At Hırsızı

Ocak 03, 2014

Hakim,at hırsızı çerkes"e sormuş:

"Niye çaldın adamın atını?"

Çerkes yanıtlamış:

"Hakim bey, yanlış biliyosunuz.
O at benim.
Allah deveyi araplara, Eşşeği acemlere,
Atıda biz çerkeslere yarattı.
Allahın bana yarattığı atı bir başkasında görünce
Geri alıyorum.
Siz malınızı başkasında bırakırmısınız?"...

Sefer E. Berzeg diaspora yayın hayatına yaptığı eşsiz katkılarla bilinen bir yazar. Özellikle tarih araştırmaları akademiye adım atan bir çok tarihçinin kapısını çalmasına sebep olmuş titiz bir araştırmacı. İncelediği tarihsel konuları titizlikle ele alan Sefer Berzeg ile Blog Yazarımız Merve Tram  son kitabı “Çerkes – Wubıhlar” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Wubıhların tarihinden Çerkesya’ya, Soçi’den diasporanın güncel tartışmalarına kadar bir çok konuyu bulacağınız bu söyleşi Sefer E. Berzeg’in yeni kitaplarının da habercisi olma özelliğini taşıyor. 

Guşıps: “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” kitabının ortaya çıkış hikayesini sorsak öncelikle. Hangi nedenler sizi böyle içerikli bir biyografı kitabı hazırlamaya sevk etti?

Sefer E. Berzeg: Çerkes-Vubıhlar, Kafkasya’nın son bağımsız bölgesi olan bugünkü “Büyük Soçi” bölgesinin de 1864 yılı baharında Rus orduları tarafından işgali üzerine, diğer Çerkes kardeşleri (Adıgeler ve Abazalar) ile birlikte, binlerce yıllık yurtlarından kitle halinde Osmanlı topraklarına sürüldüler. Suriye, Ürdün vb. ülkelerdeki Çerkes sürgünlerine karışmış küçük grupları ve Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayan birkaç aileyi saymazsak, günümüzde Vubıhlar’ın tamamına yakını Türkiye’de yaşıyor. Vubıhlar’ın Abaza ve Adıge dilleriyle akraba ve bir anlamda da bu dillerin kökü sayılan ve birçok dilci tarafından eski Hatti diline bağlanan, seksenin üzerinde ses içeren özgün dili de, maalesef Ruslar tarafından sürgün edildikleri Osmanlı topraklarında ve Türkiye’de yokolup gitti. Vubıhlar’ın yaşadıkları ülke dillerine asimile olmamış olan grupları, günümüzde anadilleri olarak – anayurtlarında yaşarken de büyük ölçüde bilip kullandıkları- Adıge ve Abaza dillerini kullanıyorlar.

1864’teki büyük Çerkes sürgününden günümüze kadar 150 yıl geçti. Bu süre içinde ne Türkiye’de, ne de Çarlık Rusya’sında ve Sovyetler Birliği’nde, Adolf Dirr, George Dumézil vb. birkaç dilbilimcinin Vubıh dili ile ilgili çalışmaları dışında, onların sosyo – kültürel yapısını, tarihini ve sürgündeki durumlarını inceleyen monografik doğru – dürüst bir eser yayınlanmamıştı. Hatta bu konuda ciddi bir makaleye bile rastlayamıyordunuz. Sovyetler Birliğinde zaten ciddiye alınacak bir tarih bilimi (historiografi) yoktu. İktidarda bulunanlar ya da onların niyetleri değiştikçe, tüm tarihi “gerçekler” ters – düz ediliyor ve tarih kitapları da bu yeni durumlara uygun şekilde değiştiriliyordu. Bu dönemde Vubıhlar’la ilgili olarak da, “zamanın ruhuna uygun” olarak yazılmış bir iki makale vardır. Örneğin bunlardan biri A. V. Fadeyev’in, dönemin tüm ideolojik hastalıklarını taşıyan “Убыхи в освободительном движении на Западном Кавказе” (Batı Kafkasya’nın Kurtuluş Mücadelesinde Vubıhlar) başlıklı makalesidir. Bu makale bazı kronolojik bilgiler vermekle birlikte gerçek tarihle ilgisi olmayan, bütünüyle döneminin Sovyet ideolojisine uygun ve kendi içinde bile çelişkilerle dolu bir çalışmadır. Bunun dışında kayda değer ve yayınlanmış esaslı bir çalışmaya ben rastlayamadım. Sovyet Kafkas – Abhaz yazarı Bagrat Şınkuba’nın Sovyetler’in son döneminde yayınlanabilen ve Türkçe’ye “Son Vubıh” adıyla çevrilen sansasyonel romanı ve benzerleri de, maalesef yayınlanabildiği zamanın “ruhuna” uygun ve tarihsel olayları bütünüyle saptıran saçma sapan değerlendirmelerle doludur.

İnsanlar gibi toplumlar da, ancak hareket halindeyseler ve sorunlarını bir şekilde kamuoyunun önüne getirip diğer insanlara da gösteriyorlarsa dikkat çekebiliyorlar. Bizim Kafkas – Çerkes diasporası gibi önemli bir kapasiteye sahip ama içine kapalı ve hareketsiz toplumlar ise, ne kadar haklı ve zulüm görmüş de olsalar kimse tarafından dikkate alınmıyorlar. Son birkaç yıl içinde Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılmasına karar verilmesi nedeniyle ve “Kafkasya Forumu”, “No Sochi” hareketi, “Çerkes Hakları İnisiyatifi vb. Kafkas – Çerkes örgütlenmelerinin gündemimizi biraz hareketlendirmesi sonucu olarak, Rusya’da da Soçi’nin otokton ve sürgün halkı Vubıhlar’la ilgili, olumlu – olumsuz birkaç yayın yapılabildi. Adı geçen kitabımın önsözünde, bunların birkaçından kısaca bahsettim. Ancak bunlarda da Vubıhlar, yurtlarından sürüldükten sonra sanki bütünüyle buharlaşmış ve yokolmuşlar gibi gösteriliyorlar. Yani Vubıhlar’ın sürgündeki ve bugünkü durumlarının ne olduğu sorusuna gerçekçi bir yanıt verilmiyor. Sadece Kafkas – Abaza yazarı Muhammet Kişmakho’nun Suhum – Karaçayevsk (2012) baskılı ve tesadüfen benim de biraz katkıda bulunabildiğim “Проблемы этнической истории и культуры убыхов” (Vubıhlar’ın Etnik Tarihi ve Kültürünün Sorunları) adlı 830 sayfalık önemli bir kitabında bu konularda da bazı bilgilere rastlanabiliyor.

Ben Vubıhlar’ın sosyo – kültürel ve siyasi tarihi ile ilgili olarak hazırladığım ve henüz yayınlayamadığım genel bir araştırmada bu konulara da cevap vermeye, bu eksiklikleri az çok gidermeye çalıştım. Bu araştırmam kısmet olursa bu yıl içinde bir iki kitap halinde yayınlanacak. (Maalesef bu gibi konularda “kültür” derneklerimizden ve “federasyon”larımızdan en küçük bir destek bekle(ye)miyoruz). Basılmış olan “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” adlı son kitabım ise, bahsettiğim bu araştırmanın sadece bir bölümünü oluşturuyordu. Hacminin oldukça genişlemesi nedeniyle, bu bölümü asıl kitaptan ayırıp öncelikle yayınlamayı uygun buldum.

Vubıhlar, günümüzde Adıge ve Abhaz kardeşleriyle iç içe olarak ve daha çok da büyük kentlerin kalabalıkları içinde yaşadıkları için, kimlerin Vubıh olduğu da pek bilinemiyor. Vubıh Çerkesleri, Kafkasyalı çevrelerde bile, sanki buharlaşarak dünyadan yok olmuşlar gibi, sadece işgalciler tarafından çıkarılan bir “Son Vubıh” yalanı ile anılıp duruyorlar. Ben bu son kitabımda, rastgele bir şekilde, Kafkas diasporasında ve Kafkasya’da yaşamış ve yaşamakta olan bazı Vubıhlar’ın kısa biyografilerine yer verdim. Bu mütevazi kitap bile, Vubıhlar’ın günümüzde de yaşadıklarının naçizane bir kanıtıdır. İçinde adı geçen kişilerin birçoğuyla tanışıklığım, dostluk, akrabalık ve kişisel bağlarım da vardır. Bu kitap ufak bir çalışmayla, şimdikinin bir iki katı hacimli olarak da basılabilirdi. Çünkü birçok ünlü Vubıh’ın kapsamlı biyografilerine henüz erişemediğim gibi, halen önemli görevlerde bulunan bazı Vubıhlar’ın biyografilerine de – bilinen ve anlaşılabilir nedenlerle – kitabımda yer vermedim. Bununla birlikte, sadece bu kitaba alınan kişilerin biyografilerinin inceleyenler bile, sürgünde geçen yüzelli yıl boyunca Kafkas – Çerkes gerçeğini, ayakta kalma ve vatana geri dönme mücadelesini günümüze kadar taşımış ve taşımakta olan olan aktif kişiler arasında, Vubıh kökenli olanların hiç de az olmadığını hemen fark edeceklerdir. Doğal olarak bunların birçoğu, Osmanlı’da ve Türkiye tarihinde de olumlu – olumsuz ama önemli roller oynamış kişilerdir. Örneğin, T.C.’nde uzun yıllar Valilik, Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve (kritik bir dönemde ve asili olmaksızın) Cumhurbaşkanı Vekilliği yapmış olan rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’i bu gibi kişilere bir örnek olarak gösterebiliriz.

Guşıps: Rusya’da ve Türkiye’de genel olarak Kafkasya, özelde ise Vubıhlar’la ilgili çok az yayın çıkmasının nedeni sizce nedir?

Sefer E. Berzeg:Rusya’nın yapısına bakarsanız, bugün bile Putin’in idare ettiği bir imparatorluktan başka bir şey olmadığını görebilirsiniz. Hükümetler, Meclisler, Duma’lar, yerel idareler ve cumhuriyetler filan büyük ölçüde göstermeliktir. Ve bu ülkede Sovyetler birliği dönemi de dahil olmak üzere daima bir “Velikorus” (Büyük Rus) milliyetçiliği her zaman hakim olmuştur. Günümüzde Kafkasya ve özellikle de tüm halkı sürülmüş bulunan batı Kafkasya (Çerkesya) bir Rus bölgesi olarak görülüyor. Biliyorsunuz, Soçi’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapmasının gündeme gelişiyle eşzamanlı olarak, artık Kuban Bölgesi’nin ortasında gözlerine batan bir diken gibi kalmış olarak algıladıkları küçük Adıge Cumhuriyeti’ni bile lağvetmeye kalkmışlardı. Günümüzde tamamen Ruslaşmış saydıkları Çerkesya coğrafyasının gerçek tarihini ve hele de yok olmaları için yurdundan atılmış olan onun sürgündeki insanlarının tarihini karıştırmanın Rus devletçiliği ve tarihçiliği bakımından hiç bir anlamı ve gereği yoktur. Bu olsa olsa Rusya’nın gizli servislerinin konusu olabilir.

Örneğin L. İ. Lavrov’’un sonuçta Rus gözlüğüyle yazılmış bir eser olan “Убыхи, Историко- этнографическая монография” (Vubıhlar, Tarihsel-Etnografik Monografi) adlı kitabı bile 1937 yılında yazılarak Rusya Bilim Akademisi’ne (RAN) sunulduğu halde, kaldırılıp bir yerlere atılmıştı. Ancak 70 yıl geçtikten sonra, nasıl olduysa, yazarının 100. doğum yıldönümü nedeniyle 2009 yılında basılabildi. Abhazyalı tarihçi G. A. Dzidzariya’nın da 1970’li yıllarda yazılmış, ama sakıncalı görüldüğü için basılamamış olan “Абхазо – убыхский союз в освободительной борьбе на Западном Кавказе в первой половине ХIХ века” (Ondokuzuncu Yüzyılın İlk Yarısında, Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği) adlı ve özellikle Vubıhlar ve Abhazların kardeşliğini yansıtan bir makalesi vardır. SSCB’nde, bu gibi “milliyetçi” yazıları cezasını göze alarak dahi yayınlayamıyordunuz. Çünkü bırakın kitap bastırmayı, insanların kişisel olarak bir daktilo makinesi edinmeleri bile oldukça zordu . Birçok benzeri gibi, Dzidzariya’nın bu ilginç makalesi de yıllar sonra ve ancak Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı sonrasında, onun Toplu Eserleri’nin 3. cildi içinde “Yayınlanamamış Hazineler” (2006) adı altında yayınlanabildi.

Türkiye’deki yayın fakirliğimizi ise başka bir zaman ve zeminde ayrıca irdeleyelim. Çünkü o da uzun uzun incelenmesi ve unutulmaması gereken ayrı bir konudur.

Guşıps: Kitabınız “Çerkes-Vubıhlar, kimseye boyun eğmediler. Olan biten hiç bir şeyi unutmadılar. Ve yurtlarından da asla vazgeçmediler” diye başlıyor. Bu oldukça isyankar da bir cümle aslında. Çerkes – Vubıhların yok olduğuna, “Son Ubıh”ın vefat ettiğine dair yanlış ve yaygın bir kanaat mevcut diasporada. Bu algı nasıl oluştu sizce?

Sefer E. Berzeg: Doğal olarak böyle bir algının yaratılması Kafkasya’nın ve Kafkasyalıların tüm düşmanlarının işine geliyor. Biliyorsunuz, Abazaların ve Adıgeler’in büyük kısmı ve Vubıhlar’ın tamamı yurtlarından sürülerek yabancı topraklara atıldılar. Çok büyük kısmı da sürgün sırasında kamplarda, denizlerde ve gittikleri yerlerde salgın hastalıklar, deniz kazaları vb. felaketlerle yok edildi. Gittikleri yabancı ülkelerde katılmak zorunda kaldıkları savaşlar, doğal ve zoraki asimilasyon süreçleri sonucunda da elbette büyük maddi ve manevi kayıplar verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Ama hala birkaç milyon kişiye ulaşan güçlü bir Kafkas – Çerkes diasporası var ve tüm sorunlarına karşın yaşamını sürdürüyor ve anayurdunu da etkilemeyi sürdürüyor. Çerkesler’in durumuna düşüp de yabancı topraklarda bir – iki kuşak içinde sıfırdan yeniden ayağa kalkabilen ve bu kadar direnebilen, üstelik yaşadığı ülkeleri de güçlü bir şekilde etkileyebilen bir toplum dünyada çok da fazla değildir. Halkımızın gösterdiği bu gücü takdir etmemiz ve bu halkın ve geleceğine güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlar yüz yılı aşan dengesiz savaşların ve düşmanlarının benzersiz zulümlerinin doğurması doğal olan büyük travmaları kısa sürede tedavi ettiler, yaşadıklarını da yeni kuşaklarına pek fazla intikal ettirmediler. Belki de bunu yok olmamanın ve yabancı topraklarda ayakta kalabilmenin bir gereği olarak düşündüler. Ama bence biraz hata da ettiler. Çünkü soykırıma varan bu sürgün ve katliamları, sonraki kuşaklarına ve dünyaya bütün fecaatiyle anlatmadılar. Gerçi bu bana biraz da bilinçli bir tavır gibi geliyor. Kafkasya idealini hep yüksekte tuttukları ve oraya geri dönmekten vazgeçmedikleri için, bu acıları çocuklarımıza pek fazla intikal ettirmeyelim diye de düşünmüş olabilirler. Sürüldüğümüz yabancı topraklarda ayakta kalalım ve güçlenmeye çalışalım, dediler. Ama böylesine büyük ve sonraları da devam eden acılar, saklanmak istense bile saklanamıyor. Rusya imparatorluğu baskılarla bir şekilde üzerini örtmeyi başardı bu acıların. Avrupa da bir iki patırtı dışında hiçbir zaman sesini çıkarmadı. Ama bir şekilde, insanlar kültür düzeyleri arttıkça, okudukça, yazdıkça, kendi özlerine dönüyorlar ve bu eski acılarını da tartışmaya başlıyorlar.

Kafkasyalı sürgünlerin ilk kuşakları, her şeye karşın buralarda yerleşip oturmayı zaten düşünmüyorlardı. Sürgünden on yıl kadar sonra patlayan 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı’na, o zaman sürgünde olan Çerkeslerin tamamı, sırf Kafkasya’ya geri dönebilmek için gönüllü olarak ve kitleler halinde katıldılar. Hem Balkanlar’da hem de Kafkas cephesinde savaştılar. Osmanlı donanmasıyla Abhazya’ya 3000 civarında Kafkasyalı göçmen çıkarıldı ve bu Çerkes göçmenler, oradaki kardeşlerinin de ayaklanarak kendilerine katılmasıyla Abhazya bölgesini Rus güçlerinden temizlediler. Kısa bir süre Abhazya’da tek bir Rus ve hatta tek bir kolonizatör kalmadı. Ama sonradan Osmanlılar Balkanlar’da yenilmeye başlayıp Kafkasya’ya gönderilen birkaç tabur da geri çekilerek Balkan cephesine nakledilince, Rusların intikam alacağını bildikleri için yeni göçmen kitleleriyle birlikte yeniden ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Bu dönemde yalnız Abhazya’da değil, Çeçenya ve Dağıstan bölgelerimizde de önemli ayaklanmalar olmuştu (Bu konulardaki bir araştırmamı da yakın bir gelecekte bastırmaya çalışacağım).

Guşıps: Şınkuba Bagrat’ın “Son Wubıh” adlı kitabına nasıl bakıyorsunuz?

Sefer E. Berzeg: Şinkuba Bagrat, yıllarca SSCB Komünist Partisi’nin Abhazya Bölge Sekreterliği’ni yapmış nitelikli bir şair ve yazardı (Onun biyografisini Türkçe olarak ilk kez ben yayınlamıştım). Onun, asıl adı “Göç edenlerin Sonuncusu” (Rusçası “Последный из ушедших”) olan bu romanı, gerçek tarihsel olaylarla hiç ilişkisi olmayan fantastik bir edebi eserdir. Edebi açıdan güçlüdür ve sanki çok ciddi belgelere dayanarak yazılmış gibi bir hava içinde kaleme alınmıştır. Önemli yanı, aslının Abhazca olması, yani milli dilde yazılmış, daha sonra Rusça, Almanca, İngilizce, Türkçe, Adıgece vb. dillere de çevrilmiş olmasıdır. Ancak tarihsel gerçekçilik açısından Rusya imparatorluğu lehine büyük tarihsel çarpıtmalar içeren bir romandır. Bununla beraber, onun döneminde SSCB’nde Vubıhlardan artık hiç bahsedilemiyordu ve iki yönlü bir “Demirperde” nin etkisiyle, Kafkasya’daki kardeşleri de Vubıhlar’ı neredeyse unutmuş gibiydiler. Bu romanın hiç değilse Soçi’de bir zamanlar Abhazlar ve Adıgeler’le yakından ilişkili olan Vubıhlar diye bir halkın yaşamış olduğunu belirtmesi bile, Sovyet döneminde milli hafızası oldukça silinmiş bulunan Kafkasyalı genç kuşaklar bakımından bir kazanç sayılabilir. Bunu da gözden kaçırmamamız ve romanla ilgili değerlendirmelerin artı hanesine yazmamız gerekir. Ama bu romanın sürgünde yaşayan insanlarımız ve hele de Vubıhlar tarafından idealize edilmesi ve tarihsel gerçekleri anlattığının sanılması, ancak bir bilinçsizlik örneği ve traji – komik, esef edilecek bir olay olarak nitelenebilir.

Guşıps: Soçi Çerkesya’nın başkentiydi dendiğinde bazı Abhazlar itiraz ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bugünkü “Büyük Soçi” bölgesi XIX. yüzyıl’da gerçekten de bağımsız Çerkesya’nın merkezi ve en aktif bölgesi konumundaydı. Son bağımsız Çerkes (Vubıh – Adıge – Abaza) Parlamentosu ve Hükümeti de esas itibariyle bu bölgede faaliyet göstermişti. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ama özellikle internet ortamında ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olununca, birçok konuda olduğu gibi bu hususta da saçma sapan tartışmalar yaşanabiliyor. Adıgecilik, Abazacılık şeklinde mikro milliyetçilik yapan bazı gençler, üstelik karşısındakilere en ufak bir saygı duymadan böyle yersiz tartışmalarla vakit geçiriyorlar. Bu gibi garip (ve belki de kötü niyetli) tartışmalarda bazen karşılıklı hakaretler bile savrulduğunu ben de görüyor ve bu gençlerimiz hesabına sadece üzülüyorum.

Soçi bölgesi, Kafkas dağlarının güneyindedir. Büyük Kafkas – Çerkes sürgününe kadar bu bölgede merkezde Vubıhlar olmak üzere bazı Abaza boyları, mesela Asadzua’lar, Akhçıpsualar vb. da Khosta (Khamış) ırmağına kadar olan bölgede, Vubıhlarla iç içe yaşıyorlardı. Kuzeybatıda, Şakhe ırmağından sonraki bölgede de Vubıhlar’la Adıgeler (Şapsığlar ve Natuhaylar) bakımından aynı durum vardı. Orada yaşayan insanların da hangisinin Vubıh, hangisinin Adıge olduğunu ayırmak oldukça zordu. Özellikle Vubıhlar, bu kardeşleri arasında bir bağ görevi görüyor ve Vubıhça yanında diğer iki Çerkes halkının dilini de konuşuyorlardı. Yani bunlar bugün sömürgecilerin etkisiyle yapıldığı gibi birbirinden apayrı halklar sayılmıyorlardı. Aralarında dil ve diyalekt farklılıkarı vardı ama, bunların ikisini – üçünü birlikte konuşan bir çok insan, çok sayıda karma evlilikler ve çok yönlü sosyoekonomik ilişkiler de vardı. Bu ilişkiler, sürgün yıllarının zor koşullarında yabancı topraklarda da güçlü bir şekilde ve gelişerek, diğer Kafkasyalıları da içine almak suretiyle sürdürülmüştür. Örneğin bana intikal ettirildiği kadarıyla, benim ailem Türkiye’ye geldiğinde 3 dilliydi. Vubıhça artık biraz geri planda bırakılmıştı. Ailenin dili daha sonraları Adıgece ve Abazaca’ya, günümüzde ise Adıgece ve Türkçe’ye indirgendi. Benim ve eşimin anadili Adıgece’dir. Ama sonuçta bu dillerimizin hepsi aynı kökten geliyorlar ve bizler hepimiz aynı ortak kültürün, Kafkasya’nın çocuklarıyız.

Geçenlerde “Apsuara” adlı bir aktivist grubunun Adapazarı – Sapanca’da düzenlediği güzel bir toplantıya katılmıştım. Halk Eğitim Merkezi’nin salonunda toplanan saygıdeğer bir dinleyici kitlesine bu konuları anlatmaya çalıştım. Abhazlar, Vubıhlar, Adıgeler vd. insanlarımızdan oluşan nazik dinleyicilerim sağ olsunlar, beni saatlerce ilgiyle dinlediler. Onların bu ilgileri bende, artık insanlarımızın da bu tip, saçma sapan ve hiçbir şey üretmeyen tartışmalardan fazlasıyla usandığı izlenimini yarattı.

Guşıps:  Çerkes kimdir sorusu diasporada hala zaman zaman tartışılıyor siz ne diyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bence bunu tartışmaya hiç gerek yok. Diasporada Kafkasya’dan gelenlerin hepsine verildi bu isim. Ama örneğin bir Gürcü bir Azeri tabi ki bu tanımın içinde değil ve hiçbir zaman da olmadı. Türkler de sokmuyor onları bu tanımın içine. Türkiye’de tek başına Adıge, Abaza, Vubıh filan derseniz kimse sizi tanımaz ve anlamaz. Ama “Çerkesler”i herkes az çok tanır ve saygı duyar. Toplumumuzun böyle alt gruplarına bölünüp parçalanması, öteden beri sömürgecilerin ve onlara alet olanların pek işine gelmiştir. Bu bizim ithal malı ve eski bir hastalığımızdır, zaman bunu tedavi edecektir. (Elbette ki bu sözlerim dillerimizin ve diğer alt kültür özelliklerimizin yok edilmesi anlamına da gelmemektedir. Bazı “iyi niyetli” tartışma meraklıları için bunu eklemek gereğini duyuyorum).

Guşıps: Soçi Olimpiyatlarının yapıldığı “Krasnaya Polyana” bölgesinin adını güneşin verdiği kızıllıktan aldığını söyleyenler de var. Siz bu bölgeyle ve adlandırmasıyla ilgili ne dersiniz?

Sefer E. Berzeg: Bugün olimpiyatların yapıldığı alan Krasnaya Polyana denilen alandır. Milli dildeki asıl adı “ise Abazaca “Gubaada”dır. Ben orayı ilk kez 1991 yılında görmüştüm. Hatta Çerkes soykırımını dile getiren ilk toplantılardan birisi de orada yapılmıştı. Toplantıda Adıgeler, Bir Abhaz yaşılar grubu ve hatta Çeçenler de vardı. Güzel, yemyeşil bir düzlüktür. Daha doğrusu Bay Putin’in büyük gayretleriyle bir beton yığınına çevrilmeden önce öyleydi. Muhtelif rivayetler var. Burada otların rengi belli durumlarda güneş ile kızıl olduğu için Kızıl vadi dendiğini söyleyenler de var. Bazılarına göre de Kafkaslılar’ın dökülen kanları nedeniyle bu ad verilmiş. Rusça’da (benim bildiğim kadarıyla) ” Krasnıy” iki ayrı anlam taşıyor ve hem “kırmızı, kızıl” , hem de “güzel” anlamına geliyor. Krasnaya Polyana adında her iki anlamda da kullanılmış olabilir. Onu 21 Mayıs 1864 günü burada topları, tüfekleri, haçları askerleri ve papazlarıyla “Kafkasya’nın kesin fethi” töreni yapmış olan “Gubaada” nın işgalcilerine sormak gerekir. Bunu çok fazla tartışmaya gerek de yok. Soçi (Vubıhya) arazisi ve onun çevresindeki Abaza – Adıge topraklarının bir kısmı Ruslar bakımından 1864 yılına kadar hala devletler hukukundaki tabiri ile “terra incognita” (bilinmeyen toprak) niteliğindeydi. Rus Genelkurmayı’nın haritalarında bile çok kez böyle niteleniyordu. Ayrı zamanlarda bölgeye gönderilen Novitski ve Tornau adlı iki Rus casusunun rapor ve notları dışında, Rusların bölgeyle ilgili esaslı bir bilgisi de olamamıştı. Donanmalarının himayesinde denizden çıkarma yapılarak kurdukları ve 1840’larda Çerkesler (Vubıh, Adıge ve Abazalar) tarafından yerle bir edilen ” Karadeniz Müstahkem Kıyı Hattı” kalelerinden bile çıkıp da bölgenin içerisine doğru 500 adım giremiyorlardı. Ancak 1864 baharından sonra buralara girebildiler. Vubıhlar savaşı bıraktıktan sonra da orada başka büyük bir savaş olmadı, Gubaada ve çevresinde oturan ve Ruslar tarafından Vubıhlar’ların ve onlarla birlikte sürgün edilen Ahçıpsua’ların Aybga, Pshov gibi küçük Çerkes – Abaza boylarının intihar savaşı tarzındaki bazı fevri çatışmaları oldu sadece.

Krasnaya Polyana, birisi kuzeybatıdan Karadeniz kıyısından, diğeri güneydoğudaki Abhazya bölgesinden, ikisi de kuzeydeki Kafkas dağlarının geçitlerinden olmak üzere, dört yönden bölgeye giren dört Rus ordusunun, köyleri tek tek yakıp insanlarını öldürerek, sürgün edilmek üzere aç ve çıplak deniz kıyısına sürerek buluştukları ve 21 Mayıs 1864 günü zaferlerini ilan ettikleri yerdir. Gubaada (Krasnaya Polyana) denilen yerin önemi budur. Ahçıpsa Abazalarının merkezi gibi bir yerdi burası. Burada bölgeye sığınan aileler dışında bir Adıge ya da Vubıh yerleşim yeri yoktu. Ama Ahçıpsua yöresi, siyasi olarak tamamen bağımsız Çerkesya’nın içindeydi. Vubıhların çeşitli seferlerinde Rus kalelerine ve işbirlikçilerine saldırmak gayesiyle Abhazya’ya giderlerken gelip geçtikleri bir yerdi. Ve Ahçıpsualar da zaten Vubıhlar ve Adıgeler’le birlikte savaşıyorlardı. O dönemde bölgede siyasi bir birlik oluşturulmuştu ve Ahçıpsualar da bu birliğin aktif bir üyesiydiler. Çerkes Milli Meclisi’nin üyelerinden birçoğu da onlardandı. Zaten Mızımta ırmağının bir tarafında oturan Vubıh Abazacayı, öbür tarafında oturan Abaza da Vubıhçayı bilirdi örneğin. Aralarında öyle keskin bir fark da yoktu. Dzdzariya’nın yukarıda bahsettiğim “Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği” başlıklı makalesi Abazalar’la Vubıhların arasındaki bu kardeşlik ilişkilerini oldukça iyi anlatıyor. O yüzden de SSCB döneminde yıllarca basılamamış zaten.

Guşıps:  Kitabınızda özellikle Hacı İsmail Degumuko Berzeg ve Hacı Granduk Berzeg’in oldukça içerikli biyografileri dikkat çekiyor. Çerkesya tartışmaları ışığında değerlendirdiğimizde bu iki şahsiyetin önemini açıklar mısınız?

Sefer E. Berzeg: Kendim de Berzeg soyundan olduğum için bu konulara öteden beri pek fazla temas etmek istemiyorum. Fakat tüm Kafkas tarihi hakkında olduğu gibi bu iki önemli Kafkas lideri hakkında “Son Vubıh” kaynaklı uydurma bilgiler de aktarılıyor genellikle. Bu iki insan, amca yeğen durumunda aslında. İkisi de Berzeg’lerin Degumuko kolundan olduğu için, çoğu zaman bu iki kişi karıştırılıp bir kişi gibi anlatılıyor. İkisini birleştirip 1700’lerden 1800’lere kadar 110 sene yaşayan tek bir insan varmış gibi makaleler bile yazılıyor. Bu hataya Ğuaze gazetesinde (1911 – 12), rahmetli Met Yusuf İzzet Paşa’nın iyi niyetli bazı makalelerinde bile rastlanabiliyor. Bu gibi apaçık yanlışları olsun düzeltmek gayesiyle, onların biyografilerini de bulabildiğim kadarıyla kitabıma ekledim. Bu liderlerin ikisi de,dava ve silah arkadaşlarıyla birlikte, Edirne Anlaşması’ndan 1864’e kadar olan dönemde, yani Kafkas bağımsızlık savaşının en yoğun ve hareketli döneminde Kafkasya’nın direnişine çok büyük katkıda bulunmuşlardır. Özellikle de Vubıhlar’la Adigelerin, Abazalar’ların hatta bir kısım Karaçaylılar’ın siyasi ve askeri açıdan bir araya gelmelerini, birlikte mücadele etmelerini tetikleyen insanlardan ikisidirler.

Guşıps:  Bu iki liderin dini yönü var mıydı peki?

Sefer E. Berzeg: İkisi de namazını kılan Müslüman insanlardı. Hacı İsmail Degumuko Berzeg hac dönüşünde gemide vefat etmiş, köyüne götürülüp gömülmüştü. Yeğeni olan Hacı Giranduk, Türkiye’ye geldikten sonra da ikinci kez hac ziyaretine gitmişti. Bu Hac ziyaretlerinden ilkinde Mısır’da ve İstanbul’da Kafkasya’ya yardım sağlamak için bazı siyasi görüşmeler de Kafkasya’ya yardım için görüşmeler yapmış ve bunlardan bazı sonuçlar da almıştı. Yani hem hac ziyaretini yapmış hem de Kafkasya için bazı siyasi getiriler sağlamaya çalışmıştı. Ama her iki liderin de kişisel profilleri ve sürükledikleri mücadele Dağıstan’da ve Çeçenya’da olduğu kadar dinsel argümanlara değil, yurtseverliğe dayanıyordu. Onlar için İslam dini daha çok kültürlerinin bir parçasıydı.

Guşıps: Gerek Kafkasya’dan gerekse diasporadan bir çok siyasetçi, sanatçı, asker ve bilim insanının biyografisi var kitabınızda. Bunların bir çoğu da şimdiye kadar Vubıh oldukları bilinmeyen kişiler galiba, öyle değil mi?

Sefer E. Berzeg: Kafkas toplumunda aslında herkesin hangi kökenden geldiği bilinir. Bunu yazanlar bilir en azından. Bilmeyenler ilgilenmeyenler için zaten sorun yoktur. Örneğin ben Berzeg’im, Vubıh olarak biliniriz. Ama Berzegler öteden beri hem Abazalar hem de Adıgelerle sürekli ilişki içinde olan bir soydur. Berzeg’lerin asli özelliği Kafkasyalı olmaktı, Vubıh olmayı ve kabilecilik gibi duyguları hiçbir zaman ön plana çıkarmadılar. Genel olarak tüm Vubıhların da bu konularda oldukça bilinçli davrandıklarını ve kabilecilik gibi çağdışı duyguları öne çıkarmamayı yeğlediklerini düşünüyorum, Rus tarihçileri bile öyle yazıyorlar. Örneğin Vubıhlar 1840’ta Hacı İsmail Degumuko Berzeg’in önderliğinde,Karadeniz kıyısındaki Rus kalelerini harekete geçirdikleri Abaza ve Adıgelerle birlikte yok etmişlerdi. Bu olaylarda bilinçli bir şekilde, kendi bölgelerindeki Rus kalelerine değil de öncelikle Şapsığ ve Natuhay kıyılarındaki Rus kalelerine saldırmışlardı. Bu bilinçli ve politik bir davranışın sonucuydu. Hepimiz aynı ülke ve ortak yurdumuz için savaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı. Zaten o yıllarda kullanılan 12 yıldız ve üç oklu bağımsız Çerkesya bayrağı da bazılarının sandığı gibi sadece bir “Adıge bayrağı” ya da “Vubıh bayrağı” filan değildi. Rus istilasına karşı direnen tüm Kafkasyalıları sembolize ediyordu. O bayrağı kullanan insanların Meclisleri tarafından ilan edilen ve Avrupa’da da yayınlanan “Çerkesya Bağımsızlık Bildirisi” nde de, ayrı ayrı boylardan değil, Karadeniz’den Hazara kadar olan Kafkasya’dan bahsediliyordu. O çağın birçok insanının milli bilinci, günümüzde temelsiz ve ithal argümanlarla konuşup ortalığı karıştırmaya çalışan bazı gençlerimizden daha ileriymiş diye düşünüyorum.

Guşıps: Yeni kitap çalışmalarınız var mı peki sırada bekleyen? 

Sefer E. Berzeg: Vubıhların tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bir iki araştırmam bu yıl içinde – kısmetse – yayınlanacak. Vubıhlar’ın sürgüne kadar olan tarihleri ve Kafkas diasporası içindeki konumları olarak iki kitap halinde de basılabilir. Elimde 1995’te Samsun’da iken yayınladığım “Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü” adlı kitabımın oldukça genişletilmiş bir versiyonu da basılmayı bekliyor. Hazırda “1877-78 Osmanlı Rus Savaşında Kafkasya ve Sürgündeki Kafkasyalılar” ve “Kafkas Diasporasında Kafkas – Çerkes Örgütlenmeleri “, “Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası (1864-2014) gibi birkaç çalışmam daha hemen hemen basılmaya hazır durumda bulunuyor.

Guşıps: Son olarak kitap yeni çıktı gerçi ama “Çerkes Vubıhlar, Soçi’nin İnsanlar (Portreler) adını taşıyan son kitabınızla ilgili geri dönüşler alıyor musunuz? Nasıl karşılandı Çerkes – Vubıhlar kitabı?

Sefer E. Berzeg: İşlediğim konular genel piyasa bakımından oldukça marjinal sayılır. Zaten bu nedenle benim kitaplarım kitapçı dükkanlarına da pek uğramazlar. Ama sonuç olarak bir işe yaradıklarını düşünürüm ve bu da bana yeter. Son kitaba oldukça hiç reklamı yapılmadığı halde ilginç şekilde yüksek bir talep var. Hiçbir Vubıh yerleşimi bulunmayan Antalya ve Adana’dan bile özellikle Vubıhlar, Adıge ve Çeçen ‘lerden talepler oldu ve kitabı istedi oralara bile epeyce kitap gönderdik. Daha da birçok yere de gönderildi ve gönderilecek. Doğal olarak bu tip kitapların “bestseller” olması da beklenmiyor. Ama fırsat bulmuşken reklamını da yapmış olayım. İsteyenler bu ve daha önceki kitaplarımdan mevcudu bulunanları bizzat benden, İleri Mah. Dedeefendi Sokak, Güven Apt. No:26/9, Kurtuluş- Ankara adresinden de sağlayabilirler.

Kaynak: gusips.net

Karachay-Cherkess Republic

Карачаево-Черкесская Республика

Къарачай-Черкес Республика

Къэрэшей-Шэрджэс Республикэ

 

 

Başkent: Cherkessk
Cumhur Başkanı: Mustafa Azret-Aliyevich Batdyyev
Başbakan: Vera Mikhaylovna Moldovanova
Nüfus: 439.470 (2002)
Yüzölçümü: 14.100 km2
Nüfus yoğunluğu: 82 kişi/km2
Resmî dil(ler): Karaçayca, Çerkesce, Abhazca, Nogai, Rusca
Saat Dilimi: UTC+3
Milli Marş Dinle-İndir
Resmi Sitesi:

 

Karaçay-Çerkes 1922'de özerk bölge (lavto-nomnıy oblast) statüsüyle Stavropol Eyaleti bün­yesinde kuruldu. 

1926'da Karaçay Özerk Bölgesi (oblast), Çerkes ulusal Bölgesi (okrug) ve Batalpaşinsk ilçesi (rayonu) olarak üçe ayrıldı. 

1931'de Batalpaşinsk ilçesi kaldırıldı ve toprakları Karaçay ve Çerkes bölgeleri, Stavropol ve Krasnodar eyaletleri arasında paylaş­tırıldı. Karaçaylar, Alman ordusuyla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla 1943'te Orta Asya'ya sürgün edildi. Karaçay Özerk Bölgesi kaldırı­larak toprakları Stavropol ve Krasnodar eyaletleri ile Gürcistan ara­sında paylaştırıldı. 1957'de Karaçayların dönmesine izin verilince Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi, Stavropol Eyaleti'ne bağlı olarak ye­niden kuruldu. 

1990'da Karaçay-Çerkes Özerk bölge statüsünden Rusva Federasyonu’na bağlı federal cumhuriyet statüsüne geçti.

Kabardino-Balkar Republic

Кабардино-Балкарская Республика Республикэ

Къабарты-Малкъар Республика

 

  

 

 

Başkent: Nalçik
Cumhur Başkanı: Arsen Kanoko
Başbakan: Petr İvanov
Nüfus: 901.494 (2002)
Yüzölçümü: 12.500 km2
Nüfus yoğunluğu: 72 kişi/km2
Resmî dil(ler): Kabartayca, Balkarca, Rusca
Saat Dilimi: UTC+3
Milli Marş Dinle-İndir
Resmi Sitesi:

 

 

 

Kabardey ve Balkarlar Sovyet döneminde aynı devlet yapısı içinde yer aldılar. Kabardey ve Balkarya'nın ayrı bölgeler (okrug) olarak katıldığı özerk Dağlı Sosyal Sosyalist Cum­huriyeti kuruldu. 

1921'de Sovyet bünyesinde Kabardey Özerk Bölgesi (oblast) oluşturulmuştu. 

1922’de Kabardey ve Balkarya, özerk bölge olarak birleştirildi. 

1936'da da özerk cumhuriyet oldu. 1944’de Balkarlar Almanlarla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla orta Asya'ya sürüldü­ler. Balkarların döndüğü 1957’de Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist’ı Ocak 1991'de egemenlik deklarasyonu ve Kabardey-Balkar SSC Mart 1992’de Rusya Federasyonuna bağlı Kabardey-Balkar Cumhuriyetini ilan etti.

İnguşetya Cumhuriyeti

Republic of Ingushetia

Республика Ингушетия

ГӀалгӀай Мохк

 

  

 

 

Başkent: Magas
Cumhur Başkanı:  Murat magometovich Zyazikov
Başbakan: Yunus Bek Yevkurov
Nüfus: 467.294 (2002)
Yüzölçümü:  4.000 km2
Nüfus yoğunluğu: 116,82 kişi/km2
Resmî dil(ler): İnguşca, Rusca
Saat Dilimi:  UTC+3
Milli Marş: Dinle - İndir
Resmi Sitesi: http://www.ingushetia.ru/

Güney Osetya Cumhuriyeti

Republic of South Ossetia

Ирыстон - Iryston

Осетия - Osetiya

 

 

Başkent: Tshinvali
Cumhur Başkanı: Eduard Kokoity
Başbakan: Yury Morozov
Nüfus: 70.000 (1993)
Yüzölçümü: 3.990 km2
Nüfus yoğunluğu: 17,54 kişi/km2
Resmî dil(ler): Osetçe, Rusca
Saat Dilimi: DTC+2
Milli Marş: Dinle-İndir
Resmi Sitesi:

 

 

Kuzey Osetya - Alanya Cumhuriyeti

Republic of North Ossetia - Alania

Республика Северная Осетия - Алания

Республикӕ Цӕгат Ирыстон - Алани

 

 

 

 

 

Başkent: Vladikavkaz
Cumhur Başkanı: Taymuraz Mamsurov
Başbakan: Nikolay Hlintsov
Nüfus: 678.200 (2002)
Yüzölçümü:  8.000 km2
Nüfus yoğunluğu: 84,78 kişi/km2
Resmî dil(ler): Osetçe, Rusca
Saat Dilimi:  UTC+2
Milli Marş: Dinle - İndir
Resmi Sitesi:

 

Osetya ve Asetinler

Aralık 29, 2018

Asetin halkı bugün esas olarak Rusya Federasyonu içindeki Kuzey Osetya Cumhuriyetinde, Gürcistan Cumhuriyeti sınırları içindeki Güney Osetya Cumhuriyetinde, Rusya FEderasyonunun muhtelif şehir ve bölgelerinde, eski Sovyet Cumhuriyetlerinin muhtelif şehir ve bölgelerinde ve bunların dışında dünyanın muhtelif ülkelerinde (Türkiye, Suriye, Fransa, ABD ve Avustralya'da) yaşamaktadırlar.

1989 yılı nüfus sayımına göre tüm Sovyatler Birliğinde 597bin Asetin yaşıyordu. Bunun 335 bini Kuzey Osetyada, 65 bini Güney Osetyada idi. Kalan 197 bin Asetin ise Rusya Federasyonunun Kabardin - Balkar Özerk Cumhuriyetinde, Karaçay-Çerkez Özerk Bölgesinde, Çeçen-İngus Özerk Cumhuriyetinde,Stavropol Vilayetinde, Moskovada, Leningradda, Gürcistan Cumhuriyetinin muhtelif bölgelrinde (genellikle doğu bölgelerinde) ve Tiflis'te Tacikistan Cumhuriyetinin başkenti Duşanbe'de yaşıyorlardı.

1959 yılı itibarıyle tüm Gürcistan Cumhuriyetinde 141.178 Asetin yaşıyordu ve bunun 63.698'i Güney Osetya'da idi. Kalanlar da Tiflis'te ve Doğu Gürcistanın Goriyski, KArelski,Ahmetski, Lagodehski ve Kapski bölgelerinde yaşıyordu.

1987 yılı başı itibarı ile Kuzey Osetyanın nüfusu 619 bin kişi idi ve bunun 312 bini (% 50 si) Asetindi. Diğer yarıyı ise Ruslar, İnguşlar, Ermeniler, Gürcüler, Ukraynalılar ve Kumıklar oluşturmaktaydı. Sovyetler Birliğindeki tüm Asetinlerin yarısı Kuzey Osetya'da yaşıyordu.

2005 yılı sonu itibarıyle ise; Kuzey Osetya'nın nüfusu 702 bin kişi ve bu nüfusun %65i Asetin. Güney Osetyanın nüfusunun ise 80 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.

Kuzey Osetya toprakları, Ana Kafkas dağlarının orta bölümünün kuzeyindeki alanda, Terek nehri ile onun kolları olan Uruh, Ardon, Fiagdon, Gizeldon vs. nehirlerinin havzalarına yayılmış olup 8 bin km. kare genişliğindedir.

Güney Osetya toprakları ise Ana Kafkas dağlarının orta bölümünün güney yamaçları ile bu yamaçların güneyindeki alana yayılmış olup, 3,9 bin km. kare genişliğindedir. Bu alana Kura ve Rion nehirleri havzaları girmektedir.

Kuzey Osetyanın ova bölümünde iklm; ılımlı ve kuraktır. Dağ önündeki eğimli alanda yumuşak ve nemlidir. Dağlarda ise iklim aşağıdan yukarıya doğru değişmekte ve sertleşmektedir.

Kuzey Osetyanın dağlık bölgesindeki iklim hayvancılığa, dağ önü ve ova iklimi ise çifçilik, sebzecilik ve meyveciliğe imkan vermektedir. Dağlık kısımda geniş otlaklar ve ormanlar vardır (genellikle kayın ormanları).

Kuzey Osetya topraklarının 2/3 sini dağlar oluşturmaktadır. Ülkeyi sık bir ırmak ağı kaplamaktadır. Bu ırmaklar dağlarda doğmakta ve buzullarla beslenmektedirler.

Güney Osetya Kura ve Rion nehirleri havzalarına yayılmıştır. Topraklarının %40'ı ormanla kaplıdır. İklim yüksek dağlık bölgede soğuk, yamaçlarda ılıman ve dağ çnündeki düzlükte ise sıcaktır. Dağlardaki iklim hayvancılığa, dağ önündeki ve düzlükteki ikim ise tarla tarımına, bahçe tarımına ve bağcılığa elverişlidir.

Kuzey Osetya Cumhuriyetini, güneyde Güney Osetya Cumhuryeti ve Gürcistan Cumhuriyeti, batıda Kabardin-Balkar Cumhuriyeti, kuzeyde Stavropol Vilayeti, doğuda Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumhuriyeti çevrelemektedir.

Güney Osetya Cumhuriyetini ise kuzeyde Kuzey Osetya Cumhuriyeti (Rusya Federasyonu), batıı güney ve doğuda ise Gürcistan Cumhuriyeti çevrelemektedr.

Kuzey Osetyacoğrafyası kendi karakteristik özelliklerine sahiptir. Kuzey Osetyanı güney kısmı Kafkas Dağlarının sürekli buzul ve karlarla kaplı ve en yüksek zirvelerinin yoğunlaştığı bölgede yer almaktadır. (Djimagay hoh, Aday hoh, Çazay hoh vs.) Aday hoh dağından Kafkas Dağlarının en büyük buzullarından biri olan 15km uzunluğundaki Karaugom buzulu inmektedir.

Kuzey Osetyanın bu kısmındaki gecitler ve patikalar üzerinden Güney Osetyaya ve Gürcistanın dağlık bölgeleriyle asırlardır ilişkiler sürdürülmüştür.

Kuzey Osetyanın kuzey ve orta kısımları daha yumuşak ve meyillidir. Burada verimli yaylalar ve nehir vadileri yoğunlaşmıştır ve buradaki ekilebilir topraklar, dağlık bölgedeki ekilebilir topraklardan daha fazladır.

Kuzey Osetya dağlarının altı endüstriyel mineraller açısından zengindir (bakır, çinko, kurşun, manganez, gümüş vs.) Kuzey Osetya hidro eneyji kaynakları açısından çok zengindir. Coşkun Terek nehri sularını hızla kuzeye taşımaktadır. Terek nehri sol taraftan Gizeldn, Ardon, Fiagdon, Belaya, Uruh (İraf) kollarını ve ayrıca çok sayıda küçük ırmağı almaktadır. Terek'in kuzey doğu havzası ise nehir fakiridir. Burada en önemli kol Kambileyevka'dır.

Kuzey Osetya nehirleriin çoğu buzul kökenli kollara sahiptir. Nehirler ilk baharda yağmurlar yağarken ve yazın buzlar erirken bol suya sahiptirler. Havanın soğuk olduğu aylarda ise nehirlerin suları azalmakta ve su seviyeri düşmektedir.

Kuzey Osetyanın Elhotov'dan Mozdok'a kadar olan ova kısmında ırmak sayısı az olup, bu bölgedeki bir dizi kurak yerlerde halkın su sıkıntısı çektiği olmaktadır.

Kuzey osetyanın bitki örtüsü (flora) ve doğa hayvanları (fiona) çok çeşitli ve zengindir. Bitki örtüsü özellikle harika renkleriyle hayranlık uyandırır. Dağlarınn yamaçları sık ve gür iğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarla, dağ otlarıyla ve değişik renkli harikulade çiçeklerle kaplıdır. Dağ şeridinde meşe, gürgen, dişbudak, kayın, huş, elma, alç, armut, ceviz gibi ağaçlar ve çalı türü bitkiler (çakal eriği, boyaroğlu, ağaç sapı, kızılcık vs) yayılmıştır. Ova çayırlık ve koruluklarla kaplıdır. Dağlık ve düzlük bölgelerin verimli toprakları buralarda tahıl türlerinin, çeşitli sebzelerin ve meyvelerin yetiştirilmesine imkan vermektedir.

Kuzey Osetyanın vahşi hayvan dünyası da zengindir. Dağlarda, dağ keçileri, ayılar, kurtlar, tilkiler, çakallar, dağ hindiileri ve diğer başka hayvan ve kuşlar yaşamatadır. Arkeolojik bilgiler geçmişte Kuzey Osetyada geyik ve bizon da yaşadığını göstermekteedir, ancak günümüzde bu hayvanlar yaşamamaktadır burada.

Terek nehrinde özellikle Mozdok bölgesinde yayın, sazan, sevrüga ve daha başka balıklar yaşamaktadır. Dağlardaki nehirlerde ise bol miktarda alabalık yaşamaktadır.

Kafkas dağ silsilesiin Osetya sınırları içinde kalan orta bölümünde, en yüksekte Bakovoy Sıradağları var  ve buradaki en yüksek zirveler KAzbek (5047 m) ve Kuzey Osetyanın en yüksek tepesi Djimagay Hoh (4776 m).

Bakovoy Sıradalarının kuzeyinde Skaşistıy, Pastbişnıy ve Lesistıy Sıradağları yer alıyor.

Güneyde Osetyada ise, kuzeyden güneye doğru, Glavnıy, Suramskiy, Raçinskiy, Kudarskiy ve Gudinskiy Sıradağları yer alıyor.

Kuzey Osetya topraklarını güneyden kuzeye doğru aşağıda sıralanan doğal bölgelere ayrımak mümkündür;

1- Glavnıy ve Bakovoy dağları sınırındaki yüksek dağlık bölge,
2- Skalistiy dağı bölgesi,
3- Vladikavkaz ovası,
4- TErek - Sunjenskiy tepeleri ve
5- Ova

Bu bölgelerin herbirinin kendine has doğal özellikleri vardır. Örneğin yüksek dağlık bölgede büyük buzullar (Karaugomskiy, Tseyskiy vs) dar vadiler, coşkun  nehirler, şelaleler yer almaktadır. Burada çam ormanları ve çalılıklar yaygındır ve iklim soğuktur.

Pastbişnıy ve Lesistıy dağları daha geniş vadilere ve daha yumuşak meyilli ırmaklara sahiptir, iklim burada daha yumuşaktır. Ormanlarda geniş yapraklı ağaç türleri vardır.

Kuzey Osetya topraklarının deniz seviyedinden yükseklikler şöyle gruplandırılmaktadır.

Kuşağın niteliği  Deniz Seviyesinden Yükseklik (metre)   Kuşağın alanı (km kare)   %
Çukurluk                                        120 - 200                               770             9,6
Düzlük                                           201 - 500                               1372           17,2
Alçak dağlık ve dağ önü                   501 - 1000                             2608           32,6
Orta yükseklikte daplık                    1001 - 2000                           1473            18,4
Yüksek dağlık                                 000 m nin üstü                       1777            22,2


Kuzey Osetyanın coğrafi konumu ve doğal şartları eski çağlardan beri, yerleşik yaşam tarzı için, halkın ekonomik faaliyetlerde bulunması için, gerek komşu halklarla (Kafkas halkları ve Ruslar gibi) gerekse batı ve doğu ülkelerinden daha uzak halklarla ilişkiler kurulması için elverişlidir.

Kuzey Osetyanın kuzey sınırları boyunca, Hazar Denizi sahilini Karadeniz sahiline bağlayan kara yolu geçmektedir. Kuzey Osetya üzerinden ve Kafkas dağları içinden Kafkasya ötesine (Güney Kafkasya'ya) de çok önemli bir yol geçmektedir. Eski çağlarda Alan Kapısı, Os Kapısı, Asetin kapısı gibi adlarla anılan ve Daryal geçidi içinden geçen bu çok önemli yol son iki asırıdır Gürcü Askeri Yolu adı ile anılmaktadır. Keza diğer Asetin boğazlarından geçen ve Kuzey Kafkasya'yı Güney Kafkasya ya bağlayan diğer yollarda büyük ekonomik ve stratejik öneme sahiptirler, özellikle Alagir boğazından geçenyol. Bütün bu yollar öteden beri istisnai ekonomik, kültürel ve askeri anlamlar kazanmış, çok önemli stratejik ulaşım yollarıdır.

Asetinler, Orta Asya kökenli ve İran dilli İskit, Sarmat, Alan kavimlerinin Kuzey Kafkasyanın yerli halkı ile karışıp kaynaşması sonucu oluşan bir halktır. Konu üzerinde ciddi araştırmalar yapmış tarihiçi, etnograf ve arkeologların hemfikir oldukları husus, Asetinlerin en yaygın atalarının, Orta Kuzey Kafkasyanın yerli halkını kendi içlerinde asimile eden ve onlarla kaynaşan İran dilli bir Orta Asya kavmi olan ALANLAR olduğudur.

Bizanslı yazarlar Asetinleri Alanlar diye isimlendirirdi. Gürcüler eski çağlardan beri Asetinleri OVSLAR veya OSLAR diye adlandırıyorlardı. Ruslar da bu halk ile temaslarından itibaren onları ASETİNLER diye adlandırmaya başladılar. Asetinler ise kendilerini doğuda İR veya İRON, batıda DİGOR, ortada TUAL, güneyde KUDAR veya DVAL diye adlandırmaktadırlar.

14. yy. a kadar Alan - Asetin halkı Kuzey Kafkasyada bugünkünden çok daha geniş topraklarda yerleşik idiler, batıda Elbrus Dağına, kuzeyde Yukarı Kuban'a, doğuda bugünkü Grozni'ye kadar. 14. yyda bu halkın bir bölümü Tatar - Moğollar tarafından yok edildi, kalalar güney doğuya geriletildi. Asetinlerin atalarının Elbruz yöresinde ve Yukarı Kubanda yaşamış olduklarının kanıtları, çok sayıdaki tarihi belgenin yanı sıra, bugün Kuzey Osetya sınırları dışında yer alan bu bölgelerdeki çok sayıda coğrafya elemanının (dağ, ırmak, orman vb.) Asetince isimler taşıyor olmasıdır.

Kuzey Kafkasya Asetinleri Moğol istilası sonucu düzlükten dağlara çekildiler ve Kafkas sıradağlarının orta kesiindeki ulaşılması ve zaptedilmesi çok güç boğazlara yerleştiler. Bu boğazlarda + ana Asetin toplumu oluştu. Bu 4 toplum yerleştikleri boğazlarla aynı adla anılır oldular. Bu 4 toplum batıdan doğuya doğru DİGOR, ALAGİR, KURTATİN ve TAGAUR toplumlarıdır.

Bu kendine has ataerkil - feodal toplulukların herbiri de kendi içlerinde daha küük alt topluluklara bölünmüştür. Örneğin Digor Boğazı halkı kendi içinde kısman bağımsız olan Tapandigor, Donifars, Uallagkom ve Stirdor adlı 4 topluma bölünmüştü. Diğer boğazların toplumları da benzeri oluşumlar gösteriyordu.

Asetin Dili, Hint-Avrupa Dil ailesinin, İran dilleri grubuna girmektedir. Asetinler bugün 2 lehçe ile konuşmaktadırlar; İron lehçesi ve Digor lehçesi. Kuzey Osetya Asetinlerinin Çoğunluğu İron lehçesi ile konuşmaktadırlar (Alagir, Kurtatin ve Tagaur toplumları ve düzlükteki Asetinlerin büyük bölümü). Digor lehçesi ile de Digor boğazındaki Asetinler ve düzlükteki asetinlerin batı kısmındakiler (Digor ve İraf bölgeleri halkı), ayrıca Mozdok Bölgesindeki Asetinlerin bir kısmı ile Kabardin-Balkar Cumhuriyetinde yaşayan Asetinlerin bir kısmı konuşmaktadır.

Digor lehçesi, İron lehçesine kıyasla daha eski biçimlidir ve İskit diline daha yakındır, İron lehçesi ise daha yenidir ve Alan diline daha yakındır. Bugünkü Asetin ulusal dili gelişmesine temel olarak İron lehçesini almıştır. İron lehçesi bügünkü Asetin edebiyat dilidir. Kuzey Osetya Asetinlerinin 3/4 ü İron lehçesi ile konuşmaktadır.


(Kaynak:  Osetya ve Asetinler, Yılmaz Konak, 2007  ISBN: 978-975-01581-0-0 )

Kafkasya'nın en eski halklarından biri olan Osetler bu bölgenin tam kalbini oluşturan topraklarda -Ana Kafkas Sıradağı'nın merkez kısmının her iki tarafında bulunan dağ boğazlarıyla onlara bitişik düzlüklerde- yaşamaktadırlar. Terek, Urhu, Liahva, Aragva ve daha nice irili ufaklı nehirlerin doğduğu yerler Oset'lerin ülkesinde bulunmaktadır. Rusya'yı Güney Kafkasya ve Orta Doğu ile bağlayan karayollarının bir ucu -Gürcü Askeri Yolu (Daryal Geçidi); Oset Askeri Yolu (Mamison Geçidi); ve nihayet yakın dönemde açılan Trans-Kafkasya Anadolu (Ruk Geçidi) Oset topraklarından geçmektedir. 

Tarihi boyunca bütüncül bir etnik-kültürel coğrafya oluşturan Osetya günümüzde yönetsel olarak Rusya Federasyonu'na Bağlı Kuzey Osetya ya da yeni adıyla Alanya Cumhuriyeti ve 1990 yılında Gürcistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya Cumhuriyeti olmak üzere iki kısma bölünmüştür. İki egemen Oset Cumhuriyetinin toplam yüzölçümü 12.000 km kare civarındadır. Osetler'in toplam nüfusu 600.000'in üzerinde olup, bu nüfusun üçte biri anayurtlarının dışında yaşamaktadır. 

Diğer Kafkas halklarından farklı olarak Oset'ler Hint-Avrupa dilsel ve kültürel-tarihsel birliğinin irani koluna mensupturlar. Oset tarihi ve dili ile ilgili ilk araştırmalar XVIII.yy.'ın sonlarında yapılmaya başlanmış ve Kafkasya'nın tam ortasındaki bölgede kadim Hıristiyanlık geleneğini sürdüren bu Hint-Avrupa halkına ilişkin bu ilk bilgiler romantik Avrupa'yı epeyce etkilemiştir.Geçen yüzyıl için olağandışı görünen bu olgu, birçok Batılı ve Rus bilim insanını Oset'lerin tarihi, dili ve folkloru konusunda ciddi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu araştırmaların en önemli yanlarından birisi, bir bilim dalı olarak Osetoloji'nin ortaya çıkması olmuştur. Değerli çalışmalarıyla bu bilimsel branşın temelini atanlar arasında, Julius Klaproth, Andreas Sjogren, Vsevolad Miller, Maksim Kovalevski, Georges Dumesile, Vaso Abayev gibi önemli isimler bulunmaktadır. 

Bir Halkın kökeninin (atalarının) geldiği yer ile anayurdunun farklı olması artık, o halkın tarihi yazılırken önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Eski çağlardan beri Kafkasya'nın etnik-kültürel zemininde kökleşen Osetler'in bugün artık "Kafkasya'nın otokton halklarından biri olmadıkları" olgusu üzerine vurgu yapılmamakta ve Osetler Avrasya'daki bütün halklar arasında mevcut etnik-linguistik ve kültürel-tarihsel bağların, karşılıklı etkileşimlerin organik bir parçası olarak kabul edilmektedirler. 

Eski Kafkasyalılar ve Hint-Avrupalılar 

Geçen yüzyılın 60'lı yıllarında Osetya'nın dağlık kesimlerinde o zamana kadar bilinmeyen bir Bronz Devri kültürünün izleriyle karşılaşılmıştır. KOBAN Köyü yakınlarında bir dağ nehrinin eski mezarları aşındırması sonucunda, bu mezarlardan olağanüstü güzellikte eşyalar ortaya çıkarılmıştır. İlk buluşların gerçekleştiği yerin adını taşıyan Koban Kültürü Bronz Devri sanatının zirvelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Koban uygarlığı en parlak dönemini MÖ.200'li yılların ortaları ile 1000'li yıllar boyunca yaşamıştır. Koban kültürüne ait çok sayıda buluntudan özellikle ikisi, en göz alıcı ve önemli örnekleri oluşturmaktadır: Bunlar Oset dağlarının kuzey yamacındaki Koban köyü ve güney yamacındaki Tli köyü civarında bulunan eski mezarlardır.

Bu bölgelerde ortaya çıkarılan tunçtan eğri baltalar, geniş kemer tokaları, ok ve mızrak uçları, hançerler, bilezik ve kopcalar, insan ve hayvan heykelcikleri sağlamlıkları, itina ile yapılmış süslemeleri ve eksiksiz biçimleriyle oldukça etkileyici görünmektedir. Eşyaların çoğu oyma resimlerle bezenmiştir. Koban sanatının bu özellikleri daha sonraki Alan dönemi eserlerinde de çok belirgin bir biçimde izlenebilmekte ve aynı geleneğin bugünkü Oset sanatında da devam ettiği görülmektedir. 

Eski Kobanlı'lar (Koban kültürü taşıyıcıları) dağ vadileri ve dağların eteklerine yakın ovalarda yerleşmişlerdi. Ekonomilerinin temelini hayvancılık oluşturuyordu, büyükbaş hayvan ile at yetiştiriciliği yapıyorlardı (Buradan Merkezi Kafkasya'ya özgü mera sisteminin daha Koban kültürü döneminde ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz.) Hayvancılığın yanı sıra, arpa, buğday ve darı ekimine dayalı tarım faaliyetinde bulunuyorlardı. Ayrıca, çömlekçilik ve dokumacılık gibi zanaatlarda oldukça ustalaşmışlardı. 

Kobanlı'ların etnik ve linguistik kökenleri konusunda henüz kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Uzun süre Kafkas dil ailesine mensup bir kavim sayılmışlarsa da, bu görüşü doğrulayacak hiçbir ciddi bilimsel kanıt şimdiye kadar bulunamamıştır. Son yıllarda ileri sürülen Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yönündeki iddialar da şu ana kadar inandırıcı kanıtlarla desteklenememiştir. Buradaki önemli olan nokta, etnik kökenleri ne olursa olsun Kobanlı'ların, Oset'lerin İrani atalarının Merkezi Kafkasya'ya gelip yerleştiklerinde burada bulundukları ve zamanla asimile ettikleri en eski topluluklardan bir tanesi olmasıdır. 

MÖ.8.yüzyıl sonlarıyla, 7.yüzyılın başlarında doğudan batıya doğru ilerleyen İrani göçebe İskit kavimleri, Kafkasya'nın kuzeyindeki steplere gelip buralara hakim olmuşlardır. Eski çağ boyunca buradan Ön Asya'ya doğru yaptıkları seferler, İskit'leri dünya tarihinin ön sahnesine çıkararak, kendi sosyal ve kültürel gelişmeleri üzerinde de önemli bir ivme yaratmıştır. Askeri sefer güzergahları Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinden geçen İskitler, zamanla ana Kafkas Sıradağı'nın her iki tarafını da yerleşmek üzere yurt olarak benimsemişlerdir. İskit klasik kültürünün özgün nitelikleri bu topraklarda biçimlenmiş, Kafkasyalı ve Ön Asyalı diğer kavimlerle girilen ilişkilerin de bu kültür üzerinde etkileri olmuştur. 

Yoğun etkileşim ve bütünleşme MÖ.7.yüzyıldan itibaren başlamış, yerli ahali üzerinde siyasi hakimiyet kuran İskit'lerin ileri gelenleriyle Kobanlı'lar arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. İskitler ile Kobanlı'lar arasındaki bu etkileşimin en belirgin kanıtları Osetya'daki Tli mezarlarında gözlenebilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İskitler'in ilk olarak dağlık bölgelere yerleşen küçük asker grupları, yerli kadınlarla evlenerek, onlarla karışmış, sonra da onları diğerleri izlemiştir. Öte yandan İskit-Koban ortak yaşamının gelişmesinin maddi temeli, İskitler'in, dağlardan maden çıkarma ve işlemeyi bilen bu yerli (Koban) toplulukların deneyimlerine ihtiyaç duymasıydı. Nitekim arkeolojik verilerde Kobanlı'ların İskitler'in güneye doğru yaptıkları seferlere katıldıklarını doğrulamaktadır. 

Böylece MÖ. 7 ve 6. yüzyıllarda Merkezi Kafkasya ile Kafkasya'nın kuzeyindeki step bölgeleri arasında (başka deyişle Ön Kafkasya'da) sosyo-politik ortaklıklar oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ortaklık dilsel ve etnik birliğe dönüşmüştür. Doğudan gelen irani göçebelerin yeni bir dalgası (Sarmat ve Alan akınları) İskitler'in Kafkasya'da kazandıkları siyasi ve etnik-kültürel konumu daha da güçlendirmiştir. Bu toplulukların sahip oldukları irani dil, onları Avrasya steplerinin ve eski uygarlıkların büyük dünyasına bağlamış, nüfuzlarını artırmıştır. İskit'lerin ve Sarmat/Alan'ların yarattıkları yüksek kültür, sahip oldukları gelişmiş ekonomik ve sosyo-politik sistem, Kobanlı toplulukların giderek İskitler ve Sarmatlar arasında asimile olmalarına yol açmıştır. Bu sentez sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşum, bugünkü Oset halkının ataları olarak kabul edilmelidir. 

İskitler ve onların akrabaları olan Sarmatlar Eski Çağın İrani halklar ailesine mensuptular. Linguistik sınıflamaya göre İskitler ve Sarmatlar Doğu-İrani alt gruba dahil edilmekte, tarihsel -coğrafi açıdan ise Kuzey İrani halkların arasında sayılmaktadırlar. Eski İraniler ise dil ve kültür bakımından Hint-Ari kavimlerle çok yakındırlar. İraniler'in ataları önceleri Hint-Avrupa ailesi içinde Hint-İrani(Ari) birliğini meydana getirmekteydiler. 

Hint-İrani halkların dini ve mitolojik tasavvurlarının, toplumsal düzenlerinin, adet ve geleneklerinin birçok ortak yönleri olduğu bilinmektedir. Temel çekirdeği İskit-Sarmat dönemlerinde oluşan Oset Nart destanları da konuları, motifleri ve imgeleri açısından doğrudan benzeşimlerini İran ve Hindistan'ın epik eserlerinde ve kutsal kitaplarında bulmaktadır. 

Eski Osetler Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Cermenler, ve diğer Hint-Avrupa halklarıyla sıkı kültürel ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ayrıca Fin-Uygur ve Türkik kavimlerle girmiş oldukları kültürel ve dilsel etkileşimin de kanıtları bulunmaktadır. Ancak eski Oset'lerin en yoğun etkileşimi Kafkasya'daki diğer yerli topluluklarla olmuştur. Prof.V.Abayev'in belirttiğine göre, "Eski Çağda Osetler'in Hint-Avrupa ailesine mensup halklar dışında kalan kavimlerle kurduğu kültürel-tarihsel ilişkiler içerisinde en önemli ve derin olanlar Kafkas dünyası ile olanlardır 

İskitler, Sarmatlar, Alanlar

MÖ. bininci yılda Güneydoğu Avrupa'nın ve Orta Asya'nın steplerine İrani göçebe halklar olan İskitler, Sarmatlar, Sakalar ve Massagetler yerleşmişlerdi. Bu yekpare kültür dünyası, Batı ile Doğu, Güneyin eski uygarlıkları ile Kuzey Avrupa kavimleri arasındaki birleştirici halkayı oluşturmaktaydı. "İskit toplulukları" olarak bilinen bu halklar söz konusu zaman için yüksek sayılabilecek bir kültür yaratmışlar, bıraktıkları mükemmel "hayvan figürleri" ile özellikle güzel sanatlar alanında ünlenmişlerdir. MÖ.5.yüzyıl'da yaşamış ünlü Yunanlı tarihçi Heredot'un gayet ayrıntılı anlattığı üzere Kuzey Kafkasya ve Karadeniz'in kuzeydoğusundaki ovalara, Avrupa İskit'leri yerleşmişlerdi. Bunların çoğunluğu göçebe hayvan yetiştiricileriydi, ancak bazı kabileler tarımla da uğraşmaktaydı. Göçebe İskitleri anlatırken Heredot "ne kentlerinin, ne de istihkamlarının olduğunu, evlerini ise beraberinde taşıdıklarını" yazmaktadır. Nitekim göçler sırasında İskit kadın ve çocuklarının arabalara yerleştirilmiş çadırlarda, erkeklerin de at üzerinde hareket ettikleri bilinmektedir.

İskitlerin gösterdiği yükselme, demir işleme teknolojisini öğrenmeleri ve göçebe hayvancılığı geliştirmelerine bağlıydı. Çünkü demir madeninin kullanılması tarım, zanaat ve savaş sanatında bir devrim gerçekleştirmiştir. Çobanlığın yerini alan göçebe hayvancılık ise sürülerin hızla büyümesine ve uçsuz bucaksız steplerin otlaklara çevrilmesine neden olmuştur. İskitlerin başlıca servetini, kuşkusuz, yılkı atları oluşturmaktaydı. Yaptıkları büyükbaş hayvancılığında ekonomik açıdan önemi vardı. Ancak, at mülkiyeti İskitler'de kişinin sosyal onuru ve ekonomik bağımsızlığını bir ölçütü olarak kabul edilmekteydi. Atı üzerinde savaşa katılmak bir İskit için son derece onurlu ve profesyonel bir işti. Tipik bir İskit savaşçısı, mızrak ve "akinak" denilen kısa bir kılıçla donanmış olan atlı okçudur. Yaşadıkları dönemde yenilmez sayılan İskit süvarisi düşmana aniden hücum etme yeteneğiyle ünlenmiştir.

MÖ.6.yy.da İskitya'da "on devlet "adıyla bir oluşum ortaya çıkmıştır. Antik yazarların İskit krallığı olarak tarif ettikleri bu siyasi oluşum, her birinin başında ayrı bir kral bulunan üç bölümden meydana gelmekte ve krallardan bir tanesi aynı zamanda bütün İskitya'nın kralı sayılmaktaydı. Her bir krallık bölgesi de yerel hükümdarların yönettiği bucaklara ayrılmaktaydı. Bu hükümdarlar birleşik İskit ordusu içindeki bucak kuvvetlerine komutanlık etmekteydiler. Öte yandan, krallar üzerinde de etkisi olan "halk meclisi" askeri-demokratik geleneği de sürdürülmekteydi. İskitya'nın bu coğrafi ve politik örgütlenmesi, bütün Hint-İrani topluluklarda görülen ve temelinde evrenin üç bölümden meydana gelmiş olduğu yolundaki mitolojik-dinsel tasavvur yatan, üçlü sosyal şemaya dayandırılmıştır. Heredot tarihinde İskit'lerin kökeni konusunda anlatılan efsane, İskitlerin ilk atası olan Targitay'ın aslını tanrılara bağlamaktadır. Targitay'ın üç oğlu Lipoksay, Kolaksay ve Arpoksay, Ari'lerin üç sosyal işlevini -din, savaş ve üretim- temsil etmektedirler. Buna uygun olarak Targitay'ın oğullarının neslinden gelen İskit toplumu üç "uruk" tan, ülkesi ise üç krallıktan kuruludur. Bu üçlü bölünme Oset Nart destanlarında da aynen korunmuştur. Nart'ların üç sülalesi Alegate, Exşartegate ve Borate Nart ülkesini üç kısma ayırmakta ve üç işlevli Ari şemasına göre kurulmuş olan bir toplumu oluşturmaktadırlar. Osetler'in sosyo-politik uygulamalarında bu eski üç öğeli yapının izleri 19. yüzyıla kadar ulaşmıştır.

Bu arada tarih bazı İskit krallarının adlarını günümüze şöyle aktarmaktadır: Yarı efsanevi Ariant, İran kralı Darius'u yenen İdantirs, İskit adetlerine ihaneti yüzünden idam edilen Skil, ayrıca Spargapif, Lik, Gnur, Argot, Ariapif, Oktamasad. İskitler, M.Ö.4yy.'da yaşamış Atey adındaki kralın yönetimi altında güçlerinin zirvesine erişmişlerdir. Ancak M.Ö.3yy.'da İskitya artık bu gücünü yitirmeye başlayacaktır. İskitlerin zayıflamasının ardından, Ön Kafkasya ovalarında Güney Ural ve Aral steplerinden göç eden Sarmatlar egemenlik kurmaya başlamıştır.

M.Ö.2 ve 1.yy'larda İskitya adı yerini Sarmatya'ya bırakmıştır. İskitlerle birlikte, Saka ve Massaget boylarının bir kısmı da güçlenen Sarmat kabile birliklerine katılmışlardır. Sarmatlar da göçebe bir halktı, ancak sosyo-politik yapıları İskit'lerinkinden geriydi. Sarmatların toplumsal düzeni tipik 'askeri demokrasisi' özellikleri göstermekteydi. En önemli özelliği ise kadınların, erkeklerle birlikte savaşa katılabilecek derecede yüksek bir toplumsal konuma sahip olmasıydı. Kuban ve Terek nehirleri boylarında yaşayan Sarmatlar'ın bir bölümü zamanla yerleşik yaşam tarzına geçmiştir. Sarmatlar Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli ticari yollarını denetimleri altında tutmaktaydılar. Bunlardan biri 'Sarmat' yolu olarak bilinmekte ve Terek ve Aragva vadileri ile Daryal geçidi üzerinden Kuzey Kafkasya'dan Ön Asya'ya doğru gitmekteydi.

M.S.1.yy'da Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya Sarmatlar'ı, Alan adı altında birleşmişlerdir.(Alan kelimesi, Hint-İrani halkların eski ortak öz adı 'arya'/'aryana'nın dil kurallarına uygun olarak gelişmiş Osetçe telaffuz biçimidir.) Adlandırmanın yenilenmesi eski İskit-Sarmat toplulukların siyasi tarihindeki yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Alan döneminin ayırıcı niteliğini ekonomide yarı-göçebeliğe geçiş oluşturmaktadır. Hayvan yetiştiricilerinin eski mevsimlik oba yerleri, Alanlar döneminde sürülmüş tarlalardan oluşan sabit yerleşimlere dönüşmüştür.Aşağı don boyunda ve Kuzey Kafkasya'da yaşayan Alanlar tamamen yerleşik yaşama geçmişler ve ilk korunaklı (müstahkem) Alan kentlerini kurmuşlardır.

Alanlar da savaşkanlıklarıyla bilinmektedirler. Öyle ki, 4.yy'da yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus "Alanların tehlikeli seferlerden ve savaşlardan adeta zevk aldıklarını" yazmaktadır. Alanlar özellikle güneye (Güney Kafkasya ve Ön Asya'ya) ve batıya (Roma imparatorluğunun sınırlarına) doğru yaptıkları akınlarla ünlenmişlerdir. Antik yazarlar Alan ücretli askerlerinin eski dünyada büyük rağbet gördüğünü ve bu askerlerin başka toplulukların savaşlarına gönüllü olarak katıldıklarını belirtmektedirler. 

Antik çağın bu kahramanlık dönemlerinin dünya görüşünün özgün nitelikleri ve İskit-Sarmat-Alanların yaşam biçimlerine ilişkin etnografik detaylar Oset Nart destanlarında itinayla korunmuştur. Eski çağ yazarları tarafından tarif edilen İskit ve Sarmat-Alan dinsel törenlerinin bir çoğu da günümüz Osetlerinin ayin ve ibadet pratiklerinde devam etmektedir.


Batıda Alanlar

4.Yüzyıl'da başlayan Büyük Kavimler Göçü sırasında Alanlar Hun istilasına uğrayan ilk Avrupa halkı olmuşlardır. Hunlarla giriştikleri savaş Alanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 372 yılında Alanların bir kısmı batıya Roma imparatorluğunun sınırlarına ilerlemekte olan Hunlara katılmıştır. 9 Ağustos 378'de Edirne civarlarında Roma ordusuna karşı kazanılan zaferde Alan süvarisi belirleyici bir rol oynamıştır.

Bu yenilgiden sonra Roma bir daha kendini toparlayamayacaktır. Kısa bir süre sonra ise Alanlar Hun ittifakından çıkıp, 406 yılında Germen boyları olan Vandal ve Suevlerle birlikte Galya'yı istila etmişlerdir. Burada Alanlar ikiye ayrılmışlardır. Başlarında Goar'ın bulunduğu bir grup Roma'nın hizmetine girmiştir. Zayıflamakta olan İmparatorluk, bu grup Alanlar'a İmparatorluk çıkarlarını maaş ve toprak karşılığı savunmak üzere federal bir statü tanımıştır. Roma İmparatorluğu ile ittifak yapan Alanlar, bugünkü Fransa, Belçika topraklarıyla, İtalya'nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Smbid, Eoxar, Beorgor, Sangiban Alanlar'ın adları tarihe geçmiş krallarıdır. Sangiban'ın krallığı döneminde Alanlar, 15 Haziran 451'de yapılan ve Roma İmparatorluğunun Hun'ları durdurmayı başardığı son büyük askeri zaferde -Campi Catalaunici (Katalaun Ovası) savaşında- büyük ün kazanmışlardır.

Alanlar'ın başında kral Respendial'in bulunduğu diğer kolu, Roma İmparatorluğu ile düşmanlığını sürdürüp, Vandallar ile ittifak yapmıştır. 409 yılında Franklar'ın saldırıları karşısında Vandallar ile Alanlar Galya'dan bugünkü İspanya topraklarına göçmüş ve İberik Yarımadası'nın önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdir. Alanlar'ın Lusitanya ve Kartagena, Vandallar'ın ise Doğu Galisya ve Betika üzerindeki egemenliklerini yapılan bir anlaşma ile Roma İmparatorluğu da tanımak durumunda kalmıştır. Ancak çok geçmeden Roma, Vandallar ve Alanlar ile baş edebilmek için bir müttefik bulmuştur. 416 yılında İspanya'yı, Roma'ya olan Germen kabilelerinden bir tanesi, Batı-Gothlar'ı ele geçirmiştir. Alanlar ile Batı-Gothlar'ı arasında uzun süren savaşlar olmuş, sonunda kralları Addak'ın 418'de savaşta ölmesiyle Alanlar egemenliği Vandal kralına devretmek zorunda kalmışlardır.

Bugünkü Osetler


Dağlık yörelerde dağınık guruplar halinde yaşayan Osetler "Yurttaş Toplulukları" şeklinde örgütlenerek, geleneksel sosyo-politik birliklerini yeni koşullar içerisinde tekrarlamışlardır. Oset yurttaş toplulukları eski Hint-İrani toplumsal kuruluşunun biraz değiştirilmiş bir şekliydi. Bu toplulukların üyeleri her biri toprağın ayrı kısmına sahip üç klandan (boydan) oluşuyordu. Topluluğun birliğinin ideolojik kanıtını, söz konusu üç klanın (yani bütün yurttaşların) aslının ortak atadan geldiği yolundaki epik efsane sağlamaktaydı. Böylece Hint-İrani'lere özgü toplumsal ayrımın üç öğeli şeması canlandırılmış olmaktaydı. Yurttaşlar toplumunun mükemmel örneği Ari üç işlevliğinin gelenek ve uygulamalarını XIX.yy.'ın ortalarına kadar koruyabilen Alagir (Wellacır) Toplumu oluşturmaktaydı. Alagir (Wellacır)Toplumunun toprakları üç kısımdan kuruluydu ve Kuşegonte, Tserajonte ve Sidemonte olmak üzere üç klandan oluşuyordu. Efsaneye göre, daha sonraları Osetya'nın dört bir tarafına yayılan Wellacır toplumunun bu eski klanları Osetler'in atası sayılan Os-Bagatar'ın neslinden gelmekte ve onun üç oğlunun (Kuşegon, Tserajon ve Sideamon) adlarını taşımaktaydı. Üç Klanın işlevsel evrensel uzlaşması dini Kuşegon'lere, savaşı Tserajon'lere, üretimi ise Sidemon'lara bırakıyordu.

Osetya'daki yurttaş toplulukları işgal ettikleri toprakların büyüklüğü ve nüfusları açısından farklılıklar göstermekteydiler. Efsanevi atalarının adları da farklıydı. (örneğin Kurtate Toplumu'nda Kurta ile üç oğlu, Dergevs'ta Kambi ile üç oğlu vs.). Fakat bütün toplulukların örgütlenme biçimleri aynıydı. Topluluğun varlığının temelini toprak oluşturuyordu. Bütün yurttaş topluluğu üyeleri bu toprakların ortak sahibi sayılmakla birlikte, fiilen toprak sahipliği üç klandan birine mensup ayrı bir köy (komşular topluluğu) ya da bu köyde oturan sülaleler ('mıggag'lar) gerçekleştirilmekteydi. Her hane sahibinin tam haklara bir yurttaş sıfatıyla belirli bir arazi parçası üzerine hakkı bulunmaktaydı. toprak hakları ile sosyal ve politik bağların koparılmaz birliği sıradan bir yurttaşın üye olduğu değişik ortaklıklar hiyerarşisi içinde sağlanıyordu. Bu hiyerarşi: aile-sülale (mıggag)-köy-klan -yurttaş topluluğu dizisi olarak gelişmekteydi. Yurttaşlara 'wejdan' denilmekteydi. Bu kelime günümüz Osetçe'sinde 'soylu,asil' anlamına gelmekteyse de, başlangıçtaki kullanımı itibariyle bu terim, sadece ortak ilk atanın neslinden olmanın verdiği soyluluğu anlatmaktaydı. Osetya'nın bazı yerlerinde bu sözcük yakın dönemlere kadar bir tür hitap biçimi olarak kullanılmıştır. babadan oğula intikal eden 'wejdan'lık ünvanına (başka bir deyişle yurttaşlığa) sahip olabilmek için ortak ilk atanın neslinden gelmek, belirli bir (mevrus)arazi parçasının sahibi olmak ve topluluğun diğer üyeleriyle eşit olmak gerekliydi. 

Yurttaş topluluğunun politik kuruluşunun temeli 'nıhaş': denilen ve çok kademeli bir yapıya sahip halk meclisiydi. En üst kademedeki 'nıxaş': yerel özyönetimin temsili örgütlerinin bölgesel sistemini oluşturan mahalle, sülale, köy ve klan 'nıxaş'larına dayanmaktaydı. Yerel 'nıxaş'ların daha üst kademedeki halk meclislerine delegeler göndermeleri yoluyla, yüksek 'nıxaş'ta açık demokratik seçimlerle belirlenmiş, sorumlu halk temsilcileri toplanırlardı. Yurttaş topluluğunun halk meclisinin yasallığı, her üç klanın yetkili delege gruplarının hazır bulunup bulunmamalarına bağlıydı. Aynı ilke gönüllü milis kuvvetlerinin oluşturulması ve ara bulucu mahkemelerin üyelerinin seçimi sırasında gözetilmekteydi. Yurttaş topluluğunun ekonomik esasını komşu toplulukları (köyler) halinde örgütlenmiş eşit haklı yurttaşların ('wejdan' ların) küçük çiftlikleri oluşturmaktaydı. Bazı monolokal/tek birimli yurttaş toplulukları zamanla büyük ticari-ekonomik merkezlere dönüşerek 'on kent' niteliği kazanmışlardır (örneğin, Fiyagdon kıyısındaki Tsimiti Koyu, Iref kıyısındaki Donıfarş, Gizeldon kıyısındaki Dergevş vb). 

Geleneksel toplumsal örgütlenme biçimlerinin bu çok eski şekillerini, değişen koşullara uyarlayan Oset Yurttaş Toplulukları, sahip oldukları manevi değerleri güncelleştirip, geleneksel kültürel özellikleri korumayı sağlayabilecek bir toplumsal alan yaratmayı başarmıştır. Özlerini korumak için geliştirdikleri bu sosyo-kültürel muhafazakarlıkla etnik birliklerinin temellerini koruyabilmiş, aynı zamanda Oset Dili'nde ve folkloründe (sözlü edebiyatında) en kadim Hint-İrani (ve daha geniş olarak Hint-Avrupa) atalarının zihniyet yapılarını saklayabilmişlerdir. Bunun tipik örneği XIX.yy'ın ikinci yarısında ve XX.yy'ın birinci yarısında yazıya çevrilen yukarıda deyindiğimiz Nart Efsaneleri'ndeki üç işlevli ideolojidir.

Oset Dağ Toplumlarının Ortaya Çıkışı 

xvı-xvıı. yy'larda, genellikle bir büyük dağ boğazının ya da yüksek olmayan geçitlerle ayrılmış birkaç vadinin doğal sınırları içinde Oset Dağ Toplumları meydana gelmiştir. Kuzey Osetya'daki dağ toplulukları Wellacır, Kurtatte, Tegiate ve Dıgur’dı; Çok yüksek rakımlı merkezi/orta Osetya'dakiler, Tualgom, Urstualta ve Tursugom; Güney Osetya'dakiler ise, Kudar, Dzaw, Ksan ve Kud toplumlarıydı. Her dağ toplumu, ya bağımsız bir yurttaş topluluğundan ya da askeri ve politik amaçlarla ittifak kurmuş birkaç yurttaş topluluğundan oluşmaktaydı. Doğal şartların, askeri-stratejik konumun ve siyasi bağların farklılığı Osetya'nın değişik kısımlarının farklı biçimlerde gelişmesine ve farklı bölgesel özelliklerin oluşmasına yol açmıştır. Dağ Osetya'sı feodalizmin gelişmesinin iki modeline tanık olmuştur. Nispeten "saf" şekliyle bu modellerden biri Kuzey Osetya'nın doğusunda (Wellacır, Kurttate ve Tegiate toplumlarında), diğeri ise batısında (Dıgur'da) mevcuttu.

Doğuda'ki feodal düzen modeli, komşular topluluğunun çözülmesi sonucunda ortaya çıkmış ve feodal ilişkilerin gelişmesinin temelinin özgür topluluk üyelerinin ekonomik yönden bağımlı ve başkalarının topraklarını icar (geçici olarak kiralayan) çiftçilere dönmeleri teşkil etmektedir. Bu modelin ayırıcı nitelikleri bağımlı köylünün kendi toprağının olmayışı, toprak sahibine rant ödemekle yükümlü kiracının tam bir kişisel özgürlüğe sahip olması ve mevrus toprak parçalarına sahip bağımsız köylüler sınıfının sayıca çok olmasıdır. Batıda ise komşular topluluğu önemini feodal ilişkiler sisteminde de korumaktaydı. Doğu Osetya'da feodallerin ve kiracı köylülerin sülalelerinin kökeni aynıydı ve çözülmüş komşu topluluklarına dayanıyordu. Dıgur’a asiller/toprak sahipleri dışarıdan gelmişti ve buradaki yurttaş topluluğunu hakimiyeti altına alarak, mevcut topluluk yapısını korumuştu. Osetya'nın Batısında uygulanan modelin önemli özellikleri şunlardı:

Bağımlı topluluk üyeleri sürülecek ve biçilecek tarla ve çayırlara sahip olabiliyorlardı, ancak başlıca rant kaynağını oluşturan otlaklar sadece soyluların elindeydi. Ekonomik bağımlılık beraberinde kişisel bağımlılığı getirmekte,böylece köylüler belirli bir feodal/soylu aileye mevrus biçimde bağlanmaktaydı. Merkezi ve Güney Osetya'ya gelince, burada Oset feodalizminin her iki modeli de mevcuttu. Güney'deki bazı çevre toplumlarının farklılığı ise, en üst soylu kesimin Gürcistan'ın siyasi yaşamında aktif rol oynamasıydı. Bu soylular sınıfı zamanla tamamen Gürcüleştiler. 

Oset feodal düzeninin klasik örneğini Tegiate Toplumu göstermekteydi. Tegiate’ler Genaldon ve Cıjeldon nehirlerinin vadilerini ve Terek nehrinin Daryal Geçidi'ndeki sol taraflarına yerleşmişlerdi. Tegiate Toplumu'nun çekirdeğini 11 soylu sülaleye (æлдæрттæ-eldarlar) ait topraklar oluşturmaktaydı. Bu sülalelerin çoğunluğu Dergevş Köyü kökenliydi. Toprağı gaspederek ve eşitleri olan yurttaşlarını hakimiyetleri altına alarak "eldarlık’lık (æлдар-Feodal Bey-derebeyi) ünvanını tekellerine almışlardı. XVIII-XIX. yy'da Tegiate' "eldar’lık ölçütlerine (yani köken-toprak sahipliği-tam hak sahibi olmak üçlüsüne) sahiplerdi. Dergevş’te Eldattate (Æлдаттатæ) ,Mamşırate (Мамсыратæ) ve Txoştate (Тхостатæ) olmak üzere üç "eldar" sülalesi kalmaktaydı.Yesenate (Есенатæ) ,Kanıkuate (Хъаныхъуатæ) , Kunduxate (Куындыхатæ) , Tuganate (Тухъанатæ) , Tılattate (тылаттатæ) ve Şanate ( Санатæ) ‘ler yeni köyleri kurarak oraya taşınmışlardı. İki "eldar" sülalesi de-Cantiate (Дзантиатæ=Джантиатæ ve Dudarate (Дударатæ )’ ler Tegiate’lere kendi köylüleri ile birlikte dışarıdan katılmışlardı. 

"Eldar'ların mülkiyetindeki bu merkezi topraklara 6 küçük bağımsız topluluk komşu oluyordu. Bu çevre topluluklarının en güçlü sülaleleri, Tegiate nüfusunun ikinci derecede soylu (wejdan) sayılan zümresini oluşturuyordu. Tegiate toplumu böylelikle dört sınıfa ayrılmaktaydı: Üst kesim 'Eldar ve wejdan'lardan ibaretti. Sayıca en kalabalık olan 'ferşagleg'lar (tam çeviriyle "yandaki adamlar") kesimi çevre/periferik toplulukların bütün eşit haklı üyeleriyle 'eldarların ve vejdanların köylerindeki bağımlı toprak kiracılarını kapsamaktaydı. 'Kevdeşard'lar (yemlikte doğanlar) asillerin alt sınıflarından kadınlarla yaptıkları 'ikinci', tam haklı olmayan evliliklerden doğan çocukları ve bunların aileleriydi. Sosyal sınıflamanın en alt kademesinde bulunan az sayıdaki 'kuşegte” (köleler) ise bütün toplumsal haklardan yoksun olup efendilerinin tam malı sayılmaktaydılar.

Her kiracı köylü ('ferşagleg' veya kevdeşard') ailesi toprak sahibine her yıl bir koyun, bir kuzu, bir araba yükü kuru ot, üretilen tereyağ ve peynirin bir bölümünü ve bazı feodallere de ürettikleri buğdayın bir kısmını verirlerdi. Her köylü yılda üç gün efendisinin tarlasında çalışırdı. 'Eldarların'ın çağrısı olduğunda 'ferşagleg'ler ve' ‘kevdeşard’lar onun arkasından akınlara ya da gümrük nöbetlerine çıkarlardı. Daryal Geçidi üzerindeki denetim eldarlara büyük bir gelir sağlamakta ve Tegiate’leri geniş bir siyasi ve ticari ilişkiler ağı içerisine sokmaktaydı.

Değişik Oset toplumlarının yerel özellikleri daha önce, Alan Devleti döneminde oluşturulmuş olan geleneksel birlik bilincini yok edememiştir. Nitekim Oset dağ topluluklarının komşularının da Osetya'yı tek bir ülke olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Oset toplumları iç işlerinde bağımsız davranırlarken, askeri ve dış ilişkilerinde diğer Oset toplumlarıyla birlikte davranmayı tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle, XV-XVIII yy'lar Osetya'sı konfederatif esaslara göre birleşen, özerk bölgelerden oluşmaktadır. Bütün milletin kaderini etkileyebilecek özel durumlarda, konfederasyon adına karar almak üzere genel Osetya 'Nıxaş'ı toplantıya çağrılmaktadır. Bu tür halk meclisinin son örneği Osetya tarihinde büyük rol oynayan ve Rusya'ya gönderilecek elçiliğin kadrosunu atamak üzere toplanan 1749 'Nıhaş'ı olmuştur.

Oset Dağ topluluklarının ovalara dönüşleri 

XVIII.yy'ın ilk yarısında Osetya derin bir krizin eşiğine gelmiş bulunmaktaydı. Ekonomik olarak, işlenebilecek toprakların sınırlarına varılmış, nüfus fazlalığı nedeniyle ekilebilecek yeni topraklara ihtiyaç doğmuştu. Feodalizmin bu aşamasında üretim temelinin genişletilmesi ve politik sistemin yeni ihtiyaçlara uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Toprak açısından sınırlara varmış olunması ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişme sonucunda komşu Oset toplumları arasında ihtilaflar baş göstermişti. Sıkışılmış bu coğrafyadan kurtulmanın bir yolu Khabardey veya Gürcü prenslerinin tabbiyetine girerek, dağlardan ovaya dönüş olabilirdi. Ancak bu tür bir "sömürgeleşme" Oset soyluları için ise yükümlülüklerinin katlanması anlamına gelecekti. Buna karşılık, yeni edinilebilecek süzerenler ne belirli bir sosyal güvenceyi, ne siyasi istikrarı, ne de etkili bir askeri himayeyi teklif edecek durumdaydılar. Ayrıca Khaberdey'leri dışarıdan körüklenen prensler arası çekişmelere kemirmekteyken, bir dizi krallığa/prensliğe bölünmüş olan Gürcistan kendini bile savunmaktan aciz durumdaydı. Yine de güçlü Khaberdey ve Gürcü prenslikleri, sınırlarındaki Oset toplumlarını askeri kuvvet veya ekonomik baskıyla egemenlikleri altına almaya çalışıyorlardı. Bu ortamda Osetya'nın çıkarları Rusya'nın dış siyasi planlarına uygun düşmekteydi.

Kafkas meselesi Rusya İmparatorluğu'nun doğu politikasının merkezini oluşturmaktaydı. Kafkasya'ya ilerlemek suretiyle Rusya Karadeniz'e çıkışını kolaylaştırmayı, güney sınırlarını sağlamlaştırmayı ve Orta Doğu'daki başlıca rakiplerini Osmanlı İmparatorluğu ile İran'ı sıkıştırmayı tasarlamaktaydı. Osetya'nın Kafkasya'nın tam ortasında, stratejik erişim yollarının kesiştiği bölgedeki coğrafi konumu XV-XVII.yy'larda Oset halkının kurtuluşu ve yaşayabilmesi için bir avantaj oluşturuyorken, XVIII.yy'dan itibaren aynı coğrafi konum, değişen koşullar nedeniyle bir dezavantaja dönüşmüştür. Aslında Oset ulusu stratejik olarak önemli bir coğrafyada yaşamanın bedelini bugüne kadar ödemeye devam etmiştir. Rus yönetiminin XVIII.yy'dan beri Osetlere karşı duyduğu ilginin niteliği, Çarlığın Kafkasya genel valilerinden birisinin daha sonraki dönemde söylediği şu sözler çok iyi anlatmaktadır: "Osetya'da sağlam hakimiyetimiz Kafkas dağlarının çok daha büyük bir bölümünde üstünlüğümüzü pekiştirecektir."

Osetler ise Rusya'ya, Oset toplumları arasındaki gerginleşen ilişkileri düzeltebilecek ve hem kuzeyde, hem de güneyde onları dış saldırılardan koruyabilecek bir organize devlet gücü gözüyle bakmışlardır. Nitekim, Osetler Rusya'nın yardımıyla Kuzey Kafkas Ovası'na dönmeyi ummaktaydılar. Rusya ile girdikleri ticari ilişkiler de, onlara Rusya'ya güvenebileceklerini göstermişti. 1749 yılında Oset toplumları Rusya'ya katılma konusunda ortak karar almışlardır. Rusya ile diplomatik ilişkiler kuran Osetya üç yıl boyunca Petersburg'da seçkin siyaset adamı Magkatı Jurab’ın başkanlığındaki bir elçi tarafından temsil edilmiştir. Ne var ki katılmayla ilgili işlemler ertelenmiş, ancak 1774 yılında, Osmanlı-Rus savaşının sona ermesinden sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'nın Rusya'ya Kuzey Kafkasya 'da istediği hareket serbestisini tanımasından sonra yapılmıştır. 1774'den sonra Oset-Rus ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Tarafların üzerinde anlaştıkları ortak kararların yerini Osetya'yı Rusya'nın idari sistemine dahil etmek için acele eden Rus makamlarının tek taraflı davranışları almıştır. Zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşen ihtilaflar, bölgede Rus yönetiminin polis, mahkemeler ve vergi sistemi gibi unsurlarıyla beraber tam ve nihai olarak kurumlaşmasına kadar sürmüştür. 1830 yılında gerçekleşen bu olay Osetya'nın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı bir surette düzenlenen imha operasyonlarından sonra mümkün olmuştur. İnatçı direnişleri Osetleri Rus askeri yönetimine tabi olma zorunluluğundan kurtarmaya yetmemişse de, beklenmedik bir biçimde onların komşularının iddialarından kurtulmalarına yaramıştır. Nitekim daha önce Osetya'nın Rusya'ya katılmasını engellemek için entrikalar çeviren Gürcü prensleri, Gürcistan'ın kendisi de Rus yönetimine katıldıktan sonra bazı güney Oset toplumları üzerinde hak iddia etmeye başlamışlardır. Ancak Rus yönetiminin onların bu talebine verdiği cevap olumsuzdu: kudretli bir imparatorluğa karşı savaşmaya cesaret edebilen insanlar, Gürcü'lere bağımlı olamazlar.

1784'de Daryal (Askeri Gürcü) Geçit Yolu bölgesinde güvenliği sağlamak amacıyla Rus yönetimi Vladikafkas kalesini inşa ettirmişlerdir. Kalenin Osetçe adı olan Dzaucikew Osetya'nın bugünkü başkentine daha önce burada bulunan küçük bir Oset köyünden miras kalmıştır. Osetya'yı devlet idaresi alanına dahil etme sürecinde edinilen deneyimler Kafkasya'daki Rus makamlarına çok şey öğretmiştir. XIX. yy.ın ortalarından itibaren karşılıklı uyuşma ve alışma dönemi başlamıştır. Bu dönemde geçekleşen idari sistem ve taksimatın evrimi ve yönetme usullerinin gelişimi eski Oset coğrafi-politik organizasyonun ve geleneksel halk temsilciliği ve mahkeme şekillerinin hesaba katılmasına ve kullanılmasına dayanmaktaydı. İmparatorluğun idari kuruluşunda izlenen temel esas etnik olmaktan ziyade coğrafiydi ve Kafkasya'nın özel şartlarında bu esas birde askeri-stratejik faydalılık prensibiyle tamamlanmaktaydı. böyle bir yaklaşımın sonucu olarak Osetya 'Kuzey' ve 'Güney' olmak üzere Ana Kafkas Sıradağı boyunca iki parçaya bölünerek bunlardan biri Kuzey Kafkasya'daki, öbürü de Güney Kafkasya'daki Rus yerel yönetimlerini emri altına verilmiştir. Kuzey Osetya'nın en büyük kısmı XIX. yy.ın ortasında önce Vladikafkas ilçesi, daha sonra Askeri Oset ya da Oset ilçesi denilen ve Terek Eyaletine bağlı olan tek bir idari birim içinde toplanmıştır. Güney Osetya'nın topraklarının çoğu Tiflis Eyaletine, azıda Kutais Eyaletine (ikisi de Gürcistan) ithal edilmiştir. Kuzey Kafkas Ovası'nı yeniden benimsemeye yönelik ilk girişimler daha XVIII. yy.da başlamıştır. Bunun sonucunda Khaberdey prenslerine ait toprakları kira ile tutan Oset feodallerinin kurdukları köyler ortaya çıkmış, Osetler Mozdok ve Vladikafkas çevresindeki düzlüklere yerleşmişlerdir. XIX. yy.ın ilk yarısında ise Osetler'in ovaya göçme süreci kitlesel ve düzenli bir şekil almıştır. bunu sayesinde feodal ilişkiler yeni üretim bazı edinmiştir.

Söz konusu dönemde gerçekleşen önemli gelişmeler şöyle sıralanabilir: Topraktan yararlanmada kişisel-ailesel sistemin kesin zaferi, rantın parayla ödenmesi usulünü yaygınlaşması, ekonomik yönden bağımlı köylülerin değişik sınıfsal grupların durumlarının eşitlenmesi. Ancak bunları bütün Rusya pazarıyla bağların genişlemesi, zanaatta ve tarımda piyasaya yönelik mal üretiminin artması, ilk sanayi işletmelerinin ortaya çıkması izlemiştir. Pazara doğrudan bağlılık koşullarında küçük köylü ekonomisi soyluların genç latifundium'larından daha sağlam ve dayanıklı çıkmıştır. Dağ sömürme metodları ovada zor tutulmaktaydı. Hızlı iktisadi kalkınmayı hedefleyen ve Osetya'daki politik durumun istikrarsızlaşmasından korkan Rus Hükümeti büyük çiftlik sahiplerinin çıkarlarını savunmak istememiştir. Sayıları az olan asillerle özgür Oset köylüleri arasındaki sosyal çatışma feodal bağımlılık siteminin yıkılışıyla çözümlenmiştir. Köylüler soylulara karşı olan eski yükümlülüklerini yerine getirmeyi kesip, işlettikleri topraklardan yararlanmaya devam etmekteydiler. Zaferlerini 1853'ten 1867'ye kadar aşamalı olarak gerçekleştiren tarım reformu berkitmiştir.

Reformun başlıca prensipleri ova arazilerinin devlet mülkiyeti ilan edilmesini ve gerek köylülerin, gerekse eski efendilerinin topluluk hukuku çerçevesinde ayrı ayrı yerleştirilmelerini ve ayrı ayrı topraklandırılmalarını öngörmekteydi. Sonuçta, örneğin, Tegiate eldar’ları bütün Tegiate halkı gibi aile başına 40 desiyatinlik (1 desiatin 1.09 hektara eşittir.) arazi parçaları edinilerek köylü kitlesi ile ekonomik olarak denkleştirilmişlerdir. Kuzey Kafkas Ovası'ndaki reform dramatik gelişmelere de sebep olmuştur. Kuzey Oset toplumlarının nüfusunun yaklaşık dörtte biri ve bu arada asillerin çoğunluğu Müslüman'dı. bu durumu da kullanarak imtiyazlarını yitirmekte olan asiller partisi Osmanlı İmparatorluğuna göç hareketine önayak olmuştur. Bazı verilere göre, Oset muhacirlerinin sayısı 3-5 bin civarındaydı. bunların çoğu Oset nüfusunun en prestijli ve sosyal olarak en aktif gruplarının mensuplarından ibaretti. Vatanda kalan Oset soylu sınıfı ise reformdan sonra hızla çökmeye başlamıştır.

Vladikafkas (Kuzey Osetya) Ovası'nın benimsenmesine paralel olarak Güney Osetler'in Kartli ve Kaheti gibi Doğu Gürcistan prensliklerine göçleri sürmekteydi. Gürcü krallarının ve prenslerini daha önce Osmanlı ve İran ordularınca harap edilen topraklarına Osetler'in en büyük göç dalgası XVIII. yy.a rastlamaktadır. Gürcülerin toprağa şiddetle muhtaç olan Oset dağlılarını davet etmeleri genellikle hem ekonomik, hem askeri amaçları gütmekteydi. Örneğin, Doğu Gürcistan hükümdarı II. Iraklı (Erekle Han) Kaheti'deki Oset kolonilerini bölgeyi dış saldırılara karşı koruyacak bir kordon şeklinde yerleştirmiştir. Güney Osetya'nın asil kendisinde ise XIX. yy.nin başları ve ortaları köylülerin özgürlük savaşımlarıyla geçmiştir. 1860'larda yapılan reform burada da kişisel bağımlılığı kaldırmış ve toprak ilişkilerinin düzenlenmesinin genel Rusya sistemini yürürlüğe koymuştur.

Ovaya yerleşme ve devlet yönetiminin kurulması, tarım reformu ve pazar ilişkilerinin gelişmesi Osetya'nın dağınıklığının giderilmesine ve dış bağlarının genişlemesine yol açmaktaydı. XVIII. yy'ın sonlarından XIX. yy'ın ortalarına kadar meydana gelen olaylar ve gelişmeler halkın toparlanması sürecini hızlandırarak ulusun yeniden doğuşu için ortam hazırlamıştır.

X. yy'ın başlarına doğru Oset toplumsal hareketi ve kamuoyu için ülkenin idari bölünmüşlüğüne ve sömürge halkı konumuna boyun eğmenin imkansızlığı artık açık olmuştur. Ulusal yeniden doğuş Osetya'nın politik birleşmesi fikrinin ortaya konulmasına yol açmıştır. bu hedef 1905-1907 Rus devrimi sırasında faal şekilde tartışılmış, 1917 Şubat'ında Çarlık rejiminin düşmesinden sonra ise en başta gelen amaç olarak belirlenmiştir.

Rusya'da iç savaş ve imparatorluğun dağılması ortamında Osetler'in politik bilinci ve ulusal egemenliği net olarak Oset halkı kongreleri örgütsel biçimini almıştır. 1917-1919 yılları arasında yapılan 11 ulusal kurultay iki en önemli sorunu karara bağlamış: Kuzey ve Güney Osetya'yı genel halk irade izhari düzeyinde birleştirmiş ve yasal yetki organı olarak Oset Ulusal Meclisi'ni meydana getirmiştir.

Oset halkının I. Kongresi 1917 Nisan'ında toplanmıştır. Kasım 1917'de yapılan IV. Kongre Osetya'da geçici olarak tam devlet yetkisi sahibi kılınan Oset Ulusal Meclisi'ni seçmiştir. Meclisin başkanlığına Simon Takatı, yardımcılıklarına da Tsomak Gadiatı ve Gappo Gaggaykı getirilmişlerdir. Tümgeneral Afaki Fidaratı (ordu başkomutanı) ve albay Gaspo Gutsunatı'nın (kurmay başkanı) yönetiminde ulusal silahlı kuvvetlerin kurulmasına başlanmıştır. Ordu kamu düzenini ve halkın güvenliğini korumak amacıyla oluşturulmaktaydı. Aralık 1917-Ocak1918 tarihlerinde İnguş çetelerinin Vladikafkas'a düzenledikleri saldırılar bile Osetler'in 'Militarizm'ini artıramamıştır. Şubat 1918'de toplanan V. Kongre 'komşu kardeş halklarla savaş fikrini aklına bile getirmediğini ve bazı grupların insiyatifiyle başlayan düşüncesiz çatışmaların kesin son bulacaklarına inandığını' belirtmiştir. Nisan 1918'de yapılan VI. Kongre Osetya'yı Sovyet yönetimindeki Terek Cumhuriyeti'nin yapısına dahil etmişse de, üç ay sonra Temmuz 1918'de toplanan VII. Kongre Sovyet iktidarını tanımayı reddetmiştir.

Ulusal Meclis delegeleri farklı siyasi görüşleri temsil eden insanlar olmakla beraber, büyük çoğunluğu aydın kesime mensuptu. Meclisin bileşimi kongreden kongreye değişmekte, Osetya içindeki ve etrafındaki koşullar ve gelişmeler de birbirinin yerini almaktaydı. Meclisin onurunu pek büyük derecede artıran bir olgu olarak vurgulanmalıdır ki, faaliyetleri daima Osetya'da iç savaşı önlemeye yönelikti.

Rusya'da artık başlamış olan iç savaş konusunda Osetya'da birbirine karşıt yaklaşımlar mevcuttu. Bolşeviklik yanlısı 'Kermen' Partisi Sovyet iktidarını desteklemekteydi. Ortacı/merkezci bir örgüt olan 'Kosta'nın Çevresi' Rusya'daki iç çekişmelere karışmama ve kendi kaderini belirleme prensiplerini savunarak Oset Devleti'ni kurma fikrini yaymaktaydı. Oset Ulusal Meclisi de ikinci tutuma yönelmekte, fakat (Oset tarihinde çok defa olduğu gibi) bilincine varılan zorunluluk ile bu zorunluluğu hayata geçirmek için gereken politik olanaklar arasındaki trajik çelişkiyi bir türlü giderememekteydi. Osetya'nın kaderi bu kez de sınırları dışında kararlaştırılmıştır. Ulusal birlik ve politik özerklik emelleri Osetler'e pahalıya mal olmuş: "beyaz"ların ve "kızıl"ların ortak çabalarıyla iç savaş Osetya'ya yine de ithal edilmiştir. Osetya'nın kuzeyinde 1920'de, güneyinde ise 1921'de kurulan Sovyet iktidarı başlangıçta Osetya'nın birleştirilmesi fikrini desteklemekteydi. Fakat 1920'lerin ortalarında Sovyetler birliği yönetimi ulusal sorunun demokratik yöntemlerle çözümünden vazgeçip eski imparatorluk prensiplerine dönmüştür. Birleşme gerçekleşmemiştir. Gene de Sovyet iktidarı yıllarında Oset halkı ileride ulusal devlet yapısını yeniden kurmayı ve geliştirmeyi kolaylaştıracak bazı önemli ön koşulları yaratabilmiştir.

Kuzey Osetya 1924'te Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı özerk bölge, 1936'da ise özerk cumhuriyet statüsünü elde etmiştir. Güney Osetya 1922'de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içindeki özerk bölge olmuştur.

İki ayrı ulusal idari birimin çerçeveleri içine hapsedilmiş de olsa Osetya bu dönemde ciddi sosyo-ekonomik ve kültürel başarılar kazanmıştır. Ulusal orta eğitim sisteminin kurulması özellikle dikkate değerdir: örneğin, 1920'de Kuzey Osetya'da açılan 88 okuldan 55'i Osetçe öğretim yapmaktaydı. Ne var ki, daha sonra Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen iktidarın baştan aşağı merkezleştirilmesi, büyük nüfus kitlelerinin zorla göçürülmeleri ve Güney'de "zorunlu Gürcüleştirme", Kuzey'de ise "yumuşak Ruslaştırma" şeklinde uygulanan ulusal asimilasyon politikası çok geçmeden Oset özerk oluşumlarının yönetsel ve ulusal kültürel gelişmesini baltalamıştır. 1960'larda Osetya'da son Osetçe eğitim yapan okullar kapatılmıştır.

Birleşme ve gerçek ulusal egemenlik uğrunda mücadelenin yeni aşaması 1981'de başlamıştır. 24 Ekim tarihinde Vladikafkas'ta (o zamanki adıyla Orconikidze'de) hükümet binasının önündeki meydanda toplanan binlerce insan Kuzey Osetya resmi yöneticilerinden halkı canilere ve soygunculara karşı korumasını ve rüşvetçilik ve yolsuzluklara saplanan yüksek makam sahibi kişileri görevden alıp cezalandırmasını istemiştir. Yönetimin buna cevabı tehditler ve hakaretlerden ibaretti. Kaba kuvvet kullanılarak dağıtılan bu miting halk ayaklanmasının başlangıcı olmuştur.

Üç gün boyunca şehrin merkezinde taşlar, sopalar ve 'molotof kokteyli' şişeleriyle silahlı sivillerle Sovyetler Birliği'nin diğer bölgelerinden de (özellikle Gürcistan'dan) takviye alan tenkit birlikleri arasındaki göğüs göğüse çarpışmalar devam etmekteydi. Osetya'da yaşayan çeşitli uluslara mensup insanların katılımıyla ve saf ütopik sloganlarla gerçekleşen ayaklanma şiddetle bastırılmışsa da, bu olaylar Osetler'in tam bir kuşağını manevi anlamda özgür kılarak vatanlarını da gelecekteki sınavlara ve değişmelere hazırlamıştır.

Ekim 1981 Vladikafkas ayaklanmasından sonra diğer Sovyet cumhuriyetler ve kentlerinde de rejimin eksikliklerini protesto eden gösteriler yapılmıştır. 1985'te ülkenin krize doğru kaydığını fark eden Sovyet liderleri devleti sağlamlaştırmak için 'perestroyka' (yeniden yapılanma) adıyla bir demokratikleştirme hareketini başlatmışlardır. Fakat artık iş işten geçmişti. Sovyetler Birliği'ne bağlı cumhuriyetler ve uluslar ne Moskova'daki merkezi yönetime, ne birbirlerine güvenmekteydiler. Ülkenin çeşitli bölgelerinde etnik çatışmalar ve savaşlar patlamıştır. 'Perestroyka' başarılı olamamış ve 1191'de Sovyet Devleti bütün karşı çabalara rağmen dağılıp tarihe karışmıştır. Ayrık durumdaki Osetya çetin imtihanlara göğüs germek zorunda olmuştur. Sovyetler Birliği varlığını kestikten sonra sadece onu oluşturan 15 birlik cumhuriyetinin bağımsızlığı tanınmıştır. Özerk ulusal oluşumlar ise Sovyet döneminde bağlı oldukları birlik cumhuriyetlerinin içinde bırakılmıştır. Bu dönemde Kuzey Osetya gibi Rusya Federasyonu'na bağlı özerk cumhuriyetlerin hakları önemli ölçüde genişletilerek 'federe cumhuriyetler' sıfatıyla Rusya içinde kalmaları sağlanırken, bağımsızlığı elde eden Gürcistan'daki durum tam farklıydı. Gürcü olmayan uluslara ve etnik uluslara karşı baştan beri son derece hoşgörüsüz ve tehditkar tutum alan aşırı ulusçu, şoven örgüt ve hareketler daha 1989'da Güney Osetya'ya silahlı saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. 1990'da Gürcistan'da seçimle iktidar başına gelen bu güçler ilk işlerinden biri olarak Güney Osetya'nın özerkliğini kaldırmışlardır. Buna karşılık ulusal varlığını korumak amacıyla Güney Osetya kendini bağımsız bir cumhuriyet ilan etmiştir.

5 Ocak 1991'de Gürcü polis ve ordu birlikleri ansızın Güney Osetya'nın başkenti Tsxinvali'ye baskınla girerek Osetler'e karşı açık bir imha savaşına girişmişlerdir. Yaşlı, çocuk veya kadın farkı gözetilmeden sivillere işkence edilmiş ve öldürülmüş, tiyatro, okullar ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır. Çok geçmeden faşistler şehirden atılmışlarsa da, bunu izleyen daha 1,5 yıl boyunca Güney Osetya'nın birçok yerlerinde işgalcilerle yerli savunma güçleri arasında ağır çatışmalar sürmüştür. Çoğunluğu Gürcistan'ın iç bölgelerinden olmak üzere 100 bini aşkın Oset, Gürcülerin yaptıkları vahşetten kurtulmak için evini, malını terk etmek ve Kuzey Osetya'ya sığınmak zorunda kalmıştır. Mültecileri barındırmaktan başka Kuzey Osetya bu dönemde Güneylilere elinden gelen ekonomik, politik ve askeri destek de vermiştir.

Aylarca süren Tsxinvali kuşatılması ve diğer muharebelerde yüzlerce yurtseverin şehit olmasına rağmen, Osetya savunucuları teslim olmamışlardır. 1992 yazında Rusya nihayet devreye girerek Gürcistan'ı askeri birliklerini Güney Osetya'dan geri çekmeye ve ateşkes sözleşmesini imzalamaya mecbur etmiştir. Halen de geçerli olan bu sözleşme uyarınca, sorunun siyasi çözümü bulunup kesin barış akdedilene kadar bölgede güvenliği koruma görevi birer Rus, Oset ve gürcü taburundan kurulu Üçlü Barış Gücü'ne verilmiştir. Maalesef, Oset topraklarındaki feci olaylar bununla bitmemiş: 31 Ekim 1992'de İnguşlarla çatışmalar başlamıştır. Beş gün içinde Prigorondi İlçesi'nde ve Vladikafkas'ın kenar semtlerinde devam eden kanlı çarpışmalar sonucunda pek çok insan hayatını kaybetmiştir. İki komşu halk arasında ilişkilerdeki yaranın derinleşmesine ve ek Rus askeri birliklerinin barış gücü olarak bölgeye gönderilmesine neden olan bu olaylardan sonra ikili görüşmeler süreci başlatılmışsa da, şimdiye kadar kesin uzlaşma sağlanamamıştır.

Son yıllarda yaşanan sıkıntılar ve sarsıntılarda iki Oset Cumhuriyeti de bir olmaya ve ulusal benliklerini ve egemenliklerini ortaklaşa korumaya azimli olduklarını göstermişlerdir. Bu da yukarıda genel çizgileriyle tarif etmeye çalıştığımız bin yıllık Alan-Oset tarihinin günümüzde kesilmeyip şimdiki ve gelecekteki kuşaklarca devam ettirileceği umudunun belki de en önemli kaynağıdır.

Bu yazı Nart Dergisi'nin 5 ve 6.sayılarında yayımlanan
Ruslan Bzarti'nin (Kuzey Osetya Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü Müdür Yardımcısı)
DÜNDEN BUGÜNE OSETLERİN TARİHİ başlıklı yazısından alınmıştır.

Çev: Georgi Tsotsiti
NOT: Metinde Rusça veya yanlış yazılan isimler Alan Kültür ve Yardım Vakfı’nca düzeltmeye tabi tutulmuştur.


KAYNAK : ALAN KÜLTÜR VE YARDIM VAKFI

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" dizisini protesto etmek için Kanal D önünde toplandı

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" di…

Oca 09, 2017 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

1. Dünya Savaşında Anavatan (хэку) Çerkesleri https://t.co/B28BY4GbSK
RT @AdygheHeku: «Зихия» возродится в Адыгее https://t.co/4RxHnYKcdo
RT @AchumijHilmi: ŞARKICI DAVUTE SUSAN DERECEYE GİRDİ - ÇAYKOVSKİDEN ŞOSTAKOVİÇE DÜNYA MÜZİK DEVLERİNİ YETİŞTİRMİŞ RUSYA'DA DERECEYE GİRMEK…
RT @KAFFED: "XASE" / "DERNEK" "Kurtuluş yok bir başımıza... Ya birbirimizi gayrete getirip birlikte, omuz omuza mücadele edeceğiz; ya da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler

Son Ubıh Masalı ve Hacı Gıranduk Berzeg Gerçeği

Çerkes Dünyası ve Rusya

Fırtınalı Yıllarda Bir Mücadele Adamı: Ahmet Tsalıkkatı