Kafkaslardaki çerkes cumhuriyeti Adıgey, anadillerinin kaybolma tehlikesine dikkat çekerek ülke liderine mektup yazarak anadilde eğitim istedi. Adigey Özerk Cumhuriyeti sakinleri, anadillerinin çocuklara öğretilmesini talep ediyor.

100'den fazla Adige vatandaşı anaokullarında ve okullarda ana dilin doğru bir şekilde öğretilmesinde yardım etmesi için ülke liderine bir mektup gönderdi.

24 Temmuz 2018 tarihinde, Devlet Duması ulusal dillerde eğitim tasarısını onayladı ve öğrencilerin ebeveynlerinin eğitim dilindeki zorunluluğu kaldırdı.

Mektupta, "Anaokullarında ve okullarda çocuklarımızdan anadillerini ve 'Adige Khabze'yi ( Adige ahlakının kuralları ) çalışmalarında yardım etmenizi rica ediyoruz . 'Adyge Khabze' bir konu olarak zorunlu okul müfredatına dahil edilmemiştir. Bu konuyu gündeme getirmek iyi olur, çünkü 'Adyge Khabze' ruhu içinde eğitim ve güzel halk geleneklerine uymak kuşkusuz çocuklarımıza ve tüm topluma fayda sağlayacaktır ” denildi.

Yazarlar, çocukların kendi anadillerinde iletişim kurduğu yerlerde bile, Rusça'nın kendi dili haline geldiğini belirtti.

Cumhuriyetin liderine hitap eden mektup yazarları, "Sert tedbirler alamazsak, gelecekte anadilimiz tükenecek. Soyunun tükenme tehlikesi altındaki ana dilimizin korunmasına yardım etmenizi rica ediyoruz." dedi.

Adigey Cumhuriyeti
Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyet Adıgey 1990 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Kaynak: www.dunyabulteni.net

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59) Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Bugünkü az bilinirliklerine rağmen Çerkesler askeri canlılıkları, fiziksel görünümleri ve Rus işgallerine karşı gösterdikleri dirençle ün kazanmıştır.

XIX. Yüzyılda, ``Çerkesliği tanıtma(1)`` düşüncesi, Doğu Karadeniz`deki Dağlılara derin hayranlık beslediklerini dile getiren yazarların yaşadığı Avrupa`dan, Kuzey Amerika`ya kadar yayıldı.

Önde gelen antropologlar; Çerkesler`in beden(özellikler)ini, insan formunun yüksek noktalarından biri olarak saymaktaydılar. Organizatörler ve pazarlamacılar çılgınca ``Çerkes güzelleri`` topluluğu yaratarak, sirklerde gösteriler verdirdi.

Kendi dağlık, izole ve engebeli toprakları(Çerkesya)nın varlığına rağmen Çerkesler, daha geniş bir dünyaya entegre edilmişlerdir.

Karadeniz`de geniş bir kıyı şeridine bitişik olan Çerkesya, eski çağlardan beri birçok tüccar, Yunan dünyası ve ötesinden (farklı ülkelerden Ç.N.) yerleşimcileri, kendisine çekmeyi başarmıştı.

Orta Çağ`ın sonları ve modern zamanın başlarına kadar, Çerkes kıyıları, Ceneviz tüccarlarının ortak yeri haline gelmiştir. Politik olarak bu bölgelerde Çerkesler -istikrarlı biçimde yaşatabilecekleri- kendi devletlerini kuramadılar ve burada politika, durgun bir su olarak tasvir edildi.

Memlük İmparatorluğu

Oysa onlar 1382 – 1517`deki Mısır`ın Memlük İmparatorluğu`nda –kurdukları- devletlerinin önemli erklerinde üstlendikleri görev ve sorumlulukları sebebiyle (yöneticiliğe ve politikaya) hiç de yabancı değillerdi(2).

Osmanlılar`a karşı alınan ağır yenilgiden sonra bile Çerkesler, Mısır`ın siyasi seçkinlerini oluşturmayı sürdürdü. Görünürde güçleri bitmiş görünse bile Muhammed Ali, Memlüklerin çoğunu katletti.

Kadir Natho`nun Çerkes Tarihi`nde savunduğu gibi Çerkesler, hala Mısır`da askeri ve idari pozisyonlarını korumayı başarabildiler. Bu darbenin izleri Kuzey Afrika`da halen görülür. Kaddafi`nin gücü 2011`de sendelerken, onun ajanları Libya`daki rejimi tekrardan ayağa kaldırmak için Misrata Çerkes topluluğunun kalıntılarına kadar ulaştı.

Çerkesler`in güzellik ve cesaretlerine olan hayranlık, Batı`da, Aydınlanma (The Enlightenment) Döneminde çok yaygındı. Voltaire; Çerkesler`in alımlı insanlar olmalarını, çiçek virüsü taşıyan bebeklere yaptıkları aşılar arasında bir bağlantı kurar.

Çerkes Kadını

On dokuzuncu yüzyılda, fiziksel antropolojinin kurucusu olan Johann Friedrich Blumenbach, ``Kafkas ırkı`` kavramını önerirken, kısmen Çerkesler`i referans almıştır. Aynı zamanda Kafkasya halklarının; özellikle de Çerkesler ve Gürcülerin yaratılışlarından bu yana diğerlerine göre daha az dejenere olduklarını düşünmüştür. Eski antropolojistler de Çerkesler ve Avrupalılar arasında ortak bir ırk kategorisinin olduğunu iddia ederek kendilerini yüceltmeye çalıştılar.

İngilizler; Çerkesler`le müttefik olunca, Rus İmparatorluğuna karşı; İngilizce konuşan –batıda ki - Çerkes Sempatizanları dünyası`nda Kırım Savaşı`nın (1853-1856) çıkacağı söylentileri başladı. Ancak bazı yazılar bu tutumun derin köklere sahip olduğunu göstermektedir. Adige halkına duyulan saygı ve hayranlığın en önemli sebebi, onları hor gören, Rus ve Asyalı doğu imparatorluklarına karşı büyük direniş gösteren bağımsız dağlılar olarak anılmalarıydı.

Çerkeslere gösterilen saygı, normların da ötesine geçti. Örneğin; Edmund Spencer`ın 1836 yılında kaleme aldığı ``Çerkesya ve Kırım Tataristan`ına Seyahat`` yapıtını göz önüne alırsak:

``Ayrıca Çerkesler`in ilk kez Ruslarla dostça karşılaştığı şartlarda şu –net olarak- görüldü ki; hem fiziksel görünüm, hem de ahlaki ifade olarak, iki tarz insan arasında çarpıcı bir tezat olduğunu düşün(me)mek imkansızdır. (3) Biri simetrik formlarla ve klasik özelliklerle Yunanistan`ın nefes alan ölümsüz heykelleri gibidir; diğeri ise kaba görünümlü, kısa boylu fakat çakı gibi, kalitesiz bir ırk olarak gösterilirdi. Ancak fiziksel hatların çizimi, biraz daha geniş olsaydı daha ahlaki olabilirdi. Dağlı kanatlanmış bir kartal olarak, sanki gururla bağımsızlığının bilinci içerisindeymiş gibi korkusuz ve özgüvenli bir biçimde tasvir edilirdi…(sayfa 291)

Çerkesler`in güzellikleriyle ilgili şöhreti ve dış politikada ellerinde bulundurdukları güç, Orta Doğu`daki politik ekonominin meraklı birimlerinden kaynaklanıyordu.

Çerkesler, Doğu Akdeniz dünyasına elit köle sağlamak konusunda uzmanlaşmışlardı. Memlükler kelimenin tam anlamıyla elit köleler olarak esaret altına alınan kişilerdi, ancak sonrasında işler tersine döndü ve devlet içindeki güçlerini arttırdılar ve önemli noktalara geldiler. Bundan sonra da kendi anavatanlarından yerlerini doldurmaları için yeni köleler getirtmeye devam ettiler.

Çerkesler; Müslüman dünyasında sadece Memlük askerleri sebebiyle dominant olmadı. Aynı zamanda Mısır`da uzun süre baskın bir grup oluşturdular.

Özellikle Osmanlı Devleti`nde, Çerkes kadınları, yüksek statülü köleler olarak ünlendi. Pek tabii ki birçoğu da yüksek mevkilere ulaşamadı ve acı çekmeye mahkum bırakıldı; ama birçok Çerkes kadını da politik gücün merkezlerinden birinde imparatorluk hareminde yer aldı. Oğulları olan sultanlar önemli haklar elde ettiler. Dahası; seçkin Çerkes eşler, imparatorluk aileleriyle de sınırlı değildi.

Reina Lewis`in bir yazısına göre; ``1870`de İstanbul`daki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Elliot, vezirin ve birçok önemli yetkilinin Çerkes olan eşlerinin, eski köleler olmasıyla bu durumun üstünün kapatılmasının ne kadar uygunsuz ve duyarsız bir davranış olacağının farkına vardı.`` (sayfa 132)

Çerkesya`nın köle ticaretindeki aktif rolünün nedenleri tartışılıyor. Bazı yazarlar, ailelerin yoksulluk, kalabalık nüfus ve sınıf ayrımları nedeniyle çocuklarını satmak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Ticaretin büyük ölçüde gönüllü olduğunu savunan bir karşıt görüş: ``Bu hizmetçi hanımlar nadiren zorla alıkoyulur, bunun aksine çoğunlukla kendi istekleriyle devlet hizmetine girmeyi tercih ederlerdi. Birinci sınıf, dillere destan güzellik de, zenginlik ve lüks içindeki masalsı haremlerden etkilendikleri`` söylenir.

Tarihçi Charles King, Karadeniz`in ilgi çekici tarihinde, bir nakliye gemisinde, Rus savaş gemisince yakalanan altı köle kadının, serbest kalmayı reddederek, İstanbul`daki köle pazarlarına ulaşarak, kendi şanslarını denemeyi istediklerini yazıyordu.(sayfa 118)

Köle ticaretindeki itici faktörler ne olursa olsun köle ticareti Çerkesya`daki sosyal ilişkileri derinden etkiledi. İngiliz yazar John Longwort`a göre, Çerkesler`de bir yıl -1840- piyasa değeri arsızca çok yüksek fiyatlar biçildi.

Bu insanların(köle tüccarlarının) değerlerini tartıştıklarını veya kaç cüzdan değerinde olduklarıyla ilgili konuşmaları duysaydınız bir sığır hakkında pazarlık yaptıklarını sanabilirdiniz.

Çerkesler`in kendilerine özgün bazı kavramları vardır: erkek ve kadınların özellikleri açısından kendilerine özgün bir değere sahiptirler…ve güzellikleri sebebiyle değerlerinden on kat daha fazla paha biçilmesi, belki bir teselli olarak kabul edilebilir…

Çerkes kadını basmakalıp olarak, güzel, koyu ve gür saçlı; pürüzsüz ve soluk bir tene sahip olarak tasvir edilir. Bunun sonucunda birçok Çerkes adı taşıyan, saç ve cilt bakım ürünü markası Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde yaygın hale geldi.

Bu tür çağrışımlardan dolayı bir Çerkes yemeği olmamasına rağmen; yumuşaklığı ve hafif rengi dolayısıyla ``Çerkes Tavuğu`` ismini almış bir yemek bile vardır.

1800`lerin sonlarında Birleşik Devletler`de Kafkasyalı olmamalarına rağmen sirklerde özel bakım yapılmış kadınlar ``Çerkes Güzelleri`` ismiyle performans sergiliyorlardı.

Çerkes Güzelleri
Charles King, Phineas T. Barnum, Amerikan popüler kültüründe Çerkesleri tanımlayarak kredi kazandığını belirtmiştir.(Özgürlüğün Hayaletleri, sayfa 138-140)

``Kraliyet şovlarının cazibesi öncelikle erotik olmalarında saklıydı ve sözde -Çerkes güzelleri köle pazarlarında yaşadıkları zorlukları ve geçtikleri sınavları anlatıyorlardı.`` Saç stillerinin kökeni belli değildir. King; ya Kafkasya erkekleri tarafından kullanılan eski, uzun, soluk şapkalardan ya da Afrikanvarileşme (böylece daha seksi bir hale getirilmiştir) girişiminden türemiş olabileceğini öne sürmüştür. Açık olan şu ki Çerkes temaları kullanan Batılı pazarlamacıların ne sattıkları hakkında en ufak fikri bile yoktur.

Çerkes Dansı

Doğuştan gelen fiziksel özelliklerin yanı sıra, duruşları ve bıraktıkları güzel itibar da Çerkesler`in dışarıdan görünümlerini etkilemiştir. İnternet üzerindeki sayısız görüntüde de görebileceğimiz üzere Çerkes dansçılar dans ederken vücutlarını dikkat çekici bir biçimde dik tutuyorlar.

1800`lerin başında bölgede iken John Longwort, günlük yaşamda karşılaştığı aynı karakteristik özellikleri belirtmekteydi. Yerli bir kadın hakkında yazarken: ``O uzun boylu ve güzel, hafif olmasıyla birlikte, şekilli ve kendini bir Çerkes kadını veya erkeği gibi dik tutardı.``(sayfa 59)

Circassian grafik

Çerkesler`in kendi kimliklerini korumaları ve kendi durumlarını küresel bir hal kazandırma uğraşlarıyla, geleneksel Çerkes dans ve giyim biçimi internette her geçen gün artarak yaygın hale gelmektedir.

Grafik sanatçıları da aynı zamanda Çerkes tema ve motiflerini geliştirmektedir. Bu durum Çerkesler`in, Batı dünyasının Soçi Olimpiyatları`na olan yaklaşımlarında daha bilinçli hareket edip etmeyeceğini görmek açısından güzel bir fırsat olacak.

King Charles. Özgürlüğün Hayaletleri: Kafkas Tarihçesi. Oxford, 2008. Pp. 138-140.
King Charles. Karadeniz: Tarih. Oxford, 2004
Lewis, Reina. Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi. I. B, Toros, 2004
Natho, Kadir. Çerkes Tarihi. Xlibris, 2010

ÇEVİRENİN NOTLARI:
(1) ``Circassophilia`` çok özel bir sözcük olarak yazar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. Çerkesçe`de Adigağe ya da Adigaghe olarak adlandırabileceğimiz, tam karşılığı olarak ``Çerkeslik`` olan sözcük, uluslarası toplumda, dünyanın her yerinde Çerkes güzellikleri ile Çerkesler`in uygarlığa ve yaşadıkları çağa katkılarını içermekte ve bazı Batılı önde gelen bilim adamı, gezgin, subay ve politikacıların, misyon olarak bunun tanıtımına öncü olmalarını anlatmaktadır. Burada sadece tanıtma değil, XIX. yy`da Çerkesler`in unutulmaya ve biraz da kaybolmaya yüz tutmuş özelliklerini, değerlerini yaşatma ve canlandırmayı amaçladıkları anlatılmaktadır.
(2) Mısır Memluk devletinin bu yıllarında Çerkesler ülkenin yönetici ve savaşçı elitlerini oluşturmaktaydılar. Ülkenin sınırları bir yerde Libya, diğer tarafta Sudan, öbür tarafta Arap yarımadası ile Anadolu`da Adana, Urfa, Antep illerini dahi içine alacak kadar geniş bir alana sahipti. 1500`lü yıllarda Yavuz Sultan Selim önderliğinde gerçekleşen Mısır seferlerinde Osmanlı`ya karşı yenilen Çerkesler büyük katliamlara uğratıldıysalar da, Yenilen yönetici elitlerin karşısında duran rakip Çerkes grupları, Sultan Selim tarafından bu kez Osmanlı adına bu geniş ülkeye atandılar. Çerkesler Osmanlı idaresini temsilen daha 300 yıldan uzun bir süre, bugün ondört ülkeyi içine alacak kadar geniş bu alanları yönettikleri gibi etki sahaları Akdeniz`in tüm doğusunda ve hatta Hint Okyanusunda da hissedile geldi. Hatta XV.yy.`da ki Batılı seyyahlar tarafından yürütülen Keşifler çağının bir müsebbibi de Mısırlı Çerkesler olmuşlardır.
(3) Yazar ``düşünmek`` demiştir. Ancak ``düşünmemek`` olmalıdır. İki halktan tipler arasında açık bir karşıtlık olduğuna vurgu yapılmaktadır.
(4) Burada yazar, 1840 yılında Çerkes köle fiyatlarında köle ticaretini elde tutanların yaptıkları fahiş fiyat belirlemelerini anlatmak istiyor. O dönemde Çerkes kölelere karşı piyasada talep patlaması olmasının, kulaktan kulağa yayılan bir kendiliğinden propagandanın açık etkilerine işaret etmektedir. Bu konuda bazı tarihçilerin Çerkes köle ticareti ile uğraşan Ubıhlar`ın savaş esirleri olarak topladıkları köleleri, uzun süreli eğitime tabi tuttukları, onlara kendilerindenmiş gibi çok iyi baktıklarını, morali düzgün, sağlıklı görünüme sahip kölelerin de köle pazarlarında yüksek fiyatlarla satıldıklarını belirtirler.

Kaynak: geocurrents.info/place/russia-ukraine-and-caucasus linkten alınarak çevrilmiştir.
Martin W. Lewis - Coğrafya Profösörü
30, Ocak 2012
Çeviren: Semih Hazar Akgün

Cherkesia.net

1 Kasım 2018 tarihinde dünya tarihinin gördüğü en büyük savaş olan Birinci Dünya Savaşı sona ereli 100 yıl oldu. Savaşın çıkış nedeni olarak Sırp öğrenci Gavrilo Princip’in Avusturya Veliahd Prensi/ Dük Franz Ferdinand ile eşi Sophia Hotek’i 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da katletmesi gösterilmişti. Bu yüzden birçok ülke savaşa katıldı ve birbirini kırdı.

Kafkasların Sovyet saldırılarına gösterdiği dirençte hatırı sayılır etkisi olan Kabardey atlarının neslinin yok olmaktan kurtarılıp popülasyonunun yeniden artmaya başladığı belirlendi. 

Kabardey atının gücü ve dayanıklılığı, 1800'lerde Kafkasya'nın yüksek dağlarında Rus İmparatorluğu kuvvetleriyle savaşan Çerkes savaşçılarını taşırken efsaneydi. Ancak, SSCB 1991'de çökerken neredeyse yokolma tehlikesi ile karşılaşan atlar korkunç bir durumdaydı. Şimdi, at yetiştiricileri ve hayvan kayıtları, Kabardey'in kendi bölgesinde efsane atlarının yeniden dirildiğini ve uzak ahırlarda geliştiğini göstermektedir. Kabardey atları yetiştiren, eğiten ve yarışan Pawel Krawczyk, RFE / RL 'ye verdiği demeçte, "Sovyetler Birliği' nin çöküşünde türün neslinin tükenmeye yakın olduğu görülüyor." dedi.

Sovyetler ve ardından Rus ıslah programlarının kaosun ortasında parçalandığı gibi, yüzlerce Kabardey atı nüfusu azalma tehlikesi geçirdi. Kabardey atı - genellikle tamamen siyah, koyu veya gri olan sağlam, orta büyüklükte bir at - en azından 1500'lerden bu yana dağlık kuzey Kafkasya'daki Çerkes kabileleri tarafından yetiştirildi. Hayvan, zekası ve itaatinin yanı sıra sert koşullara ve neredeyse eşsiz dayanıklılığa dayanma kabiliyeti ile ünlüdür.

Dar dağ geçitleri ve soğuk havalardaki çevikliği ve cinsi 18. ve 19. yüzyıllarda Kafkasya'nın kontrolü için İmparatorluk Rusyası'nın saldırılarına karşı Çerkes direnişini paha biçilemez bir hale getirdi.

Rus-Çerkes Savaşı sırasındaki bir Habsburg subayı tarafından yapılan açıklamada, düşman prenslerinin Kuban bölgesindeki bir baskından 14 saat önce "160 verst" veya yaklaşık 170 kilometre yol sürdüğü açıklandı. Memur FF Turnau, "Sadece [Kabardey] atı bunu yapabilirdi" dedi.

Kabardey atları pek çok askeri operasyonda çarlık orduları tarafından kullanıldı ve imparatorluk doğuya ve güneye doğru genişledikçe cins, Rusya'nın geniş sınırları boyunca Kazaklar tarafından tercih edildi.
Hayvanlar, 18. yüzyılda Polonya'nın bölünmesinde de rol oynadı .

Efsanevi özellikleri olan Kabardey atının ırkı SSCB'nin ardından özellikle at meraklıları için endişe verici biçimde kaybolmaya yüz tuttu.
“Bu atlarla ilgili olarak diğer atların sahip olmadığı özel bir şey var - bunun korunması gerekiyor.”
Kabardey atının yetiştiricilerin çabaları, şu anda yaklaşık 400 hayvanın bulunduğu Almanya'daki Kabardey atları ile ilgilenen bir merkezinde devam ediyor. Genellikle binicilik, turizm ve dayanıklılık yarışları için kullanılıyorlar.

Kabardey atları Arap atlarıyla takdire şayan bir şekilde rekabet ediyorlar.

Kabardey atları Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, Slovakya, İspanya ve İsviçre'de küçük sürüler halinde ortaya çıkmaya başladı.

'Özgürlüğümüzün Sembolü'

Ancak en önemlisi, yetiştiriciler, Kabardey at popülasyonunun, Gürcistan'ı çevreleyen ve yaklaşık yarım milyon insanın yanı sıra düzinelerce göl ve nehirlere ev sahipliği yapan küçük bir kayalık, yemyeşil toprak parçası olan Kabardino-Balkarya anavatanlarında canlandırılması gerektiğini söylüyorlar. .

Kafkasyalı bir siyaset analisti olan İslam Tekushev, hayvanlar “özgürlüğümüzün güçlü bir sembolü” diyor. "Kabardey atı kimliğimizin ayrılmaz bir parçası ve yüzyıllar boyunca Çerkes tarihinde önemli bir rol oynadı."

Çok sayıda zengin insan, oligarş, işadamının Kabardey atları besledi ve yüzlerce Kabardey sürüsünü ellerinde tuttuğu öne sürülüyor.

Kabardey atı ırkının şu anki sayılarının Kafkasya'da 10 bin ila 12 bin arasında olduğu öne sürülüyor.

Kaynak: dunyabulteni.net

Tags

Ocak 03, 2019

“Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı.”

Böyle yazıyor Cemil Meriç, meşhur “Dergi, hür tefekkürün kalesidir.” satırlarının başı ve sonunda. Dergi meselesi önemli bir mesele. İnternetin ve sosyal medyanın hayatımıza hakim olmasından sonra dergilerle olan ilişkimiz azaldı. Bundan dolayı günümüzde dergi çıkarmak ayrı bir önem taşıyor. Çünkü dergilerin hikayesine baktığımız zaman çoğu insanın ciddi emeklerle, zaman ayırarak, bütçe toparlayarak idealleri için çabaladıklarını görüyoruz.

Sadece bu bile dergilere ve onu çıkaranlara saygı duymak için yeterli bir sebeptir. Bütün yaptıklarını internet aracılığıyla yapabilirler ama hala dergi çevrelerinde buluşan, dergi merkezli hareket eden insanlar var. Elbette bunun Çerkes boyutu da bulunuyor. Mızağe dergisi bunun en tipik örneği. Yola koyulalı henüz bir sene olmasına rağmen önemli bir boşluğu doldurduğu söylenebilir.

Onların macerasını merak edip sizlerle paylaşmak istedik. Mızağe’nin anlamından derginin çıkış serüvenine, mutfak kısmından yazarların görüşlerine, toplumun ilgisinden verdikleri tepkilere ve derginin gidişatından gelecek planlarına kadar birçok meseleyi ele alan bu söyleşiyi ilgililere sunuyoruz.

İlk önce basılı bir yayın olarak Mızağe’nin çıkış serüvenini anlamak istiyoruz. Günümüzde dijital dünyanın hâkim olmasına rağmen, basılı yayın sonlanacak teorileri yayın dünyasında kendine yer bulurken, neden bir dergi?

Pek çok alanda olduğu gibi yayıncılık sektöründeki dijital dönüşümün ve bu dönüşümü gerçekleştiremeyen yayın organlarının yakın gelecekte kaybolacağının ya da okuyucularının çok büyük bölümünü kaybedeceğinin farkındayız. Bunun yanında mürekkep kokusunu arayan geleneksel okuma alışkanlıklarına sahip bir kitlenin de hala var olduğunu söyleyebiliriz. Dijital yayınlarda bulunan – özellikle sosyal medyanın olumsuz etkisiyle – yoğunluklu metinlerin okunma oranı da oldukça düşük. Yoğunluklu ve içerikli metinlerin mecrası hala büyük ölçüde basılı yayınlar. Ayrıca son yıllarda çıkan basılı dergilerin okunma oranları ve tartışma yaratma güçleri daha fazla diye diyebiliriz. Özetle; Basılı yayınların bıraktığı izin daha kalıcı olduğunu, fiziki arşivlerde yer alma konusunda sağladığı avantajları ve dijital/sosyal medyaya göre nispeten az ama daha yoğunluklu bir okuyucu kitlesi sunduğunu da yadsıyamayız. Sürdürebildiğimiz kadar basılı yayın olarak kalacağız, dijital dünyada yer alma konusunda da planlarımız var.

Çıkış serüvenimize gelince; Daha önceki yıllarda- özellikle öğrencilik dönemimizde- Eskişehir’de okuma atölyeleri yapardık. Çeşitli kitap ve makaleleri okur tartışırdık. 2016-2017 döneminde de bir grup arkadaş ile makale okuma atölyesi başlattık. Yaklaşık 1,5 yıl süren bu atölye sırasında Çerkesler hakkında ya da Çerkesleri de ilgilendiren birçok konuda teorik makaleler okuyup tartışma imkânımız oldu. Bu tartışmalar esnasında sürekli gündemimizde olan bir şey, diaspora yayın hayatının özellikle süreli yayınlar mecrasının gün geçtikçe çoraklaştığıydı. Elimizde bir tek yıllardır azimle çıkarılan Jineps Gazetesi vardı. Bu süreçte ortaya atılmış bir fikirdi, dergi çıkartmak. Enine boyuna tartıştık tabi bu kararı vermeden önce. Sonuçta hepimizin kendi profesyonel işleri var. Bu işlerden arta kalan zamanda büyük emek gerektiren bir işti. Ama yazar olarak düşündüğümüz birkaç kişiyle görüştüğümüzde bize verdikleri destek bizleri motive etti diyebiliriz. 2017 yılının sonunda hızlı bir hazırlık sürecine girerek 2018 yılı başında ilk sayımız ile çıktık. Bu süreçte başta yazarlarımız olmak üzere bize destek olan, özellikle okuyucu olarak eleştiri ve önerilerini bizlerle paylaşanlardan her geçen gün yeni şeyler öğrenerek devam ediyoruz yolumuza.

İsim fikri nasıl oluştu? Mızağe ne demek? Sizin için ne anlam ifade ediyor?

Derginin ismiyle de bir anlam içermesi ve anadilde olması gerektiğini düşündük. Birkaç farklı isim arasında eleme yaptıktan sonra, Shafit ve Mızağe arasında kaldık. Shafit Çemguy Dialektiğinde “özgür” anlamında. Mızağe’nin ise Kabardey Dialektiğinde, “kabına sığmayan, söz dinlemeyen ama ölçüsüz davranışları da olmayan” gibi bir anlamı var. Derdi olan ve bundan dolayı huzursuz olan, kontrol edilmesi güç” gibi yan anlamlarda yüklenebiliyor Mızağe’ye ayrıca. Bu bizim çıkarmayı düşündüğümüz yayın için oldukça anlamlı bir kelimeydi. Bu arada telaffuzunun anadillerimize yatkınlığına ve anlam olarak Mızağe ismine ilişkin çok olumlu dönüşler aldık.

Mızağe ekibinden bahseder misiniz? Yaşadığınız zorluklarla beraber, kuruluş sürecinde kimler aktif olarak görev aldı, şu an kimlerle yola devam ediyorsunuz?

Dört sayıda bir ya da birden çok yazısı yayımlanmış çok sayıda yazarımız var. Büyük bölümü her sayımızda yer aldı. Dört sayı boyunca iki arkadaşımız derginin redaksiyonunu yaptı, karikatürlerimizde ise diasporanın bilinen iki karikatüristinin imzası var. Dizgi ve tasarım konusunda da yine iki arkadaşımızın büyük emekleri oluyor. Yazarlar arasında da yer alan yayın kurulu olarak ise uzun yıllardır tanışan çeşitli projelerde birlikte yer almış altı kişiyiz. Yayın Kurulu derken burada hiyerarşik bir ilişkiden de bahsedemeyiz aslında. Yayın Kurulu’na Mızağe’nin mutfağı demek daha doğru olur. Önerilerin, eleştirilerin tartışıldığı, “daha içerikli ve kaliteli bir dergi çıkartabilmenin kavgasının verildiği bir kurul bu. Yoksa Mızağe, yazarlarının yazılarının tartışıldığı, hangisinin yayınlanıp yayınlanmayacağına karar verildiği hiyerarşik bir grup tarafından idare ediliyor değil. Yayın Kurulu nasıl başladıysa öyle devam ediyor çalışmalarına. Ne yazarlarımızdan ne de yayın kurulumuzdan ayrılan ya da uzaklaşan kimse yok. Dergi Eskişehir’de basılıyor ve düşük maliyeti nedeniyle dağıtımı posta ile sağlanıyor. Yaşadığımız en büyük zorluğun postalanan dergilerin zaman zaman abonelerimize geç ulaşması ya da nadiren de olsa hiç ulaşmaması olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan tüm ekibin oldukça yoğun çalıştıkları bir meslekleri var haliyle. Zaman bulup her şeyi bir araya getirmek bazen çok zor olsa da bir şekilde üstesinden geliyoruz.

Derginin boyutu, kâğıdın kalitesi, tasarım vb. detaylar da oldukça kendine özgü.

Matbu yayın olma noktasında kendimize koyduğumuz şart asgari bir kaliteyi sağlamaktı. Bunun maddi ve zaman alıcı maliyetleri olsa da belli bir standardı yakalayabildik herhalde. Yazarlarımızın emekleri ve okur açısından da önemli bir nokta bu. Özensiz internet sitelerinde ya da basılı yayınlarda içeriklerin ilgi çekmediği aşikâr.

Dergi alt başlığında “Siyasi, Politik, Kültürel, Düşünce Dergisi” ifadesi geçiyor. Mızağe’nin içeriğine baktığımız zaman, gerçekten bütün bu konularla ilgili içerik üretildiğini görüyoruz. Bütün bu maddeler totalde neyi ifade ediyor?

Bunlar bizim açımızdan diasporada uzun yıllardır içerik anlamında eksikliği hissedilen kavramlar. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde de bu eksikliğin yattığını düşünüyoruz. Dolayısıyla yazıların yanında ilk dört sayıda birkaç defa yaptığımız ve önümüzdeki sayılarda imkanlar ölçüsünde sayılarını artırmayı planladığımız editoryel sayfaları bu eksende hazırlamaya gayret ediyoruz.

İlk sayınızda, ilk sayfada yayınladığınız “Yola Çıkarken!” başlıklı manifesto niteliğindeki metinde: “Hiçbir kurumsal bağı olmayan, özgürlüğünü özgünlüğü ile perçinleyen bir yayın olmak üzere çıkıyor Mızağe yola” diye bir kısım var. Bunu açar mısınız?

1950 sonrası diaspora yayın hayatını incelediğimizde büyük emeklerle çıkartılan dergilerin neredeyse hepsinin dernekler veya diaspora içi faaliyet gösteren siyasi yapılar tarafından çıkartıldığını ya da bir şekilde desteklendiğini görüyoruz. Buda belli konularda kısıtlayıcı bir durum. Örneğin bir derneğin, vakfın ya da federasyonun yayın organı o kurumun politikaları doğrultusunda bir yayın çizgisi izliyor. Biz ise; tamamen özgür, içerikli olmak kaydıyla her görüşten fikrin ortaya atılabildiği ve tartışılabildiği bir mecra olarak yola çıktık. Bu sebeple herhangi bir kurum ile organik veya inorganik bağımız yok. Hatta ileri de bir oto sansüre sebep olma ihtimaline karşın reklam dahi almamaya karar vererek çıktık yola. O şekilde de devam ediyoruz. Sansür ve oto sansür en hassas olduğumuz konu diyebiliriz bu anlamda. Sonuçta kurumlarda birer iktidar alanları ve kurumlarla ilişkiye girdiğiniz takdirde en azından kendi içinizde bir oto sansür mekanizması geliştirebiliyorsunuz. Bu reklam veren ya da verecek olanlar için de geçerli.

Bu anlamda derginin yazarları ve yayın kurulu üyeleri arasında daha önce çeşitli derneklerde, siyasi yapılanmalarda ya da siyasi partilerde görev almış pek çok isim var haliyle. Bu kurum ve organizasyonlar ile temsil ettikleri siyasi görüşlerin hiçbiriyle bağımız olmadığını vurguluyoruz. Bununla birlikte Çerkeslerin tarihi açısından önemli gördüğümüz konu ve başlıkları da politik olarak bugün ya da geçmişte nereye düştüğüne aldırış etmeden yer veriyoruz. Yazar profilimiz de buna uygun. İlerleyen sayılarda bu duruşumuzun daha net ortaya çıkacağını düşünüyoruz.

Mızağe’nin farklı siyasi görüşte yazarlar ile yola çıktığını görüyoruz, bunun ne gibi zorlukları vardı? Faydaları nelerdir? Gelecekte dergi içi bir problem çıkarması mümkün mü?

Mızağe Çerkeslerin dünü, bugünü, yarını ile ilgili söyleyecek sözü olan yazarlara, çizerlere sürdürülebilir bir alan açma umuduyla yola çıktı. Ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz ortamda insanlar ne söylediklerinden çok kim oldukları ile ve siyasi pozisyonları ile değerlendiriliyor. Elbette bunda bazı diaspora karakterlerinin politik duruşlarını hakarete varan sözlerle ya da sosyal medyanın kolaycılığı ile ortaya koymalarının da etkisi var. Bahsettiğiniz çeşitliliği üretim noktasında bir zenginlik olarak görüyoruz. Yine bu doğrultuda yayıncılık dışında, politik çalışmalar mümkün olmasa da Çerkes tarihine, müziğine, edebiyatına dair farklı kesimlerin bir araya gelerek yapacağı somut çıktıları olan işlerin Çerkes kimliği açısından büyük önemi olduğunu düşünüyoruz. Dergi açısından farklılıklarımızın ileri de bir sorun olacağını da pek sanmıyoruz açıkçası. Yazarlarımızın farklı kesimler ile bir arada yazmaktan ve tartışmaktan çekinmeyecek demokrat bir çizgileri olduğuna güvenimiz tam.

Yazarların profillerine baktığımız zaman Mızağe’ye “muhalif” bir konumda diyebilir miyiz? Eğer muhalifse kime ve neye karşı?

Mızağe’nin ekip olarak muhalif olduğu ortak noktanın, diasporanın üretim açısından içerisinde bulunduğu yok edici sığ atmosfer olduğu söylenebilir. Kendimizi tanımlamamız gereken bir kelime varsa eğer bunu Mızağe’nin anlamında aramak isteriz. Yukarıdaki bir soruda sizin de bahsettiğiniz gibi farklı siyasi görüşte yazarların ve yayın kurulu üyelerinin olduğu bir alanda dergiyi muhalif ya da iktidar ya da her neyse tek bir kelimeyle tanımlamaya kalkıp, sınırlar çizmeye kalkarsak ortaya koymak istediğimiz değerlerle çelişmiş olur ve kendimizi karşı çıktığımız yerde buluruz.

İleriye dönük planlamalarınızda neler var? Yeni yazarlar, yeni projeler?

İlerisi için planladığımız en temel konu derginin sürekliliğini sağlayabilmek, henüz yolun başında olduğumuzun farkındayız. Derginin önceki sayılarının dijital olarak dağıtımını en kolay şekilde sağlayabilmek ve internet sitemiz üzerinden ödeme sistemimizi geliştirmek için araştırma yapıyoruz. Hepsinin maliyetleri var tabi. İçerik olarak da düşündüğümüz bazı şeyler var. Özellikle genç ve kadın yazar sayımızı artırmak istiyoruz. Kadromuzun zaman içerisinde artacağını ve içerikli söyleşiler ile zenginleşeceğimizi şimdiden söyleyebiliriz. Ayrıca çok önemsediğimiz bir başka nokta da derginin kütüphanelerde yer alması. Sürekliliği sağlayabildiğimiz takdirde bu konularda adım atmak istiyoruz. Son olarak her türlü öneri ve eleştiriye ısrarla açık olduğumuzu eklememiz lazım.

Toplumdan gerekli desteği gördünüz mü? Satışlar nasıl? Kaç adet basılıyor, ne durumdasınız?

İlk sayıdan bu yana abone sayımız ve satış adetlerimiz tahmin ettiğimiz seviyelerde. Kısa sürede belli bir okur kitlemizin oluşmuş olması mutluluk verici. Eline geçen dergiyi okuyup bitirince yeni sayının ne zaman çıkacağını soran okurlarımızın olması bizim için bir motivasyon kaynağı. Basılan dergi adedine yakın bir satışımız var. Buda en azından şimdilik mali açıdan bizi taşıyabiliyor. Henüz ilk yılımızı geride bıraktık, önümüzdeki dönemde okuyucu kitlemizin artacağına da inanıyoruz. Kaliteli içerik her zaman kendi kitlesini oluşturuyor. Çerkeslerin sadece Mızağe’ye değil, kitaplara, içerik kaygısı olan üretimlere ilgisi nüfusuyla doğru orantılı değil elbette ama bu durumdan şikâyetçi değiliz. Tüm diğer kesimler ile birlikte pek çok süreçten geçti ve geçmeye devam ediyor Çerkesler de Türkiye’de.

Aldığınız tepkiler nasıl? Çerkeslerden, Türklerden ya da başkalarından yorumlar nasıl oluyor?

Abonelerimiz doğal olarak büyük ölçüde Çerkeslerden oluşsa da Çerkes olmayan abonelerimiz de var. Dergiye abone olan ya da bizim özellikle ulaştırdığımız akademisyenlerden de olumlu tepkiler aldığımız gibi bazı önerilerini de memnuniyetle dikkate alıyoruz. Bu anlamda Çerkes, Türk, Kürt, Laz vb. birçok kesime ulaşıp onların eleştiri, öneri ve tecrübelerinden faydalanmak bizi zenginleştiriyor açıkçası.

Derginin basıldığı Eskişehir’le birlikte, Kayseri, Samsun, Bursa, Ankara ve İstanbul gibi Çerkes nüfusunun yoğun olduğu illerden gelen davetlerle tanıtım toplantıları gerçekleştirdik. Buralarda dergiyle ilgili eleştiriler aldığımız gibi övgülere de şahit olduk. Bu toplantılar sadece dergiyi tanıttığımız etkinliklerde olmuyor. Diaspora, Türkiye, Rusya ve Kafkasya gündemine dair sağlıklı tartışmaların da olduğu buluşmalar oluyor bizim için. Bu toplantılarda yüz yüze kurduğumuz temaslar bizim için oldukça besleyici nitelikte.

Olumsuz, yıkıcı, tepkilerden bahsedecek olursak, özellikle ilk sayıda geçen bir kavram üzerinden bazı fanatiklerin ithamlarına, detaylarından bahsetmeye gerek duymadığımız engelleme ve bir çeşit sansür girişimlerine şahit olduk. Dergiyi bile daha görmemiş kimselerdi. İlk planda şaşırsak ta sonradan şaşırdığımıza şaşırdığımızı söyleyebiliriz. Çok üzerinde durmadık. Derginin, diasporada bir boşluğu doldurduğunu düşünen, farklı görüşlerin dile getirilmesinin üretime katkı sağlayacağının farkında olan insanların var olduğunu mutlulukla gözlemlediğimizi de belirtmek isteriz.

Mızağe bir geleneğin sürdürücüsü diyebilir miyiz? Kafkasyalıların, Çerkeslerin Türkiye’de yayınladığı dergilerle birlikte Mızağe’nin konumunu değerlendirir misiniz?

Mızağe bir yayın çizgisinin bir ideolojik angajmanın sürdürücüsü değil kesinlikle. Biraz önce sorduğunuz soruda da cevapladığımız gibi diğer dergilerden en önemli farkı herhangi bir kurumsal ya da siyasi angajmanının olmaması. Bunu derken belli değerler ölçüsünde bir araya geldiğimizi de eklemek lazım belki. Demokratik ve adil bir perspektif ile kendisi için istediğini başkası için de isteyecek bir yolumuz var.

Kafkasya Dergisi’nden Yeni Kafkas’a, Yamçı’dan Kamçı’ya, Kafkasya Gerçeği’ne kadar Çerkeslerin tüm süreli yayınlarına büyük önem atfediyoruz. Tüm bu yayınların belki de öncüsü niteliğindeki Guaze’nin ve yine sadece bir sayısı yayınlanabilmiş olsa da Diyane’nin yerleri ise apayrı. Öte yandan sadece Türkiye’de değil sürgünde bilinen ilk dergi niteliğinde olan, Cemiyet-i İttihadiye-i Çerakise oluşumunun 1889 yılında Kahire’de yayımlanmaya başlayan İttihad Gazetesi’ne de ileriki sayılarımızda yer vermek istiyoruz. Türkiye’nin ve Osmanlı’nın geçtiği siyasal süreçlerle şekillenen , ne acıdır ki bugün isimleri bile hatırlanmayan pek çok yazarın yazılarının yayınlandığı tüm bu yayınları düşündüğümüzde bugün yayıncılık anlamında geldiğimiz nokta son derece düşündürücü. Jineps ve Mızağe dışında dijital ortamda yayımlanan köşe yazıları olsa da dönemin sunduğu imkanlarla birlikte değerlendirdiğimizde hiçte iç açıcı bir noktada değil diaspora. Bu anlamda kesintilerle de olsa yüz yıllık bir geçmişi olan diaspora Çerkes yayıncılığı geleneğinin bir yerlerinde dört sayımızla birlikte yer alabilmiş olmak bizim için gurur verici.

Son olarak hem dergi hakkında hem de genel olarak vurgulamak istediğiniz birkaç cümle daha alabilir miyiz?

İlk yılımızı yazarlarımızın ve okurlarımızın da desteğiyle tamamladık. Başta yazarlarımız olmak üzere, okurlarımıza, tanıtım toplantılarında bizi ağırlayan kurumlarımıza ve destek veren herkese tekrar teşekkür ediyoruz. Uzun soluklu ve zahmetli bir işe giriştiğimizin farkındayız. Ancak sürekli şikâyet ettiğimiz diasporanın sığ gündemini kırmanın yolu da içerikli ve nitelikli yayınların ortaya çıkması. Son cümle olarak Mızağe gibi dergilerin, web sitelerinin, kitapların ve görsel yayınların artmasını dileyelim.

14 Aralık 2018
Hazırlayan: Yusuf Tunçbilek
Kaynak: Ajans Kafkas

Kabardeyin biri Karayolları Müdürlüğünde işe alınmıştır; görevi ise yollardaki çizgileri çekmektir.
Kabardeye bir kutu boya ve fırça verilir. Kabardey çizgileri çekmeye başlar.
Bir gün amiri gelir ve çizelgeye bakar; 1. gün 500 metre, 2. gün 300 metre, 3. gün 150 metre, 4. Gün 100 metre..
Amir:
- Her gün gittikçe tembelleşiyorsun galiba?
Kabardey cevap verir: Aksine amirim daha çok çalışıyorum çünkü gün geçtikçe boya kutusundan daha fazla uzaklaşıyorum.

2. Dünya savaşı sırasında bir Yahudi ile aynı yolda yürüyen Abhaz'ı Naziler yakalayıp kamyonete atmışlar.
Yahudi başlamış kendini yerlere atıp bırakın beni ne olur diyerek bağırmaya.
Abhaz bu ne yapıyor, bir bildiği vardır herhalde diyerek aynı şeyleri yapmaya başlamış atmış kendisini yere bırakın beni diyerek başlamış bağırmaya.
Kampa varan kamyonetten inen Yahudi Nazilere başlamış yakınmaya ne olur beni bırakın,
bizim Abhaz yine vardır bunun bir bildiği diyerek başlamış bırakın beni diyerek yakınmaya.
Naziler iki esiri hiç dinlemeden atmışlar nezarete fakat Yahudi hala dövünüyor bırakın beni diyerek bağırıyor artık.

Abhaz dayanamamış sormuş;
"Yahu seyşa (dost) neden böyle yapıyorsun, bize ne yapacaklar".

Yahudi: "ne yapacaklar öldürecekler" diyerek cevap vermiş.
Abhaz bir hışımla aya kalkmış: "Allah belanı versin bende çalıştırmaya götürecekler zannetmiştim".

Yaşlı bir Kafkasyalı (Adige) mağazaya girer, Tezgahtara iki adet takım elbise almak istediğini söyler. Tezgahtar;
– Dede, sen zaten 80 yaşındasın, iki takım elbiseye ne gerek var? Bir elbise alırsan sana ömrünün sonuna kadar yeter…
– Birini kendime birini de babama almak istiyorum.
Tezgahtar şaşkınlıkla
– Siz 80 yaşında olduğunuza göre babanız 105 yaşında olmalı…?
– Evet, Dedemin düğününe gideceğiz de
– Aa babanız 105 yaşında ise dedeniz 130 yaşındadır o zaman?
– evet
– Dedeniz evlenmek mi istiyor? tekrar

At Hırsızı

Ocak 03, 2014

Hakim,at hırsızı çerkes"e sormuş:

"Niye çaldın adamın atını?"

Çerkes yanıtlamış:

"Hakim bey, yanlış biliyosunuz.
O at benim.
Allah deveyi araplara, Eşşeği acemlere,
Atıda biz çerkeslere yarattı.
Allahın bana yarattığı atı bir başkasında görünce
Geri alıyorum.
Siz malınızı başkasında bırakırmısınız?"...

Page 1 of 162

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" dizisini protesto etmek için Kanal D önünde toplandı

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" di…

Oca 09, 2017 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

1. Dünya Savaşında Anavatan (хэку) Çerkesleri https://t.co/B28BY4GbSK
RT @AdygheHeku: «Зихия» возродится в Адыгее https://t.co/4RxHnYKcdo
RT @AchumijHilmi: ŞARKICI DAVUTE SUSAN DERECEYE GİRDİ - ÇAYKOVSKİDEN ŞOSTAKOVİÇE DÜNYA MÜZİK DEVLERİNİ YETİŞTİRMİŞ RUSYA'DA DERECEYE GİRMEK…
RT @KAFFED: "XASE" / "DERNEK" "Kurtuluş yok bir başımıza... Ya birbirimizi gayrete getirip birlikte, omuz omuza mücadele edeceğiz; ya da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler

Son Ubıh Masalı ve Hacı Gıranduk Berzeg Gerçeği

Çerkes Dünyası ve Rusya

Fırtınalı Yıllarda Bir Mücadele Adamı: Ahmet Tsalıkkatı