Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavkaza) - II

Kuzey Kafkasya emigrasyonunun Çekoslovakya’da belirmesi uluslararası bir kuruluşun yerleştirme programı çerçevesinde gerçekleşmiş olmalıdır. İstanbul’da mülteci topluluklara destek veren Beynelminel Kızılhaç Komitesi’ne Yüzbaşı Burnier’in başkan olduktan sonra Çekoslovakya’ya gönderildiği ifade edilen “3000 Kazak” ve “600 üniversite ve lise öğrencisi” (18) arasında bazı Kuzey Kafkasya göçmenlerinin de bulunduğu düşünülebilir. Bu düşüncemizi destekleyebilecek bir başka husus “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin üye profilidir.

1920-1921 göçmenlerinin Prag merkezli teşkil ettikleri ilk formel yapı olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın kurucuları, tüzüğü ve kesin kuruluş tarihine ilişkin de net bilgilerimiz bulunmamaktadır. Bununla beraber, Nisan 1924’te yapılan genel kurulda “altı aylık çalışmaların değerlendirildiği” kaydedildiğine göre (19), birliğin Kasım 1923 itibarıyla faaliyette olduğu anlaşılmaktadır. Kompoze bir örgüt görünümündeki “Kafkasya Dağlıları Birliği” içinde Kuzey Kafkasya’nın muhtelif kavimlerine mensup yerli unsurların yanı sıra Kazak mülteciler de bulunmaktaydı. Çekoslovak halkına ve hükümetine şükran duygularını dile getiren KDB’nin kısmen daha derli toplu olan örgütsel çalışmaları hakkındaki malumatımız ise, birliğin 1924’te yayımlanmaya başlayan periyodiğinde kayıtlı olanlardan ibarettir.

Öncelikle, mültecilerin dayanışma ve yardımlaşması amacına yönelen KDB’nin faaliyetleri siyasal içeriğe de sahip olmuştur ki, bu bağlamdaki en büyük hedefi, ortadan kaldırılan “cumhuriyet”lerinin federatif esaslarda yeniden tesisi teşkil etmiştir. Dar anlamdaki amaçlar arasında, politik bilincin geliştirilmesi, dünyanın birçok ülkesine dağılmış eski ve yeni muhaceretin “merkezi bir teşkilat” içinde birleştirilmesi, “kardeş birlikler ve şahıslarla” irtibatın sağlanması, “Batı Avrupa’nın bilgi birikiminden ve çalışma sisteminden yararlanarak anavatan Kafkasya’nın kalkınması ve yükselmesi”ni amaçlayan eğitim seferberliği gibi konular sıralanmıştır (20).

KDB’nin ikincil amaçlar doğrultusunda aktif konumda olduğu tartışmasızdır. Nitekim birlik, hastalanan üyeleri için Çekoslovak Kızılhaçından yardım tedarik etmiş (21), Çekoslovak hükümetinden öğrenci bursları sağlamıştır. KDB yönetimi, kuruluşundan itibaren ciddi girişimler neticesi, olanakların genişletilmesine çabalamış, böylelikle birçok mülteci genç yüksek öğrenimlerini sürdürebilmişti. Bu gençlerin bir kısmı çevrelerinden kopmuş, bir kısmı da yakın bir gelecekte, 8 Kasım 1926’da kurulacak Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza’nın (“Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”) (22) kadrolarını oluşturmuşlardı.

“Kavkazski Gorets”te kaydedildiğine göre, Brno şehrinde Prag’daki faaliyetlere paralel çalışması düşünülen şube için Barasbi Baytugan ile Tatar mülteci Abdullah Mustafin görevlendirilmiş, ancak bu girişim, ekonomik sıkıntı sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı (23).

Kafkasya Dağlıları Birliği’nin bilebildiğimiz ilk genel kurulu, N. F. Rudlof’un divan başkanlığında 29 Nisan 1924 tarihinde toplanmıştır. Birlik başkanı N. A. Bigayev ile denetleme kurulu üyesi K. D. Guldiev’in yanı sıra öğrenci temsilcilerinden B. Salamov’un konuşmalarından sonra, altı aylık faaliyet dönemi için yeni yönetim kurulu belirlenmiştir. KDB’nin bu devreye ilişkin yönetimi Kuzey Kafkasya ve Kazak mültecilerden oluşurken, başkanlığa Rusya Müslümanları arasında bilinen bir isim olan Ahmet Tsalıkkatı getirilmiş, sabık “Kuban Yasama Radası” üyelerinden Murat Hatağogu “başkan yardımcısı”, V. V. Vazov “sekreter”, K. D. Guldiev “veznedar”, Elmurza Bekoviç Çerkaski “üye” sıfatlarıyla yönetim kuruluna diren diğer üyeler olmuşlardı. Birlik “denetleme kurulu”na ise üç isim, N. A Bigayev, Krımgirey Kuçmazukin, Dzanbolat Derikov seçilmişlerdi (24).

“Kafkasya Dağlıları Birliği”, Tsalıkkatı yönetiminde en faal devresini yaşamıştır. Prag günlerinde siyasi muhaceretin örgütlenmesi de dayanışmasıyla uğraşan Tsalıkkatı, “Kavkazski Gorets” için sergilediği performansa ek olarak bazı konferanslar da düzenledi. Güçlü yazarlığının yanı sıra hitabet gücünü kullanarak bazı konferanslar verdi. Bunlar arasında, 6 Haziran 1924’te “Kuzey Kafkasya Toplumlarının Mücadelesi” ile 12 Haziran 1924’te ünlü ozan Puşkin’in 125. doğum yılı dolayısıyla düzenlenen anma gününde “A. S. Ouşkin, Kafkasya ve Kafkasya Dağlıları” başlıklı konferanslar (25) önemlidir. Özellikle 6 Haziranda Prag’daki “Russki Dom”da (“Rus Evi”) aralarında Harlamov gibi Don Kazaklarının, Falçıkov, Orluşin, Zvagin ve Kruçkov gibi Terek Kazaklarının bulunduğu dinleyiciler karşısında verdiği konferans dikkate değerdir. Kuzey Kafkasya’nın önemli bir paradoksunu teşkil eden “Kazak problemi”ne ilişkin konuşmasında Tsalıkkatı, meselenin demokratik kurallar çerçevesinde çözümlenebileceğini, Kazak ve Kafkas unsurları arasındaki ilişkilerin ortak bir platformda çalışılarak iyileştirilebileceğini, geçmişte Kazak kolonizasyonuna tabi tutulan Kuban’ın Kafkasya’nın ayrılmaz parçası olduğunu ifade etmişti. Ortaya koyduğu birkaç maddelik paket netti; buna göre “Kuzey Kafkasyalıların egemenliği ilkesinin kabulü”nü, “toprak probleminin asgari olarak sosyalist program dahilinde çözümlenmesi”ni,”Kuzey Kafklasya’da Kazak şeridinin ortadan kaldırılması”nı, “Kazak kantonunun Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içinde kalması”nı öneriyordu. Konferansın bitiminde, iki unsur arasında ilişkilerin artırılmasına yönelik olarak Murat Hatağogu’nun başkanlığında, Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin sekreteryasında bir kurulun çalışması da karara bağlandı. Bu toplantıda Don ve Terek Kazakları söz alarak konuşma yaptılar (26).

Ancak sözkonusu konferansın “Kafkasya Dağlıları Birliği” bünyesinde detaylarını bilemediğimiz bir rahatsızlığı gün yüzüne çıkardığı söylenebilir. Tsalıkkatı’nın başkanlığa geldiği Nisan 1924 ile Ağustos 1924 arasındaki kısa dönemde sert çekişmelerin yaşandığını düşünmekteyiz.

Birlik dahilindeki Kazak liderlerinden bazılarının düşünce ve tutumlarının, Kuzey Kafkasyalı mültecilerce hoş karşılanmadığı, özellikle birliğin eski başkanı ve “denetleme kurulu” üyesi Nikolay Andreyeviç Bigaev’in eleştirildiği anlaşılmaktadır. Bigaev’in “Kazatsii Spoloh” dergisinde yayımlanan bir makalesi, “Kavkazski Gorets”te Elmurza Bekoviç Çerkaski tarafından polemik konusu yapılmıştır. Çerkaski “Kuzey Kafkasyalılar arasında Rus kültürve uygarlığının birleştirici işlev yüklendiğini”, “Kuzey Kafkasya’nın kaderinin Rusya ile ayrılmazlığını” ifade eden Bigaev’i “uzak görüşlülük” ve “doğruluk”tan mahrum bir kişi olarak tanımlayarak “samimiyet”e davet etmiştir (27).

Birlik bünyesindeki bu gerginliğin bir yansıması olsa gerek “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin 1 Kasım 1924 günü yapılması gereken olağan genel kurulu yerine, 8 Ağustos 1924’te olağanüstü genel kurula gidilmiş, birliğin yönetimi farklılaşmıştı.

Olağanüstü genel kurulda Tsalıkkatı’nın bırajtığı başkanlığa, onun ağırlığıyla Hatağogu getirilmiş, Ahmet Nabi Magoma (başkan yardımcısı), V. Beselov (sekreter), K.Guldiev (veznedar), Elmurza Bekoviç Çerkaski (üye) yeni yönetim kurulunu teşkil etmişlerdi (28).

KDB’nin Çekoslovak Hükümetinden Sağladığı Burslarla Okuyan Öğrenciler

Çekoslovakya’ya yerleşen topluluklar arasında, resmi kanallardan aktarılan yardımlardan en fazla payı Ukraynalı göçmenler alıyordu. Bunda iç poltika hesaplarının da belirleyici rol oynadığı söylenebilir. Vlodimir Mursky’in kaydettiğine göre, Prag ve Podebari’de Ukraynalılara ait “orta” ve “yüksek” öğretim seviyesinde faaliyet gösteren birçok eğitim kurumu bulunmaktaydı (29). Ukraynalılar ile karşılaştırıldığında, Kuzey Kafkasya kolonisi hem sayıca çok daha azdı, hem de aldıkları yardımın boyutu sınırlıydı. Böyle olunca ister istemez “öncelikler” problemi önem kazanıyordu.

1924 baharı itibarıyla Çekoslovak hükümetinden burs alan öğrencileri ve okudukları okulları biliyoruz. Bu isimlerden Abatsiyev ve Çerkaski’nin belirtilen dönem itibarıyla 4. sınıf, Bode Salamti’nin 3. sınıf, Hamid Bekuh ve Kosta Gulditi’nin 2. sınıf öğrencileri olmaları karşımıza iki ihtimal çıkarmaktadır: Ya belirtilen öğrenciler yüksek öğrenimlerine ara sınıflardan devam ederek Bursalardan faydalanmışlardır, ya da öğrenimlerine Çekolslovakya’da başlamışlarsa, KDB’nin kuruluşundan önce de Çekoslovak hükümeti burs vermiştir. Burada ikinci ihtimal kuvvetli olmakla beraber, birliğin faaliyete geçmesiyle bütün bursiyerler “Kafkasya Dağlıları Birliği” yönetimi kanalıyla belirlenmişti. 1924 itibarıyla Prag ve Brno'da çeşitli okullara devam eden on beş öğrenci bu burslardan yararlanıyordu:

M. Abatsiyev (Oset. Prag Üniversitesi, Hukuk Fakültesi), Elmurza Bekoviç Çerkaski (Adiğe. Prag Kraliyet Üniversitesi. Tabii Bilimler Fakültesi), Hamit Bekuh (Adiğe. Ukrayna Akademisi), Kazi Bessolt (Oset. Prag Ticaret Enstitüsü), Beybulat Bjeğako (Adiğe. Prag Politeknik Okulu. Zırai Bilimler Fakültesi), Kosta Gulditi (Oset. Prag Rus Enstitüsü Köy İşleri Bölümü), Cemaleddin Kanukati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Krımgirey Kuçmeziko (Adiğe. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Ahmet Nabi Magoma (Avar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Abdullah Mustafin (Tatar. Brno Kimya Bölümü), Bode Salamti (Oset. Prag Politeknik Okulu Ulaştırma Bölümü), Salkazanti (Oset. Prag Demiryolları Yüksek Okulu), Ruslan Tlatdati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Ali Şahan (Balkar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Murat Hatağogu (Adiğe. Prag Hür Ukrayna Üniversitesi Finans Bölümü)(30).

Birliğin yayın organında belirtildiğine göre, bu dönemden sonra Çekoslovak hükümetinden 10 kişilik ilave burs sağlanmış; Kosta Zangi (Oset), İ. Sidakov (Adige), İ. Urusbiev (Balkar), Aytek Kundukh (Oset), M. Şumanukova (Adiğe), Barasbi Baytugan (Oset. Brno Zirai Bilimler)bu kontenjandan yararlanırken, ayrıca vizesiz şekilde gelen Nevruz Sunç (Balkar) ile A. Sultanzade (Azeri) de bursiyerlere dahil edilmiştir. Göçmen gençlerden Hadjet Siatokova (Adiğe) için iki yıllık özel burs alındığı da belirtilmişti (31). Adı geçen talebelerden ikisi, M. Şumanukova (Adiğe) ve Hadjet Siatokova (Adiğe) bayan olup, listelerde ismine rastlanılmayan Ethem Tabasaran’ın da bursiyer statüsünde Brno’da okuduğu bilinmektedir.

KDB’nin Yayın Organı “Kavkazski Gorets”te Yer Alan Çalışmalar

29 Nisan 1924’te toplanan KDB genel kurulunda, süreli bir yayının çıkarılmasına ilişkin alınan kararın pratiğe aktarılması pek uzun zaman almadı. Bu genel kurulu takip eden günlerde birlik yönetimi, Avrupa sahnesinde Kuzey Kafkasyalı mültecilerin organize ettikleri ilk dergi olan “Kavkazski Gorets”i yayımlamaya başladı. Derginin dizaynı, yayın konusunda deneyimli bir isim olarak redaktörlüğü üstlenen Ahmet Tsalıkkatı tarafından yapıldı ve ilk sayı 1924 baharında “Legiografiya” matbaasında basıldı. Künyesinde, merkezi “Praha, Kral. Vinohrady, Palaceho tr. 106 Dieck” adresi gözüken “Kavkazski Gorets”in idaresini daha sonra, birliğin 8 Ağustos 1924’teki olağanüstü genel kurulunda seçilen yeni başkan Murat Hatağogu ele aldı. Redaktörünün farklılaşmasının yanı sıra merkez de “Praha XIV, Hornı Krc, c.57” adresine nakledildi. Bununla birlikte, “Kavkazski Gorets”in yayın hayatı uzun olamadı. Brno’da şube açma girişiminde karşılaşılan finansman sorunu, dergi konusunda da mültecilerin karşısına dikilmişti. Nitekim kısıtlı maddi olanakların “sıkıntı verdiği”ni kaydeden KDB yönetimi (32), ancak 1925'te zorlukla çıkartabildiği 2-3. birleşik sayıdan sonra süreli yayın konusunu belirsiz bir zamana dek askıya alacaktır.

İlk sayısında, kapağında yalçın Kafkas Dağlarını sembolize eden bir gravür kullanılarak çıkan “Kavkazski Gorets”, Kuzey Kafkasya mültecilerinin dramatik serüvenlerinde en azından “ilkler”den biri olması dolayısıyla önem taşır. İiçerik bakımından da dikkate değer bulunan dergide pek az resim ve fotoğraf kullanılmıştır. Bunlar, “Kafkasya'nın milli kahramanı” Şamil'in ve Çekoslovak Cumhurbaşkanı Thomas Masaryk'in portreleri ile ünlü Oset ozan Kosta Hetagkatı (1859-1906) ve Hüseyin Tosun Bey’in fotoğraflarından, ayrıca ressam Tugantı Saladin’in yaptığı bir tablodan ibarettir.

“Kavkazski Gorets”in sayfalarında genç kuşak göçmenlerin yanısıra, tanınmış isimlerle karşılaşmak mümkündür. Kuşkusuz ki, bu bağlamda en dikkate değer kişi, “Ahmed”, “Kurtatag” ve “A.T.” gibi imzalarla da yazarak birinci sayının yükünü taşıyan Tsalıkkatı’dır. Ancak onun adına daha sonraki sayılarda rastlanılmaması, arkaplanını bilemediğimiz bir küskünlüğün ifadesi halinde yorumlanabilir.

Ukraynalı yazar Stavropluk Çeh’in, bugüne dek Kuzey Kafkasya konulu hemen hemen tüm periyodiklerde yayımlanan “Adige” adlı hikayesinin Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin çevirisiyle yer aldığı “Kavkazski Gorets”te Grigori Ayolo, Konstantin Çheidze (“Konst. Al.” İmzasıyla yazısı yayımlandı) gibi sosyal demokrat Gürcü mültecilerin yanı sıra, Abhaz milliyetçi Simon Basarya’nın bir makalesine de yer verilmiştir. “Apsua” mahlası kullanan Basarya, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti İstanbul temsilciliği ve Abhaz Halk Konseyi başkanlığı yapmış, ülkesi “Bolşevikleştirilmesi”ne rağmen doğduğu topraklardan ayrılmamıştı. Abhazya’nın etnografik ve politik durumuna ilişkin bu makalenin “alıntı” olduğuna dair herhangi bir şerhin bulunmaması, düşük bir ihtimalle de olsa, Basarya’nın KDB çevreleriyle doğrudan temasını düşündürmektedir.

1917’de Kuzey Kafkasya sahnesinde bazı simaların, gerçekte “ideolojik” olmaktan çok “taktik” nedenlerle Bolşevik harekete destek sağladıkları, Konstantin Çheidze’nin “Kavkazski Gorets”teki anlatımıyla da netleşmektedir. Yazarın Poltava’da askeri okulda birlikte okuduğu Çeçen ihtilalci Aslanbek Şeripov’u portrelemesi ilginçtir. Çheidze’nin anlatımına göre Şeripov, “İslam dinine yobaz denecek kadar bağlı”, “büyük mücadeleleri ve büyük kahramanlıkları düşünen”, “İmam Mansur’un ve İmam Şamil’İn kahraman şahsiyetlerine açık şekilde Ruslara kin besleyen” ve bu arada siyasi rakiplerini bile ölümden kurtaran bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu yazının çevirisi, kırksekiz yıl sonra İstanbul’da çıkan bir dergide yayımlanmıştır (33).

“Kavkazski Gorets”te yayımlanan kıymetli etüdler arasında, Kafkasya’nın “ilk büyük imamı” sayılan Mansur’un yaşamı ve aktivitelerine ilişkin, “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev” başlıklı yazı zikredilebilir. Bu çalışma “Nart” imzasını kullanan bir mülteci tarafından kaleme alınmıştır (34). Dergide karşılaştığımız ilginç bir isim de, Ambalova’nın Nart efsaneleri üzerine bir derlemesine “sunuş” yazan Alihan Kantemir’dir (35).

Kuşkusuz ki, “Kavkazski Gorets”te yayımlanan yazılar, ayrı bir araştırma konusu olabilir. Mültecilerin psikolojisini, olaylara yaklaşımlarını daha sağlıklı irdeleyebilme açısından bu tarz bir araştırmanın yapılması da gereklidir. Bununla birlikte, biz yayımlanan bu yazılara kuşbakışı bakmakla yetinelim. “Kavkazski Gorets”in ilk sayısında KDB yönetiminin (36), redaktörün (37), dergi idaresinin (38) açıklama/bildiri yazılarından başka şu isimler yer almıştır: Magomet, Garip Sultan, A. Kulebyakin, İsmail, Tsalıkkatı Ahmed, Aslanbek Şeripov, Ahmed, A.T., Galgay, Apsua, Kurtatag, Bekoviç Çerkaski, Tar. Zakatalskiy. Bu sayıda ayrıca, çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm ile kritiklerin yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır (39).

1925 yılında çıkan 2-3. birleşik sayıda yer alan imzalar ise şunlardır: Georgiy Rıbinçev, Nart, yazarı belli olmayan bir şiir, A. Kulebyakin, Tsıtsko Ambalova, Sergey Gorodetskago, Bessolt Kazi-Han, Stovropulk Çeh, P. Erguşeva, Adıgeytsa, Konst. Al., Grigori Ayollo, Elmurza Bekoviç Çerkaski, X., N.B., Kabardinskiy, N.A., Bek-murz. Ve yine çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm (40).


(18)Rusya göçmenleri tarafından muhtemelen 1923’te (1924?) yayımlanan “Spasibo”dan aktaran Behzat Üsdiken – “Spasibo-Şükran”, Tarih ve Toplum, No: 88 (Nisan 1991, s:59.
(19) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(20) Aynı yerde.
(21) Kavkazki Gorets’te kaydedildiğine göre, “Birliğin hastalanan üyelerinden iki kişiye Dr. Ulman'ın yardımı ile 1500 kron Çekoslovak Kızılhaç'ından elde edilmiştir.” (Bkz: “V soyuza gortsev Kavkaza ve Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136)..
(22) Varşova merkez olmak üzere kurulan parti önceleri “Narodnoya Partiya Vılnıh Gortsev Kavkaza” (Hür Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) olarak anılmış, daha sonra “Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) unvanı kullanılmıştır. Partinin kuruluş tarihine ilişkin bilgi için bkz: Barasbi baytugan – “Znamenatelnaya data”, Gortsı Kavkaza, Paris, 1931, No:26, s:4)
(23) “V soyuza gortsev Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(24) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(25) Tsalıkkatı’nın bu konuşmasına ilişkin haber için bkz: “Prazdeniya soyuzom gortsev Kavkaza 125-letiya so dnya rojdeniya A. S. Puşkina”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(26) Tsalıkkatı’nın bu konferansına ilişkin haber için bkz: “Gortsı Kavkaza i Kazaki”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(27) Elmurz - “Oktrıtoe pismo N. A. Bigaevu”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:86-91.
(28) Bkz: “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s: 135.
(29) Bkz: Vlodimir Mursky – Ukrayna ve istiklal Mücahedeleri, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1930, s:210-211.
(30) “Gortsı Kavkaza studentı uçaşçiyesya v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71-72.
(31) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:135-136.
(32) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(33) Bkz: Konstantin Çheidze – “Aslanbek Şşeripov”, (çev: Ahmet Canbek), Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1973, No:21, s:2-5.
(34) Nart - “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:48-58.
(35) Bkz: Tsotsko Ambalova – “Skazaniya GortsevKavkaza o Nartah”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:10-19. Kantemir’in kaleme aldığı “sunuş” bu yazının 10-11. sayfalarında bulunmaktadır.
(36) Soyuz Gortsev Kavkaza – “Obraşniye k gortsam Kavkaza, emigrirovavşim v Ameriku”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, kapak içi.
(37) Redaksiyon – “Ot redaktsıy”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:2.
(38) Kavkazki Gorets – “Salam Gortsev Kavkaza Çehoslovatskomu narodu”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:3-5.
(39) Magomet (Magomed Çukua?) – “İngusskaya pesnya”, s:6; Garip Sultan – “Balkarsakaya pesnya”, s:7; A. Kulebyakin – “Pesnya Zelimhana”, s: 8-9; “Kabardinskaya pesnya”, s: 10; “Ohotniki za tutami”, s: 11-13; İsmail- “Poslednıy vrok”, s:14-16; Tsalıkkatı Ahmed – “Zapinski kavkaztsa”, s: 17-33; Aslanbek Şeripov – “Abrek Geha”, s: 34-36; Ahmed (Tsalıkkatı) – “Motivi Poezii Kosta”, s: 37-43; A. T. (Ahmed Tsalıkkatı) – “Zadaçi gorskoy intelligentsiy”, s: 44-48; Galgay – “O Galgayah”, s: 49-50; Apsua (Simon basarya) – “Neselko clovob Abhazii”, s:51-53; Kurtatag (Ahmed Tsalıkkatı) – “Estyestvennıye bogatsva territorii gortsev Kavkaza”, s: 54-60; Elmurza Bekoviç Çerkaski–“Polyrznıye rastyeniya Kavkaza-I”, s:61-64; Tar. Zakatalskıy –“Pervıye deyatelni natsionalnogoobrazovaniyagortsevKavkaza”, s:65-69; “Hronika gorskoy jizni”, s: 70-72; “Bibliografiya”, s:73-78.
(40) GeorgiyRıbiçve – “Druzyam gortsam”, s:1; Nart –“Kavkazskiy gorets”, s:2; “Pesn ob Elmurze Byarçi”, s:3-9 ve “Oçerki iz jizni mansura,pervogo imamakavkazskih gortsev”, s:48-58; (?) – “Tsevetı kavkaza”, s:2; A. Kulebyakin – “Manaret”, s:3; Tsotsko Ambalova – “Skazniya Gortsev Kavkaza o Nartah”, s:10-19; sergey Gorodetskago – “Atsamaz i Aunda. Rvyakptsumgiş-Vdltyuts”, s:20-22; Bessolt Kazi Han – “Bıl iz Osetinskoy jizni”, s:23-27; Stavropluk Çeh – “Adige”, s:28-35; P. Erguşeva – “Otrıvki iz povesti’na Kavkaze v smutu”, s:36-45; Adıgeytsa (Ahmet Canbek) – “Naip Magomed-Amgen (1847-1859)”, s:46-47; Konst. Al. (Konstantin Çhesidze) – “Aslan-bek Şiripov”, s:59-65; Grigori Ayollo – “Ploho perevarennove çujoye”, s: 66-85; Elmur(a Bekoviç Çerkaski) – “Oktrıtoe pismo N. A. Bifayevu”, s:86-91 ve “Polyeznıye rastyeniya Kavkaza – II”, s: 128-131; X. – “Neselko clov o state B. Salamova”, s:92-93; N.B. – “Osetinı”, s:94-104; Kabardinskiy – “O religiozno-obşestvennoy jizni gortsev”, s:105-116; N. A. – “Adatı”, s: 117-120; Bek-murz – “Babizm i Behaizm”, s:121-127; “Hronika gorskoy jizni”, s:132-136.


M. Aydın Turan

Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavkaza) - I (*) Batıdaki Kuzey Kafkasya Emigrasyonu

Avrupa sahnesindeki ilk Kuzey Kafkasyalı göçmenler, 1864 sürgünü sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda Hristiyan unsura karşı denge unsuru olarak kullandıkları Çerkeslerdi. Gustav Bullumer’in 1931’de kaydettiğine göre,150-200 bin civarındaki bu koloninin uzantıları Rodos ve Serez’e, Niş ve Tirot’a ve Kossov-Pole’ye dek ulaşıyordu. Eski Yugoslavya sınırlarında dağınık haneler dışında 23 yerleşim birimi tesbit edilmişti (1). Rusya’nın istila sürecinde olduğu gibi, sürgün sırasında da kimi Batılı çevrelerin sempatisini toplayan Kuzey Kafkasyalılar (2) 1876’da Bulgar isyanının bastırılmasında yüklendikleri roller sebebiyle tepki almış, büyük çoğunluğu Anadolu içlerine ya da Osmanlı sınırlarındaki başka bölgelere çekilmişlerdi (3).

Bu büyük mobiliteden yaklaşık yarım asır sonra da, Batı ülkelerinde, serüvenleri öncekilerden biraz daha farklı küçük Kuzey Kafkasyalı topluluklar belirmişti. 1917’de Rusya’da birbiri ardına gelen iki büyük siyasal dönüşümü yaşayan bu topluluk, Şubat ve Ekim ihtilallerinin ardında büyük beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla dolu günler geçirmiş, “demokratik bir Rusya cumhuriyeti” düşünün iflasından sonra politik tercihlerini daha net ifade edebilmişlerdi. Tercihleri, bazı nüanslara rağmen büyük ölçüde ülkelerinin “bağımsızlığı” idi; ne var ki, siyasal, ekonomik ve askeri yetersizlikler içinde çabaları köklenemeyecek, 11 Mayıs 1918’de ilan edilen “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” yıpratıcı savaşta yıkılıp gidecekti.

Bu, “milli bağımsızlık” rüyasının da dramatik biçimde sonu demekti. 1920’den 1921 baharına dek hareket içinde yer alanların ya da eklemlenenlerin birçoğu başka iklimlere savrulacaklardı. Kategorik olarak, Batı literatüründe “Sovyet Doğu Halkları” terimiyle karşılanan, Rus ya da Slav olmayan halklardan ibaret geniş bir etnik yelpazeye dahil Kuzey Kafkasya göçmenleri (4) ne yeni otoriteye boyun eğmeye niyetliydiler, ne de iktidar koltuklarına kurulanlar onlarla birlikte yaşamaya. Serüvenin eksenini bu gerçek oluşturuyordu. Belirsizlik ve yalnızlık duygusu içinde kıvranan, değişik kökenlere mensup, farklı dilleri konuşan, inanç dünyaları heterojen, yaşam tarzları bambaşka göçmen kafileleri akın akın yakın coğrafyalara sığınıyorlardı. 1917 ve sonrasında İstanbul mülteci kenti görünümüne bürünmüştü (5).

1917-1921 döneminin Kuzey Kafkasya politik sahnesinde rol yüklenen “liberal milliyetçi” ve “sosyal demokrat” birçok isim dönüşü olmayan bu serüvenin oyuncuları olmaktan kurtulamadı. Buna karşılık, geniş toplumsal destek alan İslamcı kadrolar ülkelerinden ayrılmadılar ve uzun süre yeni rejime kafa tutarak Kızılordu’nun kurşunlarıyla hayatlarını yitirdiler.

Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere 1919 baharında Fransa’ya giden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti başkanı Abdülmecid Çermoy bir daha ülkesini göremedi, 1937 yılında Lozan’da hayatını tamamladı. Dışişleri Bakanı Haydar Bammat son anlara dek çalışmalarını sürdürdüyse de sonunda o da yazgısını kabullendi. 31 Mart 1965’te Paris’te ölümüne dek politik çalışmalarını devam ettirdi. Pşimaho Kosok ve Mikail Halil gibi iki bilinen sima, yaşamlarının geri kalan kısmını, bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye’de geçirdiler. Halil 26Temmuz 1936’da İstanbul’da, Kosok ise 10 Ocak 1962’de yine aynı şehirde vefat etti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti parlamento başkanlığı ve Maliye Bakanlığı yapan İnguş mülteci Wassan Giray Cabağı Polonya’ya yerleşti. Tatar Müslümanlarla birlikte “Przeglad Islamski” dergisini çıkardı. 1938 yılında Polonya haber ajansı PAT’ın Türkiye temsilcisi oldu, 1942’de Almanya’ya giderek anti-sovyetik yapılanmalara destek verdi, 1949’da İstanbul’a yerleşti ve 18 Ekim 1961’de vefat etti.

Çerkes Süvari Tümeni komutanlarından General Kılıç Girey kader arkadaşlarıyla bin bir güçlükle karaya çıkabilmiş, Samsun ve İstanbul’da kısa süre kaldıktan sonra Fransa’ya yerleşmişti. Onun Mustafa Kemal’den Doğu Cephesinde görev istediği, ancak arzusunun kabul edilmediği söylenegelmiştir (6). Kılıç Girey II. Dünya Savaşı’nda Almanların organize ettiği lejyonerlere komutanlık yaptı. Doğduğu köye kadar gitti. Fransız tabiyetinde olmasına rağmen, Yatla Anlaşması sonrasında Sovyetlere teslim edilen soydaşlarıyla aynı kaderi paylaşmayı seçti. Düzmece bir mahkeme sonucu ölüm cezasına çarptırılarak 1946’da Moskova’da idam edildi. Kardeşlerinden Beyazıt Girey ise, 1967’de ölümüne kadar Samsun Çarşamba’da mütevazi şekilde yaşadı. Mültecilerden eski Terekkale Belediye Başkanı Prof. Gappo Bayattı (Gappo Bayef) ise Almanya’ya yerleşerek Berlin Üniversitesi’nde Osetinoloji Kürsüsü başkanlığı yapmış; Batıda eğitim gören ender insanlardan ünlü ressam Halil Bek Musayassul güç bela son vapura binerek, İstanbul üzerinden Almanya’ya gitmişti (7). İnguş Alayı subaylarından Kuriyev de önce Fransa’ya, II. Dünya Savaşı sonrasında ise Almanya’ya yerleşerek 1952’de Münih’te ölmüştü.

Düş kırıklıklarına ve fiziksel uzaklıklarına rağmen, mülteciler “Sovyetleştirilmiş” Kuzey Kafkasya’nın geçici bir olgu olduğunu düşünerek işin ucunu bırakmamaya kararlı görünmüşlerdi. Ankara’daki ilk Sovyet Büyükelçisi Mdivani, “Tiflis Revkom”una gönderdiği raporda, Türklerin de desteklediği bazı çevrelerin Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı yolunda çalıştıklarından ve Sovyetler için tehlike arz ettiklerinden söz ediyordu (8). Kuşkusuz ki, raporda Türk resmi çevrelerinin bu tür çalışmalara destek verdiklerine ilişkin kayıt somut dayanaklardan yoksundu. En azından, gereksinim duyulan maddi yardımın elde edilebilmesi için, Sovyet rejimini gücendirmeme politikası takip eden Anadolu hareketinin karar mekanizmalarında yer alan başta Mustafa Kemal olmak üzere kimi simalar, Kafkaslardaki “anti-bolşevik” devletçiklere sıcak bakmadığı gibi, onları İtilaf kuvvetlerinin birer “kuklası” olarak görmüştü (9).

BMM’nin bazı isimlerince eleştirilmesine karşılık, en azından Nisan 1922’de patlak veren “casusluk olayı”na dek geçerli olan bu politika (10), özellikle optimist beklentilere sahip siyasi mültecilerin kaderini de etkileyecek; onların en kesif Kuzey Kafkasyalı kolonilerin bulunduğu Türkiye’de değil de, Paris, Prag, Varşova gibi merkezlerde toplanmalarına yol açacaktır (11). Böylelikle olumsuz politik koşullar altında mülteciler, çalışmalarını derinden etkileyecek başka bir tarihi sürece monteleniyorlardı. Diğer bir deyişle, başkalarının tarihiyle, yani Avrupa tarihiyle organik bağ kuruyorlardı (12).

Çekoslovakya’da Bir Mülteci Teşkilatı: Kafkasya Dağlıları Birliği

Çalışmamıza konu olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın (“Kafkasya Dağlıları Birliği – KDB) kurulduğu Çekoslovakya I.Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde haritada yer buldu. Renkli etnik yapısı, gelişmiş endüstrisi ile iki savaş arası dönemde “Avrupa’da demokrasiyi en mükemmel şekilde ve başarı ile uygulayan” ülke olarak tanımlanan Çekoslovakya’nın (13) panoraması, gerek Rus iç savaşı sırasında, gerekse Bolşevik rejimin tesisinden sonra ülkeye akan göçmenlerle daha da ilginçleşti.

Kuşkusuz ki, bu süreçte “Bolşevizm”i evrensel bir ideoloji olarak görmeyen yöneticilerinin yarattığı yumuşak atmosferin de rolü vardı. Avrupa’da SSCB’yi en son tanıyan iki ülkeden biri Yugoslavya, diğeri ise Çekoslovakya idi. Cumhurbaşkanı Masaryk, başında bulunduğu devletin Bolşevik Rusya’ya karşı tavrını çok erken bir dönemde seslendirmişti. Masaryk ilk bağımsızlık yıldönümü kutlamalarının yapıldığı 28 Ekim 1919 günü, parlamentodan halka hitap ederken, Sovyet rejiminin Çarlık döneminden fark göstermediğini, “Lenin’in mükemmel bir Rus tipi olduğunu ve Bolşevizmin çarlığı aşamadığını ama Korkunç İvan’ın metodlarını aynen devam ettirerek onu yeniden kurduğunu” ifade etmişti(14).

Avrupa’nın bu yeni devletinde Kuzey Kafkasya kolonisinin ne şekilde oluştuğuna dair detay bilgilerden ne yazık ki şimdilik mahrumuz. Ölümüne dek Kuzey Kafkasya mülteciörgütlerinde aktif roller yüklenen ve 1922’de Türkiye üzerinden Prag’a yerleşen barasbi Baytugan örneği, bu konuyu açıklamaya yetmemektedir. 1920-1923 döneminde, özellikle işgal altındaki İstanbul’da biriken çeşitli etno-linguistik grupların tamamına yakınının “Rusya göçmenleri” olarak tanımlanmaları, diaspora yazınında ise mültecilere ilişkin ancak satır aralarında rastlanabilen bilgilerin varlığı hareket alanımızı oldukça sınırlamaktadır. Sözkonusu dönemde, mültecilere gerek yerel, gerekse uluslar arası kuruluşların yardımlar sağladığı bilinmektedir (15). Özelde Kuzey Kafkasya göçmenlerine yönelik yardımlar ise, bazı açıklamalara göre, 1864 sürgünü ile Osmanlı topraklarına yerleşen unsurlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu unsurlardan biri işgal altındaki İstanbul’da faaliyetlerini sürdürebilen “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”dir (16).

Mülteciler tarafından neşredilen eserlerde öncü bir konumu olan “Kavkazski Gorets”in sayfalarında rastladığımız ilginç bir fotoğraf, göçmen topluluklara tanınmış bazı isimlerin de yardımda bulundukları kanaatini güçlendirmektedir. Sözkonusu derginin 1924’te çıkan ilk sayısında Osmanlı dönemi siyasal hareketlerinin renkli simalarından Hüseyin Tosun Bey’in fotoğrafı yer almaktadır. Aynı zamanda 1908 Meşrutiyeti sonrasında faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin de aktif elemanı olarak Kafkasya meselesiyle bu denli içli dışlı bu ismin mültecilere yardım yapması güçlü bir ihtimaldir (17).


(1) “Mitteilungen der Geographischen Gesellschaff in Wien”, No:7-9’dan Adil Bek Kulatti – “Jugoslaviya’da Çerkesler”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1936, No: 22, s:8.
(2)Batılıların sempatileri için bkz: Taitbout de Marigny – Çerkesya Seyahatnamesi, (çev: Aydın Osman Erkan), Nart Yay., İstanbul, 1996; A. Fonvil – Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), (çev: Murat Papşu), Nart Yay., İstanbul, 1996.
(3)Balkanlarda iskan edilen Çerkeslerin Bulgar isyanının bastırılmasındaki rolleri tepki doğurmuş ve ikinci bir göç dalgası yaşanmıştı. Kafkas-Rus savaşları sırasında Kafkasyalılar lehine oluşan sempati bu olaylarda ortadan kalkmış, Aralık 1976’da açılan İstanbul Konferansı’nda Rus Büyükelçisi İgnatiev, Çerkeslerin Rumeli’den kovulmalarını istemiştir. Avrupa devletleri, büyükelçinin bu fikrine itiraz etmemişler, konferansta Çerkeslerin Avrupa’dan Asya’ya sürülmelerini resmen istemişlerdi. (Bkz: Bilal Şimşir – Rumeli’den Türk Göçleri, TKAE Yay., Ankara, 1970, C:II, s: CLI-CLII).
(4) Mühlen bu terimi, Kırım’dan Kafkasya’ya, Orta Asya ve Ural ile Volga arasındaki bazı bölgelerde yaşayan ve “lisan, etnik mensubiyet ve kültürel bağlılık ifade etmeksizin bir sıra kavim için sadece pragmatik bir genel kavram” olarak kullandığını ifade etmektedir. (Bkz: Patrik von zur Mühlen – Gamalıhaç ile Kızılyıldız Arasında, İkinci Dünya Savaşında Sovyet Doğu Halklarının Milliyetçiliği, (çev: Eşref Bengi Özbilen), Mavi Yay., Ankara, 1984, s:1-2).
(5) İstanbul’dan mülteci panoramaları için bkz: Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996; Tülin Aktuzlu – “Willy Sperco’nun Gözüyle İşgal Altındaki İstanbul”, Toplumsal Tarih, No:30 (Haziran 1996), s: 29-33).
(6) Sn. Sefer E. Berzeg 2 Ocak 1995 tarihinde yaptığımız sohbette, aile çevresinde bu konunun dile getirildiğini ifade etmiştir.
(7) Musayassul’un macerası kendi kaleminden de takip edilebilir. Bkz: Halil Bek Musayasul – Son Bahadırların Ülkesi, (çev: Süreyya Ülker), İstanbul, 1988.
(8) Mdivani’nin raporunda şunlar kayıtlıdır: “Ankara’da Şimali Kafkasya dağlarının istihlası için Musavat ile birlikte aynı siyaseti takip eden bir teşkilat var. Türkler bu hazırlığın kemale ermesi için müsaade ediyorlar ve müsait bir fırsatta bizden gayr-ı memnun ve çok hassas olan Kafkasya’ya bu isyan kıvılcımını atmak istiyorlar. Bizim siyasetimiz ve askeri müessesatımız bunun önüne geçmeye hazırlanmalıdır” (Bkz: Fethi Tevetoğlu – Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler (1910-1960), Ankara, 1967, s: 235).
(9) Mustafa Kemal daha 14 Ağustos 1920'de, TBMM kürsüsünde “Bolşeviklerle” sürdürülen ilişki çerçevesinde Kızılordu’nun Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’da başarı sağlayabildiğini vurgulamıştı: “1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükümeti'nin Kızılordusuyla, Büyük Millet Meclisi Ordusu Nahçivan'da birbirileriyle nesnel olarak birleşmiş oldu. Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel tören ve saygılarla kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükümet kuvvetleri, öteki kuvvetler gelinceye kadar orada ortak tedbirler almakta bugün dahi devam etmektedirler”. (Bkz: Doğan Avcıoğlu - Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay., İstanbul, 1978, C: 2, s: 457).
(10) Farklı yaklaşımlar için bkz: Salahi R. Sonyel - Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, TTK Yay., Ankara, 1973, s:172-183. Cebesoy hadisesi ile ilgili bkz: Ali Fuad Cebesoy - Moskova Hatıraları, Vatan Neşriyat, İstanbul, 1955, s:329-330 ve Bülent Gökay – “Ali Fuad Paşa Moskova Büyükelçiliği'nden Niçin Ayrıldı?”, Tarih ve Toplum, İstanbul, 1992, No:32, s:72.
(11) Üstelik M. Kemal “Sovyet Rusya ile imzalanan 1921 Dostluk Anlaşması'nda, topraklarında Rusya'ya karşı unsurların faaliyetlerine izin vermeyeceğini, Rusya'nın da aynı yolda davranması koşuluyla” kabul etmişti (Bkz: Doğan Avcıoğlu - a.g.e., C:4, s:1429.)
(12) Sonuçta, mültecilerin kurdukları organik bağ Avrupa tarihi ile idi. Bu tarih ise, Koçak'ın sözleriyle “Versay Anlaşmasının oluşturduğu statükoyu korumaya çaba harcayan İngiltere ve Fransa'nın öncülüğünde anti-revizyonist devletler grubu ile Versay Anlaşması'nın değiştirilmesini amaçlayan ve Almanya ile İtalya'nın öncülük ettiği devletler arasındaki siyasal, diplomatik, ekonomik, kültürel, ideolojik ve nihayet askeri mücadele tarihi”nden ibaretti. (Bkz: Mete Tunçay-Cemil Koçak-vd - Türkiye Tarihi (Çağdaş Türkiye 1908-1980), Cem Yay., İstanbul, 1992, s:156).
(13) 1918 sonbaharında Avusturya-macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde imparatorluktaki tüm azınlıklar ayaklandığında Thomas Masaryk, Edouvard Beneş ve Stefanik gibi Çek liderler 18 Ekim'de “Çekoslovak Milli Konseyi”ni kurmuşlar; Prag'daki milliyetçi lider Kramar da 28 Ekim 1918'de kansız bir ihtilalle kente hakim olmuştu. Çekoslovakya’nın tarih sahnesine çıkışı bu noktada gerekleşmişti. Paris ve Prag gruplarının ortak hareketleriyle varlık kazanan ülkenin ilk cumhurbaşkanı Masaryk olurken, Kramar başbakanlığa, Beneş ise dışişleri bakanlığına getirilmişti. 1921 rakanlarına göre sınırları dahilinde 6.5 milyon Çek ağırlığının yanısıra, 2.2 milyon Slovak, 3.1 milyon Alman, 747 bin Macar, 459 bin Ruten, 76 bin Leh ve 180 bin Yahudi yaşıyordu. Südet bölgesinde, Almanlar ile Çekler arasındaki düşmanlık hisleri daima canlılığını korumuştu. 1920 anayasası çerçevesinde azınlık hale gelen Almanlar, Çekoslovakya'nın Fransa ve Küçük Antant ile ilişkilerinde geliştirdikleri karşıt tavırlarla dikkat çekerken, Çeklerin içinde erime kaygısı duyan Slovaklar Macaristan'a eğilim gösteriyorlardı. (bkz: Bkz: Fahir Armaoğlu - 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), T.İş Bankası Yay., Ankara, 1984, (2.B.), s:180-182).
(14) Hans Kohn - Panislavizm ve Rus Milliyetçiliği, (çev: A.Oktay Güner), Kervan Yay., İstanbul, 1983, s:225.
(15) Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996.
(16) İstanbul’da kurulan “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti” tüzüğüne için bkz: Sefer E. Berzeg - Gurbetteki Kafkasya'dan Belgeler, Ankara, 1985, s:29-31; Vasfi Güsar - “İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, No: 48, s: 21, Yısmeyl Özdemir - “Yaşanmış Öyküler - Anılar”, Kafdağı, Ankara, 1988, No: 19-20, s: 46
(17) 1864 sonrasında Kuzey Kafkasya’dan sürülen “Şhaplı” adlı Çerkes/Wubıh ailenin çocuğu olan Hüseyin Tosun Bey Galatasaray Lisesi’ni ve Harbokulu’nu bitirmiş, ihtilalci eylemleri sebebiyle tutuklanmış, 1896’da Trablus Askeri Rüşdiyesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilmişti. 1902’de Paris’te toplanan “Osmanlı Liberalleri Kongresi”ne Çerkes göçmenleri temsilcisi sıfatıyla katılmış, bu kongredeki anlaşmazlıkların uzantısı olarak hemşehrisi Prens Sabahattin Bey’le “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer almıştı. “Milli Ajans” müdürlüğü de yapan Hüseyin Tosun, İngilizler tarafından Malta’ya sürülenlerden biriydi. Aynı zamanda ateşli bir Kafkasya milliyetçisi olarak da tanınan Hüseyin Tosun 1908 Meşrutiyetinden sonra faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin aktif elemanlarındandır. (Bkz: Sefer E. Berzeg - Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:227-228).
(*) Toplumsal Tarih, İstanbul, Nisan 1997, No: 40, s:43-52


M. Aydın Turan

BAY UROUHART'IN NUTKU

Glasgow, 23 Mayıs 1838

Yeşil Zemin (geçmiş) Üzerine Altın Oklar ve Yıldızlar

Bu ülkede, Çerkezistan'ın bir dereceye kadar temsilcisi olarak, size yeni doğmuş bu devlete yaptıklarınızın şerefi, onuru, esenliği ve gelişimi için izah ettiğiniz sempatinizi onaylamak ve teşekkür etmek istiyorum.

Çerkezistan'ın yakın zamana kadar, erkekçe yiğitliğin veya hanım zerafetinin tahayyül edildiği, masalların veya fabılların ülkesi olduğu anlatılmıştır. Çerkezistan hâlâ masallarının ve şiirlerin ülkesidir. Fakat fabıl ve muammaların (sırların) ülkesi olmaktan çıkmıştır. Çar'ın binlerce ve yüz binlerce baskısına rağmen, Çerkezistan'ın Batı Avrupa kıyılarına kadar ulaşan sevimli şöhreti kahramanlık ve erkekçe meziyetleri takdir edilmiş ve öğrenilmiştir. Parlak, sevimli ve şiirselliği dolayısıyla doğunun bu yeni doğan yıldızını şevkle selamlamaktan sizi kimse alıkoyamaz. Elbruz üzerinde ve Hazar'dan yükselen bu yeni sancağın doğuşunu şevkle selâmlarsanız, -sizin bir bakıma Hindistan imparatorluğunun savunucuları- Kafkas garnizonunun bir örneği ve o halkın gerçek bir temsilcisi (sağlam bünyeli, kartal gözlü, çocuk yakınlığı ve saf tatlı dilliğiyle ve klan adam sertliğinden oluşan özellikleriyle) olduğunu görmekten başka bir şey bulamazsınız.

O halkın bana ilham ettiği bağlılık duygusu ve hayranlık hissini kelimelerle nakletmek benim için tamamen imkansızdır. Bu intibalar sadece benimle ilgili husus değildir, İki İngiliz teknesi onların kıyılarına ulaştı ve kaptanından tayfasına kadar, kıyıya ayak basan her İngiliz (Britanyalı) bu masal ülkesinin hayranlığına yakalanmıştır. Bu husus, ilk çağ insanının şiirsel münasebeti ve manevi mevcudiyetinden beri bir yarış şevkiyle sürmüştür. Rusya'nın bize bildirdiğine göre iki nemseliniz, bu vahşi haydut ve adam kaçıranlar arasında yaşamıştır; bunlardan biri sizin kendi hemşehriniz ve şimdi beni dinleyen bir çok arkadaşınızdan birisidir. Onun, Çerkesler için tavır ve hareketi, onların insan olarak karakteri hakkındaki yargısı, halk olarak onları bize değerlendirmesi, onların evlerinde her gün artmaktadır. Çerkesleri miktarı her ne kadar 3-4 milyon arasında ise de, hala bunların sadece bir kısmı harbin şiddetine maruz kalarak yerinden olmuştur. Aralarında hiç birleşme bulunmamakta. Hiç bir vaat sözü; dağılan ve kaçan fertlerin birleştirilmesi görüşün müşterek temsilcileri, yabancı güçlerle ilişkileri, diplomatik sistemleri, askeri teçhizat ve bayrakları yoktur. O halde mütecavizlerin zulmüne karşı nasıl gelebilmiş, diplomasiyi süsleyebilmiş ve bağımsızlıklarını idame ettirebilmişlerdir? Güneye doğru kuzeyden gelen göçebelere karşı nasıl bir engel oluşturabilmişlerdir? Bunu, ferdi değerler ve bireysel kahramanlık gücüyle yapmaya muktedir olmuşlardır. Orada çocuk, Sparta'nın körpe fidanı (süt bebeği) gibi toplumun malı (mülkiyeti) mütalaa edilir; müşterek iyilik için eğitilir. Bu, cesaret ve ağırbaşlılık, sabır ve beceriklilik veren bir disiplin ruhuyla gerçekleştirilir.

Çocuk bazı cenk başarıları ile erkeklik haklarını kazanıncaya kadar, bir manevi babanın himayesinde kalır, evine dönmez. "O, büyük bir zafer ve ondaki moral gücü katılımıyla Rusya'ya karşı kendinde mevcut mukavemet hırsıyla Çerkezistan'a ilk ziyaretini tasarlamıştı. Orada ikamet eden insanların iyiliği için gerekli birleşmeyi sağlamak, İngiltere'nin büyüklüğünü göstermek ve Rusya gizemi, Kafkasya'ya gitmesini sağlamıştır." Bu kanaatlerle dolu teşebbüsümde Colchis (1) kıyılarını çevreleyen sırların hikayesine nüfuz etmeye veya ölmeye karar verdim. O kıyılara silahsız ve yalnız olarak ayak bastım. 24 saat içinde okudum, kendimi yuvarlak bir tepenin zirvesinde oturmuş buldum. Kabanı (harita) ayaklarıma doğru yaydım. Önümde dağlar arasında uzanan sonsuz Moskova ovaları, Kalmuk yolları ve Kazak pulkaları uzanmaktaydı. Burada Nova Zembla'dan Fas'a ve Fas'ın Atlantik'inden Hint Okyasunusu'na kadar, Moskova Çar'ının bir çok zararına karşı koymak ve tahkikinden öç almak üzere hazırlanmış insanları gördüm. O zaman dudaklarımdan istemeyerek "siz artık aşiret değil, halksınız" sözleri çıktı. Siz Çerkes'siniz ve burası Çerkezistan'dır. Fakat Çerkezistan'da basın ve ortak bir dil isteniyordu. Yeni kavram kıyas yoluyla veya mantıklı düşünme (muhakeme) yardımıyla iletilmezdi. Alelade (basit) bir taşıma aracı lazımdı. Hemen aklıma gelen kendisini tanıtma müjdecisi olacak olan ortak bir milli bayrak ve belagat, bu sadece müşterek inancı ve uygun milli sempati düşüncesiyle gerçekleştirilebilirdi .

Fakat bir bayrak veya bir renk, gücünü geçmişten -önemli adamların birliğinden veya geçmiş zamandan kalan faydalı prensiplerden- zaman akışı içindeki şöhret veya anılar ile insanların ilk yıllardan kalan duygularıyla bağlantılıdır. Çerkezistan beş bin yıllık geçmişiyle böyle birlikleri (kurumları) hiç armağan etmemiştir. Hiç bir kahraman bir fethi püskürtmemiş, hiç bir kanun yapıcı kanun ve kurumlar, özgürlük ve refah vermemişti. Hiç bir ailenin silahı, soylu ve canla başla bağlılığın bayrağını seçebilmişti. Hiç bir kurumun sembolü milli birliğin ifadesi olarak benimsenmemiştir. Günün çıplak ihtiyaçlarından ve günün duygusal şartlarına göre seçilen araçlar bayrak olmuştur. Yeşil dağlarının kendi rengini Mekke'ye sadakat belirttiğinden seçtim. Üzerine onların silahı olan bir ok demetini ve bir yıldız tacı yerleştirdim. Onlar, belki açık karargâhlarında her gece göklerin görkemi (haşmeti) ve yaratıcının gücüyle özgürlüklerine yakın olabilirdi. Göz vasıtasıyla kalbe hitap eden bu lisan anlaşılıyordu. Karadeniz üzerinde bir birlik gününün çağrısı, Hazar'a yayılır, bir yeni milletin doğuşu olurdu. O insanlar Avrupa'nın şampiyonları ve Asya'nın bekçileriydi. Kafkasya'nın her iki tabyası, 6 bin millik bir hisar hendeği gibi uzar gider. Bunun ötesine Himalayaların Hindistan siperlerine, batıda Avrupa Karpat savunma hattına kadar, kuzeyin savaşçı istilacıları ile güneyin vah¬şi insanları arasında 3 bin mil uzunluğunda geçilmez bir kuşak çizilmiştir. Kafkaslarda iki geçit vasıtasıyla sağlam bağlantı kurulması, sadece Çerkeslerin ayrılmış haliyle sağlanabilir. Roma ve Acem imparatorlukları bu kapıları güçle kapatmayı gerekli görmüştür. Rekabetleri Kafkasya'nın savunulması için kombine edildi. Şimdi tasarrufumuzda olan o bariyer (barikat) savunmamız için gereklidir. O halk, nefsimüdafaa savunması için sizleri ziyaret ediyor.

Yine o kıyının üzerindeki bu halkın gözleri önünde, İngiliz bayrağına duyulmamış bir tecavüz yapıldı, insan olarak yüzüm kızardı; bir İngiliz olarak kaydetmek için irkildim, İngiltere tecavüze boyun eğmiş ve yalancıktan olayı haklı çıkarmıştı. Bir İngiliz teknesine (The Vixoen) bağımsız bir halkla, barışçı yollarla ticaret yaparken bir Rus kruvazörü tarafından el konuldu. Kıyılar boyunca, bugün Rus bandıralı (bayraklı) gemilere ölüm silahları yüklenmektedir. Çerkezistan eski zamanlarda Rusya'nın sömürgesi (bağımlısı) olmamıştı, İngiliz teknelerine el konulması azami derecede İngiltere'ye yönelik bir tecavüz olmuştu. Bir Rus gücü tarafından işgal ile ilgili iddia Rusya tarafından hararetle desteklenmiş ve bunun bir yalan olduğu belirtilmişti. Bu olay, anlaşmanın veya sözleşmenin bir ihlaliydi. Ancak, bu ihlal kabul edilmişti. Hatta İngiliz hükümetinin himayesinde o kıyıya giden bir teknenin zapdedilmesinin haklı çıkartılması uydurulmuştu, insanlar arasında işitilmemiş rezalet ve kargaşanın sergilenmesi, suçlunun bu pisliğe katlanmaya mahkum edilmesi lazımdı. Çerkezistan'ın bağımsızlığını desteklemek için ne yapılabilirdi diye soruyorsunuz. Şimdi şerefe ya da sağlığına diyerek içtiğimizde belirtilen kelimelerle cevaplıyorum. "Anlaşmada belirtildiği gibi, güvence altına alınmış haklarınızı savununuz. Yüzkaranız Rusya'nın güçlenmesini durdurunuz. Çerkeş utancını sona erdiriniz. Çerkeslerin gözü önünde bir İngiliz teknesinin korsanca zaptının öcünü alınız. Onların zalimce tecavüzünü sindirecek olan dünyadaki durumunu destekleyiniz. Onların insanca sunduğu sempatiye ve duygulara mukabele ediniz. Askeri zaferlerin etkileyebildiği kadar, onların bağımsızlığı için uğraşınız. Çerkezistan kaybettiği zaman, orduların ve filoların yerine getiremediği o güvenliği kendiniz temin ediniz.

Onun mutluluğu ile ilgili olanların birliğinde İngiltere'nin gücünü takdir etmeyi ilk öğrendiğim yer Çerkezistan'ın kıyılarıydı. Azınlık (küçük) devletlerin mukadderat ve prensliklerin bütünlüğü üzerindeki İngiliz ticaretinin etkisini takdir etmeyi öğrendiğim yerde orasıydı. Bu nedenle, tehdit edilen toplulukla¬rın bağımsızlığı ile ilgili olarak Çerkeslerin yaptığı mücadele, İngiltere'nin büyüklüğünden daha az önemli değildir. Şunu önermek isterim: "Büyük Britanya'nın Ticaretle Uğraşanlar Birliği, onların haklarını savunmak içindir."

Meseleyi üyelerimizin önüne koyuncaya kadar, konu hakkında hiç bilgisi bulunmayan üyelerimizle yaptığımız iki görüşme çok faydalı olmuştur. Şimdi konuyu Avam Kamarası'nda açmak için, bu meselelerin araştırılması hususunda bizimle pek samimi olduklarını söylemekten mutlu oluyorum.

İngiltere'nin ilk anayasasını inceleyiniz; imtiyaz, hak ve özgürlüklerin, tahrip edilmiş olduğunu, haklarınızı savunacaklarına, kanunların yanında olacaklarına yemin etmiş olan pek çok kişinin, bu hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınmış olduğunu anlıyoruz.

Prensliklerin sorununu inceledik ve birliklerini savunanlarla genel platformda buluşmak için hazırladık. Bu önemli meseleleri onların önüne getirmek maksadıyla bir çok şehirde bulundum.

Aşağıdaki noktalarda oldukça tatmin oldum:

1. Ülkenin restorasyonu (yenilenmesi veya eski sahibine iadesi), bu komitelerin yayılmasına bağlıdır.
2. İyi komiteler için şehirlerde katkıda bulunacak çok sayıda insan oturmaktadır.
3. Bu adamlar, kendi sınıflarından bir kişinin önerilerine uygun bir tarzda süreceği bu meselelerin incelenmesi hususunda arka planda kalmazlar.

Gelecek hafta kendime zaman ayıracağımdan bu hafta çok çalışmaya niyetlendim. İrlanda'ya veya bu şehirlere gidip komiteler oluşturup oluşturamayacağım hususunu belirtme işini mahkemenize bırakıyorum. Türk anlaşması başlamak için mükemmel bir fırsattır. Ekmek fiyatları çok yüksek; iş imkanı az ve bu anlaşma hububatın bizden nasıl alıkonduğunu, mamullerimizin (dokumalar) satılamadığını gösteriyor. Fakat en önemli şey, yeni oluşturulan komitelerin kendi ayakları üzerinde durmayı başarıncaya kadar, akşamları onlarla olmamı isteyip istemeyeceklerini düşünmektir. Şu andaki sorun, seyahat masrafları dolayısıyla bunu yapabilir miyim meselesidir. Burada sahip olduğum nüfuz ve kazandığım büyük başarı, beni her yerde komiteler kur¬mam için gayrete getirmektedir.
DİPNOT:
1) Gürcistan


Sadık Hizmetkârınız Dr. Urguhart'a
CHARLES BARTHOMEW

Dağda özgürce yaşayan bir vahşi kurt yaşamın kendisi için ne kadar zor olduğundan yakınıyordu. Kah aç geçiyordu günler kah tok. Yatıp uyuyacağı bir kulübesi, sıcak bir yuvası yoktu. Kurtlar mekan edinmezdi çünkü. Günler kar buz altında aç açına üşüyerek geçiyordu. Onun dertlerini dinleyen arkadaşı bir akıl verme ihtiyacı duydu. -Eğer sabah akşam yiyeceğinin hazır olmasını, sıcak bir yuvanın senin için sağlanmasını istersen insanların yanına git. Bak kışın bastırdığı bu günlerde dağlardaki bir çok köpek, insanların yaşadığı bir köye kapağı atmakta. Ara sıra dağlarda onlarla karşılaşıyorum vaktiyle açlıktan kemikleri görünenler şimdi son derece sıhhatli, besili, canavar gibi oldular. Sen gençsin, kendini zorlarsan bir köpek gibi davranmayı öğrenebilirsin. Onların arasına katılırsan rahat edersin.


Bu tavsiye genç kurda makul geldi ve o da bir köye inip birine kapılanmayı kafasına koydu. O günden tezi yok dağlardan ayrılıp ovadaki bir köye girdi. Gözüne kestirdiği bir evin kapısı önüne durdu ve üç beş gün sonra kendisini o evde oturanlara sevdirdi. Artık sabah akşam sıcak yalı düz bir taşın üzerine dökülüp ona sunuluyordu. Evde yenilen yemeklerin artığı ona veriliyordu. Hayal bile edemeyeceği bir konfor içinde yaşıyordu kısacası.

Günler geçti, karlar eridi, toprak ısındı, dallar canlandı, bahar geldi. Köylüler sürülerini her gün dağlara, otlaklara götürüp dolaştırmaya başladılar. Kurda da bir iş çıkmıştı. O da sürüyle beraber sabah evden ayrılıyor, memleketi olan dağları dolaşıyordu. Yine memnundu hayatından. Sahipleri onu dağda bile ihmal etmiyor, yemeklerini onunla paylaşıyorlardı. Vaktiyle dağlarda aç susuz dolaştığı günlere hayıflanıyordu kurt. Ne vardı daha önce gelip insanların arasında yaşasaydı.

Günün birinde otlağa götürdüğü koyunları vahşi kurtlar sıkıştırdı. Dört bir yandan sürüye saldırıp onları parçalamak istiyorlardı. Çoban sopasını kaldırıp bağırdı sürünün bekçisi olan kurda.

-Haydi, git ve kov onları. Durma öyle yerinde. Evcil kurt bir karşısındaki kurtlara baktı bir de sahibinin kendisine kaldırdığı sopaya. Ve dedi ki kendi kendine.

-Kurtlarla kavga etmek yabancı olduğum bir şey değil. Isırılıp hırpalanıp bırakılırım. Ama dönüp gelince bu adam bana ne dayak atacak kim bilir. Demek ki verdiği yemeğin karşılığı bu. Ve vurdu kendini dağlara. Verdiği sıcak yala karşılık sırtına taşıyamayacağı bir yük yükleyen insanlardan uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı. . . .

Seyroy Hamdul adlı bir yaşlı Çeçen tarafından anlatılan bu fabl modern dünya teorisyenlerinin sunduğu alternatiflerle kendi değerleri arasında kalan eski dünya kıtalıların açmazlarını anlaşılır kılabilecek ipuçları içermektedir. Dünyayı kendi akışına mı bırakıyorlar yoksa kendi açtıkları kanallarda mı döndürüyorlar yörüngeyi. Nedir bu bir anda fanatik taraftarı kesildiğimiz Globalizm. Ne sunacaklar bizlere ve ne isteyecekler sonunda. Onların istedikleri şekilde olmak neye mal olacak ve ne gibi ikilemlerin arasında bocalayacak eski dünyalılar.

Başkalarının kurallarıyla oyun oynamayı reddettiğimiz için itildik bir kenara. Hiç kabul görmedi bize ait olanlar onlar tarafından. Onların gözünde hep başkaları olduk. Onlar da bizim için bilinmedik dünyaların adamları oldular. "Hızla globalleşen dünyada..." Global akımların etkisiyle..." "mühim olan global düşünmeyi öğrenmek..." diye başladılar bize dayattıkları her şeye. Onların Global dünyasında bizim değerlerimiz hiçbir şey ifade etmedi. Biz onlar gibi olmaya çalıştık, onlar bizi anlamaya hiç çalışmadılar. Biz onların dilini öğrendik, onlar bizi anlamak için gayret sarf etmedi.

XVI. yy başında Küba'yı işgal eden İspanyollar yakalayıp günlerce işkence ettikleri Kral Hatıkue'ye idam edilmeden önce vaftiz olmasını telkin ettiler. Vaftiz olursan gökyüzündeki cennete gideceksin dediler. "Orada İspanyollar var mı* diye sordu eski kral. Beni onların olmadığı bir yere gönderin."

Beş yüz yıl geçti aradan ve Küba'da adanın yerlilerinin soyundan hiç kimse kalmadı. Orada işgalci İspanyolların torunları yaşıyor. Herkes cennetin de İspanyollarla dolu olduğunu sanıyor.

Kafkasya'nın suçu onların kurallarını reddetmek oldu. Biz bildiğimiz, gördüğümüz şekilde yaşayacaktık ve onların dayattığı hiçbir şeyi kabul etmeyecektik. Bizim yaşadığımız toprakları başkaları bizim namımıza yine bir başkasına sunamazdı. Yerimizden yurdumuzdan ettiler, savurdular, parçaladılar, yok ettiler. Gerekçesi uygarlıktı bu soykırımın, göçün ve felaketin. Tek dişi kalmış canavar dedi bir düşünce adamı buna.

Globalizm... Bu söylemin adı yeni ama uygulaması çok eski. Ulusların, kültürlerin, dinlerin, devletlerin dışında ve üstünde bir takım güçlerin koyduğu bir ad bu. Onlar yaşlı dünyanın yörüngesini tayin etmeye uğraşıyorlar.

Ve biz buna direniyoruz. Verdiğimiz savaşın sonunun ne olacağını bilsek de kaçınılmaz sonu öngörsek de onlar gibi olmayacağız. Çünkü bizim varlığımız, yüzümüzün rengi ve dilimiz, inandıklarımız ve müziğimiz onlar için hiçbir zaman anlam taşımadı. Yaşlılarımızdan öğrendik ki verdikleri her şey karşılığında bizi ikilemler içine sokacaklar. Sopaları hep başımızın üzerinde olacak ve eksik kaldığımız yerde vuracaklar kafamıza. Onların teorisini kurduğu Global dünyada bize ve zencilere kendilerinin sahip olduğu hakları vermeyecekler. Onlar kadar müreffeh ve rahat olamayacağız asla. Onların istediği şekilde yaşayacağız, onların istediği kadar yaşayacağız.

Dedelerimiz de bu ikilemle karşı karşıya kaldı ve terk etmeyi seçti kendileri için anlamlı olan her şeyi. Bu gün de bunu yapıyor Kafkasya. Kendisiyle konuşmayı ve kendisini anlamayı reddeden Global dünyaya karşı bildiği kozu ileri sürüyor. Ateşe atılmakla eş anlamlı olsa da direnmeyi seçiyor.

Biz gelin diyoruz Global dünyaya. Bize karşı birleşen, insanlığın binlerce yılda biriktirdiği bir kültürü ve bir sürü dili, bir çok özgün değeri yok sayanları anlayışa davet ediyoruz. İktidar, para ve paye uğruna söndürülen ocakları, öldürülen insanları, yok edilen şehirleri görmeye davet ediyoruz onları. Sesimiz rüzgara karışıyor.

Alıp başımızı başladığımız yere dönüyoruz. Dağlara sığınıyoruz. Bildiğimiz şekilde yaşıyoruz, gözden ırak yerlere çekiliyoruz. Anlamadığımız terimlerle adlandırıyorlar bizi. Tanımadığımız kişilerle dost olduğumuzu iddia ediyorlar. Çocuklarımızı dağıtıyorlar yer yüzünün karanlık köşelerine. Orada kalanlar teslim olmuyor ve biz uzaktakilere onlar için ağıt yakmak düşüyor. Kahrolsun güçlü olduğu için haklı olduğunu sananlar. Tanrı, öldükten sonra bizi onların olmadığı bir yere yerleştirsin.

Stalinin saltanat sürdüğü devirde Kafkasya bolşevizmin ilk ocaklarından biri olarak gösteriliyor ve bu işde önayak olanın da bizzat Staiin olduğu iddia edili­yordu. Stalin devrinde yazılan Komünist partisi tarihi bu iddialar üzerine, kurul­muştu. Kanlı diktatörün ölümünü takip eden He-stalinizasiyon devrinde şahsa tapma ve perestiş etme kültü yıkılırken, bu iddianın Staline ve Kafkasyaya taallûk eden cephesi de inkâr toplarının yaylım ateşi altında revizyona tâbi tutuldu. Sovyet tarihçilerinden Anna Pankratova ile L. P. Buşşin, kanlı diktatörün emriyle yazıl­mış olan Sovyetler Birliği Tarihi ileKomünist (bolşevik) Partisinin Kısa Tarihi'm tenkit eden müşterek eserlerinde bu hususta şunları belirttiler:

Kafkasyada M. İ. Kalinin, V. İ. Kurtanatovskiy ve başka Rus marksistlerinin inkılâpçı faaliyetlerini tebarüz ettireceğine, eser bütün dikkatini Stalinin faaliyeti üzerinde topladı. Böylelikle Rus ihtilâlcilerinin Kaf kasyadaki faaliyetleri ihmal edildi. Halbuki, Rusyanın bütün civar vilâyetlerinde olduğu gibi, Kafkasyada dahi sosyal-demokrat teşkilât ve grupları yalnız Rus sosyal-demokratla"inin-nüfuz ve tesirleri ile kurulup gelişebilmiştir. Bundan maada Kafkasya esasen kendisine atfolunduğu nispette bir rol oynamış da değildir.1

Stalin taraftarlariyle Hruşçev taraftarları arasındaki bu münakaşada, Kaf-kasyanın bolşevik ihtilâlindeki rolünü hiçe indiren Pankratova-Buşşin iddiası hakikatin ta kendisi olarak kabul edilebilir. Kafkasyanm sanayi merkezlerinde bolşevik temayüllü ilk marksist sosyal-demokrat teşkilâtı hangi tarihte ve kimler tarafından kurulmuşsa kurulsun, bu işde önayak olanın Kafkasyalı olmadığı ve olamayacağı bir hakikattir. Nitekim, bolşevizmin bir devlet sistemi halinde teşek­külünden ibaret olan sovyet rejimi de. Kafkasyaya kızılordunun süngüleri üzerinde getirilmiş ve bu istilâ kuvvetine istinaden dayanabilmektedir.

---------------------------------------------------

1 A. M. Pankratova ve L. P> Buşşin: Voprosı prepodavaniya istorii SSSR v sveie• reseniy XX-go syezda KPSS (Sovyetler Birliği Komünist Partisi XX. kurultayının kararları ışığında SSCB tarihinin tedrisi meseleleri), Moskova, 1956; Bir de bak: V pomosç uçiielyıı— nekotorıye voprosı prepodavaniya istorii SSSR v şkole (Öğretmenlere yardım — SSCB tarihinin mektepte tedrisine dair bazı meseleler), Uçilelskaya Caıseta, Moskova, 22. 9.1956.

3

Bolşevizmin Kafkasyaya müsellâh ordular halinde ve süngü üzerinde girmiş olması ve yerli Kafkasyalı milletler t tarafından elde silâh olarak karşılanmış bulunması artık, münakaşa kabul etmeyecek tarihî bir hakikattir. Daha evvel Bolşevikler Petrograd'dageçici demokrat Rusya hükümetini devirip, kurucular meclisini de dağıttıktan sonra, devlet hâkimiyetini gasbederken, Kaf kasyanın eski medeniyete malik dört tarihî milleti (Şimalî-Kafkasya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) tarafından bolşevizme ve sovyetizme tamamile zıt — hürriyet ve demokrasi sistemi üzerine kurulu, müstakil millî cumhuriyetler ilân edilmiş olması, Kafkasyanın tarihî gelişme yolu ve millî ideolojisiyle Lenin'in kumanda ettiği Petrograd proletaryasının Ekim ihtilâli arasında ne kadar derin uçurumlar mevcut olduğunu göstermekte idi.

Kafkasyanın bu tarihî gelişme yolu ve millî ideolojisiyle, bugün teşevvüş halinde bulunan Yakın ve Orta Doğunun sükûn ve istikrarı arasında dahi çok yakın bir münasebet bulunduğu meydandadır. Esasen coğrafya, medeniyet ve din bakımından Akdeniz' milletleri camiasına mensup bulunan Kafkasyanın tarihî mukadderatını Yakmdoğunun tarihî mukadderatı haricinde mütalaa etmek imkânsızdır.

Semadan ilk ateşi çalıp insanlara getiren esatiri Promethe'nin yurdu bulunan Kafkasya, kadim yunan ve daha evvelki Sümer-akad ve Hitit dünyasiyle maddî ve manevî bağlılık halinde bulunduğu gibi, Büyük İskenderden, Roma, Bizans, İran, Arap ve Türk yayılışları çağlarına kadar, Küçük Asya ve İran platosu üzerinde ve Dicle, Fırat ve Akdeniz kıyılarında cereyan eden tarihî hareketler haricinde kakmamış, kendi toprakları üzerinde cereyan eden rekabetler esnasında kuzeyle güney arasında daima muvazene teminine çalışmış ve bu muvazenede kendi müstakil varlığını korumasını bilmiştir. Bu muvazenenin bozulmasından Kafkasya her zaman mutazarrır, temininden ise müstefit olmuştur.

Aşağıdaki satırlarda, bundan kırk yıl evvel, yâni Rusya çarlığının devrildiği ve bolşevizmin huruç ettiği günlerde Kafkasya millî ideolojisinin kendine has tarihî yol üzerinde nasıl gelişmeye başladığı ve bolşevizmin yerleşmesine müsait olmayan bir hürriyet havası içinde bu tarihî gelişmenin ana merhaleleri gösterile­cektir.

Bundan kırk yıl evvel müstakil demokratik Kafkasya, yalnız sömürgelikten çıkmakla kalmamış, belki aynı zamanda Yakın ve Orta Doğuya karşı askerî bir hareket üssü halinden de kurtularak, yakın komşulariyle bütün dünya için bir barış ve güvenlik âmili haline gelmişti.

Şubat 1917 inkılâbından sonra Kafkasya

Çarlık Rusyayı kısa ve kestirme yoldan sıcak ve açık denizlere çıkaracak olan ve asırlarca süren tarihî Kafkasya muharebelerinin sona erdiği tarihten 58-53 yıl sonra Şubat (12 Mart) 1917 de, Rusyada büyük bir ihtilâl kopmuş ve 300 yıllık Romanof hanedanı devrilip tarihe karışmıştı.

58-53 yıl dedik, çünkü Kafkasyanın büyük ve kahraman mücahidi İmam Şamil bu hâdiseden 58 yıl evvel, 1859 yılında 25 yıllık bir mukavemetten sonra silâhını bırakmak zorunda kalmış ve teslim olmuştu. Ondan sonra mukavemet-

4

lerinde devam eden Batı Kafkasya Çerkesleri 1864 yılına kadar çarpışmışlardı. Daha evvel, Şimalî-Kafkasyayı ikiye ayırarak, Gürcistanı himaye bahanesiyle, Daryal geçidinden Güney Kafkasyaya geçen Rusya, 1783 muahedesi gereğince, Gürcistanı ilhak etmiş ve buradan batıya, güneylere ve doğuya yayılmağa başlamış ti.1803 den 1828 yılma kadar süren Azerbaycan harpleri esnasında, Gence, Karabağ, Seki, Şirvan, Baku, Küba, Talış, Erivan, Nahçivan, Kazak, Şemsedil ve Car-İlisu gibi muhtelif hanlık ve sultanlıklar halinde bulunan Azerbaycan müteferrik halde olsa da şiddetle mukavemet göstermişti. Gence ile Car-İlisu 1804 de, Seki, Şirvan ve Karabağ 1805 de, Baku ve Kuha 1806 da, Talış 1813 de, Erivan ve Nahçivan 1828 de, Kazak ve Şemsedil ise daha evvel, Gürcistanla beraber, zapt ve işgal edilmişti,

Kafkasya harplerini, milyonlarca günahsız insanın katliâmından ibaret olan, Çerkeslerin muhaceret ve sürgünü takip etmişti. Akisleri henüz devam eden bu harp ve muhaceretlerin acı hatıraları canlı olarak yaşadığı bir zamanda vukubulan büyük ihtilâl esnasında bütün dünya j ile beraber Kafkasya dahi birinci cihan harbinin en kanlı günlerini yaşamakta idi. İran ve Doğu Anadolu Rus ordu­larının işgali altında bulunuyordu. Rusyanm askerî üssünden ibaret olan Kafkasya cephe gerisini teşkil ediyordu.

Muhtelif ırk, dil, milliyet, din, mezhep ve medeniyet zümrelerini içine alan Kafkasya için, olgunluk imtihanı başlamıştı. İdarî bakımdan bir çar naipliği teşkil eden Kafkasyanın başında çarın amucası grandük Nikolay Nikolayeviç durmakta idi. İhtilâl üzerine onun yerini Petrograd'da kurulan geçici hükümetin tayin ettiği özel bir komite işgal edecekti. 9 (22) martta Rusya Devlet Duma (parla­mento) sındaki Kafkasyalı mebuslardan teşekkül eden özel komitede reislik Rus­lardan Harlamov'da olup, Azerbaycanı Mehmet Yusuf Caferzade, Ermenileri Papacanov, Gürcüleri de Çhenkeli temsil etmekte idi. Kuzey Kafkasya ayrı bir seçim ve idarî bölgeye alınmıştı (Kazaklarla birlikte Güney-Doğu birliğine dahildi). Merkezi takiben vilâyet, kaza ve nahiyelerde de vali, kaymakam ve nahiye müdürleri, yerine özel idarî komisyonlar kurulmuş ve böylelikle her millet kendi topraklarını bilfiil, idareye başlamıştı. Bundan, vali ve belediye reisi olmak hak­kından mahrum bulunan Azerbaycanlılarla Kuzey Kafkasyalıların kazancı büyük­tü. Bunlar, nüfusunun ekseriyeti kendilerinden olan bir şehrin belediye meclisinde bile reyin ekseriyetine sahip olamazlardı.

Mahallerde belediyelerden, mülkî ve idarî makamlardan başka, maliye, iktisat, zabıta ve adliye teşkilâtı da yerli milletlerin eline geçmiş ve bunların üstünde her millete mahsus mahallî ve merkezî millî komite ve millî şuralar kurulmuştu. Bu komite ve, şuralarda bütün partiler iştirak ediyordu.   .

Devlet Duması mebuslarından müteşekkil «Özel komite» bir de, Güney Kafkasya için, özel bir seçim komitesi kurmuş ve bu komiteye bütün milletlerin ve siyasî partilerin mümessillerini davet etmişti. Kadın ve erkek bütün vatandaş­ların iştirakile, hür, müsavî, müstakim (doğrudan doğruya-bir dereceli), gizli ve mütenasip seçim prensipine dayanan umumî seçimlerde Azerbaycanda, Millî Azerbaycan «Müsavat» Halk Partisi, Gürcistanda, Gürcistan Sosyal-Demokrat (Menşevik) Partisi,  Ermenilerle meskûn yerlerde İhtilâlci-Sosyalist  «Daşnak-

5

 

sütun» Partisi ve Güney-Doğu seçim bölgesine giren Kuzey Kafkasyada bu memleketin millî partileri kazanmışlardı. Seçimin bolşeviklerin hurucundan sonra cereyan etmesine rağmen adı geçen millî bölge ve toplulukların hiç birinde komünistler rey kazanamamışlardı. İşçi mümessillerinden ibaret" ihtilâl meclisleri bile Baku gibi işçi merkezinde « Müsavat çıların», Tifliste ise Gürcü menşeviklerinin eline geçmişti. Kafkasyalı mebuslar Petrograd'da toplanması tasavvur olunan kurucular meclisine gidecek ve milletlerinin hürriyet ve istiklâl hakkını kanunî ve meşru yollarla müdafaa edeceklerdi. Bu hususta Rusya imparatorluğu dahilinde yaşayan Türk ve müslümanlarm millî devlet kurmak hakkında, Mayıs 1917 de aldıkları kararlar için, DERGİ nin 9 uncu sayısındaki Rusya İhtilâlinde Türkler makalemize ve bu makaledeki kaynaklara bakılabilir.2

Geçici Güney Kafkasya Hükümeti

Eski takvime göre 25 Ekim (yeni «takvime göre 7 Kasım) 1917 de, Rusyayl harp harici etmek karşılığı, Almanyanın maddî ve manevî yardımını gören bolşe-vikler Kerenski'nin geçici hükümetini devirip hâkimiyeti gaspettiler.3 Geçici hükümete karşı demagojilerinde kurucular meclisinin geciktirildiğini daima ileri süren bolşevikler ilk günlerde seçimleri menedememişlerdi. Harbe nihayet veril­mesi, köylüye toprak, işçilere fabrikaları ve milletlere istiklâl vaadetmekle seçim­leri kazanabileceklerini de hesaba katmışlardı. Diğer taraftan hâkimiyet yalnız Petrograd'da ellerine geçmişti. Bütün bu mülâhazalarla siyasî partilerin seçime iştiraklerine tahammül etmişlerdi.

Siyasî partiler, bolşeviklerin hâkimiyeti gaspettiklerinden on gün sonra liste-lerini ve siyasî beyannamelerini ilân ettiler. 25 Kasımda seçimlerin neticesi belli olmuştu: 710 milletvekili arasında yalnız 176 bolşevik vardı. Böyle.bir durum karşısında bolşeviklerin kararı, Ocak 1918 de toplanan kurucular meclisini dağıt­mak suretile tezahür edecektir.

Geçici hükümetin dağılması, bolşeviklerin hâkimiyeti gasp etmeleri ve seçime başlanması üzerine geçici hükümetin Kafkasyadaki mümessili bulunan «Özel komite »nin vazifeleri de nihayete ermiş oluyordu. Zaten bu komite daha seçim günlerinde istifasını vermişti. Bu suretle Rusya ile Kafkasyamn ilgisi resmen kesilmiş sayılırdı. Onun yerini, geçici bir Kafkasya hükümeti işgal edecektir. Bu hükümetin kurulması için, muvakkaten- vazifesinde devam eden Özel komitenin teşebbüsüyle, 24 Kasımda Tifüste büyük bir müşavere toplandı. Müşavereye inkılâptan sonra teşekkül eden mülkî ve idarî bütün milli ve mahallî müesseselerle siyasî partiler, Özel komite ve belediye azalarından başka işçi sendikalariyle köylü birliği mümessilleri ve Kafkasya cephesindeki ordu vekilleri ve başkumandan iştirak ediyordu. Dört gün sonra nihayete eren müşaverede teşekkül eden geçici hükümete Azerbaycanlılardan: Fethaü Han Hoylu (Maarif nezareti vekili), Meh­met Yusuf Caferzade (Ticaret ve Sanayî nezareti vekili), Hüdadat Bey Meük

-------------------------------

2 Mirza Bala: Rusya ihtilâlinde Türkler, DERGİ, Münih, 1957, No 9, s. 3—16. (Bilhassa 10—16 sahifekıdeki kaynaklar).

3Tafsilât için bak: Mirza Bala: Sovyet rejiminin kırkına yıldönümünde, DERGİ, Münih, 1957, No 11, s. 4—7 (Avrıca bak: Dh W*lt,Hamburg, 7. 11. 19571

6

Arslanlı (Yollar nezareti vekili) ve Haül Bey Hasmehmetü (Kontrol nezareti vekiü); Gürcülerden: Gegeçkori (geçici hükümetin reisi), Çhenkeli (Dahiliye nezareti vekiü) ve Meshişvili (Adliye nezareti vekiü); Ermenilerden: Karçikyan (Maüye nezareti vekiü), Ter-Gazaryan (Erzak nezareti vekiü) ve Agacanyan (Sıhhiye nezareti vekiü); Ruslardan: Donskoy (Harbiye ve Bahriye nezareti vekili) ve Neruçev (Ziraat nezareti vekiü).4

Hükümet miüiyet değil, parti prensibi üzerine kurulmuş olmakla beraber milüyetleri nazarda tutmuştu. «Nezaret vekiü» unvanlarından da anlaşılacağı veçhile hükümet mevcut olmayan demokrat Rusya hükümetini temsil edecek ve sırf dahili işlerle meşgul bulunacaktı. Kabul olunan deklârasyonda bu hususta sarahat vardı.5.

Sadece «Komisariat» adını taşıyan bu geçici hükümet âzalarının imzalarını taşıyan bir beyannamede deniliyordu ki:

... Bütün sosyaüst ve demokratik parti ve teşekküllerin kendi aralarında anlaş­maları neticesinde bir hükümet kurulmuştur. Bu hükümet Umumî Rusya Kurucular Meclisi toplanmcaya kadar iktidarda kalacaktır. Şayet, Rusya hakayikinin cereyanı neticesinde bunun (kurucular meclisinin) toplanması mümkün olmazsa, bu hükümet Maveray-i Kafkasyadan ve Kafkasya cephesinden seçilen kurucular meclisi âzalarının içtimama kadar iş başında kalabilecektir.-Rusya ihtilâünce ilân edilmiş bulunan ve milletlerin kendi mukadderatlarını bizzat kendilerinin tayin etmek selâhiyetine malik bulunduklarını ihtiva eden prensibe sadık kalan Maveray-i Kafkasya Komisariatı, Maveray-i Kafkasyada milüyet meselesinin çabuk ve âdilâne bir surette halledilmesi yolunda çalışacaktır... Maveray-i Kafkasya Komisariatı beklemeden sulh akte-dilmesi yolunda en enerjik tedbirler ittihaz edecektir . . .6

Milliyet meselesi ve Maveray-i Kafkasyadaki milletlerin yayılma sahaları ile millî hudutlarını tayin ve tespit etmek ve seçimleri tamamlamak gibi ana meseleler başta olmak üzere sırf mahallî problemlerle meşgul olmak için teşekkül eden geçici hükümet, beyannamedeki son meseleden işe başlamak zorunda kalmıştı. Türkiye mütareke akdetmek istiyordu. Cepheden gelen haberlere göre cephe cepheliğini çoktan kaybetmişti; Rus askerleri harp etmek istemiyor, bir kısmı cepheyi terk ederek eve dönmek üzere yola çıkmıştı. 1917 de cephe terk edenlerin sayısı 128 bini bulmuştu. Cephede kalanlar da kendi başlarına Türklerle barışmış­lardı. Bütün bunları nazara alan Maveray-i Kafkasya geçici hükümeti Türklerin mütareke teklifini hemen ele aldı ve tahakkukuna çalıştı.7

Sulh uğrunda sarfedilen gayretler

Maveray-i Kafkasya geçici hükümetinin karariyle Türkiye cephesindeki Rus orduları başkumandanı general Prjevalskiy Türkiye 3. ordu kumandanı ferik Vehib Paşaya hitaben gönderdiği cevabî mektubunda mütareke teküfini kabul ettiğini ve bu iş için her iki tarafın mümessillerinden müteşekkil bir komisyon

-----------------------------------------

4Maveray-i Kafkasya ile Güsrcistamn harici siyasetine ait vesikalar ve materyallar (rusça), Tiflis,1919, s. 8.

5Golos Kraevogo Soveta gazetesi, Tiflis, 1917, No 126.

6Maveray-i Kafkasya ile Gürcistanın harici siyasetine ait vesikalar ve materyallar, vesika No 7.

7Aynı eser, vesika No 8 ve No 9.

7

kurulmasının münasip olacağını bildirdi.*5 (18) Aralık 1917 de Erzincanda Türk ve Rus orduları arasında mütareke imzalandı.

Mütareke imzalandıktan sonra Vehib Paşanın Rus ordu kumandanı general Odişelidze'ye gönderdiği mektuptan anlaşıldığına göre mütareke müzakereleri esnasında komisyon reisi general Vişinskiy, Kafkasya ordusunun müstakil Kaf­kasya hükümeti namına müzakereye giriştiğini söylemiştir. Vehib Paşa, baş­kumandan vekili Enver Paşaya gönderdiği raporunda bu ciheti de tebarüz ettir­diğinden, Enver Paşadan, «müstakil Kafkasya hükümetiyle ne suretle münasebet tesisi mümkün olabileceği ve her iki taraf arasında sulh tesisi için müstakil Kaf­kasya hükümetinin ne gibi tasavvurları olduğunun öğrenilmesi» hakkında bir talimat almıştır. Enver Paşa «müstakil Kafkasya hükümetinin merkezine» bir heyet göndermek tasavvurunda olduğunu ve tekliflerinin «müstakil Kafkasya hükümetine bildirilmesini» ve cevaba muntazır bulunduğunu dahi ilâve etmek­tedir.8

4 (17) Ocak 1918 tarihinde bolşevik nüfuzu haricinde bulunan İşçi, Köylü ve Asker Mümessilleri Şurasının Kafkasya Ülke Komitesi Maveray-i Kafkasya geçici hükümetinin Enver Paşanın teklifi hakkındaki izahatını dinledikten sonra, Türkiyeye verilmek üzere bir «cevap projesi» kabul etmiştir. Bu projede deni­liyor ki:

Rusya demokrasisince kabul edilecek bir sulh akdine taraftar olmakla beraber, Rusya cumhuriyetinin bir kısmını teşkil ettiğimizi gözönünde tutarak, henüz toplan­mış bulunan kurucular meclisinden icabeden müsaadeyi aldıktan sonra sulh müza­kerelerine girişebileceğimizi berayi malûmat bildiririz; sulh hakkındaki teklifinizin ilk sırada müzakere edilmesi için gündemin başına koymaları hakkında kurucular meclisine hareket üzere bulunan mebuslarımıza talimat verilmiştir. Alınacak cevap size hemen bildirilecektir.9

Ertesi günü İşçi, Köylü ve Asker Mümessillerinin Kafkasya Ülke Merkezi tarafından alınan kararı müzakere eden Maveray-i Kafkasya Komisariatı (geçici hükümeti), Türkiyeye verilecek cevabı şimdilik tehir etmeyi daha münasip gör­müştü. Ülke merkezinin karar altına aldığı cevap projesinde yaptığı şu ilâve dahi dikkate şayandır:

Bununla beraber, Ülke merkezi Maveray-i Kafkasya Komisariatına (geçici hükümetine), Halk komiserleri (bolşevik hükümeti) de dahil olmak üzere, Rusyada kurulan bütün hükümetlerle müzakereye girişmeyi teklif eder.10

Halbuki, «Halk komiserleri» toplanmış bulunan kurucular meclisini kovmuş (18. 1. 1918) ve Almanya ve müttefikleri ile Brest-Litovsk'da münferit sulh müza­kerelerine başlamış bulunuyordu. Maveray-i' Kafkasya Komisariatmm (geçici hükümetinin) Türkiyeye verilecek cevabı tehir eden kararı pek yerinde ihtiyatî bir tedbir olmuştu. Kurucular meclisinin dağıtılmasından sonra Maveray-i Kafkasya Komisariatı (geçici hükümeti) millî şuraların da iştirak ettiği geniş bir toplan­tısında sulh akdi meselesinde Maveray-i Kafkasya kadar ilgili bulunan ve sabık Rusya arazisi üzerinde kurulmuş diğer hükümetlerden yalnız Ukrayna ile «Güney-

--------------------------------------------------

8Aynı eser, vesika No 15.

9Aynı eser, vesika No 16.
10 Apti eser, vesika No 18.

8

Doğu Birliği »ne dahil hükümetleri11 davet etmeğe ve onlarla birlikte Türkiye ile sulh müzakerelerine başlamağa karar verdi. Vâki olan müracaatlardan cevap alınıncaya kadar Türkiyeden üç günlük mühlet istendi.

Maamafih müracaatlardan hiç bir cevap alınmadı. Bu böyle olmakla beraber Vehib Paşanın ikinci bir mektubu Kafkasya için yeni imkânlar yaratıyordu.

3 (16) Ocak 1918 tarihinde yazılıp Tifüste 1 (14) Şubatta alman bu mektubunda Vehib Paşa Kafkasya hükümetini Brest-Litovsk konferansına davet ediyor ve bu konferansta Kafkasya istiklâlinin tanınacağını da temin ediyordu.12

Bolşeviklerle yanyana oturmayı kabul etmeyen Maveray-i Kafkasya Komi­sariatı' (geçici hükümeti) Türkiye ile doğrudan doğruya sulh müzakerelerine başlamağa karar verdi. Bunun için Maveray-i Kafkasya milletleri tarafından demo­kratik seçim prensipleri üzerine seçilmiş ve kurucular meclisine gidemeyen millet vekillerini davet edip selâhiyetini onlara devretmeğe karar verdi. Millet vekille­rinin teşkil ettikleri Seym meclisi ve bu meclisin kurduğu selâhiyetli hükümeti tarafından Türkiye ile Trabzonda ve Batumda tarihî müzakereler başlayacak ve bu müzakere neticesinde Maveray-i Kafkasya istiklâlini ilân edecektir.

Biz bu bahse girişmeden evvel.bolşeviklerin bu aralık giriştikleri ve akim kalan bozguncu hareketleri üzerinde biraz durmak isterdik.

Kafkasyayı Sovyetleştirme teşebbüsleri

Lenin 18 Aralık 1917 de Stepan Şaumyan'ı Kafkasya fevkalâde komiserliğine tayin etti. Bu komiserin vazifesini dürüst tayin.etmek için «Halk komiserleri» heyeti reisi sıfatile bizzat Lenin ve milletler komiseri sıfatile Stalin 13 sayılı bir dekret (kararname) imzalamışlardı. Dekret'de deniliyordu ki:

Halk, komiserleri heyeti, Rus ordusunun işgali altında bulunan Türkiye Ermenis-tanmdaki Ermeni halkının tam istiklâl ilân etmek derecesine kadar tayini mukad­derat hakkını müdafaa edeceğini bütün Ermeni halkına ilân eder.

Halk komiserleri heyeti bu hakkın tahakkuku için, bütün Ermeni halkının serbest reyle millî iradesi tespit edilinceye kadar, bir takım yardımcı tedbirlere baş vurmayı lâzım buluyor ve bu tedbirlerden olmak üzere şunları karar altına alıyor:

  1. Türkiye Ermenistanını işgal eden Rus orduları derhal çıkarılıp o bölgede şahsî emniyet ve umumî intizamı temin için Ermeni halk milis kuvvetleri teşkil olunmalıdır.

2.Türkiye bayrağına ihanet ederek düşman tarafına geçen Ermenilerle başka memleketlerde yaşayan muhacir Ermenilerin maniasız olarak Türkiye Ermenistanına geri dönmeleri temin edilmelidir.

  1. «Umumî harp esnasında Türkiye hükümeti tarafından zorla memleketin iç vilâyetlerine sürülen Ermenilerin maniasız Türkiye Ermenistanına getirilmeleri temin edilmelidir. Halk komiserleri gelecekte Türkiye ile yürütülecek sulh müza­kerelerinde bu mesele üzerinde ısrar edecektir.

11Güney-Doğu Birliğine: Dağıstan ve Kuzey Kafkasya, Don, Kuban ve Astrahan hükümetleri dahildi.

12Maveray-i Kafkasya ve Gürcistanm harici siyasetine ait vesikalar ve materyallar, vesika No 34 (Vehib Paşanın mektubu). 9

  1. Demokratik esaslar dahilinde seçilecek olan Ermeni Halk komiserleri heyeti ile Ermeni komitesi Türkiye Ermenistanının geçici idaresini teşkil etmelidir.

Birinci ve ikinci maddelerdeki kararların hayata geçirilmesi için Türkiye Ermenistanı halkına her türlü yardımda bulunmak ve Türkiye Ermenistanındaki Rus ordus­unu çıkarmak maksadile mahallî komisyonlar vücude getirmek gibi vazifelerle Kafkasya işleri fevkalâde muvakkat komiseri Stepan Şaumyan vazifelendirilmektedir.

Not: Türkiye Ermenistanının coğrafî hudutları, Ermeni halkının demokratik esaslar dahilinde seçeceği mümessilleri tarafından, komşu memleketlerle müna­kaşalı bölgelerin müslüman ve diğer ahalisi ile anlaşmak suretile, Kafkasya fev­kalâde komiserinin iştirakile tespit edilecektir.

Halk komiserleri heyeti reisi:

Ulyanov-Lenin Milletler komiseri: CngaşviU-Stalin.13

Kafkasyayı esarette tutmak mukabilinde Türkiye hesabına Ermeni davasının hâmisi kesilen bolşevikler, Türkiye ile müzakere esnasında bu mesele üzerinde ısrar edeceklerini vaadettikleri halde, Brest-Litovsk konferansında bütün «Tür­kiye Ermenistanile» beraber Kars, Ardahan ve Batumun da iadesine karar ver­mişlerdi. Ermenilerin teveccühünü kazanmak suretile Kafkasyalı milletler arasına ayrılık-gayrılık sokmak gayesini güden bolşevik taktiği aslında bir provokasyon­dan ibaretti. Asıl gaye Kafkasyayı sovyetleştirmek suretile Sovyetlerden ayrıl­masına mani olmak ve bir sömürge olarak kullanmakta devam etmek idi.

22 Ocak 1918 de Tiflise gelen Şaumyan «bütün Sovyetlere» hitaben şu nutku irat etmişti:

Halk komiserleri şurası, Kafkasyada sovyet hükümeti kuruluncaya kadar beni geçici bir zaman için, Kafkasya fevkalâde komiserliğine tayin etmiştir. Kafkasyada sovyet hükümeti geciktirilmeksizin kurulmalıdır. İnkılâp işleri bugün .Rusyanm hiçbir yerinde Kafkasyada olduğu kadar tehlike altında değildir. Bizi felâketten kur­taracak yegâne yol — Sovyetlerin işçi ve köylü cumhuriyetidir. Kafkasya uçurum kenarındadır. Burada ihtilâl aleyhtarlığına nihayet verebilecek işçi-köylü cumhuri­yetini kurmak suretile onu kurtarabiliriz.14

Şaumyanın bu hitabesi çıkar çıkmaz Maveray-i Kafkasya Komisariatı (geçici hükümeti) ona 24 saatte memleketi terk etmesini emretti. Hapisten kurtulmak için firarı faydalı bulan Şaumyan kâtibi Kuznetsov ile birlikte kayboldu. Yarım milyon ordunun harp ettiği cephe gerisini teşkil eden Maveray-i Kafkasya ve onun Tifüs ve Baku gibi merkezleri cephelerden dönenlerle dolmuştu. Tifüste 120 binlik bir garnizon vardı. Bakûye Kafkasya ve İran cephelerinden dönenlerle garp cephe­sinden gelenler dolmuştu. Cepheyi terk etmelerini propaganda eden bolşevikler askerlere eve dağılmalarını asla tavsiye etmiyor, silâhlarını burjuva ve kapitalist­lere çevirmelerini telkin ediyorlardı. Cepheden dönen askerlere Kafkasyadaki ihtilâl düşmanlarının yuvalarını dağıtmalarını tavsiye ve onları tahrik ve teşvik etmekte idiler.15

----------------------------------------------------------------------

13 İffi ve Asker Şurası Haberleri gazetesi (rusça), 3. 11. 1918, No 1 (Türkçe tercümesi için bak: Mirza Bala: Azerbaycan Milli Harekeli,Berlin, 1938, s. 128—129).

14Kavkazskiy Vestnik Sovela Narodmh Komissarav, Tiflis, 13. 2. 1918.

15 Bolşeviklerin organı olan Karkazskiy Raboci gazetesine bakılsın, Tiflis. 1917, No 21.

10

Gayeleri başlıca olarak cephelerden dönen maneviyatı bozuk askerlere istina­den Kafkasyada sovyet rejimi tesis etmek idi'. Fakat Şaumyan buna Tifüste muvaf­fak olamamıştı. Bilâhare (mart nihayetinde) aynı kuvvetlere istinaden Bakûde kanlı bir katÜâmdan sonra kurmağa muvaffak olacağı sovyet rejimi de dört aydan fazla yaşayamayacak ve Azerbaycan milü kuvvetleri karşısında sukut edecektir.

Maveray-i Kafkasy Seymi

Rusyada artık ne eski Duma (parlamento), ne onun kurduğu muvakkat hükü­met ve ne de milletin serbest bir surette seçmiş olduğu kurucular meclisi yardı. Dumadaki Kafkasyalı millet vekillerinden müteşekkil «Özel komite» muvakkat hükümeti temsil ediyordu. Onun sukutu üzerine kurulan geçici hükümet (Komi-sariat) kurucular mecüsinin teşkil edeceği hükümet namına hareket ediyordu. Bu müessesenin ortadan kalkması üzerine Kafkasyaya yeni bir çıkar yol bulmak icap ediyordu. Bu maksatla geçici Maveray-i Kafkasya hükümeti 23 Ocak 1918 de Maveray-i Kafkasyadan seçilmiş millet vekillerini toplantıya davet etti. 26 mil­let vekilinin katıldığı bu toplantıda Maveray-i Kafkasyadan seçilmiş millet vekil­lerinden mürekkep teşriî selâhiyete maük bir millet mecüsi (Seym) davet etmeğe karar verilmiştir. Bu maksatla seçmen haddinin her siyasî parti için üç defa azaltıl­ması, yâni her 60 binin bir millet vekiü seçmesi yerine her 20 binin bir millet vekili seçmesi münasip görülmüştür. Bu suretle tahminen 100 kişilik bir millet meclisi toplanacaktı. Meclisin toplanma tarihi 23 şubat olarak tayin edilmiştir.16 Seymin bu ilk içtimamda geçici hükümet istifasını vermiştir. Seym, yeni hükü­met kuruluncaya kadar iş başında kalmasını rica etmiş ve ikinci toplantı 1 mart tarihine tayin edilmiştir. Bu toplantıda bütün partiler deklârasyonlarını ilân et­mişlerdi. Bunlar arasında Azerbaycanm ve bütün Kaf kasyanm istikbaü ve istiklâü bakımından en karakteristik olanı Millî Azerbaycan «Müsavat »Halk Partisiyle tarafsız demokrat grupun müşterek beyannamesi olduğundan bu.tarihî vesikayı ayniyle aşağıya alıyoruz: S"J

.. . Çok muztarip bir memleketin üzerinden, asırlardanberi devam eden istip-dadı deviren 1917 nci yılın büyük Rusya inkılâbı, inkılâpçı proletaryanın ve köy­lünün hürriyetleri ile birlikte demokratik bir cumhuriyet kurmak ve esir milletlerin millî-territorial ve millî-kültürel esası üzerine kurulu tayini mukadderat haklarını tanımak suretile kemale erecekti. Velikorus olmayan bütün milletlerin ve bütün emekçi halk kitlesinin istedikleri bu idi. Fakat Rusya hakikati, inkılâbın bu nimet­lerini elde edilmesi zor bir sey haline getirdi ve her türlü tezatlar ve beklenilmez hâdiseler memleketi, anarşi ve vatandaş harbi ateşiyle istilâ olundu. İnkılâbı idare edenlerin beceriksiz taktikleri ve günün meselelerini anlayamamaları, memleketi felâkete sürükledi.

Ayrı ayrı milletlerin Rusya inkılâbının başında duranlara olan ümitleri boşa çıktı. Merkeziyet prensibinin iflâs ettiği ve'gayrı hayati olduğu anlaşıldı. Haliha­zırda, Rusya cumhuriyetinin vaziyetinde vücude gelen keskin ve derin değişiklik­lerin bir neticesi olmak üzere, memleket fırtınalı anarşi denizi ortasında ümitsiz bir halde çalkalanırken ve ayrı ayrı milletler «Ne yapmalı?» gibi dehşet veren sorular karşısında bulundukları bir zamanda, bayrağımızda çizilmiş olan içtimaî-siyasî prensipleri tahakkuk ettirmeğe çalışan bizler ilân ediyoruz ki:
---------------------------------------

16 Maveray-i Kafkasya ve Giirtistanın harici siyasetine ait vesikalar, s. 200.

11

Biz, halihazırda, Maveray-i Kafkasya Seymini, bu kritik zamanda, ülkemizin mukadderatını idare etmeğe ve en hasta siyasî ve umumî içtimaî meselelerimizi halletmeğe selâhiyettar bir müessese telâkki etmeyi mümkün addediyoruz. Biz bu­günkü Seyme, beslediğimiz bütün arzularımızı ve ülkemizin bütün ana dâvalarını halledecek bir kurucular meclisine bakar gibi bakıyoruz. Bizce halledilmesi lâzım gelen meseleler, harbi ve onun korkunç neticelerini bitirmekten, toprak, milliyet, işçi ve sair meseleleri halletmekten ibarettir. Bizim kanaatımıza göre Seym her şey­den evvel sulh meselesiyle meşgul olmalıdır. Çünkü sulh ve toprak meselesini de ve diğer içtimaî ve millî meselelerin de hallinde «Conditio sine qua non» dur. Umumî sulhun ateşin taraftarı olan bizler, en yakın bir sulh akdini, milletlerin tayini muka­dderat hakkına dayanan ilhaksız ve tazminatsız demokratik bir sulh akdini talep edeceğiz. Sulh müzakeratına devam etmekle beraber, bizce Seym aynı zamanda toprak meselesinin halli ile dahi meşgul olmalıdır ve toprak, üzerinde çalışan halkın bedelsiz olarak mülkiyetine verilmelidir (sürekli alkışlar). Toprak mülkiyetinin azamî hududu tayin olunmalıdır.

Milliyet meselesine gelince, kimsenin hakkına tecavüz etmeden ve tarihî kom­şularımızla tam bir dostluk ve iyi komşuluk yaparak, millî dileklerimizin gerçekleş­mesine çalışacağız ve bu yolda hiçbir fedakârlığı esirgemeyeceğiz.17

«Müsavat» ve tarafsız demokrat grup namına Dr. Hasan Bey Ağaoğlu tara­fından okunan ve alkışlarla karşılanan bu deklârasyon bilhassa Azerbaycanda hâkim fikir ve zihniyeti tamamile ifade etmekte idi.

 

Kafkasya istiklâlinin ilân edilmesi

Maveray-i Kafkasya Seymi ve hükümeti teşekkül edip faaliyete geçtiği sıra­larda Sovyet Rusya Almanya ve müttefikleriyle Brest-Litovskda münferit sulh akdetmiş ve Kars, Ardahan ve Batumdan ibaret üç sancağı Türkiyeje iade etmiş bulunuyordu. Bu durum karşısında daha evvel, 1914 hudutları d'aKilinde sulh akdetmeğe karar vermiş bulunan Seym ve hükümeti bir çıkmaza giriyordu. Türkiye ise Brest-Litovsk muahedesine dayanarak Rus ordusunun terk ettiği yerleri işgal ediyor ve üç sancağın da tahliyesini istiyordu. Bundan başka Türkiye « sulhun Kafkasya namına kimler tarafından imza edileceğini» soruyordu ve sulh müzakeratı ile mükellef Maveray-i Kafkasya heyetine şöyle bir sual tevcih edil­mişti :

Osmanlı heyeti, Maveray-i Kafkasya heyetinden, Maveray-i Kafkasya Cum­huriyetinin mahiyeti, şekli, siyasî ve idarî teşkilâtı hakkında sarih malûmat veril­mesini rica eder ve bir devletin teşekkülü için devletler hukukunun talep ettiği şartlara riayet edilip edilmediğini bilmek ister.

Maveray-i Kafkasya heyeti 16 (3) mart tarihli cevabında bolşeviklerin huru­cundan sonra Maveray-i Kafkasyanm fiilen müstakil bir devlet halinde idare edildiğini kaydediyordu. Bu cevap Türkiye murahhas heyetini tatmin edememişti. Türkiye murahhas heyeti verdiği cevapta müstakil bir devlet olmak için başka devletler tarafından dahi tanınmak icap ettiğini ileri sürüyor ve Maveray-i Kaf­kasyanm Rusyanm bir cüz'i olduğuna dair Tiflisin 23 Ocak 1918 tarihli mek-

17 Maveray-i Kafkasya Seyminin mazbataları (rusça), Tiflis, 1918 (Türkçe için bak: Mirza Bala, aynı eser,

12

tubuna işaret ederek diyordu ki: «Böylelikle Maveray-i Kafkasya hükümeti, devletler hukuku gereğince teşekkül ettikten sonra, eğer arzu etseydi, Ukrayna misali ile tespit olduğu gibi, müzakerata iştirak edebilirdi».18

Mesele aşikârdı. Milletlerarası kıymeti haiz bir muahede akdi için Maveray-i Kafkasyanm müstakil bir devlet olması isteniyordu. Bunun için devletler hukuku kaide ve şartlarına riayetle ilânı istiklâl etmek lâzımdı. Maveray-i Kafkasya murah­has heyetinin 20 (7) mart tarihli deklârasyonuna verilen aynı tarihli cevapta Türkiye heyeti meseleyi daha açık vazetmiş ve demişti ki:

Osmanlı murahhas heyeti, başlamış olan sulh müzakerelerinin her iki taraf için müspet ve kat'î neticeler ;vermesi için, Maveray-i Kafkasyanm kendi istiklâlini ve idare şeklini ilân etmesini arzu etmektedir.19

Maveray-i Kafkasyanm Brest-Litovsk muahedesini müzakerata esas olarak kabul edeceğini bildirdikten sonra dahi Türkiye istiklâl ilânı meselesinde ısrar etmiştir.20 Nihayet bu üç sancak meselesi silâhla halledildikten sonra Maveray-i Kafkasya Seyminin 22 (9) Nisan 1918 tarihli içtimamda «Müsavat» partisi lideri ve Seymin Azerbaycan fraksiyonu reisi Resulzade Mehmed Emin Beyin uzun müdafaa nutkundan sonra, sol ihtilâlci sosyalistlerle Rus kadetlerinin muhalefeti, Ermeni ve Gürcü partilerinin muvafakat ve yardımlariyle, Kafkasyanm Rusyadan ayrı müstakil bir Konfederasyon olduğuna dair karar verilmiştir.

Seymin 26 (13) nisan tarihli içtimamda Gegeçkori hükümeti çekilerek Çhenkeli riyasetinde müstakil Kafkasyanın ilk hükümeti teşekkül etmiştir. Yeni hükü­metin programı müzakere edildiği zamanResulzade Mehmed Emin Bey «bu istiklâlin Kuzey Kafkasyayı dahi içine aldığını» tasavvur ettiklerini ve hükümetin Kuzey Kafkasyayı Güney Kafkasya ile birleştirmek için tedbirler ittihaz edeceğine ümitvar olduğunu, «Müsavat», «İttihat »ve diğer Azerbaycan siyasî partileri namına beyan etmiştir.21

Seym Maveray-i Kafkasyanm istiklâlini ilân ettikten sonra, Türkiye ile Ba-tumda yeni müzakereler başlamıştıBuraya Kuzey Kafkasya heyeti, de gelmişti. Batumda Kuzey Kafkasyanın da iştirakile bir Kafkas Konfederasyonu kurul­masına karar verilmişti. Fakat Kuzey Kafkasya 11 Mayıs 1918 de kendi istiklâlini ilân ettikten 15 gün sonra Maveray-i Kafkasya Konfederasyonu inhilâl etmiş, onun yerine müstakil milîî cumhuriyetler kurulmuştur.

Maveray-i Kafkasya Seymi, Kafkasyayı müstakil ve konfederatif bir devlet ilân ederken, Bakûde kanlı katliâm yapmış bulunan. bolşeviklerin küstahça bir çıkışlarına da sahne olmuştu. Bolşevikler Kafkasyanm demokratik bir cumhuriyet değil, bir sovyet cumhuriyeti ilân edilmesini teklif etmişlerdi. Seym bu teklifi müzakere bile etmek istememişti. Bu münasebetle Gürcü ihtilâlci sosyalistlerinden Lordkipanidze söylediği nutukta ezcümle demişti ki:

----------------------------------------------------

18Mavereay-i Kafkasya ve Gürcistanın harici siyasetine ait vesikalar, vesika No 56, 57, 58.

19Aynı eser, vesika No 65—66.

20Aynı eser, vesika No 73—77.

21Aynı eser, vesika No 69 ve 108.

13

Eğer Gürcülerin Sosyal-Demokrat partisine, Ermenilerin «Daşnak» partisine ve müslümanlarında «Müsavat» partisine rey vermeyecekleri hususunda bizi ikna etselerdi bu teklifi yine müzakere edebilirdik. Fakat bunu kimse iddia ve ispat edemez. Fena mıdır, iyi midir, o başka bir mesele. Fakat ihmal edemeyeceğimiz bir hakikat vardır. O da şudur ki: Maveray-i Kafkasyanın müslüman ahalisi sem­patisini «Müsavat» partisine veriyor . . .22

Kanlı bir katliâmdan sonra Bakûde kurulan Sovyet hükümeti

Tifüste muvaffak olamayan Stepan Şaumyan Bakûye gelmiş ve talihini hayatı pahasına burada denemek istemişti. Burada, İşçi Sovyetleri de dahil olmak üzere, belediye meclislerinden kaza ve nahiye müdürlüklerine kadar bütün mülkî ve idarî makamlar, «Müsavat» partisinin arkasında, yürüyen Türk halkının eline geçmişti. Buna mukabil bolşeviklerin tahrikine müsait bir muhit de vardı. İran, Alman ve Kafkasya cephelerinden dönen ve yolların bozukluğundan dolayı Bakûde bulunan hatırı sayılır miktarda "silâhlı kuvvetler ve limandaki askerî filoya mensup Rus denizcileri ile şehirdeki Rus garnizonu ve yerli olmayan işçiler, bolşcvikler için bu müsait muhiti' teşkil etmekte idiler. Azeriler çarlık devrinde askerî mükellefiyetten azade tutuldukları için silâhlı kuvvete malik değillerdi. Bu sebeple demokratik sulh yoluyle elde ettikleri zaferi teyit edecek silâhlı kuv­vetten mahrum bulunuyorlardı. Bu durumdan faydalanan bolşevikler işçi mümes­silleri sovyetiyle belediye meclislerinin yeniden seçilmesini talep ettiler ve bu müesseseleri dağıtarak kendi istediklerinden ibaret müesseseler kurdular. Kaf­kasyalı milletlere mensup kanunî mümessillerin toplanmış oldukları Tifüste Kaf­kasyanın istiklâlini ilâna hazırlandıkları günlerde harekete geçerek, Baku Türk­lerini kılıçtan geçirmek suretile duruma hâkim olmak istediler. Bunun için bir bahane uydurulmuş bulunuyordu: küçük bir gönüllü grubundan ibaret silâhlı Azerilerin mevcudiyeti «sulhu tehükeye.düşürecek» nispette «tehükeÜ» görül­müştü. Silâhlı çeteler, silâh ve erzak aramak bahanesiyle ev ev dolaşarak erkekleri öldürüyor, kızlar, kadınlar esir götürülüyor, hamile kadınların karnı süngüleniyor, camiler, mektepler, matbaa, kütüphane, hastahane, tiyatro, ticarethane, tarihî bina ve abidelerle hususî evler ve mahalleler ateşe veriliyordu. Hâdisede sııiıf mücadelesi ve yahut proletarya inkılâbı adı verilecek hiçbir nokta yoktu. Mücadele millî idi. Bilhassa Ermeni-Türk münafereti körüklenerek müsellâh Ermeni müfrezelerinin faaliyetine germi verilmişti. Öldürülenler arasında Azerî sosyalist­leri, hattâ maruf Azerî komünistleri de vardı. Hareketin böyle bir şekilde tecellisi Azerilerden ibaret «Himmet» Komünist grupunu bile Şaumyanm kurduğu rejime karşı mücadeleye sevketmişti.23

30 ve 31 Mart ve 1 Nisan 1918 de üç gün, üç gece süren ve sınıf, zümre, parti, siyasî akide, yaş ve cins farkı gözetmeksizin, sırf Azerî Türkü olduğunu hedef tutan bu katliâmın cereyan tarzı hakkında bir fikir veren ve yabancı konsoloslar tarafından tespit edilmiş fotoğraflar, raporlar, hatıra, vesika ve materyallar vaktile

---------------------------------

22Aynı eser, s. 215.

23Azerbaycan Soryct Sosyalist Cumhuriyeti, Büyük Sovyet Ansiklopedisi, Moskova, 1926, cilt I.

14

bir araya toplanmış ve kısmen de neşrolunmuştur.24 Hâdiselere şahit olan Kulka nam bir yabancı hatıralarında diyor ki:

Münhasıran müslüman ahali tarafından iskân olunan mahallere girip ahaliyi
öldürüyor, şimşirle parçalıyor, süngülerle delik deşik ediyor, evlere ateş veriyor,
çocukları bu ateşlere atarak diri diri yakıyor, üç-dört günlük süt emer çocukları ise
süngülerine takıyorlardı...                        .

, . . Hâdisatı müteakip toprağa gömülmüş 87 islâm naşı bulundu. Bunların kulakları, burunları koparılmış, karınları yırtılmış, azaları kesilmişti.

Öldüremedikleri kadınların saçlarını yekdiğerine bağlayarak üryan bir halde sokaklarla sevk ve kendilerini tüfek dipçikleri ile darp ediyorlardı. . . Kimseye rahmedilmiyordu. Çocuklara rahmedilmediği gibi, ihtiyarlara da aman yoktu. Meselâ, Alizade Hacı Emirin evinde.80 yaşlık annesi, 70 ve 60 yaşhk kadınları öldü­rülmüş ve 25 yaşındaki taze gelini diri diri dıvara çivilenmişti.. .25

18 bin Türkün şehadetiyle neticelenen bu umumî katliâm, tahribat ve yağ­madan sonra 25 nisanda teşkil olunan 11 kişilik Baku Sovyet hükümetinde 5 Ermeni, 3 Rus, 1 Gürcü ve yalnız birisi bolşevik olmak üzere 2 Azeri vardı.26 Baku Sovyet hükümetinin teşekkülü Maveray-i Kafkasya Seyminin istiklâl ilânı kararından üç gün sonra mikubuluyordu. Fakat hâdise Seymde müzakerelerin başladığı zamana rastlar. Baku sovyetİnin orduları mümkün olduğu kadar süratle Tifüse ulaşmğa çalışıyordu. Fakat bunun için bütün Azerbaycanı katetmek lâzım gelecekti. Bakûden sonra eski Şirvanm paytahti olan tarihî Şemaht, Küba, Salyan, Lenkeran, Kürdemir ve Doğu Azerbaycanın bütün diğer şehir ve kasabaları aynı tahribat, yağma ve katliâma maruz kalmıştı. Halkın katliâmdan kurtulan kısmı evini, barkını, yuvasını yurdunu terkederek kaçmıştı. Her yer harabezara dön­müştü. 1918 yılının 25 temmuzuna kadar bolşeviklerin, ondan sonra 15 eylüle kadar da Sentro-Kaspi denen haydutlar çetesinin keyfî idaresine tâbi bulunan bu bölgede, yâni Hazer, Kür ve Aras havzasında millî hayat tamamile durmuş ve sönmüştü. Baku petrolü, Baku sanayî ve ticaret müesseseleri, Baku ümanmdaki ticaret filosu, Baku kültür ve medeniyet ocakları, Hazer, Kür ve Araş boylarındaki münbit araziler başta olmak üzere, bütün servetlerini ve hayat kaynaklarını kay­beden Azerbaycanlılar, aynı zamanda millî mevcudiyetlerini de kaybetmek tehli­kesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı.27

Kafkasya Konfederasyonunun dağılmasından sonra kendi başlarına kalan Azerbaycanlılar 4 Haziran 1918 tarihinde Türkiye ile bir muahede akdetmiş ve bu muahedenin 4 üncü maddesine tevfikan aldıkları askerî yardım sayesinde

------------------------------------------------------

24Mart Hâdiseleri, Baku, 1919; Resulzade Mehmed Emin: Azerbaycan Cumhuriyeti, İstiklâl (hususî
nüsha), Baku, 1919; Yeni Kafkasya (İstanbul, 1923-1928); Azeri Türk (İstanbul 1928); Odlıı Yurt (İstanbul,
1929-1931) ,• Kurtuluş (Berlin, 1934-1939); (hepsinin mart nüshaları); Mirza Bala: Millî Azerbaycan Hareketi,
Berlin, 1938, s. 129—132.

25Azerî Türk, İstanbul, 1928/No 5, s. 6.           '

26Dokıımentı po istoriigrajianskoy voynı v SSSR (Sovyetler Birliğinde vatandaş harbine ait vesikalar),
Moskova, 1940,1, s. 283.

27Resulzade Mehmed Emin: Azerbaycan Cumhuriyeti, İstiklâl (hususî nüsha), Baku, 1919, s. 18—19;
Rehim Köseli: Seymden parhmana, İstiklâl (hususî nüsha), s. 65—70; Vesikalar ir materyallar, vesika No 1 59.

15

Gence kapılarına kadar ilerleyen düşmanı geriye püskürtmüş ve nisan iptida­larından 15 eylüle kadar devam eden kanlı savaşı zaferle neticelendirmeğe muvaf­fak olmuşlardı.28 Azerbaycanlıların bu zaferi bütün Kafkasyayı sovyet vahşetine maruz kalmaktan kurtarmıştı.   .

Azerbaycan hesabına bolşevik-Alman anlaşması

Sovyet hükümeti Azerbaycanı ve dolayısiyle bütün Kafkasyayı elden kaçırma­mak için Almanyanm yardımına müracaat etmişti. Leninin 7 Temmuz 1918 de Staline çektiği ve muhteviyatının Bakûde Şaumyana bildirilmesini istediği tel­graftan bolşeviklerle Almanya arasında Azerbaycan hesabına bir pazarlık baş­ladığı anlaşılıyordu.29 Sonraları, Brest-Litovsk muahedesine zeyil olarak, Ber­imde 27 Ağustos 1918 de imzalanan Sovyet-Almanya anlaşmasına göre: «O zamanki Almanya üçüncü bir devlet ordusunun Kafkasyada muayyen hattı geç­memesine dair kendi üzerine bir takım taahhütler almıştı. İsmi zikrolunmayan, lakin gözönüne alman bu üçüncü devlet Türkiye idi. . . »

«... Bu hâdise o zamanki komünist diplomasisinin hakikaten de güzel bir muvaffakiyeti addolunmaya lâyıktır. Böyle bir muvaffakiyet de Almanyanın siyasetindeki bir takım tezatlardan doğmakta idi. Hem de nasıl ve ne kadar gülünç bir tezat: Lenin mevzubahis muahede ile kendisinin malik olmadığı Abşeron (Baku) bölgelerindeki petrol istihsalini yükselteceğini ve çıkarılan bütün petrolden dörtte birini Almanyaya terk edeceğini deruhte etmekte idi. . . »30

Bu anlaşmaya göre Almanya Baku vilâyetinin ta Kür nehrine kadar olan kısmını Ruslara terkine riza göstermişti. Ağaoğlu Ahmet Beyin o zaman İstanbul gazetelerindeki bir ifadesine göre, «Almanya bizi bir teneke gaza satmış» bulunu­yordu. Resulzade Mehmet Emin Bey ise bu hâdise münasebetile verdiği bir beyanatında Bakûsuz Azerbaycanı başsız bir bedene benzetmişti.

O zaman Orta Avrupa devletlerinin (Almanya ve müttefiklerinin) iştirakile Kafkasya meseleleri için toplanacak konferansa iştirak etmek üzere Kafkasya cumhuriyetleri İstanbula birer murahhas heyet göndermişlerdi. Azerbaycan Cum­huriyetini de Millî Şura reisi Resulzade Mehmet Emin Beyin riyasetinde bir heyet temsil ediyordu. 12 Eylül 1918 de, Resulzade Mehmet Emin Bey Almanya, mütte­fiklerine ve tarafsız devletlere birer nota ile müracaat ederek bu hâdiseyi protesto etmiş ve Bakûnun Azerbaycana ait ve Azerbaycanın bir parçası olduğunun tarihî, coğrafî, istatistik ve saire delillerle ispai ettikten sonra notada denmişti ki:

Ülûm-u fünun, âsar-i medeniye noktai nazarından Baku Azerbaycana merbuttur. Teşkilât-ı siyasiye, iktisadiye ve içtimaiye, müessesat-ı ruhaniye, talimiye, hayriye, merakiz-i fenniye ve sair menabii temdiniyenin kâffesi, ahalimizin münevver taba­kasına-bir içtima merkezi teşkil eden Bakûde bulunmaktadır.

İşte, bütün bu esbabı meşruaya binaen, memleketin istiklâlini fethetmek fikrin­den hiçbir zaman sarfınazar etmeyen Azerbaycan ahalisi, Bakûyu istirdat etmek arzusundan dahi hiçbir suretle nükûl edemeyecektir.

---------------------------------------------------

28Kaymakam Rüştü: Büyük Harpte Baku Yollarında 5 inci Kafkasya piyade fırkası, İstanbul, 1934 (93
sayılı Askerî Mecmua'nın 34 sayılı tarih kısmı); istiklâl (hususî nüsha), Baku, 1919.

29Kommımist gazetesi (Türkçe), Baku, 22. 1. 1936.

30Prof. Dr. G. lâschke: Almanya ve Azerbaycan, Kurtuluş dergisi, Berlin, 1935, sayı 7—8.

16

Bu mesele Azerbaycan için yalnızca tevsii arazi meselesi teşkil etmeyip, bir hayat ve memat kaziyesi şeklini iktisap eylemiştir .. .31

Sovyet Rusya ile Almanya arasında Brest-Litovsk muahedesine zeyil anlaş­ması imzalandığı zaman Bakûde İngilizler bulunuyorlardı. Daha Temmuz 25 de Bakûdeki Şaumyan hükümeti devrilmiş, onun, yerini es-er, menşevik ve daşna-klarlardan ibaret Sentro-Kaspi adındaki bir çete kuvveti almıştı. Bu kuvvet veya çete İranda bulunan İngilizleri yardıma çağırmış, onlar da 4 ağustosta Bakûye 1500 kişilik bir askerî kuvvet çıkarmışlardı. Bu suretle Almanya Bakûyu İngilizler için müdafaa etmiş olacaktı. Fakat Bakûyu İngiliz yardımı da. muhafaza edemedi. Sovyet Rusya-Almanya anlaşmasının teati tarihi olan 6 eylülden 9 gün sonra, 15 Eylül 1918 de, Azerbaycan ve Türkiye müttefik kuvvetleri Bakûyu işgal etmiş, aynı tarihte Azerbaycan hükümeti de Genceden Bakûye nakledilmiştir.

Bakûnuns halâsından sonra Osmanlı kuvvetleri Dağıstana geçmiş ve Terekj
nehrine kadar Şimalî "Kafkasyayı da kızıl kuvvetlerden temizlemişti.

Bu yeni durum yeni münasebetler doğuruyordu. Bunun ifadesini Türkiye ile
Almanya arasında 23 eylülde imzalanan bir protokolda buluyoruz. Bu protokola
göre Osmanlı kuvvetleri Azerbaycanı tahliye edecek, fakat buna mukabil Almanya dahi Azerbaycanın Rusya tarafından müstakil bir devlet olarak tanınmasını temin edecektir.32 .

Fakat yeni durumdan doğan yeni vecibeler tatbikat sahasına geçmeden Almanya ve müttefikleri mağlûp olmuş, 29 eylülde Bulgaristan, 23 ekimde Avus-turya-Macaristan, ,30 ekimde Osmanlı devleti ve 11 kasımda Almanya galip devletlerle birer mütareke akdederek mağlûbiyetlerini kabul etmişlerdi.

Osmanlı hükümetiyle aktolunan Mondoros mütarekesi gereğince Azerbay­canm yardımına gelen ve bütün Kafkasyayı bolşevik istilâsından kurtaran Türk orduları Kafkasyayı tahliye, onların yerini ise IVkasımda İngilizler işgal ediyor. Onlarla beraber iki ay evvel Bakûyu terk eden Rus kuvvetleri de dönüyorlardı. Yeni işgal kuvvetleri Azerbaycan hükümeti namına da bir kuvvet ve makam / tanımıyordu.- İngiliz kuvvetleri kumandam general Tomson'un kendilerini ' İranın Enzeli limanında karşılayan Azerbaycan heyetine söyledikleri şu idi:

Bizim bildiğimiz, Azerbaycan halkının arayı umumiyesinden doğma bir cum­huriyet yoktur; yalnız Türk kumandanlığının entrikasile teşekkül etmiş bir hükümet vardır. Madam ki siz bunun aksini iddia ediyorsunuz, o halde gelir, mahallinde tetkik eder, ona göre karar veririz. ,

Fakat bu «tetkik» yapılmadan, kasım' ayının 17 sinde Baku üzerinde uçan\ tayyareler beyannameler saçıyor, bu beyannamelerde «Rus vatandaşları», Baku'nun tekrar «ana vatana» iadesiyle tebrik olunuyordu. İki gün sonra kumandanlığın neşrettiği bir beyanname de birinciden geri kalmıyordu. General Tomson bu beyannamede «... Rusyadan koparılmış Kafkasyanın 'düşmandan tahliyesi için Ufada teşekkül eden Rus hükûmetile bilitilâf buraya geldiğini» anlatıyordu.

----------------------------------------------------------------

31Yeni Kafkasya, İstanbul, 1927, yıl IV, sayı 24.

32Ziemke, Die nem Türkei, s. 475 (Prof. Dr. Jâschke'nin 27 nisandan 28 mayısa kadar makalesinden, Kurtuluş, Mayıs, 1936, No 19).

17

Buunla Azerbaycanın ve onunla birlikte bütün Kafkasyanın istiklâl yolunda/
katettiği merhalenin birinci devri bitmiş, ikinci, fakat daha çetin bir devri başla-mıştı.

Bu ikinci devrin başlangıcı, bilhassa Azerbaycanla Kuzey Kafkasya için çok korkunçtur.

Bir taraftan müttefik kumandanlığının nüfuzile kaim müsellâh bir kuvvet ki,   / Azerbaycan diye bir mevcudiyet tanımıyor; diğer taraftan da halkın arzu ve idare­sinden kuvvet alan bir hükümet ki, muntazam bir askerî kuvvete istinat etmiyor. Müttefik kumandanlığı ile hemahenk bulunan Rus siyasî firkaları olmaz derecede şımarmış, son derece cesaret almışlardı. Azerbaycanlılara: «İlân ettiğiniz istiklâlden istinkâf ediniz de sizin için şefaat edelim» diyorlar, ve muvakkaten teşkil olunacak mahallî hükümette Azerbaycanlılara bilnisbe daha mühim bir mevki temin ede­cekleri lûtfunu da ayrıca ilâve ediyorlardı. Ermeni teşkilâtının husumet ve inadı ise daha bariz idi. Bu kadar müşkülâtı siyasiye muvacehesinde Azerbaycan ricali için muvazeneyi kaybetmeyip de istiklâl esası üzerinde sabit kalmak ve bu yolda metanet göstermek hakikaten de müşkül idi. Bu müşkülât muvacehesinde istikametlerini 180 derece değiştirenler vardı.   Milliyetperverliklerine şüphe edilmeyen bazı zevatı muhterem bile «istiklâlden istinkâf» teklifini tetkik etmek zaafına düştüler. Bereket versin ki hükümet başında duran Fethali Han, Millî Şura ekseriyetini teşkil eden «Müsavat» fırkası rüesası ile sol cenah grupları böyle bir panikten mahfuz kaldılar. «Ruslar ve Ermeniler millî meclisin esas nizamnamesine göre hükümete iştirak edebilirler; bundan fazla şeraiti asla kabul edemeyiz», dediler ve muvaffak oldular.33

Kasım ayının 16 sında Bakûde Millî Şura içtima akdederek bir kanun tasarısı kabul etmişti. Bu kanuna göre, memleketin bazı aksamile Millî Şurada bulun­mayan millî akalliyetlere mümessil göndermek hakkı veriliyor ve bu suretle 120 milletvekilinden ibaret bir parlamento davet olunuyordu. 7 Asalık 1918 de toplanan bu parlamento, yeni hükümetin teşkilini istifa eden Fethali Hana tevcih eylemiştir. Bu, Fethali Hanın kurduğu üçüncü hükümetti. Hükümet teşkil olunup parlamentoda tam itimat kazandıktan sonra işgal kuvvetleri kumandanı general Tomson 18 Aralık 1918 tarihli bir beyanname neşretti. Bu beyannamede: «Fethali Hanın tahtı idaresinde koalisyon Azerbaycan hükümeti teşekkül ettiğinden, müttefik kumandanlığının Azerbaycan dahilinde yegâne meşru bir hükümet olmak üzere, bu teşekkülü tanıyacağı ve ona müzaheret-i tammede bulunacağı» umuma ilân olunuyordu. Aynı zamanda. parlamento, reis Ali Merdan Beyin riyasetinde diğer Kafkasya cumhuriyetleriyle beraber, Paris sulh konferansına bir heyeti murahhasa izam etmişti.

Gencede teşekkül eden millî ordu kıtaatı Nisan 1919 da Bakûye varit olmuş, bu hâdiseden 4—5 ay sonra İngiliz işgal orduları Bakûyu ve Azerbaycanı tahliye etmiştir.

1920 nin başında, 12 Ocak 1920 de Pariste içtima eden müttefik devletler yüksek şurası Kafkasya cumhuriyetlerinin istiklâlini bilfiil tanımıştır. Ve Kafkasya cum­huriyetleri müstakil milletler ailesine dahil olmuştur.

----------------------------------------------------

33 Resulzade Mehmed Emin: Azerbaycan Cumhuriyeti, keyfiyeti teşekkülü ve şimdiki vaziyeti, İstanbul,

Mirza BalA

18

Avrupa’nın geri kalan kısmı yani Hıristiyan kısmı İngilizlerin aptal ve deli olduğunu ciddi şekilde ileri sürmektedir; çocuklarına bulaşan çiçek hastalığını daha tehlikeli ve kötü boyutlara varmadan engelleme konusundaki yaklaşımları konusunda aptallar, ve çocuklarını bu öldürücü hastalığa maruz bırakmayı istedikleri için deliler… Diğer yandan İngilizler de Avrupa’nın geri kalanını anormal ve korkak buluyorlar; çocuklarını öldürücü çiçek hastalığına maruz bıraktıkları için anormaller, böylesine soylu ve yararlı bir amacı olan konuda çocuklarına çok az miktarda acı vermekten korktukları için korkaklar. Hangi tarafın haklı olduğunu belirlemek için Fransa’da büyük dehşete sebep olan bu ünlü uygulamanın tarihçesini nakledeceğim.

Çerkesya’nın kadınları hatırlanamayacak kadar uzun zamandan beri, 6 aylıkken bile çocuklarının koluna bir yarık açıp başka bir çocuğun vücudundan alınan irinli keseciği bu yarığa dikkatlice yerleştirerek çiçek hastalığını bulaştırmayı adet edinmişlerdi. Bu kesecik hamur mayasının yaptığı etkiye benzer şekilde, hastada aynı etkiyi yaratıyordu ve kanın tümüne geçerek etkileri aşılamış oluyordu. Dolayısıyla enfekte olan çocuktaki kesecikler hastalığı diğer çocuklara taşımak için kullanılıyordu. Dolayısıyla bu hastalık Çerkesya’nın farklı bölgelerinde düzenli olarak dolaşıyordu. Eğer şanssızlıkla ülkede çiçek hastalığı enfeksiyonu olmazsa sağlıksız ve kıtlık dolu bir dönem gibi tedirginlik baş gösteriyordu.

Çerkesler sonunda bu hastalığa bir kez yakalananların bir kez daha yakalanmadıklarını keşfettiler. Ayrıca hastalığın ılımlı (hafif) dönemlerinde döküntünün sadece ince bir tabaka halinde hassas cildin içine işlediğini ve yüzde bir iz bırakmadığını farkettiler. Tüm bu gözlemlerden şu sonuca vardılar: 6 aylık ya da 1 yaşındaki çocuğa bu ılımlı (hafif) çiçek hastalığı verilirse çocuğun kesinlikle yaşama şansı olacaktı, hiç bir iz kalmadan iyileşebilecekti, hayatının kalanı boyunca da bu hastalığa karşı bağışıklığı olacaktı. Böylece çocuklarına diğer bir hastadan aldıkları irinli keseciği yerleştirmeye başladılar. Bu metod bulunabilecek en uygun yoldu. Deneyin başarısız olma şansı çok düşüktü. Hassas olan Türkler bile kısa zaman sonra bu metodu uygulamaya başladılar. Konstantinopol’de emzikte olan çocuklarını aşılamayan paşa hemen hemen hiç kalmamıştı.

Bazıları Çerkeslerin bu yöntemi daha önceden Araplardan öğrendiğini iddia etmektedir. Bunu bilgili tarihçilerin açıklamasına bırakalım. Benim söyleyeceğim şudur. I. George döneminde İngiltere’de güçlü ve katı kişiliğiyle tanınan Lady Mary Wortley Montague, kocasıyla beraber Konstantinopol’deyken orada doğurduğu çocuğuna çiçek hastalığı aşılamaya karar verdi. Papaz bu uygulamanın Hıristiyan prensiplerine aykırı olduğunu, bunu ancak bir kafirin yapabileceğini söyleyerek O’nu protesto etti. Lady Wortley’in oğlu iyileşti ve sağlığı da gayet iyiydi. Lady Londra’ya döndüğünde, İngiltere kraliçesi Waller Prensesine yaptığı uygulamadan bahsetti. Şunu da eklemeliyiz ki Prenses sanata ve insanlık için iyi olan herşeye teşvikçi ve bu konularda çok cömert bir bağışçı idi. Tahta oturmuş cana yakın bir felsefecidir, eğitimle ilgili konuların ilerlemesi adına içten gelen cömertliğini göstermek için hiç bir fırsatı kaçırmayan biridir. Milton’un kızlarından birinin müthiş bir sefalet içinde yaşadığını duyunca ona değerli hediyeler yollayan odur. Dr. Clarke ile Bay Leibnitz arasında aracılık etme tevazusunu gösteren odur. Çiçek aşılamasını duyunca ölüme mahkum olan 4 suçlu üzerinde denenmesine neden oldu. Bu insanlar ona 2 kez borçlanmış oldular. Onları sadece darağacından kurtarmış olmadı, suni çiçek aşılamasını yaparak onların bu hastalığa doğal yolla kapılarak ölmelerini engelledi. Prenses bu yolun işe yaradığını garantiledikten sonra kendi çocuklarına da aynı işlemi yaptırdı. Bütün İngiltere hatta Britanya onun yolunu izledi. Bu durumda o günden bu yana en azından 6000 çocuk yaşamlarını Lady Mary Wortley Montagu’ya borçludur.

Dünyaya gelen 100 çocuktan en az 60 tanesi çiçek hastalığına yakalanmaktadır, en iyi zamanlarda bile 20 tanesinin öldüğü biliniyor. Bir diğer 20 tanesi ise hayatları boyunca bu zalim hastalığın kabul edilemez izlerini üzerlerinde taşıyorlar. Bu durumda insanların yüzde beşi kesinlikle ölüyor ya da korkunç bir şekilde çirkinleşiyor. Büyük Britanya veya Türkiye’de aşılanan büyük sayılardaki insanlardan sağlığı çok kötü ya da zayıf durumdakiler ve zamanından önce aşılananlar dışında ölene hiç rastlanmadı. Aşılamanın olması gerektiği gibi yapıldığı durumlarda hiç birinde leke kalmadı ve hiç biri bir daha bu hastalığa yakalanmadı.

Bu nedenle şu çok açıkça bellidir ki eğer bir Fransız Lady bu sırrı Konstantinopol’den Paris’e taşımış olsaydı halkına çok değerli ve sonsuz bir hizmet yapmış olacaktı. Şu anki Aumont Dükünün babası ve en sağlıklı anayasının asilzadesi Dük de Villequier o yaşta ölmeyecekti. Soubise Prensi en sağlıklılardan biri olduğu halde 25 yaşında ölmüş olmayacaktı. 15. Louis’in büyükbabası daha 50 yaşındayken mezarda olmayacaktı. 1723 yılında Paris’te ölen 20.000 insan şu anda hayatta olacaktı. Öyleyse ne demeliyiz? Fransızlar hayata daha mı az değer veriyor? Ya da Fransız kadınları cazibelerini korumak konusunda daha az mı endişe duyuyorlar? Çok tuhaf insanlar olduğumuz doğru ve bunu kabul etmeliyiz. 10 yıl içinde bu İngiliz adetini benimsememiz, doktor ve stajyer papazların buna müsamaha göstermelerini sağlamamız muhtemeldir. Ya da belki doğalarında var olan sebatsızlığı bırakıp Fransızlar akıllarına esip çocuklarını aşılamaya başlayacaklar.

Çinlilerin bu metodu 200 yıl uyguladığını öğrendim. İlk göze çarpan özelliği doğuştan akıllılıkları olan ulus örneklerinden biri olan bu insanların büyük bir içsel denetimleri vardır. Kendilerine özgü bir metodları vardı, aşılama yoluyla değil çiçeği toz halinde burunlarından çekerek alıyorlardı, aynı bizim enfiye çekmemiz gibi. Bu metod daha hoş ama hepsi aynı kapıya çıkıyor ve bu da “eğer Fransa’da aşılama metodu uygulanmış olsaydı binlerce insan sağ olurdu” fikrini ispat ediyor.

Misyoner Jesuit bu kitabı okuduğunda çiçek hastalığının kasıp kavurduğu bir Amerika eyaletindeydi. Vaftiz ettiği Kızılderili çocuklarının aşılanmasına izin vererek onların sadece bu hayat için değil ayrıca ebedi hayat için de ona borçlanacaklarını düşündü. Vahşi insanlara ne kadar değerli bir hediye….

Worcester Piskoposu geçenlerde Londra’da aşılama doktrini üzerine vaaz verdi. İyi bir vatandaş ve vatansever gibi bu uygulamanın ulusa ne kadar büyük yararları olacağını kanıtladı. Bir papaz ve Hıristiyan’dan umulan şekilde doktrini çok güzel argümanlarla destekledi. 20 yıl önce Sir İsaac Newton’un felsefesine karşı çıktıkları gibi şimdi de bu sağlıklı buluşun aleyhinde vaaz vermeliyiz diyorlar. Kısaca herşey gösteriyor ki İngilizler daha büyük filozoflar ve bizden daha fazla cesaretleri var. Mantığın gerçek ruhunun ve duyarlılığın cesaretinin Dover Boğazından geçerek buralara ulaşması için bir zamana ihtiyaç olacak.

Orkney’den Güney Foreland’a kadar her rastladığınız şüphesiz filozof değildir. Diğer türden insanların sayısı çok daha fazladır. Aşılama yöntemine Londra’da önceleri karşı çıkılmıştı. Worcester piskoposu kürsüden Hıristiyanlığın esasları hakkında vaaz vermeden çok zaman önce bir stajyer papaz bu uygulamanın aleyhinde konuşmayı kafasına koymuştu. Cemaatine aşılama yönteminin şeytan işi olduğunu söylemişti. Bu adam bu adada doğacak kadar değerli değildi. Görüyoruz ki önyargı önce kürsüyü ele geçirmişti ve mantık çok daha sonra oraya ulaşabildi. Bu da insan aklının müşterek ilerlemesinden başka birşey değildir.

Kaynak: Voltaire Eserleri Bölüm 19 (1901)

İngiliz ve Amerikan Konularında Kısa Çalışmalar

(Felsefi Mektuplar (1733))

Çeviri: Serap Canbek / Jıneps

SSCB’nin dağılmasının ardından Karadeniz’de Rusya’nın nüfuzu büyük ölçüde zayıflarken, AB ülkeleri, ABD ve NATO konumlarını güçlendirme çabasında. Diğer taraftan, tarihi İpek Yolu Projesi ve batılı devletlerin Karadeniz sahillerini serbest bölge haline getirme çabaları, Karadeniz’e kıyısı olan Gürcistan sınırları içerisindeki Abhazya gibi RF bünyesinde yer alan Kıyıboyu Şapsığ'ın önemini de artırdı.

Bilindiği gibi, Rusya Federasyonu’na bağlı Krasnodar Eyaleti sınırları içerisinde bulunan Kıyıboyu Şapsığ bölgesindeki Tuapse şehir merkezi ve köyleri ile Soçi'ye bağlı Lazarevsk'te toplam 18 köyde yaklaşık 12.000 kişi yaşıyor. Ancak, 1864`ten önce bölgede sadece Şapsığ boyuna mensup yaklaşık 700.000 Adigenin yaşadığına dair tarihi kayıtlar da bulunuyor. Bugün ise Kafkasya`da yaşayan Şapsığların da dahil olduğu bütün Adigelerin toplam nüfusunun yaklaşık 700.000 olduğu kaydediliyor.

Tuapse'de yaşayan Çerkesler, 1864'te anavatanlarından sürgün edildiler. 1864'den sonra bu topraklarda Şağsığların sadece % 2'si kaldı. SSCB döneminde Şapsığların, Özerk Cumhuriyet kurmak için mücadele etmelerine karşın, 1924'te “Şapsığ Ulusal Rayonu” kuruldu ve Cumhuriyet kurulması için çaba gösteren Şapsığ Kongresi Başkanı Yusuf Neğuç da Sibirya'ya sürüldü. Ruslar, Şapsığlar’ın denize geçişlerini politik açıdan tehlikeli görmeleri nedeniyle, bölgede Özerk Cumhuriyet kurulmasına izin vermediler. Diğer taraftan, Osmanlı izlerine de rastlanan Şapsığ bölgesinin oluşturulması ve kaldırılması Rusya’daki tüm Adige bölgelerine de örnek teşkil ediyordu. Bu tarihten sonra, dil ve kültürlerini korumak için sürekli çabalayan Şapsığlara 1999'da “Koruma Altında Küçük Yerli Toplum Statüsü” verildi.

1937 yılında SSCB yönetimi tarafından Latin alfabesinin kaldırılarak, yerine Kril harflerinin kabulünün ardından, Şapsığlar da diğer Kafkas halkları gibi bugüne kadar kendilerine ait alfabeyi kullandılar. Bugün, köylerdeki ilkokullarda, Adıgece seçmeli ders olarak okutuluyor, ayrıca bölgede Adıge Ö.C. Devlet Üniversitesi’ne bağlı bazı fakülteler de eğitim veriyor. Tuapse’de bulunan İslam Merkezi, başta Şapsığlar olmak üzere bölgede yaşayan Tatar, Ahıska ve Azeri gibi Müslüman toplumların radikal unsulardan etkilenmelerini önlemek ve bölgedeki Ermenilerin çoğunluk oluşturarak bölgedeki yönetimi ele geçirmelerine engel olmak amacıyla faaliyet gösteriyor.

Diğer taraftan, Şapsığ Gazetesi ve Kuban TV, Şapsığlara yönelik yayın yapıyor. Ayrıca, merkezi Adige Özerk Cumhuriyeti Maykop'ta bulunan Adıge Ö.C. Radyo ve TV kurumu da Kıyıboyu Şapsıg Lazarevsk rayonunda bir istasyon kurarak, bölgede yaşayan Adıge asıllıların kültürel kimliklerinin geliştirilmesi, diğer Kafkas halkları ile ilişkilerinin güçlendirilmesi ve bölgede artan Ermeni nüfusa karşı Adıgelerin asimilasyonunun engellenmesi amacıyla TV yayını yapıyor.

Şapsığ bölgesinin kalkınmasına yönelik olarak Krasnador Eyalet bütçesinden de ödenek sağlanıyor.

Diğer taraftan, bölgenin tarihi halkı olan Şapsığların bazı sorunları var. Rusya Federasyonu’nca sayıları az olan halklara tanınan toprak tahsisi ve topraktan istifade etme olanağı gibi haklara sahip değiller. Şapsığlar, bu konuda Tuapse’deki mahkemeye başvurmalarına karşın, Krasnodar tüzüğüne göre “Tuapse’de Şapsığların bulunmadığı, bölgede sadece Ruslar ve Kazakların yaşadığı” iddiasıyla talepleri reddedildi. Bunun üzerine Şapsığlar, Tuapse’deki tarihi varlıklarını kanıtlayabilmek için etnolojik çalışmaların yürütülmesi yönünde karar aldılar.

Şapsığların, ayrıca, bölgeye Ermenilerin yerleştirilmesi nedeniyle, sayılarının her geçen gün azalması ve Adıge dili eğitiminin zayıflaması gibi sorunları da bulunuyor. Krasnodar'da okutulan tarih kitaplarında bölgenin tarihi halklarından olan Adıgeler ile ilgili bilgilere yer verilmiyor. Son yıllarda RF'nin bilgisi dahilinde yerleşen yaklaşık 400.000 Ermeni, bölgede kalan çok az sayıdaki Şapsığların üzerinde baskı uygulamaya başladı. RF/Soçi'de bulunan Ermenistan Konsolosluğu da, bölgedeki Ermeni asıllılara diplomatik alanda yardımcı olabilmek için faaliyet gösteriyor. Ancak, Krasnodar yönetimi, Kuban topraklarının gerçek sahibinin Adıgey halkları olduğu, bu topraklara sonradan yerleşen Ermeni ve Yahudi'lerin, hak sahibi olamayacakları görüşünde.

Şapsığlar bugün, II. Dünya Savaşı öncesinde özerk konumda bulunan bölgenin tekrar eski statüsünü elde etmesine yönelik mücadele veriyor. Bu kapsamda, Dünya Çerkes Birliği ve UNPO (Temsil Edilmeyen Halklar Örgütü)’nun girişimiyle, Krasnodar Valiliğince, Şapsığ'ların anadillerini öğrenmelerine yönelik olarak Adıge Devlet Üniversitesi’nda Şapsığ dil ve tarihini öğretecek öğretmenlerin yetiştirilmesi, halk oyunları ekibinin kurulması, finansman desteği sağlanması ve resmiyetinin kabul edilmesi, Krasnodar radyosunda Şapsığ dilinde yayın yapılmasının sağlanması ve bölgenin ekonomik kalkınmasına yönelik çalışmalara başlandı.

Ayrıca, Krasnodar Eyalet yönetimi Parlamentosu’nda Şapsığ'lara temsil hakkı tanınması, Kabarday-Balkar, Karaçay- Çerkes ve Adıge Özerk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi, Kıyıboyu Şapsığ bölgesinde de Adıge dilinde eğitim yapılması, kardeş Cumhuriyetlerden öğretmen teminine gidilmesi, diasporadan dönen Şapsığların ikametgah ve konut edinme işlemlerine kolaylık getirilmesi, yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması ve toprak işlenmesi konusuna katkı sağlanması, bölgedeki köylerin Kafkas-Rus savaşı dönemindeki isimlerinin geri verilmesi gibi konularda düzenlemeler yapılması da bekleniyor.

Naciye Saraç

Global Yorum Dergisi

Diasporada yaşayan Çerkeslerin kendi kültürlerini sürdürebilmeleri, kendilerini ifade edebilmeleri ne kadar olanaklı? Zorlukları saymaya başlayalım; Anavatanından uzaktasın, yaşanan bir çok acı ve savaşların sonunda yeni bir coğrafyadasın, ayrı bir dil konuşuyorsun ve ayrıca kendi dilin de parçalı. Birimiz Konya’da, birimiz Düzce’de, birimiz Biga’dayız. Neredeyse yüzyıl köylerde kapalı, izole yaşam, kendi bildiklerine yeni bilgiler ekleyememişsin yıllarca. Aşık gibi insanlarımız çıkmış aramızdan, kültürümüzü korumaya soyunmuş ama bu kapalılığı aşmaya yetmemiş, sadece bir arada oluşa bir tutam katkı olmuş bu çabalar. Tek tanrılı din geçmişi çok uzaklara gitmeyen, binlerce yıl doğanın güçlerine inanan Çerkesler, bu kapalılıkta bazen sofulaşmışlar, bazen geleneği dindarlık sanarak yaşayıp gelmişler.

Son 40 yıl ise, diasporada dağılmış Çerkeslerin kendilerini yeniden keşfettikleri bir süreç. Şüphesiz burada yeni yaşamın büyük etkisi var; Köyden şehre giden insanlarımız bu süreçte Kafkas Kültür Dernekleri’nde yeni tip varolma ile karşılaşıyorlar. Köylerdeki zorunlu bir arada oluş, yerini gönüllü bir oluşuma bırakıyor. Bir yandan şehir yaşamı, konserve edilmiş kültür parçalarını erozyona uğratırken, dili ve geleneğin bir çok yanını aşındırırken, entelektüel anlamda “öteki” kültüre kendi varlığını ve sorununu sunma, anlatma çabasına girişiyor. Çok kısıtlı bir yayın dönemi yaşayan 1970 öncesi Çerkes diasporasının bilinci ayakta tutma olarak adlandırılabilecek yazını, 1970'lerden sonra Türkiye’nin politik ortamından da beslenerek yeni bir atağa geçiyor; Kamçı, Yamçı gibi dergilerin yanında özellikle tarih bilincini besleyen kitaplar yayınlanıyor. 1970 dönemi gençliğinin yeni dönemdeki bilinçlenme çabalarına olan katkısı son derece önemli.

Bir ulusal önerme olarak “Dönüş” tezi gündeme getiriliyor. Henüz o yıllarda kapalı devlet yapısını koruyan ve Türkiye’nin genel siyasi tavrının tamamen karşısında olan Sovyetler Birliği ve onun özerk cumhuriyetleri olan Kafkasya bölgeleriyle ilişkiler kurulmaya başlıyor. Bu dönemin heyecanlarını aktarmayı üstlenen Fahri Huvaj, Necdet Hatam, Özdemir Özbay, Nihat Bidanuk gibi aydınlarımızın zor dönemdeki çabalarını anlamalı, günümüzdeki ulusal bilinç arayışındaki önemli rollerini unutmamalıyız.

Mümtaz Demiröz, Cevdet Hapi, Sefer Berzeg, İzzet Aydemir, Orhan Alparslan, Yaşar Bağ, Rahmi Tuna gibi aydınlarımızın ulusal yazındaki aydınlatıcı metinleri, günümüze ulaşan önemli belge metinlerdir. Bu konuda adlarını sayamadığımız bir çok insanımız, yeni aydınlama döneminde kültürel ortamımıza katkı ürettiler; paneller, konferanslar, ana dilde koro çalışmaları bu dönemin önemli çalışmalarındandır.

Kiril alfabesi kursu ile bir çok kişi Kafkasya’dan gelen kitapları heyecanla ana dilde okumaya ve bunları çevresiyle paylaşmaya başladı. Doğaldır ki bu bilinçlenme bir üniversite gençliği ekseninde sürmüş ve yaşamlarını kazanmak için köyden gelen gençlerinde katılımıyla bu kültürel bilinçlenme, yeni şehirleşen bir kısım Çerkesler arasında yayılım gösterebilmiştir.

Gerçekte bu gelişme şehir ve köylerde yaşayan Çerkeslerde farklı etkiler yarattı. Ulusal bilinci savunan şehirli insanımız giderek dilini konuşmamaya başlıyordu. Köydeki zorunlu sosyal ilişkiler ortadan kalkmıştı. Derneklerde bir araya gelen Çerkesler aynı dili konuşmuyorlardı. Bazıları, Abzegh, bazıları Çeçen, bazıları Asetin, bazıları da Abaza kökenli Kafkasyalılardı. Yani kendi dilini biliyor olsa bile bu dili dernekte bir anlaşma dili olarak konuşması mümkün değildi. Derneklerimizde Çerkes ulusal ve kültürel sorunları zorunlu olarak Türkçe ifade ediliyordu. Bu yaşanan kültürel aşınmanın en çarpıcı görünümüydü.

Bugün çoğumuz şehirli Çerkes olduk. Köylerimizdeki insanlarımız da artık kapalı yaşam içinde değil. İletişim ve onun sonucu yeni oluşum onları da yeni yaşamın parçası haline getirdi. Belki bazı köylerde dil konuşulabiliyor ancak artık kültürel erozyondan kaçış mümkün değil.

Bilinç, kurumlarını üretmediği ve onları yaşama katmadığı süreçte giderek zayıflar ve kaybolur. Umarım bu noktada değiliz, ancak bireysel umutların çocuklarımıza ulaşması mümkün olmayabilir. Yüzümüzün Kafkasya’ya dönük olması yeni umutların canlı tutulması açısından çok önemli.

Kültürümüzün tümüyle yaşatılması açısından umutlarımızı canlı tutmalı ve onu Kafkasya’ya dönük yüzümüzle beslemeli ve ulusal var olma bilincini kurumlarını yaratarak gerçek yaşamamıza katmalıyız.

Ahmet ÖZEL

Tantalos Efsanesi-1

Mart 22, 2014

Kültürün ayrılmaz öğelerinden biri de, sosyal değerleri ve inançları yansıtan mitoslardır. Mitos ya da efsane, masal ya da uydurulan söz olsa da, insanların nedenini çözemediği doğa olayları karşısındaki korkuları, düşünceleri ve toplumsal yaşama ilişkin çok eski dönemlerden beri

Enver Kaplan

Şubat 28, 2016

Sayın Enver Kaplanı, 1993 yılında tanımıştım. Birleşik Kafkasya Konseyi Derneği’nin kuruldu- kurulacak dendiği, olayın enine-boyuna tartışıldığı günlerdi. Aslında, daha önce birkaç kez karşılaşmış, topluluk içinde kendisini dinlemiştim. Ancak O’nu , “tanıyorum” diyebileceğim ölçülere ulaşmamıştım.


İlgi çekici günlerdi. Sovyetler Birliği, dağılma sürecine girmişti. Sözde merkezi oluşturan Rusya Federasyonu, tamamen yok olma korkusuna kapılmış, Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ile Volga boyundaki topuluklar arasında çatışmalara zemin hazırlıyordu. Gürcistan Ordusu’nun, Abhazya’yı işgal etmesi, hiçbir neden yokken Kızıl Ordu artıklarının Azerbaycan’a saldırması, ilk akla gelen örneklerdir.

Gürcistan Ordusu’nun, yönetim birliği içinde yıllarca beraber olduğu Güney Osetya ve Abhazya’ya saldırması, büyük heyecan yaratmıştı. Özellikle, yüz kızartıcı davranışlarda bulunulması, diasporadaki Kuzey Kafkasyalılar ile Gürcüleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü, muhaceretteki bu halk grupları, birbirlerini akraba olarak kabul ediyorlardı.

Toplulukların hayat deneyimi olan, töre bilir Thamateleri (Saygı değer büyükleri), “Allah beterinden saklasın!” diyerek , ön plana çıktılar. Herkese sükunet ve sabır telkin ettiler. O günlerin manevi gücünü oluşturanlar, yükselen ateşi, kısmen düşürerek, örnek oldular. “Kimdi bunlar?” dendiğinde, buna karşılık vermek elbette ki, zordur. “Aklı başında herkes!” demek, sanırım en doğru cevap olacaktır.

Buna rağmen, bazı isimleri vermek istiyorum: Musa Öğün paşa, Avni Kandemir paşa, Dr. Yakup Çağlayan, Enver Kaplan, Prof. Haydar Taymaz, Şevket Doğan, Cahit Tutum... ilk etapta aklıma gelenler.

Enver Bey’e bu geride kalan günleri hatırlattım. “Sizi tanıdığım sırada, gündem maddesi böylesine olaylardı,” dedim. Ardından, “bunlar sizi yeterince tanıdığım anlamına gelmez şüphesiz,” diyerek ilave ettim. Kendisine ilk sorumu yönelttim.

Özgeçmişinizi, lütfen özetler misiniz?

Enver Bey : “Atalarımın geçmişi sanki bir efsane,” diyerek gülümsedi. Kısa bir an düşündükten sonra devam etti.

“Başta aile büyüklerimizin ve konuyla ilgili bilgi sahibi olanların anlattıklarına göre; ecdadım, Dağıstan’ın Kumuk bölgesinde oturuyordu. Kaplanlar olarak anılıyorlardı. Oba ve köy sahibi büyük bir topluluk oluşturuyorlardı.

Sanırım, Rusya’nın henüz bir tehlike oluşturmadığı günlerdi. Kuban ve Terek Nehirleri’nin kuzeyindeki bozkırlara, Nogaylar egemendi. Nogaylar atlı bir kavimdi. Evleri, öküzlerin ya da develerin çektiği arabaların üzerindeydi. Bazen ufukta gözükürler, bir anda yok olurlardı. Yağma ve talan en büyük zevkleriydi.

Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarının zengin hayatını kıskanırlar, Onlar’ın üzerine seferler düzenlerlerdi. Bu yüzden, kanlı çatışmalar meydana gelirdi.

Olaylar öyle gelişti ki, Kaplan ailesi ile vasallarının* oturduğu köy ve çiftliklere sıra gelmişti. Daha önce birkaç defa geriye püskürtülen Nogaylar, bu sonuncusunda yağmadan çok insanları hedef almışlardı. Aman dilemeyen Kumuk köyünün halkını, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden tamamını kılıçtan geçirdiler.

Kaplan Ailesi’nin vasalların’dan biri kanlı çatışmada Bey ailesinin yokolmak üzere olduğunu görünce, beşikte, ağlamaktan boğulmak derecesine varan bir erkek çocuğu kurtararak, Çeçen Bölgesi’ne sığındı.

Çocuğu himayesine alan Çeçen Aile, O’na “Sebeney” adını verdi. Sebeney kendisini koruyan ailenin yanında, çocukluğunu ve gençliğini idrak etti.

Çeçen aile, Sebeney’i baskı altında tutmadan yetiştirmiş, bağımsız hareket etmek gibi imkanlarla donatmıştı. Büyük ihtimalle geçmişi ile ilgili bilgiler de kendisine verilmişti.

Sebeney, Kumuk bölgesi’ne dönmek imkanına sahip olduğu halde, bunu yapmamış Kabardey yurduna geçmiş, Terek boyunda bulunan Kanşukey köyüne yerleşmişti. Burada evlenmiş, zamanla “Sebeneyler” adını alan büyük bir aileye sahip olmuştu.

Ruslar, Terek Nehri boyuna indiklerinde, Sebeney artık yaşlanmıştı. Geleceğin karanlık olduğunu düşünerek öldü. Geride beşi erkek, ikisi kız yedi çocuk bırakmıştı. Ne var ki, oğulları ve torunları Rus - Kaberdey Savaşlarında yitip gittiler. Soyu, hayatta kalan torunu Kazbek ile devam etti.

Kazbek’in; Tambi, Nartbi, Adelbi ve Kazakbi adında dört oğlu olmuştu. Bu süreç içinde Ruslar, Kabardey’in işgalini tamamlamışlardı.

İmam Şamil, 1842 yılında Rusları Kaberdey’den çıkarmak için bir hareket başlatmıştı. O’nun bu akını, Kaberdeyler arasında büyük bir heyecan yarattı. Bazı süvari gurupları, kendisine katıldı.

Kazbek’in küçük oğlu Kazakbi, İmam Şamil’in yönettiği birçok savaşa katıldı. Sonunda şehit oldu. O’nun kahramanlıkları uzun süre unutulmadı. Adına , ağıtlar, şarkılar düzenlendi.

Kazbek’in diğer üç oğlu, Kafkas-Rus Savaşlarının hazin sonunu gördüler. Daha çok gençtiler. Oturdukları Kanşukey köyünün halkı ile birlikte, karadan Anadolu’ya göçettiler. Maraş’ın, Göksun bölgesinde, bir köy kurdular. Kurdukları köye Kanşukey adını verdiler. Ancak, çevrede yaşayan halk Tambi’ye, Temurağa diyordu. Çok geçmeden, Kanşukey’in adı Temurağa’ya dönüştü. Devlet kayıtlarına bu adla geçti

Nartbi, umduğunu bulamamış, hayal kırıklığına uğramıştı. Kafkasya’ya geri dönmek üzere, yakınlarına veda ederek, Temurağa köyünden ayrıldı. O’ndan, bir daha haber alınamadı...

*Vasal : Beye tabi olanlar

• Adelbi , yeni çevresine kısa sürede uyum sağlamıştı. Okuma yazması olduğu için, fazla bir zorluk çekmeden memur oldu. Bir süre Andırın nahiye müdürlüğü yaptı. O, artık Adelbi değil, Adil B

Tambi’nin (Temurağa), Adelgeri ve Aslanbek adında iki oğlu olmuştu. Bu arada, yer değiştirmiş, daha sonra Karaahmet köyü adını alacak olan bir mezraya taşınmıştı.

Babam Aslanbek, Birinci Dünya savaşına katılmıştı. Liyakat ve cesaretiyle göz doldurmuş, Jandarma Çavuşu olmuştu. Maraş’taki Fransız işgaline karşı başlatılan mücadelede, ağır yaralandı. Tedavi gördü. Savaş sonrası, evine döndü. Ancak, hiçbir zaman eskisi gibi sağlıklı olamadı.

Aldığı yaranın izlerini ve acılarını taşıyarak hayata veda etti. O öldüğünde ben küçük bir çocuktum.

Amcam Adelgeri hakkında, birkaç cümle ifade etmeden geçemeyeceğim. O dinlemeyi, duyduklarını da anlatmayı severdi. Kışın durgun günlerinde, Göksun yöresindeki köyleri gezer, sonu gelmeyen sohbetlere katılırdı. Bunlarla da yetinmez, Uzunyayla’daki Çerkes köylerine gider, uzun süre kalırdı. Hafızasında yer eden , sayısız efsane ve hikaye, en büyük bilgi hazinesiydi. Bunlar, geçmişe ışık tutan tarih, Töre ve geleneklerin kaynağına giden bir vasıta olurdu. Öğrendiklerini, bildiklerini kendi kuşağına ve gençlere anlatırken, daima dizi dibinde olurdum. Büyüklerin bu tür sohbetleri, benim için ayrı bir okul görevi yapmıştır.”

Enver Bey, durdu. Derin bir nefes aldı. Önüne bakarak, anlatmayı düşündüğü konular arasından “neyi seçeyim” der gibi bir hali vardı. Bu anı fırsat bilerek araya girdim.

Beyefendi ! Çocukluk ve gençlik döneminiz nasıl geçti ? Okul ve eğitim hayatınız nasıl bir yol izledi?

Enver Bey , hüzünlü bir ifadeyle gülümsedi. “ İnsan hayatı öyle karmaşık ki! Şu an, hafızamda ön plana geçmek isteyen çok konu var. Onları bir düzene koyup, anlatmakta güçlük çekiyorum.” Dedi.

O’nu zorlamaktan kaçındım. Konuşmamayı tercih ettim. İsabetli davranmıştım. Kısa bir süre sonra; “Ben, 1923 yılında doğdum,” diyerek, tekrar söze başladı.

“Dört kardeştik : Ben, Zekiye, Aziz ve Makbule... Çocuk yaşta yetim kalmıştık. Çevrenin saygı ve takdirini kazanmış olan Annem Jaldujhan, bizim en iyi şekilde yetişmemiz için elinden geleni yapıyordu.

O çocukluk günlerime ait bir olay var ki, hala dün gibi hatırlıyorum. Annem dikiş dikiyordu. Biz dört kardeş, gürültü ederek evin altını üstüne getiriyorduk.

Bir ara annemle göz göze geldiğimde, O’nun hüzünlü bir ifadeyle bize doğru baktığını gördüm. Kendisine yaklaşarak; “Bir şey mi oldu anne?” dedim.

Annem: “Gürültü ettiğiniz için size kızdığımı sanmayın, halinize üzülüyorum,” dedi. Ardından ilave etti: “Babanız sağ olsaydı sizi okula gönderirdi.”

Okul, okumak gibi sözcükleri duymuştum. Ancak, ne anlama geldiklerini bilmiyordum. Annemin, sözleri beni düşünmeye zorladı.

Sanırım, altı yaşlarında idim. Amcamın damadı, Kuyumcu Esat Usta’nın teklifi üzerine, annem beni Kur’an kursuna gönderdi. O kış, okumasını öğrendim ve hatim indirdim. Sonra, Temurağa köyündeki, üç sınıflı okula gittim. 4 ve beşinci sınıfları Göksun’da tamamladım. Orta Okulu, gene ilçe merkezinde bitirdim.

Orta Okulun üçüncü sınıfındayken, devlet yatılı sınavlarını kazanmıştım. Maraş’ta fazla zorlanmadan Lisenin Fen Şubesinden mezun oldum.

Yaz sonu idi. Arkadaşlarımla, Ankara Üniversitesi’nin hangi Fakültesine girelim diye tartışıyorduk. Biri ikinci dünya savaşının bütün hızıyla devam ettiğini hatırlatarak, “Ordunun genç Subaylara ihtiyacı var,” dedi. Ardından Harb Okuluna girelim teklifini getirdi. Fazla düşünmeden, Eskişehir Hava Harb Okuluna kaydımı yaptırdım. 30 Ağustos 1944 tarihinde de, Hava Teğmeni olarak Okuldan mezun oldum.

Savaştan sonra, subay olmak cazibesini yitirmişti. Şüphesiz bu benim kanaatimdi. Ordudan ayrılarak, hukuk fakültesine yazıldım. 1953 yılında da mezun oldum. Maliye Bakanlığı Müşavirliği’nde çalışarak, Avukatlık stajımı yaptım. Memleketim olan Maraş’a dönerek Avukatlığa başladım.

1957 yılında, benim gibi avukat olan İsmet Esentürk Hanımefendi ile evlendim. Eşim Hazine Avukatı, ben ise serbest olarak çalışmamızı sürdürdük.

Evlendiğimizi takip eden yıllarda, biri erkek ikisi kız, üç çocuğumuz oldu. Zamanla büyüdüler, okudular, birer meslek sahibi oldular. Şu anda, eğitim gördükleri alanlarda çalışıyorlar.

1946 yılından sonra, ülkemizde başlayan demokratikleşme hareketi, genel anlamda, olumlu bir aktivite getirmişti. Halkımız daha bilinçli bir yol izlemeye başlamıştı.

Serbest Avukatlığa başlayınca, siyasete ilgi duymaya başlamıştım. Ancak ellili yılların sonuna doğru, partiler arasında sürüp giden gerginlik, beni kararsızlığa sürükledi. Kalben, Demokrat Parti’yi destekliyordum. İçinde bulunduğum kararsızlık nedeniyle, tercihimi tam ortaya koyamıyordum.

1960 ve 1961 yılları, benim için önemli değişim yılları oldu. 1960 yılında, Maraş baro başkanı seçilmiştim. Ardından, Mayıs-1960 İhtilali oldu. Ekim- 1961 tarihinde ise, Milletvekili olarak Parlamentoya girdim.

İki dönem, Milletvekilliği yaptım. Bu benim için yeterli olmuştu. Ankara’da, asıl mesleğim olan serbest avukatlığa döndüm. Bu arada; Gima, Şaraton Otelleri, Vakıflar Bankası gibi kurumlarda, yönetim kurulu üyeliğinde bulundum. Güneş Sigorta’da, Denetçi olarak çalıştım.”

Enver Bey, gülümseyerek bakışlarını bana çevirdi. “Söylemek istediklerimi, oldukça özetlemeye çalışıyorum, başarabiliyor muyum bilmiyorum,” dedi.

“Çok iyi,” dedim. Ardından, hemen ilave ettim.

Ailenizin trajik bir geçmişi var. Doğrusu, beni de etkiledi. Geriye dönüp baktığınız oluyor mu?

Enver Bey, hüzünlü bir ifadeyle gülümsedi. “ Bu ikiyüz yıldır devam eden bir serüven. Zaman denen kavram, bazı şeyleri silip götürüyor. Giderek, kuşakların belleğinde, daha az iz bırakarak, yokolma sürecine giriyor.”

Ya günümüzün olayları ? Diasporadaki Kuzey Kafkasyalılar? Abhazya ve Çeçenistan olayları ? Bunlar sizde, bir takım çağrışımlar yaptırıyor mu?

“Elbette!” diyerek konuşmasını sürdürdü.

“Uzak geçmişin olayları, sisler içinde kalsa da, bizler halen yaşayan topluluklarız. Ölü kavimlerden değiliz. Sadece bölündük. Yarımız sürülürken, yarımız ata vatanında kaldı. Her şey o kadar net ve canlı ki, onları asla unutamayız.

1970 yılını takip eden günlerde; Dr. Zekiye Kazok, Hayri Bozkurt ve Hikmet Aslanoğlu gibi arkadaşların ısrarı üzerine, Ankara Kuzey Kafkasya Derneğinde iki dönem başkanlık yaptım.

Çevremde toplanan gençler, öylesine heyecanlıydı ki, Onlar’a katılmamak mümkün değildi. Bu mutluluktu. Ancak, heyecanı nefrete dönüştüren davranışlara katılmak mümkün değildi. Bu da üzüntü kaynağı idi.

1968 Öğrenci olayları, Üniversite duvarlarını aşmış, bütün ülkeyi etkisi altına almıştı. Olaylara karışmayan, bulaşmayan hiçbir özel-tüzel kurum kalmamıştı. Benim dernek yöneticiliğim zamanında, durum bu şekilde idi. O günlerin olumsuz şartlarını, hatırlamak dahi istemiyorum.

1989 yılında, Sovyetlerin dağılması ile bütün dünyayı bir heyecan dalgası sarmıştı.

Bu, çok farklı bir olaydı. Ümit veren tatlı bir esintiydi. Ancak, olayın önemini anlayamayan ya da anlamak istemeyenler de vardı.

1993 yılında kurulan Birleşik Kafkasya Konseyi Derneği, sözünü ettiğim iyimser havanın eseridir. Üzülerek ifade ediyorum: Çoğu insanımız, bu hareketin ne anlama geldiğini tam bilemedi. Genelde basit bir dernek hizipleşmesi şeklinde yorumlandı.

Biliyorsunuz : Ta baştan beri , Konsey olayının içindeyim. Önce, Genel Yönetim Kurulu başkanlığı yaptım. Üç dönemdir de Genel Başkanlık yapıyorum. Hala olumsuz tavır ve beyanlara muhatap olmak beni üzüyor.

Oysa, yaptıklarımız ve yapmayı düşündüklerimiz ortada. Hiçbir gizli amacımız yok. Kardeş kuruluşların düzenlediği, dernekler üstü bütün toplantılara katıldık. Düşündüklerimizi de açıkça söyledik. Alınan kararlara, imza attık.

Abhaz-Gürcü savaşı, Osetya-İnguş çatışması bizi fazlasıyla üzdü. Çare arayan gurupların öncüsü olduk. Çeçenistan olayını ise, Kuzey Kafkasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir mihenk taşı olarak gördük.

Büyük kayıplar vererek sürdürülen Çeçen direnişini, küçümseyen ve amaçsız bulan çevreleri biliyor, bazen konuşmalarına tanık oluyoruz. Ancak, ben ve arkadaşlarım şuna inanıyoruz: Bu olay, bir karakter göstergesidir. Kuzey Kafkasya Halkları, yüzeli yıl önce nasıl idiyse, bu gün de öyledirler. Bağımsızlık idealinin sönmediğini ve asla sönmeyeceğini belgelemişlerdir.”

Değerli büyüğüm Enver Bey, sanırım biraz heyecanlanmıştı. Duraklamasını fırsat bilerek, konuyu değiştirdim.

Beyefendi Sizin, bazen ifade ettiğiniz bir özdeyimi hatırladım. Dedim.

Sözünün kesilmiş olmasından hoşlanmamış gibiydi. Arkasına yaslandı. Gözlerini kısarak; “Nedir O?” dedi.

Genç olmadan, büyük olmaz! Büyük olmadan, genç olmaz! Bu özdeyimi, lütfen biraz açar mısınız?

Başını sallayarak; “evet, evet” dedi.

“Çocukken, gençken, orta yaşlıyken beni etkileyen büyükler gördüm, tanıdım. Onlar benim için, örnek insanlar oldular.

Çocukluğumda, en büyük rehberim annem Jaldujhan idi. Babam öldüğü zaman çok küçük olduğumuz için, o benim ve kardeşlerimin her şeyi idi. Ya çevremizdeki büyükler! Onlar, birer fazilet abidesiydi.

Göksun’da Mıtıj Fadıl Koç, Halil Bozkurt, Çoçi Yusuf, Lezgi Yusuf; Pınarbaşı Yöresinde Batırdag Alaattin, Karaşey Cevdet, Aşhat Hacı Mecit Efendi, Tok Hacı Ömer,Aslan Hacı... Ankara’da yaşamaya başlamamdan sonra; İsmail Berkok Paşa, Tevfik Talat Bey, Avukat Tevfik Çiper, Eyüp Sabri Canpolat, Maraş Milletvekili Abdullah Aytemiz, Ahmet Kadıoğlu, Mansur Bozdoğan, Rasih Kaplan, Dr. Zekiye Kazok, Hayri Bozkurt ve Hikmet Aslanoğlu... bütün bu değerli insanlar; kişiliğimin oluşmasında, düşünce ufkumun genişlemesinde daima yol gösterici olmuşlardır.

Kendi kuşağımın insanları da, şüphesiz benzer deneyimlerden geçmişlerdir. Nitekim; Sayın Hakkı Kurmel, Kazım Ertürk, Yaşar Bir, Şevket Doğan, Kenan Kortan Paşa, Prof. Hayri Domaniç gibi değerli zevatla beraber olmak, bana, her zaman mutluluk kaynağı olmuştur.

Sözünü ettiğiniz özdeyim, bu manada değer kazanmaktadır. Kuşaklar, birbirlerini inşa etmek hususunda, önemli görevler üstlenmektedirler. Gençlerin varlık sebebi büyüklerdir, büyüklerin varlık sebebi de gençlerdir. Hayatın doğal seyri bunu göstermektedir.”

Enver Bey, benim gözlemlerime göre; beyan ve davranışlarda, samimiyet, netlik, açıklık istiyordu. Yaş, mevki ve cinsiyet ayrımı yapmadan herkese ilgi gösteriyor, haklı olarak karşılık bekliyordu. O’nun için, hiçbir konu, diğerlerinden daha az önemli değildi. Mutlaka tartışmaya değerdi. Böylesine prensipler manzumesi, nedeniyle; dernek, eğitim merkezi özelliği kazanmıştır.

Bunları düşünerek; O’nun, “Birleşik Kafkasya Konseyi” olayına dönmesini istedim. Aslında, konu üzerine yeterli denecek ölçüde konuşmuştu. Ben, biraz daha açmasını istedim.

“Sayın Başkan!” diyerek, konuyu değiştirmek istediğimi hissettirecek şekilde yüzüne baktım. O, “evet söyle, ne istiyorsun,” der gibi bir tavır aldı. Oturduğu koltukta, dik oturup arkasına yaslandı.

Birleşik Kafkasya Konseyi,” nedir? Sizin için ne anlam ifade ediyor? Bir dernekten öte özellikler taşıyor mu?

Konseyi konuştuk galiba! Dedi.

Evet doğru! Ancak, biraz daha açmanızı rica ediyorum. Dedim.

Karşılık vermedi. Bakışlarını,önündeki bir derginin kapağına çevirdi. O anda düşünüyormuş gibi bir yüz ifadesi vardı. Kısa bir süre sonra, sözcüklerini vurgulayarak konuşmaya başladı.

“Başkaları ne der ne düşünür bilemem. Ancak, benim için büyük bir anlam ifade ediyor. Birleşik Kafkasya adı, başlı başına bir mesaj vermiyor mu?

Rusya, gerek Çarlık gerekse Sovyetler döneminde, Kuzey Kafkasya Halklarını birbirinden ayırmak gayreti içinde olmuştur. Komünist sistem çökünce, bu defa Rusya Federasyonu aynı gayreti sürdürmüştür. Tamamen yapay birçok olayın tezgahtarlığını yapmıştır. Asetin-İnguş çatışması, böylesine kötü bir amacın çarpıcı örneğidir.

Asetin ve İnguşlar arasında ne oldu ki, birden bire kanlı bıçaklı olmuşlardı? Sözde, bazı hudut köylerini paylaşamamışlardı. Bu köylerde kimler yaşıyordu.? Asetinler ve İnguşlar, günlük hayatı birlikte paylaşıyorlardı. Peki ne oldu da, yılların dostluğu ve kardeşliği bir anda bozuldu? İşte bunun kesin cevabını, ancak Rus İstihbarat ajanları verebilir.


Hatırlanacağı gibi, bir iyi niyet heyeti kurmuştuk. Ben, Prof. Şerif Baştav, Em. Albay Halis Aşetey, İsmail İlhan’dan oluşan heyetimiz Kuzey Kafkasya’ya gitmiş, Asetin ve İnguş Cumhuriyetlerini ziyaret etmiştik.

İnguş Cumhuriyeti başkenti Nazran’da ve Asetin Cumhuriyeti başkenti Viladikafkas’da Yetkililere sadece şunları söylemiştik.

“Kardeş halklar olarak, aranızdaki ihtilafı silah ile çözmeye kalkıştığınız için üzüldük. Biz eski bir kafkas geleneğine dayanarak geldik. İyi niyetimizin kabul göreceğini ümit ediyoruz. Gerek Kuzey Kafkasya’da bulunan gerekse dünyanın dört tarafına dağılan kardeşlerimizi lütfen daha fazla üzmeyiniz!”

Geliş nedenimizi anlatan bu kısa konuşmamız, iki başkentteki yetkilileri son derece duygulandırmıştı.

Sadece bu olay,Birleşik Kafkasya Konseyi’nin misyonunu ifade etmeye yetecek kadar nitelikler taşımaktadır.

Birleşik Kafkasya Konseyi, Abhazya olaylarında da aynı misyonu, değişik tarzda ortaya koymuştur. Yeniden yapılanma çalışmalarına, fikir düzeyinde katkı sağlamıştır.

Ayrıca önemli bulduğum bir olayı daha hatırlatmak istiyorum. Hakkı Kurmel, Yaşar Bir, Şevket Doğan, Kenan Kortan, Saadettin Karaerkek, Zeki Çakmak, Cemal Uysal, Mustafa Demir, Yusuf Ünlü, Azmi Macun gibi zevatın katıldığı 15 kişilik bir heyetle, Kuzey Kafkasya’ya bir tetkik gezisi düzenlemiştik. Kabartay-Balkar Cumhuriyeti merkez olmak üzere, çevre Cumhuriyetlerini de içeren bu gezimiz, karşılıklı etkileşim bakımından çok önem arzetmektedir.

Konseyin, yedi yıllık mesaisini sayabilecek durumda değilim. Merak eden olursa, her üç ayda bir çıkardığımız bültene bakabilir.”

Sayın Enver Kaplan’la söyleşimizi noktalarken, şunları düşündüm. Bilgi ve deneyim sahibi büyüklerimiz, geçmişle günümüz arasında bir köprü görevi yapmışlar, son derece yararlı hizmetler ifa etmişlerdir. Bu gerçeği, beyefendinin sözleri ve davranışlarıyla, bir defa daha anlamak imkanını bulduk.

Kendilerine şükran ifade ediyorum.

Osman ÇELİK

 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery