Adıgey’de eski Devlet Başkanı Hazret Şövmen’in basın sözcüsü Asker Soht, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki Çerkeslerle Büyük Çerkesya’yı kurma fikrinin sadece bu cumhuriyetlerin halkıyla değil Rusya Federasyonu düzeyinde konsenus sağlanmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ve bunun yıkıcı etkilerinin olacağını söyledi.

“Diyalog birikmiş sorunların medeni çözümüne götüren tek yok” vurgusu yapan Soht, Çerkes soykırımının tanınmasından Soçi Olimpiyatları ve diasporanın geri dönüşüne dek bir dizi kritik konuda görüşlerini Kavkazki Uzel’e anlattı. Rusya Bilimler Akademisi’nde  Medeniyet ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi’nin kıdemli çalışanı Naima Nefliaşeva’nın Kavkazki Uzel için yaptığı özel röportajı Ajans Kafkas Türkçeye kazandırdı. İşte Asker Soht’un gözüyle Kafkasya günceli:

Gelin Kuzey Kafkasya için önemli olan, RF Devlet Başkanı D. Medvedev’in kararıyla Kuzey Kafkasya Federal Bölgesinin oluşturulduğu Ocak 2010 olaylarına dönelim. Dmitri Medvedev’in yeni Kafkasya politikası bağlamında Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulması, tabi bir olay. Geleneksel sosyal örgütün özellikleri, Kuzey Kafkasya halkların politik kültürünün sonucu olarak da gerçekten özel, onlar için RF’nin diğer bölgelerinden farklı idare modeli gerekli. Ancak Adıgey, yeni bölgeye girmeyen tek Kuzey Kafkasya cumhuriyeti. Hâlbuki bu küçük cumhuriyetteki problemlerin hepsi ortak Kafkasya problemleri ile benzer, gelişim süreçleri de aynı yönde. Bunun dışında, yeni paylaşım suni olarak Adıgey’in, yerli halkı Adıge olan diğer iki cumhuriyet -Kabadey-Balkar ve Karaçay-Çerkes ile ilişkilerini kesiyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Adıgey’in Krasnodar Kray ile birleştirilmesi tasarısına yeni bir ivme verilme ihtimali var mı?

Adıgey’in tüm problemlerinin Kafkasya problemleri ile benzer olduğu tezine katılmıyorum. Adıgey, benim görüşüme göre, etkili modernizasyon ve gelişimin gerçekleştirilebilmesi için tüm ön koşulların bulunduğu tek Kuzey Kafkasya cumhuriyetidir. Adıgey Cumhuriyeti’nin kararla belirlenen afet dairesine girmemiş olması beni sadece heyecanlandırıyor. Devletin federal bölgelere ayrılmasının bölgesel yapıyla bir ilgisinin olmadığını unutmamak lazım.  Federal bölge idaresinin kendisi sadece federal kurumlar koordinatörüdür. Daha fazlası değil. Bu kararda halkımızın birliğine, özellikle de devletine hiçbir tehdit görmüyorum.

Rusya Federasyonu’ndaki Adıgelerin coğrafik ve idari ayrımı günümüz Adıge milletinin problemlerinden birini oluşturduğu biliniyor. Diğer taraftan Adıgelerin Rusya Federasyonu’nun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri bulunuyor, bunu bazı Adıge sivil hareketleri, örneğin Çerkes Kongresi destekliyor, fikir gençler arasında çok popüler ve Çerkes portallarının forumlarında tartışılıyor. Sizce, Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi’nin oluşturulmasının ardından, bu projenin uygulanması olasılığı var mıdır?

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey Cumhuriyeti’nin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri aslında Adıgey’in sivil yaşantısının gündeminde değil. Bugün için bu, cumhuriyetimizde hiçbir düzeyde görüşülmeyen sanal bir sorun. Üstelik de bu fikir, yeni federal bölgenin oluşumuyla hiçbir şekilde bağlantılı değil.

Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulma amaçları RF devlet başkanı tarafından açıkça belirlendi: Bu terörizmle mücadele, ekonomik ve sosyal modernizasyon, bölgede sosyo-politik hayatını istikrarı.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey cumhuriyetlerinin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilme planlarına gelince, bu konuyla ilgili kendi yaklaşımımı defalarca ifade ettim: Bunun için siyasi ön koşullar görmüyorum. Bence fikrin var olma hakkı var, ancak şu anki tarihi süreçte bazı nedenlerde ötürü gerçekleştirilemez ve önümüzdeki on yıl için de böyle kalacak. Bu düzeydeki bir meselenin çözüm ve kararı sadece cumhuriyetlerdeki (ne Kabardey-Balkar, ne Karaçay-Çerkes ne de Adıgey’de bulunmayan) toplumsal dayanışmaya dayanmamalı, aynı zamanda aktif olarak Rusya toplumunun tümünde tanınmış siyasi partiler, ülke yönetimi tarafından da desteklenmeli. Tüm bunlar olmadan fikir sadece siyasi manipülasyon faktörü, sert ideolojik mücadele olacak ve oldukça negatif sonuçlar getirecek. Ondan dolayı onun sürekli frenlenmesi faydalı değildir.

O zaman faydalı olan nedir?

Bugün bizim için öncelikli olarak Çerkes diasporası ile aktif işbirliği ve yatay ilişkiler geliştirmek üzerine tüm gücümüzü toplamamız lazım. Tüm RF Adıgelerinin tek ad (Çerkes) altında kaydedilmesiyle ilgili yürütülen kampanyalar sonucunda yayılan ve ters hal alan 2010’da yapılacak nüfus sayımı, Çerkes gençliği ile ilişkilerin aktifleştirilmesi, ortak erişilebilir bir bilgi alanının oluşturulması, diaspora ülkelerinde anadilin, kültürün ve tarihin öğretilmesine katkıda bulunma, Adıgelerin hak ve çıkarlarını korunması, onların anavatanlarına geri dönüşü ve adaptasyonuna yardımcı olmak, işte bence neslimizin çözmesi gereken problemler bunlar.

Yatay ilişkilerin gelişiminden 30 Kasım 2009’da Nalçik’te, RF Sivil Meclisi üyesi Maksim Şevçenko’nun inisiyatifi ile yapılan ‘Kafkasya: Gelenek ve Modernizasyon’ sivil forumunda da söz edildi. Günümüz Kuzey Kafkasya’sının istikrarının sağlanması için yatay ilişkiler ne verebilir ve aslında bu nedir?

Ben, Çerkeslerin Kafkasya’nın genel süreçlerine aktif katılımı taraftarı değilim. İşbirliği çift yönlü bir cadde. Bu açıdan Doğu Kafkasya bize pozitif hiçbir şey veremez. Bizim ayrıca Kafkasya’nın bu bölgesinde sosyo-politik duruma etki edecek merkezlerimiz yok. Bizim sorumluluk bölgemiz Krasnodar Kray, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’dır. Bu tezden yola çıkarsak, şu aşamada bizim için halkımız içinde yatay ilişkileri geliştirmeye konsantre olmak, kendimiz için tüm çeşitliliğiyle yeniden ‘diasporayı açmak’, tarihi vatanı tüm başarı ve problemleriyle diaspora için açmak daha faydalıdır. Erişilebilir bilgi alanının olmadığı şartlarda halkın birliği ve insanların aktif irtibatı mümkün olmaz. Diaspora Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman tarihi vatanlarında olmadı, RF Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman diasporada olmadı, işte gücü birleştirme alanı.

Bence böyle bir yaklaşım, sözünü ettiğiniz yatay ilişkilerin kendileri sert bir şekilde sadece kendi bölge sınırları ile sınırlandırılırsa, izolasyona götürecektir. Bu günümüz global dünyasında sadece başarısızlığa mahkum olan orta çağ kapalılığına geri dönüştür. Ve Doğu Kafkasya’nın bize bir şey veremeyeceği konusunda size katılmıyorum. Dağıstan’da örneğin, dört muhalif gazete çalışıyor, siyasi kültür geleneği orada Batı Kafkasya’dan daha gelişmiş, üstelik siyasi polemik kültürü daha yüksek.

İzolasyonizmi bugünün gerçekleri gerektiriyor. Doğu Kafkasya’da çözülmeyen anlaşmazlıklar arapsaçı gibi. Aslında orada savaş var. Apaçık tarihi ve kültürel birliğimize rağmen, bugün orası başka bir dünya ve her anlamda ondan uzak durmalıyız. Bizim başka hedef ve görevlerimiz var. Bizim içinde yaşadığımız ülkenin istikrarını, öngörülebilirliğini ve açık anlayışını, gerçek özlemlerimizi korumamız lazım. Bu olmadan biz halkımızın önünde duran problemlerden tekini bile çözemeyiz.

Ortak Adıge kültürel alanının oluşturulması, hiç şüphesiz 2010 sayımında belirli bir rol oynayacak. Aslında tek bir halk olan, tarih, değerler sistemi ile bağlı olan Adıgeler RF’nin çeşitli bölgelerinde yaşıyorlar, farklı isimleri var. Adıgey adlandırması aslında Sovyet döneminde ortaya çıkarıldı ve her zaman, daha çok Batılı Adıgelerce reddedildi.

Yapılacak nüfus sayımı halkımızın gelişim süreçlerini yansıtan özgün barometre olacak. Kesinlikle ‘Adıge’ etnik topluluğuna ortak isimlerinin (Çerkes) geri verilmesi taraftarıyım. Sabırsızlıkla sayımın kendisini ve onun sonuçlarını bekliyorum.

Şu anda tüm Adıgeyleri daha çok endişelendiren bir problem, Karaçay-Çerkes’deki durum daha var. Sert etnik çatışma, sosyal problemler üzerine yüklenen yönetimin topluma yabancılaşması ,gençler için perspektif olmaması, işsizlik, kötü yaşam koşulları. Siz ülkedeki sosyo-politik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizce Çerkeslerin çok sayıdaki mitinglerinin, onların Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yapısından ayrılma taleplerinin sebebi nedir?

Karaçay-Çerkes’deki duruma haddinden fazla önem vermek istemezdim. Bununla birlikte Karaçay-Çerkes halklarının milli özelliklerini küçülten Karaçay-Çerkes medyasında yer alan ekstremist özellikteki yazıları, protesto eylemlerini, gençlerin toplu çatışmalarını fark etmemek mümkün değil. Tüm bunlar görülen o ki, Karaçay-Çerkes yönetiminin toplum ile diyalog oluşturamadığına ve ülkedeki durum üzerinde kontrolü kaybettiğine delalet ediyor. Diyalog, eşit şekilde ne Karaçay-Çerkes halklarının ne de bölge yönetiminin ilgisinde değil.

Diyalog yığılan problemlerin medeni çözümüne götürebilecek tek kabul edilebilir formül. Güç kesinlikle kabul edilemez. Buna bağlı olarak ben daha çok Kuzey Kafkasya Federal Bölge yönetimine, bizzat Sayın Hloponin’e umut bağlıyorum. Krasnoyarsk bölgesinde onun başarıyla çözdüğü daha az ciddi olmayan- etnik renkli değilse de- problemler vardı. Bunun dışında Hloponin Karaçay-Çerkes’in yerli idarecileri ve işadamları ile bağlantılı değil ki, bu onun çatışmasının üzerinde kalmasına imkan verecek. Eminim ki, yeni temsilcinin ülkedeki durumu sistemli istikrara kavuşturmak için tüm kolları var.

Günümüz Batı Kafkasya’sındaki etnopolitik durum hakkında değinilmeden geçilemeyecek bir konuya daha değinmek istiyorum. Bu XIX. yüzyılda Adıgelerin maruz kaldığı, Kafkasya savaşlarının trajik sonuçlarının, kültürel ve demografik felaketinin devlet seviyesine yansıması gerekliliği. Bu, Kafkasya savaşında Adıge jenosidi konusudur. Tanınmış günümüz Petersburglu tarihçi Yakov Gordin, Adıge jenosidinin tanınmasının, Çerkeslerden çok Rusya’nın ihtiyacı olduğunu, Rusya imparatorluğunun Kafkasya’yı fethetme planı için XIX. yüzyılda gerçekleştirdiği acımasızlığa göz yumulamayacağını yazdı. Paradoksal, ama özellikle Rusya tarihi- Dubrovin, Potto, Berje, Fonvil gibi yazarlar- Adıgelerin Osmanlı İmparatorluğu’na gidişinin, ayrılan ailelerin trajedisinin, vatanının yitirilmesi acısının dehşet kanıtlarını bıraktı. Diğer taraftan sizce, sürekli jenosit konusuna, bölgesel politikacılar ve politik hareketler tarafından başvurulması siyasi manipülasyon yollarından biri olamaz mı?

Çerkeslerin jenosidi konusu ağır politik, sosyal ve bilimsel problemlerden biri. XIX. yüzyılda Kafkasya savaşları döneminde halkımız inanılmaz ve insanlığa aykırı jenosit yaşadılar, Çerkesya’dan Osmanlı imparatorluğu sınırlarına sürgün sürecinde büyük ölçüde yaşadılar. Belirtmek isterim ki, sürgün insanlığa karşı işlenen suçlara dahildir. Böylesine zorlu bir geçmiş görülüyor ki, insani, ahlaki açıdan düşünülmeye, acımasızlık ve insaniyetsizliğinin kınanmasına gerek var. Bizim Çerkes jenosidinin devlet düzeyinde tanınması ve kınanması gayretimiz bundan. Bu prosedür uluslararası hukukta düzenlenmedi: Bazı devletler devlet başkanlarının açıklamaları, kendi parlamentolarının kararları ile sınırlandırılıyor, diğerleri alınan kararı görmezden gelmek için idari ve adli sorumluluk oluşturan ek olarak yönetmelikler kabul ediyor.

Rusya Federasyonu’nda resmi düzeyde RF devlet başkanı, Çerkeslerin Osmanlı imparatorluğuna sürgününü tanıdı ve kınadı. Biz, Rusya Çekres örgütleri, Dünya Çerkes Birliği, özellikle jenosit eylemlerinin tanınması ve kınanmasını istiyoruz. Bu tutum Adıgey ve Kabardey-Balkar parlamentolarının RF Devlet Duma’sına gönderdiği mesajda oluşturuldu ve değişmedi. Çerkes jenosidi konusu onun resmi olarak tanınması ve kınanmasına kadar gündemden çıkarılmayacak. Bunu, bu problemin çözümü yönetiminde olan herkes tarafından anlaşılmalıdır.

Kesinlikle, Çerkes jenosidi aktif olarak ideolojik mücadele kullanılıyor. Geleneksel olarak ona şövenist düşünceli ‘araştırmacılar’ ve ‘gazeteciler’ başvuruyor. Onların amacı belli. Bir taraftan onlar halkımızın tarihi bilincini yıkmak, diğer taraftan Adıgeler şahsında düşman oluşturmak, Rusya toplumunda ‘beşinci kol’ oluşturmak. Hayatımızın yeni olayı,  geçmişimize Gürcü ilgisi ve sadece Gürcü değil ‘araştırmacıların’ gerçek ilgisi. Özellikle onlar Soçi’nin Olimpiyat başkenti olarak kabul edilmesi ve Rusya tarafından Güney Osetya’ya Gürcistan saldırısının engellenmesinden sonra hız kazandı. Bizim cumhuriyetlerimizde bu problemle ilgili parlamentoların kararlarına uygun olarak sağlamlaştırılmış uzlaşma oluşturuldu, bundan dolayı Çerkes jenosidi konusu bölgede istikrar bozucu faktör olamaz. 2014’deki Soçi Olimpiyat oyunlarına gelince, Kanada yerli halkın tarih ve kültürüne saygılı yaklaşımıyla bize oldukça pozitif bir örnek gösterdi.

Bu arada Olimpiyat konusuna değinmişken… Vancouver’deki Olimpiyatların açılışı tüm dünyaya, Vancouever’in kurulduğu topraklardaki dört Kızılderili kabilesinin geleneklerine dikkatli yaklaşımı ile örnek gösterdi. Ancak günümüz olimpiyat uygulaması için bu haber değil. Olimpiyat oyunlarının yapıldığı yerlerdeki yerli halkların kültürel miraslarının korunması konusu, onların sembollerinin ve folklor örneklerinin kullanılması olimpiyat geleneğinin organik parçası, olimpiyat hazırlıklarının öncelikli eğilimlerinden biri oldu. Sydney’de de böyle olmuştu, Lillehammer’de de ve diğer olimpiyat başkentlerinde de böyle olmuştu. Son kış olimpiyat oyunları yeni bir konuyu gündeme getirdi, daha doğrusu internetteki Çerkes sitelerinde, yerli halkların kültürlerine yaklaşım konusunda Soçi ve Vancouver’in kıyaslanması…

Yerli halkların Kanada’daki açılışta, Olimpiyat oyunlarının kültürel programına katılışı örneğini tamamıyla Soçi’deki olimpiyat oyunlarında yerine getireceğiz. Büyük maalesef ki, bugün biz Olimpiyat 2014 hazırlıklarında yerli halkın kültürünün topluca görmezden gelindiği örneğine sahibiz. Şu günlerde Soçi’deki Olimpiyat ateşinin törenle verildiği Vancouver’e Kradnodar Kray’dan heyet gitti. Heyette Kuban Kazak korosuna, çeşitli seviyelerdeki çok sayıda bürokrata yer bulundu, ama Çerkes sivil örgütleri, Çerkes ekipleri vs. için yer bulunamadı. Birçok Çerkes sivil örgütü 2014 Olimpiyatları için sürekli yapıcı bir tutum gösteriyor ve halen bu problemi karşılıklı saygı ruhu ve menfaatlerin gözetilmesi konusunda çözüme kavuşturmak için zaman var. Farklı bir yaklaşım protestolara neden olacak.

Amerikalı Çerkeslerin -ABD’deki altı bin Adıge diasporasının temsilcileri- Rusya Evi girişinde, Vancouver’de gerçekleştirdiği protesto eylemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Unutmamak lazım ki, Vancouver’deki protesto eylemini, Osmanlı İmparatorluğuna sürgün ve jenosidi yaşamış insanların torunları yaptı. Onlar geçmişimizi daha duyarlı algılıyor, üstelik onlar belirli bir derecede şu anda da vatanlarından mahrum. Ruhum ve kalbimle onlarlayım. Ama unutmamak lazım ki, biz koloni savaşları döneminde yaşamıyoruz. XXI. yüzyıl barış ve işbirliği, saygı ve karşılıklı çıkar hesabı yüzyılı. Çerkes dünyasında 2014 Olimpiyatları problemleri hakkında büyük tartışmalar oluyor. Hatta Rusya Çerkes örgütlerinin yaklaşımları farklı. Bence, bugün yaşadığımız toplumla açık diyalogla ahlaki açıdan kabul edilebilir bir formül hazırlanacak. Bir kez daha tekrarlıyorum: Vancauver bize pozitif bir örnek gösterdi.

Siz kısa bir süre önce, 19-20 Şubat 2010’da Dünya Çerkes Birliği yürütme kurulunun toplantısının yapıldığı Nalçik’ten döndünüz. Bildiğim kadarıyla, orada Soçi’deki Olimpiyatlar hakkında kararlar alındı. DÇB’nin bu konudaki yaklaşımını detaylıca anlatınız lütfen.

DÇB toplantısında önümüzdeki üç yılın çalışma programı, RF devlet başkanın Türkiye ziyareti, Kabardey-Balkar’daki sosyo-politik durum, 2014 Olimpiyatları görüşüldü. Maalesef DÇB’in RF Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’e 2014 Olimpiyatlarıyla ilgili mesaj metni konusunda uzlaşamadık. Üzerinde çalışma halen devam ediyor. Vancauver’deki protesto eylemi ve Soçi yönetiminin olimpiyat ateşinin Vancauver’den Soçi’ye verilişi töreninde Çerkes örgütlerinin görünmezden gelinmiş olması hoş olmayan bir ortam oluşturdu. DÇB mesajı sadece Rusya Federasyonu devlet başkanına değil, Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes parlamentolarına resmi destek için gönderilecek.

Siz defalarca RF Adıgeleri ve diaspora Adıgeleri arasındaki manevi bağdan söz ettiniz. Adıge diasporası ne kadar etkili ve aslında Adıge diasporasının Rusya için anlamı nedir?

Çerkes diasporası, özellikle son zamanlarda tarihi vatanla ilişkilerin oluşturulmasında daha aktif. Önümüzdeki on yıldaki işbirliğin temel yönleri Aralık 2009’da Moskova’da yapılan Dünya Yurttaşlar Kongresi’nde oluşturuldu. İtiraf etmek ne kadar üzücü de olsa, Çerkes diasporası ile ortak hareket sistemi yok. Bu konuda sorumluluk öncelikli olarak bölgesel düzeyde yönetime ait. Rusya’nın birçok bölgeleri - öncelikli olarak Moskova, özellikle Tataristan- yurttaşları ile işbirliği konusunda zengin tecrübe oluşturdular. Bu çerçevede Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’da son 20 yılda yapılanlar eleştiriyi engellemiyor. Adıgey’de son iki yılda bazı ilerlemeler görüldü. Bununla birlikte, Kosova’dan geri dönüş yapmış birkaç ailenin halen geçici merkezlerde barınıyor olmasını, onların büyük bölümünün Avrupa’ya dönmüş olduğunu ifade etmeden geçemeyeceğim. Genel olarak RF’ye Çerkeslerin geri dönüşü Adıgey ve Kabardey-Balkar yönetimlerinin gayreti ile oluyor. Çerkes diasporasının yatırımları da gereken şekilde korunmuyor. Pozitif örneklerle birlikte geri dönüş yapan Çerkesler arasındaki işadamlarının haklarının ihlal edildiği de oluyor.

Çarpıcı örnek Adıgey’in Şovgenovsk bölgesindeki tavuk fabrikasının kaderi. Ürdün’den Adıgeler 2000 başında Maykop’ta ‘Sanrays’ şirketini kurdular ve o dönemde 7 yıldır çalışmayan ve tamamen yıkılmış olan ‘Şovgenovsk’ tavuk fabrikasını yeniden inşa etmeye başladılar. Milyon rubleler koyarak işadamları beş bölümden üçünü yeniden inşa ettiler, tavukların yetiştirilmesi için cihazları tamir ettiler, yemlikler koydular, tarım tekniği aldılar. Tavuk fabrikasında 40’dan fazla iş imkanı doğdu. Müessese senelik tavuk eti üretimini 800-900 tona ulaştırdı. Geri kalan bölümlerin de yeniden inşa edilip hizmete sokulması, fabrikaya tavuk eti üretimi için modern teknoloji getirilmesi planlanıyordu. Bununla birlikte müessese 1 milyon 350 bin rubleden fazla verdi, kira olarak da 200 bin ruble ödedi.

Beklenmedik bir şekilde bölge idaresi kira bedelinin 8 katı arttırıldığını ilan etti. Sanrays’ın sahipleri müesseseyi felce uğratmamak, insanları işsiz bırakmamak için ekipman, makine ve rezervlerini (1,85 milyon ruble değerinde) 10 ay içinde bedelinin ödenmesi üzerine anlaşarak yeni sahiplerine bıraktılar ve gittiler.

Kısa süre sonra tavuk fabrikası yeni müdürü ile vergi ödemeyi bıraktı, işçilere ödenecek maaş yaklaşık 13 milyon ruble oldu. Yaklaşık bir yıl sonra fabrikanın iflas ettiği ilan edildi.

Yüksek eğitim kurumlarında kadro hazırlıklarına gelince, burada üniversitelere Afrika ülkelerinden öğrencilerin davetine Çerkes diaspora temsilcilerinden öğrencilerin davet edilmesinden büyük önem veriliyor. Her ne kadar şaşırtıcı gelse de, Krasnodar Kray- Kuban Devlet Üniversitesi, özellikle Roma-Alman filoloji fakültesi, Kuban Devlet Tıp Akademisi, Adıgey Devlet Üniversitesi, Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi, Karaçay-Çerkes üniversitesinden öğrenci almaktan çok Çerkes diasporasından öğrenci almaya önem veriyor. Diasporanın Rusya Devlet ile işbirliğine gelince, 2010’nun tarihi olmak için tüm şansı var. Ama ileriye atılmayacağız ve RF devlet başkanına sunulan Çerkes inisiyatiflerin somut neticelerini bekleyeceğiz.

Size iyimserlik konusunda dayanak olan nedir?

Bu bence, federal düzeyde, bölgesel yönetimlerin diaspora ile işbirliği konusundaki inisiyatifsizliğine belirli öfkenin ortaya çıkıyor olmasıdır. Dünya Yurttaşlar Kongresi bildirisini okumak yeterli. Bildiri metninin RF hükümetinde hazırlandığı kimse için sır değil. Federasyona bağlı bölgelerdeki yönetimler bildiride ifade edilenin hiç değilse yüzde 10’unu gerçekleştirseydi düşünülemez bir atılım olurdu.

Ciddi bir mesele daha var, bu Kıyı Boyu’nda yaşayan Adıgey-Sapsığlar. Şapsığlar özel tarihi ve kültürüyle, gelişmiş geleneksel demokratik idaresiyle, muhacirlik öncesinde en çok sayıda olan Adıge milleti. XIX. yüzyılda Adıgeler için önemli birçok siyasi karar Şapsığlardan geldi. Şimdiyse, Kıyı Boyu’nda az sayılı köyler olarak kaldılar. Adıgey’den koparılmış olan Şapsığlar kültürlerini kaybediyor. Adıge-Şapsığların daha önemli problemleri nelerdir, onlarla kim ilgileniyor ve bu problemlerin çözüm perspektifleri sizce nasıl?

Adıge-Şapsığların günümüz problemleri üç gruba ayırmak mümkün ve onlar, yerli az sayılı halkların korumasıyla ilgili federal yasama ölçülerinin Krasnodar Kray bölgesinde gerçekleştirilmesine bağlı. Son on yılda federal düzeyde kabul edilen, RF’nin az sayılı yerli halklarının sosyo-kültürel gelişimi ve ekonomik gelişimiyle ilgili kararların istisna olarak Sibirya ve Uzak Doğu halklarına ayrıldığı, Kafkasya’nın az sayılı halklarının görmezden gelindiği fark edildi. Genel olarak bu yaklaşım bir çok problemin çözümüne engel oluyor. Önceden olduğu gibi temel politik problem, Krasnodar Kray yönetim organlarında Adıge-Şapsığlara kontenjan temsilcilik sağlanması olarak kalıyor. RF federal meclisi federasyon cumhuriyetlerindeki yasama meclislerinde az sayılı yerli halklara kontenjan verdi, ardından bu kaideyi iptal etti.

Lazarev anıtı ve Soçi’de Kafkasya savaş kurbanları anıtının bitirilmemesi sorunlu konu olarak kalmaya devam ediyor. Aynı zamanda, Adıge-Şağsığların geleneksel yaşantısının korunması için federal yasama ölçülerinin gerçekleştirilmesi problemi güncelliğini koruyor. Krasnodar Kray’da bugüne kadar ilgili kanun halen kabul edilmedi.

Adıgey-Şapsığların sosyo-ekonomik ve milli-kültürel problemlerinin çözüm tecrübesine gelince, Krasnodar Kray yönetimi bu alanda büyük çalışma yürütüyor. Kıyı Boyu’nda etnik ve kültürel durum, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki durumdan çok az farklı.

Değindiğiniz, general Zas, Lazarev heykelleri, bir yerin coğrafyasının yeniden yapılanması ideolojisinin konusu. Bu tanınmış imparatorluk uygulamalarından biri: imparatorluklar yeni yerleri kendi yapılarına dahil edince, bilinçli olarak alanı yeni sembollerle doldurdu, böylelikle tarihi bir hatırayı silerek yerine başkasını koydu. Maykop’ta 2008’den beri ‘Hatıra ve Birlik’ anıtı inşa edilmesi planlanıyor, anıtını öncülüğünü yapan Adıge Khase sivil hareketinin düşüncesine göre, şöyle veya böyle Kafkasya savaşı, savaşa katılan tüm halklar için trajediydi. Ama bütçe kaynağı olmadan bu proje büyümüyor, var olan sivil kaynak ise açıkça yetersiz: Anıtın tahmini maliyeti 53 milyon ruble. Anıtla ilgili duruma yaklaşımınız nedir? Hemen söyleyeyim ben, sistem problemlerinin olduğu bir durumda yeni bir anıtını ortaya çıkmasının bir şeyler değiştireceğine aslında şüpheyle bakıyorum.

‘Hatıra ve Birlik’ anıtının temel problemleri finansal alanda değil, aslında kendi anıt fikrinde ve onun sanatsal yönünde. Görebildiğim seçenek bence karışıklığa neden olacak. Anıt kompozisyonuna, halkımı yok eden kişilerin görüntülerinin dahil edilmesi, ahlaksızca. Umuyorum ki, fikrin sahipleri önlerine konulan göreve sorumlu bir şekilde yaklaşırlar. Bu alanda vicdanla uzlaşma kabul edilemez. Birliğe, kendi halkını küçülterek, kendi geçmişine söverek ulaşılamaz.

Sizinle değindiğimiz tüm konular internet alanında aktif olarak tartışılıyor. Heku.ru, elot.ru gibi portallar, bölgede ciddi bölgesel analiz yazılarının yokluğunda çoktan tartışma alanları oldular. Sizce tüm dünyada ulaşılan bu sitelerdeki tartışmalar yapıcı mı yıkıcı mı? Bildiğim kadarıyla, siz sıkça ciddi eleştirilerin muhatabı oluyorsunuz ve internette kendi adınızla görüşüyorsunuz.

İnternet açık ve ulaşılır bir alan. Özellikle Çerkes sitelerinde toplumu ilgilendiren problemlerin tartışılıyor olması şaşırtıcı değil. Genel olarak bu, ülkemizin medya durumunu yansıtıyor: Sağlık kaynakları kendi hayatını yaşıyor, toplum kendininkini. XXI. yüzyılda ifade özgürlüğünün değer ve önemini göstermenin anlamı olmadığını düşünüyorum. Genel olarak internet sitelerinde benzeri kullanıcılar bulunuyor. Birçoğu elbette entelektüel ve duygu olarak ağır konuları tartışmaya hazır değil, toplumu ‘profesyonelce’ tahrik edenler de var, ama genel olarak bence, ciddi konuların tartışmaya açılması, problemlerden söz edilmemesinden iyidir. Kendi adıma internette tartışmaya önem veriyorum.. Bu benim seçimim ve sivil pozisyonun köşeden radikal sloganları haykırmak için önemli bir özellik olduğunu gösterme isteğine yöneliktir.  ÖZ/FT

Kaynak: Ajans Kafkas 1 Mart 2010’ta Kavkaz-Uzel’de yayımlanan bu röportajı Ajans Kafkas’tan Özlem Güngör Türkçeye çevirdi.

Yıldırım: “Biz olduğumuz, bir olduğumuz müddetçe güçlüyüz”

Alan Kültür ve Yardım Vakfı

Alan Kültür ve Yardım Vakfı ; 2009 yılında kuruluşunun 20. yılını kutladı. Vakıf başkanı Remzi Yıldırım ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

 Jıneps: Nice 20 yıllara diyerek başlayalım.

Remzi Yıldırım: Alan Kültür ve Yardım Vakfı, kuruluşunun 20. Yılını 17 Ekim 2009 tarihinde Sophia Çengelköy’de görkemli bir şekilde kutladı. Kardeş dernek ve vakıf temsilcilerinin de katıldığı geceye Osetya’dan gelen 6 sanatçı renk kattı. Gecenin bir başka özelliği de Oset şair, ressam ve düşünürü Hetaggatı Kosta’nın doğumunun 150. yılına denk düşmesiydi.

-Osetler’in Türkiye’deki yaşamı nasıl başladı?

-Osetler, Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkas Halkları arasında en az nüfusa sahip kesimi oluşturmaktadırlar. Bugün Türkiye’de yaşayan Osetler’in sayısının 20 bin olduğunu söyleyebiliriz. 1859 da Osmanlı topraklarına aileler bazında başlayan göç, 1865 yılında kitlesel göçle devam etti. Özellikle göç diyoruz çünkü Osetler’in topraklarını değiştirmelerinin nedeni sürgün değildi. Dini nedenler, feodalite, Batı Kafkasya’daki sürgün ve özellikle Çeçenler’in sürgünü Osetler’i göçe teşvik etmiştir. General Musa Kunduk Paşa (Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami Kunduk’un babası) bu göçte önemli bir rol oynamıştır. Göç eden aileler Kars, Erzurum, Muş, Van, K.Maraş, Kayseri, Tokat, Sivas, Yozgat gibi geniş bir alana dağılmış veya dağıtılmışlardır. Kars’ta yerleşen aileler 1923 yıllarına kadar Kafkasya ile ilişkilerini zor da olsa sürdürmüşler, karşılıklı evlilikler yapmışlardır. Bu dönemlerde de göçler hatta geri dönüşler olmuştur. Ancak Anadolu içlerine yerleşenlerin ilişkileri 1865 te son bulmuştur.

Osetler de, Anadolu’da Kuzey Kafkasyalılara verilen ortak ad “Çerkes”i benimsemişler, kendi dillerinde kendilerini İron-Dıguron diye ifade etseler de dışarıya karşı kendilerini Çerkes olarak tanıtmışlardır. Tüm Kuzey Kafkas halklarıyla kardeşçesine yaşamışlardır. Yaşamaya da devam etmektedirler. Bulundukları şehirlerdeki Kafkas kültür derneklerine üye olmakta, dernek faaliyetlerine katılmaktadırlar.

-Vakfın kuruluş aşamasını anlatır mısınız? Nasıl karar alındı? Gerekçeler neydi?

-Alan Kültür ve Yardım Vakfı iki yıllık bir çalışma sonucunda 1989 yılında kuruldu. Bu süreç aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin dağılması, Güney Osetya ve Abhazya’da bağımsızlık mücadelesinin başlaması, Kafkas derneklerinde ayrışmasının topluca yaşandığı bir zaman dilimidir. Ancak vakfın kuruluşunu etkileyen nedenler kesinlikle bu süreç olmadı. Osetler’in coğrafi olarak parçalanıp bölündükleri, sayılarının gün geçtikçe azaldığı bir ortamda varlıklarını devam ettirebilmeleri mümkün değildi. Bu nedenle dernekleşme yoluyla ayrışmaya gidilmeyip o günkü koşullarda Oset kültürünün yaşatılması amacıyla vakıf kurulması en uygun yol olarak kabul edildi. Bundan önce 1960 ve 1970 yıllarında da benzer adımlar atılmış, ancak iyi niyetle ve güzel duygularla başlayan bu çalışmalar maalesef kurumsal bir yapıya dönüşemeden sonlanmıştı.

Osetler’in  Anadolu’ya topluca ayak basmalarının üzerinden 124 yıl geçtikten sonra kurdukları ilk ve tek resmi kurumları “ALAN KÜLTÜR VE YARDIM VAKFI” dır. Onun için Vakıf bizimgözbebeğimizdir. Kuruluşundan sonra Ankara ve İzmir’de şubeler açılmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu şubeler kapatılmıştır. Bu günkü gelinen noktada İzmir ve Ankara’da yeni bir oluşumun başlatılması gerekliliğine inanmaktayız.

-Kuruluştan bugüne geçen sürede yapılan çalışmaları özetler misiniz? Amaca ulaşıldığını düşündüğünüz çalışmalar ve henüz yeterli aşama kaydedilemeyen çalışmalar hangileridir?

-Alan Kültür ve Yardım Vakfının misyonu, Oset kültürünü ve kimliğini yaşamak ve yaşatmak, toplumumuzun eğitimli ve çağı yakalayan uluslar seviyesinde hayatını sürdürmesi için gerekli alt yapılarının oluşumuna ve ilişkilerine katkı sağlamaktır.

Vakfımızın kuruluşundan bu güne kadar Oset kültürünün yaşatılması ve Oset bilincinin gelişmesi amacıyla, mensuplarımızın sık sık bir araya gelmeleri için birçok kültürel ve sosyal etkinlik düzenlenmiştir. Konferanslar, toplantılar, aylık kahvaltılar, piknik ve kültür gezileri, her yıl düzenlenen “Geleneksel Gece”ler bu çalışmaların birer parçası ve tamamlayıcısı olmuştur. Yardıma muhtaç mensuplarımıza yardımlar yapılmış, başarılı öğrencilerimize burs verilmiştir. İyi ve kötü günlerimizde vakıf mensuplarımızla iletişim içinde olunmuştur. Bu sayede Türkiye’den ve Osetya’dan birçok insan artık birbirlerini tanır olmuşlardır. Dil kursları düzenlenmiştir. Az da olsa Osetler’le ilgili kitaplar yayınlanmıştır. Geçmişte Oset halk dansları çalışmaları yapılmış ve bunun için Osetya’dan uzun süreli dans ve müzik hocaları davet edilmiştir. Bostancı Gösteri Merkezi, Kadıköy Cafer Ağa Spor Salonu , İstanbul Spor Yazarları Salonu başta olmak üzere birçok mekanda gösteriler düzenlenmiştir.

-Kafkasya’da 1989 yılı ile (aynı zamanda Vakfın kuruluş yılı) başlayan bir süreç var. SSCB’nin dağılması, Gürcistan - Güney Osetya çatışmaları, en son 2008 yılı Ağustos ayında Gürcistan’ın işgal girişimi ve sonucunda daha önceden ilan edilmiş bağımsızlığın Rusya tarafından tanınması.. Bu süreçte Vakıf nasıl etkilendi? Neler yapıldı? Osetya ile ilişkiler konusunda bilgi verir misiniz?

-Kuzey ve Güney Osetya ile hep sıcak ilişkiler kurulmuş, karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Bakanlar, yazarlar, üniversite rektörleri, kültür ve sanat elçileri davet edilerek Türkiye’de ağırlanmıştır. Bizler sık sık ziyaretlerde bulunduk. Zor günlerinde hep yanlarında olmaya çalıştık. Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas’ın kongrelerine katıldık. Son olarak 2009 Haziran ayında Vladikavkaz’da yapılan Olağanüstü Genel Kurul toplantısında, Osetya sınırlar içinde faaliyet gösteren Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas, çalışma alanını Rusya Federasyonu olarak genişletti. Bunun dışında Dünya (Uluslar arası) Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas kuruldu. Türkiye’den ben ve Burhan Canpolat,Dünya (Uluslar arası) Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas meclis üyeliğine seçildik. Aynı kurumun Yönetim Kurulu üyeliği ve Başkan Yardımcılığa da seçildim.

Vakfın kuruluşunun ilk yıllarında Güney Osetya’da Gürcü vahşeti yaşandı. G. Osetya’nın Gürcistan’la zoraki birliği, ilk olarak Çarlık Rusyası Kafkasya’yı işgal ettiğinde başladı. Çarlık yıkılınca, G. Osetya Gürcistan’ın saldırısına uğradı ve 18 bin Güney Osetyalı hayatını kaybetti; 50 binden fazlası göç etmek zorunda kaldı. 1922’de Stalin, Abhazya gibi G. Osetya’yı da Gürcistan’a dahil etti. Şimdiye dek gelen sorunların da tohumu böylelikle atıldı. 1939 da Gürcü alfabesi dikte edildi, Osetçe yasaklandı. 1980’e kadar adım adım devam eden baskılar, 1989’da zirveye ulaştı ve G. Osetya tekrar Gürcü saldırısına uğradı. Yükselen Gürcü ırkçılığı, 1990’da iktidar koltuğuna oturdu ve G. Osetya’nın özerkliği ortadan kaldırıldı. 1991 yılında G. Osetya Gürcü işgaline uğradı, Osetler binlerce şehit vererek Gürcü kuvvetlerini püskürttü. 1992’de referandum yapıldı ve G. Osetya halkı %98 oranla bağımsızlıktan yana oy kullandı. 2004’te değişen Gürcü iktidarı, yine G. Osetya’ya saldırdı ve işgale yeltendi. Ama Osetler bağımsızlık yolundaki mücadelelerini yılmadan sürdürdüler. Bütün devlet kurumlarını, parlamentolarını oluşturdular. En son 2008 Ağustosunda Gürcüler tekrar G. Osetya’ya saldırarak soykırım harekatını başlattılar. İki bine yakın masum sivil insanı katlettiler. Binlercesi yaralandı ve on binlerce Oset mülteci durumuna düştü. Rusya’nın da devreye girmesiyle Gürcüler Oset topraklarını sonsuza kadar terk ettiler. 1992 yılında bağımsızlığını ilan eden G. Osetya bu gün 4 ülke tarafından tanınmış durumda.

G. Osetya’da savaşın devam ettiği günlerden 9 Ağustos 2008 tarihinde, Beyoğlu’nda Yenişehir Palas salonunda G. Osetya ile ilgili yapılan basın toplantısından sonra toplantıya katılan dernek, komite ve vakıf temsilcilerinin de katılımıyla 9 ağustos günü Kafkas Vakfı’nda toplantı kararı alındı. 9 Ağustos 2008 bizim için önemli bir gündü. Tıpkı Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin kurulduğu gün olduğu gibi tüm Kuzey Kafkas halkları yine tek bir yumruk olmuştu. O gün salona zor sığan dostlarımız, büyük bir coşkuyla yalnız olmadığımızı bir kez daha bize hatırlattılar. Kafkas - Osetya Dayanışma ve İnsani Yardım Komitesi’ninkuruluşu o toplantı sonucu karara bağlanmıştı. Komitede KAFFED ve Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’ni temsilen birer üye de görev almıştı. Hep arzulanan birlik ve beraberlik ruhu yeniden hayata geçmişti ki doğru olanı da buydu.

Ancak son dönemlerde gözlemlediğimiz, kurumlarımız arasında yaşanan kısır çatışmalar hem o kurumlara, hem de camiamıza büyük zararlar vermektedir. Biz olduğumuz, bir olduğumuz müddetçe güçlüyüz. Parçalanarak asla hedeflerimize varamayız. Kurumlar arası mutlaka diyalog kurulmalı. Birbirimizi dinleyip anlamaya çalışmalıyız. Birileri bir şey söylemeye çalışıyorsa baştan hemen red etmek yerine ne anlatmaya çalıştığını anlamak için kulak vermeliyiz.

-İstanbul’daki diğer Kafkasyalı kurumlarla ilişkiler nasıl yürüyor? Mevcut ilişkileri yeterli görüyor musunuz? Bu konuda önerileriniz var mı? Abhazya ve Güney Osetya’da yaşananları da dikkate alarak bu ilişkileri değerlendirir misiniz?

-Biz Alan Kültür ve Yardım Vakfı olarak birliktelik yolunda bir adım atarak İstanbul’daki dernek ve vakıf temsilcilerini 13 Nisan 2008 Pazar günü Fıccın Restaurant’a davet ettik. İstanbul’da bulunan 18 kurumumuzdan 13’ünün değerli temsilcileri ve Jıneps Gazetesi ile Ajans Kafkas bu çağrımıza olumlu tepki vererek toplantıya katılmışlardı. Toplantıya iştirak eden tüm Kafkas örgütlenmelerinin temsilcileri söz alırken, toplantıya hakim olan fikir İstanbul’un değişik bölgelerinde yer alan Kafkas örgütlenmelerinin artık birbirinden habersiz çalışmalar yerine hep birlikte hareket etmesi gerektiği, bir süre Koordinasyon Kurulu adı ile faaliyet gösteren yapılanmanın yeniden hayata geçirilmesiydi. Toplantı sonucunda aylık olarak bir araya gelinmesi kararı alındı. Birer ay arayla ve Avcılar Kafkas Kültür Derneği’nde toplanıldı. İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nde yapılan toplantıda bu koordinasyonun başkanlığına ben seçildim. Ancak bilemediğimiz (!) nedenlerle son Avcılar Kafkas Kültür Derneği’ndeki toplantıya bazı dernek temsilcileri katılmadılar. Ağustos ayında G. Osetya’da yaşanan olaylar nedeniyle biz de o tarihten sonra bu çalışmayı sürdüremedik. Ancak Kafkas  - Osetya Dayanışma ve İnsani Yardım Komitesi’nin kuruluşunda bu ön toplantıların ve örgütlenmenin yararlarını gördük.

-Oset kültürü ve kimliğini yaşatmak ülkenin demokrasi düzeyi ile doğrudan ilintili. Altın tepside sunulan demokrasinin söz konusu olmadığını yaşayarak öğrendik. Bu belli bir mücadele gerektiriyor. Benzer durumda olan kimliklerin bu anlamda dayanışması konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

-Tüm bu çalışmaların sonuca ulaşması için içinde bulunduğumuz ülkenin demokrasi düzeyinin de mutlaka önemi var. Haklarınızın olmadığı veya var olan haklarınızı kullanamadığınız bir ortamda; temel hak ve özgürlüğünüz olması gereken kültürel değerlerinizi korumak ve yaşatmak ta pek olası değil. Onun içindir ki sadece kültürü yaşatmak diye yola çıkmak yetmiyor. Var olan gerçeklere sırtınızı dönerek bir yere varamazsınız. Ülkenin demokratikleşme mücadelesinde alın teriniz yoksa diğer gayretleriniz hep güdük kalacaktır. Bu konuda bireysel değil toplumsal hareketin içinde bulunmak ve dayanışma kararlılığını sürdürmek esastır diye düşünüyoruz.

-Teşekkür ediyoruz. Son bir sözünüz varsa..

-2010 yılının, tüm dünyada ve ülkemizde özgürlük ve demokraside önemli adımların atıldığı, halkın mutluluktan gülümsediği bir yıl olarak anılmasını diliyorum.

KUTU

Misyonu: Oset kültürünü ve kimliğini yaşamak ve yaşatmak, toplumumuzun eğitimli ve çağı yakalayan uluslar seviyesinde hayatını sürdürmesi için gerekli alt yapılarının oluşumuna ve ilişkilerine katkı sağlamak; Alan Kültür ve Yardım Vakfının misyonudur.

Kaynak: Jineps Gazetesi Sayı:14 01 Ocak 2010

Abhazya Geri Dönüş Komitesi Başkanı Anzor Mukba Abhazya Cumhuriyeti gazetesinden Zaire Tsvijba’nın sorularını yanıtladı.

Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi’nin Türkçeye kazandırıp Ajans Kafkas’a gönderdiği röportajda Mukba diasporadan dönüş süreciyle ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.

Repatriant (anavatanına geri dönen) kimdir? Geri Dönüş Komitesi yardımıyla Abhazya Cumhuriyetinin vatandaşlığını kimler alabilir?

1998 yılında Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından anayasaya yeni bir kanun eklendi - “Geriye Dönüş Yasası” Bu yasaya göre Abhaz (Abaza) kökenli olan, Rus-Kafkas savaşında, Rusya-Türkiye savaşında ya da 19. yüzyılda herhangi bir değişik olaylardan sonra ana vatanını terk etmek zorunda kalanlara ‘Repatriant’ denir. Bu insanların çocukları ve torunları dünyanın birçok ülkelerinde yaşıyorlar. Tüm Repatriantların, Abhazya Cumhuriyetinin vatandaşı olma ve Abhazya’da yaşama hakkı bulunuyor.

Bildiğiniz gibi 19 yüzyılda Adıge halkları de Osmanlı İmparatorluğuna sürgüne gönderildi. Onlar bizim kan kardeşlerimizdir. Onların içinden birçok kişi Kafkasya’ya, özellikle Abhazya’ya dönmek istiyorlar. Neden onlara Abhazya vatandaşlığı verilmesin?

Haklısınız, Adigeler bizim kan kardeşlerimizdir, onlarla ortak köklerimiz var, tarihi kaderimiz de aynı. Ancak, bir insan sadece kendi tarihi anavatanında ‘repatriant’ olabilir.

Peki Ubıhlar? Bildiğiniz gibi Ubıhya adli ülke çoktan haritalardan silindi. Onlar Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri zaman nereye yerleşmeli?

Ubıhların sorunu- özel bir sorun dur. Maalesef Ubıhlar bu günlerde toplu halde yaşamıyorlar, ancak belli yerlerde ayrı yaşayan ve eski gururlu milleti temsil eden bir kaç aileler ile karşılıyoruz. Ubıhların ülkesi yeniden kurulamaz. Ubıhların sorunu, eski ve gururlu milletin yeryüzünden silinmesi ve sürgüne gönderilmesi 19. yüzyılın en dehşet verici olaylarından biridir. Bu olay, sürgüne sebep olan 19. yüzyıl imparatorluğunun üzerinde kara ve utandırıcı bir iz olarak kalacaktır.

Birçok Ubıh kökenli insan tanıyorum - hepsi değerli insanlardır. Kafkasya’nın herhangi bir ülkesine dönmek isteyen Ubıhlar için hiç bir engel olmamalıdır. 21. yüzyıl insanının düşünceleri 19. yüzyılın insanının düşüncelerinden farklı olmalıdır diye düşünüyorum. Biz Ubıhları kabul ediyoruz ve Ubıhlara verdiğimiz pasaportlarda millet ismini ‘Ubıh’ diye yazıyoruz. Amacımız Ubıhların varlıklarını korumak.

Son iki senede Diaspora insanları için Abhazya’ya giriş-çıkışlar kolaylaştı. Bu kolaylıkların geri dönüş hareketine herhangi bir katkısı oldu mu?

Son iki sene içersinde Türkiye’den, Suriye’den ve Ürdün’den yaklaşık 300 kişi karşıladık. 2000den fazla Kuzey Kafkasya’dan gelen Abazin, Abhazya vatandaşı oldular ve Abhazya’ya yerleşiyorlar. Onlarca kişi Eski Acaristan otonomisinde bulunan muhacirler, Abhazya’ya gelip yerleştiler.

Rusya Federasyonu, Abhazya Cumhuriyetinin bağımsızlığını tanıdıktan sonra Abhazya’ya yurt dışından gelip yerleşmek isteyen Diaspora insanlarının sayısı arttı. Abhazya Diasporası uzun zamandır beklediğimiz Abhazya’nın bağımsızlığını sevinçle karşıladılar. Diaspora, Rus milletine ve Rus hükümetine, tarihi Ana-Vatanı’nın özgürlüğünü ve bağımsızlığını tanıdığı için teşekkür ediyor.

Diasporamızın çoğunluğu diyor ki: ‘Bizim atalarımız Kafkas savaşında özgürlük ve bağımsızlık için savaşıyorlardı, ama Rusya imparatorluğu bizi kendi vatanımızdan sürgün etti. Ancak yeni Rusya farklıdır,- yeni Rusya kardeşlerimize ‘yardım eli’ uzattı. Bundan sonra Rusya’ya karşı duygularımız değişecektir, geçmişteki olayları unutmaya çalışacağız. Rusya’ya güveniyoruz. Bundan sonra Abhazya’nın güvende olacağına ve her geçen gün daha da gelişeceğine inanıyoruz’.

Tarihi Ana-Vatanına geri dönmek isteyenler hangi ülkelerden geliyorlar? Bu soruya ayrıntılı yanıt almak isterdim.

Kısa bir zaman önce Abhazya’ya ailelerle yerleşmek isteyen ve yerleşmek için olanakları öğrenmek için Ürdün’de yaşayan Abhaz Diasporasından bir grup geldi. Bu kardeşlerimiz Abhazya’nın her yerini gezdiler, Abhazya’nın tabiatına ve insanların sıcaklığına çok şaşırdılar, beklediklerinden daha da güzeldi. Onlara Oçamçıra bölgesindeki arsaları teklif ettik ve onların hoşlarına gitmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu arsaları onlara ücretsiz vereceğimizi öğrenince çok şaşırdılar. Ve dedilerdi: ‘Bize ücretsiz arsaları veriyorsanız biz kendi olanaklarımızla evleri inşa edeceğiz ve Abhazya’nın imalat sektörüne yatırımda bulunacağız’.

Suriye’den de bir grup kardeşlerimiz de geldiler, onlara da arsaları teklif ettik.

Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi Ahaldaba köyünde yerleşim konusunda güzel teklifte bulundu.

Yazın Türkiye’den bir grup kardeşlerimiz geldi ve Kındık köyündeki boş arsaları gezdiler. Oçamçira bölgesinin ve Kındık köyün idaresiyle bu arsaları kardeşlerimize vermeye anlaştık. Bu yerde Türkiye’den gelen Diasporalı kardeşlerimiz bir kasaba inşa etmeye planlıyorlar. Yaklaşık 100 aile o bölgede eve sahip olacak.

Trabzon-Suhum arasında gemi seferleri düzelirse daha çok kardeşlerimiz Abhazya’yı ziyaret ederler, bazıları yerleşmek için, bazıları turistik gezi amacıyla ve diğerleri de iş ve yatırım amacıyla gelirler.

Geriye Dönenleri karşılamaya ne kadar hazırsınız? İş bulma ve evlere yerleştirme sorularını nasıl çözüyorsunuz?

2008 yılın sonunda Sohum’da, Eşba caddesinde tamir ettiğimiz apartmanda 44 aile daire sahibi oldu. Bu sene de 9 katli 54 dairelik evin inşaatını bitirdik. Bu günlerde bu daireleri de hazırladık, daireleri alanların çoğu Türkiye’den gelen repatriantlardır. Başka apartmanlar de inşa edeceğiz. Bu evleri maddi durumları zayıf olan repatriantlara veriyoruz. Maddi durumları iyi olan repatriantlara hemen bir kaç dönüm arsa veriyoruz, tabii ki ücretsiz. Verdiğimiz arsalarda repatriantlar kendi evleri inşa edebilirler.

Abhazya’ya yerleşmeye karar verenler bize önceden haber vermeli ve davetiyemizi beklemeliler. (Bu sadece maddi durumu zayıf olanlar, ve kendi gücüyle evi satın alamayanlar içindir). Bize internet üzerinden, e-mail den (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.) ya da İstanbul’da bulunan Abhazya Tam Yetkilli Temsilcisinin yardımıyla ulaşabilirsiniz. Temsilcimizle sürekli ilişki halindeyiz. Repatriantları onun vizesiyle ve izni ile karşılıyoruz. Bizim için habersiz yapılan göç, kardeşlerimizin yerleştirilmesi konusunda ekstra sorun yaratıyor. Bunun için önce davet karşılığında gelen kişilere yardım edeceğiz.

Bildiğim kadar Diasporada söylentilere göre, maddi durumlara bakmadan Abhazya herkese ücretsiz ev veya daire vermeye mecbur dur.

Bu yanlış bir düşüncedir. Abhazya hiç kimseye yardım etmeye mecbur değildir- Abhazya’ya yardım etmeye mecbur olan biziz. Herkese konut verilecektir, diyen yasamız yoktur. Allaha şükür ki Diasporamızın yaşadığı ülkelerde savaş yok ve onları oradan kimse sınır dışı etmiyor. Diasporamız mülteci konumunda değildir! Kardeşlerimizin yaşadığı ülkelerde belli bir sermayeleri vardır. Abhazya’ya yerleşmeden önce, kardeşlerimiz bu ciddi adımı atmaya hazır olmalılar. Herkese ücretsiz anahtar teslimi ev verme olanağımız yok. Buna benzer olaylar dünyanın hiçbir ülkesinde yapılmıyor, İsrail gibi zengin ülkede bile. Şimdilik gayrimenkul yardımını sadece maddi durumu zayıf olan repatriantlara yapıyoruz. Tabi ki diğer repatriantlara da yardım ediyoruz. Bu yardım danışmanlık ve bilgilendirme alanlarındadır.

Biz savaştan çıktık, çok sorunlarımız var, biz Diasporamızdan ve Abhazya’ya yerleşmeye gelenlerden yardım ve destek bekliyoruz. Anavatanına, Apsnıya yardım etmenin repatriantların borcu olduğunu düşünüyoruz.

Demek ki Diaspora temsilcilere hiç bir maddi destek vermiyorsunuz.

Anayasanın ‘repatriantlar’ yasasına göre, geriye dönenler Abhazya vatandaşı olma hakkı kazanıyorlar. Abhazya vatandaşlığı onlara kendi milletini ve tarihi sülalesini korumaya ve Abhaz pasaportu almaya olanaklarını sunuyor. Abhazya’da yaşamak isteyen yabancı ülke vatandaşları Abhazya vatandaşı olmak için senelerce beklemek zorunda, ama Diasporadan gelen kardeşlerimiz birkaç gün içerisinde Abhazya vatandaşı olabiliyorlar. Bu bir maddi destek değilmidir? Geri dönenlerden herkes kayıt işlemleri yaptıktan sonra 5 yıl boyunca repatriant statüsü taşıyor. Maddi durumu zayıf olanların yerleşmesi için maddi yardım sunuyoruz. Anadilini bilmeyenler için bedava Abhazca dil kurslarımız var. Abhazya Devlet Üniversitesi, gençlere bedelsiz eğitim olanakları sunuyor. Geriye Dönüş Komitesinin fonu repatriant çocuklarının anaokulu ve okul masraflarını karşılıyor. Repatrıantların çocuğu doğduğunda ya da repatriantlar evlendiğinde maddi yardim yapıyoruz. Kardeşlerimizden biri hastalandığı zaman, elimizden geldiği kadar hastane masrafları karşılıyoruz. Yani yaptığımız maddi destek az değildir.

Geriye Dönüş Komitesi’nin satın aldığı arsaları ve inşa ettiği apartmanların masraflarını kim karşılıyor?

Abhazya’da çalışan herkesin maaşından % 2 Geri Dönüş Komitesinin Fonunda birikiyor. Bu halkın parasıdır.

Peki herhangi bağımsız bir kişi Fonunuza finansal katkıda bulunabilir mi?

Evet. İsteyen herkes, Diaspora temsilcileri dahil Fonumuza maddi katkıda bulunabilir. Ama maalesef, bu güne kadar çok az kişi bağımsız olarak maddi katkıda bulundu.

Uzun zamandan beridir Dünya Abhaz Fonu açmaya gerek duyuyoruz. Bunun oluşturulması gereklidir.

Son zamanlarda Geriye Dönüş Devlet Programı oluşturmasının geciktiği konuşuluyor. Bu gereken bir programdır ve olacak bir şeydir, ancak anlamamız gereken şu ki, bu programı gerçekleştirmek için ciddi paraya gereksinimimiz var. Maalesef Devletimizin bu günlerde bu programı gerçekleştirmesi için olanakları yok. Ama söylemem gereken şu ki, Abhazya Cumhuriyeti Hükümeti geriye dönüş sorunlarının Abhazya için en stratejik ve önemli sorulardan biri olduğunu düşünüyor ve yapabildiği kadar yardım ediyor.

Bir İnsanın Repatriant olup olmadığını nasıl çıkartıyorsunuz? Türkiye’nin yada Arap ülkelerinin pasaportlarında vatandaşın ‘milleti’ yazılmıyor.

Kayıtın başında her biriyle teke-tek görüşüyoruz. Birinden şüphelendiğimiz zaman sürekli temasta olduğumuz İstanbul’daki Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesinden o kişi hakkında bilgi alıyoruz.

Eski repatriantlardan veya Kültür Derneklerinden bilgi alıyoruz. Ancak toplu göçlerde hatalarımız olabiliyor.

Bu tarz problemlerle 2007 Uluslararası Abhaz-Abazın Birliği Kongresinde ve 15.ci zafer günümüzde karşılaştık. Bir kaç gün içerisinde birkaç yüz kişiyi kontrol etmek çok zordur. Bence bu tür işlemlere son vermeliyiz. Dünyanın hiç bir ülkesinde yabancı vatandaşlarına bir kaç günde pasaport verilmiyor, biz de istisna olmamalıyız, diye düşünüyorum. Muhacir kardeşlerimiz Abhazya’ya geldikleri zaman vatandaşlık için başvuru yapsın ve bir sonraki gelişte pasaportunu alsınlar. Bu şekilde olursa her kişiyi kontrol etme şansımız olacaktır. Bu konuda hata yapmamak için yakın zaman içerisinde bir çalışma uygulayacağız: Abhazya’ya yerleşmek isteyen kişiden yaşadığı yerde olan Abhaz (abaza) derneğinden, o kişinin Abhaz (Abaza) olduğunu ispatlayan belge isteyeceğiz. Bir de Abhazya’ya göç edenlerin kanun kaçağı olup olmadığını kontrol etmeye planlıyoruz. Demek istediğim, Diaspora üyesi yaşadığı ülkede kanunla problemi varsa Abhazya’ya yerleşmek istediğinde engel olmaya çalışacağız. Bu sorun üzerinde de çalışıyoruz.

Türkiye’de yaşayan Abhazların sayısı hakkında değişik söylentiler vardır, 200, 500, 700 bin kişi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Maalesef Türkiye’deki Abhazları hiç bir zaman saymadılar. Türkiye’de etnik azınlıkları hiç bir zaman ayrı saymıyorlardı.

Şüphesiz, Türkiye’de yaşayan Abhazların sayısı Abhazya’da yaşayan Abhazlarin sayısından daha fazladır, ama eminim ki, fark bir kaç kat değildir.

Demek ki yurtdışında yaşayan Abhazların sayısı, Abhazya’da yaşayanlardan daha fazladır. Kalabalık göç beklenmiyor. Bunun için hiç bir sinyal görmüyoruz. Abhazların bir kısmı göç etse bile, çoğunluğu yaşadıkları yerlerde kalacaktır. Onlar nasıl bir katkıda, yardımda bulunabilirler, sizin önerileriniz nelerdir?

Abhazya bağımsız ülke olarak ilk adımları atıyor. Olan sorunları çözmek için hepimizden maksimum katkı bekleniyor. Bu yüzden Diasporadaki kardeşlerimizin yardımına gereksinimimiz var. Abhazya’nın hepimizin vatanı olduğunu anlamalıyız, dünyadaki tüm Abhazların ateşidir. Ateşin sönmemesi için ve hepimizin ısıtılması için desteğe gereksinim var. Rusya Federasyonu sayesinde bugünlerde Abhazya’da yeni savaş başlama korkusu ortadan kalktı. Barış içerisinde Demokratik Sosyal Devletimizi geliştirme şansımız oldu. Gürcistan ve Abhazya arasındaki savaş ve Ekonomik ambargo Abhazya’nın gelişmesine engel oluşturuyordu. Savaş onlarca milyon ABD doları zarar getirdi. Yardımlaşarak her şeyi düzeltmeye ve geliştirmeye mecburuz. Bu nedenle ilk başta diasporamızdaki iş adamlarına sesleniyoruz, Abhazya Devletinin güçlendirilmesinde, ekonomik ve sosyal gelişiminde katkılarınızın olmasını isteriz. Çok önceden sözlerden çıkarak harekete geçmeliydik. İş adamlarının sayesinde yeni iş yerleri açılırsa, diğer diaspora yaşayanları için Abhazya’ya geri dönmeleri daha da kolay olur. Birleşmek için tarihi bir şansımız var ve bu şansı kaybetmemeliyiz.

Yurt dışındaki Diasporamızın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayrı bir millet olarak kendi kimliğini koruyabilecekler mi?

Maalesef, Diasporanın geleceği hakkında düşündüğüm zaman üzülüyorum. Bu konu bana acı veriyor ama yaşananlar durumu anlatıyor. Bir milleti ulus olarak korumak istiyorsanız, o ulusun dilini korumalısınız. Dil yoksa ulus da yok! Türkiye’de ve Diasporanın yaşadığı diğer ülkelerde azınlıkların anadili korumaları çok zordur. Ürdün’deki Abhazlar anadilini kaybetmişler: Arapça ya da Çerkesce konuşuyorlar. Suriye’de durum hemen, hemen aynı, ana dilinde konuşan sayısı yok denecek kadar az. Türkiye’de durum biraz daha iyi: Yaşlı ve Orta nesil ana dilini koruyabildiler, ancak sorun olan şudur ki, gençler anadillerini konuşmuyorlar.

Size göre, Kardeşlerimiz yaşadığı Ülkelerde anadilleri öğrenmek ve korumak için olanak ve ortam yaratılabilirler mi?

Bulundukları ülkeler olanakları ve ortamları yaratmaya gerek duymuyorlar ve kimsenin bunu talep etme hakkı yoktur. ‘Anadilinizi korumak istiyorsanız, konuşun. ’ derler ‘engel olan mı var’ derler. Türkiye’de yabancı dili konuşmak ve o dilde şarkıları söylemek çoktan serbest. Azınlıklara kültür merkezlerde anadili öğretmek serbesttir. Milli Folklor ekipleri düzenlemeye hakları var. Diasporamızın de ekipleri vardır. O ekipler değişik şenliklere, festivallere ve gösterilere çıkıyorlar. Bu konuda Diasporamız için hiç bir engel yok.

Ama buna rağmen bu her şey dili ve kültürü korumak ve geliştirmek için yeterli değildir. Ana dilde devlet dili statüsü ancak devlet dili olarak kullandığı ülkede olabilir. Bu sadece Abhazya’da mümkündür. Türkiye’deki büyüklerimiz zamanla Türkiye’de Abhaz Dilinin kaybolabileceğini anlıyorlar. Elbette çoğu çok üzülüyor, acı veriyor. Yapacak bir şey olmadığını anlıyorlar. Sonunda bu duruma razı oldukları görünüyor. Ancak sevindiren şudur ki gençler Abhaz dilini öğrenme ve Abhazya’ya göç etme konusunda ilgili görünüyorlar. Bu da bizi sevindiriyor.

İstanbul Kafkas–Abhazya Dayanışma Komitesi’nin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimilerine göre komitede bir reforma gidilmeli, kimileri ise savasın artık bittiğini ve bu yüzden de komitenin fesih edilmesinin gerekliliğinden söz ettiğini biliyoruz.

Reformlar, zamanın getirdiği zorunluluklardandır, her alanda gerekirler. Bilindiği gibi Kafkas Abhaz Dayanışma Komitesi halkımızın en zor döneminde, Gürcü-Abhaz savası zamanında Diasporamız tarafından kurulmuştur. Abhazya’nın Kurtuluş Savaşında kurulan Dayanışma Komitesi bu süreçte Abhazya‘nın bağımsızlık ve tanınma mücadelesine, büyük katkı sağlamıştır. Evet! savaş bitmiştir ve ekonomik ambargo kalkmıştır. Abhazya Cumhuriyeti Rusya Federasyonu ve birkaç ülke tarafından bağımsız olarak tanındı. Lakin Abhazya‘nın ve Abhaz halkının sorunları bununla sınırlı değildir. Dayanışma Komitesi bugünde, bağımsız bir devlet olarak kalkınmaya çalışan Abhazya‘ya yardımlarına devam ediyor.

Dayanışma Komitesi‘nin feshedilmesi ise akılcı bir düşünce değildir. O, bugünde, yarında, Abhazya ve Abhaz Diasporası için gerekli bir kuruluştur. Bu benim düşüncemdir. Çalışmalarını daha aktif hale getirmek ise, o ayrı bir sorudur.

Peki, orta ve yaşlı nesil Abhazya’da yaşamayı istemiyorlar mı? Dönmeyi düşünmüyorlar mı?

Biliyorum ki, bazıları Abhazya’ya yerleşmeye düşünüyorlar. Ancak düşünmek ve hareket etmek arasında büyük fark vardır. Maalesef aktif hareketlenme göremiyoruz. Geriye dönüş sorunu çok zor bir sorundur. Bir yeri bırakıp ve başka bir yere (ana vatanına da olsa) taşınıp yerleşmenin kolay olmadığını biliyoruz. Bu bir kahramanlıktır. Ama bildiğimiz gibi herkes kahraman olamıyor. Tabii ki bu sorun sadece kahramanlıkla ilgili değil, bir sürü global nedenleri de vardır.

Şimdi Türkiye’de yaşayan Abhazlar göçmenlerin beşinci ya da altıncı nesildir. Onlar Türkiye’yi, doğdukları, büyüdükleri, aile oluşturdukları, işe ve bir işe başladıkları, arkadaşları, akrabaları, evleri ve geniş arsaları oldukları ülke olarak görüyorlar. Kısaca kendileri için iyi yaşamları bulunuyor. Türkiye onların için, sürgüne uğrayan atalarına kapılarını açan ve yardım eden ülkedir. Binlerce Abhaz, Türkiye Cumhuriyeti için yaşamını verdi. Türkiye’deki Abhazlar gururla duruyorlar. Bu sadece Abhazların etnik özelliklere bağlı olan bir şeyi değildir Onlar diyorlar ki: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan sosyal topluluğun bir parçasıyız ve bu ülkede mutlu yaşamaya hakkımız var’. Bunda doğru olan çok.

Diaspora insanlarımızdan askerler ve politikacılar belli zamanlarda Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde önemli görevlerde yer almışlardır. Abhazlar ve diğer Kafkas Göçmenler Türkiye Cumhuriyeti oluşmasında önemli yer almışlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün yoldaşlarının arasında Abhaz kökenli kardeşlerimiz de vardı. Rauf Orbay (Aşharua) onlardan biridir. Görünen her şey Diasporadaki kardeşlerimizin Türkiye ile bağlarını güçlendiriyor.

Onlar için Türkiye vatan oldu, bunda zamanında bir katkısıdır. Ama vatandan daha önemli bir şey vardır, bu da Anavatandır. O da Kafkasya’daki Abhazya’dır. Abhaz halkının derin kökleri buradan başlıyor. Dünyanın sadece bu ülkede gururla ve emin bir biçimde ‘bu bizim ülkemiz, burada eski tarihimiz ve kültürümüz başlıyor ve biz bu toprakların sahipleriyiz’ diye söyleyebiliriz. Eminim ki, yabancı ülkede mutlu olabileceğine inanan insan, hatalı düşünüyor ve yeryüzünden kaybolma ihtimali çok yüksektir. Bu konuda Tanrı bile güçsüz kalır. Efsaneye göre Tanrı kendine sakladığı toprağı Abhazlara verdi. Bu doğruysa kendi mutluluğumuzu sadece bu Tanrının cennet topraklarında bulabiliriz.

Abhazya - Abhazların ülkesidir. Sadece bu ülkede ulus olarak kendimizi koruyabiliriz, sadece Abhazya’da kendi kimliğimize sahip olabileceğiz ve sadece burada asimile olmadan kendimizi dünyaya tanıtabileceğiz.

Abhazya’da tarihi eski olan halkımız, tüm gücüyle kültürünü geliştirip, Abhazya’yı modern dünyanın eski medeniyeti olarak tanıtabilecektir. Her şey bize bağlı, bizim inancımıza, düşüncülerimize ve kendi bilinçlerimize! Allah bizi korusun.....!

Kaynak: Ajans Kafkas

Üzerinden kara bulutların hiç eksik olmadığı, Ortadoğu'dan sonra dünyanın en çalkantılı bölgesi...

Sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla emperyalistlerin her dönem ilgi gösterdiği Kafkasya, patlamalarla, sıcak çatışmalarla anılıyor.

Daima dünyanın gündeminin ilk sıralarında yer alıyor.

7-8 Ağustos 2008 gecesi...

"Anayasal düzeni tesis etmek" gerekçesiyle Gürcü ordusu, 15 yıldır de facto biçimde bağımsız olan özerk bölgelere karşı bombardımana girişti.

Savaş sonrası, Abhazya ve Güney Osetya'nın tanınmasıyla Kafkasya'da yeni bir dönem başladı.

Başlayan yeni dönemi, önümüzdeki yıllar içerisinde Doğu Karadeniz'deki politik gelişmelere ortak olacağı belirtilen Abhazya'nın seçimler öncesi / sonrası durumu ve Türkiye'ye bakışını şimdiye kadar dört ülke tarafından tanınan Abhazya'nın milletvekili Soner Gogua ile konuştuk.

14 Ağustos 1992 tarihinde Gürcistan ile Abhazya arasında yaşanan çatışmalar sırasında Tiflis'e karşı mücadele vermek üzere Abhazya ya giden ilk gönüllü grubunda yer alan 1971 Sakarya doğumlu Soner Gogua, savaşın başından sonuna kadar aktif mücadelede yer aldı.

Savaş sonrası Gagra'da Vali yardımcılığı görevinde bulunan Gogua, 3 sene önce yapılan Parlamento seçimlerinde milletvekili seçildi.

Gogua, halen Sochum San. ve Tic. Odası Türkiye Ticaret Bölüm Başkanlığı ve Abhazya Parlamentosunda Yurt Dışındaki Soydaşlar ile ilgili Komisyon başkanlığını yürütüyor.

Türkiye'nin Abhazya'yı tanıyacağına inanıyorum

Türkiye'nin bölgede izlediği politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemde Türkiye'nin Kafkasya politikasının değiştiğini görüyoruz. Özellikle savaş sonrasında Başbakan Erdoğan'ın Moskova ziyareti, ardından yüksek tonajlı Amerikan Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine izin verilmemesi gibi birçok konuda ortaya koyduğu tavır, Türkiye'nin dik duruşunu ve bölge barışı için çabalarını göstermektedir. Ama özellikle Ahmet Davutoğlu'nun geldiği dönemden sonra Kafkasya'ya gerçekten farklı bir bakış açısıyla yaklaşılmaya başlandı. Bunu sadece orada değil Ermenistan ve Azerbaycan konusunda da gördük. Özellikle Ünal Çeviköz'ün ( Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı idi) ziyaretinde artık problemin tek tarafının Gürcistan olmadığı ve Abhazya ile ilişkilerin geliştirilmesi, diyalog ortamının oluşturulması gerektiği ortaya çıktı. Ünal Çeviköz'ün ziyaretinde bunların yanı sıra ayrıca her iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, uçak seferlerinin başlatılması gibi konular gündeme geldi. Aynı şekilde biz de Türkiye ziyaretlerimizde dışişleri yetkilileri ve parlamenterlerle bu konuları konuşuyor, önümüzdeki dönemde yapılabilecek ortak projeleri tartışıyoruz.

Ankara'nın savaş sonrası tutumunu...

Olumlu buluyoruz. Türkiye'nin Gürcistan'a bakış açısı; hepimizin bildiği gibi Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü temel alan bir bakıştır. Ama son dönemde bunun çok dile getirildiğini görmüyoruz. Osetya ve Abhazya haricindeki bölgede tabii ki Gürcistan'ın toprak bütünlüğü korunmalıdır. Ama özellikle Avrupa ülkelerinin yapmış olduğu açıklamalarla Türkiye'nin açıklamalarını karşılaştırdığımızda Ankara'nın daha olumlu, daha barışçıl bir politika izlediğini görebiliyoruz.

Komşularımızla ilişkilerimizi geliştireceğiz

Abhazya'nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ülkemizi güzel günler beklemektedir. Başlamış olduğumuz maraton uzun bir maraton. Bağımsızlığımızın tanınma süreci, uzun bir süreç. Bizim komşularla geliştireceğimiz ikili ilişkiler önümüzdeki yıl içerisinde gelişecektir. Gelecek yıl Türkiye ile ortak pek çok ekonomik proje gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Bu ekonomik projelerin ardından geliştirilecek sosyal ve kültürel ilişkilerden sonra nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti'nin Abhazya'nın bağımsızlığını tanımasının gerçekleşeceğine inanıyorum. Bunu dile getirdiğimde, bazı insanlar bunun mümkün olmadığı yorumunu yapıyorlar ama birkaç yıl önce de Rusya'nın Abhazya'yı tanımayacağı söyleniyordu. Çeçenistan başta olmak üzere Rusya'nın Kafkasya'daki bazı problemleri dolayısıyla böyle bir şeyin olamayacağı söyleniyordu ama bugünkü gelişmeleri hep beraber görüyoruz. İleriki tarihlerde Türkiye'nin de Kafkasya politikalarının değişeceğine ve nihai olarak tarih boyunca Türklerin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun arkasında olmuş Kafkasların ve onların da bir parçası olan Abhazya'nın bağımsızlığını tanıyacağına inanıyorum.

Şimdiye kadar kaç ülke Abhazya'yı tanıdı?

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Pasifik ada devleti olan Nauru Cumhuriyeti'nin de tanımasıyla birlikte, Abhazya Cumhuriyeti'ni tanıyan ülkelerin sayısı dört oldu. Abhazya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilk tanıyan Rusya Federasyonu oldu; ardından Nikaragua, daha sonra da Venezuela tanıdı.

Nasıl bir süreç sizi bekliyor?

Abhazya'nın komşusu olan diğer devletlerin de tarihine bakarsak tanınma sürecinin gerçekten uzun bir süreç olduğunu görebiliriz. SSCB'nin kurulduğu dönemde de SSCB tanınma meselesini uzun bir süre yaşamıştı. Ama sonunda tanınmak zorunda kalındı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kardeşi KKTC'yi, Azerbaycan, Pakistan gibi ülkelere bile tanıtmak mümkün olmadı. Bir dönem Avrupa'nın sömürgesi olan bazı Arap ülkelerinin tarihlerine baktığımızda çoğunluğunun uzun bir süre tanınmadığını ama zamanla onların da tanındığını görüyoruz. Bunlardan biri de Cezayir'dir. Cezayir, Fransa'dan bağımsızlığını ilan ettiğinde uzun bir dönem Türkiye tarafından da tanınmadı. Hatta bu durum, Arap âleminde uzun bir dönem bir sorun teşkil etti. Ama Cezayir nihayetinde tanındı. Küçücük bildiğimiz Abhazya'mızın kısa dönemde BM içerisindeki dört ülke tarafından tanınmasını da biz dışişlerimizin bir başarısı olarak görüyoruz.

Gelecek yıl önemli gelişmeler yaşanabilir

KKTC ile Abhazya benzetmesine nasıl bakıyorsunuz, Kuzey Kıbrıs'ın yaşadığı süreci Abhazya da yaşar mı, sizce?

Tabii her ülkenin kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi ortamı var. Abhazya'yı Karabağ ile Kıbrıs'la ya da başka bir yerle karşılaştırmak doğru olmaz. Biz de en azından çok eski tarihlerden beri kendi topraklarımızda özgür olarak yaşadık. KKTC ile son dönemlerde ilişkilerimiz son derece iyi. Sizlerin de yakın takip ettiğinizi düşünüyorum; Sayın Talat Abhazya'yı iki kere ziyaret etti. Bu ziyaretlerin ikisi de resmi düzeydeydi. İlk ziyaretinde parlamenterlerimizle ve dışişleri bakanımızla görüştüler. İkinci ziyaretlerinde de ekonomik bir platforma katılmak için gelmişlerdi.

Evet, Kuzey Kıbrıs'la bizim benzer yönlerimiz var. Kıbrıs'ta da bir diaspora meselesi var. Rumların geriye dönüşü, oradaki mal ve arazilerinin geri alınması söz konusu... KKTC'nin Türkiye ile olan ilişkileriyle Abhazya'nın Rusya ile olan ilişkileri arasında birtakım benzerlikler var. Ama benim için oradaki politikaların çok farklı bir yönü var tabii ki. Bildiğiniz gibi şu an Kıbrıs'ta her iki tarafın birleşip ortak bir devlet kurması olasılığından bahsediliyor. Bu bir ihtimaldir. Şu an Kıbrıs'ta her iki tarafın birleşip ortak bir devlet kurması olasılığından bahsediliyor. Bu bir ihtimaldir. Bu birleşme olmadığı takdirde KKTC'nin tanınması konusunda değişik bir politika benimsenmesi söz konusu. Bu koşulda Türkiye de dış politikasını değiştirebilir. Bu durumda Türkiye'nin hem Abhazya ile ilişkileri, özellikle de Rusya ile olan ilişkileri çok önemli olacaktır. Bu açıdan dışişleri heyetimiz, Kuzey Kıbrıs'ı geçenlerde ziyaret etti. Şubat-Mart ayı içerisinde Rus parlamenterlerin de bulunduğu bir heyet Kıbrıs'ı ziyaret edecek. Bölgedeki politikalar her zaman hızlı bir şekilde değişebilir. Bu ihtimallere her zaman hazır olmamız lazım.

Abhazya kendi başına ayakta durabilecek mi?

Kesinlikle. Abhazya 8600 kilometre kare bir toprak üzerine kurulan bir devlet ve 350 bin nüfusa sahiptir. Bu nüfus eğer kendi kendine bırakılırsa ve sadece Türkiye tarafından ambargo kalkarsa, kendi imkânlarımızla ülkemizi kalkındırmamız mümkün.

Abhazya'nın gelir kaynağı nedir?

En başta gelir kaynağımız turizm. Bir ülke düşünün ki, daha sıkıntılı günlerinde bile bir buçuk milyon turist çekebilmiş. Ki bunların çoğunluğunu da Rus turistler oluşturuyor. Turizm, diğer ekonomik alanları da canlandıran bir sektör. Hem turizm potansiyeli açısından, hem bölgenin Rusya pazarına yakınlığı açısından hem de gelişen Rusya-Türkiye ilişkileri arasında bir köprü vazifesi görmesi açısından Abhazya'nın kendi imkânları var. Petrol kaynakları, orman ürünlerimiz, kömür işletmelerimizle Abhazya çok zengin bir potansiyele sahip. Bu potansiyeli hem Türkiye'ye hem Rusya'ya satmak sözkonusu. Bu açıdan Abhazya ekonomisinin çok hızlı bir şekilde kalkındığını beraberce göreceğiz.

Söz turizmden açılmışken, Türk turist Abhazya'ya hangi yolla gidebilir?

Çok girişli çıkışlı vize alınarak Rusya üzerinden gelinebiliyor. Türkiye ile Abhazya arasında direkt uçuş seferleri yok. Turistler genellikle Rusya üzerinden geliyor Abhazya'ya.

Abhazya devlet yapısını oluşturabildi mi?

SSCB'nin dağılması sonrasındaki yeni gelişen sistem, ardından 1991-92 senesinde başlayan Gürcistan'la savaş ve savaştan sonra devam eden ambargo gerçekten Abhazya'nın yakın tarihinin sıkı dönemleriydi. Ama bu dönemde bile Abhazlar hem devlet yapılarını, hem de demokratikleşme sürecinde gerekli olan adımları atmayı ve kurumları kurmayı başarabilmişlerdir. Bugün tüm parlamentosuyla, hükümetiyle ve muhalefetiyle, tüm kurumlarıyla 12 Aralık'ta yapılan seçimle de Abhazya'nın gerçekten doğru yolda olduğunu göstermiştir. 250 bin nüfusluk Abhazya'da halkın yüzde yetmiş üçünün seçimlere katılmış olması, yirmi iki ayrı ülkeden doksan sekiz uluslararası gözlemcilerin de katılımıyla beş başkan adayıyla seçimlere girilmiş olması Abhazya'nın demokratikleşme sürecinde doğru yolda olduğunu göstermektedir.

Güvenlik sorunu anlaşmalarla çözüldü

Güvenlik endişesi taşıyor musunuz?

Rusya bugün Abhazya'nın bir numaralı stratejik ortağıdır. Rusya ile yapılan güvenlik anlaşmalarıyla Abhazya'nın en önemli sorunlarından biri olan güvenlik problemi bugün için çözülmüştür. Güvenlik problemini çözemeyen bir ülkede ne ekonominin yapılanması, ne üretimin kalkınması ne de nüfusun çoğalması gibi problemler çözülebilir. Bu açıdan Abhazlar olarak bizim ilk etapta güvenlik problemini çözmemiz çok önemliydi. Ağustos ayında yaşanan Osetya olaylarında Rusya'nın haklı ve yerinde müdahalesi ve ardından Abhazya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanınması sonrası yapılan anlaşmalarla bugün Abhazya'ya yapılacak en ufak bir saldırı Rusya'ya yapılmış sayılacak ve Rusya'ya müdahale hakkı doğacaktır. Rusya kilit anlaşmalarla Abhazya'nın bağımsızlığını garanti altına almıştır.

Bunun karşılığında Rusya'ya ne verildi?

Bunun karşılığına Abhazya, Rusya'ya topraklarında askeri üs kurma izni vermiştir. Bu askeri üssün açılmasından sonra yapılan anlaşmayla da Abhazya ve Gürcistan sınırı Abhaz ve Rus askerlerle birlikte korunmuştur. Bu anlaşma sadece Abhazya ile Gürcistan sınırı için geçerlidir, Rusya Abhazya sınırı için geçerli değildir. Geçenlerde yaptığımız bir anlaşmayla deniz sınırını da bu anlaşmaya dâhil ettik.

Niçin?

Son dönemlerde Türkiye'den çıkıp Abhazya'ya gelmekte olan ticaret gemilerine Gürcistan'ın müdahalelerinden dolayı bu kararı almak zorunda kaldık. Bu olay Abhazya'nın bütçesine büyük oranda zarar verdiği gibi Türkiye'nin de prestijine zarar vermektedir. Bunun haricinde Rusya ile aramızda yapılması gereken daha çok anlaşma var önümüzde. Çünkü bağımsızlığımızın tanınma kararı Ağustos olayları yüzünden biraz da aceleye geldi. Oysa çifte vatandaşlık anlaşması, ortak gümrük geçişlerinin rahatlatılması ve bankacılık sistemi gibi birçok konuda anlaşma yapılması gerekiyor. Bu anlaşmaların ardından Rusya'dan yatırımcılar gelip ekonomimizin kalkınmasına yardımı olacaktır. Tabii sadece askeri ve politik anlaşmalar değil, Rusya ile beraber takip ettiğimiz bölgenin barış ve istikrarını yakından ilgilendiren ortak bir takım ekonomik projelerimiz de var.

Moskova ile yapmayı planladığınız ortak projeler nelerdir?

Bunlardan bir tanesi havayolunun kullanımı. Rusya'nın güneyinde şu an hem alan olarak, hem altyapı olarak en sağlam havaalanı Sohum bölgesinde bulunmaktadır. Sohum bölgesindeki bu havaalanı, Türkiye'deki yap-işlet-devret modeliyle yirmi seneliğine Rus şirketlerine vererek en kısa zamanda önümüzdeki yaza kadar Moskova- Sohum uçak seferlerini başlatarak hizmete girecektir.

Niçin yap-işlet-devret modeli?

Yeni yapılanan Abhazya ekonomisi şu an gerekli altyapıyı oluşturacak maddi güce sahip değil. Çünkü ülkenin eğitimden sağlık alanına kadar bütün alanlarda yatırıma ihtiyacı var. Bu anlamda dış yatırım olarak Rusya'nın yatırımı önemlidir. Daha da en önemlisi Abhazya henüz birçok ülke tarafından tanınmadığından dolayı Abhazya'nın kendi uçuş kodu bulunmaması. Rus şirketlerine verilen bu yap-işlet-devret sistemiyle Rusya'nın hava kodunu kullanarak Sohum-Moskova seferlerine başlamamız mümkün olacak. Bunun harici demiryolunun Rusya ile ortak kullanımı vardır. 2014 senesinde, Abhazya'nın hemen yanındaki komşu ülkede kış olimpiyatları gerçekleştirilecek ki Rusya buna çok önem vermektedir. Kendi imajlarını dünyaya gösterebilmek için gerçekten üzerine titredikleri bir projedir. Ama bu projede tüm bölgede inşaat sektörü hızlı bir şekilde gelişecektir

Şu anda Gürcistan ile herhangi bir ilişkiniz var mı?

Şu an itibariyle ilişkiler kesik durumda. Gürcistan'la yeniden görüşmelerin başlayabilmesi için iki ülke arasında saldırmazlık paktının imzalanması gerekiyor. Bu anlaşma imzalanmadan ne göçmenlerin Abhazya'ya geri dönüşü ne de diğer sosyal-ekonomik projelerin görüşülmesi mümkün değil.

Kaynak: Milli Gazete

Şamil Basayev ile Abhazya savaşına da katılan Hacerat, o dönemde Türk kamuoyunda Çeçen cihadına yönelik büyük bir sempatinin olduğunu belirterek; “Meydanlar doluyordu, hassasiyet yüksekti. Şimdi Cihad bölgeleri öksüz kaldı” diye konuştu.

 Avrasya Feribotunun kaçırılması olayını gizli kalmış yerlerini Vakit’e anlatan Tekir gemi kaçırmanın da en uygun yol olduğunu söyledi. Tekir; “Bu vesile ile hiçbir masum zarar görmedi. Tüm personel ve yolcular bizim PKK’lı olmadığımızı ve Çeçen cihadına destek vermek için bunu yaptığımızı anlayınca bize destek verdiler. Herkes bizi birer kahraman gibi karşıladı. Bizi teslim alan da, bize ceza veren de teşekkür etti. Polisler, savcılar, hâkimler, halk bize sahip çıktı. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan bile bizi cezaevinde ziyaret etti” diye konuştu.

Röportaj: Mustafa Uzun

Hacerat; “Cumhurbaşkanımız Cevher Dudayev’in mesajı gemide bize ulaştı. Şehit Dudavey bize; ‘Eylem başarıya ulaştı. Erbakan hocayı zor durumda bırakmayın, teslim olun’ dedi. Biz de bunun üzerine teslim olduk” dedi.

Uğur Dündar’ı gemiye alma nedenlerinin onun geldiği helikopteri alıp, kaçmak olduğunu ilk defa bir basın kuruluşuna açıklayan Erdinç Tekir; “Ama Şehit Dudayev’den mesaj gelince vazgeçtik, teslim olduk. Uğur Dündar’dan çektiği kasetleri istedik. Vermeyince de biraz tartakladık” dedi.

3.5 yıl cezaevinde kalan Hacerat; “Şamil, Abhazların yardımına koşmuştu. Kafkas milletleri sözlerinden ve imzalarından döndüler. Bu, Şamil’i kırmıştı. Biz son 5 Cumhurbaşkanımızı şehit verdik ama Cihat asla bitmez” dedi.

Yalnız Kurt Salman Raduyev ve 250 Mücahit, Rus Hava Kuvvetlerine ağır bir darbe vurmuş ve geri çekilirken Pervomayskaya’da kuşatılmışlardı. Bu kuşatmanın kaldırılması ve Çeçen cihadına dünyanın dikkatini çekmek için 9 kişi, Trabzon limanından Avrasya Feribotunu kaçırdılar. Bu olay Türk ve dünya kamuoyunda büyük yer buldu. Gemi, maksat hasıl olduktan sonra İstanbul’da teslim edildi ve eylemciler tutuklandı. İşte bu eylemcilerden Erdinç Tekir (Hacerat) ilk defa konuştu. 3.5 yıl hapis yatan Tekir, Çeçen cihadına ilgisinden beraber savaştığı Şamil Basayev’e, Avrasya Feribotunun gizli kalmış yönlerinden Çeçen cihadının bugününe kadar her şeyi Vakit’e anlattı. Buyrun;

ŞAMİL BASAYEV, HER ZAMAN ORDUNUN EN ÖNÜNDE YÜRÜRDÜ

Çeçen cihadına nasıl katıldınız?

1992’nin yaz ayında Abhazya – Gürcü savaşı başladığı zaman ben esnaftım. Zulümlerden haberdar olunca ben de elbette katkıda bulunmak istedim. Şamil Basayev, bu savaşa katılmıştı. Bana; “ya maddi yardım yapmalısın, ya da silah filan göndermelisin” dediler. Bunun üzerine ben direkt savaşa dahil olma kararı aldım.

Nasıl gittiniz?

Biz o süreçte MGV’deydik. MGV’den gençler bizi dualarla uğurladılar. Biz de Şamil Basayev’in grubuna katıldık.

Şamil Basayev’i yakından tanıdınız. Türkiye’de de Basayev çok sevilir. Bir de sizden dinleyelim. Nasıl biriydi Şamil Basayev?

Çok alçak gönüllü ve kahramandı. Çernobil Nükleer Santralindeki kaza nedeniyle saçlarını kaybetmişti. Sosyalist eğitimle büyüdü. Boris Yeltsin ile birlikte tankların üstüne çıkan ekiptendi. Abhazya’ya 1.000 kişi ile geldi. Çok güzel bir ordusu vardı. Yanında sağlam isimler vardı. Siz de sağ kolu olan Rizvan ile Bakü’de görüşmüşsünüz.

Evet. Peki, Şamil Basayev askerlerine karşı nasıl davranıyordu?

O, kendisini değil hep askerlerini korudu. Askeri keşifleri dahi kendisi yapardı. Zaten bir bacağını da bu keşiflerin birinde kaybetmişti. O komutandı lakin en önde gidip, etrafı gözlerdi.

Yakalanmaz mıydı?

Simsiyah bir giysisi vardı. Tek parçaydı. Onu giyip geceye kendini teslim ederdi. O, özel bir elbiseydi. Gece onunla düşman hatları arasına sızar, eksik yönleri tespit eder ve ertesi gün oralardan saldırırdı. Boş yere askerini tehlikeye atmazdı. Haksızlığa da asla tahammül edemezdi. Kısas’a özel önem verirdi. En yakın dostuna da kısas uygulamaktan hiç çekinmedi. Tüm askerleri ile tek tek ilgilenirdi. Kendisi ilgilenemediği zaman da Rizvan ona yardımcı olurdu. Kin gütmezdi ve esirlere iyi davranırdı. Türkiye’den gelenlerle özellikle ilgilenirdi. Türkiye’yi ve Osmanlı’yı çok severdi. Bizimle sohbet etmek isterdi her zaman.

BASAYEV, ABHAZYA’DA, BOSNA’DA, AZERBAYCAN’DA, ÇEÇENİSTAN’DA VE KEŞMİR’DE CİHAT ETTİ

Abhazya Savaşında neler oldu?

Şamil orada tüm Kafkas Milletlerini birleştirdi. Bu çok önemli. Kuzey Kafkasya Konfederasyonu resmen kuruldu. Tüm milletlerin temsilcileri buna imza attı fakat hiçbiri bu anlaşmaya uymadılar daha sonra. Abhazya savaşı kazandı ve savaş bitti.

İslami bilinç nasıldı?

Maalesef o savaşta çok azdı. Müslümanlar savaşıyordu ama belki 1, 2 kişi ancak namaz kılıyordu. Kimse bilmiyordu ki. İslami bilinç yoktu yani. SSCB yeni dağılmıştı.

Peki, Basayev?

O cihada hiç ara vermedi. Abhazya’dan sonra Azerbaycan’a gitti. Sonra Bosna’da cihada katıldı. Bir ara Keşmir’e gitti. Hiç durmadı.

Siz?

Ben Abhazya savaşında astsubay olarak görev yaptım. Kendim de Abhazyalıyım. Sınır görevindeyken 1994 yılında Rusya – Çeçen savaşı ortaya çıktı. Hemen tabur komutanına; “Çeçenler buraya geldi ve bizi kurtardı. Şimdi sıra bizde” dedim. Komutanım; “Biz gidersek burayı kim koruyacak? Hem Rusya çok güçlü” dedi. Çeçenler bizi kurtarmak için yüzlerce şehit vermişlerdi fakat bizimkiler gitmediler. Ben dayanamadım ve Çeçen cihadına katılmak üzere yola çıktım. Direkt gidilemediği için Türkiye’ye döndüm. Oradan Azerbaycan’a geçtim. Çeçenistan’a giderken bizi sattılar. Ruslara teslim ettiler. Şamil ile birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı buldular. Bizi hücreye attılar. Bir süre hücrede kaldıktan sonra bir şekilde kurtulduk ve Türkiye’ye geri döndük.

AVRASYA FERİBOTUNUN KAÇIRILMA OLAYINDA ŞİFRE “DÜĞÜN VAR”

Türkiye’de ne yaptınız?

Ben, Çeçenistan’a gitme yolları ararken Muhammed Tokcan aradı bir gün. “Düğün var” dedi. Düğün dediği Avrasya Feribotu’nun kaçırılması olayıydı.

Avrasya Feribotu’nu neden kaçırdınız?

Biz, bu eylem ile öncelikli olarak Salman Raduyev’in ekibi üzerindeki kuşatmaya dikkat çekmek istedik. Salman Raduyev, Pervomayskaya’da mevcut olan büyük Rus Hava Birliğine saldırmış ve birliği dağıtmıştı. Geri dönerken bir mevkide sıkıştırıldılar. Sivil halkı da ayırmaksızın Ruslar bu bölgeyi bombalıyordu. Biz, dikkatleri kendi üstümüze çekmek için kaçırma olayını hızlandırdık. Ama asıl amacımız elbette Çeçen cihadını dünya gündemine sokmaktı.

Neden bir gemi kaçırdınız?

Bu en uygun yoldu. Hiçbir masum zarar görmedi. Kimsenin canı yanmadan bu eylemi yaptık ve hamdolsun büyük bir başarı elde ettik.

YOLCULAR VE MÜRETTEBAT BÜYÜK DESTEK VERDİ

Gemiyi nasıl kaçırdınız?

Açıkçası plan program yoktu. Acele ettik. Pazar günü otobüse bindik, pazartesi limana geldik. 9 kişiydik ve benim tanımadığım kişiler de vardı. Önce Kardelen diye bir gemiyi kaçıracaktık, olmadı. Geç kaldık bazı nedenlerden dolayı.

Peki, gemide neler oldu?

Tüm personel ve yolcular bizim PKK’lı olmadığımızı ve Çeçen cihadına destek vermek için bunu yaptığımızı anlayınca bize destek verdiler, yardımcı oldular. O gemide çok samimi bir ortam oluştu. Fotoğraflar filan çektirdik gemidekilerle ve yolcuların da tavsiyesiyle İstanbul’a gitmeye karar verdik.

UĞUR DÜNDAR’I GEMİYE HELİKOPTER KAÇIRMAK İÇİN ALDIK

Uğur Dündar?

Kimse bilmez ve ilk defa burada açıklıyorum. Biz Uğur Dündar’ın helikopter ile gelmesini, helikoptere el koyup, gemiden kaçmak için izin verdik. Eğer liderimiz şehir Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev; “Teslim olun” demeseydi biz o helikopter ile kaçacaktık.

Bilinmeyen bir başka şey de sanırım siz Uğur Dündar’ı tartaklamışsınız?

(Gülerek) Evet. Çektiği kasetleri istedik, vermedi. Biraz tartaklamak zorunda kaldık, çünkü çok kişinin başını yakabilirdi. Gerçi o, kameramanın sırtına bantlayarak bir kaset kaçırdı. Biz bu arada pazarlıklara devam ediyorduk.

Neydi pazarlık konunuz?

Pervomayskaya’da devam eden kuşatmanın kaldırılmasını istiyorduk.

Nasıl teslim oldunuz?

Ali Yandır, Cumhurbaşkanımız Cevher Dudayev’in mesajını getirdi bize. Video kayıt yapılmıştı ve biz sonra bu kaydı internet ortamına aktardık. Şimdi youtube’de var bu kayıt.

DUDAYEV: “ERBAKAN HOCAYI ÜZMEYİN, TESLİM OLUN”

Mesaj neydi?

Dudayev bize eylemin başarıya ulaştığını ve Türk yetkililerine teslim olmamızı söylüyordu. O süreçte iktidarda Erbakan Hoca vardı ve Dudayev; “Erbakan hocayı zor durumda bırakmayın, teslim olun” dedi. Şehit Cumhurbaşkanımız Dudayev bize; “Hocayı üzmeyin, teslim olun. Size çok teşekkür ediyorum” dedi. Biz bunun üzerine teslim olduk.

Emniyet güçleri size nasıl davrandılar?

Çok çok iyi. Herkes bizi birer kahraman gibi karşıladı. Bizi teslim alan da, bize ceza veren de bize teşekkür etti. Polisler, savcılar, hâkimler, halk bize sahip çıktı. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan bile bizi cezaevinde ziyaret etti. Bu bizi müthiş etkiledi. Devlet bize o süreçte sahip çıktı. Halkın büyük desteğini gördük.

Siz içeride ne kadar yattınız?

Biz 9 kişiydik. 8 yıl, 10 ay 20 gün ceza verdiler ama 3.5’ar yıl yatarı vardı. 9 kişiden 5’i hapishaneden kaçtılar. 3 kişi bugün Abdullah Öcalan’ın yattığı İmralı’daydı ve 2’si kaçtı. Biz 4 kişi 3.5’ar yıl yattık. 8 cezaevi değiştirdim. Her gittiğimiz yerde çok iyi karşılandık. Polisler bizi gözleri yaşlı bir şekilde uğurladılar.

9 eylemciden Roki Gitsba, 2007 yılında, Viskhan Abdurrahmanov ise geçtiğimiz günlerde Bakü’de bir mescitte katledildi. Siz endişeli misiniz?

Hayır, asla. Allah her şeyi en iyi bilendir.

CİHAD BÖLGELERİ ŞİMDİ ÖKSÜZ KALDI

Şimdiki durum nasıl?

Tam tersi. O zamanlar hassasiyet vardı. Filistin, Afganistan ve Çeçenistan davasına insanlar gözyaşı döküyorlardı. Beyazıt meydanında kimse yok şimdi. Afganistan’da, Irak’ta yüz binler katlediliyor ama Türkiye’den ses yok. Müslümanlar iktidarla imtihan oluyorlar. Daha önce bunlar olsaydı cihad bölgelerine dualar, gözyaşları, paralar ve insanlar giderdi. Şimdi kimse gitmiyor. Cihad bölgeleri bu dönemde öksüz kaldı.

Çeçenistan şimdi nasıl?

Cihat devam ediyor. Mücahitler söylenilenlerin aksine istedikleri yere ve kişiye operasyon düzenleyebiliyorlar. Şimdi kış geldi, bu nedenle operasyonlar mecburen azaldı lakin cihat devam ediyor. Kadirov’un askerleri ve Ruslar zor durumda. Göz boyuyorlar sadece. Yeni dönemde Rusya içlerine de operasyonlar düzenlenecek. Rus halkı, zalimlere verdiği desteği çekmeli.

ŞAMİL KAFKAS MİLLETLERİNE KIRGIN BİR ŞEKİLDE GİTTİ

Bu arada size neden Hacerat diyorlar?

Abhazya’da yaşayan bir halk kahramanının adıdır Hacerat. Zalim bir prensi öldürür ve sonra dağlara çıkıp zenginden alıp fakire verir. Halk onu çok sever. Ben de Hacerat’ın giydiği başlığı giyerdim cihat esnasında. O Kafkas başlığı dolayısı ile bana bu adı taktılar.

Şamil kırgın mıydı Kafkaslara?

Evet. O Abhazların yardımına koşmuştu. Kafkas milletleri sözlerinden ve imzalarından döndüler. Bu, Şamil’i kırmıştı. Bu nedenle Şamil; “Cihada tek bir Abhazyalı katıldı. O da eşim” derdi. Şamil’in eşi Abhazyalıdır.

Peki, siz?

Biz de Abhazyalıyız fakat Türkiye’den gittik. Çeçenler tüm Kafkas halklarının ihanetine uğradılar ve ben de kırgınım onlara.

ÇEÇEN CİHADINI TÜRKİYE’DE UNUTTURMAK İSTİYORLAR

Türkiye’de Kadirov için bazı imaj çalışmaları yapılıyor…

Evet. Kadirov büyük paralar vererek Türkiye’deki imajını düzeltmeye ve ihanetini saklamaya çalışıyor. Birileri de buna alet oluyorlar. Rusya, Türk kamuoyundaki Çeçen desteğini bitirmek istiyor. Çeçenistan cihadını unutturmaya ve susturmaya çalışıyorlar. Çeçen cihadına en büyük desteğin Türkiye’den geldiğini biliyorlar ve bu desteği bitirmeye çalışıyorlar. Dışarıdaki mültecilerin Çeçen cihadına verdiği desteği de bildikleri için o mültecilerin Çeçenistan’a dönmesini istiyorlar. Dönseler sadece iyi fakat asla cihada katılmışları sağ bırakmıyorlar. Korkuyorlar tekrar kendilerine karşı savaş yapılmasından ve birer bahane ile ortadan kaldırıyorlar. Dönen Mücahitler bir süre sonra ortadan kayboluyor.

İSLAMİ CAMİADAN BİRİLERİ DE BUNA ALET OLUYOR

Buna İslami camiadan da birileri alet oluyor. Bir takım gazetecileri filan oralara götürüp allayıp pulladıkları ortamları gösteriyorlar. Bunları havaalanından alıp, istedikleri yerleri gezdirip geri gönderiyorlar.

Devletlerarası bir takım anlaşmalar gereğince de cihat ve mücahitler harcanmak isteniyor. O milletvekilleri Allah’a bunun hesabını verecekler elbette.

ÜST ÜSTE 5 CUMHURBAŞKANI ŞEHİT OLAN BAŞKA BİR MİLLET VAR MI?

Çeçen cihadı devam edecek mi?

Elbette. Cihat asla bitmez. Biz son 5 Cumhurbaşkanımızı şehit verdik. Böyle bir şey hiç dünya tarihinde oldu mu? Üst üste, meşru ve kabul edilmiş cumhurbaşkanlarımız şehit düştü. İmam Şamil ne demişti; “Çeçenya’da tek taş ve tek adam kalsa da bu cihat devam edecek.” Dudayev de; “Biz 50 yıllık bir savaşa giriyoruz. Ona göre hazırlandık” demişti. Henüz bunun 15 yılı geçti. Daha 35 yıl var ve Rusya bu savaştan bıktı. Bir avuç Çeçen’i aşamadılar. Onlar ve işbirlikçileri daha fazla dayanamazlar.

AVRASYA FERİBOTUNU KAÇIRMA OLAYI NASIL OLMUŞTU?

16 Ocak 1996’da Trabzon’dan Rusyanın Soçi limanına hareket etmekte olan “Avrasya” feribotuna baskın düzenleyen eylemciler, gemideki 33’ü Türk 177 yolcu ve 55 mürettebatı rehin aldı. Grubun lideri Muhammed Tokcan, Rus askerlerinin kuşatması altındaki 250 Çeçen Mücahidi kurtarmak için bu eylemi yaptıklarını açıkladı. Eylemciler 19 Ocak günü saat 12.00de Avrasya feribotunu İstanbul Boğazının Karadeniz çıkışına getirdiler. Burada güvenlik güçleriyle yaptıkları pazarlık sonunda saat 17.00’de teslim oldular. Eylemciler, 7 Mart 1997′de İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 8 yıl 10 ay 20 gün ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Bu arada, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın 12 Şubat 1997′de eylemcileri Kocaeli Ceza ve Tutukevi’ni ziyaret etmesi, kamuoyunda tartışmalara neden oldu.

Kaynak: Vakit, timeturk

Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Kafkasya Bölümü uzmanlarından, tarihçi İrina Babiç’e göre günümüzde Çerkes Dünyası ve “Çerkes Sorunu” ne anlama geliyor?

İrina Babiç, Çerkeslerin yoğun yaşadığı Kafkasya cumhuriyetlerinde on yıl boyunca saha çalışmaları yürüttünüz. Sizce yekpare bir Çerkes Dünyasından, bir Çerkes kültür havzasından söz etmek mümkün mü?

Yekpare bir Çerkes (veya daha doğru ifadeyle ‘Adıge’) Dünyasının mevcudiyeti meselesi, konuyu ele aldığımız bağlam ile doğrudan ilgili. Eğer kültürel bir kavramdan söz ediyorsak, bütün olarak Çerkes gelenekleri, Çerkes görgü kuralları, toplumsal yaşam ve aile yaşantısı, folklor ve ortak tarihi köklerden söz edebiliriz. Fakat Çerkes Dünyasını siyasi bakış açısıyla ele alacak olursak o zaman yekpare bir Çerkes topluluğundan bahsedebilme ihtimali azalır.

Bazı politik figürlerin Çerkesleri tek bir sosyo-politik harekette, ortak amaçlarla, öncelikli olarak da Çerkes Soykırımının tanınması üzerinden birleştirme çabasına rağmen, Çerkes halklarının her birinin, kendi cumhuriyetleri Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey ile Krasnodar Kray’ın bir bölümünde (Kıyı Boyunda Şapsığların yaşadığı yerler) kendilerine özgü politik, kültürel, sosyal, dini yaşamları var.

Mesela 1990’lı yılların başında Kabardey-Balkar’da, yerel güçlerin başlattığı güçlü bir Kabardey [Çerkes] ulusal hareketi ve ona karşılık Balkar ulusal hareketi ortaya çıktı. Bu konu “Kabardey-Balkar’da Etno-politik Durum” adlı kitabımda ayrıntılı şekilde anlatılıyor (1994). Kabardey liderler bağımsız Kabardey devletinin kurulması, Balkarlar ise Balkarya devletinin kurulması isteklerini ilan etti. 90’lı yıllar siyasi tarihinin bize gösterdiği şey, bu sürece Adıgey ve Karaçay-Çerkes’teki Çerkes sivil hareketlerinin herhangi bir reaksiyon göstermediği. Bu dönemde onlar kendi süreçlerini yaşadı. O yıllarda herhangi bir Çerkes birliğinden söz etmek mümkün değildi. Şunu da belirteyim ki, Çerkes Soykırımı konusu ilk olarak Kabardey liderlerin etkisiyle 90’lı yılların başında gündeme getirildi. Ama o yıllarda Çerkes tarihinin dönüm noktalarından biri olan soykırımın tanınması ile birleşik Çerkes devletinin kurulması birbirine bağlı konular olarak hiç düşünülmedi.

Çerkes birliği fikri ancak son on yılda, Çerkes Soykırımının doğurduğu problemlerinin politize edilmesi girişimleriyle ortaya çıktı. Ancak Çerkes yönetimi üç cumhuriyetin vatandaşlarını tek bir sivil harekette birleştirmeyi başaramadı. Her bir cumhuriyeti hala kendilerine has etno-politik atmosferi şekillendiriyor.

Ortalama Çerkes için “Çerkes Sorunu” diye adlandırılan şey ne kadar önemli?

Ortalama Çerkes için Çerkes Sorunu, siyasi liderlerinin anlattığı şekliyle bir önem taşımıyor. Bu arada, günümüz Çerkes toplumunda 19. yüzyılda yaşananların etkisi hala güçlü. Bu etkiler sebebiyle Çerkesler, etnik, dilsel ve psikolojik bağlamda kurban hissiyle yaşıyorlar. Bu ise Çerkeslerin Ruslarla, Rus devletiyle, politikasıyla ve kültürüyle ilişkilerine etki ediyor.

Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz. Örneğin, şu anda Adıgey’de Suriye’den gelen Çerkes mülteciler yaşıyor. Aynı zamanda Ukrayna’dan da mülteciler geldi. Çerkes vatandaşlar devletin Ukraynalı mültecilere, çalışanların maaşlarından yapılan zorunlu kesintilere varıncaya kadar yardım ettiğini, Suriye’den gelen Çerkeslere ise en temel yardımların bile yapılmadığını görüyorlar. Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz.

2014 Olimpiyatları öncesindeki ciddi ivme kaybından sonra Çerkes Sorununun birkaç politik figürün saplantılı hayali olmaktan başka bir akis yaratmadığına dair kuvvetli bir izlenim oluştu. Buna katılıyor musunuz, yoksa bu konu hala Rusya’da bir karışıklık çıkartacak kadar güçlü mü? Ya da en azından kayda değer bir propaganda malzemesi olabilir mi?

Radikal siyasetçiler tarafından gelecekte propaganda malzemesi yapılabilir. Ama Olimpiyatlar geride kaldığına ve bu benzer bir sebep daha bulunamayacağına göre Rusya siyasetinde zorlayıcı bir etki yapamayacaktır. Bununla birlikte tekrar altını çizmek istiyorum, Rusya’nın Kafkasya’daki faaliyetleri hala Çerkeslerin zihnindeki Rusya algısına etki ediyor. Bu algının nasıl değiştirilebileceği üzerinde çalışılması gerek.

Çerkesler, Kafkasya’nın genel manzarasını gözlerimizin önünde değiştiren kitle kültürü ve modern politik kültüre karşı ayakta durabilir mi?

Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. Çerkesler de Kafkasya’daki diğer halklar gibi son 20-30 yıldır güçlü bir globalleşme sürecine maruz kalıyor. Bu globalleşme süreci son 15 yıldır kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Tereddütsüz, bir Çerkes kimliği krizinden söz edilebilir. 18 Mayıs’ta Rusya Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde kültür bilimleri alanında bir doktora tezi savunuldu. Yazarı Alim Ahmedov bu krizin temellerini ayrıntılı bir şekilde analiz etmiş. Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. İnsanlar nasıl yaşayacağını, çocuklarını nasıl eğiteceğini bilmiyor.

Kafkasya’nın diğer bölgelerindeki toplumsal hareketlerin merkezinde İslam yer alıyor. Fakat Çerkeslerde hakim faktör hala milliyet. Bu durumu, hem bölgenin kendi gelişimi hem de Rusya’nın bölgedeki çıkarları bağlamında nasıl değerlendirebiliriz? İleride radikal İslam’a doğru bir evrilme görebilecek miyiz?

Çerkesler arasında yaşanan etnik kimlik krizi bağlamında zamanla din faktörünün gücü arttı. Belirli bir dönemde İslam Kuzey Batı ve Merkezi Kafkasya’da hakim olmayı başardı, ancak sadece gençler arasında. Orta yaşlı ve yaşlı neslin çoğu genç İslami liderlerin sunduğu İslam’ı kabul etmedi.

Sonuç olarak Çerkesler hem milli hem İslami değerlerin dışında kaldılar. Böylece, “bundan sonra nasıl yaşanacak” sorusu ortaya çıktı. Globalleşme süreci, entelektüeller arasında etnik ve İslami bağlardan bağımsız evrensel insani değerlerin ve sivil toplum fikrinin yayılmasına sebebiyet verdi.

Size göre gençleri radikallerin safına çeken nedir?

Gençleri İslam’a çeken birçok sebep var. Bunlardan en önemlisi, başka bir maneviyat kaynağının olmaması. Maneviyat olmadan toplum fonksiyonel olamaz. Gençler İslam’da güven duygusunu buluyor.

Geleneksel İslam’ın ve Ortodoks Kilisesi’nin radikalleşmesi nasıl önlenebilir? Bu alanda ya da başka sorunlarla ilgili ortak çalışmaları mümkün mü?

Kafkasya’daki geleneksel İslam ve Ortodoks Kilisesi kendi tebliğ çalışmalarını yürütüyor. Ama bence, bir yığın sebepten ötürü onların yeni bir manevi temel oluşturmaları pek mümkün değil.

“Khabzizm” kısaca ne demektir? Toplumsal düşüncenin önemli bir parçası mı, yoksa entelektüellerin oyuncağı mı? Çerkesler arasında neo-pagan faktörün kayda değer bir yeri var mı?

Khabzizm ifadesinin bir taraftan politikacılar, diğer taraftan da Kafkasya halklarını yeterince tanımayan araştırmacılar tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu bir entelektüel oyuncağı, toplumsal düşüncenin bir kutbu değil.

Kabardey ulusal hareketi son 25 yıldır Çerkes adetlerinin canlandırılması konusunu şişiriyor. Tüm okullarda seçmeli olarak Çerkes örf ve adetleri dersleri okutuluyor. Bu adetlerin çok büyük bir kısmı arkaik, modern toplumda yaşaması mümkün değil. Bu yüzden abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, Çerkes liderlerin, var olmayan Çerkes birliğini pazarlamasıyla aynı şey. Bence neo-paganizm söz konusu değil. Sadece bu doğrultuda bir mit oluşturma çabası var.

Belki de kimlik krizinden çıkışın yolu dindarlıktadır. Zira din yaşamın tüm sorularına cevap veriyor. Bu arada, son aylarda Kafkasya’da bağnaz kesimlerin giderek aktif hale gelmesini neye bağlıyorsunuz?

Din ve dini değerlerin (İslam ve Ortodoksluk) temsiliyeti, Kafkasya’da maalesef oldukça zayıf. Bu yüzden Çerkes toplumunda (aslında bütün Rusya’da) farklı dini akımların rolü sürekli artıyor. Ortodoksluk dışı Hıristiyan akımlara sadece Ruslar değil Çerkesler de katılıyor.

Şahsen Maykop’taki Baptist Kilisesi cemaatine bağlı bir Çerkes ailesi ile röportaj yaptım. Çerkeslerin günlük yaşamının baş köşesinde tek bir şey var. O da bu tür kilise cemaatlerinin sahip olduğu ruhsal ‘konfor’. Modern dünyada bir çok insan kendini kötü hissediyor. Bu tür dini toplulukların üyesi olarak onlar ruhen iyileşiyorlar. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor, onu ‘yenmek’ kesinlikle mümkün değil.

Bu akımların etkisini zayıflatmak için, kişilerin huzuru sadece kendi cami veya kiliselerinde bulabilmesi sağlamalı, bu ise kolay değil. Bunun için farklı akımlarla mücadelede alanıyla sınırlı kalmayıp, Kafkasya’nın her alanda desteklenmesi konusunda ortak bir İslam-Ortodoksluk gayreti gerekiyor. Aziz Afon manastırının bilge başrahibinin dediği gibi: “insanların manevi yardıma ihtiyacı, şu anda bizim verebileceğimizden fazla”.

 

Kaynak: Kafkasya Jeopolitik Kulübü
Hazırlayan: Yana Amelina
Çeviri: Ajans Kafkas

Gazeteci-Yazar Mehmet Bican… O, Türk siyasi tarihimizin en saygın ismi… Son iki yılda yakın siyasi tarihimize ilişkin “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarıyla kamuoyunda en çok konuşulan kişi haline geldi. Çünkü yazdığı kitaplarla eski başbakanlarımızdan Tansu Çiller dönemindeki Türkiye’nin en önemli sorunlarını, “terör” ve “darbe” konularını başbakanlık basın müşaviri olarak bizzat yaşayarak, okuyucuya yalnızca gerçekleri cesur kalemiyle anlattı.

Duayen gazeteci Mehmet Bican ile Truva Yayınları’ndan bu hafta piyasalara çıkan “Çerkes Enişte” adlı anı-romanı üzerine çok özel bir röportaj gerçekleştirdik. Bu yıl Kafkas Göçü’nün 150. yılı sebebiyle gündeme gelen Çerkes Ethem ile ilgili Bican “Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahramandır.” diyor.

Metin Soylu: “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarınız tarihe ışık tutacak özellikte kapalı kapılar ardında gerçekleşen olaylarla ilgiliydi. Şimdiyse, “Çerkes Enişte” adlı bir romanla okuyucu karşısındasınız. Bu romanın sizce önemi nedir?

Mehmet Bican: “Çerkes Enişte”ye ben, sadece roman değil, “anı-roman” diyorum. Bu eserimdeki olayların tamamı gerçektir, yaşanmıştır. Burada, daha önceki 2 kitabımda olduğu gibi gerçekleri yazarken, bir yaraya da parmak bastığımı söyleyebilirim. O yara, Çerkes Ethem yarasıdır.

M.S: Yani bu romanda bizim bildiğimiz Çerkes Ethem olayı mı anlatılıyor?

MBİ: Hayır… Romanda Çerkes Ethem var ama asıl kahraman Çerkes Ethem’le birlikte Yunanistan’a iltica eden Refik adlı bir Çerkes’dir. Tabu sayıldığı için 90 küsur yıldır yeterince tartışılmayan ve bu nedenle kafalarda hep soru işaretleri halinde kalan Çerkes Ethem olayı, değişik bir pencereden, Çerkes Refik’in penceresinden anlatılmaktadır. “Eserimi Tarihi Gerçeklerle Bütünleştirdim”

cerkes-enisteM.S: Nasıl? Özetler misiniz? Ya da, romanın kısa bir özetini yapar mısınız bize?

MBİ: Açıkçası bu eserimi tarihi gerçeklerle bütünleştirdim. Romanın kahramanı Refik, Biga postanesinde telgrafçı olarak görev yaparken, Ankara’dan Miralay İsmet Bey’in çağrısı üzerine makine başına gelen Çerkes Ethem’le tanışır. Yıl, 1920. O günleri hatırlayalım… Yurdun büyük bölümü işgal atındadır. İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri hızla Ege içlerinde Ankara’ya doğru ilerlemektedir. Büyük kurtarıcı Atatürk, Ankara’da yurdu düşman istilasından kurtarmak için çalışmakta. Ege’de ve Anadolu’nun kimi yörelerinde Kuvây-ı Milliye henüz oluşmamış. Ancak halk, baltası, küreği; bulabildiyse tüfeğiyle düşmanı durdurmaya çalışıyor. Özellikle Ege’de Efeler Yunan kuvvetlerine düzenledikleri baskınlarda büyük başarı sağlıyorlar. Kuvâ-yı Seyyare, yani seyyar kuvvetler o tarihte faaliyete geçiyor. Başında da, Osmanlı’nın bir subayı, Balkan Harbi’nde yaralanıp Bandırma’daki köyüne çekilen Çerkes Ethem var. İşte Biga postanesinin genç telgrafçısı kahramanımız Refik, Çerkes Ethem’le tanıştığının ertesi günü Yunan İşgal Kuvvetleri’yle çarpışan Kuvây-ı Seyyare’nin bir neferi olarak silah kuşanacaktır. Refik, Ankara’dan, başta Mustafa Kemal Paşa ve Miralay İsmet Bey’den, garp cephesindeki komutanlardan telgraf makinesine düşen mesajların şifrelerini çözen, Ethem’in telgraf-telefon haberleşmesini sağlayan usta bir yardımcısıdır artık. Refik, İzmir’den Ege içlerini yakıp yıkarak işgal eden düşmanı durdurabilmek, bu arada İngilizlerin parasal yardımı ve İstanbul Hükümeti’nin emriyle örgütlenen Anzavur kuvvetlerinin Ankara’ya yürümelerini önlemek, başta Yozgat İsyanı olmak üzere Ege ve Anadolu’daki bazı isyanların bastırılması amacıyla çalışan Çerkes Ethem’in yanından hiç ayrılmayacak, onunla birlikte Yunanistan’a iltica edecektir.

M.S: Neden?

MBİ: Çerkes Ethem’in neden Türkiye’den ayrıldığı, tarihimizin önemli sayfalarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk de, Nutuk’ta bu olaya geniş yer vermiştir. Olay kısaca şudur: Ethem’in Atatürk’le arası, Yozgat İsyanı’nın Kuvây-ı Seyyare tarafından bastırılmasından sonra bozulur. Kütahya dolaylarındaki Ethem kuvvetleriyle Kuvây-ı Milliye fırkaları arasında silahlı çatışma yaşanır. İlk meclis, Çerkes Ethem’i hain ilan eder. Ethem, meclisin bu kararı üzerine biri milletvekili olan iki kardeşiyle birlikte Yunan İşgal Kuvvetleri’ne teslim olurken, Refik de aynı yolu izler. Refik, Yunanistan’daki hayatına Gümülcine’nin Şapçı kasabasında artık Kemal Paşa’nın neferlerine silah sıkan bir “hain” olarak devam edecek, eski hayatını herkesten gizleyecek ancak hiçbir şekilde unutmayacaktır.

M.S: Çerkes Refik’i Yunanistan’da ne gibi olaylar beklemektedir?

MBİ: Herkesten sakladığı, Türk askerlerine karşı Çerkes Ethem’in yanında savaşması, Türkiye’den kaçıp Yunan askerlerine sığınması; Refik’in, Yunanistan ve 1955’ten sonra Türkiye’deki hayatı boyunca hep “korku”su olmuştur. Romanda bu korku masalımsı bir şekilde anlatılmaktadır…

M.S: Nasıl? Ne demek masalımsı?

MBİ: Meselâ şöyle: “Eskiden kurtlar koyunlarla yürür, aslanlar kaplanlar kimseye saldırmazlarmış. Kuşlar yırtıcı, yılanlar zehirli değilmiş, insan elinden beslenirlermiş hep. Kimse kimseden, tüm mahlûkat hiçbir mahlûktan korkmazmış. Bilcümle yaratığın hiç düşmanı yokmuş. Sonra, sevdiği kadın uğruna Dünya’ya düşen Âdem’in kusmuğundan zehir ağacı bitince… O ağacın kokusu, çiçekleri, yaprakları, dalları, meyveleri tüm Âdemoğullarıyla mahlûkata ve de nebatata düşmanlık hissi vermişmiş. İşte o gün… Hayvanların insanları, insanların hayvanları yok etmeye başladığı gün; güneşin, rüzgârın, denizin, akarsuyun, gece karanlığının, gündüz aydınlığının, tüm renklerin ve de kokuların katledildiği; çiçeğin boynundan koparıldığı gün gelmiş… Korku oturmuş tüm mahlûkatın içine…”

M.S: Gerçekten masal gibi… Peki, tarihi bir romanın içinde böylesine masalımsı anlatımlara gerek var mıydı?

MBİ: Vardı! Çünkü ailemizin Çerkes Eniştesi Refik Bey korkusu yüzünden aklını yitirmişti. Korkusuz bir kahraman olan bu adamı korkak, pısırık yapan ve de akıl hastanesine gönderen sebepleri anlatırken, böyle bir yol izlemem benim için çok önemliydi. Bunu başardığımı sanıyorum. Yani, gerçek ama masalımsı bir roman…

M.S: Refik Bey romanda tek başına değil herhalde…

MBİ: Hayır. Refik Bey, tarihin bir dönemine ışık tutan yaşanmışlıklarının yanı sıra pişmanlıkları, içsel hesaplaşmaları ve de acılarıyla yaşarken çok sevdiği eşi, çocukları da yanında. Ben de yanındayım.

M.S: Gerçekten mi?

MBİ: Evet. Ailede Çerkes Enişte diye anılan Refik Bey, halamın eşidir. Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edince tanıdım onu. Zaten o günkü anılarım zorladı beni, bu romanı yazmaya…

M.S: Başka kim var romanda?

MBİ: Çerkes Enişte’nin yanı sıra Mutaf Âmed adlı kahramanın, özellikle eşi Hanfe Gadi ve yakınlarının yaşam öyküleri de öne çıkıyor. Meselâ, Mutaf Âmed babam, Hanfe Gadi de annem…

M.S: Bu kahramanların romandaki konumu ne?

MBİ: Mutaf Âmed eşi ve çocuklarıyla, İkinci Dünya Savaşı günlerinde Şapçı’yı işgal eden Bulgar askerlerinin zulmünden kaçarak, Türkiye’ye göç eder. Özlemle koştukları Türkiye’de savaş yıllarında yaşadıkları yoksulluk ve sefalet, Hanfe Gadi’yi dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye düşmanlık beslemesine neden olur. Aynı şekilde, eniştesi Refik Bey de, Yunan İşgali sırasında yaşadıklarından dolayı İsmet Paşa’dan nefret etmektedir. Şapçı’dan sonra yolları İstanbul’da kesişen Hanfe Gadi ile Çerkes Enişte, Türkiye’de cehennemi yaşadıklarını, cennetin Yunanistan’ın Şapçı kasabasında kaldığını haykırmaktadırlar.

M.S: Çerkes Enişte romanında dönemin başkaca olaylarında da söz ediyor musunuz?

MBİ: Evet. Mutaf Âmed ve Çerkes Enişte ailelerinin yaşam öyküleri anlatılırken, 1920–1965 aralığında Yunanistan ve Türkiye’deki gelişmeler de söz konusu… Özellikle Türkiye’de o dönemde yaşanan bazı olaylara gönderme yapıyorum. İkinci Dünya Savaşı günleri, Kore Savaşı, 6–7 Eylül olayları, 22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilal girişimleri, Başbakan İsmet İnönü’ye suikast olayları da var. Bu olayların anlatımı dolayısıyla roman bir belgesel özelliğe de bürünmektedir.

Tam 35 yıl sonra…

M.S: Çerkes Enişte Yunanistan’dan Türkiye’ye göçüyor… Yıllar sonra…

MBİ: Evet, 35 yıl sonra…

M.S: 35 yıl sonra Yunan vatandaşı olarak Türkiye’ye göç ediyor. Mutaf Âmed ve ailesi de Yunanistan’dan göçüyor. Bu kurgusu dolayısıyla romana bir göç öyküsü diyebilir miyiz?
MBİ: Aynen öyle… Zaten bu romanımı, yaşanan göçlerin acılarını, terk edilen toprakların yangınını, vatan hasretini son nefesine kadar yüreğinde taşıyanların cennet bildikleri yere varmak yolundaki çabalarının nasıl bir ağır bedele dönüştüğünü; kısaca göçlerin, muhacirliğin ne demek olduğunun altını çizmek için yazdım.

M.S: Ama sanıyorum, Çerkes Ethem gerçeğini de tartışmaya açıyorsunuz… Hemen soruyorum: Çerkes Ethem bir hain miydi, yoksa bir vatansever mi?

MBİ: Ben de hemen cevap veriyorum: Romanım tarihi bir gerçeğin aynasıdır. Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahraman, vatanseverdi! Dilerim “Çerkes Enişte” romanı bu konuyu yeniden gündeme taşır ve gereğince tartışılmasını sağlar.

M.S: Teşekkürler… Yeni kitabınız hayırlı olsun!

Kaynak: internethaber.com

Wubıh Dili

Aralık 28, 2018

Wubıh dili denince akla ilk gelen kişi ''Son Wubıh'' olarak isimlendirilen Tevfik Esenç’tir. Manyas'ın Hacıosman Köyünün bu efsane adamı Prof. Georges Dumezil ile yıllarca çalışarak bu dile emek vermiş ve dilin kayda geçirilmesine olanak sağlamıştır ancak ''Bir dile, bir ömür yetmiyor'' diyerek dile ait yapılacak bir çok şey olduğunu dile getirmiştir. 

Dünyada var olan diller arasında öğrenilmesi en zor dillerden biri olan Wubıh dili üzerinde kaynak kişi olması bakımından Tevfik Esenç dilbilimci akademisyenlerin ilgisini çekti. 

Wubıh dili ''Sessiz Harfler Senfonisi'' olarak tanımlanabilir. Diğer Kafkas kültürlerinde olduğu gibi kadına verilen önem dildeki karşılığından da anlaşılabilir. ''Kadın'', ''Sabah Yıldızı'' anlamına gelirken, kadınlara ''siz'' diye hitap edilir, buna karşın erkeğe ise ''sen'' diye hitap edilirdi. 

Ünlü Kanadalı dilbilimci J. Catford, kitabında ''Dillerin Dağı'' diye adlandırdığı Kafkasya için, kendisi dahil olmak üzere bir çok dilbilimci özelde zorluğu nedeniyle Wubıh diline ve diğer Kafkas dillerine ilgi göstermişlerdir. 

Macar J. Von Mészaros, yaptığı araştırmalarda Wubıh dilinde Wubıhların kendilerine, “Paekh” ve lisanlarina da “Paekhy” dediklerini yazmıştır. (J.Von Mészaros: Die Paekh-Sprache. Chicago 1934.) 

Fransız Akademisi (College de France) üyesi 30 civarında dil bilen Prof. Georges Dumezil, 1925 yılında İstanbul'da dinler tarihi dersi vermeye geldiğinde, yok olmaya yüz tutan Wubıh dili hakkında da çalışmalar ortaya koyar. Wubıh dili metinlerin ile diğer Kafkas dilleri ile karşılaştırmalı örneklerinin verildiği çalışmalarda bulunur, ''La langue des Oubykhs'' ve ''Le Verbe Oubykh'' adlı çalışmalarda bulunur. Prof. Georges Dumezil ölmeden önce Wubıh dilinin sözlüğünü çıkarmak istiyordu, fakat ömrü maalesef buna yetmedi. Aynı çalışmalar günümüzde Wubıh dili üzerinde en büyük otorite sayılan adaşı Prof. Georges Cherahidze tarafından Paris'te yürütülmektedir. 

Ubıh dilinin son temsilcisi Tevfik Esenç
Wubıh dilinin son temsilcisi Tevfik Esenç

Wubıh dili ile ilgilenen bir başka dilbilimci de Alman dilbilimci Prof. Adolf Dirr'dir. 1898 yılında İzmit-Kırkpınar'da çalışmalarda bulunan Danimarkalı Age Benediksen'in el yazısı ile tuttuğu notları, 1913 yılında Kafkasya öğretim bölgesi müfettişi ve Adıge dili üzerinde çalışan L. Lopatinsky'den alan A. Dirr, aynı yıl St. Petersburg'daki imparatorluk bilimler akademisi tarafından da Küçük Asya'ya gitmek ve Wubıh dilinde kurtarılabilecek ne varsa kurtarmakla ve korumakla görevlendirilmişti. 

Lopatinsky ve Uslar'ın Wubıh dili ile ilgili çalışmalarını da yakından takip eden Dirr'e göre, her Wubıh üç lisan biliyordu; Adıgece, Türkçe ve göreceli olarak (daha az) Wubıh dilini biliyorlardı. A. Dirr'e göre bu dilde güvenilir materyaller elde etmek oldukça güç bir işti. A. Dirr, 1924 yılında Gerhard Deeters ile beraber çıkarmaya başladığı ''Caucasica'' adlı bilimsel dergisiyle Kafkas biliminin yaygınlaşıp tanınmasına büyük katkılarda bulundu. 1934 yılına kadar yayımlanan Caucasica'nın yönetimini Adolf Dirr'in ölümünden sonra ise Gerhard Deeters üstlendi. 

Wubıh dili ile ilgilenmiş bir başka değerli dil bilgini ise Norveç'li Hans Kampstrup Vogt'dur. İlk makalesini 1930 yılında Ermeni dili üzerinde ''Les deu themes verbaux de l'armenien classique'' ismiyle yayınlamıştır ve bu yıllarda Gürcü dili çalışmalarına da başlayan H. Vogt, 1932-1933 yıllarında Gürcistan'da bulundu. "Esquisse d'une grammaire du georgienne moderne" adlı araştırması, modern Gürcü dilinin ilk bilimsel çalışmasıdır. Asıl ilgi alanı Gürcü dili olmasına rağmen, Hans Vogt'un, Tevfik Esenç ile birlikte hazırladığı Wubıh dili sözlüğü, dile yapılmış en önemli katkıdır. (HansVogt: Dictionnaire de la langue oubykh, Oslo 1963). Tevfik Esenç'in, Wubıh dili üzerine konuşmalarını, şarkılarını ses bantlarına da kaydeden H. Vogt, bize bu anlamda çok değerli yapıtlar bıraktı. 

Bu dili en son konuşan tek kişi olan Tevfik Esenç'le sadece dilbilimciler değil -film dünyası da ilgilenmiştir. Çekimi Eylül 1987'de tamamlanan ''Son Sesler'' adlı, belgesel-film 1-14 Mart tarihlerinde Paris'te gerçekleştirilen “Cinema du Reel Festivali”ne davet edildi. Yapımcılığını İstanbul Film Ajansının üstlendiği, Hasan Gergin'in görüntülediği bu film, anayurtları olan Kafkasya'dan kopan Wubıh halkı ve diline bir ağıttı. 

Wubıh dili ile ilgili Türkiye'de yapılan en önemli bilimsel çalışma Sumru Özsoy'un (Boğaziçi Üniversitesi) evsahipliğinde UNESCO tarafından desteklenen Kuzey Batı Kafkas Dilleri toplantısında gerçekleşti. Günümüzde Wubıh dili ile ilgili olan bir çok dilbilimci bu toplantıya katılmıştır. 

G. Cherachidze, M. Kumakhov, J. Catford, C. Paris, J. Colarusso, R. Smeets, W. Lucassen, G. Hewitt ve S. Chırıkba gibi dilbilimciler bu çalışmaya katılarak Wubıh diline katkıda bulunmuşlardır. Tevfik Esenç'in vefatı ile dili bilen kalmamıştır, kendi deyimiyle; köyündeki asırlık Meşe ağacı onunla birlikte dili bilen tek canlıydı, ancak Tevfik Esenç'in vefatı ile meşe ağacı da kurumuştur. 

Prof. Dr. Georges Dumezil'in, Tevfik Esenç'in Wubıh dilinde anlattığı hikayeyi dinleyerek "Etudes Oubykhs'' (1959) adlı yapıtına aktardığı hikayenin Fransızca’dan çevirisi aşağıda yer almaktadır. 

Kafkasya'da bir zamanlar (Hataqoap) diye biri yaşardı. Bir gün Wubıhlar Ruslara karşı büyük bir savaşa girdiler. Rus ordusunu yendiler ve bir çok askeride yaraladılar. Wubıh olan Hataqoap, yaralı bir Rus'u öldürmek üzere yaralıya eğilmişken, Rus "Beni öldürme!" diye bağırır. Böyle savaşan bir kahramanı öldürmenin utanç verici olacağını düşünen Hataqoap, Rus'u yerden kaldırır ve kendi evine götürür. Yaralarını özenle sarıp iyileşmesini bekler. Bir gün Hataqoap Rus'a "Artık istersen ülkene dönebilirsin" der. "Eğer aramızda yine savaş çıkarsa, kahramanca dövüşürüz" demeyi de unutmaz. 

Buna çok sevinen Rus, "Ben de senin yaptığın bu insanlığı geri ödemek isterim, sana hediye olarak da tabancamı vermek istiyorum" der. Bunu duyan Hataqoap, bu hediyeyi almak istemez "Bir kahramanın silahı alınmaz" der. Fakat Rus ısrar eder ve "Eğer bir gün olur da benim ülkeme gelirsen, beni “Tamaqan” diye ara, ben bir Prensin oğluyum" dedikten sonra ülkesine geri döner. Bir kaç yıl sonra büyük bir düğünle evlenen Hataqoap'ın bir süre sonra bir oğlu dünyaya gelir. Fakat işleri yolunda gitmez. Ve bir gün karısına Rus Prensini görmeye gideceğini söylediğinde, karısının: "Allah bugün rızkımızı vermezse; yarın mutlaka verir" demesine bile aldırmadan yola koyulur. 

Rus ülkesine varır ve sora sora Tamaqan'ı bulur. Tamaqan'ın huzuruna çıktığında, Tamaqan onu tanımasına ragmen adamlarına "Bu adamı baştan aşağı soyun ve Sibirya'ya yollayın, kendisine de 100 domuz vermeyi unutmayın" der. Sibirya'ya ilk gittiği sene Hataqoap'a verilen domuzların hepsi ölür. Bunu duyan Tamaqan ona bir yüz domuz daha yollattırır. 6 yıl boyunca Hataqoap'ın baktığı domuzlar hep ölür ve Tamaqan her sene ona bir o kadar domuz yollamayı ihmal etmez. 

7. sene domuzların ölmediğini hatta yavrulayıp çoğaldığını duyan Prens, "Hataqoap'ı bana getirin, yıkayıp giydirin ve huzuruma çıkarın" der. Tamaqan, Hataqoap Sibirya'dan getirilip de huzuruna çıkarıldığında "Böyle yapmak bana düşmezdi, fakat sen buraya geldiğinde yüzünde insana benzer bir ifade yoktu ve iyilik de yapsam bundan istifade edemeyecektin, bir anlam çıkaramayacaktın" der. "Şimdi dile benden ne dilersen, ben bu ülkenin Prensiyim" diyen Tamaqan'a, Hataqoap ''Aman, bir şey istemem. Bana sadece özgürlüğümü ver ve ülkeme geri gönder beni, başka bir şey istemiyorum'' der. Bu isteğini kabul eden Temaqan, Hataqoap'a silahını geri verir ve "Ateşlemeden önce iyi düşün ve beni hatırla" der. 

Prensin verdiği at ve bir kese altınla ülkesine geri dönen Hataqoap, evine yaklaşıp da pencereden baktığında, yatağında karısının bir başka adamla yattığını görür. "Eyvah, karım ben gittikten sonra yatağımıza bir başka adamı aldı" diyen Hataqoap onları öldürmek ister. Fakat Prensin dediği aklına gelir ve sabahı beklemeyi tercih eder. 

Sabah olduğunda, karısının yanında yatan erkeğe, "Kalk oğlum bir misafir geldi" diyen karısının sesini duyduğunda Hataqoap " İyi ki onları dün gece öldürmemişim; yoksa karımı ve oğlumu öldürecektim" diye sevinir. Bundan sonraki yıllarını rahatlık içinde geçiren ailenin hayatı sadece masal olarak değil şarkı olarak ta söylene gelir; 

"Yamçın omzunun üstünde iken
Lülen de ağzinda iken
Ayağının her tarafı çamurlu iken
Domuz çobanı da oldun zavallı Hataqoap
Verdikleri yüz domuz ölüyor
Bilmiyorum neden ben ölmüyorum
Büyük Allah'ın kahrına uğrayan
Uğursuz Rus dost yapmış olan
Fakir olarak da kalmış olan
Karısının sözünü de dinlememiş olan
Domuz sürüsünün içinde kalan
En büyük domuzun ismi Garji idi
Yüzü gözü, her tarafı çamurluydu
Domuz sürüsünün içinde kalan Zavallı Hataqoap”

Kaynak: Nart Dergisi Kasım Aralık 2001 Sayı:27

Koşulların Kafkasya’dan doğal olarak oldukça farklı olduğu Diasporada yöntemlerimiz durumu iyileştirebilmek için gereklidir. Genel olumsuz tabloya rağmen, diaspora toplumunun çabaları ile durumun tersine çevirebilecek etkenler olduğunu düşünüyorum. Bu olumlu etkenleri aşağıdaki gibi sıralayabilirim:

— Halen hatırı sayılır miktarda ana dil yetisine sahip konuşmacılar bulunmaktadır.
— Dilin canlandırılması anlamında ulusal ve uluslararası yeni finansal kaynak olasılıkları vardır.
— Diasporada genç nüfusun ana dilini öğrenme motivasyonu vardır. Genç Kafkasların birçoğu vasat ve hatta bazen vasatın üzerinde bir düzeyde ana dil yetisine aile içindeki iletişim yoluyla sahip olduğunun altı çizilmelidir.
— Kafkas anavatanından entellektüel, teknik ve finansal destek sağlanabilmektedir. Tüm bunlar durumun dramatik olmakla birlikte umutsuz olmadığını göstermekte ve finansal destekle birlikte sürekli çabalar olumsuz durumu iyileştirebilecektir. Her şeyden önce, Türk hükümetinin etnik azınlıkların dilleriyle ilgili olarak yeni yürürlüğe koyduğu fırsatlardan maksimum düzeyde faydalanılması gerekmektedir. Durumu iyileştirme amacıyla gerçekleştirilebilecek somut önlemler arasında aşağıdakiler sayılabilir.
— Pazar günlerine has anadil okulların (Moskova da işlevsel olan okullar gibi) ve hatta resmi eğitim programıyla ana dil ve edebiyatı eğitimini birleştiren geniş kapsamlı özel okulların açılması.
— TV de ilginç ana dil programlarının yaratılması
— Ana dilin öğretmensiz öğrenilmesine olanak sağlayabilecek bilgisayar programlarının geliştirilmesi.
— Ana dilde resmi dile paralel Internet sitelerinin tasarlanması
— Kafkasya’ya öncelikle gençlerin yoğunlaştırılmış dil kursları alacağı, ana dil ortamının yaşama koşullarını öğrenecekleri eğitsel turların düzenlenmesi.

Kesin olan şudur ki, hem Kafkasya, hem de Diaspora’da bilimsel araştırma yapmak dil kaybı tehlikesinin gerçek dinamiklerini ortaya çıkarmak ve olumsuz eğilimleri bertaraf etmek açısından önemlidir.

Buna ek olarak, Abhaz ve Adıge dillerinin tarih ve folklorunun belgelenmesinin önemini vurgulanmakta fayda vardır. Bu anlamda birçok çaba gösterilmiş olmakla birlikte, bu çabalar daha organize ve sistematik bir karakter kazanmalıdır. Diasporada kişisel arşivlerin, el yazmalarının, kitapların, gazetelerin, dergilerin, kaset ve videoların ve diğer dokümanların toplanıp saklanacağı, sergileneceği ve yayımlanacağı müzeler açılması düşünülebilinir.

Bunlar diasporada özellikle genç kesimde dil yetisini kabul edilebilir bir düzeye çekmeye ve dil inkârı sürecini yavaşlatmaya yarayacak bazı olası önlemlerdir. Bu hedeflere ulaşabilmek için diaspora toplumu, Türk hükümetinin sağladığı finansal, eğitsel, ve diğer olanaklardan, azınlık dillerinin ve kültürlerinin desteklenmesi için yaratılan uluslar arası fonlardan faydalanmalı ve son olarak ta Kafkasya’daki devlet ve özel kurumlarla işbirliği içerisinde finansal, teknik, ve entelektüel kaynaklarını diasporada ana dil programlarının geliştirilmesi için seferber etmelidir.

Alfabe

Çok kısa olarak değinmek istediğim son konu, Abhaz ve Adıgeler’in ortak kullanabileceği bir alfabe oluşturulması sorunudur. Bu tür bir alfabenin, Kiril yazımına mı yoksa Latin alfabesine mi dayalı bir alfabe olması gerektiği çokça tartışılan bir konu olmuştur.

Türkiye’deki Batı-Kafkas toplumunun sayısını göz önünde bulundurarak, birçok meslektaşım gibi ben de bu tür ortak bir Latin temelli alfabenin Türk alfabesine dayandırılması gerektiğine inanıyorum. Ben, Abhaz ve Adıgelerin ortak kullanımı için bu tür bir Latinleştirilmiş Türkçe temelli bir sistem hazırladım ve yayına hazırlıyorum. Bazı diğer versiyonlar George Hewit ve Dr. Moica Howlig tarafından önerilmiştir. Ayrıca Kafkasya’da Latin temelli Türk yazımına uygun olmayan alfabeler yaratmaya yönelik çabalar da mevcuttur. Ancak bunlar benim kişisel olarak desteklemediğim çabalardır.

Diaspora toplumu içinde tüm Abhaz ve Adıgeler için tek tip bir alfabe oluşturulmasının işlevselliği hakkında ateşli tartışmalar gerçekleşmektedir. Aslında, Abhaz ve Adıgeler gibi birbirlerine çok yakın kültürlerin birliğinin gelişmesine ve Kafkasya ile diaspora arasında iletişimi kolaylaştıracak olması anlamında ortak bir Latin temelli alfabe oldukça anlamlı gözükürken, böyle bir amacın gerçekleşmesi bir çok güçlüğü beraberinde getirecek, bazı finansal sonuçlar doğuracak, köklü bir edebi geleneğin varlığına zarar verebilecek ve kuşaklar arasında istenmeyen bir iletişim boşluğu yaratabilecektir.

Cahit Aslan’ın* sayımlarındaki verilere göre Adana’daki Abhaz-Adıge toplumundaki 1766 denekten %63’ü Latin temelli bir sistemin desteklerken sadece %31.8’i Kiril temelli bir sistemi desteklemektedir. Bu çelişkiyi çözmede tasarlanabilecek bir öneri olarak Moldova örneğinde olduğu gibi, hem Kafkasya’da hem de diasporada birbirine paralel alfabelerin getirilmesini öneriyorum. Zaman Latin temelli bir alfabenin Kiril alfabesiyle girdiği mücadeleyi kazanıp kazanmayacağını gösterecektir.

1 Temmuz 2006 tarihinde Ankara’da,
Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonuyla gerçekleştirilen “Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller ve Adıge-Abhaz dillerinin Konumu” konulu uluslararası konferans

Konuşmacı: Dr. VIACHESLAV CHIRIKBA Leiden Üniversitesi Hollanda

Bugün aşağı yukarı 500 milyon insan bu alfabeyi kullanmaktadır. Doğu Avrupa dahil bütün Rusya. Bu alfabe UN (United nations)birleşmiş milletlerde geçerlidir.Hiçbir dil, hiç bir alfabe sabahtan kalkılıp,akşama öğrenilemez. İnsanoğlu hemen olsun ister. Bir yerde doğan çocuk ancak bir yaşına yakın ANNE diyebilmektedir. 18 yaşında belirli bir kapasiteye ulaşır.

Bugün Hollanda ve ingiltere bir zamanlar dünyanın 3/4üne sömürge olarak hakimdiler. Bunlar bu kadar yeri dilsiz,işaretleşerekmi idare ettiler.Görevlendirecekleri kişileri,gidecekleri ve karşılaşacakları toplumların örf adetlerini,dillerini şivelerine kadar öğretecek müesseseleri vardı. Biz kendi dilimiz kayboluyor diye avaz avaz haykırıyoruz. Ama, öğrenmeye gelince birçok bahaneler uydurup vakit kaybediyoruz.

Gülünü seven dikenine katkanmak zorundadır. Ben 60 ından sonra kimsenin yardımı olmadan kendi çabamla öğrenebildiysem, herkesin rahatça öğrenmesi gerekir. Toplumuma bir nebze katkım olurmu, diye yine kendi çabamla,bir kişi faydalanacak olsa bile değerli kardeşlerimin site ve forum katkılarıyla çalışacağım. Kiril harfleri bizim sesimize uyarlanmıştır.Önemli olan sesleri çıkarabilmek.

Ben kafkasyada oluşturulan site ve forumlara girebilmekteyim. Onlar ne olursa olsun Ruslarla ilişkilerini kesemezler.Karşılıklı irtibat için öğrenmek şart. Tamam Latincede, Bugün Amerikalı telefonla konuşurken, isminin harflerini tek tek heceler. Herşeyin zorluğu vardır. Çalışmaktan başka yolu yok.

Esen kalın.

Фык1э.Тхьэ фигъэпсо си щыпхъу си къуэщ лъап1эхэ.

Hatkobi Mehmet

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @CaucasusForum: 23 Şubat Çeçen-İnguş Sürgünü Anma Etkinliği https://t.co/EAVH7UmLEv
RT @pinarkutarba: Tarih değişti. :) 16 şubat 15 ile 17 arası Ankara kitap fuarındayım. Hepinizi beklerim. https://t.co/xZ8bogkQw2
https://t.co/MYxFtDO6zm
RT @baglarbasi_xase: Haydi gelin; birlikte bir şarkı söyleyelim, qafe eşliğinde Jıneps'in öyküsünü dinleyelim. Çerkeslerin 100 yıllık diasp…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler