Kafkasya

Aralık 14, 2018

Akşam oluyor Türkiye`nin her yanında 
Dinmiyor özlemim Kafkasya`ma 
Elbruz da piknik kaldı başka bahara 
Dünyada Allah mührü var Kafkasya`da 

Salınarak gezer Janset ve mertliktir tley 
Yiğit Şınağho sevgi dolu asil Besleney 
Misafire yemeğimiz sevgi seyrimiz Adigey 
yolun olsada cehennem cennetimiz Kabardey 

Tarihin en eskisi Adem ile Havva`nın yaşadığı 
Davut`un demiri dövüp insanlığa hediye ettiği 
İçine su katıp çelikleştirdiği maden ocağını 
Özlüyorum Kabardey`i Kıyı Şapsığı`mı 

Dünyanın en güzel memleketinde başka bir yaşam 
Son nefeste mutlu bir yuva Özlüyorum seni Kafkasya`m 
Türkiye canan candır kafkasya Elbruz şirin vatanım 
Gecemde sen varsın gündüzümde hüzünlü Kafkasya`m 

Yılmaz Öztürk

Vubıh ülkesi (Abazaca Tuakhı), Dağlılar’ın anlattıklarına göre her zaman kutsal bir toprak sayılmıştır ve Batı Kafkasya’nın tamamında Vubıhlar, Çarlık rejiminin işgalci politikalrına karşı örgütlü direnişin öncüleri ve esin vericileri olarak tanınmışlardır. Ne yazık ki ülkemizin geniş okur kitlesi Vubıhlar hakkındaki bilgilerden yoksundur ve Vubıhlar Kafkasya savaşına katkıları , feci sürgünleri ve gurbet yaşamları üzerine bildikleri çok sınırlıdır. Vubıh’ların dili ve tarihine dikkat çekmek ve ilgi uyandırmak için önemli çalışmalar yapmış olan yabancı araştırmacılar bu halkın kaderine daha çok ilgi göstermişlerdir. A. Dirr, H. Vogt ve G. Dumezil ve başka araştırmacıların adları, sadece çok sınırlı sayıda uzmanlarca bilinmektedir. Vubıhlar hakkında bilgi ve kaynaklar zaten kısıtlıdır ve adı geçen bilim adamlarının yazdıklarını toplama ve tercüme ederek yayımlamak bizim için kutsal bir görevdir. Rus Çarlık ordusu subaylarından V. Skaryatin tarfından 1862’ de “Oteçesvennıyezapiski” dergisinde yayınlanmış olan ve Vubıhlarla diğer Batı Kafkasya Dağlıları hakkında az bilinen bilgiler içeren bir yazıya yer veriyoruz. Dağlılara karşı savaşsa da V. Skaryatin onlarınfazilet, mertlik ve alicenaplıklarını görmezden gelmemiş Vubıhların yüce ahlakına dikkat çekmiştir. Yaklaşık 130 yıl önceye ait olan bu yazının okurlarımız için ilginç olacağını umuyoruz.( Ruslan Gojba; Aydglara (Yedinenıye), No 5(15), Sohum 1991. Çeviren: O. Uravelli)

Bizler Kafkasya halklarını, ya hiç kimseye acımayan,insani duygulardan yoksun ve kendi çocuklarını pazarlayan vahşi yamyamlar olarak,ya da antik eski Isparta ve Roman’ nın parlak dönemlerindeki efsanevi kahramanlar olarak düşünüyoruz. Oysa daima canlı ve kuvvetli bu savaşçı boy kısa süre için bile olsa tanıyınca, ana sütüyle birlikte kanlarına işleyen mertlik ,hüner ve tehlikelere hiç aldırmayan cesaretleriyle, onların ulaşılmaz ve büyülü doğa ve dağlarıyla karşılaşınca ,orada doğanın her adımda, her yamaçta,her derede ve kanyonda adeta birere kale oluşturduğunu görünce, böylesine küçük bir nüfusla bu boyların nasıl olup da kuzeydeki korkunç,üstelik çağdaş bilim ve uygarlığın tüm olanaklarına sahip olan dev kuvvete karşı altmış yıldır direnebildiklerini anlamaya başlıyorsunuz. Rusya’nın o tam donanımlı dev Kafkasya ordusundaki subaylar ve askerlerin cesurluğu ,enerjisi ve deneyimi ise , genellikle profesyonel bir ordunun özelliklerinden başka bir şey değildir.

Kısacası bu Dağlı halkların nasıl olup da iki buçuk yüzyıl boyunca biri güneybatıdan ve ötekisi de güneydoğudan bastıran iki dev İslam devletine karşı direnebildiğini ,insan yalnız bu dediklerimi gördükten sonra anlamaya başlıyor. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 4, s.514)

Müslüman dünyasındaki ilk devleşme ve yükselişten sonraki dönemlde, Avrupalılara karşı koyabilen tek bir Doğu ordusu vardır ve o da Kafkasyalılardan devşirmedir. Yoksa Asya orduları,sadece açık sayı üstünlüğü sayesinde Avrupalılara direnebilmiştir. Fransızların belagat ve abartmalarla korkunç bir düşman imajı kazandırdıkları Cezayirli Araplar ve Kabilleri Kafkasyalı Dağlılar’la kıyaslamak gülünçtür. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, 25 askerin savunduğu müstahkem bir siperi Cezayirliler ele geçiremezler. Adıgeler ve Lezgiler is, Kafkasya ordusuna ait taburların koruduğu kaleleri silahsız olarak düşürüyorlardı. Onlar sonj kişiye kadar ölümü göze alıp, şarapnel ateşine ve düzenli ordunun süngülerine aldırmadan ielerliyorlar, barut depolarını havaya uçuruyorlar ve kaleyi savunanlarla beraber yaşamlarını yitiriyorlardı. Sonuçta kale düşüyordu. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142,1862, Sayı 5, s.302)

Evet onların girişimleri zafer getirmedi, aralıksız saldırı ve akınları sonunda bitti, bölgedeki kilit noktalar ve mevzilerde tehlike kalmadı, fakat bu zafer kimseyi aldatmasın. Çünküaskeri sonuçlar, Kafkasya ordularına altmış yıldır cehennemi yaşatan bu cesur ve mert insanların eşsiz hüneri ve tükenmeyen enerjisi hakkında doğru fikir vermiyor. Hiçbir topçu ateşiyle desteklenmeyen ve delik ve gedik açmak için teknik olanakları bulunmayan bu insanlar, sadece kamalar ve kılıçlarla müstahkem mevzilerin siper korkuluklarına atlıyorlar, baltaları bile yokken şarapnele, kurşun yağmuruna ve süngülere bakmaksızın kale kapılarını zorluyorlar.

Bunlar, genelde bizim Dağlılar hakkında düşündüğümüzün aksine ağaçların arkasında kalleşçe ateş eden ve sonra ilk ateş sesinde ve ilk hücumda tüyen eşkıyalar değildirler. Bilindiği gibi 1840’lı yıllarda Dağlılar bizim birkaç kalemizi ele geçirmeyi başarmışlardı. Oysa bu kaleler inanılmaz savunma olanaklarına sahiptiler ve donatımları oldukça kuvvetliydi, askerlerin direniş ve moral gücü yüksekti ve öle siye savaşıyorlardı. Buna rağmen Dağlılar başarılı olmuşlardı. Örneğin, Mihaylovkoye kalesindeki garnizon,bütün gücüyle savunma yapmış,askerlerimiz akıl almaz direnç ortaya koymuşlardı ama sonunda Dağlılar kalabalık halinde kaleye girmişlerdi ve kaybedeceklerini anlayan askerlerimiz düşmanla birlikte ölmeyi tercih etmiş ve kaleyi havaya uçurmuşlardı.

Yukarıda belirttiğim gibi 1853-1860(Kırım) Doğu Savaşına kadar biz Karadeniz’in doğusunda dar bir kıyı şeridini kontrol edebiliyorduk ve bunun için sahile birbirine yakın aralıklarla kalelerden Karadeniz Müstahkem Hattı kurulmuştu. Fakat ülkenin iç kısmına giremiyorduk. Zaten söz konusu olan dar kıyı şeridinde bile, karadan yapılan her operasyon pahalıya mal oluyordu. Çünkü Vubıhlar ve Şapsığlar çok inatçı ve cesur şekilde savunma yapıyorlard, topraklarının her karışı için ölümüne savaşıyorlardı.

1840’lı yıllarda komutanlık, Vubıhlar’ın oturduğu Soçi bölgesindeki köylere karşı ceza seferleri düzenlenmesini emretti. Adler burnunda yaklaşık on bin kişiden oluşan bir güç toplandı ve plan yapıldı. Karadeniz filosu da topçu eteşiyle birliklerimize yoğun destek sağlıyordu.

Vubıhlar’ın reislerinde biri olan halk önderi Hacı Berzeg görüşmekler yapmak ve barış sağlamak için ordumuzun komutanlarıyla bir araya geldi. Onun amacı Generali seferden caydırmaktı. General’in onun delil ve gerekçeleriyle ikna olmadığını gören Hacı Berzeg, kanlarının son damlasına kadar savaşmaya yemin etmiş olan Dağlılar’ın teslim olmayacağını bildirmişti. Hacı Berzeg yerden bir avuç toprak alarak ağzına götürmüş ve kılıcını öperek halkının teslim olmayacağını tekrarlamıştı. Bizim General, buna rağmen kararından dönmemişti. Hacı Berzeg geri dönünce halkını toplamış ve şöyle demişti:’Bir adım bile geri çekilmem! Ruslara köle olacaklarına çocuklarımı ve eşimi bile öldürürüm! Bu topraklara düşüp ölürüm ama asla teslim olmam!’

Birliklerimiz harekete geçti ve yaklaşık 15 km. lik bir yol boyunca her adımda çatışma ve muharebe yaşandı. Filo gemileri, kollarımızı topçu ateşiyle destekliyor ve taburlarımızın önünü açmak için kıyı boyunca uzanan yolların tamamını bordalardaki toplardan korkunç salvolarla dövüyorlardı. Ne var ki Dağlılar mevzilerinde sakince oturup kollarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı.

Deniz topçusunun korkunç ateşiyle yerlebir edilen mevzilerden Vubıhlar kılıçlarını çekerek bizim süngülerle savunma yapan kalabalık birliklerimize saldırıyorlardı. Gülleler , bombalar ve el bombaları toprağın altını üstüne getiriyor, kıyıyı kaplayan ormanı kesip doğruyordu, dört bir tarafta ölüm kol geziyordu. Ama Dağlıları püskürtmek olanaksızdı. Çapı büyük olan topların gülleleri koskoca ağaç gövdelerini sazlar gibi yere yatırıyordu, fakat ormanda mevzilenmiş olan Vubıhlar, geriye bir adım bile atmıyorlardı. Bu cesur insanlar kaçmayı ve kurtulmayı hiç düşünmeden taburlarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı ve onların amacı, kendi yaşamlarının bedelini askerlerimize pahalıya ödetmekti.

Bu kanlı savaş hakkında ban çok ibretli iki olay anlatmışlardı. Siperde sağ kolundan kurşunla yaralanmış bir Vubıh, kamasını sağ eline alarak orya yaklaşan askerlerimizin üzerine atlamıştı. Derken bir kurşunda bacağına isabet etmiş ve Vubıh yere düşmüştü. Ama o, bu durumda bile sürünerek elindeki kamayı askerlere fırlatmıştı.

Öteki olay ise daha ilginçtir. Bizim askerler tarafından çevrilen ve artık kurtuluş yolu kalmadığını gören iki Vubıh, çareyi denize atlamakta bulmuşlar. Onlar filo gemilerinden kimsenin kendilerini görmeyeceğini düşünüyorlarmış. Ama onları fark etmişler ve yakalamak için filika göndermişler. Filikadaki subayın yemin ederek anlattığına göre, filikayı görünce iki Vubıh esir düşmemek için sulara gark olmuşlar.

Bu gerçekleri öğrendikten sonra Sayın Fadeyev’in aşağıdaki sözlerine hak vermeye başlıyoruz:”Fethedilen Kafkasya’nın Rusya’ya kazandırdığı üçüncü en büyük güç, Dağlı süvari askerlerdir. Şimdiki düzen sürdürülürse onların sayısı epeyce arttırılabilir, kaliteyse kuşkusuz en iyisidir. Dağıstanlı süvari birliği veya Anapalı süvari birliğinden daha iyi bir askeri güç düşünülemez… Sadece onların savaşçılığını doğru şekilde değerlendirmek gereklidir. Kafkasya’nın Ruslara kucağından askeri birlikler vermesi için bu gücün ortaya çıkmasına olanak sağlamak gerekir. O zaman Rus bayrakları altında bu güç, dünyayı belki de hayret düşürecektir.”

Karadeniz kıyısında oturan Vubıhlar, Şapsığlar ve Natuhaylar, belagat, söz sanatı, espri ve hazırcevaplılıkla da dikkat çeken topluluklardır(…)Burada Dağlıların ne kadar esprili ve hazırcevap olduklarını ortaya koyan birkaçörnek vermek istiyorum.

Bütün Çerkesleri genelde düzenbazlar olarak gören ve onlara çok sert davranan bizim yöneticilerden biri, yıllar önce Çerkes reisler ile bir buluşma sırasında yine aşırı sert davranmış, sinirli halde ve kaba tavırlarla bağırarak konuşmuş. Çerkesler onu dinlemişler. Sonunda ak saçlı, yaşlı bir Çerkes, gayet efendice ve kibar bir tarzda şöyle demiş:”Duyduğumuza göre sizin uygar Avrupa’nızda iki halk arasında kavga çıkarsa, diğerlerionları barıştırmak ve uzlaşma sağlamak için çalışırlar ve kavgalıları bir araya getirince, düşmanlar birbiriyle efendice ve saygılı şekilde konuşurlarmış. İyi ama biz de bir halkız!”

Diğer öykü ise daha ilginçtir. Bize düşman olan ve kalelerimize yakın olan arazide oturan boylardan birinin reisleri, kale komutanını evinde ziyaret etmişler. Orada divan ve kanepelerde rahatça yerlerini almışlar. Nerdeyse yarım saat geçmiş, komutan onların geliş nedenini öğrenmek için konuşmalarını bekliyormuş. Ama gelenler sessizce oturuyorlar, konuşmuyorlarmış. Bu suskunluktan dolayı sinirlenen ve sabrı tükenen komutan bağırmaya başlamış:”Neden konuşmuyorsunuz? Niye susuyorsunuz? Niçin geldiğinizi anlatsanıza yahu!”

Reislerden biri, komutana şu cevabı vermiş:”Bizim geleneklerimize göre, bir konuk birini evinde ziyaret ederse, niye geldiğini o ev sahibine anlatmak zorundadır. Tanrı bu ülkeyi bize verdiğinden beri bizler burada ev sahibiyiz, sizlerse buraya yeni gelmiş konuklarsınız. Demek ki önce siz konuşmalısınız bize dinlemek düşer.”

General Rayevski, Karadeniz kıyısındaki kalelerimizden birine yakın yerde oturan düşman boylarından birinin reislerinden birini görüşmeler için davet etmiş ve barış içinde yaşamak için gerekli saydığı koşulları onlara açıklamış. Ardından sözlerini daha açık şekilde ifade etmek için, masaya iki tabak konulmasını emretmiş. Tabakların birinde dostluk ve barışı simgeleyen ekmek ve tuz, ötekisinde savaşı simgeleyen kurşunlar ve şarapnel mermisi bulunuyormuş. Rayevski ekmek ve tuz olan tabağı göstererek Dağlılar’a şöyle demiş:”Barış ve asayiş içinde yaşarsanız ve eşkıyalık yapmazsanız size daima ekmek ve tuz ile geleceğiz.” Sonra kurşun ve şarapneli işaret ederek eklemiş:”Ama eğer haramilik, soygunculuk, haydutluk ve hırsızlık yaparsanız, size bunları göndereceğiz. Bundan böyle savaş ve barış size bağlıdır. Kendini seçin!”. Çerkes reisleri Rayevski’ye şu yanıtı vermişler:”Tanrıya çok şükür, yeterince ekmeğimiz var, tuzu ise bize gerektiği kadar Türk tüccarları getiriyorlar. Şu şarapnel ve kurşunlara gelince, evet bunlardan yana çok eksiğimiz var. Siz daha fazla gönderin bizde bunları toplarız.”

1840’lı yılların başında Dağlılar, kıyı hattımıza karşı başarılı akınlar düzenliyorlardı. Hatta bazı kalelerimize saldırmaya cesaret etmişler ve kimisini ele geçirmişlerdi. Bu, morallerini öylesine yükseltmiş, onlara öylesine özgüven sağlamıştı ki, bizi Doğu Karadeniz kıyılarında temelli ve toptan silip atmaya kalkıştılar ve zafere ulaşacaklarında emindiler. Bir defasında Vubıhlar kalabalık bir güç toplayarak kalelerimizden birini kuşatmışlardı. Söylenenlere göre, yaklaşık 15 bin kişiymişler. Bu sefer hatta toplarsı bile varmış. Ama önce görüşmeler yapmak için kaleye delegeler göndermişler. Garnizon komutanı G.C. kaleyi kuşatanların reisleriyle görüşmeyi kabul etmemiş. Dağlılar ona sormuşlar:”Buraya neden geldiniz? Yani şu anda elinizde bulunan bu bir avuç toprağa muhtaç mısınız? Sizi bilmeyiz ama biz bu toprağa muhtacız. Bizim ticaretimizi engelliyorsunuz. Sizin silahlarınızın ateş sesleri yüzünden kundaktaki bebeklerimiz uyuyamıyorlar. Hiç zorlanmadan kalenizi ele geçirebiliriz ama size anlamsız şekilde zarar vermek ve kötülük yapmak istemiyoruz. Bizi silaha sarılmaya ve zor kullanmaya mecbur etmeyin, çünkü bu durumda kimseye acımayız. Sağ kalanlarınızı ise köle gibi esir pazarında satarız. Eğer bizimle baş edebileceğinizi düşünüyorsanız, çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Toplarımız var, en cesur adamlarımızdan oluşan yaklaşık 20 bin kişilik bir güç topladık. İnanmıyorsanız adamlarınızı gönderin ve kendileri yerinde gözleri ile görsünler. Kılıçlarımız üzerine yemin ederiz ki, size dokunmayız. Ancak topraklarımızı terk edin. İsterseniz deniz yoluyla gidin, buna engel olmayız. İsterseniz kara yoluyla topraklarımızdan geçerek çekip gidin. Bütün mal varlığınız ve malzemelerinizle gidebilirsiniz. Yolda sizin güvenliğinizi sağlar ve size eşlik ederiz. Misafirlerimiz gibi yolculuk edersiniz ve kimse size dokunmaya cesaret edemez. Size eşlik edecek 100 cesur yiğitten çekiniyorsanız, onlarını el kolunu bağlayarak size teslim ederiz. Böylece güvenceniz olurlar. Çekin gidin! Yoksa sizi dehşet bekliyor ve pişman olacaksınız”.

Komutanımız, düşman kuvvetlerini ve toplarını saymaya gerek olmadığını bildirmiş, Vubıh kampına dam göndermemiş.

Böylece görüşmeler sonuç vermemiş ve Vubıhlar çevredeki tepelere toplarını yerleştirerek kaleye ateş etmeye başlamışlar. Neyse ki onlar nişan almayı ve topu hedefe yöneltmeyi yeterince bilmedikleri için kısa sürede mermileri bitmiş ve çok fazla zarar vermemişler. Derken bizim Karadeniz filosunu gemileri de yetişmişler ve Vubıhlar, kuşatmayı kaldırıp geriye çekilmek zorunda kalmışlar.

Kafkasya’daki ordumuzda Vubıhlar, Dağlıların en cesur boyu olarak bilinirler, cesaretleri ve sarsılmaz mertliklerinden dolayı onları çok takdir ederler. Zaten bizim Kafkasya’daki askerlerimiz bu konularda hiç yanılamayan hakemlerdir.

Vubıhlar’a karşı hazırlıksız ve maceracı seferler düzenlemek, intihar etmekle aynıdır. Kafkasya’da uzun yıllar askerlik yapmış yaşlı bir subay bunu özellikle vurguladı ve “Vubıhlar savaşta birere aslandırlar, onlarla şaka olmaz!” derdi. Genelde Kafkasya’da Vubıhlar’a “Dağlıların şövalyeleri” dediklerini birçok kez duydum.

Doğu Karadeniz kıyısında Natuhay, Vubıh ve Şapsığlar ‘la komşu arazide 10 yıldan çok askerlik yapmış kıdemli ve öğrenmeye meraklı subaylardan biri, Vubıhlar’ın askeri gelenekleri hakkında bana bazı bilgiler vermişti. Bunları okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Vubıhlar’da bize karşı veya herhangi bir Dağlı boya karşı savaşmak, özgür olan herkesin doğal hakkı sayılır. Herhangi bir kişini tek başına veya topladığı yandaşlarıyla birlikte savaşa gitmesini kimse yasaklayamaz. Hatta bu kişinin savaşacağı halk, Vubıhlar’ın düşmanı değilse bile, bu kişinin veya belirli grubun o halka karşı savaşma hakkı engellenemez.

Bize karşı savunma durumları ve Vubıhlar’a düşman olan komşu Dağlı boylara karşı savaşları hariç, bütün savaşların amacı genelde yağmalama ve ganimet ele geçirmektir. Bu şöyle oluyor: Ya yerinde oturamayan, enerjisini harcamak için yol bulamayan ve beş parasız kalan bir delibaş serdengeçti, kendi kafasına göre birkaç kişi bulur ve akına çıkar. Ya da daha önce başarılı seferler yaparak nam salmış bir elebaşı, yeni bir sefer düzenlemek için, bu işe hevesli olanları kendi başına toplar ve komşuları üzerine akın yapar. Yani bu ikinci yolun, aslında birinciden farkı sadece çapı ve elebaşının ünlü olmasıdır.

Ya da savaş için halk meclisinde karar verilir. Bu durumda, oluşturulacak ve akın yapacak güçlere her aile mutlaka asker vermek zorundadır. Kuvvet teşkil edilince, askerler bir komutan seçerler ve bu komutan, birlikleri teftiş ederek görevine başlar. İki savaşçı yan yana durur ve ikisi de ucundan tuttukları birer sopayı başları üzerine kaldırıp bir tür kapı oluştururlar. Komutan onların yanı başında durur ve bütün savaşçılar birer birer onun önünde ki kapıdan geçerler. Komutan geçenlerin silah, elbise ve donanımını kontrol eder. Komutanın önündeki bu canlı kapıdan geçen her er, komutanın ayakları altına bir taş bırakır. Bu taşların sayısına göre erlerin sayısı belirlenir. Kötü silahlanmış ve hazırlıksız olan er, aşağılanarak birlikten uzaklaştırılır.

Seçilmiş komutanın otoritesi ve saygınlığı öylesine büyüktür ki, onun sopayla vurduğu biri bile bunu hakaret saymaz. Halbuki Vubıhlar’ın geleneklerine göre, normalde bırakın birine sopayla vurmayı, atına bile vursanız bunun cevabı hançerdir, yani ölümdür.

Kimse savaşa hizmetçisiyle birlikte katılamaz. Gençleri yaşlılara hizmet ederler, oysa bu bir yükümlülük değildir. Sadece komutanın, yükünü ve eşyasını erlere taşıtma yetkisi vardır. Savaş birliklerine müstahdemler eşlik ederler ve onların görevi, sefer sırasındaki molalarda kamp ve çadırları kurmak, inşaat işlerini yapmaktır. Çünkü yüksek ve karlı dağ geçitlerini aşarlarken birliklerin mola yerlerinde dinlenmeleri gerekir. İlerleyen birlikler kamplarını olduğu gibi bırakırlar ve geri dönüşlerde de bunlardan yararlanırlar.

Herhangi bir er, savaşta yaşamını yitirdiğinde bu acı haber ailesine ilginç bir şekilde iletilir. Atlı bir Vubıh, şehidin ailesinin oturduğu evin yakınındaki yüksek bir yere yaklaşır ve oradan evdekilere seslenir:”Falan evdemidir?”Evdekiler bunun üzerine durumu anlarlar ve şehidin ardından ağıt yakmaya, ağlamaya ve yas tutmaya başlarlar.

Vubıhlar’da söz konusu yağmacılık ve akıncılık geleneği olsa da, onların çok çalışkan ve üretici bir toplum oldukları söylenir. Vubıh topraklarını bilen ve onlara yakın bölgelerde oturan bir subay da böyle diyordu. Ben bu savaşçı boyun topraklarından(denizden) iki kez geçtim ve onların çok güzel işlenmiş, bakımlı tarlalarını bizzat gördüm. Kıyıdaki dağ yamaçlarında ekime elverişli olup da boş bırakılmış bir karış bile toprak göremezsiniz. Dağlar, ta doruklarına kadar satranç tahtasını hatırlatan kareler şeklinde tarlalarla parsellenmiştir. Burada arpa, mısır, darı ve diğer tahıllar ekilir ve denizden bakınca bu ekinler harika bir manzara oluştururlar. Köyler, yemyeşil meyve bahçeleri ve koruların kucağındadır. Çay ve dere yataklarındaki yemyeşil kadife çimenlerde at yılkıları, sığır ve koyun sürüleri otlamaktadır. Nüfusları ve ekonomik durumlarına bakılırsa, Vubıhlar’ın Türklerle(Osmanlı) ticareti oldukça yoğundur. Türkler hızlı ve hafif kayıklarıyla bizim kruvazörlerin arasından sızarak kıyıya yanaşmayı başarıyorlar. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 5, s.306-313)…Batı Kafkasya’nın durumu, bütünüyle farklıdır. Orada belki de her köy, her ev her Dağlıyı dize getirmek için savaşmak gerekecektir. Bilemiyorum, ama deneyimli kişilerin bana anlattıklarına bakılacak olursa, Vubıhlar ulaşılamaz dağlarına ve ormanlarına çekilerek bize karşı sonuna kadar direneceklerdir. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski, c.142, 1862, Sayı 5, s.325)

Bu makale Sefer E. BERZEG’in “Kafkasya ve Diaspora Yayın Hayatından” Kitabından aktarılmıştır…

DMİTRİ ALEKSEYEVİÇ MİLYUTİN (1816‐1912) 
Rus devlet adamı ve asker. 1861‐1881 yıllarında Rusya savaş bakanı görevinde bulundu. Henüz Kafkas Ordusu Ana Karargah komutanıyken, ilk olarak Kafkasyalıların yerlerinden göç ettirilmesi ve Kuzey Kafkasya’nın Kazak ve Rus nüfus tarafı ndan kolonizasyonu düşüncesini dile getirdi. 1867 tarihli “Rus Kazak Nüfusunun Kafkasya’da Artırılmasına ve Yerli Kabilelerin Bir Kısmının Yer Değiştirmesine Dair Vasıtalar” başlıklı raporunda Milyutin şunları yazıyordu: “Fethedilen Dağlıları tespit edeceğimiz 
yerlere göndermeliyiz. Onları Don’a yerleştirmek gerekir, çünkü Stavropol Eyaleti’nde boş toprak yok. 

Kazak nüfusun gerisine yerleştirilmeleri uygun olmaz ve bizi asıl hedefimizden, yani Rus nüfusun Kafkas sıradağları nın kuzey eğiminde, orada yaşayan Asya kökenli kabileler üzerinde nihai üstünlük sağlayı ncaya kadar artması hedefinden uzaklaştırı r. Dağlıları Kazak’a dönüştürmeden, onlardan Don’da koloni tarzında hususi yerleşimler kurmak gerekir. Bu düşüncemizi, uygulama zamanı gelinceye kadar Dağlıları n yöneticilerinden özenle gizlemek zorundayı z”. (RGVİ A , f. 38, op. 30/286; sv. 866, d. 2, l. 123‐124, 126).

Milyutin’in bu fikrini daha da geliştiren Prens A.İ. Baryatinski, bu tedbirin en başta Kuban ötesi ve Karadeniz kıyılarındaki Çerkeslere uygulanmasını önerdi. Önerisini şuna dayandırıyordu: “Çerkeslere boyun eğdirmek zordur, çünkü ‘araları nda yayı lan müridizm, başsızlı k ve serbestlik alışkanlı ğı’ buna engel olmaktadı r. Üstelik Kafkasya’nın bu kı smı , Çerkesleri her zaman Rusya’yla mücadeleye tahrik edecek Avrupalı ajanları n gizli siyasi oyunları için engin bir alandı r.” Sonuç bölümünde Baryatinski şunları yazıyordu: “Kuban ötesinde sağlam şekilde tutunmamızın tek yolunun, Dağlıları n aşamalı olarak sınırları nın daraltı lması ve onları yaşam vasıtaları ndan mahrum etmek için Kazakları n ön hatlara yerleştirilmesi olduğu kabul edilmektedir. Israrla düşman olarak kalan bu kabilelere acımak için sebep yoktur; devlet çıkarı toprakları nın onlardan alınmasını gerektirir.” (RGV İ A , f. 38, op. 30/286, sv. 866, d. 2, l. 117).

Çerkes topraklarının kolonizasyonu meselesi Kafkas Komitesi’nde görüşüldü ve Komite Prens Baryatinski’nin tekliflerinin yararını ve önemini kabul etti. Fakat “bu işi o kadar geniş ölçülerde uygulama imkanları konusunda şüpheye düştü”. Birincisi, “toprak tahsisatı konusunda Dağlıları haddinden fazla tahdit etmek tehlikeli olabilirdi”. İkincisi de “devlet bunun için büyük bir tahsisat ayırabilir miydi?”. Komite Dağlıların Don topraklarına yerleştirilmesi konusunda, Ruslara karşı topluca ayaklanmaları gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğine dair endişelerini ifade etti: “Vatanları na derin bağlılıkları biliniyor, bu yüzden Don steplerine yerleşmektense ölmeyi tercih edeceklerinden kuşku duyulmamalı . Sadece bütün halinde kabileler değil, tek tek aileler bile bu şartlarda itaat etmeyeceklerdir ve teklif edilen tedbirin uygulanması Dağlıları n itaatini değil imha olmasını getirecektir. Ayrı ca bu tedbir ardı ndan genel bir hareketlenmeye ve hatta en barı şçı ve bize sadı k toplulukları n ayaklanmasına yol açabilir.” (RGVİ A , f. 38, op. 30/286, sv. 866, d. 2, l. 311, 314).

Çerkeslerin Rus toprakları içine yerleştirilme şartıyla itaat etmeyi kesinlikle reddedeceklerine kanaat getiren Kafkas Üst Komutanlığı daha kolay ve elverişli bir yolu, Osmanlı İmparatorluğu’na göç ettirilmelerini seçmeye karar verdi. 1860 Ekim ayında Vladikafkas’ta başında Prens Baryatinski’nin bulunduğu Kafkas Üst Komutanlığı toplantısı yapıldı. Toplantıya Kont Yevdokimov, Prens Svyatopolk‐Mirski, her iki Kazak ordusunun karargah komutanları (Hat Kazak Ordusu ‐ Tuğgeneral Popandopolo ve Karadeniz Kazak Ordusu ‐ General Filipson), keza bu sırada Petersburg’a savaş bakanlığı görevine gitmekte olan Milyutin katıldı. Milyutin’in anılarında yazdığına göre bu, Baryatinski’nin 1860 yılı başında çara şahsen rapor verdiği en önemli konulardan biriydi. Petersburg makamlarını Kafkas Dağlılarının bir kısmının, esas olarak Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına göç ettirilmesinin mümkün olduğuna ikna etmeyi başarmıştı. Daha sonra Baryatinski savaş bakanına yolladığı müzekkeresinde şöyle yazıyordu: “Bu tedbir fanatizmleriyle öne çıkan ve kabiledaşları üzerindeki etkileriyle bizim için zararlı kiş ilerden bizi kurtaracaktı r ve savaşın sonunu hızlandı racaktı r, dolayı sıyla yol açtı ğı masrafları azaltacaktı r.” (RGV İ A , f. 1, op. 1, d. 26043, l. 2). 

Askeri ve siyasi bir tedbir olarak Kafkasyalıların Osmanlı topraklarına göç ettirilmesi, resmen Kafkas Komitesi’nin bu konudaki kararnameyi onayladığı 1862 yılında başladı.


Kafkas Ordusu Karargah Komutanı D.A. Milyutin’in Anılarından
KUBAN OBLASTI’NA VE KARADENİZ KIYILARINA SEYAHATİM (1860)1

Doğu Kafkasya’nın fethinden sonra yeni fethedilen yörenin çeşitli yerlerinde memnuniyetsizlik emareleri, bize karşı düşmanca niyetler, Dağlıların vatanlarını terk etme ve Müslümanların halifesi sultanın himayesi altında sığınak arama arzusu görülmeye başladı.

Yeni fethedilen halk arasında bir düzen tesis etmek ve Dağlıların idari bakımdan kontrolünü kolaylaştırmak için, büyük köyler halinde ovaya yerleştirilmeleri gibi onların asırlık alışkanlıklarına ve hukukuna aykırı bazı sert tedbirler alınmasının gerekli olduğu kabul edilmişti. Yüksek dağlık vadilerin sakinleri eski evlerinin yok edilmesini kayıtsızca izlemediler; açıklık, düz araziye geçmeye ve Rus kasabaları ya da Kazak stanitsaları gibi yerleşmeye çok istekli olmadılar. Yeni yerleşimciler arasında, elbette, ele avuca sığmaz adamlar, eski abrekler az değildi ve onlar kökten değişmediler. Diğer taraftan Şamil’in eski mücadele arkadaşları, koyu fanatikler geçmişten kopamadılar ve Rusların iflah olmaz düşmanları olarak kaldılar. Hem onlar hem de diğerleri, Rusların Müslümanlık inancına karşı hayali kasıtları, bütün halkı Kazak yapma veya askere alma niyetleri gibi çeşitli asılsız söylentiler yayarak halkı heyecanlandırıyorlardı. Naif düşünceli halk arasında Rusları kovmak gibi çeşitli akılsızca fikirler doğmasına şaşmamak gerekir. Bu fikirlerin anlamsızlığını bilen daha sağduyulular Türkiye’ye göç etmeyi konuşmaya başladılar.

Kont Yevdokimov yerlilerin bu niyetine karşı çıkmayı gerekli saymadığı gibi, islah olmaz şekilde ele avuca sığmaz ve dik kafalı bir halktan kurtulmak için memnuniyetle göçe yardımcı olmaya hazırdı. Fakat yerlilerin topluca göçünün büyük maddi güçlükler yaratma ve Babıali’nin itirazıyla karşılaşma ihtimali vardı. Hareketi sınırlandırmak ve öyle düzenlemek gerekirdi ki Kafkasya bütün kütleyi yerinden etmeden en uygunsuz nüfustan kurtulsun. Başkomutan da öyle düşündü. Bu münasebetle Tuğgeneral Loris‐Melikov’a talimatlar verildi ve Konstantinopol’deki elçimizle birlikte bu meseleyi halletmesi için nisan ayında oraya gönderildi. Aynı münasebetle Prens Baryatinski, hükümdara gönderdiği 11 Mayıs tarihli mektubunda Dağlıların göçü konusundaki fikirlerini bildirdi.

Terek Oblastı’ndan gelen endişe verici haberler, Prens Baryatinski’yi bana Vladikafkas’a gitme görevini vermeye sevk etti. Görevim Kont Yevdokimov’la Dağlıların göçü konusunu görüşmek ve yeni fethedilen halkta ortaya çıkan hoşnutsuzlukların sebeplerini açıklığa kavuşturmaktı. Daha sonra da Kuban Oblastı’nı ve Karadeniz’in doğu kıyılarını dolaşarak oradaki işlerin durumunu daha yakından görecektim.

3 Eylül 1860’ta Vladikafkas’ta, başında Prens Baryatinski’nin bulunduğu Kafkas üst komutanlığının toplantısı yapıldı. Toplantının ana konusu Kuban ötesinde yapılacak askeri faaliyetlerin planıydı. Bu konuda Tuğgeneral Filipson’un ve Kont Yevdokimov’un görüşleri tamamen zıttı. Tuğgeneral Filipson önceki tezkeresinde ortaya koyduğu aynı fikirleri savunuyordu. Ona göre Kafkasya’nın batı yarısının Dağlı halkı doğusunun halkından tamamen farklıydı; dolayısıyla Çeçenistan’da ve Dağıstan’da çok başarılı sonuçlar veren aynı hareket tarzı onlara karşı uygulanamazdı. Şapsığlara ve Ubıhlara karşı sert tedbirler bu kalabalık kabileleri sadece hırslandırır ve hatta büyük Avrupa devletlerinin, özellikle Rusya’nın Karadeniz’in doğu kıyısındaki haklarını tanımayan İngiltere’nin müdahalesine yol açabilirdi. 
Filipson’un düşüncesine göre Abadzehlere ve Natuhaylara ilişkin itaat nasıl sağlandıysa, bütün Batı Kafkasya’da Muhammed Emin’in yardımıyla yumuşak tedbirlerle aynı derecede itaati sağlamak gerekiyordu. Bu yörede iktidarımızı yerli kabilelerin yaşam tarzına ve adetlerine uygun, hümanist ruhta, kıyı boyu Dağlılarının Türkiye’yle ticari ilişkilerini engellemeyen vb. tedbirlerle, sadece birkaç müstahkem noktayı alarak, yollar yaparak, ormanları açarak, istihkamlar kurarak güçlendirmeye çalışmıştık.

Kafkasya’da (tam da onun batı kısmında) otuz yıl görev yapmış G.İ. Filipson’un bu iyimserliğine ve hayallerine hayret etmemek mümkün değildi. Dağlı halkın ruhunu ve adetlerini tanımak için, Dağlıların insancıllıktan ve yumuşaklıktan ne anladığına, itaat bildirmelerine ne kadar az güvenilebileceğine kani olmak için yeterince vakti olmuş olmalıydı. Avrupa’nın ve özellikle İngiltere’nin düşmanca ilişkisine gelince, herhalde, General Filipson’un düşüncesine tamamen zıt bir hüküm çıkarmak gerekirdi; Kafkasya’nın Dağlı halkı arasında kasıtlı olarak karışıklığı ve düşmanlığı destekleyen yabancıların suistimallerinden kendimizi korumak için bizi zaman kaybetmeden en kararlı tedbirlere başvurmak zorunda bırakan zaten bu düşmanlıktı.

Filipson’dan sonra Kont Yevdokimov düşüncesini açıkladı. Sabık Kuban Oblastı komutanının yanılsamasını çürütmek onun için zor olmadı. Her zamanki inceliğiyle, açıklığıyla ve sadeliğiyle Yevdokimov, önceki düşüncelerinin temelinde, bizzat başkomutan tarafı ndan da desteklenen kendi hareket planını ortaya koydu. Özü şuydu: Yerli halkı kesinlikle dağlardan indirmek ve onu ya Kazak stanitsalarının arkasındaki açık ovalara yerleşmeye ya da Türkiye’ye gitmeye zorlamak. Yevdokimov’un düşüncesine göre, her şeyden önce kuvvetlerimizi Şapsığların üzerine göndermek, dağların etekleri boyunca geniş bir şeridi temizlemek ve ardından Kara Dağlar sırasının ardında, Laba ve Belaya nehirlerinin yukarı kesimlerinden başlayarak batıya doğru sağlamca yerleşmek gerekiyordu. Bu da Dağlı nüfusu baskı altına alarak, onu taleplerimize boyun eğmeye zorlayarak olacaktı. Yevdokimov o zamanki mevcut kuvvetlerle bu planı kararlılıkla iki veya üç yıl boyunca uyguladı.

Kendiliğinden anlaşılacağı üzere, Kont Yevdokimov’un düşüncesi üstün geldiğinde2, müzakere konusu olarak sadece planının yöntemleri ve icrası kalmıştı. En önemli mesele, bütün dağ önü şeridini işgal etmesi düşünülen Kazak nüfusun nereden alınacağıydı. Don Ordusu atamanının direnmesi yüzünden Kafkas Kazaklarının yerleştirilmesine karar vermek zorunda kalındı. Karadeniz (Çernomorski) Kazak Ordusu’nun eski atamanı Filipson artçı ve dahili alayların, olduğu gibi, stanitsalar halinde yerleştirilmesi fikrini ileri sürdü. Ancak bu mesele toplantılarımızda nihai bir çözüme kavuşmadı ve sonradan üzücü anlaşmazlıklara yol açtı. ORRGB, F. 169, P. 9, D. 14, L. 634‐636, 662, 681‐684.


D.A. Milyutin’in Anılarından (1860)3

… Prohladni’den Vladikafkas’a döndüm ve bazı meseleleri, bilhassa Dağlıların Türkiye’ye verecekti.

… Baryatinski çara sunulan ilk iki raporun neticesini bizzat Milyutin’e mektupla bildirdi. Lezgi hattının kaldırılmasını ve Kuban, Terek ve Dağıstan oblastlarının kurulmasını öngören yörenin yeni askeri‐idari taksimatı, keza Türkiye’ye yerleşmek isteyen Dağlılara serbest çıkış açılması gibi bütün önemli meselelerde Zatıalilerinin icazeti gerekiyordu.

24 Mart 1860 tarihli mektubunda Baryatinski çara şunları yazıyordu: “Amacım şu anda Abadzehlerin sakin kalmasını sağlamak, böylece onları bu yıl için bize karşı düşmanca hareketlerden alıkoymak ve bu süreden Şapsığlara karşı faaliyetlerimizin etkin şekilde devam etmesi için yararlanmak. Bunun için de Şapsığlara karşı en iyi birlikleri topluyorum ve eğer silah gücüyle Şapsığlar üzerinde hakimiyet kurarsam Abadzehler savaşmak imkanından mahrum kalacaklar. İşte beni Muhammed Emin’i Abadzeh vekillerle birlikte Size göndermeye sevk eden budur; ülkelerine döndükten sonra Zatı alinizin yüceliği, parıltı sı ve lütufkarlığı 
hakkı ndaki fevkalade hikayelerle kabiledaşları nı hayretler içerisinde bırakacaklardır.”

Aynı mektupta Baryatinski hükümdara şunları yazıyordu: “Muhammed Emin son derece menfaatine düşkün ve şöhretperest bir adamdı r. Gelecekte Dağlılar üzerinde heyete katı lan di ğer bazı Abadzeh ileri gelenleri gibi nüfuzu olmayacaktır. Fakat Muhammed Emin silah bırakarak bize büyük bir hizmette bulunmuştur, ki bunun için onu cömertçe ödüllendirmek gerekir. Ona ömür boyu 5 bin ruble emekli maaşı bağlatmayı ve bir kereye mahsus aynı miktarı tahsis ettirmeyi düşünüyorum. İ leri gelenlere de sadece bir kereye mahsus iki şer bin ruble tahsil ettireceğim.”

Muhammed Emin ve Abadzeh heyeti hükümdara 18 Nisan’da takdim edildiler. Hepsi lütufkar karşılamadan, ödüllerden, ikramlardan ziyadesiyle memnun kaldılar. İki hafta boyunca onları şehirde gezdirdiler ve türlü Petersburg harikalarıyla eğlendirdiler. 28 Nisan’da onları yine Prens Lvov’un (bu olay vesilesiyle fligel‐adyutant4 rütbesi aldı) refakatinde Kafkasya’ya geri gönderdiler. Dönüş yolunda Muhammed Emin’e Şamil’le görüşmek için Kaluga’ya uğrama izni verildi. 
ORRGB, f. 169, p. 9, d. 13, l. 597‐ 598.

Kaynak: Tragiçeskiye posledstviya Kavkazskoy voynı dlya adıgov, vtoraya polovina XIX‐ naçalo XX veka (Kafkas Savaşı’nın Adığeler İçin Trajik Sonuçları; 19. Yüzyıl İkinci Yarısı – 20. Yüzyıl Başı), Haz. R.H. Gugov, H.A. Kasumov, D.V. Şabayev, Nalçik, 2000, s. 27‐31.

Nart İki Aylık Kültür ve Düşün Dergisi, Sayı 65, Ocak‐Şubat 2009, 32‐35.ss. 
Çev.: Murat Papşu


1 Д.И.Милютин, “Моя поездка в Кубанскую область и начерноморский берег.” Tarih anlatılan olaylara göre verilmiştir. 
2 Not: Prens A.İ. Baryatinski’nin biyografisinde Zasserman, Prens D.İ. Svyatopolk‐Mirski’nin sözlerine dayanarak güya benim Filipson’un düşüncesini desteklediğimi ve ancak o Yevdokimov tarafı ndan çürütüldükten sonra diğerinin tarafı na «kaydığımı» yazıyor. Bu tamamen yanlıştır. Doğrusu şudur ki, ben Prens Baryatinski tarafı ndan Batı Kafkasya’ya yönelik uzun zamandır uygulanan o plana taban tabana zıt düşünceyi desteklemiştim. 
3 Милютин, Д.И., «Мои старческие воспоминания»(Yaşlılık Anılarım). Tarih anlatılan olaylara göre verilmiştir. 
4 Fligel‐adyutant – (Alm. Flugeladjutant) Çarın veya üst rütbeli bir generalin maiyetinde görev yapan subay, yaver. (ç.n.)

Tarih Boyunca Kafkasya

Aralık 12, 2018

1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden "The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmııs" (Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı) adıyla, altı bölümden oluşan bir eseri Boston'da yayınlandı. 1927'de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan, bin daktilo sayfası bilgi,belge ve not bırakmıştır. Fessenden'in araştırması ve sonuç olarak iddiası kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müsbet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir.

Fakat H. Schiiemann askeri müteahhit iken Truva'yı keşfetmişti.

F. Grotefend ise Gottingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform yazıtlannın doğru çevirilişlerini keşfetmişti.

Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilimad amlarından on yedi yıl önce, 1825'de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı.

Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi, fakat teorisi Sir Flinders Petrie, Prof. A. T. Clay, Kafkasolog W. E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilimadamı tarafından kabul edilmiştir.
Ayrıca Çerkeş araştırmacı ve yazar Mehmed Ali Pçıhaluk'un 1920 ve 1922'de yazdığı "Tarihçilere Uyan" adlı eseri, Abhaz araştırmacı ve yazar Beygua Ömer Büyüka 'nin "Abhaz Mitolojisi Anaç mı ?" (İst. 1971) île "Kafkas Kaynaklanna Göre ilk Yaradılışlar - İlk İnsanlık - Kafkas Gerçekleri" (İst. 1985) adlı eserlerindeki iddialar ile Prof. Pessenden'in teorisi büyük benzerlikler göstermektedir. Bu yazarlar Fessenden'i tanımamış ve yazdıklarım okumamışlardır, tersi durumda kitaplarında buna değinirlerdi. Prof. Fessenden'in kitabinin ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlanna takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum:

"Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlıklarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.

"Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho'nun, Fenikeli tarihçi Sanchuniathon'un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Josephus'un yazılarında tufandan önceki insanların bir tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir.

Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiquities kitabı l, bölüm 2.) O zamanlar Ballık Denizi, Orta Asya'da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral ve Balkaş gölleridir.

Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yaniSarmatya. Strabon'a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) İrmağının ağzından başlardı, (Müller'in Ptolemy'si sayfa 905). Yine Strabon'a göre Babil'e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır.

"Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların "Ölüler Kitabı"nın 147 ve 149.bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler; yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlannın Cebelitarık'da olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles,Karadeniz'in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Herodotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık'da aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonlan'nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya'dır.

"Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede "İskender'in Kolonlarından bahseder, fakat iskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Manu'dur ve "Tanrının Ülkesi" anlamına gelir.Eski Yunancada bu Temenos'dur.

Eski Yunan efsanelerine göre Uranüs doğuda, Kronus batıda ve Zeus da Amaithea'nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı. Dağlıların ise Theoi adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe'nin yuvasıdır. O bölgede Circetaeler yaşar, onlar Taman'in ünlü okçularıdır.
Kabardi'nin anlamı başın sol tarafında bulunan bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind balkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post'un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya'nın antik ve tufan öncesi uygarhğının kalıntıları bugün tamamen yeraltındadır.

Bunların bulunup keşfedilmesi de ilgili arkeologlara düşmektedir.

"İnsanlığın yaradılışından beri anlatılagelen efsaneleri, yani mitoloji, eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya "mitarkeoloji" denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktadır.

İnsanlık ilk olarak Kafkasya berzahında oluşmuştur. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş,Kuzey Kafkasya'da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris'de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar.

Eski Mısır uygarlığının Kafkasya'dan geldiğini anlamak için Mısır'm Ölüler Kitabı'nı incelemek yeter.Onlar için anavatan Kafkasya'dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir.

Ölüler Kitabı'nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu'ya doğar (Baku) ve Ta Manu'da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar.Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu batılı denizler yoktur. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya'dır. "Eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. " Ölüler Kitabenin 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir.

Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri balkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450'de Herodot şöyle yazar: (2, 104) "Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar." Mısırın eski adı Aetia idi. Kafkasya'da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasyada'ki nehrin adı ise Cyrus'dur (Kur).

"Ölüler K.itabı"nda "ufuk" kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü'den, güneşin battığı Taman arasında ülke dünyanın ufkudur. Buranın batı kısmında ise, yani Kuban'da ve Taman'da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı (Strabon 11; 11; 5.). Bu bölgede sis bazen öyle yoğun olurdu ki, adına "Kimmerlenn Karanlık Ülkesi" adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maeitis'in anlamı ise "Karanlıklar Ülkesi Tanrısızda. Bu ülkede sonradan yaşayan, Kimmer ahfadı olan halk kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem tanrısına taparlardı.

"Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya'daydı. Sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban'ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar. "isa'dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral gölüne ve Faizabad'a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.

"Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdeniz! adım taşıyan ve Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığım tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilimadamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş denizinin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban'dakilere çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir.Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde,Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein'ın bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlanndan başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika'nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere'den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir, îşte Orta Asya'da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur, ilk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile olan bağlantısının kopmasıdır. Strabon'a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlamışı artık kurumuştu, O dönemde Kuzey Kafkasya'da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil'e kervan yollarım oluşturmuşlardır (Strabon, 11).

"Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin'de bile rastlanmaktadır, ipeği Çin'de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi'dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu.

"Amerikan Bilim Geliştirme Demeği'ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır.

Kafkasya'nın kuzey ve güneyinde yapılacak kapsamlı arkelolojik kazıların kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Berossus ve Josephus gibi eski bilimadamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabi'nın gizli anlamının anahtarım belirten bir yazı l Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı "Christian Selence Monitör" dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır,

"Tevrat Törelerinin Aslı" adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi Profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Cley, gerek eserinde ve gerekse benimle olan yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığım belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı (egyptolog) Sir Flinders Petrie de aynı fikirdedir.

"Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünyada ipek ilk defa Dağıstan'daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin'e götürülmüştür. Çin'de împaratoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotlar'ın Altın Postu'da bir tür sarı ipek üretimidir.

Büyük İskender ölümünden önce Hazar Denizi'nde bir donanma kurar ve askerlerine bu denizin Hindistan'ın doğuşu ile irtibatlı olduğunu anlatır.

"Binlerce yıldan beri Kafkasya'nın iç bölgelerine girmek olanaksızdı. istilacılar kıyılardan ve ovadan girdiler, fakat çetin bir direnişle karşılaştılar.Gerektiğinde yerliler dağlara çekildi ve tehlike geçince tekrar aşağıya indiler, iskender kısa bir süre Hirkaniya'yı işgal etti. Türkler ise Derbent ve çevresini bir süre ellerinde tuttular. 1829 yılında Osmanlı imparatorluğu Kafkasya'nın batı kıyılarındaki bir iki üssünden ötürü buraları Rusya'ya terk etti.

Fakat tamamen bağımsız olan yerli Çerkes halkı Ruslara karşı koydu ve uzun yıllar bu savaşlar devam etti. Rusya bütün gücüyle bu bölgeyi istilaya çalıştı ve yöreye askeri casuslar gönderdi. 1848 yılında Kafkasya berzahının ilk Rus askeri haritası yapıldı.Bu harita çok ilginç ve önemlidir. Rus işgalinden önceki yerleri, yerleşimleri ve coğrafi isimleri gösterir, yani orijinal Kafkas yerli adlarıyla kaydedilmiştir. Ben, Britanya Savaş Dairesi'nin ince bir davranışıyla bu haritadan bir tane elde ettim. Şimdi size Kafkasya konusunda araştırmalar yapabilmek için kesinlikle gerekli olan en eski haritalardan bahsedeceğim. Eski Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios (Ptolemy) tarafından çizilmiş, yaklaşık olarak miladi 130 yılı tarihini taşıyan Kafkasya haritası, Strabon'un kayıtları,Londra'da Kraliyet Coğrafya Derneği'nde bulunan bir seri çok kapsamlı Kafkasya haritası, ingiltere'nin Nottingham kentindeki Mr. Felix Osvvaid'ın jeolojik Kafkasya haritası, ingiliz Ordnance Survey Office tarafından Southampton'da basılmış 5 Verst Kafkasya haritası ve Stielers Atlası.

"Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin şimdiki Atlantik Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş denizi yakındı, ispanya'da îberya bulunduğu gibi Kafkasya'da da Iberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya'da Dağıstan'ın adı Albanya idi. Herakles'in sütunları Cebelitarık'dadır denilir, fakat onlar Kafkasya'daydılar.

Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi'nin gerçekte Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu'ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu'dur.

"Babil ve Mısır uygarlıklannın çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı'nda geçer. Yunan kahramanı Uiysses'in gerçek yeri de Kuban'dadır.

"Hititler dahi Kafkasya'da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püstürtüldüler.

"Mısırın Ölüler Kitabi'ndaki birçok yazı Kafkasya'yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabındaki yer adları ve dünyanın oluçumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğuna işaret etmektedir.

Yine 1923, 1924 ve 1926'da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya'nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalılann (Sümerler,Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanlarm anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabi'nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir.

"MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılmda ölen Platon (Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon'a Mısırda Sais rahipleri tarafından tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır, insanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır, isimlerin, kelimelerin birbirleriyle benzerlikleri ve ilişkileri numeroloji bilimiyle araştırılmaktadır.

Örneğin, Eumeles Mısır dilindeki Gadeirus ile aynı kişidir. Eumeles'in numerolojik sayışı 728 olup, Gadeirus ile aynı (728) çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphthys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz Tanrısı Poseidon'la evlenir, Poseidon Atlantis'in tanrısıdır. Mısır dilindeki adı ise Typhon'dur. Bu şekilde adların birbirleriyle aynı oluşundan. Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu'nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya'da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantı Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya'da bulunan Atlantis'de oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur.

"Babil'in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga Kafkas sıradağlannın en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu bugün Elbruz ve Anshar da Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Brittanica Ansiklopedisi de doğrular.

"Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Baku üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatır ki önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır.

"Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş.

Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya'nın Seres halkından gelirmiş.

Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya'dır veya Kaf Dağı'dır.

"18 Mart 1924'de yayınlanan, "Christian Selence Monitör" gazetesinde çıkan bir makalemde Kafkasya berzahınm eski Mısır ve Aryanların anavatanı olduğunu belirtmiştim. Yine aynı gazetenin 8 Mart 1926 tarihli sayısında, Kafkasya'nın eski Yunan, Mısır ve Mezopotamyalıların anavatanı olduğunu açıklamıştım.

Kafkasyanın eski yerli halklarından Circetae ülkesi, Taman Yarımadasi'ndan Kuban'a uzanır. Bu halkın bir başka adı da "Büyük Evin Bölgesi"veya "Güneşin Halkı"dır.

"Pliny'nin "Quad ante, Cerberium vocantur" adlı eserinde, Kimmerlerin kenti "Kimmur"dan bahsedilir. Bu kent Taman Yarımadası'nin girişindeydi (Strabon 11,2, 4.).

"Hirth ve Rockhill'in yazdıkları "Arap Ticareti ve Çin" adlı eserde,Herkül'ün sütunlarının Kuzey Kafkasya'da Taman'da olduğu yazılıdır.

Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris'in tacı eski Kimmerya olan Rostov'da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan"Antik Mısır" (Eylül 1926,USA) eserinde çıkmıştır.

"Eski Mısır'ın Ölüler Kitabi'nda Kafkasya, isim zikrederek "Üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne" olarak anılır (Bölüm 99).

"Ünlü Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios'un (Ptolemy) haritasında Kuban nehri eski adıyla, "Vardanus" olarak gösterilmiştir.

"Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: Eskiden genel olarak Kafkas kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi. (Kennan, Nat. Geog. Mag., Oct 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü başka kanıt aranmazdı.

Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarım oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bulgular gelmektedir.

Bu yazıların yayınlanmasından bir yıl sonra (aynı zamanda, 8 Mart 1924'de "Monitör" gazetesinde çıkmıştır), "Antik Mısır" (Haziran 1927, USA) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie de bu tezi doğrulamıştır.

Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:

- Kafkasya dünyanın sabahının ülkesidir.

- Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır.

- Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi)Kafkasya'da oluşmuştur.

- Kafkas kavimleri bu uygarlığın yanaşması değil aslıdır.

- Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.

İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı uzun araştırmalannın sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilimadamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir.

Bunların basında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeolojiprofesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W.E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T. A. Olmstead. E. Chiera, E. A. W.Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Giichrist gelir." "The Delılged Civilization ofthe Caucasus Isthmus". Bölümler 7, 8. 9, 10 ve bölüm 11, New York, USA, 1927, 1933. yazan, Prof. Reginald Aubrey Fessenden.

Yüzyıllardan beri Çerkesya'da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de ölüm dağıdır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya'da seyahatler yapan Şövalye Taitbout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate'den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır.

Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür.Bazıları indikten kısa süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.

Bu anılan yazılışından yüz yıl kadar sonra, 1924 yılında Paris'de yayınlanan "Beis: Hommes et Dieux" (Hayvanlar, insanlar ve Tanrılar) adlı kitabında ? Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarım araştırır. Fakat kesin bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz olay olduğuna karar verdiğin! kitabında yazar.


Aydın Osman Erkan Çivi yazıları

Kent yaşamı ve kentleşme düşüncesi 19. yüzyıl ortalarına kadar Kafkasya halkları için oldukça yabancı bir olguydu. Sosyal hayatlarını klanlar ve kabileler biçiminde sürdüren Kafkasyalılar gerek dağlık, gerekse ovalık arazilerde savunması kolay küçük yerleşim birimlerinde, köylerde yaşıyorlardı. Feodal yapının hüküm sürdüğü bölgelerde bir prens ailesinin idaresi altında yaşayan halk çeşitli soylara ve sosyal tabakalara ayrılarak 3-4 bin nüfuslu büyük köyler kurmuşlardı. Kafkasya’da kentleşme süreci Ruslar’ın Kafkasya’yı işgali ile başladı. Kafkasya’daki kentleşmeyi üç ana gruba ayırabiliriz. 

İlk grupta yer alan Krasnodar, Maykop, Orconikidze (Vladikavkaz), Grozni, Mozdok, Kızlar, Buynaksk, Mahaçkala gibi şehirler 18-19. yüzyıllarda Kafkasya’yı kolonileştirme hareketlerine girişen Ruslar tarafından kurulmuş olan askerî idare merkezleriydi. 

İkinci grupta yer alan Nalçik, Batalpaşinsk (Çerkessk), Dohşukino, Beslan, Alagir, Gudermes ve Hasavyurt Sovyet devriminden önceki küçük yerleşim birimleriydiler (Volkova 1969: 168). 

Kabardey prenslerinden Dohşuklar’ın kasabaları olan Dohşukino’ya Sovyet devriminden çok sonra, 1960’lı yıllarda, feodalizmin izlerini silmek amacıyla Nart Kala adı verildi. 

Üçüncü grupta yer alan Karaçayevsk, Malgobek, Tırnavuz, Kaspiysk ve İzerbaş gibi şehirler ise Sovyet döneminde idarî ve endüstriyel amaçlarla kurulan yeni şehirlerdi. 

İlk grupta yer alan kentlerin nüfusu başlangıçta Rus ve Ukraynalılar’dan oluşuyordu. Zamanla bu kentlere Ermeni, Oset, Dağ Yahudisi, Gürcü, Kabardey tüccarları ve zanaatkârları da yerleşmeye başladılar. Bu şehirlerin etnik yapısı heterojen özelliğe sahipti. 

1760’lı yıllardan itibaren Oset, Kabardey ve İnguşlar Mozdok’a yerleşmeye başladılar. Kabardey feodal prensleri (Pşi’ler) ve onların ikinci sınıf soyluları (Vork’lar) ile birlikte kaçak Oset ve Kabardey köylüleri de kanlı bir feodal savaşı sonucunda Mozdok’a yerleştiler. 1860’lı yıllarda Vladikavkaz bir kent olarak gelişmeye başlayıncaya kadar Osetler’in kentli nüfusu bir yüz yıla yakın bir süreyi Mozdok’ta geçirmişti. Kabardeyler de Mozdok’ta 19. yüzyıl sonlarına kadar yaşamaya devam ettiler, ancak nüfusları büyük bir azalma gösterdi. Örneğin Mozdok’ta 1875 yılında 1.133 Kabardey yaşarken, bu sayı 1897 yılında 447’ye düşmüştü. Aynı tarihte Nalçik’te ise 65 Kabardey yaşıyordu (Volkova 1969: 169). 

19. yüzyıl başlarında çok az sayıdaki Oset ve İnguş Vladikavkaz’a yerleşmeye başladı. 1874 yılında Mozdok’ta 1.226 Oset yaşarken Vladikavkaz’da 334 Oset yaşıyordu. 19. yüzyıl sonlarında Vladikavkaz’daki Oset nüfusu 2900 kişiye ulaştı. 1897 yılında Vladikavkaz’da 378 İnguş yaşıyordu. 

1897 yılında Kumuklar’ın Temir Han Şura (şimdiki Buynaksk) ve Petrovsk (şimdiki Mahaçkala) şehirlerindeki nüfusları 1.900 kişiydi. 

Sovyet devrimine kadar, ikinci grupta yer alan yerleşim merkezlerinin etnik yapısı homojen bir nitelik taşımaktaydı. Bunlardan Dohşukino’da (şimdiki Nart Kala) Kabardeyler, Batalpaşinskaya’da (şimdiki Çerkessk) Ruslar, Gudermes’te ise Çeçenler yaşıyordu. Alagir’de Osetler’in yanı sıra, 1877 yılında oraya göç eden Gürcüler de bulunuyordu. Sovyet döneminde ise Dohşukino’da Rus nüfusu çoğaldı. Gudermes’e de Rus, Ermeni ve Ukraynalılar yerleştiler. 


1959 sayım sonuçlarına göre Kafkas halkları arasında en çok kentlileşme oranı, % 25 ile Laklar’da, % 31 ile Osetler’de, % 33 ile Kumuklar’da görülmektedir. 

Malkar, Dargı, Kabardey ve Lezgiler arasındaki kentli nüfus oranı yüzde 10’un üzerindedir. 

Karaçay, Avar, Çeçen-İnguş, Abazin ve Çerkesler’de ise kentlileşme oranı yüzde 10’un altında görülmektedir. 

Sovyet döneminde kent nüfusunun artmasının en önemli sebebi halkın çalışmak ya da okumak için köyden kente göç etmesiydi. 1952 yılında Kuzey Osetya’nın köylerinden şehirlere 3.100 kişi göç etti. 1959 yılında Osetya’da kent nüfusuna 12.000 kişi eklendi. 

Kabardey’de kentli nüfus 1930’lardan sonra artmaya başladı. 1926 yılında şehirlerde yalnızca 866 Kabardey yaşarken bu sayı 1959 yılında 22.987 kişiye ulaştı. 

1926 yılında Buynaksk’ta 2.700, Mahaçkala’da 2.500 olmak üzere toplam 5.200 Kumuk şehirlerde yaşarken, 1959 yılında kentli Kumuk nüfusu Mahaçkala’da 15 bin, Buynaksk’ta 8 bin, Hasavyurt’ta 8 bin olmak üzere toplam 31 binden fazla idi. 

1959 sayımına göre Maykop’ta 3 binden fazla Adige yaşamaktaydı. Aynı yılda Grozni’de 17 bin, Gudermes’te 3 bin Çeçen yaşıyordu. Sovyet devriminden önce Karaçaylılar arasında kentli nüfus yoktu. Ancak bazı prens (biy) aileleri Narsana (Kislovodsk) şehrinde oturuyorlardı. Sovyet döneminin ilk yıllarında ise eskiden Karaçaylıların elinde bulunan Narsana (Kislovodsk) şehrinde 1.500 Karaçaylı yaşıyordu. 1926-1927 yıllarında ilk Karaçay şehrinin inşasına başlandı. Önceleri Mikoyan Şahar adı verilen, sonradan adı Karaçay Şahar (Karaçayevsk) olarak değiştirilen bu şehir 1930’lu yıllarda Karaçay Özerk Bölgesi’nin başkenti oldu. 1934 yılındaki nüfusu 4 bin kişiydi. 

1959 yılında Karaçay Şahar ve Çerkessk’te 4.800 civarında kentli Karaçay nüfusu yaşamaktaydı. 1970 yılında ise kentli Karaçay nüfusu 16.585 kişiye ulaşmıştı. 

1926 yılında 350 Malkarlı (Balkar) kentte yaşarken, 1959 yılında bu oran 4.693 kişiye çıkmıştı. 1970 yılında ise kentli nüfus Malkarlılar arasında 13.816 kişiydi. 

Kentleşmenin Kafkas halklarına getirdiği en önemli sorunlardan biri dil ve kültür yönünden Ruslaşma problemiydi. 

1926 yılında 524 Oset Rusça’yı anadili olarak kabul ederken, bu sayı 1959’da 3.446 kişiye çıkmıştı. Bu da kentli Oset nüfusunun yüzde beşini oluşturuyordu. 

1926 yılında yalnızca 18 Kabardey Rusça’yı anadili olarak kabul ederken, 1959 yılında bu sayı 863 kişiye yükseldi. 

Malkarlılar arasında 1926 yılında Rusça’yı anadili olarak kabul edenler dört kişi iken, 1959 yılında bu oran yüzde ikiye yükseldi (Akiner 1983: 230). 1979 yılında bu oran yüzde 2.7 idi. 

Karaçaylılar arasında 1959 yılında halkın yüzde 1.5’i Rusça’yı anadili olarak kabul ediyordu. Bu oran 1979 yılında yüzde ikiye yükseldi (Akiner 1983: 207). 

(*) Tarih ve Toplum, İstanbul, 1991, No:94, s: 55-56) 

Kaynak: Akiner, Shirin - Islamic peoples of the Soviet Union, London, 1983 Volkova, N.G. - "Changes in the ethnic composition of the urban population of the North Caucasus during the Soviet period", Sociology in the USSR, New York: 1969 

Dr. Ufuk TAVKUL

Şeyh Şamil diğer imamlar'dan farklı yeni düzenlemeler getirdi. Elinde tuttuğu belli yerleşim birimlerin 20'ye ayırdı ve buralara naipler tayin etti. Her naip bölgesinin hem idari hem askeri icraatıyla görevliydi. Ayrıca mahkemelerin yanısıra askeri hazırlıkların ikmali için divanlar oluşturdu. Orduda onbaşılık rütbesinden itibaren yüzbaşı ve binbaşı rütbeleri vardı. Naiblik rütbesi Rusların general rütbesine muadil olup bir naip bin veya birkaçbin kişilik kıt'alara kumanda ederdi.

16 yaşından 60 yaşına kadar bütün erkekler askerlikle mükelleftiler. Bir babanın üç oğlu varsa üçü de asker olur, dört oğluvarsa en küçüğü evde kalırdı. Her erkek tüfek, tabanca ve kılıç bulundurmak mecburiyetindeydi. Hastalık veyahut herhangi bir mazeret dolayısıyla evde kalan birkimse hayvanını, savaşa giden bir diğerine verirdi. Deftere kayıtlı mürit ve murtezik denilen askerlerin sayısı 60.000 kişiydi. Lüzumu halinde ise eli silah tutan her erkek askerdi. Şeyh Şamil'in ordusunun belkemiğini süvari kıt'aları teşkil ediyordu.Gerek piyade ve gerek süvari kıt'aları tayin olunan içtima mahalline son süratle sevkediliyordu.

Bunlardan başka büyük başarılar elde edenlere yüksek nişanlar verilirdi. Nişanlarda, "Sonunu düşünen cesur olmaz.", "Kılıç Cennet'in anahtarıdır", "Yiğite cennetyeri açıktır", "Hakaret etmekte ağır, öç almakta çevik ol","Savaşta korkak davranma, harbin ağırlıklarına sabırlı ol, ecel gelmedikçe ölüm olmaz" şeklinde Arapça ibareler yazılırdı. Nişanlardan başka piyade, süvarive topçu kıt'aları ayırmak için işaretler vardı. Şeyh Şamil'in maiyetinde daimi olarak 600 kişilik süvari muhafız kıt'ası bulunurdu. Bu kıt'a Fedailerinden müteşekkildi...

Kafkas - Rus ilişkileri X. yy.da başlamıştır. Kafkasya'ya saldıran Kiev Prensleri, Batı Kafkasya'da Adiğelerle karşılaştılar ve çeşitli savaşlar oldu. Fakat Ruslar, XIII. yy.da, Doğu Avrupayı işgal eden Moğolların yüzünden geçici bir süre için kuzeye çekilmek zorunda kaldılar. Kafkasya'ya ilk Moğol saldırıları 1222'de oldu ve bu saldırılar püskürtüldü. 1226 yılında Cengiz Han'ın orduları Güney Rusya'ya saldırdı ve Avrupa'da Karpatlar'a kadar ilerleyip merkezi Volga nehri üzerindeki Saray şehri olan Altınordu devletini kurdu. Altınordu devleti Kazan, Astrahan, Kırım ve Rus hanlıklarında oluşuyordu. Moğollar 1227 yılında Kafkasya'ya saldırıya geçtiler, Terek vadisinde, Hazar kenarında ve Kafkas steplerinde koloniler kurdular. Timur'un saldırıları sonusu Altınordu devleti 1481 yılında yıkıldı.

KAFKAS-RUS-OSMANLI İLİŞKİLERİ:

Altınordu devleti yıklınca yerine küçük hanlıkar kuruldu. Fakat bunların en önemlileri olan Kazan 1552'de Astrahan 1556'da Rusların işgaline uğradı. Böylece Kafkasya önlerine gelen Rusların saldırıları sonucu bazı Kafkas Prensleri çardan "dostluğunu" istemek zorunda kaldılar. Buna rağmen, Ruslar tarafından Tarki'de kurulan ticaret merkezi Kuzey Kafkasyalılar için tehlikeli olduğundan 1568' de işgal edildi. İran saldırıları sonucu Gürcistan'a yardıma giden Rus kuvvetleri 1594 ve 1604'de imha edildi. Bunun üzerine I. Petro'ya kadar 77 yıl önemli bir şey olmadı. Bu safhada Kazaklar, Terek nehrinin kuzey, Kuban nehrinin doğu sahillerine ve Kuma kıyılarına müstahkem köyler (stanitsa) meydana getirecek şekilde yerleştirildi. I. Petro'dan sonra saldırılar sistemli bir şekilde başlatıldı.

Güneye inmek isteyen Rus orduları, 1707 ve 1711'de Dağıstan'da yenilgiye uğratıldı. Bu yıllarda İran'da karışıklıklar çıktı. Bunu fırsat bilen Petro, 1722'de hazar kıyılarından Guney Kafkasya'ya ilerledi, Derbent, Bakü ve çevresini işgal etti. Petro'nun Dağıstana girme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı ve Ruslar Hazar kıyılarını terketmeye mecbur kaldılar. Ruslara yardıma giden Gürcü ordusu Lezgiler tarafından püskürtüldü. Bunun üzerine Ruslar bazı bölgelerden çekildiler ve İranlılarla anlaşma yaptılar. Osmanlılar da Gürcistan'ı işgal ettiler ve 1724'te Ruslarla "nüfuz mıntıkalarını" paylaşan bir anlaşma imzaladılar. Kuzey Kafkasyalıların saldırıları ve Nadir Şah'ın tehditleri üzerine Ruslar 1735' te işgal ettikleri yerlerden çıkmak zorunda kaldılar. Kırımlılar, dostları olan Şirvan Hanıyla aralarındaki yolu (Derbent yolu) açmak için önce Ruslara sonra Çeçenlere saldırdılar ama başarılı olamadılar. Çariçe olan II. Katerina Orta Kafkasya'ya saldırmaya başladı ve buradaki halkı dağlara çekilmeye mecbur etti. Bu arada Ruslar Kabartay Prensleriyle Kuzey Kafkasya'yı ikiye bölmek için ittifak kurdular ve Kartli ile İmereti krallıklarındaki nufuzlarını arttırdılar. Ayrıca XVIII. yy.'ın ilk yarısında Kazaklar kendi istekleriyle Rus himayesine girmişlerdi. Rus fethini, verimli topraklara Rus göçmenlerinin yerleştirilmesi izledi. Bu yüzden Kazak otlakları daraldı ve ayaklanmalar oldu. Ayaklanan Kazaklar Kuban ve Terek'e yerleştirildi. 1763'te Mozdok (Mezdegu - Sağır Orman) kalesi yapıldı ve 1777-1780 yıllarında Mozdok'tan Azak kalesine kader müstahkem kalelerle çevrili bir hat oluşturuldu. Mozdok'ta bir kilise yapıldı ve Asetin (Kuşha, Osetin) kabileleri arasında hıristiyanlığı yaymak için misyonerler gonderildi.

1769-1774 Osmanlı-Rus savaşını Osmanlı'lar kaybetti. Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Kabartay'ın Osmanlılar tarafından Rusya'ya verilmesi üzerine buradaki savaşlar yeniden başladı ve Kızılyar Ruslar tarafından işgal edildi. Bunu üzerine Osmanlılardan yardım istendi. 1782'de Gürcü asıllı Ferruh Ali Paşa komutasındaki Osmanlılar Anapa'ya çıktılar ve bu kaleyi takviyeye, Soğucak ve Tsemez (Novrosiski) kalelerinide inşaaya başladılar. Ferruh Ali Paşa, Anapa kalesine hocalar getirtti ve henüz müslüman olmayan Çerkesler arasında (Rusların Mozdok kalesiyle Asetinler arasında hıristiyanlığı yaymasına karşılık) müslümanlığı yaymaya başladı. Sevilen bir kimse olduğu için başarılı oldu. Ferruh Ali Paşa'nın yerine geçen Seyyit Ahmet Paşa ise bazı Çerkes beylerini öldürttü. Bunun üzerine Osmanlılar Kalelerinden çıkamayacak şekilde kuşatıldılar ve Kuzey Kafkasya ile ilişkileri ticari alanda kaldı.

1783'te Ruslar Viladikafkas (Kafkaslara hakim ol) kalesini kaptılar ve "Daryal Yolu"nu yaz kış kapanmayacak şekilde açtılar. Aynı yıl Kırım ve Derbent Ruslar tarafında işgal edildi ve Kartli, Kahketi gibi doğu Gürcü karalları Rusların himayesi altına girdi. 1782 ve daha sonraki yıllarda Dağıstanlılar, Gürcistana girdiler, Rus ve Gürcü ordularını her yerde yendiler ve Tiflis önlerine geldiler. Ama dağlıların kendi başlarına hareket etmesini istemeyen ve ağır davranan Osmanlılar dağlı reislerin aralarını bozdu. Bunun üzerine dağlılar geri dönmek zorunda kaldılar.

Batı Kafkasya'da ise Rus saldırıları sonucu Adiğeler Kuban'ın güneyine çekildi ve Ukrayna'da her an ihtilal yapabilecek durumda olan Zaparoj Kazakları bu bölgelere yerleştirildi. 1787 - 1791 Osmanlı - Rus savaşında Osmanlılar Soğucak ve Anapa kalelerine kuvvet gönderdiler. Battal Paşa Kafkasya'da Ruslar'a yenildi ve Ocak 1792 Yaş antlaşmasıyla bu iki kale Ruslar'a verildi. 1795'te İranlıların Tiflis'e girmesi üzerine, Gürcistan'a yardıma giden Rus ordusu dağlara girmek istediği için Dağıstanlılar tarafından bozguna uğratıldı. Fakat Ruslar Astrahan'da İranlıları yendikten sonra Ermeni platosuna ve Transkafkasya'nın en önemli ticaret merkezi olan Ganja'yı işgal ettiler. 1799'da Gürcülerle Ruslar arasında bir anlaşma yapıldı ve 1801'de Gürcistan Rusya'ya ilhak edildi.

Rusya'nın batıdaki durumunun karışık olmasını XIX yy. ilk yarılarında batı, Fransız ihtilalinden doğan fikirlere ve Napolyonla uğraşıyordu. Bundan etkilenen Rusya, kendisine bulaşabilece isyanları bastırma konusunda Avrupa'ya yardım ediyordu. Rusya'nın batıdaki durumunun bu sebeplerden dolayı karışık olmasını fırsat bilen bütün Kuzey Kafkasya'lılar (Gürcistan savaşında yıprandığı için Dağıstan hariç) Ruslara karşı genel taarruza geçtiler. 1807'de bir veba salgını üzerine Kafkas ordusu büyük kayıplar verdi. Bunu üzerine Ruslar karşı saldırıya geçti ve Çeçenleri Terek'in güneyine attılar. Ruslar batıda kendilerine yardım ederlerse Kafkasya'nın bağımsızlığını tanıyacaklarını belirttiler ve bir muhlet verdiler. Ruslar cevabı beklerken Kubanlılar karşı saldırıya geçtiler. Böylece Ruslar'ın bu saldırıları da boşa çıkartılmış oldu.

Bu sırada Kuban'da bir ihtilal oluştu. Birçok asilzade Ruslara iltica etti ve kabileler arasında mücadeleler başladı. Fakat herşeye rağmen Rus müstahkem mevkilerine yapılan saldırılar kesilmedi. Ruslar batıyla uğraştıklarından bu karışıklıktan yararlanamadılar. Abhazya hükümdarı olan ve sonradan Hıristiyanlığı kabul eden Sefer Bey (ki Abhaz değildir) Kuban'daki gibi bir ihtilalden korkarak 1810'da Ruslarda yardım istedi ve Abhazya işgal edildi. Bunu üzerine büyük bir halk kitlesi Kuban'a göç etti. 1816'da Ruslar dağlara daha çok sokuldular, bazı dağlı reislerini rütbe, nişan ve para ile elde ettiler.

Napolyon'u yenen, İran saldırılarını kıran, Osmanlılarla anlaşma yapan Ruslar 1822'de genel bir saldırıya geçtiler. Sünje Kale (Grozny), İndrey civarı işgal edildi. Buna rağmen Abhaz ve Ubıh kuvvetleri Sohum hariç Abhazya'yı Ruslardan temizledi. Savaş, Kabartay'ın Ruslar tarafından işgaliyle sona erdi. 1826'da I. Aleksandr'ın ölümü üzerina Rusya'nın karıştığını sanan İranlılar, Güney Kafkasya'ya saldırdılar. Fakat bir çok savaşta yenildiler ve 1828'de Azerbaycan Ruslar tarafından işgal edildi. Aynı yıl yapılan Türkmensoy antlaşmasıyla İranlılar Transkafkasya siyasetinde rol oynayan bir devlet olma özelliklerini kaybettiler. Gene bu antlaşmayla Dağıstanlıların dış dünya ile ilişkileri kesildi ve ele geçirdikleri boğazlar sayesinde Ruslar, Anadolu üzerinden Akdeniz'e, İran üzerinden Hint Okyanusu'na ve Hazar Deniz'i üzerinden Asya'ya gidebilecekleri bir üs kazandılar.

Ruslar 1828'de Osmanlıları yenip 1829'da Edirne anlaşmasıyla (fiilen hiçbir kıymeti yoktur çünkü Ruslar bu topraklara hiçbir zaman hakim olamamışlardı.) Kafkasya'yı ve Anapai Poti, Ahıska gibi kaleleri Osmanlılardan aldı. Bu durumu Kafkasya'lılar protesto ettiler. 1829' da Rusların Istanbul önlerine gelmeleri, İran ve Osmanlı imparatorluğunun doğusunda büyük başarılar kazanmaları ve 1833'de Rus donanmasının isyan eden Mısırlı Mehmet Ali Paşa'ya karşı II. Sultan Mahmut'u desteklemesi Ingiltere'de huzursuzluklar yarattı. Ponsonby Ingiltere'nin Çerkeslere yardım etmesini istedi. 1826'da Dağıstan'da bunlara karşı (müridler tarafından yapılan) hareket gelişirken 1830'da da Abhazya'da Ruslara ve Rusları çağıran Şirvaşidze idaresine karşı bir ihtilal başladı. Cephane azaldığı için Osmanlılardan cephane almak için yardım istendi fakat kabul edilmedi. Abhazyada Rusların ilerlemesi durduruldu. Kuzeyde ise Abın ile Tsemez'i alıp, Kuzey-Batı Kafkasya'yı, Kafkasya'dan koparmak isteyen Rus kuvvetleri Hacı Huzbek (Guzbek) tarafından büyük yenilgilere uğratıldı. (1834)

KAFKASYA'NIN ULUSLAR ARASI BİR ÖNEM KAZANMASI

XIX. yy.nın başlarına kadar yalnız Osmanlıları ve İranlıları ilgilendiren Kafkas-Rus mücadeleleri, önem kazandı ve bu zamandan sonra Kafkasya'da ıslahat hareketleri başladı. XIX. yy.ın başlarında iyice genişlemiş ve diğer sömürgeci ülkelerle rekabeti artmış olan Rusya'nın sıcak denizlere inmek için Kafkasya ile olan ilişkileri diğer emperyalist ülkeleride ilgilendiriyordu. Bu olaylar şunlardı.
a. Napolyon'un istilaları : Mısır'ı ve Avrupa'nın büyük bir kısmını işgal eden Napolyon'un istilaları Kafkasya aleyhineydi.Çünkü Avrupada kendisinden başka "büyük" devlet görmek istemeyen Ingiltere, Fransa'nın karşısında, Rusya'nın yanında, dolayısiylede Kafkasyalıların karşısında yer alıyordu. Ne zaman ki Fransa yenildi, o zaman Ingiltere Kafkasyalıların yanında yer alır "gibi" oldu. Osmanlıların 1828-29 savaşında yenilmeleri, 1829 Edirne ve 1833 Hünkar iskelesi anlaşmaları, Ruslar'ın doğudaki tehlikelerini büyütüyordu. Bu yüzden Ingiltere 1834'den itibaren Kafkasya ile ilgilenmeye başladı.

b. Lehistan'ın taksimi, 1830 isyanı : 1795'te Lehistan'ın büyük devletler tarafından paylaşılıp en büyük parçanın Rusya'ya verilmesi işgal altında yaşayan Lehlilerde Rusya'ya kariı düşmanlık uyandırdı. Rusya'ya karşı düşmanlık; bu ortak durum Lehlilerle Kafkasyalıları birbirine yaklaştırdı. 1830 Leh ayaklanmasından sonra birçok Lehli Rus ordusunda Kafkas cephesine gönderildi. Kafkasyalıların Ruslara karşı mücadelesinde başarı kazandığı taktirde Lehistanın tekrar bağımsız olacağını tahmin eden Lehliler, Rus ordusundan kaçıp Kafkasyalıların yanında çarpışarak ve Avrupa'da Kafkasya lehinde propaganda yaparak Kafkasyalılar için çalışıyorlardı. Kafkas mücdelesinin Avrupada tanıtılmasında, Lehlilerin Kafkasyalılardan daha çok emekleri geçmiştir.

c. Gürcistan'ın İlhakı : İranlıların ve Osmanlıların Kafkasya'ya yardım edeceğine, Güney Kafkasyayı istila için fırsat kollamaları ve saldırılarda bulunmaları üzerine Gürcistan 1801'de, Şirvan Hanlığı da 1826'da Rusya'ya ilhak edilmişti. Bu Kafkasya'yı güneyden kuşatmaya neden olduğu gibi, Osmanlılarında güvenliğini tehdit ediyordu. Bu yüzden, hiçbir ciddi yardımda bulunmamakla beraber, Osmanlılar, Kafkasya için çalışanlara müsaade ve hatta yardım ediyorlardı. Lehlilerin Kafkasya için çalışmaları, Ingiltere'nin siyasetinin Kafkasya lehine dönmesi ve Osmanlıların Kafkasya için çalışanlara müsaade ve yardım tavrı. İşte bundan sonraki olaylar böyle bir atmosfer içinde geçmiştir.

DIŞARIDA KAFKASYA'NIN İÇİN YAPILAN ÇALIŞMALAR:

Biraz önce belirtilen nedenlerden ötürü Ingiltere'nin dikkati 1834 yılından itibaren Kafkasya'ya çevrilmişti. 1834 sonbaharında David Urquhart Kafkasya'ya gönderildi. Urquhart Ingiltere'ye döner dönmez Lehli yurtsevelerle birlikte Kafkasya için çalışmalar yaptı. Bu çalışmaların sonucu Ingiltere, 1829 Edirne antlaşmasıyla Osmanlı imparatorluğunun Kafkasya'yı Rusya'ya veremiyeceğini, böyle bir şeyin hakikat olmadığını belirtti. O devrin Ingiltere dışişleri bakani Palmertson Kafkasya'nın bağımsızlığını istiyordu ama Ingiltere'nin Rusya ile çatışmasını istemediği için kesin netice verecek şeyler yapmıyordu. (Palmertson'un izlediği politika: Devamlı dostlarımız ve düşmanlarımız yoktur. Devamlı çıkarlarımız vardır.) Lehli yutseverler, Ingiltere ve Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasında bir savaş çıkartmak için çeşitli çalışmalar yaptılar. (Kafkasya'ya cephane yüklü gemiler gönderdiler, vb.) Fakat bu çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Ayrıca Rus hizmetindeki Lehli'lerden Kafkasya'da kıtalar oluşturmak istediler. Kırım savaşından sonra "Labimski Müfrezesi" adı verilen bir kuvvet oluşturuldu. Fakat bu müfreze 1859'da dağıldı ve 1860' da da müfrezeyi oluşturanlar İstanbul'a gitti. Böylelikle bu çalışmada başarısızlıkla sonuçlandı. Urquhart 1837'de üç Ingiliz ajanını Kafkasya'ya gönderdi. Fakat Fransa'nın tekrar kuvvetlenmesi üzerine Rusya ile anlaşabilmek için Ingiltere bu adamlarını geriye çekti. Lehli yurtseverlerin lideri Adam Çartoreski, Kafkasya'ya adamlarını gönderdi. Fakat bunlar yeterince başarılı olamadılar ve Kafkasya ile bir birlik oluşturulamadı. (Adam Çartoreski, 1861 yılında Adiğe'lerin isteği üzerine Adiğey'in Avrupa temsilcisi oldu.)

KAFKASYA'DA REFORMLAR ve SAVAŞIN SONU:

1822'de Kabartay'ın Rusların eline geçmesiyle birlikte coğrafi birlik bozuldu. Bu yüzden reformlar, Kuzey Kafkasya'da birbirinde ayrı, iki bölgede farklı şekillerde oldu.

I-) Doğu Kafkasya'da reformlar ve savaşın sonu : XIX. yy.ın başlarında Ruslar Doğu Kafkasya'ya, bilhassa Dağıstan'a hanlar sayesinde nüfuz etmişlerdi. Ayrıca Dağıstan'da Tatarların bir kolu olan arazi sahibi bir sınıf mevcuttu. (Ve nu sınıf da Hanlarla beraber Rus çarıyla işbirliği halindeydiler ve Müridizm'e karşı çıkmışlardı.) Hanların ve Rusların baskısıyla mücadeleye katılmayan halk Müridizm ile uyanmaya başladı ve bu hareket en fazla Çeçenistan'da Şeyh Mansur'un Gazavat (Mukaddes Harp) çağrısıyla başlayan ve 1826' dan sonra Gazi Muhammed, Hamzat ve Şamil tarafından kuvvetlendirilen, herkesin eşit olduğunu belirten bir tür dini ve askeri bir sistemi kurdu. Gazi Muhammed "Bütün müslümanların hak ve kıyametleri müsavidir (eşittir), Allah'tan başka hiç kimseye kul olmamak lazımdır" diyordu. Müridler düşünceleri itibari ile Adiğelerden (Batı Kafkasyalılardan) tamamen farksızdılar. Siyasi bağımsızlık temin etmek, gerek halkın, gerek toprakların çar tarafından sömürülmesini engellemek amacıyla hareket ediyorlardı. Şamil'in radikalist davranışları sonucu Dağıstan'daki birçok toprak ağası ve bey Ruslar'a sığındı. Dağıstanda doğanve eşitlik prensipleri taşıyan bu hareket Çeçenistan'da buyuk bir kuvvet topladı. Şamil'in bu hareketi, İstanbul'da kendi siyasi propagandalarına cevap olarak kabul edildi.

Ruslar, Müridizmi ilk kuran ve Çeçenistan da büyük bir ün kazanmaya başlayan Şeyh Mansuru yakalamak için Aldi köyüne doğru ilerlediler ama büyük bir yenilgiye uğradılar. Bu zafer halkı ona daha çok yaklaştırdı. Şeyh Mansur Kızılyar ve Grigoryapali'yi kuşattı ve çeşitli baskınlar düzenledi. Mansurun bu hareketi Ruslarla barış halinde olduğundan Osmanlılarca engellenmeye çalışıldı. Hanlar ise herzamanki gibi Mansur'a karşıydılar. Mansur Tatartop'da Ruslara yenildi ve Adiğelerin arasına çekildi. Savaşlarına Adiğelerle birlikte devam etti. 1787 Osmanlı-Rus savaşında Battal Paşa Kafkasya'da bozguna uğradı. 1971'de Anapa Rusların eline geçti ve burada bulunan Şeyh Mansur esir edildi.(Mansur 1794'de Rusya'da öldü.) Yerine Gazi Muhammed (Gazi Molla) geçti ve Doğu Kafkasya'daki direnci büyük ölçüde kıran Avar Hanlığı üzerine Şubat 1830'da yürüdü. Fakat Hanlığın merkezi olan Hunzak'ı alamadı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Gazi Muhammet, bundan sonra birçok Kazak köyüne, Kızılyar'a baskın yaptı Vladikafkas'ı çevirdi. Gazavat'ı hemen bastırmak için harekete geçen Ruslar Gimri köyüne saldırdılar ve Gazi Muhammet'i öldürdüler. Yerine Hamzat geçti ve ilk iş olarak Dağıstanlılar için büyük tehlike olan Avar Hanlığını ortadan kaldırdı. Ama Ruslardan yardım gören karşıtları tarafından 18 Eylül 1834'de öldürüldü. Yerine Şamil imam seçildi. Şamil Ruslarla savaşmadan önce Hanların otoritelerini ortadan kaldırmayı düşünüyordu. 1835'te Aşilte köyünde bir kongre toplandı ve Ruslara karşı nasıl tavır alınacağı saptandı. Kaytak ve Tabassaran bölgelerine akınlar yapıldı. Bunlardan amaç bölgedeki hanların idarelerini yıkmak ve Ruslara boyun eğen bu halkları kendi tarafına çekmekti ve bından da başarılı olundu. Bunun üzerine Ruslar Mayıs 1839'da Şamil'in karargahı olan Ahulgoh'a saldırıya geçtiler ve 29 Ağustosta burayı işgal ettiler, ama Şamil'i yakalayamadılar. Şamil herşeyini kaybetmiş bir şekilde Çeçenistan'a gitti. Çeçenleri etrafında toplamaya başladı. 1840'ta genel ayaklanmalar oldu ve işgal altındaki bölgelerden 28.000 Çeçen ailesi dağlara çekildi. 1840-1843'de Ruslar çeşitli yenilgilere ve kayıplara uğradılar. 1845'te Dargo'ya saldıran Ruslar büyük bir bozguna uğradı. Dargo zaferi üzerine Dağıstanlılarda ayaklandı ve Ruslar'a karşı isyanlar oldu. Böylelikle Dağıstan'da Şamil'in otoritesi altına girdi. Bunu üzerine Şamil batıyla birleşmek için Kabartay bölgesine girdi ve Nalçik bölgesine kadar geldi. Fakat Rusların ananevi dostları oan ve müridlerin Dağıstan'da beylere ne yaptığını bilen derebeyleri tarafından yönetilen halk kayıtsız bir tavır takındı. Bu yüzden Şamil bazı Kabartay ve Asetin beyleri ile birleşerek geri dönmek zorunda kaldı. Batıyla bu şekilde birleşemeyen Şamil batıya naipler gönderdi. Bunlardan en önemlisi Mehmet (Muhammet) Emin'di. 1853-55 Kırım savaşında Kafkasya'nın Ruslardan tamamen temizlenmesini isteyen Şamil büyük bir harekete girişmedi. Sadece Gürcistan'a bir baskın yaptı. 1856'da Paris Sulh Antlaşması Kafkasya'dan bahsedilmeden imzalandı. Ruslar 1852'den beri ormanları tahrip ederk saldırıya geçmişler, böylece birçok yer çorak kalmıştıç Ormanların yok olmasıyla Çeçenler en büyük üstünlüklerini kaybettiler. Kuzeyden, güneyden ve doğudan saldırıya geçen Ruslar Nisan 1859'da Vedeno'yu işgal ettiler. Böylece Doğu Kafkasya'nın direnci kırılmış oluyordu. Bu yenilgi Şamil'in otoritesini iyice azalttı ve Şamil 6 Eylül 1859'da Gunip'te teslim oldu. Şamil'in teslim olmasıyla Doğu Kafkasya'nın işgali tamamlandı.

II-) Batı Kafkasya'da reformlar ve savaşın sonu : Burada ilk önce milli birliğin sağlanması için çalışmalar yapıldı ve 12 eyaletten

i-) Şapsığ-Nathoç,
ii-) Abzah, iii-)Kemirguey,
iv-) Barakay,
v-) Kabartay-Besleney,
vi-) Hatukuey,
vii-) Bjeduğ,
viii-) Mekhoş,
ix-) Başılbey,
x-) Teberdi,
xi-) Abhazya,
xii-) Vubıh-Cih

oluşan bir devlet kuruldu. HEr eyaletin özel idareleri ve bu idarelerden oluşan 300 kişilik bir "Milli Misak Meclisi" (Ulusal And Meclisi - Çıla Therio Xase) vardı ve bu meclisin başkanı yoktu. Belli bir toplantı olmayan bu meclisin kararlarına herkes uymak zorundaydı. 1839'da Şapsığ bölgesinde toplanan meclis, Hazar Denizi ile Karadeniz arasında kalan bölgenin bir "Vatan" ve bu vatanda "Bir Millet"in yaşadığı, Rusların milli düşman olduğu, sonuna kadar savaşılacağı gibi kararlar alındı. Nitekim, Rusların barış ve Tsemez-Anapa yol güzergahında Çerkeslerin çekilmesi istekleri kabul edilmedi. Misakı Milli Meclisi Ruslar'a bir heyet gönderdi ve Karadeniz ile Hazar Denizi arasının tahliyesini istedi. Fakat Ruslar Kafkasya'nın Osmanlılar tarafından kendilerine verildiğini iddia ederek bunu reddettiler. Bunun üzerine bir beyanname yayınlandı. Bu beyannamede Rusya'nın bir gün batıyada saldıracağı, Kafkasya'nın Rusya'nın bir parçası olmadığı, Osmanlıların hiçbir zaman sahip olmadıkları Kafkasya'yı Rusya'ya veremeyeceği, sonona kadar savaşılacağı kesin bir şekilde bildirildi ve Omanlı İmparatorluğu ile Rusya protesto edildi. Bunun üzerine Ruslar kabileleri bölmek için bazı kabilelere barış teklif ettiler ama bütün Kafkasya boşaltılmadıkça barışın olamaycağı bildirilerek bunlar reddedildi.

Batı Kafkasya'da, Ruslar, Anapa, Tsemez, Poti gibi kaleleri işgal etmişlerdi. Fakat bu kaleler tamamen kuşatılmış olduğundan birbirleriyle ilişkileri yoktu. Bu kaleleri birleştirip, Batı Kafkasya'yı Karadeniz'den de kuşatmak isteyen Ruslar, 1830'da saldırılara geçtiler. Bu kuvvetlerin büyük kısmı püskürtüldü. Yalnız Tsemez'i takviyeye giden kuvvet durdurulamadı ve Ruslar Tsemez'e girdi. Rusların müstahkem bir hat oluşturma çabaları üzerine savaşlar yeniden başladı. Subş civarına çıkartma yapan Ruslar, içerilere giremedilerse de bu kıyıda tutunmayı başardılar. 1839 yılında Şaşi kalesine baskın yapıldı. Kale içine girildiysede Kafkasyalılar geri çekilmek zorunda kaldılar. Aynı yıl Jamatya ile Anapa arasında savaş oldu fakat sonuş elde edilemedi.

Ruslar, Abından başlayarak Soçiye kadar, Abin, Anapa, Şhapsin, Vaye, Tsemez, Şaşi, Tuapse, Mazga, Nikolayevski ve Doma kalelerini yapmışlardı. Bu kaleler Kafkasya'nın güvenliğini tehdit ettiği için işgal edilmeleri gerekliliği ortaya çıktı. Şubat 1840'dan itibaren başlayan saldırılar sonucu Anapa ve Tsemez hariç bütün kaleler geri alındı.(Bu savaşlar konusunda Karl Marks şöyle diyordu:" Kahraman Adiğeler Ruslar'ı hezimete uğrattılar. Ey dünya, ey insanlık: özgür yaşamak isteyen insanların nelere muktedir olduklarını onlardan öğreniniz.) Sivastopol'dan bu kalelere yardım için gönderilen Ruslar ancak Gürcistan'a çıkabildiler. Bu yenilgiler üzerine 80.000 rus askeri Kafkasya'ya gönderildi. Bu en çok Osmanlı'ların işine yaradı. Çünkü Osmanlılar Sivastopol'da bulunan Ruslar Kafkasya'ya gönderilmişti. Abhazya Rus işgali altında oldğundan Berzek Hacı komutasındaki kuvvetler Abhazya'ya girdi. Yardım alan Ruslar karşı saldırıya geçtilersede Soçi'nin kuzeyine çıkmayı başaramadılar.

Kafkasyalıların büyük başarıları Avrupa'nın dikkatini çektiyse de yardım yapılmasını sağlayamadı. Doğuda Dargo yenilgisi ve batıda birçok kalenin Kafkasyalıların eline geçmesi üzerine Ruslar, kaybettikleri yerleri ve prstijlerini tekrar kazanmak için büyük hazırlıklara başlamışlardı. Kafkasya'da ise, Kuzey Kafkasyanın bütünleşmesi gerektiğini anlayan Şamil, bu bütünleşmeyi sağlamak için batıya Hacı Mehmet, Süleyman ve Mehmet (Muhammed) Emin gibi naiblerini gönderdi. Bu naibler Misakı Milli Meclisinde Doğu Kafkasya'yı temsil ettiler.

Bunlardan en önemlisi Mehmet Emin 1847'de Pçeha nehri kıyısında topladığı halka, İslamiyeti kabul etmelerini, beylerin elindeki fazla hakkın geri alınmasını, beyliliğin kaldırılmasını, beyliliğin kaldırılmasını ve ancak bu biçimde Ruslara karşı konulabileceğini söyledi. Kendisini Batı Kafkasya hükümet reisi olarak tanıtmak ve doğudaki sistemi aynen burada uygulamak istedi. Ama bu, halkın ve beylerin tepkisine yol açtı. Muhammed Emin ancak doğudaki kabilelerden (Abzah vs.) destek bulabildi. Bir iç savaş çıkma ihtimali üzerine tavrını değiştirdi. Fakat Rus saldırıları başladığı zaman kabileleri Muhammed Emin'in çevresinde birleşmeye başladılar. Onun hareketleri ilericiydi, aristokratların durumlarını sarsıyordu. Beylerin ve onları destekleyen Osmanlıların karşı tavırlarına rağmen 1848'de Adagum'da yapılan büyük milli toplantıda reisliği kabul edildi.

Muhammed Emin, Kafkasya'da bir sanayi hareketi, (kendi ihtiyaçlarını kendi sağlamak için) oluşturmak istemişti. Bu yüzden özellikle silah konusunda uzman aramış, Rus esirlerine iyi davranmıştı. Bu sayede Kafkasya'ya gelen bir Polonyalı top imalathanesi açtı.

Muhammed Emin, demokrasi esasına dayanan idare ve ordu teşkilatı kurdu. Batı Kafkasya'yı 100 idari parçaya ayırdı ve düzenli bir ordu kurdu. Bu ordu sadece 1849'da Ruslara 101 baskın yaptı. Naip, dünyanın ilgisini Kafkasya'nın üzerine çekmek ve yardım sağlamak için çalışmalarda bulundu, İstanbul'a temsilciler gönderdi.

Muhammed Emin'in bu reform hareketini engellemek isteyen Ruslar, saldırıya geçtiler ve onu Unbi (Umpa) dağında mağlup ettiler. Yeniligi bazı kabileleri geçici bir süre için Muhammed Emin'den ayırdı. Bu sırada çıkan Kırım savaşı (1853-1855) Kafkasyalılar için son ümitti. Muhammed Emin Avrupalı ülkelerle görüşüyordu. Avrupalılara "Rus generalleri kadar Osmanlı paşalarının da" istenmediğini, Kafkasya'nın, İran-Osmanlı-Rusya devletleri arasında "Tampon" bir ülke olmasını, bunun Rusya'nın büyük bir yenilgisiyle olabileceğini belirtti. Fakat müttefikler farklı düşünüyorlardı. Örneğin, Osmanlılar, İngilizler, kendi hegomanyaları altında "bağımsız" ve Fransızlar da Rusya'nın olmasını istiyorlardı. Savaşta bütün müttefikler birbirlerini aldatmaya çalıştılar. İngilizler Şamil'in Rusya'ya saldırmasını istediler fakat Şamil, önce Hazar Denizinden Karadeniz'e bütün Kafkasyanın Ruslardan temizlenmesini istediğinden Gürcistan'a küçük akınlarla yetindi.

Osmanlılar Anapaya Zanyikovue Sefer Beyi, Sukhum'a da Behçet Paşayı gönderdiler. Amaçları, Kafkas kabileleri müslümanlık hissi etrafında birleştirip, Ruslara karşı kullanmaktı. Anapaya gelen Sefer Bey, bu çevredeki kabileleri Muhammet Emin'den ayırmaya çalıştı ve bunda da bir dereceye kadar başarılı oldu. Naip tarafından sürülen Natuhay beylerini geri getirtti. Sefer Bey'in Kafkasya'ya gönderilmesi, Kafkasya'ya yardım değil, işgalin düşünüldüğünü gösteriyordu. Nitekin savaşta Osmanlılar, Kafkasya'yı "Osmanlı mülkü" gibi göstermeye çalıştılar ve müttefikler ajanları aracılığıyla asılsız haberler yaydılar. Bütün bunlar, Kafkasyada müttefiklere karşı olumsuz düşünceler doğuruyordu. Savaşta her iki taraf bir üstünlük sağlayamadı. İngiltere, Rusya'nın Hindistan'a inmesini engellemek için tampon Kafkasya'yı istiyordu. Bu fransızların işine gelmediğinden, Şubat 1856 Paris barış antlaşması, Kafkasya'dan bahsedilmeden imzalandı. Bu Kafkasya'nın Rusya'ya bırakılması demekti. Kırım savaşı sırasında Kafkasyaya Rus saldırıları durmuştu. Fakat Sefer Bey'in Kafkasya'da birliği ve ahlakı zayıflatması, bu savaşın zararlarını faydasından çok yaptı. 1857'de Muhammet Emin, dış ülkelerden yardım almak için İstanbul'a gitti. Fakat Rusya'nın isteğiyle tutuklandı ve Şam'a sürüldü. Ordan kurtulup tekrar Kafkasya'ya döndü. 1857'nin sonlarına doğru, İngiltere ve Fransa'nın baskısıyla Osmanlılar Batı Kafkasya'yı boşalttılar ve Sefer Bey kendi başına kaldı.

Savaştan sonra Kafkasya'nın tehlikeli durumunu ortadan kaldırmak isteyen Ruslar saldırılara başladırlar ve 1859'da Doğo Kafkasya'nın direncini kırıldı. Bunun üzerine Muhammet Emin Ruslarla uygun şartlar altında barış yapılmasını istedi. Fakat bu öneri Milli Kongre tarafından şiddetle reddedildi. Muhammet Emin teslim oldu ve İstanbul'a gitti. Doğu Kafkasya'daki direncin kırılması üzerine Ruslar, Batı Kafkasyalılara iki yol teklif ediyorlardı. Ya Stavropol bölgesiyle Sal Stepine, veya Osmanlı topraklarına göç etmek. Aynı zamanda Rus ajanları Kuzeye göç edeceklerin Hıristiyanlaştırılacaklarını, 25 yıl askere alınacaklarını söylüyorlardı. Bununla Rus hükümeti, Batı Kafkasyalıları bilhassa Osmanlı topraklarına göç ettirmek istiyordu.

1860'da Sefer Bey öldü ve yerine oğlu Zanyikuvue İbrahim (Kara Batır) geçti ve birlik hareketlerine başladı. Yardım istemek için İstanbul'a İbrahim adında bir elçi gönderdi. Şapsığ, Vubıh ve Abhazları temsil eden (çünkü bu kabileler işgale uğramamışlardı.) 5'er kişiden bir meclis kurdu. Avrupa'ya bir heyet gönderdi. 1860'dan sonra tekrar savaşlar başladı ve 1861'de müjiklerin azat edilmesinden dolayı göç dalgaları Kafkasya'ya yöneltildi. Binlerce Kazak ve Rus Kafkasya'ya yerleştirildi.

Urquhart ve Leh yurtseverleri, Kafkasya için miting ve propaganda yaptılar. Fakat Kafkasya'ya yardım yapılmasını sağlayamadılar. Bu sırada Kafkasya'da Bjeduğ bölgesiyle, Şapsığ, Vubıh ve Abhaz bölgeleri işgal edilmemişti. İşgal edilen yerlerdeki Kafkasyalılar bu bölgelere gelmişler, nüfus yoğunluğu artmış, bu yüzden yiyecek sıkıntısı ve salgın hastalıklar başgöstermişti. Bütün bu çaresizlikler içinde Kafkasyalılar intihar savaşları yapmaya karar verdiler. Son savaşlara Kafkasyalılar, kadın, erkek, çocuk, herşeyleriyle katıldılar. Hodz vadisinde ve Ahçip köyündeki savaşlarda Kafkasyalılar yenildiler.

SÜRGÜN:

Bu kanlı yenilgiler üzerine Ağustos 1864'de Çar'ın kardeşi Grandük Mişel, yayınladığı fermanla bir ay içinde Kafkasya'nın boşaltılmasını, aksi halde kalan herkesin, harp esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürüleceklerini bildirdi. Bunun üzerine vatandan Osmanlı topraklarına sürgün başladı. Sürülenler Bulgaristan, Dobrica, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak hatta Ürdün'e, genel olarak, durumu karışık olan yerlere yerleştirildi. Fakat Rusya kendisine sınır olan ve daha sonra kendisinin olabilecek yerlerde Kafkasyalıları istemiyordu. Bu yüzden 1876 İstanbul Konferensında "Rumelide Çerkes göçmenlerin iskan edilmemesi" kararlaştırıldı ve en az 175.000 Kafkasyalı ikinci sürgüne uğradı. Sürgünden sonra Kafkasyalılar Osmanlı için "canla başla" çalıştılar. Örneğin, Osmanlıların (bilhassa Kafkas ordusunun) süvarilerinin büyük bir kısmı Kafkasyalıydı ve savaşlarda sayısız yararlılıklar gösteriyorlardı. Kafkasyalıların bu kadar çalışmasına rağmen, ne kadarının sürüldüğü kesin olarak söylenememektedir. Sürgün edilen Kafkasyalılar 500.000 ile 2.000.000 arasında tahmin edilmektedir.Fakat resmi kayıtlara göre 1855-1863 yılları arasında 311.330 ve 1864 yılında Eylül ayına kadar 283.000 kadar göçmen Varna ve muhtelif Karadeniz limanlarına geldi. Aynı resmi belgelerin (Takvim.-i Vekayi) 1281 tarihli sayısında kış mevsiminden yaz ortalarına kadar toplam 299.068 kişinin geldiğini yazmaktadır. Böylece en az 900.000'e yakın göçmen 1855-1864 yıllarında Psmanlı topraklarına gelmiştir. Bu yıllara önce ve sonra gelen, yollarda ölen ve sayıma girmeyenlerle, sürgün edilen Kuzey Kafkasyalıların sayısının bir milyonu aştığı anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti ise göçmenlere hiç yardım etmemiş, gıdasızlıktan, iklim değişikliğinden ve salgın hastalıklardan binlerce Kafkasyalı ölmüştür. Öyleki Trabzon Rus konsolosunun raporunda Batum'da, günde 7, Trabzon'da 180-250, Samsun'da 200 kişinin öldüğünü bildirmiştir. Çerkes koyleri 20-30 yıl sonra "Çerkes Mezarları" haline gelmiştir. Ekonomisi tarıma dayalı olan Rusya ise Kafkasya, Ukarayna, Ortaasya, Urallar gibi bölgeleri sömürerek kendi kalkınmasını sağladı ve bu bölgelerin geri kalmasına neden oldu.

SÜRGÜNDEN SONRA KAFKAS-RUS-OSMANLI İLİŞKİLERİ:

Sürgünden sonra Kafkasya'da, Ruslar, kolonizasyon işlerini her sömürgeci ülke gibi, "medenileştirme" olarak gösterdiler. Muhaceretteki Kafkasyalılar ise yurda dönüş isteklerini kaybetmediler ve Osmanlı padişahlarıyla bir Osmanlı - Rus savaşında Kafkasya'da isyan çıkartmak için anlaştılar. Bu fırsat 1877 - 1878 Osmanlı - Rus savaşında çıktı. Osmanlılar abhazya'da bir şaşırtma harekatına girdiler ve kıyıya 3000-4000 Kafkasyalıyı çıkarttılar. O sırada Kafkasyalılar bir kurultay toplayarak Abdurrahman Efendi'yi başkan seçtiler. İmamlarının önderliğinde 9 Mayıs'ta Dağıstan ve Çeçenistan'da, 12 Mayıs'ta Kuban'da isyan çıktı. Kafkasyalılar 20 yıl önce gömdükleri tüfeklerini çıkarttılar. Durum Ruslar açısından ciddileşmişti. Fakat Osmanlılardan gerekli yardım gelmediği için Adiğelerin bir kısmı ile Abhazların büyük bir çoğunluğu Osmanlı topraklarına sürüldü.

Bundan sonra 1905'e kadar "medenileştirme" hareketlerine karşı çıkan küçük ayaklanmalar dışında önemli birşey olmadı. Bu sıralarda dünya siyasetinde önemli değişikler oluyordu. XIX. yy.ın sonlarına doğru Osmanlıların üzerideki İngiliz etkisi azalmıştı. Bunun üzerine Osmanlıların yeni hamisi gelişmekte olan Amanya oldu. 1888'de Deutsche (Doçe) Bank Osmanlı İmparatorluğuna girdi ve Anadolu Demiryollarının yapımını eline geçirdi. Osmanlı ordusunun teşkilatlandırılması Alman subaylarına verilmeye başlandı. Bunun üzerine 1907'de Rus-İngiliz anlaşması yapıldı. 1909'da iktidara geçen Enver, Talat ve Cemal Paşalar Almanların hemen her istediklerini yaptılar ve Panslavizm'e karşı Pnaturanizm'i çıkardılar. (Panturana Dağıstan da giriyordu.)

Bu sıralarda Kafkasya'da, 1905 Rus-Japon savaşında Rusya'nın yenilmesi fırsat bilinerek bir isyan daha çıkarıldı ama bu da bastırıldı. 1913'de egemenler halka ait geniş arazilere el koydular. Bunun üzerine onbini aşkın Adige "Dzeliko" ırmağı mevkiinde feodallerle ve onları destekleyen çar ordusuyla çarpıştı. Ayaklanmanın öndegelenleri Sibirya'ya sürüldü. Bu yıllarda, devlet tarafından "asi, hırsız, haydut" diye adlandırılan, halkın Abrek dediği kimseler Çarlık otoritesine karşı koyuyorlardı. Bunlar resmi yerleri ve zenginleri soyup, elde ettiklerini halka dağıtıyorlardı.

I. Dünya savaşında Osmanlı yöneticileri "romantik" hayalleri gerçekleştirmek üzere (Turan için) IV. Orduyu kurdular, fakat Kafkas cephesinde çeşitli yenilgilere uğramaktan kurtulamadılar. Şubat 1917'de başlayan devrim üzerine Rus ordusu çözülmeye başladı. Devrim üzerine 3 Mayıs 1917'de Terekkale (Vladikafkas) de halk kurultayı toplandı ve bir icra organı (Birleşik Şimali Kafkasya ve Dağısatn Dağlıları Birliği Merkez Komitesi) kuruldu. 18 Eylül 1917'deki ikinci toplantıda kurultay "Kuzey Kafkasya Milli Müessesan Meclisi" adını aldı ve Kuzey Kafkasyalıların siyasi bir birlik teşkil ettiğine karar verildi. Kuzey Kafkasya merkez komitesi, 20 Kasmı 1917'de Rusya'dan ayrıldığını ve bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti. resmi müesseselere, bankalara, okullara, vs. milli bir şekil verildi. Bundan memnun olmayan Kazaklar ve Ruslarla çeştili çatışmalar oldu. Güney Kafkasya'da ise Gürcü, Ermeni ve azerilerden oluşan Transkafkas federasyonu kuruldu. Bu federasyonun savunması (milli kuvvetleri) yok gibiydi.

Brest-Litovsk anlaşmasıyla Batum, Ardahan ve Kars'ı Sovyetlerden alan Osmanlılar saldırıya geçtiler. Bunun üzerine 22 Nisan'da Transkafkas Federatif Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Almanlar ve İngilizler Bakü'nün Osmanlılar tarafından işgal edilmesini istemiyorlardı. (Çünkü kendileri Bakü'yü işgal etmek istiyorlardı.25) Bu yüzden Almanlar, kendi isteğiyle, Gürcüstan'ı "himaye" ettiler ve asker gönderdiler. Osmanlıların Ermenistanı işgali İngiliz hareketini engelleyeceği için bu hareket Almanlar tarafından teşvik edildi. Kuzey Kafkasyalılar ise İstanbul'a yardım istemek için bir heyet gönderdiler ve 11 Mayıs 1918'de bir nota ile, bütün devletlere Kuzey Kafkasyanın bağımsızlığını ilan ettirdiler. Bunu 26 Mayıs'ta Gürcüstan, 28 Mayıs'ta da Azerbaycan ve Ermenistan'ın bağımsızlıklarını belirtmeleri takip etti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, bu üç devlete çeşitli kereler konfederasyon teklif ettiyse de kabul edilmedi. 8 Haziran 1918'de Kafkas devletleri ve Osmanlılar arasında iyi dostluk ve iyi komşuluk anlaşması yapıldı. Fakat bu sırada Osmanlı ordusu Kafkasya'ya girdi. İsmail Berkok, Mithat Paşa ve Muzaffer beyler K. Kafkas yerli kuvvetlerini organizeye başladılar. Gürcüstan üzerinden ilerleyemeyen Osmanlılar, Azerbaycan üzerinden ilerlediler ve 15 Eylül'de Bakü'yü işgal ettiler. Sovyetler, Almanların savaşı kaybetmeleri üzerine Osmanlılarla aralarındaki Brest-Litovsk anlaşmasını feslettiklerine ve Osmanlıların Kafkasyadan çıkmaları gerektiğini bildirdiler. Fakat 6 Ekim'de Derbent alındı ve 13 Ekim'de şehre Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bayrağı çekildi. Fakat Osmanlılar savaşı kaybettiler ve Mondros antlaşmasıyla Kafkasya'dan çıkmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine 17 Kasım'da İngilizler Bakü'yü işgal ettiler. İngilizlerin desteğindeki Denikin'in işgal ettiği yerlerde 1919'da İnguşlar, 1920'de Dağıstanlılar isyan ettiler. Fakat bu isyanlar bastırıldı. Sovyetler bu savaşlarda Kafkasyalıları destekledi. Mart 1920'de Beyaz orduların mukavemetleri kırıldı ve Kızılordu bütün Kafkasya'yı işgal etti.

1917'de Çarlık Rusyasının, 1923 (24)'de de Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla, Kafkasyanın bu devletlerle ilişkileri sona erdi.

Ruslar'ın Dağıstan ve diğer Kafkas ülkelerini ele geçirmesi uzun vadeli ve birbirini tamamlayan iki aşamalıbir hareketle gerçekleşmiştir. Birincisi, Kafkasya'nın kuzeyine Ruslar'ın tabiî müttefiklerden Kazaklar'ın yerleştirilerek burada bir hattın oluşturulması; ikincisi bu, Kazaklar'a dayanarak Kafkas topraklarına yapılan Rus askeri harekatıdır. 

Kökenleri tam olarak bilinmemekle beraber, atalarının din ve dillerine bakıldığında slav oldukları anlaşılan ve genellikle kadınlar yoluyla diğer kavimlerle karışıkhale gelen Kazaklar, Ortodoks kilisesi'ne bağlı idiler. Bunlar her zaman KırımTatarları ve Osmanlılar'a karşı savaşarak Ruslar'ın öncüleri olmuşlardır. İşgaledilen topraklara yerleştirilen kolonistler olarak ve askeri ayrıcalıklar sayesinde geniş toprakları ellerinde bulunduran Kazaklar, Rus prensliklerine çok geniş topraklar kazandırmışlardır.

Ruslar tarafından devamlı kullanılan Kazaklar'a Çarlık tarafından bazı imtiyazlar da tanınmıştır. Bu ayrıcalıklardan bazılarıvergilerden ve askeri harcamalardan muaf tutulmaları, orduya düzenli asker vermeyemecbur tutulmaları ve düşmanlarından alınan toprakların onların mülkiyetlerine bırakılmaları...vb.idi. Müslümanlar'a yaptıkları baskılarda başarılı olduklarında kazançlarına sahip çıkmak amacıyla Ruslar tarafından bunlar sahiplenilmiş; başarısız baskınlarda veya şikayet edildiklerinde ise Ruslar, söz geçiremedikleri bahanesiyle sorumluluktan kurtulmak istemişlerdir. Kuzey Kafkasya'da Terek ırmağı kıyılarına yerleşen Kazaklar, Çeçenler ve Kumuklar'dan ileri tarım teknikleri öğrendiler ve özellikle içkiye ve kadınlarının güzel giyinmesine olan düşkünlüklerinin de etkisiyle bağcılıkve ipekböcekçiliğine yöneldiler. Zaman geçtikçe Don, Volga ve Dinyeper'den aktarılan Kazaklar'la takviye edilmek suretiyle yeni kale ve stanitsalar(Kazak köyleri) inşaedilerek Kuzey Kafkasya'da bir Kazak Hattı teşkil edilmiş oldu.

Yaklaşık 700 kilometre uzunluğunda olan ve Osetler ve Kabardalar gibi bölge halkından bir kısmının Ortodokslaşmasına kadar varan etkili kolonizasyon teşebbüsleri ile devamlı olarak güçlendirilen bu hat, kaleler ve tarımcı topluluklar ile bağlanmıştı. Bu hat, Ruslar'ın Kafkaslar istikametinde başlayacak ileri harekatının hem dayanak hem çıkış noktalarını teşkiledecektir. Ruslar'ın Kafkaslar'a ayak basmaları ve yerleşmelerinde Gürcüler'in de büyükrolleri olmuştur. Gürcüler'in İran ve Osmanlı baskısına karşı yardım istemeleri üzerine, Kafkaslar'dan Gürcistan'a giden tek yol olan Daryal geçidini kullanan Ruslar ile Gürcüler arasında temas sağlanmış, böylece Ruslar, 1769 yılından itibaren Gürcüler sayesinde Kafkasya'ya nüfuz edebilmişlerdir. Sonra bu yol, Doğu Kafkasya ile Çerkesler'inde büyük bir mücadele yürüttüğü Batı Kafkasya'yı birbirinden ayırdığından,İmamlar'ın Ruslar'a karşı yürüttüğü dini-milli hareketin başarıya ulaşamamasında büyük pay sahibi olmuştur.

Kazaklar'ın hayatı Kafkaslar'daki mücadelenin başlamasından itibaren devamlı bir savaş içinde geçmiştir. Ancak İmam Şâmil dönemi dışında birleşerek hareket edemeyen Dağlılar karşısında Kazaklar, düşmanlarının parçalanmışlığı, sebebiyle varlıklarını devamettirmekte çok zorlanmamışlardır. Ruslar, Mayıs 1785'de Kafkasya'da ilk Çar nâibiolarak tayin edilen Potemkin vasıtasıyla, bu yüzyılın son çeyreği içinde Alman göçmenlerinide getirerek Kafkasya'ya yerleştirdiler. Bununla, bölgedeki bağcılık ve ipekböcekçiliğini daha da geliştirmeyi umuyor ve yeni tarım tekniklerinin, bunların yardımıyla uygulamaya konmasını planlıyorlardı. Potemkin ticareti geliştirmek için de Ermeniler'e yakınlık göstererek bu konuda onları destekledi. Bu sayede uzun yıllar Kafkasya'nın ticareti Ermeniler'in tekelinde kalmıştır. Kuzey Kafkasya'yı bu şekilde tahkim eden Rusya için Dağıstan'ı fiilen işgal etme bahanesi de doğdu. Bir Rus tâcirinin İran hâkimiyeti altındaki Şirvan'ın başkenti Şamahı'da yarım milyon rublelik malının yağmalanması üzerine Çar Petro harekete geçti. Bu sırada Osmanlılar'ın da Kafkasya'da ilerlemesi, gelecekteki ticaret yollarının Türkler'in eline geçme tehlikesini ortaya çıkarmıştı. Bundan korkan Petro, Türkler'den önce davranarak Hazar kıyılarını ele geçirmeliydi.

Bu sırada İran büyük bir karışıklık içindeydi. Afganlılar'ın isyanı üzerine Safevi hanedanı Ekim1722'de tahttan uzaklaştırılmış, Afganlı Mahmud iktidarı ele geçirmişti. Bu karışıklıktan istifade eden Çar Petro, Dağıstan topraklarını işgal etti. Ruslar'ın bu seferindeTerek Kazakları Rus ordusu için önemli bir askeri güç olduklarını gösterdiler.Kumuk Şamhalları'ndan sonra Dağıstan'da önem bakımından ikinci sırada gelen Kaytag Usumisi Ahmed Han, bu seferde Ruslar'a karşı koymak istediyse de, askeri disiplinden yoksun Dağlılar'ın, açık bir alanda düzenli ordular karşısındaki savaşı kazanmaları zordu. Savaşı kaybettiler ve ele geçirilen esirler Ruslar tarafından şiddetle cezalandırıldı. 23 Ağustos 1722'de Petro Derbent'e girdi ve kendisine şehrin altın anahtarları teslim edildi. Böylece yaklaşık bin yıla yakın bir zamandır bir Türk ve İslâm şehri olan Derbend'in, arada kesintiye uğradığı dönemler olmaklabirlikte, Rus hâkimiyeti dönemi başlamış oldu.

Çara karşı Şirvan'ın başşehri Şamahı'da yerleşmiş olan Lezgiler'in reisi de Osmanlılar 'ın himayesini istedi. Bâb-ı Âli kendisine Derbend'i dirlik olarak verdi. Fakat Petro Bakü'ye kadar ilerlemiş olduğundan Bâb-ı Âli, işgal edilen toprakların Ruslar tarafından ilhak edilmesini kabul etmek zorunda kaldı. XVIII. yüzyılın sonlarında Tarki Şamhallığı 12 bin, Kaytag Usmiyası 25 bin, Avar Hanlığı 30 bin, Gazi Kumuk Hanlığı 15 bin,Tabasaran Maysumluğu'da 10 bin haneden ibaretti. XIX.yüzyılın ilk yarısı Dağıstan tarihinin en hareketli, en kanlı ve unutulmaz dönemlerinden biri olmuştur. Ruslar tarafından işgale uğrayan Dağıstan, İmamlar önderliğinde dünyaya parmak ısırtacak bir direniş örneği sergilemiştir.

Savaşın bu kadar şiddetli geçmesi ve Çeçenlerin bağımsızlık uğruna herşeyi göze almalarının altında yatan en önemli neden Çeçenlerle Rusların din, dil, kültür ve ırk olarak hiçbir ortak özelliklerinin olmamaları. Çeçenler hiçbir yakınlık duymadıkları Rusların himayesinde yaşamayı 1918 yılından beri reddediyor ve bu uğurda mücadele veriyorlar. Çünkü Çeçenistan bu tarihten SSCB'nin çöküşüne kadar Sovyet Rusya'nın hakimiyeti altında kaldı ve bu dönem içinde çok büyük zulümler gördü. Ruslar, Kafkas halkları arasındaki bütünlüğü ortadan kaldırmak, milliyetçilik duygusunu ve dini inançları yok etmek ve doğup büyüdükleri topraklarına olan bağlılıklarını tamamen ortadan kaldırmak için bu ülkeler üzerinde çok vahşi bir politika uyguladı. Buna göre kardeş ülkelerin toprakları birbirlerinden suni sınırlarla ayrılmış, bazı halklar başka ülkelere göçe zorlanmış, bazıları ise zorla evlerinden çıkarılıp yerlerine yeni topluluklar yerleştirilmiştir. Bunun en önemli nedeni bu topraklarda karışıklık ve kaos çıkarmak, kardeş halklar arasında düşmanlık yaratmak ve insanların ortak kültürlerini tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu "böl-yönet" politikasında da Rusya kısmen başarılı oldu. Bugün Kafkasya'da yaşanan anlaşmazlıkların kökeninde o tarihlerden günümüze gelen anlaşmazlıklar yatıyor. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu birliği oluşturan etnik grupların birçoğu bağımsızlıklarını ilan etti. Bazıları ise Rusya topluluğu içinde kalarak, ekonomik ilişkilerinde bağımsızlaşma yoluna gitti. Yıllar süren komünist Rus yönetimi altında çok büyük baskılar gören bir milyon nüfusa sahip Çeçenler ise Cahar Dudayev önderliğinde bağımsızlık savaşına başladılar. Komünist yönetimin altında yaşadıkları baskı ve şiddet dolu yılların ardından Çeçenlerin en büyük özlemi ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, özgür ve bağımsız bir ülke kurmaktı. Ruslarla yaşanan on sekiz aylık şiddetli savaştan sonra Çeçenler 1996 yılında Rus ordularının çekilmesiyle bağımsızlığını ilan etti. Devlet Başkanı Aslan Mashadov ile Yeltsin arasında imzalanan anlaşmalarda açıkça Çeçenistan İçkeriya Cumhuriyeti ifadeleri yer aldı. Bu, Çeçenistan için büyük bir başarıydı. Fakat Çeçenistan'ın nihai statüsü, 2001 yılında Moskova'yla Grozni arasında yeniden görüşülmek üzere rafa kaldırıldı. Ruslar için Çeçenistan konusu henüz kapanmamıştı. Çatışmalar daha küçük çaplı olsa da devam etti, fakat savaş hali sona ermişti.

Yıllardır süren bu savaşın Rusya açısından çok önemli politik -iç ve dış- ve ekonomik yönleri bulunmaktadır. Son dönemlerde Rusya gerek ekonomik açıdan, gerekse politik açıdan çok sıkıntılı bir dönem yaşamakta, Rus halk yönetime karşı çok büyük bir güvensizlik duymaktaydı. Vaat edilen ekonomik refaha ulaşılamamış, ülkedeki dejenerasyon süreci çok büyük bir hız kazanmış, mafya Rusya'da çok büyük bir güç elde etmiş ve uluslararası platformda Rusya çok büyük bir güç kaybına uğramıştır. İşte bu nedenle Rusya Çeçenistan'ı halkın güvenini yeniden kazanmak için bir kurtarıcı olarak gördü. Böylece eski dikta anlayışı tekrar hortlatılacak, milliyetçi söylemlerle halkın gözü boyanacak, ekonomik ve politik açmazları görmemeleri için Çeçenistan savaşı halka göz boyayıcı bir destan gibi sunulacaktı. Ve bunda da kısmen başarılı oldular. Yapılan seçimlerde halk savaşın başındaki Başbakan Putin'e olan güvenini açıkça gösterdi. Böylece Yeltsin'den sonraki politikanın ana hatları da çizilmiş oluyordu. 

Savaşın şiddeti giderek artacak, önümüzdeki aylarda gerçekleşecek olan seçimlere kadar da bu şekilde devam edecekti. Ve böyle de oldu. Bombardıman hiç hızını kesmeden ve yaşlı, kadın, çocuk demeden devam ediyor. Ruslar 2 Ekim 1999 tarihinde girdikleri Çeçenistan topraklarında önlerine çıkanları kadın, çocuk ya da yaşlı demeden tüm insanları acımasızca katletti. Aylardan beri sivil hedefler kesintisiz bombardımana tutuldu. Halkın direnişini kırmak için de özellikle hastaneler, doğumevleri, çarşılar, mülteci konvoyları hedef olarak seçiliyor. Ruslar Çeçenlere karşı kimyasal bombalar, scud ve napalm füzeleri kullanıyorlar. Bunun yanı sıra Ruslar birçok Çeçen köyünün kullandığı Argun nehrine zehir kattı. Zehirli sudan içen kadın ve çocuklardan büyük çoğunluğu ölürken, yüzlercesi de hastane kapısında ölümü bekledi. Suların zehirlenmesi nedeniyle içecek ve kullanılacak su bulamayan sivil halk çok zor günler geçirdi.

Rusya'nın planı ise 2000 yılının Kasım ayına kadar kendileriyle mücadele eden tüm Çeçen savaşçıları yok etmekti.

Ruslar, Çeçenistan'da yaptıkları savaşı meşrulaştırmak için her zaman için Çeçenleri ayrılıkçı teröristler olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa asıl teröristlerin Ruslar olduğu çok açıktır ve sivillere yönelik yapılan insanlık dışı olaylar bu terörizmi delillendirmeye yeterlidir. Ayrıca tarihçilerin kayıtlarına göre Çeçenler bölgenin yerli halkıdır. Ruslar ise bölgeye 1700'lü yıllardan itibaren, istilacı olarak gelmeye başlamışlardır. Ayrıca saldıran taraf her zaman için Çeçenler değil Ruslar olmuştur. Bunun yanısıra savaş her zaman için Çeçen topraklarında olmuştur. Yani saldırı altında olan Ruslar değil, Çeçen sivillerdir. Yurtlarından sürülmek istenen, zulüm görenler Çeçenlerdir.

“Vahşidir o uçurumların kabileleri, Onların Tanrısı-Özgürlük, Kanun ise Savaştır!”
Rus tarihi şair-yazar M. Lermontov’un Çeçenistan gezisinden sonrası sözleri....

Çar I. Nikola, yayılmacı polikitalarının karşısına dikilen İmam Şamil'in kuvvet ve kudretini bildiğinden Kafkasya'yı savaşsız, barışçıl yollardan elde etmeyi denemek istiyordu. Kafkas istila orduları başkumandanı General Freze'ye büyük yetkilerle İmam Şamil ile bir diyalog ortamı hazırlatma emri verildi. General Freze de bu görevi Şamil'in karargahına daha yakın bulunan General Klug Von Klugenav'a havale etti. İmam Şamil, Klugerav'n mektubunu getirenlere şu cevabı verdi: "Generalinize varın söyleyin; bizimle görüşecek bir iş varsa, Çar'ın fermanının sökmediği bu hür dağlar, dostça gelen her türlü misafire açıktır. korkmasın buyursun." Nihayet 18 Eylül 1836'da Çar'ı temsilen General Klug Von Klugenav yanında Miralay Yevdokimof ve maiyet subaylarını, Çeçenistan'a yakın Sulak Nehri civarında yamalı bir yamçı üzerinde kabul eden Şamil'e generalin sözleri harfi harfine tercüman tarafından çevriliyordu. Bu nutka göre; imparator,kahramanlığına hayran olduğu, vatan perveliğine hürmet beslediği, bükülmez kudretine inandığı İmam Şamil'in başına bir krallık tacı giydirmek istiyordu.

Bütün çarlık hazineleri ve Kafkasya'nın eşsiz servet kaynakları Şamil'in ayakları altına serilecekti. Bütün bu ele geçmez dünya nimetlerine karşı Çar'ın Şamil'den istediği şey sadece dostluk ve sadakatti. Generalin konuşmasından sonra "Namazım geçiyor" diye muhafızların yanına giderek sırtını düşmana, yüzünü Allah'a çevirip namaza duran Şamil, bir müddet sonra döner ve gelen heyete; "General! O Nikola'ya git vede ki; Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi."

Ahlaksız teklife sert cevap alan Çar, neticesiz kalan bu barış havariliğinden vazgeçmemiş, bir ikinci teşebbüsle tekrar generalleri vasıtasıyla İmam Şamil'e bir kez daha mülakat teklifine Şamil,Petersburg'daki Kafkasya Arşivleri'nde muhafaza edilen şu cevabi mektubu gönderdi:"Ben Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil,Tanrı'nın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeye ahdeden özü sözü doğrubir müslümanım. Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klugenav'a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim.''

Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hala Tiflis'e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumda son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'i kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böyle malum ola. (Gimri, 28 Eylül 1838)" Çar hile ile avlayamadığı Şamil'e karşı beslediği emellerini, bütün gücüyle kuvvet yoluyla halletme yoluna girdi. İmam'a karşıverilecek savaş, Çar'a göre; "Bu bir haçlı savaşıydı. Haç hilali mağlup etmeli, Çin sınırından Türkiye'ye kadar uzanan Rusya galip gelmeliydi." 1839 yılının ilkbaharında General Golovin genel komutasında üç intikam ordusu harekata geçti. Şamil ise Dağıstan'da alevlenen bu özgürlük savaşını bütünüyle Kafkasya olarak Çar emperyalizmine karşı ayaklandırmak maksadını gütmekteydi. Bunun için de camiden camiye halka hitap ederek halkı birliğe çağırıyordu. General Golovin 30 bin kişilik kuvvetli bir orduya ihtiyat birliklerini de isteyerek Ahulgoh'a saldırdı. Mahutili Ahmed Han, 3 bin adamıyla Çarla anlaşarak Rus kuvvetinin yanında yer aldı. Şamil elinde kalmış 3 bin mücahit ile Ahulgoh'a kapandı.

Savaşanların azlığı yanısıra malzeme, silah, erzak, su sıkıntısı, kadın ve çocukların perişan vaziyetleri İmam'ın savaş gücünü kırıyordu. Oğlunu rehin verdi Çar I'inci Nikola,generallerinden Kafkasya'dan önce Şamil'i Petersburg'a esir istiyordu. 40 bin kişilik muntazam bir ordu ile çevrilmiş, bataryaları; sahra toplarınca aylardır dövülen Ahulgoh bir türlü düşmüyordu. Nihayet Çar generali beyaz bayraklı kurmaylarını teslim ol çağrısı için Şamil'e gönderdiklerinde şu cevabı aldılar: "ÖIümüsevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara esaret teklif etmek boş şeydir.General Grabe'ye git ve de ki; eğer insanlıktan nasibi varsa, aylardan beri toplarına hedef yaptığı yüzlerce müdafaasız kadın ve aciz yavrunun hemen kaleden çıkarılması ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için; hiç olmazsa on beş günlük bir mütareke yapalım. Ötesini sonra düşünürüz." Şamil'in teklifini generale götüren subay birkaç saat sonra tekrar döndü. General 15 günlük mütarekeyi kabul edecek fakat buna karşı oğullarından birini rehin alacaktı. İmam zor kararını hemen verdi: "Cemaleddin'i götürün".

10 Ağustos'ta Cemaleddin, Rus karargahına götürülürken, Şamil derhal ağır yaralıların, dermansız kadın ve çocukların dağ geçitlerinden kaleden uzaklaştırmalarını, açıkta kalan şehitlerin defnini emretti. Onun Ruslara güveni yoktu. Hakikaten Rus kumandan 15 günlük mütareke vaadini tutmayarak bütün silahlarını yeniden Ahulgoh'a çevirdi. İmam Şamil, ölüm yolcularına son talimatını verdi: "Ey vatan dağlarının emsalsiz ziynet ve şerefi olan Ahulgoh muhafızları, yalancı ve korkak düşmana yol veriniz! Ta ki şu yığınlar haline gelen kale duvarlarının önüne kadar, kollarını sallayarak ve hepimizi öldüler sanarak ilerlesinler. Kılıç menziline girince bunlara ne yapacağımızı size söylemeye hacet var mı?" dedi. Mektup savaşları General Grabe'nin planına göre 28 Ağustos 1839'da Şamil esir alınacaktı. Onun müstahkem kalesi Ahulgoh ise Çar Nikola'nın isimgünü için bir armağan olarak düşünülmüştü. 29 Ağustos'ta muhasara sona erdi.80 gün süren muhasarada Rus birliklerinin yarısı mahvoldu ve 3 bin Rus askeri öldürüldü.Şamil'in kayıpları ise 300 kişiydi. Ruslar Şamil'i kaçırmıştı. İmam Şamil,Ahulgoh'tan ayrılırken yalnız silahlarını almış, diğer özel eşya ve kitaplarını tekretmek zorunda kalmıştı.

Ahulgoh savaşından sonra yerleri yurtları kalmayan bir avuç topluluk Çeçenistan'a doğru yöneldi. Bu çetin savaşın ve ölümcül yürüyüşün ardından Çeçenistan'a giren İmam, Ahulgoh'ta Çar'ın"büyük" ümidi general Grabe'in planlarını boşa çıkarmıştı. Çeçenistan'daki teşkilatlanmayı sürdüren İmam, diğer yandan Rus girişimlerini yakından izledi. İmam,kendi başını getirenlere büyük vaatlerde bulunduğunu öğrendiğinde general Grabe'ye şu yazıyı gönderdi: "Fani başıma biçtiğin pahadan şahsıma verdiğin kıymet ve ehemmiyetten dolayı ne kadar iftihar etsem azdır. Fakat yazık ki;buna mukabil ben senin başına değil, Çarının taçlı kellesine bile tek bir kepik (metelik) vericilerden değilim."

Çar I. Nikola ise, General Grabe'nin bir zafer havasında gönderdiği yaldızlı rapora şu sitemli cevabı gönderdi:"Yazıkki Şamil kaçmış: Elindeki harp malzemesinin mühim bir kısmını, yanındaki muharipve fedakar adamlarının bir çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen, korkuyorum ki bu adam yine başımızı belalara sokacaktır. Bu endişemi tamamıyla itiraf ederim."General Grabe, Şamil'i sindirmek için her yola baş vurdu ve bir defasında da şuhaberi gönderdi: "Haşmetli Çar hazretlerinin bütün Kafkasya'yı havaya uçuracak kadar barutu olduğunu unutmayın." Şamil bu tehdide şu meşhur cevabı verdi:
"Nikola size gökyüzünden ayı tutup yeryüzüne indiririm derse inanın,fakat; Dargo Mescidi'nin minaresindeki hilale elimi sürebilirim derse sakın inanmayın.''

Kaynakça: 
Ahmet Özdemir, İmam Şamil’in Hâtıratı, Ank2000, Semerkand Yay; Tarık Mümtaz Göztepe, İmam Şamil, İst1985, Sebil Yay; John F Baddeley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, Tercüme: Sedat Özden, İst1989; İbrahim Refik, Efsane Soluklar, İzmir 1992; İsmail Çolak, “Şeyh Şâmil Efsanesi”, Yeni Dünya Dergisi, Ocak 2003 Sayısı; İsmail Çolak, “Kafkasya’nın Efsane Kahramanı: Şeyh Şâmil”, Diyanet Avrupa Dergisi, Ekim 2003 Sayısı
İsmail Çolak

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery