısında. Babam, "dağlara çıkardım yükseklere, etrafa bakıp ne görürsem onları yazardım" diyordu; vapur geçti… vs. İlk yazım böyle başladı diyordu.

Janset hanım, Babanızın yazdığı kitaplardan bahsedecek olursak İsmail Berkok'un tarihimizle ilgili çok çok önemli bir kitabı var "Tarihte Kafkasya". Bu kitabın İsmail bey öldükten sonra basıldığını biliyoruz. Merak ettiğimiz bu kitap bir bütün halinde hazır yayınlanacak tarzda mıydı, yoksa metinlerden siz mi birleştirdiniz? Bunu neden soruyorum; dipnotlar göremiyoruz kitapta.

Babam bu kitabı bitiremeden öldü. Dipnotları da yazacaktı herhalde. Babam 54'te öldü, kitabı annem 58'de bastı. Basmaya karar verince, o zaman bu çok mühimdir, kağıt kıtlığı vardı Türkiye'de. Kitabın değerli olduğunu ispat etmeniz lazımdı, kâğıt izni alabilmek için. Annem bu izni aldı, İzmit'te galiba fabrika var, kamyonla oraya gitti, kamyonla kâğıtları taşıdı. Hatta dedi ki; matbaaya götürünce matbaacı "siz bu kitabı basmayın, bu kâğıtları bana satın, daha iyi kâr edersiniz" demiş. Annem de "biz bunu kâr için yapmıyoruz, bir ideal için yapıyoruz" demiş. Kitap hale gelmeden evvel, ben çocuklarımla gelmiştim Ürdün'den; annem beni bir odaya koydu, "hadi bunun üzerine çalış, bunu düzelt" dedi. Ben de mümkün mertebe üzerinde çalıştım. Ama o da çok kısa bir müddet oldu, 1 ay falan gibi. Sonra dipnotları tabi ben bulamazdım onu kendisinin bulması lazımdı.

Atatürk'le ilgili de bir kitabı varmış değil mi?

Evet, o kitabını Milli Müdafaa Vekaleti babama yaz demiş, o da yazmış. Atatürk diye büyük bir kitap, aşağı yukarı Nart dergisinin çapında büyüklüğü, kalın bir kitap.

Peki henüz yayınlanmamış notları var mı?

Var. Birtakım böyle notları var babamın. Çünkü Kafkasya'ya gitti biliyorsunuz iki kere harp zamanı. Fakat bunlar tabi eski yazıyla, Osmanlıca. Biz okuyamıyoruz. Birçok insan bu notları almak istiyorlar, ben de vermiyorum. Çünkü belki içinde şahsi şeyler var bilemem ki, evvela bizim bir okumamız lazım. Ondan sonra verilebilir, belki bir kısmı verilir, bir kısmı verilmez, doğru değil mi?

Evet haklısınız, içeriğini gördükten sonra ilerde yayınlamayı düşünüyor musunuz, şu aralar yayınlamayı düşündüğünüz bir kitap var mı?

İşte bakalım bir gün vaktimiz olursa ben olmazsam da ölürsem, kızım, hala eski Osmanlıcayı okuyanlar devam ediyordur. Bunları okutup bir şey yapabilir, değerlendirebilir. Sonra ben Tarihte Kafkasya'yı babamın kitabını tercüme ettim İngilizceye. Bir de İngiliz basımevi varmış. İsmi de Kafkas is World gibi bir ismi var şimdi unuttum, onlar basabilecek fakat redakte lazım, üzerinde çalışmak lazım. Kızımın vakti olmuyor ki kendi işlerini görmekten. Beraberce oturup yapabilsek şimdi, kocaman kitap yani, 350 sayfa kitap. Ben baştan sona yaptım, yavaş yavaş 1 sayfa 2 sayfa bitirdim.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz size.

Ben teşekkür ederim.

Nart Dergisi 81.Sayı

kafkasfederasyonu.org

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Rusya’nın Kafkasya yargısı nereden geliyor? Susan Layton’ın “Rus Edebiyatı ve İmparatorluğu: Puşkin’den Tolstoy'a Kafkasya’nın Fethi” adlı kitabı cevabın bir kısmını veriyor. Kitap eleştirmenler tarafından '19. yy imparatorluk inşası sırasında Rusların Kafkasya ile ilgili yazılı eserlerinin sentezini yapan’ ilk eser olarak tanımlanıyor. Layton'ın kitabı Rusya’nın Kafkasya ile olan uzun ve karmaşık, politik ve edebi ilişkilerine ışık tutuyor. Rus yazarlar Kafkasya’yı nasıl hayal ediyor ve resmediyorlardı? Edebiyat, imparatorluğun inşasına ne ölçüde katkıda bulunmuştu? İmparatorluk genişlerken Rusya’nın kendi kimliği nasıl şekillendi? Bunlar, Layton’ın RFE/RL Gürcistan servisinden Salome Asatiani ile uzun sohbetinde anlattıklarından bazıları.

Kafkasya’nın fethinin Rusya’nın kimliğini oluşturmasında nasıl bir rolü oldu?

Susan Layton: Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı gruplarla temasları ile 18. yüzyılda gelişmeye başladı. Muhteşem Petro (Deli Petro) zamanından itibaren Batı Avrupa, 'Ruslaştırıcı' bir rol oynadı. Rusya İmparatorluğu’nun Asya sınırları imparatorluk bilincine ve Rus ulusunun bu yapısına katkıda bulundu. 18 yy’dan itibaren Kafkasya, Kırım, Sibirya ve diğer yerlere yapılan etnografik seferler sınırlı sayıda okuyanı olan büyük bir bilgi birikimi oluşturdu. Her sefer imparatorluk bilincinin büyüdüğünü gösteriyordu. Rus elitleri, bir çok farklı halk, kültür ve bölgeden oluşan bu küme bir araya gelirken, çok uluslu imparatorluğun zihinsel haritasını oluşturmaya başlamışlardı. Ve Rusların bu zihinsel haritasında Kafkasya ‘Şark’ın bir versiyonu olarak özel bir önem üstlendi.

Bu nasıl odu? Bence cevap Kafkasya’nın (ciddi olarak 1818’de, Batı Avrupa’nın Müslüman Doğu hayranlığını taklit eden toplumsal bir fenomen olan Rus Romantizmi’nin yükselişine denk gelen General Yermolov zamanında başlayan) askeri fethinde yatıyor. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”sı ve Byron’un sözde Şark Masalları gibi etkili eserlerden bahsedilebilir. Dahası, askeri fethin ve Romantizmin yükselişinin çakışmasına ek olarak, 19. yüzyılın başlarında imparatorluğun inşası daha önce olduğundan çok daha fazla Rus’u Kafkasya'ya getirdi. Sivil uşaklar, gezginler, sürgün edilenler ve askerler olarak geldiler. Bu yeni bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda, Batılıların Oryantalizminden ve Avrupa’nın Asya’daki emperyal tutmundan haberdar olan Ruslar, Kafkasya’yı, tabiri caizse, kendi Şarkları olarak idrak ettiler. Ve burayı ulusal kimliklerini netleştirmek için bir referans yaptılar.

Rusların ve Avrupa’nın imparatorluk inşasındaki tecrübeleri arasındaki paralellikleri aydınlatmak için Edward Said’in öncü niteliğindeki kitabı “Oryantalizm”den faydalandınız. Said batılı romancılar, şairler, seyyahlar ve akademisyenler tarafından yaratılan ve ‘Şark’ın klişelerini ve görüntülerini resmeden bir betimleme sistemini yazıyor. Said “Şark irrasyonel, bozulmuş (düşmüş), çocuksu, ‘farklı’; yani Avrupa rasyonel, erdemli, olgun, ‘normal’ ” diye yazıyor. Said’e göre, bu betimleme tutumu meydana gelmeden önce bile kolonizasyonu haklı göstermek için kullanıldı. Kafkasya’ya yönelik Rus Oryantalizmi Batı’nınkinden farklı mıydı? Eğer öyleyse, nasıl farklılıklar vardı?

Kesinlikle benzerlikler bulabiliriz. Ama benim görüşüme göre, Rus Oryantalizmi Said’in ortaya koyduğundan oldukça farklı. Kafkasya’yı ‘Şark’ olarak hayal ederek Ruslar, şüphesiz Avrupalı oldukları iddialarını destekliyorlardı. Ama Rusya ‘Şark’ını, Batı Avrupalıların yaptıkları kadar kolay bir şekilde izole edemedi. Çünkü Asya, her şeyden önce, Rus topraklarının ve tarihinin organik bir parçasını oluşturuyordu. Asya, Rusya için hem ‘kendi’ hem de ‘diğeri’ idi.

Bir tarihçi şöyle yazmış: “İngilitere’nin bir imparatorluğu vardı, ama Rusya bir İmparatorluktu.” İmparatorlukların organize oluş yöntemlerinde farklılıklar var mı?

Elbette. Rusya’nın çok uluslu ve kıtasal bir imparatorluk olması büyük bir fark yaratıyor. Rusya’nın melez, yarı-Asyalı bir kimliği var. Ve bu, Kuzey Kafkasya insanlarının Puşkin, Bestujev-Marlinsky ve Lermantov tarafından romantikleştirilmesinde ifadesini buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, romantikleri tamamen ait olmadıklarını bildikleri Batı medeniyeti ile Asya’yı sürekli ve yanlızca tanımlamak yerine, öyle ya da böyle, Asya’yı geliştirmeye hazırladı. Yani bu daha karmaşık ve kararsız bir girişim. Rus Oryantalizmini Said’in örnekleri ile kıyaslama meselesi giderek artan bir şekilde bilim adamlarının dikkatini çekiyor. Yakın zamanda David Schimmelpenninck van der Oye’nin "Russian Orientalism: Asia in the Russian Mind from Peter the Great to the Emigration" (Rus Oryantalizmi: Muhteşem Petro’dan Göçe Rus zihninde Asya) adlı kitabı konuya büyük katkıda bulundu. Çok hoş bir kitap. 

Sizinde belirttiğiniz gibi Avrupa’nın konsepti, Rusya’nın kimliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bazı düşünürler ‘Avrupa’nın Rusya fikrinin belirlenmesinde temel ‘öteki’ olduğunu söylüyor – Ruslar Avrupa’dan söz ederken aynı zamanda kendilerinden de söz ediyorlar. Bu, Slavofiller (Avrupa tarzı gelişime karşı çıkan romantik milliyetçiler) ve Avrupa yönlü liberal perspektifler arasındaki gerginlikler açısından özellikle önemli. Bu gerginlikler 1840’ların sonlarında kristallaşti ve bugüne kadar, bir nebze de olsa, devam ediyor. Bununla birlikte bu ‘ötekileştirme’ çift yönlü idi; Doğu Avrupa (ve onunla birlikte Rusya) 18. yüzyılın Batılı düşünürleri tarafından “doğulaştırıldı” (Orientalization) Ya da tarihçi Larry Wollf’un etkili kitabında "Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment" (Doğu Avrupa’yı Bulmak: Aydınlanma Düşüncesinde Medeniyetin Haritası) söylendiği gibi kısmen doğulaştırıldı. Onun sözlerinde bu, eş zamanlıydı, ‘Avrupa ama, Avrupa değil’. Avrupa ve Şark arasında aracılık eden bir bölge. O halde, Avrupa’nın konseptiyle olan bu sorunlu ilişki ele geçirilen Kafkasya ile ilgili Rus metinlerinde ne derece yer alıyor?

Sanırım bu tamamen merkezi. Ve tüm bu meselenin baş açıklayıcısı olarak Wolff’tan söz etmekte kesinlikle haklısınız. Rusya’nın doğulaştırılması geleneği, tabiki de, Rusya’nın Kafkasya’yı inşasında görülmüyor. Meselenin kalbi, Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde, Orta Asya’nın fethinin sırası geldiği bir zamanda söylediği ünlü sözünde bulunuyor. Dostoyevski “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız. Asya’daki medenileştirme görevimiz ruhlarımızı ayartacak ve bizi oraya götürecek” demişti. Diğer bir deyişle, Asya’da bir imparatorluk kurmak Rusların ‘Avrupalı’ oldukları algılarını destekleyen Avrupa tarzı bir projeydi. Bu, tarihçiler Peter Holquist ve Alexander Martin’in ‘imparatorluğun diyalektikleri’ (Rusların ‘Doğu’yu hayal etme ve Doğu’ya muamele etme şekilleriyle, ‘Batı’ ile olan problemli ilişkileri arasındaki geçişler) adını verdikleri dinamikti. Bu tamamen merkezi. 

Kitabınızda ‘Kafkasya Edebiyatı” yapan dört temel yazarı ele alıyorsunuz. Aleksandr Puşkin’in 1822 tarihli şiiri “Kafkas Tutsağı”dan başlayarak 1896-1904 yılları arasında yazılan ve ilk defa 1912’de ciddi şekilde sansürlenerek yayınlanan Lev Tolstoy’un “Hacı Murat” eseriyle sona eriyor. Bu ikisi arasında ise 1830’lardan 1940’lara kadar Aleksandr Bestujev-Marlinski ve Mihail Lermantov var. Sizce, bu yazarlardan hangisi emperyal Rus yönetiminin rasyonalleştirilmesinde ve/veya haklı gösterilmesinde yararlıydı?

Bence bu sorunun cevaplanması çok zor, belki de imkansız. Çünkü içerik yazarların nasıl okunduğuna göre değişiyor. Bir taraftan Kuzey Kafkasyalı adamın bir özgürlük savaşçısı, savaş faziletlerinin vücut bulmuş hali ya da Rusların kendileri ile ilişkilendirmeyi sevdikleri her tür şey olarak değerlendirmesini bulabilirsiniz. Ek olarak, özellikle Lermantov’da, fethin gaddarlığı ve vahşiliği konusunda ip uçları bulabilirsiniz. Lermantov’un “İsmail Bey” adlı şiirinde Rus ordusu ‘yırtıcı hayvan’a benzetiliyor. Ruslar bir köyü yok ederken, bebekleri öldürürken ve benzeri şekillerde gösteriliyor.

Bence, özellikle Lermantov’da savaştaki karşılıklı muamelelerle ilgili ip uçları bulabilir ve bunlardan çeşitli senaryolar ve değerler çıkarabilirsiniz. Mesela, 1990’larda Kafkaskaya’daki kargaşa yükselirken Çeçenler, “zloy Chechen” (zalim Çeçen) şiirindeki bir sahne (Ahlaksız Çeçen bankın etrafında sinsice dolaşmaktadır) nedeniyle Lemantov’un Caharkale’deki heykelini yıktılar. Bu bağlamda, Sovyet sonrası dönem bağlamında Lermantov oldukça emperyalist bir yazar olarak değerlendiriliyordu. Ve hala bu oldukça saptırılmış bir okuma.

Gerçeği söylemek gerekirse, Lermantov’un üç büyük romantik arasında savaşın ahlaki meşruluğu konusunda en çok şüpheye neden olan kişi olduğunu söyleyebilirim. Tabiki de Tolstoy’un “Hacı Murat”ı tek başına Kafkasya savaşını açık bir şekilde soykırımsal bir saldırı olarak kınamıştı. Ama, benim görüşüme göre, Rus askerlerin bebek katili olarak gösterilmesinin de dahil olduğu Romantik edebiyatın motifleri, Tolstoy’un yaşlılığında açık bir şekilde ortaya koyduğu antiemperyaslist tutum için hayati önem taşıyan öncülerdi. 

Dini farklılıklar Oryantalist söylevde çok önemli bir rol oynuyor. Yine Said’den bir alıntı yaparsak özellikle Batı Avrupa’ya bir tehdit olduğu yönündeki tarihi algıdan dolayı İslam, “bütün Avrupa medeniyetinin orta çağlardan beri üzerine kurulduğu temellere karşı olan bir yabancıya çevrildi”. Rusların bağlamında, Kafkasya’nın Doğulaştırılması, Rusya’nın Kafkasya Müslüamanları ile kızışan savaşı ile bağlantılı olarak nasıl gelişti? Kuzey Kafkasya’nın Müslümanlarını ve İslami kültürlerini temsil eden dominant biçim ne idi?

Bu çok ilginç bir soru. Rusların Kuzey Kafkasya halklarını ve Gürcüleri hayal etme biçimleri arasında ilgi çekici uyuşmazlıklar vardı. Rusların Kuzey Kafkasya dağlıları ile ilgili kurdukları romantik imaj ‘asil barbar’ tarzındaydı. Rusların kendi ulusal erkek profillerine atfetmeye eğilimli oldukları savaş meziyetleri, cesaret, özgürlük aşkı gibi özellikleri barındırıyordu. 

Bu ‘asil barbar’ tiplemesinin benzerleri tabiki Batı edebiyatında da bulunabilir, en çok da Byron’un eserlerinde. 

Kesinlikle. Ve dağlılarla ilgili. Byron’un "Childe Harold's Pilgrimage" adlı eserinde Arnavutluk’u ele alış şekli tam olarak buna uygundur. Ama ilk olarak Puşkin’in "Kavkazski Plennik" yada "gortsy" de modellendiği üzere dağlılar, ciddi bir şekilde Müslüman olarak etiketlenmemişti. İslam’dan bahsedilmesi, aslında, çok marjinal. Bunun yerine esere hakim olan konu dağ ortamı. Görkemli dağlar arasında yerleşmiş küçük bir Çerkes köyü var. Bu tür sahneler yakın zaman sonra (1820’lerde) Rusların Kafkasya dağlarını kendi Alpleri olarak algılamalarına yol açtı, “Kavkazskie Alpi” (Kafkas Alpleri). Ek olarak, Puşkin’in şiirinde ‘Circassian narod’ (Çerkes halkı) bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra köylerine dönerken resmediliyor. Bu küçük, ama önemli bir detaydır ve bence, bu insanların bir tarım temeli olduğunu ve sadece haydut olmadıklarını akla getiriyor. Özellikle ‘narod’ kelimesinin kullanımı Puşkin’in Çerkeslerine köylülerle bir benzerlik veriyor.

Bu bağlamda Puşkin “Kavkazskii Plennik” eserini yazdığı zaman General Yermalov’un Kafkasya’yı zaptettiği yönündeki yaygın Rus inanışını paylaştığını hatırlamak önemli. Bir Rus gazeteci 1823’de “Kafkasya Rus tahtının ayaklarına düşmüştür” diye yazmıştı. Savaş bitmiş gibi görünüyordu. Halbuki bu sadece geçici bir durulmaydı. 1820’lerin sonlarında, ilk Kafkasya İmamı Gazi Muhammed’in liderliğinde Çeçenya ve Dağıstan’da Ruslara karşı cihad başladı. Ve bildiğiniz gibi, bu direniş hareketi ancak 1859’da Rusya’ya teslim olan İmam Şamil dönemine kadar devam edecekti. İşte şimdi cihad ve Rus askeri saldırısının başlaması bağlamında “gotrsi”lerin vahşi ve barbar Müslümanlar olduğu edebi imajının yaygınlaştığını görüyoruz. İslami element dile getiriliyor. Ve tabiat da, benzer bir şekilde ,1830’lu yılların yazılarında belli bir oranda doğulaştırıldı. Mesela, dağlar “Alpler” yerine “Aulous dağları” oldu.

(Çoğunlukla Said’in bahsettiği yapıdaki) Bu doğulaştırma süreçleri temelde uzun zaman önce unutulan yazarların çalışmalarında gerçekleşti. Kitabımın “küçük doğulaştırıcılar” diye adlandırdığı yazarlar. Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve asker-yazar Aleksandr Polezhaev eserlerinde İslami kültür, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’dan çokça bahsedildiği doğru. Bununla birlikte onların hikayeleri, belirsiz ve kısa ömürlü küçük doğulaştırıcılar tarafından yazılan eserlerden daha karmaşık ve ikirciklidir. Bu eserleri daha karmaşık hale getiren büyük etken ise, Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve Polezhaev’in savaşları ahlaken rahatsız edici, hatta miğde bulandırıcı teşebbüsler olarak sunmalarıdır. Ve bu, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya’nın fethinin hırslı generallerin yararsız ve zararlı çılgınlıkları olduğu yönündeki algılarında yankı bulan bir temadır.

Şimdi özellikle Gürcistan hakkında soru sormak istiyorum. Bence kitabınızda etkileyici bulgulara ulaşmışsınız. Kuzey Kafkasya’nın metinlerde tasvir edilişinden oldukça farklı olan bu çok özgün sunum biçimini tanımlıyorsunuz. En önemlisi Gürcistan’ın sürekli olarak doğulaştırıldığını ve Batılı özelliklerinin sistematik bir şekilde gözardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Bize bunun hakkında daha çok şey anlatabilir misiniz? Ve eğer kesin bir şekilde belirtebilirseniz, Rus yazarlar Gürcistan’ı ne derece yanlış anlatıyorlar? O zamanlar Türk ve Pers kültürlerinin etkisi çok büyüktü. Diğer bir değişle, Gürcistan doğulaştırmak için kolay bir ‘hedef’ti. Bir çok tarihçi hala Rusya’nın Gürcistan’ın Avrupalılaştırılmasında kilit rolü oynadığına inanıyor. O halde, Rusya’nın emperyal genişlemesi sırasında Gürcistan nasıl Avrupalı idi? Rus yazarlar ne kadar şeyi göz ardı etmek zorunda kaldılar?

Evet. Karşılaştırma gerçekten çarpıcı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, İran ve Türkiye’nin etkileri yüzünden Gürcistan, doğulaştırmak için kolay bir hedefti. Dikkate değer bir etki bıraktılar. Ama asıl nokta, bence, Rusların Gürcistan’ın tarihi ve kültürünün idrakı konusunda seçici davranmaları. Onlar, Gürcistan’ın antik Hristiyan temellerini görmezden geldiler ve Gürcistan’ı oldukça hafiflettiler. Herşey, Rusya’nın ülkeyi ele geçirişini haklı çıkaracak bir tarzda yapıldı. Kuzey Kafkasya insanlarının biçimlendirilmesine dahil olan oryantal özellikler, imparatorluğa karşı silahlı direnişin çevresinde kümelendi. Diğer yandan Ruslar Gürcistan’ı ayyaş, nefsi ve tembel Doğu olarak gösterdiler, onu sık sık Rusya ile birleşmek için yanıp tutuşan bir kadın olarak semblize ettiler. Ve sonra bu emperyal efsaneyi gerçekleştirmek için Gürcü erkekleri tembel, zayıf, korkak, çoğu zaman sarhoş, aceleci, çabuk sinirlenen ama hep başarısız olan kişiler olarak basmakalıp bir kategoriye sokuldular.

Mesela, Lermantov’un savaş alanından kaçan “korkak Gürcüler” hakkındaki ünlü sözünde de belirtildiği gibi mi?

Kesinlikle evet. O sıralar akrabalarından biri “Lermantov ordudaydı, Gürcülerin korkak olmadıklarını biliyor. Bunu neden yazdı?” demişti. Ama bütün bunlar efsanenin bir parçası.

Peki ne oldu? Neden Kuzey Kafkasya’da yiğit figürler (Ammalat Bek, Hacı Murat, Şamil) varken Gürcistan hakkındaki metinlerde zayıf erkek ana karakterler var?

Aslında bu, belki de, cevaplanması imkansız bir soru. Muhteşem tarihçi Mark Raeff bir keresinde bana en iyi tarihin ‘neden’ değil ‘nasıl’ sorusu araştırılırken ortaya çıkarıldığını söylemişti. ‘Nasıl’ sorusu sıklıkla bir çok spekülasyona yol açabilir. Kesin bir biçimde yapabileceğimiz şey, sadece bir şeyin nasıl olduğunu gözlemlemek ve belki sonra bunun arkasında neler olabileceği hakkında tahminlerde bulunmak. Rusya meselesine gelince, Gürcistan hakkındaki Rus efsaneleri açıkça emperyal işgali meşrulaştırma amaçlı. Ve sanırım, Rus İmparatorluğu’nun büyüklüğü ile kıyaslanınca bir tür maçoluğa çekici gelen Gürcistan’ın çok küçük olması ile ilgili bir şeyde var.

Geride kalan ilgi çekici bir şey, Rusların Gürcü betimlemeleri, Gürcü kültürünün karmaşık gerçeklikleri ve Gürcülerin Ruslarla etkileşimleri temalarının kesişim noktaları. Sadece Gürcistan’ın Hristiyanlığı Rusya’dan altı asır önce kabul etmesi söz konusu değil. Ayrıca (1801’de başlayan) Rusya’nın Gürcistan’ı topraklarına katmasından sonra bir çok Gürcü Çarlık ordusunda hizmet etti, Napolyon savaşlarında, Çeçenlere karşı ve benzeri durumlarda savaştılar. Ek olarak, Ruslar ve Gürcüler arasında profesyonel ve şahsi ilişkiler ağı vardı. Mesela, Aleksandr Griboyedov'un kayınbabası Prens Aleksandr Çavçavadze konukseverliği ve Rusya ile Gürcistan’dan eğitimli edebiyat adamlarını bir araya toplaması ile ünlenmişti. Ve tabiki Ruslar ve Gürcüler arasındaki edebi ve kültürel temaslar Sovyet döneminde de gelişmeye devam etti. Ancak, Hristiyan erkekliğinin pozitif özellikleri ve Rus ve Gürcü erkekleri arasındaki benzerlik manifestoları, Gürcistan üzerindeki Rusya hakimiyetini garantileyen kültürel mitoloji lehine Rus metinlerinde sansürlendi. 

Burada özellikle hangi metinlerden söz ediyorsunuz?

Lermantov’un “İblis” adlı eseri korkak Gürcü erkeği imajını gördüğümüz iyi bir örnek. Bu sürecin daha da etkili olan kısmı ise Rusların hem Hristiyanlığı hem de Gürcistan’ın Rusya’nın boyunduruğu altına alınışını ve Rus yönetimine karşı Gürcü direnişini göz ardı eden Rus metinleridir. Bunlardan en bilineni, 1803’de tahttan indirilen Gürcü kraliçesi Mariam’ı tahttan indirme emri ile gelen çarlık generalinin kraliçe tarafından bıçaklanarak öldürmesidir. Bu, zamanın Rus belgelerinde acımasız ve bir kadının işleyeceği akıl almayan zalimce bir hareket olarak tanımlanan harikulade bir davranıştır. Ve bu cinayet, ben öyle inanıyorum, Rus edebiyatında tehlikeli Gürcü kadını olarak izlerini bırakır. Lermantov’un şiirinde ahlaksız Kraliçe Tamara imajı vardır, Puşkin’in "Bahçesaray Çeşmesi” eserinde Zarema bir katildir ve Griboedov’un “Gürcistan Geceleri” eserinde Midia’ya (Yunan mitolojisinde Kolhis Laz kralı Aetes'in kızı) benzeyen bir kadın figürü vardır. Kısaca, bu acımasız kadınlar da, onları kontrol altında tutmak için güçlü erkeklere ihtiyaç olduğu ortaya atılarak, imparatorluğun inşasının garantilenmesine yardım ederler. Ve Gürcü erkekleri, hatırladığımız gibi, zayıftırlar. 

Burada görülen bir çelişki var, politik olarak Gürcistan’ın Rusya’ya katılışı Hristayanlığın ve Avrupa’nın kültürel değerlerinin İslam’a karşı korunması olarak çoğunlukla haklı gösterildi. Ve hala Gürcistan’ın Hristayanlık mirası Rus edebi metinlerinde göz ardı ediliyor.

Evet, bu oldukça iyi bir nokta. Ama efsane yapmak, çözülemez görünen çelişkileri çözmekte iyi olmayı gerektirir. Sanırım dişilik sembolü bunu açıklamada yardımcı olur. Bir yandan Rusya’nın koruyucu olduğu ve dindaş olduğunuz fikri var. Ama ayrıca Rusların bilinç altlarında Hristayanlık bağı olmasına rağmen, Gürcistan’da her sınıfın ya da toplumun zaman zaman Rus yönetimine karşı ayaklandıkları gerçeği var. Yani işgal gerçekten istenmiyor. Ve bu gerçek, bu acımasız kadınlarda somutlaştırılıyor. Yani hem koruma ihtiyacı, hem de bir tehlike (bir tür zebaniye dönüşebilecek bir kadın) olduğu hissine kapılıyorsunuz. Meselenin her iki yönü baskın Rus (Rus damat) figüründe çözümleniyor ve böyle devam ediyor. www.circassiandiaspora.com

 

13 Kasım'da Radio Free Europe/Radio Liberty'de yayımlanan bu röportaj Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçe'ye çevrildi.

Kaynak: ajanskafkas

“…insanlık adına çölde bir kum tanesi büyüklüğünde dahi olsa bu mücadeleye katkı sağlamak ve kendine, kültürüne ve geçmişine inanan herkesin ileride kalıcı eserler bırakması temennisiyle…” diyen Hajmerem Gökhan ile ‘Хэxэc’ albümünü konuştuk. 

KF: Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Kayseriliyim ve ailem Kayseri’de yaşıyor. Daha ayrıntıya girersek Uzunyayla Uzunpınar köyündenim. Müzikal ve profesyonel anlamda bir geçmişim olduğu söylenemez fakat kendimi bildim bileli bu ezgilerin içindeyim. CD çalarlar popüler oluncaya kadar babamın sahip olduğu kasetleri kendim kopyalayarak dağıtırdım tanıdıklarımıza. Üniversite yıllarına geçiş döneminde ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte kasetler yerlerini CD’lere bıraktı. Aynı dönemde eğitim nedeniyle Kayseri dışına çıkmaya başlamamla dernekleri tanımaya başladım. O zamana kadar bulunmamanın özel bir nedeni var mı diye sorarsanız da hemen cevaplayayım ki yanlış anlaşılma olmasın. Özel bir nedeni yok. Zaten kültürün, dilin ve o ezgilerin içinde büyüdüğümüz için ihtiyaç duymadım belki. O zaman öyle düşünüyordum. 2005 yılında şimdiki adıyla Ankara Çerkes Derneğinin bir pikniğinde ekipte çalıp çalamayacağım soruldu bana ve Elbruz Dans Gurubu için Ankara’da olduğum süre içerisinde garmon çaldım. Ne repertuar ne de teknik açıdan kendimi yeterli hissetmeyerek, biraz da zorlama ile başladım. Ondan sonra müziğimize olan yatkınlığım artarken, bir şeyler üretme çabam da arttı. 2006 yılından bu yana hem bireysel olarak hem de yakın çevremle beraber amatör kayıtlar yaptık. Sadece kayıt yapmak değil, bu konuda bir şeyler üretmek isteyenleri teşvik ederek ve maddi manevi destekler sağlayarak amatör de olsa müziğimize katkı sağlamayı amaç edindim. Yaptığım çalışmalardan çıkar sağlayacak hiç bir kişi ve kurumla ilişkim olmadı. Tek çıkarım Adige müziğinin Türkiye diasporasındaki gelişimi ve bu uğurda bir şeyler üretmek isteyenleri tabiri caizse ''dürtmekti''. Rahat bir milletiz diye düşünüyorum çünkü. Silkelenmeden, başkasından görmeden, inat etmeden bir şeyleri sonuçlandıramıyoruz. Yapılan işe inanç konusunda yetersiziz diye düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum diye sorarsanız; bu kadar yetenekli ve bilgili insanlarımız olmasına rağmen gerçek ve otantik halinden ödün vermemiş bir Adige albümünün şu ana kadar çıkmamış olması bunu açıklar sanırım. Kuşha Doğan Özden ağabeyimizden bahsetmek istiyorum. Onu ayrı tutuyorum bu söylemlerimden. Zaten belki gereksiz bir bilgi olacak fakat Doğan ağabeyin çalışmalarının devamının gelmemesinin sebebi de yine biziz. Tembelliğimiz, kıymet bilmezliğimiz ve gerekli önemi göstermeyişimizdir. Umarım ileride yine bizi çalışmalarıyla mest eder. Öncelikli olarak örnek aldığım kişidir kendisi. Ayrıca belirtmek gerekirse ben profesyonel bir sanatçı değilim. Ses, teknik ve müzikal anlamda kendimi bir sanatçı olarak görmüyorum. Benim bu konuda çalışmalarımı bu CD ile sonuçlandırmam insanlarımıza aslında zor olmadığını anlatır umarım.

KF: Nasıl çıktı pekiyi albüm ortaya? Yoğun bir arşiv ve kayıt çalışması ile birlikte ciddi bir ekip çalışması da söz konusu galiba?

Albüm fikri 2008 yılında İstanbul’da bir sömestr tatili sırasında ortaya çıktı. Albümün dördüncü parçasının sözleri ben, İbrahim K’eref ve Murat Kanlogo’ya ait. Ünsal Ssey, Engin Met ve Canbek Shonou ile birlikte neden kayıt altına almayalım bunu dedik ve stüdyoya girdik. Onun amatör bir kaydının ardından devamını getirebiliriz inancıyla birbirimizle buluşabildiğimiz zamanlarda ve tatillerde toplanıp çalışmalarımızı sürdürdük. Zamanımız ve buluşmalarımız oldukça kısıtlıydı çünkü ben İngiltere ve Kayseri arasında gidip gelmekten fırsat bulduğumda İstanbul’a gelebiliyordum, Ünsal’ın ise iş temposu oldukça yoğundu. Denk gelemiyorduk kısacası.

Albüm fikri ortaya çıktıktan sonra nasıl bir albüm yapacağımızı kararlaştırdık. Amaç profesyonel ortamda kaydedilmemiş ezgilerimizi kaydetmekti. Seçim yapmak da çok zor oldu çünkü kayıt altına alınmamış o kadar çok ezgimiz vardı ki. Müziği yaparken hem teknolojinin nimetlerinden yararlanmalı hem de otantik halini bozmamalıydık. Açıkçası burası zor bir kısımdı. Modern olmamalıydı ama çok kaliteli ve dinlenilebilir de olmalıydı.

Ezgileri ve bazı şarkı sözlerini Kayseri’de Hakan Shak arkadaşımla birlikte favorilerimiz olan K’afe’leri kasetlerden dinleyerek çıkardık. İşin bu kısmı gayet zordu. Kayıtları seçerken hem güldük hem üzüldük. Bazı kasetleri dinlerken devam eden kalitesiz ve zor duyulan bir K’afe’nin arasına ibrahim Tatlıses’in bir parçası karışabiliyordu mesela. Kaset kayıtlarının hem kalitesizliği hem de bu tarz sürprizler bizi oldukça teşvik etti. Çünkü yıl olmuş 2010 ve biz hala 1986 yılında kayıt edilen bir düğünden dinliyoruz o müziği. Düşünün, aradan geçen onca yıla rağmen hiç bir şekilde kayıt altına alınmamış. Bu çok üzüyordu bizi. Bu üzüntü ve üzüntünün getirdiği inanç ile çalışmalarımıza devam edip yarısını İstanbul’da bitirdik. Akordiyon, Garmon ve telli çalgıların kayıtlarının çoğunu.

2010 yılında dönüş yaptığım Nalçik’te ise geri kalan kısımları tamamlamak için daha önce tanıştığım Nalçik’li arkadaşlarımdan yardım aldım. Anzor Uvıj ve Roma Fakue çok yardımcı oldular bana. Buradayken repertuara 2 parça daha ekleyip, burada kaydına başlayıp diğerleriyle birlikte 2011 yılı Temmuz ayında bitirdim.

Beraber çalıştığınız insanlarla fikir ayrılıkları ve sıkıntılar yaşayabiliyorsunuz zaman zaman. Ancak amaç kültüre katkı olunca göz bir şey görmez hale gelebiliyor. Şu ana kadar bu tarz çalışmalara başlayıp da sonuçlandıramayan birçok tanıdığım var ve bu işin de diğerleri gibi olmasını istemiyordum. Bir bakıma gurur meselesiydi bu CD’yi çıkarmak. Çünkü istekle ve inançla başlayıp sonuca ulaşmadığı zaman insanlara bir şeylerin olabileceğini yine ve yine gösteremeyecektik. Kişiler değişebilir ama sonuçlar şu ana kadar aynıydı. Biraz sıkıntı yaşasak da albüm çıktığı için kendimi mutlu hissediyorum. Çünkü diğer toplumların basamaklarını ikişer ikişer çıktıkları merdivende birinci basamağı bile geride bırakmış olmak duygusu diğer basamakların da yavaş yavaş geride bırakılabileceği umudunu veriyor bana. Aslında yapabileceğimiz pek çok işi sıkıntılara ve fikir ayrılıklarına kurban verdiğimizi düşünüyorum ara sıra. Umudumu yitirip bir daha bulaşmayabilirdim de bu işlere kaba tabirle. Fakat şu anda aldığım güzel tepkiler tüm olumsuzlukları unutturuyor diyebilirim. Mesela, dil konusunda yeterli olmamama rağmen söylediğim parçalardan birisi bir arkadaşımın çok hoşuna gitmiş ve mutluluğunu paylaştı geçenlerde benimle. “Parçanın anlamını merak ettim ve anlamını anneme sordum” dediğinde ise azda olsa güzel bir iş yaptığınız hissine kapılıyorsunuz ister istemez. Normal şartlarda zaman ayırıp dilini öğrenmeyen, çaba göstermeyen ve öğrenmeyi gözünde büyüten birinin bu vesile ile kendisi ve geleceği için bir şeyler öğrenmeye çabalıyor olması gurur verici bir şey. İnsanları öyle veya böyle bazı şeylere teşvik ediyorsunuz. Bunu gördükten sonra ise amacınıza ulaştığınıza eminsiniz.

KF: Etnik müzik zor bir uğraşı alanı, özellikle Türkiye’de. Buradaki diğer etnik-kültürel gruplarla karşılaştırırsak, örneğin Lazlar, Gürcüler, Kürtler ve Zazalar, bu konuda Çerkesler’den birkaç adım ileride sanki?

Bir önceki sorunuzda belirttiğim gibi diğer toplumlar tabiri caizse unu eleyip eleklerini asmışlar. Biz ise daha birinci basamaktayız. Bugün ünlü sanatçıların Kürtçe, Lazca ve Gürcüce parçaları orijinal kayıtlarından yola çıkarak farklı formlarda yorumladığını görebiliriz. Neden bu konuda Adige ezgileri bu kadar dikkat çekmiyor? Neden bir Laz ezgisi kadar yer edinememişiz? Sebebi biziz aslında. Toplumlar önce kendi kültürlerini daha da spesifik söylersek müziğini koruyup kayıt altına almadığı sürece kaybolup giderler. Lazların, Kürtlerin ve diğer etnik grupların müziklerinin dünyaya açılmasının sebebi bu toplumların içindeki insanların kendi müziklerini kayıt altına alması, koruması ve tanıtmasıdır. Kasetlerden dinleyerek çıkarttığımız ezgilerden bahsettim mesela. İleride bir gün bir televizyon kanalında ünlü birinin bu müziği mırıldandığını veya tanıttığını düşünün. Bu kişinin üstlendiğimiz misyon gibi bir misyon üstlenip oturup saatlerce kaset dinlemesini bekleyemezsiniz. Haliyle müziğinizi tanıtamazsınız, Almanya’da bir senfoni orkestrasında müziğinizi çalmazlar ya da Amerika’da. Dinleyemez ve sorgulayamaz hiç kimse bu ezgilerin sahibi toplum nerede yaşar? Nasıl bir tarihi vardır? Kimdir diye. Bütün bunların olması için önce toplumlar kendi üzerine düşeni yapmalıdırlar. O yüzden bu albüm hakkında konuşurken kendimi bir sanatçı olarak değil de bunu bir misyon olarak değerlendirip kendine görev edinmiş sıradan bir akordiyonist ya da pshinaue olarak konuştuğumu bilmenizi isterim. Belki diğer toplumları yakalayamayız fakat biraz Kayserili mantığıyla hareket eder isek zararın neresinden dönersek kardır diyorum ve herkesi elinden geldiğince bir şeyler üretmeye davet ediyorum.

KF: Kültürel öğelerin üretimi konusunda Kafkasya ile diasporayı karşılaştırabilir miyiz pekiyi?

Müzik açısından kıyaslayamayız. En azından bu konuda fikir belirtebilirim. Türkiye’deki durumu biliyorsunuz zaten. Üretim yok denecek kadar az. Fakat Kafkasya’da insanlar her anı, her ezgiyi kayıt altına alma çabasında. Günümüz yaşam şartlarına göre hazırlanan ezgiler ve projeler zaten var fakat son yıllarda eski parçaları modernize edip kayıt altına alıyor Kafkasya’daki insanlar. Sanatçı olmamasına rağmen anı olsun diye girip kendi arkadaşları için, kaybettiği bir yakını için çalışmalar yapan birçok da insan var sanatçıların yanında. Bunun yanında Kardengush Zıramuk, ki Adige müziğinin bugünlere gelmesindeki en etkili kişilerin başında gelir, müziğimizi yaşatmak bilinciyle ömrünü tüketmiş birisi. Onun bıraktığı eserleri yeniden gün ışığına çıkarmak ve farklı şekilde yorumlamak adına bir uyanış var. Yaratıcılığın ve üretimin bittiği yerde başlıyor bu geriye dönüş. Türkiye diasporasında yazılmış, bestelenmiş ve aranje edilmiş birçok eseri Kafkasya’daki sanatçılar ve sanatçı olmayıp da stüdyoya giren herkes tekrar yorumluyor. Bunun çok örneğiyle karşılaştım mesela. Türkiye’de doğup büyüdüğüm için benden bu konuda bilgi ve yardım edinmek isteyen çok kişi oldu. Kısaca özetlemek gerekirse, Kafkasya’nın özgün müziğinden ziyade Kafkasya’daki insanlar da diaspora ve Pasarey zaman diye tabir edilen Sürgün sonrası dönemde, sadece Shıge-pshıne ile yapılan teknik anlamda kalitesiz plaklara kaydı yapılmış eserler üzerinde çalışıyor.

KF: Son olarak neden “Xexes”?

Xэку - Kheku… Anavatanımız, şu anda yaşamımı sürdürdüğüm topraklar. Anavatan dışında yaşayan soydaşlarımızı tarif ederken Хэxэc - Khekhes kelimesi kullanılıyor. Albüm içeriği diasporaya yönelik olduğu için ve eserlerde vatana, geride bırakılanlara özlem anlatıldığı için Хэxэc. Anavatan dışında yaşamış olan, yaşayan bizlerin içinde hayatlarımızı sürdürmeye çalıştığımız toplumlarda karşılaştığımız sıkıntılarımızı anlattığımız ezgiler olduğu için Хэxэc. Gerek içerik gerekse format açısından bundan daha açıklayıcı ve net bir albüm ismi olmadığını düşündüğüm için Хэxэc.

KF: Teşekkür eder çalışmalarının devamını dileriz.

Ben teşekkür ederim.

kafkasyaforumu.org

Çok sayıda tarihi romana imza atmış olan büyük yazarımız Meşbaşe İshak 80. doğum yılı nedeniyle İstanbul ve Ankara'ya davet edilerek okuyucularıyla buluşturuldu. Meşbaşe İshak'ın şiir ve romanlarını sevenler yazara büyük ilgi gösterdi.

Biz de değerli Nart okurları için Meşbaşe İshak'la konuştuk. 80 yaşına girmiş olmasına rağmen dinçliği, idealistliği, yazma - anlatma tutkusu, temiz ve gür Adığecesiyle bizi kendine bir kez daha hayran bırakan bu ünlü yazarımızla yaptığımız söyleşiyi ilgi ile okuyacağınızı düşünüyoruz.

Yazı yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Çocukluğumda, dedemin bahçesinde (kışları haç'eşinde ) insanlar toplanırdı. Haçeşe gelen yaşlılar, masallar söyler, Nart Destanlarını anlatırlar, konuşmalarını atasözleri ile süsleyerek söylemek istediklerinin anlaşır ve etkili olmasına özen gösterirlerdi. Büyüklerimizin hemen hemen her gün bıkmadan usanmadan anlattıkları olayların başında Adığe-Rus savaşları geliyordu. Sürgün hakkında anlattıklarını bana duyurmak istemezler, fısıldayarak konuşurlardı. Ben de meraklıydım, oları dinleyebilmenin bir yolunu bulurdum. Dedemin akıllı ve güzel konuşuyor olması, tarihimiz konusunda malûmat sahibi olması yetişmemde etkili oldu. Yedi yaşında okula girdim. Derslerimizi Adığece yapardık. Öğretmenim Peneşu Yusuf'du. Kendisi Mısır El Ezher Üniversitesi'nde okumuştu. Beni üçüncü sınıfa kadar o okuttu. Yazmaya teşvik etmek için o günkü hava durumunu, günün olaylarını yazılı olarak anlatmamızı isterdi. Çocukların anlatım gücünü geliştirmek için öğretmenlerimiz bu tür metotlar izlerdi. İlk işittiğim şiir Nart Sosruko'nun şiiri idi. Benden yaşça büyük olan ağabeylerim, diğer öğrenciler Sosruko şiirini makamla okudukları zaman çok etkilenirdim. İlk olarak Hatko Ahmet'in şiirlerini okudum. Hatko Ahmet Adığe literatürünün temelini atan kişilerdendir. 1945 yılında ikinci dünya savaşı bitip, savaşa katılan askerler köye geri döndükleri zaman köyde bir toplantı yapılmış, -zaferi kutlama- toplantıda gördüklerimden çok etkilenmiştim. Eve geldiğimde gördüklerimi nesir olarak yazmıştım. O şiirim kitaplarımda yer alıyor.

Yeteneğinizi bu şekilde mi fark ettiniz, bu kadar çok üreten, bu kadar güzel şeyler ortaya çıkaran bir yazar olarak sizce yazmak için sadece yetenek yeterli mi, yeteneği geliştirmek için nelere ihtiyaç var, çok eser meydana getirmenin sırrı nedir?

Yazmak için bir yetenek olması lazım ama o yeteneğin olup olmadığını insan kendisi de bilmez. Ben de bilmiyordum, söyleyecek bir şeyim yok onla ilgili. Yazmak, insan yaradılışında olan bir özelliktir sanrım. Mensup olduğu halkın duygu ve düşüncelerini anlamıyor, halkının üzüntülerini, sevinçlerini paylaşmasını bilmiyorsa insan yazamaz. Önce bu duyarlılığa sahip olmak lazım.

Kendime sürekli sorduğum üç soru var. Bu sorular felsefenin de peşinde koştuğu sorular: İnsan neden dünyaya geldi? İnsan doğup büyüdükten sonra nereye gidiyor, nereye yöneliyor? Bu gittiği, yöneldiği yerde ne yapacak? İşte bu sorulara cevap arıyorum; tabi verilen cevaplar gerçekçi olmalıdır, inandırıcı olmalıdır. Altmış yıldır bu üç sorunun cevaplarını düşünerek, vermem gereken yanıtları dikkate alarak yazıyorum. Şunu da söyleyeyim, bu sorulara hala tatmin edici bir cevap bulmuş değilim. Yanıtım olsaydı yazma eylemim de biterdi sanırım.

Çocukluğumda evimizin çitinden baktığım zaman sadece komşunun evini görürdüm, çitin üzerine çıkıp baktığım zamanda daha uzakları görme imkânı vardı. Yerle göğün birleştiği noktada ne vardır? Hep onu merak ederdim, şimdi de ediyorum.

Yazma eylemim bitmedi. Sekseninci yaşımda anılarımı yazdım. Şimdi sürgünü yazmak istiyorum, ağırlıklı olarak diaspora yaşamını…

Anılarımı yazdığım bitirdiğim halde halen sorumluluğum bitti, işim bitti diye bakamıyorum. Halen bir şeyler yapmak mecburiyetindeymişim gibi geliyor bana, merak içerisindeyim. Çeşitli dillerde yayınlanmış 112 kitabım var. Yazdığım artık yeter diye otursam da olur ama acaba bir şeyi eksik mi bıraktım, acaba yazmadığım bir şey kaldı mı, değinmediğim bir sorun, bir konu kaldı mı? diye sürekli bir endişe içerisindeyim. Bu endişe yeniden beni yazmaya itiyor.

En çok yazmak istediğim, beni en çok üzen Adığe halkının başına gelen büyük felâket. Bütün Adığelerde Adığelik bilinci olmalı, Adığe dilini hepimiz öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz ve dilimizin gelişmesi için her alanda kullanmalıyız. Korumalıyız dilimizi. Dünyada birçok halk var, biz de onlardan biriyiz. İyi, güzel yanlarımızı, dertlerimizi, problemlerimizi diğer halklara da anlatmalıyız. Adığeleri öne çıkaran güzel özellikleri, güzel adetleri var. Genç yaşlı ilişkileri, kadın erkek ilişkileri, küçüklerle büyükler arasındaki ilişkiler… Bunları diğer toplumlara iyi anlatabilmemiz, iyi gösterebilmemiz lazım. Bizim en önemli özelliğimiz bunlar. Adığeler dünyada en eski halklardan birisi. İnsan yoktur ki beşikte yatıp, mezarı olmasın. Ulusların yaşamı da insan yaşamına benziyor. Bizde yaşlı bir ulusuz, yok olmamamız için neler yapmamız gerekir? Geleneklerimizi, davranış şekillerimizi, toplumsal ilişkilerimizi gösterebilmeli, anlatmalıyız. Bunu yapmazsak yok oluruz. Amaç edindiğimiz, olmasını istediğimiz her şeye sahip olamadık. Küçük bir halk da olsak, biz de mücadelemize devam ediyoruz. Bizi bütün dünya tanımalı, bilmeli.

Meşbaşe İshak nasıl yazıyor, yani yazarken nasıl bir ruh halinde oluyor?

Bugün buraya geldik, burada oturuyor, konuşuyoruz. Ben şu anda dahi yazacağım şeyleri düşünüyorum. Sizinle konuşurken bile bundan sonraki kitabımda ne yazacağımı düşünüyorum. Bu düşünceler hiç beni bırakmıyor. Rüyamda da aynı şekilde yazdığım şeyleri görüyorum, yazdığım şeyleri düşünüyorum. Bu ölüme kadar devam edecek bir şey.

Eserlerin kalıcı olması için toplum tarafından, insanlar tarafından beğenilmesi, sevilmesi lazım. Beğenmezse kapağını açar kapatır, işte onun için endişeleniyorum. Örneğin, romanlarda geçen kahramanları iyi insan, kötü insan diye karakter yapısını kendin belirtmeden, anlatım şekli ile okuyucu direk kendisi anlayabilmeli. Sen doğrudan söylememelisin.

Her gün yazıyorum. Sabah erken kalkıp yazıyorum. Müslümanlar nasıl abdesti alıp namaza otururlarsa bende kendi çalışma masama oturup yazıyorum. Yazar tek bir insan, tek bir kişidir. Ona hiç kimse yardım edemez. Annesi, babası, kardeşi, çocuğu ona destek verecek, yardım edecek kimse yoktur. Seksen yaşıma geldim, uzun bir ömür yaşadım. Ama halen tüm yazmak istediklerimi yazdığımı düşünmüyorum. Amaçladığım şeylerin gerçekleşmesi için Tanrıya yalvarıyorum, 'yardımcı ol, iyilik et bana' diye. Müslümanların en önemli olan ayetlerini üç kere okuyorum. Yazmaya oturduğumda bir güç kalemimin yazmasını sağlıyor. Tanrı yardım ediyor diye düşünüyorum.

Yazmaya ne kadar zaman ayırıyorsunuz? Başka meşguliyetleriniz de var…

Gençken bir günde on beş, on altı saat oturup yazar, çalışırdım. Şimdi on saat çalışıyorum. Böyle söylüyorsam on saat yazdığımı sanmayın. Her gün bir sayfa yazıyorum. Dört ayrı derginin baş redaktörüyüm. Her gün işe gidiyorum. Her bir dergi için beşer kişi görevli. Bütün onların yazdığı şeyleri teker teker kontrol ediyorum. Kendi kitaplarım dışında bunlarla da uğraşıyorum. Sosyal sorumluluklarım da var. 1958'den 2011 yılına kadar Adıgey, Krasnodar, Sovyetler Birliği parlamentosunda milletvekilliği yaptım. Halen bu tür çalışmalarım var. İnsanlarla karşılaşıyoruz, buluşuyoruz, toplantılara gidiyoruz, beni davet ettikleri yerlere gidiyorum. Sadece Adığeler ile değil, Ruslarla da buluşmalarımız oluyor. Yunanlılarla, Tatarlarla toplantılarımız oluyor. Ama toplantı kiminle olursa olsun her yerde Adığelerin sesini duyuruyoruz.

Kitaplarınızda yarattığınız kahramanları nasıl oluşturuyorsunuz. Bunları oluştururken beslendiğiniz kaynaklar neler? Zane Seferbiy, Şırandıko Brzeç, Nekras Mişk, Şerel'ıko Nağo vs. meselâ. Tarihi roman yazdığınıza göre kahramanlarınız tarihin bir döneminde, olayın geçtiği zamanlarda yaşadıklarını sanıyoruz.

Tarihten alıyorum bütün konularımı, gerçeklere daha yakın oluyor. Arşivlerden yararlanıyorum. İstanbul'da da başka yerlerde de Adığeler ile ilgili çok fazla arşiv var. Kafkas halkları içerisinde en çok arşivlerde belgesi olan Çerkesler. Bu arşivdeki belgeleri okuduktan sonra yazacağım romanı düşünüp oluşturuyorum. Sadece Ruslar değil bizimle savaşan Rus Kazakları da anlatıyorum. Romanlarımı yazarken, tarihi olayları verirken hiçbir zaman için kanı, gözyaşını teşvik edecek şekilde bağlamıyorum sonuçlarını. Romanlarımı bu şekilde yazmıyorum, kanlı kamaları göstermiyorum romanlarımda. Ben barışı seviyorum, savaşı değil. Halkların birbirine düşman olmaması için onlara dikkat ediyorum.

Romanlarınızda tekerleme ve atasözlerini çokça kullanıyorsunuz. Bu kadar atasözü, tekerleme vs. gibi folklorik öğeleri kendiniz mi derlediniz?

Annem bu atasözlerini sürekli bana öğretirdi. Annemden en az bin tane atasözü öğrendim. Ayrıca dedemin evine gelen diğer yaşlıları dinlerken onlardan da çok tekerleme ve atasözleri duydum. Bu şekilde romanlarıma bunları aksettirebildim. Çok atasözümüz var. Atasözlerinin bu kadar anlamalı ve zengin olması halkımızın bilgeliğine dayanıyor. Yazarken bu atasözleri aklıma geliyor, sonra ben onlara felsefe yüklüyorum.

Peki diasporadaki Adığelere ne söylemek istersiniz? Türkiye'deki Adığelerle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Her iki taraftaki Adığelere de söyleyeceğimiz söz aynı, gerek Türkiye gerek Kafkasya'dakilere: "Adığeliğinizi unutmayın, birbirinize saygınız olsun, büyüklerinize, küçüklerinize, diğer milletlere saygınız olsun". Bir Adığe atasözü: ''Yaşlısı olmayanın gencide olmaz'' der. Biz gençlerimize değer vermezsek, onlar da bize değer vermezler. Seni doğuran ana senin için çok şey yaptı; süt verdi, insan yaptı, eğitti, yetiştirdi. Belli bir yaşa geldiğin zaman anneyi babayı kaybediyorsun. Onların sana yapmış oldukları şeyleri bir daha senin onlara yapma şansın da kalmıyor. Annem ve babam için yapamadıklarımı şimdi çocuklarıma yapıyorum. Annem için yerine getiremediğim sorumluluklarımı çocuklarıma yaparak görevimi bu şekilde yapıyorum. Dünya bu şekilde devam edip gidiyor. ''Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır''diyor atasözü. Tatlı konuşmamız lazım, iyi sözler söylememiz lazım, olumlu şeylerden bahsetmemiz lazım ancak sevinç ve keder hayatta hep yan yana yürüyor. Çocuk doğduğu zaman seviniyoruz, biri öldüğü zaman üzülüyoruz. Bir gün güneş doğuyor hava gayet güzel açık, ertesi gün bakıyorsun bulutlar gökyüzünü kaplamış yeniden kötü bir hava hâkim olmuş fakat tekrar güneş doğuyor, tekrar bulut geliyor. Yaşamda da bu şekilde iyi ve güzel şeyler ard arda gelerek devam ediyor.

Dünyada yüzlerce halk var, kimi büyük kimi küçük, nüfusları itibarîyle. Bir ulus olarak yaşamak istiyorsan dünyada, bu dünyada yaşayan diğer uluslarla bir anlaşmaya varabilmen, onlarla bir uyum sağlaman lazım. Adığelerin kat ettiği tarihi yola baktığımız zaman, mutlu, huzurlu olaylar da var, çok üzücü, kederli olaylarda var. Ama daha çoğu üzücü, kederli olaylardan müteşekkildir. Ulusumuz iki parçaya ayrıldı: halkımızın bir kısmı Rusya Federasyonu içinde kendi vatanında yaşıyor; diğer bir kısmı da Türkiye'de. Zorla, istemeyerek kendi vatanlarından koparılıp, denizleri aşarak bilmedikleri, tanımadıkları bu ülkede yaşamak durumunda kaldılar. Bu ülkenin halkları bizimle ekmeklerini, sularını paylaştılar. Türkiye'de yaşayan Adığeler yaşadıkları bu ülkeyle bir uyum sağlamalı. Ancak hiçbir şekilde Adığeliğini kaybetmemeli, unutmamalı. Adığelere kucak açan bu ülkeye, halklarına teşekkür etmemiz lâzım. Bizimde yaşadığımız ülkelerin hükümetlerine teşekkür ettiğimiz zamanlar oluyor. Öncelikle kendimize teşekkür etmeliyiz ki bu dünyada bir varlık, yaşama mücadelesi verdiğimiz için.

(Söyleşi sırasında masa üzerinde bulunan Nart dergilerinden birinin kapağı dikkatini çekiyor ünlü yazarımızın. Nart dergisinin 78. Sayısının kapağında bulunan bu yıl kaybettiğimiz Abhazya eski Devlet Başkanı Sergey Bagapş'ın fotoğrafına bakıyor uzun uzun… "Arkadaşımdı" diyor… )

Adığe Abhaz kardeşliği ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Çok çok eski cağlarda tek bir ağaçtık. Fakat ağaç büyüdü dal budak saldı, kökünden fışkıran filizler de ayrı ayrı ağaç oldular. Abhazya'ya gittiğim de adet, gelenek ve yaşam şekillerini gördüğüm zaman, bazen kendimi Adığey'in bir köyünde zannediyorum. Fakat zaman ve toplumların karakterlerinin oluşmasında etkili olan faktörler bizi dili ve ulusal karakteriyle farklı halklar haline getirdi. Abhazlar güç duruma düştüklerinde onların yanına ilk koşan Adığeler oldu. Çok insanımız can verdi Abhazya'da. Ben de o zamanlar destek verdim. Dört kişi Moskova'ya gittik. Bütün görüşmek istediğimiz insanlarla buluştuk, görüştük. Milletvekillerini Rusya milletvekillerini hem Abhazya'ya hem Gürcistan'a sorunun çözümüne katkı sağlamaları için gönderdik. Gürcistan her ne kadar saldırdıysa da, Abhaz halkının direnci sayesinde topraklarını ele geçiremedi. Benim yaptığım destek ve yardımın karşılığı olarak Bagapş'ta beni Abhazya'ya davet etti ve ülkesinin en değerli madalyasıyla beni onurlandırdı. Abhazya Akademisyenleri Birliğine beni de aldırdılar. Üç gün konuk ettiler. Büyük bir toplantı yaptılar, parlamento binasında şiirlerim okundu, insanlar kalabalıktı, bana değer verdiler. Arzınba'yı da iyi tanıyorum. Arzınba ile yana yana Rusya parlamentosunda oturduk, çalıştık. Birbirimize yardım ederek, birbirimize destek çıkarak yaşarsak daha iyi olur. Kardeşimiz onlar.

Bize zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim, ayrıca şunu da söylemek istiyorum. Sekseninci yaşım dolayısıyla İstanbul'da Ankara'da beni ağırlayan, misafir eden herkese, değerli okurlarıma çok müteşekkirim. Her iki yerde de beni karşılamalarından, bana değer vermelerinden çok çok mutlu oldum, çok teşekkür ediyorum.

M. İshak: "Benim romanlarımı genç, yaşlı birçok insan okuyor hatta yolda durduruyorlar, bilmediğimizi öğretin diyorlar, Kazaklar, Ruslar onlar da teşekkür ediyorlar. Şuna dikkat ediyorum yazarken hiçbir zaman kılıcımdan kan damlamıyor. Yani toplumları, insanları birbirine kışkırtmayı aklımın ucundan geçirmedim, geçirmem de. Çünkü okuyan gençler kinle, nefretle büyüyecekler, oda uluslar arasında halklar arasında olumsuzluklara, düşmanlıklara neden olacaktır. Size de aynı şeyi tavsiye ediyorum, nerede yaşarsanız yaşayın insanlarla barış içerisinde, sevgi ve saygı içerisinde yaşamayı sürdürelim."

Mevlüt Atalay: “Ishak'ın bütün şiirlerinde savaş var ama savaşı anlatmıyor. İnsanların geleceğe umutla bakması, birbirlerini sevmeleri, saygı duymalarına önem veriyor İshak. Adığe tarihini tarihçiler kadar hatta onlardan daha iyi bilen bir yazar. Meşbaşe İshak 'ı okumadan Adığe tarihi hakkında fikir yürütmek, yorum yapmak büyük bir eksiklik olur. ”

İbrahim Çetaw: “Meşbaşe Ishak'ın yaşamı sadece edebiyat çalışmalarıyla geçmedi, onun dışında yaptığı toplumsal politik alanda önemli çalışmalarda da bulundu yaşamı süresince. Sovyetler döneminde Adıgey ve Krasnodar Kray'ın parlamentolarında ve 1989 yılında Sovyetler Birliği parlamentosunda milletvekili olarak görev yaptı. 1983 yılından beride Adıgey Yazarlar Birliği başkanı, Rusya Yazarlar Biriliği başkan yardımcısı aynı zamanda Bağımsız Devletler Topluluğu Yazarlar Birliği yönetim kurulunun da üyesi olarak da görev yapıyor. Yazarlar birliği başkanı iken diğer yazarların yetişmelerine, diğer yazarlarında önemli eserler vermelerine katkıda bulundu, onlara ön ayak oldu. 1983 yılında o göreve geldiği zaman yazarlar birliğinin dokuz tane üyesi vardı, bugün ise otuz beş tane üyesi var. Birçok Adığe yazarı İshak'ın görev döneminde Adıgey'in onuru gibi, Adıgey'in saygın yazarı gibi önemli devlet madalyalarını, önemli devlet nişanlarını almıştır. Yazarların adına müzeler açıldı, yazarların yaşadıkları yerlere onların anı levhaları yapıldı, yazarların isimleri sokaklara, caddelere verildi. Bunların hepsi sayın üstadımızın yazarlar birliği başkanlığı döneminde yaptığı önemli işler arasında. Onun dışında tabi bu ülkede toplumsal, politik gerek edebiyatla ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı önemli nişanlar, madalyalar, armağanlar kazandı. Bunlardan kısaca bahsetmek istiyorum:

Adıgey, Kabardey -Balkar ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyetleri'nin halk yazarı, Sovyetler Birliği, Rusya Federasyonu ve Adıgey Cumhuriyeti'nin devlet edebiyat ödüllerini aldı. Ayrıca büyük Rus yazarları: Şovolov, Ostrovski ve Fadeyev adına düzenlenmiş olan edebiyat ödüllerini aldı. Ülke edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Rusya Federasyonu'nun ikinci, üçüncü, dördüncü derecedeki devlet nişanlarını aldı. Halkların dostluğu ve barış nişanları ve Adıgey Cumhuriyeti'nin en önemli nişanı: Adıgey onur madalyasının da sahibidir. Diğer yandan Dünya Çerkes Bilim Akademisi, Abhazya Cumhuriyeti Akademisini, Adıgey Devlet Üniversitesi ve Maykop Teknoloji Üniversitesi’nin fahri profesörüdür.”

Meşbaşe İshak'ın “Bitmeyen Umutlar”, “Taş Değirmen” adlı romanları Yenemıko Mevlüt Atalay tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve KAFDAV tarafından yayınlanmıştır. “İki Esir” adlı romanı da yakında yayınlanacaktır.

Nart Dergisi 84. Sayı

Çerkes Ethem’in hayatını sinema filmine çekecek olan dünyaca ünlü Çerkes asıllı yönetmen Muhitin Kandur, ’Amacımız tarihi yeniden yazmak değil. Ancak Ethem olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmayabilirdi’ diyor.

Türk seyircisi onu tek kanallı yılların efsane dizisi ‘Bonanza’ ile tanısa da, ünlü yönetmen Muhittin Kandur bugünlerde ‘Çerkes’ filmi ve şu anda üzerinde çalıştığı ‘Çerkes Ethem’ filmi nedeniyle yakından takip ediyor.

Kafkasya’dan sürülen Kabardey bir aileye mensup olan Kandur’un ataları o dönem Osmanlı toprağı olan Ürdün’e yerleşmiş.

Çocukluğunda Ürdün’de sürgün hayatı yaşayan Çerkes Ethem’in hayatına dair pek çok hikaye dinleyen Kandur, Çerkes Ethem'in, Ürdün'de ev hapsinde bulunduğu dönemde babasının da Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı olduğunu söyledi. Kandur: 'Babam, Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı iken Tuğuj Emin isimli Çerkes asıllı yaverini, dil problemi yaşamaması için ev hapsinde bulunan Çerkes Ethem'in yanına görevli olarak vermiş. Tam 1,5 yıl Ethem'in başından geçen her şeyi öğrenmiş, not almış. Ben de daha sonra Rusya'ya kaçan Tuğuj Emin ile 15 gün görüşerek bu 1,5 yıl içerisinde öğrendiği herşeyi anlatmasını istedim. Anlattıklarını ses kaydına aldım. Bu notları da kitaplaştırdım.' diyor.

Muhittin Kandur, ‘Çerkes Ethem’ projesi ile ‘Çerkes’ filminin yarattığı tartışmalar ve daha bir çok konuda Focushaber’e çok özel açıklamalarda bulundu...

-Çerkes filminin hikayesinden bahseder misiniz? Neden Çerkes?
Açık söylemek gerekirse, bu filmi yapabileceğimize ben de pek inanmıyordum. Neden diyecek olursanız, henüz böyle bir filme hazır değildik. Ancak Ürdün’de ulusal sinemayı geliştirmek için kurulan Royal Film Academi diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum birkaç film denemesi yaptıysa da başarılı olamamıştı. Kurumun başkanlığını ise Prens Ali yapıyordu. Beni Ürdün’e davet etti ve Ürdün sinemasını dünyaya duyuracak bir film yapmamı rica etti.

Bu tekliften çok memnun oldum ama ‘tek bir şartım var’ dedim. Temayı kendim seçersem böyle bir film yapabileceğimi söyledim. Prens Ali, tema konusundaki tercihimi sorduğunda,“Çerkesler Ürdün’e neden ve nasıl geldiler, bugün Ürdün’de yaşayan bir çok Çerkes bile bunu bilmiyor. Gökyüzünden düşmedi ya bu halk. Bunu anlatmak isterim” dedim. Arapların ve Çerkeslerin hikayelerinin anlatıldığı bir film olmasını önerdim ve Prens Ali bu fikri çok beğendi.

Ancak filmin isminin ‘Çerkes’ olması konusunda tereddütleri oldu. Bu bir Ürdün hikayesiydi aslına baktığımızda. Ancak filmin adı Çerkes olduğu zaman, dünyaya bu filmi izletebilir ve Çerkesler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayabilirdik. Uluslararası festivallere bu isimle katılmak, Çerkes halkının tanınması açısından çok faydalı olabilirdi. Dünyanın büyük bir bölümü, bugüne kadar adlarını duymadığı, dillerini duymadığı Çerkeslerin dilini ve kültürünü tanıma fırsatı da bulmuş olurdu.  Az da olsa bu konuda bir katkım olmasını istedim. Ancak tabi ki bazı küçük zorluklarla karşılaştık.

-Ne gibi zorluklar bunlar. Filmin yapım süreciyle ilgili mi?
Evet filmin yapım aşamasında. Ürdün’de Çerkesce konuşacak oyuncular bulmak mümkün olmadı. Nalçik tiyatrosundan 9 oyuncu getirdim film için. Filmde kullanılan bir çok aksesuar ve teknik cihazları ve teknik ekipten bazı kişileri Moskova’dan getirdik. Filmi bu şekilde tamamladık. Beğenen de çok oldu beğenmeyen de oldu.

-Bir sanat eserinin, özellikle bir sinema filminin beğeneni kadar beğenmeyeni de olacaktır tabi..
Kesinlikle. Beğenmeyen Çerkesler ise büyük çoğunlukla, bu filmde bir soykırım hikayesi görmek isteyenler . Böyle düşüneler de var. Ancak benim anlatacağım hikaye bu değildi.

-Özellikle filmin gösterime girdiği Kayseri’de bu türlü pek çok eleştiri olduğunu öğrendik. Türkiye’de de yakın tarihle ilgili yapılan filmlerde bu tür tartışmalar sıklıkla yaşanıyor. 
Evet. Bir film yapıyorsanız, bu tür tartışmaların olmaması kaçınılmazdır.

-Film nerelerde gösterime girdi?
Çerkes Film, Monaco film Festivali’nde 7 ödül aldı.  Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Cleveland Film Festivalinde gösterime girdi ve yaklaşık 8 bin kişi filmi izledi. Bir kez gösterileceği halde, yoğun istek üzerine 3 kez filmin gösterimi yapıldı. Bugüne kadar hiç duymadıkları bir dil, farkında olmadıkları bir kültürle karşılaşmış olmaları karşısında büyük bir hayret yaşadılar. Söylersem belki güleceksiniz ama, filmimizi Hindistan, Malezya, Avustralya gibi ülkeler satın aldı. Bu ülkelerde şimdiye kadar Çerkeslerin kim oldukları aslında hiç bilinmiyordu.
Filmin Almanya , Fransa ve İspanya gibi ülkelerdeki festivallere katılması için görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa’da bazı festivallerde gösterilecek ve o ülkelerde gösterime girecek. BBC filmimizi istiyor. Filmimiz dünyada yolunu buldu ve ilerliyor. Artık bu film için bir ajans kurmamız zorunlu hale geldi. Kanada’dan filmi istiyorlar, Avustralya’ya filmin satışını internet üzerinden gerçekleştirdik. Filme olan bu ilgi, doğrusu beni cesaretlendiriyor. Bu bir Hollywood prodüksiyonu değil ancak hikayesi ve anlatımı ile ilgi gören sıcak bir film oldu. Bunun bir nedeni de, filmdeki oyuncuların başarılı performansları. Gerek Çerkes oyuncular, gerekse Arap oyuncular performansları ile çok büyük beğeni topluyorlar. Tarihi bir hikaye olması da ilgiyi arttırıyor. Filmin geçtiği mekanları ve dekorları yeniden canlandırmamız da ilgiyi arttırıyor.

Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin filme ilgisi nasıl oldu?
Ürdün’de yaşayan Çerkesler arasında da filmi eleştirenler oldu. “Çerkesleri nasıl böyle gösterirsin?” diye şikayetler aldım. Onlar, pırıl pırıl Çerkeskaların içinde, parıldayan kamaları ile Çerkesleri resmetmemi istiyorlardı. Aylarca aç susuz yol giden muhacirleri bu şekilde göstersek ne kadar inandırıcı olurdu ki? O dönemde yazılanları büyük bir dikkatle inceledik. Sürgün sırasında yemek temin edebilmek için kamalarını satan insanlar vardı. Böyle bir gerçeği göstermemek gerçeğe ihanet etmek olurdu.

-Türkiye’de de sinema ve televizyon sektöründe de Çerkes kökenli bir çok isim var. Yönetmen, aktör ve senaryo yazarı. Ancak bu kişiler, tam da bu sizin bahsettiğiniz nedenlerle olsa gerek, Çerkeslerin hikayelerini anlatmaktan imtina ediyorlar. Örneğin Çerkes filminde anlatılan Çerkes genci ve Arap kızı arasındaki aşk hikayesi, Türkiye’ye uyarlandığında yine tepkiye neden olabilir. 
O hikaye aslında filmin içinde çok da önemli değil. Böyle bir hikayeyi kullanmamdaki neden, Çerkes gelenekleri ve Arap gelenekleri arasındaki uyuşmazlığı gösterebilmekti. Bu tema sinemanın da edebiyatın da vazgeçemediği evrensel bir tema aynı zamanda. Ürdünde de bir çok Arap genç kızı bu temaya tepki gösterdi. “Neden bir Arap kızını bir Çerkes genci ile evlendirdin?” diye tepki gösterdiler. Ürdün’de de Arap kızları genellikle Arap gençleri ile evliliği tercih ediyorlar çünkü. Açıkçası ben yine de bu kadar tepki çekeceğini tahmin etmemiştim.

Söylediğim gibi, tek amacım iki kültür arasındaki çatışmayı göstermekti.

"ETHEM OLMASAYDI, BELKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DE OLMAYACAKTI"

-Peki Çerkes Ethem filmine gelecek olursak, o filmde böyle bir aşk hikayesi olacak mı?
Bu tür bir hikaye değil ama, Çerkes Ethem’in hayatında çok önemli yeri olan iki kadının öyküsü bu filmde yer alacak. Ethem’in aşık olduğu iki kadın. Biri Bandırma’da gençliğinde açık olduğu bir Çerkes kızı. O kadının çocukları da hala hayatta. Ethem o kadınla evlenemedi ve başka birisiyle evlendi o Çerkes kızı. Bununla ilgili başka bir iddia daha var. Evli bir kadının Çerkes Ethem’e aşık olması anlatılıyor. Ethem’in o kadının kocasını idam ettirdiği de iddia ediliyor. İdamın nedenin bu olduğu ne kadar doğru, bunu tabii ki kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bu tür rivayetler söz konusu ve filmimizde de bu iki kadında yer alacak. Tabi ki senaryo şu anda tamamlanmış değil. Ethem’in karakteri çok kompleks bir karakter. Kişiliğinde sürekli iyinin ve kötünün çatışması söz konusu. Bu sadece Ethem’e mahsus bir durum da değil. İnsan yapısının vazgeçilmez bir unsurudur da aynı zamanda. Ancak Ethem , tam bir Çerkes karakteridir. O döneme baktığımızda, Türkiye çok olağanüstü bir dönemden geçiyordu. Büyük bir badire ile, bir işgalle karşı karşıya idi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda başrol oynayan 3 ismin hikayesi anlatılacak bu filmde: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Çerkes Ethem. Bir lider, bir politikacı ve bir savaşçı. Bu süreçte Atatürk ve İnönü’nün rolü bilinmesine rağmen, Çerkes Ethem’in rolü pek bilinmiyor. Oysa Ethem olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti belki de bu sınırlar içinde ve bu haliyle olmayacaktı.

-O dönem Kurtuluş Savaşı içinde yer alan diğer Çerkes kökenli liderler de yer alacak mı filmde?
Türk Kurtuluş Savaşı’nda sadece Ethem yoktu. Pek çok Çarkes vardı. Bunu tarih de yazıyor. Ancak Cumhuriyetin kuruluşunun ardından bir ulus-millet yaratmak için o dönem diğer etnik gruplar görmezden gelindi. Çerkeslerin hak ettiklerini almaması biraz da bundandır. Ancak gerçekler sonsuza kadar saklanamaz. Şimdi o vakit geldi.

-Anzavur da olacak mı filmde?
Evet. Anzavur da olacak tabi. Eğrisiyle doğrusuyla, Ethem de dönemin önemli aktörleri de bu filmde yer alacak. Hiç kimse, mutlak iyi veya mutlak kötü değildir. Bunu sadece tarih bu şekilde yazar. Biz insan hikayelerini anlatacağız. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu kim, nasıl belirliyor?

-Tabi ki tarihi yazanlar…
Aynen öyle.

-Türkiye’de son zamanlarda Kurtuluş Savaşı dönemi, Atatürk, İnönü ve diğer dönem aktörlerinin rolleri yeniden tartışmaya açıldı. Yakın tarih, yeniden tartışılmaya başlandı. Filmin böyle bir tartışmaya da yol açacağını düşünüyor musunuz?
Biz bu tür tartışmaların tarafı olmak istemiyoruz. Sadece Ethem’in ve Çerkeslerin bugüne kadar pek bilinmeyen rolünüe sinemanın diliyle dikkat çekeceğiz. Amacaımız tarihi yeniden yazmak değil.

-Böyle bir filmi Türkiye’de gösterime sokmakta zorlanacağınızı düşündünüz mü?
Kültür Bakanlığı’ndan onay aldıktan sonra filme başlayacağız. Gerekli bütün yasal izinler alınacak. Ayrıca filmde kimseyi de karalamayacağız. Mustafa Kemal’i kötü gösteren bir film olmayacak filmimiz. Zaten ben Atatürk’ün büyük bir lider olduğuna ve güçlü bir kurduğuna inanıyorum. Burada Ethem’e ve Çerkeslere kötülük yapan İnönü olmuştur. O da kendi kişisel ikbali için. İkinci Adam olmak için, Ethem’le bir rekabet içindeydi ve Çerkes Ethem o dönem daha çok sevilen bir liderdi. Ancak İnönü, Etehem’in Atatürk’ü devireceğini ve onun yerine geçeceği yalanına Atatürk’ü de inandırmayı başardı. Bu senaryoya Atatürk’ü inandırmak için çok zekice planlanmış olması gerekiyordu. İsmet İnönü de zeki bir politikacıydı. Ethem ise politikadan anlamıyordu. İşte bu yüzden kaybetti.

Bana göre Ethem’e en büyük zararı da ağabeyi Reşit Bey verdi. Reşit, tez canlı, delidolu ve pek düşünmeden konuşan biriydi. Ethem’i dolduran da reşit oldu. Çerkeslerde büyüğün sözünün geçerli olması gelenektir. Ancak o günkü koşullarda, sözü geçen küçük kardeş Ethem’di. Reşit de, bu yüzden kompleksli davranıyordu. Bu durumu ancak biz Çerkesler anlayabiliriz. Filmde bu çelişkiler de yer alacak.

-Çerkes Ethem Ürdün’de iken kardeşleri ile hiç irtibat kurdu mu?
Reşit, Ürdün’e Ethem’i ziyarete geldi. İki kardeşin Ürdün’de beraber çektirdikleri bir fotoğraf da var bende.

-Peki Çerkes Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakın ilişki nasıl bozuldu?
Ethem’in hain ilan edilmesi aslında büyük bir komplo ile sağlandı. Mustafa Kemal ve İnönü Kütahya’da bir araya geldi. Ethem’in de o toplantıya katılması gerekiyordu. Ancak, Ethem’e o toplantıya giderse öldürüleceği, kendisine tuzak kurulduğu istihbaratı gönderildi. Bu haber büyük bir infiale neden oldu. 2 bin asker İnönü’nün kuvvetlerine saldırmak için Ethem’den bir emir bekliyordu. Eğer Ethem izin verseydi, büyük bir iç savaş çıkardı. Bu da en çok işgal güçlerinin işine yarardı. Ama Ethem buna izin vermedi. Kendisnin ülkeyi terk etmesi durumunda bir kardeş kavgasının önüne geçeceğini düşündü. Zaten uzun süredir mide rahatsızlığı çekiyordu. Amacı Almanya’da gidip tedavi olmaktı. Bunu için kardeşini Yunan kuvvetlerine gönderdi. Burada Yunanlılarla bir protokol yapıldığı iddia ediliyor. Ama bugüne kadar böyle bir protokolün belgesi hiç yayınlanmadı. Çünkü ortada yazılı bir protokol yoktu. Reşit gitti ve “Kardeşim hasta, Almanya’ya güvenli bir şekilde geçmesi için izin istiyoruz” dedi.

Ancak daha önce de söylediğim gibi, Reşit Bey düşünmeden konuşan, patavatsız biri olduğu için Yunanlılara “Kardeşim artık Türkler için savaşmak istemiyor. Türkler de artık Ethem’i istemiyorlar” diyor. İzmir’de bulunan İngiliz işgal kuvvetleri müfettişi, “Sakın Ethem’in geçmesine izin vermeyin” dedi. Ethem’in direnişi bırakmasından çok memnun olan Yunanlılar ise bu duruma bir anlam veremediler. Onlara göre Ethem’den kurtulmak, savaşı kazanmak anlamına geliyordu.. Ancak İngilizler Ethem’in Anadolu’da kalması durumunda İsmet İnönü’ye bağlı birliklerle Ethem’in birlikleri arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorlar ve bunun kendileri için daha faydalı olacağını öngörüyorlardı. Ancak Yunanlılar “Ethem belasından” kurtulabilmek için geçişine izin verdiler. İşte bunlar yazılmıyor. Biz filmimizde bunları anlatacağız.

-Yani Nazım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye Destanı’nda anlattığı gibi atlarıyla, askerleri ve silahlarıyla Yunanlılara geçiş söz konusu değil” diyorsunuz..
O yazılanalr ve söylenenler tamamen propaganda. Yabancı kaynakların bir çoğu da bu konuda Türk kaynaklarını çoğaltmak dışında pek bir şey yapmadı.

-Yunan arşivlerinde Ethem’le ilgili belgelere ulaşabildiniz mi?
Pek çok belge ve rapor var tabi ki. Bunlar arşivler incelendiğinde görülecektir.

-Bazı Çerkes Sivil Toplum Örgütleri son dönemde, anadil ve kültürel haklar gibi taleplerini dile getirdiler. Türkiye’de birçok kesim “Çerkesler de nereden çıktı” şeklinde tepki gösterdi. Bu tür taleplerin genellikle Kürtlerden gelmesine alışkın olan entelektüel kesimler bile bu tepkiyi gösterdi. Sizin filminizin Türkiye’de yaşanan etnik temelli gerilim veya son yıllarda eklenen Kemalist-Muhafazakar çatışması ekseninde konuölandırılıp etiketlenmesi gibi bir kaygınız yok mu?
Ben filmimizin herhangi bir kesim için “anti” olmasını istemem kesinlikle. Türkiye’de sistemin de, toplumun belli kesimlerinin de anlamadığı gerçek şu; Türkiye’yi güzelleştiren bu etnik mozaik yapısı. Dışarıdna Türkiye’ye baktığımızda , bunu ne kadar büyük bir güzellik olduğunu görüyoruz. Onlarca dil, onlarca kültür bir arada aynı coğrafyada yaşıyor. Çerkesler de bu mozaiğin bir rengi. Biz bunun anlaşılmasını bekleyebiliriz ne fazla. Ancak her konuda karşıt düşünceler olabilir. Facebook’ta Çerkes filmine karşı da bir grup da kuruldu. Hem de Çerkesler kurdu bu grubu. Ben bunu da faydalı buluyorum aslında. “Bu insanlar neye karşı?” diye düşünenlerin, bu konudaki merakını arttıracaktır en azından.

-"Sürgün" filmine ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
Önceliğimiz Çerkes Ethem filmi. Çünkü bu filmin prodüksiyonu bizim için daha kolay olacak. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın ve Avrupa Birliği’ndeki ilgili kurumların bu filme desek olmasını bekliyoruz. Ayrıca atv’nin de bu projede yer alması söz konusu. Diğer proje için ise böyle bir ortak yapım çok zor. Zaten Çerkes filmini de, tamamen kendi kaynaklarımla yaptım. Ancak “Sürgün” filmi çok daha büyük bir proje ve benim tek başıma finanse etmem mümkün değil. Sürgün filmi için, dünyada yatırım yapacak yapımcı bulmak da çok güç. O yüzden o filmi bizim, yani Çerkeslerin yapması gerekiyor. Filmi illa benim yönetmem de gerekmiyor. Zaten ben senaryolarımla meşgul olmayı daha çok tercih ederim.

-Yazmayı, yönetmekten daha mı çok seviyorsunuz?
Aslında yazmayı da yönetmeyi de seviyorum. Amca iki yıldır Çerkes filminin yoğunluğu nedeniyle  tek bir harf bile yazamadım. Lube de (eşi) bu duruma kızıyor. Yazmayı unutacaksın diyor. Ama o filmi de yapacağız. Senaryoyu yazmaya başlıyorum. Aslında benim en büyük hayalim, Çerkes film endüstrisini oluşturmak. Bunun da yapılacağı yer Türkiye. Bizim Ürdün’de de, Kafkasya’da da başka bir yerde de oluşturmamız mümkün değil . Çünkü bütün Kafkasya’da yaşayan Çerkesler’den daha fazla nüfus İstanbul’da yaşıyor. Türkiye’de sinema endüstrisi içinde Çerkes kökenli çok fazla kişi de var.

-Türkiye’nin en çok izlenen ve tartışılan dizilerinden biri olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin senaristi Meral Okay da Çerkes kökenli. Ama bugüne kadar hiç Çerkes hikayesi yazmadı. 
Evet, böyle bir çok isim var Türkiye’de.

-Sanırsam sizin de Çerkes filmi ile anlattığınız gibi, Çerkes hikayelerini anlatmanın zorluğundan da kaynaklanıyor bu durum. 
Bir Çerkes şarkısı der ki; Çerkes olmak zordur.  Bu sadece Çerkeslere mahsus bir durum da değil. Ancak gelişen iletişim çağında, bu hikayelerin daha kolay anlatılbileceği koşullar oluşuyor.

-Peki Türk sinemasını takip ediyor musunuz? Bildiğiniz ve takip ettiğiniz Türk yönetmenler var mı?
Türkiye’de çok başarılı sinemacılar var. Yurt dışında da, takdir edilen filmler çekiliyor. Ama açıkçası ben özel olarak çok da takip edemiyorum. Mehmet Aslantuğ ve Ezel Akay’la tanışma fırsatım oldu. İkisi de çok başarılı sinema insanları. Ancak Türk sinemasında benim gözlemlediğim kadarıyla temel bir sorun var. Hangi konu olursa olsun, genellikle yerel temalar işleniyor, evrensel temlar, evrensel mesajlar çok fazla işlenmiyor. Örneğin Çerkes filminde aslında anlatılan tema ‘barış’tı. Bu nedenle Monaco’da, da, Hindistan’da da, dünyanın başka ülkelerinde de izlenen ve beğenilen bir film oldu. Filmin başarısının tek nedeni tek başına, Çerkesleri anlatması değildi. Bu evrensel temayı da işliyor olmasıydı.

Türk sinemacılarında hikayelerinde evrensel temalara yönelmesi gerekiyor. Günümüzde artık, Hint filmleri Amerika’ya satılıyor. Çünkü bu evrensel temalara yöneldiler.

-Aslında Türk sineması için Çerkesler ve hikayeleri, bakir bir konu. Bugüne kadar pek bilinmeyen ve anlatılmayan pek çok hikaye var. 
Türkiye’debir Çerkes film endüstrisi oluştuğunda eminim bu konular da senaryolar ve filmler üretilmeye başlanacaktır.

-Çerkes Ethem’in çekimlerine ne zaman başlayacaksınız?
Senaryo tamamlanmak üzere, bu yaz çekimlere başlamayı planlıyoruz.

-Bütün çekimler Türkiye’de mi yapılacak?
Yunanistan ve Ürdün ayağı da olacak tabi. Ethem’in Ürdün yılları da olacak çünkü filmde.

-Türkiye’de bazı Çerkesler arasında şöyle bir söylem var. “Ethem hainlik yapmışsa, Çerkeslere hainlik yaptı. Onca Çerkesi öldürdü, idam etti” deniliyor. Siz de “Ethem Çerkeslere hainlik etti” diyebilir misiniz?
Hayır, Kesinlikle! Ethem için olsa olsa vatansever diyebiliriz. Çerkes Ethem bağımsız bir Türkiye için canını feda etmeye hazırdı. Bu uğurda Çerkeslerin canını feda etmekten de çekinmedi. Ethem’in bütün bu olaylardan sonra Ürdün günlerinde söylediği bir söz vardır.“Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Pişmanlık duyduğum tek şey, annemin cenazesine gidememiş olmam." Ethem Türkler için de Çerkesler için de hain değildir. Ama o günkü koşullarda, bazen cezalandırma konusunda sert davranmış olabilir. Bu da sadece Ethem’e mahsus bir uygulama değildi. İstiklal Mahkemelerinde yapılan uygulamalar da, Ethem’in yöntemlerinden çok da farklı değildi. Ethem özellikle Çerkes-Türk diye bri ayrım yapmadı. Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları Türk-Çerkes demeden cezalandırdı. Bence Ethem çok tipik bir Çerkes karakteridir. Ethem demek, Çerkes demektir zaten.

KUZENİM BİLE 'BU FİLMİ YAPMA' DEDİ

-Ürdün, Kafkasya, ABD, Türkiye ve diğer birçok ülkede yaşayan Çerkesleri tanıma fırsatınız oldu. Buralarda yaşayan Çerkesler arasında, asimilasyona en az uğrayanlar hangileri sizce?
Bana göre Türkiye, Çerkeslerin en büyük vatanı. Kayseri ise bu vatanın başkenti, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar ise diaspora. (Gülüyor)  Kayseri’de gördüğüm Çerkesler, Kafkasya dışındaki bütün Çerkesler arasında dilini, kültürünü ve geleneğini en iyi koruyanlar. Doğruyu söylemek gerekirse, Ürdün’de her zaman değer gördük ve bizlere güvendiler. Çünkü Çerkeler genetik olarak güvenilir bir milletir. Hainlik yapmazlar, hırsızlık yapmazlar ve kandırmazlar. Bu dünyanın neresinde olursa olsun Çerkeslerin ortak özelliklerindendir.

Ancak Ürdün’de tüm bunlara rağmen asimilasyon daha yoğun yaşandı. Çerkes filmini yapacağım zaman “Lütfen bu filmi yapma, içlerinde yaşadığımız halkı üzebilirsin” dediler. Öz kuzenim, bana “Muhittin bu filmi yapma” dedi. “Tamam yapmayacağım” dedim ve filmi çekmeye gittim.

Evet Ürdün’de özgürlüklerimiz vardı doğru. Ama dil eğitimi tam anlamıyla yapılamadı. Bunun pek çok nedenleri var ama, en önemli neden alfabenin farklı olması.  Dünyada bütün Çerkeslerin kullanabileceği bir alfabeye geçilmesi, dil eğitiminin önündeki en büyük engeli kaldıracaktır. Önümüzdeki günlerde Ankara’da yapılacak sempozyumda tüm bu konuları tartışacağız.

Bu psikoloji bizim Çerkeslerde her zaman vardı. Tarihe baktığımızda da, her zaman başka milletlere hizmet etmekte istekli olduğumuz görülür. Bin yıl geriye gittiğimizde, Tatar Hanlarına hizmet etmişiz. Ama bir Çerkes lider ortaya çıktığında onu alaşağı etmişiz.

Ben bu anlamda Abhazlara gıpta ediyorum ve onları çok takdir ediyorum. Bir önderin etrafında birleştiler ve bağımsızlıklarını kazandılar.

 

Röportaj: Atakan Sönmez/FOCUSHABER

Kaynak: focushaber.com

McMaster Üniversitesi profesörü John Colarusso dünyada Adıge dilleri üzerinde uzmanlaşan birkaç dilbilimcilerden birisidir. Adıgeler ayrıca Çerkesler olarak adlandırılmakta azınlığı tarihi anavatanında Batı Kafkasya’da ve çoğunluğu – göçmenler olarak Yakın Asya’nın ülkelerinde, Amerika’da ve Avrupa’da yaşamaktalar. 

John Colarusso, dünya bilim çevrelerinde bir de, İngilizce’ye tercüme edilmiş tek çalışma olan antik Kafkas “Nartlar” destanlarını yazarı olarak ta tanınmaktadır.  Profesör Colarusso’nun benzersiz başarılardan bir tanesi de yok olmuş sayılan Ubıh dilini bilmesidir. 19. yüzyılda  Rusya’nın Kafkasya’yı kolinize etmesinin sonucunda, Soçi başkenti olarak Kafkasya’nın Karadeniz kıyısında yaşayan Ubıhlar bir Adıge etnik grubu olarak yok oldular.

John Colarusso “Amerika’nın Sesi” Servisinin Rusça bölümüne verdiği demeçte, Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün (MIT), ve de McMaster Üniversitesinin bir birinden bağımsız yaptıkları araştırmaların sonucunda, genetikte gerçekleşmiş keşifler hakkında bilgi verdi. Profesör Colarusso ile konuşmayı Fatima Tlisova yaptı.

Fatima Tlisova: Profesör Colarusso, hangi keşiflerden bahsedildiğini lütfen açıklayabilir misiniz?

John Colarusso: İki araştırmadan söz ediliyor. Bir birinden bağımsız, ama aynı alanların üzerinde yapıldı: Kuzey Hindistan’da, Merkez Asya’da, İslav bölgelerinde ve Avrupa’da. Araştırmaların bir tanesi McMaster Üniversitesinde yapıldı. Bu araştırma sonucunda genetikçiler, Hint-Avrupa dillerinde konuşan insanlara özgü Y-kromozomun (sadece erkek hattı üzerinden geçen bir gendir)  olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Kuzey-Batı Kafkasya’da Adıgelerde keşfettiler.

İkinci keşfi ise Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsü beraber yaptılar, son birkaç yılda mitokondriyal DNA (sadece kadın hattı üzerinden geçen bir gendir) araştırmaların üzerinde çalıştılar. Harvard’în ve MIT’in bilim adamları da beklenmedik bir sonuca vardılar - Hint-Avrupa geninin olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Adıgelerde buldular.

Böylece, her iki olayda, iki farklı kromozomun - Y-kromozomun ve mitokondriyal kromozomun bir birinden bağımsız olan ve bir birine bağlı olmayan iki genetik araştırmada, bilim adamları aynı sonuca vardılar: Hint-Avrupa geninin en yüksek yoğunlaşması Adıgelerde bulunmakta. Ama ortaya dilbilim ile bir çakışma çıktı, çünkü Abaza-Adıge dili Hint-Avrupa dilleri grubuna dahil değil.

Belirtmem gerek ki, genetik araştırmalardan çok daha önce bir hükme varmıştım, prehistorik döneminde Hint-Avrupalıların ana dili Rusların, Slavların, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve diğerlerin bugün Adıgelerin, Ubıhların, Abazaların konuştukları dille identik sayılmasa bile ama çok yakındı.  Bazı Hint-Avrupa bilim adamları benim hükümlerimi inandırıcı buldular, onların içinde dünya biliminde otorite sahibi insanlar bulunmakta Harvard’da Sanskrit profesörü, Chicago Üniversitesinde dilbilim profesörü. Diğerleri teorimi tamamen reddetti, bu da dilbilim keşifleri için gayet normaldir. Hint-Avrupa dalı ile uğraşanlar çok tutucular, yeni iddiaları çok ağır ve yavaş kabul etmekteler.

Yinede, benim teorim genetik bir doğrulamayı buldu. Hint-Avrupalıların bir şekilde Kuzey-Batı Kafkasya ile bir bağlantıları olduğu sonucuna çok daha önce Sovyet arkeologları varmıştı. Böylece elimizde, ortak bir sonuca varan, tamamen birbirinden bağımsız üç tane araştırma yönü bulunmakta dilbilimi, Sovyet arkeolojisi ve iki tane genetik araştırması ABD’de ve Kanada’da. Avrasya’nın prehistorik dönemine daha derin bir şekilde bakabilmemiz için gerçek bir şansımız oldu. Bence bu haber dünyanın haber ajanslarının birinci sayfalarında olması gerekiyordu.

F.T.: Bilimin dışında, genetik araştırmaların potansiyel olarak milliyetçi iddiaları kışkırtabileceğinden çok tehlikeli olduğuna dair toplumun içinde oldukça yaygınlaşmış bir düşünce bulunmakta. Buna da tarihte örnekler bulunmakta. Yalnız sözlerinizden ortaya çıkıyor ki tüm insanlar kardeştir. Sizce ney daha iyi: genetik hakkında konuşulsun mu yoksa susulsun mu?

J.C.: Bu soruyu bana sorduğunuza çok sevindim. Hint-Avrupa araştırmaları 18-19. yüzyıllarında başladı. Araştırmaların başlaması, ulus iddiası ve ulusal devletlerin ortaya çıkış zamanı ile aynı oldu. Ve bu araştırmalar, ulusal devletleri desteklemek için kullanıldı. Bu araştırmaların açık ana mesajı tüm insanlar birbirine derin kökler ile bağlı olmalarına rağmen, halkları bölmek için kullanıldı. Bu süreç asıl çılgınlığa, Nazi rejiminde, Hitler’in Almanyasında ulaştı, aryalar ile ilgili sloganlarla ve şeytani planlarıyla. Genetikte, sadece bir güneş tutulmasıyla kıyaslanabilecek, alçakça bir istismardı. İnsanların artık bu konular hakkında konuşma isteği kalmamıştı, genetik bir şeytan silahı gibi algılanmaya başlandı.

Ancak, benim öğretmenlik tecrübemde karşılaştığım şey, bugünkü gençlerin genetiği tamamen farklı bir şekilde algıladıkları, çünkü gençler artık farklı bir çağda yaşamakta. Onların artık İnternet’i, Facebook’u ,Twitter’i var. Onların düşünme şekli, bağlı oldukları ulusla veya devletle sınırlı değil. Onlar dünyanın insanları. İleride belki bunun politik bir etkiside olabilir, çünkü hükümetler bu yeni gerçeklere göre devlet yapısını değiştirme zorunluluğu ile karşı karşıya kalacaklar, mesela bu yeni insanlara hangi yönetim formu uygulanabilir?

Bu yeni çağ için genetik, artık bir bölücü değil, tam tersi birleştirici bir faktördür. Ve bugünün mesajının içeriği bir ulus kibir iddiası veya bir ulusun başka bir ulus ile tartışması değil. Ve dünyanın genetik ve dilbilim haritasına baktığımız zaman, antik insanların Kafkasya’dan tüm dünyaya yayıldıklarının açık tablosunu görüyoruz. Birileri tabi ki diyebilir bu bir yanılsamadır, ama ben bu tablodan eminim.

Bu, prehistorik dönemin sırlarının üzerindeki perdeyi kaldırma fırsatıdır ve daha önce hiç hayal bile edemediğimiz kadar hepimizin birbirimize çok daha açık kültürel ve kan bağlığımızın olduğunun bilincine varmaktır. 

F.T.: Nasıl olabilir ki, koca medeniyetler yok olurken  prehistorik zamanlarından küçük bir halk varlığını koruyabildi?

J.C.: Adıgeler tarihi ve coğrafi öyle bir pozisyonda olmuşlar ki, içlerine neredeyse her imparatorluk, her sürü girip geçti. Binlerce senevarlığını sürdürmek için, kimliğini, dilini ve kültürünü korumak için savaşmak zorunda kaldılar.

En yakın komşularına baksak bile - Ruslara, Çerkesçe’den geçen bir sürü kelime var. Mesela, “tamada” Çerkesce’nin “Thamade” kelimesinden çıktı, anlamı başkan veya önde gelen. “Uzkiy” kelimesi ve Çerkesce “uz” aynı anlamı taşımaktalar. Ve böyle kelimelerin sayısı çok. Bu da demektir ki, Rus ulusu ulusal devletinin, imparatorluğunu kurma ihtiyacı olmadığı ana kadar, bu iki halk arasında çok yakın, akrabalık bağları vardı. Yeni Rusya’nın imparatorluk politikası, Çerkesler için dev bir faciaya dönüştü, ben eminim ki, bu Rusya içinde de korkunç bir faciaydı. Özellikle Çerkesler (Adıgeler) için bu çok hüzünlüydü, neredeyse tamamen yok edildiklerinden.

F.T.: Belirttiğiniz gibi, çok az Çerkes kaldı. Bu genetikteki ve dilbilimdeki yeni keşifler Çerkesler için bir şey anlamına geliyor mu, bu halkın geleceği nasıl oluşacak?

J.C.: Ümit ediyorum ki, bu keşifler büyük halkların bu küçük halka olan tavırlarını değiştirecek, ümit ediyorum ki büyük halklar Adıgelerin korunmasına özen gösterirler , en azından bu insanların dünya uluslarının oluşumunda, dilbiliminde ve kültürlerinde oynadıkları rolü için. Bunun örneği -  kayaya zincirlenen Prometeus. Bu imge, eski Yunan mitolojisine hiç şüphesiz Çerkes (Abaza-Adıge) mitlerden gelmiştir. Biraz daha geç tarihten bahsedersek, Venedik ile Çerkesya arasında olan yoğun ticaret ilişkilerin sonucunda, 1200 sene önce İtalya’nın kuzey-batısında tam Çerkes yerleşim yerleri oluştu. 

Veya Hint-Avrupa araştırmalarında kabullenen “arya” terimi bir inceleyelim. Dilbilim araştırmaları bunun Adıgelerin öz adı ile ilişkisi olduğunu açığa çıkarttı. Orijinal ismin seslenişi “ariyhe” olarak geçiyor. Bu terim Hint-Avrupa dillerinde hiçbir anlamı yok, ama proto-batı-kafkasya (Abaza-Adıge dillerin bilimin işaretlemesi ) diline başvurursak “arya” kelimesinin anlamını buluyoruz basitçe “insanlar” olarak tercüme ediliyor. Eğer sizde metni varsa ve nasıl okunacağını biliyorsanız, her şey apaçık oluyor. Söz ettiğimiz metinlerin yaşı da 6000–7000 yıllıktır. 

F.T.:  Şuanda Rusya’da Çerkesler ile ilgili çok zor süreçler sürmektedir, Çerkeslerin 19. yüzyıldaki olayları Soykırım olarak tanınması için taleplerinden ve Rusya devletinin bu talepleri ele almayı  reddettiğinden dolayı. Düşünceniz nedir, taraflar için bu durumdan uygar bir çıkışı yolu var mıdır?

J.C.: Eğer bu son keşiflerin pozisyondan geriye bakılırsa, açığa çıkacaktır ki – Çerkesler (Adıgeler) ve Ruslar (Slavlar) basit bir dille anlatsak – kardeşler.

Tabi ki, yaklaşan Soçi’deki 2014 Olimpik Oyunları Çerkeslerin duygularını şiddetlendirdi, etnik temizliğin ve soykırımın tanınması için talepleri, bu da Rusya devleti ile ilişkilerini daha da zorlaştırdı. Tabi ki, Çerkes ve Rus halkı negatif bir yola koyulabilir ve farklı iki tarihi ve farklı iki mirası konuşabilir. Ama onların alternatif bir yolu da var –pozitif bir fırsat gibi bunu görebilirler. 

Ruslar gene de, Kafkasya’da kalan küçük bir Çerkes grubuna dilini ve kültürünü koruma imkanı verdi. Diasporadaki Çerkesler, hayatlarını kurdukları devletlerin sadık vatandaşı olmalı. Ama bununla beraber kültürlerini kaybediyorlar. Rusya onlara kültürlerini korumaya yardım edebilirdi, tabi bu halkın korkunç trajedisinden dolayı resmi bir özür yapılacağının şartıyla.

Öbür yandan Çerkes diasporasına baktığımız zaman çoğunlukla politikada ve işte çok başarılı, yüksek eğitimli ve zengin insanlardır. Kafkasya’ya yatırımların gelmesine yardımcı olabilirler. Ayrıca Moskova’ya da yardım edebilirler, Kafkasya’da ki Çerkeslerle birlikte çok zor yönetim ve bağımlılık soruların çözümünde. Bence, anlayış ve ödün – karşılıklı bir zorunluluktur. Ve akıllı bir politik iradenin ortada olmasıyla, bu süreç eski ilişkilerin canlanmasına neden olabilir ve iki halka yeni bir ilişki çağına girmesini sağlayabilir, Rusların üzerinde gizli affedilmemiş bir suç hissinin yükü olmadığı ve Çerkeslerin de yok olma korkusu olmadığı bir yeniçağa.

Olayların başka bir gelişimi cepheleşme ve yeni korkunç bir trajedi getirebilir. Çok ümit ediyorum ki sağduyu ve politik iradesi, süreci pozitif çözümlerin arayışına götürecektir.

 

Fatıma Tlisova
Kaynak: Voanews.com
04 Nisan 2011
Çeviri: Cherkessia.net

Yapımcılar Hakkında:

Mutaz Jankot 13 yıldır profesyonel bir yönetmen olarak çalışan bir film yapımcısı ve film yönetmenidir. O şimdiye kadar 40'dan fazla film yapmış ve Kahire Film Festivali, Fas Film Festivali, Tunus Film Festivali, Montpelier Film Festivali gibi uluslararası film festivallerinde 6 uluslararası ödül almıştır.

Ashraf Jankot bir film yapımcısı ve o 16 yıldır bu alanda. O da 6 yıl El Cezire kanalında Grafik Bölümü başkanlığı yaptı.

HOME(Anavatan) Filmi nedir?

HOME(Anavatan), geniş film dünyasının çok farklı bir türü. O bir belgesel değil. Bize gerçekten şaşkınlık ve hayranlık verecek “Sözsüz bir sinema filmi”. Uluslar arası alanda sadece 6 film bu şekilde ve bu tarzda oluşturulmuş ve çekilmiştir. Umuyoruz bu 7. si olarak kabul edilir.

Kaç dakikalık bir film? Nerede çekildi ve Niçin?

Film 89 dakika.”1 saat 29 dakika”. Film Kuzey Kafkasya’da ki 3 ülkenin 103 bölgesinde çekildi.  ”Adıge Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti”. Filmi çekmede ki amaç kendimize şunu sormak: “Biz Çerkesler her yerdeyiz” basit bir soru “Biz Anavatanımızı mı kaybettik?”

Dünyada ki bütün Çerkesler “Diaspora ve aynı zamanda Kafkasya’da kiler” bu filmde vatanımızı daha önce hiç görmedikleri gibi görecekler, Güzel manzaralarını kastediyorum. Daha önce hiç görülmemiş hiç çekim yapılmamış birçok bölgede film çekimlerini yaptık. O görüntüler anavatanımızın bir cennet olduğunu gösteriyor. Tamam, o zaman gidelim görelim ve keşfedelim diyeceksiniz :)

Aynı zaman da filmde anavatanımızın farklı yanları da var. Sadece güzellikler değil. Savaş ve Ölüm gibi… İnsanlar izlediklerinden dolayı şoka uğrayacak.

Benim bazı yakın arkadaşlarım filmi izledi. Film hakkında onlardan gördüğüm bazı izlenimleri aktarabilirim. Onlardan bazıları izlediklerinden dolayı ağladı. Bu yüzden bana göre film sizin derinden duygularınıza dokunabilir. Ve bence ilk adım olarak bu iyi.

Milyonlarca Çerkes 1864den beri diasporada yaşıyor Nesiller geçti yeni nesiller anavatanın nasıl bir yer olduğunu görmediler, bizden alınanın ne olduğunu orada neler olduğunu bilmiyor. Filmin yollarımızı Anavatanımızla tekrar bağlayan derin bir çağrısı var.

“O sözsüz bir film” diyerekten ne kastediyorsunuz?

HOME(Anavatan) Filminin çok farklı bir hikâyesi var. Filmin izleyecek olan herkese kişisel mesajı var. Filmi Çerkesce Türkçe Arapça ya da Rusça çekmek ya da politik görüşler ekleyerek çekmek önemli değil. HOME(Anavatan) filmi izleyecek olanların kalplerine derin çağrışımlarla konuşacak ve Anavatanı anlatacak. Bu yüzden biz Çerkesler kendimizi soracağız neden oradan uzakta yaşıyoruz? Biz anavatanımızı mı kaybettik? Kaybetmediysek anavatanımız için bir şeyler yapacak mıyız?

Film Çerkes halkının muhteşem heyecanını ve Çerkes halkının acısını gösterecek. HOME Filmi Çerkesya’ya kendisi hakkında konuşması için fırsat vermeye çalışan samimi bir film. O güzelliği& savaşı, ölümü&yaşamı, aşkı& büyük kişisel fedakârlıkları anlatan bir hikâye. Bunların hepsini orkestra eşliğinde Çerkes müzikleriyle ve müthiş sinematik görüntüleri ile size sunacak… Filme hiçbir düşünce koymadık. Haydi, sadece izleyelim ve görelim Anavatanımız bize ne anlatmak istiyor.

Ekranda alt yazı ve ya seslendirme olmadan insanlar Filmi nasıl anlayacak?

Bence anlayacaklardır, çünkü düşünce çok basit. Orijinal düşüncesi sana bir şeyler anlatmaya çalışan bir resim tablosuna benziyor bu. Yapman gereken sadece derinlemesine bakmak ve sana anlatılanı anlamaya çalışmak.

Biz Kafkasya’ya kendisini anlatması için izin vermek istedik. “İyi yanları ve kötü yanları.”Biz kendi düşüncelerimizi bir anlatı ve ya alt yazısı şeklinde filme koymak istemedik. Çünkü fikirler önemli değil. Biz Kafkasya’nın bize anlatmak istediklerini duymak ve görmek istedik.

Filmi çekimlerini yapmak için ilk defa Anavatana gittiğimde sadece vatanın güzelliklerine vurgu yapmayı planlıyordum fakat daha sonra fikrim değişti çünkü kendimi buraya ait hissettim. Üzgündüm. Orada yaşamıyordum. Benim Büyük dedelerim bu vatanı kurtarmak için öldü. Anavatanım için bir şeyler yapmalıyım dedim. Sadece vatanın güzelliklerini gösteremem. Dünyanın duyması ve anlaması için daha derinden şeyler göstermeliydim. Dünyanın duyması gereken büyük bir mesaj var. Bilinçsizce kendime şu soruları sormaya başladım; “Ben Anavatanı mı kaybettim?” “Onlar anavatanımı benden aldılar mı?"

Bu sorular önem kazandı ve oradan da bir filme dönüştü. Sizi Anavatanda ruhsal bir seyahate çıkartacak (deneyim yaşatacak) bir film yaptık. Ve bu deneyim bizi derinden etkileyecek ve bize mutluluğu, mutsuzluğu, aşkı, kaybetmeyi, kazanmayı, iyiyi, kötüyü ve umutlarımızı hissettirecek.

Kaç insan Filmin kendilerine ne anlatmaya çalıştığını anlayacak?

Bence Çerkesler Kafkasya’yı çok iyi biliyorlar, Anavatanın onlara anlatmak istediğini çok kolay ve hızlı bir şekilde anlayacaklar ve belki Kafkasya’dan uzak Kafkasya ile ilgisi olmayan az da olsa bazı Çerkesler olabilir. Bundan sonra(filmi izledikten sonra)  kökenlerini öğrenmek için, nereden geldiklerini öğrenmek için ve anavatanlarını öğrenmek için onlar kendilerine sorular sorup cevaplar aramaya başlayacaklar. Çünkü kim anavatanını geçmişini inkâr ederse o kişiler utanç içinde ölecektir.  

Bu film sadece Çerkesler için mi?

Hayır, sadece Çerkesler için değil. O herkesin duyması gereken uluslararası mesaj içeren bir film. Film yayınlandıktan sonra Amerika’da ki Avrupa’da ki ve Asya’da ki Film Festivallerine katılacağız ama ne bir yarış için ne de bir ödül için. Orada, bir noktada Film Çerkes’lerinin sesini yüksek sesle dile getireceğini ve Dünyanın bizi anlamaya ve dinlemeye başlatabileceğini umuyoruz. Bu yüzden projenin her yere ulaşması için tüm Çerkes’lerin desteğine ihtiyacımız var.

Yani bu Film Çerkesya (Çerkes Anavatanı) hakkında herkese bir fikir mi verecek? Ve Teaserlarda (Fragmanlar da) korkunç dehşet verici filmin içinden bazı sahneler gördük bu konuda ne diyeceksiniz?

Biz bu Filmi sadece fikir vermek için yapmadık… Hayır… Biz bu filmi bir mesaj vermek için yaptık. Evet, Yerli Çerkes’lerin (Anavatandakilerin) anavatanı elde tutmak için kaybetmemek için yaptıklarını gösteren bazı korkunç(dehşet verici) sahneler var.  Biz Filmin her yerinde tekrar tekrar soruyoruz. “Biz anavatanımızı mı kaybettik”

İkici Teaser (Fragman )dan karelerde Lenin Meydanı, kargalar, yıkılmış binalar ve Abhazya’daki savaş gibi bazı şeyler biraz ürkütücü olabilir. Ama diğer yandan Kafkasya’nın doğallığı gibi kareler var ve bunlar fon müziğiyle harika olacaktır.

Bu film size AŞKI ve ACIYI, SAVAŞI ve GÜZELLİKLERİ, UMUTLARI ve KEDERİ, KAZANMAYI ve KAYBETMEYİ vb. anlatacak.

Yani filmi izleyenler Anavatanın her iki yönünü de izleyecekler.

Yani bize neyi göstereceksiniz? Korkunç ve Tahrip olmuş Kafkasya’yı mı?

Hayır,  sadece mahvolmuş ve dehşet veren Kafkasya’yı göstermeyeceğiz. Siz anavatanın tam manasıyla nasıl bir yer olduğunu göreceksiniz.  Orada neler olduğunu neler yaşandığını göstereceksiniz. Fakat herkesin yapabileceği tipik yoldan değil, Eğer Kafkasya’yı anlatan bir film yapacaksan bu doğru değil. Hayır.  Çok yaratıcı bir yöntem olan sinema diliyle “Resim Dili” olmalı bu.

Filmin gösterimini nasıl yapmayı planlıyorsunuz? DVD ya da sinema salonları yardımıyla mı? Belki internete yükleme yaparsınız?  Kısacası nasıl olacak?

HOME (Anavatan) filminin yayılımı ile yakında bütün bilgileri bir web sitesinde yayınlayacağız.  Gösterimi nasıl olacak filmi nasıl satın alabileceğiniz ile ilgili, tüm bilgileri.

HOME(Anavatan) filminde Çerkesce konuşan kahramanlar var mı?

Evet, filmde Çerkes kahramanlar var ama onlar konuşmuyor. Bu Çerkesler birçok şeye maruz kalıyorlar ve onlar anlamanız için size birçok şey gösterecek. Tekrardan filmi izlerken ağlayan yakın arkadaşlarıma dönecek olursam onlar bana Anavatan için bir şey yapmadıklarından dolayı kendilerini çok kötü hissettiklerini söylediler ve “Keşke orada yaşasak ve ya yaşamak için tekrar oraya dönebilsek.” dediler

Aynı zamanda yerlerde(manzaralar) “filmin içindeki bölgeler” de filmin kahramanlarından. Onlar olayları yönetecek ve daha önce anlatılmamış hikâyeleri anlatacak film içinde ki karakterlerden.

HOME(Anavatan) filmi bizi hep içimizde yankılanan o saf, katıksız Çerkes düşünde bir yolculuğa çıkartıyor. Bu öyle bir yolculuk ki hiç sona ermesini istemeyeceksiniz…

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
RT @pinarkutarba: Tarih değişti. :) 16 şubat 15 ile 17 arası Ankara kitap fuarındayım. Hepinizi beklerim. https://t.co/xZ8bogkQw2
https://t.co/MYxFtDO6zm
RT @baglarbasi_xase: Haydi gelin; birlikte bir şarkı söyleyelim, qafe eşliğinde Jıneps'in öyküsünü dinleyelim. Çerkeslerin 100 yıllık diasp…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler