Dünya üzerinde beş bin ulus yaşıyor.

Her millet kendisine uygun bir kıyafet geliştirmiş durumda.

Evet, bu gün pek çok milleti giydikleri kıyafetlerden ayırt etmek mümkün değil.

Fakat insan yaşamında önemli dönüm noktası olan olaylarda milli kıyafetin kullanılmasının güzel bir tutanak olduğunu düşünenlerin sayısı da çok.


Son yarım asırda Çerkes milli kıyafeti Çerkes yaşantısında ayrıntılı bir yer tutmaya başladı.

Milli kıyafetler, çok ulusun yaşadığı Rusyada, insanların sadece düğünlerde değil, milli etkinliklerde, resmi bayram ve özel günlerde giydikleri milliyet belirteci, milli uyum aracı oldu.

Adıge Cumhuriyeti bu konuda köklü bir çalışma yaptı.

Toplumsal hareket 'Adıge Xase'sinin akıl etmesi ile bir kaç yıldır Çerkes Milli Kıyafeti Günü kutlanıyor.

2014 yılında, Çerkeslerin yaşamında önemli bir nokta olacak şekilde Adıge Cumhuriyeti Başı Thakuşıne Aslan'ın tüm cumhuriyet genelinde 'Çerkes Milli Kıyafeti gününün' her yıl kutlanmasına dair kararnamesini Adıge Cumhuriyeti Parlementosu da kabul etti.

Yukarıda değindiğimiz gibi kendi milli kıyafetlerini kullananlar sadece Çerkesler değil.

Rusyayı ele alacak olursak bu ülkede 800'den fazla milletin temsilcisi yaşıyor.

Adıge Cumhuriyetinde ise 105 milletin temsilcisi var.

Çağımız çerkeslerinin, günümüzde, dünya üzerindeki yaşama şekillerini, tarih içerisinde kat ettikleri yolu, başlarından geçenleri göz önüne alacak olursak her yıl ‘Çerkes milli kıyafeti gününün’ kutlanıyor olmasının gerçek değerini anlayabiliriz.

2010 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya'da 713 727 çerkes yaşıyor.

Dünyanın diğer ülkelerinde başka milletlerin arasında dağınık olarak yaşayan Çerkeslerin umutlandıkları, kıymet verdikleri, vatanında yaşayan çerkesler.

Çerkes milli kıyafetinin tarih içerisinde aldığı yolu gösteren şeylerden birisi de arkeolojik buluntular.

Bu konuda en büyük dayanak ise 1896 yılında N.İ Veselovske'nin Şıthale (ÇN. Beleroçensk) höyüklerinde yaptığı kazılarda bulunan nesneler.

Şıthale höyükleri XIV - XV. yüzyıla aitler.

Çerkesleri diğer milletlerden farklı kılan, ulusun kendisinin de yüreğinin hızlı atmasını sağlayan, dünyanın her yanında yaşayan çerkesleri birbirlerine yaklaştıran, grup grup başka ülkelerde yaşayan Çerkesleri birbirlerine bağlayan şeylerden birisi çerkes milli kıyafetidir.

Yılın belirli bir gününde dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Çerkeslerin, milli kıyafetlerini giyerek meydanlara çıkacağını da göz önüne alacak olursak, Çerkes kıyafet gününün dünyayı güzelleştiren, milletler arasındaki anlaşı-hoşgörüyü pekiştiren bir gün olacağına inanıyoruz.

Bütün milli kıyafetler, o milletin tarih içerisinde izlediği yolun ürünü olarak ortaya çıktı.

Belirtmemiz gereken şeylerden birisi ise orta çağlarda Çerkeslerin hristiyan dinine uygun olarak cenazelerini tabut içerisinde, onlara en güzel kıyafetleri giydirerek defnediyor olduklarıdır.

Bu sayede 600 - 700 yıl öncesinde de Çerkes bayanlarının kıyafetlerinin bildiğimiz saye (çerkes bayan üst kıyafeti) gibi önü açık olduğudur.

 


Bu mezarlardan çıkartılan üzerinde iğnedenlikler olan gümüş kemerlerin işlenişi, taşıdıkları modellerden XIX. yüzyılda kullanılanlarının prototipleri olduğunu görüyoruz.

Şıthale mezar-höyüklerinden çıkartılan bayan sayesinin ne renklerde olduğunu da biliyoruz.

O tarihlerdeki Çerkes bayan sayelerinde vişne çürüğü, mavi, (kır) yeşili ve sarı renklerden hoşlanıldığını görüyoruz.

Dünyanın değişken olması gibi gerek erkek, gerek kadın kıyafetlerinin de değiştiğini-geliştiğini biliyoruz.

Fakat kıyafette değişmeyen şey ‘insanı güzelleştirmesi’ amacını da taşıyor olmasıdır.

Çerkes bayanının güzelliği için aranan normlara kıyafeti de uyumluydu.

Kızlar ince belli, dal gibi olmalıydılar.

Erkekler ise ince belli, taraklı-kaba ayaklara sahip olmayan, diri bedenli olmalıydı, kıyafetleri de onlara uygundu.

Devirlere göre bayan elbisesini ele alacak olursak bir kaç yüzyılda belirgin değişikliklere uğradılar.

Sadece milli kıyafetler olmadan, tüm giysiler ile alakalı çıkarsama yapacak olursak, kıyafetlerin iki husus üzerine işlendiğini görürürüz.

Milli kıyafetler de bu iki husus üzerine şekillenmiştir.

Birincisi; insanın görüntüsündeki eksiklikleri örtmek gizlemek.

İkinci tür kıyafet şekli ise insanın bedeninin vücudunun güzelliklerinin altını çizerek daha görünür kılmaktır.

Çerkes milli kıyafeti daha ziyadesi ile ikinci türe hizmet eder.

İnsanın bedeninin muntazamlığı, yüzünün güzelliğine dikkat çeker fark edilmesine aracı olur.

Çerkes milli kıyafeti sadece milletin güzelliğini ön plana çıkarmakla da yetinmez.

Güzellik kıstası olarak ele alınan şeylere bedenin de uymasını sağlamayı amaçlar.

Örneğin шъохътан - şohtan (ÇN. eskiden bayanların kullandığı korse)yi ele alacak olursak, bunun farklı bir amacı da vardı, genç kızlığa yaklaşmış olan kız çocuklarına sahtiyandan yapılmış ipek astarlı şohtan giydirilirdi. Bunun içerisinde beden, ince belli bir hal alıyordu.

Kızların mütenasip ayak yapısına sahip olmaları için giydikleri sahtiyandan yapılmış yuvarlak muntazam burunlu ayakkabıların faydası geliyordu.

Çerkesler sadece bayanların değil erkeklerinde taraklı- büyük ayaklı olmalarından hoşlanmazlardı.

Bunda sadece estetik kaygılar da taşımazlardı.

Çerkes erkeği at sırtında süvari idi, yayan yol kat etmezdi.

Bu yüzden erkeğin (маистэ зэтелъ) ayakkabı takımı - yumuşak deriden meshi, deri tozluğu (tley), yuvarlak burunlu deri ayakkabısı- bu amacı da taşırdı.

Çerkes bayan kıyafeti eski zamanlardan itibaren beş öğeden oluşuyordu; шъохътан- şohtan deri korse, джэнэ кIакIу - kısa gömlek, джэнэ Iэгъопэ кIыхьэ - uzun kollu gömlek, кIэкI- ç'eç' kısa - küçük, üst kıyafeti olan sayenin altına giyilen, sayenin önündeki açık kısmı kapatan gümüş düğme takımları işlenmiş giysi, сае- saye bayan uzun üst kıyafeti.

Örneğin önceleri ç'eç', sayenin altına giydikleri önü gümüş düğmelerle kapalı bir giysiyken daha sonraları ise saye giyilmeden de insan içine çıkılabilecek kısa elbise halini aldı.

Bu yüzden daha önceleri ç'eç'ın üzerinde yer alan gümüş düğme takımları ayrı bir takım halinde saye ile de, ç'eç' ile de giyilebilir hale dönüştü.

Günümüzde Adıge Cumhuriyeti milli müzesinde, bu şekilde, artık üzerlerindeki düğme takımları düğme olma mahiyetini kaybetmiş, güzel gözükmesi için yapılmış olan, her sayenin altına geçirilebilecek ç'eç'leri görebilirsiniz.

Erkek kyafeti de belli normlara uygun dikiliyordu. джэнэ чIэгъчIэлъ-cene çağçetl (gömlek altı iç çamaşırı), джэнэ кIыIутелъ düğmeli gömlek, къэптан kaftan, цый - tsıy (çn. Çerkeska - üzerine hazırlar dikilmiş erkek üst giysisi), кIакIо - yamçı.

Eskiden tsıyenin altına ашъо джанэ - afo cane ( çn. Çelik halkalarla örülmüş zırh) de giyerlerdi.

Afo cane XVIII -XIX. yüzyıllara kadar, ateşli silahların iyice yaygınlaşmasına kadar kullanıldı.

Erkek kıyafetinde önemli olan giysilerden birisi de yamçı idi.

Özellikle akıncı (зекIо кIорэр) ve savaşçılar (дзэлI) için bu kıyafet çok kolaylık sağlardı.

Çerkes erkek ve bayan kıyafetleri tarihin getirdiği şartlar gereği, bir şekilde Kafkasyada milliyetlerinin şekillendiği antik İran kökenli, hint avrupa dil ailesinden bir dile sahip olan Asetinler, Türkçe dil ailesinden bir dile sahip olan Balkar, Karaçay, Nogaylar tarafından da kullanılır oldu.

Çerkes erkek milli kıyafeti ise Kafkasyadaki milletlerin, antik Kafkas milletlerinden Gürcü ve Ermenilerden tutun yakın bir zamanda Kafkasyaya yerleşmiş olan Kazaklara kadar pek çok milletce benimsendi.

Çerkes bayan kıyafeti Çerkesya dışında Osetya, İnguşetya ve Çeçenistanda da yayıldı, eski Kafkas milletlerinin bayanlarının hoşlarına giden kıyafet oldu.

Çerkes bayan kıyafeti henüz Dağıstanda iyice yayılamadı.

Bunun sebebi ise tarihi kökenlere sahip başka bir dünya bakış açısı.

PS; Fotoğraflar internetten çevirmence temin edilmiştir.

VUNERIKO Mir
Özet çeviri; AÇUMIJ Hilmi
AdıgeMakh 26 Eylül 2014

Çok eski dönemlerden gelen ve Adıgelerin yeryüzüne ayak basmaları ile birlikte oluşan çok sayıda karakteristik ve örnek gelenek ulusumuz tarafından geliştirildi ve günümüze getirildi. 

Konut inşası, ağaç dikimi, aile kurma, çocuk büyütme ve bütün bunları kuşatacak biçimde geleneklerimiz olan imece; eve girme, konuk karşılama, beşik bağlama, çocuğu yürütme, mutluluk kutlaması olarak Adıge cegusu/gegusu. Bütün bunlara bağlı olarak toplumsal ilişkiler ve davranış biçimleri, kuralları, derlenmek istenirse hepsi, ancak çok büyük, çok kocaman bir cilde zor sığar.

Bu gibi konularda bilim insanları ve etnograflar çok sayıda çalışmalar ortaya koydular. Gençlerimiz bu tür çalışmaları inceleyecek olurlarsa, Adıge cegumuz (eğlentilerimiz, sevincimiz) ve Adıge geleneğimiz yozlaşmayacaktır. Yine şükür, Adıge kıyafetimiz, kadın giysisi (say) ve uzun erkek ceketi (śıy), her ikisi de yadırganmayacak biçimde, görende bebek gibi çekiciliği yaratan giysilerimiz var (yabancılar da bundan etkileniyorlar), gençlerimiz bu güzel giysileri “bize ait” diyerek gururla giyiniyorlar. 

Büyük yazarın “Adıge giysisi” (Adıǵe śıy) bestesinde (şarkısında) söylediği gibi, bu elbise Adıge ulusu adına dikilmiş olsa da, Kafkasya’daki diğer tüm uluslar tarafından da benimsenmiş durumda. Buna benzer bir biçimde kadınlarımızın giysisi “say” da (entari), erkek giysisi ”śıy” (ceket) gibi göz alıcı. Çirkin değil, hepsi güzel. 

Çok eski dönemlerden beri Adıgelerin toplumsal yapısını sağlamlaştıran şey, belirli bir değeri, acıyı ve sevinci paylaşma ve dayanışma ruhunun olmasıdır. Eskiden Adıgelerde zeki, önder (gubzığe) insan sayısı çoktu, tek bir sözcükle halkı yönlendirebiliyorlardı. “İki isen teksin, tek isen yok sayılırsın” (Vıţume vız, vızıme vışımıe ṕaĺ) diyor eski bir Adıge sözü. Bu söz dayanışmanın, birbirini kollamanın önemini vurguluyor. Bir başka atasözümüz de ona yakın: “Demirden kalesi olan demirden iğneye gereksinim duyar” (Ğuć kale zieri ğuć maste şeće), derin ve eğitici bir anlam içerir bu söz de. Gereğinden fazlasıyla, çok malın olsa bile, kendin gibi bir kişiye gereksinim duyacağını bilmelisin diyor bu hatırlatma.

Adıge sözlü anlatılarının zenginliği, eski Adıgelerin bilgeliğinin ulaştığı düzeyi, yaşamı derinlemesine kavramış olduklarını kanıtlıyor. “Bulunmayan, olanaksız olan şey verilmez” (Amığot atıjırep) deyimi de çok şeyi içeriyor: aç gözlü olmamayı, gönlünden koparıp vermeyi, kendini başkaları ile karşılaştırmayı ve başkalarının yerine koymayı içerir; başka bir anlatımla, doğruluğun, içtenliğin her zaman iyi bir özellik olduğu; bu özellikleri taşıyan kişinin iyilik ile karşılanacağı anlatılmak isteniyor. 

Susuzluktan dudağı çatlamış birine bir tas su uzatan, yeni adım atmaya başlamış bebenin başını okşayan, kocamış yaşlılara yiyecek götüren, kötülükten kaçınıp kalbini iyiliğe açan kişi mutlu kişidir. İyilik denen şey biz Adıgelerin iliklerine değin işlemiş bulunuyor. Bu özelliğe kavuşmuş olmak, temiz duygular ve merhamet duygusu sahibi olmak demektir. Ulusun bir beğenisi, güçlü bir geleneği de konuk karşılama üzerinedir. Sana güvenerek kapını çalan birini güler yüzle karşılamak, onu ağırlamak ve onun için yorulmayı üstlenmek Adıgelerde önde gelen bir özelliktir, Adıgeler konuğu severler. Konuğu evde en güvenli, en korunaklı odaya alırlardı. Konuk ağırlama sürecinde, ilkin sofra kurulur, sonra yatağını serilir, dinlenmesi ve korunması için gereken özen gösterilirdi.

Konuk Adıgeler için her şeyden önce gelirdi. “Konuğa değer ver, iyi insana saygı göster” (Haćer ğaře, ṡıfıřır ĺıte/ ХьакIэр гъашIо, цIыфышIур лъытэ) derlerdi. “İyi insanın konuğu eksik olmaz” (ṡıfıř haće şıćerep/ ЦIыфышIу хьакIэ щыкIэрэп), “Azığın azı konuğa sunulmaz” (Us maćer haćem yicağu/ Iус макIэр хьакIэм иджагъу) deyimleri konuk ağırlamanın önemini anlatır. Ancak konuk için en anlamlı olan yön, karşılanış biçimidir, herkesin tavrı yüzünden belli olur. (Sana hayvan kesilmesinden önce güleryüzle karşılanman daha önemlidir/ Цу къыпфаукIын нахьи къыпфэчэфхэу къыппэгъокIыхэмэ нахьышIу) dememişler boşuna. 

Konuğun da uyması gereken sorumlulukları vardır: Düzgün davranması ve konuşması, aklı başında hareket etmesi gerekir, gittin, gördün ve kaldın, kalkmasını da bilmelisin. Eskiden yaşamın dayattığı zorluklar içinde insanlar birbirlerini daha iyi anlar, ağırlar, birbirlerine daha fazla önem verirlerdi, bu da bir moral kaynağı ve bir dayanışma yolu sağlardı. Üzülsek de, günümüzde, gündelik uğraş ve koşuşturmalar içinde kişiler ulusal gelenek ve görenekleri, güzel ilişkileri gereğince yerine getiremiyorlar. Yine de “şükredelim”, gelenek ve göreneklerimiz yüzyılları geride bırakıp günümüze gelmeyi başardılar. Hâlâ bir dayanışma ruhumuz var, muhtaç olana yardım eli uzatıyoruz, acıma duygumuz hâlâ güçlü, hiç tanımadığımız kişilerin elinden tutup acısını ve yükünü paylaşmaya hazır durumdayız; dünyaya gözünü açan bebekleri gördükçe sevinç duyuyoruz, her şeye karşın hâlâ Adıge olarak yaşamımızı sürdürüyoruz. Ancak kayıplarımız olmadığını, zengin birikimimizden eksilmeler olmadığını söyleyemeyiz, doğru da olmaz bu. 

Gençlerimiz birbirleriyle evleniyor, yaşamlarını birleştiriyorlar. İyi ve uyumlu bir yaşam sürdürmelerini, mutluluk içinde yaşamalarını Tanrıdan diliyoruz. Bu gençler için Adıge düğünleri yapılıyor, tabii biraz değiştirilmiş, biraz modernleştirilmiş biçimde. Evlenen kişiler, sanki bir aileleri, bir soy bağları (łako) kalmamış gibi (işin kolayına kaçarak) bu son 15 yıldır düğünleri (Rus düğünleri gibi), yüksek ücretler ödeyerek restoran, kafe ve otel gibi yerleri altı yedi saat süreliğine kiralayarak o gibi yerlerde yapıyorlar. Ancak, düşünürsek, bu sevincin kapsamı içinde akraba-yakınlık ilişkileri, birbirini sayma, birbirine saygı, birbirini kollama-yardımlaşma gibi güzel özellikler, geleneğimizin öngördüğü değerler yeterince yerine getirilemiyor. Büyük bir tarihsel temeli olan Adıge cegusunu kendi kendimize çirkinleştiriyor, sırdanlaştırıyoruz. Başka yolu yokmuş gibi – gün boyunca hayırlamak için beklediğimiz şeyi dar bir saate “sıkıştırıyoruz” – sevincimizi paylaşmak isteyenler de yeterince yanımıza gelmiyorlar, yeterince ceguya katılmıyorlar, asıl ortalıkta gözükmesi gerekenlerse görünmüyorlar. 

Adıge saygınlığı, gururu Adıge cegusunda artık ortaya konamıyor. Bilge kişiler, birbirlerine soru soran, araştıran ve büyüklere danışma gibi özelliklerimiz de kalmamış. Düğün ya da cegu (hayır) sahibinin, soy ailesinin haberlerinin ileticisi, Adıge kutlama bayrağı yerine geçen dizilmiş fındık kolyelerle sarınmış, Adıge işlemeleri ve resimleri taşıyan bayraklar düğün evinin üzerinde artık dalgalandırılmıyor. Zaten kentli nüfusun çoğu çok katlı apartmanlarda barınıyor, bu durumda bunları nereye asabilirsin ki? Ancak, yine de Allaha şükür diyelim, kökü köye uzanmayan tek kişimiz bile yok. Kendi büyük baba ya da büyük annesinin geniş bahçesinde, avlusunda büyük bir cegu (düğün eğlencesi) yapmak o kadar mı zor, o kadar mı bayağı?!

Bunların hepsini bir yana atıp koştuğun yeri, kimin peşinden koştuğunu bilmeden, akla uygun bir gerekçe de olmadan, özelliklerimize uymayan biçimde, yaşlısı genci aynı masada (Adıgelerde hiçbir zaman yaşlı ile genç aynı masaya oturmazdı) yiyip içiyor; cegu kurallarının böylesine yozlaştırılmış olmasını doğru bulmuyorum. Görenin üzerinde yeterli izlenim bırakacak Adıge cegusunu “değiştirmemeyi” herkes için büyük bir görev olarak görüyorum. Özenle koruduğun şeydir eninde sonunda seni sevindirecek olanı. Gelenek ve göreneklerimizi, toplumsal özelliklerimizi ulusumuza yaraşır bir biçimde yaşatmak, onlara gereken değeri vermek durumundayız, çünkü onların bir eşi ve benzeri yoktur. 


Mamırıko Nuriyet , Adıge mak, 9 Şubat 2016
Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız
Cherkessia.net, 14 Şubat 2015

Aydın O.Erkan “Tarih Boyunca Kafkasya-Çivi Yazıları-1999” adlı eserinin önsözünde şöyle yazmaktadır: - “ İnsanoğlu gerçeği tam olarak belki de hiçbir zaman öğrenemeyecektir, fakat nereden bakarsanız bakın karşınıza “Kaf Dağı” çıkar. Peki bu Kaf Dağı konusunda kimler neler yazmış? Ne gibi inceleme ve araştırmalar yapılmış? İşte bunları bu kitapta bulacaksınız. Biz bu kitapta, bu konuda sadece yabancıların eserlerini ele aldık, çünkü, bir ülke ve halkının en tarafsız ve gerçek yüzü doğaldır ki yabancıların görüş ve izlenimleriyle yansıtılabilir. Bu yorumlarda yanlışlık ve taraflılık da olabilir, fakat hiç değilse övünme ve duygusallıktan uzaktır. ... Gerçeği öğrenmek için en doğru yöntem araştırmadır. Bunun için de geçmişten günümüze kadar uzanan anıları, belgeleri ve eserleri bilmek gerekir. Özellikle Kuzey Kafkasya halklarının yakın geçmişe kadar yazılı belgeleri olmadığından, onlar konusunda başvurulacak eserler tamamen yabancı kaynaklıdır. - “... Kafkasya konusunda bir bibliyografi, küçük bir ansiklopedi ve bilgi rehberi olarak kullanılabilecek bu eserin, konuyla ilgili olsun veya olmasın bir çok aydın kişinin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.” - “Kafkasya gerçeğini bilmeyenler, insanlık tarihini de doğru olarak değerlendiremez.”

Eserinin ön sözünden alıntılar yaptığımız Aydın O. Erkan “milattan önceki” yıllardan, eserini yazdığı 1998 yılına kadar, bölgeye değişik sebepler ile gitmiş 250’ye yakın kişinin eserleri ve bunların içeriği hakkında bilgi vermekte, bu kişilerin bölge ve insanları hakkındaki düşüncelerinden alıntıları da kaynak belirterek yazmaktadır. Eserinin birinci bölümünde “milattan önceki yıllardan 18. yüzyıl sonuna kadar”, ikinci bölümünde 19. yüzyıl ve üçüncü bölümünde de 20. yüzyıla ait eserler yer almaktadır. Aydın O. Erkan’ın kendi yorumları ve eserlerinden bahsettiği kimselerin eserlerinden konumuza ışık tutabilecek bazı alıntılar şunlardır: Heredot (MÖ 450- 2104): Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.

Kafkasya ile ilgili ilk efsanelerden biri eski yunanlıların Argonot Destanı’dır. Bu bir halk efsanesidir ve yazarı belli değildir. Yaklaşık olarak MÖ. 850 yıllarında yaşadığı tahmin edilen Yunanlı destan yazarı Homeros bunlardan bahseder. Kolhis efsanesi ’de denilen bu efsaneden sonra tarihte ilk kez Kafkasya’dan ve halklarından MÖ. 5. yüzyılda yaşayan Halikarnaslı seyyah ve tarihçi Heredot söz eder. ...Heredot Kafkasya kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm-bölüm bu konuları ele alır. Heredot’a göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. İnsanlığın ilk tarihçisi ve öykü yazarı kabul edilen bu ünlü kişi, o zamanlar İskitya veya Sarmatya diye anılan Kafkasya’yı, Euksinos diye anılan Karadeniz kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm bölüm bu konuları ele alır. Ona göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya’da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. Zaten o zamanlar da, yaygın olan efsanelere göre, Kafkasya bilinen dünyanın sonu sayılan bir masal ülkesidir. Kaf Dağı masalları tüm dünyaya yayılmıştır.’’Sarp dağlarında altınları koruyan ve Griffin adı verilen, yarı aslan, yarı kartal ejderhalar, tek gözlü devlerle devamlı savaşırlar; Promethe’nin zincire vurulduğu ELBRUZ Dağının zirvesinde Zümrüdü Anka kuşunun yuvası bulunurdu. Bu dağların çok ötesinde, daha kuzeydoğusunda, Kalmuk ülkesinde çevreye dehşet saçan Doğ(Yecüc) ve Magog(Mecüc) yaşarmış.”

MÖ 5.yüzyıl sonlarında yaşamış olan Yunanlı tarihçi Hellanikus şöyle yazıyor: - “Kimmer Boğazını geçtikten sonra, güneydoğuda Sindlerin ülkesi bulunur ve daha ileride Meotlar ve İskitler yaşarlar.” Sindler, bugünkü Çerkez halkının etnik oluşumunda katkıları olan, Kuban’ın aşağısında yaşayan bir kavimdi. MÖ 1.yüzyılda Romalı yazar Markus Verrus flaccus, MS 46 ila 119 yıllarında yaşayan Yunanlı tarihçi Plutarkhos, MS 43 yılında doğan Latin coğrafyacı pomponius Mela, 6. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Bizanslı tarihçi Prokopius Kafkasya ve Kafkaslılar hakkında, eserlerinde bilgi verirler. MÖ 63 yılında doğan ve MS 25 yılında ölen, ünlü Yunanlı tarihçi Strabon pek çok ülke gibi Kuzeybatı Kafkasya’yı da gezmiş ve orada yaşayan Çerkezlerin ataları olan Zikhleri, Henioşaları, Meotları, Sindleri ve Kerketleri görmüştü. Strabon’un izlenimleri şöyledir:
- “... Bu ülkenin insanları olağanüstü yakışıklı ve iri yapılı insanlardır. Alışverişlerinde dürüsttürler ve para canlısı değildirler. Bu ülkede bitkiler ve hayvanlar bile çok gelişmiş ve iri göründü bana.” - “... Kafkasya’nın orta doğusunda, Albania (bugünkü Dağıstan) denilen ülkenin dağlarında Amazon adı verilen kadın savaşçılar yaşar.”

Antik çağların ünlü tarihçisi Flavius Arrianus MS 96 ile 180 yılları arasında yaşamış Bytynia lı (Bursa) bir Yunanlıdır. MS 140 yıllarında Kafkasya’yı ziyaret etti. Bu konuda kaleme aldığı eser “Karadeniz Çevresinde Seyahat”dir. Orada Argonotların lideri Jason’un (İason) gemisinin çapasını gördüğünü anlatır. Bu çapa bronzdan yapılmış. Sonra Elbruz dağının zirvesini görür, ona Strabilus Dağı der. Orası promethe’nin hapishanesidir. Gerek Arrian, gerekse Strabon ve Romalı Pliny, Kafkasyalı kavimlerin mensuplarının demirden yapılmış aletler ve kancalarla dağlara çıkmayı başardıklarını gördüğünü yazar. Aradan 1800 yıl kadar zaman geçtikten sonra Kafkasyayı ziyaret eden ve 1887 yılında Elbruz Dağı’nın zirvesini fetheden ilk Avrupalı olan İngiliz dağcı Douglas W. Freshfield’e, Vladikafkas kentinde M. Dolbbeshaff adlı biri MÖ 400 yılından kalma böyle bir demir kanca hediye etmiştir.

Pitagor çağında yaşamış ünlü filozof Tyanalı Apollonius’un biyografisi, 2.yüzyılda yaşamış olan yazar Philostratus tarafından yazılmıştır. Buna göre ünlü filozof yanında havarisi Damis ile Kafkasya’da gezmiş ve Kafkas dağlarına çıkmıştır. Appolonius Kafkas dağları için Şöyle der:
- ...”Orada gök daha mavi, geceleri yıldızlar daha yakın, ay ise hemen yanınızdadır. Güneş sabah birden üzerinize çıkıverir. Bunların etkisi çobanlar ve hatta sürülerin üzerinde bile görülür. Tanrı kendini insan ırkıyla ilgili kılar, insan ırkından hizmet ister. Dürüstlük ve akıl arayanlar bunları şairlerin anlattıkları Atlas ve Olimpos dağlarına tırmanarak bulamazlar. Yalnızca ruh o kıymetleri bulabilir. O insan ruhu Kafkas dağlarından daha da yükselerek son mertebesine ulaşabilir. Yüce Kafkas’ın havası ruhun gıdasıdır.”

MS 8.yüzyılda İran’da Pers din adamları çok eski çağlardan kalma olduğu bilinen Bundahiş yazıtlarını toplayıp bir araya getirdiler. Bunların toplanıp okunması yeni bir çığır açtı. Burada hıyerarşik alanlarla ilgili çok eski Aryan kozmolojisinden (evrenbilim) gelen, kutsal bir dağla ilgili bir tezden bahsediliyordu. Bu dağ özellikle Işık Tanrısı Ahuramazda için kutsaldır ve Kafkasların Elbruz dağından başkası değildi. Tüm dünya enerjilerinin kaynağı olan Elbruz’u fethetmek ve ona sahip olmak, tüm dünya enerji sisteminin üzerinde kontrolü ele geçirmekti. Gezegendeki yerinden ötürü bu dağ kozmik bir anten görevi yapmaktaydı. İşte Bundahiş yazıtları bunları söylüyor. Bu efsanenin ne derece doğru olduğu kanıtlanmamış olmakla beraber, İkinci Dünya Savaş’ında, gizemli metafizik bilimlerine çok önem veren Naziler Elbruz dağını öncelikle ele geçirdiler ve burada bir tören yaptılar. Sonuçta Naziler kaybetti. Demek, Işık Tanrısı Ahuramazda, onların isteklerini kabul etmemişti. 14. yüzyılda yaşamış olan İngilizlerin ilk deniz aşırı gezgini Sir John Mandeville, 1356 yılında 2 cilt halinde yayınladığı eserinde, Kafkasya ile ilgili bölümde çok ilginç bir anısını aktarır:
- “ Buradaki Abhaz Krallığı’nda çok hayret edici bir bölge vardır. Hanyson adlı kişinin de doğrulayacağı gibi buraya üç gezi tertip edildi, fakat içeriye girilemedi. Bu vadi tamamen karanlık ve hiç ışık almıyor. İnsan önünü zor görüyor. Zaten buraya insan da girmez, burada horozlar bile ötmez. Bu olay Tanrı’nın bir mucizesi olarak kabul edilir. Öyküye göre, Perslerin lanetli imparatoru Saur, Hıristiyan Abhazları din değiştirmeye zorlar ve onlardan Pers putlarına kurban vermelerini ister. Abhazlar, gaddar putperestten Tanrının bir mucizesiyle kurtulurlar: zalim Persler bu karanlık vadiye sürüklenir ve orada sonsuza kadar kalmaya mahkum olurlar.”

1611 yılında İstanbul’da doğan ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, 1666 yılında Osmanlı Devleti tarafından Kırım Hanlığından alınan Mehmet Giray Han ile yaptığı gezide uzun uzun Kafkasya’dan bahseder. Evliya Çelebinin Seyahatnamesi’nden önemli bazı bölümler:
- “... Şevval ayının onuncu günü Çerkezistan ülkesine ayak bastık. Peşkov, Çerkez köyü, Şuake Beyi’nin tahtıdır. Yani başkent anlamında. Kasaba gibi mamur bir köydür. Bu Çerkez milleti gayet şiddetli ve gazaplı melun adamlar olup, amma gayetle bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir. Çerkez kavmi birçok kabileden oluşmuştur. Her birinin başında bir bey vardır. Bunların kilise veya camileri yoktur. Onlara gavur derseniz çok kızarlar, fakat Müslüman kabul ederseniz çok sevinirler ve iltifat kabul ederler. Hayat düzenleri ve toplumsal durumları çok demokratiktir. Para, pul bilmezler, mal değiş tokuşu ile alışveriş yaparlar. Kadınları erkekler ile eşit olarak alışverişe katılır ve yüzlerini örtmezler. Çerkezler çok sanatkardırlar; gümüş işlemesi, kuyumculuk ve silah yapımında ustadırlar. Ve kendi barutlarını kendileri imal ederler. Hayvancılıkta çok ilerlemişlerdir. Geceleri köylerini çok büyük köpekler korur. Bu insanlar, eminim dünyanın en konuksever kişileridir. Birde kendilerine sığınan kimseleri, hayatları pahasına da olsa düşmanına teslim etmezler. Çerkezlerde akraba evliliği kesinlikle yasaktır. Çerkez köyleri tahkim edilmiş kalelere benzer, en sağlam ağaç duvarlarla çevrilmişlerdir ve ayrıca ortada gözlem kuleleri vardır. Bu ülke, son derece büyük doğal zenginliklere sahiptir. - “... Dağıstan Padişahı Mahmut ŞamhalŞah’ tan bin bir çeşit hediyeler, yiyecek ve içecekler getirerek, Kırım Hanı Mehmet Giray Han’a büyük ikramlarda bulundular ve saygı gösterdiler ki anlatılamaz. ... Bu Dağıstan diyarı öyle güvenlidir ki; bir kadın, bir güzel kız, bir oğlan, cevherleri, lal, yakut ve diğer değerli eşyalarıyla bir şehirden bir kente dağlar içinden tek başına gidip gelebilir. Asla kimse o hareme, o kadının yanına varıp başını kaldırıp yüzüne bakmaya kalkışmaz. ...”

İngiliz ordusundan ayrılma bir subay olan Sir Robert K. Porter, her nasılsa Rusya’ya gelir ve Çar I.Aleksandr’ın saray ressamı olur. Sir Robert, Kafkasya’nın etkisi altında kalır ve bir süre çevreyi gezer, Elbruz dağı yakınlarında rastladığı Karaçay ve Kabardeyler den çok ilginç bir olay dinler. Anlatılanlara göre, Elbruz dağının küçük bir tepesinde, oraya çok yaklaşanlar muazzam bir devin kemiklerini görürlermiş. Porter bu kemikleri birçok kişinin gördüğünü öğrenir. Kendisi de bu doğa dışı görüntüyü bizzat görmek ister ve yorucu bir seyahatten sonra küçük zirveye epeyce yaklaşırlar. Hava bulutlanır, zirve dahi gözden kaybolur. Kamp yapacak tam hazırlıkları olmadığından geri dönmek zorunda kalır. Bir daha da gitmeye fırsat olmaz. Dev kemikler esrarını korur. (Yazdığı kitabın adı: Gürcistan, İran, ve Diğer ülkelerde Geziler-Londra, 1820) 1814’de doğan, 1841’de Kafkasya’da bir düello sonucu hayatını kaybeden ünlü Rus şairi Mihail Yuri Lermontov aslen İskoç kökenliydi. Teğmen rütbesiyle Kafkasya’ya sürgüne gönderilen ve orada hem bu ülkeye, hem de halkına aşık olan ince ruhlu şairi Kafkasyalılar bir düşman değil, gerçek bir dost kabul ederler.Lermontov Kafkasya için şöyle yazmıştı:
- Ağarmış ihtiyar Kafkas, selam sana, senin dağların için ben yabancı değilim. Çocukluğumda o dağlar bir ana gibi beni kucaklarında taşıdılar ve senin göklerine kavuşturdular. Güneyin mavi gökleri ve dağların kayaları benim hayalimde uzun zamandan beri yaşıyordu. Sen güzelsin ey özgürlüğün görkemli ülkesi. Benim görkemli Kafkasım, ben seni ve senin evlatlarını ve onların savaşçı özelliklerini, senin fırtınalarının mucizeli görüntülerini ve onların mağaralarındaki ve gece bekçileri gibi görünen yalçın kayalardaki yankılarını, güneşin doğması ile yaldızlanan derelerini, cennet ve gök çiçekleri gibi başlarını kaldıran güzel step çiçeklerini ne kadar severim.

1789 yılında Fransa’da devrim oldu. Bu sonradan öyle kanlı bir olaya dönüştü ki, soylu olsun veya olmasın birçok suçsuz kişinin giyotinlerde kafası kesildi. İşte bu korkunç dehşet döneminde Fransa’nın soylu bir ailesinden Şövalye Taibout de Marigny, Hollanda kralının himayesine sığındı. Kral Şövalyeyi, Odesa kentinde Hollanda konsolos yardımcısı yaptı. Ana dili Fransızca dışında Eski Yunanca, Latince, Hollanda’ca, Almanca, Rusça ve Türkçe bilen Marigny, Çerkesya’da konuk olarak bulunduğu sürece Çerkez dillerinden olan Adıgece dilini de öğrenmeye çalışmış ve bu dilde küçük bir sözlük hazırlamıştır. O devirde Fransa’da okuma yazma oranının yüzde on olduğu hatırlanırsa bu kişinin bir bilgin olarak kabul edilmesi gerekir. ... Marigny, ‘Çerkezleri her yönüyle tanımış ilk Avrupalıdır, denebilir. Marigny’nin “Karadenizin Çerkesya Sahiline Üç Seyahat-Çerkesya Gezileri” adıyla Londra’da yayınlanan eserinden bazı ilginç bölümler:
- “ ... Ben ise sahile silahsız olarak çıkmamızın oradakilere güven vereceğini söyleyerek kendimi tamamen Çerkezlerin konukseverliğine teslim edeceğimi bildirdim. Daha da yaklaşınca, karşılayıcıların sayısında büyük bir artış olduğunu gördük ve hepsinin tepeden tırnağa silahlı olduğunu fark ettik. ...” - “ ... Gereksiz yere endişe etmiş olduğumu ve ne kadar yanlış düşündüğümü sonra anladım. Çerkezler için konukseverlik kavramının her şeyden öte kutsallık ve onurluluk ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim ki? Biz de sadece felsefede bir kavram olarak kalmış bulunan bu ilkenin onlarda pek güzel bir yöntemle uygulandığını görünce gözlerime inanamadım. - Avrupa’da biz bu çeşitli kabileleri “Circassian” diye anıyoruz. Ruslar ise onlara “Çerkez” derler. - Günümüzde Çerkezler (1818), şaşılacak şekilde bağımsız bir halkın inanılmaz manzarasını sergilemektedirler. - Coşkun bir özgürlük ve bağımsızlık aşkı, yiğitçe bir kahramanlık onları komşularına karşı üstün kılmaktadır. Küçük yaşlardan başlayarak vücut geliştirme, spor yapma, silah kullanma, ve at binmede elde ettikleri yüksek başarı, onları düşmanlarının karşısında zafere ulaştırmaktadır. - Çerkezler için konukseverlik kavramının, her şeyden öte kutsallık ve onur ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim? - Genç kızlar, delikanlılarla birlikte eğlencelere katılabilirler. - Her sınıftan insan hemen-hemen aynı giyinir. Aşırı süslenme geleneği yoktur. Aralarında mükemmel bir eşitlik vardır. - Cenaze töreni, ölenin anısına ve onun geçmişi belirten şarkılarla başlar, sonra tabutun başında konuşma yapılır. - Burada konuşma hakkı kutsaldır. Kimsenin konuşma hakkı engellenemez. - Çerkezlerin inançlarına göre büyük bir Tanrı vardır. Bu büyük varlık onların dilinde THA/ANÇA’ dır. (THA, Adıgece, ANÇA, Abhazca’dır). İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ve öteki dünyaya inanırlar. - Avrupalı hanımlar bilsinler ki Çerkez hanımlarının onlardan geri kalan tarafı yoktur. - Çerkezlerde erkekler arasında öpüşme yoktur. Puşkin (Rus Şairi): -Çerkezler davranış olarak demokrat, kalben aristokrattır.

1837-1838 yıllarında bir yıl süreyle Çerkesya’da konuk olarak kalan başka bir İngiliz’de J.A. Longworth’dur. O dönemde serbest gazeteci olarak çalışıyordu. ... Longworth ince bir espri anlayışına ve analiz yapma yeteneğine sahip, tarafsız bir yazardı. Ondan önceki yazarlar duygusal olduklarından olan biteni toz pembe görmüşlerdir. Longworth ise, Çerkesya ve Çerkezlerin olumsuz taraflarını da dile getirmiş gerçekçi bir yazardır. 1840 yılında Londra’da “Çerkezlerle Bir Yıl” adlı iki ciltlik eseri basılmıştır, şöyle yazar:
- “... Çerkezlerde dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi.” - “ ... Şişmanlık ise Kafkasya’da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım.” - “ ... Çerkez beyinin davranışları, onu Avrupa’da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı.” - “ ... Çerkezlerde genellikle her şey ortaktır, havanın olduğu kadar.” - “ ... Çerkez kızı bir hava perisini andıran görünüşü ile örgülü bukleleri ve tatlı gülümsemeleriyle, bizde bir peri ülkesinde olduğumuz hissini uyandırıyordu. Rusların Pşat’ı işgal ederek ortalığın bir ana baba gününe döndüğü en karışık ortamlarda bile, Çerkezlerin takındıkları tavır, hiçbir kelimeyle ifade edilemeyecek kadar asilce ve mertçeydi. Uygarlaşmış ülkelerdeki insanlar, buna benzer koşullar altında bu kargaşadan yararlanarak bu malları yağmalamak için biran bile tereddüt göstermezlerdi. Fakat burada halkın bir kısmının bu malların gerçek sahibinin kim olduğu konusunda bir takım şüpheler içinde olmasına ve Rusların işgaliyle ortalığın karışmasına rağmen, mallarını sık sık arabalarla bir yerden başka bir yere taşınması sırasında hiçbir parça kaybolmadı.” - “ ... Bu ülkede her tarafa büyük bir güvenlik içinde gidilebilir ve konuk uğradığı her yerde sıcak bir ilgiyle karşılanır.” - “ ... Dünyanın hiçbir yerinde bu ülkedeki insanların benzerini göremezsiniz.” - “ ... Semez prensi Şimaf Bey iyi karakterli olmayan bir başkandı. Babasının sahip olduğu ve hiç kimsenin itiraza cesaret etmediği büyük otoritesi, Şimaf Beyin ellerinde giderek küçülmüş ve sadece bir unvandan başka bir şey ifade etmez bir duruma düşmüştü.” - “ ... Fakat diğer yandan unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır. O da Çerkez prenslerinin çoğunluğunun sahip olduğu olağanüstü cesaret, cömertlik ve nezakettir. (...) Bunlar aristokrasinin kötü yönlerini bir ölçüde dengelemiştir. Hatta günümüzde bile Çerkez prenslerinin davranışları Avrupa’daki şövalyelerin tavırlarına öylesine benzemektedir ki, Pallas hiç çekinmeden Kaberdey soylularının Töton şövalyelerinin kurdukları bir koloniden geldiklerini ileri sürebilmiştir. Bunun sonucu olarak buradaki soylu otoritesi daha barışçıl ve sevecen bir nitelik kazanabilmiştir.” Kuzeybatı Kafkasya halklarından Çerkezler hakkında yazılmış en önemli, kapsamlı ve belgesel eser hiç şüphe yok ki İngiliz James Stanislaus Bell’in 1840 yılında Londra’da “1837, 1838 ve 1839 Yıllarında Çerkesya’da Bir İkametin Günlüğü” adıyla yayınladığı kitaptır. İki ciltlik bu kitap Bell’in özel bir dava sonucu Kafkasya’ya gelişinin anılarıdır. Bell anılarında şöyle yazar: - “...Kafkasya’da belli bir kişinin egemenliği yoktur. Tek egemen güç sözdür. Herkes kendini, verdiği sözü tutmakla yükümlü görür. - “... Çerkez milleti, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin hepsinden daha kibar ve naziktir. - “... Çerkezlerde hapishane yoktur. Cezalar mal ile ödetilir. Çerkesya’da toprak mülkiyeti yoktur, yararlanma hakkı vardır. Müller(Alman-Şair): - “... Çerkez, gerek yaya, gerek atlı olsun, daima yenilmez ve eğilmez bir varlık sahibidir.

Jabağı Baj (Çerkesya’da sosyal Yaşam ve adetler Kitabı’ndan):
-Çerkezlerde çok kadınla evlenme adeti yoktur. -Çerkez kızları evleninceye kadar bağımsız bir insan olarak herkesle görüşmekte, toplantılara katılmakta serbesttir. Delikanlılar ve kızlar, grup halinde evlerde bir araya gelerek sohbet edebilirler. -Oyun kuralları: Çerkez oyunlarında göbek atılmaz, kalça kıvrılmaz, gerdan kırılmaz, ceketin düğmeleri çözülmez. Erkek ve kız oyun sırasında birbirlerine arkalarını dönmezler. Oyun(dans) sırasında konuşulmaz, şaka yapılmaz. Kız-kıza, erkek-erkeğe oyun (dans) oynanmaz.

Leonti Lyulye (Çerkesya. Çev: Murat Papşu; Çiviyazıları) :
-Kafkasya’da dilenci yok, aşırı zenginde yok. -Burada, Çerkezlerin birçok kez tanığı olduğum üstün bir meziyetinden söz etmeyi gerekli görüyorum. Bu, düşünceleri ortaya koymaktaki rahatlık ve hitabet gücü, kurallara uygun olarak yaptıkları tartışmalarda gösterdikleri ifade yeteneğidir. -Çerkezlerde gelenekler, her türlü yasadan güçlüdür. -Hiçbir düğün ve cenaze göremezsin ki hemen-hemen bütün bölgenin insanları katılmış olmasın. -Çerkezlerin sosyal hayatlarında geçerli olan kurumlaşmalar, kişileri, ahlaki ve entelektüel açılardan olağanüstü derecelerde geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliğe sahip insanlar durumuna getirmiştir. -Bu hikmet ve irfan, bir Çerkez’i bulunduğu yerden yükselterek, onu, gücün ve şerefin doruklarına çıkarmaktadır.

James S.Bell (Çerkesya’dan Savaş Mektupları. Çev: Sedat Özden) :
- “Bu insanları tanıdıkça hayran oluyorum.” - “Her kabile yaşlılar tarafından idare ediliyor.” - “Öğrenebildiğim kadarıyla burada delilik bilinmiyor.” - “Çerkez halk demokrasisi, amerikan demokrasisinden iyi işliyor. İnsanların özgürlükleri konusunda duyarlı olmaları, toplumu ilgilendiren bütün sorunların açık olarak görüşülmesini gerektirmektedir.”

MS 950 yılında Bağdat’ta “Kitabul-Ekber El-Zaman” adında 30 ciltlik bir eser yazıldı. Yazarı 10.yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi idi. Yazar Kafkasya’nın en eski halklarından Çerkezleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti:
- Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı, bahadır ve cesur erkekler herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur.” ... “Çerkezler gruplar halinde Trabzon’daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysiler genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi.

Rev. Henry J. Van Lennep(Amerikalı misyoner):
“... Çerkezler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında,modern gelişmelerin sağladığı olanaklardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkezlerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.” Bu insanların bağımsızlıklar için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelemeye değer bir konudur. ... Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır...”

İngiliz Yarbay G. Poullet Cameron’un Gürcistan, Çerkesya ve Rusya’da yaptığı gezilerin anıları Londra’da bir kitap halinde yayınlandı. “Gürcistan ve Rusya’da Kişisel Serüvenler ve Geziler” adlı iki ciltlik eser 1845 de Londra’da yayınlandı. Bu eser Gestacker tarafından Almanca’ya çevrildi ve ilk baskısı 1846 da Leipzig’de, ikinci baskısı da 1848’de Dresden ve Leipzig’de yapıldı. Şimdi bu eserden bazı bölümler sunuyorum:
- “... Belki yalnız Kafkasya’da görülebilen parlak ve görkemli bir sabahtı; grubumuz toplandı. Varoşta öküz arabası dahil her tür araba, şık ve zarif giyinmiş atlılar birbirlerine karışmıştı. Bunların çevresinde tuhaf ve göz alıcı üniformaları içinde, sabah güneşinde parlayan uzun mızraklarıyla Kazaklar manzaraya değişik bir hava katıyordu. Ancak çevremde Rusya’nın en zengin ve kibar soylularının olması bile düşüncelerimi, yeryüzünde bağımsızlıklarını en kutsal değer olarak kabul eden ve canını dişine katarak savaşan, karşımızdaki o cesur halktan ayırmama engel olamıyordu. Onlar dehşetli naralar atarak düşmanlarının üzerine atılan, Kafkasya’nın zırhlı giysili cengaverleri idiler.” - Pyatigorsk’un 1-2 verst kuzeybatısında gayet sarp, fakat Kafkas dağlarının arasında kaybolmuş bir dağ bulunur. Halk batıl inançlarla buraya “Yılan Dağı” adını takmıştır. Önceden burası sayısız yılanın kaynaştığı bir bölgeymiş. Rivayete göre bir gün ünlü bir evliya gelmiş ve bu yılanların hepsini kovmuş. Bu evliyanın hangi din veya mezhepten olduğu bilinmiyor. Ben buralara geldiğimde bu dağın zirvesine daha insan çıkmadığı söyleniyordu.” - “ ...Bazı Çerkez liderlerinin de davetli olmaları, bu toplantıya ayrı bir hava verdi. Öğrendiğime göre bu liderlerden birçoğu hayatlarında ilk kez Avrupa topluluğuna giriyorlardı. Bununla beraber dik duruşları, zarif endamları ve şık kıyafetleriyle, vakur tavırları ve kibar hareketleriyle sanki ömürlerini bu dağlarda, vahşi olaylar içinde değil, imparatorluk saraylarında geçirmişler gibiydiler. ... Elleri kama ve kılıçlarının kabzalarından hiç ayrılmıyordu. O akşam iki önemli şey öğrendim. Çerkezler, ülkelerinin güzel dağlarına, muhteşem vadilerine kutsal bir varlık gibi bağlıydılar ve ne servet, ne makam, ne şan, ne de hırs; onları asla bu sevgiden vazgeçiremeyeceği gibi, yurtlarını da asla unutmayacaklardır.”

Nihayet, sosyalizm felsefesinin kurucuları Karl Marx ve F. Engels’de isyan ettiler. İlk olarak Karl Marx şu demeci kaleme aldı:
- “ ... Avrupa HALKLARI! Bağımsızlık ve özgürlük için nasıl savaşılacağını kahraman Kafkasya Dağlılarından öğreniniz. Onlar bu ilkelerin en belirli, en saygıdeğer temsilcileridir.” - “ ... Çerkesya haritada bağımsız bir ülke olarak görünmektedir. Hiçbir şey, parlamentodaki oylamalar bile tarihin akışını ve haklının sesinin kısılmasına yetmeyecektir. Kafkasya’nın Rusya’ya ait olmadığı gerçeği, o savaşçıların silahlarıyla kanıtlanacaktır.”

Fransız jeolog ve araştırmacı Madame Xavier hommaire de Hell 1840’larda eşi ile Kafkasya’yı ziyaret eder. Kazakların koruması altında Pyatigorsk’a doğru giderken yolda Çerkezlere rastlarlar. Çerkezler sayıca kalabalıktır, fakat arabada Avrupalı kadınların olduğunu görünce onlara dokunmazlar. Kazaklarda şanslı olduklarını düşünerek yola devam ederler. 1847 yılında Londra ve Paris’te hatıraları yayınlanan Madame Hommaire’nin izlenimlerini sunuyorum:
- Müthiş Çerkezleri nihayet gördüm ve bir çığlık atmadan edemedim. Dehşetli görünüşlerini ve korumalarımız olan Kazaklara nasıl nefretle baktıklarını hayatım boyunca unutmayacağım. Tepeden tırnağa silahlıydılar, bazıları zırh giymişti. Gümüş kamaları ve piştovlarının işlemeleri, siyah yamçılarının altında pırıl pırıl parlıyordu. Gecenin sisi içinde aynen Ossian’ın (efsanevi Kelt savaşçısı ve ozanı) masal kahramanlarını andırıyorlardı.

Elinizdeki bu kitapta genel olarak Rusya’da yayınlanmış eserlere az yer verilmiştir. Çünkü Rusya’da gerek Çarlık döneminde ve gerekse Sovyet yönetiminde Kafkasya konusunda yüzlerce eser yazılmıştır. (...) Rusya’da Kafkasya konusunda yazılmış eserler genellikle taraflı ve hatta bazen yanlış bilgilerle dolu olabilmektedir. Örneğin, birçok eski Rusça kitapta tüm Müslüman halklar Tatar olarak adlandırılmıştır. (...) Bu durumda her yazar tam olarak tarafsız ve hoşgörülü olamazdı. Biz bu kitapta tarafsız ve gerçekleri yazan birkaç ünlü Rus yazara da yer verdik. Bunların en önemlilerinden biri şüphesiz Kont Lev Tolstoy’dur.

İngiltere’nin en büyük ve ünlü dergilerinden biri olan ve hala yayın hayatına devam eden “The İllustrated London News dergisi nin” 1854 yılının Haziran sayısında şöyle bir yazı çıkmıştı.:
- “ Bu sayıdan itibaren, gelecek sayıda da devam edecek olan Çerkez Yaşamı adlı yazımızı resimli olarak yayınlamaya başlıyoruz. Dünya üzerindeki halklardan en ilginci ve olağanüstü olan bu ırkın, ev ve aile yaşamını sizlere sunuyoruz. Bu iddiamızı doğrulayacak birçok kanıt vardır. Bu insanlar dünyanın en eski kavimlerinden gelmektedirler. Eski Mısır, Çin ve İranlıların tarihlerinden sonra onların tarihi en eskilerdendir. Bağımsızlıkları o devirlere kadar dayanır. Bu konuda dünyada belki ancak bir iki millet ile kıyaslanabilirler. En büyük özellikleri tarihin hiçbir döneminde yabancı boyunduruğuna girmemiş olmalarıdır. Belki birçok savaşta yenilgiye uğramış ve dağlara çekilmiş, sayıca üstün ve silahları kuvvetli düşmanlar tarafından bir süre etkisiz bırakılmış olabilirler. Fakat daima kendi töreleri ve kendi kuralları ile yönetilmiş, başkalarına tabi olmamışlardır. (...) Onlar hala kendi mağrur liderlerinin yönetiminde, kendi kanunlar ve töreleriyle yönetilmektedirler. Bu millet bizi sadece ulusal tarihleriyle ilgilendirmekle kalmayıp, dünya tarihinde en uzun süre bağısız olarak devam ettirdikleri özgür ulusal geçmişleriyle de çok ilgilendirmektedir. Sayıları azdır, bulundukları bölge çok önemlidir ve özellikleri son derece çekicidir. Onlar eski dünya halkları tarafından da iyi tanınmakta idiler. Ünlü tarihçi ve yazarlar; Heredot, Verrius Flaccus, Ponyonius Mela, Strabon ve Plutark ile daha bir çokları onlardan övgüyle bahsetmişlerdir.”

Gilford Polgrave’ in “Doğu Araştırmaları” kitabı 1872’de Londra’da yayınlandı. Yazar 1872 yılında İngiltere konsolos yardımcısı olarak görev yaptı. Bu kitabında Polgrave Abhazlar için şöyle der:
- “... Bu Abhaz halkının çok eskiye uzanan geçmişleri hakkında az bilgisi vardır. Fakat eski Yunan kayıtlarında, çok eskiden beri Karadeniz’in doğu kıyısında yaşadıkları belirtilir. Bu bölge kesinlikle bugün de yaşadıkları aynı yerdir. Fakat bu otoktonların nereden geldikleri hala bir sorudur. Uzun boylu, açık tenli, renkli gözlü, kumral saçlı insanlardır. Atletik sporlara ve hareketli hayata olan ilgi ve bağlılıkları, onların kuzey kökenli olabileceklerini gösteriyor. Karakterleri cesur ve girişken, ticarette eğimli olup bir de çocuksu bir kurnazlıkları vardır. Çıkar elde etmek için örgütlenme yeteneğinden yoksundurlar. Buralar gezen hiçbir gezgin daha bu insanların gizemini çözememiştir.”

İngiliz Kafkasolog John F. Baddeley’in Kafkasya ile ilgili ikinci eseri iki cilt halinde 1940’da Oxford da yayınlanmış olan “Kafkasya’nın Yalçın Kanatları” adlı kitaplarıdır. İçinde çok ilginç konular olan bu değerli eserden enteresan bulduğum bir bölümü size sunuyorum. Burada yazar Kuzey Osetya’da gördüğü devasa harabeleri anlatır:
- Dünyada bir eşinin daha ancak Güney Amerika’da, Bolivya’da 4 bin metre yükseklikteki Titicaca gölünün kıyılarında , “Tihuanako” kalıntılarında görüldüğü bu devasa harabelerin bu yüksek yerlerde binlerce yıl önce kimler tarafından ve hangi araçlarla yapıldığı hala sırrını korumaktadır. Adına “Devlet Kalesi” denilen bu yapıtlar, yüksek bir plato üzerinde kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla alanı kaplamaktadır. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığındaki kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklindeki duvarlarının kalınlığı, yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare blok halinde olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir; sanki tuğla gibi kalıptan çıkmışa benzer. Her taş yüzlerce ton ağırlığındadır. Çimento, harç veya benzeri herhangi bir madde kullanılmamasına rağmen gayet düzgün şekilde, aralarında milimetrik bir açıklık bile olmadan örülmüşlerdir. Bu görkemli ve harika kalıntı insanüstü bir yapıt görünümü vermektedir.

 

... Baddaley’in sorusuna yanıt olarak Prof. Melitset Bekov, bunların Keltlerden kalma olabileceğini söyler, fakat Baddaley’e göre bu eser Kafkas Nart mitolojisine dayanmaktadır. Bunun gibi bir çok açıklanamayan gizemlere sahip olan Kafkasya’da geçmişte büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşayan insanları kültür ve daha birçok yönden etkilediği inkar edilemez bir gerçek gibi görülüyor. 1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden “Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı” adıyla altı bölümden oluşan bir eseri Boston’da yayınlandı. 1927’de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan; bin daktilo sayfası bilgi, belge ve not bırakmıştır. Fessenden’in araştırması ve sonuç olarak iddiası; kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müspet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir. Fakat H. Scliemann askeri müteahhit iken Truva’yı keşfetmişti. F. Grotefend ise Göttingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform Yazıtlarının doğru çevrilişlerini keşfetmişti. Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilim adamlarından on yedi yıl önce; 1825’de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı. Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi fakat teorisi, Sir Flinders Petrie, prof. A. T. Clay, Kafkasolog W : E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilim adamı tarafından kabul edilmiştir. (...) Prof. Fessenden’in kitabının ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlarına takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum:

- “Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlılarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık, konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.” - Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho’nun, Finikeli tarihçi Sunchuniathon’un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Joosephus’un yazılarında tufandan önceki insanların bir gün tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan, diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini, bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir. Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiguities kitabı 1, bölüm 2) O zamanlar Baltık Denizi, Orta Asya’da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral ve Balkaş gölleridir. Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara, Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki, gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yani Sarmatya. Strabon’a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) ırmağının ağzından başlardı.(Müllerin Ptolemy’si, sayfa 905) yine Strabon’a göre, Babil’e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır. - Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın 147 ve 149. bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler, yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlarının Cebelitarık’ta olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles, Karadeniz’in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir. (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Heredotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık’ta aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonları’nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya’dır - “ Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede ‘İskender’in Kolonları’ndan bahseder, fakat İskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Muna’dır ve ‘Tanrının Ülkesi’ anlamına gelir. Eski Yunanca da bu Temenos’dur. Eski Yunan efsanelerine göre Uranus doğuda Kronus batıda ve Zeus’da Ameltha’nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı. Dağlıların ise Theoi (Tha) adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe’nin yuvasıdır. O bölgede Circetae’ler yaşar, onlar Taman’ın ünlü okçularıdır. Kabardi’nin anlamı ‘başın sol tarafında bulunan’ bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind halkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post’un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya’nın antik ve tufan öncesi uygarlığının kalıntıları bugün tamamen yer altındadır. Bunların bulunup keşfedilmesi de, ilgili arkeologlara düşmektedir.” - “ İnsanlığın yaradılışından beri anlatıla-gelen efsaneleri, yani mitolojiyi eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya ‘mitarkeoloji’ denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktır. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş, Kuzey Kafkasya’da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris’de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar. Eski Mısır uygarlığının Kafkasya’dan geldiğini anlamak için Mısır’ın ‘Ölüler Kitabı’nı incelemek yeter. Onlar için anavatan Kafkasya’dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir. Ölüler Kitabı’nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu’ya (Bakü) doğar ve Ta Manu’da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar. Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu, batılı denizler yoktur.. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya’dır. - “ eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. Ölüler Kitabı’nın 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler, elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir. Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri halkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450’de Herodot şöyle yazar (2.104): ‘Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.’ Mısır’ın eski adı Aetia idi. Kafkasya’da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasya’daki nehrin adı ise Cyrus’dur (Kur).” - “ Ölüler Kitabı’nda ‘ufuk’ kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü’den, güneşin battığı Taman arasında ülke, dünyanın ufkudur. Buranın Batı kısmında ise, Yabi Kuban’da ve Taman’da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı (Strabon 11, 11;5.). Bu bölgede bazen sis öyle yoğun olurdu ki, adına ‘Kimmerler Karanlık Ülkesi’ adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maetis’in anlamı ise “Karanlıklar Ülkesi Tanrısı’dır. Bu ülkede sonradan yaşayan , Kimmer ahfadı olan halkı kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem/Tha tanrısına taparlardı.” - “ Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya’daydı, sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban’ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara ‘kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar.” - “ İsa’dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral Gölü’ne ve Faizabad’a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.” - “ Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdenizi adını taşıyan Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığını tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilim adamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş Deniz’inin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban’dakiler çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir. Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde, Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein’in bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlarından başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika’nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere’den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir. İşte Orta Asya’da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur. İlk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile bağlantısının kopmasıdır. Strabon’a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlantısı artık kurumuştu. O dönemde Kuzey Kafkasya’da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil’e kervan yollarını oluşturmuşlardır (Strabon, 11).” - “ Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin’de bile rastlanmaktadır. İpeği Çin’de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi’dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu..” - “Amerikan Bilim Geliştirme Derneği’ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır. Kafkasya’nın kuzey ve güneyinde yapılacak kazıların, kapsamlı arkeolojik kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Beropssus ve Josephus gibi eski bilim adamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabı’nın gizli anlamının anahtarını belirten bir yazı 1 Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı Christian Science Monitor dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır.” - “ Tevrat Törelerinin Aslı adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Clay, gerek eserinde ve gerekse benimle yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığını belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı Sir Flinders Petrie’de aynı fikirdedir.” - “Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünya da ipek ilk defa Dağıstan’daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin’e götürülmüştür. Çin’de İmparatoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotların Postu da bir tür sarı ipek üretimidir. (...)” - “ Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin, şimdiki Atlantis Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş Denizi yakındı. İspanya’da İberya bulunduğu gibi Kafkasya’da da İberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya’da Dağıstan’ın adı da Albanya idi. Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi’nin Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu’ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu’dur. - Babil ve Mısır uygarlıklarının çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan yer Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı’nda geçer. Yunan kahramanı Ulysses’in gerçek yeri de Kuban’dadır. - Hititler dahi Kafkasya’da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püskürtüldüler. - Mısırın Ölüler Kitabı’ndaki bir çok yazı Kafkasya’yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabı’ndaki yer adları ve dünyanın oluşumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı, Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğunu işaret etmektedir. Yine 1923, 1924 ve 1926’da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya’nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalıların (Sümerler, Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanların anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabı’nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir. - MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılında ölen Platon(Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis Efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon’a Mısırda Sais rahipleri tarafından, tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır. İnsanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır. İsimlerin, kelimelerin birbiriyle benzerlikleri ve ilişkileri nümeroloji bilimiyle araştırılmaktadır. Örneğin Eumeles, Mısır dilindeki Gedairus ile aynı kişidir. Eumeles’in nümeroloji sayısı 728 olup, Gedairus ile aynı, 728 çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphtys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz tanrısı Poseidon ile evlenir. Poseidon Atlantisin tanrısıdır, Mısır dilindeki adı ise Typhon’dur. Bu şekilde adların birbiriyle aynı oluşundan, Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu’nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya’da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantis, Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya’da bulunan Atlantis’te oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur. - Babil’in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar; Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga; Kafkas sıradağlarının en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu, bugün Elbruz ve Anshar’da, Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Britanica Ansiklopedisi de doğrular. - Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Bakü üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatılır ki, önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır. - Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş. Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya’nın Seres halkından gelirmiş. Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya’dır veya kaf Dağı’dır. - Hirtht ve Rockhill’in yazdıkları “Arap Ticareti ve Çin” adlı eserde, Hekül’ün sütunlarının Kuzey Kafkasya’da Taman’da olduğu yazılıdır. Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris’in tacı eski Kimerya olan Rostov’da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan “Antik Mısır” (eylül 1926, USA) adlı eserde çıkmıştır. - Eski Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda Kafkasya, isim zikredilerek “üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne” olarak anılır (Bölüm 99). - Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: eskiden genel olarak Kafkas Kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi (Kennan, Nat. Geog. Mag., Ekim 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. Makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü kanıt aranmazdı. Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarını oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bilgiler gelmektedir.

Antik Mısır (Haziran 1927) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie’de bu tezi doğrulamıştır. Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:
- Kafkasya, dünyanın sabahının ülkesidir. - Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır. - Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi) Kafkasya’da oluşmuştur. - Kafkas kavimler bu uygarlığın yanaşması değil, aslıdır. - Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.
- İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı, uzun araştırmaların sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilim adamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir. Bunların başında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeoloji profesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W. E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T.A. Olmstead, E. CHİERA, E. A. W. Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Gilhrist gelir. - Yüzyıllardan beri Çerkesya’da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de “ölüm dağı”dır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya’da seyahat yapan Şövalye Taibout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate’den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır. Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür. Bazıları indikten kısa bir süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.Bu anıların yazılışından yüzyıl kadar sonra, 1924 yılında Paris’te yayınlanan “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” adlı kitabında F. Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarını araştırır. Fakat kesin ve bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz bir olay olduğuna karar verdiğini, kitabında yazar. Gerek Çarlık ve gerekse Sovyet yönetiminde bu dağ hakkında bilimsel bir araştırma yapılıp yapılmadığı açıklanmamıştır. Ölüm dağı, bugün de yerindedir ve Çerkesya’nın çözülmemiş gizemleri arasında yerini almaktadır.”

1936 yılında Paris’de Arthur Byhan ‘Kafkasya Uygarlığı’ adıyla bir kitap yayınladı Bu kitabın önsözünü, antropoloji okulunda etnoloji profesörü olan Dr. George Montandan yazmıştır. Şöyle der Arthur Byhan:
- “Kafkas milletleri arasında Kafkasyalı dediğimiz, gerçek Kafkasyalı olan Lezgi, Çerkez, Gürcü gibi adlar altında toplanmış olan ‘Paleo Kokezyenler’ etnologlarda derin bir saygı hissi uyandırırlar.Gerçekte bunlar, Basklılar, belki de eski Etrüskler, büyük etnik aileden kalanlar, İndo-İranyen gibi Hint-Avrupalıların Avrupa’da teşekkül etmesinden önce oraların halkını oluşturmuşlardır. (...) - Bask, Etrüsk ve Kafkasyalılarla zincir halkalarını oluşturan kavimler bilinmiyor. Etrüskler eriyip yok oldular. Basklıların tamamı sadece 140 bin kişidir. Kafkasyalılar halen üç milyon civarındadır. O halde şimdi, bir yüzyıldan daha az zamandan beri, bu etnik durumdan haberdar olunduğu için Kafkasyalılarda Hint Avrupalıların teşekkülünden önce, yakın bir benzerlikte Avrupa uygarlığını oluşturan unsurların kalıntılarını aramak hayret verici olmaz. Kafkasya’ya sığınan Paleo-Kafkasyalılar, kendilerini saran iki yabancı ırk dünyasının etkilerine karşı direnmede kısmen başarılı olabilmişlerdir. Bunlar: a- Güneyden gelen baskı (İran, Ermeni, Anadolu ve Hint-Avrupa). b- Önce kuzeyden, sonra da Türklerin Anadolu’ya hakim olmaları üzerine hem kuzeyden hem de güneyden gelen baskı (Turan-Moğol). Bununla beraber ne Hint-Avrupa ne de Turan-Moğol ırkları, sayıca az fakat direnme yeteneği yüksek Kafkas ırkını yok edemediler. Kafkasya’nın, Kurt Cebe ve Subutay’ın süvarileri ve Cengiz Han’ın orduları tarafından çiğnenip geçilmesi ve diğer komşu ırkların geçici baskısı, Kafkas ırkı Üzerinde ancak geçici ve sembolik bir iz bırakmıştır. Kafkas ırkı tarihte dört kez baskıyla karşılaşmıştır. Bunlar: 1. Çağımızın ilk yüzyıllarında Kafkasya’ya Anadolu’dan gelen Hıristiyanlık. Ancak tamamen yerleşmemiş, kısmen etkili olmuştu. 2. İsa’dan sonraki yüzyıllarda Kafkasya’ya giren İslamiyet. O dönemde Çeçenler ve Dağıstanlılar tarafından benimsenen İslamiyet de yerli inançları tamamen yok edememiştir. Fakat Hıristiyanlık ve İslamiyet Paleo-Kafkas ırkının teşekkülünde oldukça büyük rol oynamıştır. 3. Kafkasya çevresinde gelişen uygarlık, her ne kadar etkisini göstermişse de, Hıristiyanlık Gürcistan’da harabelerini bırakmış olan Bizans inşa sanayii ile birleşmiş; ancak, 19. yüzyılda Kafkasya’nın Ruslar tarafından işgaliyle modern Avrupa standartla- rının ürünleri Kafkasya’ya girmiş ve Paleo-Kafkas ırkının sonuç olarak tablosunu tama- men değiştirerek, ülkenin en uzak köşelerine bile ulaşmıştır. 4. Hint-Avrupa ve Turan-Moğol ırklarının baskısı, Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in etkisi, Rusların fethine rağmen Kafkaslılar, Kafkasya’nın eski toplumsal yapısını az veya çok korumayı başarmıştır. Dördüncü baskıya 20. yüzyıldan beri açıktır ve halen de bu etkinin altındadır. Bu da Sovyet şekil değiştirmesidir ve bu kez sosyal yönden etkisini göstermektedir. Paleo-Kafkas ırkının tablosunu değiştirmektedir ve Moskova hükümetinin hemen yakın bir tarihte (Mart 1936) Kafkasyalılara eski töresel örgütlenmelerini tekrar yürütme izni vermiş olmasına rağmen, olumsuz etkiler önlenemez bir surette kendisini hissettirmeye devam edecektir.

Fransa’da yaşayan Rus kökenli araştırmacı-yazar Alexandre Başhmakov ‘Karadeniz’de Yirmi Yüzyıl Etnik Evrim-Kimmerler-Çerkesler-‘ adlı eserini 1937’de Paris’te yayınladı. Eserin bir bölümünde şöyle der:
- “ Tarihin sırlarının anahtarlarını arayanlar, bunu bugün Kafkasya ve Pirenelerde yaşayan dağlı halkları araştırarak bulabilirler.”

Corlis Lamont’un kaleme aldığı ‘Sovyetler Birliği Halkları’ adlı kitap 1946’da New York’ta yayınlandı. Bu kitabın 42. sayfasından itibaren ‘ Kafkasya’nın Dağlı Halkları’ bölümü başlar. Yazar burada şöyle der:
- Yafetik kökenden olan bu halkların yaşadığı Kafkasya için bazı antropologlar ‘beyaz ırkın beşiği’ tabirini kullanmışlardır. Kafkasyalı ise beyaz ırkı tanımlayan bir anlam kazanmıştır. (...)

1929 yılında İngiliz gezgin Negley Farson, ‘at’ ile Kafkasya gezisine çıkar. (...) Bu seyahatin anılarını “Kafkasya Gezisi” adıyla Londra’da yayınladı Elimizdeki kopyası 1952 tarihlidir. Kitaptan ilginç bir bölüm:
- “ Bulutların dağılması üzerine, nihayet Kafkas dağları tüm heybetiyle göründü. Bu manzara karşısında hayatımızın en doyurucu bir deneyimini yaşadığımızı fark ettik. Tuhaf bir his bedenimizi sardı. Dünyanın en vahşi dağlarıyla karşı karşıya idik. Buna rağmen Kafkas dağları insanda son derece derin bir kişisel şefkat duygusu uyandırır, buna kardeşçe bir koruma hissi de diyebilirsiniz. İsterseniz övünme deyin, ama insan bu nadide doğal güzelliği koruma duygusuna kapılıyor. Bu dağlar sizin ruhunuza hakim olur. Bir kere Kafkas dağlarının büyüsüne kapıldınız mı, ondan kurtulamazsınız. (...) - Buranın halkı olan Çerkezler dünyanın en iyi atlı savaşçılarıydılar. Moskof yönetiminde yaşamaktansa sürgüne gitmeyi yeğlediler. Ataları Mısır’da yüzlerce yıldan fazla Memluk sultanları olarak hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Osmanlı sultanlarının ve Arap krallarının muhafız birliklerini oluşturdular. Osmanlı’nın, İran’ın ve Arabistan’ın en soylu aileleri Çerkez kanı ile zenginleşmişlerdir. Çünkü anneler ve karıları Çerkez’dir.”

Hitler’in yardımcısı Martin Bormann tarafından tutulan günlük ‘borman Vermerke’ adlı belgeleri oluşturmuştur. Bunlar bugün M. François Genoud adlı bir İsviçreli avukatın elindedir ve bir bölümünü 1952’de Paris’te yayınlamıştır. Ünlü İngiliz askeri tarihçisi ve yazar H. R. Trevor-Roper, Bormann’ın belgelerinin tamamını ele geçirip 1953 yılında New York’ta ‘Hitler’in Gizli Konuşmaları’ adıyla yayınladı (...) Aşağıda size 264 numaralı konuşmadan bir bölüm sunuyorum:
- “Kafkas kabilelerine mensup insanlar ne kadar başkadır. Onlar Avrupa ile Asya arasında bulunan en mükemmel ve en gururlu kimselerdir. ... (Adolf Hitler öğle üzeri, 22 Temmuz 1942)

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee ‘Bir Tarih Araştırması’ adlı eserinde (Londra, 1972) eserinde şöyle yazar:
- “Kafkasya dağlıları beyaz ırkın fevkalade temsilcileridirler ki, bizim Batılı etnologlar biraz da abartmalı olarak onların adını tüm beyaz ırkın simgesi olarak aldılar.”
Stuart Piggott tarafından yazılan ‘Antik Avrupa’ adlı bilimsel eser, Edinburg Üniversitesi yayını olarak 1973’de yayınlandı. Aynı üniversitede öğretim üyesi olan Stuart Piggott araştırmasında MÖ 3000 yıllarında, Kuban’da çok gelişmiş bir uygarlık olduğu sonucuna ulaşıyor. Mevzubahis eserinde Piggott şöyle yazmaktadır:
- “ İleri Bronz Çağı’nda gelişen Kuban kültürü uygarlığı, Demir Çağı’na kadar devam etmiştir. Bazıları bu uygarlığın bilinmeyen eski bir kavim tarafından yaratıldığını ileri sürerler. Fakat Kimmerlere ait olduğu saptanmıştır. Özellikle Maykop’ta bulunan kral mezarında çok ince işlenmiş metal süsler bulunmuştur. Bu mezarlardan çok miktarda altın eşya da çıkmıştır. Kafkasya’nın özellikle kuzeybatı bölgesinin artık dünya metalürjisinin ilk keşfedildiği ve geliştiği yer olduğu kesinleşmiştir. MÖ 1400 yıllarında, bugün Çerkesya denilen Kjuzeybatı Kafkasya’da büyük bir metalurji gelişmesi olmuştur. Demir, altın ve gümüş üzerine dünyada ilk gelişme büyük olasılıkla Kimmerler tarafından, merkezi Maykop olmak üzere Kuban’da yaratılmıştır. Kimmerler MÖ yedinci yüzyıldan itibaren dünyada ilk olarak ata binme ve atla savaşma yöntemini bulmuşlar ve kullanmışlardır. Böylece Avrupalı barbarlar hiç değilse bu zamandan sonra, Kimmerlerden bu yeni savaş yöntemlerini öğrenmiş oldular.”

‘Allah’ın Dağları’ eserin yazarı Sebastian Smith’dir. Eser 1998’de Londra ve New York’ta basılmıştır. Bu eserden bazı bölüm başlıkları:
- “Nartlar, bir zamanlar Kuzey Kafkasya’ya hükmetmiş bahadırlardır, onlar mitolojik kahramanlardır. Nartlar, zamanın başlangıcında Yunan mitolojisindeki Titanların akrabasıydılar. Nart Destanı ve eski Yunan destanları ayırt edilemeyecek kadar benzerler. Günümüzün araştırmacıları hangisinin önce oluştuğunu araştırmakta ve tartışmaktadır. Acaba eski Yunanlılar Kuzey Kafkasya’dan mı geldiler?” - “Saygıdeğer, güvenilir ve bilgili olmak, thamate olmanın şartlarıdır.” - “Konukseverlik bir tutkudur.” - “Adıgelerde aile armaları (damığa) bulunur. Bunlar bir tür hiyeroglife benzerler, o aileyi simgelerler.” - “Kafkasyalının tuhaf bir özelliği vardır. Hem Kuran’a saygılıdır, hem de içki içer.” - “ Avrupa’da şövalye mefhumu ve şövalyelik, savaş ve şeref mefhumunun simgesi olan şövalyelik, belki de Kafkasya’dan Avrupa’ya yayılmıştır.” - “ 2500 yıllık antik bir Yunan kamasına bakın, eski ve paslı bir Kafkas kaması görürsünüz, hemen hemen aynıdır.” - “ Mısır’ı yüzlerce yıl yöneten Memlukların bir kısmı Çerkez’di. Bugünlerde Ortadoğu ülkelerinin güvenlik kuvvetlerinde çok sayıda Çerkez bulunur.

Peter Kolosimo ‘Bu Dünyanın Ötesinde’ adlı eserin yazarıdır. 1974 yılında Londra’da yayınlanan bu ilginç kitabın 134 ve 135. sayfalarında, yazar, Kafkasya konusunda çok ilginç bir açıklama yapıyor. Bu iddia birçok Kafkas efsanesinin doğruluğunu da kanıtlıyor, yazar:
- “Sovyet antropologları Kafkas dağlarında yaptıklar araştırmalarda, 2.80 ila 3.12 mt. Boylarında insan iskeletleri bulmuşlardır,” diyor.
İlk olarak Londra’da 1975 yılında ve daha sonra 1986 ve 1996 yıllarında yayınlanan ‘Hititler’ adlı eser, arkeolog J. G. Macqueen’in Anadolu’da yaptığı kazı ve araştırmaların sonucudur. Neolitik çağdan itibaren Anadolu’da kurulan uygarlıklar ele alınmaktadır: Asurlu ticaret kolonileri, Hititlerin kökeni anlatılmaktadır. Antik devir kalıntıları olan Kuzey Kafkasya’daki ünlü Maykop hazinesinden çıkan ‘öküz heykel’ ile Anadolu Horoztepe’de bulunan MÖ 2200 yılına ait ‘Hitit öküz heykelini karşılaştırıp aynı olduklarını resimlerle kanıtlıyor. Ayrıca Hititlerin öncülerinin Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından geldiklerini iddia ediyor. 29. sayfada, Hititlerin Kafkasya’dan bir göç dalgasıyla geldikleri belirtiliyor. 32. sayfada, Hititlerin metal eşyalarının Kuban’da Maykop ve Çarskaya mezarlarında bulunan metal eşyalarla aynı oldukları belirtiliyor. Bunların aynı medeniyetin insanları tarafından yapılmış olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor. 61. sayfada ise Hitit kamalarının kesinlikle Kafkas kamaları ile aynı olduklar ve Ortadoğu’da bunun başka bir benzeri olmadığını belirtiyor. Ayrıca yine kitabın sonunda, 1953’de C. L. Wooley tarafından kaleme alınan ‘ Unutulmuş Krallık’ adlı eserden bahsediliyor ve bu kitabın 29-35. sayfalarında: Hititlerin Kafkasya’dan inerek Kuzey Mezopotamya, Amik bölgesi, Suriye ve Anadolu’ya geldikleri belirtiliyor.

Amerikalı araştırmacı Ivan T. Sanderson ‘Korkunç Kar Adamı, Gerçekleşen Efsane’ adlı kitabını 1968 yılında New York’ta yayınladı. Yazar kitabın büyük bölümünü Kafkasya’ya ve orada yaşadığı varsayılan korkunç kar adamı ‘Yetiye’ ayırmıştır. Kitabın diğer bölümleri, dünyanın diğer yörelerindeki kar adamlarıyla ilgilidir. Sanderson’un kitabından bir bölüm:
- “1964 yılının yazında Kabardey’de Kızburun’da, Muhammed Pşınov isminde bir Çerkez inşaat ustası, Zol yöresinde, Batek köyünde bir mısır tarlasında bu yaratıktan bir tane gördüğünü iddia etmiştir. Prof. Boris Porşnev’in yerine geçen Dr. Jeanne Kofmann 1962’den beri Kaberdey’e yerleşmiş ve almastı adı verilen bu olağanüstü yaratığın varlığını araştırmaya devlet tarafından memur edilmiştir. 1966’da Moskova’daki Coğrafya Derneği’ne verdiği uzun raporda, bunun çok az rastlanan neandertal bir yaratık olduğunu belirtmiştir. Abhazya’da anlatılan olay ise çok daha ilginçtir. Abnauyü(orman adamı) diye anılan bu yaratık bir dağ köyünde köylüler tarafından yakalanmış ve adını Zana koymuşlar. Bedeni kırmızımtırak tüylerle kaplı bu dişi yaratığın bir insandan çocuk doğurduğu belirtilir. Prof. Porşnev bu yavrulardan birinin mezarını açıp iskeletini bulmuştur ve bunun bir neandertal olduğunu söyler.”

Clive Philipps Wolley 19. yüzyılın ünlü avcılarındandır. (...) 1876’da ilk kez Kafkasya’yı ziyaret etmiş ve orada avlanmıştır. Avcılık anılarını “Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları”-Londra, 1881- ve “Büyük Av Peşinde”-Londra, 1894- adlarıyla iki kitapta kaleme almıştır. Aşağıda yazarın bazı anılarını veriyorum:
- “... Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını ateşli silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes, vb. yollarla; hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.” - “... Yerli Kafkasyalı iz sürücüleri, kılavuzlar, hamalları kullanırken çok dikkat edilmesi gereken bir husus; onlara asla hizmetkar gibi davranmamanızdır. Onları bir arkadaş veya size eşlik eden yerli avcılar gibi kabul etmeniz gerekir. - “ ... Küçük geyik yavrularının keskin haykırışları, büyük geyiklerin orman siluetinde heykel gibi durmaları, devasa ağaçların görkemi ve rüzgarın bunların arasından geçerken çıkardığı uğultu. İşte Çerkesya’da bir av gününün sonunu belirleyen manzara, bence bu güzelliğin dünyada emsali yoktur.” İsviçreli botanikçi E. Levier 1890 yılında botanik araştırmalarında bulunmak üzere Kafkasya’ya gezi yaptı. Kitabının adı “Kafkasları Geçerken” olup,1894 yılında İsviçre’nin Neuchatel kentinde yayınlanmıştır. Levier, gördüğü inanılmaz büyüklükteki bitkileri şöyle anlatır: - “...Deniz seviyesinden 3000 ayak yükseklikte kendimizi birden sanki tanrıların bahçesinde bulduk. Kayalar ve çamlarla çevrili bir amfiteatra benzeyen vadi keşiş çiçekleriyle doluydu. Bunlar bir atlının boyunu aşacak kadar iri ve yüksektiler. Ayrıca birçok çiçeğin, Alp kuzukulağının boyu metrelerce yükseliyordu. Mavi çan çiçekleri devasa boydaydılar. ... Böyle bitkiler birkaç yılda veya yüzyılda oluşmaz. Bunların oluşması için binlerce yıl gerekir. O ormanda, o rutubette, o zengin iklimde binlerce yıl yere dökülen yapraklarla oluşan verimli toprak sayesinde bu kadar büyümüş olağanüstü bitkilerdi bunlar. Yedi, sekiz bin yıllık geçmişleri olmalıydı. ... Bunlar dünyanın gençlik dönemlerinin kalıntılarıydı ve sadece Kafkasya’da korunmuş olunarak kaldıklarını umuyorum.Bir botanikçi olarak böyle bir olaya tanık olacağımı ve böyle bir manzarayla karşılaşacağımı tahmin etmezdim. Gerçek olan şu ki, ben Kafkasya’nın makro florasını gördüm.”

Fransız tarihçi ve etnograf Jacques de Morgan “Kafkasya’da Bilimsel Görev ve “Kafkas Halklarının Kökeni Konusunda Araştırmalar” adlı iki kitap yazmıştır. 1889’da Paris’te iki cilt halinde yayınlanan bu kitaplarda yazar, Kafkas halklarının Keltler’le akrabalığını kanıtlamaya çalışır. Şöyle der:
- “... Kafkasya için tarihin yazdığı en önemli olay MÖ 8. yüzyılda, Sit ve Skit; diğer adıyla Hazarların, Asya’dan Kuzey Kafkasya’ya gelerek oranın yerli halkıyla yaptıkları savaşlardır. O zamanlar Kafkasya’nın yerli halklarının hepsine Kimri adı veriliyordu. Bu savaşlardan sonra Kimriler iki büyük kola ayrıldılar ve bir kısmı Kafkasya eteklerine çekilirken, diğer kısmı da önce Avrupa ortalarına, oradan da daha batıya gitmeye zorlandılar. Hatta en sonunda Fransa’ya, Britanya ve İrlanda adalarında yerleşmek zorunda kaldılar. Bu durum Kafkasya için gerçekten önemli tarihi bir olay sayılmaya değer.” - “Strabon’un ifadesine göre binlere yıl Kafkasya’da ve Meot (Azak) denizinin her iki kıyısında oturan Kimriler çok eski zamanlardan beri Anadolu’ya birçok istila hareketlerinde ve seferde bulunmuşlardır (Cilt 2, s.117). Bu kayıtla, Kimrilerin ve Kimri tarihinin Hati-he halkı ve tarihiyle benzerliği meydana çıkıyor. Çünkü Strabon’un Kimri veya Kimmeri(Cimmerian) adını verdiği bu kabilelerin yaptığı istilalar, Kafkas halklarından Hattiler’in -yani eski Çerkezlerin- Küçük Asya’ya yaptıkları istila hareketleridir. - “ Bu sayede Kafkasya kavimleriyle ve bu arada Çerkezlerle aynı ırktan olan bu eski insanların ahfadının bugün nerede yaşamakta oldukları belli olmuştur. - Bugünkü Avrupa kavimlerini ırk ve dil yönünden inceleyenler Keltler’in Avrupa’nın ilk yerlileri olduklarını bilirler.

Üst bölümde Aydın O. Erkan’ın, hem kendi açıklama-yorumlarını hem de kitabına aldığı yabancı yazarların yorumlarını not ettik. Rahmetli Aydın O. Erkan mevzubahis kitabının son bölümünde şu yorumda bulunmaktadır: - “ Bu konudaki iddialar ve bunların dayandığı argümanların geçerliliği ancak incelemeler, araştırmalar sonucunda kabul edilebilir. Ben şahsen, Kafkasyalılar için 1998’de yazılanların 1798’de yazılanlardan hiç de farklı olmadığını fark ettim. Bunlar, bir iki eleştiri dışında genellikle övgü doludur. Bu da gösteriyor ki, bu halklar 200 yıldan beri kişilik ve karakterlerinden, mizaçlarından pek bir şey kaybetmemişlerdir. Altmış yıllık sömürgeci Çarlık yönetimi ve bunun üzerine yetmiş yıllık baskıcı Sovyet yönetimi altında, yani 130 yıldan fazla yabancı bir yönetim altında yaşamış olduklarını göz önüne alırsak, değişimin bu kadar az oluşu ve ulusal özelliklerinin bu derece iyi korunabilmiş olması övgüye değer. Bu noktayı belirtmeyi uygun buldum.” - “ Kafkasya çok ilginç bir ülkedir. Kafkasyalılar ise dikkate değer insanlardır. Kaf Dağı’nın gizemi her zaman var olacaktır. Gerçeği ortaya çıkarmak araştırmacılara düşüyor.”

Çerkesler’de diğer milletler gibi eski tarihleri, menşeleri ile ilgili yeteri kadar bilgi veremiyorlar. Ancak eski atalarının yedi birader olduğunu, bunların başlangıçta Elbruz dağı eteklerinde Kuban nehrinin başlıca ayaklarından olan Şhahuşe Irmağının kolları arasında bulunan Tube Vadisinde ( Bunların Tube’de yerleşmesi hakkında Kartaca tesisi hakkındaki rivayet aynen söylenir. Güya bu kardeşler öküz derisi kadar yer istemişler. Sonra deriyi ince iplik gibi keserek daha çok yer almışlar.) yerleşerek vatan edinmiş olduklarını, asıl ahlis Çerkes ve bundan ötürü asil olan kabilelerin bu yedi biraderin torunlarından çoğaldıklarını, sonrada idareleri altına alarak yada aralarına alarak erittikleri milletleri KOG (koq) yani raiye ve ikinci sınıf Çerkes saydıklarını rivayet ediyorlar.

Ve Çerkesler: Tubem Zi Hase Demiril Tlepko Vimitlite
Yani: Tubede yeri ve hissesi olmayanı asil soy sayma derler. Çerkeslerde temsil hassası fazla olduğundan önceki zamanlarda bu şekilde çoğaldıkları uzak sayılamaz. Ancak yedi biraderden koca milletin meydana gelmesi uzun bir zamana bağlıdır.

Şhaguşe Vadisin’de çokca Hatıkoy, Khut kabileleri bulunmasından anlaşılıyor ki bu yedi birader denilen kimselerin Hitit soylu olanları oraya gelip yerleşmiş ve isimlerinin kabilelerine intikal etmiş olması hatıra geliyor.Çünkü Hititler kendilerine Hat, Hati, Khit derlerdi.Hatko Hatıkvay gibi Çerkes kelimeleri ise Hati oğlu, Hat oğlu manasına gelir. Khit ise tamamen Hitit karşılığıdır. Hititlere dair Avrupalıların yayınladıkları eserlerde görülen kelimelerin bir çoğuda Çerkescedir.

Çerkeslerin yüksek bir sosyal hayata malik olmalarıda dedelerinin medeniyette hakikaten olgunlaştığı ve ilerlemiş olması büyük bir millet olduğunu doğrular. Çünkü bu yüksek esaslar ormanlar içinde yalnız yaşayan bir milletin kendi ürünü olmaktan ziyade kendisine miras gibi görünüyor. Vakıa tarihinin kaydettiği bütün eski asırlarda Çerkeslerin Çerksya’da oturdukları hakkında tarihçiler arasında ittifak vardır.Orada binlerce senelik bakir bir hürriyet ve istiklale sahip olduklarını her tarihçi kaydediyor.

Çerkeslerin eskiden beri tabi bir istihkam olan vadilerinde, geniş ormanların koyu gölgeleri arasında diğer kavimlerle karışmıyarak hususi bir insan cemiyeti halinde yaşadıklarına, sosyal hayatlarının kendilerine mahsus ve diğer milletlerin adetlerinden tamamen farklı olması da bunu göstermektedir.Bundan dolayı yüksek haletlerin çıkış yeri olması nedeniyle ilmin pek ziyade kıymet ve ehemmiyet verdiği Saf kanlık, mevcut medeni kavimler arasında Çerkeslere inhisar etmiş gibidir.

Çünkü Çerkeysanın yanaşılması kolay sahillerine, ova cihetlerine aralıklı olarak temas etmiş olan harici kuvvetler devamlı olamıyarak gölge gibi kaybolmuş, iç kalesi sayılan dağlık kısımlarına yabancı hiçbir millet Rus istilasına kadar ayak basamamıştır.Eski atalarının Elbruz eteklerinde oturdukları hakkında rivayetler ise eski Yunan tarihinin Kafkasya ya o kayalardaki Promete mitolojisine bir bakınca bir hakikat kokusu taşıdığına şüphe yoktur. Ve bu belgelerin kaynek olduğu da malumdur.

Mr.Bell diyorki;Bu ehemmiyetli milletin tarihine ait malumatın, Yunan, Ceneviz, Roma, Arap, Türk eserlerinde bulunduğuna eminim. Kafkas toprağının geçmişe geleceğe ait tarihine kısa olarak göz atılınca kendilerini çevreleyen diğer kabilelere nispetle çoğunluğu teşkil eden Kafkas kabilelerine neden asıl sekenesi adı verildiği neticesine götürür.

Kafkas kabilelerinin dilleri, Kafkas hudutlarını birbiri ardınca tecavüz etmiş olan Hindo- Cerman, Samiler, Moğollar, İslavların dillerinden tamamıyle farklıdır. Sosyal hayatları müstakil olarak kendisine ait usul ve kanunlarla gelişen, kalkınan bir halk gösteriyor. Eski tarihin tasvir ettiği galip milletlerin büyük alçalış ve yükselişine gelince ise bunların Kafkasyanın doğu tarafından Daryal geçitleri üzerinden arkadan gelen daha yüksek dalgaların sevkiyle hafif bir temasla geçip gittikleri anlaşılıyor. Eski İran hududu, Asurilerinsınır fütuhatı bilinmemekle beraber Kafkasya ya varamadıkları görülüyor. Bizans kayıtları ne Yunanlıların, nede Romalıların Kafkasyanın merkez kabilelerini yenemedikleri veya yerlerinden çıkaramadıklarına yeterli derecede şahitlik ediyor.

Araplar Kafkasyanın güney kısmındaki ovaları istila etti. Tatar ve Moğollarda kuzey kısımdaki ovalara musallat oldular.Fakat başka yerlerden gelen halk ile olan mücadele ovalara geçmiş, dağ silsileleri her zaman asıl yerli halkın tamamen elinde bulunmuştur.

1321 miladi senesinde Kafkasya ya ait coğrafya kitabı yazmış olan ünlü Ebulfeda Kafkasya da oturan kabilelerin konuştukları çeşitli dillerin 300 kadar olduğundan Kafkasya ya diller dağı adını veriyor. İlgi sahamıza giren bütün maziden kati bir hakikat çıkıyor ki o da eski asırlarda rivayet edildiği gibi büyük insan dalgaları bu dağlardan inerek yavaş yavaş ovalara yayılmışlar. Bu şekilde dağılan millet ve kabileler az çok farklarla soylarının izini Nuhun torunlarına çıkarabilmişlerdir.

Gerçekten eski Trakyalıların halis Çerkes oldukları ve onlara verilen KETAŞ isminin kılıç yapan anlamında Çerkesce bir kelime olduğu ve kılıç yapmakla ün kazanmış oldukları söylenmektedir.

Kaynak: Jabaghi BAJ Çerkesler adlı eserden

Giorgio İnteriano adındaki gezginin kitabı "La Vita et sito de Zichi, Chiamati Circassi, Historia Notable" (Çerkeslerin Örf, Adetleri ve Tarihleri) adını taşır. Bu eserinde yazar, yabancılar tarafından Çerkeslere Zikhi dendiğini, fakat onların kendilerine Adığe dediklerini belirtir. Ayrıca bir Adığe soylusunun cenaze törenine tanık olduğunu da nakleder: "...Adığe soylusu ölünce köy meydanında ağaçtan yüksek bir platform inşa edildi. Sonra iç organları çıkarılan ölünün naaşı en iyi giysileri içinde, çömelmiş olarak platformun üzerine yerleştirildi. Ölenin karısı da cesedin karşısına konan bir sandalye üzerine oturtuldu. Sabit bir durumda cesedin yüzüne bakmak zorunda olan kadının ağlaması yasaktı. Zira Adığe kadınlarının özellikle savaşta ölen kocalarına ağlamaları çok ayıp sayılırdı. Bu şekilde hazırlanan katafalk sekiz gün süreyle halkın ziyaretine açık tutuldu. Bu süre boyunca ölünün akraba, dost ve bağlıları, yanlarında getirdikleri çeşitli gümüş kapları, ok ve yayları, yelpaze ve daha başka armağanları ölünün yanına bırakarak ona bağlılıklarını ve saygılarını gösterirler.

Bu ziyaretler devam ederken, bir ağaç kesilerek tabut yapıldı. Tabut içine hem cesedi hem de eşyaları alacak büyüklükteydi. Sekiz günlük ziyaret süresi dolunca naaş ve armağan olarak getirilen eşyalar tabuta yerleştirildi ve cenaze, halkın katıldığı bir törenle gömüleceği yere götürüldü. Orada, toprak kazılmadan taştan örülmüş bir zemin üzerine kondu ve çevreden taşınan toprak tabutun üzerine yığılarak bir höyük oluşturuldu. Bu höyük mezarın yüksekliği ölenin önemine göre değişir." 

Hemen hemen bütün vahşi kavimlerde ölülere, gelişmiş ülkelerden çok daha fazla saygı duyulması son derece müstesna bir olaydır. Bizler, en saygı duyulan adamların anısına hakaret edilmesine ve ölülerin otopsi odalarında kesilip biçilmesine aldırmazken, bir cesedin parçalanacağı ya da bir mezarın yıkılacağı düşüncesi barbar insanların dehşete kapılmasına neden olmaktadır. Cezayir'deki Araplar ve Kabyllerin savaş alanında kalan ölülerini kurtarmak için en büyük fedakârlıkları yaparak her türlü tehlikeyi göze aldıkları bilinmektedir. Aynı şekilde Müslüman, Hıristiyan ve hatta din hakkında ancak çok az şey bilen Kafkas kavimleri arasında da bu davranış çok daha şiddetli bir şekilde hakimdir. Hatta bir kölenin ölüsü bile, Ubıhlar ve Cigetler tarafından düşmana bırakılmamaktadır. Eğer ölüyü kurtaramazlarsa, daha sonra fidye karşılığında Ruslardan geri alırlar. Bu Dağlıların nasıl bir yoksulluk içinde yaşadığını hatırlarsak, ölülerine onurlu bir şekilde davranmak için gösterdikleri bu büyük fedakârlık çok daha dokunaklı görünmektedir. Eğer bir vork (asilzade) veya ünlü kahramanlardan biri, özellikle bir pşı (prens) savaş sırasında ölecek olursa bu Dağlılar, ölülerini kurtarmak için deliler gibi savaşırlar ve diğer zamanlarda kendilerini dehşete düşüren el bombalarının ve güllelerin patlamasına hiç aldırmazlar. Tek bir ölüyü kurtarmak için yüzlerce savaşçının kendini feda ettiği çeşitli olaylarda anlatılmıştır.

Ubıhların en ünlü liderlerinden biri Hacı Degumuko adındaki yaşlı bir pşıdır. Eskiden soğuk çeliği kullanma konusunda eşsiz bir kahraman olan Hacı, yılların ve zorlukların etkisiyle artık yaşlanmıştı. Ruslara karşı intikam ve nefret duygularını ateşlemekten bir an bile geri durmayan bu yaşlı kahraman, gençlik yıllarında her sözüne itaat eden binlerce kişinin başında savaşmış ve büyük kılıcıyla inanılmaz kahramanlık örnekleri vermişti. Seçme birliklerin başında sık sık Kuban'ı geçerek baskına gider, genellikle Çernomorski Kazaklarının arasına deli bir cesaretle atılan ilk o olur ve düşmanlarının kırmızı mızrakları karşısında şaşkasının ağırlığını ölçerdi. Birçok düşmanı bizzat kendi elleriyle öldüren Hajı'nın adı, Kuban ötesine yapılan cesur baskınların anıldığı huaholarda , Kafkas Dağlarının en önde gelen kahramanları Güz Beg ve Janbulat ile birlikte anılmaktadır.

Yaşlı kahramanın fiziksel gücü artık tükenmişti. Fakat Rusların ata topraklarına karşı giriştiği seferi haber alınca akrabalarını, arkadaşlarını ve kölelerini toplayarak, vücudunda yüzlerce yara izi taşımasına rağmen yine savaş alanına atıldı. Rus avcı birlikleri, dik bir kayanın üzerinde, bu mücadeleye bütün köleleri ve adamlarıyla katılmış olan, savaşı izleyerek emirler veren ve çocuklarının, torunlarının kahramanca çarpışmasını gururla seyreden yaşlı ve muhterem lideri gördüler. Ubıh dağlarının batı tarafına bakan dik yamaçları kısmen muhteşem ormanlarla kaplıdır. Eski çağlardan kalma meşe ve kayın ağaçları, yeşillikleriyle süsledikleri gri renkli kayaların gövdeleri ve tepeleri boyunca yükselirler.

Tahtadan yapılmış çok eski haçların bu ağaçların gövdelerine tutturuldukları görülmektedir. Bu haçlar, çok eski çağlarda buralarda hakim olmuş bir dinin kalıntıları veya belki de, muzaffer ordularıyla Hıristiyanlığı Kafkasya'ya yaydığı söylenen Gürcü Kraliçesi Tamara'nın dindar gayretlerinin ürünleri olabilir. İngiliz gezgin Bell, Kafkasya'da yaptığı maceralı gezileri sırasında böyle birçok haçı en eski ağaçların gövdelerinde görmüştür. Naklettiğine göre bazı fanatik mollalar, yanlışlıkların ve batıl inançların kaynağı olarak gördükleri bu kalıntıların kaldırılmalarını istemiş, fakat Dağlıların büyük bir çoğunluğu bu haçları atalarının dininin saygıdeğer hatıraları olarak bağırlarına bastıklarından buna karşı çıkmışlardı. Yaşlı lider Hacı Degumuko'nun torunu olan Aliyiko, Hıristiyanlığın izlerini taşıyan böyle bir meşe ağacının yanında savaşçılarıyla birlikte mevzilenerek, burasını adım adım Ruslara karşı savundu.

Yer savunmaya uygundu. Bir tarafta ormanlık bölge, diğer tarafta ise bir uçurum vardı. Hafif piyadelerle birlikte ilerleyen dağ bataryalarının komutanı, Ubıhların yoğun olarak toplandıkları noktaya iki hovitzerle ateş açtırdı. Bir gülle, yaşlı ağacın içi boş gövdesinden geçti; etrafa ağaç parçaları dağıldı, ama eski haça bir şey olmadı. Ubıhların zafer narası her tarafta neşeli bir şekilde yankılanarak gökyüzüne yayıldı. Svan süvarileri aynı noktaya saldırmak istediler. Fakat arazi böyle bir harekete uygun değildi. En öndeki süvarinin atı yere düştü ve diğer ikisini de beraberinde götürdü. Atlar ve atlılar birlikte uçuruma yuvarlandılar. Abhaz ve İmer süvarileri bile, inanılmaz bir azimle savunulan bu mevziden geri çekildiler. En sonunda, bir avcı bölüğüne komuta eden Rus subayı, arkasında süngülerini ileride tutarak koşan askerleri olduğu halde hızla bu noktaya doğru atıldı. Askerler bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ve subay yaralanarak yere düştü. Askerler durdular, silahlarını tekrar doldurdular ve düşmanın ateşine başka bir yaylım ateşiyle karşılık verdiler. Mücadele bundan sonra korkunç bir şekilde kayadan kayaya, çalılıktan çalılığa devam etti. Tüfek sesleri, her iki tarafta da aralıksız olarak devam ederken, sonuç daha çok soğuk çeliklerle alınmaya başladı. Rus askerleri takviye kuvvetleri aldılar ve düzenli bir şekilde ilerlemeye devam ettiler.

Fakat Aliyiko metanetle yaşlı meşe ağacının önünde yerini savunmaya devam etti. Sol eliyle ağacın gövdesine tutunan Aliyiko, sağ eliyle de şaşkasını sallıyor; gösterdiği bu cesaret ve sözleriyle savaşçılarını şevke getiriyordu. Bir Rus mermisi, genç kahramanın kalbini deldi. Ölüm anında bile, arkasındaki ağaca yaslanarak ayakta kalan ve cesediyle ağacı koruyan Aliyiko'nun ılık kanı yanındakilerin üzerine sıçradı.

Ubıhların ağıt sesleri yükselerek devam eden savaş fırtınasının üzerine çıktı ve yürüyüşün verdiği yorgunlukla bir kayanın üzerine oturarak dinlenmeye çalışan büyükbabanın kulaklarına erişti. Bu acılı haber yaşlı liderin kulaklarına eriştiği zaman duyduğu büyük keder, yılların getirdiği takatsizliğini yendi. Gücünün son kırıntılarını toplayan Hacı Degumuko, adamlarıyla birlikte torununun ölüsünü almak için Ruslarla çarpışan savaşçılarının yardımına koştu. Yaşlı adam çarpışmanın ortasına yaşlı bir aslan gibi daldı. Büyük kahramanın bu hareketi bütün Ubıhları kamçıladı. Teke tek, göğüs göğüse Ruslar’a Ubıhlar, o yaşlı ağacın önünde ölümüne bir savaşa tutuştular. Süngüler, kahraman Çerkeslerin göğüslerini yırtarken, keskin ve ağır şaşkalar da Moskoflar’ın kalın kafalarını parçalıyordu. Sonunda, çok pahalı bir bedel karşılığında zafer Ubıhlar’ın oldu ve genç liderin ölüsü kurtarıldı.

Aliyiko henüz on sekiz yaşındaydı. Zarif ama kahramanca bir görünüşü vardı. Geride on dört yaşında bir gelin bıraktı. Bir Çerkes prensi olan kızın babası da bütün adamlarıyla birlikte Ubıhlar’ın yardımına gelmişti. Yanındaki kadın akrabalarıyla birlikte yakınlardaki bir köyde babasını bekleyen genç kız, onunla birlikte Aliyiko’nun da dönmesini ümit ederken o korkunç ölüm haberini aldı.

Bir hafta sonra Soça'dan Ardler'e dönmekte olan Rus donanması yine bu kıyılar boyunca yelken açmıştı. Dağların bu taraftaki eteklerinde, sekiz gün önce o kanlı mücadelenin cereyan ettiği noktada çok sayıda yerlinin toplandığı görüldü. Bu savaşa katılmış olan bütün Çerkes, Ciget ve Ubıh liderleri, prensin yeğenine olan saygılarını sunmak üzere bir araya gelmişlerdi. Yaşlı büyükbaba kalabalığın ortasındaydı. Rus donanmasının gözü önünde, kanlı bir intikam almak için yaptıkları yemini tekrarladılar. Rahmetlinin büyükannesinin ve gelinin ağıtları ve gözyaşları, açık mezarının yanıbaşında söylenen ve onun kahramanlıklarını anlatan şairlerin şarkıları içine karışarak kayboldular. Genç savaşçı öldüğü zaman da vücuduyla koruduğu o ağacın altına gömüldü. 

Aydın O.ERKAN: Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:30 İstanbul,1999 Çiviyazıları 
Huaho: Çerkeslerin şölenlerde ve çeşitli toplantılarda, biri veya bir olay hakkında yaptıkları övgü konuşması
Moritz Wagner: Kafkas Rus Savaşı’nda Çerkesler-Çeçenler-Kazaklar ve Gürcüler Sayfa:30-34

 

Çeviren: Sedat ÖZDEN Kayıhan Yayınları İstanbul

Abhazların ve Çerkeslerin yaşadıkları bölge, Kuzey Kafkasya şeridinin kuzeyinde yer alır. XIX. yüzyılın başında yaşanan Rus işgalinden önce, bu iki halkın yaşadıkları alan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Azak denizine (Adıgece Khı Mıvt’e) kadar uzanmaktaydı. Bu iki topluluğa, vaktiyle aynı bölgede yaşamış ve kavimsel, coğrafi ve dilbilimsel açılardan her ikisinin arasında yer alan, fakat günümüzde küçük birkaç grup halinde sadece Anadolu’da varlığını sürdürebilmekle birlikte Kafkaslarda eriyip gitmiş olan Ubıhları da eklemek gerekir. 

Bu üç halk (XV.yüzyılda başlayan bir sürecin sonucu olarak), XVIII.yüzyılda İslamı kabul etmiştir. İslam öncesi dinleri, dizgenin kökenini ortaya çıkartmaya yetmeyecek birkaç inanç kırıntısı dışında tamamen ve çabucak yok olmuştur.

Bütün diğer Kafkas halkları gibi (Gürcüler ve Osetler), bunların da günümüza adı dışında bir şey ulaşmamış olan bir üst tanrıya inandıkları anlaşılmaktadır.

Abhazların üst tanrısı Anka’dır. Anka’yı kelimesi kelimesine “onlar, onları” şeklinde tanımlamak, yani bütün evrene dağılmış olduğuna, fakat tek bir Vahdet’te birleştiğine inanılan küçük kutsal parçalar bütünü olarak anlamak gerekir. Bu vahdette çokluk, Gürcülerin üst tanrısı Morige hakkında bildiklerimizle uyuşmaktadır.

Ubıhlarda ve Çerkeslerde üst tanrının işlevi birbirinden ayrılmış ve iki bütünlüğe bölünmüştür. Biri insanın iyiliği için ortaya çıkarken, diğerinden korkulduğunu biliyoruz.

Ubıhlarda sadece özel isimdeki farklılık değil, bunun ötesinde biraz da anlayış farklılığı göze çarpar. Bunlar, kendisinden iyilikler elde etmek için çağrılan tanrıyı, sadece beddualarda ortaya çıkan tanrıdan ayırmaktadırlar. İyiliksever olan birincisinin adı Wa’dır. Bazı yerlerde Waba şeklinde geçmektedir. Burada muhtemelen, Çerkeslerde mevcut olan ve “gök” anlamına gelen We’yi görmek gerekir. O halde, tıpkı İslam öncesi Türklerde olduğu gibi, tanrının ilk önceki esas adı sadece “Gök” olmalıdır.

Waşha, kendinden korkulması ve çekinilmesi gereken tanrıdır; tıpkı kelimenin kökeninde olduğu gibi: ”Gök” anlamındaki wa ve “barut” anlamına gelen şha yani “gürleyen, şimşek çakan gök”. Şüphesiz fırtınayla bütünleştirilmiştir. Bu ikiye bölünme, bugün üst tanrıya verilen tek isim olan The ile sadece beddualar sırasında anılan Waşhe’yi eskiden birbirinden ayıran Çerkeslerde de mevcuttur.

1. Fırtına tanrıları

Çerkeslerin fırtına tanrısı, yıldırım kelimesiyle aynı olan Şible adını taşır; bu, sözcük olarak “yılan-at” demek olan hayal gücüyle yaratılmış bir kelimedir. Abhazlarda da tanrının adı, doğayı idare eden fenomenin adıyla karışır: Afi. Birçok duada adının anılmasının gösterdiği gibi, Afi de üst tanrı Anka tarzında, bazen çoğul, bazen de tekil olarak kabul edilir.

Her iki halkta da birkaç ayrıntı dışında kasırga tanrısına karşı yerine getirilen ibadetler aynıdır. Gürcistan ve Osetya’da insan olsun, hayvan olsun yıldırım çarpması sonucu meydana gelen ölümler kutsal bir kazanç, sevindirici bir işaret olarak kabul edilmektedir ve her ikisine de aynı rit yapılır. Köyün dışında, genellikle ormanda veya bir ağacın yakınında, temelde toprağa saplanmış dört büyük kızılağaç (ya da yaprakları dökülmüş yaş ağaç) dalından oluşan kaide üzerine, yakındaki kirişlerle tutturulmuş oldukça yüksek bir çeşit iskele kurulur. Üst tarafa, bir nevi sedir oluşturacak şekilde yapraklı kızılağaç dalları yerleştirilir. İnsana ya da hayvana ait ceset oraya bırakılır ve üzeri yapraklarla örtülür. Birçok kurban, tercihen da beyaz keçi bu iskelenin yanında kesilir ve başları hemen ayrılarak yere saplanmış kazıkların ucuna geçirilir. Danslar, şölenler ve şarkılar günlerce devam eder. Rit tamamlandıktan sonra da bütün tertibat en az üç gün (bazı bölgelerde yedi gün) boyunca yerinde kalır. Bu sürenin sonunda, şayet yıldırım çarpmasıyla ölen bir insan ise ceset toprağa indirilir ve gömülür. 

Yüzyılımızın başında bile hâlâ canlı olan bu gelenek, birçok Antikçağ kaynakları tarafından dile getirilen ve kuzey kısmı, Abhazların bugünkü sınırları içerisinde kalan bölgeye karşılık gelen Kolkhos ülkesinde yaşayanların ölü gömme törenlerini hatırlatmaktadır. 

XVII.yüzyılda Archangelo Lamberti, Abhazların “bir ağaç kütüğünü tabut şeklinde oyduklarını ve içerisine ölüyü koyarak bir ağacın tepesine bağ çubuklarıyla astıklarını” söylemektedir.

Hiç kuşkusuz ölünün kızılağaç dallarından yapılan iskelede geçici bir süre için sergilenmesi, geçmişte hemen hemen bütün ölülere ya da en azından bütün erkek ölülere uygulanmış olması gereken arkaik ölü gömme törenlerinin sınırlanmasını ve hafiflemesini gösterir.

2. Demirci tanrılar

Çerkeslerin ve Abhazların (Gürcülerin aksine) hiçbir zaman bir ruhban sınıfı olmamıştır. Rahibin işi ya kabilenin, sülalenin veya büyük ailenin yaşlısı tarafından ya da genellikle olduğu gibi demirci tarafından yerine getiriliyordu. Bu halklarda demirci tanrı seçkin bir yere sahipti ve görevleri sadece kendi zanaat sahasıyla sınırlı kalmayıp başka alanlara da sıçramaktaydı.

Çerkes tanrısı Tlepş de çıplak elleriyle çalışarak madeni eriten, “su verilmiş çelik”ten bir demircidir. Alnı yedi boynuzla süslenmiştir. Örsünde kıymetli ve sihirli güçlere sahip çeşitli eşyalar ve özellikle de silahlar yapar. Yalnız bunun için çalışmasını kimsenin görmemesi gerekir. Bu tanrı (özellikle de buna Kurdalgon adını veren Osetyalılarda), kahramanlar için efsanevi silahlar imal ederek ve yarı-tanrı madeni Batraz’a tam anlamıyla su vererek, Nart destanında da önemli bir rol üstlenir.

Her iki halkta da demirhane kutsaldır ve değişik ritlerin yapıldığı mekandır. Abhazlar burada en ağır yeminlerini ederler. Çerkesler ise havayı değiştirmek, genellikle de yağmur yağdırmak amacıyla ayinler yaparlar. Gerçekten demir tanrısı, ateşle olan bariz yakınlığı dolayısıyla, fırtınayla ve şimşek çaktıran melek Şible ile bağlantılıdır. O kadınların doğurganlığı, çocukların, özellikle de erkek çocukların doğumu ve eğitimi gibi konularda güç sahibidir. Mesela zor bir doğum gerçekleştiren kadına, kılıç yapımında kullanılmış sudan içirilir. Bebek, demirci dükkanında bir nevi vaftiz edilir: Demircinin döğmek için kızarttığı madenleri tekrar soğutmada kullandığı suyun içerisine batırılarak, bebeğe “su verilmiş” olunur. Abhazlarda yeni doğan çocuk, üzerinde her zaman demir ya da diğer araç-gereçlerin işlendiği demir ocağına, dahası (bereket versin sönüm olan) kömür yatağına bırakılır (Oset efsanesine göre, Oset demir tanrısının garip bir şekilde genç Batraz’a itaat ettiği uygulamaya bakılabilir).

Tanrının onuruna uzun ve karmaşık ayinler yapılır. Abhazlar bu işte sıradan bir demirhane değil, küçük bir yapı içerisine konmuş ve küçültülmüş formlar halinde demircinin bütün araç-gereçlerini ihtiva eden minyatür bir atölye kullanırlar. Üç gün süren esas törenin arefesinde, demirci, bütün ailesinin eşliğinde, gün batımında “tanrı evinde iken” kurban etmek üzere bir oğlağı oyuncak demir ocağına kadar sürükler. Buna ilaveten erkek için bir horoz, kadın için de bir tavuk adanır. Müteakip günler boyunca çok sayıda fişek çekilir, zira demirci-tanrı av tekniklerine ve avcıların başarılarına müdahale eder (av tanrıları ise gerçek anlamıyla avlanma faaliyetinden ziyade, av hayvanını himaye ederler). 

Demirci dükkanının muazzam dinsel ikilemine dikkat çekmek gerekir: Gerçek atölye, demircinin doğrudan mesleki faayetlerini kapsamayan bütün ritler için kutsal bir mekan oluşturur. Bu faaliyet gerçek bir ocakta değil de minyatür bir ocakta yapılan kültü doğurmuştur.

3. Ahin ve kurban edilen inek

Ahin  (akhin veya diğer bazı lehçelerde ahim), hayvancılığı kollayıp gözeten bir Çerkes tanrısıdır. Bu sıfatıyla hayvanın birinci derecede iktisadi rol oynadığı bu toplumların tanrı kültünden çok önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki bazı kaynaklar ondan Çerkeslerin baş tanrısı olarak söz ederler. O ayrıca, aşağıda özeti verilecek olan bir mitoloji parçasında yer alan tek Kuzey Kafkas tanrısıdır.

Çok eski zamanlarda, Karadeniz kıyısında, Tuapse yakınlarında yaşayan bir adamın eşsiz güzellikte bir kızı vardır. Adam kızını, bir dağdan öbürüne vadinin üzerinden tek hamlede geçmeyi başaracak birisiyle evlendirmeye karar verir. Yarışı sadece, kullanmayı bildiği bir gereç sayesinde Ahin adında uzun boylu bir delikanlı kazanır: Bir yamaçtan öbürüne geçmek için vadinin dibine diktiği yüz “sajen” uzunluğunda (226 metre) bir sırık kullanır. Bu tuhaf hareket babyı tedirgin etmekle beraber kızın hoşuna gider ve gençle evlenir.

Daha sonra Ahin kayınpederini ziyaret etmek istediğini bildirir. Bu yaklaşımdan tedirgin olan baba, bütün eşyalarını da alarak kaçar. Oysa Ahin, civardaki dağları kaplayacak kadar kalabalık olan sürüleriyle ihtiyatsızca yoluna devam etmektedir. Delikanlı, iki haftada bir hafta uyumaktadır. Bu uzun uykuyu fırsat bilen kayınpeder hiç tereddüt etmeksizin Ahin’in hareket etmek için kullandığı tahta bacakları birkaç yerinden testereyle keser. Uyandıktan sonra bir tepeden diğerine sıçramak istediği zaman kesilen tahta bacakları dağılır ve Ahin bir daha çıkarmamak üzere nehrin sularına gömülür. Kısa sürede o muazzam sürüsü de yok olur.

Denir ki, bu tarihten günümüze kadar bu olayı anmak ve Çerkeslerin yaptıkları bu hatayı bir kurban yoluyla ödemelerine imkan vermek üzere her yıl aynı tarihte bir inek, Ahin’in ineği ortaya çıkar. Ormanda belirir ve kutsal bir koruluğa yönelir. İnek nerede durması gerektiğini bilmektedir ve hiçbir şey ve hiçbir kimse onu yürüyüşünden alıkoyamaz. Herkes kendiliğinden duracağı yere kadar onu saygıyla izler ve o kendisini kurban edecek kimsenin bıçağının altına kendiliğinden gelir. Kendi seçtiği yerde kurban edilen inek, derisinin yüzüleceği ikinci bir yere taşınır. Buradan da kesilip parçalara ayrılacağı üçüncü, pişirileceği dördüncü bir yere götürülür ve beşinci bir yerde de eti yenir.

Mitolojinin, Çerkeslerin deyimiyle “kendiliğinden gelen inek” ile ilgili son kısmı yüzyılımızın başında yapılan birtakım ayinlerle iç içe girmiştir. Bu külte ve ayinlara bağlanan aynı inanç, Abhaz ve Mingrelilerde (Kolkhos’un eski sakinleri) de yaygındır.

Ahin’in kayınpederinin entrikası sonucu ölümü efsanesine gelince, bunun sadece Çerkeslerde değil komşu Ubıhlarda da birçok değişkesi mevcuttur. Ahin’in değneği, Çerkes kaynaklarına başvurmaksızın açıklama imkanı bulunmayan önemli simgesel olayları açıkladığı gibi, özellikle Abhazların Abrskil ve Gürcülerin Amirani efsanelerinde olmak üzere diğer Kafkas mitolojilerinde de yer alır.

4. Şevzeriş

Şevzeriş (ya da Sevseriş), Narta Sosryko (Çerkeslerde Savsırık, Osetlerde Soslan) destanının meşhur kahramanıyla kendi kültü arasında kurduğu benzerlikler açısından önemlidir.

Onun, üretimden muhafazasına kadar bütün aşamalarında tahıl ürünlerinin koruyucusu olduğu anlaşılıyor. Şevzeriş için ritler, taze çınar veya armut ağacından budaklı bir kütüğün üzerinde ya da aynı türden kesilmiş bir ağaçtan elde edilen bir direk hazır bulundurularak, bazılarına göre ilkbaharda, bazılarına göre ise hasat sonrasında ya da kış mevsiminde yapılır.

Ritten bir önceki akşam olan “Şevzeriş gecesi”nde, çınar tomruğu veya armut kütüğü dışarıya, kapı önüne uzatılır. Kutsal güçle bütünleşen bu tomruğa “Şevzeriş” adı verilir ve öyle hitap edilir. Ritin en önemli safhası, kütüğün “eve girdiği” andır. Bu adet Asya meşeli dinlerdeki “giren ağacı”, yani çamın Attis kültündeki rolünü hatırlatmaktadır (bkz.Frazer, Atys ve Osiris). Çerkesler, onun çok eskiden, özellikle dalgaların üzerinde yürümek gibi üstün güçlerle donanmış bir adam olduğunu, fakat tanrının sınırsız gurur ve kibri yüzünden bacaklarından mahrum bırakarak cezalandırdığını ifade ederler.

Kahraman Nart Soslan efsanesi hiç şüphesiz, bugün unutulmuş olan “Şevzeriş mitolojisi”nden izler taşır.

5. Av tanrıları

Kafkasya’da av, yakın zamanlara kadar hatta bugün bile birçok dağlık bölgede bağımsız bir iktisadi faaliyet olmaya devam eder ve pagan dinsel inançlar ve mitoloji üzerindeki etkisi buradan gelir.

Avcıların faaliyetlerini kollayan, aynı zamanda yasal sahipleri oldukları vahşi hayvanların “ekolojik” bir tarzda korunmasını sağlayan ve çoğunlukla da dişi “av hayvanlarının efendisi” olan tanrı, halen bütün Kafkas halkları tarafından bilinmektedir. Özetle gökkubbenin altındaki ormanların idaresine benzer bir biçimde, av tanrıları da av hayvanlarının hem yok olmasını teşvik eder, hem de ava bazı sınırlamalar getirir.

Osetya’da “av tanrısı”, “yabani hayvanların efendisi” genç bir erkek olan Aefsati’dir (aynı adı Apsat şekliyle Svanların av tanrılarından birinde görmekteyiz). Av hayvanına “Aefsati’nin hayvanı” (aefsatiyi fos) denir. Av tanrısı avdan önce çağrılır ve avın başarıya ulaşmasından sonra vurulan hayvanın eti yenmeden kendisine teşekkür edilir.

Çerkeslerin av tanrısı (Doğu Çerkesleri olan Kabartaylarda bu bir tanrıçadır) “ormanın tanrısı”, orman anlamındaki “mez” ve tanrı anlamındaki “the”den oluşan Mezithe’dir (Kabartaycada Mezith). Vücudu tamamen gümüşle süslü, tıpkı organik bir zırha benzer bir şekilde olup, boynuzları da gümüştendir. Bıyıkları altından alevler gibi, boyu fil boyunda, dağkeçisi postu giyinmiş, fındık ağacından yayı, kızılcık ağacından okları vardır. Kendi hizmetinde olan kızların (Abhaz inancına göre bunlar öz kızlarıdır) bakımını yaptığı ve otlattığı dişi geyikler (maral) ile orman geyiklerinin öncülüğünü yaptığı altın kılları olan bir yabandomuzuna biner ve özellikle avcıların kendisine kurban ettikleri hayvanların kanıyla beslenir.

Esasen bütün Kafkas halkları için avın kutsal bir faaliyet olduğu ve vurulan her hayvanın av tanrısına sunulan bir hediye değerinde görüldüğünün altını çizmek gerekir.

Çerkes avcıları kendi aralarında gizli bir dil, “orman dili” kullanırlar; “gizlilik” her açık hecenin sonuna eklenen anlamsız eklerle oluşturulur.

Yves BONNEFOY’un Mitolojiler Sözlüğü kitabından derlenmiştir

Kuzey Kafkasya’da MÖ. 3000’inci yıldan bu yana, daha başka bir ifade ile, günümüzden 5000 yıl öncesinden başlayarak yaratılan Proto-Çerkes kültürünün arkeolojik bulguları bugün dünya arkeolojisi ve sanatı içinde ‘Antik Kuban Kültürü’ adı altında seçkin bir yere sahiptir ve 5000 yıllık Çerkes Tarihi’ni altın ışıklarla yansıtmaktadır. Bu döneme ait buluntuların çoğu altın ve gümüşten işlenmiştir. 


Bu gelişime paralel olarak sözlü kültürümüzde de azımsanmayacak bir birikim oluşmuştur. Binlerce yıldan bu yana, kuşaktan kuşağa aktarıla gelen sözlü edebiyat geleneği bütün canlılığı ile yazılı edebiyata, çağdaş Çerkes Edebiyatı’na bir bütün halinde ulaşmış ve çağdaş edebiyatımızın şekillenmesinde ana etken olmuştur. Hatta bu etki o denli belirgindir ki, sözlü edebiyat ürünlerinin süslü abartmalı anlatıldığı, Huahua(1) sanatının doruklara yükseldiği Khabardey Edebiyatı’nda etkileri görülebilmektedir. Sözlü edebiyatı daha yalın ve gerçekçi bir özellik gösteren Kuzey Abazları’nın çağdaş edebiyatlarına da aynı özellik yansımıştır. 

Sözlü edebiyatın üretildiği bu binlerce yıllık dönemde, acaba teatral anlamda, Çerkes sanatı ne gibi özellikler ve unsurlar taşımıştır? Ya da başka bir yaklaşımla, Antik çağlardan 19’uncu yüzyıla dek üretilen Çerkes sanatının içerisinde tiyatronun durumu ne idi? Teatral unsurlar var ise nelerdi? Bu unsurlar çağdaş Çerkes tiyatrosunu nasıl etkilemiştir?

Bütün bu soruları yanıtlamak için elimizde henüz yeterince kaynak bulunmamaktadır. Bu konular şüphesiz Kuzey Kafkasya’da bu güne dek işlenmiş ve arşivlenmiştir. Ancak tiyatro tarihi açısından kaynak olabilecek tiyatro yayınları yayımlanmış olsa bile henüz bize ulaşmamıştır. Bu nedenle bu tür hiç yayın yokmuşçasına araştırma yapmak zorundayız. Bu konuda da tiyatroya ilgi duyan gençlerimize büyük görevler düşmektedir. 

19’uncu yüzyıldan geriye doğru Kuzeybatı Kafkasya’da üretilen sözlü edebiyatta, ya da Kuzey Kafkasya geleneklerinde, araştırıcı bir yaklaşımla yola çıkıldığında teatral öğeler taşıyan birçok destan teksti, birçok seyirlik oyunlar ve mizansenlere rastlamak olasıdır. Bu konuyu ana başlıklara ayırarak incelemekte yarar vardır; 

1- Destan Tekstlerinde Tiyatro Unsurları 

Kuzey Kafkasya Halk Destanları, halkın duygularını, yaşam felsefesini, sanatını, zevklerini içinde koruyarak ve saklayarak günümüze ulaştırmıştır. Bu gün bu anlamda destan metinleri incelendiğinde, kolayca teatral öğeler yakalanabilmektedir. 

Örneğin, Nart Destanları’nda destan kahramanlarının toplantıları, düzenledikleri şölenler, teatral bir düzen içerisinde gelişmektedir. Ok atma, binicilik, güreş, dans yarışmaları, üç ayaklı sofra üzerinde ya da sivri bir kamanın ucunda tasvir edilen dansların anlatışında, karşılıklı konuşmalar hep tiyatro düzeni içerisinde gelişmektedir. Öte yandan, nazım kalıbı içerisinde söylenen destanlarda, antik çağ Yunan Tiyatrosu’nda olduğu gibi ‘recitative’lere (müzik aralarına serpiştirilmiş düz sözler) korolar eşlik etmektedir. Bu tür teatral bir söyleşiye örnek olarak Seteney’in ölümünü anlatan ‘Seteney Çiçeği’ adlı tekst’in bir bölümünü aktarmakta yarar vardır; 

‘...Şarkı giderek yükselir, tüm çevre doğa şarkıya eşlik eder. Kendilerinden geçmiş olan Nartlar, şarkıyı dinlemektedir hala. 

Kimse yerinden kıpırdamaz. Hepsi vurulur bu tanrısal güzellikteki sese.... O sırada Nart Aşemez, Khamılapşıne’sini(2) çıkararak şarkıya eşlik eder. Nartlar da topluca şarkıyı söylemeye başlarlar. Ağaç, çiçek, kurt, kuş, böcek.... Tüm evren şarkıya katılır: 

Heyyy!....Heyyy! 
Heyyy çiçek neden kokarsın? 
Parlaklığını yıldızlardan almış, 
Çevresi ipek gibi 
Dorukların beyaz aydınlığı, 
Gören gözlerin sevinci, 
Kalplere yücelik veren, 
Nart gücünün armağanı, 
Yaşamın süsü, 
Bakanlar vurulur sana, 
Herkesi sevindiren, 
Yiğitlerin kalbindeki 
E-ş-s-i-z a-r-m-a-ğ-a-n..! 


Şarkıya katılan kızlar, Adıyiukh, Malıçıpkhu, Ahumudej ve diğerleri ellerindeki çiçekleri mezarın üzerine bırakıp sessizce uzaklaşırlar. Nartlar her yıl Kanjal Dağı’nın eteklerini iki kez ziyaret ederler, güllerin açma zamanı Seteney’in şarkısını hep birlikte söylerler.(3) 

Destanlarda kimi zaman Seteney Guaşe, Thamade Wuezirmes’in kimi konularda denemelerden geçirmek için erkek kılığına girip günümüz tiyatro sanatçılarına taş çıkartır biçimde bıçkın delikanlı rolü oynar. Bu gibi anlatımlarda tiyatro unsurlarını rahatlıkla yakalamak olasıdır. Ayrıca ağıtlar ve eski şarkılarda (wueredıj) teatral unsurlar çok belirgindir. 

2- Çerkes toplumunun tarih boyunca tekrarlamış olduğu kimi geleneksel davranışlarını, duygularını semboller ya da belli koreografik düzeni olan hareketler belirlemiştir. Bu teatral özellikleri, bayram, yortu, ayin gelenekleriyle emek şarkılarında yaşatmıştır. 

Örneğin Çerkesler’in eski tapınma biçimleri ‘Thatle’u = Tanrıya yalvarış’ belirli bir Tanrı onuruna yapılan kurban kesme törenleri ya da Tanrıya huahua okuma biçiminde olurdu. Bu ayinler tiyatro unsurları ve kareografik motiflerle süslenirdi. Her türlü yakarış ve ağıtta tiyatral bir biçimde recitative’lerle ya da huahua’larla bir dizi anlamsız ünlem (kafiye oluşturan) eşlik ederdi. Yakarış ve ağıtlarla veba, çiçek, humma ve diğer hastalıklardan korunmayı, yeni doğan çocukları kem gözlerden korumayı amaçlıyordu. 

Başka bir teatral tören ise ‘Çapşak’ue’dir. Yaralının ya da hastanın yattığı odada yapılırdı. Porto-Çerkes insanına göre, eğer yaralı uyursa canı onu çabucak terk edebilirdi. (Bu gelenek ve temsili tören Türkiye’deki Çerkes köylerinde şimdilerde bile biraz değişik bir biçimde uygulanmaktadır) Çapşak’ue töreni ile ilgili olarak F. Torneau şöyle demektedir; “Çerkesler ölümü ağır yaralının yanından kovmak için odada bulunan değerli eşyaları dışarı çıkarırlar, girişe herkesin birkaç kez çarpacağı bir biçimde sabanın demirleri yerleştirilir. Ziyaretçiler topluca gelip odaya girdiklerinde yüksek sesle gürültü yaparlardı. Genç kızlar da tören elbiselerini giyip gruba katılırlar, çeşitli danslar yapılır, şarkılar söylenirdi.”(4) Eski Çerkes ayinleri ve sembolik törenleri arasında dramatize edilmiş bir temsil olan ‘ajeğafe = keçi dansı’nın özel bir yeri vardır. Totemizm tasavvurundan yansıyan ajeğafesiz hiçbir Çerkes bayramı geçmemiştir. 

Çerkes Halkı’nın kuraklık zamanı uyguladığı bir yakarı türü de yağmur dualarıdır. Abazalar’da “Dzivara”, Adığeler’de “Hantsa guaşe” denen giydirilmiş, kukla haline getirilmiş bir kürek, kapı kapı gezdirilir, her kapıda yağmuru sembolize eden su, grubun üzerine serpilir, yiyecek toplanarak birlikte pişirilip yenilirdi. Bu törenlerin kendine has seyirlik kareografisi, şarkıları primitif anlamda tiyatro öğeleri taşımaktadır. 

Günümüze dek süregelen ve gerçekten seyirlik bir oyun biçiminde sahnelenen, kişilerin konuşma, savunma yeteneklerini ve alışkanlıklarını arttırmaya, gelenekleri öğretmeye yönelik özellikleri de olan ve özellikle damadın (şawue) düğün süresince misafir edilip ağırlandığı komşu ya da arkadaş evinde yapılan temsili davranışlar tam anlamı ile güncel bir tiyatro gösterisi olmaktadır. Burada şaşırtılarak olumsuz davranışa itilen kişi, kurulan mahkemede yargılanır, verilen cezalar karşılığı o topluluğun daha ileriki bir tarihte bir araya gelmesini, ya da hoşça vakit geçirmesini sağlamak bakımından yeni şölenler düzenlemek zorunluluğu getirilirdi. Bu toplantılarda yapılan konuşmalar, sembolik olarak suç işleyen kişinin yargılanması, bu kişinin kendini savunması, dinleyen genç kuşaklara ayrıca bir öğreti gösterisi olurdu. Bu gelenek şimdilerde biraz biçim değiştirerek sürmektedir. 

Eski Çerkes şiirinde yaşayarak günümüze ulaşabilmiş “Güzel”, “Mandanın Şikayeti”, “Vahşi Domuz”, “Kurbağa”, “Öküzün Yakınması”, “Hindi”, “Kedinin Methiyesi”, “Ağacın Yakınması” adlı antik şarkıların hepsinde ve çocuk masallarında tiyatro unsurlarını yakalamak olasıdır. 

Araştırmacı F. Torneau, Çerkesler’de geçmiş çağların öykülerini söyleyen ve yeni olaylar üzerine doğaçlama olarak şiirler okuyan gezgin ozanlara sık sık rastlandığını yazmaktadır.(5) “Bu ozanlar, halka halinde oturan topluluğun ortasına gelip oturur, sözlerine alçak sesle ve kamalarının kabzasına yavaş yavaş herhangi bir çınlayıcı obje ile vurarak başlarlar, daha sonra bu uyumlu ölçü hızlanır, ses güçlenir, alçak sesli resitativ yüksek tondaki şarkıya dönüşerek, dinleyen, Çerkesler’i sınırsız coşkuyla sürüklerdi. Çoğu kez bu ozanlar yedi telli arplarını yanlarında taşırlar. Bu sazın dışında Çerkesler’de üç müzik aleti daha gördüm, iki telli balalayka, iki telli keman ve elbette kaval”. 

Ceguakue denilen bu halk ozanlarının büyük bir saygınlıkları vardı. Maksim Gorki, halkın toplumsal yaşamında Ceguakuelar’ın işlevini belirtmektedir. “Kafkas’ta, Khabardey’de, daha yakın tarihlere kadar A. Vasilliyevski’nin deyişi ile evsiz barksız Ceguakuelar, halk ozanları vardı. Bunlardan birisi kendi gücünü ve ereğini şöyle belirtmektedir; ben bir sözümle bir korkaktan kendi halkını koruyan bir kahraman, biraz da namuslu bir insan yaratırım. Gözümün önünde hiç kimse yalana dolana kalkışamaz, ben bütün kötülüklere ve namussuzluklara karşıyım”(6) Çerkes tiyatro sanatının tohumları, Ceguakuelar’ın bu toplantılarında söyledikleri şarkıların mimik ve jestlerle süslenmesi ile atılmıştır. Uzak geçmişteki Ceguakuelar’ın isimleri hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. XIX. yüzyıldan ise iki Ceguakue’nin adını bilmekteyiz. Birisi Kaplıca’da (Pyatigorsk-Çerkesçe Psıhuabe) M.Y. Lermontov’la tanışan ünlü Kerim Girey, diğeri ise Laşe Agmokua’dır. Devrim öncesi ve sonrası dönemde ise Nart Destanları’nın tanınmış yorumcuları olan Ceguakuelar şu isimlerdir: Kılıçıkue Sijaje, Paçe Beçmırza, Teuçej Tsuğ (Adığey Bölgesi), Sağid Mıje, Nuh Kunduko (Çerkes Bölgesi), Hakhupaçe Amırkhan... 

Bu isimlerin Çerkes Tiyatrosu’nun oluşumunda ozanca söyleyişleri ile büyük katkıları vardır. Türkiye’de ise bu geleneğin son temsilcileri, Methiye (Mudarey) Köyü’nden Matsu Tlaşe ile Kazancık Köyü’nden K’unip’at Kadir’dir. 

Nart Destanları’nın türevi olan çok orjinal müzikal sahne yapıtları da üretilmiştir. Kişokue Alim’in “Gençliğin Toprağı” adlı ünlü poemi, Aksıra Zalimkhan’ın “Dakhenağo” adlı piyes öyküsü, bu piyesten yararlanılıp yazılan ünlü kompozitör Mole Vladimir’ in “Opera”sı, Kuaş Betal ve T. Şeiblera’nın “Nartlar Kantatı”, Nart Süje ve melodileri sahnede kareografik anlamda gerçekleşme olanağı da bulmuştur. Örneğin; kompozitör L.Kosana ve bale ustası A. Protsenko’nun sahneledikleri “Dakhenağo Balesi”. Başka ünlü bir yapıt ise “Sosrıkua Balesi” dir. Yukarıda sözümüze başlarken belirttiğimiz gibi, Kuzey Kafkasya’da tiyatronun tarihsel gelişimi konusunda, bugünkü tiyatro yaşamının bazı bölgelerde ne tür bir gelişim gösterdiği konularında elimizde yeterli kaynak bulunmamaktadır. Örneğin, Dağıstan, Çeçenistan, Osetya, Adığey, Abhazya’da tiyatro sanatının boyutları, ya da üretilen yapıtlar, ünlü tiyatro adamları hakkında ayrıntılı bilgimiz bulunmamaktadır. Khabardey ve Karaçay-Çerkes’deki tiyatro yaşamı ile ilgili bilgimiz ise kısıtlıdır. Yukarıda belirtilen yapıtlar dışında Khabardey’de ünlü klasik ozanımız Socentsıku Ali’nin ünlü poemi Madina üzerinden librettosu yazılarak bestelenen Madina operası ile daha önce sözünü ettiğimiz Sosrıkua balesinin sahne çekimlerinin Nalçik Televizyonu stüdyosunda gösterilmesine tanık olduğum için kendimi şanslı saymaktayım. Bu iki görkemli yapıt dışında başka müzikaller de bulunmaktadır. Khabardey bölgesinde sahneye konulduğunu anımsadığım tarihi bir trajedi ise “Tirgatawue” oyunudur. Bosfor-Kimmerien İmparatoru ile Sind-Meot Kraliçesi arasında ve bu iki toplumun ilişkileri üzerine yazılan ünlü dramanın kaynağı, arkeolojik bulgular üzerine anlatılan olaylardır. Khabardey’de yazılan bir başka ünlü trajik piyes ise Aksıra Zalimkhan’ın derneğimiz tiyatro grubunca geçmiş yıllarda başarı ile sergilenen “Yıstanbılakue = İstanbul Yolu” dur. Büyük Çerkes Sürgünü’nü sosyo-ekonomik, sosyo-politik açılardan inceleyen bu yapıt Ankara’da büyük beğeni toplamıştır. Akla gelen başka yapıtların başında Utıj Boris’in yazdığı “Guaşemıdahable = Kaynana Sevmeyen Mahalle” oyunudur. Bu yapıtta destan öğeleri ve mitolojik kahramanlardan hareketle çağdaş yaşamda ve geleneklerde ortaya çıkan değişiklikler, ince bir güldürü dokusu içinde verilmektedir. 

Karaçay-Çerkes edebiyatının ve özellikle de Abaza dilinin en güzel kullanıldığı yapıtların başında gelen iki bölümlü “Zuli ve Zarila”yı ünlü eğitimci ve yazar Tobil Tolastan kaleme almıştır. Yapıtın birinci bölümünde feodal geleneklerle yetiştirilmiş, kadının bir ticaret metası gibi görüldüğü eski dönemlerdeki mutsuz, ezilip horlanan bir Çerkes kadını olan ‘Zuli’ ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise eğitim görmüş, meslek sahibi, üreten, çalışan, kişiliğini bulmuş, kendi isteği ile seçerek evlenmiş çağdaş bir Çerkes kadını olan ‘Zarıle’nin toplum içerisindeki işlevi ve saygınlığı dile getirilmektedir. 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’nde tiyatro binalarına verilen önemi bilmekteyiz. Örneğin; Khabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçık’ta Şocentsıku Ali’nin adını taşıyan Dram Tiyatrosu, bir komedi tiyatrosu ve ünlü Nalçik Operası’nın bulunduğunu biliyoruz. Diğer yerleşim birimlerinde de gereksinimi karşılayacak ölçüde tiyatro binaları bulunmaktadır. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkesk’te görkemli bir tiyatro yapısını anımsamaktayım. Adıgey’de ise tiyatro sanatının dışında da kullanılabilen yeni ve büyük bir tiyatro binası hizmete sokulmuştur. Çerkes sürgün yaşamında ise, tiyatro halkımızca özlenen, istenen bir olgudur. Kafkas Derneği’nin tiyatro grubunun hazırlayıp sunduğu birer perdelik küçük oyunların derlenerek bastırılması ile diaspora kültürüne önemli bir katkı yapılacağına inanıyorum. 

Çağdaş toplumlarda tiyatronun ne denli önemli bir gereksinim olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Aydınlarımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Sürgün yaşamımızda yazarlarımızdan sorunlarımızı, sanatımızı işleyen tiyatro yapıtları beklemekteyiz. 

NOTLAR 
1. Süslü ve anlamlı konuşma. Eskiden Tanrılara yakar olarak işlev görürdü. (Retorik) 
2. Kamıştan yapılmış bir Çerkes çalgısı. 
3. Hadağetle Asker, Nartkher, Adıge Jılem yı Epos Mıyekuape 1972. 
4. F.Torneau, Kafkas Subayının Anıları, “Russkiy Vestnik”, M.1864. (Şortan Askerby’nin Kabardinski Narodny Epos adlı yapıtından alınmıştır) 
5. a.g.e. 
6. Maksim Gorgi, Edebiyat Hakkında Eleştiri Makaleleri (Rusça) Moskova,1955. (Şortan Askerby’nin Nartı, Kabardinsky Narodny Epos adlı yapıtından alınmıştır.)

 

Özdemir Özbay

Kazaziye Sanatı

Aralık 27, 2018

Trabzon’a özgü olan kazaziye sanatının geçmişiyle ilgili elimizde kesin bilgiler olmamakla birlikte , iki ayrı tez vurgulanmaktadır.

 

Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’u fethiyle başlayan süreçte , Gümüşhane’de bulunan gümüş madenlerinin  işletilmesi ve çıkan ham gümüşün hayvanlar sırtında Trabzon Limanı’na getirilmesi, buradan da gemilerle genelde İstanbul ve diğer liman şehirlerine ulaştırılması, Trabzon ticaretine ve kuyum mesleğine önemli katkılar sağlamıştır. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethi anısına üzerinde Trabzon yazılı gümüş sikkeler bastırması Trabzon kuyumculuğunun önünü açan nedenlerdendir.

Kazaziye sanatı 1914 yılında Rus Çarlık orduları ile Karadeniz’e gelen Kafkasyalı ustaların geri gitmemesi ve Trabzon’a yerleşmesiyle , Kafkas ustalarla birlikte yapılan kamçı sanatıdır.

Diğer tez ise kazaziye sanatının Mezopotamya uygarlıklarından Lidyalılara dayandığını öne sürmektedir.

Tamamen el işçiliğiyle yapılan kazaziyede önce 24 ayar saf altın veya bin ayar saf gümüş, 0,08 mikron kalınlığında ince tel haline getirilir. Saç teli kalınlığındaki bu tel, bir çıkrık yardımıyla ibrişim( bugünkü adıyla ipek iplik) üzerine sıkı bir yay gibi sarılarak belli bir esneklik ve kalınlığa ulaşır. Bu kalınlığa getirilen tel, kazaziye sanatının ana ham maddesidir. Bu telden tamamen tel örgü teknikleri kullanılarak değişik parçalar üretilir. Tasarlanan ürüne göre bu küçük parçacıklar birleştirilerek takıya dönüştürülür. Eskiden sadece tesbih püskülü olarak bilinen kazaziye sanatında artık değişik ürünler de üretilmektedir.

 

 

Tasvibi ve uygulama, aziz ve muhterem hemşerilerimin takdirlerine sunulur.

Hürriyet ve istiklal uğruna Kafkas kahramanı Şeyh Şamilin önderliğinde çar orduları ile eşine ender rastlanan kahramanlık ve cengaverlik sembolü 25 yıl mücadele verdikten sonra yine hür yaşamak için 1864 tarihinden sonra türkiyeye hicret eden ve anadoluda vatanı için birinci cihan harbi ve milli mücadele harekatına katılan Kafkas halkının özellik ve faziletleri ,tarihi ve sosyal eserlerin ışığında aşağıda ifade edilmiştir.

Bizler için büyük bir şeref ve değer ifade eden bu özelliklerin asırlardan beri uygulanan ve son çeyrek asırda politik , psikolojik ve ekonomik alanda artan bir tempo ile devam ede gelen kültür emperyalizminin tahribatından koruyarak ''fıtrat değişir sanma ,okan yine o kandır '' ve ''her şey aslına döner''prensibine göre muhafaza ve devam ettirmek geleceğimizin teminatı ve şerefimiz olacaktır.bu şeref ve teminatın devamı ancak bu özelliklere aile ,okul ve cemiyet hayatında iyilikleri söyleyiniz ve kötülükleri önleyiniz. esasına göre sahip çıkarak ve canımız gibi koruyarak mümkün olacaktır.

Namus mefhumu

1-namus konusu , Kafkas halkının en mukaddes değeri olup,ona ne can nede mal tercih edilir

2-namusa leke getirmek insanlıktan çıkmakla bir sayılır.

3-namus ve şerefi üzerine herkes titrer.

4-köylü,kentli,ovalı,dağlı bütün halk ,ırz ve namusları ile sözlerine ölesiye bağlıdırlar.

5-Kafkaslıyı değerli kılan milli terbiye ile örf ve adetlerimizin onda yarattığı,nefse hakimiyet,direnç''yah''haya,utanma''niç''ve namus anlayışı ile fedakarlık duygularıdır.(sende yah ve niç yokmu ?hitabına maruz kalan Kafkaslı yerin dibine girer bu hitaba maruz kalmamak için çok dikkat eder.)

Aile hayatı

1-Kafkas halkını aile hayatının temeli resmiyettir.

2-bu resmiyet aile hayatında büyük bir intizam ve disiplin sağlar.

3-aile hayatı milli ve manevi değerlere göre tanzim edilmiştir.

4-laubalilik ve nezaketsizlik ,saygısızlık olarak telakki edilir

5-aile hayatında karşılıklı saygı ve bağlılık esastır.

6-bu saygı ve bağlılık içinde büyüyen çocuklar için aile hayatı ,bir fazilet okulu olur.

Ailede babanın görevleri

1-Aile reisi aile efradına karşı vakur ve şefkatlidir.

2-Aile efradı da aile reisine karşı hürmetkardır.ona karşı tam bir bağlılık gösterilir ve istekleri itirazsız yapılır.

3-Aile reisinin aile üzerindeki otoritesi büyüktür.

Ailede annenin görevleri

1-Anne ikinci aile reisidir.aile reisi bulunmadığı zaman bu mesuliyeti taşır.

2-evin içişlerinde hak ve hukukuna riayet olunur.

3-çocuklara karşı baba gibi resmi vaziyet almayarak şefkat kucağını açar.

4-Aile reisinin maddi ve manevi yorgunluklarını paylaşır ve gidermeye özen gösteriri.

5-Ev işlerinde tüm yetki sahibi olan kadının ,ekonomik hayata katkısı vardır.

6-Misafir karşılamaya her zaman hazır bulunur ve temizliğe önem veriri.

7-Örtünmede ifrat yoktur fazilet esastır.

8-Kahramanlık ve cesarette erkekleri teşvik eder.

Çocuk eğitimi

1-Çocuk terbiyesinde anne ve babanın rolü büyüktür.bu terbiyede çocuklara karşı ölçülü olunur ve ciddiyet gösterilir.

2-Çocuk eğitiminde aile yuvası temel olarak kabul edilir.

3-Anne ve baba , çocuğun yaşına göre ahlak ve terbiyesine dikkat eder.karakterinin teşekkülüne yön verir.ona yiğitlik,mertlik,fazilet ve fedakarlık duygularını aşılar.

Cemiyet Hayatı

1-Kafkas halkı topluma değer kamuoyuna önem veriri.

2-Cemiyet hayatında diğerkamlık esastır,ırkçılığa yer verilmez.

3-Toplumda kimse hor ve hakir görülmez,kimsenin şerefi ile oynanmaz.

4-Bütün insanlar kendi ayarında eş,kadın ve kızları kardeş sayar.

5-Düşmana karşı insafsız, dosta karşı fedakardır.

6-Misafire karşı hizmet ve hürmet duygusu yüksektir.

7-Büyüklere karşı saygı büyüktür, küçükleri korumak esastır.

8-Kafkas halkı;üst,baş,beden ve mekan temizliği ile çevresine örnek teşkil eder.

9-Kafkaslı; iyi ve temiz, güzel ve doğru olan her şeye candan bağlıdır.

 

M.Mehdi SUNGUR

Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas - Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.

Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.

Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.

Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.

Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.

Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.

En iyi Kaberdey atları Karaçay - Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.

Murat Papşu
Atlas Dergi Atlas Dergi / Çerkesler NO: 2003/03

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı