Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin (DİÇEG) sözcülerinden birisiniz. İsterseniz DİÇEG’in kuruluş fikrinden bugüne, güncel gelişmelere doğru yavaş yavaş gelelim.

Demokrasi, açılım, yeni anayasa tartışmaları başladığında Çerkesler cephesinde endişe verici bir sessizlik hüküm sürmekte idi. Sessizliğin sebeplerinden biri Çerkeslerin çözülmüşlüğü idi. Halk namına konuşacak hiç kimse yoktu. İkincisi ise politik söylemin belirsizliği. Ne çıkacaktı o açılım paketinin içinden? Demokrasi talebinin içi nasıl doldurulacaktı? Talepkar olmak yanlış anlaşılma sonucunun doğurur mu? Tüm bu sebeplerle birbirine muhalif duruş sergileyen, birbiri ile asla mutabık olmamaya ahdetmiş ve her biri camianın tek temsilcisi olma iddiasındaki kurumlarımız son derece temkinli idi.

Nedense ben herkesten daha çok heyecanlı idim. Acep bu atmosfer uzun süredir bitkisel hayatta olduğu yönünde teşhis koyduğum Türkiye’deki Çerkes halkı için bir elektro şok etkisi yapar mıydı? Bu ümit ile dört yıl önce aldığım susma ve ilgilenmeme kararını bozarak sağa sola telefonlar etmeye, mailler, mektuplar yazmaya başladım. Hüsnü kuruntum mudur bilmem ama bu konuda yapılan ilk toplantıların müsebbibi olarak görürüm kendimi. Bunu belirtmemdeki maksat, esasen bu süreç içinde duruşumun başından beri son derece vazıh bir şekilde ortada olduğunu hatırlatmaktır.

Bir kaç toplantıdan sonra DİÇEG ( Demokrasi için Çerkes Girişimi) kuruldu, söyleyeceklerimiz aşağı yukarı belli oldu. Yalçın Karadaş Bey ve ben sözcü olarak seçildik. Camia içinde endişe ettiğim ölçüde yıpratıcı bir tepki ile de karşılaşmadı DİÇEG. Bizi hiç olmadığımız bir siyasi yapıya yakıştırır tarzda birkaç destursuz laf ile ana yurtta yaşayan, yaşlanmış ama thamade olamamış, dünya ile kavgalı bir adamın söylenmeleri haricinde benim kulağıma olumsuz bir tepki gelmedi.

DİÇEG kurulduktan sonra neler yaptınız? Diğer taraftan olumlu tepkiler alabildiniz mi?

Kudretimiz ölçüsünde bir kaç program düzenledik ve en azından biz de varız dedik. Düşüncelerimizi kendi içimizde dile getiriyor, yine kendi halkımıza konuşuyorduk. Sadece susup dinliyordu insanlar. Tepki vermiyorlardı. Kitlesel bir kabul ya da destek de yoktu. ‘Konuşan ben değilsem söylenilenlerin kıymeti yoktur’ tarzındaki geleneksel Çerkes tavrını da seziyorduk.

Sonra uzun bir sessizlik dönemi başladı, sebebi şu ya da bu. Bu sürecin ardından ÇHİ  (Çerkes Hakları İnisiyatifi) oluşturuldu. Bizden de üslubu dairesinde destek istediler, şahsım namına ÇHİ'in seçtiği yöntemi sakıncalı bulmama rağmen muhalif bir tavır sergilemekten kaçındım. İnisiyatifin ne şekilde tezahür edeceği henüz belli değildi çünkü.

Hal böyle iken  DİÇEG ile ÇHİ arasında çok temel bir fark olduğunu belirtmek gerek. DİÇEG Türkiye'de daha demokrat bir ortamın oluşmasına Çerkesler’in de destek verdiğini, bu süreç içinde Çerkesler’in Demokrat duruş sergilemeye kararlı olduğunu, daha geniş bir mutabakatla oluşturulacak daha özgürlükçü, daha çok katılımlı bir anayasadan yana olduğumuzu deklare ettik. Bu noktada bizim talebimiz tüm Türkiye halkı adına dillendirilmiş bir talepti. ÇHİ ise Çerkes halkı namına somut talepler dile getirdi.

DİÇEG ve ÇHİ arasındaki bu temel fark bir öncelik sorunu mu yoksa bir yöntem sorunu mu? DİÇEG’in söylemini belirleyen şeyler nelerdi?

DİÇEG’in öne çıkarttığı söylem, Türkiye'deki etnik gruplardan biri olarak özgürlüğe destek çıkmak idi. Halkımız namına somut taleplerde bulundu isek de zaman içerisinde yaptığımız programlar neticesinde şunu gördük ki halkımız namına somut taleplerde bulunmak pek de reel olmayacak. Eğitim talebinde bulunsak soydaşlarımızın çocuklarına Çerkesçe öğretmek isteyip istemedikleri konusunda ikircikte kalmıştık. Bilinen gerekçeler vardı. Köyler çözülmüş, farklı diller, diyalektler var, şehirleşme halk tarafından farklı algılanmakta, eğitim verecek yetkinlikte kişiler bulmak zor... Çerkesçe televizyon desek hangi aksan ile yayın yapacak. Mevcut yarım saatlik yayının TRT programları arasında hiç izlenmeyen yegane program olduğu bilgisi de elimizde dururken…

Profil böyle olunca talepleri şu şekilde somutlaştırdık.

1- Diller akademik ortamda öğretilip yaşatılmalı.

2- Seçilen bazı yerleşim yerlerinde sembolik de olsa ilk okulda seçmeli anadil eğitimi verilmeli.

3- Kültürel verilerin ve arşiv verilerinin derlenip toparlanacağı bir merkez oluşturulmalı

Vesaire…

Fakat konu dönüp dolaşıp bize, yani Çerkeslere geliyordu. Tüm bunlar için Çerkes örgütlerinin canlandırılması gerekiyordu. İşte o noktada bizim cemiyetlerimizden hiçbir ses çıkmıyordu.

ÇHİ burada ortaya çıktı ve Çerkesler namına somut talepler ileri sürdü. Bu bağlamda ÇHİ ile DİÇEG’in ayrı misyonlar ifa ettiği, birbirinin halefi yahut selefi olmadığı, birbirinin muhalifi yahut payandası olmadığı da ortadadır. En azından ben böyle düşünüyorum. DİÇEG de ÇHİ de Çerkesler tarafından oluşturulmuş iki yapıdır. Biri demokrasiye Çerkesler olarak omuz vermeyi, diğeri Çerkesler namına demokrasi ortamından talepte bulunmayı misyon edinmiştir.

Çerkeslerin fikirlerine Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, çoğulculuk, anadil gibi kavramlar konusunda herkesten çok Çerkes halkının birikimi var. Bu kavramlar bizim aydınlarımız tarafından yüz elli yıl önce dillendiriliyordu. Başbakanın 2010’da açılım deyip başlattığı hareket Prens Sabahaddin’in Adem-i Merkeziyetçiliği ile örtüşüyordu. Siyasi taraftarlıkların kısır döngüsünde tartışıp duran Türk entelektüelitesinden ayrı bir yerde Çerkes aydınları yüz yıldır var oluşlarını geleceğe taşımak namına bu kavramları tartışıyorlardı. Bu nedenle Türk aydınlanmasına Çerkeslerin ciddi katkı sağlayacağını düşünüyordum.

Tam da bu noktada, sorunu net olarak gördükten sonra, toplumsal talebi tahrik etmek adına bir şeyler yapılması mı gerekiyordu? 12 Mart’ta Ankara’da yapılan eylem gibi mesela?

Tahrik edilecek bir toplumsal talep var mı önce onu konuşmalı. Türkiye’de yaşayan Çerkesler dillerinin, kültürlerinin yaşatılması konusunda ne derece duyarlılar? Eğer ille ÇHİ’nin bir eksiğinden bahsedilecekse bundan bahsetmeli. Elimizde buna ilişkin hiçbir somut veri yok… Bazı yardımcı verilerden yola çıktığımızda da çok ümitsiz bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bence Çerkes kültürünü konu eden yayınların tirajı, programların izlenme oranı, internet ortamındaki bazı sayısal veriler bize tahrik edilebilecek bir talebin var olmadığını gösteriyor. Devlet zorla “Sen bir Çerkessin ve çocuğuna Çerkesçe öğreteceksin” demez, diyemez, bunu bekleyemezsin. Yani Murat Bardakçı o noktada doğru söylüyor, annenizin babanızın yapmadığı şeyi devletin yapmasını nasıl beklersiniz diyor.

Toplumsal talep bu şekilde oluşturulamaz. Bu talebin oluşması kurumsal gayret gerektirir. Bu halkın kurumları bazı sayısal veriler edinmelidir. Kültürü işleyici faaliyetlerde bulunmalıdır dansın dışında.

Hiçbir kültür serada yetişmiyor. Çerkes kültürünün yaşam alanı Anadolu bozkırı değil, Kafkasya. Ama bu topraklarda yüz elli yıldır yaşayan Çerkesler bu topraklara çok değer katmış, sürekli onlardan eksilmiş. Bu insanlar var oldukları sürece Kafkasya ile bu toprakların bağlantısı kopmayacaktır. Öte yandan Kafkasya’da durum hiç de iç açıcı değil, bu ülkelerde varlığımızı korumamız bu yüzden çok önemli.

Devletten istenilen bazı şeylerin telafi edilmesi değil mi?

Evet, tabiî ki o bazı şeylerin telafi edilmesi gerek, onların kati surette arkasındayız. Ama söylemek istediğim şey şu; Öncelikle harekete geçmesi gereken taraf Çerkeslerdir diyorum. Devlet kendiliğinden harekete geçemez. Çünkü devlet seni tanımıyor ayrıntılı olarak. Sen kaç dil, kaç diyalekt kullanıyorsun, Türkiye’de ne kadar nüfusa sahipsin bilmiyor. Biz bilmem kaç cemiyeti olan bir topluluk olarak bu ülkede kaç milyonluk bir nüfusa sahibiz bilmiyoruz. Söylenilen rakamlar 300 binle 8 milyon arsında oynuyor. Tavan ve taban arasındaki farka bakar mısınız? Bu ne manaya geliyor biliyor musunuz? Bu şu manaya geliyor: Türkiye’de hiç kimse Çerkeslerin mevcut durumu hakkında bir bilgi sahibi değil.  En azından köylerdeki nüfus, Çerkesçenin iletişim dili olarak kaç kişi tarafından konuşulduğu tespit edilemez miydi? Bardakçı’nın itirazı da aslında bu. Doğru ama eksik bir yaklaşımı var. Dilin ve kültürün öncelikle senin tarafından dert edinmeli diyor. Beyanından dolayı onu yel değirmeni ilan edip savaşmaya gerek yok. Eksik bildiği şey şu; bu halkın dili ve kültürü ölüyor. Ubıkhça bu topraklarda öldü… Bu halk yüz elli yıldır sürekli bu topraklara değer katıyor ama kendisinden eksiliyor. Bu kültürün ve bu dillerin kaybolması dünyayı fakirleştirecektir. Türkiyeli aydınlar bunu bir memleket meselesi, bir dünya meselesi olarak ele alıp tartışmalıdır aslında. Eğer bu konuda düşüncesini söyleyen kişiyi yuhalar, protesto ederseniz sizin davanız ve sizin varlığınız hiçkimse tarafından dillendirilmez. Yok sayılırsınız, üzeriniz örtülür. Keşke beyanından dolayı Bardaçı’ya birkaç aydını kendisinin karşısına çıkartıp konu ile ilgili bilgi vermeyi teklif etse idik. Ama yok… Suhulet bizim işimiz değil.

Toplumsal talep yok diyorsunuz?

Türkiye’de Çerkes kültürünü anlatan bir kitap 300 satıyor. Aylık gazete iki bin civarında dağıtılıyor. Türkiye’de belki 30-40 bin kişilik Ermeni kitlenin 5 bin satan haftalık yayın organı var, ama bizim yok. TRT televizyonlarının izlenme oranı en düşük programı Çerkesçe yayın. Hiçbir izleyici tepkisi gelmiyor. Bu veriler fikir vermiyor mu? Birilerinin bunları söylemesi lazım. Ben bunu söylemekle mükellef hissediyorum kendimi; Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin anadilleri ve kültürlerinin yok olması gibi samimi bir dertleri yok. Şimdi bu tespit yazıldığı zaman ben dünya kadar hakaret alırım ama bana hakaret edecek olanlar da çocuklarını Çerkesçe öğretilen bir okula göndermez.

Peki, toplumsal talep nasıl yaratılır? Hamamözü’ndeki, Uzunyayla’daki Çerkeslerin ‘Bize Çerkesçe okul açın’ diyecekleri süreç nasıl başlayacak?

Bu talebin oluşturulması aydınların gayreti ile sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasını gerektirir. Fikir üretilmeli, hayata geçirilmeli. Oysa pratikte tam tersi oluyor. Aydınlar birbirini yok sayıyor. Zaten birkaç kişilik arenada birbirlerini sığ siyasi gerekçelerle tanımaya yanaşmıyorlar. Birbirilerinden desteklerini esirgiyorlar. Mutabık beş adamımız yok… muhalif gırla… Kurumlar da bu sığ gerekçelerle proje üretemiyorlar. Küçük hedefler peşindeler. Varlığın geleceğe taşınması, hayatiyetin sürdürülmesi, etkili olmak… bu amaçlara matuf politika üretecek ufuk yok.

Zaman ve Kapitalizm karşısında Xabze’nin fonksiyonu değişti, etkisi kayboldu. Tevazu pasiflik olarak anlaşılmaya başlandı, cesaret fevrilik olarak anlaşılmaya başlandı, utanmak artık bir erdem değil, ayak bağı. Çerkes halkı kendi kültürünün özünü taşımayan, sonradan geldiği bu topraklarda o kadar yıprandı, o kadar hırpalandı ki bu tarz talepleri dile getirecek hali kalmadı. Çünkü bu talepler toplumun canlı olduğunu gösterir. Eğer talep etmiyorsa ya da tepki vermiyorsa o toplum bitkisel hayattadır ya da ölüdür. Bu toplum hala kendisinden olmayan insanları sahiplenerek kendisine moral veren bir toplum. Mesela hala Ajda Pekkan Çerkes diyor ve kendisini iyi hissediyor. Ajda Pekkan Çerkes değil, Çerkeslerin kendisine sahip çıktığından da haberdar değil. Belki Ajda Pekkan Türkiye’de Çerkes diye bir toplum olduğundan haberdar da değil. Aynı şeyi Murathan Mungan için de yapıyor, beynelmilel şeceresi belli olan Nazım Hikmet için de yapıyor vs. “Görüyor musunuz benim halkımdan ne değerler çıkıyor” deyip kendisini iyi hissediyor. Kompleksi görüyor musunuz? Bu durum çok şey ifade ediyor aslında. Halk kendisine olan güvenini o derece yitirmiş ki övünecek bir tek kişi çıkaramayacağına ikna olmuş, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani bir yerlere gelmiş insanlara Çerkeslik yaftasını yapıştırıp kendisini iyi hissediyor. Çerkes toplumu, Çerkes kültürü bitkisel hayatın son aşamasındadır. İşte bunun için, bu dilin 20 sene sonra var olmayacağı düşünüldüğü için, kültür hızlı bir şekilde dejenere olduğu için devlete diyorlar ki; bize bir an önce hayat öpücüğü etkisi yapacak bir şeyler ver. Toplumun hayatiyeti var mı yok mu dikkate alınmıyor. O noktada bu işlerde gayret gösteren grupların, şahısların oturup belirli konularda mutabık kalmaları lazım. Bu toplumun ihyası için uğraşan aydınlarının, yazarlarının, çizerlerinin, aktivistlerinin bir program dahilinde hareket etmesi gerekiyor. Mesela Uzunyayla dediğimiz, bizce mitolojik bir coğrafya olan bölgenin gerçeklerini öğrenmesi gerekiyor. Buralarda ciddi etütler yapılması gerekiyor. Ama bunlar zahmetli işler ve zahmetin ve fedakarlığın olduğu yerde bizim aydınlarımız olmuyor. Kimler fedakarlık ediyor? Gençler fedakarlık ediyorlar. Ekmeklerini tutuncaya kadar, iş sahibi oluncaya kadar, evlenip hayatın içerisine girinceye kadar bu kültürü iki üç kuşaktır gençler götürüyor. Bu kültürü mızıkalarıyla o gençler yaşatıyorlar. Bu kültüre ilişkin kaygıları o gençler dile getiriyorlar. Dilimizi yaşatalım, memleketimizle bağ kuralım diyenler o gençler.

Çerkes aydınları neredeler, o halde?

Aydın olmanın birinci şartı herhangi bir cemiyetin, camianın, ideolojinin adamı olmamaktır. Aydının insan olmaktan başka dini olabilir en fazla, mezhebi bile olamaz. Fakat Çerkes aydını olarak tanıdığımız insanlar genellikle belli cemiyetlerin, ideolojilerin adamları ve Çerkeslik uğraşısı onlar için asli bir uğraşı değil, hobi mesabesinde. Dolayısıyla bir mesafe kat edilemiyor. Geçmişte de böyle idi. Ortak akıl çıkarmak yerine başkalarının aklını ölçmeye çalıştılar.

Şimdi devlet ne yapsın? Devlet mi Uzunyayla’ya gitsin, oradaki kanaat önderleriyle konuşsun, ‘ne olur anadilinizi önemseyin çoluk çocuğunuza öğretin’ diye ikna etmeye çalışsın? Bunları birinin söylemesi gerekiyor. Birilerinin konuşması gerekiyor. Aydın kendi toplumunu rahatsız eder. Ben kendi namıma toplumumu birkaç kez rahatsız etmiş olmaktan dolayı onurduyuyorum.

Biraz daha gerçekliği olan talepler belirlenip bu şekilde tabana inilse heyecanları tetikleme şansı olmaz mı? Soyadı mesela, ciddi bir fedakarlık gerektirmiyor.

Hukuken mümkün de. Bunun önünde bir engel yok, belki yapılması gereken Türkiye’de Çerkeslerin var olduğunu fark ettirmeğe matuf en akli uğraşı budur. Eğer fark ettirmeyi miting yoluyla yapacak olursanız ve “Ben Çerkesim, haklarımı bildiriyorum” derseniz, birkaç temel yanlış yapmış olursunuz. Bu yanlışlardan birisi şu: Türkiye’deki Çerkesler yüzde bilmem kaç oranında Çerkes olmayan kitleyle karışmış durumda. Çerkeslerin politik görüşleri herhangi bir Türk’ten ya da Kürt’ten fark edilmeyen politik görüşler. Üçüncüsü 150 yıldır yaşadığımız bu topraklarda herhangi bir etnik paydalı miting, gösteri, şu, bu yapmamışız, Çerkes kültürü, kimliği de buna uygun değil. Sonra kullanılan üslup çok enteresan! “İnadına Anadil” Kime inat yapıyorsunuz? ‘İnadına’ dediğiniz zaman birilerini karşınıza alıyorsunuz. Böyle bir söylem bize ne kazandırır? Karşınıza aldığınız kitle 150 yıldır sizinle yan yana yaşayan, akraba olduğunuz, size kardeşim diyen kitle. Siz devlet politikalarının mağdurusunuz. Türk ne kadar mağdur olduysa, Kürt ne kadar mağdur olduysa, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak ne kadar mağdur olduysa o kadar mağdur oldunuz. Çerkes olduğunuz için özel bir mağduriyet sürecinden geçmemişsiniz. Kamus-u Türki’de Çerkes sözcüğünün tanımı şu şekilde; “Bilâd-ı Kafkas akvâm-ı islâmiyesinden olup, el yevm ekser efrâdı memâlik-i Osmâniye’de mütemekkin bulunan cesâret ve zekâvetle mümtaz bir kavm ve bu kavme mensub adem.” Bu tarif bize bakışı ortaya koyuyor esasında. Bu tarif atıfetin de ispatıdır. Bugün kalkıp da ‘inadına anadil’ dediğimiz zaman kendi kendimizle çelişiriz. Çünkü o dilden feragat eden, o dilden gönüllü olarak feragat eden bizatihi bizleriz. Halk namına konuşurken dikkatli olmak lazım.

Bu ‘sert’ söylem durumun ‘kritik’ olmasından, meselenin aciliyetinden mi kaynaklanıyor acaba?

Tam olarak öyle… Çerkes halkı, psikolojisiyle, tarihiyle, bütün kültürüyle, bütün moral değerleriyle mercek altına alınıp incelenmesi gereken bir toplum. Çerkes halkı, dünyanın önemli insani servetlerinden bir parça. Çerkesçe yok olursa Çerkes halkının dili yok olur, insanlığın ise zihni… Bu halk dilini, kültürünü, orijinal fizyonomisini kaybediyor… İnsanlığa çağrıda bulunmak gerek… bu hassasiyete sahip olan kişiler bazen sert bir dil kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sesin duyulması gerekir. Bu amaçla yola çıkan ve sert bir söylem tercih eden arkadaşlar bu sebeple mazurdur. Onlar kahramanlardır. Fevrilik bu toplumun psikolojisinin çok önemli bir parçası. Tarih boyunca başımıza ne geldiyse Çerkeslik eşittir fevrilik formülasyonundan geldi. Yani biz aksiyon gösterirken hiçbir zaman 20 dakika sonra ne olacağını hesap etmedik. Çerkes, şahsı ya da toplumu adına hareket ederken hiçbir zaman bir saat, bir gün, bir yıl sonrasını hesap etmedi. Hele hele aksiyona geçmemizin saiklerinden birisi onurumuz, gururumuz, vatanımız ise. Bu özelliğimizden dolayı Ruslar tarafından sürüldük. Karşımızdaki güçle ne kadar savaşabiliriz diye hiç düşünmedik. Çerkes bireyinin tavırlarını genel olarak belirleyen şey o fevriliktir. ÇHİ de bu bakımdan tam bir Çerkes hareketidir, yüzde yüz bir Çerkes hareketidir, planlanmadan hazırlanmıştır. Ama bana soracak olursanız Çerkesler şimdiye kadar sokağa çıkmadı. Bu sebeple sahip olduğu güçten daha fazlası atfedildi kendisine.

 

Kaynak: Ajans Kafkas

Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

Kuzey Kafkasya’daki birlik hareketleri ve diaspora özellikle Doğu Avrupa’daki Kafkas kökenli hareketler üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Turan, Ajans Kafkas'tan Hüseyin Tok ve Mevdudi Bayçora'nın sorularını yanıtladı. Turan'ın Çerkes kültürünü besleyen ve koruyan asıl kaynağın köy olduğu yönündeki yaygın kanaate ciddi itirazları var.

Turan, "Temel problem, kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. İlerleyen teknoloji iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi" diyor. İşte Aydın Turan'la ufuk turu:

Çerkeslerde en temel sorun köylülük

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Her insanda birçok yön bulunduğuna göre, bunların hepsiyle veya bazılarıyla kendilerini tanımlamaları mümkün. Ben durduğum noktadan kendimi satış-pazarlama alanında profesyonel yönetici, ekonomik ve sosyal gelişmelere ilgisini yüksek tutmaya çalışan dikkatli bir gözlemci, politika ve iktisat tarihine meraklı bir araştırmacı; Kuzey Kafkasya emigrasyonuna mensup bir birey olarak tanımlıyorum. 

Özellikle 20. yüzyılda hız kazanan Kuzey Kafkasya siyasal hareketleriyle yakından ilgileniyorsunuz. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Avrupa’da merkezli “Kafkasya Dağlıları Birliği”, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ve Osmanlı dönemindeki “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ile “Şimali Kafkas Cemiyeti” gibi oluşumlar ilgi alanınızda. Bu oluşumlar üzerinde yoğunlaşmanın özel bir sebebi var mı?
Doğru, bunlar yirmi yılı aşkın süredir ilgi alanımda duruyor. Her biri, gelecek perspektifleriyle, verili toplumsal-siyasal gerçekliklerin farklılaştırılmasına yönelik faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Tanımladıkları milli çıkarlar, bu çıkarlar doğrultusunda kurgulanan projelerin ve tasarımların hayata taşınması önemli. Kuzey Kafkasya tarihinin bence en önemli “siyasal yapı”ları olarak tümü, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın “bağımsızlığını” politik ideal olarak benimsemiş; ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Kuzey Kafkasyalıların “milletleşme” sürecine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla bu oluşumları “milletleşme”, “devletleşme” ve hele hele “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” mefhumlarından yalıtıp sadece “kültürel” eksende değerlendirmeye kalkmak büyük eksiklik ve çarpıtma olur. Gerçek şu ki, 20. yüzyıl başından itibaren, toplumsal değişimi yönlendirmeye çalışan, “planlı değişim projeleri” üretenlerin nihai hedefi vatanın bağımsızlığıdır. Bunların üzerinde yoğunlaşmamın sebebi, önemli siyasal birikime duyduğum sempati olsa gerek.

Bu oluşumları bugünkü diaspora hareketleriyle karşılaştırırsak gerek mantalite, gerek hedefler açısından farklar nelerdir? Geçmişle kıyasladığımızda bugün neredeyiz?
Devirleri kendi içlerinde değerlendirmek gerek. Ama tarih aynı zamanda farklı dönemlerden oluşan bir “süreç”. Diaspora denilen kesitte, ne yazık ki, siyasi literatürdeki şekliyle “hareket” olarak nitelendirilebilecek çoklu bir manzara gözükmüyor. Böylesi güce sahip olan, az önce bahsedilen yapıların vücuda getirdiği “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” çizgisi dışında bir “hareket” mevcut değildir. Gerisi hem “hareket” özelliği taşımadığından; hem vizyon, milli kök ve derinliğe sahip bulunmadığından, dönemsel karşılaştırmalara konu teşkil edilebilecek totaliteler değil. Beyaz Orducuların “kaderimiz Rusya’ya bağlıdır” söylemini veya üç-beş Bolşevik yardakçının “Rusya ile ilelebet” sloganını tekrarlayan, günümüzde de “Rusya’ya gönüllü katılışın 450. yılı” şaklabanlığı ile tarihsel haklılık zeminlerini Moskova’ya peşkeş çeken marjinaliteler siyasi-kültürel değerlendirmelerin değil, ancak psikolojik etütlerin konusu. Dolayısıyla, geçmiş-bugün hattında, nihai hedef ve “motto”su değişmeyen, büyük birikim ve tecrübeye sahip tek “hareket” vardır. Bu hareket de devraldığı mirası değişik koşullarda, farklı siyasal atmosferlerde geliştirerek “geleceğe” yürüyüşünü sürdürmektedir. 

Dünya değişiyor ve bunun Türkiye’ye etkileri söz konusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı kitleler de hızlı bir şehirleşme sürecindeler. Geleneksel değerler ve kültür, oluştuğu şartları kaybediyor ve işlevsiz hale geliyor. Bu, dışardan, şartların dayattığı bir değişim mi?
Değişmek kötü mü? İnsanlık serüveni değişimlerin ta kendisi. Kitlelerin gündelik yaşamını etkileyen üç büyük dönüşüm yaşadı yeryüzü. Bunlardan ilki organize tarım, sonra sanayileşme ve nihayet şimdiki bilgi ekonomisi dönüşümleri. Türkiye’de köylerden şehirlere kitlesel akış, yani şehirleşme süreci, sanayileşme hamleleriyle başladı, 1940’lardan sonra hız kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan beri köylüye verilen destekler bile bunu yavaşlatmadı. Vergi vermeyen, verimlilik, rekabet, piyasa mefhumlarından uzak bu kesim, düşük faizli kredilerden, destekleme alımlarından, taban fiyat uygulamalarından, ucuz elektrik ve sudan, karşılıksız zırai mücadele ve veteriner hizmetlerinden, ucuz gübre ile tohum tahsisinden, küçük çiftçi muafiyetinden; işçi, memur, küçük esnaf ve müteşebbisin cebinden pompalanan başka birçok destekten yararlanmasına rağmen, köyler kendine yeterli birimler olmaktan çıktı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kol gücüne yataklık etti. Şehirler bedeli ağır olsa da, köylerden daha fazla gelir sunuyor. Sanayileşme sürecinde böylesi mobilite kaçınılmaz. Aslında sorunun içinde cevap var. Yani “geleneksel değerler ve kültür oluştuğu vasatları” yitirerek işlevsiz hale dönüştü. Bunun anlamı, o değerlerin ve kültürün yaratıcısı “geleneksel toplum modeli”nin miadını doldurup sahneden çekilmesidir. Bilinen tarihi faktörlerle, Kuzey Kafkasyalıların gelişim çizgisi hem Kuzey Kafkasya’da, hem diasporada “sanayi toplumu”na dönüşümden uzak kaldı. Sosyal yapısını dünyanın yönelimlerine göre içinden şekillendiremeyip başka orijinlere eklemlendi. Ama artık gündelik yaşama ağırlığını koyan “bilgi çağı”, klasik emek faktörünü de, “sanayi toplumu”nu da tasfiye ederek kendine özgü yapıları kuruyor. Dünyanın rotası bu ve “durdurun iniyoruz” demenin alemi yok. Durmayacak, kapı açılmayacak, inilemeyecek. Olgulara bakışta radikal değişikliğe gitmek, figüratif başlıklar yerine uygun kavramlar üzerinden konuşmak gerekli. “Değişim”in kendisini ve şehirleşmeyi “milli facia” halinde algılamaktan kurtulmak lazım. Facianın büyüğü genel trendleri kavrayamamak, kullanılabilecek enstrümanların varlığından habersiz kalmak ve geleneksel toplum yapısıyla var oluşun mümkün olabileceğini sanmaktır.

Bu süreçlerde, kültürel bakımdan köylerin şehirlere nazaran daha avantajlı olduğuna dair iddia ve inançlar için ne diyorsunuz? 
O çeşit iddialar halüsinasyondan kaynaklanabilir. Anakronik gözükse de, sosyolojik kategori olarak “köylülük”, hala sosyo-politik analizlerin anahtar kavramlarından biri. Önce bazı kritik soruları sormak lazım. Acaba, göreli kapalı sosyal birimler olarak “köy/köylülük” denilen alan nedir, ne boyutlara sahiptir? Değerlerin üretimine katkısı var mıdır? Buraların kognitif (aynı kökten gelen) yetenekleri ve sosyal organizasyon tarzıyla bu mümkün müdür? Bir model teşkil eder mi? Ya da herhangi bir kültürel, siyasi veya iktisadi hareket buraları merkez kabul ederek ivme kazanabilir mi? Bu bağlamdaki sorulara verilecek pozitif karşılıkların sorunlu olacağı düşüncesindeyim. Sosyal organizasyonu, zaman algıları, artı-değer üretimi, bilgi kaynakları ve bilgilenme metodu yetersiz, dünya ile asenkronize, ritmi düşük sosyal birimlere özel misyonlar yüklemeye kalkmak, oralarda “direniş destanı” yazıldığını sanmak abestir. (Oswald) Spengler, tarihteki mühim sosyal hareketlerin birer “kent hareketi” olduğunu söyler. Çünkü felsefe, fikir, ideoloji ve sanat akımları olsun, bilimsel ve teknolojik buluşlar olsun, hiçbiri köylerden çıkmış değil. Hem ampirik hem de tarihi olarak şurası son derece net, çığır açan tüm oluşumların başlangıç noktası kentler, bitiş noktası köylerdir. Bunu organizmacı metaforla açıklayıp, köyleri parmak uçlarına benzetenler var. Nasıl ki kan, en geç parmak uçlarına ulaşıyorsa, pozitif ve negatif yönlü sosyal değişmeler de en geç köylere ulaşıyor. Son sığınak arayanlar oraya koşabilir. Ama bu nostaljik atak, musalla taşına koşmaktan başka şey olmaz. Yok eğer bir “yaşayan toplum” kaygımız varsa, gecikmişliklerden kaynaklanan travmalardan kurtulmak için özel çaba gerekiyor ki, bunun ve “zihni uyanışın” doğal platformu kentlerdir. 

Bir olumlu “dönüşüm” projesinin gereğinden bahsediyorsunuz; ama Kuzey Kafkasya toplumu muhafazakâr yönüyle birlikte yapılması gerekenlerle ilgili birçok şeyden yakınıyor. Bunların bazılarının sebeplerini kültürel kodlarımızda aramalı mıyız? Bağlı olarak, olumlu dönüşüm projelerinin odağında neler yer alabilir ve kurumlar ile kanaat önderlerinin üstüne düşen nedir?
Doğrusu, Kuzey Kafkasya toplumuna “muhafazakarlık” atfetmek iddialı konumlandırma olur. “Muhafazakarlık” büyük siyasi doktrinlerden biri. Burada bahsedilen şey bir fikir disiplini olamaz. Kuzey Kafkasyalı kitleler de bu manada “muhafazakar” falan değil. Zaten toplum üzerine konuşurken “yekparelik”ten bahsetmek pek anlamlı gözükmüyor; zira “toplum” kategorize edilebilen, “puzzle” gibi birleştirilebilen, farklı özelliklerde parçalardan müteşekkil. Yakınanlara bakıp herkesin yakındığını veya yakınıyormuş pozundakilerin gerçekten yakındığını sanmak yanılgı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kategoriler mevcut, büyük kısmı da “zihinsel kapalılık” içinde reflekslerle hayatını sürdürüyor. Buna karşılık son derecede iyi donanımlı kesimler var. “Kültürel kodlar” yenilenebildiği, dünyanın gelişim çizgisine doğru toplumu taşıyabildiği sürece önemli. Fakat, zamanın ruhundan koptuğunda, yeni ve üstün formlar doğurabilme yeteneğini yitirdiğinde, potansiyel dinamizmi öldürücü atalete sürükleyerek toplumu antropolojik yığın haline çevirmeye başladığında, süratle tasfiyesi gereken kötü yazılım haline gelir. Temel problem, nerede olursa olsun Kuzey Kafkasyalı kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. Transformasyon gerekli mi? Evet, hem de çok acil. Olağanüstü koşullar içinde olağanüstü duyarlılık göstermek, olağanüstü çözümler üretmek ve olağanüstü hızla davranmak durumundasınız. Toplumsal alanla ilişkili hiçbir şey “kutsal” ve “dokunulamaz” değil. Sadece maziye bakılarak bir yere varılabilir mi? Değişim süreçleri okunarak, “kritik rekabet alanları” takip edilerek, bir “gelecek algısı” üzerinden adaptasyonlar yapılmak zorunda. Fırsatlara veya tehditlere veya bunların bileşimlerine göre dönüşüm programları uygulanmak durumundadır. İlerleyen teknoloji ve gelişkin iletişim araçları iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken, yüksek devinimler yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “De facto” bir “devlet başkanı”nı bir düşünce kuruluşuna veya birkaç kalburüstü yazarın masasına götürmektense, bilmem hangi köye sürükleyen kafa yapısının pozitif süreçlerle irtibatlanması mümkün mü? “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi. Lakin, yeni dünyalar kolay oluşmaz; dönüşümler de bilgi esaslı uzmanlıklara ve ilgilere yönelik formel veya informel organizasyonlarla ivme kazanacak.

O halde kültür ve ilişkili alanlara bakışta bir problem mi var?
Gerçekten fazlasıyla var. Hatta işin doğrusu bir “bakış” olduğunu da sanmıyorum. Tanımlamada başlayan problem zaten silsile takip ederek sorunlu modellemelere dek sürüyor. Bakıyorsunuz ki, son derece dinamik bir kavram “cemaatleşme” ve “gettolaşma” gibi düşük profilli sosyal eğilimlerin amentüsü haline dönüşmüş. İzahını yapamadıkları, tanımlayamadıkları bir kelimeye yaslanarak başlığında “kültürümüzle varız” sloganı bulunan birkaç sayfalık mecmua çıkarabilen insanlardaki “iyi niyet”, sadece “iyi niyet” olarak kalıyor. Oysa “iyi niyet”, “doğru” şeyler yapmak için başlı başına ne gereklilik, ne de yeterliliktir. Ciddi antolojilerde “kültür” üzerine 1600 farklı tanıma rastlanırken, bizim dar kalıba sıkıştırılmış bu kavrama vurulan zincirleri kırmamız gerekiyor. “Kültür”ü Şerif Mardin’in önerdiği gibi “sosyal yaşamın öğrenmeye dayanan bütün yönleri ile ilgili” şeklinde kullanmak daha açıklayıcı, daha elverişli. Bu konumlandırma “kültür”ü, “toplumsal değerler”i ve “normlar”ı arkeolojik malzeme olmaktan çıkarır, üzerilerine giydirilen “antik giysiler”den kurtarır, yanılgılardan sıyrılmaya yardımcı olur. “Üstünlük” vehimlerinin yerine, “göreli bütünlükler” algısı yerleşir. “Kültür”ün bir donukluktan ibaret olmadığı, kültürel sistemlerin sosyal ve iktisadi sistemlerle karşılıklı etkileşimlerle birbirini tetikledikleri tartışma platformlarında yer alır. Böylelikle, “Çerkes kültürünün muhteşemliği”nden dem vururken Kazanoko Cabağı’ya gönderme yapmayı ihmal etmeyen böbürlenmenin, ondaki reformcu bilge ruhu görememesine veya “adet uygun olandır”, “geçmiş ders alınması gereken, geri gelmeyecek eskimiş bir değerdir”, “soyluluk kanda değil, tavırdadır” sözlerini bilmemesine hayıflanmazsınız. Müziğin üniversal bir ses sistemi olduğundan habersiz nice insanın “kültürü muhafaza etme” adına gitar, org, saz ya da klarnet gibi aletlere burun kıvırıp, Avrupa’da geliştirilen Çin kökenli körüklüleri, Scandali, Weltmeister ve Hohner amblemli akordeonları “milli çalgı” kabullenişine acı acı tebessüm etmezsiniz. Şamil’i muharebe kahramanı halinde portreleyenlerin, onun aynı zamanda “nizam kurucu” derinliğinden bihaber oluşlarına sinirlenmesiniz. Kuzey Kafkasya ile ilgili egzotik tasvirli folklorik öğeleri yaşamın ve var oluşun kaynağı görenlerin dil hususunda sergilediği duyarsızlığa üzülmezsiniz. Kısacası, kültür ve ilişkili sahalara dair ciddi bakış geliştirilmesi, anlamsız debelenişlere yön vererek enerji kayıplarını minimize edecektir.

 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Destandır

Ajans Kafkas'ın ufuk turuna konuk olan Aydın Turan, röportajın ikinci bölümünde geçen yüzyılın başında Kafkasya'daki siyasal birliğin yegâne örneği olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin başarısız bir deneyim olduğu eleştirisine yanıt veriyor. Turan etnik temel, din ve dil farklılıklarına bakmaksızın Kafkasya'yı ortak bir siyasal geleceğe yönlendiren projenin henüz bitmemiş bir mücadele olduğunun altını çiziyor.


Kimi zaman Polonya direnişini örnek göstermenizin özel bir sebebi var mı?

Direnişin tek yolu, sadece öldürücü silahlar kuşanmak değil. Çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, Polonya direnişinin özellikle “uçan üniversite” diye bilinen uygulamaları enteresan örnektir. Entellektüel ve moral gücü geliştirmeye yönelik informel eğitim sistemiyle Ruslaştırma çabalarına karşı muazzam bir direniş öyküsü yazıldı. Başta Madam Curie ve Frederic Chopin olmak üzere, birçok tanınmış sanatçı ve bilim adamı yetiştiren “uçan üniversite”lerde Polonya’nın istikbali şekillendi. Dönemler, koşullar, araçlar farklı olmasına rağmen, toplum vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olan, belki de en önemlisi insanın önce kendine karşı sorumlu olduğunu gösteren bu öykünün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Nerede yaşarsa yaşasın her Kuzey Kafkasyalı, bu öyküden bazı toplumsal organizasyonların nasıl kurgulanabileceğine, insan iradesinin nelere muktedir olduğuna dair çıkarımlar yapabilecektir.

Tekrar tarihe dönecek olursak, bazı çevrelerin polemik konusu yaptığı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Birleşik Kafkasya’nın başarısızlık öyküsü müdür? 

Laf kalabalıkları kenara bırakıldığında, ciddi polemiklerin ortaya çıkarabileceği farklı ve ilginç perspektiflerin yararına inanıyorum. Ne var ki, bugüne dek sarf edilen birkaç tansiyon yükseltici söz, zihni şahikalardan sayılan “polemik” kategorisine giremediğinden, fayda doğuracak açılımları da beraberinde getiremedi. Belki, fikir hayatımızdaki kifayetsizliğin göstergelerindendir. Ama, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, hem kurucu aktörlerinin, hem üzerinde çalışanların vurguladığı gibi, tüm paradokslarıyla birlikte Birleşik Kafkasya hareketinin çok özel bir etabıdır. (Charles) Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”ndeki “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi; umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı” tasviriyle örtüşen bir dönemde beliren bu yapı belki de en güzel öykülerimizdendir. Neden? Çünkü iki yüzyıl boyu sistematik katliama uğrayan, toprakları tarumar edilen, halkının büyük kısmı vatanında yaşama hakkından mahrum bırakılan bir coğrafyanın diriliş öyküsüdür. Neden? Çünkü fiziki parçalanma altında “milletleşme” süreci darbelenen bir ülkenin “ortak değerler ve geçmişi”ni ve en önemlisi “gelecek düşüncesi ve hayali”ni harmanlayarak yeni varoluş konsepti ortaya çıkardığı için. Neden? Çünkü kan, etnik temel, dil, din farklarına bakmaksızın Kuzey Kafkasya halklarının politik bir birlik oluşturduğunu; insanlarının “anayasal kontrat” çerçevesinde modern bir devletin vatandaşları olarak görülmeleri gerektiğini seslendirdiği için. Neden? Çünkü siyasi bağımsızlığını eline alamayan toplumların kendi geleceğini reel olarak dokuyamayacağını anımsattığı için. Neden? Çünkü birbirinden farklı toplumsal kesitlerin bir coğrafyaya ilişkin “ortak menfaat algısına”, “ortak aklına” dayandığı için. Neden? Çünkü devasa problemlerin risklerini paylaşanları “hür irade” ile bir ideal etrafında toplanmaya çağırdığı için… Hasılı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kendisine hayat veren düşünce sistematiği ile bizatihi bir destandır. Pratikte karşılaşılan konjonktürel dertler, siyasi kadro ve organizasyon sorunları, askeri kuvvet ve donanım meseleleri, kaynakların denetimine ilişkin problemler, uluslararası sistemdeki farklılaşmadan kaynaklanan yalıtılmışlıklar bir başarısızlık öyküsünü değil; tam tersine, tüm bunlara rağmen sergilenen direncin, kararlılığın ve iradenin öyküsünü anlatır. Azgın emperyalist sürüler karşısında kaybedilen bir savaş ne yenilgiye işaret eder, ne de başarısızlığa… Üstelik bu henüz bitmemiş bir mücadeledir.

Yine bu bağlamda, 11 Mayıs’ın diasporayla kopuk olduğu, Avar-Çeçen merkezli diskurla tabuya dönüştüğü, temsil sorunu yaşadığı, bağımsızlık taraflılarının Kuban meselesi, asimilasyon ve dönüş gibi aktüel sorunlara duyarsız kaldığı, Sovyet kazanımlarını görmezden geldiği şeklindeki eleştiriler bir gerçeği yansıtıyor mu?

Tarihin her “an”ına bakılır; en azından bazı analizler için lüzumludur. Ama alacakaranlık içindeyseniz ve üstelik durduğunuz yer görüş ufkunuzu alabildiğine daraltıyorsa, bu sınırlar kuşatıcı bakışa imkân tanımaz. Hatta birkaç adım sonra “zeka tutulması”na da yol açabilir. Mesela Sovyet tarihçiliğinin yaşadığı dram, böylesi atmosferin ürünü. En “doğru”yu, en “mükemmel”i kendisinin bildiğini iddia ve dikte eden bir tek parti, Marksizm’in farklı yorumlarına dahi tahammülsüzdü. İnsanı ve ortamı hem karanlığa, hem de ufuksuzluğa mahkûm bırakmıştı. Bazı batılı entellektüellerin ihtilalle kararan gözlerini açan, yine Sovyet sistemi oldu. Andre Gide kendisini “zekâ tutulması”ndan kurtaran SSCB gezisi sonrasında lafını esirgemeden Hitler Almanya’sının bile fikir özgürlüğü bakımından Sovyetlerden ileri olduğunu söyleyiverdi. Şimdi, bu aktardığınız şekilde kendini belli eden bir söylem, öncelikle ışığı doğru yerden alamaması dolayısıyla ciddi problematikleri bünyesinde taşır. Sayılanlar bir “gerçeği” yansıtır mı? Evet, sadece kendi “gerçeğini” yansıtır. Fakat “doğru” diye bir mefhumumuz olmayacak mı? Çünkü bu ifadeler birer “doğru”yu yansıtmıyor.

Yani bu eleştirilerin somut zemine dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz. Hem somut zeminden uzak, hem de doğru değil. Öncelikle 11 Mayıs 1918’de deklare edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti anavatan ve diasporasıyla Kuzey Kafkasya dünyasının ileri bir adımıdır. Ortak çalışmanın ürünüdür. Hatta “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” kadrolarının formatlayarak, 1916’da Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda açığa vurdukları projenin geliştirilmiş versiyonudur. Müşir Fuad’ın ve Muhammed Kamil’in diasporadaki kitleleri anavatana yerleştirme çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu bakımdan diasporayla kopukluk iddiası son derece şaibelidir. Öte yandan, bırakınız sıradan insanları, o dönem kadrolarının kavramsal düzleminde bile olmayan, hatta dönemsel hiçbir geçerliliği bulunmayan terminoloji ve “kimlik”ler üzerinden bir diskurun merkezini belirlemeye kalkmak galiba “taşra siyasetçiliği”ne ve biraz da “toplumsal amigo”luğa giden yolun gereği olmalı. Ağustos 1908’de “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin kuruluşunun, kimilerinin şimdilerde cari kılmaya çalıştığı ayrıma denk tasnifle “bir Avar olan” İmam Şamil’in Koska’daki konağında yapıldığını unutabilir miyiz? Ülke tanımını Kuzey Kafkasya’nın “Rus imparatorluğuna dahil edildiği zaman sahip olduğu tarihsel sınırlar”la örtüştüren bir hareketin Kuban’ı nasıl konumlandırdığı açıkken, figüratif tartışmalar üstünden tersi çağrışımlar yaptırmaya yeltenen söylem bir “kasıt” değilse nedir? Slavlaştırma politikalarını göz önüne alarak “Kuban mevzuunda efkârı umûmiyeyi hazırlamak herkesten fazla bize düşer” sözü Said Şamil’in miydi, yoksa Brejnev’in ya da Valeri Kokov’un mu? Adıyaman büyüklüğündeki 7.600 km2’lik sahayı “vatan parçası” değil de “anavatan” sayan kafa yapısının hadi bırakalım Kuzey Kafkasya sorununu, “Kuban meselesi” diye bir problemi dert edip gündeme taşıdığını kim görmüş? 1918-1922 arasında yaşamını yitiren binlerce Kuzey Kafkasyalı, ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan yüzlerce parlak dimağ, 1930’lu yıllardaki “kolektivizasyon”da açlıktan ölüme terk edilen büyük kitleler, sovyet askeri harcamalarını finanse etmek üzere müsadere edilen kişisel ve milli varlıklar, aralarında yerel KP yetkililerinin de bulunduğu binlerce kişinin “karşı-devrimcilik, pan-türkizm, pan-islamizm, ekonomik sabotaj” gibi aslı olmayan isnatlarla ortadan kaldırılması, 1943-1944’de olur olmaz suçlamalarla 1 milyon Kuzey Kafkasyalının Sibirya’ya sürgünü, ülkenin nükleer silah deposuna dönüştürülmesi, 1928’den itibaren dünyayla teması sıfırlayan demirperdenin indirilmesi Sovyet “kazanımlar”ı arasında sayılabilir mi? Böylesi büyük bedellere maruz kalmak bir “kazanım” ise, bugün Kuzey Kafkasya’nın her bölgesinde izlenen asgari geçim seviyesinin altındaki yaşam standardını da “kazanım” olarak zikredebilir miyiz? Örneğin Adigey’in %80’i asgari geçim düzeyinin altındayken “iyi ki %85 olmamış” demek gerekir mi? İnguşya için %99, Dağıstan için %60, Kuzey Osetya için %64 seviyesindeki oranlar, “bunlar nasıl olsa Adige ve Abhaz değil” diye içselleştirilmeli midir? “Aktüel sorun” tanımı ne zamandan beri tali başlıklar veya toplam sorunun parçacıkları üzerinden yapılmaktadır? Kuzey Kafkasyalılar açısından uzunca zamandan beri “aktüel sorun” “özgürlük ve bağımsızlık sorunu” iken, bu temel meseleye duyarsız kalanların ve görmezden gelenlerin “bilinç kayması ve bilinç kaydırmasını” acaba “iyi niyet” çerçevesinde görmek mümkün müdür? “Bilgi ve uzantısı durumundaki noktalara” dair yapısal yetersizlikleri bulunan, “bilgi felsefesi”ne ilişkin bir arkaplan göremediğim bu tarz ifadelerin, içerdiği “algılama(ma)/anlama(ma)/yorumlama(ma)” süreçleri dolayısıyla son derece sorunlu olduğu kanaatindeyim. Steril olmayan mutfaklardan sağlıklı yemeklerin çıkması olanaksız. Nihai sözüm; hiç kimse kendi yetersizliklerini ve zihinsel geri düşüşlerini 11 Mayıs üzerinden örtmeye kalkmamalıdır.

Sözleriniz diğer taraftan okunduğunda geri düşüşün sebeplerinden biri olarak “devlet” şeklinde organize olmamayı gösteriyor gibi. Eğer böyleyse, Kuzey Kafkasya’daki mevcut yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve nasıl bir devlet tahayyülünüz var?

Elbette. Bunca geri düşüşün sebeplerinden biri bu. Değişik tanımlar yapılabilir ama, temelde “devlet” denilen aygıt toplumların kültürel ve siyasi olarak organize olabilme yeteneğini gösterir. Aynı ırk veya kökenden gelmek “devlet”lerin “olmazsa olmaz”ı olmadığı gibi, yeterli “olması gereken”i de değildir. Kültürel ve siyasi bakımdan organize olmak ortak coğrafyayı, hafızayı, ekonomiyi, siyasal erki gelecek odaklı örgütleyebilmek demek. Kuzey Kafkasya’daki yapılara gelirsek, bunların hepsi, rahmetli Bekir Sami Kundukh’un ifadesiyle “hayali cumhuriyet”. Hepsi, Kuzey Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından istilasını takiben çizilmeye başlanan kötü karikatürler. “Şekillerin değeri şekil olmaktan öteye gitmez” deyişini haklı çıkarırcasına, Rus vassal sisteminin uzantıları olarak halen mevcutlar. Biliyorsunuz vassallar sadece efendilerine sadakatle hizmet eder. Hizmetkârlar için efendiler epey mana ifade etse de, efendileri onlara herhangi bir değer atfetmez. Hizmetkâr-efendi ilişkisinin mekaniğine dair bilgi sahibi olanlar da, Kuzey Kafkasya’daki yapıları birer “devlet” olarak hiç görmüyor. Zaten adı ne şekilde konulursa konulsun bunlar birer “nominalite” olmaktan öteye gitmiyor. “Nasıl bir devlet olmalı?” sorusuna verebileceğim cevap, liberal teorinin sınırlarıyla örtüşüyor. Meşruiyet zeminini, kolektif ihtiyaçların kolektif iradeyle ve kurumla karşılanmasından alacak devletin faaliyet alanı, son derece dar. Kuruluş sürecinin handikapları ve gereklilikleri bir yana bırakıldığında, olgunluk yolundaki devlet adalet, iç güvenlik ve savunma hizmetlerini hakkıyla yerine getirmeli; bireysel hürriyetlerin en geniş manada kullanılıp geliştirebileceği atmosferi tesis etmeli, bunun ötesinde ne iktisadi, ne de sosyal yaşamın düzenlenmesinde rol yüklenmemeli, yüklenmeye yönelik herhangi adım atmamalıdır. İdeal rejim ve sistem dizaynı ise bu temele uygun yapılmalıdır.

 

En büyük tehdit Avrasyacılıktır

Kafkasya’nın aydın yetiştirmedeki sıkıntılarına vurgu yapan Aydın Turan, Ajans Kafkas’a röportajının üçüncü bölümünde en büyük tehdidin ‘Ortodoks Rus aromalı’ Avrasyacılıktan geldiğini söylüyor. Turan Birleşik Kafkasya’yı da bir medeniyet projesi olarak niteliyor.

Peki diasporada etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına nasıl bakıyorsunuz?

Kötü, emsal teşkil etmez. Etnik kimlik denilen amorfluk, kazanılmış aidiyet türü olmaması, verili durumdan öteye gitmemesi dolayısıyla en sığ aidiyet alanlarından biri. Özel formasyon ve bilinç içermiyor. Benim nazarımda “siyaset” yüksek bir faaliyet türüdür ve “hemşehricilik” oyununun adı değildir. Kuzey Kafkasya kavramını ve görüntüsünü flu hale getirecek, hele “kapalı toplum” tahkimatına yarayacak bir yaklaşım hiçbir zaman doğru olamaz. En azından “Kuzey Kafkasya” kaygısına sahip biri olarak, hem diasporada, hem de Kuzey Kafkasya’da etnik temelli siyaset şahsen hiç tasvip ettiğim husus değildir.

Entellektüel hayatımız üzerine neler söyleyeceksiniz? Entellektüel kimdir, ne yapar? Yeryüzünde halktan uzaklıkla, halkın içinde olmamakla suçlanan bu kesim bizde nasıl bir serüven izlemiştir? 

O hayat, dalgalar arasında farklı coğrafyalara yelken şişiren kâşiflerin ve takipçilerinin oluşturduğu özel bir vaha. Entellektüel, toplumun açtığı pozisyonları dolduran “görev adamı”, bürokrat, teknokrat, akademisyen, sanatçı, araştırmacı veya siyasetçi, hasılı “aydın” veya “elit” değil; o, bitmeyen meraklarla kendine sorumluluk yükleyerek faaliyetini yürüten bir varlık. Üstelik çoğunlukla, “topluma rağmen” yürüten bir mücadele adamı. Kim ne derse desin, tutarlı bir kavram veya sistem kurgulamaya yönelik zihni faaliyetlerin sürdürüldüğü bu saha tamamen “bireysel”. Zaten doğası kalabalıklara değil, yalnızlığa müsait. Entellektüel farklı kaynaklardan beslenme, kavramsallaştırma boyutu, düşünce sistematiği, değişik ifade biçimleri, retorik gibi ayırt edici vasıflarıyla tahliline konu olan “şeyler”i parçalayacak, ayrıştıracak, bütünleyecek, yorumlayacak, hükümlere ulaşacak, önermelerde bulunacak. Bu “bir şeyler”i hem içinden, hem de yüksekten izlemedir, “birilerine” tepeden bakma ve küçümseme değil. Doğru, bahsettiğiniz o çığlıklar kâh yükselir, kâh durulur; ama “halka yakın veya içinde olmak” da ne demek? Kime konuşur bu çileli yolculuğa katlananlar? Elbette kendisini dinleyebileceklere, sesinin en fazla duyulabileceği noktadan konuşur. Sokağın kelimeleri felsefi, ilmi, edebi, siyasi ve teknik lisanla örtüşmüyor ve böylesi davetler biraz çiğ popülizm kokuyor. Eğer bu çağrı “düz mantık” kullanımına, yaygın davranış kalıplarına veya 150-200 kelimelik ifade sığlığa çağrı ise, diyeceğim şu ki; insanlar zar atmayı, üç-beş akordeon tınısıyla günlerce oynamayı, kaşen muhabbetinin tadını, efsane kahramanlarının isimlerini hıfzetmeyi, “atları bile Çerkesçe konuşan” bir “topluluğun” mensubu olarak traktör kullanmayı öğrendikleri gibi, gerçekten ihtiyaç duyuyorsa, basamak tırmanmayı da öğrenmeli. Birkaç basamak tırmanmanın en azından kendilerine katkısı olacaktır. Entellektüelin popüler okuma-yazma yapmasını ummak ve istemek bir garabet. Popülerliğin kutsanması onun işi değil. Kalemi belki kalem, belki fırça, kimi zaman mikser, belki de bir silah olarak kullanacak bu kesit bizim dünyamızda birçok gecikmeli alan gibi yeni oluşuyor. Nümayişlerini sözcüklerle yapacak, kendi dinamikleriyle büyüyecek ve özgün geleneğini oluşturacak.

Bu entellektüel geleneğin olmadığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ama “entelektüel faaliyet” olmadığı manasına gelmiyor. “Entellektüel gelenek” kavramı tarihi derinlikle ilgili ve mahiyeti dolayısıyla kırsal yaşamın dışında bir zemine ihtiyaç duyar. Yani kent hayatına, bu hayatın içindeki dinamiklere. Neden-sonuç ilişkileri üzerine ciddi bir analizin gerektiğine kuşku yok. Bununla birlikte, uygun gözükmeyen vasatlara rağmen, XIX. yüzyıl sonlarında düşünce akımlarıyla cılız biçimde tanışan kırılganlıkların bir çırpıda “entellektüel gelenek” yaratamayacağını kabullenmek gerek. Muhammed Hacetlaşe, Said Gabi, Yelbızdıko Britay, Pşimaho Kosok, Ahmet Tsalıkkatı gibi isimlerin çabaları dönemin hızlı deviniminde koşulların zorlamasıyla, siyasi faaliyetlerin girdabında kesintiye uğradı. Mehmet Fetgerey Şöenu’nun yanı sıra, hayli geç keşfettiğimiz Aytek Kundukh ve Balo Bilatti’yi geleneğin oluşumu için efor sarf eden önemli isimler arasında görüyorum. (Karl August) Wittfogel’in “asyatik despotizm” örneği olarak gösterdiği, dünyanın en büyük terör aygıtını kuran Sovyet rejiminin böylesi geleneğin oluşumuna geçit vermediği tartışma götürmeyecek mevzudur. Yıpratıcı atmosfere rağmen, Fazıl İskender ve Resul Hamzatov’u kullandıkları hiciv enstrümanıyla belki daireye sokmak mümkün. Günümüzde Ahmet Zakayev ile Stanislav Lakoba’yı entellektüel yaşamın mümtaz simaları olarak zikrediyorum.

Kuzey Kafkasya dünyasının bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya bulunduğu en önemli tehdit veya tehlike sizce nedir?

Bana göre büyük resimdeki en büyük tehdit, birçok versiyonu bulunmakla birlikte, merkezinde Rusya’nın yer aldığı emperyal tasavvurları içeren “Avrasyacılık” akımı. Rus politikalarının belirleyicisi bu akım, zihni arkaplanları, perspektifleri, tasarımlarıyla Kuzey Kafkasya dünyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Huntington’un Ortodoks Rus versiyonu olan Aleksandre Dugin’in politik, dinsel, felsefi formasyonlarla süslediği; Kremlin’in reel hayatın duvarlarına asmaya çalıştığı tablo, üç dönemin (Çarlık, Sovyet, post-Sovyet) sürekliliğini kabullenen jeopolitik kurgulu bir “kıtasal imparatorluk” hareketidir. Rus halkına da mistik görevler biçen Moskova eksenli bu “gerçeklik” kendi kudretine doğrudan veya dolaylı destek sağlayan her şeyi makbul, buna engel teşkil edeni de kötü kabul ediyor. 

Peki, Avrasyacılık denilen olgu Kuzey Kafkasya’yı ne şekilde algılıyor, nereye oturtuyor? Ve bu algıları nasıl okumamız gerekiyor?

Kullanılan “siyasi lisan”a bakmak yeterli. Ortodoks Rus aromalı o dil, Rusya’nın felsefesinden pratik programına dek bütün süreçleri anlamaya yardımcı. Kuzey Kafkasya, kuruluşundan itibaren kâğıt üzerinde federasyon olan Rusya için sadece “arka bahçe” değil; aynı zamanda “başarılar”ı kutsanan bir “imparatorluğun mirası” ve Rus yayılmacılığın güzergâhıdır. “Gerçekperest”ler Rusya’nın siyasi, kültürel, askeri lisanının, “Kuzey Kafkasyalının bulunmadığı Kuzey Kafkasya” arzusu taşıyan sayısız kelimeyle dolu olduğunu, bu kelimelerle konuştuğunu görmek istemiyor. Bu isteksizlik, post-Sovyet dönemde nüfusun %83’nü Rusların teşkil ettiği sözüm ona federasyonun hızla “ulus-devlet” menzilinde ilerlediğini algılamaya da engel oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki “Rus federalizmi” aldatan ve aldatılanların beraberliğinden ibarettir. Teknik düzeyde algılanan üniterleşme adımları (ki bunun açık göstergelerinden biri, fiktif “cumhuriyetler”in başkanlarının Rusya liderliğince belirlenip karikatür seçimlerle halka onaylatılmasıdır), mekanizmanın “uyumlulaşma”sından ibaret değil. Bu adımlar, başta Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere, Rus olmayan halkları “homojenleştirme” işlevine de sahip. Rusya’nın ruhunu oluşturan Avrasyacılık, siyasal sınırları içinde tuttuğu halkları politik ve kültürel açılardan daha da ayrıştırarak, iç çelişkileri artırarak atomize etmek; yerli unsurlar arasındaki gerilimleri tırmandırmak için her şeyi yapmaya kararlı gözüküyor. Kabardey-Balkar, İnguş-Oset, Abhaz-Gürcü, Oset-Gürcü gerilimlerini maniple eden Moskova; orta ve uzun vadeli amaçlarına erişebilme noktasında, İran’la ittifakta zorlanmıyor, Türkiye’yi Kürt ayrılıkçılığı üzerinden kendisine çevirme gayretini hızlandırıyor. Kuzey Kafkasya’da artış gösteren Kürt ve Ermeni kolonileri bile Avrasyacı projeler kapsamındadır. Özetle, Rusya azgın bir iştah sahibi olarak dünyadaki rant kavgasının taraflarından biridir.

Modern bir siyasi proje olarak Birleşik Kafkasya’yı sizin “Kuzey Kafkasya dünyası” diye tanımladığınız alanda somut temeller üzerine oturtan şey nedir?

Günümüzde farklı birçok yorumu olabilir, fakat yüzyılı aşkın modern derinliği ve anlamıyla Birleşik Kafkasya önce bir “medeniyet projesi”dir. Sadece “siyasi” vasfıyla bu hareketi tanımlamaya kalkmak yetersiz yorumları beraberinde getirebilir. Tabiatıyla aydın hareketi şeklinde beliren Birleşik Kafkasya, sıkıntılı ve yorucu süreçlerde sistemleştirdiği taleplerini kitlelerin doğal talebi haline getirmeye çalışmış, Kuzey Kafkasya’nın kaderinde söz sahibi olma iddiasını da, belli konjonktürde başarmıştır. Birleşik Kafkasya, yeryüzünün birçok bölgesinde yaşayan “Kuzey Kafkasya dünyası”na yönelik, ortak tarihi mirası geliştirme, parçalanmışlığa son verme, geleceği esas alarak “milletleşme”, kendi gerçekliğini ortaya koyma, gasbedilen hak ve özgürlüklerine sahip çıkma, kendi kaderine belirleme, bağımsız ve egemen ülkeyi el birliğiyle oluşturma, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kamu düzeni kurma çağrısıdır. Yaralı, yetersizlikler içinde kıvranan, çağın gerektirdiği donanıma sahip olamayan, dertlerden muzdarip insanımıza kendine ait yeni bir dünya öneren konsepttir. Yakındığımız, üzülerek eleştirdirdiğimiz her şey istisnasız biçimde Birleşik Kafkasya’nın somut temellerini oluşturur. “Kuzey Kafkasya dünyası”nın son yüzyılda ağır bedeller ödeyerek yaşadığı tüm tecrübeler; politik, ekonomik, kültürel ve sosyolojik göstergelerin hepsi Birleşik Kafkasya’yı gerekli kılar. Benim düşümdeki Kuzey Kafkasya etnisite, dil veya din farklılıklarına bakılmaksızın anayasal düzeninde gelişmesini yapabilecek, iç huzura kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi dinamikleriyle kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilecek, yetenek ve kuvvetini “gelecek” denen henüz “yaşanmamış zaman”lara göre de ayarlayabilecek, üreten ve servetini değerlendiren bir refah ülkesidir. Zaman alıcı ve zahmetli olsa da, gücü ve saygınlığıyla dünyada kabul gören bir ülkeyi kuramazsak tarih sahnesinden silinmekten kurtulamayız. “Kuzey Kafkasya dünyası”, tüm trajik geçmişine, taşıdığı gerilimlere rağmen, kendi geleceğini belirleyebilme iradesine ve potansiyeline sahiptir. Zaten hâlihazırdaki tehdit ve tehlikeler de bu kader ortaklığını her zamankinden fazla gerekli kılmaktadır.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

MB/HT/FT (Ajans Kafkas)

“Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” makalesinin* yazarı Stephen Shenfield artan Çerkes milliyetçiliğinin Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısı oluşturduğunu düşünmekte. Shenfield, Çerkeslere yönelik Rus politikasında olumlu bir değişim getirebilecek faktörler üzerine düşüncelerini Circassianworld.com ile paylaştı.

CIRCASSIAN WORLD: Sanırım “Tarihte Katliam” (The Massacre in History. Mark Levene, Penny Roberts, 1999) kitabında yayınlanan “Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” adlı makaleniz “Çerkes soykırımı” hakkında batılı bir yazar tarafından yazılan ilk geniş çalışma. Bu konu hakkında yazmaya nasıl karar verdiniz ve gelecekte benzer çalışmalarınızı görecek miyiz?

STEPHEN SHENFIELD: Öncelikle, Çerkes soykırımı hakkında yazı yazan ilk batılı bilim insanı ben değilim. 1995’te Nationalities Papers gazetesinde bu konuda Willis Brooks tarafından yazılmış çok zengin bir makale yayınlandı. Makalemin 8. notunda bunu kaynak göstermiştim. Belki yıllar içinde dikkatleri daha az çekip unutulmaya yüz tutan çalışmalar da olmuştur. Ancak çeşitli batı dillerini kapsayan geniş çaplı bir çalışma kimin ilk olduğunu belirlememize imkan sağlar.

Çerkes tarihine olan ilgimi haritalara olan sevgim dolayısıyla edindim. Çocukluğumda varlıklarını keşfettiğimden bu yana haritalar hep ilgimi çekmiştir. Brown Üniversitesi’ndeki bir arkadaşım ek iş olarak antikacılıkla ilgileniyordu. Bu çalışmasında çok başarılı değildi ve vazgeçerek elindekileri ucuz bir fiyata satmaya karar verdi. Ondan birkaç tane 18. ve 19. yüzyıla ait Avrupa, Rusya ve Ortadoğu haritası satın aldım.

Bu haritaları incelerken Kafkaslarda bir zamanlar oldukça büyükken gitgide küçülerek sonunda ortadan tamamen kaybolan, Rusya tarafından yutulan Çerkesya denilen bir ülkenin varlığını keşfettim. Daha fazlasını öğrenme merakıyla üniversite kütüphanesinde Çerkesya hakkındaki literatürü araştırdım. Kafkasya’da yolculuk yapmış 19. yüzyıl yazarlarına ait birkaç kitap ve Çerkes tarihçi Trakho’ya ait Rusça yayınlanmış bir kitap buldum. En azından Batı’da neredeyse tamamen unutulmuş olduğu görülen bütün bir tarihsel boyuta tesadüf ettiğimi fark ettim.

Gelecekte benzer çalışmalar planlamıyorum. 2000 yılında Brown Üniversitesi’ni bıraktığımdan bu yana serbest olarak çalışıyorum. New York M.E. Sharpe Yayınevi tarafından basılan dergiler için Rusça’dan akademik metinlerin tercümesini yaparak hayatımı kazanıyorum. Dolayısıyla kendimi derin uzmanlık araştırmalarına adayacak kadar iyi konumda hissetmiyorum. Tarihi uzmanlık açısından bakarsak mesele yok, çünkü sahada çalışan birkaç yeni insan var. ÖzellikleHaziran 2009 da Soykırım Araştırması Dergisi’nde (Journal of Genocide Research) makalesi yayınlanan Southampton Üniversitesi’nden Irma Kreiten’in önemli çalışmasına dikkat çekmek isterim. (‘‘A colonial experiment in cleansing: the Russian conquest of Western Caucasus, 1856-65’’ Irma Kreiten, Journal of Genocide Research, Volume 11, Issue 2 & 3 June 2009 , sayfa 213 – 241)

Dolayısıyla “Çerkes soykırımı” ve genel olarak Çerkes tarihi artık eskisi kadar çok göz ardı edilmiyor. Bu konulara olan ilgiyi uyandırmaya katkı konusunda üzerime düşen görevi yerine getirdiğim için memnunum.

CW: Çerkesler 2014 Soçi Olimpiyatları’nı, anavatanları hakkındaki endişelerini dile getirmek ve bunlara dair Rusya Federasyonu ile diyalog yaratmak için bir platform olarak nasıl kullanabilirler?

SS: Ekonomik duruma bakıldığında gerçekleşmesi kesin olmasa da Olimpiyatlar’ın olacağını varsayarsak ben öncesinde bir çok potansiyel protestocunun göz altına alınacağını ve muazzam sayıda bir polis varlığının eşlik edeceğini düşünüyorum. Ayrıca yurtdışından bilinen Çerkes aktivistlerin ülkeye girmesine izin verilmeyeceğini sanıyorum. Dolayısıyla oyunları bir platform olarak kullanmak olağanüstü zor olacaktır. Birkaç kişi içeri sızabilir ve yaka paça götürülmeden önce kısa bir protesto başlatabilir. Olay medyanın dikkatini çekerse Çerkes davası için küçük çaplı bir tanınma söz konusu olabilir. Ama bunun bir diyalog başlatmada ne işe yarayacağını bilemiyorum.

Diyalog hakkında sorulması gereken ilk soru mümkün olup olmadığıdır, ve eğer mümkünse hangi şartlar altında ve tam olarak kiminle olduğudur. Bir ülkeyle değil ancak belirli insanlarla bir diyaloğa girebilirsiniz.

Terör, baskı  ve yıldırma politikasına bel bağlayan ve başka bir şeyi anlamaktan aciz olanlarla diyaloğun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Putin yönetiminde böyle insanlar hüküm  sürüyordu. Şu anki durumun ne olduğu daha da belirsiz.

Medvedev devlet başkanı olarak yönetimi ele aldığında Putin’le aralarında yetki paylaşımı  konusunda bir anlaşma yaptılar. Rus analizciler bu sistemi tandemokrasi olarak adlandırıyorlar (Tandem çift kişilik bisiklet demektir.) Bu anlaşmanın detayları gizlidir ama “güç yapıları” yani polis, silahlı güçler ve güvenlik kuruluşlarının Putin’in yönetiminde olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor. Oysa Rus anayasası bu yapıları başbakanın değil direkt olarak devlet başkanının idaresi altında konumlandırır.

Dolayısıyla Medvedev “gerçek”  bir devlet başkanı değildir. Giderek gerçek başkan olabilir, ama bu sadece uzun süreli bir güç mücadelesinin sonucunda olabilir. Sadakatine güvenebileceği daha fazla memur atadığında gerçek gücü artacaktır. Ama Putin’in başkanlığa geri dönme tehlikesini önleyebilir mi?

Medvedev Putin’e açıkça meydan okumaktan kaçınmaya çalışsa da, ifade ettiği görüşler açısından bakılınca bu iki insanın politikaya oldukça farklı yaklaşımları olduğu açık. Medvedev daha liberal, açık görüşlü ve yatıştırıcı. Rusya’nın karşılaştığı sorunların derinliğini anlama açısından çok daha ağırbaşlı. Ve yakın zamanda Stalin’in itibarını iade etme girişimlerine muhalefetiyle görüldüğü gibi geçmiş konusunda dürüst olmaya daha eğilimli.

Bu yüzden Medvedev ve yakınları ile verimli bir diyalog şansı olduğunu düşünüyorum. Onunla bağlantısı olan düşünce kuruluşlarıyla temas kurularak bir başlangıç yapılabilir. Şüphesiz ki böyle bir diyalog için çabalayanlar Rus koşullarına göre “saygın” olmalıdır. Dahası Rus Federasyonu’nun toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını sürekli vurgulamaları gerekir.

CW: Rusya Çerkes ulusunun 3 ana hedefini hangi şartlar altında çözmelidir? 1-Soykırımın tanınması, 2-Diaspora’nın yeniden vatandaşlığa alınması, 3-Çerkes grupların Rusya’nın belli bir bölgesinde tekrar birleşmesi.

SS: Soykırım sorusuyla ilgili olarak öncelikle şunu söylemeliyim ki Çar hükümetin Çerkesler’e yaptıklarının soykırım olarak nitelendirilmesi gibi kesin bir sonuca asla varmadım. Her iki kategoriye de girebilecek bir durum olarak addediyorum. Çar hükümeti Çerkesler’i, bu olayın yol açacağı acıları dikkate almaksızın anavatanlarından mümkün olduğunca çabuk çıkartma kararı almıştı, ama son erkek, son kadın, son çocuk kalıncaya dek silip süpürmeye değil.

Böylesine belirsiz bir durumda soykırım meselesini öne sürmek sizi sonsuza dek çözümsüz kalabilecek amaçsız tartışmalara götürür. Bu durumu Rus ve Ukraynalı milliyetçilerin 1930’ların başında Ukrayna’daki kıtlığın bir soykırım olup olmadığı konusundaki tartışmalarında görüyoruz. Bu da bir başka belirsiz durum.

Ben Rus yetkililerinden “soykırım”ın değil de Çar hükümetinin Çerkesler’e zalim, merhametsiz ve adaletsiz davrandığı gerçeğinin tanımalarının talep edilmesini öneririm. Çok fazla Rus’un Rusya’nın yanlış idealize edilmiş imparatorluk imgesine bağlılığını düşündüğümüzde bu kadarı bile kolay olmayacaktır.

Diaspora’nın dönüşü ve Çerkes topraklarının birleştirilmesi daha da zor. Mevcut durumda her birini lağvetmekle ilgili yürütülen resmi kampanya karşısında otonom etnik bölgeleri muhafaza etmek bile oldukça büyük bir başarıdır. Pek çok Buryatlar Doğu Sibirya’da var olan üç bölgelerini birleştirmek istediler. Şu anda sadece bir Buryat bölgesi kaldı çünkü diğer ikisi (Ust Orda ve Aga Buryat) lağvedildi.

Diğer bir problem de nispeten daha liberal düşünceli Rusların bile etnik bölgeleri arkaik (eski) ve özünde ayrımcı olarak görmek eğiliminde olmalarıdır. Etnik grupları “uyduruk” ya da “hayali” topluluklar olarak nitelendiren batılı düşünce bu tutumu daha da meşrulaştırmıştır. Bu duruma belirgin bir örnek de arkadaşım ve meslektaşım Rus Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü yöneticisi Valery Tishkov’dur. Son dönem yazılarında bize “ulusu unutun” çağrısında bulunuyor. Etnik azınlık üyelerine yönelik insan hakları ihlallerine karşı şiddetle savaşıyor ancak etnik toplulukların belirli ortak hakları olan politik aktörler olduğunu kabul etmiyor.

CW: Çerkesler Kafkasya’nın yerli halkı olarak haklarının korunmasına yardımcı olmak ve nihayetinde birleşik bir cumhuriyet oluşturmak için Kafkasya’daki diğer etnik azınlıklarla nasıl ortak bir çalışma yapabilir?

SS: Önemli olan ortak amaçların izinde Kafkasya’nın diğer halklarıyla beraber çalışma olmaksızın hiçbir şeyin başarılamayacağını anlamaktır.

Prensipte Çerkesler’in büyük amaçlarına sempati duymuş olanlar bile (ben dahil) Çerkesler’le Karaçay ve Balkarlar gibi diğer etnik komşular arasında uyuşmazlıkların artmasından kaygılıyız. Bu tip uyuşmazlıklar halihazırda zaten var ve Kafkasya’da yaşayan diğer halklarla net bir anlaşmaya varılmadıkça anavatanına dönen Çerkesler’in sayısı arttığında buna bağlı olarak uyuşmazlık mutlaka daha kötü hale gelecek. Toprakların, suyun, diğer yaşamsal kaynakların kullanım ve tahsisatı, ayrıca politik gücün dağılımı konularında bir anlaşma…

İşte bu nedenle tüm diğer etnik grupları temsil eden kuruluşlarla diyalog en az Rus yetkililerle kurulacak diyalog kadar önemlidir.

CW: Başkan Medvedev’e öğüt verecek olsaydınız Kuzeybatı Kafkasya hakkında hangi politikayı tavsiye ederdiniz ve neden?

SS: Rusya’nın; hayatlarını bölgeyi ve sorunlarını araştırarak geçirmiş, tarihini, dillerini, kültürlerini, ekolojisini, ekonomisini ve daha bir çok şeyini bilen gerçek uzmanlara sahip olduğuna dikkatini çekmek dışında ona nasihat etmeye cüret etmezdim. Medvedev ve çalışma arkadaşlarının onların dediklerini dinlemelerine ve söylediklerine kulak asmalarına izin verelim.

Bu arada ben Kafkaslar konusunda gerçek bir uzman değilim, zaman zaman öyle addedildim ama nedenini en sevdiğim Rus atasözünden aktarayım: Balığın olmadığı yerde kerevite balık derler.

CW: Anavatanda ve dışında artan Çerkes milliyetçiliğinin ışığında Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya konusundaki politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

SS: Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısına yol açtığını düşünüyorum.

CW: Kazak ulusal hareketinin doğuşunu, Çerkesler’in yaşam tarzlarını, geleneklerini ve dillerini korumalarını daha da zorlaştıracak bir tehdit olarak görüyor musunuz?

SS: Kazak kostümleri giyip (aslında Çerkes kostümünden taklit edilmiştir), şarkı söyleyip dans etme boyutunun ötesine geçmedikçe Kazak hareketi bir tehdit değildir. Ancak beyni yıkanmış, örgütlenmiş ve silahlanmış paramiliter bir güç olarak Kazak hareketi Slav olmayan bütün azınlıklar için bir tehdittir, üstelik sadece gelenekleri, dilleri için değil fiziki güvenlikleri ve hatta yaşamları için de bir tehdittir. Ahıska Türkleri’ne yapılan Kazak saldırılarında bunu en bariz haliyle görürüz.

Kazak hareketi ayrıca Çarların yönetiminde Çerkesler’e ve Kafkasya’nın diğer dağlı halklarına yapılan zulüm ve haksız muamelenin tanınması konusunda bir engeldir. Dahası bu zulümleri yapanlar Kazaklar’dı. Kazak mirasına duyulan beyni yıkanmışçasına heyecanlı bir sevgi bağı ile tarihsel gerçeklerin dürüstçe kabul edilmesi halinin birbiriyle nasıl birleştirildiğini anlamak zor.

CW: Merkezden Kuzey Kafkasya’daki Cumhuriyetçi elitlere tahsisat şeklinde yapılan finansal yardımdaki eksik, Kuzey Kafkasya’daki şiddeti arttıracak bir katalizör haline gelebilir. Milliyetçiliğin yükselmesi ve dinsel hararetin bu durumla birleşmesi halinde Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerindeki denetimini imkansızlaştırabileceğini düşünüyor musunuz?

SS: Bunun hemen olacak bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum, ama uzun vadede her şeyin olması mümkün.

CW: Abhazya’nın bağımsızlığı Çerkes düşüncesini hem diaspora ve hem de Kuzey Kafkasya’da nasıl etkiler?

SS: Bilmiyorum. Birşey söylemek için çok erken olabilir. Eğer Abhazya Rusya’nın etki alanı içinde kalırsa, Çerkesler RF çatısı altında hedeflerini gerçekleştirmeye daha çok yönelebilirler, sonucunda bu Rusya politikasının Çerkesler’e bakışında olumlu bir değişime yardımcı olur. Abhaz yetkililer bu süreçte yardım bile edebilirler ve Rusya ile Çerkesler arasında arabuluculuk görevi yapabilirler.

CW: Bugünlerde Rusya’daki Çerkes toplumu Çerkes politik varlığını canlandırmak konusunda gitgide daha kararlı hale geliyor ve Moskova buna sıkı bir şekilde karşı görünüyor. Çerkesler ve Abhazlar davalarının birbiriyle ilişkili olduğunu düşündüğüne göre Rusya içinde artan bu gerilim Moskova hükümetinin Abhazya’dan desteğini çekmesine yol açar mı?

SS: Belki. Ama Kremlin’in Abhazya’ya destek vermesi için başka stratejik ve ekonomik motivasyonları var ve örneğinAbhazya’da artan Rus yatırımı ve askeri yayılmanın bir sonucu olarak bunlar zaman içinde daha da artabilir. Bazı uzmanlar Abhazya’nın tanınmasında ihtiyatlı olunması için bir sebep olarak Çerkes problemine işaret etmiş olsalar da Moskova aynı yolda ilerledi. Demek ki Rusya-Abhazya-Çerkesler üçgeni içinde etkileşimin olumlu neticeler verme olasılığı var.

CW: Abhazya’nın RF’na katılmaktansa bağımsız kalmasının daha akıllıca olduğunu düşünüyor musunuz? Abhazya kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oluşturacak kaynaklara sahip mi ya da büyük miktarlarda yabancı kaynak girişine gereksinim duyacak mı?

SS: RF’na katılım, eğer Abhazya RF içindeki etnik ve bölgesel özerkliğe güvenebilseydi akıllıca olurdu, ve son bölgesel-merkez ilişkilerinin merkezileştirilmesi deneyimi bunun aksine işaret etmektedir.

Abhazya’nın kaynak girişine ihtiyacı  olduğunu düşünüyorum, fakat bunun mutlaka dış yardım şeklinde olması gerekmiyor. Turizm, tropik tarım gibi Sovyetler Birliği’ne dahilken uzmanlaştığı alanlardaki kapasitesini canlandırmak için Rusya ya da başka bir yerden gelecek yabancı yatırıma gereksinimi var.

CW: Amerika’da Abhazya ve Güney Osetya’nın herhangi bir zamanda Gürcistan hakimiyetine geri döneceğine gerçekten inanan biri var mı?

SS: “Herhangi bir zaman” uzun bir zamandır. Kuzey Kafkasya’da Rus nüfuzu çökerken eğer Amerika Gürcistan askeri gücünü “Kafkasya’nın İsrail’i” olarak inşa ederse neden olmasın? Ama bugünkü ekonomik iklimde Amerika’nın da dış askeri taahhütlerini kısmak ve küçültmek zorunda kalacağını sanıyorum.

CW: Amerika’nın Abhazya (özellikle) ve G. Osetya’nın (ikinci olarak) tanınmasına ilişkin tutumunu değiştirmesi muhtemel mi?

SS: Bu tutum Amerika’nın Gürcistan’a müttefik devlet olarak sağladığı desteğin devamıdır. Bu tutum ya Amerika’nın masrafları kısması ya da Gürcistan’da bir başka karışıklığın çıkması sonucunda değişebilir. (ya da her iki olasılığın kombinasyonuyla).

CW: Mikheil Saakashvili akıl hocası olarak gördüğü Richard Holbrooke’dan çok şey öğrendiğini açıkça belirtti. Holbrooke uzun zamandır Clintonlar’a yakın olduğuna göre olası muhtemel bir değişiklik meydana gelmeden yönetimi bırakmak zorunda kalabilir mi?

SS: Saakashvili Amerika’da güç kimdeyse ona yağcılık yapacaktır. Amerikan siyasetinde bir değişiklik olursa bu esasen kişiliklerin değil durumların değişmesinden kaynaklanır.

CW: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Amerika, Avrupa Birliği’nin söz konusu iki bölgeye dair tutumu konusunda yapmayı tasarladığının tam tersini yaptı. (Bölgeleri Rusya’yla daha sıkı bağlantılara zorlayarak). Bu politikayı sürdürmenin nasıl mantıklı bir savunması olabilir?

SS: O tutumun tam tersi görünüşte yapılması tasarlanandı. Mantık şu: Saakashvili Kafkasya’daki “adamımız”dır. J.F. Kennedy’nin bir keresinde dediği gibi; “O… çocuğu ama bizim o… çocuğumuz” (eğer hafızam beni yanıltmıyorsa)**. Ve onu mutlu etmek için ne gerekirse yapacağız.

CW: Yıllarca Kafkasya içindeki 3 sıcak bölge (Abhazya, G. Osetya, Nagorno-Karabağ) için tek başına çözüm yolu olmadığı zannedildi. Amerika’da hala üçüne eşit şekilde davranılması gerektiği mi düşünülüyor? Abhazya ve G. Osetya’nın Gürcistan hakimiyetine geri dönmesi mümkün olmadığına göre bu durum Karabağ’ı nasıl etkiler?

SS: Amerika’nın muhtelif çatışmalara karşı politikasının tutarlılığı konusunu gerçekten çok fazla umursadığını düşünmüyorum. Aksi takdirde Kosova’yı neden tanıdı? Karabağ bir yandan Azerbaycan petrolü diğer yandan da yerel Ermeni lobisi nedeniyle Amerika için bir baş belasıdır. Belki de Türkiye onlar adına bu sorunu çözer?


(Kasım 2009)
(http://www.circassianworld.com/new/interview/1401-interview-s-shenfield-november-2009.html)
(Not: Bu yazıda ifade edilen görüşler yazarın kendisine aittir ve Circassian World’ün görüşlerini yansıtmayabilir. CW)

Çeviri: Serap Canbek
RF: Rusya Federasyonu

* Makale, gazetemizde Jade Cemre Erciyes çevirisi ile yayınlanmıştı. (Temmuz’2007)
The Circassian “genocide” is no longer as badly neglected as it was. – An interview with Stephen Shenfield
** “O bir o.. çocuğu. Ama o bizim o… çocuğumuz." (ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in (1933-1945), Nikaragua Diktatörü Somoza için söylediği söz.

Stephen D. Shenfield
İlk olarak matematik eğitimi aldığı Britanyalıdır. 1970’lerde Devlet İstatistik Servisi’nde çalıştı. Daha sonra Sovyetler üzerine araştırmalar yaparak Birmingham Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı. 1990’larda Brown Üniversitesi Watson Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olarak görev yapmak üzere Amerika’ya gitti, ayrıca üniversitenin Uluslararası İlişkiler Programı’nda dersler verdi.
2000’den bu yana serbest tercüman ve yazardır. Rusyanın sorunlarına ilişkin bir e-posta dizini olan ‘Johnson’s Russia List’ için ‘Araştırma ve Analitiz Desteği’ hazırlamaktadır. (Son sayılardaki arşivi görmek için: http://www.cdi.org/russia/johnson/jrl-ras.cfm)

İki kitabı vardır.
-Nükleer İkilem: Sovyet İdeolojisi Üzerine İncelemeler (Routledge Yayınevi, 1987)
-Rus Faşizmi: Gelenekler, Eğilimler, Akımlar (M.E. Sharpe Yayınevi, 2001)

Ayrıca pek çok makalenin ve kitap bölümlerinin de yazarıdır. (Politik ve ekonomik konulardaki makalelerinin koleksiyonunu görmek için: http://www.scribd.com/doc/16325984/World-Socialism-40)

Kaynak: Jıneps Aralık 2009

Adıgey’de eski Devlet Başkanı Hazret Şövmen’in basın sözcüsü Asker Soht, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki Çerkeslerle Büyük Çerkesya’yı kurma fikrinin sadece bu cumhuriyetlerin halkıyla değil Rusya Federasyonu düzeyinde konsenus sağlanmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ve bunun yıkıcı etkilerinin olacağını söyledi.

“Diyalog birikmiş sorunların medeni çözümüne götüren tek yok” vurgusu yapan Soht, Çerkes soykırımının tanınmasından Soçi Olimpiyatları ve diasporanın geri dönüşüne dek bir dizi kritik konuda görüşlerini Kavkazki Uzel’e anlattı. Rusya Bilimler Akademisi’nde  Medeniyet ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi’nin kıdemli çalışanı Naima Nefliaşeva’nın Kavkazki Uzel için yaptığı özel röportajı Ajans Kafkas Türkçeye kazandırdı. İşte Asker Soht’un gözüyle Kafkasya günceli:

Gelin Kuzey Kafkasya için önemli olan, RF Devlet Başkanı D. Medvedev’in kararıyla Kuzey Kafkasya Federal Bölgesinin oluşturulduğu Ocak 2010 olaylarına dönelim. Dmitri Medvedev’in yeni Kafkasya politikası bağlamında Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulması, tabi bir olay. Geleneksel sosyal örgütün özellikleri, Kuzey Kafkasya halkların politik kültürünün sonucu olarak da gerçekten özel, onlar için RF’nin diğer bölgelerinden farklı idare modeli gerekli. Ancak Adıgey, yeni bölgeye girmeyen tek Kuzey Kafkasya cumhuriyeti. Hâlbuki bu küçük cumhuriyetteki problemlerin hepsi ortak Kafkasya problemleri ile benzer, gelişim süreçleri de aynı yönde. Bunun dışında, yeni paylaşım suni olarak Adıgey’in, yerli halkı Adıge olan diğer iki cumhuriyet -Kabadey-Balkar ve Karaçay-Çerkes ile ilişkilerini kesiyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Adıgey’in Krasnodar Kray ile birleştirilmesi tasarısına yeni bir ivme verilme ihtimali var mı?

Adıgey’in tüm problemlerinin Kafkasya problemleri ile benzer olduğu tezine katılmıyorum. Adıgey, benim görüşüme göre, etkili modernizasyon ve gelişimin gerçekleştirilebilmesi için tüm ön koşulların bulunduğu tek Kuzey Kafkasya cumhuriyetidir. Adıgey Cumhuriyeti’nin kararla belirlenen afet dairesine girmemiş olması beni sadece heyecanlandırıyor. Devletin federal bölgelere ayrılmasının bölgesel yapıyla bir ilgisinin olmadığını unutmamak lazım.  Federal bölge idaresinin kendisi sadece federal kurumlar koordinatörüdür. Daha fazlası değil. Bu kararda halkımızın birliğine, özellikle de devletine hiçbir tehdit görmüyorum.

Rusya Federasyonu’ndaki Adıgelerin coğrafik ve idari ayrımı günümüz Adıge milletinin problemlerinden birini oluşturduğu biliniyor. Diğer taraftan Adıgelerin Rusya Federasyonu’nun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri bulunuyor, bunu bazı Adıge sivil hareketleri, örneğin Çerkes Kongresi destekliyor, fikir gençler arasında çok popüler ve Çerkes portallarının forumlarında tartışılıyor. Sizce, Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi’nin oluşturulmasının ardından, bu projenin uygulanması olasılığı var mıdır?

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey Cumhuriyeti’nin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri aslında Adıgey’in sivil yaşantısının gündeminde değil. Bugün için bu, cumhuriyetimizde hiçbir düzeyde görüşülmeyen sanal bir sorun. Üstelik de bu fikir, yeni federal bölgenin oluşumuyla hiçbir şekilde bağlantılı değil.

Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulma amaçları RF devlet başkanı tarafından açıkça belirlendi: Bu terörizmle mücadele, ekonomik ve sosyal modernizasyon, bölgede sosyo-politik hayatını istikrarı.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey cumhuriyetlerinin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilme planlarına gelince, bu konuyla ilgili kendi yaklaşımımı defalarca ifade ettim: Bunun için siyasi ön koşullar görmüyorum. Bence fikrin var olma hakkı var, ancak şu anki tarihi süreçte bazı nedenlerde ötürü gerçekleştirilemez ve önümüzdeki on yıl için de böyle kalacak. Bu düzeydeki bir meselenin çözüm ve kararı sadece cumhuriyetlerdeki (ne Kabardey-Balkar, ne Karaçay-Çerkes ne de Adıgey’de bulunmayan) toplumsal dayanışmaya dayanmamalı, aynı zamanda aktif olarak Rusya toplumunun tümünde tanınmış siyasi partiler, ülke yönetimi tarafından da desteklenmeli. Tüm bunlar olmadan fikir sadece siyasi manipülasyon faktörü, sert ideolojik mücadele olacak ve oldukça negatif sonuçlar getirecek. Ondan dolayı onun sürekli frenlenmesi faydalı değildir.

O zaman faydalı olan nedir?

Bugün bizim için öncelikli olarak Çerkes diasporası ile aktif işbirliği ve yatay ilişkiler geliştirmek üzerine tüm gücümüzü toplamamız lazım. Tüm RF Adıgelerinin tek ad (Çerkes) altında kaydedilmesiyle ilgili yürütülen kampanyalar sonucunda yayılan ve ters hal alan 2010’da yapılacak nüfus sayımı, Çerkes gençliği ile ilişkilerin aktifleştirilmesi, ortak erişilebilir bir bilgi alanının oluşturulması, diaspora ülkelerinde anadilin, kültürün ve tarihin öğretilmesine katkıda bulunma, Adıgelerin hak ve çıkarlarını korunması, onların anavatanlarına geri dönüşü ve adaptasyonuna yardımcı olmak, işte bence neslimizin çözmesi gereken problemler bunlar.

Yatay ilişkilerin gelişiminden 30 Kasım 2009’da Nalçik’te, RF Sivil Meclisi üyesi Maksim Şevçenko’nun inisiyatifi ile yapılan ‘Kafkasya: Gelenek ve Modernizasyon’ sivil forumunda da söz edildi. Günümüz Kuzey Kafkasya’sının istikrarının sağlanması için yatay ilişkiler ne verebilir ve aslında bu nedir?

Ben, Çerkeslerin Kafkasya’nın genel süreçlerine aktif katılımı taraftarı değilim. İşbirliği çift yönlü bir cadde. Bu açıdan Doğu Kafkasya bize pozitif hiçbir şey veremez. Bizim ayrıca Kafkasya’nın bu bölgesinde sosyo-politik duruma etki edecek merkezlerimiz yok. Bizim sorumluluk bölgemiz Krasnodar Kray, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’dır. Bu tezden yola çıkarsak, şu aşamada bizim için halkımız içinde yatay ilişkileri geliştirmeye konsantre olmak, kendimiz için tüm çeşitliliğiyle yeniden ‘diasporayı açmak’, tarihi vatanı tüm başarı ve problemleriyle diaspora için açmak daha faydalıdır. Erişilebilir bilgi alanının olmadığı şartlarda halkın birliği ve insanların aktif irtibatı mümkün olmaz. Diaspora Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman tarihi vatanlarında olmadı, RF Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman diasporada olmadı, işte gücü birleştirme alanı.

Bence böyle bir yaklaşım, sözünü ettiğiniz yatay ilişkilerin kendileri sert bir şekilde sadece kendi bölge sınırları ile sınırlandırılırsa, izolasyona götürecektir. Bu günümüz global dünyasında sadece başarısızlığa mahkum olan orta çağ kapalılığına geri dönüştür. Ve Doğu Kafkasya’nın bize bir şey veremeyeceği konusunda size katılmıyorum. Dağıstan’da örneğin, dört muhalif gazete çalışıyor, siyasi kültür geleneği orada Batı Kafkasya’dan daha gelişmiş, üstelik siyasi polemik kültürü daha yüksek.

İzolasyonizmi bugünün gerçekleri gerektiriyor. Doğu Kafkasya’da çözülmeyen anlaşmazlıklar arapsaçı gibi. Aslında orada savaş var. Apaçık tarihi ve kültürel birliğimize rağmen, bugün orası başka bir dünya ve her anlamda ondan uzak durmalıyız. Bizim başka hedef ve görevlerimiz var. Bizim içinde yaşadığımız ülkenin istikrarını, öngörülebilirliğini ve açık anlayışını, gerçek özlemlerimizi korumamız lazım. Bu olmadan biz halkımızın önünde duran problemlerden tekini bile çözemeyiz.

Ortak Adıge kültürel alanının oluşturulması, hiç şüphesiz 2010 sayımında belirli bir rol oynayacak. Aslında tek bir halk olan, tarih, değerler sistemi ile bağlı olan Adıgeler RF’nin çeşitli bölgelerinde yaşıyorlar, farklı isimleri var. Adıgey adlandırması aslında Sovyet döneminde ortaya çıkarıldı ve her zaman, daha çok Batılı Adıgelerce reddedildi.

Yapılacak nüfus sayımı halkımızın gelişim süreçlerini yansıtan özgün barometre olacak. Kesinlikle ‘Adıge’ etnik topluluğuna ortak isimlerinin (Çerkes) geri verilmesi taraftarıyım. Sabırsızlıkla sayımın kendisini ve onun sonuçlarını bekliyorum.

Şu anda tüm Adıgeyleri daha çok endişelendiren bir problem, Karaçay-Çerkes’deki durum daha var. Sert etnik çatışma, sosyal problemler üzerine yüklenen yönetimin topluma yabancılaşması ,gençler için perspektif olmaması, işsizlik, kötü yaşam koşulları. Siz ülkedeki sosyo-politik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizce Çerkeslerin çok sayıdaki mitinglerinin, onların Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yapısından ayrılma taleplerinin sebebi nedir?

Karaçay-Çerkes’deki duruma haddinden fazla önem vermek istemezdim. Bununla birlikte Karaçay-Çerkes halklarının milli özelliklerini küçülten Karaçay-Çerkes medyasında yer alan ekstremist özellikteki yazıları, protesto eylemlerini, gençlerin toplu çatışmalarını fark etmemek mümkün değil. Tüm bunlar görülen o ki, Karaçay-Çerkes yönetiminin toplum ile diyalog oluşturamadığına ve ülkedeki durum üzerinde kontrolü kaybettiğine delalet ediyor. Diyalog, eşit şekilde ne Karaçay-Çerkes halklarının ne de bölge yönetiminin ilgisinde değil.

Diyalog yığılan problemlerin medeni çözümüne götürebilecek tek kabul edilebilir formül. Güç kesinlikle kabul edilemez. Buna bağlı olarak ben daha çok Kuzey Kafkasya Federal Bölge yönetimine, bizzat Sayın Hloponin’e umut bağlıyorum. Krasnoyarsk bölgesinde onun başarıyla çözdüğü daha az ciddi olmayan- etnik renkli değilse de- problemler vardı. Bunun dışında Hloponin Karaçay-Çerkes’in yerli idarecileri ve işadamları ile bağlantılı değil ki, bu onun çatışmasının üzerinde kalmasına imkan verecek. Eminim ki, yeni temsilcinin ülkedeki durumu sistemli istikrara kavuşturmak için tüm kolları var.

Günümüz Batı Kafkasya’sındaki etnopolitik durum hakkında değinilmeden geçilemeyecek bir konuya daha değinmek istiyorum. Bu XIX. yüzyılda Adıgelerin maruz kaldığı, Kafkasya savaşlarının trajik sonuçlarının, kültürel ve demografik felaketinin devlet seviyesine yansıması gerekliliği. Bu, Kafkasya savaşında Adıge jenosidi konusudur. Tanınmış günümüz Petersburglu tarihçi Yakov Gordin, Adıge jenosidinin tanınmasının, Çerkeslerden çok Rusya’nın ihtiyacı olduğunu, Rusya imparatorluğunun Kafkasya’yı fethetme planı için XIX. yüzyılda gerçekleştirdiği acımasızlığa göz yumulamayacağını yazdı. Paradoksal, ama özellikle Rusya tarihi- Dubrovin, Potto, Berje, Fonvil gibi yazarlar- Adıgelerin Osmanlı İmparatorluğu’na gidişinin, ayrılan ailelerin trajedisinin, vatanının yitirilmesi acısının dehşet kanıtlarını bıraktı. Diğer taraftan sizce, sürekli jenosit konusuna, bölgesel politikacılar ve politik hareketler tarafından başvurulması siyasi manipülasyon yollarından biri olamaz mı?

Çerkeslerin jenosidi konusu ağır politik, sosyal ve bilimsel problemlerden biri. XIX. yüzyılda Kafkasya savaşları döneminde halkımız inanılmaz ve insanlığa aykırı jenosit yaşadılar, Çerkesya’dan Osmanlı imparatorluğu sınırlarına sürgün sürecinde büyük ölçüde yaşadılar. Belirtmek isterim ki, sürgün insanlığa karşı işlenen suçlara dahildir. Böylesine zorlu bir geçmiş görülüyor ki, insani, ahlaki açıdan düşünülmeye, acımasızlık ve insaniyetsizliğinin kınanmasına gerek var. Bizim Çerkes jenosidinin devlet düzeyinde tanınması ve kınanması gayretimiz bundan. Bu prosedür uluslararası hukukta düzenlenmedi: Bazı devletler devlet başkanlarının açıklamaları, kendi parlamentolarının kararları ile sınırlandırılıyor, diğerleri alınan kararı görmezden gelmek için idari ve adli sorumluluk oluşturan ek olarak yönetmelikler kabul ediyor.

Rusya Federasyonu’nda resmi düzeyde RF devlet başkanı, Çerkeslerin Osmanlı imparatorluğuna sürgününü tanıdı ve kınadı. Biz, Rusya Çekres örgütleri, Dünya Çerkes Birliği, özellikle jenosit eylemlerinin tanınması ve kınanmasını istiyoruz. Bu tutum Adıgey ve Kabardey-Balkar parlamentolarının RF Devlet Duma’sına gönderdiği mesajda oluşturuldu ve değişmedi. Çerkes jenosidi konusu onun resmi olarak tanınması ve kınanmasına kadar gündemden çıkarılmayacak. Bunu, bu problemin çözümü yönetiminde olan herkes tarafından anlaşılmalıdır.

Kesinlikle, Çerkes jenosidi aktif olarak ideolojik mücadele kullanılıyor. Geleneksel olarak ona şövenist düşünceli ‘araştırmacılar’ ve ‘gazeteciler’ başvuruyor. Onların amacı belli. Bir taraftan onlar halkımızın tarihi bilincini yıkmak, diğer taraftan Adıgeler şahsında düşman oluşturmak, Rusya toplumunda ‘beşinci kol’ oluşturmak. Hayatımızın yeni olayı,  geçmişimize Gürcü ilgisi ve sadece Gürcü değil ‘araştırmacıların’ gerçek ilgisi. Özellikle onlar Soçi’nin Olimpiyat başkenti olarak kabul edilmesi ve Rusya tarafından Güney Osetya’ya Gürcistan saldırısının engellenmesinden sonra hız kazandı. Bizim cumhuriyetlerimizde bu problemle ilgili parlamentoların kararlarına uygun olarak sağlamlaştırılmış uzlaşma oluşturuldu, bundan dolayı Çerkes jenosidi konusu bölgede istikrar bozucu faktör olamaz. 2014’deki Soçi Olimpiyat oyunlarına gelince, Kanada yerli halkın tarih ve kültürüne saygılı yaklaşımıyla bize oldukça pozitif bir örnek gösterdi.

Bu arada Olimpiyat konusuna değinmişken… Vancouver’deki Olimpiyatların açılışı tüm dünyaya, Vancouever’in kurulduğu topraklardaki dört Kızılderili kabilesinin geleneklerine dikkatli yaklaşımı ile örnek gösterdi. Ancak günümüz olimpiyat uygulaması için bu haber değil. Olimpiyat oyunlarının yapıldığı yerlerdeki yerli halkların kültürel miraslarının korunması konusu, onların sembollerinin ve folklor örneklerinin kullanılması olimpiyat geleneğinin organik parçası, olimpiyat hazırlıklarının öncelikli eğilimlerinden biri oldu. Sydney’de de böyle olmuştu, Lillehammer’de de ve diğer olimpiyat başkentlerinde de böyle olmuştu. Son kış olimpiyat oyunları yeni bir konuyu gündeme getirdi, daha doğrusu internetteki Çerkes sitelerinde, yerli halkların kültürlerine yaklaşım konusunda Soçi ve Vancouver’in kıyaslanması…

Yerli halkların Kanada’daki açılışta, Olimpiyat oyunlarının kültürel programına katılışı örneğini tamamıyla Soçi’deki olimpiyat oyunlarında yerine getireceğiz. Büyük maalesef ki, bugün biz Olimpiyat 2014 hazırlıklarında yerli halkın kültürünün topluca görmezden gelindiği örneğine sahibiz. Şu günlerde Soçi’deki Olimpiyat ateşinin törenle verildiği Vancouver’e Kradnodar Kray’dan heyet gitti. Heyette Kuban Kazak korosuna, çeşitli seviyelerdeki çok sayıda bürokrata yer bulundu, ama Çerkes sivil örgütleri, Çerkes ekipleri vs. için yer bulunamadı. Birçok Çerkes sivil örgütü 2014 Olimpiyatları için sürekli yapıcı bir tutum gösteriyor ve halen bu problemi karşılıklı saygı ruhu ve menfaatlerin gözetilmesi konusunda çözüme kavuşturmak için zaman var. Farklı bir yaklaşım protestolara neden olacak.

Amerikalı Çerkeslerin -ABD’deki altı bin Adıge diasporasının temsilcileri- Rusya Evi girişinde, Vancouver’de gerçekleştirdiği protesto eylemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Unutmamak lazım ki, Vancouver’deki protesto eylemini, Osmanlı İmparatorluğuna sürgün ve jenosidi yaşamış insanların torunları yaptı. Onlar geçmişimizi daha duyarlı algılıyor, üstelik onlar belirli bir derecede şu anda da vatanlarından mahrum. Ruhum ve kalbimle onlarlayım. Ama unutmamak lazım ki, biz koloni savaşları döneminde yaşamıyoruz. XXI. yüzyıl barış ve işbirliği, saygı ve karşılıklı çıkar hesabı yüzyılı. Çerkes dünyasında 2014 Olimpiyatları problemleri hakkında büyük tartışmalar oluyor. Hatta Rusya Çerkes örgütlerinin yaklaşımları farklı. Bence, bugün yaşadığımız toplumla açık diyalogla ahlaki açıdan kabul edilebilir bir formül hazırlanacak. Bir kez daha tekrarlıyorum: Vancauver bize pozitif bir örnek gösterdi.

Siz kısa bir süre önce, 19-20 Şubat 2010’da Dünya Çerkes Birliği yürütme kurulunun toplantısının yapıldığı Nalçik’ten döndünüz. Bildiğim kadarıyla, orada Soçi’deki Olimpiyatlar hakkında kararlar alındı. DÇB’nin bu konudaki yaklaşımını detaylıca anlatınız lütfen.

DÇB toplantısında önümüzdeki üç yılın çalışma programı, RF devlet başkanın Türkiye ziyareti, Kabardey-Balkar’daki sosyo-politik durum, 2014 Olimpiyatları görüşüldü. Maalesef DÇB’in RF Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’e 2014 Olimpiyatlarıyla ilgili mesaj metni konusunda uzlaşamadık. Üzerinde çalışma halen devam ediyor. Vancauver’deki protesto eylemi ve Soçi yönetiminin olimpiyat ateşinin Vancauver’den Soçi’ye verilişi töreninde Çerkes örgütlerinin görünmezden gelinmiş olması hoş olmayan bir ortam oluşturdu. DÇB mesajı sadece Rusya Federasyonu devlet başkanına değil, Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes parlamentolarına resmi destek için gönderilecek.

Siz defalarca RF Adıgeleri ve diaspora Adıgeleri arasındaki manevi bağdan söz ettiniz. Adıge diasporası ne kadar etkili ve aslında Adıge diasporasının Rusya için anlamı nedir?

Çerkes diasporası, özellikle son zamanlarda tarihi vatanla ilişkilerin oluşturulmasında daha aktif. Önümüzdeki on yıldaki işbirliğin temel yönleri Aralık 2009’da Moskova’da yapılan Dünya Yurttaşlar Kongresi’nde oluşturuldu. İtiraf etmek ne kadar üzücü de olsa, Çerkes diasporası ile ortak hareket sistemi yok. Bu konuda sorumluluk öncelikli olarak bölgesel düzeyde yönetime ait. Rusya’nın birçok bölgeleri - öncelikli olarak Moskova, özellikle Tataristan- yurttaşları ile işbirliği konusunda zengin tecrübe oluşturdular. Bu çerçevede Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’da son 20 yılda yapılanlar eleştiriyi engellemiyor. Adıgey’de son iki yılda bazı ilerlemeler görüldü. Bununla birlikte, Kosova’dan geri dönüş yapmış birkaç ailenin halen geçici merkezlerde barınıyor olmasını, onların büyük bölümünün Avrupa’ya dönmüş olduğunu ifade etmeden geçemeyeceğim. Genel olarak RF’ye Çerkeslerin geri dönüşü Adıgey ve Kabardey-Balkar yönetimlerinin gayreti ile oluyor. Çerkes diasporasının yatırımları da gereken şekilde korunmuyor. Pozitif örneklerle birlikte geri dönüş yapan Çerkesler arasındaki işadamlarının haklarının ihlal edildiği de oluyor.

Çarpıcı örnek Adıgey’in Şovgenovsk bölgesindeki tavuk fabrikasının kaderi. Ürdün’den Adıgeler 2000 başında Maykop’ta ‘Sanrays’ şirketini kurdular ve o dönemde 7 yıldır çalışmayan ve tamamen yıkılmış olan ‘Şovgenovsk’ tavuk fabrikasını yeniden inşa etmeye başladılar. Milyon rubleler koyarak işadamları beş bölümden üçünü yeniden inşa ettiler, tavukların yetiştirilmesi için cihazları tamir ettiler, yemlikler koydular, tarım tekniği aldılar. Tavuk fabrikasında 40’dan fazla iş imkanı doğdu. Müessese senelik tavuk eti üretimini 800-900 tona ulaştırdı. Geri kalan bölümlerin de yeniden inşa edilip hizmete sokulması, fabrikaya tavuk eti üretimi için modern teknoloji getirilmesi planlanıyordu. Bununla birlikte müessese 1 milyon 350 bin rubleden fazla verdi, kira olarak da 200 bin ruble ödedi.

Beklenmedik bir şekilde bölge idaresi kira bedelinin 8 katı arttırıldığını ilan etti. Sanrays’ın sahipleri müesseseyi felce uğratmamak, insanları işsiz bırakmamak için ekipman, makine ve rezervlerini (1,85 milyon ruble değerinde) 10 ay içinde bedelinin ödenmesi üzerine anlaşarak yeni sahiplerine bıraktılar ve gittiler.

Kısa süre sonra tavuk fabrikası yeni müdürü ile vergi ödemeyi bıraktı, işçilere ödenecek maaş yaklaşık 13 milyon ruble oldu. Yaklaşık bir yıl sonra fabrikanın iflas ettiği ilan edildi.

Yüksek eğitim kurumlarında kadro hazırlıklarına gelince, burada üniversitelere Afrika ülkelerinden öğrencilerin davetine Çerkes diaspora temsilcilerinden öğrencilerin davet edilmesinden büyük önem veriliyor. Her ne kadar şaşırtıcı gelse de, Krasnodar Kray- Kuban Devlet Üniversitesi, özellikle Roma-Alman filoloji fakültesi, Kuban Devlet Tıp Akademisi, Adıgey Devlet Üniversitesi, Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi, Karaçay-Çerkes üniversitesinden öğrenci almaktan çok Çerkes diasporasından öğrenci almaya önem veriyor. Diasporanın Rusya Devlet ile işbirliğine gelince, 2010’nun tarihi olmak için tüm şansı var. Ama ileriye atılmayacağız ve RF devlet başkanına sunulan Çerkes inisiyatiflerin somut neticelerini bekleyeceğiz.

Size iyimserlik konusunda dayanak olan nedir?

Bu bence, federal düzeyde, bölgesel yönetimlerin diaspora ile işbirliği konusundaki inisiyatifsizliğine belirli öfkenin ortaya çıkıyor olmasıdır. Dünya Yurttaşlar Kongresi bildirisini okumak yeterli. Bildiri metninin RF hükümetinde hazırlandığı kimse için sır değil. Federasyona bağlı bölgelerdeki yönetimler bildiride ifade edilenin hiç değilse yüzde 10’unu gerçekleştirseydi düşünülemez bir atılım olurdu.

Ciddi bir mesele daha var, bu Kıyı Boyu’nda yaşayan Adıgey-Sapsığlar. Şapsığlar özel tarihi ve kültürüyle, gelişmiş geleneksel demokratik idaresiyle, muhacirlik öncesinde en çok sayıda olan Adıge milleti. XIX. yüzyılda Adıgeler için önemli birçok siyasi karar Şapsığlardan geldi. Şimdiyse, Kıyı Boyu’nda az sayılı köyler olarak kaldılar. Adıgey’den koparılmış olan Şapsığlar kültürlerini kaybediyor. Adıge-Şapsığların daha önemli problemleri nelerdir, onlarla kim ilgileniyor ve bu problemlerin çözüm perspektifleri sizce nasıl?

Adıge-Şapsığların günümüz problemleri üç gruba ayırmak mümkün ve onlar, yerli az sayılı halkların korumasıyla ilgili federal yasama ölçülerinin Krasnodar Kray bölgesinde gerçekleştirilmesine bağlı. Son on yılda federal düzeyde kabul edilen, RF’nin az sayılı yerli halklarının sosyo-kültürel gelişimi ve ekonomik gelişimiyle ilgili kararların istisna olarak Sibirya ve Uzak Doğu halklarına ayrıldığı, Kafkasya’nın az sayılı halklarının görmezden gelindiği fark edildi. Genel olarak bu yaklaşım bir çok problemin çözümüne engel oluyor. Önceden olduğu gibi temel politik problem, Krasnodar Kray yönetim organlarında Adıge-Şapsığlara kontenjan temsilcilik sağlanması olarak kalıyor. RF federal meclisi federasyon cumhuriyetlerindeki yasama meclislerinde az sayılı yerli halklara kontenjan verdi, ardından bu kaideyi iptal etti.

Lazarev anıtı ve Soçi’de Kafkasya savaş kurbanları anıtının bitirilmemesi sorunlu konu olarak kalmaya devam ediyor. Aynı zamanda, Adıge-Şağsığların geleneksel yaşantısının korunması için federal yasama ölçülerinin gerçekleştirilmesi problemi güncelliğini koruyor. Krasnodar Kray’da bugüne kadar ilgili kanun halen kabul edilmedi.

Adıgey-Şapsığların sosyo-ekonomik ve milli-kültürel problemlerinin çözüm tecrübesine gelince, Krasnodar Kray yönetimi bu alanda büyük çalışma yürütüyor. Kıyı Boyu’nda etnik ve kültürel durum, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki durumdan çok az farklı.

Değindiğiniz, general Zas, Lazarev heykelleri, bir yerin coğrafyasının yeniden yapılanması ideolojisinin konusu. Bu tanınmış imparatorluk uygulamalarından biri: imparatorluklar yeni yerleri kendi yapılarına dahil edince, bilinçli olarak alanı yeni sembollerle doldurdu, böylelikle tarihi bir hatırayı silerek yerine başkasını koydu. Maykop’ta 2008’den beri ‘Hatıra ve Birlik’ anıtı inşa edilmesi planlanıyor, anıtını öncülüğünü yapan Adıge Khase sivil hareketinin düşüncesine göre, şöyle veya böyle Kafkasya savaşı, savaşa katılan tüm halklar için trajediydi. Ama bütçe kaynağı olmadan bu proje büyümüyor, var olan sivil kaynak ise açıkça yetersiz: Anıtın tahmini maliyeti 53 milyon ruble. Anıtla ilgili duruma yaklaşımınız nedir? Hemen söyleyeyim ben, sistem problemlerinin olduğu bir durumda yeni bir anıtını ortaya çıkmasının bir şeyler değiştireceğine aslında şüpheyle bakıyorum.

‘Hatıra ve Birlik’ anıtının temel problemleri finansal alanda değil, aslında kendi anıt fikrinde ve onun sanatsal yönünde. Görebildiğim seçenek bence karışıklığa neden olacak. Anıt kompozisyonuna, halkımı yok eden kişilerin görüntülerinin dahil edilmesi, ahlaksızca. Umuyorum ki, fikrin sahipleri önlerine konulan göreve sorumlu bir şekilde yaklaşırlar. Bu alanda vicdanla uzlaşma kabul edilemez. Birliğe, kendi halkını küçülterek, kendi geçmişine söverek ulaşılamaz.

Sizinle değindiğimiz tüm konular internet alanında aktif olarak tartışılıyor. Heku.ru, elot.ru gibi portallar, bölgede ciddi bölgesel analiz yazılarının yokluğunda çoktan tartışma alanları oldular. Sizce tüm dünyada ulaşılan bu sitelerdeki tartışmalar yapıcı mı yıkıcı mı? Bildiğim kadarıyla, siz sıkça ciddi eleştirilerin muhatabı oluyorsunuz ve internette kendi adınızla görüşüyorsunuz.

İnternet açık ve ulaşılır bir alan. Özellikle Çerkes sitelerinde toplumu ilgilendiren problemlerin tartışılıyor olması şaşırtıcı değil. Genel olarak bu, ülkemizin medya durumunu yansıtıyor: Sağlık kaynakları kendi hayatını yaşıyor, toplum kendininkini. XXI. yüzyılda ifade özgürlüğünün değer ve önemini göstermenin anlamı olmadığını düşünüyorum. Genel olarak internet sitelerinde benzeri kullanıcılar bulunuyor. Birçoğu elbette entelektüel ve duygu olarak ağır konuları tartışmaya hazır değil, toplumu ‘profesyonelce’ tahrik edenler de var, ama genel olarak bence, ciddi konuların tartışmaya açılması, problemlerden söz edilmemesinden iyidir. Kendi adıma internette tartışmaya önem veriyorum.. Bu benim seçimim ve sivil pozisyonun köşeden radikal sloganları haykırmak için önemli bir özellik olduğunu gösterme isteğine yöneliktir.  ÖZ/FT

Kaynak: Ajans Kafkas 1 Mart 2010’ta Kavkaz-Uzel’de yayımlanan bu röportajı Ajans Kafkas’tan Özlem Güngör Türkçeye çevirdi.

Yıldırım: “Biz olduğumuz, bir olduğumuz müddetçe güçlüyüz”

Alan Kültür ve Yardım Vakfı

Alan Kültür ve Yardım Vakfı ; 2009 yılında kuruluşunun 20. yılını kutladı. Vakıf başkanı Remzi Yıldırım ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

 Jıneps: Nice 20 yıllara diyerek başlayalım.

Remzi Yıldırım: Alan Kültür ve Yardım Vakfı, kuruluşunun 20. Yılını 17 Ekim 2009 tarihinde Sophia Çengelköy’de görkemli bir şekilde kutladı. Kardeş dernek ve vakıf temsilcilerinin de katıldığı geceye Osetya’dan gelen 6 sanatçı renk kattı. Gecenin bir başka özelliği de Oset şair, ressam ve düşünürü Hetaggatı Kosta’nın doğumunun 150. yılına denk düşmesiydi.

-Osetler’in Türkiye’deki yaşamı nasıl başladı?

-Osetler, Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkas Halkları arasında en az nüfusa sahip kesimi oluşturmaktadırlar. Bugün Türkiye’de yaşayan Osetler’in sayısının 20 bin olduğunu söyleyebiliriz. 1859 da Osmanlı topraklarına aileler bazında başlayan göç, 1865 yılında kitlesel göçle devam etti. Özellikle göç diyoruz çünkü Osetler’in topraklarını değiştirmelerinin nedeni sürgün değildi. Dini nedenler, feodalite, Batı Kafkasya’daki sürgün ve özellikle Çeçenler’in sürgünü Osetler’i göçe teşvik etmiştir. General Musa Kunduk Paşa (Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami Kunduk’un babası) bu göçte önemli bir rol oynamıştır. Göç eden aileler Kars, Erzurum, Muş, Van, K.Maraş, Kayseri, Tokat, Sivas, Yozgat gibi geniş bir alana dağılmış veya dağıtılmışlardır. Kars’ta yerleşen aileler 1923 yıllarına kadar Kafkasya ile ilişkilerini zor da olsa sürdürmüşler, karşılıklı evlilikler yapmışlardır. Bu dönemlerde de göçler hatta geri dönüşler olmuştur. Ancak Anadolu içlerine yerleşenlerin ilişkileri 1865 te son bulmuştur.

Osetler de, Anadolu’da Kuzey Kafkasyalılara verilen ortak ad “Çerkes”i benimsemişler, kendi dillerinde kendilerini İron-Dıguron diye ifade etseler de dışarıya karşı kendilerini Çerkes olarak tanıtmışlardır. Tüm Kuzey Kafkas halklarıyla kardeşçesine yaşamışlardır. Yaşamaya da devam etmektedirler. Bulundukları şehirlerdeki Kafkas kültür derneklerine üye olmakta, dernek faaliyetlerine katılmaktadırlar.

-Vakfın kuruluş aşamasını anlatır mısınız? Nasıl karar alındı? Gerekçeler neydi?

-Alan Kültür ve Yardım Vakfı iki yıllık bir çalışma sonucunda 1989 yılında kuruldu. Bu süreç aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin dağılması, Güney Osetya ve Abhazya’da bağımsızlık mücadelesinin başlaması, Kafkas derneklerinde ayrışmasının topluca yaşandığı bir zaman dilimidir. Ancak vakfın kuruluşunu etkileyen nedenler kesinlikle bu süreç olmadı. Osetler’in coğrafi olarak parçalanıp bölündükleri, sayılarının gün geçtikçe azaldığı bir ortamda varlıklarını devam ettirebilmeleri mümkün değildi. Bu nedenle dernekleşme yoluyla ayrışmaya gidilmeyip o günkü koşullarda Oset kültürünün yaşatılması amacıyla vakıf kurulması en uygun yol olarak kabul edildi. Bundan önce 1960 ve 1970 yıllarında da benzer adımlar atılmış, ancak iyi niyetle ve güzel duygularla başlayan bu çalışmalar maalesef kurumsal bir yapıya dönüşemeden sonlanmıştı.

Osetler’in  Anadolu’ya topluca ayak basmalarının üzerinden 124 yıl geçtikten sonra kurdukları ilk ve tek resmi kurumları “ALAN KÜLTÜR VE YARDIM VAKFI” dır. Onun için Vakıf bizimgözbebeğimizdir. Kuruluşundan sonra Ankara ve İzmir’de şubeler açılmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu şubeler kapatılmıştır. Bu günkü gelinen noktada İzmir ve Ankara’da yeni bir oluşumun başlatılması gerekliliğine inanmaktayız.

-Kuruluştan bugüne geçen sürede yapılan çalışmaları özetler misiniz? Amaca ulaşıldığını düşündüğünüz çalışmalar ve henüz yeterli aşama kaydedilemeyen çalışmalar hangileridir?

-Alan Kültür ve Yardım Vakfının misyonu, Oset kültürünü ve kimliğini yaşamak ve yaşatmak, toplumumuzun eğitimli ve çağı yakalayan uluslar seviyesinde hayatını sürdürmesi için gerekli alt yapılarının oluşumuna ve ilişkilerine katkı sağlamaktır.

Vakfımızın kuruluşundan bu güne kadar Oset kültürünün yaşatılması ve Oset bilincinin gelişmesi amacıyla, mensuplarımızın sık sık bir araya gelmeleri için birçok kültürel ve sosyal etkinlik düzenlenmiştir. Konferanslar, toplantılar, aylık kahvaltılar, piknik ve kültür gezileri, her yıl düzenlenen “Geleneksel Gece”ler bu çalışmaların birer parçası ve tamamlayıcısı olmuştur. Yardıma muhtaç mensuplarımıza yardımlar yapılmış, başarılı öğrencilerimize burs verilmiştir. İyi ve kötü günlerimizde vakıf mensuplarımızla iletişim içinde olunmuştur. Bu sayede Türkiye’den ve Osetya’dan birçok insan artık birbirlerini tanır olmuşlardır. Dil kursları düzenlenmiştir. Az da olsa Osetler’le ilgili kitaplar yayınlanmıştır. Geçmişte Oset halk dansları çalışmaları yapılmış ve bunun için Osetya’dan uzun süreli dans ve müzik hocaları davet edilmiştir. Bostancı Gösteri Merkezi, Kadıköy Cafer Ağa Spor Salonu , İstanbul Spor Yazarları Salonu başta olmak üzere birçok mekanda gösteriler düzenlenmiştir.

-Kafkasya’da 1989 yılı ile (aynı zamanda Vakfın kuruluş yılı) başlayan bir süreç var. SSCB’nin dağılması, Gürcistan - Güney Osetya çatışmaları, en son 2008 yılı Ağustos ayında Gürcistan’ın işgal girişimi ve sonucunda daha önceden ilan edilmiş bağımsızlığın Rusya tarafından tanınması.. Bu süreçte Vakıf nasıl etkilendi? Neler yapıldı? Osetya ile ilişkiler konusunda bilgi verir misiniz?

-Kuzey ve Güney Osetya ile hep sıcak ilişkiler kurulmuş, karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Bakanlar, yazarlar, üniversite rektörleri, kültür ve sanat elçileri davet edilerek Türkiye’de ağırlanmıştır. Bizler sık sık ziyaretlerde bulunduk. Zor günlerinde hep yanlarında olmaya çalıştık. Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas’ın kongrelerine katıldık. Son olarak 2009 Haziran ayında Vladikavkaz’da yapılan Olağanüstü Genel Kurul toplantısında, Osetya sınırlar içinde faaliyet gösteren Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas, çalışma alanını Rusya Federasyonu olarak genişletti. Bunun dışında Dünya (Uluslar arası) Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas kuruldu. Türkiye’den ben ve Burhan Canpolat,Dünya (Uluslar arası) Oset Halk Hareketi-Stır Nıhas meclis üyeliğine seçildik. Aynı kurumun Yönetim Kurulu üyeliği ve Başkan Yardımcılığa da seçildim.

Vakfın kuruluşunun ilk yıllarında Güney Osetya’da Gürcü vahşeti yaşandı. G. Osetya’nın Gürcistan’la zoraki birliği, ilk olarak Çarlık Rusyası Kafkasya’yı işgal ettiğinde başladı. Çarlık yıkılınca, G. Osetya Gürcistan’ın saldırısına uğradı ve 18 bin Güney Osetyalı hayatını kaybetti; 50 binden fazlası göç etmek zorunda kaldı. 1922’de Stalin, Abhazya gibi G. Osetya’yı da Gürcistan’a dahil etti. Şimdiye dek gelen sorunların da tohumu böylelikle atıldı. 1939 da Gürcü alfabesi dikte edildi, Osetçe yasaklandı. 1980’e kadar adım adım devam eden baskılar, 1989’da zirveye ulaştı ve G. Osetya tekrar Gürcü saldırısına uğradı. Yükselen Gürcü ırkçılığı, 1990’da iktidar koltuğuna oturdu ve G. Osetya’nın özerkliği ortadan kaldırıldı. 1991 yılında G. Osetya Gürcü işgaline uğradı, Osetler binlerce şehit vererek Gürcü kuvvetlerini püskürttü. 1992’de referandum yapıldı ve G. Osetya halkı %98 oranla bağımsızlıktan yana oy kullandı. 2004’te değişen Gürcü iktidarı, yine G. Osetya’ya saldırdı ve işgale yeltendi. Ama Osetler bağımsızlık yolundaki mücadelelerini yılmadan sürdürdüler. Bütün devlet kurumlarını, parlamentolarını oluşturdular. En son 2008 Ağustosunda Gürcüler tekrar G. Osetya’ya saldırarak soykırım harekatını başlattılar. İki bine yakın masum sivil insanı katlettiler. Binlercesi yaralandı ve on binlerce Oset mülteci durumuna düştü. Rusya’nın da devreye girmesiyle Gürcüler Oset topraklarını sonsuza kadar terk ettiler. 1992 yılında bağımsızlığını ilan eden G. Osetya bu gün 4 ülke tarafından tanınmış durumda.

G. Osetya’da savaşın devam ettiği günlerden 9 Ağustos 2008 tarihinde, Beyoğlu’nda Yenişehir Palas salonunda G. Osetya ile ilgili yapılan basın toplantısından sonra toplantıya katılan dernek, komite ve vakıf temsilcilerinin de katılımıyla 9 ağustos günü Kafkas Vakfı’nda toplantı kararı alındı. 9 Ağustos 2008 bizim için önemli bir gündü. Tıpkı Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin kurulduğu gün olduğu gibi tüm Kuzey Kafkas halkları yine tek bir yumruk olmuştu. O gün salona zor sığan dostlarımız, büyük bir coşkuyla yalnız olmadığımızı bir kez daha bize hatırlattılar. Kafkas - Osetya Dayanışma ve İnsani Yardım Komitesi’ninkuruluşu o toplantı sonucu karara bağlanmıştı. Komitede KAFFED ve Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’ni temsilen birer üye de görev almıştı. Hep arzulanan birlik ve beraberlik ruhu yeniden hayata geçmişti ki doğru olanı da buydu.

Ancak son dönemlerde gözlemlediğimiz, kurumlarımız arasında yaşanan kısır çatışmalar hem o kurumlara, hem de camiamıza büyük zararlar vermektedir. Biz olduğumuz, bir olduğumuz müddetçe güçlüyüz. Parçalanarak asla hedeflerimize varamayız. Kurumlar arası mutlaka diyalog kurulmalı. Birbirimizi dinleyip anlamaya çalışmalıyız. Birileri bir şey söylemeye çalışıyorsa baştan hemen red etmek yerine ne anlatmaya çalıştığını anlamak için kulak vermeliyiz.

-İstanbul’daki diğer Kafkasyalı kurumlarla ilişkiler nasıl yürüyor? Mevcut ilişkileri yeterli görüyor musunuz? Bu konuda önerileriniz var mı? Abhazya ve Güney Osetya’da yaşananları da dikkate alarak bu ilişkileri değerlendirir misiniz?

-Biz Alan Kültür ve Yardım Vakfı olarak birliktelik yolunda bir adım atarak İstanbul’daki dernek ve vakıf temsilcilerini 13 Nisan 2008 Pazar günü Fıccın Restaurant’a davet ettik. İstanbul’da bulunan 18 kurumumuzdan 13’ünün değerli temsilcileri ve Jıneps Gazetesi ile Ajans Kafkas bu çağrımıza olumlu tepki vererek toplantıya katılmışlardı. Toplantıya iştirak eden tüm Kafkas örgütlenmelerinin temsilcileri söz alırken, toplantıya hakim olan fikir İstanbul’un değişik bölgelerinde yer alan Kafkas örgütlenmelerinin artık birbirinden habersiz çalışmalar yerine hep birlikte hareket etmesi gerektiği, bir süre Koordinasyon Kurulu adı ile faaliyet gösteren yapılanmanın yeniden hayata geçirilmesiydi. Toplantı sonucunda aylık olarak bir araya gelinmesi kararı alındı. Birer ay arayla ve Avcılar Kafkas Kültür Derneği’nde toplanıldı. İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nde yapılan toplantıda bu koordinasyonun başkanlığına ben seçildim. Ancak bilemediğimiz (!) nedenlerle son Avcılar Kafkas Kültür Derneği’ndeki toplantıya bazı dernek temsilcileri katılmadılar. Ağustos ayında G. Osetya’da yaşanan olaylar nedeniyle biz de o tarihten sonra bu çalışmayı sürdüremedik. Ancak Kafkas  - Osetya Dayanışma ve İnsani Yardım Komitesi’nin kuruluşunda bu ön toplantıların ve örgütlenmenin yararlarını gördük.

-Oset kültürü ve kimliğini yaşatmak ülkenin demokrasi düzeyi ile doğrudan ilintili. Altın tepside sunulan demokrasinin söz konusu olmadığını yaşayarak öğrendik. Bu belli bir mücadele gerektiriyor. Benzer durumda olan kimliklerin bu anlamda dayanışması konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

-Tüm bu çalışmaların sonuca ulaşması için içinde bulunduğumuz ülkenin demokrasi düzeyinin de mutlaka önemi var. Haklarınızın olmadığı veya var olan haklarınızı kullanamadığınız bir ortamda; temel hak ve özgürlüğünüz olması gereken kültürel değerlerinizi korumak ve yaşatmak ta pek olası değil. Onun içindir ki sadece kültürü yaşatmak diye yola çıkmak yetmiyor. Var olan gerçeklere sırtınızı dönerek bir yere varamazsınız. Ülkenin demokratikleşme mücadelesinde alın teriniz yoksa diğer gayretleriniz hep güdük kalacaktır. Bu konuda bireysel değil toplumsal hareketin içinde bulunmak ve dayanışma kararlılığını sürdürmek esastır diye düşünüyoruz.

-Teşekkür ediyoruz. Son bir sözünüz varsa..

-2010 yılının, tüm dünyada ve ülkemizde özgürlük ve demokraside önemli adımların atıldığı, halkın mutluluktan gülümsediği bir yıl olarak anılmasını diliyorum.

KUTU

Misyonu: Oset kültürünü ve kimliğini yaşamak ve yaşatmak, toplumumuzun eğitimli ve çağı yakalayan uluslar seviyesinde hayatını sürdürmesi için gerekli alt yapılarının oluşumuna ve ilişkilerine katkı sağlamak; Alan Kültür ve Yardım Vakfının misyonudur.

Kaynak: Jineps Gazetesi Sayı:14 01 Ocak 2010

Abhazya Geri Dönüş Komitesi Başkanı Anzor Mukba Abhazya Cumhuriyeti gazetesinden Zaire Tsvijba’nın sorularını yanıtladı.

Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi’nin Türkçeye kazandırıp Ajans Kafkas’a gönderdiği röportajda Mukba diasporadan dönüş süreciyle ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.

Repatriant (anavatanına geri dönen) kimdir? Geri Dönüş Komitesi yardımıyla Abhazya Cumhuriyetinin vatandaşlığını kimler alabilir?

1998 yılında Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından anayasaya yeni bir kanun eklendi - “Geriye Dönüş Yasası” Bu yasaya göre Abhaz (Abaza) kökenli olan, Rus-Kafkas savaşında, Rusya-Türkiye savaşında ya da 19. yüzyılda herhangi bir değişik olaylardan sonra ana vatanını terk etmek zorunda kalanlara ‘Repatriant’ denir. Bu insanların çocukları ve torunları dünyanın birçok ülkelerinde yaşıyorlar. Tüm Repatriantların, Abhazya Cumhuriyetinin vatandaşı olma ve Abhazya’da yaşama hakkı bulunuyor.

Bildiğiniz gibi 19 yüzyılda Adıge halkları de Osmanlı İmparatorluğuna sürgüne gönderildi. Onlar bizim kan kardeşlerimizdir. Onların içinden birçok kişi Kafkasya’ya, özellikle Abhazya’ya dönmek istiyorlar. Neden onlara Abhazya vatandaşlığı verilmesin?

Haklısınız, Adigeler bizim kan kardeşlerimizdir, onlarla ortak köklerimiz var, tarihi kaderimiz de aynı. Ancak, bir insan sadece kendi tarihi anavatanında ‘repatriant’ olabilir.

Peki Ubıhlar? Bildiğiniz gibi Ubıhya adli ülke çoktan haritalardan silindi. Onlar Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri zaman nereye yerleşmeli?

Ubıhların sorunu- özel bir sorun dur. Maalesef Ubıhlar bu günlerde toplu halde yaşamıyorlar, ancak belli yerlerde ayrı yaşayan ve eski gururlu milleti temsil eden bir kaç aileler ile karşılıyoruz. Ubıhların ülkesi yeniden kurulamaz. Ubıhların sorunu, eski ve gururlu milletin yeryüzünden silinmesi ve sürgüne gönderilmesi 19. yüzyılın en dehşet verici olaylarından biridir. Bu olay, sürgüne sebep olan 19. yüzyıl imparatorluğunun üzerinde kara ve utandırıcı bir iz olarak kalacaktır.

Birçok Ubıh kökenli insan tanıyorum - hepsi değerli insanlardır. Kafkasya’nın herhangi bir ülkesine dönmek isteyen Ubıhlar için hiç bir engel olmamalıdır. 21. yüzyıl insanının düşünceleri 19. yüzyılın insanının düşüncelerinden farklı olmalıdır diye düşünüyorum. Biz Ubıhları kabul ediyoruz ve Ubıhlara verdiğimiz pasaportlarda millet ismini ‘Ubıh’ diye yazıyoruz. Amacımız Ubıhların varlıklarını korumak.

Son iki senede Diaspora insanları için Abhazya’ya giriş-çıkışlar kolaylaştı. Bu kolaylıkların geri dönüş hareketine herhangi bir katkısı oldu mu?

Son iki sene içersinde Türkiye’den, Suriye’den ve Ürdün’den yaklaşık 300 kişi karşıladık. 2000den fazla Kuzey Kafkasya’dan gelen Abazin, Abhazya vatandaşı oldular ve Abhazya’ya yerleşiyorlar. Onlarca kişi Eski Acaristan otonomisinde bulunan muhacirler, Abhazya’ya gelip yerleştiler.

Rusya Federasyonu, Abhazya Cumhuriyetinin bağımsızlığını tanıdıktan sonra Abhazya’ya yurt dışından gelip yerleşmek isteyen Diaspora insanlarının sayısı arttı. Abhazya Diasporası uzun zamandır beklediğimiz Abhazya’nın bağımsızlığını sevinçle karşıladılar. Diaspora, Rus milletine ve Rus hükümetine, tarihi Ana-Vatanı’nın özgürlüğünü ve bağımsızlığını tanıdığı için teşekkür ediyor.

Diasporamızın çoğunluğu diyor ki: ‘Bizim atalarımız Kafkas savaşında özgürlük ve bağımsızlık için savaşıyorlardı, ama Rusya imparatorluğu bizi kendi vatanımızdan sürgün etti. Ancak yeni Rusya farklıdır,- yeni Rusya kardeşlerimize ‘yardım eli’ uzattı. Bundan sonra Rusya’ya karşı duygularımız değişecektir, geçmişteki olayları unutmaya çalışacağız. Rusya’ya güveniyoruz. Bundan sonra Abhazya’nın güvende olacağına ve her geçen gün daha da gelişeceğine inanıyoruz’.

Tarihi Ana-Vatanına geri dönmek isteyenler hangi ülkelerden geliyorlar? Bu soruya ayrıntılı yanıt almak isterdim.

Kısa bir zaman önce Abhazya’ya ailelerle yerleşmek isteyen ve yerleşmek için olanakları öğrenmek için Ürdün’de yaşayan Abhaz Diasporasından bir grup geldi. Bu kardeşlerimiz Abhazya’nın her yerini gezdiler, Abhazya’nın tabiatına ve insanların sıcaklığına çok şaşırdılar, beklediklerinden daha da güzeldi. Onlara Oçamçıra bölgesindeki arsaları teklif ettik ve onların hoşlarına gitmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu arsaları onlara ücretsiz vereceğimizi öğrenince çok şaşırdılar. Ve dedilerdi: ‘Bize ücretsiz arsaları veriyorsanız biz kendi olanaklarımızla evleri inşa edeceğiz ve Abhazya’nın imalat sektörüne yatırımda bulunacağız’.

Suriye’den de bir grup kardeşlerimiz de geldiler, onlara da arsaları teklif ettik.

Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi Ahaldaba köyünde yerleşim konusunda güzel teklifte bulundu.

Yazın Türkiye’den bir grup kardeşlerimiz geldi ve Kındık köyündeki boş arsaları gezdiler. Oçamçira bölgesinin ve Kındık köyün idaresiyle bu arsaları kardeşlerimize vermeye anlaştık. Bu yerde Türkiye’den gelen Diasporalı kardeşlerimiz bir kasaba inşa etmeye planlıyorlar. Yaklaşık 100 aile o bölgede eve sahip olacak.

Trabzon-Suhum arasında gemi seferleri düzelirse daha çok kardeşlerimiz Abhazya’yı ziyaret ederler, bazıları yerleşmek için, bazıları turistik gezi amacıyla ve diğerleri de iş ve yatırım amacıyla gelirler.

Geriye Dönenleri karşılamaya ne kadar hazırsınız? İş bulma ve evlere yerleştirme sorularını nasıl çözüyorsunuz?

2008 yılın sonunda Sohum’da, Eşba caddesinde tamir ettiğimiz apartmanda 44 aile daire sahibi oldu. Bu sene de 9 katli 54 dairelik evin inşaatını bitirdik. Bu günlerde bu daireleri de hazırladık, daireleri alanların çoğu Türkiye’den gelen repatriantlardır. Başka apartmanlar de inşa edeceğiz. Bu evleri maddi durumları zayıf olan repatriantlara veriyoruz. Maddi durumları iyi olan repatriantlara hemen bir kaç dönüm arsa veriyoruz, tabii ki ücretsiz. Verdiğimiz arsalarda repatriantlar kendi evleri inşa edebilirler.

Abhazya’ya yerleşmeye karar verenler bize önceden haber vermeli ve davetiyemizi beklemeliler. (Bu sadece maddi durumu zayıf olanlar, ve kendi gücüyle evi satın alamayanlar içindir). Bize internet üzerinden, e-mail den (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.) ya da İstanbul’da bulunan Abhazya Tam Yetkilli Temsilcisinin yardımıyla ulaşabilirsiniz. Temsilcimizle sürekli ilişki halindeyiz. Repatriantları onun vizesiyle ve izni ile karşılıyoruz. Bizim için habersiz yapılan göç, kardeşlerimizin yerleştirilmesi konusunda ekstra sorun yaratıyor. Bunun için önce davet karşılığında gelen kişilere yardım edeceğiz.

Bildiğim kadar Diasporada söylentilere göre, maddi durumlara bakmadan Abhazya herkese ücretsiz ev veya daire vermeye mecbur dur.

Bu yanlış bir düşüncedir. Abhazya hiç kimseye yardım etmeye mecbur değildir- Abhazya’ya yardım etmeye mecbur olan biziz. Herkese konut verilecektir, diyen yasamız yoktur. Allaha şükür ki Diasporamızın yaşadığı ülkelerde savaş yok ve onları oradan kimse sınır dışı etmiyor. Diasporamız mülteci konumunda değildir! Kardeşlerimizin yaşadığı ülkelerde belli bir sermayeleri vardır. Abhazya’ya yerleşmeden önce, kardeşlerimiz bu ciddi adımı atmaya hazır olmalılar. Herkese ücretsiz anahtar teslimi ev verme olanağımız yok. Buna benzer olaylar dünyanın hiçbir ülkesinde yapılmıyor, İsrail gibi zengin ülkede bile. Şimdilik gayrimenkul yardımını sadece maddi durumu zayıf olan repatriantlara yapıyoruz. Tabi ki diğer repatriantlara da yardım ediyoruz. Bu yardım danışmanlık ve bilgilendirme alanlarındadır.

Biz savaştan çıktık, çok sorunlarımız var, biz Diasporamızdan ve Abhazya’ya yerleşmeye gelenlerden yardım ve destek bekliyoruz. Anavatanına, Apsnıya yardım etmenin repatriantların borcu olduğunu düşünüyoruz.

Demek ki Diaspora temsilcilere hiç bir maddi destek vermiyorsunuz.

Anayasanın ‘repatriantlar’ yasasına göre, geriye dönenler Abhazya vatandaşı olma hakkı kazanıyorlar. Abhazya vatandaşlığı onlara kendi milletini ve tarihi sülalesini korumaya ve Abhaz pasaportu almaya olanaklarını sunuyor. Abhazya’da yaşamak isteyen yabancı ülke vatandaşları Abhazya vatandaşı olmak için senelerce beklemek zorunda, ama Diasporadan gelen kardeşlerimiz birkaç gün içerisinde Abhazya vatandaşı olabiliyorlar. Bu bir maddi destek değilmidir? Geri dönenlerden herkes kayıt işlemleri yaptıktan sonra 5 yıl boyunca repatriant statüsü taşıyor. Maddi durumu zayıf olanların yerleşmesi için maddi yardım sunuyoruz. Anadilini bilmeyenler için bedava Abhazca dil kurslarımız var. Abhazya Devlet Üniversitesi, gençlere bedelsiz eğitim olanakları sunuyor. Geriye Dönüş Komitesinin fonu repatriant çocuklarının anaokulu ve okul masraflarını karşılıyor. Repatrıantların çocuğu doğduğunda ya da repatriantlar evlendiğinde maddi yardim yapıyoruz. Kardeşlerimizden biri hastalandığı zaman, elimizden geldiği kadar hastane masrafları karşılıyoruz. Yani yaptığımız maddi destek az değildir.

Geriye Dönüş Komitesi’nin satın aldığı arsaları ve inşa ettiği apartmanların masraflarını kim karşılıyor?

Abhazya’da çalışan herkesin maaşından % 2 Geri Dönüş Komitesinin Fonunda birikiyor. Bu halkın parasıdır.

Peki herhangi bağımsız bir kişi Fonunuza finansal katkıda bulunabilir mi?

Evet. İsteyen herkes, Diaspora temsilcileri dahil Fonumuza maddi katkıda bulunabilir. Ama maalesef, bu güne kadar çok az kişi bağımsız olarak maddi katkıda bulundu.

Uzun zamandan beridir Dünya Abhaz Fonu açmaya gerek duyuyoruz. Bunun oluşturulması gereklidir.

Son zamanlarda Geriye Dönüş Devlet Programı oluşturmasının geciktiği konuşuluyor. Bu gereken bir programdır ve olacak bir şeydir, ancak anlamamız gereken şu ki, bu programı gerçekleştirmek için ciddi paraya gereksinimimiz var. Maalesef Devletimizin bu günlerde bu programı gerçekleştirmesi için olanakları yok. Ama söylemem gereken şu ki, Abhazya Cumhuriyeti Hükümeti geriye dönüş sorunlarının Abhazya için en stratejik ve önemli sorulardan biri olduğunu düşünüyor ve yapabildiği kadar yardım ediyor.

Bir İnsanın Repatriant olup olmadığını nasıl çıkartıyorsunuz? Türkiye’nin yada Arap ülkelerinin pasaportlarında vatandaşın ‘milleti’ yazılmıyor.

Kayıtın başında her biriyle teke-tek görüşüyoruz. Birinden şüphelendiğimiz zaman sürekli temasta olduğumuz İstanbul’daki Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesinden o kişi hakkında bilgi alıyoruz.

Eski repatriantlardan veya Kültür Derneklerinden bilgi alıyoruz. Ancak toplu göçlerde hatalarımız olabiliyor.

Bu tarz problemlerle 2007 Uluslararası Abhaz-Abazın Birliği Kongresinde ve 15.ci zafer günümüzde karşılaştık. Bir kaç gün içerisinde birkaç yüz kişiyi kontrol etmek çok zordur. Bence bu tür işlemlere son vermeliyiz. Dünyanın hiç bir ülkesinde yabancı vatandaşlarına bir kaç günde pasaport verilmiyor, biz de istisna olmamalıyız, diye düşünüyorum. Muhacir kardeşlerimiz Abhazya’ya geldikleri zaman vatandaşlık için başvuru yapsın ve bir sonraki gelişte pasaportunu alsınlar. Bu şekilde olursa her kişiyi kontrol etme şansımız olacaktır. Bu konuda hata yapmamak için yakın zaman içerisinde bir çalışma uygulayacağız: Abhazya’ya yerleşmek isteyen kişiden yaşadığı yerde olan Abhaz (abaza) derneğinden, o kişinin Abhaz (Abaza) olduğunu ispatlayan belge isteyeceğiz. Bir de Abhazya’ya göç edenlerin kanun kaçağı olup olmadığını kontrol etmeye planlıyoruz. Demek istediğim, Diaspora üyesi yaşadığı ülkede kanunla problemi varsa Abhazya’ya yerleşmek istediğinde engel olmaya çalışacağız. Bu sorun üzerinde de çalışıyoruz.

Türkiye’de yaşayan Abhazların sayısı hakkında değişik söylentiler vardır, 200, 500, 700 bin kişi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Maalesef Türkiye’deki Abhazları hiç bir zaman saymadılar. Türkiye’de etnik azınlıkları hiç bir zaman ayrı saymıyorlardı.

Şüphesiz, Türkiye’de yaşayan Abhazların sayısı Abhazya’da yaşayan Abhazlarin sayısından daha fazladır, ama eminim ki, fark bir kaç kat değildir.

Demek ki yurtdışında yaşayan Abhazların sayısı, Abhazya’da yaşayanlardan daha fazladır. Kalabalık göç beklenmiyor. Bunun için hiç bir sinyal görmüyoruz. Abhazların bir kısmı göç etse bile, çoğunluğu yaşadıkları yerlerde kalacaktır. Onlar nasıl bir katkıda, yardımda bulunabilirler, sizin önerileriniz nelerdir?

Abhazya bağımsız ülke olarak ilk adımları atıyor. Olan sorunları çözmek için hepimizden maksimum katkı bekleniyor. Bu yüzden Diasporadaki kardeşlerimizin yardımına gereksinimimiz var. Abhazya’nın hepimizin vatanı olduğunu anlamalıyız, dünyadaki tüm Abhazların ateşidir. Ateşin sönmemesi için ve hepimizin ısıtılması için desteğe gereksinim var. Rusya Federasyonu sayesinde bugünlerde Abhazya’da yeni savaş başlama korkusu ortadan kalktı. Barış içerisinde Demokratik Sosyal Devletimizi geliştirme şansımız oldu. Gürcistan ve Abhazya arasındaki savaş ve Ekonomik ambargo Abhazya’nın gelişmesine engel oluşturuyordu. Savaş onlarca milyon ABD doları zarar getirdi. Yardımlaşarak her şeyi düzeltmeye ve geliştirmeye mecburuz. Bu nedenle ilk başta diasporamızdaki iş adamlarına sesleniyoruz, Abhazya Devletinin güçlendirilmesinde, ekonomik ve sosyal gelişiminde katkılarınızın olmasını isteriz. Çok önceden sözlerden çıkarak harekete geçmeliydik. İş adamlarının sayesinde yeni iş yerleri açılırsa, diğer diaspora yaşayanları için Abhazya’ya geri dönmeleri daha da kolay olur. Birleşmek için tarihi bir şansımız var ve bu şansı kaybetmemeliyiz.

Yurt dışındaki Diasporamızın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayrı bir millet olarak kendi kimliğini koruyabilecekler mi?

Maalesef, Diasporanın geleceği hakkında düşündüğüm zaman üzülüyorum. Bu konu bana acı veriyor ama yaşananlar durumu anlatıyor. Bir milleti ulus olarak korumak istiyorsanız, o ulusun dilini korumalısınız. Dil yoksa ulus da yok! Türkiye’de ve Diasporanın yaşadığı diğer ülkelerde azınlıkların anadili korumaları çok zordur. Ürdün’deki Abhazlar anadilini kaybetmişler: Arapça ya da Çerkesce konuşuyorlar. Suriye’de durum hemen, hemen aynı, ana dilinde konuşan sayısı yok denecek kadar az. Türkiye’de durum biraz daha iyi: Yaşlı ve Orta nesil ana dilini koruyabildiler, ancak sorun olan şudur ki, gençler anadillerini konuşmuyorlar.

Size göre, Kardeşlerimiz yaşadığı Ülkelerde anadilleri öğrenmek ve korumak için olanak ve ortam yaratılabilirler mi?

Bulundukları ülkeler olanakları ve ortamları yaratmaya gerek duymuyorlar ve kimsenin bunu talep etme hakkı yoktur. ‘Anadilinizi korumak istiyorsanız, konuşun. ’ derler ‘engel olan mı var’ derler. Türkiye’de yabancı dili konuşmak ve o dilde şarkıları söylemek çoktan serbest. Azınlıklara kültür merkezlerde anadili öğretmek serbesttir. Milli Folklor ekipleri düzenlemeye hakları var. Diasporamızın de ekipleri vardır. O ekipler değişik şenliklere, festivallere ve gösterilere çıkıyorlar. Bu konuda Diasporamız için hiç bir engel yok.

Ama buna rağmen bu her şey dili ve kültürü korumak ve geliştirmek için yeterli değildir. Ana dilde devlet dili statüsü ancak devlet dili olarak kullandığı ülkede olabilir. Bu sadece Abhazya’da mümkündür. Türkiye’deki büyüklerimiz zamanla Türkiye’de Abhaz Dilinin kaybolabileceğini anlıyorlar. Elbette çoğu çok üzülüyor, acı veriyor. Yapacak bir şey olmadığını anlıyorlar. Sonunda bu duruma razı oldukları görünüyor. Ancak sevindiren şudur ki gençler Abhaz dilini öğrenme ve Abhazya’ya göç etme konusunda ilgili görünüyorlar. Bu da bizi sevindiriyor.

İstanbul Kafkas–Abhazya Dayanışma Komitesi’nin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimilerine göre komitede bir reforma gidilmeli, kimileri ise savasın artık bittiğini ve bu yüzden de komitenin fesih edilmesinin gerekliliğinden söz ettiğini biliyoruz.

Reformlar, zamanın getirdiği zorunluluklardandır, her alanda gerekirler. Bilindiği gibi Kafkas Abhaz Dayanışma Komitesi halkımızın en zor döneminde, Gürcü-Abhaz savası zamanında Diasporamız tarafından kurulmuştur. Abhazya’nın Kurtuluş Savaşında kurulan Dayanışma Komitesi bu süreçte Abhazya‘nın bağımsızlık ve tanınma mücadelesine, büyük katkı sağlamıştır. Evet! savaş bitmiştir ve ekonomik ambargo kalkmıştır. Abhazya Cumhuriyeti Rusya Federasyonu ve birkaç ülke tarafından bağımsız olarak tanındı. Lakin Abhazya‘nın ve Abhaz halkının sorunları bununla sınırlı değildir. Dayanışma Komitesi bugünde, bağımsız bir devlet olarak kalkınmaya çalışan Abhazya‘ya yardımlarına devam ediyor.

Dayanışma Komitesi‘nin feshedilmesi ise akılcı bir düşünce değildir. O, bugünde, yarında, Abhazya ve Abhaz Diasporası için gerekli bir kuruluştur. Bu benim düşüncemdir. Çalışmalarını daha aktif hale getirmek ise, o ayrı bir sorudur.

Peki, orta ve yaşlı nesil Abhazya’da yaşamayı istemiyorlar mı? Dönmeyi düşünmüyorlar mı?

Biliyorum ki, bazıları Abhazya’ya yerleşmeye düşünüyorlar. Ancak düşünmek ve hareket etmek arasında büyük fark vardır. Maalesef aktif hareketlenme göremiyoruz. Geriye dönüş sorunu çok zor bir sorundur. Bir yeri bırakıp ve başka bir yere (ana vatanına da olsa) taşınıp yerleşmenin kolay olmadığını biliyoruz. Bu bir kahramanlıktır. Ama bildiğimiz gibi herkes kahraman olamıyor. Tabii ki bu sorun sadece kahramanlıkla ilgili değil, bir sürü global nedenleri de vardır.

Şimdi Türkiye’de yaşayan Abhazlar göçmenlerin beşinci ya da altıncı nesildir. Onlar Türkiye’yi, doğdukları, büyüdükleri, aile oluşturdukları, işe ve bir işe başladıkları, arkadaşları, akrabaları, evleri ve geniş arsaları oldukları ülke olarak görüyorlar. Kısaca kendileri için iyi yaşamları bulunuyor. Türkiye onların için, sürgüne uğrayan atalarına kapılarını açan ve yardım eden ülkedir. Binlerce Abhaz, Türkiye Cumhuriyeti için yaşamını verdi. Türkiye’deki Abhazlar gururla duruyorlar. Bu sadece Abhazların etnik özelliklere bağlı olan bir şeyi değildir Onlar diyorlar ki: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan sosyal topluluğun bir parçasıyız ve bu ülkede mutlu yaşamaya hakkımız var’. Bunda doğru olan çok.

Diaspora insanlarımızdan askerler ve politikacılar belli zamanlarda Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde önemli görevlerde yer almışlardır. Abhazlar ve diğer Kafkas Göçmenler Türkiye Cumhuriyeti oluşmasında önemli yer almışlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün yoldaşlarının arasında Abhaz kökenli kardeşlerimiz de vardı. Rauf Orbay (Aşharua) onlardan biridir. Görünen her şey Diasporadaki kardeşlerimizin Türkiye ile bağlarını güçlendiriyor.

Onlar için Türkiye vatan oldu, bunda zamanında bir katkısıdır. Ama vatandan daha önemli bir şey vardır, bu da Anavatandır. O da Kafkasya’daki Abhazya’dır. Abhaz halkının derin kökleri buradan başlıyor. Dünyanın sadece bu ülkede gururla ve emin bir biçimde ‘bu bizim ülkemiz, burada eski tarihimiz ve kültürümüz başlıyor ve biz bu toprakların sahipleriyiz’ diye söyleyebiliriz. Eminim ki, yabancı ülkede mutlu olabileceğine inanan insan, hatalı düşünüyor ve yeryüzünden kaybolma ihtimali çok yüksektir. Bu konuda Tanrı bile güçsüz kalır. Efsaneye göre Tanrı kendine sakladığı toprağı Abhazlara verdi. Bu doğruysa kendi mutluluğumuzu sadece bu Tanrının cennet topraklarında bulabiliriz.

Abhazya - Abhazların ülkesidir. Sadece bu ülkede ulus olarak kendimizi koruyabiliriz, sadece Abhazya’da kendi kimliğimize sahip olabileceğiz ve sadece burada asimile olmadan kendimizi dünyaya tanıtabileceğiz.

Abhazya’da tarihi eski olan halkımız, tüm gücüyle kültürünü geliştirip, Abhazya’yı modern dünyanın eski medeniyeti olarak tanıtabilecektir. Her şey bize bağlı, bizim inancımıza, düşüncülerimize ve kendi bilinçlerimize! Allah bizi korusun.....!

Kaynak: Ajans Kafkas

Üzerinden kara bulutların hiç eksik olmadığı, Ortadoğu'dan sonra dünyanın en çalkantılı bölgesi...

Sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla emperyalistlerin her dönem ilgi gösterdiği Kafkasya, patlamalarla, sıcak çatışmalarla anılıyor.

Daima dünyanın gündeminin ilk sıralarında yer alıyor.

7-8 Ağustos 2008 gecesi...

"Anayasal düzeni tesis etmek" gerekçesiyle Gürcü ordusu, 15 yıldır de facto biçimde bağımsız olan özerk bölgelere karşı bombardımana girişti.

Savaş sonrası, Abhazya ve Güney Osetya'nın tanınmasıyla Kafkasya'da yeni bir dönem başladı.

Başlayan yeni dönemi, önümüzdeki yıllar içerisinde Doğu Karadeniz'deki politik gelişmelere ortak olacağı belirtilen Abhazya'nın seçimler öncesi / sonrası durumu ve Türkiye'ye bakışını şimdiye kadar dört ülke tarafından tanınan Abhazya'nın milletvekili Soner Gogua ile konuştuk.

14 Ağustos 1992 tarihinde Gürcistan ile Abhazya arasında yaşanan çatışmalar sırasında Tiflis'e karşı mücadele vermek üzere Abhazya ya giden ilk gönüllü grubunda yer alan 1971 Sakarya doğumlu Soner Gogua, savaşın başından sonuna kadar aktif mücadelede yer aldı.

Savaş sonrası Gagra'da Vali yardımcılığı görevinde bulunan Gogua, 3 sene önce yapılan Parlamento seçimlerinde milletvekili seçildi.

Gogua, halen Sochum San. ve Tic. Odası Türkiye Ticaret Bölüm Başkanlığı ve Abhazya Parlamentosunda Yurt Dışındaki Soydaşlar ile ilgili Komisyon başkanlığını yürütüyor.

Türkiye'nin Abhazya'yı tanıyacağına inanıyorum

Türkiye'nin bölgede izlediği politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemde Türkiye'nin Kafkasya politikasının değiştiğini görüyoruz. Özellikle savaş sonrasında Başbakan Erdoğan'ın Moskova ziyareti, ardından yüksek tonajlı Amerikan Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine izin verilmemesi gibi birçok konuda ortaya koyduğu tavır, Türkiye'nin dik duruşunu ve bölge barışı için çabalarını göstermektedir. Ama özellikle Ahmet Davutoğlu'nun geldiği dönemden sonra Kafkasya'ya gerçekten farklı bir bakış açısıyla yaklaşılmaya başlandı. Bunu sadece orada değil Ermenistan ve Azerbaycan konusunda da gördük. Özellikle Ünal Çeviköz'ün ( Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı idi) ziyaretinde artık problemin tek tarafının Gürcistan olmadığı ve Abhazya ile ilişkilerin geliştirilmesi, diyalog ortamının oluşturulması gerektiği ortaya çıktı. Ünal Çeviköz'ün ziyaretinde bunların yanı sıra ayrıca her iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, uçak seferlerinin başlatılması gibi konular gündeme geldi. Aynı şekilde biz de Türkiye ziyaretlerimizde dışişleri yetkilileri ve parlamenterlerle bu konuları konuşuyor, önümüzdeki dönemde yapılabilecek ortak projeleri tartışıyoruz.

Ankara'nın savaş sonrası tutumunu...

Olumlu buluyoruz. Türkiye'nin Gürcistan'a bakış açısı; hepimizin bildiği gibi Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü temel alan bir bakıştır. Ama son dönemde bunun çok dile getirildiğini görmüyoruz. Osetya ve Abhazya haricindeki bölgede tabii ki Gürcistan'ın toprak bütünlüğü korunmalıdır. Ama özellikle Avrupa ülkelerinin yapmış olduğu açıklamalarla Türkiye'nin açıklamalarını karşılaştırdığımızda Ankara'nın daha olumlu, daha barışçıl bir politika izlediğini görebiliyoruz.

Komşularımızla ilişkilerimizi geliştireceğiz

Abhazya'nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ülkemizi güzel günler beklemektedir. Başlamış olduğumuz maraton uzun bir maraton. Bağımsızlığımızın tanınma süreci, uzun bir süreç. Bizim komşularla geliştireceğimiz ikili ilişkiler önümüzdeki yıl içerisinde gelişecektir. Gelecek yıl Türkiye ile ortak pek çok ekonomik proje gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Bu ekonomik projelerin ardından geliştirilecek sosyal ve kültürel ilişkilerden sonra nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti'nin Abhazya'nın bağımsızlığını tanımasının gerçekleşeceğine inanıyorum. Bunu dile getirdiğimde, bazı insanlar bunun mümkün olmadığı yorumunu yapıyorlar ama birkaç yıl önce de Rusya'nın Abhazya'yı tanımayacağı söyleniyordu. Çeçenistan başta olmak üzere Rusya'nın Kafkasya'daki bazı problemleri dolayısıyla böyle bir şeyin olamayacağı söyleniyordu ama bugünkü gelişmeleri hep beraber görüyoruz. İleriki tarihlerde Türkiye'nin de Kafkasya politikalarının değişeceğine ve nihai olarak tarih boyunca Türklerin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun arkasında olmuş Kafkasların ve onların da bir parçası olan Abhazya'nın bağımsızlığını tanıyacağına inanıyorum.

Şimdiye kadar kaç ülke Abhazya'yı tanıdı?

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Pasifik ada devleti olan Nauru Cumhuriyeti'nin de tanımasıyla birlikte, Abhazya Cumhuriyeti'ni tanıyan ülkelerin sayısı dört oldu. Abhazya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilk tanıyan Rusya Federasyonu oldu; ardından Nikaragua, daha sonra da Venezuela tanıdı.

Nasıl bir süreç sizi bekliyor?

Abhazya'nın komşusu olan diğer devletlerin de tarihine bakarsak tanınma sürecinin gerçekten uzun bir süreç olduğunu görebiliriz. SSCB'nin kurulduğu dönemde de SSCB tanınma meselesini uzun bir süre yaşamıştı. Ama sonunda tanınmak zorunda kalındı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kardeşi KKTC'yi, Azerbaycan, Pakistan gibi ülkelere bile tanıtmak mümkün olmadı. Bir dönem Avrupa'nın sömürgesi olan bazı Arap ülkelerinin tarihlerine baktığımızda çoğunluğunun uzun bir süre tanınmadığını ama zamanla onların da tanındığını görüyoruz. Bunlardan biri de Cezayir'dir. Cezayir, Fransa'dan bağımsızlığını ilan ettiğinde uzun bir dönem Türkiye tarafından da tanınmadı. Hatta bu durum, Arap âleminde uzun bir dönem bir sorun teşkil etti. Ama Cezayir nihayetinde tanındı. Küçücük bildiğimiz Abhazya'mızın kısa dönemde BM içerisindeki dört ülke tarafından tanınmasını da biz dışişlerimizin bir başarısı olarak görüyoruz.

Gelecek yıl önemli gelişmeler yaşanabilir

KKTC ile Abhazya benzetmesine nasıl bakıyorsunuz, Kuzey Kıbrıs'ın yaşadığı süreci Abhazya da yaşar mı, sizce?

Tabii her ülkenin kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi ortamı var. Abhazya'yı Karabağ ile Kıbrıs'la ya da başka bir yerle karşılaştırmak doğru olmaz. Biz de en azından çok eski tarihlerden beri kendi topraklarımızda özgür olarak yaşadık. KKTC ile son dönemlerde ilişkilerimiz son derece iyi. Sizlerin de yakın takip ettiğinizi düşünüyorum; Sayın Talat Abhazya'yı iki kere ziyaret etti. Bu ziyaretlerin ikisi de resmi düzeydeydi. İlk ziyaretinde parlamenterlerimizle ve dışişleri bakanımızla görüştüler. İkinci ziyaretlerinde de ekonomik bir platforma katılmak için gelmişlerdi.

Evet, Kuzey Kıbrıs'la bizim benzer yönlerimiz var. Kıbrıs'ta da bir diaspora meselesi var. Rumların geriye dönüşü, oradaki mal ve arazilerinin geri alınması söz konusu... KKTC'nin Türkiye ile olan ilişkileriyle Abhazya'nın Rusya ile olan ilişkileri arasında birtakım benzerlikler var. Ama benim için oradaki politikaların çok farklı bir yönü var tabii ki. Bildiğiniz gibi şu an Kıbrıs'ta her iki tarafın birleşip ortak bir devlet kurması olasılığından bahsediliyor. Bu bir ihtimaldir. Şu an Kıbrıs'ta her iki tarafın birleşip ortak bir devlet kurması olasılığından bahsediliyor. Bu bir ihtimaldir. Bu birleşme olmadığı takdirde KKTC'nin tanınması konusunda değişik bir politika benimsenmesi söz konusu. Bu koşulda Türkiye de dış politikasını değiştirebilir. Bu durumda Türkiye'nin hem Abhazya ile ilişkileri, özellikle de Rusya ile olan ilişkileri çok önemli olacaktır. Bu açıdan dışişleri heyetimiz, Kuzey Kıbrıs'ı geçenlerde ziyaret etti. Şubat-Mart ayı içerisinde Rus parlamenterlerin de bulunduğu bir heyet Kıbrıs'ı ziyaret edecek. Bölgedeki politikalar her zaman hızlı bir şekilde değişebilir. Bu ihtimallere her zaman hazır olmamız lazım.

Abhazya kendi başına ayakta durabilecek mi?

Kesinlikle. Abhazya 8600 kilometre kare bir toprak üzerine kurulan bir devlet ve 350 bin nüfusa sahiptir. Bu nüfus eğer kendi kendine bırakılırsa ve sadece Türkiye tarafından ambargo kalkarsa, kendi imkânlarımızla ülkemizi kalkındırmamız mümkün.

Abhazya'nın gelir kaynağı nedir?

En başta gelir kaynağımız turizm. Bir ülke düşünün ki, daha sıkıntılı günlerinde bile bir buçuk milyon turist çekebilmiş. Ki bunların çoğunluğunu da Rus turistler oluşturuyor. Turizm, diğer ekonomik alanları da canlandıran bir sektör. Hem turizm potansiyeli açısından, hem bölgenin Rusya pazarına yakınlığı açısından hem de gelişen Rusya-Türkiye ilişkileri arasında bir köprü vazifesi görmesi açısından Abhazya'nın kendi imkânları var. Petrol kaynakları, orman ürünlerimiz, kömür işletmelerimizle Abhazya çok zengin bir potansiyele sahip. Bu potansiyeli hem Türkiye'ye hem Rusya'ya satmak sözkonusu. Bu açıdan Abhazya ekonomisinin çok hızlı bir şekilde kalkındığını beraberce göreceğiz.

Söz turizmden açılmışken, Türk turist Abhazya'ya hangi yolla gidebilir?

Çok girişli çıkışlı vize alınarak Rusya üzerinden gelinebiliyor. Türkiye ile Abhazya arasında direkt uçuş seferleri yok. Turistler genellikle Rusya üzerinden geliyor Abhazya'ya.

Abhazya devlet yapısını oluşturabildi mi?

SSCB'nin dağılması sonrasındaki yeni gelişen sistem, ardından 1991-92 senesinde başlayan Gürcistan'la savaş ve savaştan sonra devam eden ambargo gerçekten Abhazya'nın yakın tarihinin sıkı dönemleriydi. Ama bu dönemde bile Abhazlar hem devlet yapılarını, hem de demokratikleşme sürecinde gerekli olan adımları atmayı ve kurumları kurmayı başarabilmişlerdir. Bugün tüm parlamentosuyla, hükümetiyle ve muhalefetiyle, tüm kurumlarıyla 12 Aralık'ta yapılan seçimle de Abhazya'nın gerçekten doğru yolda olduğunu göstermiştir. 250 bin nüfusluk Abhazya'da halkın yüzde yetmiş üçünün seçimlere katılmış olması, yirmi iki ayrı ülkeden doksan sekiz uluslararası gözlemcilerin de katılımıyla beş başkan adayıyla seçimlere girilmiş olması Abhazya'nın demokratikleşme sürecinde doğru yolda olduğunu göstermektedir.

Güvenlik sorunu anlaşmalarla çözüldü

Güvenlik endişesi taşıyor musunuz?

Rusya bugün Abhazya'nın bir numaralı stratejik ortağıdır. Rusya ile yapılan güvenlik anlaşmalarıyla Abhazya'nın en önemli sorunlarından biri olan güvenlik problemi bugün için çözülmüştür. Güvenlik problemini çözemeyen bir ülkede ne ekonominin yapılanması, ne üretimin kalkınması ne de nüfusun çoğalması gibi problemler çözülebilir. Bu açıdan Abhazlar olarak bizim ilk etapta güvenlik problemini çözmemiz çok önemliydi. Ağustos ayında yaşanan Osetya olaylarında Rusya'nın haklı ve yerinde müdahalesi ve ardından Abhazya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanınması sonrası yapılan anlaşmalarla bugün Abhazya'ya yapılacak en ufak bir saldırı Rusya'ya yapılmış sayılacak ve Rusya'ya müdahale hakkı doğacaktır. Rusya kilit anlaşmalarla Abhazya'nın bağımsızlığını garanti altına almıştır.

Bunun karşılığında Rusya'ya ne verildi?

Bunun karşılığına Abhazya, Rusya'ya topraklarında askeri üs kurma izni vermiştir. Bu askeri üssün açılmasından sonra yapılan anlaşmayla da Abhazya ve Gürcistan sınırı Abhaz ve Rus askerlerle birlikte korunmuştur. Bu anlaşma sadece Abhazya ile Gürcistan sınırı için geçerlidir, Rusya Abhazya sınırı için geçerli değildir. Geçenlerde yaptığımız bir anlaşmayla deniz sınırını da bu anlaşmaya dâhil ettik.

Niçin?

Son dönemlerde Türkiye'den çıkıp Abhazya'ya gelmekte olan ticaret gemilerine Gürcistan'ın müdahalelerinden dolayı bu kararı almak zorunda kaldık. Bu olay Abhazya'nın bütçesine büyük oranda zarar verdiği gibi Türkiye'nin de prestijine zarar vermektedir. Bunun haricinde Rusya ile aramızda yapılması gereken daha çok anlaşma var önümüzde. Çünkü bağımsızlığımızın tanınma kararı Ağustos olayları yüzünden biraz da aceleye geldi. Oysa çifte vatandaşlık anlaşması, ortak gümrük geçişlerinin rahatlatılması ve bankacılık sistemi gibi birçok konuda anlaşma yapılması gerekiyor. Bu anlaşmaların ardından Rusya'dan yatırımcılar gelip ekonomimizin kalkınmasına yardımı olacaktır. Tabii sadece askeri ve politik anlaşmalar değil, Rusya ile beraber takip ettiğimiz bölgenin barış ve istikrarını yakından ilgilendiren ortak bir takım ekonomik projelerimiz de var.

Moskova ile yapmayı planladığınız ortak projeler nelerdir?

Bunlardan bir tanesi havayolunun kullanımı. Rusya'nın güneyinde şu an hem alan olarak, hem altyapı olarak en sağlam havaalanı Sohum bölgesinde bulunmaktadır. Sohum bölgesindeki bu havaalanı, Türkiye'deki yap-işlet-devret modeliyle yirmi seneliğine Rus şirketlerine vererek en kısa zamanda önümüzdeki yaza kadar Moskova- Sohum uçak seferlerini başlatarak hizmete girecektir.

Niçin yap-işlet-devret modeli?

Yeni yapılanan Abhazya ekonomisi şu an gerekli altyapıyı oluşturacak maddi güce sahip değil. Çünkü ülkenin eğitimden sağlık alanına kadar bütün alanlarda yatırıma ihtiyacı var. Bu anlamda dış yatırım olarak Rusya'nın yatırımı önemlidir. Daha da en önemlisi Abhazya henüz birçok ülke tarafından tanınmadığından dolayı Abhazya'nın kendi uçuş kodu bulunmaması. Rus şirketlerine verilen bu yap-işlet-devret sistemiyle Rusya'nın hava kodunu kullanarak Sohum-Moskova seferlerine başlamamız mümkün olacak. Bunun harici demiryolunun Rusya ile ortak kullanımı vardır. 2014 senesinde, Abhazya'nın hemen yanındaki komşu ülkede kış olimpiyatları gerçekleştirilecek ki Rusya buna çok önem vermektedir. Kendi imajlarını dünyaya gösterebilmek için gerçekten üzerine titredikleri bir projedir. Ama bu projede tüm bölgede inşaat sektörü hızlı bir şekilde gelişecektir

Şu anda Gürcistan ile herhangi bir ilişkiniz var mı?

Şu an itibariyle ilişkiler kesik durumda. Gürcistan'la yeniden görüşmelerin başlayabilmesi için iki ülke arasında saldırmazlık paktının imzalanması gerekiyor. Bu anlaşma imzalanmadan ne göçmenlerin Abhazya'ya geri dönüşü ne de diğer sosyal-ekonomik projelerin görüşülmesi mümkün değil.

Kaynak: Milli Gazete

Şamil Basayev ile Abhazya savaşına da katılan Hacerat, o dönemde Türk kamuoyunda Çeçen cihadına yönelik büyük bir sempatinin olduğunu belirterek; “Meydanlar doluyordu, hassasiyet yüksekti. Şimdi Cihad bölgeleri öksüz kaldı” diye konuştu.

 Avrasya Feribotunun kaçırılması olayını gizli kalmış yerlerini Vakit’e anlatan Tekir gemi kaçırmanın da en uygun yol olduğunu söyledi. Tekir; “Bu vesile ile hiçbir masum zarar görmedi. Tüm personel ve yolcular bizim PKK’lı olmadığımızı ve Çeçen cihadına destek vermek için bunu yaptığımızı anlayınca bize destek verdiler. Herkes bizi birer kahraman gibi karşıladı. Bizi teslim alan da, bize ceza veren de teşekkür etti. Polisler, savcılar, hâkimler, halk bize sahip çıktı. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan bile bizi cezaevinde ziyaret etti” diye konuştu.

Röportaj: Mustafa Uzun

Hacerat; “Cumhurbaşkanımız Cevher Dudayev’in mesajı gemide bize ulaştı. Şehit Dudavey bize; ‘Eylem başarıya ulaştı. Erbakan hocayı zor durumda bırakmayın, teslim olun’ dedi. Biz de bunun üzerine teslim olduk” dedi.

Uğur Dündar’ı gemiye alma nedenlerinin onun geldiği helikopteri alıp, kaçmak olduğunu ilk defa bir basın kuruluşuna açıklayan Erdinç Tekir; “Ama Şehit Dudayev’den mesaj gelince vazgeçtik, teslim olduk. Uğur Dündar’dan çektiği kasetleri istedik. Vermeyince de biraz tartakladık” dedi.

3.5 yıl cezaevinde kalan Hacerat; “Şamil, Abhazların yardımına koşmuştu. Kafkas milletleri sözlerinden ve imzalarından döndüler. Bu, Şamil’i kırmıştı. Biz son 5 Cumhurbaşkanımızı şehit verdik ama Cihat asla bitmez” dedi.

Yalnız Kurt Salman Raduyev ve 250 Mücahit, Rus Hava Kuvvetlerine ağır bir darbe vurmuş ve geri çekilirken Pervomayskaya’da kuşatılmışlardı. Bu kuşatmanın kaldırılması ve Çeçen cihadına dünyanın dikkatini çekmek için 9 kişi, Trabzon limanından Avrasya Feribotunu kaçırdılar. Bu olay Türk ve dünya kamuoyunda büyük yer buldu. Gemi, maksat hasıl olduktan sonra İstanbul’da teslim edildi ve eylemciler tutuklandı. İşte bu eylemcilerden Erdinç Tekir (Hacerat) ilk defa konuştu. 3.5 yıl hapis yatan Tekir, Çeçen cihadına ilgisinden beraber savaştığı Şamil Basayev’e, Avrasya Feribotunun gizli kalmış yönlerinden Çeçen cihadının bugününe kadar her şeyi Vakit’e anlattı. Buyrun;

ŞAMİL BASAYEV, HER ZAMAN ORDUNUN EN ÖNÜNDE YÜRÜRDÜ

Çeçen cihadına nasıl katıldınız?

1992’nin yaz ayında Abhazya – Gürcü savaşı başladığı zaman ben esnaftım. Zulümlerden haberdar olunca ben de elbette katkıda bulunmak istedim. Şamil Basayev, bu savaşa katılmıştı. Bana; “ya maddi yardım yapmalısın, ya da silah filan göndermelisin” dediler. Bunun üzerine ben direkt savaşa dahil olma kararı aldım.

Nasıl gittiniz?

Biz o süreçte MGV’deydik. MGV’den gençler bizi dualarla uğurladılar. Biz de Şamil Basayev’in grubuna katıldık.

Şamil Basayev’i yakından tanıdınız. Türkiye’de de Basayev çok sevilir. Bir de sizden dinleyelim. Nasıl biriydi Şamil Basayev?

Çok alçak gönüllü ve kahramandı. Çernobil Nükleer Santralindeki kaza nedeniyle saçlarını kaybetmişti. Sosyalist eğitimle büyüdü. Boris Yeltsin ile birlikte tankların üstüne çıkan ekiptendi. Abhazya’ya 1.000 kişi ile geldi. Çok güzel bir ordusu vardı. Yanında sağlam isimler vardı. Siz de sağ kolu olan Rizvan ile Bakü’de görüşmüşsünüz.

Evet. Peki, Şamil Basayev askerlerine karşı nasıl davranıyordu?

O, kendisini değil hep askerlerini korudu. Askeri keşifleri dahi kendisi yapardı. Zaten bir bacağını da bu keşiflerin birinde kaybetmişti. O komutandı lakin en önde gidip, etrafı gözlerdi.

Yakalanmaz mıydı?

Simsiyah bir giysisi vardı. Tek parçaydı. Onu giyip geceye kendini teslim ederdi. O, özel bir elbiseydi. Gece onunla düşman hatları arasına sızar, eksik yönleri tespit eder ve ertesi gün oralardan saldırırdı. Boş yere askerini tehlikeye atmazdı. Haksızlığa da asla tahammül edemezdi. Kısas’a özel önem verirdi. En yakın dostuna da kısas uygulamaktan hiç çekinmedi. Tüm askerleri ile tek tek ilgilenirdi. Kendisi ilgilenemediği zaman da Rizvan ona yardımcı olurdu. Kin gütmezdi ve esirlere iyi davranırdı. Türkiye’den gelenlerle özellikle ilgilenirdi. Türkiye’yi ve Osmanlı’yı çok severdi. Bizimle sohbet etmek isterdi her zaman.

BASAYEV, ABHAZYA’DA, BOSNA’DA, AZERBAYCAN’DA, ÇEÇENİSTAN’DA VE KEŞMİR’DE CİHAT ETTİ

Abhazya Savaşında neler oldu?

Şamil orada tüm Kafkas Milletlerini birleştirdi. Bu çok önemli. Kuzey Kafkasya Konfederasyonu resmen kuruldu. Tüm milletlerin temsilcileri buna imza attı fakat hiçbiri bu anlaşmaya uymadılar daha sonra. Abhazya savaşı kazandı ve savaş bitti.

İslami bilinç nasıldı?

Maalesef o savaşta çok azdı. Müslümanlar savaşıyordu ama belki 1, 2 kişi ancak namaz kılıyordu. Kimse bilmiyordu ki. İslami bilinç yoktu yani. SSCB yeni dağılmıştı.

Peki, Basayev?

O cihada hiç ara vermedi. Abhazya’dan sonra Azerbaycan’a gitti. Sonra Bosna’da cihada katıldı. Bir ara Keşmir’e gitti. Hiç durmadı.

Siz?

Ben Abhazya savaşında astsubay olarak görev yaptım. Kendim de Abhazyalıyım. Sınır görevindeyken 1994 yılında Rusya – Çeçen savaşı ortaya çıktı. Hemen tabur komutanına; “Çeçenler buraya geldi ve bizi kurtardı. Şimdi sıra bizde” dedim. Komutanım; “Biz gidersek burayı kim koruyacak? Hem Rusya çok güçlü” dedi. Çeçenler bizi kurtarmak için yüzlerce şehit vermişlerdi fakat bizimkiler gitmediler. Ben dayanamadım ve Çeçen cihadına katılmak üzere yola çıktım. Direkt gidilemediği için Türkiye’ye döndüm. Oradan Azerbaycan’a geçtim. Çeçenistan’a giderken bizi sattılar. Ruslara teslim ettiler. Şamil ile birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı buldular. Bizi hücreye attılar. Bir süre hücrede kaldıktan sonra bir şekilde kurtulduk ve Türkiye’ye geri döndük.

AVRASYA FERİBOTUNUN KAÇIRILMA OLAYINDA ŞİFRE “DÜĞÜN VAR”

Türkiye’de ne yaptınız?

Ben, Çeçenistan’a gitme yolları ararken Muhammed Tokcan aradı bir gün. “Düğün var” dedi. Düğün dediği Avrasya Feribotu’nun kaçırılması olayıydı.

Avrasya Feribotu’nu neden kaçırdınız?

Biz, bu eylem ile öncelikli olarak Salman Raduyev’in ekibi üzerindeki kuşatmaya dikkat çekmek istedik. Salman Raduyev, Pervomayskaya’da mevcut olan büyük Rus Hava Birliğine saldırmış ve birliği dağıtmıştı. Geri dönerken bir mevkide sıkıştırıldılar. Sivil halkı da ayırmaksızın Ruslar bu bölgeyi bombalıyordu. Biz, dikkatleri kendi üstümüze çekmek için kaçırma olayını hızlandırdık. Ama asıl amacımız elbette Çeçen cihadını dünya gündemine sokmaktı.

Neden bir gemi kaçırdınız?

Bu en uygun yoldu. Hiçbir masum zarar görmedi. Kimsenin canı yanmadan bu eylemi yaptık ve hamdolsun büyük bir başarı elde ettik.

YOLCULAR VE MÜRETTEBAT BÜYÜK DESTEK VERDİ

Gemiyi nasıl kaçırdınız?

Açıkçası plan program yoktu. Acele ettik. Pazar günü otobüse bindik, pazartesi limana geldik. 9 kişiydik ve benim tanımadığım kişiler de vardı. Önce Kardelen diye bir gemiyi kaçıracaktık, olmadı. Geç kaldık bazı nedenlerden dolayı.

Peki, gemide neler oldu?

Tüm personel ve yolcular bizim PKK’lı olmadığımızı ve Çeçen cihadına destek vermek için bunu yaptığımızı anlayınca bize destek verdiler, yardımcı oldular. O gemide çok samimi bir ortam oluştu. Fotoğraflar filan çektirdik gemidekilerle ve yolcuların da tavsiyesiyle İstanbul’a gitmeye karar verdik.

UĞUR DÜNDAR’I GEMİYE HELİKOPTER KAÇIRMAK İÇİN ALDIK

Uğur Dündar?

Kimse bilmez ve ilk defa burada açıklıyorum. Biz Uğur Dündar’ın helikopter ile gelmesini, helikoptere el koyup, gemiden kaçmak için izin verdik. Eğer liderimiz şehir Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev; “Teslim olun” demeseydi biz o helikopter ile kaçacaktık.

Bilinmeyen bir başka şey de sanırım siz Uğur Dündar’ı tartaklamışsınız?

(Gülerek) Evet. Çektiği kasetleri istedik, vermedi. Biraz tartaklamak zorunda kaldık, çünkü çok kişinin başını yakabilirdi. Gerçi o, kameramanın sırtına bantlayarak bir kaset kaçırdı. Biz bu arada pazarlıklara devam ediyorduk.

Neydi pazarlık konunuz?

Pervomayskaya’da devam eden kuşatmanın kaldırılmasını istiyorduk.

Nasıl teslim oldunuz?

Ali Yandır, Cumhurbaşkanımız Cevher Dudayev’in mesajını getirdi bize. Video kayıt yapılmıştı ve biz sonra bu kaydı internet ortamına aktardık. Şimdi youtube’de var bu kayıt.

DUDAYEV: “ERBAKAN HOCAYI ÜZMEYİN, TESLİM OLUN”

Mesaj neydi?

Dudayev bize eylemin başarıya ulaştığını ve Türk yetkililerine teslim olmamızı söylüyordu. O süreçte iktidarda Erbakan Hoca vardı ve Dudayev; “Erbakan hocayı zor durumda bırakmayın, teslim olun” dedi. Şehit Cumhurbaşkanımız Dudayev bize; “Hocayı üzmeyin, teslim olun. Size çok teşekkür ediyorum” dedi. Biz bunun üzerine teslim olduk.

Emniyet güçleri size nasıl davrandılar?

Çok çok iyi. Herkes bizi birer kahraman gibi karşıladı. Bizi teslim alan da, bize ceza veren de bize teşekkür etti. Polisler, savcılar, hâkimler, halk bize sahip çıktı. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan bile bizi cezaevinde ziyaret etti. Bu bizi müthiş etkiledi. Devlet bize o süreçte sahip çıktı. Halkın büyük desteğini gördük.

Siz içeride ne kadar yattınız?

Biz 9 kişiydik. 8 yıl, 10 ay 20 gün ceza verdiler ama 3.5’ar yıl yatarı vardı. 9 kişiden 5’i hapishaneden kaçtılar. 3 kişi bugün Abdullah Öcalan’ın yattığı İmralı’daydı ve 2’si kaçtı. Biz 4 kişi 3.5’ar yıl yattık. 8 cezaevi değiştirdim. Her gittiğimiz yerde çok iyi karşılandık. Polisler bizi gözleri yaşlı bir şekilde uğurladılar.

9 eylemciden Roki Gitsba, 2007 yılında, Viskhan Abdurrahmanov ise geçtiğimiz günlerde Bakü’de bir mescitte katledildi. Siz endişeli misiniz?

Hayır, asla. Allah her şeyi en iyi bilendir.

CİHAD BÖLGELERİ ŞİMDİ ÖKSÜZ KALDI

Şimdiki durum nasıl?

Tam tersi. O zamanlar hassasiyet vardı. Filistin, Afganistan ve Çeçenistan davasına insanlar gözyaşı döküyorlardı. Beyazıt meydanında kimse yok şimdi. Afganistan’da, Irak’ta yüz binler katlediliyor ama Türkiye’den ses yok. Müslümanlar iktidarla imtihan oluyorlar. Daha önce bunlar olsaydı cihad bölgelerine dualar, gözyaşları, paralar ve insanlar giderdi. Şimdi kimse gitmiyor. Cihad bölgeleri bu dönemde öksüz kaldı.

Çeçenistan şimdi nasıl?

Cihat devam ediyor. Mücahitler söylenilenlerin aksine istedikleri yere ve kişiye operasyon düzenleyebiliyorlar. Şimdi kış geldi, bu nedenle operasyonlar mecburen azaldı lakin cihat devam ediyor. Kadirov’un askerleri ve Ruslar zor durumda. Göz boyuyorlar sadece. Yeni dönemde Rusya içlerine de operasyonlar düzenlenecek. Rus halkı, zalimlere verdiği desteği çekmeli.

ŞAMİL KAFKAS MİLLETLERİNE KIRGIN BİR ŞEKİLDE GİTTİ

Bu arada size neden Hacerat diyorlar?

Abhazya’da yaşayan bir halk kahramanının adıdır Hacerat. Zalim bir prensi öldürür ve sonra dağlara çıkıp zenginden alıp fakire verir. Halk onu çok sever. Ben de Hacerat’ın giydiği başlığı giyerdim cihat esnasında. O Kafkas başlığı dolayısı ile bana bu adı taktılar.

Şamil kırgın mıydı Kafkaslara?

Evet. O Abhazların yardımına koşmuştu. Kafkas milletleri sözlerinden ve imzalarından döndüler. Bu, Şamil’i kırmıştı. Bu nedenle Şamil; “Cihada tek bir Abhazyalı katıldı. O da eşim” derdi. Şamil’in eşi Abhazyalıdır.

Peki, siz?

Biz de Abhazyalıyız fakat Türkiye’den gittik. Çeçenler tüm Kafkas halklarının ihanetine uğradılar ve ben de kırgınım onlara.

ÇEÇEN CİHADINI TÜRKİYE’DE UNUTTURMAK İSTİYORLAR

Türkiye’de Kadirov için bazı imaj çalışmaları yapılıyor…

Evet. Kadirov büyük paralar vererek Türkiye’deki imajını düzeltmeye ve ihanetini saklamaya çalışıyor. Birileri de buna alet oluyorlar. Rusya, Türk kamuoyundaki Çeçen desteğini bitirmek istiyor. Çeçenistan cihadını unutturmaya ve susturmaya çalışıyorlar. Çeçen cihadına en büyük desteğin Türkiye’den geldiğini biliyorlar ve bu desteği bitirmeye çalışıyorlar. Dışarıdaki mültecilerin Çeçen cihadına verdiği desteği de bildikleri için o mültecilerin Çeçenistan’a dönmesini istiyorlar. Dönseler sadece iyi fakat asla cihada katılmışları sağ bırakmıyorlar. Korkuyorlar tekrar kendilerine karşı savaş yapılmasından ve birer bahane ile ortadan kaldırıyorlar. Dönen Mücahitler bir süre sonra ortadan kayboluyor.

İSLAMİ CAMİADAN BİRİLERİ DE BUNA ALET OLUYOR

Buna İslami camiadan da birileri alet oluyor. Bir takım gazetecileri filan oralara götürüp allayıp pulladıkları ortamları gösteriyorlar. Bunları havaalanından alıp, istedikleri yerleri gezdirip geri gönderiyorlar.

Devletlerarası bir takım anlaşmalar gereğince de cihat ve mücahitler harcanmak isteniyor. O milletvekilleri Allah’a bunun hesabını verecekler elbette.

ÜST ÜSTE 5 CUMHURBAŞKANI ŞEHİT OLAN BAŞKA BİR MİLLET VAR MI?

Çeçen cihadı devam edecek mi?

Elbette. Cihat asla bitmez. Biz son 5 Cumhurbaşkanımızı şehit verdik. Böyle bir şey hiç dünya tarihinde oldu mu? Üst üste, meşru ve kabul edilmiş cumhurbaşkanlarımız şehit düştü. İmam Şamil ne demişti; “Çeçenya’da tek taş ve tek adam kalsa da bu cihat devam edecek.” Dudayev de; “Biz 50 yıllık bir savaşa giriyoruz. Ona göre hazırlandık” demişti. Henüz bunun 15 yılı geçti. Daha 35 yıl var ve Rusya bu savaştan bıktı. Bir avuç Çeçen’i aşamadılar. Onlar ve işbirlikçileri daha fazla dayanamazlar.

AVRASYA FERİBOTUNU KAÇIRMA OLAYI NASIL OLMUŞTU?

16 Ocak 1996’da Trabzon’dan Rusyanın Soçi limanına hareket etmekte olan “Avrasya” feribotuna baskın düzenleyen eylemciler, gemideki 33’ü Türk 177 yolcu ve 55 mürettebatı rehin aldı. Grubun lideri Muhammed Tokcan, Rus askerlerinin kuşatması altındaki 250 Çeçen Mücahidi kurtarmak için bu eylemi yaptıklarını açıkladı. Eylemciler 19 Ocak günü saat 12.00de Avrasya feribotunu İstanbul Boğazının Karadeniz çıkışına getirdiler. Burada güvenlik güçleriyle yaptıkları pazarlık sonunda saat 17.00’de teslim oldular. Eylemciler, 7 Mart 1997′de İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 8 yıl 10 ay 20 gün ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Bu arada, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın 12 Şubat 1997′de eylemcileri Kocaeli Ceza ve Tutukevi’ni ziyaret etmesi, kamuoyunda tartışmalara neden oldu.

Kaynak: Vakit, timeturk

Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Kafkasya Bölümü uzmanlarından, tarihçi İrina Babiç’e göre günümüzde Çerkes Dünyası ve “Çerkes Sorunu” ne anlama geliyor?

İrina Babiç, Çerkeslerin yoğun yaşadığı Kafkasya cumhuriyetlerinde on yıl boyunca saha çalışmaları yürüttünüz. Sizce yekpare bir Çerkes Dünyasından, bir Çerkes kültür havzasından söz etmek mümkün mü?

Yekpare bir Çerkes (veya daha doğru ifadeyle ‘Adıge’) Dünyasının mevcudiyeti meselesi, konuyu ele aldığımız bağlam ile doğrudan ilgili. Eğer kültürel bir kavramdan söz ediyorsak, bütün olarak Çerkes gelenekleri, Çerkes görgü kuralları, toplumsal yaşam ve aile yaşantısı, folklor ve ortak tarihi köklerden söz edebiliriz. Fakat Çerkes Dünyasını siyasi bakış açısıyla ele alacak olursak o zaman yekpare bir Çerkes topluluğundan bahsedebilme ihtimali azalır.

Bazı politik figürlerin Çerkesleri tek bir sosyo-politik harekette, ortak amaçlarla, öncelikli olarak da Çerkes Soykırımının tanınması üzerinden birleştirme çabasına rağmen, Çerkes halklarının her birinin, kendi cumhuriyetleri Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey ile Krasnodar Kray’ın bir bölümünde (Kıyı Boyunda Şapsığların yaşadığı yerler) kendilerine özgü politik, kültürel, sosyal, dini yaşamları var.

Mesela 1990’lı yılların başında Kabardey-Balkar’da, yerel güçlerin başlattığı güçlü bir Kabardey [Çerkes] ulusal hareketi ve ona karşılık Balkar ulusal hareketi ortaya çıktı. Bu konu “Kabardey-Balkar’da Etno-politik Durum” adlı kitabımda ayrıntılı şekilde anlatılıyor (1994). Kabardey liderler bağımsız Kabardey devletinin kurulması, Balkarlar ise Balkarya devletinin kurulması isteklerini ilan etti. 90’lı yıllar siyasi tarihinin bize gösterdiği şey, bu sürece Adıgey ve Karaçay-Çerkes’teki Çerkes sivil hareketlerinin herhangi bir reaksiyon göstermediği. Bu dönemde onlar kendi süreçlerini yaşadı. O yıllarda herhangi bir Çerkes birliğinden söz etmek mümkün değildi. Şunu da belirteyim ki, Çerkes Soykırımı konusu ilk olarak Kabardey liderlerin etkisiyle 90’lı yılların başında gündeme getirildi. Ama o yıllarda Çerkes tarihinin dönüm noktalarından biri olan soykırımın tanınması ile birleşik Çerkes devletinin kurulması birbirine bağlı konular olarak hiç düşünülmedi.

Çerkes birliği fikri ancak son on yılda, Çerkes Soykırımının doğurduğu problemlerinin politize edilmesi girişimleriyle ortaya çıktı. Ancak Çerkes yönetimi üç cumhuriyetin vatandaşlarını tek bir sivil harekette birleştirmeyi başaramadı. Her bir cumhuriyeti hala kendilerine has etno-politik atmosferi şekillendiriyor.

Ortalama Çerkes için “Çerkes Sorunu” diye adlandırılan şey ne kadar önemli?

Ortalama Çerkes için Çerkes Sorunu, siyasi liderlerinin anlattığı şekliyle bir önem taşımıyor. Bu arada, günümüz Çerkes toplumunda 19. yüzyılda yaşananların etkisi hala güçlü. Bu etkiler sebebiyle Çerkesler, etnik, dilsel ve psikolojik bağlamda kurban hissiyle yaşıyorlar. Bu ise Çerkeslerin Ruslarla, Rus devletiyle, politikasıyla ve kültürüyle ilişkilerine etki ediyor.

Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz. Örneğin, şu anda Adıgey’de Suriye’den gelen Çerkes mülteciler yaşıyor. Aynı zamanda Ukrayna’dan da mülteciler geldi. Çerkes vatandaşlar devletin Ukraynalı mültecilere, çalışanların maaşlarından yapılan zorunlu kesintilere varıncaya kadar yardım ettiğini, Suriye’den gelen Çerkeslere ise en temel yardımların bile yapılmadığını görüyorlar. Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz.

2014 Olimpiyatları öncesindeki ciddi ivme kaybından sonra Çerkes Sorununun birkaç politik figürün saplantılı hayali olmaktan başka bir akis yaratmadığına dair kuvvetli bir izlenim oluştu. Buna katılıyor musunuz, yoksa bu konu hala Rusya’da bir karışıklık çıkartacak kadar güçlü mü? Ya da en azından kayda değer bir propaganda malzemesi olabilir mi?

Radikal siyasetçiler tarafından gelecekte propaganda malzemesi yapılabilir. Ama Olimpiyatlar geride kaldığına ve bu benzer bir sebep daha bulunamayacağına göre Rusya siyasetinde zorlayıcı bir etki yapamayacaktır. Bununla birlikte tekrar altını çizmek istiyorum, Rusya’nın Kafkasya’daki faaliyetleri hala Çerkeslerin zihnindeki Rusya algısına etki ediyor. Bu algının nasıl değiştirilebileceği üzerinde çalışılması gerek.

Çerkesler, Kafkasya’nın genel manzarasını gözlerimizin önünde değiştiren kitle kültürü ve modern politik kültüre karşı ayakta durabilir mi?

Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. Çerkesler de Kafkasya’daki diğer halklar gibi son 20-30 yıldır güçlü bir globalleşme sürecine maruz kalıyor. Bu globalleşme süreci son 15 yıldır kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Tereddütsüz, bir Çerkes kimliği krizinden söz edilebilir. 18 Mayıs’ta Rusya Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde kültür bilimleri alanında bir doktora tezi savunuldu. Yazarı Alim Ahmedov bu krizin temellerini ayrıntılı bir şekilde analiz etmiş. Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. İnsanlar nasıl yaşayacağını, çocuklarını nasıl eğiteceğini bilmiyor.

Kafkasya’nın diğer bölgelerindeki toplumsal hareketlerin merkezinde İslam yer alıyor. Fakat Çerkeslerde hakim faktör hala milliyet. Bu durumu, hem bölgenin kendi gelişimi hem de Rusya’nın bölgedeki çıkarları bağlamında nasıl değerlendirebiliriz? İleride radikal İslam’a doğru bir evrilme görebilecek miyiz?

Çerkesler arasında yaşanan etnik kimlik krizi bağlamında zamanla din faktörünün gücü arttı. Belirli bir dönemde İslam Kuzey Batı ve Merkezi Kafkasya’da hakim olmayı başardı, ancak sadece gençler arasında. Orta yaşlı ve yaşlı neslin çoğu genç İslami liderlerin sunduğu İslam’ı kabul etmedi.

Sonuç olarak Çerkesler hem milli hem İslami değerlerin dışında kaldılar. Böylece, “bundan sonra nasıl yaşanacak” sorusu ortaya çıktı. Globalleşme süreci, entelektüeller arasında etnik ve İslami bağlardan bağımsız evrensel insani değerlerin ve sivil toplum fikrinin yayılmasına sebebiyet verdi.

Size göre gençleri radikallerin safına çeken nedir?

Gençleri İslam’a çeken birçok sebep var. Bunlardan en önemlisi, başka bir maneviyat kaynağının olmaması. Maneviyat olmadan toplum fonksiyonel olamaz. Gençler İslam’da güven duygusunu buluyor.

Geleneksel İslam’ın ve Ortodoks Kilisesi’nin radikalleşmesi nasıl önlenebilir? Bu alanda ya da başka sorunlarla ilgili ortak çalışmaları mümkün mü?

Kafkasya’daki geleneksel İslam ve Ortodoks Kilisesi kendi tebliğ çalışmalarını yürütüyor. Ama bence, bir yığın sebepten ötürü onların yeni bir manevi temel oluşturmaları pek mümkün değil.

“Khabzizm” kısaca ne demektir? Toplumsal düşüncenin önemli bir parçası mı, yoksa entelektüellerin oyuncağı mı? Çerkesler arasında neo-pagan faktörün kayda değer bir yeri var mı?

Khabzizm ifadesinin bir taraftan politikacılar, diğer taraftan da Kafkasya halklarını yeterince tanımayan araştırmacılar tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu bir entelektüel oyuncağı, toplumsal düşüncenin bir kutbu değil.

Kabardey ulusal hareketi son 25 yıldır Çerkes adetlerinin canlandırılması konusunu şişiriyor. Tüm okullarda seçmeli olarak Çerkes örf ve adetleri dersleri okutuluyor. Bu adetlerin çok büyük bir kısmı arkaik, modern toplumda yaşaması mümkün değil. Bu yüzden abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, Çerkes liderlerin, var olmayan Çerkes birliğini pazarlamasıyla aynı şey. Bence neo-paganizm söz konusu değil. Sadece bu doğrultuda bir mit oluşturma çabası var.

Belki de kimlik krizinden çıkışın yolu dindarlıktadır. Zira din yaşamın tüm sorularına cevap veriyor. Bu arada, son aylarda Kafkasya’da bağnaz kesimlerin giderek aktif hale gelmesini neye bağlıyorsunuz?

Din ve dini değerlerin (İslam ve Ortodoksluk) temsiliyeti, Kafkasya’da maalesef oldukça zayıf. Bu yüzden Çerkes toplumunda (aslında bütün Rusya’da) farklı dini akımların rolü sürekli artıyor. Ortodoksluk dışı Hıristiyan akımlara sadece Ruslar değil Çerkesler de katılıyor.

Şahsen Maykop’taki Baptist Kilisesi cemaatine bağlı bir Çerkes ailesi ile röportaj yaptım. Çerkeslerin günlük yaşamının baş köşesinde tek bir şey var. O da bu tür kilise cemaatlerinin sahip olduğu ruhsal ‘konfor’. Modern dünyada bir çok insan kendini kötü hissediyor. Bu tür dini toplulukların üyesi olarak onlar ruhen iyileşiyorlar. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor, onu ‘yenmek’ kesinlikle mümkün değil.

Bu akımların etkisini zayıflatmak için, kişilerin huzuru sadece kendi cami veya kiliselerinde bulabilmesi sağlamalı, bu ise kolay değil. Bunun için farklı akımlarla mücadelede alanıyla sınırlı kalmayıp, Kafkasya’nın her alanda desteklenmesi konusunda ortak bir İslam-Ortodoksluk gayreti gerekiyor. Aziz Afon manastırının bilge başrahibinin dediği gibi: “insanların manevi yardıma ihtiyacı, şu anda bizim verebileceğimizden fazla”.

 

Kaynak: Kafkasya Jeopolitik Kulübü
Hazırlayan: Yana Amelina
Çeviri: Ajans Kafkas

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Yeni Zelanda’da yaşanan terör saldırısını şiddetle kınıyoruz. https://t.co/ZDhFNByiUK
RT @Cerkesya: https://t.co/0Lzg3J3EIN
RT @dergi_mizage: ” Barıştan savaşa geçme süreci çok zordu, ama gerçeği söylemek gerekirse, savaştan barışa geçme süreci çok çok daha zordu…
@hayatitekin55 @iyiparti55 @iyipartisim @SamsunCerkes Özür mü, yanlış anlaşılma mı?
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı