Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

“Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” makalesinin* yazarı Stephen Shenfield artan Çerkes milliyetçiliğinin Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısı oluşturduğunu düşünmekte. Shenfield, Çerkeslere yönelik Rus politikasında olumlu bir değişim getirebilecek faktörler üzerine düşüncelerini Circassianworld.com ile paylaştı.

CIRCASSIAN WORLD: Sanırım “Tarihte Katliam” (The Massacre in History. Mark Levene, Penny Roberts, 1999) kitabında yayınlanan “Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” adlı makaleniz “Çerkes soykırımı” hakkında batılı bir yazar tarafından yazılan ilk geniş çalışma. Bu konu hakkında yazmaya nasıl karar verdiniz ve gelecekte benzer çalışmalarınızı görecek miyiz?

STEPHEN SHENFIELD: Öncelikle, Çerkes soykırımı hakkında yazı yazan ilk batılı bilim insanı ben değilim. 1995’te Nationalities Papers gazetesinde bu konuda Willis Brooks tarafından yazılmış çok zengin bir makale yayınlandı. Makalemin 8. notunda bunu kaynak göstermiştim. Belki yıllar içinde dikkatleri daha az çekip unutulmaya yüz tutan çalışmalar da olmuştur. Ancak çeşitli batı dillerini kapsayan geniş çaplı bir çalışma kimin ilk olduğunu belirlememize imkan sağlar.

Çerkes tarihine olan ilgimi haritalara olan sevgim dolayısıyla edindim. Çocukluğumda varlıklarını keşfettiğimden bu yana haritalar hep ilgimi çekmiştir. Brown Üniversitesi’ndeki bir arkadaşım ek iş olarak antikacılıkla ilgileniyordu. Bu çalışmasında çok başarılı değildi ve vazgeçerek elindekileri ucuz bir fiyata satmaya karar verdi. Ondan birkaç tane 18. ve 19. yüzyıla ait Avrupa, Rusya ve Ortadoğu haritası satın aldım.

Bu haritaları incelerken Kafkaslarda bir zamanlar oldukça büyükken gitgide küçülerek sonunda ortadan tamamen kaybolan, Rusya tarafından yutulan Çerkesya denilen bir ülkenin varlığını keşfettim. Daha fazlasını öğrenme merakıyla üniversite kütüphanesinde Çerkesya hakkındaki literatürü araştırdım. Kafkasya’da yolculuk yapmış 19. yüzyıl yazarlarına ait birkaç kitap ve Çerkes tarihçi Trakho’ya ait Rusça yayınlanmış bir kitap buldum. En azından Batı’da neredeyse tamamen unutulmuş olduğu görülen bütün bir tarihsel boyuta tesadüf ettiğimi fark ettim.

Gelecekte benzer çalışmalar planlamıyorum. 2000 yılında Brown Üniversitesi’ni bıraktığımdan bu yana serbest olarak çalışıyorum. New York M.E. Sharpe Yayınevi tarafından basılan dergiler için Rusça’dan akademik metinlerin tercümesini yaparak hayatımı kazanıyorum. Dolayısıyla kendimi derin uzmanlık araştırmalarına adayacak kadar iyi konumda hissetmiyorum. Tarihi uzmanlık açısından bakarsak mesele yok, çünkü sahada çalışan birkaç yeni insan var. ÖzellikleHaziran 2009 da Soykırım Araştırması Dergisi’nde (Journal of Genocide Research) makalesi yayınlanan Southampton Üniversitesi’nden Irma Kreiten’in önemli çalışmasına dikkat çekmek isterim. (‘‘A colonial experiment in cleansing: the Russian conquest of Western Caucasus, 1856-65’’ Irma Kreiten, Journal of Genocide Research, Volume 11, Issue 2 & 3 June 2009 , sayfa 213 – 241)

Dolayısıyla “Çerkes soykırımı” ve genel olarak Çerkes tarihi artık eskisi kadar çok göz ardı edilmiyor. Bu konulara olan ilgiyi uyandırmaya katkı konusunda üzerime düşen görevi yerine getirdiğim için memnunum.

CW: Çerkesler 2014 Soçi Olimpiyatları’nı, anavatanları hakkındaki endişelerini dile getirmek ve bunlara dair Rusya Federasyonu ile diyalog yaratmak için bir platform olarak nasıl kullanabilirler?

SS: Ekonomik duruma bakıldığında gerçekleşmesi kesin olmasa da Olimpiyatlar’ın olacağını varsayarsak ben öncesinde bir çok potansiyel protestocunun göz altına alınacağını ve muazzam sayıda bir polis varlığının eşlik edeceğini düşünüyorum. Ayrıca yurtdışından bilinen Çerkes aktivistlerin ülkeye girmesine izin verilmeyeceğini sanıyorum. Dolayısıyla oyunları bir platform olarak kullanmak olağanüstü zor olacaktır. Birkaç kişi içeri sızabilir ve yaka paça götürülmeden önce kısa bir protesto başlatabilir. Olay medyanın dikkatini çekerse Çerkes davası için küçük çaplı bir tanınma söz konusu olabilir. Ama bunun bir diyalog başlatmada ne işe yarayacağını bilemiyorum.

Diyalog hakkında sorulması gereken ilk soru mümkün olup olmadığıdır, ve eğer mümkünse hangi şartlar altında ve tam olarak kiminle olduğudur. Bir ülkeyle değil ancak belirli insanlarla bir diyaloğa girebilirsiniz.

Terör, baskı  ve yıldırma politikasına bel bağlayan ve başka bir şeyi anlamaktan aciz olanlarla diyaloğun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Putin yönetiminde böyle insanlar hüküm  sürüyordu. Şu anki durumun ne olduğu daha da belirsiz.

Medvedev devlet başkanı olarak yönetimi ele aldığında Putin’le aralarında yetki paylaşımı  konusunda bir anlaşma yaptılar. Rus analizciler bu sistemi tandemokrasi olarak adlandırıyorlar (Tandem çift kişilik bisiklet demektir.) Bu anlaşmanın detayları gizlidir ama “güç yapıları” yani polis, silahlı güçler ve güvenlik kuruluşlarının Putin’in yönetiminde olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor. Oysa Rus anayasası bu yapıları başbakanın değil direkt olarak devlet başkanının idaresi altında konumlandırır.

Dolayısıyla Medvedev “gerçek”  bir devlet başkanı değildir. Giderek gerçek başkan olabilir, ama bu sadece uzun süreli bir güç mücadelesinin sonucunda olabilir. Sadakatine güvenebileceği daha fazla memur atadığında gerçek gücü artacaktır. Ama Putin’in başkanlığa geri dönme tehlikesini önleyebilir mi?

Medvedev Putin’e açıkça meydan okumaktan kaçınmaya çalışsa da, ifade ettiği görüşler açısından bakılınca bu iki insanın politikaya oldukça farklı yaklaşımları olduğu açık. Medvedev daha liberal, açık görüşlü ve yatıştırıcı. Rusya’nın karşılaştığı sorunların derinliğini anlama açısından çok daha ağırbaşlı. Ve yakın zamanda Stalin’in itibarını iade etme girişimlerine muhalefetiyle görüldüğü gibi geçmiş konusunda dürüst olmaya daha eğilimli.

Bu yüzden Medvedev ve yakınları ile verimli bir diyalog şansı olduğunu düşünüyorum. Onunla bağlantısı olan düşünce kuruluşlarıyla temas kurularak bir başlangıç yapılabilir. Şüphesiz ki böyle bir diyalog için çabalayanlar Rus koşullarına göre “saygın” olmalıdır. Dahası Rus Federasyonu’nun toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını sürekli vurgulamaları gerekir.

CW: Rusya Çerkes ulusunun 3 ana hedefini hangi şartlar altında çözmelidir? 1-Soykırımın tanınması, 2-Diaspora’nın yeniden vatandaşlığa alınması, 3-Çerkes grupların Rusya’nın belli bir bölgesinde tekrar birleşmesi.

SS: Soykırım sorusuyla ilgili olarak öncelikle şunu söylemeliyim ki Çar hükümetin Çerkesler’e yaptıklarının soykırım olarak nitelendirilmesi gibi kesin bir sonuca asla varmadım. Her iki kategoriye de girebilecek bir durum olarak addediyorum. Çar hükümeti Çerkesler’i, bu olayın yol açacağı acıları dikkate almaksızın anavatanlarından mümkün olduğunca çabuk çıkartma kararı almıştı, ama son erkek, son kadın, son çocuk kalıncaya dek silip süpürmeye değil.

Böylesine belirsiz bir durumda soykırım meselesini öne sürmek sizi sonsuza dek çözümsüz kalabilecek amaçsız tartışmalara götürür. Bu durumu Rus ve Ukraynalı milliyetçilerin 1930’ların başında Ukrayna’daki kıtlığın bir soykırım olup olmadığı konusundaki tartışmalarında görüyoruz. Bu da bir başka belirsiz durum.

Ben Rus yetkililerinden “soykırım”ın değil de Çar hükümetinin Çerkesler’e zalim, merhametsiz ve adaletsiz davrandığı gerçeğinin tanımalarının talep edilmesini öneririm. Çok fazla Rus’un Rusya’nın yanlış idealize edilmiş imparatorluk imgesine bağlılığını düşündüğümüzde bu kadarı bile kolay olmayacaktır.

Diaspora’nın dönüşü ve Çerkes topraklarının birleştirilmesi daha da zor. Mevcut durumda her birini lağvetmekle ilgili yürütülen resmi kampanya karşısında otonom etnik bölgeleri muhafaza etmek bile oldukça büyük bir başarıdır. Pek çok Buryatlar Doğu Sibirya’da var olan üç bölgelerini birleştirmek istediler. Şu anda sadece bir Buryat bölgesi kaldı çünkü diğer ikisi (Ust Orda ve Aga Buryat) lağvedildi.

Diğer bir problem de nispeten daha liberal düşünceli Rusların bile etnik bölgeleri arkaik (eski) ve özünde ayrımcı olarak görmek eğiliminde olmalarıdır. Etnik grupları “uyduruk” ya da “hayali” topluluklar olarak nitelendiren batılı düşünce bu tutumu daha da meşrulaştırmıştır. Bu duruma belirgin bir örnek de arkadaşım ve meslektaşım Rus Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü yöneticisi Valery Tishkov’dur. Son dönem yazılarında bize “ulusu unutun” çağrısında bulunuyor. Etnik azınlık üyelerine yönelik insan hakları ihlallerine karşı şiddetle savaşıyor ancak etnik toplulukların belirli ortak hakları olan politik aktörler olduğunu kabul etmiyor.

CW: Çerkesler Kafkasya’nın yerli halkı olarak haklarının korunmasına yardımcı olmak ve nihayetinde birleşik bir cumhuriyet oluşturmak için Kafkasya’daki diğer etnik azınlıklarla nasıl ortak bir çalışma yapabilir?

SS: Önemli olan ortak amaçların izinde Kafkasya’nın diğer halklarıyla beraber çalışma olmaksızın hiçbir şeyin başarılamayacağını anlamaktır.

Prensipte Çerkesler’in büyük amaçlarına sempati duymuş olanlar bile (ben dahil) Çerkesler’le Karaçay ve Balkarlar gibi diğer etnik komşular arasında uyuşmazlıkların artmasından kaygılıyız. Bu tip uyuşmazlıklar halihazırda zaten var ve Kafkasya’da yaşayan diğer halklarla net bir anlaşmaya varılmadıkça anavatanına dönen Çerkesler’in sayısı arttığında buna bağlı olarak uyuşmazlık mutlaka daha kötü hale gelecek. Toprakların, suyun, diğer yaşamsal kaynakların kullanım ve tahsisatı, ayrıca politik gücün dağılımı konularında bir anlaşma…

İşte bu nedenle tüm diğer etnik grupları temsil eden kuruluşlarla diyalog en az Rus yetkililerle kurulacak diyalog kadar önemlidir.

CW: Başkan Medvedev’e öğüt verecek olsaydınız Kuzeybatı Kafkasya hakkında hangi politikayı tavsiye ederdiniz ve neden?

SS: Rusya’nın; hayatlarını bölgeyi ve sorunlarını araştırarak geçirmiş, tarihini, dillerini, kültürlerini, ekolojisini, ekonomisini ve daha bir çok şeyini bilen gerçek uzmanlara sahip olduğuna dikkatini çekmek dışında ona nasihat etmeye cüret etmezdim. Medvedev ve çalışma arkadaşlarının onların dediklerini dinlemelerine ve söylediklerine kulak asmalarına izin verelim.

Bu arada ben Kafkaslar konusunda gerçek bir uzman değilim, zaman zaman öyle addedildim ama nedenini en sevdiğim Rus atasözünden aktarayım: Balığın olmadığı yerde kerevite balık derler.

CW: Anavatanda ve dışında artan Çerkes milliyetçiliğinin ışığında Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya konusundaki politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

SS: Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısına yol açtığını düşünüyorum.

CW: Kazak ulusal hareketinin doğuşunu, Çerkesler’in yaşam tarzlarını, geleneklerini ve dillerini korumalarını daha da zorlaştıracak bir tehdit olarak görüyor musunuz?

SS: Kazak kostümleri giyip (aslında Çerkes kostümünden taklit edilmiştir), şarkı söyleyip dans etme boyutunun ötesine geçmedikçe Kazak hareketi bir tehdit değildir. Ancak beyni yıkanmış, örgütlenmiş ve silahlanmış paramiliter bir güç olarak Kazak hareketi Slav olmayan bütün azınlıklar için bir tehdittir, üstelik sadece gelenekleri, dilleri için değil fiziki güvenlikleri ve hatta yaşamları için de bir tehdittir. Ahıska Türkleri’ne yapılan Kazak saldırılarında bunu en bariz haliyle görürüz.

Kazak hareketi ayrıca Çarların yönetiminde Çerkesler’e ve Kafkasya’nın diğer dağlı halklarına yapılan zulüm ve haksız muamelenin tanınması konusunda bir engeldir. Dahası bu zulümleri yapanlar Kazaklar’dı. Kazak mirasına duyulan beyni yıkanmışçasına heyecanlı bir sevgi bağı ile tarihsel gerçeklerin dürüstçe kabul edilmesi halinin birbiriyle nasıl birleştirildiğini anlamak zor.

CW: Merkezden Kuzey Kafkasya’daki Cumhuriyetçi elitlere tahsisat şeklinde yapılan finansal yardımdaki eksik, Kuzey Kafkasya’daki şiddeti arttıracak bir katalizör haline gelebilir. Milliyetçiliğin yükselmesi ve dinsel hararetin bu durumla birleşmesi halinde Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerindeki denetimini imkansızlaştırabileceğini düşünüyor musunuz?

SS: Bunun hemen olacak bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum, ama uzun vadede her şeyin olması mümkün.

CW: Abhazya’nın bağımsızlığı Çerkes düşüncesini hem diaspora ve hem de Kuzey Kafkasya’da nasıl etkiler?

SS: Bilmiyorum. Birşey söylemek için çok erken olabilir. Eğer Abhazya Rusya’nın etki alanı içinde kalırsa, Çerkesler RF çatısı altında hedeflerini gerçekleştirmeye daha çok yönelebilirler, sonucunda bu Rusya politikasının Çerkesler’e bakışında olumlu bir değişime yardımcı olur. Abhaz yetkililer bu süreçte yardım bile edebilirler ve Rusya ile Çerkesler arasında arabuluculuk görevi yapabilirler.

CW: Bugünlerde Rusya’daki Çerkes toplumu Çerkes politik varlığını canlandırmak konusunda gitgide daha kararlı hale geliyor ve Moskova buna sıkı bir şekilde karşı görünüyor. Çerkesler ve Abhazlar davalarının birbiriyle ilişkili olduğunu düşündüğüne göre Rusya içinde artan bu gerilim Moskova hükümetinin Abhazya’dan desteğini çekmesine yol açar mı?

SS: Belki. Ama Kremlin’in Abhazya’ya destek vermesi için başka stratejik ve ekonomik motivasyonları var ve örneğinAbhazya’da artan Rus yatırımı ve askeri yayılmanın bir sonucu olarak bunlar zaman içinde daha da artabilir. Bazı uzmanlar Abhazya’nın tanınmasında ihtiyatlı olunması için bir sebep olarak Çerkes problemine işaret etmiş olsalar da Moskova aynı yolda ilerledi. Demek ki Rusya-Abhazya-Çerkesler üçgeni içinde etkileşimin olumlu neticeler verme olasılığı var.

CW: Abhazya’nın RF’na katılmaktansa bağımsız kalmasının daha akıllıca olduğunu düşünüyor musunuz? Abhazya kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oluşturacak kaynaklara sahip mi ya da büyük miktarlarda yabancı kaynak girişine gereksinim duyacak mı?

SS: RF’na katılım, eğer Abhazya RF içindeki etnik ve bölgesel özerkliğe güvenebilseydi akıllıca olurdu, ve son bölgesel-merkez ilişkilerinin merkezileştirilmesi deneyimi bunun aksine işaret etmektedir.

Abhazya’nın kaynak girişine ihtiyacı  olduğunu düşünüyorum, fakat bunun mutlaka dış yardım şeklinde olması gerekmiyor. Turizm, tropik tarım gibi Sovyetler Birliği’ne dahilken uzmanlaştığı alanlardaki kapasitesini canlandırmak için Rusya ya da başka bir yerden gelecek yabancı yatırıma gereksinimi var.

CW: Amerika’da Abhazya ve Güney Osetya’nın herhangi bir zamanda Gürcistan hakimiyetine geri döneceğine gerçekten inanan biri var mı?

SS: “Herhangi bir zaman” uzun bir zamandır. Kuzey Kafkasya’da Rus nüfuzu çökerken eğer Amerika Gürcistan askeri gücünü “Kafkasya’nın İsrail’i” olarak inşa ederse neden olmasın? Ama bugünkü ekonomik iklimde Amerika’nın da dış askeri taahhütlerini kısmak ve küçültmek zorunda kalacağını sanıyorum.

CW: Amerika’nın Abhazya (özellikle) ve G. Osetya’nın (ikinci olarak) tanınmasına ilişkin tutumunu değiştirmesi muhtemel mi?

SS: Bu tutum Amerika’nın Gürcistan’a müttefik devlet olarak sağladığı desteğin devamıdır. Bu tutum ya Amerika’nın masrafları kısması ya da Gürcistan’da bir başka karışıklığın çıkması sonucunda değişebilir. (ya da her iki olasılığın kombinasyonuyla).

CW: Mikheil Saakashvili akıl hocası olarak gördüğü Richard Holbrooke’dan çok şey öğrendiğini açıkça belirtti. Holbrooke uzun zamandır Clintonlar’a yakın olduğuna göre olası muhtemel bir değişiklik meydana gelmeden yönetimi bırakmak zorunda kalabilir mi?

SS: Saakashvili Amerika’da güç kimdeyse ona yağcılık yapacaktır. Amerikan siyasetinde bir değişiklik olursa bu esasen kişiliklerin değil durumların değişmesinden kaynaklanır.

CW: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Amerika, Avrupa Birliği’nin söz konusu iki bölgeye dair tutumu konusunda yapmayı tasarladığının tam tersini yaptı. (Bölgeleri Rusya’yla daha sıkı bağlantılara zorlayarak). Bu politikayı sürdürmenin nasıl mantıklı bir savunması olabilir?

SS: O tutumun tam tersi görünüşte yapılması tasarlanandı. Mantık şu: Saakashvili Kafkasya’daki “adamımız”dır. J.F. Kennedy’nin bir keresinde dediği gibi; “O… çocuğu ama bizim o… çocuğumuz” (eğer hafızam beni yanıltmıyorsa)**. Ve onu mutlu etmek için ne gerekirse yapacağız.

CW: Yıllarca Kafkasya içindeki 3 sıcak bölge (Abhazya, G. Osetya, Nagorno-Karabağ) için tek başına çözüm yolu olmadığı zannedildi. Amerika’da hala üçüne eşit şekilde davranılması gerektiği mi düşünülüyor? Abhazya ve G. Osetya’nın Gürcistan hakimiyetine geri dönmesi mümkün olmadığına göre bu durum Karabağ’ı nasıl etkiler?

SS: Amerika’nın muhtelif çatışmalara karşı politikasının tutarlılığı konusunu gerçekten çok fazla umursadığını düşünmüyorum. Aksi takdirde Kosova’yı neden tanıdı? Karabağ bir yandan Azerbaycan petrolü diğer yandan da yerel Ermeni lobisi nedeniyle Amerika için bir baş belasıdır. Belki de Türkiye onlar adına bu sorunu çözer?


(Kasım 2009)
(http://www.circassianworld.com/new/interview/1401-interview-s-shenfield-november-2009.html)
(Not: Bu yazıda ifade edilen görüşler yazarın kendisine aittir ve Circassian World’ün görüşlerini yansıtmayabilir. CW)

Çeviri: Serap Canbek
RF: Rusya Federasyonu

* Makale, gazetemizde Jade Cemre Erciyes çevirisi ile yayınlanmıştı. (Temmuz’2007)
The Circassian “genocide” is no longer as badly neglected as it was. – An interview with Stephen Shenfield
** “O bir o.. çocuğu. Ama o bizim o… çocuğumuz." (ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in (1933-1945), Nikaragua Diktatörü Somoza için söylediği söz.

Stephen D. Shenfield
İlk olarak matematik eğitimi aldığı Britanyalıdır. 1970’lerde Devlet İstatistik Servisi’nde çalıştı. Daha sonra Sovyetler üzerine araştırmalar yaparak Birmingham Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı. 1990’larda Brown Üniversitesi Watson Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olarak görev yapmak üzere Amerika’ya gitti, ayrıca üniversitenin Uluslararası İlişkiler Programı’nda dersler verdi.
2000’den bu yana serbest tercüman ve yazardır. Rusyanın sorunlarına ilişkin bir e-posta dizini olan ‘Johnson’s Russia List’ için ‘Araştırma ve Analitiz Desteği’ hazırlamaktadır. (Son sayılardaki arşivi görmek için: http://www.cdi.org/russia/johnson/jrl-ras.cfm)

İki kitabı vardır.
-Nükleer İkilem: Sovyet İdeolojisi Üzerine İncelemeler (Routledge Yayınevi, 1987)
-Rus Faşizmi: Gelenekler, Eğilimler, Akımlar (M.E. Sharpe Yayınevi, 2001)

Ayrıca pek çok makalenin ve kitap bölümlerinin de yazarıdır. (Politik ve ekonomik konulardaki makalelerinin koleksiyonunu görmek için: http://www.scribd.com/doc/16325984/World-Socialism-40)

Kaynak: Jıneps Aralık 2009

Direnen Abhazya

Temmuz 21, 2008

ABHAZYA:
Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Birliği Konseyi gibi uluslararası örgütler Abhazya’yı Gürcistan’ın bir parçası olarak tanıyor. Ancak 1993’ta bağımsızlığını ilan eden Abhazya’da nüfusun büyük bölümü ülkeyi egemen bir devlet olarak kabul ediyor. Abhazya sınırları içinde kalan Yukarı Kodori Vadisi ise Gürcistan yönetiminin kontrolü altındadır. Burada Gürcistan hükümetinin desteğiyle kurulan “Abhazya Özerk Cumhuriyeti Hükümeti” bulunmaktadır.

Abhazya Cumhuriyeti’nin başkenti: Sohum
Devlet Başkanı:Sergey Bagapş
Başbakan:Aleksandr Ankuab
Parlamenter Sayısı:35
Dil:Abhazca ve Rusça
Din: Hıristiyan Ortodoks ve Müslüman
Para Birimi:Rus Rublesi
Nüfusu: 350 bin. Kilometrekareye 29 kişi düşmektedir.
Yüzölçümü: 8 bin 600 kilometrekare. 240 kilometre sahil şeridi.
Yaşayan halklar: Abhazlar, Ruslar, Ermeniler ve Türkler
Sınırlar: Batıda Psou Nehri (Rusya Federasyonu Krasnodar eyaleti), doğuda İngur Nehri (Gürcistan), kuzeyde Kafkas Dağladı (Karaçay-Çerkesk Cumhuriyeti), güneyde Karadeniz. 

Tanrı dünyayı yarattıktan sonra ülkelerin dağılımını yapmak için bütün halkların temsilcilerini huzurunda toplanmasını buyurmuş! Ama Abhaz, o gün misafiri geldiği için Tanrı’nın huzuruna çıkamamış! Geç saatte toplantıya yerine giden Abhaz’a Tanrı, “Abhaz nerelerdesin, herkes ülkesini belirledi, bütün topraklar dağıldı. Sana toprak kalmadı” demiş! Bunun üzerine Abhaz, “Misafirim vardı, onu bırakıp gelemezdim” diye konuşmuş! Tanrı ise “Madem misafire bu kadar önem veriyorsun ben de seni topraksız bırakmam. Dünyada kendim için ayırdığım küçük bir toprak parçası vardı. Orası da senin ülken olsun” karşılığını vermiş! İşte Abhazya, bu efsanedeki gibi Tanrı’nın kendine saklayacağı kadar güzel ve etkileyici bir coğrafya...

2008 Ekonomik Forumu için İstanbul Dostluk Kulübü’nün davetlisi olarak Abhazya’ya gidenlerin çoğu bu efsaneyi düşünürken uçak, Karadeniz üzerinden Soçi’ye inmeye başladı. Dağların yeşiliyle denizin mavisinin dans ettiği bu coğrafyaya 1.5 saatlik bir yolculukla ulaşılıyor. Rusya’nın Soçi Havaalanı ise zamanda yolculuk yapmış hissi yaratıyor. Bu köhne ve küçük havaalanında işler yavaş ilerliyor. Çalışanların görev aşk ve aşırı disiplin işlemlerin uzamasına yolaçıyor. Rusya’nın resmen tanımadığı Abhazya’ya girenlerin pasaportlarına yalnızca çıkış mührü vuruluyor. Soçi'deki sınır kapısından çıktıktan sonra artık nereye gittiğiniz Rusları pek ilgilendirmiyor! Çünkü Abhaz sınırından geçenlerin pasaportuna bir giriş mührü bile vurulmuyor! Burada birkez daha anlaşılıyor ki, her ne kadar devletlerin yöneticileri uluslararası toplantılarda, ekranlarda bağımsızlık konusunda büyük büyük laflar etseler de, tanınmayan sınırlarda işler şaşırtıcı biçimde farklı yürüyor.

Karadeniz kıyısında Akdeniz

Türk heyeti bir köprüden Abhazya tarafına yürüyerek geçiyor ve 1990’lardaki Gürcü-Abhaz savaşı döneminde adı sıkça duyulan Gagra’ya doğru yol alıyor. Yolun sağındaki mavilik Akdeniz’deki bir sahil beldesini anımsatıyor. Çevrede palmiyeler, okaliptuslar, manolyalar, turunç ağaçları... Yolun solunda yükselen tepeler ise Karadeniz’e özgü gür ormanlar, kızılçamlar, meşeler, göknarlarla süslü... Çevredeki muhteşem görüntü coğrafya kitaplarındaki bilgilerle çelişiyor. Abhazya’da geçirdiğimiz 5 gün boyunca her kentte aynı manzarayla karşılaşmak, özellikle portakal bahçelerini görmek insanı şaşırtıyor. Bir an için Abhazya'ya “Kaf Dağı'nın ardındaki masal ülkesi” denildiği akla geliyor.

Zamanın tanığı saat!

Soçi'ye yarım saat uzaklıktaki Gagra Abhazya’nın önemli bir kenti. Yol üstünde kocaman bir saat, Alice Harikalar Diyarı’ndaki olağandan farklı boyutlardaki eşyalar gibi dikkat çekiyor. 1902’de Fransa'dan parça parça taşınan ve Abhazya’da birleştirilen bu saat ahşap bir binanın üzerinde tarihin eski zamanlarının tanığı gibi duruyor. O görkemli saatin bulunduğu bina artık Gagripş Restaruant olarak kullanılıyor. Bir tek çivi kullanılmadan inşa edilen bina Çarlık Rusyası’na, Abhazya’nın kuruluşuna ve kim bilir daha nice önemli anlara tanıklık etmiş! Taş ve ahşap işçciliğinin muhteşem uyumu üzerine inşa edilen binaya iki yanını palmiyelerin süslediği geniş ve yüksek taş merdivenlerden çıkılıyor. Büyük avizelerin bulunduğu geniş salonunda kimler dans etmişti acaba? 1864’teki Abhaz sürgününden 30 yıl sonra inşa edilen binanın yerinde acaba daha önce ne vardı? Tarihleri boyunca sürekli mücadele vermek zorunda kalan Abhazlar da bu binada dans etmiş miydi? Yansa bile küllerinden yeniden doğmak için mücadele eden Zümrüd-ü Anka kuşu gibi… 

Her yıkımın ardından diriliş

5 bin yıllık kültürel birikimin ardından 8. yüzyılda kurulan Abhaz Krallığı 11. yüzyılda Moğol istilasıyla yıkılmış. Bölge daha sonra Araplar, Persler ve Bizanslıların istilalarına uğramış. 1555’te Osmanlı, 1810’da da Rusya’nın kontrolüne geçen Abhazlar 19. yüzyılda en büyük direnişlerini Ruslar’a karşı başlatmışlar. 1864’te sona eren savaş, Abhazlar için büyük bir yıkım olmuş. Nüfusun yüzde 70’i sürgün edilmiş. Karadeniz’de binlerce kişinin ölümüne yol açan sürgünün duraklarından biri de Osmanlı olmuş. Türkiye’de yaşayan Kafkas kökenlilerin dedeleri de bu tarihlerde Türkiye’ye ulaşmış. 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Abhazlar, 1921’de yeniden devletlerine kavuşmuşlar. Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti o dönemde kurulmuş. Ancak Stalin’in göreve gelmesiyle birlikte Abhazya, özerk cumhuriyet statüsüne düşürülerek Gürcistan’a bağlanmış. Bu tarihten itibaren yıllarca yanyana yaşayan Gürcüler ile Abhazlar arasındaki kavga başlamış. 1990’lara kadar süren kavga, bu tarihten sonra savaşa dönüşmüş. Bağımsızlığını ilan eden Abhazya’ya Gürcistan’ın müdahalesi sert olmuş. 1993’e kadar süren savaşta 10 binden fazla kişi ölmüş. Savaşın ardından yeniden ayağa kalkmaya çalışan Abhazya’yı bugüne kadar hiçbir ülke tanımıyor.

Ülkeyi 15 yıllık dönemde en çok ekonomik ambargo vuruyor. Yani Abhazlar bir kez daha küllerinden doğmaya çalışıyor. Başkent Sohum’da adım başı savaşın izlerini taşıyan binalar görülüyor. Her biri delik deşik. Abhazlar bir yandan karınlarını doyurmaya çabalarken, diğer yandan da bu binaları restore etmeyi hedefliyor. 

Yeni bir umut

Bu yıl Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasının ardından Rusya Devlet Başkanı Putin’in 16 Nisan’daki açıklamaları Abhazya için yeniden bir umut olarak değerlendiriliyor. Rus devlet yöneticilerinin açıklamaları Gürcistan’la yeniden gerginlik başlatmış. Ancak bu kez Avrupa ülkeleri ve Gürcistan’ın en yakın müttefiki ABD, Abhazya’ya karşı ilgisiz kalmıyor. AB büyükelçileri, AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza peşpeşe Abhazya’ya ziyaretler düzenliyor. Rus yöneticiler ise öncelikle Abhazya’ya karşı yıllardır uyguladıkları ambargoyu kaldırıyorlar, ardında da peşpeşe destek açıklamaları yapıyorlar. Son olarak başkent Sohum’da temsilicilik açmaya karar verdiklerini söylüyorlar. 

Bağımsızlık hakkımız

Abhazya Parlamento Başkanı Nugzar Aşuba da Abhazya’da son dönemde yaşanan gelişmeleri, bağımsızlık mücadelelerini, AB ve ABD’li yöneticilerle yaptıkları görüşmeleri ve Türkiye’den dileklerini Cumhuriyet’e anlattı:

- Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi Abhazya’yı da cesaretlendirdi. Bu aşamada bir gelişme kaydedildi mi?

Kosova’nın bağımsızlığının Abhazya’yı etkileyeceğini beklemiyorduk. Ama Kosova, Abhazya için bir örnektir. Abhazya’nın tanınması konusunu gündeme getirdi. Ancak Kosova bağımsız olsa da bağımlı olsa da bağımsızlık bizim hakkımızdır.

- Kosova’nın bağımsızlığının ardından Rusya’nın daha yakın ilgisi oldu. Rusya dışında diğer ülkelerden de böyle bir ilgi gördünüz mü?

Rus yetkililer, Kosova’nın tanınmasının ardından Abhazya için bazı işlemlerin halledileceğini açıkladılar. Ancak bunu açık açık söylemediler. Avrupa ülkeleri ve ABD’li yetkililer Abhazya’ya yeteri kadar önem vermiyorlar.

-AB ülkeleri büyükelçilerinin ziyaretlerinde yaklaşımlar nasıldı?

Son zamanlarda çok sık görüşüyoruz. Solana da burayı ziyaret etti. O bizi anlamaya, tanımaya geldi. Dünyada bizim hakkımızda konuşuluyor. Ziyaret ederek bizi kendileri anlamak istediler. Avrupa, ABD bizim yeniden Gürcistan’la konuşmamızı istiyor. Solana’nın ilk sorularından biri, “Gürcülerle yeniden irtibata geçecek misiniz” oldu. Kendi şartlarımızı koyduk. Kodori bölgesinin boşaltılması ilk şartımız. İkinci şart olarak ateşkes anlaşması yapmamız gerek. Gürcistan bu şartlara uyarsa biz de görüşmeye hazırız. Biz her girişimde, her insanla kendi haklarımız hakkında konuşuyoruz. Bizim hakkımız şudur. Biz kendi devletimizi kuruyoruz. Biz kimseye bağlanmak istemiyoruz. Biz ne Gürcistan’a ne Rusya’ya ne Türkiye’ye bağlanmak istiyoruz. Biz herkesle iyi komşu olmak istiyoruz.

- Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını tanıdı. Abhazya’ya karşı tavrını nasıl buluyorsunuz?

Türk yetkililerinin yerinde olsam ben de Kosova’nın bağımsızlığını tanırdım. Onları anlayabiliyorum. Kıbrıs Türkleri’ni, Karabağlılar’ı da destekliyorum.

-Peki ya Abhazya’ya karşı tavırları?

Ben Türk politikacıları hakkında konuşmak istemiyorum. Bu onların tercihi.

-Türkiye Devleti’nden bir beklentiniz var mı?

Beklentimiz değil dileklerimiz var. Türk politikacıları bizi komşu olarak bilmeliler. Bizim ülkemizden çok kişi Türkiye’de yaşıyor. Büyük bir diasporamız var. Türkiye'yle güzel bir komşuluk ilişkimizin olması gerekiyor. Sadece şunu anlamıyorum. Türk politikacıları deniz yoluna niye izin vermiyorlar. Türk politikacılar 3 milyonluk Gürcistan’dan izin mi alıyorlar? Peki Türkiye’de 10 milyon Abhaz, Çerkes, Kafkas kökenli yaşıyor. Kendi ülkelerinde yaşayan bu halkların taleplerini niye dikkate almıyorlar?

Yollar açılsın

-Türkiye’deki Abhazlar, Çerkezler hükümete baskı yapmakta yetersiz kalmıyor mu?

Diasporamız orada çok aktif çalışıyor. Onlar Türkiye’de yaşıyorlar ve oranın kurallarına göre hareket ediyorlar tabi ki. Oradaki diasporadan da dileklerim var. Türk politikacılar sorunları çözmedikleri zaman Avrupa’yla beraber sorunların çözülmesi için girişimde bulunabilirler. Mesela Abhazya’ya gelmek için Rusya konsolosluğu üzerinden gelmenize, önce Soçi’ye gitmenize ne gerek var ki. Oraya para vermenize gerek yok. Samsun, İstanbul, Trabzon’dan gemiye binerek buraya gelebilmeniz gerek. Eğer bu yola biri karşı çıkıyorsa bu insan haklarına karşı bir durumdur. Kıyımızın olduğu Karadeniz’den biz geçemiyoruz. 

-Türkiye’deki Abhazlar’a ve Abhazlar dışındaki Türk vatandaşlarına son olarak söylemek istediğiniz var mı?

Türkiye komşu bir devletimiz. Biz demokratik bir ülke olan Türkiye'nin herkesle eşit şekilde iletişim kurmasını bekliyoruz. Eskiden güzel bir tarihimiz olduğunu da unutmasınlar.

Cumhuriyet Gazetesi I. Bölüm – 17 Temmuz 2008

Vuruldu ama yıkılmadı
Savaştan sonra başkent Sohum yeniden ayağa kalkmak için mücadele verirken, Ana meydandaki eski emniyet binası, üzerindeki kurşun izleriyle savaş anıtı gibi yükseliyor

Başkent Sohum yeniden ayağa kalkmak için mücadele veriyor. Kentte savaşın izleri halen görülüyor. Ana meydandaki eski emniyet binası, üzerindeki kurşun izleriyle savaş anıtı gibi yükseliyor. Caddelerdeki mağazalar, küçük bir beldedeki dükkânları anımsatıyor. Sohum et kombinası, şekerleme, süt, ayakkabı, tekstil ve kimyasal madde fabrikaları eski günleri özlüyor. Modernizasyon için her biri yatırımcı bekliyor. Ülkenin dört bir yanındaki meyve bahçelerinde üretim son sürat devam ediyor ama ürünlerin değerlendirileceği sanayi tesisi bulunmuyor. Sadece birkaç şarap ve meyve suyu tesisi faaliyete devam edebiliyor. Bu nedenle Abhazlar gelirlerinin büyük bölümünü turizmden sağlıyor. Ancak burada da potansiyelin çok küçük bir bölümü değerlendiriliyor. Abhazya’nın 350 bin olan nüfusu yaz dönemlerinde 1 milyonu aşıyor. Sadece 18 bin yatak bulunması nedeniyle birçok kişi evlerini pansiyon olarak değerlendiriyor. 

Abhazlar, siyasi gerginlikten çok, ekonomik sorunlardan yakınıyor. Türkiye kökenli milletvekili Soner Gogua da yeni neslin Gürcistan’a karşı kızgınlığının bitmemesinin nedeninin şu anki siyasi krizler olmadığını belirterek şu tespitte bulundu: “Eğer savaşın bittiği zamanlarda Gürcistan ve Bağımsız Devletler Topluluğu Abhazya’ya bu ambargoyu uygulamamış olsaydı şu an yeni yetişen nesiller Gürcistan’a çok farklı bakarlardı. Çünkü işin içine ekonomi girince bazı şeyler zamanla ister istemez unutuluyor. Ama bugüne kadar Gürcistan’la yapılan savaş unutulmadı. Çünkü savaştan sonra da yıllarca ambargo uygulandı. Her dışarıya çıkamayan, ekonomik anlamda kendi ihtiyacını karşılayamayan bunun sebebinin ambargo, dolayısıyla savaş ve Gürcistan olduğunu hatırladı. Eğer o dönemde ambargo kaldırılmış olsa siyasi problemler çözülmeden evvel Gürcistan’la, Rusya’yla ve diğer ülkelerle yapılacak ekonomik programlar yapılmış olsa, belki olaylara biraz daha olumlu yaklaşım olabilirdi.”

Soçi olimpiyatların umudu

Türkiye heyetinde katılımcı sayısı az da olsa Abhazların forumdan büyük beklentileri vardı. Konuşmacıların büyük bölümü 2014 yılında Soçi’de yapılacak kış olimpiyatlarının bölge için sağlayacağı fırsatları işaret etti. Cumhurbaşkanı Sergey Bagapş da konuşmasında bu süreçte havayolları, demiryolları ve karayollarının kullanılmasının çok önemli olduğuna dikkat çekerek Abhazya’dan geçen demiryolu hattının Türkiye’ye kadar açılması projesinin önemine değindi.

2000 yılından bu yana Abhazya ekonomisinin kat ettiği mesafeyi anlatan Bagapş, vergi oranlarının yüzde 30, dış ticaretin yüzde 37 oranında arttığını anlattı. Dış yatırımı cazip hale getirmek için bütün girişimleri yapmaya hazır olduklarını ifade eden Bagapş, Rusya Federasyonu’ndan gelen yabancı yatırımcı sayısının yetersiz olduğunu belirterek katılımcı diğer ülkelere de çağrıda bulundu. Rusya Federasyonu Ticaret ve Sanayi Odası yöneticisi de Abhazya’yla ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesi için kararlar aldıklarını vurguladı.

Diğer bütün katılımcılar da Abhazya’daki yatırım olanaklarından yararlanmak için fırsat kolladıklarını, ilişkilerin geliştirilmesi için girişimlerde bulunacaklarını söylediler. Forum için hazırlanan dosyada da meyve yetiştiriciliğinden hayvancılığa, çiçek seracılığından tavukçuluğa, turizmden inşaata, ulaşımdan hizmet, enerjiden lojistik sektörüne kadar yatırımların dikkate alınması gerektiği teklifler sıralandı.

Ekonominin kaptanları

Abhazya’da hangi alana baksanız kadınlar çalışıyor. Bütün restoranlarda, otellerde, mağazalarda, bahçelerde, devlet dairelerinde hep kadınlar. Çalışan erkek görmek o kadar zor ki. Ülke ekonomisini kadınlar sırtlamış. Bu nedenle olsa ülkenin Ekonomi Bakanı da genç ve güzel bir kadın Kristina Ozgan. Ozgan, konuşmasında bütçenin yüzde 30, turizm gelirlerinin de yüzde 25 oranında arttığını anlattı, doğal güzelliklerin, tıbbi amaçlı doğal kaynak çamurlarının Abhazya’yı daha cazip hale getirdiğini söyledi. 

Taşımacılık sektörünün de ülke ekonomisinin can damarlarından biri olduğunu vurgulayan Ozgan, tarım ve sanayideki çöküşün nedenini ekonomik ambargo olarak açıkladı. Ozgan, röportajımızda da kısa bir süre önce kalkan ambargonun ekonomiyi rahatlatacağını belirtirken, Rusya Federasyonu’nun yapılacak yatırımlara garantör olduğunu anımsattı. 

Ambargo kalktı gümrük sistemine geçildi

Ambargonun kalkmasının ardından kısa süre içinde Rusya Federasyonu’yla ortak gümrük sistemine geçme kararı aldıklarını vurgulayan Ozgan, “Gümrüklerin sıfırlanması ve çifte vergilendirmenin kaldırılması söz konusu. Bu bize çok büyük bir perspektif açacak. Bütün bunlar yatırımcının önünde en büyük engel olan maliyeti düşürecek” dedi. Ozgan, ülkenin en büyük işgücü olan kadınların istihdamına da büyük önem veriyor. 

Bakanlık, Kadın Girişimciler Derneği’yle ortak projeler yürütüyor, kadınlara kredi kolaylıkları sağlıyor, meslek kursları düzenliyor. Bakan Ozgan, “Yasalarda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık var mı” sorumuza ise “Burada kadın erkek her zaman eşit konumda olduğu için pozitif ayrımcılığa gerek kalmıyor” diye yanıt verdi.

HER ALANDA ONLAR Abhazya’da her alanda kadınlar çalışıyor. Bütün yük kadınların üzerinde. Belki de bu nedenle Ekonomi Bakanı da bir kadın. Bakan Kristina Ozgan da ülkenin genel ekonomik sorunlarının çözümünün yanı sıra çalışan kadınların haklarının korunmasına da büyük önem veriyor.

Erkeklerden daha hızlılar...

Ekonomik forumun asıl amacı her ne kadar Abhazya’daki yatırım olanaklarını tanıtmak olsa da bir yandan da bölgedeki girişimcilerin birbiriyle iletişim kurmalarını, ortak iş yapmalarını da hedefliyor. Ancak burada da kadınlar erkeklerden daha hızlı davranıyor. Ekonomi Bakanı Kristina Ozgan, Kadın Girişimciler Derneği Başkanı Yulya Gumba, Türkiye heyeti başkanı ve İstanbul Dostluk Kulubü Başkanı Handan Demiröz ile kadın girişimciler hemen bir araya geldiler ve yapılabilecekler üzerine konuştular. 

Demiröz, kadınların öncü olmasını, “Dünyanın her yerinde kadınlar her zaman küçük parçalardan bir bütün oluşturmaya daha yetenekliler. Burada da her şey küçük parçalar gibi. Bir sistem oluşmuş değil. Bir şeyleri bir araya getirmemiz gerekiyor. Bu alanda da kadınlar daha becerikli zaten. Dolayısıyla kadınlardan daha umutluyum” diye değerlendirdi. Demiröz, Abhazya’nın sadece Çerkezler için değil iş dünyasında belli bir birikime sahip olanlar ya da yeni pazar arayışında olan Türkiyeli girişimciler için de bir cazibe merkezi olmaya başladığını söyledi.

Yulya Gumba da heyecanla Abhazya’da yatırım yapmak isteyen kadınlara önerilerde bulundu ve yardım teklif etti. Yatırım yapmak isteyenlere danışmanlık hizmeti veren, aynı zamanda uluslararası ticaret yapan işkadını Zümran Özdilek ise görüşmelerin ardından hemen projeler hazırladı. Şirketi adına iki proje geliştirmeyi hedefleyen Özdilek, şunları anlattı:

“Turizm ciddi bir potansiyel. Buraya yapılacak her türlü turizm yatırımının size artı olacağını görüyorsunuz. Ayrıca otel yapmak değil, buradaki her türlü yan sanayi, hizmet sektörü, buna bağlı olarak saf malzeme ihracatı konusunda da ciddi açıklar var. Bunlar hakkında mutlaka bir şeyler yapacağım. Yulya Gumba, görüşmemiz sırasında burada matbu evrak yapacak bir yerin olmadığını, olan yerin de çok küçük olduğunu ve çok az adetlerin çok yüksek meblağlara bastırıldığını söyledi. İleriki dönemde burada bir matbaa kurabiliriz.”

Abhaz kökenli Türkiyeli işkadını Gülnur Kap da Abhazya’yı ziyaretlerinin nedeninin öncelikle duygusal olduğunu ancak forumun ardından yatırım planları yaptıklarını söyledi. Ağaç sektöründe faaliyet gösteren bir şirkette çalışan Kap, bu alanın yanı sıra Abhazya’nın en büyük pazarlarından olan inşaat sektöründe yatırım için araştırma yaptıklarını anlattı. Kap, kadınların işdünyasında çok güçlü bir yeri olduğunu işaret ederken “İnşaat alanında yapacağımız çalışmalarda kadınlar teknik eleman olarak ya da ofis bölümlerinde çalışabilir. Ama burada erkekler için de iş alanları yaratmak gerek. Kadınlar zaten çalışıyor, biraz da erkekleri çalıştıralım” diye konuştu.

Cumhuriyet Gazetesi II. Bölüm – 18 Temmuz 2008

Sürgünden Geriye Dönüş
Tarihçilere göre 10 Temmuz 1864’e kadar yaklaşık 1 milyon Çerkes, gemilerle Osmanlı limanlarına taşındı. Bu zorlu yolculuk sırasında on binlerce kişi de gemilerde yaşamını yitirdi. Birbirinden trajik öykülerin yaşandığı sürgünün ardından Kafkas halkları için hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Uzun yıllar süren Kafkas-Rus savaşları Kafkas halklarının yenilgisiyle sonuçlandı. 1859’daki Paris Konferansı’yla Rusya, Kafkasya’da istediğini yapabilme hakkı kazandı. Bundan sonraki yıllar Kafkas halkları için daha da zorlu geçti. 1864 yılına kadar süren savaşlarda on binlerce kişi öldü. 21 Mayıs 1864’te ise Rusya kalan Çerkeslerin Osmanlı topraklarına sürgün edilmesini kararlaştırdı. Tarihçilere göre 10 Temmuz 1864’e kadar yaklaşık 1 milyon Çerkes, gemilerle Osmanlı limanlarına taşındı. Bu zorlu yolculuk sırasında on binlerce kişi de gemilerde yaşamını yitirdi, cesetleri Karadeniz’e atıldı. Karadeniz’e küsen Çerkesler de yıllarca bu denizden çıkan balıkları yemedi. Birbirinden trajik öykülerin yaşandığı sürgünün ardından Kafkas halkları için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 

‘Anavatanlarını hep özlediler’

Sürgün edilenlerin bir bölümü Karadeniz’den güneye doğru giderek Suriye ve Ürdün’e yerleşti, bir bölümü de Osmanlı’nın iskân politikası gereği başta Sakarya, Düzce, Eskişehir, Kayseri olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanına yerleştirildi. Türkiye’de yaşayan Abhazlar, çok değil birkaç kuşak öncesi bu acıları yaşadı. Dedelerinin, ninelerinin Abhazya üzerine anlattıkları hikâyelerle büyüdüler. Her zaman bulundukları devlete bağlılıklarıyla bilinen Abhazlar, yüreklerinin bir yerindeki anavatan sevgisini hiçbir zaman kaybetmediler. 

Türk milliyetçisi yapılanmaların içinde bulunan Abhazlar bile bir gün anavatanı görme isteğinden vazgeçmediler. 

1990’lı yılların başındaki Gürcistan-Abhazya savaşında ülkenin zor durumda olduğunu öğrendiklerinde bir kez daha harekete geçtiler. Birçok Abhaz genci savaşa katıldı, bir kısmı yaşamını yitirdi, bir kısmı yaralandı. Şimdi sert çatışmaların olduğu yerlerde, Abhaz gençlerinin fotoğrafları bulunuyor, önlerinde her zaman şaraplar ve taze çiçeklerle...

‘Dedemin dedesi burada’

75 yaşındaki Nazım Akoyba da Abhazya’ya geri dönenler arasında. İnegöl’de yaşarken 15 yıl önce Abhazya’ya yerleşme kararı alan Akoyba, “Dedelerimin dedesi burada. Toprağımız burası bizim. Buraya geldikten sonra bize bir ev verildi. Burada sağlığıma kavuştum, evlendim” dedi. Düzce’de yaşarken savaşın bitmesinin ardından Abhazya’ya yerleşen Ramazan Kapba da bunun nedenini “5 yaşındayken bile Abhazya’yı bilirdim. Burada her adımda dedelerimi hissediyorum” diye açıkladı.

1992 yılında Abhazya’da savaşa katılan Tayfun Çelik ise Tkuarçal bölgesinde kömür madeni işletiyor. İstanbul’da yaşarken savaşmak için Abhazya’ya giden Çelik, şunları söyledi: “Savaş çıkmasaydı da zaten Abhazya’ya gelmeyi düşünüyordum. Dolayısıyla savaş çıktı bir mecburiyet oldu. Savaş sonrasında da burada kaldık. Evlendim. Çocuklarım ise İstanbul’da yaşıyor. Ben sürekli gidip geliyorum. Çocuklarım da yazları, ara tatillerde gelip gidiyorlar. Abhazya’da yaşamayı kanıksayan birinin sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Özellikle Türkiye’den gelenlerin bir kere Türkçeleri oluyor, burada Abhazcaları oluyor ve ister istemez Rusça öğreniyorlar. Dolayısıyla bu üç dili bilenler Abhazya’da sadece bu özellikleriyle bile, turizm olduğu için bu konuda istihdam edilebilir. Üniversitede İngilizce öğrenme şansınız da var. Buraya geldiğim için mutluyum. Yoksa dünyanın herhangi bir yerinde de bir şeyler yapardım ama Abhazya’yı seviyorum.”

Anavatanda anadil sorunu

Abhazya’da artık savaş bitti, yeni bir mücadele dönemi başladı. Savaşın yıkımıyla, ekonomik ambargoyla mücadele için de dinamik bir nüfus gerekiyordu. Ancak sürgünler nedeniyle Abhaz nüfusu Türkiye’deki diyasporadan daha az hale geldi. Ülke nüfusu 350 binken bunun yaklaşık 50 binini Ermeniler, 100 binini Ruslar oluştururken Abhaz nüfusu 200 binlerde kaldı. 1950’li yıllarda Gürcistan, ülkede Abhazca konuşulmasını yasakladı, Abhaz isimlerini değiştirdi. Bir nesil kendi anavatanında kendi dilini gizlice konuşarak yaşadı. 

Abhazların yurtlarına dönmesi için çalışmalara hız verildi

Bir kısmı Gürcüleşti, bir bölümü Rus etkisinde kaldı. Kültürel değerlerini de yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Abhazlar, bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından ekonomik kalkınmanın yanı sıra külterel kalkınma hamlesi başlattı. Önce bölge isimleri yeniden Abhazca oldu, yönetimin birçok kademesinde anadilde konuşulması sağlandı. 

Ardından geri dönüş programları uygulanarak dünyanın dört bir yanına dağılmış Abhazların anavatanlarına dönmesi için çalışma yürürlüğe kondu. 

Abhaz yasalarına “Nerede doğmuş ya da yaşamış olursa olsun Abhaz ve Abazin kökenliler Abhazya vatandaşı sayılır” maddesi eklendi. Bu programın yürütülmesi için de Geri Dönüş Komitesi oluşturuldu. Komitenin çalışmaları sonucunda savaş sonrasında Türkiye’den yaklaşık 200 kişi Abhazya’ya yerleşti. Abhaz ya da Abazin kökenli olduklarını şahitlerle kanıtlamaları, fotoğraflarını vermeleri ve gerekli anketleri doldurmaları Abhazya vatandaşlığına geçmeleri için yetti. Geri Dönüş Komitesi Başkanı Anzor Mukba, Abhazya’ya dönenlere sağladıkları olanakları şöyle anlattı:

“Geldiklerinde karşılıyoruz, konaklama problemlerini çözüyoruz. Kendi başına konut temin edenlere tamirat yardımı yapıyoruz. Evlenmek isteyenlerin düğünlerine yardımcı oluyoruz. Çocukları olanlara yardım yapıyoruz. Birinci, ikinci, üçüncü çocuğa farklı oranlarda yardımlar yapılıyor. Çocukların ilkokuldan üniversiteye kadar olan eğitimlerine madden yardımlar sağlıyoruz. Sağlık problemleriyle karşılaşanları burada tedavi sağlanabiliyorsa burada, gerekirse yurtdışına gönderilmesine yardımcısı oluyoruz. Ekonomik açıdan sıkıntıya düşen herkese yardımcı oluyoruz. Herkese iş imkânı sağlamaya çalışıyoruz. Geçen yıllarda iş bulmak zordu. Artık bu sorunları aşmaya başladık. Türkiye’den Suriye’den gelip iş bulamayan kimse kalmadı.”

Bizi ayıran deniz...

Abhazya 2008 Ekonomik Forumu için Pitsunda’daki Şamyitavaya Roşa Oteli’nin konferans salonunda toplanan birçok katılımcı da “barış için en önemli aracın ticaret” olduğu konusunda hemfikir. Bu nedenle Türkiye’nin de buradaki barış sürecine ticaret aracılığıyla katkı vermesini bekliyorlar. Devlet yöneticileri, uluslararası stratejiler gereği siyasi ilişki kurmaktan çekinen ve Gürcistan’a her anlamda destek olan Türkiye’nin Abhazya’ya da en azından yatırım yaparak katkıda bulunmasını istiyor. 

Bu dilekler, forum organizasyonunu İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) yapması nedeniyle daha da büyük umutlara dönüştü. Forum için yaklaşık 80 yatırımcı kayıt yaptırdı. Ancak foruma 10 gün kala İTO yönetiminin kurulunun organizasyonun iptal olduğunu açıklaması, Abhazya tarafından hayal kırıklığı yarattı. Resmi olarak herhangi bir açıklama yapılmasa da iptal kararının Gürcistan’ın baskısı sonucu direkt Dışişleri Bakanlığı’nın İTO yöneticilerini aramasından kaynaklandığı söylendi. İTO yöneticileri de bu iddialar karşısında sessiz kaldı. Rusya’dan Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan, Karadeniz’e kıyısı olan birçok ülkeden, Bulgaristan’dan ve hatta Almanya’dan çok sayıda yatırımcının katıldığı foruma Türkiye heyetinin katılmayacak olmasını kabullenmeyen İstanbul Dostluk Kulubü organizasyonu üstlendi. Son anda yapılan çalışmalarla Türkiye’den 20 yatırımcı forumda yer aldı. 

‘Abhazya ekonomisini uçururuz’

Abhaz yöneticiler, resmi açıklamalarda “Bu durumu anlayışla karşılarız” deselerde, bire bir konuşmalarda bu tavrın mantığını çözememekten yakındılar. “Bâkir bir pazar ve birçok yatırım olanağı bulunan Abhazya’ya Türk işadamlarının gitmesinin Türkiye’ye nasıl bir zararı olabilirdi? Ticaret odası gibi bir sivil toplum örgütünün organizasyonunda ne gibi bir sakınca vardı” sorularını sormaktan kendilerini alamadılar. Bir Abhaz yöneticinin “Biz ne kadar Türkiye’yle iletişim kurmaya çalışsak da Türkiye bizi Rusya’nın kucağına doğru itiyor” şeklindeki açıklaması, Türk politikasını sorgulamaya yol açtı. Foruma davetli olarak katılan İTO Yönetim Kurulu Üyesi Şaban Dişli ise forumun kapanışında yaptığı konuşmayla bir nebze de olsa Abhazların gönlünü aldı:

“Bizler buraya Karadeniz’in diğer kıyısından geldik. Karadeniz’in beri tarafından, iç bölgelerinden ve hatta Almanya’dan gelen işadamları ve sayısız dostumuz şu an buradalar. Her şeyden önce şunu söyleyebilirim ki bu kadar yüksek katılım herhangi bir rekabete konu olmamalı, çünkü Abhazya’da herkese yetecek kadar yatırım olanağı var. Bu anlamda da işbirliği yapmalıyız. Karadeniz bizi ayıran deniz olmasın, bizi birleştiren deniz olsun. İTO 276 bini aktif olmak üzere 350 bin üyeye sahip bir kurum. Abhazya nüfusundan daha fazla. Dolayısıyla bizler buradan geriye döndüğümüzde burada yaşadıklarımızı ve buradaki ekonomik imkânları aktaracağız. Umarım ki burada bulunan öteki dostlarımızla birlikte önümüzdeki yıllarda büyük işbirlikleri gerçekleştirir, Abhazya ekonomisini deyim yerindeyse uçururuz.”

Cumhuriyet Gazetesi III. Bölüm – 19 Temmuz 2008

İçimizdeki uzak ülke

Tanınma mücadelesi veren Abhazlar ve diğer bölge halklarıyla birlikte ülkemizde yaşayan Kafkas kökenlilerin nüfusu 1 milyona yaklaşıyor

Türkiye’den Abhazya’ya 2 saatlik bir uçak yolculuğuyla ulaşılabiliyor. Bu komşu ülkeyle ilgili son dönemlerde hemen hemen her gün gazetelerde irili ufaklı haberler çıkıyor. Genelde yabancı ajanslar kaynaklı bu haberlerde Gürcistan’ın “ayrılıkçı bölgesi” diye nitelense de Abhazya, devletleşmeyi tamamlamasının ardından tanınma mücadelesi veriyor. Türkiye’de de binlerce Abhaz yaşıyor. Diğer bölge halklarıyla birlikte Türkiye’deki Kafkas kökenlilerin nüfusu 1 milyona yaklaşıyor. Ancak yine de Türkiye’de birçok insan Abhazya’dan söz edildiğinde “Orası neresi” diye sorabiliyor. Üniversite mezunları bile Güney Amerika’daki devletlerde, Afrika’daki birçok ülkede, binlerce kilometre uzaklıktaki coğrafyalarda neler olup bittiğini yakından takip etmesine karşın Abhazya konusunda fikir sahibi olmadıklarını söylüyor. Hatta birçoğu bu ülkeyi Çeçenistan’la bile karıştırıyor.

Türkiye ve Türk halkı bu kadar kayıtsız kalmasına karşın resmi söylemlerinde “Abhazya’yı tanımadıklarını” söyleyen Batı ülkelerinin yöneticileri ilgilerini bu ülkeden esirgemiyor. 

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve ABD’den heyetler peş peşe Abhazya’yı ziyaret ediyor. Rusya, temsilcilik açmayı bile gündeme getiriyor. Rus Barış Gücü askerleri bölgede faaliyet yürütüyor. Ülke nüfusunun yüzde 95’i yurtdışına çıkabilmek için aynı zamanda Rus pasaportu taşıyor. Bu ülkede yapılan seçimlerde de oy kullanabilen Abhazlar, günlük yaşamlarında bile genelde Rusça konuşuyor. 

Türkiyeli milletvekili

Abhaz Parlamentosu’nda Türkiye’den iki kişi de milletvekili olarak bulunuyor. Bunlardan biri üniversite eğitimi için Abhazya’ya giden ve Gürcistan’la savaş çıkınca geri dönmeyen Soner Gogua. Savaşa katılan Gogua, bu sırada evlenerek Abhazya’ya kesin olarak yerleşmiş. 

Savaş sonrasında ağaç sektöründe birtakım işler yapan Gogua, geçen seçimlerde de milletvekili seçilerek Meclis’e girmiş. Talih Hötiş’le birlikte Meclis’te iki Türkiyeli milletvekili olarak faaliyet gösteren Gogua bir yandan da Yurtdışındaki Soydaşlarla İlişkiler Komitesi Başkanı.


Göçün tek nedeni ekonomik

- Geri dönen aile sayısının az olmasını neye bağlıyorsunuz?

S.G - Dünyadaki göç tarihlerine bakarsak insanlar bir yerden bir yere göç ederken sıkıntılı bölgelerden sıkıntısız bölgelere göç etmişlerdir. Olay kesinlikle ekonomik mesele. Eğer siz bir ülkeden bir ülkeye insanları göç ettirmek istemiyorsanız ekonomik problemleri çözmeniz gerekir. Çünkü insan ne kadar vatan millet duygusu içerirse içersin geldikten sonra cebindeki birikimini üç, altı ay sonra yitirdikten sonra o ülkede para kazanamıyorsa, kendini geçindiremiyorsa, çocuklarına bakamıyorsa orada tutanamayacaktır. O açıdan da ülkenin ekonomik durumu, gelişmesi çok önemli. Abhazya’nın sıkıntıları belli. Ekonomimizin gelişmesiyle beraber geriye dönüşümüzün de gelişeceğini düşünüyorum. Bunun sinyallerini almaya başladık. 

- Gelecek kaygısı en büyük sorun galiba. Özellikle çocuklar için. Dönen ailelerin çocukları için özel bir program var mı?

S.G - Tek mesele ekonomi değil tabi. Gelen insanların uyum sağlamaları, adapte olmaları, diyasporadaki propaganda çalışmalarına bütün olarak bakıldığında sonuç alınabilir. Bunları uzun yıllardır dile getirmeye çalışıyorduk. Bu sene parlamentoya girmemizle birlikte sesimizi daha yüksek çıkarma olanağı bulduk. İlk defa hükümeti bu konuda bir devlet programı olması konusunda ikna ettik. Geriye dönüşle alakalı bir devlet programı hazırlanması kararı alındı. 

- Uyum sorunu yaşanıyor mu?

S.G - Yaşanıyor tabii ki. Yaşanmaması mümkün değil. Çok uzun yıllar geçmiş aradan. Bırakın 150 yıllık geçmişi, savaş sonrası Abhazya’dan Rusya’ya 30-40 bin kişi göç etti ekonomik sebeplerden dolayı. Savaş sonrası insanlar geçim derdine düştüklerinden dolayı Rusya Federasyonu başta olmak üzere birçok yere gitmek zorunda kaldılar. Oradaki insanların bile dönüşü bugün problem. Aynı dili konuşmaları, aynı kültürde büyümüş, çok yakın mesafede bulunmalarına rağmen. Onun için uyum konusunda mutlaka sıkıntı yaşanıyor, yaşanacaktır da. Onun için bunun profesyonelce çözümlenmesi gerek. Yapılacak olan bu devlet programı için biz bütün bu teklifleri verdik.

- Buradaki Abhazlar Ortodoks, dönenler ise Müslüman. Bu sorun yaratıyor mu?

S.G - Abhazlar hiçbir dönem kendi aralarında dini konularda birbirleriyle savaşmamışlardır. Bu konuda belki de bulunduğumuz coğrafyadaki en demokratik insanlardır. Mesela Abhazların en kalabalık sülalerine baktığımızda bir kısmının Hıristiyan, bir kısmının Müslüman, bir kısmının da Ateist olduğunu görürüz. Ama bunlar kendi aralarında bunu hiçbir problem yapmadan, kendi aralarında beraberce yaşayabilmişler. O açıdan ben bunu bir problem olarak görmüyorum. 

SONER GOGUA ÜLKEMİZE GÖÇ EDEN ABHAZLARLA İLGİLİ SORULARIMIZI YANITLADI

Türkiye Abhazların sütannesi

Milletvekili Soner Gogua, Abhazya’daki son gelişmeler ve Türkiye’den göç edenlerle ilgili sorularımızı şöyle yanıtladı:

- Kosova’nın bağımsızlığının ilanı Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmasını yeniden gündeme getirdi. Bundan sonraki süreç için planlar nedir?

S.G - Tanınmayla ilgili olarak belli bir program vardı zaten. Bundan 3 ay önce Sayın Cumhurbaşkanı hepimizi toparlayarak Kosova’nın tanınmasının ardından yeni bir çalışma sürecine girmemiz gerektiğini söyledi. Diyasporaya yönelik çalışmalar için beni ve milletvekilimiz Talih Bey’i görevlendirdi. 

- Bu program sadece Türkiye’yi mi kapsıyor?

S.G - Hayır. Suriye’ye de ziyaret yapıldı. Önümüzdeki günlerde bir ziyaret daha yapılacak. Ürdün’le görüşmelerimiz var. Avrupa’yla sıkı ilişkiler içinde çalışıyoruz. Orada bir enformasyon merkezi kurduk. 

‘Türkiye’deki Abhazlarla birlikte hareket ediyoruz’

-Avrupa’da da Türkiye’den giden Abhazlarla mı görüşüyorsunuz sadece?

S.G - Onlar aracılığıyla orada yaşayan diğer halklarla da görüşüyoruz. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ve birçok Avrupa ülkesinde Türkiye’den giden çok sayıda Abhaz var. Onlarla birlikte hareket ediyoruz. Buradaki amaç, Abhazya’nın sürekli gündemde olması, tartışılır durumda olması. İddia ediyoruz ki, tanınmak için Kosova’dan daha sağlam dayanaklarımız var. Hem tarihsel hem de politik olarak. Abhazya açısından da Avrupa’nın benzer bir yaklaşım göstermesini istiyoruz. 

- Abhazya’nın Rusya’nın küresel politikalarının değişebilme olasılıklarını göz önüne alarak bir B planı var mı?

S.G - Mutlaka planlar vardır. Direkt olarak bir şey söyleyemem sadece kendi fikrimi söyleyebilirim. Abhazya her türlü politikayı yakından takip ediyor. Şu an itibarıyla Abhazya ile Rusya’nın ilişkilerinin en iyi olduğu dönem. Ama nihayetinde ülkeler arası ilişkileri sevgi saygı değil, çıkarlar üzerine kurulu politikalar belirler. Bugün itibarıyla, uzun bir vadede baktığımızda yaptığımız analizlerde bölgesel anlamda Rusya’yla bizim çıkarlarımız uyuşuyor. Biz de bundan yararlanmak istiyoruz. Ancak ilerisi için biz yine Avrupa’yla da Amerika’yla da komşu olan Türkiye’yle de çalışmalarımıza devam edeceğiz.

‘Rusya Abhazya’yı kaybetmeyi göze alamaz’

- Eğer Gürcistan’ın NATO üyeliğinden önce Abhazya’yı tanımazsa Rusya’nın geri adım atma gibi bir durumu söz konusu olabilir mi?

S.G - Bence mümkün değil. Bugün itibarıyla Rusya’nın stratejik anlamda Abhazya gibi bir ülkeyi kaybetmesi demek Rusya dış politikasının bitmesi demek. Daha önce bunu Irak’ta, Gürcistan’da, Ukrayna’da her bölgede yaşadı. Olaylardan sonra Rusya dış politikasını değiştirmeye başladı zaten. Daha önce çok pasif politikası vardı. Baktı ki bu pasif politikaların karşısında karşı güçler bu dengeleri bozarak halen çalışmalara devam ettiler. 

- Bu süreçte Kosova’nın bağımsızlığını hemen tanıyan Türkiye ise Gürcistan’la sıcak ilişkiler kurarken, Abhazya’ya karşı kayıtsız.

S.G - Türkiye kökenli bir insan olarak belki de en çok bundan sıkıntı duyan insanların başında geliyorum. Çünkü ister istemez bütün ilişkilerimiz, bağlarımız Türkiye’yle alakalı. Türk halkına, devletine bizim başka bir şekilde bakmamız da söz konusu olamaz. Ben her zaman şuna benzetmişimdir Türkiye’yle olan ilişkileri. Türkiye Devleti ve zamanın Osmanlı İmparatorluğu bize sütanneliği yapmıştır aslında. Bu ülkenin en sıkıntılı günlerinde bizim insanlarımıza kucak açan bir devletin bugünkü yaptıklarını anlamış olmak mümkün değil. 

Kafkasya bölgesiyle ilgili Türkiye’nin bir dış politikası olduğuna inanmıyorum. Sadece NATO’nun, Amerika’nın politikalarının gerektirdiğini yapıyorlar. 

Bunun da uzun vadeli Türkiye’nin çıkarlarına ek bir getiri sağlayacağını düşünmüyorum.

‘Güven ortamı şart’

- Türkiye’den somut beklentiler nelerdir?

S.G - İlk adım güven ortamı sağlanması lazım. Ben burada daha önceden bulunan biri olarak şunu çok iyi biliyorum, savaştan önce buradaki insanların Türkiye’ye bakışını biliyordum. Ama maalesef bu ortam değişti. Savaştan önce bakış açısı çok olumluydu. Ama olumsuzlaştı. Bunda buradaki insanlarımızın hiçbir suçu yok. Tamamen Türkiye’nin dış politikasından kaynaklanan bir durum. Maddi, manevi, askeri anlamda Gürcistan’a çok büyük yardımlar yapıyor. 

Abhazya’ya Kızılay aracılığıyla bile en ufak bir yardım gelmedi. En basitinden bir sivil toplum örgütüyle bile bir destek gelmedi. Bir ticaret odasıyla yapılacak bir organizasyon bile engellendi. Karşılıklı güveni kaybettik. İşte bu anlamda Türkiye gerçekten Kafkasya bölgesini kaybetmek istemiyorsa, çünkü Abhazya Kafkasya’nın anahtarıdır, tüm Kuzey Kafkasya’daki dost ve kardeş halklarımız savaş zamanında da bunu göstermişlerdir. Kafkasya bölgesinde daha aktif rol oynamak istiyorsa kesinlikle bu güven ortamını sağlaması lazım. Bunun ilk adımı her iki taraf için de hatta diğer komşu ülkeler için de uygun olacak proje Türkiye ile Abhazya arasındaki gemi seferlerinin başlamasıdır. İnsanların birbirleriyle buluşması, görüşmesidir. 

-Türkiye’deki Abhazların tavrını pasif buluyor musunuz?

S.G - Onu çok ayrıntılı söylemek zor olur benim için. Uzun yıllardır Abhazya’da yaşayan biri olmamama rağmen ilişkilerim, bağlantılarım çok sıkı. Ama örgütlenmelerde eksiklikler var. Daha iyi lobi çalışmaları yapabilirdik. Eğer 15 yıldan sonra halen gelen giden insan sayısıyla Türkiye’yle ilişkiler de kötü durumdaysak demek ki bazı şeyleri doğru yapamamışız. 

Cumhuriyet Gazetesi IV. Bölüm – 20 Temmuz 2008

Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafında işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan ve adı "gaddarlık" ile özdeşleşen, uyguladığı politikaları "ismimin yarattığı terörün, kalelerimizden daha güçlü bir şekilde sınırlarımızı korumasını istiyorum" diye savunan General Yermolov'un kahramanlaştırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin Kavkazskiy Uzel sitesinde tarihçiler ile bir söyleşi düzenlendi. Sn. Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilen söyleşinin tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

"A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1860" adlı kitabı değerlendiren tarihçiler Rusya makamlarının General Aleksey Yermolov'u kahramanlaştırmaya çalıştığını belirttiler. İnsan hakları savunucularının görüşüne göre, generalin icraatlarındaki gaddarlık, KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) halkının generale yaklaşımını değiştirmesine engel oluyor.

1818 yılında piyade generali ve 1837 yılında topçu generali olan Aleksey Yermolov, 1763'den 1864'e kadar süren Kafkas Savaşı'nın katılımcılarından biri idi. A.Yermolov'a dair günümüzdeki değerlendirmeler son derece çelişkilidir. Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayanların Yermolov algısı çoğunlukla son derece olumsuzdur. Onu "eli kanlı general", cellat, tenkilci olarak adlandırıyor ve hatta Kafkas halklarına soykırım uygulamakla suçluyorlar.

10 Nisan'da Moskova'da Uluslararası "Memorial" örgütünün binasında "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1864" adlı kitabın tanıtımı yapıldı. Kitap, "Zvezda" dergisi redaksiyonu ve Petersburg'daki Avrupa Üniversitesinin ortak projesi çerçevesinde sivil haklar inisiyatifi komitesinin katılımıyla 2014 yılı sonunda basılmıştı.

"Kavkazskiy Uzel" muhabirleri, tanıtıma eseri derleyenlerden Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı Galina Lisitsına'nın, yayının sorumlu redaktörü Yakov Gordin'in ve tarihçilerle insan hakları savunucularının da katıldığını bildirdiler.

"Eskiden Yermolov'un mektupları tahrif edilerek yayınlanırdı"

Yayından sorumlu redaktör "Zvezda" dergisinin baş redaktörü Yakov Gordin, kitaba alınan mektup sayısının 500'den fazla olduğunu ve bunlardan 200 tanesinin daha önce hiç yayınlanmamış olduğunu söyledi.

Yakov Gordin, "19. yüzyılda mektuplar, tahrif edilerek, bazı yerleri atlanarak yayınlanıyordu. Bunun sebebi sansür ve şahsi mülahazalardı. Ve, doğaldır ki, bunları yorumlamıyorlardı. Şimdi bütün mektuplar orijinalleriyle karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır. Yani bu, Yermolov'un mektuplarının ilk bilimsel yayınıdır", dedi.

Bununla beraber, Gordin'e göre Yermolov'un tüm mektuplarının kitapta yer aldığını iddia etmeye imkan yoktur, "bazılarının kime yazıldığı belli değil, bazı mektuplar da bulunamadı" diye ilave etti "Zvezda" dergisi baş redaktörü.

Gordin'e göre Yermolov'un mektuplarının yayınlanması "günümüz Rusya'sı için günceldir", çünkü "Kafkas Savaşı henüz sona ermiş değildir".
Yakov Gordin, kitabın sadece tarih uzmanlarını hedeflemediğinin altını çizdi. "sivil inisiyatif Komitesinde bu kitaptan söz ettiğimizde, Aleksey Kudrin -Rusya'nın eski maliye bakanı, sivil inisiyatif Komitesinin kurucularından biridir- insanların bu kitaba dokunmalarının, okumalarının ve üzerinde düşünmelerinin iyi olacağını söyledi"diye ilave etti.

"Kitap Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek açısından önemli"

"Zvezda" dergisi redaktörüne göre Yermolov'un Kafkasya'daki davranışları "yolu Asya'ya düşen" ve "nereye geldiğini anlamak istemeyen bir Avrupalının davranışlarıdır".

"O kendisini Asya fatihi olarak görüyordu ve o nedenle Kafkasya'ya atanmak istiyordu. O, büyük bir imparatorluğun küçük bir askeri değildi, kendisi imparatorluktan daha büyüktü ve imparatorluk onun projelerini hazmedebilecek kapasitede değildi".

RAN (Rusya Bilimler Akademisi) Rusya Tarihi Enstitüsü çalışanlarından kıdemli bilim adamı Lüdmila Gatakova, kitabın okuyucuya "gerçek Yermolov tasvirini" çizdiğinin altını çizdi.

"O çok yönlü bir şahsiyetti ve karakteri çok çelişkili vasıflarla doluydu". Lüdmila Gatakova bizatihi "Kafkasya mektuplarını" fedakarca bir çalışma ve Kafkasya araştırmalarına eşsiz bir katkı olarak değerlendiriyor. Sonuç olarak şöyle dedi: "Bu kitap Kafkasya araştırmacılarına gelecekteki çalışmalarında yararlı olacaktır, çünkü burada pek çok şahsiyet, hadise ve olgu hakkında bilgi edinebileceklerdir".

Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor. General Yermolov, 1818 yılı. Rusya sosyal bilimler üniversitesi doçenti Larisa Tsivijba, Lüdmila Gatagova ile aynı kanaatte olduğunu belirterek şu hususun altını çizdi:
"Kitapta, onun duygularını görüyoruz, böylesi şeyler genellikle araştırmaların kapsamı dışında kalır. Her mektupta tayinlerden bahsediliyor, insanlar değerlendiriliyor. Tüm bunlar, Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek bakımından çok önemli".

Rusya Devlet Arşivi müdürü Sergey Mironenko, mektup külliyatının "Yermolov kuşağının neden hedefine ulaşamadığı" konusunda zengin malzeme sağladığını belirtti.

"Yermolov dağlıların yüreğine öncelikle korku salmak istedi"

İnsan hakları örgütü "Memorial"'ın Konsey başkanı Aleksandr Çerkasov, Yermolov'un mektuplarında Sezar'ın "Galya Savaşı Notlarından" ve Tacitus'un eserlerinden kopya çektiğini ifade etti.

"İşte o kime öykünmüştü, ve sonuçta ne oldu? Neden birilerinin örneğine göre bir imparatorluk kurmaya çalışılırken, girişte Sezar ve Tacitus yakışıyor da, çıkışta pek öyle olmuyor? Neden imparatorluk kurma çabaları ya Üçüncü Roma veya Üçüncü Reich ile neticeleniyor? Bu mektuplar, iktidarı ele geçirip gaddarlık temelinde bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insana dair ibret alınacak derslerle doludur. Şimdi yeni Tacituslar ortada yok, ama bir imparatorluğu sadece kılıçla kurmanın mümkün olmadığının idraki orta yerdedir".

Lüdmila Gatakova, Yermolov'un mektuplarından onun dağlılara "uygulanması gereken yegane politikanın" acımasızlık olduğu görüşünde olduğunun anlaşıldığını ifade ederek, şu hususun altını çizdi: "dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi".

İnsan hakları merkezi "Memorial"'ın konsey üyesi Oleg Orlov, Yermolov'un mektuplarının Kafkas Savaşı sürecinde "vahşetin sıradan olduğu" izlenimi bıraktığını söyledi.

Oleg Orlov, Yermolov'un bir mektubunda, kaleler zincirinin kurulmasından ve Çeçenlerin dağlara çekilmek zorunda kalmasından sonra "açlığın şimdi her zamankinden daha fazla kırıma sebep olacağını" memnuniyetle kaydettiğini söyledi.

Oleg Orlov ,Yermolov'un general Zakrevskiy'e 1818 yılında yazdığı bir mektubu okudu. " Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı, ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor." Diye yazıyordu Yermolov maiyetindeki generale.
"Yermolov rasyonel gaddarlığı Suvorov'dan öğrendi"

Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı ve mektupların yayıncısı Galina Lisitsına, "vahşetin Kafkas Savaşı sürecinde sıradan bir şey olduğunu "belirtti.

Galina Lisitsına konuşmasında "dağlıların Kazak stanitsalarına ve kendi komşularına yaptığı akınların insanlığa yakışmadığını ve vahşet düzeyinin yüksek olduğunu" söyledi.

Bu, hesaplı ve metotları bakımından canavarca bir politika idi.

Galina Lisitsına Kafkasya'nın, Yermolov'un dünya görüşünü ve dağlıları bastırma metotlarını seçimini etkilediğini belirtti. Yakov Gordin, Galina Lisitsına'nın komşular üzerine akın yapılmasını öngören dağlı saldırı sisteminin bir realite olduğu yönündeki görüşüne katıldığını söyledi. "Lakin, Yermoolov'un 1794 yılında Varşova'nın bir banliyösünü zapt eden Suvorov'dan öğrendiği şöyle bir rasyonel vahşet vardı. Suvorov o zaman askerlerine yağma için üç gün verdi ve sonra halkın Varşova'daki akrabalarının gelip, olup biteni görmelerine izin verdi, ve Varşova direnmeden teslim oldu. Suvorov böyle yaparak pek çok Rus ve Polonyalının hayatını kurtardığı kanaatinde idi. Yermolov aynı şeyi Dadi-Yurt'ta yaptı. Bu, hesaplı, metotları bakımından canavarca bir politika idi" dedi Yakov Gordin.

"Kavkazskiy uzel" sitesinde "Штурм селения Дади-Юрт в 1819 году" ("Dadi-Yurt köyüne 1819 yılında yapılan taarruz") başlığı altında yayınlanan makalede Dadi Yurt'un (Dada-Yurt veya Dadı-Yurt) Kafkas Savaşı sırasında 15 (28) Eylül 1819 tarihinde Rus askerlerinin taarruzu sırasında tamamen imha edilen bir Çeçen köyü olduğu anlatılıyor. Çarpışma neredeyse yarım günden fazla kadar devam etti ve ancak eli silah tutan tüm Çeçen erkekleri, en az 400 kişi öldürüldükten sonra sona erdi. Taarruzun ertesi günü Terek nehri geçilirken, Dadi-Yurt'ta ele geçirilen kızlardan 46'sı esarette aşağılanmaktansa ölmeyi seçerek suya atladılar ve muhafızlarını da beraber götürdüler.

"Yermolov Kafkasya'da taktik değiştirmeyi düşünmüştü"

Hal böyle olsa da Yermolov tedrici olarak "salt şiddetin problemi çözemediği" düşüncesine yaklaştı ve Gordin'in ifadesiyle "taktik değiştirme konusunu düşünmeye başladı". Gordin devamla "1826 yılında Çeçenistan'a tayin edilen general Petrov'a yolladığı talimatta, önemli olanın adil davranmak olduğunu, çünkü Çeçenlerin adalete önem verdiklerini" yazdığını söyledi.

Gordin'e göre vahşetin kapanış sahnesi Kafkas Savaşının sonunda Batı Kafkasya'nın fethi oldu.

Gordin "bunun tam bir soykırım olduğunu ve şayet Rusya bunu kabul etseydi Adigelerin Rusya'ya karşı tavrının değişeceğini, çünkü bunu adaletin tecelli etmesi olarak değerlendireceklerini" söyledi.

Kafkas Savaşı Adige halklarını yok olmanın eşiğine getirdi. Savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna kitlesel olarak sürgün edilmeleri neticesinde öz yurtlarında kalan insan sayısı 50 binin biraz üstünde idi.

Rusya makamları halen savaş sırasında Çerkeslere uygulanan soykırımı tanıma kararı almadı.

"Yermolov şimdi ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediliyor"

Devlet Tarih Müzesi çalışanı Aleksandr Smirnov, Rusya'da son yıllarda "general Yermolov'un anısının canlandırılması sürecinin" cereyan ettiğini söyledi.

Aleksandr Smirnov bu konuda şöyle konuştu: "1812 yılının 200'üncü yıldönümünde, anıt dikilmeye başlanınca Yermolov iki atlı anıta layık görüldü. Oysa daha önemli roller oynamış olan Barklay de Tolli veya Kutuzov'a sadece birer anıt dikildi". Yakov Gordin de Yermolov'un popülaritesinin " kısmen bizzat kendi elleriyle yaratıldığını" söyleyerek şöyle devam etti: "çok işler yaptı, göze çarpan biriydi, kendini satmayı çok güzel beceriyordu, ama Kuzey-Doğu Kafkasya'da ondan nefret ediyorlar, Batı Kafkasya'da ise onu hatırlamıyorlar bile. Rusya'nın kalan kısmında ise Yermolov'u, şimdi burada yaratmaya çalıştıkları ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediyorlar".

Yermolov anıtı Stavropol krayda, Mineralnıye Vodı'de 2008 yılı Ekim ayında dikildi. Bu anıt hala Stavropol krayın ve tüm Kuzey Kafkasya'nın çeşitli milliyetlerinden insanların farklı reaksiyonlarına hedef oluyor. 22 Ekim 2011'de meçhul şahıslar anıtı kirlettiler.

Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi doçenti Larisa Tsvijba bazı araştırmacıların "Kafkas Savaşı'nın vahşetini" inkar etmeye çalıştıkları görüşünde. Onlara göre,"hiçbir vahşet, hiçbir soykırım olmamış". Hal böyle olsa da, uzmanın görüşüne göre "Kafkasya'da fiili olarak Yermolov politikasına devam edildiğine dair bir emare henüz yok". Uzman sözlerine şöyle devam etti: "cumhuriyetlerin başındaki asker kökenli yöneticiler veya yeni KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi temsilcisi (birinci Çeçen Savaşı gazisi tümgeneral Sergey Melikov-Kavkazskiy Uzel'in notu) Kafkas Savaşını yöneten askerlerden daha az bağımsızdırlar. Zaten çağımızın gerçekliğinde bu politikayı sürdürmek mümkün değil". Larisa Tvijba Yermolov'un hatırasının "sadece Rusya'da güncel kalmaya devam ettiği" görüşünde. "Güney Kafkasya'da onu kimse hatırlamıyor".
"Bir dizi bölgede Kafkas Savaşı'nın kahramanları kültü yaratılmakta".

RGGU (Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi) dış politika ve bölgeler araştırması kürsüsü doçenti Sergey Markedonov, görüşlerini şöyle ifade etti: "Rusya'nın bugünkü Kafkasya politikasına tüm artıları ve eksileriyle bakacak olursak, iktidar Yermolov'un politikasını yürütmüyor. Ayrıca Yermolov politikasının tüm boyutlarıyla uygulanmasının günümüzde mümkün olacağını da düşünmüyorum. Yermolov'un Kafkasya'da savaştığı sırada karşısında belli bir düşman vardı. Günümüzdeki terörist faaliyetleri savaş olarak adlandırmak mümkün değil."

Yermolov'un anısına nasıl yaklaşıldığı konusuna gelince, Markedonov "durumun Stalin güzellemesiyle aynı olduğu" görüşündedir.


"Bu, geçmişteki bir örneği günümüzün bir problemi için kullanma çabasıdır. Bu tip insanlar Yermolov'u Kafkasya'da düzeni sağlamış çelikten bir adam olarak görüyorlar. Bunu yaparken, o zamanki Kafkasya'nın bir cephe sahası, şimdi ise Rusya'nın bir parçası olduğunun farkında değiller."


Dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi.


Markedonov, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Yermolov'un resmi düzeyde bile olumsuz olarak algılandığını söyledi.
"Bu Çeçenistan'da ve Dağıstan'da böyle oluyor. Dağıstan'da fiili olarak geçerli olan resmi görüş Resul Hamzatov'un şu dizelerinde ifadesini buluyor: "Kafkasya'yı feth eden Yermolov'un Rusya'sı değil/ Puşkin'in Rusya'sıdır Kafkasya'yı feth eden". Oysa bu satırlarda bir hayli kurnazlık var. Çünkü Puşkin Yermolov'a iyi davranırdı."


Diğer taraftan Markedonov, Stavropol krayı ve Krasnodar krayı ile Rostov vilayetinde bir "Kafkas Savaşı kahramanları kültü yaratılmakta olduğunu" söyledi. "Rusya sınırları dışında Yermolov adı yalnızca tarihçiler için bir anlam ifade ediyor".


Moskova Carnegie Merkezi bilimsel konsey üyesi Aleksey Malaşenko 1990'larda Yermolov'un Çeçenistan'da savaşmış Rus askerleri arasında çok popüler olduğunu ifade etti. "Onlar için o zaman Yermolov, Suvorov gibi, Stalin veya Kutuzov gibi biriydi".


Malaşov, Yemolov uygulamasının "günümüzde de kullanılabileceği fikrine "kesinlikle katılmadığını ifade ederek sözlerini şöyle noktaladı: "bundan başka düşmana karşı davranış da değişti. 19.yüzyıl generalleri nin dağlıları "saygıdeğer düşmanlar" olarak değerlendirmesi tipik bir hadise iken, şimdiki subay ve generallerin hatıratlarında söz konusu edilenler,"kendilerine karşı her türlü aracın kullanılmasının mübah" olduğu haydutlardır ".


Kaynak: Kavkazskiy Uzel sitesinden (11 Nisan 2015) Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Arşivler milletlerin hafızası mesabesindedir. Her bir arşiv belgesi, bir milletin tarihinde cereyan etmiş bir olayı, kronolojik, ekonomik, politik, sosyolojik vb. bir çok açıdan aydınlatır. Osmanlı Arşivleri, gerek tarihi derinlik, gerek muhafaza sistemi ve gerekse belge adedi itibarıyla dünyanın önde gelen arşivleri arasındadır.

Otuz kadar ülkeyi doğrudan, diğer onlarca ülkeyi de dolaylı olarak ilgilendiren Osmanlı Arşivleri, en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak, bir çok millet için, özellikle de Kafkasyalılar için hala keşfedilmeyi beklemektedir.

Tehcir, sürgün, iskân, oryantasyon gibi hayati meselelerle ilgili binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri'nin en büyüğü Başbakanlık Osmanlı Arşivi'dir. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, Şer'iyye Sicilleri Arşivi, Tapu arşivleri ve yerel arşivler yanında Türkiye sınırları dışında kalmış Osmanlı Arşivleri de bulunmaktadır.

İkiyüz milyona yakın belge ihtiva eden Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde tasnif çalışmaları hızla sürmekle birlikte, bu güne dek ancak beşte biri araştırmaya açılabilmiştir. Hizmete sunulan binbeşyüz kadar katalogu senelerce tarayarak Kafkasya ile ilgili belgeleri inceleyen değerli araştırmacı dostlarımızın çalışmalarından siz duyarlı izleyicilerimizi de haberdar etmek istedik. Dört asır süren ve milyonlarca insanın kanına mal olan Rus-Kafkas savaşlarının bittiği ve 'Büyük Çerkes Sürgünü'nün başladığı 21 Mayıs 1864 faciasının 139. yıldönümünde, tarihin karanlıklarında kalmış ve tüm zamanların en büyük nüfus hareketlerinden biri olan bu büyük olaya ışık tutacak belgeleri sizlerle paylaşmak istedik.

Her hafta yeni bir belge bulacağınız bu sayfada Osmanlı Arşivleri'nden, zaman zaman Rus, İngiliz ve Gürcü arşivlerinden örnek vesikalar sunacağız sizlere. Mazi bilgimizin güçlenmesi, hal bilgimizin berraklaşması ve istikbal perspektifimizin büyümesine katkı sağlaması temennilerimle...


BOA, İ.MVL (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade-i Meclis-i Vâlâ),

Belge no: 20949, 23 Şa'bân 1278*

Özet: İskân-ı Muhâcirîn Komisyonu görevlisinin, Kabardey, Hatukay ve Çeçenler'den oluşan yaklaşık bin hane Çerkes muhacirinin Uzunyayla'da yerleştirilmesi husunda yürütmüş olduğu hazırlık çalışmalarını içeren ve Sadaret'e (Başbakanlığa) sunulmuş 1861 tarihli rapor.

"Cânib-i Seniyyu'l-Cevânib-i Hazret-i Sadâretpenâhîye

Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Min gayr-i liyâkat mukaddemce Ankara tarafına vukû'bulan me'mûriyet-i 'âcizânem iki esas üzere mübtenî olup onun birisi Uzunyayla'da iskân olunan muhâcirînin tesallut-ı eşkiyâ-yı aşâyirden muhâfazasıyla i'âde ve istihsâl-i vesâil-i âsâyiş ve ma'mûriyeti ve diğeri iskân-ı aşâyir maddesi olduğuna ve bu memûriyetimin merkezi Ankara Eyaleti ve dâiresi Maraş ve Harput sancaklarıyla Konya ve Sivas ve Adana eyaletleri bulunduğuna mebnî olbâbda taraf-ı kemterâneme i'tâ buyurulan ta'limât-ı seniyyeyi istıshâben buradan doğruca merkeze gidilerek Kabartay kabilesinden sekiz yüz elli hâne Uzunyayla'nın Sivas cihetinde teşkîl olunan Mesudiye nâm kazaya ve üçyüzellibeş hânesi dahi Kelmikâd? ve Kazâbâd ve Kazâ-i Erba'a ve Yıldız ve Sivas illeri kazâlarında te'sîs ve binâ kılınan hânelere yerleştirilip sâye-i keremvâye-i cenâb-ı mülûkânede esbâb-ı tavtîn ve terfîhleri istihsâl kılınmış ve yine mezkûr Kabartay kabilesiyle Altıkesek ve Hatukay ve Çeçen kabilelerinden Uzunyayla'nın Kayseriye kıt'asına musâdif olan mahallerinde tevattuna tâlib bulunan binotuzdokuz hâne için geçen sene iki yüz dokuz hâne yapılabilmiş ise de her nasılsa yerleşmek müyesser olamamış olduğu halde bunlar dahi Cemâziye'l-evvel 78 tarihiyle takdîm kılınan lâyihâda arz ve beyân olduğu vechile Afşar'ın terk eylediği hânelerle mezkûr hânelere yerleştirilerek ve Aziziye ve Mesudiye nâmıyla kazâlar teşkîl olunarak ber-vefk-i matlûb îvâ' ve iskân edilmişdir İskân-ı aşâyir meselesine gelince bunların en serkeş ve vahşîsi Afşar aşîreti olarak işe onlardan başlanmak lâzım gelmesiyle beraber ahvâl-i ma'lûmelerine ve nüfusça cem'iyyetlerine mebnî tutulacak tedbirin şu vakitte mûcib-i gâile olacak sûrette olması ehemm ve elzem olduğundan ve muahharan olbâbda şeref-sâdır olan emirnâme-i sâmînin ahkâmı dahi ol merkezde bulunduğundan bu sûret aranılmakta bulunduğu halde zât-ı şevketmeâb-ı hazret-i pâdişâhînin muvaffakiyyet-i seniyyeleri eseri ve diğer taraftan dahi olunan nesâyih ve te'mînât ile muhâcirînin oralara yerleştirilmiş olması te'sîriyle aşîret-i mezkûrede hiçbir gûne vahşet ve şekâvet görülmeyerek bil'aks muhâcirîne haneler terketmek ve i'âneler eylemek gibi hizmetlerde bulundukları gibi mukaddemâ Bâb-ı Âlî'ye arz ve beyân olunduğu üzre emr-i iskânları dahi sâye-i teshîlâtvâye-i pâdişâhîde bi's-suhûle hâsıl olmuş ve binâen'aleyh maslahât gâilesizce bitmiştir.

Sâye-i me'âlivâye-i hazret-i pâdişâhîde işbu icraât havâlî-i merkûmede geşt ü güzâr ve ibâdullaha rahne ve hasâr etmekte olan Tâcirlü ve Delikanlu aşîretlerinin dahi pây-ı hasar ve ziyanlarını oralardan kat' etmiş olmasıyla beraber bu asâyişin devamını istihsâl eylemek lâzımeden olduğundan mezkûr Uzunyayla ve havâlîsinin kapı ve kilidi makâmında bulunan ve Elbistan kazasında Tâcirlü yaylağı denilen mahalle yerleştirilmek için üçyüzseksen kadar muhâcir hâneleri zikr olunan Elbistan'a gönderilmiş ve Sivas ve Amasya ve Bozok taraflarına vürûd eden muhâcirlerden daha beş altıyüz hanenin mahall-i mezbûra gönderilmesi takviyyeti mûcib olacağından avdet-i çâkerânemde bunun dahi îcâbı icrâ olunacağı ve bimennihi Te'âlâ hulûl-ı evvel-i baharda bunların iskânı maddesi tamamıyla hâsıl olarak matlûb olan devam-ı emniyet kaziyyesinin tamamıyla husûle geleceği derkâr bulunmuştur ve bu kâbilden olmak üzere Kayseriye sancağında kâin Köstere? kazasına tâbi' Harmancı nâm arâzî-i vesî'ada Lek ve Garanitli? aşîretlerinin meştâları Adana eyâleti dahilinde ise de müsâ'adelü tutmalarından mı veya bir başka mütâle'adan mıdır her ne esbâba mebnî ise şimdiye kadar iskânları hâsıl olamamış ve bunlar yaz günleri mezkûr Harmancığa geldikçe ahâli-i mezkûrenin mezrû'ât ve harmanlarına itâle-i dest-i te'addî ve hasar ve daha türlü türlü harekât-ı bağiyânede inat ve ısrar edegeldikleri vâsıl-ı sem' ve tahkîk ve istihbâr olunduğundan sâye-i hazret-i şâhânede aşâyir-i merkûmenin dahi insidâtda şekâvet ve mazarratları zımnında oraya dahi biraz muhâcirîn iskânı tasavvurunda bulunduğu halde Aydın tarafından ve Çeçen kabîlesinden ikiyüzkırk kadar hane gelmiş olmasıyla bunlar teşvîkât-ı lâzıme îfâsıyla mezkûr Harmancığa gönderilmesi kararlaştırılarak îcâbı derdest-i icrâ bulunmuş ve bu sûretten bi'l-cümle halk memnun olarak hatta Kayseriyye ahâlisi memnuniyet-i hâsılalarını i'lânen bin kile hınta i'tâ eylemiş ve lazım gelen haneleri bimennihi Te'âlâ evvel-i baharda inşâ olunacağı bedîhî ve fakat burası dahi daha üçdörtyüz hane ikâmesiyle kuvvetlendirilmeğe muhtâc bulunduğundan mevrûd hanelerden buraya dahi ol miktar hanelerin gönderilmesi musammem bulunmuştur.

Mukaddemâ gelmiş olan muhâcirînin lâzim'ut-tesviye daha birçok işleri olmasıyla beraber bir taraftan dahi peyderpey muhâcirîn kabîleleri vürûd etmekte olduğundan Ankara ve Sivas eyâletleri cihetince olan memûriyyet tamamıyla îfâ olunamamış ise de hasb'el-mevsim bunların esbâb-ı iskâniyeleri emrinde bir şey yapmak kâbil olamayacağından ve beyhûde ma'aş alarak emrâr-ı evkât etmekliğimi ubûdiyyet-i âcizânem tecvîz etmeyerek Konya eyâletinde vâki' Beyşehri Gölü'nün Konya Ovasına icrâsı ve keyfiyât ve mesârifâtını keşf eylemek dahi mesâil-i memûriyyet-i bendegânemden bulunduğundan bimennihi Te'âlâ muhâcirîn ve aşâyirce olacak bakiyye-i icra'ât şayân buyurulacak ruhsat-ı seniyyeye göre bi'l-avdet evvel-i baharda ikmâl olunmak üzere mezkûr gölün keşfinden sonra bazı ifâdât-ı şifâhiyye zımnında Dersa'âdet'e avdet-i âcizânem keyfiyyet-i makâm-ı mu'allâ-yı sadâretpenâhîlerinden bi'l-istîzân şâyân buyurulan müsâ'ade-i seniyyeye mebnî mezkûr gölün keşfi zımnında Konya'ya gidilmişti.

Emr-i keşfe Beyşehri Gölü'nden başlanmak lâzım ise de iş bu göl müntehâsı olan Seydişehri'nde diger bir göl teşkil ederek bu göl dahi mukaddemâ ekser seneler Konya ovasına cereyân etmekte olduğu halde muahharan mecrâsı kapanmış idüğünden ve bu mecrânın küşâdı bu sene Konya Ovasına suyun cereyânıyla küllî fevâidi mûcib olacağı derkâr bulunduğundan ve Beyşehri Gölünün başka tarîk ile de akıtılması mümkinâttan görünüyor ise de bunun tesviyesi mevsîm-i sayfa mütevakkıf olmasıyla bunun ba'dehu îcâbına bakılmak üzere mezkûr suyun sâlifu'z-zikr mecrâ-yı kadîminden icrâsı zımnında beraber olan mühendisler ve Konya meclis azasından birkaç zat ile mecrâ-yı mezbûre varılarak taraf-ı 'abîdânemden kırk bin kuruşa yakın akçe sarfı ve ikdâmât-ı kâmile ifâsıyla onüçgün zarfında binikiyüz arşın tûl ve on iki arşın arz ve bir arşından dört arşına kadar 'umkunda bir hendek küşâd olunduktan sonra Beyşehri tarafına azîmet ve ber-muktezâ-yı irâde-i seniyye bu göl dahi lede'l-keşf Dersaâdete avdetle keşf-i mezbûru mutazammın tanzîm olunan haritası leffen takdîm kılınmış ve tafsîlâtı haritaya merbût varakadan müstebân olacağı bedîhî bulunmuştur.

Bâlâda hâme-güzâr-ı arz u iş'âr olduğu üzere sâye-i tevfîkâtvâye-i hazret-i şâhânede mesâil-i memuriyetimin bir takımı bu suretle karîn-i hitâm olmuş ise de gezilecek mahallerin yek diğerini bu'diyeti ve icrâ-yı maslahatın teşettütü ve vaktimin darlığı ve şitânın duhûlü cihetleriyle muhâcirîn ve aşâyirce daha pek çok yapılacak şeyler olduğu gibi çend mâh mukaddem elviye-i merkûmeye vürûd edip müsâferet üzere bulunanların dahi yerleştirilmesi ve bunların ifâdelerine göre ba'demâ vürûd edeceklerin dahi vakit ve zamanıyla iskân kılınması ehemmiyyattan olup şâyân buyurulacak ruhsat-ı seniyye üzerine ba'de'l-'îd 'avdetle tez elden bunların elden çıkarılması ve ba'demâ zuhûr edecekler için mevâki' ve levâzım-ı iskâniye tehyî'e edilmesi lâzım geleceği derkâr olarak fakat Afşar aşîreti ile aşâyir-i sâirede nîmet-i bî-minnetimiz efendimiz hazretlerinin muvaffakiyet-i seniyyeleri eseriyle ber-minvâl-i muharrer şimdilik dâire-i medeniyyete duhûl ederek mukaddime-i emniyet ve âsâyiş hâsıl olmuş hükmüne girmiş ise de bunlar min'el-kadîm hâl-i bedeviyete alışmış ve hırsızlık ve yağmagerlik âdetlerini i'tiyâd edinmiş oldukları cihetle ednâ mertebe fırsat buldukları halde icrâ-yı habâsete cesâret edecekleri misillû muhâcirlerin ehl-i 'ırzından bî-edeb takımı ve söz anlamaz gürûhu daha çok olmak hasebiyle onların dahi arasıra bunlara sarkıntılık ederek bu iki kavim beyninde cidâl ve kıtâl eksik olmayacağı melhûz olduğundan ve her mahalde başka başka zaptiyeler var ise de aşiret takımı her nasılsa onlardan pek de ihtirâz etmemekte ve hükümetlerin icrââtınca dahi bazı mertebe zaaf gösterilmekte idüğünden muhâcirîn ve aşâyir-i merkûmenin emr-i iskânı tamamiyle hâsıl olarak bunlar sahîhan mazhar-ı medeniyet oluncaya kadar es'ârın ucuzluğu cihetiyle Sivas ve Kayseriyye'nin mevki' ittihâzıyla hiç olmaz ise oralarda yedi sekiz bölük suvâri ve mükemmel bir iki tabur şeşhâneci asâkir-i nizâmiye bulundurulması ve bununla beraber Aziziye her ne kadar kaymakamlıkla idare olunuyor ise de muhâcirînin kesreti ve sâlif'üz-zikr Aziziye ve Mesudiye kasabalarının cihet-i teşkili ve aşâyir cevelângahlarına kurbiyyeti mülâbesesiyle hükümet-i mahalliyenin iktidarlı bir halde bulunması mertebe-i vücûbda göründüğünden îcâbının icrâsı verilmesi ve doğrusu Anadolu halkı bunca tekâlif ile mükellef oldukları halde iskân-ı muhâcirîn emrinde pek çok fedakarlıklar etmekte iseler de bazı memûrîn taraflarından istenilen sûrette ikdâmât görülemediğinden 'avdet-i âcizânemde bu yolda teshîlât ve mu'âmelât-ı kâmilenin îfâsı zımnında iktizâ edenlere evâmir-i ekîde gönderilmesi vabeste-i irâde-i hikmet-ifâde-i hazret-i sadâretpenâhîleri olmağla her halde emr u ferman hazret-i men lehu'l-emrindir fî 23 Şaban sene 78 Bende Me'mûr-ı İskân-ı Muhâcirîn (Mühür: Muhammed ...?)"

Belge: 2- BOA, A.MKT.UM, 523/88

Özet: Samsun'a gelen 135 kişilik kafilenin Sivas civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, ilk bahar gelip hava şartları düzelene kadar yerine getirilemeyeceğinden, Yozgat civarında geçici olarak iskanlarının en güzel şekilde yapılması hususunda Ankara valisine gönderilmiş emir (1861 tarihli).

Ankara Mutasarrıfı Rıdvan Paşa'ya

Muhâcirîn-i Çerâkise'den Samsun iskelesine vürûd eden yüz otuz beş nüfusun evvel-i bahârda Sivas cânibinde meskûn kabileleri nezdinde ivâ olunmak üzre şimdilik Yozgad tarafına sevk ve i'zâm olundukları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 78 tarihi ve otuz dört numrosu ile murakkamen vârid olan tahrîrât-ı sa'adetleri ma'lûm olarak iktizâ-yı keyfiyet Ankara ve Sivas mutasarrıfları sa'adetlü paşalara yazılmış idiğü beyânıyla şukka Canik mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretleri tarafından iş'âr olunarak ve keyfiyet Sivas mutasarrıfı sa'adetlü paşaya bildirilmiş olmağla merkûmların misâfireten ber-minvâl-i hulûl-i mevsim-i bahâra değin orada hüsn-i iskânları esbâbının istihsâliyle havalar kesb-i i'tidâl eyledikde Sivas'a irsâlleri husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka Sivas Mutasarrıfı Zeki Paşa'ya ve merkûmların alâ tarîki'l-müsâfere şimdilik orada hüsn-i iskânlarıyla havalar kesb-i i'tidâl eyledikde ol-tarafa irsâlleri Ankara mutasarrıfı sa'adetlü paşaya yazılmış olmağla oraya vusûllerinde ber-mûceb-i ta'lîmât-ı emr iskânları esbâbının istihsâline himmet olunması lâzım geleceği beyânıyla şukka

Belge: 3- BOA, A.MKT.UM 523/96-2

Özet: Samsun'a gelen 868 kişilik kafileden Dağıstanlı mültecilerin Erzurum civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, şiddetli kış sebebiyle yerine getirilemediğinden, ilk bahara kadar Samsun'da kalmaları, Nogay mültecilerin ise Amasya'ya gönderilmesi hususunda Samsun valisinin başkente sunduğu öneri (1861).

Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Nugay kabilesinden ve Dağıstan Çerkeslerinden şehr-i sâbıkın on üçüncü günü karşı yakadan Bersüd nâm vapur ile doğruca Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nüfus muhâcirînin sâye-i şevket-vâye-i hazret-i mülûkânede münâsib yerlere yerleşdirilerek istirahat-ı mümkinelerinin istihsâliyle beraber nüfus defterleri terkîm ettirildikden sonra içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz nüfusun rüesâsı tarafından i'tâ kılınan bir kıt'a varakada mukaddemce gelerek Erzurum cânibinde tavattun etmiş olan kabileleri nezdinde iskân etmek üzre denizde esnâ-yı râhda Trabzon'a çıkmak arzu etmişler ise de vapur-ı mezkûru süvârisi yolundan saptırmayarak doğru Samsun'a götürmüş olduğundan bahisle yine Trabzon tarîkiyle Erzurum'a i'zâmları husûsu istid'â kılınmış ve eğerçi vakt-i şitânın nefr-i bî-cihetiyle esnâ-yı râhda melhûz olan şakkına düçâr olmamak için bu kışlık buralarda barındırılacakları tefhîm olunmuş ise de kış basmaksızın Erzurum'a dâhil ve müte'ellifâtlarına dâhil olacaklarının serdiyle istid'â-yı meşrûhâlarında ısrâr etmiş olduklarına binâen nüfus-ı mezkûre bi't-tefrîk tesâdüf eden Vâsıtâ-i Ticâret nâm vapura irkâben Trabzon ve üst tarafı olan üç yüz otuz nüfusu dahi istid'â-yı vâkı'âları vechile Amasya'ya sevk ve i'zâm ve keyfiyet Trabzon eyâleti valisi devletlü paşa hazretleriyle Amasya mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretlerine ihzâr kılınmış ve ber-minvâl-i muharrer Trabzon'a gönderilen takımın sağîr ve sağîrelerinden ma'adâsının nısfı i'tibâriyle îcâb eden …. İle Amasya'ya sevk olunanların araba ücretleri ve ber-mûceb-i ta'lîmât-ı cerîde yarımşar kıyye nân-ı azîz bedeli olarak on günlük yevmiyeleri Canik mal sandığından tesviye ve i'tâ ve marrû'l-beyân tanzîm ettirilen nüfus defteri dahi bu def'a muhâcirîn komisyonu riyâset-i celîlesi cânibine isrâ kılınmış idiğü muhât-ı ilm-i âlem-arâ-yı cânib-i vekâlet-penâhîleri buyruldukda ol-bâbda ve kâffe-i ahvâlde emr u ferman men lehü'l-emrindir.

fî 9 Cemâziye'l-evvel sene 278 Bende Mutasarrıf-i Livâ-i Canik Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye arîza-i sıdk-ı farîza-i kemterânemdir Bimennihi te'âlâ Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nefer muhâcirînin içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz neferi akdemce Erzurum'da iskân ettirilmiş olan kabileleri nezdine göndermelerini istid'â etmeleriyle vapura irkâben ol-cânibe ve küsur üç yüz otuz dokuz nüfusun dahi istid'âları vechile li-ecli'l-iskân Amasya'ya sevk ve i'zâm kılındıkları ifâdesine dâir fî 9 Ca sene 78 tarihli Canik mutasarrıfının tahrîrâtı 1 kıt'a Muhâcirîn Komisyonu fî 23 Ca sene 278

Belge: 4- BOA, A.MKT.UM 524/13

Özet: Samsun'a gelen 727 kişilik Çerkes mülteci kafilesinin Yozgat'a gönderildiği, daha sonra geleceklerin Amasya ve Samsun'un kazalarında yerleştirilmesinin uygun olacağı, iskan esnasında muhacirlerin gönüllerinin hoş tutulması için gerekenin yapılması (1861).

Canik Mutasarrıfı Kâmil Paşa hazretlerine li-ecli'l-iskân Sivas'a gönderilmek üzre Samsun'a vürûd etmiş olan yedi yüz yirmi yedi nefer Çerkes muhâcirleri Yozgad'a sevk ve i'zâm olduğu ve ba'demâ geleceklerin evvel-i bahâr hulûlüne değin Amasya ve Canik sancaklarının münâsib kazalarında iskân ve ivâ olunacakları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 278 tarihi ve otuz üç numro ile murakkamen tevârüd eden tahrîrât-ı sa'adetleri me'âlî ma'lûm-ı senâverî olduğu sûret-i iş'âr-ı sa'adetleri yolunda olduğundan muhâcirîn-i vâridenin ve bundan böyle tevârüd edeceklerin ber-vech-i inhâ icrâ-yı müsâferetleriyle tatyîb-i kulûbları vesâilinin istihsâli ve havalar müsâid olduğu anda li'ecli't-tavtîn iskân olunacak mahallere sevk ve isbâli husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka

Belge - 5:

Çorum'da Çerkes muhacirler 240 ev inşası İ. MVL-24400-d, 19 Cemâziyelâhir 282 / 27 Teşrîn-i Evvel 281, (no)932

Özet: Çorum'da Çerkes muhacirler 240 evin inşasında istihdam edilen insan ve hayvanlar için ödenmesi gereken meblağın, mal ve hizmet sahiplerinin bağışı olarak Hazine'ye bağışlandığı, bu bağışın kabul edilmesi ve gazetede yayınlanması hususunun padişahın iradesine bağlı olduğu konusunda Meclis-i Vâlâ'dan gönderilen teklif (1865).

Muhâcirîn Komisyonu Riyâset-i Behiyyesi'nin Meclis-i Vâlâ'ya havâle buyurulan tezkiresi meâlinden müstebân olduğu üzere muhâcirîn-i Çerâkise içün Çorum Kazâsı'nda inşâ olunan yüz kırk hânenin bedeli olan otuz beş bin guruş ile hayvânât bahâlarının Hazîne-i Celîle'ye terk ve teberru' kılındığı muhâcirîn iskânına me'mûr yâver Efendi tarafından bâ-telgraf inhâ olunduğu beyânıyla îcâbının icrâsı istîzân olunmuş ve ahâlî-i merkûmenin bu vechile vukû'a gelen hidmetleri eser-i hamiyyet ve musâdakatları olarak şâyân-ı tahsîn görünmüş olduğundan meblağ-ı mezkûr ile hayvânât bahâlarının kabûlü karîn-i müsâ'ade-i seniyye buyurulduğu halde keyfiyetin ahâlî-i merkûmeye tebşîri mahalline emirnâme-i sâmîleri tastîriyle hazînece îfâ-yı muktezâsının Mâliye Nezâret-i Celîlesi'ne havâlesi ve maslahatın Cerîde-i Havâdis'de derc ile i'lân kılınması tezekkür kılındı ise de ol bâbda emr ü fermân hazret-i men lehu'l-emrindir fî 19 Cemâziyelâhir sene 282 ve fî 27 Teşrîn-i Evvel sene 281
Mihrân .......? / Muhammed Rauf / Ahmed Tevhîd / ............? Paşa bulunamadı / Sâmi Paşa bulunamadı / Kâmil Yusuf

Ayşe Kocakoç'un transkribe ettiği bu belge, Fethi Güngör tarafından tashih edilerek yayına hazırlanmıştır.

Yeryüzünde güzelliği, verimli toprakları, göklere dek yükselen yüce dağlarıyla yerkürenin parçalarından biri olarak varlığa sahip bulunan Kuzey Kafkasya 18. yüzyıl sonlarına doğru Rusların kirli çizmeleri altında çiğnenmiş, düşmanın çekirge akışını anımsatan istila hırsıyla devamlılık kazanan büyük üstünlüğüne rağmen yarım asır Kadar kutsal toprağın sinesini karış karış savunan masum ve kahraman ahalisi de nihayetinde sonsuz ve kirli istila akışına karşı yenilerek esaret devresine girmişti.

Hala devam etmekte bulunan bu üzücü esareti, kurtuluş ile ancak rahat nefes alabilecek olan Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimize hatırlatırken, esaretin ve halen devam edişinin sebeplerini ve daha sonra bu esaretten kurtuluş çaresinin araştırılmasından meydana gelen konumuzu üç aşamaya ayırarak inceleyip detaylandıracağız:

1. Kuzey Kafkasyalılar neden mağlup olmuşlardır?

2. Esaretten sonra nasıl bir sosyal durumla karşı karşıya gelmişlerdir? Ve bu durum toplumsal birliklerine, yaşamlarına ne gibi tesirler yapmıştır, hangi özellikleri kaybettirmiştir?

3. Bu esaretten kurtulmak için takip edilmesi gereken yol ne olmalıdır?

Kuzey Kafkasyalılar Neden Mağlup Olmuşlardır?

Esaretin nedenlerini üç noktada incelemek gerekir:

I- Rus İmparatorluğunun belli bir program altında yeryüzü parçalarını ele geçirmesi ve sonunda dünyaya hakim olması yolundaki düşüncesi.
Rusların tarihe geçen Büyük Petro'ları, vahşi bir şekilde hemen hemen bütünüyle bilinçsizce hayat süren milletini yarı ilmi yarı zor kullanarak uyandırmaya çalışmış, az çok medeni ve insani bir yaşam oluşturmalarına etken olabilmişti. O zamanki belirgin hayat felsefesine karşı Büyük Petro'nun ve onun açtığı ekolü takip eden devlet adamlarının, milletleri üzerine yaptığı etkiler dikkate değerdir.

Özellikle devlet teşkilatında başarı elde edilir edilmez Saray tarafından ilk düşünülen konu toprakların genişletilmesi ve otoritenin yerleştirilmesi oldu. Bu düşünce ile düzenlenen programın başında Kafkasya; sırasıyla Kırım, Ukrayna'nın batı kesimleri, Lehistan, Türkistan vb. yer alıyordu.

Ruslar açısından bu memleketlerden en cazip olanı Kafkasya idi. Çünkü diğerlerine göre zengindi, güzeldi, büyüktü. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'na karşı doğal bir set ve ona saldırmak için mükemmel ve büyük bir hareket noktasıydı.

Rusların bu istila fikrini veren birinci sebep de, saldırmak istedikleri memleketlerin güçlü bir devletin elinde bulunmamaları veya kuvvetli bir devlet tarafından korunmamalarıydı. Zaten öteden beri, kuvvetli olan devletlerin zayıf komşularını çiğnediği, güçsüz bulduğu an, sınırlarını takviyeye bile lüzum görmeden saldırdığı tarihte izlenen olaylardandır.

Fakat güçlü bir komşu devletle karşı karşıya geldiğinde yapacağı ilk iş sınırların sağlamlaştırılmasıdır. Bundan dolayı, askeri bir harekatta, saldırı kararı verilirken, düşmanın zayıf yada güçlü oluşu karar üzerinde etkilidir. Ruslar o tarihlerde Kafkasya basta olmak üzere, belirttiğimiz memleketlerin istila edilmesinde, onların zayıf olmalarını göz önünde bulundurarak ve kalabalık insan sürülerini toplayarak güçsüz bulduğu ülkeleri çiğnemiş, imparatorluk sınırlarına dahil etmiştir.

İşte bu istila düşüncesi ve daha sonraki uygulaması Kafkasyalıların esir olmalarındaki etkenlerden biridir.

II- Kafkasya'nın coğrafi konumu.

Kafkasya'nın coğrafi konum bakımından eski tarihte Asya'dan Avrupa'ya gerçekleştirilen göçlerde bir köprü vazifesi yüklendiği gibi, 18. yüzyıl sonlarında Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu ve İran hükümeti ile ilişki kurma imkanını verecek önemli bir araç ve köprü oluşu... Gerçi o tarihte, şimdiki Romanya-Basarabya'da aynı sınırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile ilişki halinde bulunmalarına rağmen, orduların şevki açısından ve özellikle slav ırkına dahil milletlerin başkaldırışını sağlamak ve bunların Osmanlılar üzerine musallat edilip Osmanlı'nın elindeki Avrupa topraklarının kurtarılması fikrini içermesi açısından, yalnız bu yöndeki ilişkiyi yeterli görmüyordu. Rusların, yakınlarındaki zayıf, küçük milletleri ve devletleri yutarak, en güçsüz gördüğü büyük devletlerden olan Osmanlı devleti ile derhal temasını temin etmek için tek yol Kafkasya idi.

Nitekim Rusya, Lehistan'ı kuşattıktan sonra Almanya ve Avusturya devletlerinin karşısında güçlü olmalarından dolayı o cephelere saldırmayı terk etmiş, Türkistan, Kırım ve Kafkasya'yı kuşattıktan sonra, Romanya üzerinden bilinen saldırılarını gerçekleştirerek slav milletlerini kurtarmış, Osmanlıların başına bu küçük slav milletlerini musallat ederek kendisi Kafkasya'dan Osmanlılara saldırmıştı. Ruslar için Kafkasya bir toplanma bölgesi, Tiflis ise bir toplanma noktası olmuştu.

Büyük Petro'nun uyandırdığı Ruslar dünyaya hakim olmak için, küçük milletlerden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nu yutmak hayalini kuruyorlardı. Osmanlı Asyasının ele geçirilmesi için yegane yol Kafkasya idi ve burada kuvvetli bir devlet olmadığı veya güçlü bir devlet tarafından himaye edilmediği için bölgenin istila edilmesinde zorluk yoktu. İşte, Kafkasya'nın o zamanki coğrafi durumu da, istila nedenlerinden birini oluşturur.

III- Kuzey Kafkasya'nın sosyal, kültürel, politik vaziyeti.
Kuzey Kafkasyalıların, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan din, adetler, dil, ırk ve vatan birliği gibi sosyal unsurlardan mahrum bulunması yada bunların eksikliği ve aynı zamanda irfanın da noksan olması esaretin en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Daha önce bahsettiğimiz iki önemli sebeple Rusların Kafkasya'yı istila fikirleri ürettikleri zaman Kafkasya halkının sosyal açıdan bir birlik halinde olmamaları da, istila düşüncesini taşıyan kimselere büyük yardımda bulunmuştur.

Şayet Kafkasya bir birlik durumunda olsaydı, istilacı düşmanlara karşı durabilecek bir devlet, bir birlik kurabilseydi, o takdirde vaziyet farklı olabilirdi.

Kafkasya'nın sosyal ve tarihi hayatını anlatan birçok eser basılmış, birçok yazılar yazılmış, fakat bütün bunlar kendileri tarafından değil, yabancılar tarafından yayınlanmış eserlerdir. Bir yabancı hiçbir zaman, bir başka milletin mutluluğuna yön vermeyi düşünmez, sadece bugünkü ve geçmişteki durumlar ile ilgili incelemelerde bulunur. Bu da çok doğaldır. Bu açıdan bakıldığından Kafkasyalıların sosyal, tarihi hayatları tüm yönleriyle ortaya konmamıştır. İstiladan önce Kuzey Kafkasya halkı, çeşitli dillere sahip, birbirinin lisanından anlamaz, birlik, beraberlik, hürriyet, vatan vs. kurtuluş hareketinde vasıta olacak esas unsurlardan da ne yazık ki mahrum durumdaydı.

Bir milletin bireylerini birliğe yöneltecek ve bir bütün haline getirecek sosyal unsurlar şöyle sıralanabilir: Din, dil, kan ve ırk, vatandaşlık, örfe ve adetler. Bütün bu unsurlar incelendiğinde görülür ki, hiçbirisinin de gönüllere rahatlık verecek derecede Kuzey Kafkasyalılarda sosyal bir bağ olma kabiliyeti taşımamaktadır. Şimdi bunları birer birer inceleyelim:

Din o zamanlar Kuzey Kafkasyalıların o zamanki durumlarına göre sosyal bir bağ oluşturamazdı. Çünkü, İslam dini Arap lisanı ile sabit kılındığı için bunu anlayacak halk yoktu. Ancak, yarım yamalak, medrese köşelerinde Arapça öğrenen kimseler tarafından halka din ve inançlar aktarılmaya çalışılmışsa da, maalesef yabancılık ve bilinçsizlik içinde bu da sosyal bir bağ olmaktan çok uzak kalmıştı. Nitekim, Osetya, Abhazya ve Gürcistan'ın bir kısmı Hıristiyan olarak kalmış, saldırı zamanında da, diğer unsurlardan daha çok, bu din bağıyla düşmanlarla savaşan Şeyh Şamil'e katılan fertler de azınlık derecesinde kalmış ve halkın ruh ve adetlerine yabancı gelen bu bağa karşı cazip bir varolma duygusu uyandıramamıştı.

Tarih incelenecek olursa görülür ki, hayret verecek şekilde, büyük kahramanlar, genellikle kendi ırkdaşlarına karşı da savaşmış ve bazen ırkdaşlarını düşman safları içinde Bulmuştu. Aynı dili konuşmayan bazı ırkdaşlar ise bir araya gelerek düşmanın saldırısına karşı durmak, ölmek duygusunu bile duymamıştı.

Eğer o zaman din ve inanç bağlarıyla beraber, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan vasıtalardan dil birliği, ırkdaşlık, vatandaşlık vb. duygular da uygulanmaya konsaydı ve millete böyle bir telkin yapılsaydı, hiç şüphe yok ki, dünyaya şöhret salan ve bir avuç inananla Ruslar gibi bitmez tükenmez akıntı haline gelen bir düşmana karşı yarım asır gibi uzun zaman direnirken belki de kutsal toprakları düşmanın kirli çizmeleriyle ezmesine önlem alabilirdi.

Dünya tarihi ile sabittir ki, din ve inanç bağları bir milleti veya milletlerin fertlerini birleştirecek yeterli bir bağ değildir. Hıristiyan tarihindeki örneklere bakılacak olursa, Osmanlıların senelerce askeri kuvvetle yardım ettiği, din ve inanç bağlarıyla bağlanmaya çalışmış olduğu halde, yenmek mümkün olmayarak, genel savaş sonunda çözülmüşlerdir ki, bu da çok açık bir delil teşkil etmektedir.

İşte zavallı Kuzey Kafkasya istila edilirken, insanları birleştirmek ve düşmana karşı savunma kuvvetleri oluşturmak için başvurulan bağlardan biri de, fayda sağlamayan bu din bağı idi.

Adetler ise Kuzey Kafkasyalılarda öteden beri yer etmiş, milli içeriği tam olarak oluşmuş bir durumda bulunmaktadır. Hiç kuşku yoktur ki, Kuzey Kafkasyalıların yaşamları müstakil ve kendilerine has gelişim gösterseydi, dünya milletleri arasında adet ve gelenekler açısın dan "yazılı olmayan kanun" sıfatıyla bilinen kanunlara her zaman örnek olarak gösterilen İngiliz geleneğinin çok daha üstünde ve hatta bütünüyle açıklık kazanmış şekilde adetleri gelişmiş, bunlara bağlı kalınan ve bunlarla hükmedilen bir durum doğacaktı.

İstila sırasında Kuzey Kafkasyalılarda irs ve gelenek bağı bulunmasına rağmen bu adetlerden bir kısmı biraz iptidai olduğu ve yanlış fikir ve amaçlara yönlendirdiği için zararlı hale dönüşmüştü. Ne yazık ki, ilim ve şuuru yüceltmek gayesiyle değiştirilmesi konu edilmemiş ve saldırı zamanında da toptan müdafaa konusunda ters etki yapmış ve düşmana karşı birleşmeleri gerekli olan kişiler bu zayıf adetler sebebiyle anlaşmazlığa düşmüş, neticede bir kabile başkanı Şeyh Şamil ile birleşirken, karşı taraf da düşmanlarla birleşmiştir. Zararlı olan bu çeşit adetleri de insafsız, medeni olmayan, özellikle bugün uygar dünyada nefretle karşılanan sınıf ve tabakalar kabullenirler.

İste saldırılar karşısında bile, sadece zararlı olan adetler ve inanışların etkisi düşman lehine ve Kuzey Kafkasyalıların aleyhine bir etken olmuştur.
Irkdaşlık unsuru açısından ele alındığında, gerek istila zamanında ve gereksi istiladan sonra saf kalan kısmında olsun ırk konusunda şaheserlik gösteren, gezgin, hareketli ve sağlam bir ırka Kuzey Kafkasyalılar sahip bulunmuşlar. Bilginler, yeryüzünün ırklarını sınıflandırırken beyaz ırk olarak Kafkasya ırkını ayırırlar. İstila zamanında, çok önemli unsurlar arasında yer alan sosyal özelliklerin, savunmada olumsuz neticeleri olmasına rağmen yıllarca yalnız ve parça parça kütleler halinde donanımsız mücadeleyi gerçekleştirmeleri, tarihin benzerini kaydetmediği üstün düşmana karşı mücadele etmiş olmaları, savaşmaları ve zaferler kazanmaları ancak ırklarının yüksekliği ile ilgilidir.

Dayanmak, fedakarlık vb. gibi bazı hasletleri ifade eden kelimelerin anlamı ve sınırları, bu ırk için çok geniş ve belki de sınırsızdır. Bu yönden, zor şartlar altındaki karşı koyuş ile diğer savunma olayları arasında bir karşılaştırma yapıldığında gerçek kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Eğer bahsettiğimiz olumsuz sebepler bulunmamış olsaydı, Ruslar gibi sürü halinde yasayan bir millet değil, en gelişmiş bir millet bile topraklarında kendilerine has bu ırk mevcutken Kafkasya'nın bir karış toprağına dahi zor burunlarını sokabilirlerdi. Fakat ne çare ki böyle olmamıştır.

Irk ve kan yüksekliğinin bir sonucu Kuzey Kafkasyalılarda vatan sevgisi çok üstündü. Ancak bu sevgi ve muhabbet, doğal ve bilinçsiz bir durumdan çıkarılıp, bütünüyle bilinçli bir hale sokulamamıştır. Çünkü bu, ancak ilim ve irfanla olurdu, ilim ve irfan ise, başta (müşterek/edebi) lisan yokluğundan dolayı ortaya çıkartılamamıştı. Aslında tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi ile, bilinçli bir vatan sevgisi arasında ilk bakışta bir fark yok gibidir ve yoktur da. Fakat aralarında bir farklılığı gerektiren yegane sebep şöyle açıklanabilir.Tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi daime kalpte yaşar, fakat, vatana yönelik bir saldırı anında yine kalpte bulunmasına rağmen harekete geçmez. Bütünüyle bilinçli bir vatan sevgisi ise sürekli yürekte bulunur, buna karşılık herhangi bir saldırıdan sadece etkilenmekle kalmaz, harekete geçer; saldırgana karşı şahsi bir eyleme dönüşerek ya öldürür veya ölür, vatanın bir karış toprağını bile kimseye vermeye dayanamaz.

İşte vatan sevgisi açısından ele alındığında, bu noktanın istilaya zemin hazırlayan faktörlerden biri olduğunu unutmamak lazımdır.

Dil bağlamında incelendiğinde; dilin, şahsi iradenin görünür bir aracı olarak insanlar için çok önemli olduğu ifade edilebilir. İnsanoğlunun yaratılışından beri konuşulan diller ve dil anlaşmazlıkları hakkında efsanevi boyutlarda çok şeyler söylenmiştir. Fakat böylesi efsanelerden çok, yaratılış zamanında insanların çeşitli bölgelerde toplu halde yaşayamamaları sebebini kabul etmek lazımdır. Yeryüzünün boş kısımlarına dağılmak, güzel ve daha iyi yerleri aramak ve sonuçta da bir yerde yerleşip, yer sahibi olmak gibi doğal amaçlar neticesinde çeşitli ifade tarzları doğmuştur. Bugün, ileri düzeye gelmiş milletlerde bile dil anlaşmazlığı, az da olsa görülmektedir.

Gariptir ki, insanoğlu ilerleme yolunda hızlı adım atmakta olduğu halde, kendi menfaatine her zaman bir engel, hiç olmazsa bir külfet getiren lisan anlaşmazlığını ortadan kaldırma yolunda hiçbir çaba göstermemektedir. Dil bakımından Kuzey Kafkasya, yeryüzünün en garip ülkelerinden biridir. Kafkasya'yı bu duruma getiren tek sebep, herhalde insanoğlunun Asya'dan Avrupa'ya göçü sırasında bu memleketin bir köprü vazifesi yapmasıdır. Bununla beraber ırk ve kanın yol açtığı benlik duygusu ve Kafkasya'nın coğrafi özellikleri de bu konuda bir etken olmuştur.

Şimdiye kadar Kuzey Kafkasya'da yüzlerce dil konuşulduğu hakkında birçok rivayetler, yazılar varsa da, durum abartıldığı kadar değildir. Ancak durum bazı milletlerinkinden biraz fazladır. Şimdiye kadar bu dillerin düzenleştirilmesi ve birleştirilmesine dair hiçbir çalışma olmadığı için, başlangıçta olduğu gibi kalmıştır. Kuzey Kafkasyalılar arasında lisan farklılığı olduğu halde ırk, vatan sevgisi, adet ve gelenekler, yaşam ve giyim tarzı, dini inançlar vs. gibi özellikler açısından halk arasında müthiş ve kuvvetli bir birliktelik görülmektedir.

Halbuki, asrın çoğu sosyologlarının düşünüş ve araştırmalarına göre, bir toplumun fertlerini birbirine bağlayacak en kuvvetli ve tek bağ, dildir. Son asırlarda yapılan bilimsel araştırmalara göre, Kuzey Kafkasyalılar arasında, doğal olarak bir ayrılık olduğunu görmemek imkansızdır. Ancak bu birlikteliğin başlıca sebebi, örf ve adetlerin kuvvetli ve bir bütün olması nedeniyle aile terbiyesinin de aynı oranda güçlü ve dolaysız şekilde ortaya çıkmasıdır.

Rusların saldırıları sırasında (şimdi de olduğu gibi) Kuzey Kafkasya'da dikkate değer ve Kuzey Kafkasyalıların bütününün isteklerini anlatabilecekleri ortak bir dil yoktu. Bir dili konuşan kişiler Dile yazı bilmeksizin, şifahi olarak konuşurdu. Çünkü hiç bir dil için alfabe bulunamamış, yazılmamış ve düzenlenmemişti. Mücahitler ise, genellikle dinden ilham alarak Arapça okur, yazarlardı. Doğal olarak, herkesin bilmediği bu dil, bütün toplumun ihtiyacını karşılayamazdı, karşılaması da imkansızdır.

İşte saldırılar sırasında Kuzey Kafkasyalılar için resmi ve başlı başına bir dil olup da, toplumun bireylerini bir araya getirememesi önemli sonuçlar doğurmuş, bazı zümreler diğerlerinden ayrı kalarak birliktelik oluşturamamış, sonuçta da bu durum düşmanın lehine, fakat Kuzey Kafkasyalılar aleyhine hiç hissedilmeden istilayı kolaylaştırmıştı.

Bir bütün halinde ele alındığında, işte ayrıntılarıyla anlattığımız 1-Çarın cihanı istila fikri, 2-Kafkasya'nın coğrafi durumu, 3-Kuzey Kafkasyalıların sosyal hastalıkları, istila ve esaret unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Fakat, Kuzey Kafkasyalılar, bu gibi sebep ve hastalıkların etkilerine hayli maruz kalmakla birlikte, üstün durumda bulunan düşmana karşı ezik durumda olmamış; gerek kitle halinde, gerekse kişisel olarak yine vatani ve ırki görevini yerine getirerek dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde ülkesini korumuş, olağanüstü acı ve zorluklara katlanmış, köyleri yerle bir edilene, yok olana dek, yüksek dağların zirvesinde yasayan kartalların yuvalarını ev edinerek düşmanla yarım asır mücadeleyi sürdürmüş; sonunda bir kayanın, çağlayan bir derenin veya bir yamacın köşesinde şehit olmuş, böylece Kafkasya'nın da esaret devresi başlamıştır.

Bahsedilen sosyal hastalıklar nedeniyle Ruslar'a sığınan bazı kişiler de, istila tamamlandıktan sonra zorlanmaya başlamışlar, kirli bir düşmanın kirli çizmeleri altında sadece yaşamanın değil, ancak belli bir zamana kadar inlemenin mümkün olduğunu sonradan anlayarak değerlendirmişlerse de, iş işten geçmişti.

Kuzey Kafkasya'nın acılı ve zorlu uğraşı bu surette neticelenirken, asıl felaketin büyüğü olan esaret ve göçü öte yandan başlamaktaydı.

Kuzey Kafkasyalılar Esaretten Sonra Nasıl Bir Sosyal Durumla Karşı Karşıya Gelmişlerdir? Ve Bu Durum Toplumsal Birliklerine, Yaşamlarına Ne Gibi Tesirler Yapmıştır? Hangi Özellikleri Kaybettirmiştir?

Rusların Kafkasya'yı istila etmeleri, Kafkasyalıların hem siyasi, hem de idari açılardan esir duruma düşmelerine ve felakete uğramalarına neden olmuştur. Ancak bu durum bütünüyle bir felaket değildir. Çünkü tarihten de bilindiği ve örnekleri görüldüğü üzere, bir milletin yenik duruma düşmesi ve istila edilmesi, o milletin tamamen ortadan kalkmasını gerektirmez. Ancak burada, nitelik olarak, bir toplum halini sürdürme yeteneği gösteremeyen milletler ve ırklar için aynı şey söylenemez.
Kuzey Kafkasyalılar, esarete düşmelerinin ardından az veya çok zaman geçtikten sonra; yaşamak, hürriyetlerini elde etmek için yenik olmanın getirdiği bazı şartlara uyarak kendi vatanlarında toplu halde siyasi ve idari vaziyetle birlikte sosyal özelliklerini devam ettirme gayreti gösterecekleri yerde, maalesef taban tabana zıt olarak bunun aksine hareket etmişler, toplumsal durumlarını korumaya çalışmadıkları gibi, bünyesel hastalıkların yok edilmesi yoluna da gitmemişler ve bazı sebeplerin etkisiyle, kelimenin başına bir de "kutsal" sıfatı takarak yabancı ülkelere doğru "kutsal göç" akınına başlamışlardır.

Kendileri için asıl hayati kutsallığı bulunan topraklarını düşmanın kirli ahalisine vatan, pis domuzlarına mera olarak bırakmışlardır.

İstiladan sonra başlayan göçün çeşitli sebepleri vardır ki bunların başlıcaları şöyle sıralanabilir:

1) Teşkilatsızlık ve araç yetersizliği nedeniyle, yarım asır düşmanla tek başına çarpışan halkın bir kısmı, istiladan sonra dağlara çıkmaları sebebiyle, bunu fırsat bilen düşman aslında bu halkı yok etmek gayesiyle buralara Rus halkını yerleştirerek köyleri yerle bir etmiş, ocaklarını söndürmüştür. Zaten bu imha hareketi, yakıp yıkmalar savaşın başlangıcından beri devam etmekteydi ki, bu da halk arasında bir ümitsizlik doğmasına sebep olmuştu.

2) O zaman kabul gören sistem ve dini zihniyetin gerektirdiği şartlara göre, kafirlerin egemen olduğu yerlerde azınlıkta kalan Müslümanların yasamasının yasaklanması ve Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçünü temsilen ve peygamberin vekili durumundaki halifenin ülkesine göç ederek, güya hür yaşama anlayışı. Rusların insani olmayan zorlamaları nedeniyle Osmanlı ülkesine göçün kabul edileceği çok doğaldı.

Osmanlı padişahına gelince, o da çeşitli düşüncelerle bu hicreti reddetmemiştir. Bu düşünceler ise şöyle sıralanabilir: Kendi düzenlemesiyle dünya ve ahirete hakim olan hilafet sarayının kılıç artığı bazı zavallı İslam kitlelerinin ülkeye iltica etmeleri, şefkat gereği ve hilafet makamının yücelmesi düşüncesi, yanı sıra nüfusça az olan bölgelere bunların oturtulması, saray için lazım gelen kadın ve cariye elde etmek, dünyanın en güzel kadınlarına sahip bulunan bu kitlelerden söz konusu ihtiyacı karşılamak...

3) Elbette başlıca ve en önde gelen neden de, gerçek vatan ve millet düşüncesinin bulunmamasıdır. Bu gibi sebepler altında, istiladan sonra Kuzey Kafkasyalıların hemen hemen nüfuslarının yarısına yakın miktarı hicret ederek Osmanlı topraklarına sığınmış, böylelikle hareket bitmiş ve vatanlarını kaptırmak, kendilerini vatandan uzaklaştırmak açılandan büyük bir felaket oluşturan hicret ile, uğursuzluk ve kötülükler katmerleşmişti.

Hicret eden halk Osmanlı topraklarında tek bölgede yerleştirilmemiş, Rumeli'de, Anadolu'nun batısında, ortasında ve doğusunda, Suriye ve Filistin'de birbirinden ayrı guruplar halinde iskan edilmişti. Dağınık olarak yerleştirme politikasını güden Osmanlı saray idaresidir. Kendileri de, cahillikleri yüzünden bu noktayı tartışarak anlaşma yoluna gitmeye bile gerek görmemişlerdir. Tutsak duruma düştükten sonra, Kuzey

Kafkasyalıların sosyal yapılarında meydana gelen durumlar, onların hayatlarına büyük bir etki yapmıştır. Bir kere, göç eden kimseler hayatlarının en önemli unsuru olan vatanlarından ayrı kalmışlardır. Gerçi o zaman dindaştık etkisiyle, Arapların ve özellikle Türk milletinin hicret eden kişilere karşı gösterdiği şefkat, iyi niyet ve yardımseverlik, cidden büyük bir övgüyle bahsedilmesi gereken minnettarlık duygusunu içine alır. Fakat zavallı muhacirler, hicret ettikleri yerlerin havasına ve suyuna alışıncaya kadar, nüfuslarının yarısını kaybetmiş, yokluktan, perişanlıktan mahvolmuş ve nesillerinde çeviklik ile zindelik kalmamıştır.

Çünkü insanı yaşatan çevresidir. Asıl hayret edilecek taraf, esaret ve hicret nedeni ile sosyal özelliklerin değişime uğramasıdır. Genel olarak araştırılırsa; kendi toprağında kalan fertlerin doğal özellik ve vasıflarını kaybetmemiş oldukları, ancak sosyal bir gelişimi yaşamaları gerekirken, bilakis düşmanın bağımsızlık fikirlerini söndürmesi ve kendi yaşayış ve zihniyetine benzetme siyaseti güttükleri, biraz terbiye görmüş ve okumuş olan kimselerin de düşmanın eğitimi altında kalarak, kendi milli sıfatlarının birçoğunu bile kaybetmiş oldukları görülür. Hicret edenlere gelince, çevrenin etkisi altında kalarak bazı özelliklerini az da olsa kaybetmişler, aile terbiyesi dışında okul eğitimi de görenlerin düşünme yetenekleri dahi değişmiştir.

Çünkü eğitim de en büyük etkenler genel (memleket), ve özel (okul ve aile gibi) çevrelerdir. Bugün temsili olarak çeşitli bölgelerde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların özellikle özel çevrelerin etkisi altında kalmış birkaç kişi toplanacak olursa, sosyal özellikleri arasında ruhen bir ayrılığın olduğu görülür.

İste bu şekilde, esaret ve hicret Kuzey Kafkasyalıların sosyal özelliklerine etken olmuş, sosyal yetenek ve sıfatlarını darbeleyerek, milli bütünlüklerini bozma derecesine kadar getirmiştir.

Esaretten Kurtulmak İçin Kuzey Kafkasyalıların İzleyecekleri Yol Ne Olmalıdır?

Bugünden itibaren, kutsal memleketin esaretten kurtulup, bağımsızlık ve hürriyete kavuşuncaya kadar, bütün Kuzey Kafkasyalıların ne şekilde ve nerede olursa olsun, izleyecekleri hareket tarzının ne olacağı herkes tarafından bilinmelidir ki, aynı durumda olan ırkdaş ve vatandaşlarının da tek bir yöne ve gayeye yönelmesi de sistematik bir şekilde belirlenmiş olsun. İlk fırsatta bağımsızlık kazanıldığı zaman ve ondan sonra, millet tarafından seçilecek şekil, amacın belirlenmesini sağlar.

Kuzey Kafkasya'nın bağımsızlık elde etme düşüncesi, daha çok Çarlık Rusya'sının zulmünden sonra başlamıştır. Halbuki bu düşünce, bu hareket çok daha önce ortaya çıkmış olsaydı ve gerekli önlemler alınsaydı, büyük savaşın sonlarına doğru dünyaya egemen olmaya başlayan Rus Çarlığı'nın, Almanya ile müttefiklerinin kuvvetli darbelerle dağıldığı sırada Lehistanlılar gibi hemen hürriyetlerini elde edebilirlerdi. Maalesef yukarıda belirtilen sebepler yüzünden Kuzey Kafkasyalılar destek gördükleri halde, bu büyük fırsatı kaçırmışlardır.

Bir gün, Kuzey Kafkasya'nın bağımsızlığını elde etmek için daha güzel bir fırsatla karşılaşacağına şüphe yoktur. Çünkü bundan sonraki savaşlar artık iki taraflı olmaktan çıkmış, milletlerarası görünüm kazanır hale gelmiştir. Gerçekte, yine Rusluğun sınırlarını genişletmek ve tüm dünyanın sosyal düzeni ile kuvvetlerini bozmak gayesiyle, aslında görünüşte çok cazip prensiplerle ortaya çıkan Bolşevizm, buna karşılık Faşizm, sonra müthiş bir şekilde birbirlerini kontrol eden Amerika ve Japonya; daha sonra bu müthiş birlikleri eli altında oynatmayı düşünen İngiltere gibi, daima kazanmayı güden kuvvetlerin günün birinde bir şekilde birbirlerine düşecekleri ve sonuçta dünya nizamının, hayat şeklinin, devlet sınırlarının bambaşka şekil alacağı çok doğaldır. Bu bakımdan Kuzey Kafkasya'nın da kurtuluş fırsatı elde edeceğine hiç şüphe yoktur. Ancak bu kurtuluşun gerçekleşebilmesi bir şart ile kabul etmek gerekir. O da şudur: Fırsat gelinceye kadar, Kuzey Kafkasyalıların kurtuluş, devlet ve yönetim oluşturabilme vasıtalarını elde etmeleri, hatta bundan başka imkanı da yakalayabilmeleri.

Bugün Kuzey Kafkasya'nın esaretten kurtulmasına ve bir Kuzey Kafkasya federal hükümetinin oluşmasına imkan görmeyen bazı muhterem ırkdaşlarımıza rastlanmıyor değil. Bunların gerek gelecek ve gerekse şimdi, çeşitli etkiler altıda kalarak, bir yabancının düşünüş tarzına benzer fikirler taşıdıklarını dikkate alarak, bu gibi kimseler mazur görülmeli; ancak saf bir Kafkasyalı'nın fikri diye de kabul edilmemelidir. Zaten yarın bağımsızlık kazanıldığında bile, gerek yukarıda anlatılan sebeplerden veya asimilasyondan dolayı birçok kimsenin öz-vatanım diyerek Kafkasya topraklarına dönmek istemeyeceği bilinen bir gerçektir. Bir milletin milli cereyanına karşı bu gibi münferit bazı fikir ve hareketlerin bir kıymeti yoktur. Gerçek olan şudur ki; günün birinde Kuzey Kafkasya esaretten kurtularak hürriyetine kavuşacak, kendine özgü organizasyonunu meydana getirerek intikamını mutlaka alacaktır.

Şimdiden özgürlük yoluna girmek isteyen Kuzey Kafkasyalıların amaçlarına zamanında ve tam olarak erişebilmeleri için girişecekleri faaliyetler şunlardır:

1- Öncelikle toplumsal sorunlarına çözüm bulmak,
2- Daha sonra maddi vasıtaları düzenlemek,
3- Nihayetinde yönetim sistemleri seçip oluşturmak.

Bunların "yönetim sistemi oluşturmak" kurtuluş anında düşünülecek bir meseledir. O zaman herkes serbestçe düşünür, millet hangisini isterse o tarz yönetimi kabul eder. Bu konu o zaman dile getirilmelidir. Şimdiden yönetim şeklinin kurcalanması vakitsiz ayrılıklara sebep olacağından bu konuya değinmemeyi prensip kabul etmek gerekir.
Maddi vasıtaları oluşturmak da aynı şekilde daha sonra düşünülecek konulardandır. Asıl bugünden itibaren yapılması gereken çalışma, sosyal hastalıkların çözümlenip yok edilmesidir. Aşağıda, öncelikle yapılması gerekenleri sırasıyla belirtiyoruz.

1) Dil: Kuzey Kafkasya'nın kurtulması ve bağımsız olarak yaşabilmesi için çeşitli dillerle konuşan Kabarday, İnguş, Çeçen, Asetin, Dağıstanlı, Abhaz gibi kavimlerin her zaman birlikte hareket etmeleri gerekir. Zaten Kuzey Kafkasya'nın anlamında bunlar birliktelerdir ve birlikte hareket ederler. Bunlardan bir tanesinin hareketinden bir sonuç çıkmayacağı ve çıkmasının da maddeten mümkün olmayacağı herkes tarafından bilinmelidir.
Bu yüzden, Kuzey Kafkasya lisanının irfan yolunda vasıta olabilecek bir şekilde düzenlenip resmiyet verilmesi lazımdır. Bugün Kuzey Kafkasyalılar için ilk defa ve acilen yapılması gereken en önemli konu dil meselesidir. Eğer düşünülecek olursa, Kuzey Kafkasyalılar için bundan sonra daha önemli problem yoktur.

Söz konusu mühim işi başarmak için konuyu iki noktadan ele almak gereklidir.

a) Evvela Kuzey Kafkasya'da konuşulan dilleri belirlemek; bundan sonra bu lisanların dayandığı harfleri toplayıp ses, çıkış yerleri ve şekillerini tek bir bütün haline getirerek hemen düzenlemek. Bu işi yaparken de harf olarak Latin harflerini kabul etmek ve dünyanın hiç
bir milletinde olmayıp da, Kuzey Kafkasya lisanlarında olan harfleri de aynı şekilde düzenlemek daha iyi olacaktır.
Yazı şeklinin belirlenmesinden sonra bazı dillerin birleştirilmesine sıra gelir. Örneğin Abhazya'daki Askero ve Altıkerek (Adigeler Altıkesek, Siheg; Abhazlar ise Asve derler) aslında tek bir lisandır. Yazı bulunmamasından dolayı birer kol haline gelmişler ve herkes tarafından farklı bilinmişlerdir. Aynı şekilde Adige dili de Kabartay, Bjeduğ, Abzeh kısımlarına ayrılır, fakat farklılıkları Abaza lisanındaki gibi söyleniş şekillerindendir. Diğer diller de az çok böyledir.

Yazının tespiti ve derhal düzenlenmesiyle fertler arasında kuvvetli bir bağ oluşmakla birlikte, ardından ikinci önemli nokta gelir.

b) Kuzey Kafkasya camiasını oluşturan bu dillerin üstünde, ortak kullanılan resmi bir dilin mevcudiyeti. Bu hayli tartışılabilecek bir meseledir. Fakat düşünecek olursak, üç şıktan birini kabul etmek lazımdır.

1- Rus veya Türk dili gibi resmiyet kazanmış bir lisanı kabullenmek.
2- Özellikle Kuzey Kafkasya dillerinden birini resmi dil kabul etmek.
3- Esperanto'dan esinlenerek yeni bir dil meydana getirip, bunun resmiyetini sağlamak.

İlk şıkkın tercihte yerinin olmaması gerekir. Ancak belirli bir süre için resmi olmayan bir şekilde herkes bildiği dil ile konuşur, yazar ve ihtiyacını ifade eder; o kadar.

İkinci şıkka gelince: söz konusu dilerden hiçbiri gelişmemiş ve özellikle çoğunluğa yaklaşmamış olduğuna göre bu da şüphelidir.

Üçüncü şık mümkün olmasına rağmen çok zordur. Ayrıca güzel bir yönü de vardır ki, eğer tekdüze az kelime ile çok anlam ifade eder, otomatikman kullanılabilecek şekilde düzenlenirse herkes tarafından kullanılır ve kendi lisanını bırakarak birkaç asır sonra Kuzey Kafkasya'da bir dil oluşur. Millet de dil derdinden kurtulur, hatta beynelminelleşir.
İşte bugün faaliyet gösteren Kuzey Kafkasyalıların öncelikle yapması gerekenler, yazı oluşturmak, dili düzenlemek ve bu amaçla Kuzey Kafkasyalıların asıl gayelerini insanlarına anlatmak, anlatabilmektir.

2) Faaliyette birlik ve beraberlik temin etmek:
Fertlerin bir araya getirilmesiyle bir toplum oluşturabilmek çok güçtür. Çünkü insanlar arasında bağlayıcı unsurlar bulunmalı ki, bunların etkisiyle bir topluluk meydana getirebilsin. Zaten insanlık tarihine bakılacak olursa, bu unsurların çokluğu oranında fertler birleşebilmiş, bir birlik oluşturabilmiştir. Pek tabii, bu şekilde toplumlaşabilen her millet çıkarlarını koruyabilmiş ve başkalarının esaretinden hayatını kurtarabilmiş, bütün hayati faaliyetini belli sınırlar dahilinde serbest hale getirebilmiştir.

Tarih bize, bir millete ait bütün fertlerin birleşmesinin şuurlu bir şekilde olmadığını gösteriyor. Daha çok, o milletin içinden çıkan, kendi menfaatinden ziyade, milletinin menfaatlerini gözeten bir veya birkaç kişinin bilinçli ve belirli bir amaç ile yürümesinden insanların birleşmesi ortaya çıkar. Bu tarz birliktelikte, şuurla hareket etmekten çok, bilinçli ve erekle yürüyen kimselerin fikirleri hakim olur. Fertler bir birleşme eylemi sonucunda bir toplum meydana getirirler. Bu kuruluş, milli bir idare şekli oluşturursa, milli bir hükümet de oluşur.

Alman milletinin tarihi, organize olma tarzı buna çok güzel bir örnektir. Geçmişte yaşamış ve halen yaşayan bazı hükümetlerin kuruluş şekli ise örnek teşkil etmez. Aslında bu gibi kuruluşların ilmi kıymeti de yoktur. Çünkü, bu çeşit toplum oluşturmada kuvvetli bağların bulunmadığı, daha çok silah zoruyla bir topluluk süsü verilmeye çalışıldığı, silah gücünün gevşemesi ile de toplumun ortadan kalktığı görülür. Büyük savaşın sonunda Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmaları buna örnektir. Halbuki aynı tarafta yer alan Bulgaristan ve Almanya'da ise, yenilgiden başka, ülkenin ve kişilerin parça parça oldukları görülmemiştir.

İnsanoğlunun geçirdiği bu tarihlerden aslında çok güzel bir şekilde ibret alınır ve bağlılık unsuru olmadan başka faktörler etkisiyle birlik meydana getirmek faydasızdır, bir gün mutlaka bu birlik parçalanacaktır denilebilir.
Kişileri birbirine bağlayan sebepler ve etkenler yukarıda kısaca anlatılmıştı. (Din, adetler, dil, ırk birliği, vatan birliği). Bunlarda, gerçekte başlı başına bir birleştirme unsuru olmamakla birlikte, bu gibi sosyal hareketlerde büyük rol oynayan önemli bir unsur daha vardır ki, o da terbiye ve eğitim birliğidir.

Terbiye, sosyolojik nazariyeler açısından iki kısımda ele alınır.

1- Aile terbiyesi
2- Okul ve eğitim terbiyesi.

Fertler üzerinde, aile terbiyesinin çok etkisi vardır. Bu öylesine etkilidir ki, dünyada herhangi bir kişinin (darülaceze gibi yerlerde aile terbiyesi dışında büyüyen kişiler hariçtir. Çünkü bunlar yine o özel çevreye ait terbiye almışlardır.) bütün hayatında yaptığı hareketler denetlenir ve ahlaki sınırların üzerinde veya taşkın bir şekilde meydana gelir.

Cemiyetin oluşturduğu iyi ve faydalı örf ve geleneklerin etkisi altında bir çevre meydana getiren ailenin yetiştirdiği kişi de, aynı şekilde hareket unsurlarını bilir, ait olduğu topluma ve kişilere karşı hürmetli ve aynı zamanda fedakar olmakta tereddüt etmez. Bu belirlenmiş sınırları kestiremeyen bir aile tarafından yetiştirilen, olgunlaşmayan bir kişi, mensubu bulunduğu topluma ve kişilere karşı olumsuz tavırlar sergiler.

Bu aşamadan sonra kişiler için okul ve eğitim terbiyesi gelir ki, hepsinden daha etkilidir. Çünkü aile eğitimi, kişinin bilinci dışında; okul ve uzman eğitimi ise tersine etki yapar. Bundan başka bu iki eğitim arasında, yalnız eğitim gören kişiyi değil, ait olduğu toplumun bütün fertlerini ilgilendirmesi bakımından önemli bir ayırım daha vardır ki, o da okul ve uzmanlar tarafından eğitilen kişinin, bir amaç edinerek, fikir birliği ve akımına milleti de sürüklemesidir. O şekilde gördüğü okul eğitiminin gerektirdiği anlama ve ilmindeki isabet sebebiyle milletini ya mutluluğa, ya da bir felakete sürükleyebilir. Bunun sebebi çok açıktır. Dünya milletlerinin görüşleri, ilmi bakımdan ilerlemeleri ve gelişmeleri, doğal yetenekleri, gelişmeleri arasında, dilleri derecesinde ayrılık ve anlaşmazlık vardır. Belki her millet kendini her konuda diğer milletlerin üstünde görür ve bu da insanoğlunun duygusal özelliklerinin gereğidir. Fakat hangi milletin birleşme ve sosyal niteliklerinin daha üstün olduğu milletlerarası çarpışmada belli olur.

Şurası gerçektir ki, ilim her yerde ve herkes için aynı olmakla beraber, pratikte her millet için fayda bakımından ayrı ayrı sonuçlar verir. Çünkü her milletin sosyal durumu ve psikolojileri aynı değildir.

Şu durumda denilebilir ki, bir kişi kendi toplumuna ve milletine yararlı bir insan olarak yetişebilmesi için, kendi milletinin kurduğu okulda eğitim ve öğretim görmelidir. Çeşitli milletlerin okullarında eğitim gören kişilerin birlikte ve millet adına olan hareketlerinde daima görüş ayrılıkları ve ruhi bir uyuşmazlık görülür. Çünkü her kişiye aynı derecede milli sevgi ve birleşme sebepleri aşılanamamış, bu hisler normal olarak kurulamamıştır. Maalesef sadece milletin gelişmesine ayak bağı olabilmesi için, en gelişmiş, modern görünen milletler açısından ilim sahibi olmuş kişiler bu durumların dışında kalır. İşte Kuzey Kafkasyalıları ciddi bir şekilde felaketlere sürükleyen etkenlerin en önemlisi, kendi milli okullarında milli ve kişilikli bir okul eğitiminin olmamasıdır.

Milli eğitimin bulunmaması, Kuzey Kafkasyalılar üzerinde bugün de aynı derecede etkilidir. Halen Rusya'da Rusluk aşılanan, Türkiye'de aşağı yukarı bir eğitim gören, sonra Arabistan'da şöyle böyle yetişen ve henüz ırkı karışmamış o ırka benzememiş birçok Kuzey Kafkasyalılar toplansa, başka başka şahsiyetler çeşitli görüş sahibi olarak ortaya çıkarlar.

Rusya'da yetişen bazı kimselerin Kuzey Kafkasya'nın Rus imparatorluğu'nda yaşamasının uygun olduğunu açıklamaları, keza Türkiye'de yaşayan bazı kimselerin Kuzey Kafkasyalılardın bir toplum oluşturarak devlet kurmaları imkanları bulunmadığı inancını savunmaları, Arabistan'daki bazı kimselerin de değişik başka düşüncelere sahip olmaları hep bu sebeplerden dolayıdır.

Bu yüzden, Kuzey Kafkasyalıların esaretten kurtulmak için yapacakları hareketlerden biri de birleşmeye bilinçsizce olumsuz bir etki yapacak olan; çeşitli okul eğitiminin bulunduğunu veya hiç bulunmadığını göz önüne alarak, terbiyeli ve geleceğe yönelik hareket etmek kişiler arasında olumsuzlukların oluşmasına set çekmek, bu gibi durumlar ortaya çıktığında ortadan kaldırmaktır.

Hatta bu eğitim ve öğretim konusu o kadar önemlidir ki, bütün sosyal faktörlerin düzeltilmesi, ancak böylelikle sağlanabileceğinden dil probleminin çözümlenmesi ve bütün fertlere milli duyguların aşılanması ve sonunda bir düşünce ekolünün yaratılmasıyla hürriyetin kazanılması ve bundan sonra yine bağımsız olarak yaşanması da, yüksek seviyeli bir milli, bilimsel eğitimle gerçekleşir. Bu bakımdan, bütün Kuzey Kafkasya kavimlerinin bir araya gelmesiyle federal birliğin meydana getirilip tam hürriyetin elde edilmesiyle, ancak sefalet ve fakirliğin ortadan kaldırılabileceğini bilen ve bilmesi gereken bütün Kuzey Kafkasyalılara düşen görev şudur: Açıklanan tüm noksanlıkların etkisi göz önüne alınarak, birlikte faaliyete engel teşkil eden düşünceleri, dar görüşleri, egoistliği ortadan kaldırmak, herkesin elinden geleni sadece vatanı ve milleti için yapması, her bir kişinin kendi kendini tartması, kırılmaz bir kaya gibi bir birlik oluşturup ilk fırsatta dil problemini ortadan kaldırmak, kültürü ilerletmek.

Kuzey Kafkasyalılar için hayat ve hürriyetin elde edilmesinin başka ülkelerde değil, ancak kendi anavatanında mümkün olabileceğini, perişan ve dağınık halde bulunan Kuzey Kafkasyalılara anlatılması, aşılanması ve her alanda belli bir program altında hürriyete doğru ilerleyip hazırlanılması gerekir.

Tevfik ÇİPER

Rus-Kafkas Savaşı Adıge kırlarını-köy yerleşimlerini-tarih yaptı, bitirdi. -Savaş ve sonrasında-ölenlerin sayısı sınırsız denilebilecek bir ölçüdeydi, toplumun neredeyse tamamı bilinmeyen bir geleceğe doğru yola çıktı, tüm bir Adıge toplumu bu ölüm yolculuğunda bir kırım geçirdi, Karadeniz kıyılarımızda ölenlerin, denizde boğulanların haddi hesabı yoktu, Karadeniz'i aşıp karşı kıyıya –Türkiye toprağına- adım atabilenler bekleyen de Azrail idi, orada da ölenlerin haddi hesabı yoktu… (1). Çar ve yardakçılarının planı sonunda gerçek oldu: İstenmeyen insanlar, Adıge ulusu ülkesi dışına atılmış, Adıge toprağı bütünüyle temizlenmiş ve o güzelim topraklar Rus istilacılar tarafından kapışılmış oldu, eski Adıge toprağı galiplerin bir yaşam alanı oldu. Umudu tükenmiş son Adıgeler ise boyunduruğa koşulmamak için canlarını kurtarma derdine düşmüşlerdi. Çar ve yardakçıları ise, bütün bu olanlardan ziyadesiyle memnun idiler. Ancak, bir yandan da, ezeli düşman Türkiye’ye o denli sayıda insan göndermiş, düşmanı güçlendirmiş olmaktan da kaygılıydılar. Bunu, parçalı olmaları durumunda Adıgelerin etkisiz konuma düşmüş olacaklarını düşünmüş olmalılar, bir ara Türkiye’ye göçü durdurdular…

…1867 yılı. Büyük Prens Mihail Nikolayeviç (2), Kuban oblastı topraklarını (eski Çerkesya-hcy) dolaşıyor, teftiş ediyordu. Yurt dışına Adıge gidişlerini durdurma kararını aldığını her yerde açıklıyordu. Bir aile ya da bir köy biçiminde oturma izinleri veriyorum, yurt dışına göç içerikli dilekçeleri ise 1867 yılından 1873 yılına değin kabul etmeyeceğim, diyordu. İstisnai olarak tek bir kişiye, Hanaheko Kımçerıy’e (3) çıkış izni verilmişti. Kımçerıy’e, 1871’de, kendi belirlediği birkaç aile birlikte yurt dışına çıkış/göç etme izni verilmişti.

Devlet çıkış izni vermiyordu ama Yekaterinodar (şimdi-Krasnodar) ilçesindeki Bjeduğ köylüleri hayvanlarını kesmeye, toprağı sürüp ekmemeye ve göç için hazırlıklar yapmaya başlamışlardı. Yönetim bunun farkındaydı, köylülerle konuşmalar başlatıldı. Bu durumu, P.Berje’nin “Kafkasya Dağlılarının Deportasyonu/Ülke Dışına Göçü” (Выселение горцев с Кавказа) başlıklı çalışmasında şöyle yazmıştı: “Türkiye’ye göç etmek istiyoruz, bu amaçla İstanbul’a bir elçi heyeti gönderdik. Kendimizi artık Rusya’ya ait kişiler olarak görmüyoruz”. Devlet görevlilerinin tutumlarını da yansıtır halde, Berje şöyle yazıyordu: “Böylesine/özgürce bir yanıt, devlet yetkililerinin alışık oldukları bir şey değildi, derhal elebaşılar tutuklandılar ve Yeysk (4) hapishanesine konuldular. Bjeduğlar, tutukluların salınmaları için Yekaterinodar’a temsilciler gönderdiler. Ancak tutukluların salınması bir yana, gidenlerden 7’si daha tutuklandı. Bu arada yönetim köylülerce belirlenmiş muhtarları/thamateleri görevden alma, muhtarları ilçeden atama kararını da aldı (5). Yekaterinodar ilçesindeki (уезд) dört köye muhtar atandı, ancak köylüler bu muhtarları tanımadılar. Daha sonra üç köy, bu muhtarları kabule yanaştı. Ancak Hatlekuaye köyü atanmış muhtarı kabul etmemekte diretti: “Biz kendimizi artık Rusya yurttaşı olarak değil, konuk/gidici kişiler olarak görüyoruz. Bu nedenle Rus yasalarına göre örgütlenmek zorunda değiliz, dediler. Köylüler evlerini boşaltıp köyü terk ettiler, bir kısmı köy kıyısında kamp kurup konakladı, bir kısmı da ormanın içlerine çekildi. Bunun üzerine yönetim köye askeri birlikler sevketme kararını aldı”.

“Başaramayacağın işe kalkışma” diyor bir atasözümüz. Köy askeri birlikler tarafından çember içine alındı, bunun üzerine çocuklar ve yaşlı başlı kişiler düşünülerek çatışmaya girilmedi, atanmış muhtar da kabul edildi. Ancak yöneticiler köylülerin yola gelmiş olmalarını, kendi otoriteleri bakımından yeterli bulmadılar. Berje’nin yazdığına göre, köylülerin “Yasaya” karşı gelmiş olmaları olayına önderlik ettiği gerekçesiyle 10 kişi tutuklanıp götürüldü.Kimdi bu kişiler? Berje bu durumdan ne diye kaygılanmış olmalıydı?! Kendisi açısından,bunların kim oldukları değil, yasa gücünün ne demek olduğunu Dağlıların öğrenmiş olmaları, yasalara uymanın gereğini öğrenmiş olmaları önemliydi. Yasalara karşı gelmeleri durumunda yaptırıma uğrayacaklarını öğrenmeleri amaçlanmıştı.

Berje’nin yazısında Kımçerıy dışında bir ad geçmiyor. Tarih veriliyor, olup biten anlatılıyor ama olaya katılmış olan kişilerin adları verilmiyor. Berje’nin yazısındaki bu eksiklik, olay üzerine anlatılar olarak Adıge Bilimsel Araştırma Enstitüsü arşivinde bulunan ve “Hatlekuaye Sığınağı (kutur)” adı altında toplanmış olan derlenmiş belgelerden gidilerek aydınlatılabilir. Sözlü derlemelere göre, “-şimdi doğuda bulunan Bjeduğ köyü -Ğobekuay ile –Adıgey’in en batısında bulunan Şapsığ köyü -Pseytuk arasında yaşayan biz bütün Adıgeler olarak, yoksul, zengin ayırımı yapmadan Türkiye’ye (Стамбол) göç etmek istiyoruz”, diyerek ve bu işe bir çözüm bulma amacıyla köy temsilcileri Kuzerımıha denilen yerde toplandılar (6) - Toplantıda, alınan kararlara uyulması için yemin verdirildi. Yemin işini Kazanıkuaye köyünden 70 yaşındaki Hacı Hasan yaptırdı. Yemin vermeyenler de çıktı. Vermeyenler Tahtamukay köyünden idiler: Birinci kişi -T’ımıjıko oğlu Navırze Efendi (imam), ikinci kişi – Psevne Kokan,üçüncü kişi – Şığuş’eko Mıhamet Mızeğ.

Şu konularda yemin verilmişti: İzin alacak bir heyet Osmanlı Padişahı’nın yanına gönderilcekti. Heyete seçilen elçiler de şunlardı: İlki-Natho Hats’ats’ (Kunçıkohabl köylü), ikinci-Askalıko Şapsığ (Askalay köylü), üçüncü- Hasene-hac Ş’avko (Pç’ıhal’ıkuay köylü), dördüncü-Hakup’at’e T’eşu (Lahşukay köylü), beşinci kişi de– Hace Kıt’ıj’ (Şapsığ) idi. Masraflar için de, hemen oracıkta, toplantıda para toplandı ve elçilere verildi. Elçiler 1871 yılında Türkiye’ye gittiler.

Haberde anlatıldığına göre, gönderilen elçiler henüz geri dönmedikleri bir tarihte, 1872’de Bjeduğlara “Kendi köy yönetimlerini oluşturmanız gerekiyor biçiminde bir karar köylere bildirildi. Karar, Hatlekuay dışındaki köyler tarafından kabul edildi”. Hatlekuayeliler, “Türkiye’ye gönderdiğimiz elçiler henüz dönmediler, onların dönmelerini ya da mektubunu bekliyoruz, o vakte kadar köy yönetimi kurmayız” dediler. “Görevliler/yetkililer (Забытхэр), Hatlekuayelilerin dediğine aldırmadan, yanlarına birer yazıcı alarak köylere geldiler.

Hatlekuaye’ye gönderilen görevli/thamate Hatığuhable köyünden Karbeç Hatığu idi, bir katip de ona eşlik ediyordu”.

Köye gelen yetkili şöyle bir açıklamada bulundu: “İdare/muhtarlık (Праулэн) oluşturmanız karar gereğince zorunlu. Karar Türkiye’ye gitmenizi engellemiyor. Gönderdiğiniz elçiler kabul izni alıp dönecek olurlarsa, sizleri salacaklar -Türkiye’ye göç etmenize izin verilecek-. O güne kadar bir yönetiminizin olması gerekiyor… Alınan bu karara karşı gelmeniz işe yaramayacak –kabule zorlanacaksınız-”.

Köylüler Karbeç’e şu yanıtı veriyorlar: “Sen yöneticilerin (забытмэ) elçisisin, seni kınamıyoruz, sen sana söylenmiş olanı bize aktarıyorsun. Biz kendi temsilcilerimizi İstanbul’a gönderdik, onları bekleyeceğimize yemin verdik, mektupları bize ulaşmadan, bir yönetim oluşturmamız doğru olmaz. Türkiye’ye yerleşme izni ‘alamadık’ diye bir yazı alırsak, köy yönetimini kurarız, onlardan haber almadan öyle bir yönetim kuramayız”.

Köyün kararı başkan/thamate tarafından yetkililere bildirildi. Bunun üzerine, anlatıya göre, yörenin “karakol komutanı (участкоо начальник) geldi… Ona da başkana/thameteye söylenen şey söylendi. Ardından şube/ilçe atamanı (Kazak komutan/general) geldi…”. Ancak ataman da etkili olamadı. Ataman döndü, bölge/ilin idari ve askeri şefi (хэкум иначальник) geldi, “Köy yönetiminizi kurmazsanız, Çar’ın düşmanı” olarak ilan edileceksiniz dedi. Bunun üzerine köylü şu yanıtı verdi: “Çar’a gücümüz yetmez, isterse hepimizi öldürtebilir, ancak İstanbul’a gönderdiğimiz elçilerden bir haber almadan yönetim kuramayız”. Anlatı şöyle sürüyor: “General şöyle konuştu: Bundan böyle size artık hiçbir görevli/yetkili (забыт) gelmeyecek, sadece Çar’ın ordusu gelecek”.

Görüşmeler olumsuz sonuçlanınca, sözlü anlatıya göre, “bir gece vakti askerler geldiler ve köy yakınında kamp kurdular, köyü askeri çember içine aldılar.

Köylüler işin ciddiyetini kavradılar. Köyü temsilen gönderilen heyetin başında 75 yaşındaki Hace-Haç’emız Huade bulunuyordu”.

Köyün ordu ile çevrildiğini öğrenen köylüler, hemen bir karar aldılar ve köyün iki ayrı yerinde iki sığınak/siper (кутур) yapıp içine yerleştiler…”. Savunma önlemini de aldılar: Gece ve gündüz köyü beklemek üzere dört keskin nişancıyı görevlendirdiler: “1.Degumıko Huseyn; 2.Degumıko Hasan; 3.Hanaheko Tıv; 4.Hanaheko Amzan”.

Ata toprağında yaşayan, kendi elleriyle kurdukları saz çatılı damlarda (бгъагъэ) barınan, topraktan ürettikleriyle geçinen bu sade insanlara, yağmacılar, yağmaladıklarıyla yetinmeyerek yeni baştan, bir daha çullanmış bulunuyorlardı. Yağmacılar bu insanları bir sürü gibi gütmek, karşı gelenlere de “okkalı cezalar” vermek istiyorlardı.

Köylüler, sabah erkenden hayvanlarını çobansız, başıboş olarak köy dışına saldılar. Adıgelere “kültürü” taşıyan bu kişiler, sürüdeki en besili danaları, babalarının malıymış gibi kesip yiyor ve diledikleri gibi davranıyorlardı.

Köyün bu zor durumu dört bir yanda duyuldu. Başka köylerden aklı başında ve sözü dinlenir kişiler Hatlekuaye’ye geldiler, köylülere ricalarda bulundular: “Kendinizi katlettirmeyin, ülkemizin insanlarısınız, devleti dinleyin, elçiler izin almış olarak dönerlerse, sizi engellemeyecekler, göç etmenize izin verecekler”, dediler. Bu yatıştırıcı grup askerlerin de yanına gidip “bu kişiler sıradan köylüler, bir şey yaptıkları da yok, rica ediyoruz, saldırıya geçmeyiniz” dediler. Söylentiye göre, gün boyu, sabah vaktinden akşamın karanlık vaktine değin uzlaşma yolları arandı. Sığınakta geçen dokuzuncu gün, aracılar uzlaşmayı sağladılar. O zor anlarda bir çıkış yolunu bulan, çözüm için hayatlarını ortaya koyarak çırpınmış olan bu akıllı kişiler kimler olabilirler?

O kişiler canlarını ortaya koymuşlardı, çünkü onlar haklının yanında yer almayı suç sayacak birçok kişinin Çar’ın askerleri arasında bulunduğunu biliyorlardı, hapsetmek ne ki, adam öldürmek bile o tür kişiler için işten bile değildi. Öylesine olaylara birçok kez tanık olmuşlardı o iyi adamlar. Ancak yine ellerinden geleni yapmaktan kaçınmamışlardı. Bu kişiler “Hace Seleçerıy (Tlevstenhabl köylü), Hace İshak Efendi Beguğ (Şıncıy), Ş’evmafe oğlu Hasane-hac (Şıncıy), Ahmed Efendi Yahul’ (Cecehabl) ve daha başkaları idiler”.

Hatlekuay köyünde de akıllı ve uzağı gören kişiler yok değildi. Ancak onlar sözlerini dinletememişlerdi. Bu nedenle o gibi kişiler kızıp evlerine çekilmişlerdi. Bunların adları da veriliyor sözlü anlatıda. “Sığınaklara girmeyen, evinden dışarı adım atmayan birkaç kişi vardı köyde: İslam Huade, Paka Thal’, Ş’evefıj L’ıxas”. Başka köylerden gelen barıştırıcı kişilerle bu köylüler birlikte Rus yöneticilere ricalarda bulundular, köyü kuşatma eyleminin sona erdirilmesi konusunda uzlaşma sağladılar…

Ancak “kızdırılan” üst yöneticiler bu uzlaşmayı yeterli bulmadılar. Köylüyü ayaklandıran ve sığınaklar kazılmasına öncülük eden dokuz direnişçiyi tutuklattılar: “Lav Huade,Şıvmen Tığuj’, Tlevstınale Sıhat, Hacebıy Huak’o, Beyslan Huak’o, Mıhamçerıy Huade, Natho Meşfeşşu, Blaçu Hut, Hace Hacemız Huade. Bu kişiler tutuklandılar” diyerek anlatı sona eriyor. Peki bu kişilerin sonu ne oldu? Özgürlük uğruna direnmiş olan bu kişilere daha sonra ne yapıldı? Bunların akıbetini bilen/duymuş olan kişiler ilgili köyde bulunuyor olabilir. Adıge edebiyatı ve tarihi üzerine çalışan kişilerin bu noktaya eğilmeleri yerinde olur. Çünkü, bize ulaşmış olan bu olayın öyküsü, köyün tarihi açısından önemsiz bir olay değildir, köyün tarihi yazılacak olduğunda, bu olayın geniş bir yer tutacağı gerçeği de kuşkusuzdur. Bu konuda, o harekete katılmış olan, olayı anlatan ve bunu 1928 yılında yazdıran Bleneğepts’e Medine-hace ile bu anlatıyı yazıya aktaranlar da büyük bir hizmette bulunmuş oldular. Tarihimizin ilginç bir sayfasını bize bırakmış/ulaştırmış oldular.

Şhalaho Abu, 01.01.1992 Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız

“Sözün Gücü. Zamanın Soluğu” (Псалъэм илъэкI. Уахътэм ижьыкъащ), 
Maykop,2005,s.163-165.

Dipnotlar:

(1)-Bir ulusu, sivil nüfusun tamamını 1860’larda askeri harekat kapsamına alan ve savaşla gerçekleştirilen katliam, etnik temizlik ve deportasyon olayına, 2 milyon nüfusun 100 bine, yirmi yıl sonra da 20-30 bine düşesine yol açan bir uygulamaya soykırım dışında hangi ad verilebilir?-hcy
(2)- Mihail Nikolayeviç (1832-1909), Çar’ın kardeşi, Grandük, Veliaht Prens. 1862-1882 yılları arasında Kafkasya Valisi olarak Tiflis’de yaşadı. Kafkas Savaşı’nın sonlarına doğru Kafkasya Orduları Başkomutanlığı’nı General Yevdokimov’dan devraldı. Şapsığ ve Vıbıhları Türkiye’ye gönderdi. 21 Mayıs 1864’te (Miladi-2 Haziran 1864) Kbaada Yaylasında yapılan Ortodoks dini ayinini ve askeri geçit törenini düzenledi. Törendeki konuşmasında dağların temizlendiğini, temizlenen bu yerlerin ebedi bir Rus, Hıristiyan toprağı olacağını söyledi.
Şimdi Kbaada (buradaki Çerkes köyünün adı-‘Atkuac’ idi) yerinde bulunan Krasnaya Polyana (Kızıl Çayır) beldesinde 2014 Soçi Olimpiyatları yapılacaktır.-hcy
(3)-Hanaheko (Hanaxeqo) Kımçerıy- ünlü Pşı-vark Savaşı’na katılmış önder kişilerden. Tevçoj Tsığo’nun aynı adlı destanında mücadelesi anlatılıyor.-hcy
(4)-Yeysk-Azak Denizi doğusunda bir liman kenti.
(5)-Bugün de yerel birimlerde (il ve cumhuriyetlerde), seçimler kaldırılmış olup başkanlar Moskova’dan atama yoluyla görevlendiriliyorlar. Tarih tekerrür ediyor gibi.
(6)-Kuzerımıha= ‘Araba ile girilemeyen yer’ anlamına gelir- burası şimdiki Veçepşıye köyünün ilk yerleşim yeriydi.

Not:Tire içindekiler çevirmene aittir.-hcy

Kabardey ve Kırım Hanlığı topraklarının Rusya’ya ilhâkı;

Çerkesya’ya Rus saldırıları, İmam Mansur ve sonrası

İlkçağdan bu yana çok zorlu bir yaşam sürdürmüşlerdir Çerkesler. Güzel ülkelerini ele geçirmek isteyen pek çok düşmanın korkunç saldırları ile bir başlarına kaldıkları durumlar çoğalmıştı. Ama yiğit Adıgeler atalar yurdunu canları pahasına savunmaktan asla geri kalmıyorlardı.

18. yüzyılda kuzeyden gelen amansız bir tehdit, ulusun karşısına dikilmişti: Rusya İmparatorluğu, Kuzey Kafkasya'yı ele geçirmek için kanlı bir istilâ savaşını başlatmıştı. 18.yüzyılın ilk döneminde bu saldırı politikasının başlatıcısı ve uygulayıcısı, acımasızlığı ile ünlü Rus Çarı I.Petro (Deli Petro; 1672- 1725) idi. Rus saldırı politikası 18. yüzyılın ikinci yarısında daha da genişletildi. Bu dönemde Rusya tahtında İmparatoriçe II.Yekaterina (II.Katerina;1729-1796) oturuyordu. Aşağıdaki dizeler işte bu kanlı ve fırtınalı dönemin olaylarına ilişkindir.

***

Kabardey ülkesinin istilâsı

1763'te Ruslar,Adıgelere ait bir yer olan Mozdok (Мэздэгу) yöresine el koydular (1) . Kabardeyler bu girişime karşı çıktılar;Ruslardan Mozdok'ta kurdukları kaleyi yıkmalarını ve buralardan gitmelerini istediler. Ancak Ruslar bunu dikkate almadılar.Bunun üzerine Kabardeyler Rus kalelerine saldırmaya ve Ruslara ağır kayıplar verdirmeye başladılar.Mozdok'u Ruslardan geri alamayan Kabardeyler,kendi beyleri (пщы) yönetiminde,1767'de Kuma Irmağı (Гум) boylarına çekilmek ve oralarda yerleşmek zorunda kaldılar.Ardından da daha batıda Kuban (Пщыз;Псыжъ) ırmağı havzasında (Batı Çerkesya’da) yaşamakta olan Adıgeler ile dayanışma içine girdiler.

Kabardey ülkesinin (Къэбэртае) Kuzey Kafkasya'da kendine özgü stratrejik bir önemi vardı. Burası Rusların eline geçecek olursa Dağ Ülkesi (-Kuzey Kafkasya-), doğu ve batı biçiminde iki parçaya ayrılmış, Parçalar birbirinden kopmuş, Rusya’nın yayılmacı politikası güçlenmiş ve mesafe almış olacaktı. 1768- 1774 Osmanlı-Rus Savaşı sona erdiğinde, bu gerçek su yüzüne çıkmış oldu. Savaşın sonunda Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı (-1774-). Antlaşmanın 21’inci maddesi Kabardiya'ya ilişkindi. 2’inci.maddeye göre, Kabardiya'nın geleceği (kaderi) Kırım Hanı'nın takdirine bırakılmıştı. Ancak çok daha önceden Kırım Hanı ile Rus Çarı arasında bir antlaşma yapılmıştı, buna göre, Kabardiya, Rusya'ya katılmış (ait) sayılmıştı! 1774'te Han, öncesinden vermiş olduğu bu sözü tuttu ve Kabardiya'nın Rusya'ya ilhak edilmiş olduğunu onayladı. Çarlık Rusya’sı, işte böylesine hileli yollarla da yeni topraklar ele geçirmekteydi (2).

Ancak Kabardeyler kendileri için biçilmiş olan bu yeni statüyü kabul etmediler. 1774 yılından başlayarak 1820'li yılların sonlarına değin bağımsızlıkları için kuzeyden gelen düşmana yiğitçe karşı koymayı sürdürdüler.

***

Rus yayılmasının sürmesi ve Çerkesya’ya karşı müstahkem hatlar kurulması

Kuzey Kafkasya'daki Rus yayılmaları gittikçe genişlemekteydi:Bu bağlamda 1777'de Ruslar Azak-Mozdok Müstahkem Hattı'ını inşa etmeye başladılar.Bu girişimin bir ürünü olarak sel gibi Kabardey kanı da akıtılıyordu. Ancak, Kabardeylerle yetinmeyen Ruslar, Kuban bölgesine de (-Batı Çerkesya'ya da-) saldırdılar. Kuban Irmağı boylarında gerçekleşen olayları daha yakından tanıyabilmek için, Kırım Hanlığı topraklarında olup biten olaylara da değinmek gerekir.

Küçük Kaynarca Antlaşması hükümlerine göre Kırım taraflarındaki Kerç,Yenikale ve Dinyeper Irmağı ağzındaki Kinburun (Kılburun) kaleleri Osmanlılar tarafından Ruslara bırakılmıştı. Böylece Rusya/ Ruslar Karadeniz kıyılarına ulaşmış oldular (1774). Kırım Hanlığı da Türk korumasından çıkarak bağımsız devlet statüsü elde etmişti. Kuzeybatı Kafkasya'da, Azak Denizi kıyılarında, Don ve Yeya ırmakları arasında kalan Azak Denizi kıyıları da Rusya’ya bırakılmıştı.

Kırım,bağımsız bir devlet olarak tanınmış olmakla birlikte, Rusların ve Türklerin siyasî entrikalarına sahne oluyordu. Petersburg ve İstanbul, Kırım'da kendi otoritelerini kurmanın peşindeydiler.

***

Kırım üzerinde oynanan oyunlar ve Kırım'ın Rusya'ya ilhakı için yapılan hazırlık çalışmaları ve Jane Adıgelerinin sürülmeleri

Kırım’a bağlı olarak çözümü gereken sorunlar arasında Kuban bölgesi sorunu da bulunuyordu. Kuban Irmağının sağ ya da kuzey yakası ya da Kuban ırmağı ile daha kuzeydeki Yeya ırmağı arasındaki topraklar, o sıralar Kırım Hanlığı’na bağlıydı. Bu topraklarda Nogaylar ile Adıgeler barınmaktaydılar. Kuban Irmağının kuzeyinde yayılan bu geniş topraklar, Krasnodarlı tarihçilerden V.N.Ratusniyak,T.M.Feofilaktova ve V.P.Gromov’a göre, Kazakların gelişinden önce boş ve insansız imiş. Son derece saçma iddialar bunlar. Cennet gibi güzel bir bölgenin insansız kalmış olması gibi bu tür iddialar tamamen asılsızdır ve akla uygun da değildir.

İmparatoriçe II. Yekaterina, Kuban bölgesini ele geçirmek için Kuban Kolordusu adı altında askeri bir birlik kurdurdu ve bu orduyu Nogay ve Adıgelerin barındığı bu toprakların içine saldı. Kolordu komutanlığı da General A.V.Suvarov’a verildi. Suvarov 1778’de Kuban bölgesine geldi. Suvarov’un görevi Nogaylara boyun eğdirmek, Adıgeleri dağıtmak, bu iki halkı – Nogay ve Adıgeleri- birbirlerinden uzaklaştırmak, birleşmelerini önlemek ve Türklerin bölgeye ilişkin planlarını boşa çıkarmak olarak belirlenmişti. Suvarov, görevlerini yerine getirmek için Kuban Irmağı kuzeyi boyunca kaleler kurmayı kararlaştırdı.

Ruslar 1778 yılı kış ve yaz ayları boyunca Kuban Irmağının kuzey (sağ) yakası boyunda 20’den çok kale kurdular. Bu oluşum Küçük Kaynarca Atlaşması hükümlerine aykırı düşen çok çirkin bir davranıştı, çünkü bu kaleler Rus topraklarında değil, bağımsız bir ülke sayılan Kırım Hanlığı topraklarında kurulmuşlardı, yani ilgisiz bir başka devlet, Rusya tarafından kurulmuşlardı.Bu oluşum nedeniyle Türk-Rus ilişkileri kötüleşti.

Suvarov tarafından kurdurulan bu Rus askeri kaleleri, Adıgeleri de huzursuz etmişti. Rusların bu davranışı saldırgan, yayılmacı ve yağmacı bir siyaseti yansıtmaktaydı. Adıgelerin her zaman için hayvanlarını yayıp otlattıkları bu yerler –ekonomik alanlar- böylece Adıgelerin elinden çıkmış oldu. Öyle ki, birkaç yüzyıl geriye gidildiğinde,15.yüzyılda Azak Kalesi (Azov) ile Kuban Irmağı arasında bulunan toprakların tamamı Adıgelere aitti ve oraları Çerkesya’nın bir parçası idiler.Nogayların ve Tatarların bu yerlere gelişi 16.yüzyılda gerçekleşmişti. Bu arada üzücü bir durum da, 1778’de bir Adige topluluğu olan Janelerin, Kuban’ın kuzeyinde yaşamakta oldukları yerlerden Suvarov tarafından kovulmaları ve Kuban Irmağının güneyine sürülmeleri olayıydı. Bu olay, Adıge ulusu açısından, onur kırıcı bir sonuç yaratmıştı.

Adıgeler,zalim bir yağmacıdan başkası olmayan A.V.Suvarov’a karşı koyuyor, karşılarında yükseltilmiş olan Rus kalelerine saldırarak misillemelerde bulunuyorlardı. Bu oluşum karşısında giderek daha da sertleşmiş olan Suvarov, Adıgelere çamur ve iftiralar atmaya başlamıştı. Suvarov, kendi üstü olan P.A.Rumiyantsev’e şöyle yazmıştı: “Adıgeler (Çerkesler) soyguncu ve hırsızdırlar”. Beyinsiz General, Nogaylara da veriştiriyordu. General’e göre Nogaylar “geri zekalı”, “yalancı” ve “ayyaş” idiler.

Kuban Irmağı kuzeyinde ele geçirdiği topraklarla yetinmeyen Suvarov, Kuban’ın güneyine (Çerkesya’ya) inmek ve oralarda da kaleler kurmak istedi. Ancak İmparatoriçe,bu isteği erken, vakitsiz buldu ve kabul etmedi. Nisan 1778’de Suvarov, Kırım Hanlığı topraklarında bulunan tüm Rus birliklerinin komutanlığı görevine atandı ve Kuban Kolordusu komutanlığını, astı General V.V.Rayzer’e bırakıp Kırım’a gitti.

***

Çerkes karşı direnişinin yoğunlaşması ve Kırım’ın Rusya’ya ilhak edilmesi

Adıgeler Rus istilâcılarla mücadele ediyorlardı. 20 Mayıs 1778’de Slaviyanski kalesi yakınlarında bir Kazak muhafız birliğini yok ettiler. Aynı yıl 23 Eylül’deDeyleko Sultan (Дейлэкъо Султ1ан) komutasında Arhangelsk kalesine saldırdılar. Bu kale,1778’de, bugünkü Krasnodar kentinin “Ekim’in 40’ıncı Yılı Parkı” denilen yerde bulunuyordu.

Adıgelere gözdağı vermek isteyen General Rayzer, büyük bir birliğin başında Kuban Irmağını geçti ve Adıge köylerini ateşe vermeye başladı, ama Adıgeleri yıldıramadı. Ekim 1778’de Adıgeler bu kez Vsehsviyatski kalesine saldırıp haydutlara okkalı bir tokat indirdiler ve ağır kayıplar verdirdiler. Haberi duyan Suvarovçok kızdı ve Kırım’dan Rayzer’e şöyle yazdı: “Kuban’ı geçip gelmiş olan bu yağmacılara gereken dersi veremediğin için seni ayıplıyorum”. İşin burasında Suvarov, kendisinin de Adıgelerden okkalı bir tokat yemiş olduğunu unutmuşa benziyordu.

1779’da mücadele yeni bir boyut kazandı. Kabardeyler de Çerkesya (Kuban yöresi) Adıgeleri ile birlikte yeniden Ruslarla mücadele etmeye başladılar. K’emuy(К1эмгуй) ve Besleneylerin (Бэслъэнэй) birlikte Stavropol’a saldırdıkları bir sırada, Kabardeyler de Alekseyevski kalesini bastılar.Sonuç olarak Azak-Mozdok Müstahkem Hattı boyunca konuşlanmış olan Rus birlikleri çok zor durumlara düşmüş oldular. Ancak Rusların büyük bir sayı üstünlüğü vardı. 1779 yılı Eylül ayı sonlarında yapılan bir çarpışmada düşman üstün geldi. Bu çarpışmada Kabardey Adıgeleri pşı ve werqler de (bey ve soylular da) aralarında olmak üzere 300 yiğit savaşçılarını yitirdiler. Bu büyük bir yıkımdı. Nitekim bu acılı olay, günümüze değin Adıgelerce unutulamadı, unutulması da olanaksızdır.

Rusların bu saldırgan davranışları Türkleri de kaygılandırmaktaydı. Türkler de Kafkasya’da egemenlik kurmanın peşindeydiler. Bu nedenle Rus politikalarına karşı bir denge kurmak gerekiyordu. O sıralarda Sucuk-Kale’de (bugünkü- Novorossiysk; Ts’emez) bir Türk kalesi vardı, kale takviye edildi. Ardından 1781-1783 yıllarında Türkler (Osmanlılar) Adıge toprağı üzerinde Anapa kalesini kurdular. Ancak bu durum Rusya İmparatorluğu’nun güçlü konumunu değiştirmeye yetmedi.Rusya, 1783’te Kırım, Taman Yarımadasını, ek olarak, Kuban ve Yeya ırmakları arasında bulunan Kırım topraklarını –resmen- ilhak etti. Türkler bu ilhakı kabullenmek –ses çıkarmamak- durumunda kaldılar. Böylece Kuban Irmağı, o zamanki Adıgey’in (Çerkesya’nın) kuzey sınırı oldu.

***

Nogayların Ruslara boyun eğmeleri ve Nogay soykırımı

Kırım Hanlığı topraklarının Rusya’ya ilhak edilmesinden sonra, II.Yekaterina, General A.V.Suvarov’u yeniden Kuban bölgesine gönderdi. General Nogayları Rus yönetimine sokma işiyle görevlendirilmişti. 1783 yılı yaz mevsiminde Nogaylar, Yeysk Kalesi önünde toplandılar, orada sıraya girerek toplu imza verdiler ve Rus yönetimi altına girmeyi kabul ettiler. Böylece, Nogay şefleri İmparatoriçe’ye/ Çariçe’ye bağlılık yemini vermiş oldular. Suvarov, bu bağlılık yeminini kutlamak için Nogay önde gelenlerine büyük bir ziyafet çekti. Bağlılık andının imzalandığı gün Nogaylara 500 kova dolusu votka sunuldu, çok sayıda dana ve koyun da kesildi.

Sorun Nogayların and içmeleri ile kapanmamış, onu yeni koşullar dayatmalar izlemişti. Rus yönetimi, Nogayları Kuban bölgesinden kuzeydeki Ural bölgesine sürme ve oralara yerleştirme kararını aldı. Kuban Irmağı kuzeyindeki topraklar ise, Kazak yerleşimciler için boşaltılacak ve Kazak yerleşimine tahsis edilecekti. Nogayların sürülmeleri ve soykırımdan geçirilmeleri görevi de Suvarov’a verilmişti.

1783 yılı Temmuz ayında Nogayların sürülmeleri programı uygulamaya kondu. Nogaylar topraklarını bırakmama kararı aldılar ve T’av Sultan (Т1ау Султ1ан)komutasında birleşerek direnişe geçtiler. Sonunda Büyük Yeya ırmağı kıyısında büyük bir savaş verildi. Savaşı silâh üstünlüğü olan Ruslar kazandılar. Savaşta Nogaylar 3.000 şehit verdiler.

Adıgeler Nogaylara yardıma hazırdılar. Güç duruma düşen ve bir felâketle karşılaşan insanlara yardım etmek, ulusumuzun köklü gelenekleri arasındadır. Ruslardan kaçıp kurtulmayı başarmış olan Nogay kalıntılarının Kuban ırmağını geçmelerine ve Adıge ülkesine sığınmalarına izin verildi.

Sadece sığınma izni verilmekle de yetinilmedi, Nogaylara askeri yardımlarda da bulunuldu. 23 Ağustos 1783’te Adıgeler ve Nogaylar birleşerek Yeysk Kalesi’ni bastılar. Kaleyi alamadılar, ama düşmana ağır kayıplar verdirdiler.

Rus otoriteleri Adıgey’e sığınmış olan Nogayları yok etmeyi planlamışlardı. Bunun için Suvarov’a Kuban Irmağını geçme ve Nogaylara saldırma emri verildi.Kuban ve Kafkas kolorduları ile Don Kazak Ordusu da Suvarov’un komutasına verildi. 1783 yılı Ekim ayının ilk gecesi, Suvarov komutasındaki Rus orduları Kuban’ı geçip Adıge topraklarına girdiler, Laba Irmağı kıyılarında barınmakta olan Nogaylara beklenmedik bir anda çullandılar. Nogaylar karşı koydular, ama yok edilmekten kurtulamadılar. Kazaklar çok acımasız davrandılar. Yaşlı, çocuk ve kadın ayırımı yapmadan önlerine çıkan herkesi doğradılar. Belgeler bu tarihsel gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Nogaylara yardıma koşan Adıgeler de yok edilmekten kurtulamadılar.

***

Sıranın Adıgelere gelmesi ve İmam Mansur

Nogay topraklarının temizlenmesinden sonra, sıra Adıgelerin kendilerine gelmişti. Kazak tarihçi A.Leşenski, çok nesnel (gerçekçi) biçimde şunları yazmıştır: “Kuzeybatı Kafkasya’da yapıldığı gibi tüm bir halkın soykırımdan geçirilmesi ya da öz toprağından çıkartılması olayı, emperyalizmin tüm vahşetini ortaya döktüğü acımasız bir tablo, daha sonraları Rusya’da ya da Avrupa’da bir daha yaşanmamıştır. Nogay halkının ve Nogayların ardından çok daha kültürlü ve çok daha fazla nüfuslu olan Çerkes halkının da yok edilmesi olayı ve bu insanların ülkelerinden sürülmeleri, Asurlu yağmacıların, Cengiz Han ya da Timur’un yaptıkları vahşetleren farklı olan şeyler değildir”.

Dağlılar (Kuzey Kafkasyalılar) Rus tehlikesi (vahşeti) karşısında yiğitçe bir tavır aldılar. Kuzey Kafkasya’da Rusya’ya karşı verilen mücadele 1785’te iyice yükseldi. Çeçen halkı mücadele bayrağını ele aldı. Adıge halkı da bir bütün halinde Çeçenlere destek verdi. Çeçen kahramanlarının başında Uşurma bulunuyordu.Uşurma, tarihte Şeyh Mansur adıyla yer aldı. Mansur akıllı ve güçlü biriydi. Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı için hayatını ortaya koymuştu. Rus yağmacılardan korkmuyor ve onlardan nefret ediyordu. Mücadeleyi Kuzey Kafkasya boyutunda yaymak (genişletmek) için İslam dininden (anlayışından)yararlanmaktaydı.

Uşurma’nın eylemleri Rusları çok kaygılandırıyordu. Uşurma’yı yakalamak için Albay Piyeri komutasında bir birlik görevlendirildi. Rus birliği 1785’te Uşurma’nın doğduğu Aldı köyünü ateşe verdi. Ortalığa dehşet saçan Rus birliğini Uşurma’nın birlikleri karşıladılar. Rus birliği bozguna uğratıldı. Uşurma bu olaydan sonra Çeçenya ve Dağıstan’ın İmamı (Devlet Başkanı) seçildi. Kendisine Mansur (Arapça: “yenen”, “zafer kazanan”, “üstün gelen” kişi) adı verildi. MansurGazavat Savaşı’nı (Din Uğruna Kutsal Savaş) başlattı. Mansur, Kafkas-Rus Savaşı’nın gerçek bir kahramanıdır. Mansur, Avar kökenli Kahraman Şeyh Şamil’in örnek almış olduğu bir önderdir.

Uşurma (Mansur), 1785’te Kizilyar kalesini ele geçirmek için harekete geçti, ama başaramadı. 1786’da Rus birlikleri Çeçenleri yatıştırdılar (-ayaklanmayı bastırdılar-). Mansur zor bir duruma düşmüştü. Ancak Adıgeler mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çerkesya’da Ruslara karşı büyük bir savaş verilmekte olduğunu dikkate alan Mansur, 1787’de Adıge Ülkesi’ne geldi ve Adıge Ordusu’nun başına geçirildi (3).

Çerkesya’da (Kuban bölgesinde) Adıge-Rus Savaşı sürüp giderken, Ruslarla Türkler arasında da savaş başladı. Türkler Kırım yarımadasını yeniden ele geçirmek için Ruslarla savaşıyorlardı. Savaş 1787 yılında başladı 1791 yılı sonuna değin sürdü.

Osmanlı yöneticileri Dağlıları (Kuzey Kafkasyalıları) kendi yanlarına çekmek için harekete geçtiler. Türkler, Ruslarla savaşa başlamadan önce, yani 1785-1786 yıllarında Şeyh Mansur’dan hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Mansur Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını savunuyordu. Mansur sadece Rusları değil Türkleri de istemiyordu. Bu nedenle –Çerkesya’daki- Türk görevliler Mansur için “yalancı” ve “çılgının biri” biçiminde karalamalarda bulunuyorlardı. Ancak Osmanlı-Rus Savaşı başlayınca, taktik değiştirdiler. Türkler artık İmam Mansur’u elde etmeye çalışıyorlardı. Elçiler yollayıp kendisiyle ilişki kurdular.

Mansur, sonunda Türklerle anlaştı. Çünkü Rus tehlikesi korkunç bir boyuta ulaşmıştı. Bu arada İmam’ın bir Türk ajanı olduğu biçimindeki sahtekâr Sovyet tarihçilerinin değişik iddialarının hiçbirinin bir değerinin bulunmadığını da belirtmek isterim. Nitekim, savaş boyunca Mansur komutasındaki Adıge/ Çerkes Ordusu, Türklerden tamamen ayrı olarak kendi mücadelesini sürdürdü.

Mansur’un 8 bin kişilik Adıge birlikleri, Eylül 1787’de Urup ve Laba ırmakları boylarında konakladılar. Ruslar Adıge birliklerine baskın yapmayı planlamışlardı. 20 Eylül’de P.S.Potemkin komutasındaki Rus birlikleri Kuban Irmağını geçtiler. Adıgeler üç gün boyunca Ruslara karşı kanlı bir direnişte bulundular. Mansur geri çekilmek zorunda kaldı. Çekiliş Büyük Zelençuk ve Küçük Zelençuk ırmakları boyunda durdu. Adıgelerin yanında Nogaylar da vardı. Aynı yıl Ekim ayında, Ruslar yeniden Mansur’un üzerine yürüdüler.Saldırganların başında General P.A.Tekelli bulunuyordu. Mansur yine başarısız kaldı. Bunu fırsat bilen General Tekelli, Adıgeleri cezalandırmak için, Besleney ve K’emguy topraklarına girdi ve bir canavar gibi hareket etmeye başladı. Haydutlar çok sayıda insanı katlettiler ve köyleri ateşe verdiler. Bu gelişme üzerine Mansur dağları terk edip bir Türk kalesi olan Anapa’ya sığınmak zorunda kaldı. 

anapa-savunmasiAnapa savunması ve Battal Paşa Harekâtı

Türkler Kırım’ı ele geçirmek için 1787’de bir ordu hazırlamaya başladılar. Buna karşılık Ruslar da, Kırım’da yaptıkları gibi,Türkleri Kuzey Kafkasya’dan da kovmak için cepheyi genişletme planları hazırladılar. Aynı yılın sonbaharında General Tekelli komutasındaki bir Rus ordusu Anapa üzerine yürüdü, ama kaleyi ele geçiremedi. Ruslar tehditler savurarak Kuban’ın kuzeyine,geldikleri yere geri döndüler.

İlkinde başaramamışlardı, ama Ruslar Anapa’yı ele geçirmeyi kafalarına koymuşlardı. 1790 yılı kış mevsiminde büyük bir Rus ordusu Kuban’ı geçip Çerkesya topraklarına girdi. Rus birliklerinin başında General Y.B.Bibikov bulunuyordu. Adıgeler Bibikov’un birlikleri ile kahramanca çarpışıyorlardı. Düşmanın ilerleyeceği yollar boyunca savunma kaleleri kuruyor, Rusların eline geçmemesi için sürüleri uzak yerlere götürülüyorlardı. Hayvanların yiyebileceği herşey ateşe verilip yakılıyordu. Ancak ne denli zor da olsa, Bibikov sonunda Anapa’ya ulaşmayı başardı, ama kaleyi ele geçirmeyi başaramadı. Geri çekilişi sırasında da ağır kayıplar verdi.

Bibikov’un başarısızlığı Türklerin aşırı sevinmelerine (hayal kurmalarına) yol açtı (4). Bu geçici Rus başarısızlığını, Türkler Rus gücünün kırılmış olduğuna yordular. Büyük bir ordu hazırlayarak Kuzeybatı Kafkasya’yı ele geçirmeyi planladılar. 1790’da Anapa’da büyük bir ordu oluşturuldu. Hazırlanan bu ordunun Kuban toprakları üzerinden geçerek Kabardiya’ya varması,oradan da Dağıstan’a ulaşılması hedeflenmişti. Ordu komutanı da Battal Paşa idi. Osmanlı birlikleri 8 bin yaya ve 10 bin atlıdan oluşuyordu. Türklerin refakatinde ayrıca 15 bin Adıge savaşçısı da vardı. Adıgelerin Türklerle birlikte hareket etmekte olmaları, Türk egemenliğini tanımış oldukları anlamına gelmiyordu. Adıgeler Rusya’yı asıl düşmanları olarak gördükleri için böyle hareket ediyorlardı. Ayrıca P.S.Potemkin, P.A.Tekelli ve Y.B.Bibikov’un toplu kıyımlarından geçirilen Adıgelerin öcünü de almak istiyorlardı.

28 Eylül 1790’da Battal Paşa Kuban’ın sağ yakasına (Rus egemenlik alanına) geçti ve Kabardiya sınırına ulaştı. Orada İ. İ. German komutasındaki Rus ordusu ile karşılaştı. 30 Eylül’de bugünkü Çerkessk (Şerceskale) kenti yerinde iki ordu savaşa tutuştu. Savaş Rusların zaferiyle sonuçlandı, Battal Paşa Ruslara tutsak düştü. Türklerle birlikte hareket etmiş olmaları nedeniyle Ruslar, Adıgeleri çok acımasız bir biçimde cezalandırmaya başladılar. 1790 yılı Ekim ayında Baron Rozen komutasındaki Rus birlikleri Mart ve Pşış ırmakları boylarında bulunan 36 Bjeduğ (Бжъэдыгъу) köyünü yok ettiler.

***

Anapa’nın düşmesi, Mansur’un yakalanması ve 1792 Yaş Antlaşması

Battal Paşa harekâtının hezimetle (yenilgiyle) sonuçlanması üzerine, İ. V. Gudoviç komutasındaki bir Rus ordusu Anapa üzerine yürüdü. Şiddetli çarpışmalardan sonra 22 Haziran 1791’de Anapa Rusların eline geçti. Anapa’da bulunan Dağlıların önderi (-Hakim-) Mansur tutsak düştü. Mansur Şlisselburghapishanesine konuldu ve orada 1794’te öldü.Mansur öldü,ama onun adaleti arayan haklı davası ölmedi. Gazi Muhammed, Şamil, Muhammed Emin ve Zaneko Seferbey (5) adları önderliğinde bu dava 19.yüzyılda da sürdürüldü.

Osmanlı-Rus Savaşı 9 Ocak 1792’de imzalanan Yaş Antlaşması ile sona erdi. Antlaşma maddelerine göre Kırım ve Taman yarımadaları ile Kuban Irmağının sağ(kuzey) yakasının Rusya’ya ait olduğu, yeniden onandı. Böylece Kuban Irmağı Rusya’nın resmi güney sınırı oldu. Ayrıca bu antlaşmanın yorumundan Adıge Ülkesi’nin bir Osmanlı toprağı olduğu biçiminde bir anlam da çıkarılabilme durumu doğdu (6). 1792 antlaşması gereğince Kuban Irmağının güneyinde bulunan Anapa ve Sucuk-Kale, Ruslar tarafından Osmanlılara geri verildi.

Antlaşma hükümlerine karşın Adıgeler Osmanlılara boyun eğmemişlerdi ve Rusya’ya da boyun eğmek istemiyorlardı.

***

Kuban’ın kuzeyinde bulunan topraklara Kazakların yerleştirilmeleri

Rusya İmparatorluğu savaştan sonra, (-daha önce Nogay ve Adıgelerden temizlenmiş olması nedeniyle insansız ve boş olan-) Kuban bölgesine Slav nüfusunu yerleştirmeyi kararlaştırdı. II. Yekaterina, 1792’de Taman yarımadası ile birlikte, Kuban ırmağının kuzeyinde kalan toprakları Karadeniz Kazak Ordusu’na bağışladı. 1792-1793’te Kazaklar toplu gruplar halinde gelip (göç ederek) bu yerlere yerleştiler. 1793’te Yekaterinodar (şimdi- ‘Krasnodar’) kentinin temeli atıldı. Kuban Irmağı boyunca yeni Rus kaleleri inşa edildi. Rusya Kazakları kendi yayılmacı (kolonyalist) politikasının öncü bir gücü haline getirmişti.

Kazakların Kuban bölgesine yerleştikleri ilk dönemlerde Adıgelerle Kazaklar arasındaki ilişkiler dostça idi. Aralarında canlı bir ticari alışveriş bulunuyordu. Ancak Çarlık yönetiminin yayılmacı politikaları gereği, yeni doğmuş olan bu iyi ilişkiler, çok geçmeden bozulmaya ve kötüleşmeye başladı. Kuban’ın sol (güney) yakasında bulunan Adıge Ülkesi’nde olup biten şeyler Rusya’nın ilgisini çekmeyi sürdürdü. Rusların gözü Adıgelerin üzerindeydi, durmadan Adıge yaşamına karışıyor ve her şeye burunlarını sokuyorlardı. Örneğin Bzıyıko Savaşı (1796) sırasında Kazak ordusu Adıge beylerine (pşı ve werqlere) yardım etmişti. Bu durum Adıge köylülerinin(fekol’larının) kaygılanmalarına yol açmıştı.

Kuzeyden gelen bu yeni komşunun gözü artık Adıge toprağındaydı. Kazak yağmacılar Bzıyıko Savaşı’ndan sonra da fırsat buldukça Çerkesya’yı talan etmekten geri kalmıyorlardı. 1796 yılında Ataman Z.Çepega’nın gönderdiği bir Kazak ordusu Şapsığ (Шапсыгъ) toprağını kana buladı.

18’inci yüzyılın son yıllarında Adıgeler çok güç, çok ağır koşullar altında bir yaşam sürdürüyorlardı. Rusya İmparatorluğu’nun süreklilik kazanan saldırı tehditleri ve politikaları altında sürdürülen bir yaşamdı bu yaşam.

Ulus yeni mücadelelere hazırlanmaktaydı…

Prof.Dr.Ç’ırğ Ashad

Kaynak: Adıge maq,7-8 Şubat 1992

Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız

 

Not: Prof. Dr. Ç’ırğ Ashad,1992’de Krasnodar’daki Kültür Enstitüsü’nde görevliydi. Ardından Maykop’taki “AC Tembot K’eraş Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü”nün müdürü oldu. Şu sıralar Adıge Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi dekanıdır. Yazı, ilkin “Kuzey Kafkasya Kültürel Dergisi”nin 1992 yılı, 85-86 sayısında “Tehlike Hep Kuzeyden Geliyordu” başlığıyla yayınlanmıştı. Yazı yeniden gözden geçirilmiş olup, alt çizmeler, parantez ve tire içi yazılar ve ara başlıklar çevirmene aittir. - hcy

Dipnotlar:

(1) - Büyük ve Küçük Kabardey bölgeleri, 1739 Belgrad Antlaşması hükümlerine göre, Osmanlı ve Rus devletleri arasında tarafsız bölgeler, yani bir tür bağımsız bölgeler olarak tanınmıştı. 1763’te Rusya’nın Küçük Kabardey bölgesine ait olan topraklarda Mozdok Kalesi’ni kurması ise, hukuk dışı ve saldırgan bir siyaseti yansıtıyor. - hcy

(2) - Rusya aynı küstahça politikayı, Çerkesya işlerine Osmanlı Devleti’ni de katarak (müdahil ederek) sürdürmüş ve buna dayanarak, 1829 Edirne Antlaşması ile Çerkesya’yı henüz işgal bile edememişken, uluslar arası toplum önünde, hileli yollarla hukukuna geçirmeyi ve uluslar arası toplumu kandırmayı (ya da etkisizleştirmeyi) başaracaktı. 1792 Yaş ve 1812 Bükreş antlaşmaları bu yoldaki ön hazırlık ya da bir alt yapı oluşturma çalışmaları idiler. -hcy

(3) – Osmanlı kalesi Anapa, Çerkesya’nın da başkenti konumundaydı: “Çerkesya’yı oluşturan bölgelerin meclislerince seçilen temsilciler Anapa’ya gönderilir ve onlar aracılığıyla önemli kararlar alınırdı. Diplomatik, idari ve askeri işler buradan yürütülüyordu. Dış ülkelere gönderilecek elçiler, bölge askeri komutanları ile yargıçların seçilmeleri yanında, savaş zamanında ve gerektiğinde Hakim denilen ve sınırsız yetki tanınan bir önder de (hem yönetici ve hem de üst komutan) belirleniyordu” (Bkz. “Adıge Cumhuriyeti”, “Anapa” ,Vikipedi). Sakarya Savaşı sırasında (1922) BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya da parlamento tarafından öyle bir yetki verilmişti. O da konumunu güçlendirmiş, güvendiği kişileri önemli yerlere ve komutanlıklara getirmişti. - hcy

(4) - Napolyon ve Hitler gibi Rusya’yı hafife alan ve seçilmiş Çeçenya Devlet Başkanı Aslan Maşadov’u dinlemeyen,Şamil Basayev ve Ürdünlü Hattab’ın peşinden giden disiplinsiz Çeçen dinci militanlar da aynı hataları yinelediler, sonunda Çeçenya’ya ve kendilerine ölüm ve yıkım getirdiler. - hcy

(5) - Muhammed Emin, sonunda Ruslarla anlaşmış ve Ruslar tarafından maaşa bağlanmıştır. Bu arada Adıgelerin gizli savaş planlarını, gizli bilgileri Ruslara ulaştırdığı da söyleniyor (bkz. - Cennetin Kılıçları).Zaneko Seferbey de,Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Osmanlılar tarafından Çerkesya Askeri Valisi olarak atanmış eski bir Rus subayı idi. - hcy

(6) - Bu durum,1812 Bükreş Antlaşması ile pekiştirilmiş,1829 Edirne Antlaşması ile de Bağımsız Çerkesya’nın,sanki bir Osmanlı toprağı imiş gibi, Osmanlılar tarafından Rusya’ya bırakılmasına fırsat yaratmış, bu da Çerkesya’yı hukuksal ve siyasal anlamda savunmasız bırakmış ve dış dünyadan tecrit edilmesine yol açmıştı. - hcy

Çerkesler ve Tanrılar Türklerin Çerkes/Çerakis adını verdiği Kuzey Kafkasyalı Adige halkına, Araplar fierkes/fierakis, Batılılar ise Kirkassien (Circassian) adını verirler. Çerkeslerin MÖ 6. yüzyıldan bu yana Azak Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan Kırım Boğazı’ndan Gürcistan’a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları sanılır. Bu uzun dönem içinde, belgelerde Çerkesler için Sindai, Kerketai, Zikkoi, Zyghoi gibi değişik adlar kullanılmıştır. (1)


Çerkeslerin MÖ 6. yüzyıldan bu yana Kafkasya’da yaşadıkları sanılmaktadır.

Büyük bir kesimi dağlık olan Kafkasya, yaklaşık 1200 km uzunluğunda, 110-180 km genişliğinde olan Kafkas sıradağları ile kuzey ve güney olmaküzere ikiye ayrılır. Kafkas sıradağları, doğuda Apşeron Yarımadası’ndan başlayıp kuzeybatı yönünde ilerleyerek Taman Yarımadası’ndason bulur. Kafkaslar üzerinde en yüksek zirveler Elbruz (5642 m) veKazbek (5033 m) dağlarıdır. Büyük Kafkas dağlarını her iki tarafa bağlayan en önemli iki geçit ise Darial ve Derbent geçitleridir. Tarih boyunca büyük önem taşımış olan Darial geçidi, Kazbek Dağı’nın eteklerini yalayarak geçen Terek Nehri’ni takip ederek kuzeye ulaşırken, Derbent geçidi daha doğuda, Hazar kıyısına yakın bir yerdedir.Kafkasya’nın Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki coğrafi konumu, kuzey ve güney arasında hareket eden kavimler için uygun bir geçitoluşturmuştur. Tarih boyunca İran’a yönelen Hint-Avrupa göçlerinin Derbent geçidi üzerinden yapılmış olabileceği tahmin edilmektedir.Darial geçidini daha çok İskitler kullanmış, Karadeniz kıyısındaki sahilyolu ise Kimmerler ve Trererler tarafından tercih edilmiştir. Ticaret yapmak için gelen Yunanlılar bu coğrafyaya Kolkhis adını vermişlerdir. Yunan mitolojisine göre Altın Post’u (2) arayan Argonautlar (3) da buraya gelmiş ve büyücü Medeia (4) ile karşılaşmışlardır. Ayrıca Çerkes tanrıları arasında yer alan ateş tanrısı Premethaj, Yunan mitolojisinin en önemli figürlerinden biri olan “tanrılardan ateşi çalan Prometheus”tur. (5) Yunan mitolojisinin ve antikçağ edebiyatının önemli bir parçası olan Prometheus, Altın Post ve Medeia hikâyelerinin, ticaret yapmak için bölgeye gelen Yunanlı tüccarlar tarafından batıya nakledilmiş Kafkasya kökenli öyküler olabileceği düşünülebilir. 

Dinsel Çeşitlilik
Bir zamanlar Kafkasya’da yaşayan Çerkes toplumlarında Khabze adını verdikleri gündelik yaşamı geleneklere uygun olarak düzenleyen kurallar büyük önem taşırdı. Bölgeden geçen ticaret yolları sayesinde buradaki kavimler farklı dinlerle tanıştılar. Bunlar arasında İran kökenli Zerdüştlük (Zoroastrianizm) ve Yunan tanrı kültleri zaman zaman inanç sistemini etkilese de tamamıyla hâkim olamadı. Yaklaşık 4. yüzyıldan sonra Gürcistan Hıristiyanlıkla tanışmış ve bu din zamanla bazı Çerkes kabileleri arasında kabul görmüştür. 8. yüzyılda Bizans’tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudi'nin Kafkasya’ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Krallığı ile kurulan ilişkiler sonucu bazı Çerkes kabileleri Museviliği seçti. Bölgeye oldukça geç bir tarih olan 18. yüzyılda gelmesine rağmen, bugün halkın büyük çoğunluğu İslamın Sünni mezhebine bağlıdır. İslamiyet'in geniş kitleler halinde tanınmasından sonra Çerkes yaşam tarzı İslam inancı ile birlikte yürütülmeye başlanmış ve İslamiyet'in yayılmasıyla Khabze geleneği hızla etkisini kaybetmiştir.

Nart Destanları
Çerkes mitolojisinin ana kaynağını oluşturan anlatımlara “Nart destanları” adı verilir. Nart destanları sadece Çerkes değil, neredeyse tüm Kuzey Kafkasya halklarının ortak ürünüdür. Nart destanları Adigeler (Çerkes) dışında Karaçay-Malkar Türkleri, Abhaz-Abaza, Oset, Çeçen-İnguş ve Kumuk Türklerinin folklorunda da yer alır. Adige ve Abhazların Nart destanları eski Yunan mitolojisiyle benzerlikler gösterirken, Karaçay-Malkar Türklerinin destanları eski Türk mitolojisine yakındır. Gerçekte kuzey Kafkasya’da ya da Adige toplumunda Nart adlı bir soyun olduğuna dair somut bir bilgi olmamasına rağmen, Nartların Çerkesler ve Kuzey Kafkasya halklarının ortak olarak yarattıkları düş gücü kahramanları olduğu günümüz Kafkasya araştırmacıları tarafından kabul edilmektedir.

Çerkes mitolojisinde baş tanrı, evrenin yaratanı olarak tapınılan Tha’dır. İnanışa göre, insanlara acıyan, onlara yardım eden, sağlık veren Tha dışında daha çok doğa güçlerini simgeleyen yardımcı tanrılar vardır. Çerkes inançlarının önemli bir kısmı diğer tüm coğrafyalarda olduğu gibi animizm (cancılık) ve büyüye dayanırdı. Çerkesler suya, ateşe, bitkilere, ormanlara, kayalara, gök gürültüsüne ve yıldırıma tapmışlardır. Adigeler ibadet, dans ve müzik eşliğindeki bu tapınma eylemlerini, tapınak olarak kullanılan “kutsal koru”larda yaparlardı. Töreni Tha-made isimli bir rahip yönetir, Khabze kurallarına uymayanlar

Tha-made’ler tarafından cezalandırılırdı. Tören sırasında Tha’ya yalvarılır, kurban kesme törenleri yapılırdı. Törene huaho denilen, anlamı olmayan sözler ve yakarışlar eşlik ederdi. Bu yakarış ve ağıtlar veba, çiçek, humma ve benzeri hastalıklardan ve yeni doğan bebeklerin nazardan korunması amaçlıydı.


Kafkas Prometheus’u
Kafkasya mitolojisinde devler, kahramanlar ve büyücülerle ilgili hikâyeler önemle yer alır. Kabardey bölgesinde derlenmiş ve Yunanlıların Prometheus öyküsünü hatırlatan bir anlatıma göre; Elbruz dağlarının tepesinde, koni biçiminde büyük bir taş bulunmaktadır. Burada, sakalları ayaklarına kadar uzanan yaşlı bir adam oturur. Bütün vücudu kıllarla kaplı, uzayan el ve ayak tırnakları bir kartal pençesine dönüşmüş ve gözleri akkor kömür gibi kıpkırmızıdır. Boğazı, vücudu, elleri ve ayaklarından kalın bir zincire bağlıdır. Mitolojiye göre bu yaşlı adam bir zamanlar büyük Tha’nın çok yakınında yaşarken kendisini devirip yerine geçmek istemiş, yenilgiye uğradığında da kendini bu halde bulmuştur.

Yine rivayete göre kendisini görmeyi çok az kişi başarabilir, ikinci kez görme girişiminde bulunanlar ise ölürdü. Çoğunlukla hareketsiz duran adam arada bekçilerine şu soruyu sorarmış: “Dünyada hâlâ kamışlar ve koyunlar üremekte midir?” Bekçilerin olumlu yanıt vermesi üzerine öfkelenirmiş, çünkü dünyada kamışlar ve koyunlar ürediği sürece cezasının devam edeceğini bilirmiş. Ümitsizliğe kapılarak kayayı parçalamak istediğinde ise yer sarsılır, bağlı bulunduğu zincirler şimşek ve gök gürültüsü yaratır, nefesi fırtınalar oluşturur ve göz yaşları Elbruz Dağı’nın eteğinde kaynayan ve köpürerek akan bir nehre dönüşürmüş. Nart destanlarında anlatılan kahramanların tamamına yakını erkeklerden oluşur. Fakat bu destanlarda anlatılan bir kadın kahraman vardır ki, konumu ve sahip olduğu özellikleri bakımından erkek kahramanların hepsini gölgede bırakır. Bu kahraman, Setenay ya da tam adıyla Setenay Guaşe’dir. (6) Anaerkil kültle ilgili olduğu anlaşılan Setenay’ı “Ana Tanrıça” olarak anlatan bir metin şu ana kadar elimize geçmiş olmasa da, Çerkes mitolojisi Setenay’ı güç durumlarda akıl danışılan bilge kişi olarak tanımlar. Setenay, Büyük Nart Kurultayı’nın çözemediği toplumsal sorunları çözer. Doğan çocuklara isim koyar. O yalnızca iyi bir eş ya da âşık olunan güzel bir kadın değildir, aynı zamanda iyi bir ev sahibesidir, kahramanlara yol gösterir, öğütler verir, geleceği görür. Nart destanlarında sık sık karşımıza çıkan diğer figür, tanrı Tlepş’tir. Önceleri ateş tanrısıyken zamanla demirci tanrı rolü üstlenen Tlepş’in, tanrı olmasına rağmen Abazin metinlerinde Setenay’a akıl danışması ilginçtir. Bu anlatılara göre, Setenay Tlepş’in esin kaynağıdır. Sık sık Tlepş’in dökümhanesine gider, yararlı araçlar yapması için onu özendirir. Doğurmadığı oğlu Sosrıkua’ya annelik eder. (7) Aşıwa lehçesindeki Abazin metinlerinde, demirci Tlepş’in dökümhanesi ayrıntıları ile anlatılır. Bu anlatılar Çerkeslerin demire verdikleri önemi gösterir. 

Önceleri Tlepş’in örsü taştan, çekici ağaçtandır. Sık sık Tlepş’in dökümhanesine uğrayan Setenay, yeni örs ve çekiç modelleri yapar. Tlepş de bu modellerden yararlanarak örsü ve çekici demirden, çekicin sapını ağaçtan yapar. Yılan yavrularının boyunlarını birbirinin üzerinden geçirerek uyuduklarını gören Setenay, Tlepş’e ellerinin yanmaması için yapabileceği bir aracı esinler. Maşa ya da kerpeten böylece Setenay tarafından icat edilir. Aşıwa lehçesindeki Abazin metinlerine göre, Setenay’ın büyüttüğü Sosrıkua,Nartlara ateşi getiren kişidir. Rivayete göre, Sosrıkua devin kafasını uçurup evinden ateşi kapar ve “Hey koca Nartlar, yürekleri ateşten Nartlar, korkmayınız, canlanınız! İşte size gerçekten, gerçek ateşi getirdim,” diyerek insanları tanrılar karşısında cesaretlendirmeye çalışır. Kabardey anlatımında, daha çok Tlepş’in insan tarafı üzerinde durulur: Bunlara göre yaşlı demirci ustası Debeç’in körüğü geyik derisinden, körüğün kulpu kızılcık ağacından, ocağı tan güneşinden, kömürü kuru dikendendir. Çekici kıvılcımlar saçar. Demire güç yetirebilecek, ona şekil verecek kendisi gibi güçlü bir çırak arayan Debeç’e başvuran Tlepş kendisini “doğurmayan bir annenin oğlu” olarak tanıtır ve demirciliksanatını sürdürmeyi amaçladığını söyler. Tlepş dökümhanede demirlerle konuşur, onları istediği şekle sokar. Çalışırken tıpkı ustası Debeç gibi aksamaktadır. Nart destanlarında anlatılan demirci tanrı Tlepş, pek çok özelliği ile Yunan panteonunda yer alan Anadolu kökenli Hephaistos’a benzer. Bilindiği gibi Hephaistos da demirci tanrıdır ve aksaktır. Tanrılar ve kahramanlar için aletler, saraylar yapar. Zeus’un karısı Hera’nın oğlu olmasına rağmen, Hera tarafından tek başına ortaya çıkarılmıştır. Tlepş de öykülerde kendini anlatırken, “doğurmayan ananın oğluyum” der. Aşıwa lehçesindeki Abazın metinlerine göre, Setenay’ın büyüttüğü Sosrıkua (Nasren), Nartlara ateşi getiren kişidir. Bazı kaynaklarda Sosriquo veya Sawsrikua olarak da geçen Sosrıkua’nın adı da zaten “sıcak çocuk”, “ateş saçan”, “yakan erkek çocuk” anlamına gelmektedir. Rivayete göre, Sosrıkua devin kafasını uçurup evinden ateşi kapar ve “Hey koca Nartlar, yürekleri ateşten Nartlar, korkmayınız, canlanınız! İşte size gerçekten, gerçek ateşi getirdim,” diyerek insanları tanrılar karşısında cesaretlendirmeye çalışır. Aşkarıwva lehçesinde anlatılan Abazin metinlerinde ise, yaşlı ve çirkin büyücü Pakue Dame, Nartların ateşini devlere geri verir. Dev, ateşi geri getirmeye dağlara giden Nasren’i, Pakue Dame’nin kışkırtmasıyla Elbruz’a zincirleyip çiviler. Üzerine salınan kartal, Nasren’e gün boyu işkence yapar, ciğerini gagalar. Güneş batınca yarayı kanadı ile sıvar, yara kapanır. Güneş doğunca aynı işkence yeniden başlar. Nasren’i Peterez kurtaracaktır. (8)

Çerkesler için büyücüler korkulan ve yarı tanrı kişiliğe sahip varlıklardır. Büyücüler kıtlık getirebilir, halkı cezalandırabilir. Adige-Kabardey anlatımlarına göre, kahraman Wuezırmes bir kadının çocukları aç olduğu halde büyücü Pakue’ye yemek taşıdığını ve Nart halkının da Pakue’ye yiyecek, içecek ve armağanlar götürdüğünü görür. Wuezırmes, Nartların keçi sakallı, korkak Pakue’yi tanrı sayıp armağanlar vermelerini, ona hizmet etmelerini onuruna yediremez. Nartlar ise Pakue’nin üstlerine bela yağdırmasından korkar. Wuezırmes’in annesi, Setenay’ın annesi Yemğazeş Guaşe’ye gider ve Wuezırmes’in, Pakue’nin başını uçurmaya niyetli olduğunu söyler. Yemğzeş Guaşe, Wuezırmes’e babasından kalan Beyaz Yele’yi yeraltı ahırından çıkarmasını, eyerini demir kolonu ile almasını söyler ve siyah bir sandıkta da her şeyi biçen kılıcı bulacağını ekler. Wuezırmes Pakue’ye gider, kılıcını çekip kafasını uçuracakken Pakue zıplayarak uçar, göklere yükselip örümcek ağından bir ev yapar. Yarı tanrı Pakue yağmur yağmasını engeller, yeryüzündeki suları kurutur, ülkede kuraklık başlar. Zor durumda kalan Wuezırmes, Setenay’a koşar. Setenay, beyaz yeleli atın Alp soyundan olduğunu, iyice ısındıktan sonra üç kez kamçı ile vurulduğunda gökyüzüne uçacağını söyler. Wuezırmes, Pakue’nin örümcek evine ulaşır. Pakue’yi oyuna getiren Wuezırmes kılıcını çekip başını vurur. Yeryüzünde yedi hafta kanlı yağmur yağar. Toprak eskisi gibi verimli olur, ekinler büyür, ağaçlar meyve verir, yeryüzü yeşile bürünür, kadınlar doğurmaya başlar. Adigeler için değişik nedenlerle yaptıkları dini törenler çok önemlidir. Çerkesler kuraklık yıllarında Hantso Guaşe şarkısı ile yağmur duası yapar, kaybolan hayvanların kurtlar tarafından parçalanmaması için özel sihirli sözler demek olan Hapeşcıpkhe ile kurtların ağzını bağlamaya çalışırlardı. Bugün bu gelenekler ve yağmur duaları İslami inançla birleştirilmiştir ve bazı Arapça dualar okunarak hâlâ uygulanmaktadır.

Dramatize edilmiş bir diğer tören ise Çapşakue’dir. Yaralının veya hastanın uyuması halinde canının onu terk edeceğine inanan Çerkesler ölümü ağır yaralının veya hastanın yanından kovmak için odada bulunan değerli eşyaları çıkarırlar. Odanın girişine, her gelenin birkaç kez çarpacağı biçimde saban demirleri yerleştirilir, ziyaretçiler topluca gelip hastanın yanına girdiklerinde hep birlikte yüksek sesle gürültü yaparlardı. Genç kızlar tören elbiselerini giyip törene katılır, çeşitli dans ve şarkılarla hastanın uyumamasını sağlarlardı. Bugün bu gelenek daha yumuşatılmış bir şekilde hâlâ görülür. Eski Adige ayinleri ve sembolik törenleri arasında, dramatize edilmiş bir temsil olan Ajağafe keçi dansının da önemli bir yeri vardır. Hayvancılık ve tarım takvimine bağlı olan Adige hasat bayramları hayvan hareketlerini taklit eden Ajağafe oyunları ile süslenir. Yazımızı, korkulan tanrılardan biri olan orman ve avcıların tanrısı Mezitha’ya adanan bir şarkı ile bitirelim: 
“Senin adını anıyoruz Mezitha 

Bıyıkların kızıl alev
Yakarılarımız da senin için
Kızıl içki (kan) akıtıyoruz
Cömertçe, bolca
Bu ancak sana yaraşır
Albir keçi kurban edildi senin için
Genç ve doğurmamış bir kadın/Önünde diz çökmüş
Ak elli
Sen ki her şeyi bilen!
Güçlü meşe uçlarını yere eğen!
(…)
Başını salladığında
Ormanlar uğuldar/Eyvah!
O anda vahşi hayvanlar inlerinde titrer
Bütün yakarılarımız
Mezitha içindir...”

ADİGELERİN BAŞLICA TANRILARI

Şıble: Yıldırım tanrısı
Tlepş: Ateş ve demir tanrısı
Thağalace: Bereket tanrısı
Mezitha: Orman ve avcıların tanrısı
Wvatha: Gök tanrısı
Amış: Hayvanların koruyucu tanrısı
Debeç: Tlepş'in ustası
Pakue Dame: Yaşlı, çirkin büyücü
Dev nine: Tüm devlerin türedikleri çok yaşlı bir kadın
Kotıj: Adalet tanrısı
Premethaj: Ateş tanrısı
Setenay Guaşe: Yemğazeş Guaşe'nin kızı, bilge, cesur ve güzel Nart annesi


DOĞA GÜÇLERİNİ SİMGELEYEN TANRISAL VARLIKLAR
Psetha: Ruhlar tanrısı
Sewıseres: Fırtına tanrısı
Blewus: Yılan tanrı
Merıse: Yılan tanrısı
Psıtha: Sular tanrısı
Aytes: İlkbahar tanrısı


Kaynaklar

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitapevi, 1989.
Ufuk Tavkul, “Kafkasya'da Hıristiyanlığın izleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, (128), İstanbul, 2000.
Özdemir Özbay, Mitoloji ve Nartlar, Kafdağı Yayınları, İstanbul, 1990.

Dipnotlar
1) Kabardey, Abhaz, Abzekh, Bjedug, fiapsığ, Besleney, Hatukhoay, Ubıh, Cemguy olarak anılan boy isimleri de Çerkeslerle ilgilidir.
2) Antik Yunan mitolojisine göre, Athamas’ın çocukları Phriksos ve Helle’yi sırtına alıp Yunanistan’dan Kafkasya’daki Kolkhis ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisi.
3) Yunanistan’daki İolkos Kralı Pelias kendisinden tahtını isteyen üvey kardeşi Aison’un oğlu İason’dan tahta sahip olması için Kolkhis’e gidip
Altın Post’u getirmesini ister. Bunun üzerine ünlü gemi ustası Argos’a bir gemi yaptırır ve Yunanistan’daki tüm gözüpek, atılgan ve cesur erkekler bu gemiye alınır, tanrıça Athena’nın yardımıyla yola çıkarlar.
4) Argonoutlar Altın Post’u almak için Kolkhis Kralı Aietes’in karşısına çıkarlar. Kralın kızı Medeia İason’a âşık olur. Büyücü Medeia, hazırladığı
merhemlerle İason’un Altın Post’a sahip olmak için savaşmak zorunda kaldığı ejderhalar karşısında galip gelmesini sağlar.
5) Mitolojiye göre, Titan (canavarlar) soyundan gelen Prometheus çok zekidir ve baş tanrı Zeus ile boy ölçüşmeye kalkar. Ateşi tanrılardan çalarak insanlara verir. Zeus da bu hareketinin karşılığında Prometheus’u zincirlerle bir sütuna bağlayarak karaciğerini bir kartala yedirir.
6) Çerkes araştırmacılara göre “Setenay”, Adige dilindeki “se” (bıçak, kılıç) kelimesi ile “tın” (vermek) fiilinin birleşmesinden meydana gelmiştir ve buna göre “bıçak/kılıç veren” anlamına gelmektedir.
7) Mitolojiye göre, Setenay Bakhsan Irmağı kıyısında çamaşır yıkarken onu gören Nartların sığırtmacı kendisine âşık olur. Fırlattığı aşk oku bir taşa
çarpar, taş ısınır ve büyümeye başlar. Setenay gider, taşı alır ve eteğine sararak Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş büyük çekici ile taşı kırar, içinden ateş saçan, kor halindeki Sosrıkua çıkar.
8) Peterez, Çerkesce güzel burun, düz burun demektir. Efsaneye göre çobanlar tarafından bulunup büyütülmüştür. Yardımseverliği ve korkusuzluğu simgeleyen bir Kafkasya kahramanıdır.

Ayşe Övür
Arkeolog M.A.
Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 155, Kasım 2006

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery