“Kafkasya’nın Otokton (Yerli) Halkları” Meselesi Ve Kafkasya Halklarında Etnik Köken'' Millet kavramı, aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında aynı tarihi, kültürü ve çoğu zaman da dili paylaşan insan topluluklarını tanımlayan sosyolojik bir kavramdır. Ancak milleti oluşturan unsurlar her zaman aynı tarihî, kültürel ve etnik kökenden gelmezler. Bunlar çoğunlukla, yüzlerce yıllık kültürleşme, asimilasyon ve kültürel bütünleşme gibi sosyolojik süreçler sonunda aynı ortak dil etrafında birleşerek milleti oluştururlar. Milleti oluşturan bireylerin birkaç kuşak önceki ataları farklı bir etnik gruba ve kültür çevresine mensup olabilirler. Fakat milletleşme sürecindeki sosyolojik hadiseler bunların aynı kültür potasında eriyip birleşmelerini sağlar. Dolayısıyla bireylerin etnik kökenleri ile ilgili kültürel değerler sadece aile hatıralarında kalır. Bunlar da birkaç kuşak sonra tamamen kaybolmaya mahkumdur. Neticede milleti oluşturan bireyler bir süre sonra ortak tarih, kültür, gelenek-görenek ve dili sahiplenme ve paylaşma şuuruna erişirler. Bu noktaya ulaşıldığında, artık milletleşme süreci tamamlanmış demektir.

Milletleşme sürecini henüz tamamlamayan toplumlarda aile, soy, aşiret, kabile bağları ve ilişkileri güçlenir. Mahallî kültür, ortak bir cedde ya da soy atasına dayanan aile, soy, kabile ilişkileri önem kazanır. Böylece, aynı coğrafyada yaşayan, benzer geleneklere ve kültüre sahip toplumlar milletleşme sürecini tamamlayarak bir millet oluşturacakları yerde, mahallî kültür, tarih ve geleneklerini ön plana çıkararak birbirlerinden farklı kabileler ve boylar halinde yaşamaya devam ederler. Etnosantrizm, bölgecilik, kabile milliyetçiliği gibi davranışlar bunların birleşmelerini önler ve zamanla birbirlerinden çok farklı toplumlar haline gelmelerine yol açar.

Kafkasya, pek çok dilin, halkın, etnik grubun ve mahallî kültürün bir arada yaşadığı, dünyanın ilginç bölgelerinden biridir. Karadeniz ile Hazar denizi arasında uzanan bir coğrafyada yaşayan Abhaz, Adige, Abaza, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halklarının oluşturduğu Kafkasya, siyasî ya da fizikî bir coğrafî bölgenin adı değil, yukarıda adlarını saydığımız halkların meydana getirdiği ve “Kafkas Kültür Sahası” adını verdiğimiz kültürel coğrafyanın adıdır.


Kafkasya halkları yüzyıllardan beri aynı tarihi, kültürü ve coğrafyayı paylaşmalarına rağmen, toplumsal yapılarında son derece güçlü bir yere sahip olan aile-soy bağlılığı, kabilecilik gibi tutum ve davranışları sebebiyle tarih boyunca bir birlik oluşturamamışlardır. Kafkasya’da birbirinden tamamen farklı pek çok dil ve lehçenin konuşuluyor olması, birliğin oluşturulmasını bir dereceye kadar etkilemiştir. Çünkü farklı dillerde konuşan kabile ve boyların tek bir dil etrafında birleşerek milletleşme sürecine girmeleri mümkün olmamıştır. “20. yüzyıl başlarına kadar Kafkasya halkları arasındaki ortak anlaşma dilinin Kıpçak Türkçesi olduğu bilinmektedir. 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Avrupalı misyoner Johannes de Galonifontibus Kafkasya’da ve Karadeniz’in doğu kıyılarında yaşayan Yunan, Ermeni, Çerkes, Got, Tat, Rus, Lezgi, Avar, Kazikumuk, Alan kabilelerinin hepsinin Türk-Tatar dilinde konuştuklarını yazmaktadır (Tardy 1978: 91). 17. yüzyılda Kafkasya’da bulunan Evliya Çelebi, seyahatnamesinin “Çerkes Vilayetleri” bölümünde, Çerkesler’in Türk-Tatar dilinde konuştuklarını belirtmektedir. Konuşmalara verilen örneklerden Çerkesler’in Kıpçak Türkçesini bildikleri anlaşılmaktadır. Değişik dillerde konuşan Kafkasya halkları arasında Kıpçak Türkçesinin ortak anlaşma dili olarak yaygın biçimde konuşulduğunun en somut kanıtı ise, 11 Mayıs 1918’de kurulan “Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti”nin resmî dilinin Kumuk Türkçesi olarak kabul edilmesidir. Bu cumhuriyetin Sovyetler tarafından işgal edilip yıkılmasıyla birlikte Kıpçak Türkçesinin Kafkasya halkları arasındaki birleştirici rolü de sona ermiş ve onun yerini emperyalist gücün dili olan Rusça almıştır.

Kafkasya halkları ortak tarihe, kültüre, gelenek ve göreneklere, benzer toplumsal yapılara sahip olsalar ve yüzlerce yıldan beri etnik açıdan birbirleri ile karışarak akraba topluluklar haline gelseler bile, aralarındaki dil farklılığı onlar için milliyetin ve etnik kimliğin bir göstergesi haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün tek bir “Kafkas Milleti”nden söz etmek mümkün olmamakta, onun yerine “Kafkasya Halkları” kavramı kullanılmaktadır.

Kafkasya halkları arasında yaygın olan etnosantrizm ve kabile milliyetçiliğinin etkisiyle, kendilerine etnik köken arama ve tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerle bağlantı kurma çabaları ortaya çıkmıştır. Pek çoğu tarihî gerçeklerden ve bilimsel temellerden yoksun olan bu araştırmalar neticesinde Kafkasya halklarının bazıları, kendilerinin tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerden geldiklerini ispatlamaya çalışmaktadırlar.

ADİGE (ÇERKES)LER ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Kafkasya’nın batı kısmında ve Karadeniz sahillerinde yaşamakta olan Çerkesler kendilerine “Adige” adını verirler. Kafkasya’nın en eski yerli halkı olduklarını iddia eden Çerkesler arasında etnik kökenleri konusunda bir birlik sağlanamamıştır. Çeşitli Çerkes araştırmacılar etnik kökenlerini değişik kavim ve medeniyetlere bağlamaya çalışmaktadırlar.

Osmanlıca olarak kaleme aldığı “Kafkas Tarihi” adlı eserinde Metcunatuko İzzet Adigeleri “Kafkasya’nın en eski yerlisi ve beyaz ırkın en asil örneği” olarak kabul etmektedir. Adigeler’in kökenini tarihteki Kimmer kavmine bağlayan Metcunatuko İzzet Kimmerleri de Tevrat’ta Yasef’in oğlu olarak gösterilen Gomer ya da diğer adıyla Kimmer’in torunları saymaktadır. Ona göre M.Ö. 8. yüzyılda Kafkasya’nın kuzeyini ve Azak denizinin güneyini ele geçiren İskitler Kimmer halkını ikiye bölmüştür. Bunlardana bir kısmı Adigeleri ve Gürcüleri meydana getirmek üzere Kafkasya’da kalmışlar, diğer kısmı batıya sürülüp, Avrupa’nın ortasını ve Fransa’yı işgal etmişlerdir. Hatta bir kısmı da İngiltere ve İrlanda’ya geçmişlerdir. Bu bölgelerdeki dağ, nehir, şahıs isimleri Adigeler ile benzerlik göstermektedir. Metcunatuko İzzet “Kafkas Tarihi” adlı kitabının bir başka bölümünde ise Adigeler’in Hatti (Hitit) kavminin torunları olduklarını ileri sürmektedir. Metcunatuko İzzet Adige prenslerinin (pşilerinin) ve diğer asil sınıfların kullandıkları aile armaları ve damgaların Hattiler’in hiyeroglif işaretlerinden ortaya çıktığını, bunun da Hattiler’in Adigeler’in ataları olduklarını ispatladığını iddia etmektedir. Adigeler’in Ari (Hint-Avrupa) ırkından olduklarını ileri süren Metcunatuko İzzet’in fikirleri kendi içersinde çelişkilerle doludur ve hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Ancak onu takip eden kuşaklardaki amatör araştırmacılar da Adigeler’in kökeni konusundaki görüşlere yeni tutarsızlıklar eklemeye devam etmişlerdir. Örneğin, Kazım Atakan adlı araştırmacı Adigeler’i Kimmer-Meot kavimlerine bağlar ve Adige adının “Tha dininden olanlar” anlamında A-tha-khe’den türediğini ileri sürer (Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74/75), 1989, 27.s.). Adige adının Abhaz ya da bir başka yabancı dilden kaynaklanmış olabileceğini şiddetle reddeden Atakan, bu ismin dünyada başka benzeri bulunmayan, ölülerini zengin silah, donanım, süs ve hizmet eşyalarıyla gömme kültürünün sahibi Pre-Aryen Sümer, Hatti, Kimmer, Meot kültür ve uygarlık zincirinin günümüzdeki uzantısını teşkil eden Çerkes (Adige) halklarına ait olduğunu söyler.

Ğunokho takma adını kullanan bir başka amatör araştırmacı Adigeler’in güneş neslinden olduklarını ve Adige adının doğrudan doğruya “güneş” anlamında olduğunu ileri sürmektedir (Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74-75), 1989, 36.s.). Ona göre, buzul döneminde Kafkasya’nın derin mağaralarına çekilen Çerkesler, havaların ısınmasıyla yeniden mağaralarından çıkmışlar ve yaşama geçmişlerdir. Güneşin ışınlarıyla ısınan Çerkesler güneşi ilahî bir baba kabul edip ona sığınırlar. Yazara göre Çerkesler ilk insan neslindendirler. Başkalarının dediği gibi, başka halkladan türeme değillerdir. Çerkesler tarihin tanıdığı en eski toplumlardandır. Adige adı da güneş anlamına gelir.

Adigeler’in Atlantis medeniyeti’nin devamı olduklarını ileri süren Aydın Erkan adlı araştırmacı, Kafkasya’nın Çerkeslerle (Adigelerle) meskun bölgelerinde çok kıymetli kral mezarları ve katakomb kültürü ve uygarlığının bulunduğunu belirtir. Ona göre, Kafkasya’da geçmişte çok büyük bir uygarlık bulunmuştur. Ancak sonra her nedense halk bu büyük uygarlığı unutarak basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat bu bölgenin ilk çağlardan beri otokton (yerli) halkı olan Adigeler yazılı olmayan töre ve kurallarla toplum düzenini sağlamışlardır. Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir medeniyetten ve burada yaşamış olan “Ad” kavminoen bahsederler. Yazara göre Ad kavminin yaşadığı ada bir tufan sonucu batmıştır. Bu efsane Atlantis efsanesi ile aynıdır. Yazara göre Adige adı “Ad’dan Gelen” anlamına gelebilir (Erkan 1986: 40).

Adigeler’in kökenlerini tarihteki büyük kavimlere, medeniyetlere, hatta ilk insanlara dayandırma gayretlerinin her türlü bilimsellikten ve tarihî gerçeklerden uzak olduğu görülmektedir. Metcunatuko İzzet’in Adigeler’in ataları olduklarını iddia ettiği Kimmerler’in, M.Ö. 5. yüzyıla kadar Kafkasya’yı hâkimiyetleri altında tutan Orta Asyalı Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu artık günümüz bilim çevrelerince de bilinmekte ve kabul edilmektedir. Adige prensleri ve soyluları arasında aile arması ve damga kullanma geleneğini Hattiler’e bağlayan Metcunatuko İzzet’in bu temelsiz yakıştırması da bilim tarafından çürütülmüştür. Damga kullanma geleneğinin Kafkasya’da hâkimiyet kuran atlı-göçebe Türk kavimleri tarafından Kafkasya’ya getirildiği artık bilinmektedir. Adigeler’in güneşin neslinden olduklarını, ya da Atlantis medeniyetinin devamı olduklarını ileri süren görüşlere bilimsel bir cevap aramak bile gereksizdir. Bütün bu görüşleri küçük etnik grup psikolojisi ve etnosantrizm açısından değerlendirmek gerekir...

OSETLER ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Stratejik açıdan Kafkasya’nın kilit noktası sayılabilecek bir bölgesinde yaşamakta olan Osetler etnik kökenleri açısından karmaşık bir durum arzetmektedirler. Hint-Avrupa dil grubunun İran dilleri bölümüne giren Osetçe’nin İron ve Digor adı veriler iki diyalekti bulunmaktadır. Dil yönünden İran kavimleri arasında sayılan Osetler’in etnik kökenleri konusunda çok çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Ancak bu görüşlerin bir çoğu çelişkilerle doludur.

Osetler’in kökenleri konusunda tarihçi Morgan şunları yazmaktadır:
“Osetler bütün tarihî belgelere göre Kardlar’ın İran’dan Van havalisine geldiklerinde Kafkasya’ya geçmişlerdir. Bu olay M.Ö. 7. yüzyıla rastlar. Geliş biçimleri hakkında Gürcü tarih belgelerinin bildirdiğine göre Osetler M.Ö. 8 yüzyılda Asya’dan gelerek Kafkasya’yı istila etmiş olan İskit (veya Hazarlar’ın) İran seferleri sırasında esir ettikleri halklardan biridir. Hazarlar Daryal geçidi yolu üzerinden Kafkasya’ya geri dönerken, onları da buralara yerleştirmişlerdir. Osetler’in dilleri ve arkeolojik araştırmalar bunu ispatlar. Beşerî coğrafya, arkeoloji, dilbilimi ve bunlara katılan komşu kavimlerin nakillerine göre Osetler aslında Kafkasyalı olmayıp, buraya sonradan geldikleri, ırken tamamen Arî oldukları kesinleşmiştir.”(Morgan, c.II: 206)

19. yüzyılda Klaproth gibi Avrupalı araştırmacıların Kafkasya’da Hint-Avrupa dil grubuna giren İran dillerinden birini konuşan Osetler’e rastlamaları Avrupa bilim çevrelerinde yankı uyandırmıştı. Kafkasya’da kendi ırk gruplarından akraba bir halkı bulduklarını zanneden bilim adamları, o yılarda moda olan akımın tesiriyle, bilim çevrelerinde henüz yeni keşfedilmiş olan İskit ve Alan kavimlerinin torunlarının Kafkasya’daki Osetler olduğuna karar verdiler. O yıllardaki yüzeysel ve yetersiz araştırmalar neticesinde Avrupalı bilim adamları İskitleri ve Alanları İndo-Germen kavimlerinden sayıyorlar ve İran yaylalarından gelerek Güney Rusya ve Kafkasya’ya yayılan bu kavimleri, İran dilinde konuştuklarını varsayarak Avrupa kavimleri ile akraba kabul ediyorlardı. İşte 19. yüzyılda Kafkasya’da İran dilinde konuşan Osetler’e rastlayan bu araştırmacılar, akraba bir kavim keşfetmenin verdiği heyecanla Avrupa bilim çevrelerine Osetleri tarihteki İskit ve Alan kavimlerinin torunları olarak tanıtılar. Tarihte kendilerine önemli bir ecdad bulmanın sevinciyle, Osetler de bu bilimsel dayanağı ve temeli olmayan görüşe sarıldılar. İskitleri ve Alanları kendi ecdadları sayan bu görüşler günümüze kadar ulaştı.

Oset bilim adamı V. Abayev’in 6-8 Ekim 1966 tarihinde Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Orconikidze (şimdiki Vladikavkaz) şehrinde tertiplediği ve Oset milletinin kökeni ile ilgili görüşlerin ele alındığı bir konferansa Leningrad, Moskova, Rostov, Stavropol şehirleri ile bütün Kafkas cumhuriyetlerinden 32 bilim adamı katılmıştı.

Bu konferansta Abayev, Osetler’in sahip olduğu İran kökenli dilin onlara Alanlar aracılığıyla girdiğini ileri sürmüştü. Abayev ayrıca, Oset mitolojisini inceleyen Miller, Dumezil gibi bilim adamlarının Oset efsanelerinin İskit ve Alanlarla ilintisini ispatlamış olduklarını ve İskit ve Alanlar’ın yalnız dillerini değil, aynı zamanda mitoloji ve efsanelerini de Kafkasya’ya getirmiş bulunduklarını şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koyduklarını da belirtmişti.

Aynı konferansta söz alan Prof. E.İ. Krupnov Osetler’in dil yönünden İranlı, ancak antropolojik ve kültürel yönlerden tipik Kafkasyalı olduklarını ileri sürmüş ve antropoloji araştırmalarının Osetler’in dışardan gelip yerleşmiş bir halk olmaları tezini kabul etmediğini belirtmişti. Bazı bilim adamlarının yakın tarihlere kadar, bozkırlı göçebe olan İskitleri Osetler’in cedleri olarak göstermeleri için mantıklı sebepler bulmanın mümkün olmadığını iddia eden Krupnov, M.Ö. 7-6. yüzyıllarda Kafkasya’ya gelen İskitler, 4-3. yüzyıllarda gelen Sarmatlar ve nihayet M.S. 1. yüzyılda gelen Alanlar’ın İran diline sahip kavimler olduklarını ileri sürmüş ve bunların Kafkasyalılarla ve bilhassa Osetlerle karıştıklarını, bu sırada da kültürleriyle Kafkas halklarının “Koban kültürü” adı verilen kültürlerini yendiklerini savunmuştu. Osetleri Kafkasya’nın asıl sakinleri olarak kabul eden Krupnov, İskit ve Alanlar’ın Kafkasya’ya göçebe olarak gelip, kültür ve dillerini Osetler’e vermiş olduklarını ileri sürmüştü (Batırhan 1971: 7).

Abayev ve Krupnov’un bu konferansta bilimsel değil politik görüşler ileri sürdükleri dikkati çekmektedir. Her iki bilim adamı da gerçekte var olan değil, olmasını arzu ettikleri fikirleri savunmaktadırlar. İskit ve Alanlar’ın İran dilinde konuşan Hint-Avrupa (İndo-Germen) kökenli kavimler değil, Orta Asya’dan Güney Rusya bozkırları yolu ile Kafkasya’ya gelen Proto-Türk kavimleri oldukları artık bilim dünyasında ispatlanmış ve kabul edilmiştir. Kafkasya’ya kuzeyden gelen Kimmer, İskit, Alan, Hun gibi kavimlerin Türk kökenli oldukları ve bunların Kafkasya’daki torunlarının günümüzdeki Karaçay-Malkarlılar oldukları bilinmektedir. Alanlar’ın kendi ataları olduklarını iddia eden Osetler’in dilinde “Alan” kelimesi bulunmazken, Karaçay-Malkarlılar günlük konuşma dilinde bile birbirlerine “Alan” diye hitap etmektedirler. Üstelik Gürcü-Megrel halkı Karaçaylılar’a “Alani” adını verirken, Osetler’in kendileri dahi Karaçay-Malkarlılar için “As” adını kullanmaktadırlar. “As” tarihteki Alanlar’ın diğer adıdır. Bütün bu bilimsel gerçekler ortada iken Osetler hâlâ mesnetsiz görüşleri savunarak tarihte kendilerine bir ecdad yaratmaya çalışmaktadırlar. Son olarak Kuzey Osetya Cumhuriyeti’nin adı “Alanya Cumhuriyeti” olarak değiştirilmiştir.

Krupnov’un Osetler’in antropolojik açıdan tipik Kafkaslı oldukları, antropoloji araştırmalarının Osetler’in dışardan gelip yerleşmiş bir halk olmaları tezini kabul etmediğini ileri süren görüşünü bir başka bilim adamı olan Ritter şöyle çürütmektedir:
“Kendilerini İron olarak isimlendiren Osetler İran kökenli bir halktırlar. Bazı bilim adamları Osetleri orta çağdaki göçlerden tanınan Alanlar’ın torunları olarak kabul etme eğilimindedirler. Fakat bu durum kesinlik kazanmamıştır. Bu dağlarda Oset’in bir yabancı olduğunu Osetler’in dış görünümü göstermektedir.” (Ritter 1977: 13).

Osetler’in atalarının Kafkasya’ya güneyden geldikleri kesinlik kazanmıştır. Ancak onlar Kafkasya’ya kuzeyden gelen ileri derecede kültür seviyesine sahip ve güçlü kavimlerin torunları olduklarını kabul ettirmeyi arzulamaktadırlar. Fakat bu kavimlerin Türk kökenli atlı-göçebe savaşçı kavimler olduklarının ortaya çıkması, İran dilinde konuşan Osetler’in bütün tezlerini boşa çıkarmaktadır. Neticede Osetler’in İskit ya da Alan kökenli bir halk değil, tarihçi Morgan’ın tespit ettiği üzere, İskitler’in İran seferi sırasında beraberlerinde Kafkasya’ya getirip yerleştirdikleri bir halk oldukları anlaşılmaktadır.

BİR DİĞER PROBLEM “KAFKASYA’NIN OTOKTON HALKLARI” MESELESİ
Kafkasya halklarının “Birleşik Kafkasya” idealini tehlikeye düşüren, bilimsel değil politik ve ırkçı-şovenist temele dayanan, bazı çevrelerce yerli yersiz kullanılan ve gündeme getirilen bir kavram “Kafkasya’nın otokton (yerli) halkları” kavramıdır. Bölücü ve ırkçı bir gaye ile ortaya atılan bu kavramdan maksat, Kafkasya’da yaşayan bazı halkları Kafkasya’nın ve Kafkas kültürünün asıl sahibi sayarken, bazı halkları dışardan gelmiş ve otokton (yerli) halkların kültürlerini kabul etmiş halklar olarak göstererek onları dışlamaktır.

Bazı amatör araştırmacıların kasıtlı olarak ya da bilmeyerek bu kavramı sık sık kullandıkları dikkati çekmektedir. Örneğin Muammer Canıdemir “Kafkasya problemlerinin Şapsığya parantezi” adlı makalesinde şunları yazmaktadır: “Hazar denizi ile Karadeniz arasında yer alan topraklarda tarih öncesi çağlardan günümüze gelen “otokton halklar” yaşamaktadır. Kuzeyden ve Karadeniz’den Kafkasya’ya yapılan saldırılar ve istilalar neticesinde bazı küçük gruplar otokton halklar arasında kalmıştır. Bu gruplarla yerli halklar arasında hâkim otokton kültür etkisinde bir kültür birliği meydana gelmiştir.” (Canıdemir 1994: 11).

Sosyolojik gerçeklerden, kültür teorilerinin bilimsel hakikatlerinden tamamen habersiz olan bu ifadelerden Kafkasya’nın otokton halklarının kimler oldukları ve kültürlerini dışardan gelen hangi halklara kabul ettirdikleri anlaşılamamaktadır. Bu sorunun cevabını Kafkas Derneği Genel Merkezi’nin 1997 yılında bastırdığı “133. Yıl” adlı broşürde bulmak mümkündür. Broşürün “Kafkaslılar Kimlerdir?” başlıklı bölümünde şunlar yazmaktadır: “Kafkasya’nın yerli (otokton) halkı olan Kafkaslılar, batı ülkelerinde Caucasian, Circassian, Arap ülkelerinde Şerkes, Şerakise, Türkiye’de Çerkes genel adıyla bilinmekte olup, Adige, Abaza, Çeçen, Dağıstanlı ve Asetin ana gruplarından oluşmaktadır. Ayrıca bölgede yüz yıllardan beri yaşamakta olup aynı kültür dokusu içinde kaynaşan Karaçay ve Balkar toplulukları da Kafkaslı kavramının kapsamı içinde yer almaktadırlar.” Bu broşürdeki bilgilerden Karaçay-Malkarlılar’ın Kafkasya’nın otokton (yerli) halkı olmadıkları ve Kafkasya’ya dışardan gelerek otokton halkların hâkim kültürünü benimsedikleri anlaşılmaktadır. Şayet politik ya da ırkçı-şovenist bir amaç gütmüyorsa, masa başı araştırmalarına dayanan bu görüşlerin hiçbir bilimsel dayanağı ve değeri yoktur.

“Kafkasya (Etnik, Tarihî Bir Araştırma)” adlı makalesinde T. Halasi-Kun meseleye şöyle yaklaşmaktadır:
“Genellikle gözden kaçan bir gerçek Kafkas kavimlerinin hiç birinin gerçek anlamda yerli olmayışlarıdır. Bu kavimleri alışılageldiği üzere yerliler ve sonradan gelenler olarak ikiye ayırmak çok yanlış bir yaklaşımdır.

Çerkesler’in Kafkasya’ya nasıl, nereden geldiklerine ilişkin elimizde bir veri yoktur. Kafkas kavimlerinin güney kolundan iseler geçmişlerinin Gürcülerinki ile bağlantılı olması gerekir. Gürcülerle bağlantıları yoksa - başka bir deyişle, Çerkeslerle Gürcüler arasındaki dil benzerliği ile başka özellikler yalnızca kültür alış-verişine bağlıysa - Çerkesler’in kökeni bilinmiyor demektir.” (T.Halasi-Kun 1991: 45).

T. Halasi-Kun Kafkasya halklarının hiç birinin gerçek anlamda yerli olmadıklarını, hepsinin tarihin çeşitli dönemlerinde Kafkasya’ya dışardan geldiklerini vurgularken, Çerkesler Kafkasya’daki varlıklarını Sind ve Meot kavimlerine dayandırarak, M.Ö. 5 binli yıllara kadar uzatmakta, Osetler İskit, Sarmat ve Alan kavimlerini sahiplenmekte, Çeçenler de tarihî geçmişlerini Urartular’a kadar dayandırmaktadırlar. Bu durumda ortaya şu gerçek çıkmaktadır. Bir takım çevrelerin iddialarına göre Türk kökenli halkların dışındaki bütün halklar Kafkasya’nın otokton (yerli) halklarıdırlar. Türk kökenli Karaçay-Malkar ve Kumuklar Kafkasya’ya sonradan gelerek yerli halkların hâkim kültürlerini kabul etmişlerdir. Bu iddiayı bilimsel açıdan çürütmek son derece kolaydır. Ancak burada asıl önemli nokta, Kafkasya halklarını “otokton halklar” - “sonradan gelen halklar” biçiminde ikiye bölerek, bu halkların arasına ayrılık - ırkçılık - bölücülük tohumlarının atılmak istenmesinin altını çizmektir.

Kafkasya halkları yüzlerce yıldan beri etnik ve kültürel açıdan birbirleri ile karışıp bütünleşerek, bugün akraba topluluklar haline gelmişlerdir. Ancak, tarihî ve sosyolojik gerçekler gözardı edilerek, her halk kendi etnik kökeninin ve tarihinin eskiliğini ispatlamaya çalışır ve kendi kültürünün Kafkas kültürünün temelini teşkil ettiğini iddia ederse, Kafkasya’nın birliği ideali suya düşecektir. Kafkasya halklarının milletleşme sürecinin önünde bir engel olarak duran bu tutum Kafkasya halklarına zarar verecektir. Bu bakımdan, Kafkasya halkları arasında “otokton halklar - sonradan gelen halklar” gibi sun’i ve gereksiz bir ayrımın yapılmasına son verilmesi “Birleşik Kafkasya” idealinin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır.

Kaynakça:
-Tardy, Lajos. “The Caucasian peoples and their neighbours in 1404”. Acta Orientalia, XXXII (1), 1978, 83-111.
-Erkan, Aydın. “Atlantis efsanesi ve Kafkasya ile ilişkisi”. Kuzey Kafkasya, 11 (66-67), 1986, 37-43.
-Batırhan, Beksultan. “Osetin milletinin menşei”. Kuzey Kafkasya, 2 (7), 1971, 5-7.
-Ritter, Gustav. “Yeryüzünün halkları”. Kuzey Kafkasya, 7 (42), 1977, 9-14.
-Canıdemir, Muammer. “Kafkasya probleminin Şapsığya parantezi”. Yedi Yıldız, 1 (4), 1994, 11-13.
-T.Halasi-Kun. “Kafkasya (Etnik-Tarihî Bir Araştırma)”. Kuzey Kafkasya, 15 (83-84), 1991, 45-51

SSCB DEVRİNDE YER ADLARINDA DEĞİŞİM SÜRECİ

Devletin var olduğu her yerde yer adlarında değişimi siyasi iktidar belirlemiştir. SSCB'de siyasi iktidar, yer adlarını sokak adlarına varıncaya kadar yöre halkını düşünmeden değiştirmiş, yöre halkının tarihi ve kültürel geçmişini yok saymış, yeni bir tarih, yeni bir kültür, yeni bir insan tipi (Sovyet insanı) yaratmaya çalışmıştır. Bu çabanın sonucunda bulunduğu coğrafyaya siyasi, tarihi, kültürel açıdan yabancılaşmış köksüz ve yapay yer adları ortaya çıkmıştır. Moskova'da bulunan "Komüniçiski Rayonu" bulunduğu coğrafyaya yabancılaşmış yer adlarına verilebilecek örneklerden sadece biridir.

SSCB'nin ilk kurulduğu yıllardan başlayarak Car hanedanını hatırlatan 'Yelizavedgrad", "Yelizavedpol", "Nikolayevsk", "Aleksiyevsk" gibi Çar ailesine ait adlar ile çar, prens, prenses, vb. gibi adlar içeren yer adları, hızla Bolşevik Ekim Devrimi'ni hatırlatan yer adları ile değiştirilmiştir, örneğin: "Sarevokokşaysk", "Krasnokokşaysk" olarak; "Sarevosançursk", "Sançursk" olarak; "Imperatorsk Limanı", "Sovetskaya Limanı" olarak değiştirilmiştir (Rusça Sar: Çar, Krasno: Kızıl). Özellikle Romanov hanedanının adını taşıyan yer adları SSCB'nin ilk yıllarında silinmiştir. Örneğin: "Romanov-Na-Mumane" kentinin adı 1917 yılında "Murmansk" olarak; Beyaz Rusya'da bulunan "Romanovo" kentinin adı 1918 yılında "Lenino" olarak değiştirilmiştir. Ancak SSCB'nin coğrafi büyüklüğü SSCB'nin 70 yıllık ömründe Çar hanedanını hatırlatan bütün yer adlarının değiştirilmesine yetmemiş, yukarıda örnekleri verilen Kuzey Kafkasya'daki yerleşim yerlerinin yanında, "Aleksandriya", "Mariinsk", "Pavlograd", "Pavlovsk" gibi bazı yer adları da günümüze kadar gelebilmiştir.

Çarlık Rusyası aydınlarından bazılarının adlarını taşıyan yer adları da SSCB devrinde değiştirilmiştir. Örneğin: Çarlık devrinde Orta Asya'yı araştıran ünlü Rus gezgini Prejevalsk'a yaptığı araştırmalardan dolayı general rütbesi verilmiş, Kırgızistan'da bir kente de adı verilmişti. SSCB devrinde adı "Kara-Kul" olarak değiştirilen kentin adı Kırgızistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra 1992 yılında tarihi adı olan "Karakol"a tekrar kavuşmuştur.

1917 yılında Çarlık Rusyası'nın başkenti olan St. Petersburg'da yaklaşık 1500 kadar bulundukları yerle özdeşleşen anlamları olan önemli köprü, meydan, cadde, sokak vb. adı bulunuyordu. 1917 Ekim Devrimi sonrası bu adların 500 kadarı değiştirilmiş ve 400 kadarı da tamamen haritadan silinmiştir. Böylece Ekim Devrimi sonrası eski yer adlarının yaklaşık 1/3'ü kalabilmiştir. Yeni adlar "Bağımsızlık Köprüsü", "Birlik Köprüsü", "Proleter Diktatorya Meydanı", 'Yoldaş Sokağı", "Köy Fakiri Sokağı", "Sovyetler Caddesi", "Çalışkanlar Adası" gibi Bolşevik ideolojiye uygun sloganlar ile doldurulmuştur. Bu slogan yer adlarının bir kısmının kullanılmasına SSCB'nin dağılması sonrası da devam edilmiştir. Çalık Rusyası'na başkentlik yapmış iki büyük kent olan St. Petersburg ve Moskova'da yer adlarındaki değişim diğer kentlere göre çok daha büyük oranda olmuştur. Moskova'nın SSCB'nin başkenti olmasından dolayı Sovyet devlet adamlarının adları "Malenkov Sokağı", "Huruşov Sokağı" gibi kentteki yer adlarına sıkça verilmiştir.

İzlenen devlet politikası sonucu çok sık bir biçimde değiştirilen yer adlarına 1917 Ekim Devrimi sonrası genelde Lenin, Stalin gibi Bolşevik önderlerin adları veya "Oktabirski" (Ekim), "Pervomayski" (Bir Mayıs), "Sovetski" (Meclis), "Komsomolski" (Genç Komünist), "Pobeda" (Zafer), "Savetskaya" (Sovyet), "Svaboda" (Bağımsızlık), "Udami" (Öncü), "Komünarsk" (Birlik), gibi Bolşevik Ekim Devrimi'ni hatırlatacak adlar verilmiştir. SSCB döneminde Lenin'in ilk iktidar yıllarında 8 küçük yerleşim yerine "Lenin" adı verilmiştir. 1918 yılında da "Tvaşenkova" köyünün adı Troçki'nin onuruna "Troçsk" olarak değiştirilmiştir (Şamara vilayetinde bulunan bu köyün günümüzdeki adı "Ça-payevsk"dir). Ayrıca iktidara gelen liderin adı büyük bir kente ad olarak verilmişse, bu kentin civarındaki küçük yerleşim yerlerinin adları da liderin çalışma arkadaşlarının adlarını taşıyacak ve Bolşevizmi hatırlatacak şekilde değiştirilmiştir. Örneğin: Stalinabadskaya Oblastı Vilayeti'nin rayonları (ilçeleri) Mikoyanabad, Oktayabirsk, Kirovabad, Kuybisev, Ordjonikidze, Kaganoviç adlarını taşımıştır.

1926 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi 1917 yılında başlamış olan din ve din adamlarının adlarını taşıyan yer adlarının değişimini durdurmuştur. Bu nedenle SSCB'de genelde din teması içeren yer adları değiştirilmeden kullanılmaya devam edilmiştir. Örneğin: Moskova'da halen "Arhangelskoye", "Spaskoye", "Nikolskoye", "Voskresenskoye" gibi adlar kullanılmaktadır.

Çarlık Rusyası'nda devlete beyaz renk egemen olmuştur. SSCB devrinde ise devletin resmi rengi kızıl olmuştur. Bu nedenle SSCB döneminde adında "beyaz" içeren yer adları, "kızıl" ile yer değiştirmiştir. Örneğin: "Velikoknajiskaya" (Büyük Prens)'nin adı "Proletarskaya", "Generalski”nin adı "Krasnoarmeski" (Kızılordu), "Dvoranski" (Toprak sahibi)'nin adı "Kristiyanski" (Çiftçi), "Belikluç" (Beyazanahtar)'ın adı "Krasnokluç" (Kızılanahtar), "Liman"ın adı "Krasnaliman" (Kızılliman), "Baki"nin adı "Krasniyebaki" (Kızıl Baki) olarak değiştirilmiştir. Bazı kentlerin adı tamamen kızıl renge bağlı olarak değiştirilmiştir. Örneğin: "Krasnograd" (Kızılkent), "Krasnoznanosk" (Kızılbayrak), "Krasnomaysk" (Kızılmayıs), "Krasniluç" (Kızılışık). Bazı kentlere de içinde 'Kızıl" (Krasni) içeren adlar takılmıştır. Örneğin: "Krasnodar" (Kızılhediye) (Eski adı: Yekaterinodar), "Krasnogvardeysk" (Kızıltümen) (Eski adı: Gatçina), "Krasnokokşaisk" (Eski adı: loşkar-Ola), "Karsnouralsk", "Krasnovodsk" (Kızılsular), 'Krasnoyarsk" (Kıpkızıl), "Krasnoye" (Kızıllı).

SSCB'de uygulanan yer adlarında değişim her zaman olumsuza doğru olmamıştır. Bazı anlamı hoş olmayan, kişi lakaplarından, toprak sahibi adlarından kaynaklanan "Balda" (Sersem), "Durak" (Deli), "Astalop" (Kalın kafa), "Svinya" (Domuz), "Bardak" (Genelev), "Sople" (Sümük) gibi adlar taşıyan yer adları da SSCB döneminde değiştirilmiştir. Ayrıca yazar Nekrasov'un romanlarında da yer alan fakirlerin oturduğu yerlere takılan "Galodniye" (Aç), "Niyesıt" (Yan tok), "Niyel" (Aç karın), "Goremıka" (Bela) gibi yer adları da SSCB döneminde değiştirilmiştir. Ancak hoş olmayan veya fakirliği belirten yer adlarının yeni adları da siyasi tarih açısından ilginçtir. Bu yerlerden bazılarına "Voşproletaryata" (Proleter Başkan), "Komüntem" (Uluslararası Komünizm), "Komünam" (Komün Başkanı), "Novibıt" (Yeni Yaşam), "Novistrul" (Yeni Kuruluş), "Parişkaya Komün" (Paris Komünü) adları takılmıştır.

SSCB'de takılan saçma yer adlarına da rastlanılmıştır. Örneğin: "Aramatnoye" (Mis kokan), "Otratnoye" (Sevindirici), "Svedloye" (Aydın), "Sol-niçnoye" (Güneşli), "Ukromnoye" (Mütevazi), "Uyutnoye" (Huzur), 'Yarkoye" (Parlak), "Yasnoye" (Şeffaf).

Lenin'in ölümünden sonra Çarlık Rusyası'na başkentlik yapmış olan St. Petersburg'un adı Leningrad olarak değiştirilmiştir. Böylece Bolşevik liderlerin adlarının yalnızca küçük yerleşim yerlerine verilmesi dönemi kapanmış, büyük yerleşim yerlerine de verilmesi dönemi açılmıştır. Böylece 1941 yılına kadar SSCB'nin 24 büyük kentinin adı değiştirilmiştir. Bu kentlerden 20'sine 1924-1940 yıllan arasında Lenin, Stalin, Voroşilov, Kalinin, Ordjonikidze, Frunze, Kirov, Molotov, Kuibişev, Petrovski, Sverdlov gibi Bolşevik liderlerin ve Gorki, Jambıl, Çkalov gibi Bolşeviklere yakın aydınların adları verilmiştir. Örneğin: Bu değişim sırasında "Perm"in adı "Molotov", "Samara"nın adı "Kuibişev", "Viatka"nın adı "Kirov", "Gence"nin adı "Kirovabad", "Zinovievsk"in adı "Kirovograd", "Khibinogorsk"un adı "Kirovsk", "Tver"in adı "Kalinin", "Königsberg"in adı "Kaliningrad", "Bişkek"in adı "Frunze", "Nikolsk-Ussuriiski"nin adı "Vroşilov", "Lugansk"ın adı "Voroşilovgrad, "Alçevsk" ve "Stavropol"un adları "Voroşilovsk" olarak değiştirilmişti. Yerleşim yerlerine Bolşevik liderlerin, Sovyet devlet adamlarının yanında K. Marks ve F. Engels'in adı da verilmiştir.

Benzeri süreç içinde örneğin Özbekistan'da da yerleşim yerlerine Sverdlov, Şaumyan, Babuşkin, Kirov, Frunze, Kuybişev, Ordjonikidze ve Şçors'un adı verilmiştir. Bununla yetinilmeyerek Rus-Sovyet kuklası Özbek yöneticilerin adları da yerleşim yerlerine verilmiştir. Örneğin: Özbekistan SSC’nin ilk Devlet Başkanı olan Sovyet işbirlikçisi Ahunbabayev'in adı cumhuriyet içinde 40'a yakın kent ve köye verilmiştir.

SSCB'de özellikle II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Almanlara yakın olabileceği düşünülen halklara uygulanan sürgün politikası sonrası da söz konusu halkların yaşadığı yerlerin adlarında hızlı bir değişim yaşanmıştır. Volga Alınanlarının, Kırım Tatarlarının, Kalmukların, Karacayların, Çeçenlerin, Inguşların, Balkarların, Ahıskalıların (Mesketlerin) sürgünü sonrası ya yer adları hemen değiştirilmiş ya da kentlerin, kasabalann, köylerin bütünüyle terk edilmesi ile yerleşim yeri tamamen kaybolmuş ve haritadan silinmiştir. Böylece halklar gibi yer adları da etnik temizliğe, soykırıma ve asimilasyona uğramıştır. Volga kıyısındaki Alman kenti "Pavoljiya" örneklerden sadece biridir. Savaş döneminde askerlerin şehit düştükleri yerlere de şehitlerin adları yöre halkına danışılmadan verilmiştir.

SSCB'de yer adlarının değişimi, SSCB Merkez Karar Komitesi'nin kararına dayanarak yapılmıştır. 1923-1936 yılları arasında 12 yer adının değişimi kararı kabul edilmiştir, 1 Haziran 1936 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi yer adlarındaki değişimin durdurulması yönündeki bir kararı kabul etmiştir. Ancak bu karara rağmen ad değişimleri bütün hızıyla devam etmiştir. 11 Eylül 1957 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi yasayan devlet adamlarının adlarının yer adı olarak verilmemesi yönünde bir karar almıştır. Bu tarihten sonra alınan kararlarda dayanak olacak olan bu karara göre devlet adamlarının adları ancak ölümlerinden sonra yer adı olabilecektir. Aslında yer adlarının değişimini frenlemeyi amaçlayan 11 Eylül 1957 tarihli karar, tam tersine yaşamayan kişilerin adlarının yer adı olarak verilmesi yolunu açmıştır. Böylece Bolşevik veya Komünist liderler dışındaki kişilerin adları da yer adı olarak takılmaya başlanmıştır. Bu tip yer adlarına örnek verilecek olursa: "Dimitrovgrad" (Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Georgiu Dej" (Romanya Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Kotvald", "Ivano-Frankovsk", "Stahanov" (örnek isçi), Tolyati" (İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Torez", "Şevçenko" (Ukraynalı yazar). 1957 yılı kararına dayanarak değiştirilen yer adları da kişilerin ölümü sonrası tekrar yer adı olarak verilmiştir. Örneğin: Kızıl Ordu generalleri olan Budyonni'inin adı "Budyonovsk", Varaşilov'un adı da "Varaşilovgrad" olarak kent adı olmuştur.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra yer adlarında değişim sıklaşmış, adı defalarca değiştirilen kentlere bile rastlanılmaya başlanılmıştır. Örneğin: "Rıbinsk" kentinin adı 1946-1957 yıllan arasında "Sçerbakov", 1984-1989 yılları arasında "Andropov" olarak değiştirilmiştir. "Svyatoy Krest" kentinin adı ise dört defa değiştirilmiştir. SSCB döneminde yüzlerce kasabanın, köyün adı "Oktiabrskii" (Ekim Devrimi), "Komsomolsk" (Genç Komünist Birliği), "Pervomaiskoie" (Bir-mayıs), "Krasnoarmeisk" (Kızılordu), "Krasnogvardeisk" (Kızılmuhafızlar), "Krasnyi Oktyabr" (Kızıl Ekim), "Krasnye Barrikadi" (Kızıl Barikat), "Komüntem" (Uluslararası Komünizm) gibi Sovyet mirası adlarla değiştirilmiştir, özellikle Lenin ve Stalin adlarından türetilmiş adlar da binlerce yerin adı olarak kabul edilmiştir: "Lenina", "Leninabad" (Hokand, Aleksandra Esçata), "Leninakan" (Gümrü, Aleksandropol), "Leningori", "Leninka", "Lenino", "Leningrad" (St.Petersburg), "Leninogorsk" (Ridder), "Leninskii", "Leninizm", "Leninjol", "Stalina", "Stalino" (Donetsk), "Stalinsk", "Stalinskii", "Stalinskaya", "Stalinskoye", "Stalinogorsk" (Novokuznetsk), "Stalingrad" (Tsaritsin, Volgagrad), "Stalinabad" (Duşanbe), "Stalinir" (Tskhinvali) bu yer adlarından bazılarıdır.

Görüldüğü gibi, II. Dünya Savaşı sonrası hiçbir bilimsel araştırma yapmadan ani bir şekilde aceleyle yapılan yer adı değişimleri sonucunda çok sayıda benzer yer adı ortaya çıkmıştır. Ayrıca hemen hemen her bölgede bölgenin coğrafyası ile ilgili uydurma adlar da ortaya çıkmıştır, örneğin: Deniz kıyısında olan kente "Vızımorye" (Deniz kıyısı), ırmak kıyısında olan kente Töreciye" (Irmak boyu), ovada bulunan kente "Krasnayadalina" (Kızıl ova), göl kıyısında bulunan kente "Rıbaçiye" (Balıkçı) adı verilmiştir.

Komünist veya Bolşevik liderlere ait bazı adlar da yer adı olarak takılmıştır. Örneğin: Lenin (1870-1924)'in doğduğu yer olan Simbirsk'in adı "Ulyanovsk" (Lenin'in soyadı) olarak değiştirilmiştir. "Iliçevsk" (Lenin'in babasının adı), "Sergo" (Ordjonikidze'nin adı), "Rozovka" (Rosa Lüksemburg'un adı), "Lüksemburg" (Rosa Lüksemburg'un soyadı) bu tip yer adlarına giren diğer örneklerdir.

SSCB döneminde takılan yer adlarının en önemli özelliği, yasamla bağlantısının az olması ve siyasi duruma göre yer adının sıkça değiştirilmesidir. Siyasi ortama göre yer adları o kadar sık değiştiriliyordu ki bazı yer adlarının adı daha adı verilen kişi yaşarken değiştiriliyordu. Örneğin: Stalin döneminde Ordjonikidze'nin adını taşıyan bazı yer adları değiştirilmiştir. "Slutsk" kentinin adının "Pavlovsk", "Varaşilovsk"un adının "Stavropol" olarak değiştirilmesi gibi bazı yer adlarının değişiminde ise herhangi bir mantık izlenmemiştir.

SSCB'de yer adlarında son büyük değişim 1972 yılında uzak doğu bölgesinde Çin kökenli coğrafi adların kaldırılması ile ilgili yapılmıştır. Bu değişim diğer bölgelere göre daha sakin bir ortamda yapılmıştır.

Yaşayan devlet adamlarının adlarının yer adı olarak verilmemesi yönündeki 1957 tarihli karar, 1982-1985 yıllan arasında son kez uygulanmıştır. Böylece birçok kente Ustinov, Brejnev, Andropov ve Çernenko'nun adı verilmeye başlanmıştır. Halk tarafından benimsenmeyen ve sevilmeyen bu Komünist Partisi liderlerinin adlarının yer adı olarak verilmesi büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Bu hoşnutsuzluk köylerin, kasabaların, kentlerin, caddelerin, sokakların, meydanların, köprülerin, otobüs, tren ve metro istasyonlarının, havaalanlarının, limanların, statların, tiyatro ve sinemaların, adaların, dağların, küçüklü büyüklü akarsuların, kanalların, göllerin, plajların, kanalların, ovaların, ormanların, koruların, parkların, çöllerin, sarayların, fabrikaların, okulların, üniversitelerin kısacası yer adı olan bütün birimlerin tarihi adlarına tekrar kavuşması yolunda büyük bir halk hareketinin başlamasına yol açmıştır. Bu halk hareketi sonucunda, 1988 yılında Sovyet Kültür Bakanlığında yer adları ile ilgili oluşturulan kurulda yer adlarının konulmasında ve değiştirilmesinde yasal yetkinin nasıl kullanılacağı konusu çözümlenmiştir. Yapılan yasal düzenlemeyle eski ve yerleşmiş yer adlarının tarihi anıt sayılması ve devletçe korunması kararlaştırılmıştır. Bunun yanında 1980’li yılların sonunda Ustinov, Brejnev, Andropov ve Çernenko'nun yanında Stalin'e yakın Jdanov, Varaşilov ve Kalinin'in adlarını taşıyan tüm eski kent, köy, rayon, okul vb. yerleşim yerlerinin adları değiştirilmiştir. Böylece kentler tarihi adlarına tekrar kavuşmaya başlamıştır, örneğin: bu değişim süreci içinde "Gorki" adının kaldırılması sonucu kent tarihi adı olan "Nijni-Novgorod"a tekrar kavuşmuştur.

SSCB döneminde yaşanan yer adlarının Sovyetleştirilmesi ve bazılarının Ruslaştırılması süreciyle örneğin: "Minsk", "Moskova", "Gorki" ("Nijni Novgorod"), "Donets" kentlerinin sokak adlarının %70'i aynı adları taşır hale gelmiştir. Sovyetleştirme ve kısmen Ruslaştırma sonucunda, ülke çapında Kirov'un adını taşıyan 150, Kalinin'in adını taşıyan 100, Kuybişev'in adını taşıyan 40 yerleşim yeri olmuştur. Stalin'in 1954 yılında ölümünden sonra 23 kente "Kirov", 16 kente "Lenin", 12 kente "Stalin", 8 kente "Ordjonikidze", 'Voroşilov", "Djerinski", "Kakanoviç", "Kalinin", "Kuybisev", 6 kente "Molotov", 4 kente "Budiyonni", 3 kente "Sverdlov"un adı verilmiştir. Bazı kentlerin adında meydana gelen değişim bir siyasi tarih geçitini andırmaktadır. Örneğin: Gence Yelizavetpol - Gence - Kirovabad - Gence: Rıbinsk - Serbakov - Rıbinsk - Andropov - Rıbinsk: Lugansk - Voroşilovgrad - Lugansk – Voroşilovgrad - Lugansk: Vladikafkas - Ordjonikidze - Djaudjikau - Ordjonikidze - Vladikafkas. Bazı yerleşim yerlerinin adları da, ya değiştirilmesi unutulduğundan ya da değiştirilmesi teklif edilmesine rağmen değişimin çeşitli nedenlerle gerçekleşmemesinden dolayı aynı kalmıştır.

BDT DEVRİNDE YER ADLARINDA DEĞİŞİM SÜRECİ

SSCB döneminde siyasi iktidarın yer adlarında yaptığı sorumsuzca değişim halkın tarihi ile olan bağlarını gevşetmiş, bazen da kesmiştir. SSCB'yi oluşturan 15 Birlik Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına kavuşmasıyla, Rusya Federasyonu da dahil olmak üzere bütün cumhuriyetlerde Gorbaçov döneminde başlamış olan ekonomiden kültüre, tarihten dile kadar her alanda SSCB mirasından olabildiğince uzaklaşma ve bu mirası silme dönemi hızlanmıştır. Söz konusu bu dönem içinde yer adlarında da SSCB döneminin izlerinin hızla silindiği görülmektedir.

1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba gösterilmiştir. Rusya Federasyonu'nda yer adlarının değiştirilmesi Rusya Federasyonu Parlamentosu dışında federe cumhuriyet , özerk bölge ve kent parlamentolarına aittir. Örneğin: Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi Komisyonu bulunmaktadır.

Rusya Federasyonu gibi bağımsızlıklarını ilan eden diğer Birlik Cumhuriyetlerinde de milliyetçiliğin yükselmesiyle paralel olarak yer adlarında değişim süreci hızlanmıştır. Ancak sömürgecilik siyaseti gereği Çarlık Rusyası'ndan itibaren dil ve kültür içeriği bakımından Ruslaştırılan, Sovyetleştirilen ve Rusça telaffuzları resmen kabul edilen yer adlarının hızla terk edilmesi, telaffuzların yerel dillerde olmaya başlaması bu cumhuriyetlerde yasayan Rusları ve Rus kültürünü benimsemiş diğer azınlıktan rahatsız etmiştir. Bu değişim süreci içinde örneğin: Çarlık Rusyası ve SSCB devirlerinde Rusça telaffuzları olan "Alma-Ata" ve "Aşhabad" resmi ad iken, Kazakistan ve Türkmenistan'ın bağımsızlığı sonrası Kazak telaffuzu ile "Almatı" ve Türkmen telaffuzu ile "Aşgabat" olarak resmi ad olarak kabul edilmiştir.

(*) Hasan KANBOLAT TlKA'da uzman olarak çalışmaktadır.
(**) Avrasya Etüdleri, TİKA Yay., Ankara, 1996, s:110-125.

(19) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karaycv, Toşkent Şahrl va Vilayatı Toponimleri Muammolari, Toşkent Şahar Hakimliği - Özr Fa Tilşunaşlik Instituti - Özbekistan Madaniyat Fondi - Özbekistan Mahalla Fondi, Taşkent 1995, M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent Sahilindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Ulerlin Salbi Akibetieri", s. 52.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.; Atlas Kırgızskoy SSR, s. 29.
(20) Çarlık Rusyası'nda Romanov hanedanının adı 1917 Bolşevik devrimine kadar Çar hanedanına yaranmak isteyenler tarafından sıkça yer adı olarak takılmaya devam edilmiştir. Örneğin: Kırgızistan'da bulunan "Tayalı-Ank" köyünün adı 1910 yılında "Romanovskoye" olarak değiştirilmiştir. (Bkz: Kıyas Moldokasımtegin, a.g.m., s. 109).
(21) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 9
(22) Prof. Dr. A. Zeki Velidi Togan, Türkili Haritası ve Ona Ait İzahlar, A. Kıral Basımevi, İstanbul 1943, EK: 'Türkili Haritası".; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 10.; Kıyas Moldokasımtegin, a.g.m., s. 114, 115.
(23) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 7.
(24) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 7.
(25) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(26) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(27) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(28) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(29) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 10.
(30) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 11, 12.
(31) "Krasnodar" vb. Maddeler, New Century Cyclopedia of Names (N.C.C.N.), Vol. 2, New York 1954, s. 2330.
(32) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 11.
(33) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(34) "Voroshilov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 3, s. 4043; "Frunze" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 1656.; "Kalinin" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2237, 2238; "Kirov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2298, 2299.; "Kuibyshev" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2338, 2339.; "Molotov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2785, 2786.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(35) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent Sahilindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Uleriin Salbi Akibetieri", s. 52.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(36) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahirnov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent şahirindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Ulerlin salbi Akibetieri", s. 52.
(37) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., S. Karayev, "Özbekistan Oykonimlerinin Toponomik Leksikası", s. 57.
(38) Sovyet tarihinde II. Dünya Savaşı "Büyük Anavatan Savaşı" olarak geçer.
(39) Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Isabelle Krindler, The Soviet Deported NarJonaliöes: A Summary and an Update, Soviet Studies, Vol. XXXVIII, No. 3, July 1986, s. 387-405.
(40) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(41) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(42) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 8.
(43) SSCB'de Mayıs 1935 tarihinden itibaren "Her şeyi kadro belirler" sloganı yerine "Herşeyi teknik belirler" sloganı kullanılmaya başlanmış, rekabeti arttırmak amacıyla madalyalar dağıtılmaya başlanmış ve Stahanovizm adı ile tanınan "Örnek işçi" yaratma hareketi başlamıştır. Bkz.: 1917'den 1986'ya Sovyetler Birliği Nereden Nereye, Zemin, Sayı: 2, Kasım 1986, İstanbul, s. 73.
(44) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(45) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 3.
(46) Martin Gilbert, Soviet History Atlas, RourJedge & Kegan Paul, London 1979, s. 36-37.; "Lenin" Maddesi N.C.C.N., Vol. 3, s. 2430, 2431.; "Stalin" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 3, s. 3688, 3689.; Atlas Kırgızskoy SSR, s.29.
(47) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(48) "Lenin" Maddesi N.C.C.N., Vol. 3, s. 2430, 2431.
(49) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(50) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(51) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(52) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(53) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(54) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(55) Hamid Neğuç, a.g.m., s.28, 31, 32.
(56) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(57) Değişim Sovyet mantığına göre gerçekleşseydi örneğin: "Moskova"nın adı Lenin'in SSCB'nin kurucusu olmasından dolayı "Leninsk", Kırım'da bulunan "Bahçesaray" kenti üzerine Puşkin'in bir eseri olduğundan bu kentin adı da "Puşkfrıgrad" olabilirdi. Bkz: Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(58) Örneğin: Günümüzde Rusya Federasyonu gençliği Tolstoy'un "Savaş ve Barış" adlı romanını okuduğu zaman olayların geçtiği "Austerlitz", "Tilzit", "Kuokkala" gibi kentleri haritada bulması zordur. "Tulskaya Vilayetinde bulunan XIX. Y.Y.’lın ünlü kaplıcası "Uhvinsk"in adı da "Çekalin" olarak değiştirilmiştir. "St. Petersburg"da bulunan tarihi "Sarskoselski Lisesi" ve ünlü "Petergof Çağlayanlarının adları da günümüze ulaşamamıştır. Bkz: Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(59) Eski Birlik Cumhuriyetieri'nde yer adlarında meydana gelen değişime örnekler için bkz: Joan Padro, The Marketization of Russian, Russia & The Seccessor States Briefing Service, Vol: 2, No: l, February 1994, UK, s. 51-54.; Foreign Names Information Bulletin, No: 1 February 1992, No: 2 June 1992, No: 3 October 1992, No: 4 February 1993, No: 5 September 1993, No: 6 December 1993, Prepared by U.S. Board on Geographic Names Foreign Committee Staff, PuHished by the Defense Mapping Agency; G. Y. Meşediyev, Zagafgaziyanın Azerbaycan Toponomileri, Elm Yayını, Baku 1990; B.E. Bugadov, Türk Uluslarının Yer Yaddaşy, Elm Yayını, Baku 1994.; Kırgızskaya Respublika Administrativno-Territorialnoye Deleniye, Kırgız Cumhuriyeti Yüksek Sovyeü Yüksek Kurulu Yayını, Bişkek 1993., s. 95.; S. Ataniyazov, M. Begliyev, M. Söegov, Türkmenistanın Velayatlarının, Etraplannın, seherlerinin, şehercelerinin ve Ovalarının Atlan, Ruh Yayını, Aşgabat 1995.
(60) Örneğin: Rusya Federasyonunda bulunan Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde SSCB'nin dağılması sonrası Çarlık Rusyası'nın XIX. Y.Y.'da bölgeyi işgalini hatırlatan yer adlarını hızlı bir şekilde değiştirme hareketi yaşanmaktadır. "Nartkale" kentinde 1 Haziran 1993 tarihine kadar onlarca sokak ve caddenin adı Sovyet adlarından temizlenerek yerel adlar takılmıştır. Buna göre kentte adı değiştirilen caddelerden bazıları şunlardır (Ok ad eski, ikincisi yerel yeni ad): "Djerjinski": "Şapsığ", "Krasnaya": "Kazanoko Jabağı', "Kalinin": "Wubıh", "Komsomolskaya": "Natuhay", "Kirova": "Bjeduğ", "Ordjonikidze": "Abzah", "Frunze": "Abaza", "Suvorov": "Mahoş", Timuryazcv": Abhazya kahramanı "Hasan Alhas" Caddesi (Eski Caddelere Yeni Adlar, Nart'ın 13/1993 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 12, Nisan 1993, Samsun, s. 80). Yer adlarında hızlı değişimin en belirgin örneği olan Dudayev yönetimindeki Ceçenistan'da yer adları havaalanına varıncaya kadar tek taraflı olarak değiştirilmiştir. Örneğin: "Çeçenistan"ın adı "İçkeriya", "Grozni’nin adı "Sunçkale", "Grozni Havaalanı’nın adı "İmam Mansur Havaalanı" olarak değiştirilmiştir.
(61) Rusya filmler Akademisinin Dilbilim ve Edebiyat Başkanlığı'nda Başkan Yardımcısı ve Toponocni üzerine uzman olan Dilbilimci Prof. Dr. Nerumak Vlademir Petroviç, 1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonunu oluşturmuştur. N. V. Petroviç bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba göstermiştir. Şubat 1992 tarihinde Rusya Federasyonunda oldukça liberal bir dil yasası çıkmıştır. Dil yasasına ek kararname ve R. Hasbulatov'un bütçeden sağladığı ödenek ile Moskova'da Ulusal Diller Enstitüsü kurulmuştur. Bu Enstitü'nün Başkanı N. V. Petroviç olmuştur. Enstitünün amacı Rusya Federasyonunda bulunan dilleri araştırmak ve Parlamento'nun kabul ettiği liberal dil yasasının yürümesini, gerçekleşmesini sağlamaktır. Ancak Enstitü, kendisi ile aynı işi yapan Rusya ilimler Akademisi Dilbilim Enstitüsünün Sosyolingüistik Bölümünün yerine kurulan Rusya ilimler Akademisi Dil bilim Enstitüsü Ulus ve Dil Araştırma Merkezi ile yetki çakışmasını yaşamıştır. Bu nedenle Ulusal Diller Enstitüsü kadrosunu kuramamış, N. V. Petroviç'inde Ulusal Diller Enstitüsünden ayrılarak Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi Komisyonunda çalışmaya başlamasıyla kendisini toparlayamamıştır (Bu bilgi, Rusya ilimler Akademisi, Dilbilim Enstitüsü Uzmanı Bulat Valeyev'den alınmıştır.)
(62) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., R. Danıyarov, "Özbek Toponimlerinin Özga Dillarda Ifadalanişi Edilmesi Masalalanga Dair", s. 32.

Hasan KANBOLAT

Kendileri henüz ne isimle anılacaklarına karar verebilmiş değil; ama, ortada sisli görüntüsüyle bir organizasyon olduğu muhakkak… 1991 ilkbaharında “şahsiyet” bulmuş… Kullanılan isim hakkında bir sürü tevatür dolaşıyor: “Dünya Çerkes Birliği”, “Uluslararası Çerkes Derneği”, “Dünya Çerkes Derneği”, “Dunaypso Adige Khase”, “Dünyapso Adige-Abaza Khase”, “Mejdunarodnaya Çerkesskaya Assosiasiya” ya da“International Circassian Association”… Bunlara yarın başkaları da eklenebilir.

Biz, “örgüt” mensuplarının pek sevdiği adı kullanalım: “Dünya Çerkes Birliği”.. Kısaca“DÇB” diyelim. Örgütün ismi gibi, “tarihçesi”ne ilişkin rivayet de bol; kimilerine göre 1989 bir dönüm noktası, kimilerine göre 1990, kimilerine göre 1991. Rusya İçişleri Bakanlığı’ndaki doğum kağıdına ise “1991” tarihi düşülmüş…

“Dünya Çerkes Birliği Dosyası” zihinlerde yer alan bazı sorulara, farklı ve derin bir perspektiften cevap bulabilmek amacıyla oluşturulmuştur. “Dünya Çerkes Birliği Dosyası” bu yönüyle arşivlerimizde yeralan bilgi ve belgelerin yansımasından başka bir şey değildir. Belirtildiği gibi, “Dünya Çerkes Birliği Dosyası” cevaplanmayı bekleyen bir dizi soru etrafında şekillenmiştir. Öncelikle bu sorulara bakarak dosyamızı açabiliriz:

“Dünya Çerkes Birliği” nedir?

DÇB hangi amaçlara hizmet etmektedir?

Ne zaman kimler tarafından vücuda getirilmiştir?

Kurulmasına kimler önayak olmuştur?

Kimler ipleri elinde bulundurmaktadır?

Neden böyle bir yapı ihtiyacı ortaya çıkmıştır?

DÇB hangi hedeflere yönelmiştir?

Bu kuruluş kimlerden ne şekilde destek sağlamıştır?

Kuzey Kafkasya’ya hangi gözlüklerle bakılmaktadır?

DÇB Kuzey Kafkasya’daki gelişmeleri nasıl görmektedir?

Ne tür argümanlar kullanılmaktadır?

Söylemler hangi stratejiler etrafında şekillenmektedir?

Yöneticiler nasıl bir kariyere sahip olmuştur?

DÇB kadrosu yaşamlarını nasıl sürdürmektedir?

Görünen yüzünün ötesinde DÇB’nin farklı bir çehresi var mıdır?

DÇB bünyesinde karanlık şahsiyetler yer almakta mıdır?

Kuzey Kafkasya sahnesinde DÇB ne tür bir rol yüklenmiştir?

Merak edilen bu sorulara verilecek cevaplar elbette Kuzey Kafkasya’nın tarihi geçmişiyle de yakından bağlıdır. Nihayetinde DÇB tarihin belli bir “kırılma noktasında” ortaya çıkmış, belli“misyon”u yüklenmiş, belli “söylemleri” olan ve belli “eylemler” sergileyen bir “yapı”dır. Bu yapıya bakış ise, bakış sahibinin durduğu noktalar ile de bağlantılıdır. Algılamak ise “okuyucu”nun insiyatif alanındadır.

 

“KOMÜNİZMİN” YIKILIŞI VE KUZEY KAFKASYA’DAKİ GELİŞMELER

Dünya tarihinin en kanlı en totaliter devleti Sovyetler Birliği, XX. yüzyılın sonunu göremeden yıkıldı.“Tarih arada bir böyle azizlikler”yapabiliyordu…Çoktan beri çalan çanları, korkunç rejimin ortodoks taraftarları duymak bile istememişti. O “dev ülke”ye duydukları hayranlık“gerçekler”in daima önündeydi. Gorbaçov’un son hamleleri “Sovyet İmparatorluğu”nu girdiği bataktan kurtarmaya yetmeyecek, ne “glasnost”, ne de “perestroika” Sovyetlerin kurtuluşuna çare olamayacaktı. 1989’da artık çözülüş iyice ivme kazanmış, geriye Sovyet rejiminin iflasını ilan etmek kalmıştı.

Birçok yerde olduğu gibi, göz göre göre gelen dağılma sürecinde, sivil insiyatifler tarihin farklı bir biçimde kırıldığını izleyerek, sonraki dönemlere hazırlık yaparken; “resmi görevliler” “sovyet yapısı”ndan ayrılmak istemediklerini söylemeye devam ediyorlardı. Komünist Partisi’nin yerel baronlarından Carım Aslan ve Koko Valeri de bu tip “yöneticiler” arasında yer alıyordu. Oysa Kafkasya sahnesinde Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan gibi “cumhuriyetler” dümenlerini çoktan bağımsızlık rotasına çevirmişti.

Kuzey Kafkasya özelinde ise, 1989 yılında bir grup aydının girişimiyle Kafkasya Dağlı Halkları Birliği - KDHB oluşturulmuştu. Tüm Kuzey Kafkasya’yı kucaklamaya çalışan, Kuzey Kafkasya halklarının bir iradeyle kendi yönetimleri altında modern dünyada yer alabileceğini açıklayan, siyasi birlik oluşturmadan Kuzey Kafkasya’nın kendi kaderine sahip olamayacağını seslendiren bu sivil organizasyonun “dil, din, inanç, etnik varlık” ayrımı yapmaksızın bütün Kuzey Kafkasyalılara yaptığı çağrı geniş yankı bulacak ve bu çatı altında toparlanma başlayacaktı. Kısa süredeKafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin bu dinamik gelişmesi “imparatorluk düşü”ne sahip Kremlin patronlarının ve Kuzey Kafkasya’daki hizmetkarlarının dikkatinden kaçmayacaktır.

Kuzey Kafkasya’nın her köşesinde hızla serpilen Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin varlığını gerçek bir tehlike olarak algılayan “zinde güçler” ise, kendileriyle göbek bağı olmayan bu örgütün rotasından saptırılması, Kuzey Kafkasya’da daha Çarlık Rusyası zamanında hayli başarılı şekilde uygulanmaya başlanan “böl-yönet” politikası doğrultusunda yeni örgütler kurulması planlarını yapmaya koyulacaktı.

Nitekim, 4 Şubat 1990 günü Nalçik’te KGB’nin Kafkasya’daki orta düzey yöneticilerinin katıldığı toplantının başlıca gündemi de bu idi. Bu toplantıda, Musa Şenibe başkanlığındaki Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin ortaya çıkardığı dalgalanmalar masaya yatırılmış, Moskova’nın bu gelişmeden son derece rahatsız olduğu, hareketin ne şekilde olursa olsun parçalanması gerektiği konuşulmuş, alternatif stratejiler ele alınmıştı. Bugün DÇB’nin önde gelen ve Rus istihbarat servisinde “albay” rütbesine ulaşmış bir yöneticisinin de katıldığı bu toplantı, Kuzey Kafkasya sahnesinde bilinen “parçalama” siyasetinin kesintisiz uygulanması kararına ulaşmakta zorlanmamıştı. Diasporada da büyük ilgi ve destek gören Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin parçalanması, zaten yıllardır işlenen arkaplana sahip “mikro milliyetçilikler”in yerel yönetimlerin de katkısıyla azdırılması, “Rodina”ların aktivitelerine hız verilmesi ve yeni bir lokal kuruluşun meydana getirilmesi 4 Şubat 1990 günü yapılan bu toplantıda alınan kararlar arasında bulunuyordu. Böylelikle, 1991 Mayısında tüzel kişiliği açıklanacak “Dünya Çerkes Birliği”nin temelleri bizzat KGB eliyle atılmıştı.

Bu, bir yandan, Sovyet sonrası dönemde Rus politikalarının uzanacağı alanları ifade ederken, bir yandan da Kuzey Kafkasya’nın Rusya için taşıdığı önemi gösterecektir. Bir analizcinin ifade ettiği gibi Kuzey Kafkasya’nın önemi Rusya için azalmamış, tam tersine daha da artmıştı. Bu analizciye göre, artan önemin gerekçeleri jeopolitik ve ekonomik nedenlerle daha net kavranabilmektedir:“Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor (…) Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır”.

1990 sonrasında gelişen bütün hadiseler bu tespiti haklı çıkaracaktır.

KUZEY KAFKASYA’DAKİ  “NOMENKLATURA”  NEYİ  TEMSİL  EDİYOR?

Sovyetler Birliği artık tarih sahnesinde yok… İlginç olan, 90’lı yıllarda büyük dönüşümlere sahne olan eski Sovyet coğrafyasındaki bir çok ülkenin “yönetici eliti”nin, aradan geçen kısa sayılabilecek zamanda konumunu kaybetmesine rağmen, Kuzey Kafkasya’da bu tür bir farklılaşmanın pek az yerde gerçekleştiğidir.

“Nomenklatura” adı verilen bu “yönetici elit” bukalemun gibi, her renge kolaylıkla girmiş, herkesin adamı olmuş, her ideolojik kalıba uyabilmiştir. Komünist Partisi hegamonyasında“mükemmel birer komünist” olan bu kişiliksizler, Gorbaçov döneminde “reformist” kesilmiş, Yeltsin ile “demokratlık” tahtına kurulmuş, Putin’le azan “büyük Rusya hülyası”nın azgın savunucuları haline dönüşmüşlerdir.

Kuzey Kafkasya “nomenklaturası”nın öyküsü, bir marifet gibi sunulan ve “istikrarın göstergesi” olarak takdim edilen kişiliksizliğin öyküsünden başka bir şey değildir. Carım Aslan’ların, Koko Valeri’lerin, Hubiyev’lerin, Nekhuşev’lerin ve daha nicelerinin hükmü çoktan verilmiştir. Kuzey Kafkasya’nın “nomenklaturası” başkalarının tarihlerinin parçasından başka bir şeyi temsil etmemektedir. Söylemler ve eylemler bütünüyle bu hükmü doğrulamaktadır. Onlar, daha düne kadar, ülke dışında yaşamak zorunda bırakılanların “sürgün”e tabi tutulduğunu değil, “göç ettiğini” söyleyenlerdir. Onlar Rusya’ya “büyük ağabey” diye seslenenlerdir. Onlar milyonlarca insanın katledilmesinin “ülke bütünlüğü” için gerekli olduğunu haykıranlardır. Onlar Kuzey Kafkasya halklarının efendilerinin çizdiği “etnik milliyetçiliklere” odaklayanlardır. Onlar kardeş haklar üzerinde oynanan oyunların piyonlarıdır. Onlar, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın gerçeklerini saptıran zihniyetin temsilcileridir. Yine onlar Kuzey Kafkasya’yı Rusya’nın “arka bahçesi” olmaktan kurtarmaya çalışanların önünü kesmeye çalışanlardır.

Bunca olumsuz özelliğe sahip “nomenklatura”nın, kendi çizgisinde faaliyet göstermek üzere organize edilen sivil ya da militarist savaş araçlarını desteklemeyi, bu arada Kuzey Kafkasya’da“bölücü” çalışmaların odağında bulunan DÇB’yi desteklemekle yükümlü kılındığını da hatırlamakta yarar var...

“RODİNA”LAR VE “KHASE”LER

“Rodina”lar Sovyetler Birliği’nin bünyesine alınan halkların diasporasına tesir etmek üzere oluşturulan birer “propoganda” ve “istihbarat” aygıtı idi. Sovyet Rusya’nın II. Dünya Savaşı sırasında Marksist-Leninist rejimine payanda olarak devreye aldığı “anavatan” kavramına hizmet edecek şekilde yapılandırılmıştı. Daha 1942 ilkbaharında Sovyet lideri Stalin’in Kafkasyalı“hemşehrileri nezdindeki itibarını artırmak gayesiyle başkanlığını kendisinin yaptığı” özel bir “komisyon” dünyadaki Kafkasya diasporası üzerinde çalışmalarını sürdürmüştü. Diasporanın sovyet ideolojisine doğrudan veya dolaylı hizmet edecek şekilde örgütlendirilmesi bu komisyonun görevleri arasındaydı. Ayrıca diasporadaki insanların anavatanlarına özlemlerini ve ilgilerini kendi propagandalarına malzeme yapabilmek için onların “Sovyet vatandaşlığına” geçmeleri teşvik ediliyordu. Batılı bir yazar Patrik von zur Mühlen bu amaçla “birlik cumhuriyetlerine dış misyonlar tesis etmek hakkı” verildiğini, böylelikle “Sovyet halklarının Şark'ta yaşayan azınlıklarına (Ermeniler, Çerkesler, Kürtler) tesir etmek imkanı da” sağlandığını yazmaktadır.

Bu “özel komisyonun” görevleri ilerleyen zamanda, kısaca “Rodina” ya da “Obşestva Rodina” olarak bilinen “resmi devlet kurumu”na devredilecektir. Zaten Sovyet döneminde ne sendikalar ne de dernekler sivil irade ile oluşmuş yapılar değil, bizzat Kremlin patronlarının talimatlarıyla oluşturulmuş “resmi devlet kurumları”ydı. Diasporalara “Anavatan Derneği”olarak tanıtılan “Rodina”nın merkezi Moskova’da bulunuyor, “uygun görülen yerlerde”şubeler açılabiliyordu. “Obşestva Rodina” görünüşte, Sovyetler Birliği’ndeki her halkın “yurt dışında” kalmış uzantılarıyla kültürel ve sosyal ilişkiler kurmasını sağlıyordu. Ama bünyesinde çeşitli rütbelerde KGB elemanları, bu istihbarat örgütüne her türlü bilgiyi aktaran yazar ve şairler yer alıyordu. 1960’lı yıllardan itibaren “anavatan”dan gelen “soydaşlar”ın görevi, “soğuk savaş” ortamında, hafızalarda hiç de iyi yeri olmayan Rusya ve mirasçısı Sovyetler Birliği’ne ait düşünceleri kırabilmek, “belli merkezin” gerekli gördüğü bilgileri toplayarak raporlamaktan ibaretti. “Rodina” ayrıca “yurtdışı”ndan gelen “konuklar”la da ilgileniyordu. Örneğin 1989 yazında “Atayurt Kuzey Kafkasya’ya gezi yapan” bir grubu “Rodina” Başkan Yardımcısı Peter Vassiliev “Türkiye'den gelen ilk Kaf­kas kültür elçileri olarak” ağırlayacaktır.

Ne var ki, Sovyet rejiminin çöküşü sürecinde seslerini dünyaya duyurmak isteyen kitleler“Rodina”lara itibar etmeyecek; kurdukları organizasyonlar etrafında toplanarak “kendi tarihlerini” başlatacaklardır. Her bölgede olduğu gibi Kuzey Kafkasya’da da ortaya çıkan sivil insiyatifler ve oluşumlar “yeni bir ruhun ortaya çıktığını” gösteriyordu. Sınırlı maddi olanaklara ve deneyimsizliklere rağmen halkın yıllarca bastırılan arzu ve talepleri bu sosyal-siyasi örgütlenmelerle gündeme getiriliyordu. KGB elemanlarının toplandığı “resmi devlet kurumu“Rodina”lara karşı halk iradesi“Khase” ve “forum” denilen örgütlerde toplanmaya başlamıştı. Bu hareketlilik iki asırdır Kuzey Kafkasya’yı sömüren Moskova’nın da dikkatini çekiyordu. Kaderlerini Kremlin’in ellerine teslim eden ve aslında birer kukladan başka bir şey olmayan“yönetici elit” kendi pozisyonunu da sarsacak bu organizasyonlara karşı acil önlemler alınmasını arzuluyordu. 1990’dan 2000’li yıllara uzanan dönemde halk insiyatiflerinin bir çoğunun dağılması, pasifize edilmesi ve susturulması son derece organize şekilde Moskova merkezli olarak planlanmış,“yerel yöneticiler ve yerel birimler” eliyle uygulanmıştır.

Tasfiyeye uğramadan önce “Khase” örgütlenmeleri “Rodina”lardan farklı olarak Kuzey Kafkasya’nın gerçek sorunlarına bütüncü ve tutarlı yaklaşım gösterebilme yeteneğine sahip insanları barındırıyordu. Bu yönüyle kayıtsız şartsız Moskova çizgisindeki (barındırdıkları elemanlar dikkate alındığında bu garipsenmemelidir) “Rodina”lara karşı gerçek bir halk organizasyonu olarak çıkabiliyordu. Eski adıyla KGB, yeni adıyla FSB’nin emrindeki “Rodina”lar bugünkü Dünya Çerkes Birliği’nin iskeletini de oluşturuyor. Anatoli Kodzokov, Şokuy Muhammed, Clağıstan Efendi, Sultan Sosnaliyev, Hafitze Muhammed gibi isimler, başka “görevleri”nin yanında, soğuk savaş kalıntısı bu işlevsel teşkilatın “vazgeçilmez elemanları”olarak yeni dönem konseptine uygun vazifeleri de yerine getiriyor.

DÇB SAHNEYE SÜRÜLÜRKEN

Kuzey Kafkasya sahnesinde oynanacak oyunun senaristleri amatör değildi. Büyük deneyim ve birikime sahip Rusya istihbaratçıları bir yandan Kuzey Kafkasya’da gelişerek güçlenebilecek birlik hareketlerini denetim altına almak, bir yandan giderek yükselmeye başlayan muhalif sesleri etkisizleştirmek arayışına çoktan girmişti. Uzun dönemli bu oyunun uluslararası uzantılarını kurmak da gerekli görülmüştü. Geçmişte de başarılı şekilde KGB tarafından kancalanan bazı “diaspora dernekleri”ni Rusya’nın yeni konseptine uygun misyonla donatmak, yedeğe alamadıkları diğer kuruluşları da “farklı ambalajlanmış” bir “örgütlenme modeli” içinde yönlendirmek, ortak söylemler etrafında toplamak senaryoyu tamamlıyordu. Zaten ilk DÇB kongrelerinin hayli renkli bir manzara göstermesi de bu yüzdendi.

KGB yöneticilerinin 4 Şubat 1990'da yazdığı senaryonun sahneye konulmasında 1990 Mayısı Rus istihbaratı için uygun bir zamandı. Hollanda’da faaliyet gösteren Çerkes Derneği’nin düzenlediği bir konferans, “karanlık merkezler”de Kuzey Kafkasya üzerinde kurgulanan senaryonun“uluslararası” ayaklarının daha kolay kurulabilmesinde rahat bir platform teşkil ediyordu. Dönemin “Rodina” yöneticilerinden Clağıstan Yefendi ve Anatoli Kodzokov,“profesyonel”lerden Akbaşe Boris gibi isimlerin yanı sıra; kendileri üzerine tezgahlanan oyundan habersiz Fethi Recep (Hollanda) ve İhsan Saleh’in (Almanya) de katıldığı bu toplantı, şemaları zaten belirlenmiş DÇB’nin bazı diaspora kesimlerine “pazarlanması”ndan başka bir amaç taşımıyordu. Oyunun görünen yüzü ise 1991 yılı ilkbaharında Nalçik’te sahnelenmeye başlanacaktı. Profesyonel servislerin kontrolünde yapılan çağrıya, gelişmelerin iç yüzünü ve perde arkasını bilenler ve bilmeyenler “icabet” edecekti.

“Çerkeslerin dil, adet, kültür ve tarihlerini kaybetmemeleri için aynı çatı altında toplanmalarını” sağlama kisvesi altında 19-20 Mayıs 1991 tarihleri arasında yapılan ilk toplantıya Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Şapsığ “Adıge Khase”leri ve “Rodina”larının yanı sıra “Adıge Kheku Khase” iştirak etmiş, Mos­kova ve Krasnodar’daki Çerkes derneklerinden başka İsrail, Ürdün, ABD, Hollanda ve Al­manya’da faaliyet gösteren dernekler de yer almıştı. Türkiye’den ise, Kaf-Kur delegelerinin katıldığı bu toplantının amacının, Kuzey Kafkasya arenasında birleştirici bir güç olarak ortaya çıkan Kafkasya Dağlı Halkları Birliği (KDHB)’nin (1-2 Kasım 1991 kongresinde Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu (KDHK) adını alacaktır) etki alanının daraltılması olduğu ortaya çıkmıştı. Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar “cumhuriyetleri”nin “cumhurbaşkanları” ve Rusya Federasyonu yetkililerinin de izlediği bu toplantıda, Rus istihbarat örgütleri her şeyden önce KDHB’nin parçalanarak dağıtılmasını, aksi takdirde Kuzey Kafkasya’daki Rus çıkarlarının ciddi biçimde zedeleneceğinin hesabını yapmıştı.

Rus gizli servisinin bu senaryosuna uygun isimler bulunmasına rağmen, yedekteki “güç” DÇB’nin başkanlığına, senaryoyu kamufle edecek bir isim getirildi. Parlak kariyere sahip saygın bir hukukçu olan Kalmık Yura kendisi arzulamamasına karşın “Dünya Çerkes Birliği” başkanlığına seçilmişti. Bu “beklenmedik olay” için Kalmık Yura yakın çevresine şunları söyleyecekti: “Sonraları bu konuyu çok düşündüm, neden beni seçtiklerini anlamaya gayret sarfettim. Oysa özel hiçbir şey yapmamıştım ben…” Bazılarınca “adaletsizliğin yaşanmadığı bir rejim” olarak tanıtılan Sovyet döneminde hep haksızlıklara maruz kalan, çileli bir yaşantı sürdüren 1934 doğumlu Kalmık, o koltuğa neden oturtulduğunu kısa süre sonra fark edecektir.

Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra “hukukun ideolojiye kurban edildiği” bir devlette yaşamanın tüm sıkıntılarını tadan Kalmık 1963 yılında başladığı akademik kariyerinde profesörlüğe kadar yükselmiş; Sovyet sisteminin tıkandığı noktada “glasnost” ve“perestroika”açılımlarını sağlayanların içinde yer almıştı. O günün koşullarında önemli birer adım olan “insanileştirme” ve “demokratikleştirme” çabaları ortodoks Marksist-Leninist çevreler ve Sovyet sisteminin “zinde güçleri” tarafından engellenmeye çalışılsa da, bildiği yolda ilerlemeye devam eden bu isim kimsenin önünde diz çökmemiş, kimseden makam-mevki talep etmemiş, keyfiliklerin sürdüğü bir rejime payanda olmamıştı. SSCB’nin resmen tarihe karıştığı günlerde de aynı çizgisini koruyan Kalmık Yura politikadan, kendi kaderine sahip olmaktan, iyi yaşam koşullarından mahrum edilmiş milyonların patlamasını ilgiyle takip ediyordu. Senaryo sahipleri bu donanımlı “yalnız adamı”, perdenin önüne getirmekle amaçlarına daha kolay şekilde ulaşacaklarının hesabını yapmışlardı. İlk yönetimde Kalmık Yura’nın yanı sıra Abrec Almir gibi geçmişleri şaibesiz, kimselere angaje olmayan şahsiyetler yönetimde bulunan diğer “Rodinacı görevliler”“dengeleyebilecek” durumda değildi. Zaten başlangıçtan itibaren DÇB’nin perde arkasında duran “güçler”in “denge kaygısı” hiç olmamıştı ki...

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Kalmık Yura, inatçı kişiliği ile Dünya Çerkes Birliği’ni Kuzey Kafkasya’daki güçlü sivil hareketlere entegre etmenin mücadelesini sergilemeye başlamıştı. 1991 sonlarında “uysal” “cumhuriyet” Kabardey-Balkar’ın hareketli politik atmosferinde, Kokov’un“Rusçuyönetimi” karşısında kişilikli duruş sergileyen “Kabardey Halk Kongresi”nin kendisine yaptığı başkanlık önerisini tereddütsüz kabul etti. Sonradan DÇB Başkanlığına gelecek olan Akbaşe Boris “amirlerinin talimatı” doğrultusunda Kalmık’ı “rejim aleyhtarı çevrelerle işbirliği yapmaması”konusunda uyararak tehdit etti. O ise yıldızının asla barışmadığı bu karanlık adamın tehditlerine kulak asmayarak Ocak 1992’deki kurula katıldı ve “Kabardey Halk Kongresi Başkanı” olarak göreve başladı. Daha sonra da Kabardey-Balkar “Cumhuriyeti”seçimlerinde milletvekili seçildi. Böylelikle gerçek rotasını ortaya koydu.

DÇB’yi Rus istihbarat servisinin güdümünde olmaktan kurtarma uğraşısı sergileyen Kalmık 1993’teki ikinci kongrede “Khase”lerin desteğiyle başkanlığa yeniden seçildiyse de işin çığırından çıktığını görüyordu. Sonunda dayanamadı ve “RF Adalet Bakanlığı ile DÇB başkanlığını birlikte yürütemeyeceğini” ileri sürerek kokuşmuş zihniyetin hakim olduğu DÇB’den ayrıldı.

Kalmık Yura, yüreğinde Kafkasya birliğini taşıyarak sürdürdüğü ömrünü 16 Ocak 1997’de Mineralnıye Vodı’de tamamladı. Yolunun üzerinde yine lokal sorunların değil, tarihsel Kuzey Kafkasya’nın geleceğine ilişkin projeksiyonların ele alındığı “Kafkas Halkları Konferansı”vardı. Ölümü başta kendisini “kontrol altına alamayan” FSB olmak üzere, bu şer örgütünün uzantılarını ve destekçilerini de oldukça mutlu etmiş olmalıdır. Kalmık’ın ölümünden sonra “timsah gözyaşı” dökenler arasında, onunla “terbiye sınırları”nın ötesine taşarak ciddi tartışmalar yapan Akbaşe Boris de vardı. Yüreği “Adıge”ler için değil, bütün Kuzey Kafkasya için çarpan bu değerli şahsiyetin kavrayış ve mücadelesini çarpıtmayı görev edinen Akbaşe, bilinen o oportunist tavrıyla Kalmık’ı müfrit bir “Adıgeci” olarak lanseledi.

Oysa Kuzey Kafkasya sahnesinin dikkatli gözlemcileri, Kalmık’ın giderek “Rodina”lar çizgisine oturtulan ve halk insiyatifini hiçe sayan DÇB ile artık anılmak istemediğini izlemişti. Kalmık Yura, Rusya’nın Kafkasya politikasına ve Çeçenistan’ı işgal hazırlıklarına karşı tavır koyarak 30 Kasım 1994’de Adalet Bakanlığı görevinden istifa ederken, Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nin“yöneticileri” “Çeçenistan’da huzur ve asayişin sağlanması, yasal rejimin tesis edilmesi”gibi gerekçelerle Rus Ordusu’nun istila hareketini destekleyen “bildirileri” kaleme almaya başlamışlardı. Kalmık’tan sert tavır gören Kremlin yönetimi, kendisini enterne etme planı yaparken o gizlice Moskova’dan  ayrılarak Grozni’ye gidecek; olağanüstü günler geçiren Çeçenistan’da zor da olsa Dudayev ile görüşerek “Rusya Güvenlik Kurulu”ndaki atmosferi anlatacaktı.

Kalmık Yura sonrası Dünya Çerkes Birliği’nin yönetsel tarihi tam anlamıyla bir facia haline dönüştü. Bu facia Rus istihbaratı FSB için ise tam bir “başarı” idi. Her şeyi göze alan inatçı birkaç ismin ve bunlara destek veren bir avuç iyi niyetlinin çabaları 1996 (Çerkessk), 1998 (Krasnodar) ve 2000 (Nalçik) kongrelerinde oluşacak tabloları farklılaştırmaya yetmeyecekti.

ABHAZ-GÜRCÜ SAVAŞI PATLAK VERİRKEN

Rus gizli servisi, birleşme çabalarının önünü kesmeye çalışırken, Kafkasya sahnesinde kanlı olayların düzenleyicisi olarak da görev başındaydı. Ermeni-Azeri, Oset-İnguş çatışmalarında bilinen rolünü oynayan bu meşum aktör, Çerkes-Karaçay ve Balkar-Kabardey gerilimlerinde de oldukça“başarılı”provokasyonlar gerçekleştirmişti.

Rus gizli servisi, Kafkasya sahnesinde 1989'da Gürcistan’ın başına Moskova çizgisinden uzak, bununla birlikte aşırı hırslara sahip Zviad Gamsakhurdiya’nın gelmesinden de rahatsızlık duymuş, onu ortadan kaldırmak için her türlü olanağı seferber etmişti. Gamsakhurdiya ve çevresinin, Sovyetler Birliği döneminde “apolitik alan” halinde konumlandırılan Abhazya üzerinde takip ettiği emperyalist söylem ve politikalar ise burada kanlı çarpışmalara yol açacaktı.

“Kremlin’in patronları”nın açık ve kapalı tahrikiyle Gürcü birliklerinin 14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya saldırısı Kuzey Kafkasya sahnesini de ister istemez hareketlendirecekti ve bu emperyalist açılım hem Kuzey Kafkasya, hem de diasporadaki ayrışmaları ciddi biçimde hızlandırmaya başlayacaktı. Örneğin, Türkiye’de “birileri” bu dönemde “Şevardnazde’nin Kafkasyalılığından gurur duyduklarını” kaleme alıp “en büyük dileklerinin mektupların üç-dört ayda değil de, daha kısa sürede ulaşmasını temenni” ederken; birileri de kendilerine ulaşan bilgilere istinaden yaklaşan tehlikeyi algılayarak kamuoyu oluşturmaya, Abhazya’ya destek zeminlerini hazırlamaya başlayacaktı. Yine “birileri” Tiflis’in saldırganlığına karşı “sıkıntıları İstanbul’daki Gürcü kilisesine anlatma” uğraşısı sergilerken, birileri de bu sorunu hem yayın organlarına, hem de uluslararası platformlara taşımaya koyulacaktı. Ayrışmanın tarafları isimlendirilmişti: “güvercinler” ve “şahinler”.. 1991 Mayısında, KGB tezgahı Dünya Çerkes Birliği kongresine katılmak üzere Nalçik yoluna düşenler “güvercin”; nereden gelirse gelsin Kuzey Kafkasya halklarına yönelen askeri ya da ideolojik saldırılara “hak ettiği şekilde” cevap verme gereğini ileri süren Kuzey Kafkasya birliği savunucuları ise “şahinler” oluvermişti.

Ne var ki, Gürcü saldırganlığına set çekenler DÇB sevdalısı “güvercinler” değil, Kuzey Kafkasya birliğini hedefleyen “şahinler”di. Kendilerine hukuki meşruiyet zemini oluşturacak Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni referans almaksızın, modern tarihlerini “Sovyet dönemi” ile başlatmakta son derece azimli “Abhaz liderliği”nin cılız güç ve imkanlarıyla Gamsakhurdiya karşısında tutunabilecek pozisyonda olmadığını değerlendiren Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu-KDHK, organize ettiği kuvvetlerle Abhazya mücadelesine doğrudan müdahil olmuş; bugün DÇB mensuplarının, Rusçu söylemlerle paralel şekilde “fundemantalist”“vahabi” ya da “dinci”kelimeleriyle tanımladıkları Şamil Basayev ve İbrahim Yağan gibi KDHK komutanları Abhazya işgaline “dur” diyen tek gerçek gücü yönetmişti. Basayev’in emri altında bulunanlar arasında diasporadan giden birçok gönüllü de mevcuttu. Ve nedense Abhazlarla “etnik akrabalığı”bulunmayan Çeçen gençleri Ahbazya’nın kurtuluşu için can veriyordu.

Sıcak gelişmelerin içinde Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nden “diaspora” gezilerine çıkan birçok “yerel yönetim” temsilcisi, “Rus gizli servisi mensupları” ve “resmi ağızlar” bir taraftan Abhazya’nın kaderini değiştiren Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nu “cani, kan dökücü”şeklindeki kelimelerle tanıtırken, bir yandan da Kuzey Kafkasya“cumhuriyetleri”nin yaptığı gibi “gönüllü akışı”na son verilmesini “rica”edeceklerdi. Onların“rica”larını “emir” kabul eden “birilerinin” varlığı kuşkusuzdu. Ama birileri de, “ricacı hemşehriler”in “yüksek görev bilinciyle” hareket ettiğini biliyordu. Ve bir çok yerde “ricacı hemşehriler”, “gereken şekil ve uslupta” ağızlarının payını alacaktı.

Bu dönemde, Rus gizli servisi KGB koridorlarında hayat bulan DÇB iki ayrı yönde hareketleniyordu. Bir yanda, ne olduğunu kendisi bile fark etmeden “Dünya Çerkes Birliği”nin başına getiriliveren Kalmık Yura Abhazya’yı KDHK çizgisinde desteklerken; DÇB’nin“kurumsal” yapısı ise, kuruluş sebepleriyle hayli uyumlu şekilde “Abhaz sorunu”ndan yararlanma konusuna yoğunlaşıyordu. Kalmık Yura’nın Kuzey Kafkasya sorununun ayrılmaz parçası olarak gördüğü Abhazya, DÇB’nin kuruluşuna emek sarfedenlerin çabasıyla Moskova’nın enstrümanı yapılmak isteniyordu. “Dünya Çerkes Birliği”nin destekçileri, kendilerine söylendiği şekilde Moskova’nın kapılarını aşındırarak Yeltsin’in bizzat devreye girmesi gerektiğini seslendiriyor; Ardzınba’nın “masaya oturması için ikna edileceğini” de ekliyorlardı. Bu uğraşlar kısa zamanda sonuca ulaşacaktı.

Böylelikle, “Kuzey Kafkasya’nın bir bütün olduğuna” inanan gönüllü kuvvetlerin ölümcül darbesiyle başarıya ulaştırılan mücadele, masa başında başka noktalara çekilecektir. Bugün bile kimilerince “Abhazya sorununda en önemli dönüm noktası” olarak “servis” edilen 3 Eylül 1992 tarihli “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi”nin imza bölümlerine bakmak,“bağımsızlığın” masa başında nasıl teslim edildiğini göstermektedir. DÇB destekçisi“cumhuriyet yöneticileri”nin ısrarlarıyla Rusya’nın çıkarlarına göre şekillenen “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi”nin altında “resmen”savaşan muhatapların bulunmayışı ilginçtir. Söz konusu “nihai belge” “Abhazya’da oluşan durumu gözden geçiren Rusya Federasyonu Başkanı ve Gürcistan Devlet Konseyi Başkanları”nca “taraf” olarak imzalanırken,“bağımsızlık için çarpışan Abhazya’nın cumhurbaşkanı” sadece “mutabık kalanlar” kısmını parafla yetinecektir.

Artık Abhazya “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi” ile çift taraflı kıskaca alınmış; Rusya bu belgeye göre olayın “gerçek tarafı” olmuş, “yaramaz çocuk” Ardzınba ise, Rusya ve Gürcistan arasında varılan mutabakata “mutabık” kalmıştı. Carım ve Koko gibi, dünyayı efendilerinin gözüyle kavrayanlar ise, kendilerinden beklenen misyonu yerine getirmenin huzuruyla “Adıge-Abhaz kardeşliği”ne ilişkin “nutukları”nı sürdüreceklerdir. Bu “kardeşlik” ise, “Dünya Çerkes Birliği”nin literatüründe “Rusya’nın çatısı altında birlikte yaşamak”tan başka bir anlama gelmiyordu. Eski Ahbazya Başbakanı Cengeriya’nın dilinden düşürmediği “Rusya’ya katılma”nın uzun bir hazırlık döneminin eseri olduğu muhakkak… Abhazya’dan Gürcü kuvvetlerinin atılmasından hemen sonra, elini Moskova’ya kaptıran “Abhaz liderliği”nin bir“teşekkür ifadesi” olarak Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nun (KDHK) ülkeyi terk etmesini istemesi, kapalı kapılar ardında normal vatandaşın bilemeyeceği bazı konuşmaların yapıldığı izlenimini güçlendirmektedir. “Abhazya-Rusya yakınlaşması” diye servis edilen“konsolidasyon” düşüncesinin arka planını ise DÇB tezlerinin, ya da daha doğru bir nokta olarak Moskova’nın oluşturduğunu artık herkes kavramış durumda..

SÖZÜMONA “FEDERASYON”DAN “ÜNİTER DEVLET”E RUSYA

Her şeyi oldu-bitti yaklaşımlarla halletmekten haz duyan Moskova, Sovyet sonrası dönemde de aynı alışkanlıklarını sürdürmekte ısrarcıydı. Uluslararası platformda esen rüzgarları da arkasına alan mirasçılar, geleneklerine uygun davranmakta tereddüt göstermeyecekti. “Yerel yönetimler”in başında bulunanlar ise, kendi varlık sebepleri olan ilişkileri sonlandırmaya hiç razı değillerdi. Sovyet zulmü altında geçen uzun yıllar boyunca ekonomik rezervleri daima Rusların lehine kullanılan“birlik cumhuriyetleri” üzerinde baskı uygulayan Moskova, göbek bağını atamayan yöneticilerin varlığından da yararlanarak BDT şemsiyesi oluşturmaya çalışmıştı. Ancak bu bölgelerde hakimiyet kurmak AGİK ilkeleri dolayısıyla kolay olmayacaktı. Yeni bir “dağılış” süreci ise Moskova jeopolitiğini bir daha toparlanmamak üzere tarihin derinliklerine gömebilecekti.

Kremlin bu koşullar altında hızla bir “federasyon” oluşturma yoluna düşüverdi. Fiilen dağıtmadığı“imparatorluk nüvesi”ni de kaybetmek istemiyordu. Kimler tarafından yazıldığı belli “Rusya Federasyonu Anlaşması” denilen metin, sömürge altındaki bölgelerin “yöneticileri”ne dikte edilirken “sömürge aydınları” kendilerinden beklenen tavrı sergileyerek sessiz kalıyorlardı. Buna karşılık Kuzey Kafkasya’daki sivil insiyatifler ve haysiyetli aydınlar kendilerine uzatılan metnin“yeni bir sömürge belgesi” olduğunu hemen fark etmişlerdi. Kuzey Kafkasya’da çıkan aykırı sesler bir “federasyon anlaşması” imzalanabilmesi için “imparatorluğun lağvedilmesi gerektiği”ne dikkat çekiyordu.

Rahmetle anılan Dudayev “federasyon anlaşması”nın hayat bulabilmesi için “önce Rusya’nın kendini tanımlaması gerektiğini”, ancak bu noktadan sonra “eşitler arasında bir anlaşma”yapılabileceğini söylerken, Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu “Rusya Federasyonu Anlaşması”nın içerik ve ruhunun “Rusya İmparatorluğu”nu korumayı amaçladığını vurgulayan sert bir bildiri yayınlıyordu:

“(…) Rusya İmparatorluğunu ilelebet korumayı amaçlayan ve bu anlaşma metnini hazırlamış bulunan politikacılar, kendi emperyalist iddia ve kibirlerini gereken hukuki şekle sokmaya bile zaman bulamamışlardır. Örneğin, anlaşmada yer alan ve halklara self determinasyon hakkı tanıyan madde bir harikadır. Bir devletin (Rusya), kendilerine self determinasyon hakkı tanıdığı halkları aynı zamanda kendi terkibine sokması dünya tarihinde görülmemiştir. Bu nasıl federasyon anlaşmasıdır ki, metinde tarafların eşitliğinden, anlaşma ilişkilerinin subjektlerinden (öznelerinden) hiç bahsedilmiyor? Sadece yetkileri sınırlayabilecek olan taraflardan bahsediliyor ve bu konuda da ayrıcalık peşinen bir tarafa, yani Rusya devletinin en üst makamına tanınıyor. Rusya İmparatorluğu, halkların vazgeçilmez hakkı olan self determinasyon hakkını açık şekilde gözardı ediyor ve milletlerin kendi devlet şekli ve diğer milletlerle siyasi ilişki şekli konusundaki seçme hakkını görmemezlikten geliyor. Anlaşmanın bu ve diğer birçok hükümleri, Rusya'nın gelecek Anayasasının IV. bölümü için zemin hazırlamaya yönelik olup milli devlet ilkesini tamamen yok etmektedir. Ve bu da ardından sadece ekonomik esareti değil, bütün milletlerin siyasi köleliğini anayasa düzeyinde hukuken tescil etme sonucuna ulaşacaktır. Bu esaret Kafkasya halkları için de söz konusudur. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu Parlamentosu'nun kanaati şudur ki, federasyon anlaşmasının imzalanması için önce Rusya İmparatorluğu hukuken feshedilmeli, halen Rusya İmparatorluğu içinde bulunan cumhuriyetlere tamamen eşit, bağımsız bir Rusya Cumhuriyeti kurulmalıdır. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, söz konusu halkların siyasi hak ve özgürlüklerini savunmak için kurulduğu ve faaliyetleriyle İmparatorluk esaretine son verip bağımsız devlet kurmayı amaçladığı için, ilke olarak söz konusu federasyon anlaşmasını kabul etmesi olanaksızdır. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu içinde yer alan cumhuriyetlerin resmi temsilcileri ve yetkili liderlerinin böylesine bir anlaşmaya imza koymaları bize göre Kafkasya halklarının özgürlük ve bağımsızlığına, onların temel çıkarlarına ters düşmektedir ve anlaşmanın bu halklar için hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayacaktır”.

Kuzey Kafkasya’daki “Büyük Rusya”nın resmi temsilcileri 1992’de kaleme alınan bu bildirideki çizgiden elbette çok uzaktı. Birileri “büyük Kafkasya rüyası” görürken, onlar “büyük Rusya’nın küçük parçası” halinde kalmayı tercih ediyorlardı. O dönemde, popülaritesinden faydalanılmak üzere kendi rızası dışında DÇB başkanlığına getirilen Kalmık Yura derin bir düş kırıklığını da bu noktada yaşayacaktır. Malum zihniyet ve “elemanlar”ın pasifize teknikleri harekete geçmiş, “Dünya Çerkes Birliği”nin misyonu Kalmık Yura’ya “hatırlatılmıştı”.

Kısa süre içinde ortaya çıkan gelişmeler Rusya’nın görünüşte bir “federasyon”, realitede ise“üniter” devlet halinde yapılandığını ortaya koymuştur. Bugün bazılarının “cumhuriyet” olarak adlandırdığı “yerel yönetimler”in birer “belediye”den, hatta “muhtarlık”tan öte anlam taşımadığı, 12 Aralık 1993’de yapılan sözüm ona “halkoylaması”yla “kabul edilip” ve 25 Aralık 1993’te yürürlüğe giren “Rusya Federasyonu Anayasası”nın 65. maddesinde açık şekilde görülmektedir. “Federasyonun sujeler”inde “Adıge”, “Dağıstan”, “İnguş”, “Kabardey-Balkar”, “Karaçay-Çerkes”, “Kuzey Osetya” “cumhuriyetleri”nin de sıralanmasına karşılık, bir “Rusya Cumhuriyeti”nin bulunmaması, bu anlaşmanın kimler arasında imzalandığı sorusunu akla getirdiği gibi, emperyal pozisyonun varlığını da irdelemektedir. (Hatırlatılması gereken başka bir husus da, halen Rus işgal güçlerince yağmalanan Çeçenistan Cumhuriyeti’nin “Rusya Federasyonu Anlaşması”na ilişkin oylamaya katılmadığı halde,“suje”ler arasında gösterildiğidir).

Yeni bir imparatorluk belgesi olan “Rusya Federasyonu Anlaşması” karşısında Dünya Çerkes Birliği’nin takındığı “kurumsal” tavır ise, bu yapının hangi zihniyetin eseri olduğunu gözler önüne sermekte, “kurucu mümtaz şahsiyetler”in omuzlarındaki apoletler de kimlere hizmet ettiğini göstermeye yetmektedir.

ÇEÇENİSTAN’I İŞGAL VE SÜRGÜN PROJESİNDE DÇB

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında “yeni bir imparatorluk” kurma hayalini canlı tutan Moskova’ya Kuzey Kafkasya’da kafa tutan tek bölge Çeçenistan olmuştu. Kuzey Kafkasya’nın bu küçük parçası, komünizmin rejimin tarihine gömüldüğü günlerde hızla Moskova’dan beslenen“yönetici eliti” tasfiye etmiş; tüm tehditlere rağmen önüne bırakılan yeni imparatorluk belgesini imzalamamakta kararlı davranmıştı.

Yakın geçmişte olduğu gibi sömürgeci/sömürge ilişkisine girme niyetinde olmayan Grozni’nin“Rusya Federasyonu Anlaşması”na karşı geliştirdiği tavır Moskova’nın Kuzey Kafkasya’daki bütün çıkarlarını tehlikeye atıyordu. Alışılmadık bu kafa tutuşun, başkalarına da “kötü örnek”olacağını düşünen Rusya “kendini bilmez Çeçenistan”a gerekli dersi verme hazırlıklarını tüm hızıyla sürdürüyordu. 1991’de Rusya’nın Çeçenistan üzerindeki bilinen planları boşa çıkarılmıştı. Ama Rus istihbaratı da elbet boş durmayacaktı.

Tarihler 15 Mart 1992’yi gösterirken Çeçenistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Dudayev “Kuzey Kafkasya Halkları”na yaptığı çağrıda Moskova’nın tarihsel çizgisinin değişmediğini ve oynadığı oyunlara gereken cevabın verilmesi gerektiğini açıkladı. Dudayev bütün Kafkasya’yı “arka bahçesi”olarak gören Rusya’nın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken “yerel yönetimler”in dikkatini de çekiyordu.

“Kafkasya bölgesindeki son olaylar, Moskova’nın Kafkasya'ya yönelik emperyalist politikasının değişmediğini açık şekilde ortaya koymaktadır. Sadece taktikte değişme vardır. Rusya yönetimi eskisi gibi dev imparatorluk hayaline tutulmuştur. Ancak şimdi yeni bir “demokrat” sıfatıyla hareket etmektedir. Rusya’nın gerçek demokratları ise iktidar ve yetkiden uzakta kalmışlardır.

Gürcü halkının sarsılmaz iradesi, Kafkasya Dağlı Halkları Federasyonu’nun kuruluşu, Azerbaycan’da politik durumun değişmesi ve Çeçenistan’ın kesin ve kararlı tutumu karşısında Moskova, Kafkasya'ya yönelik planlarını hızlandırmaya gayret etmektedir. İşte bunun içindir ki, binlerce sivilin kanını döken 366. Motorlu Piyade Alayı’nın yerine Karabağ’a hava indirme birlikleri sevk edilmiştir. İşte bu nedenledir ki, acele bir şekilde sözüm ona profesyonel Gürcü ordusu kurulduğuna dair beyanlar verilmektedir. Oysa bu“profesyonellerin” Gürcistan ve Gürcü halkıyla hiçbir ilgisi bulunmadığı herkes bilmektedir. Aynı sebeplerden dolayı Çeçenistan’a karşı bir enformasyon savaşı başlatılmış, askeri harekat hazırlığı hızlandırılmıştır. Üstelik açık bir şekilde ve çekinmeden, halkın devirdiği komünist kadro üzerinden hesaplar yapılarak bu hainler kullanılmaktadır. Çeçen-İnguşya topraklarını Rusya senaryosu doğrultusunda bölme çabaları da işte bu gayeden kaynaklanıyor. Bütün bu gayretlerin amacı, Karabağ’daki yangını körüklemek ve bölgedeki askeri çatışmaları Kafkasya'nın tamamına yaymaktır. Rusya yönetimi böylece Moskova’da iktidar mücadelesi sürdüğü sürece düşmanlıkları körükleyerek Kafkasya'yı azami derecede zayıf bırakmayı istemektedir.

Amacımız ve görevimiz, planlanan kanlı çatışmaları önlemek, dışarıdan gelecek tehlikeler karşısında birlik ve beraberliği korumaktır. Bağımsız Kafkasya'nın ve burada yaşayan halkların geleceği işte bunu gerektiriyor. Böyle bir bağımsızlığın güvencesi ise Kafkasya Devletlerinin Birliği olacaktır.

Biz, bir an önce Kafkasya Cumhuriyetleri liderlerinin bir araya gelerek, tehlikeli durumu görüşmeleri için konferans düzenlenmesini öneriyoruz. Bu konferansta halklarımızın birliği yolunda önemli kararlar alınabilir, Moskova'nın davetsiz emissarlarının (gizli ajanlarının) Kafkasya’dan kapı dışarı edilmeleri sağlanabilir. Konferansta, Bağımsız Devletler Topluluğu‘na (BDT) bağlı bütün askeri birliklerin bölgeden çıkarılması, BDT'na katılmama, kendi birleşik silahlı kuvvetlerimizi kurma, bölgede Birleşmiş Milletler Örgütü’nün ve eski SSCB'den kopan devletlerin daimi gözlemcilerini bulundurması konularında kararlar alınmalıdır.

Uyan Kafkasya! Bugün, kader ve istikbalimizi belirleyen gündür!”

Dudayev, çağrısına “olumlu yanıt” verebilecek tıynette bir “yerel lider” bulunmadığının elbette farkındaydı. Belki kalplerde kalması muhtemel bir hissi harekete geçirmeye çalışmıştı. Ama o kalplerde o hislerin kırıntısının bile olmadığı aradan çok geçmeden ortaya çıkacaktı.

Tarihler 1994 sonuna geldiğinde oyunun sertleşeceği açık hale gelmiş; Moskova Çeçenistan Cumhuriyeti’ni işgale ilişkin son hazırlıklarını tamamlamıştı. Üzerindeki ağır baskılara ve organizasyon içindeki kişisel kırgınlıklara rağmen Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, Abhazya için sergilediği duyarlılığı Çeçenistan sahnesi için de gösterirken, DÇB bilinen “onaycı sessizliğini” koruyacaktır.

1993’te DÇB’ndeki ortamdan duyduğu rahatsızlıkla ayrılan Kalmık Yura, Rusya’nın Çeçenistan Cumhuriyeti’ne karşı planlarına karşı durup, 30 Kasım 1994’de Adalet Bakanlığı’ndan da istifa ederken, Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nin “yöneticileri”“Çeçenistan’da huzur ve asayişin sağlanması, yasal rejimin tesis edilmesi” gibi gerekçelerle Rus Ordusu’nun biran önce harekete geçmesini talep eden “başvuru”yu hazırlamakla meşguldü. Galazov, Koko, Kuznetsov, Haritonov, Hubiyev, Çub ve Carım gibi, aralarında “Dünya Çerkes Birliği”nin destekçisi, kongrelerinin vazgeçilmez simaları olan “sadık adamlar”ın imzalarını taşıyacak bu“başvuru” aynı gün Yeltsin’in masasına bırakılacaktı.

Yine aynı günlerde, Rusya Başbakanı Çernomirdin, Çeçenistan’ı işgal edecek Rus kuvvetlerinin Çeçenistan halkını ne şekilde “sürgün” edeceğine ilişkin plan üzerindeki çalışmaları tamamlamış; 1 Aralık 1994 tarih ve 1807-p numaralı hükümet kararnamesiyle yapılması gerekenleri ilgili birimlere ulaştırmıştı. Nihayet uzun ön hazırlık ve uğraşılardan sonra 11 Aralık 1994’te Rus birlikleri Grozni’ye girmeye başladığında, Rusya’nın bölgede “stabilizasyon” sağlamasını isteyen “yerel yöneticiler” sevinçle ellerini oğuşturuyordu. Moskova’nın Çeçenistan Cumhuriyeti’ni işgaline karşı DÇB, doğal olarak kılını bile kıpırdatmayacaktır. Aynı duyarsızlık, geçen zaman içinde tüm dünyanın dehşetle izlediği katliamlarda da gösterilecek; Rus istihbarat birimlerinin sayısız suikast girişimlerinden birinde katledilen Cahar Dudayev’in ölümü bu organizasyon içinde sevinçle karşılanacaktır. Ne var ki, Çeçenistan Cumhuriyeti’nde işgalci birliklere karşı verilen büyük mücadelenin, DÇB gibi istihbarat servislerince oluşturulan sözüm ona “örgütler”in varlığına rağmen süreceği açıktır.

Gerçek şu ki, “taaa Amerika’daki soydaşlarıyla bile ilgilenen DÇB”nin kıymeti kendinden menkul yöneticileri birkaç kilometre ötelerinde olup bitene kulaklarını tıkamış; kendilerine son derece yakışan “büyük Rusya” apoletleriyle Çeçenistan’daki işgale destek vermeyi sürdürmektedir. Hiç birisinin ağzından, Ruslan Auşev’in “Çeçen lider Aslan Mashadov'u Çeçenistan'ın yasal başkanı olarak destekliyorum” sözüne benzer bir söz çıkmamış, Rusya’nın yarattığı fiili durumu sonuna kadar desteklemişlerdir.

Bu mücadele sürecinde, Rusya’nın her koşul altında Çeçenistan Cumhuriyeti’ne büyük destek veren Kuzey Kafkasya diasporasındaki enerjiyi DÇB yoluyla boşa çıkarma gayretleri ise dikkatle takip edilmektedir. Rusya’nın DÇB’ndeki karanlık şahsiyetlerinin ağzından yeni bir Abhaz-Gürcü gerilimine sürekli atıfta bulunarak Çeçenistan’a odaklanan diaspora desteğini kırma emellerinin İstanbul’daki bir toplantıda masaya yatırıldığını ve “önceliklerin açık şekilde” belirlendiğini bu çevreler bilmektedir. Moskova’nın emperyalist saldırılarıyla katledilen bir Kuzey Kafkasya halkının, DÇB zihniyetinin yansıması olarak Moskova güdümüne girme taleplerini son zamanlarda oldukça sık tekrarlayan ağızlara “feda edilemeyeceği”netleştirilmiştir. Bu, diasporada da DÇB ve uzantıları tarafından azdırılmak istenen “etnik milliyetçilik” duygularının karşısında “Birleşik Kafkasya”nın yer alacağı anlamına da gelmektedir.

KARAÇAY-ÇERKES VE KABARDEY-BALKAR’DA PROVOKASYONLAR

Rus gizli servisinin Kafkasya sahnesinde yarattığı gerilim alanlarından biri de Karaçay-Çerkes“cumhuriyeti”… 1921’den itibaren Kuzey Kafkasya’yı gönlünce “bölen”, gönlünce“konsolide” eden Moskova burada huzursuzluk alanları yaratmakla kalmadı, tarihi kader birliği yapan halklar arasında da “düşmanlık” duyguları ortaya çıkarma yolunda mesafe katetti. Rus istihbarat teşkilatı FSB’nin doğrudan doğruya ya da yan kuruluşu Dünya Çerkes Birliği kanalıyla“huzursuzluk” ve “gerilim”i körüklediği Karaçay-Çerkes “cumhuriyeti”, bugün “etnik milliyetçilikler”in dikkate değer laboratuarları arasında sayılıyor. Daha II. Dünya Savaşı sırasında Karaçayları “Almanlarla işbirliği içinde bulunmakla” itham ederek Sibirya içlerine sürgüne gönderen Sovyet Rus yönetimi, bu Kuzey Kafkasya halkının yaşadığı toprakları Karaçay-Çerkes“cumhuriyeti”ndeki diğer unsurlara, “parçala-yönet” politikasına uygun şekilde dağıtmış, gasbettiği hakları bütünüyle iade etmemişti.

Sovyet sonrası dönemde Karaçay-Çerkes’te süregelen gerilim ve huzursuzluğun kaynağına da oturtulan bu haksızlık zemini her iki unsurun kasaba politikacılarınca körüklenirken, “etnik milliyetçilik” bile sayılamayacak “kabilecilik” silahını ortaya çıkaran DÇB burada kendi misyonuna son derece uygun provokatörlük rolünü yüklendi. Çünkü kendisine biçilen görev her şeyden önce Kuzey Kafkasya’nın bazı bölgelerinde “etnik ayrımcılığı”körükleyerek ortamı gerginleştirmek, böylelikle ucu Kuzey Kafkasya halkları arasında sıcak çatışmalara kadar uzanacak“gerilim alanları” yaratmaktı. Dönemin DÇB başkanı Akbaşe Boris bu görev çerçevesine sonuna kadar sadık davranarak bağlı bulunduğu örgütü üzmemişti. Akbaşe bir Kuzey Kafkasya halkı için “bu köpekleri yok etmek lazım” derken, kendi dokusunun uyuştuğu Ruslarla ittifaka girerek “birlik ve dayanışma” sergiliyordu.

2001 Martında Karaçay-Çerkes “cumhuriyeti”nde patlayan bombalarla yeni bir boyut kazanan provokasyonların Moskova’dan emir alan FSB elemanlarınca gerçekleştirildiğine ilişkin kimsenin şüphesi yok… Tıpkı Moskova’da havaya uçurulan binalar ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açan bombalamaların arkasında Rus istihbarat birimlerinin bulunduğu gibi, Karaçay-Çerkes, Yessentuki, Mineralnye Vody, Stavropol ve Adıge-Hablskiy’de izlenen patlamalar da aynı ellerin rolü bulunmakta. Karaçay-Çerkes’teki patlamaların ardından bölgeye sevkedilen ilave operasyon ve istihbarat birimleriyle “antiterör operasyonu”na başlayan Rusların burada daha geniş provokasyonlara girişebileceğine dikkat çeken gözlemciler, DÇB’nin de dikkatle izlenmesi gereğine dikkat çekiyor. Karaçay-Çerkes “cumhuriyeti”nin halen “cumhurbaşkanlığını” yapan Vladimir Semyonov tarafından konulan yasaklar başka siyasal patlamalara da yol açabilecek. “Yüksek merciler”in panel, miting, konferans gibi tüm sivil etkinliklerin yasaklanmasına ilişkin “uyarısı”nı harfiyen yerine getiren Semyonov’un kararnamesini takiben sivillere karşı yıldırma ve baskıların artacağını tahminleyenler yanılmamış; bölgede vasıtalar olur olmaz denetime tabi tutulurken şahıslar üzerinde de “kimlik kontrolü” kisvesi altında psikolojik terör uygulanmaya başlanmıştı. Ne var ki, Semyonov’un kararnamesine “dayandırılan” bu terör uygulaması da, bir iptal başvurusuna istinaden “Karaçay-Çerkes Yüksek Mahkemesi” tarafından hukuka aykırı bulunarak iptal edilecektir.

Akbaşe Boris’in ölümünden sonra onun Karaçay-Çerkes’te oynadığı rolün, skandal kahramanı olarak tanınan ve son DÇB kongresinde UNPO delegeliğine de seçilen Aleksandre Wahkuta tarafından yüklenildiği gözlemleniyor.

Karaçay-Çerkes “cumhuriyeti”nde oynanan oyunun bir versiyonu da Kabardey-Balkar“cumhuriyeti”nde iki Kuzey Kafkasya halkı üzerinde kurgulanıyor. “Eski Rusya vatandaşlarının ülkelerine dönmeleri”ne yol veren kanunun (“Kanun”un bu girizgahı son derece önemlidir. Bu durumda zavallı Kuzey Kafkasya muhacereti sanki özgürlüğü için çarpışmamışcasına bir anda “eski Rusya vatandaşı” yapılmaktadır. Bu çerçevede yapılan her“dönüş” ise kanunun ruhunu aldığı eski Rusya’ya hayat vermektedir) Kabardey-Balkar“parlamentosu”nda ele alınışından sonra daha bir gerilen ilişkiler DÇB çevreleri tarafından sıcak çatışmaya sürüklenmektedir.

2001’de Kabardey-Balkar’daki şer cephesinin mensuplarından Boris Paştov ile Hafitze Muhammed’in ortak imzasıyla Rusya’nın “bahşettiği” “çifte vatandaşlık yasası” çerçevesinde“vatana dönüş kanunu”nun kabul edilmesini takiben “danışıklı döğüş”te rol alan Rus milletvekilleri, Kabardey-Balkar’daki Kabardeylerin sayısının artacağını ileri sürerek duruma“karşı çıkar” gibi yaptılar ve Balkarların etnik duygularıyla oynamayı ihmal etmediler. Paştov, yasanın “etnik köken ayırımı yapmaksızın, doğrudan Kabardey-Balkar diasporasını hedeflediğini” söyleyerek diasporanın Kafkasya özlemini istismar etmeyi sürdürüyor ve sözümona“savunma oyunu” oynuyordu. 2001 Mayısında Vladimir Gugov liderliğindeki bazı“milletvekilleri”, Adıgeleri “yurt dışından” etnik akrabalarını Kabardey-Balkar’a getirip nüfus üstünlüğü sağlamaya teşebbüs etmekle suçladı: “Adigeler, tarihi hak öne sürerek, Kabardey-Balkar Cumhuriyetine “etnik vatanımız” diyemez”. Oysa Gugov gerçek meseleyi saklıyor, Rusya’nın güçlü Kuzey Kafkasya diasporasını kendisinin hakim olduğu bu topraklara çekerek“pasifize” etmeyi amaçladığını gizliyordu. “Vatan”kavramının hem Paştov, hem de Hafitze için“Kabardey-Balkar” ya da “Kuzey Kafkasya” olmadığını, onların “anavatan Rusya”nın evlatları olarak Rusya’ya her dönem “bendelik” yaptıklarını da “nedense” anlatmıyordu.

“KABUS KENTLER”İ KİM OLUŞTURUYOR?

“Anavatan cennet Kafkasya”yı bir cehennem parçasına çevirme sürecinde Moskova-Yerel Yönetimler-FSB-DÇB ayakları, üzerlerine düşen her şeyi layıkıyla yerine getiriyor. İlk ayak Moskova “federal yasalar” diye ambalajladığı “üniter Rusya”nın kanunlarını hazırlıyor ve“cumhuriyetler”e dikte ediyor. İkinci ayak “yerel yönetimler” ya da hoşlandıkları kelimeyle“cumhuriyetler”, bu “yasaların adaptasyonu”nu gerçekleştirerek ahaliye sirküle sürecini başlatıyor. Üçüncü ayak FSB asli vazifesi istihbarat-operasyon görevleriyle atbaşı giden“uygulamalar”ı yükleniyor. Dördüncü ayak DÇB ise, kendisine çizilen misyon doğrultusunda“Kafkasya’yı Rusya’nın ayrılmaz parçası haline getirmek” için gerilim ve huzursuzluk yaratma operasyonlarına dahil oluyor. Muhalif sesler, yakınlarının hayatlarıyla oynanacağına dair tehditlerle susturulmaya çalışılıyor, diasporadan “anavatana”gidenler yakın takibe alınarak fişleniyor. Yaşam alanı daraltılan halk ise, baskının doruğa ulaştığı, rüşvet ve yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir düzende yaşamaktan artık bıkmış durumda.

Nalçik ve Maykop gibi kentlerin özellikle “anayurda dönenler” için birer kabus kent haline dönüşmesi “kötü bir rastlantı” olmanın ötesinde olsa gerektir. Moskova-Yerel Yönetimler-FSB-DÇB yaşayanlara ve gidenlere burada “anayurt” sıcaklığını hissettirmemekte son derece kararlı. Sahnenin önünde söylenenlerle, arkada seslendirilenler alabildiğine farklı.. Özellikle “diasporadan gelen soydaşlar”ın kurban olarak seçildiği tezgahta birilerinin cebi iyi doluyor. Rüşvetsiz adım atma olanağı bulunmayan bölgede keyfilik ve kayırma hüküm sürüyor.

Örnekler çok… Ama birçoklarının hafızasında henüz kaybolmamış iki hadiseyi hatırlatmak lazım.“Daimi oturma izni” ve “vizesi” bulunan Hakkı Çaha ve Turhan Özkan adlı “soydaş”ların başından geçenler “kabus kentleri” çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır. Hakkı Çaha’nın Nalçik Havaalanında üç gün gözaltında tutularak (2-5 Aralık 2002) “sınırdışı” edilmesi; 7 Aralık 2002’de Turhan Özkan’ın evine “ikamet adresinde bulunmadığı” gerekçesiyle baskın düzenlenmesi ve 500 ruble cezaya çarptırılması, hemen sonrasında aynı şahsın 500 dolar tutarındaki parası ile değerli eşyalarının “çalınması”na karşın meselenin takipsiz bırakılması gibi olaylar… Bu olayların benzeri nice hadiseye dikkat çekenlerin iddiasına göre, “yerel yönetimler”in yanısıra “Rodina” ve DÇB gibi yan kuruluşlar da rol oynuyor ve “sistematik yıldırma politikası” tüm hızıyla sürüyor.

“DÖNENLERDEN” BİRİNİN ÖYKÜSÜ VE DÜNYA ÇERKES BİRLİĞİ

Atalarının toprağına dönen genç bir diaspora mensubunun başından geçen öykü DÇB’nin gerçek çehresini de gün yüzüne vuruyor. Bu traji-komik öykü kahramanının adı Hacı Bayram Bolat… Kabardey-Balkar’ın kendini gerçekten bir “cumhuriyet” zannettiği dönemde estirilen rüzgara kapılarak “Kaf Dağı’nın ardına” yerleşti… Mutluluğu, kendisine verilen oturma izin belgesinin kaybolmasıyla, 2000 yılının Şubat’ında yavaş yavaş solmaya başladı.

Bayram 22 Şubat 2000’de Yabancılar Şube Müdürü Albay M. M. Jemuhov’a yazılı dilekçe ile durumu bildirdi ve yeni bir belge talep etti. Kısaca OVİR olarak anılan “Vize ve Pasaport Dairesi” yeni bir belge tanzim etmediği gibi, Hacı Bayram Bolat’ın sınır dışı edilmesinin kararlaştırıldığını da duyurdu. Kabardey-Balkar’ın “yönetici çetesi”nden “içişleri bakanı”General Hakim A. Şögenov, Hacı Bayram Bolat’ın 16 Haziran 2003 tarihine kadar “Rusya Federasyonu”nu terk etmesini istemişti. Çünkü suçları öylesine büyüktü ki… “Birkaç dil biliyor”“Çerkes geleneksel yaşamının vazgeçilmez parçası” haline getirilen içkiyi ağzına almıyor, “bazı gruplara karışmıyor”du. Saçmalıklar dizisi başlamıştı. Bayram kapı kapı dolaşmaya koyuldu. Duraklardan biri “Dünya Çerkes Birliği” idi.

12 Mayıs 2000 günü, dönemin DÇB başkanı Akbaşe Boris, iş olsun kabilinden kaleme aldığı bir dilek yazısını Koko Valeri’ye gönderdi. Akbaşe “DÇB’nin barış ve yardım çalışmalarında aktif rol alan, en güzel Çerkes adetleriyle terbiye edilmiş, kanunlara saygılı ve iktidar temsilcilerine karşı samimi bir şekilde saygı duyan bir şahsiyet” olarak tanımladığı Hacı Bayram Bolat’ın karşılaştığı problemin çözümüne “yardımcı” olunmasını rica ediyordu. Ama bu şifreli “rica” kabul görmedi.. Sonra Kabardey-Balkar’ın DÇB destekçisi, finansörü, rakipsiz anlı şanlı “devlet başkanı” Koko Valeri… Nihayet, mahkeme.. İlginç biçimde Hacı Bayram Bolat’ın sorununa duyarlı davranan tek makam biraz hukuk nosyonuna sahip mahkeme oldu ve kendisine yeni bir belge verildi.

Ancak Koko Valeri’nin başında bulunduğu “devlet”in intikam duyguları alabildiğine kabarmıştı. İntikam saati 11 Aralık 2002'de geldi çattı. Kabardey-Balkar “cumhuriyeti”nde asayişi sağlamakla ezelden beri görevli Rus istihbarat servisi FSB elemanları ve polis yakın takibe aldığı Hacı Bayram Bolat’a, arkadaşı Beslan Hagajeev'in konutunda misafir olduğu sırada baskın düzenledi. Ve 500 rublelik para cezasına çarptırıldı. Bolat “misafirliğe gitmek için yetkililerden izin almamıştı”. Tekrar adli süreçler başladı ve Hacı Bayram Bolat mahkeme yolunu aşındırdı. Yerel mahkeme kendisine verilen cezayı iptal etti… İçişleri Bakanlığı yerel mahkemenin kararına itiraz ederek Yüksek Mahkeme'ye başvuruda bulundu ve kararın iptalini sağladı, dava yeniden görüşülmeye başlandı. Yerel mahkeme bu kez Hacı Bayram Bolat’a verilen cezayı haklı buldu, kararı Yüksek Mahkeme de onayladı. Rus istihbaratı FSB, Kabardey-Balkar “Cumhuriyeti”nin ilgili kurum ve kuruluşları, anlı şanlı “yöneticileri” Hacı Bayram Bolat’dan hiç hoşlanmamışlardı.

Bolat’ın destekçisi ve konunun takipçisi birkaç duyarlı isim işin peşini bırakmıyordu. Dönemin Adıge Khase Başkanı (aynı zamanda “İnsan Hakları Derneği Kabardey-Balkar Şubesi”Başkanı, Prag’da Çerkesce yayın yapan “Özgürlük Radyosu”nun temsilcisi Valeri Hatajuko,“Abhazya’da Savaşan Gönüllüler Derneği” Başkanı hukukçu Beslan Hagajeev, milletvekili G. Murzakanov, gazeteci Aleg Guseyinov ve “Uluslararası Avukatlar Birliği Kabardey-Balkar Şubesi” Başkanı İshak Kuçukov başlıca isimler olarak göze çarpıyordu. Konu en sonunda İshak Kuçukov tarafından “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”ne taşındı.. Etkin bir hukukçu olan Kuçukov, Hacı Bayram Bolat’a karşı yapılan tüm bu uygulamaların Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali anlamına geldiğini belirterek konuyu Strasbourg’daki platformda takibe başladı.

Hacı Bayram Bolat kendisine gerçeği biraz olsun gösterebilme imkanı sağlayan olaylar karşısında DÇB Başkanı Zawurbi Nekhuşev’in de kapısını çaldı. Ama Nekhuşev’in kimlere hizmet ettiğini göz önüne getirmemişti… Zawurbi Nekhuşev, doğal olarak kendisine yakışanı yaptı, oyalayıcı boş sözlerle Bolat’a bir çözüm önermedi.. 4 Ağustos 2003’te Kabardey-Balkar “cumhuriyeti”nde oturma süresi biten Hacı Bayram Bolat’ın “anavatan” düşü sona eriyordu. Gittiği topraklar onun algısında “anavatan” idi. Ama iktidar koltuğuna kurulanlar, “Dünya Çerkesliğini kurtarmaya soyunanlar” için“vatan” kavramı “Rusya”dan başka bir yer değildi. Hacı Bayram Bolat’ın DÇB’nin Ankara’daki uzantıları “nezdinde”ki temasları da “ilgisiz”kalmaya mahkumdu. Diaspora derneklerini tek çatı altında toplayıp Dünya Çerkes Birliği ile aynı yatağa girmek için çırpınanlar bu “küçük olay”la ilgilendiklerinde “büyük Rusya”nın kaşlarının çatılacağını biliyorlardı. Önemli olan “vatan üstü vatan”ın çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak, dediklerini harfiyen yerine getirmekti…

Ve Hacı Bayram Bolat dava süreçleri henüz tamamlanmadan, 7 Ağustos 2003 günü sabahın erken saatlerinde, Rus istihbarat örgütü FSB’ye mensup maskeli elemanlar tarafından derdest edilip kaçırıldı. Yarbay Tahir Bekiyev, Binbaşı Murat Asanov, Yüzbaşı Şomahov Zavurbeg, Teğmen Eldar Gayev, Üsteğmen Zelimgeri Şenibov adlı FSB’nin “Adıge” mensupları bu “başarılı operasyonu” gerçekleştirmiş, kendisine “dua et ki, buranın yerlisi değilsin, yoksa çoktan öldürülmüştün” şeklinde de güzel bir ders vermişlerdi. Ve beklenen son… İşte yeni bir“Yistambılako” (İstanbul Yolculuğu) ağıdı…

“KABARDEY-BALKAR KHASE”DE FSB OPERASYONU

Moskova’ya sadakat konusunda benzerlerinden çok fazla “özverili” çalışan Koko Valeri, bir yandan kendisine karşı sert muhalefet yürüten, bir yandan da Rus gizli servisi FSB ve DÇB ile doğrudan çatışmayı göze alan “Kabardey-Balkar Adıge Khase”den uzun süre dert yandı. Çünkü, Hatajuko Valeri yönetimindeki “Khase” Rus istihbarat çevrelerinin senaryolarını kabullenmediği gibi, DÇB eliyle yürütülen aldatıcı oyunu bozmak için de elinden geleni yapıyordu. Bu ise “belli çevreler”de oldukça rahatsızlık yaratmaktaydı. Sonunda Koko Valeri, efendilerinin senaryosunu başarıya ulaştırdı. Bizzat FSB elemanlarının ve “güvenlik güçleri”nin Hatajuko Valeri, Yağan İbrahim, Nalo Zavur ve Türkiye’den yerleşmiş bazı diaspora mensuplarını tartaklayarak müdahale ettiği “Khase” kongresinde bu halk organizasyonu ele geçirildi. Başına bir“yazar” ve “gizli servis” mensubu olan Hafitse Muhammed’in getirildiği “Kabardey-Balkar Adıge Khase” artık malum çevrelere hizmet etmeye başladı. Yeni dönemin başkanı Hafitze Muhammed’e göre, Koko’nun operasyonu “başka bir Çeçen savaşı”nın ortaya çıkmamasını sağladı.

İbret verici bu hikayeyi, “Kabardey-Balkar Adıge Khase” başkanı olarak yakın döneme kadar Kabardey-Balkar’da ciddi bir muhalefet sürdüren Hatajuko Valeri zorlanmadan özetliyor: “Bugün Khase, Kokov’un borazanından başka bir şey değil. Khase artık Çerkes halkının çıkarları değil, Kokov ve çetesinin çıkarlarını savunan bir kurumdur”.

 

DÇB PUTİN MARİFETİ “TOPLU MEZARLAR”A NE DİYOR?

Diaspora DÇB’nin semboller dünyası ile gündem saptırmakta emsalsiz yaklaşımlarını “ilgi”yle izliyor. Yaşanan hayatın hemen hemen hiçbir alanına bulaşmamaya özen gösteren DÇB’nin fonksiyonu açık: “Üç maymun”u oynayarak hedef şaşırtmak: “duymadım, görmedim, bilmiyorum…”. Son örnek ise “Lazarev’in heykeli”… Bu heykelin dikilmesi “onurlarını”zedeliyormuş.. “19. yüzyılda Çerkesler üzerinde katliam gerçekleştiren Lazarev”in heykeline bağlı bir “onur”… İki adım ötede katledilen Kuzey Kafkasyalı bir halka gösterilen derin sessizlik… Sessizliğin de ötesinde Rusya’nın istilasını “haklı ve meşru” gören bir DÇB yönetimi.. Yaşanan zamana ilişkin hiçbir şey söylemeyip Putin’in “toplu mezarları”nı görmeyenlere söylenebilecek tek söz var: “işbirlikçi”. Heykel bahane, Lazarev o korkunç katliamları yaparken yanında bugünün DÇB yöneticileri gibi “işbirlikçiler” vardı.. Yani “kendi halkından olmayanlar”

 

SOYKIRIM TEZGAHTARI BİR RUS PARTİSİNE DESTEK

Gönülleri arzu ettiğinde DÇB’ni “kültürel kuruluş” olarak tanımlayan yöneticileri, gönülleri çektiğinde siyasi arenaya çıkmakta sakınca görmüyorlar. DÇB’nin durduğu yeri ve hangi emellere hizmet ettiğini, kimlerden destek alıp kimlere destek verdiğini açıkça ortaya koyan göstergelerden biri de Rusya’nın politik figürleri… DÇB’nin diasporadaki kimi hararetli savunucuları, herkesin alışkın olduğu hedef saptırıcı konuşmalarında bu kıymeti kendinden menkul organizasyonun“kültürel canlanmaya ilişkin hizmetlerini” ön plana çıkara dursun, DÇB Rusya siyaset sahnesinin oyuncuları ile iç içe, göbek bağı oluşturmuş durumda.

Nitekim 1993 DÇB kongresinde alınan kararların arasına sıkıştırılan birkaç satır, şer tezgahının siyaset sahnesindeki uzantılarını ortaya koyuyor. Söz konusu kongrede “Rusya’da Aralık ayında yapılacak seçimlerde, Rusya’da yaşayan ulusların hak ve özgürlüklerini savunan Birlik ve Dayanışma Partisi’nin seçimlerde desteklenmesi için DÇB’ne katılan derneklere çağrıda bulunulması” istendi. Ve bu istek hemen “yerine getirildi”.

Peki Birlik ve Dayanışma Partisi neyin nesi? Gerçekten DÇB “yöneticileri”nin allaya pullaya anlattığı gibi “Rusya’da yaşayan ulusların hak ve özgürlüklerini” mi savunuyor, yoksa başka bir şeyi mi ? Bu DÇB angajmanının anlamı ne?

DÇB’nin seçimlerde desteklenmesini istediği “Birlik ve Dayanışma Partisi”nin gerçek adı“Yedinaya Rossiya”.. Anlaşılan o ki, DÇB tezgahçıları “Yedinaya Rossiya”yı kamufle etme gereksinimi duymuşlar, “birlik”“dayanışma” gibi her yöne çekilebilen “güzel kelimeler”kullanmayı tercih etmişler..

“Yedinaya Rossiya” Rus politikasında son derece önemli ve kilit bir parti… Partinin kullandığı isim “Yedinaya Rossiya”“Tek Rusya” anlamına geliyor.. Yani kurucularının hedefini özetleyen bir isme sahip.. Partinin “ulusların hak ve özgürlüklerini savunduğu” sözü ise tam anlamıyla bir kuyruklu yalan.. “Yedinaya Rossiya”nın politikası “Tek Rusya’da tek halkın yaşayabileceğine” ilişkin argümanlarla destekleniyor..

Uzun süre Aleksandr Bespalov’un başkanlığında yol alan “Yedinaya Rossiya” daha sonra Boris Grizlov’un liderliğini benimseyerek Rusya politik sahnesinin önemli aktörleri arasına katılıyor. Gasprom’un fonlarıyla finanse edilen “Yedinaya Rossiya” eski komünist partisinin anılarına da sadık.. Rusya’nın her köşesini kontrol altına alarak kimseye göz açtırmamakta hüner sergileyen Rus gizli servisi FSB’nin eliyle çok kısa sürede reorganize edilen “Yedinaya Rossiya” bugün iktidar denkleminde yer alıyor. Bu iktidar partisi Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’ya girme barajını iki katına çıkarmayı ve böylece ülkede “Yedinaya Rossiya” ve “Komünist  Parti”den oluşan iki partili bir sisteme geçmeyi istiyor. Böylelikle Rusya sisteminde “demokratik istemleri” dile getiren muhalefetin bir an önce tasfiyesi hedefleniyor.

“Yedinaya Rossiya” nın lideri Boris Grizlov, Rusya parlamentosunun alt kanadı olan Duma’da Putin’in en önemli müttefiki.. Putin’in işbaşına geldiğinde yaptığı değişikliklerden biri de, Vladimir Ruşaylo’nun yerine İçişleri Bakanlığı’na Grizlov’u getirmekti. “Yedinaya Rossiya”, yani “Tek Rusya” partisinin “ulusların hak ve özgürlüklerini savunduğu”na ilişkin sözler, Çeçenistan Cumhuriyeti’ndeki katliamları hangi güçlerin gerçekleştirdiği sorusu ile gerçek yerine oturabilir. Bu yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük ayrımı yapılmaksızın sürdürülen katliamların, Rus derin devletinin siyasi aktörü olan “Yedinaya Rossiya”nın militanlarınca gerçekleştirildiğini Moskova sokaklarındaki halk bile söylüyor.

İşin ilginç yanı, birtakım Dünya Çerkes Birliği yöneticilerinin “Yedinaya Rossiya”nın Kafkasya’daki şubelerinin başında bulunduğudur. DÇB’nin gizli mahfellerdeki kökleri kadar,“Yedinaya Rossiya” angajmanı da, bu DÇB’nin oynadığı rolü tüm çıplaklığıyla ifade etmektedir.

Kaynak: samsunbkd.org

Yeryüzünde güzelliği, verimli toprakları, göklere dek yükselen yüce dağlarıyla yerkürenin parçalarından biri olarak varlığa sahip bulunan Kuzey Kafkasya 18. yüzyıl sonlarına doğru Rusların kirli çizmeleri altında çiğnenmiş, düşmanın çekirge akışını anımsatan istila hırsıyla devamlılık kazanan büyük üstünlüğüne rağmen yarım asır Kadar kutsal toprağın sinesini karış karış savunan masum ve kahraman ahalisi de nihayetinde sonsuz ve kirli istila akışına karşı yenilerek esaret devresine girmişti. 

Hala devam etmekte bulunan bu üzücü esareti, kurtuluş ile ancak rahat nefes alabilecek olan Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimize hatırlatırken, esaretin ve halen devam edişinin sebeplerini ve daha sonra bu esaretten kurtuluş çaresinin araştırılmasından meydana gelen konumuzu üç aşamaya ayırarak inceleyip detaylandıracağız: 

1. Kuzey Kafkasyalılar neden mağlup olmuşlardır? 
2. Esaretten sonra nasıl bir sosyal durumla karşı karşıya gelmişlerdir? Ve bu durum toplumsal birliklerine, yaşamlarına ne gibi tesirler yapmıştır, hangi özellikleri kaybettirmiştir? 
3. Bu esaretten kurtulmak için takip edilmesi gereken yol ne olmalıdır?

Kuzey Kafkasyalılar Neden Mağlup Olmuşlardır nedenlerini üç noktada incelemek gerekir:

I- Rus İmparatorluğunun belli bir program altında yeryüzü parçalarını ele geçirmesi ve sonunda dünyaya hakim olması yolundaki düşüncesi Rusların tarihe geçen Büyük Petro'ları, vahşi bir şekilde hemen hemen bütünüyle bilinçsizce hayat süren milletini yarı ilmi yarı zor kullanarak uyandırmaya çalışmış, az çok medeni ve insani bir yaşam oluşturmalarına etken olabilmişti. O zamanki belirgin hayat felsefesine karşı Büyük Petro'nun ve onun açtığı ekolü takip eden devlet adamlarının, milletleri üzerine yaptığı etkiler dikkate değerdir. Özellikle devlet teşkilatında başarı elde edilir edilmez Saray tarafından ilk düşünülen konu toprakların genişletilmesi ve otoritenin yerleştirilmesi oldu. Bu düşünce ile düzenlenen programın başında Kafkasya; sırasıyla Kırım, Ukrayna'nın batı kesimleri, Lehistan, Türkistan vb. yer alıyordu. Ruslar açısından bu memleketlerden en cazip olanı Kafkasya idi. Çünkü diğerlerine göre zengindi, güzeldi, büyüktü. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'na karşı doğal bir set ve ona saldırmak için mükemmel ve büyük bir hareket noktasıydı. Rusların bu istila fikrini veren birinci sebep de, saldırmak istedikleri memleketlerin güçlü bir devletin elinde bulunmamaları veya kuvvetli bir devlet tarafından korunmamalarıydı. Zaten öteden beri, kuvvetli olan devletlerin zayıf komşularını çiğnediği, güçsüz bulduğu an, sınırlarını takviyeye bile lüzum görmeden saldırdığı tarihte izlenen olaylardandır. Fakat güçlü bir komşu devletle karşı karşıya geldiğinde yapacağı ilk iş sınırların sağlamlaştırılmasıdır. Bundan dolayı, askeri bir harekatta, saldırı kararı verilirken, düşmanın zayıf yada güçlü oluşu karar üzerinde etkilidir. Ruslar o tarihlerde Kafkasya basta olmak üzere, belirttiğimiz memleketlerin istila edilmesinde, onların zayıf olmalarını göz önünde bulundurarak ve kalabalık insan sürülerini toplayarak güçsüz bulduğu ülkeleri çiğnemiş, imparatorluk sınırlarına dahil etmiştir. İşte bu istila düşüncesi ve daha sonraki uygulaması Kafkasyalıların esir olmalarındaki etkenlerden biridir.

II- Kafkasya'nın coğrafi konumu. Kafkasya'nın coğrafi konum bakımından eski tarihte Asya'dan Avrupa'ya gerçekleştirilen göçlerde bir köprü vazifesi yüklendiği gibi, 18. yüzyıl sonlarında Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu ve İran hükümeti ile ilişki kurma imkanını verecek önemli bir araç ve köprü oluşu... Gerçi o tarihte, şimdiki Romanya-Basarabya'da aynı sınırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile ilişki halinde bulunmalarına rağmen, orduların şevki açısından ve özellikle slav ırkına dahil milletlerin başkaldırışını sağlamak ve bunların Osmanlılar üzerine musallat edilip Osmanlı'nın elindeki Avrupa topraklarının kurtarılması fikrini içermesi açısından, yalnız bu yöndeki ilişkiyi yeterli görmüyordu. Rusların, yakınlarındaki zayıf, küçük milletleri ve devletleri yutarak, en güçsüz gördüğü büyük devletlerden olan Osmanlı devleti ile derhal temasını temin etmek için tek yol Kafkasya idi. Nitekim Rusya, Lehistan'ı kuşattıktan sonra Almanya ve Avusturya devletlerinin karşısında güçlü olmalarından dolayı o cephelere saldırmayı terk etmiş, Türkistan, Kırım ve Kafkasya'yı kuşattıktan sonra, Romanya üzerinden bilinen saldırılarını gerçekleştirerek slav milletlerini kurtarmış, Osmanlıların başına bu küçük slav milletlerini musallat ederek kendisi Kafkasya'dan Osmanlılara saldırmıştı. Ruslar için Kafkasya bir toplanma bölgesi, Tiflis ise bir toplanma noktası olmuştu. Büyük Petro'nun uyandırdığı Ruslar dünyaya hakim olmak için, küçük milletlerden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nu yutmak hayalini kuruyorlardı. Osmanlı Asyasının ele geçirilmesi için yegane yol Kafkasya idi ve burada kuvvetli bir devlet olmadığı veya güçlü bir devlet tarafından himaye edilmediği için bölgenin istila edilmesinde zorluk yoktu. İşte, Kafkasya'nın o zamanki coğrafi durumu da, istila nedenlerinden birini oluşturur. 

III- Kuzey Kafkasya'nın sosyal, kültürel, politik vaziyeti. Kuzey Kafkasyalıların, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan din, adetler, dil, ırk ve vatan birliği gibi sosyal unsurlardan mahrum bulunması yada bunların eksikliği ve aynı zamanda irfanın da noksan olması esaretin en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Daha önce bahsettiğimiz iki önemli sebeple Rusların Kafkasya'yı istila fikirleri ürettikleri zaman Kafkasya halkının sosyal açıdan bir birlik halinde olmamaları da, istila düşüncesini taşıyan kimselere büyük yardımda bulunmuştur. Şayet Kafkasya bir birlik durumunda olsaydı, istilacı düşmanlara karşı durabilecek bir devlet, bir birlik kurabilseydi, o takdirde vaziyet farklı olabilirdi. Kafkasya'nın sosyal ve tarihi hayatını anlatan birçok eser basılmış, birçok yazılar yazılmış, fakat bütün bunlar kendileri tarafından değil, yabancılar tarafından yayınlanmış eserlerdir. Bir yabancı hiçbir zaman, bir başka milletin mutluluğuna yön vermeyi düşünmez, sadece bugünkü ve geçmişteki durumlar ile ilgili incelemelerde bulunur. Bu da çok doğaldır. Bu açıdan bakıldığından Kafkasyalıların sosyal, tarihi hayatları tüm yönleriyle ortaya konmamıştır. İstiladan önce Kuzey Kafkasya halkı, çeşitli dillere sahip, birbirinin lisanından anlamaz, birlik, beraberlik, hürriyet, vatan vs. kurtuluş hareketinde vasıta olacak esas unsurlardan da ne yazık ki mahrum durumdaydı.

Bir milletin bireylerini birliğe yöneltecek ve bir bütün haline getirecek sosyal unsurlar şöyle sıralanabilir: Din, dil, kan ve ırk, vatandaşlık, örfe ve adetler. Bütün bu unsurlar incelendiğinde görülür ki, hiçbirisinin de gönüllere rahatlık verecek derecede Kuzey Kafkasyalılarda sosyal bir bağ olma kabiliyeti taşımamaktadır. Şimdi bunları birer birer inceleyelim: Din o zamanlar Kuzey Kafkasyalıların o zamanki durumlarına göre sosyal bir bağ oluşturamazdı. Çünkü, İslam dini Arap lisanı ile sabit kılındığı için bunu anlayacak halk yoktu. Ancak, yarım yamalak, medrese köşelerinde Arapça öğrenen kimseler tarafından halka din ve inançlar aktarılmaya çalışılmışsa da, maalesef yabancılık ve bilinçsizlik içinde bu da sosyal bir bağ olmaktan çok uzak kalmıştı. Nitekim, Osetya, Abhazya ve Gürcistan'ın bir kısmı Hıristiyan olarak kalmış, saldırı zamanında da, diğer unsurlardan daha çok, bu din bağıyla düşmanlarla savaşan Şeyh Şamil'e katılan fertler de azınlık derecesinde kalmış ve halkın ruh ve adetlerine yabancı gelen bu bağa karşı cazip bir varolma duygusu uyandıramamıştı. Tarih incelenecek olursa görülür ki, hayret verecek şekilde, büyük kahramanlar, genellikle kendi ırkdaşlarına karşı da savaşmış ve bazen ırkdaşlarını düşman safları içinde Bulmuştu. Aynı dili konuşmayan bazı ırkdaşlar ise bir araya gelerek düşmanın saldırısına karşı durmak, ölmek duygusunu bile duymamıştı.Eğer o zaman din ve inanç bağlarıyla beraber, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan vasıtalardan dil birliği, ırkdaşlık, vatandaşlık vb. duygular da uygulanmaya konsaydı ve millete böyle bir telkin yapılsaydı, hiç şüphe yok ki, dünyaya şöhret salan ve bir avuç inananla Ruslar gibi bitmez tükenmez akıntı haline gelen bir düşmana karşı yarım asır gibi uzun zaman direnirken belki de kutsal toprakları düşmanın kirli çizmeleriyle ezmesine önlem alabilirdi. 

Dünya tarihi ile sabittir ki, din ve inanç bağları bir milleti veya milletlerin fertlerini birleştirecek yeterli bir bağ değildir. Hıristiyan tarihindeki örneklere bakılacak olursa, Osmanlıların senelerce askeri kuvvetle yardım ettiği, din ve inanç bağlarıyla bağlanmaya çalışmış olduğu halde, yenmek mümkün olmayarak, genel savaş sonunda çözülmüşlerdir ki, bu da çok açık bir delil teşkil etmektedir. İşte zavallı Kuzey Kafkasya istila edilirken, insanları birleştirmek ve düşmana karşı savunma kuvvetleri oluşturmak için başvurulan bağlardan biri de, fayda sağlamayan bu din bağı idi. Adetler ise Kuzey Kafkasyalılarda öteden beri yer etmiş, milli içeriği tam olarak oluşmuş bir durumda bulunmaktadır. Hiç kuşku yoktur ki, Kuzey Kafkasyalıların yaşamları müstakil ve kendilerine has gelişim gösterseydi, dünya milletleri arasında adet ve gelenekler açısın dan "yazılı olmayan kanun" sıfatıyla bilinen kanunlara her zaman örnek olarak gösterilen İngiliz geleneğinin çok daha üstünde ve hatta bütünüyle açıklık kazanmış şekilde adetleri gelişmiş, bunlara bağlı kalınan ve bunlarla hükmedilen bir durum doğacaktı. İstila sırasında Kuzey Kafkasyalılarda irs ve gelenek bağı bulunmasına rağmen bu adetlerden bir kısmı biraz iptidai olduğu ve yanlış fikir ve amaçlara yönlendirdiği için zararlı hale dönüşmüştü. Ne yazık ki, ilim ve şuuru yüceltmek gayesiyle değiştirilmesi konu edilmemiş ve saldırı zamanında da toptan müdafaa konusunda ters etki yapmış ve düşmana karşı birleşmeleri gerekli olan kişiler bu zayıf adetler sebebiyle anlaşmazlığa düşmüş, neticede bir kabile başkanı Şeyh Şamil ile birleşirken, karşı taraf da düşmanlarla birleşmiştir. Zararlı olan bu çeşit adetleri de insafsız, medeni olmayan, özellikle bugün uygar dünyada nefretle karşılanan sınıf ve tabakalar kabullenirler. İste saldırılar karşısında bile, sadece zararlı olan adetler ve inanışların etkisi düşman lehine ve Kuzey Kafkasyalıların aleyhine bir etken olmuştur. Irkdaşlık unsuru açısından ele alındığında, gerek istila zamanında ve gereksi istiladan sonra saf kalan kısmında olsun ırk konusunda şaheserlik gösteren, gezgin, hareketli ve sağlam bir ırka Kuzey Kafkasyalılar sahip bulunmuşlar. Bilginler, yeryüzünün ırklarını sınıflandırırken beyaz ırk olarak Kafkasya ırkını ayırırlar. İstila zamanında, çok önemli unsurlar arasında yer alan sosyal özelliklerin, savunmada olumsuz neticeleri olmasına rağmen yıllarca yalnız ve parça parça kütleler halinde donanımsız mücadeleyi gerçekleştirmeleri, tarihin benzerini kaydetmediği üstün düşmana karşı mücadele etmiş olmaları, savaşmaları ve zaferler kazanmaları ancak ırklarının yüksekliği ile ilgilidir. Dayanmak, fedakarlık vb. gibi bazı hasletleri ifade eden kelimelerin anlamı ve sınırları, bu ırk için çok geniş ve belki de sınırsızdır. Bu yönden, zor şartlar altındaki karşı koyuş ile diğer savunma olayları arasında bir karşılaştırma yapıldığında gerçek kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Eğer bahsettiğimiz olumsuz sebepler bulunmamış olsaydı, Ruslar gibi sürü halinde yasayan bir millet değil, en gelişmiş bir millet bile topraklarında kendilerine has bu ırk mevcutken Kafkasya'nın bir karış toprağına dahi zor burunlarını sokabilirlerdi. Fakat ne çare ki böyle olmamıştır. Irk ve kan yüksekliğinin bir sonucu Kuzey Kafkasyalılarda vatan sevgisi çok üstündü. Ancak bu sevgi ve muhabbet, doğal ve bilinçsiz bir durumdan çıkarılıp, bütünüyle bilinçli bir hale sokulamamıştır. Çünkü bu, ancak ilim ve irfanla olurdu, ilim ve irfan ise, başta (müşterek/edebi) lisan yokluğundan dolayı ortaya çıkartılamamıştı. Aslında tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi ile, bilinçli bir vatan sevgisi arasında ilk bakışta bir fark yok gibidir ve yoktur da. Fakat aralarında bir farklılığı gerektiren yegane sebep şöyle açıklanabilir.Tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi daime kalpte yaşar, fakat, vatana yönelik bir saldırı anında yine kalpte bulunmasına rağmen harekete geçmez. Bütünüyle bilinçli bir vatan sevgisi ise sürekli yürekte bulunur, buna karşılık herhangi bir saldırıdan sadece etkilenmekle kalmaz, harekete geçer; saldırgana karşı şahsi bir eyleme dönüşerek ya öldürür veya ölür, vatanın bir karış toprağını bile kimseye vermeye dayanamaz. İşte vatan sevgisi açısından ele alındığında, bu noktanın istilaya zemin hazırlayan faktörlerden biri olduğunu unutmamak lazımdır. Dil bağlamında incelendiğinde; dilin, şahsi iradenin görünür bir aracı olarak insanlar için çok önemli olduğu ifade edilebilir. İnsanoğlunun yaratılışından beri konuşulan diller ve dil anlaşmazlıkları hakkında efsanevi boyutlarda çok şeyler söylenmiştir. Fakat böylesi efsanelerden çok, yaratılış zamanında insanların çeşitli bölgelerde toplu halde yaşayamamaları sebebini kabul etmek lazımdır. Yeryüzünün boş kısımlarına dağılmak, güzel ve daha iyi yerleri aramak ve sonuçta da bir yerde yerleşip, yer sahibi olmak gibi doğal amaçlar neticesinde çeşitli ifade tarzları doğmuştur. Bugün, ileri düzeye gelmiş milletlerde bile dil anlaşmazlığı, az da olsa görülmektedir. Gariptir ki, insanoğlu ilerleme yolunda hızlı adım atmakta olduğu halde, kendi menfaatine her zaman bir engel, hiç olmazsa bir külfet getiren lisan anlaşmazlığını ortadan kaldırma yolunda hiçbir çaba göstermemektedir.

Dil bakımından Kuzey Kafkasya, yeryüzünün en garip ülkelerinden biridir. Kafkasya'yı bu duruma getiren tek sebep, herhalde insanoğlunun Asya'dan Avrupa'ya göçü sırasında bu memleketin bir köprü vazifesi yapmasıdır. Bununla beraber ırk ve kanın yol açtığı benlik duygusu ve Kafkasya'nın coğrafi özellikleri de bu konuda bir etken olmuştur. Şimdiye kadar Kuzey Kafkasya'da yüzlerce dil konuşulduğu hakkında birçok rivayetler, yazılar varsa da, durum abartıldığı kadar değildir.

Ancak durum bazı milletlerinkinden biraz fazladır. Şimdiye kadar bu dillerin düzenleştirilmesi ve birleştirilmesine dair hiçbir çalışma olmadığı için, başlangıçta olduğu gibi kalmıştır. Kuzey Kafkasyalılar arasında lisan farklılığı olduğu halde ırk, vatan sevgisi, adet ve gelenekler, yaşam ve giyim tarzı, dini inançlar vs. gibi özellikler açısından halk arasında müthiş ve kuvvetli bir birliktelik görülmektedir. Halbuki, asrın çoğu sosyologlarının düşünüş ve araştırmalarına göre, bir toplumun fertlerini birbirine bağlayacak en kuvvetli ve tek bağ, dildir. Son asırlarda yapılan bilimsel araştırmalara göre, Kuzey Kafkasyalılar arasında, doğal olarak bir ayrılık olduğunu görmemek imkansızdır. Ancak bu birlikteliğin başlıca sebebi, örf ve adetlerin kuvvetli ve bir bütün olması nedeniyle aile terbiyesinin de aynı oranda güçlü ve dolaysız şekilde ortaya çıkmasıdır.

Rusların saldırıları sırasında (şimdi de olduğu gibi) Kuzey Kafkasya'da dikkate değer ve Kuzey Kafkasyalıların bütününün isteklerini anlatabilecekleri ortak bir dil yoktu. Bir dili konuşan kişiler Dile yazı bilmeksizin, şifahi olarak konuşurdu. Çünkü hiç bir dil için alfabe bulunamamış, yazılmamış ve düzenlenmemişti. Mücahitler ise, genellikle dinden ilham alarak Arapça okur, yazarlardı. Doğal olarak, herkesin bilmediği bu dil, bütün toplumun ihtiyacını karşılayamazdı, karşılaması da imkansızdır. İşte saldırılar sırasında Kuzey Kafkasyalılar için resmi ve başlı başına bir dil olup da, toplumun bireylerini bir araya getirememesi önemli sonuçlar doğurmuş, bazı zümreler diğerlerinden ayrı kalarak birliktelik oluşturamamış, sonuçta da bu durum düşmanın lehine, fakat Kuzey Kafkasyalılar aleyhine hiç hissedilmeden istilayı kolaylaştırmıştı. Bir bütün halinde ele alındığında, işte ayrıntılarıyla anlattığımız 1-Çarın cihanı istila fikri, 2-Kafkasya'nın coğrafi durumu, 3-Kuzey Kafkasyalıların sosyal hastalıkları, istila ve esaret unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fakat, Kuzey Kafkasyalılar, bu gibi sebep ve hastalıkların etkilerine hayli maruz kalmakla birlikte, üstün durumda bulunan düşmana karşı ezik durumda olmamış; gerek kitle halinde, gerekse kişisel olarak yine vatani ve ırki görevini yerine getirerek dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde ülkesini korumuş, olağanüstü acı ve zorluklara katlanmış, köyleri yerle bir edilene, yok olana dek, yüksek dağların zirvesinde yasayan kartalların yuvalarını ev edinerek düşmanla yarım asır mücadeleyi sürdürmüş; sonunda bir kayanın, çağlayan bir derenin veya bir yamacın köşesinde şehit olmuş, böylece Kafkasya'nın da esaret devresi başlamıştır.

Bahsedilen sosyal hastalıklar nedeniyle Ruslar'a sığınan bazı kişiler de, istila tamamlandıktan sonra zorlanmaya başlamışlar, kirli bir düşmanın kirli çizmeleri altında sadece yaşamanın değil, ancak belli bir zamana kadar inlemenin mümkün olduğunu sonradan anlayarak değerlendirmişlerse de, iş işten geçmişti.

Kuzey Kafkasya'nın acılı ve zorlu uğraşı bu surette neticelenirken, asıl felaketin büyüğü olan esaret ve göçü öte yandan başlamaktaydı. 

Gortsı Kavkaza, Varşova, 1933, No:43, s:5-18 ve No: 44, s:2-6.


Tevfik Çiper

ÇAR HÜKÜMETİNİN KAFKASYA’DAKİ İŞGAL POLİTİKASI: 

Rusya'nın Perslerle (1826-1828) ve Türkiye’yle (1827 -1829) yaptığı savaşlarda zafer kazanması Rus İmparatorluğu’nun gelecekteki fetihleri için bir basamak olarak kullanacağı Transkafkasya’ya saldırmasını olanaklı kıldı. Çeçenistan'ı, Dağıstan'ı ve Çerkesya'yı içine alan Doğu ve Kuzeydoğu[1] Kafkasya'nın fethedilmiş olarak görülmesine rağmen, gerçekte bu bölgelerin özgürlük aşığı dağlı halkları Çar politikasına karşı direniyorlardı ve henüz pasifize edilmemişlerdi. Çar Hükümeti, işgal edilen Kuzey Kafkasya vilayetleriyle Transkafkasya arasında bir tampon bölge oluşturan bu dağlı kabileleri boyunduruk altına alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştı. 

Dağlı halk, Çarizmin sömürgeci boyunduruğunun ağır baskısından yakınmaktaydı. Verimli vadileri bırakarak dağlara sürülen dağlılardan alınan bu verimli topraklara, Çar hükümetinin emellerine destek olacakları gözüyle bakılan Kazak köyleri kurulmuştu. Çar Hükümeti bu özgürlük aşığı dağlılara karşı saldırılarına 19. yüzyılda başladı. Tekrar Ordu Kumandanlığına getirilen Paşkevich, 1837'de Çar'dan ''Dağlıları tamamen bastır, boyun eğmeyenleri yok et'' şeklinde emirler alıyordu. Paşkevich atalarınınkine eşit bir şevkle ve vahşice bir politika oluşturdu.

Çar Hükümetinin politik açıdan onur kırıcı, ekonomiyi çökerten ve sürekli baskısına karşılık dağlılar 1820'li yılların sonunda bağımsızlık mücadelesini başlattılar. Mücadele, Çarlığa ve onun uşakları olan yerel Hanlara yönelikti ve kısa sürede bir kitlesel halk hareketine dönüştü. Bu dağlıların sömürgeci Çar Hükümetine karşı verdiği bir mücadeleydi. Bu mücadelenin, İslamiyet’in bir tarikatı olan Müridizm'in dini bayrağı altında olması gerçeği Kafkas halklarının geri kalmış toplumsal yaşamlarıyla açıklanabilir.

MÜRİDİZM: 

İslamiyet'in Kafkasya'da ilk olarak görünmesi 7. yüzyıldaki Arap fetihleri zamanına rastlar, fakat İslamiyet Kafkasya'da çok yavaş yayılmış ve 18. yüzyıla kadar dağlara girememişti. Doğuda eski zamanlardan beri bilinen ve Kafkasya'ya 15. yüzyılda giren Müslümanlık, rahiplerle çok az benzerlikleri olan Dervişlerin buyruklarıyla oluşturuldu. Orta ve Önasya'da iyi bilinen bu buyrukların öğretileri Dağıstan ve Çeçenistan'a ''yol'' yani kurtuluş yolu anlamına gelen Tarikat adı altında yayıldı. Tarikatçılar yani daha doğru olarak Müridler öğretmenlerinin isteklerine kayıtsız-şartsız itaat etmeye söz vermişlerdi. Bu da yüzden köylüleri ilk defa oluşturulan böyle bir hareketin önemini kanıtlayan bir gerçektir. Kafkasya'da tarikatın öğretileri tamamen diniydi ama sonraları Dağıstan köylüleri arasında yayılmasıyla tamamen askeri ve politik bir kişiliğe büründü. Rus araştırmacıları buna Müridizm adını verdiler. 

Yarag köyünden Molla Muhammed veya Kurali Mohama 1823'te tarikatın Dağıstan'daki ilk öğreticisi olarak ortaya çıktı. Fakat onun öğretilerine Gimrili tanınmış bir vaiz; Gazi Muhammed, tarafından yeni bir biçim verilmiştir. Gazi Muhammed, tarikata askeri ve politik bir kişilik kazandırmış ve işgalcilerle birlikte feodal beylerin de dahil edildiği kafirlere karşı bir Mukaddes Savaş ve Gazavat fikrini ileri sürmüştür.

1820'li yılların sonlarında, Çar'ın istila politikasına karşı yürütülen mücadelenin şiddetlenmesi gerektiğini hocası Kuralı Mohama'dan daha hararetli bir şekilde savunan Gazi Muhammed, politik mücadeleye olan isteğe Müridizm'de daha açık bir ifade geliştirdi. Bu sırada Çar Hükümeti, dağlı kabileler arasındaki kavgalardan mümkün olduğu kadar çok yararlanmaya çalışıyordu. Bu nedenle Gazi Muhammed bu kavgaların sona ermesi için vaaz vermeye başladı ve hatta kan davasına bir son vererek kabileleri Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede birleştirmeye teşebbüs etti. Konuşmalarında, Müridizm ile bağımsızlık savaşının birleşmesinin yani Gazavat'ın gerekliliğine tekrar değindi. Lenin ''Politik bir direnişin dini çerçeve içinde ifade edilmesi yalnız Rusya için değil, gelişimlerinin belli aşamalarında tüm halklar için geçerli bir olgudur'' der. Marx'a göre Gazavat, dağlıların bağımsızlık için verdikleri en uygun mücadele biçimiydi. 

KUTSAL SAVAŞIN BAŞLAMASI: 

Gazi Muhammed nispeten kısa bir süre içinde Dağlı erkek nüfusunun büyük bir bölümünü etrafında topladı ve 1830-1832 yılları arasında başarılı bir dizi askeri harekat gerçekleştirdi. Gazi Muhammed'in askeri bir lider olarak kendisini kanıtladığı Vnezapnoya, Burnoya ve Derbent kalelerinin Dağlılar tarafından kuşatılması özellikle dikkate değer o1anlardır. Ama yöre Hanlarına ve özellikle Avar Hanedanlarına karşı yapılacak mücadeleler de Gazi Muhammed'in planları arasında yer almaktaydı.

Gazi Muhammed, bağımsızlık mücadelesi çalışmalarında bir devlet sisteminin unsurlarını yaratmaya çalıştı. Cemaatların (Köy kurultaylarının) ve Müridlerin çoğunluğunun desteğiyle Dağlıların İmam'ı veya askeri, manevi ve toplumsal yöneticisi oldu. 1832'de köyünü -Gimri Kalesini- kendilerini kuşatan Çar'ın birliklerine karşı savunurken silahı elinde olduğu halde öldü. 0 zamana ait bir hikaye Gazi Muhammed'in ''süngüler üzerinde asılı durduğunu'' ve mücadele ruhunu yükseltmek için Müridler tarafından muharebe alanına dikildiğini söyler. 

Gimri'de Gazi Muhammed'le birlikte savaşan Şamil ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen düşman birliklerini yarmayı ve saklanmayı başarmıştı. Bu sırada, Doğu ve Kuzeybatı Kafkasya'da Çar Hükümeti ile Çerkes, Çeçen ve Dağıstan'lı dağlılar arasında şiddetli çarpışmalar olmaktaydı. Çerkesler savaşı Don ve Volga nehirlerine kadar taşımakla tehdit ediyorlardı. Rus Generalleri de askeri seferlere ve hücumlara başlamışlardı. Pasifize edilmiş Transkafkasya'da ardı-arkası kesilmeyen karışıklıklar patlak vermekteydi. Jaro-Belokan'da 1830'da artan vergilere karşı halkın başlattığı bir ayaklanma vardı; ayaklanma yaklaşık altı ay sürdü ve yerel feodal beylerinin de yardımıyla Çar Hükümeti tarafından vahşice bastırıldı. Aynı şey 1837'de Talych Hanlığında da yaşandı.

Çar Hükümeti Kafkasya'daki kuvvetlerini gittikçe artırıyordu. Her yerde askeri garnizonlar kurulmuştu. Karadeniz sahilinde, Karadeniz Hattı olarak bilinen ve Abhazya'dan Sujuk Kalesine kadar uzanan büyük askeri istihkam sistemleri inşa edildi. Kuzeydoğu Kafkasya'da Kafkas Hattı diye bilinen askeri istihkamların sayısı da arttırıldı.

1832'de toplanan Dağıstanlı Müridler, yaşlılar ve ruhban sınıfı geniş bir mürid kitlesinin lideri olan Gamzat Beyi Gazi Muhammed'in yerine geçmek üzere imam seçtiler. Gamzat Bey Çar Hükümetine karşı birleşmek üzere Avar Hanlarıyla müzakereye başladı, ama bu sırada Gamzat Bey'e bağlı bir grup köylü başlarında İmam olmadığı halde Hanları yendiler. Khanzukh Müridler tarafından işgal edildi ve önemsiz bir Avar Hanı olan Pokhu Bike yenildi. Gamzat Bey Khanıukh camiinde dua yapılırken haince öldürüldü ve cami ateşe verildi. Gamzat Bey'i öldürenler ve suikastı düzenleyenlerin başları Hacı Murat ve Osman'dı. Bu durumda Rus Generalleri, kuklaları durumundaki Hacı Murat'ın, Avar Hanlarının Müridlere karşı eskiden beri sürdürdükleri mücadeleyi üstlenmesiyle Avar memleketindeki konumlarını daha da kuvvetlendirdiler.

Gamzat Bey'in ölümünden sonra Şamil, müridleri toplayıp Hacı Murat ve Rus Generallerine karşı mücadele etmek için onlarla beraber and içti 1834'te ise Müslüman bilginlerinin, yaşlıların, Koisubu adayı Uzden tanınmışlarının ve dağlık Dağıstan'ın özgür halklarının hazır bulunduğu bir toplantıda imam seçildi. 

ŞAMİL: 

Şamil 1801 veya 1802' de bir Avar Uzden Dağlı Ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinin gelişiminde önemli bir yeri olan Gazi Muhammed'le beraber büyüdü. Dağlıların en önemli yöneticisi, cesur bir askeri lider, gösteriş1i bir asker ve kanun koyucu, çelik iradeli, zeki ve gerilla savaşlarına lider olabilecek bir kimseydi. Sekreteri, Hacı Ali, Şamil'i şöyle anlatıyordu: ''Şamil, bilgili, dindar, uzak görüşlü, cesur, azimli bir adam olmasının yanında iyi bir binici, iyi bir nişancı, iyi bir yüzücü, iyi bir güreşçi, iyi bir koşucu idi, kısaca onunla kimse yarışamazdı. Gamzat Bey'le beraber iken Dağıstan'ın halkını ve arazisini iyi bir şekilde inceledi. Aklına koyduğu her şeyi yapabilirdi. Kan davalarının ve klan kavgalarının sona ermesinden sonra toplulukları emirlerini yerine getirmeye hazır bir halk haline getirdi. ''Şamil'e olan bağlılık o kadar büyüktü ki Dağlılar ''Şamil'in bir emri ile canlarına kıyabilir, öz babalarına, kardeşlerine, çocuklarına karşı savaşabilirlerdi.” Şamil'in imamlığı 25 yıl devam etti.

Köylü hareketi 1830'lu yıllarda Ermenistan'dan Gürcistan'a tüm Transkafkasya'ya yayılmıştı. 1837'de Ermenistan'ın Savan Gölü bölgesinde büyük bir köylü ayaklanması meydana geldi. isyancılar vergilerin azaltılmasını ve melik[2]lerin kaldırılmasını istiyorlardı. Aynı yıl Kuba bölgesinde müridizmin sloganlarını kullanan başka bir isyan patlak verdi. İsyana zorla toplanan Müslüman süvari alayının Varşova'ya tayin edildiği haberi neden oldu. İsyan hain bir grup bey vasıtasıyla oluşturulan silahlı güç tarafından bastırıldı. Çar'ın birliklerinin baskısı altındaki Şamil, isyancılara yardım edememişti. 

Şamil, Dağıstan, Çeçenistan ve İnguş bölgesinin özgür topluluklarını'' Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede yer almaları için ikna etmeye çalışıyordu ve hatta işi kutsal savaşta yer almak istemeyen köyleri toptan yok etmeye kadar götürmüştü. Şamil, otuzlu yılların sonunda çevresindekilerle birlikte dağlık Dağıstan'ın doğal olarak savunmaya oldukça uygun ve takviye edilebilir durumdaki Akhulgo yöresine yerleşti. Rus ordusundan kaçan firarilerin de yardımıyla gerçekleştirilen istihkam sistemiyle zaptedilmez bir kale durumuna getirilen Akhulgo'nun ortasında imam için Avrupa stili iki ev inşa edilmişti. Akhulgo'nun sağlamlığı Çar'ın birliklerince, başarısızlığa uğradıkları bir denemeden geçirildi. Bu durumda Rus Generalleri Şamil'e; ''dağ krallığının yöneticisine'', bir dizi barış önerileriyle yaklaşmak istediler ama Önerilerin hepsi Şamil tarafından reddedildi. Bunun üzerine çok sayıda askeri birlik Akhulgo'nun etrafına yığılmaya başladı. Akhulgo'ya o kadar çok asker getirilmişti ki bu askerlerin çekilmesiyle Karadeniz Hattı güçsüz düşmüştü. Kuşatma altındaki Akhulgo 1839'da ağır bombardıman ateşine tutuldu. 

Şamil hemen hemen bütün müridlerini kaybetti. Akhulgo'da akan bu müridlerin kanı binlerce Çar askerinin de hayatına mal olmuştu. Yöreyi iyi bilen Şamil, ikinci bir defa, kendilerini çevreleyen düşman zincirinden kaçmayı başardı.

Halk hikayeleri, Uzdenlerin savunucusu ve Çar Genera1lerinin korkulu rüyası Şamil'i ele geçirilemez bir kişi olarak anlatıyorlardı. Şamil'in Akhulgo'dan kaçışıyla dağlıların bağımsızlık mücadelesinin safhası sona erdi. Bu süre içerisinde, mücadele, gücünü Uzdenlerden alan geniş çaplı bir ulusal hareket haline gelmişti.

Şamil 1839'un Ağustosunda Çar Hükümeti tarafından istila edilen ve Rus yönetiminin ağır boyunduruğu altında bulunan, Çeçenistan'ın dağlık bölgelerine çekildi. Görevli olarak burada bulunan bir maceraperest General Pullo, kendisine karışılmamasından faydalanarak dağlıları kırıp geçirmekteydi. Dağlılar her yıl 20.000 gümüş rublelik dayanılmaz bir vergi ödemek zorundaydılar, birçok yerleşim bölgesi tamamen tahrip edilmişti ve dağlılar silahsızlandırılmışlardı. Bu kötü muameleler Çeçenleri sonu olmayan ayaklanmalara teşvik etti ve bazı köylerde yaşayanlar yalnız bir yıl içinde birkaç kez isyan ettiler. 

ŞAMİL’İN PARLAK DEVRİ (1840-1847):

Şamil Çeçenistan'da bir kahraman gibi karşılanmıştı. Etrafında hemen kalabalık bir mürid kitlesi toplandı. Gazavat tekrar başladı. Çar'ın Generallerinin zaman kaybetmeleri ve insiyatifin ellerinden çıkmasına göz yummaları Şamil'e askeri zaferler kazanması için uygun bir ortam sağladı. N.G.Chernyskevsky'e göre 1940 ile 1847 arası hareketin doruğa ulaştığı ve Şamil'in ''parlak devri''ni yaşadığı dönemdir. Akhulgo kuşatmasından sonra Şamil, askeri bir güç, devlet örgütlenmesi, askeri istihkam sistemi olmadan ve düşmana sürekli akınlar düzenlemeden bağımsızlığın kazanılmayacağına inandı. Şamil, otuzlu yılların sonunda Çeçenistan'da harekete geçti. Önce askeri istihkamlar kurdu ve müridlerden oluşan askeri birlikler meydana getirdi, Çar'ın birliklerine saldırdı, onları geri püskürttü ve Çeçenistan'ın önemli bir bölümünü geri aldı. 1940'dan sonra tekrar Dağıstan'daki özgür toplulukların bir kısmının önderi durumuna geldi. Adı yine Tüm Kafkasya'da dillerdeydi. 1840 ve 1846 arasında arka arkaya parlak zaferler kazandı. Bilhassa, Sunja'ya Valersk'te 1840'da meydana gelen kanlı muharebe en önemlilerinden biridir ve o savaşa katılmış Şair Lermontov tarafından anlatılmıştır. Çar'ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Hacı Murat 1940'da, düşman olmalarına rağmen Şamil'e katılmıştı. 1842'de İchkerin'e yapılan Grabbe komutasındaki askeri sevkıyat ve 1845'te Vorontsov'un gerçekleştirmek istediği hücum, başarısızlığa uğratıldı. Şamil Çar'ın birliklerine karşı ciddi başarılar kazanmaktaydı. Rusların askeri istihkamlarının önemli bir bölümü tahrip edildi. Özellikle Çeçenistan'ın dağlık bölgesi olan İchkern'in içlerine yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan sefer en önemlilerinden biriydi; Çar'ın birlikleri dağlıların gerçekleştirdikleri cesur akınlar ve şiddetli hücumlarla dağıtılmış; çok miktarda silah, üniforma ve yiyecek müridlerin eline geçmişti. Çar'ın Generalleri Şamil'in bu parlak zaferi karşısında güvenlerini kaybettiler. 

Bu sıralarda Transkafkasya'nın önemli bir kısmı, özellikle Gürcüstan, köylü isyanlarına sahne oluyordu ve bu durum dağlıların Çar yönetimine karşı sürdürdükleri mücadeleye yardım etmekteydi. 

Rusya'yı Kafkasya'daki savaşta güçsüz duruma düşürmek isteyen İngiltere ve Fransa kendi mütecaviz fikirleri doğrultusunda Karadeniz sahillerinden dağlılara silah ve askeri, araç gereç yollamaktaydılar. Ama bu yardımlar çok az miktarda gerçekleştiğinden dağlıların çoğu kendi köylerinde ürettikleri silah ve tüfekleri kullanmaktaydılar. İngiltere kendi himayesi altındaki toprakları genişletmek ümidiyle Karadeniz'e silahlı birlikler çıkarttı. İngiltere ve Fransalı casuslar Karadeniz sahillerini dikkatli bir şekilde incelemekteydiler. Fakat Anglo- Fransız müdahalesinin Çerkeslerin mücadelesinde önemli bir yeri yoktu. Çerkesler bu eşit olmayan savaşta bağımsızlıklarını kendi kendilerine savunmaya mecbur bırakılmışlardı ve kazandıkları zaferleri de yalnız kendi kendilerine borçluydular.

Dağlılar kendilerini ormanlık arazide saklamakta ustaydılar. Ve sanki ağaçlar, uçurumlar Rus birliklerine ateş ediyormuş gibiydi. Ağaçları kesip üst üste yığarak kullanışlı barikatlar yapıyor ve arkalarından ateş ediyorlardı. Dağlıların taktikleri Lermontov'un ''Valerik'' adlı şiirinde çok iyi anlatılmıştı. Bu barikatlar düşmanların ilerlemesini durdurmuş ve dağlılara zaman kazandırmıştır. Engels dağlıların zaferlerinin nedenlerini şöyle açıklıyordu: ''Dağlıların bölgelerinin savunmasında temel dayanakları saldırı taktikleridir. Her defasında Rus birlikleri dağ savaşına iyi uyum sağlayamayan İngilizler gibi Kafkasyalılara saldırdılar, bunları yendiler ve köylerini tahrip ettiler. Arkalarında bıraktıkları dağ geçitlerini kaleler zinciriyle tahkim ettiler. Kafkas dağlılarının gücü, onların dağlardan düzlüklere devamlı akınları, Rus mevkilerine ve karakollarına ani atakları, ileri Rus hatlarının gerilerine ani saldırılarına ve kurdukları tuzaklara dayanmaktaydı. Yani Dağlılar Ruslardan daha hafiftiler ve bunun avantajlarından en iyi şekilde faydalandılar. Gerçekte, dağlıların bütün geçici başarılı başkaldırmalarında olduğu gibi bu başarıları da denebilir ki saldırı taktiklerinin ürünüdür.

Şamil 1840-1841 yılları arasında Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin önemli bir bölümünün yöneticisiydi ve etkisi Khabardey'e kadar yayılmaktaydı. Savaşabilen on binlerce mürid önemli noktaların savunulması için düzenlenmişti ve bunların çevrelerinde kendilerine dost insanlar yaşamaktaydı. Şamil'in başlıca gücü Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin Uzdenlerinden oluşmaktaydı. Batı Kafkasya'daki kuvvetleri ise henüz serfleştirilmemiş Tlfıkotl köylülerinden meydana gelmekteydi.

Şamil, bağımsızlık savaşında geniş halk kitleleri tarafından destekleniyordu ama zengin tabaka, ruhban sınıfı ve tacir-tüccarlar mürid ayaklanmalarında yalnızca zaman zaman yer aldılar geneldeyse kendi özel çıkarlarıyla ilgilendiler. 

ŞAMİLİN İMAMLIĞININ YÖNETİM SİSTEMİ: 

1840'lı yıllarda mürid hareketinin zaferler kazanması büyük ölçüde Şamil'in imamlık veya devlet düzenine dayandırılabilir. Bu yıllarda imamlık, askeri karakteristikleri net bir şekilde belirlemişti.

Şamil, kontrolü altındaki bölgeyi askeri hedeflerine uygun olarak naiblik adı verilen bölgelere ayırmış, başlarına da imam tarafından atanan vekiller getirilmişti. Bu naibliklerin sayısı sık sık değişmekte idi; ellilerde 82 tane vardı. Naibliklerin başlarında bulunanlara Naib adı verilmekteydi. Bütün Naiblerin eşit görevleri vardı ve yönetimlerini imamdan gelen talimatlara göre uyguluyorlardı. Şamil mürid diye bilinen en yakın arkadaşlarını Naib gruplarının yönetimiyle yükümlü kılmıştı.

Her Naib'in imam'ın emirleri doğrultusunda yetki verdiği, emrine amade hakimleri, alimleri (islam bilginleri), ruhban sınıfı ve savaşçıları vardı. Hakimler, ''düzeni sağlamaya'', anlaşmazlıklara bakmaya, suçluları cezalandırmaya, İmam'ın emir ve dualarını köylerine yaymaya söz vermişlerdi. Davalara, şeriat yani temeli Müslümanlığın kanunları olan, Şamil ve azaları tarafından İmamlık'ın askeri ve siyasi amaçlarına uygun olarak ıslah edilmiş kanunlara göre bakılıyordu. Naiblerin görevleri özel bir kanunla (nizamla) belirlenmişti. Bu kanunlarla her naibin ''şeriatın doğru ve sürekli olarak uygulanması, kabileler arası kavgaları çözümlemesi, ve aralarındaki kan davalarına son verilmesi'' isteniyordu.

Şamil devleti 1845'e kadar Dargı, 1845'ten sonra ise Vedeno köyündeki çok iyi donatılmış evinden yönetti. Şamil'in ikametgahı etrafında bir sürü bina olan, iyi donatılmış bir kaleydi. Düz bir yere inşa edilmişti ve kendisine bağlı seçme birliklerden oluşturulmuş özel muhafızlarla korunmaktaydı. Her Awul'un (köy), en cesur fertlerini Şamil'in muhafızlığı için seçmek gibi bir görevi vardı. Naiblerin toplantıları Şamil'in ikametgahında yapılır, toplantılarda savaşın idaresi tartışılır ve Naiblerin haberleri dinlenirdi. Şamil kanuni sorunların tartışılmasını kendisi idare eder, şikayetleri dinlerdi, bu sırada bir sekreter de Şamil'in danışmanlarının yardımıyla hazırladığı emirlerini yazardı. 

Devletin yönetimiyle ilgili karmaşık sorunlar mecliste tartışılırdı. Burada, önce imam sorunu kısaca anlatır ve kendi fikirlerini söylerdi. Fakat üyelerin İmam'ın fikirlerini kabul veya red etme hakları vardı. İmam'ın yalnızca askeri veya taktik hareketlerinde karar verme yetkisi vardı. Sorular mecliste hazırlanan bir sıra dahilinde tartışılırdı. Toplantılarda nihai kararlar verilir ve derhal yerine getirmek için tedbirler ana hatlarıyla saptanırdı. Özellikle askeri sorunların söz konusu olduğu durumlarda Şamil Naibleri toplantıya çağırırdı. Bu toplantılarda tartışılan başlıca sorunlar Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş ve müritlerin güçlendirilmesiydi. Böyle toplantılardan özellikle birinin önemli bir yeri vardı. Kayıtlara genellikle 1847 diye geçen ama son yapılan araştırmalar sonucu 1845'ten geç olmadığı anlaşılan ve Andi'de yapılan bu toplantıda Şamil Naiblerin ve halkın daha ne kadar itaat edebileceklerinin ve savunma yapabileceklerinin araştırılmasına karar verilmişti. Toplantıda hazır bulunan üyelerin hepsi Şamil'in isteklerini tam olarak yerine getireceklerine söz verdiler. Toplantıda Şamil herkesin ortak görevlerini ve ihlali durumundaki sorumluluklarını belirtir yazılı bir emir çıkardı. Toplantıda ayrıca Naiblerin yönetimlerini kötüye kullanmaları ve gittikçe artan servetleri sorunu da tartışıldı. Ve naiplerin zengin, mal mülk sahibi olmamalarına, kıskançlık ve zulümden vazgeçmelerine, birbirlerine yardım etmelerine ve hareketlerinin zalimce değil şeriata uygun olmasına karar verildi.

Şamil büyük bir ordu oluşturmuştu. Talimnamesinde askeri birimlerin takviye edilme kuralları da belirtilmişti. Her Naib bütün köylerden her on aileden bir atlı savaşçı almak kaydıyla toplanmış 300'den fazla süvariye sahip olmak zorundaydı. Süvariyi seçme yetkisi ailelerin ileri gelenlerine bırakılmıştı ve diğer dokuz aile idameyle sorumluydu. Bu, Uzdenlerin ağır yüklerinden biriydi ve temelde geniş Uzden kitlesinin omuzlarına yüklenmişti. Düzenli orduya ek olarak yine Naiblerin emrinde köylerdeki 15-50 yaş grubu arasında yer alanlardan teşkil edilmiş milis kuvvetleri de vardı. Bunlardan tüfek atış talimi yapmaları ve iyi birer süvari olmaları istenirdi. Şamil'in ordusunda en önemli görevler bu milisler tarafından yerine getirilirdi. Ayrıca bu orduda Rus ve Polonyalı kaçaklardan oluşturulmuş bir müfreze de vardı. 

Şamil'in bütün köylere dağıtılmış halde bulunan birliklerin başlarında kendi komutası altında bulunan subaylar (Naibler ve her 500, 100 ve 10 askerin sorumluları) bulunurdu. Silahlı mürid gücünün çoğu kalelerde yetiştirilmişlerdi. Şamil'in ordusunda milisler de dahil, toplam 40-50 bin civarında yaya ve atlı bulunmaktaydı.

Şamil savaşçılarını paye ve rütbe vererek mükafatlandırırdı. Silah, at, koyun, çeşitli maddeler ve para gibi ödüller de vardı. Korkaklıklar için üniformalara itibardan düştüğünü belirtir bir işaret dikilmesini emretmişti. Örneğin sağ kola bir parça keçe dikilebilirdi. Bu işaretler ilk cesaret belirtisinden sonra sökülürdü. Kaçmak isteyen askerler korkaklıklarından dolayı ya bir çukura koyulur ya da ayaklarından zincire vurulurlardı. 

Şamil, küçük çapta bir topçu sınıfı bile meydana getirmişti. Dağlılar 'bin savaşçı'' diye adlandırdıkları topun gücüne büyük hayranlık duyuyorlardı. Kendi toplarını kendileri yapmayı başardılar. Gotsatl'lı Murtaza Ali dökümlerdeki hüneriyle ün kazanmıştı. Toplarda Şamil'in nişanı vardı. Ama bu topların kalitesinin çok düşük olduğu da söylenmeli. Yapılan 50 civarında topun yalnız 12 veya 14'ü kullanılabilir durumdaydı. EI bombaları Ruslardan ele geçirilmişti ama mermiler dağlılar tarafından bakıra, kurşun ve kalay karışımı bir maden takılarak yapılıyordu. Barut Şamil'in düzenlemesiyle çeşitli köylerde yapılıyordu ve hatta Vedeno'da bu amaçla bir fabrika kurulmuştu. Şamil güherçile imalatını teşvik ediyordu. Çok miktarda kükürt üretilmekteydi. Kılıç ve Kamalar güzel tabancaların yapıldığı Çeçenistan ve Dağıstan'daki köylerden sağlanıyordu. Silahların bir kısmı ise Türkiye ve Kırım'dan sağlanmaktaydı. Askeri konularda, kendilerine özel ayrıcalıklar verilmiş, Rus ordusundan kaçan askerlerden büyük ölçüde yardım gördüler. Şamil, askeri devletinde önemli- toplumsal değişiklikler de yaptı. Hanların ve Beylerin eski ayrıcalıklarını kaldırdı. Bu kaldırılan ayrıcalıklar arasında yönetme, yargılama ve vergi koyma hakları da vardı. Bu reformlar Uzdenlerin yükünü şüphesiz hafifletti. Ayrıca köylerde oturan kölelerin özgür kabul edilmesine karar verildi, kölelerin özgürleştirilmesi sonradan tamamlanamadı.

Şamil özellikle Rus Çarlığının tarafını tutan Han ve Beylerle uzun ve yorucu bir savaş içerisine girmişti. Dağıstanlı ve Çeçenistanlı savaşçılar bağımsızlık savaşında Şamil'in liderliği altında iken, Avar bölgesindeki Gazi Kumuk'taki sarayları ve Tarkov Şamhallığını yerle bir etmişlerdi. Bu Hanlıklarda Hanlara verilen tüm ayrıcalıklar Şamil tarafından kaldırıldı. Feodalizmin yenildiği bazı köylerde toprak sahiplerine bağlı Uzdenler özgürleştirildi ve köleler azat edildi. Böyle azat edilmiş köleler yerli halklı aynı oranda vergi vermeye başladılar.

Şamil, imamlıkta bir devlet hazinesi kurdu. Dağıstanlı, Çeçenistanlı bütün kabilelerin bu hazineye zyakyat (gelirlerinin onda biri) ödemeleri istenmişti. Vergilerin düzenli olarak toplanması sağlandı. Şamil, ruhban sınıfının gelirlerine de sınırlamalar getirdi. Camilerin ellerinde bulunan mallar devletleştirildi ve ruhban sınıfına uygun ve sabit bir ücret ödenmeye başlandı. Hazinenin gelir-giderleri Şamil'in sekreteri tarafından kaydedilmekteydi. Devlet hazinesinin yukarıda sözü edilen Zyakyatın dışında başka bir geliri daha vardı. Kharaj denilen bu otlak ve birkaç mesken vergisi her yüz koyun başına bir taneydi ve önceleri Hanlara ödenmekteydi. Khum (savaş ganimetlerinin beşte biri ) Şamil'e yani hazineye verilmekteydi. Para olarak yapılan bütün yardımlar direkt olarak Şamil'in hazinesine giderken, tahıllar Naibler tarafından muhafaza edilir ve İmam'ın talimatlarına uygun olarak dağıtılırdı. Şamil'in devlet hazinesi oluşturması, merkezi bir devletin kurulmasına doğru atılmış somut bir adımdı.

Şamil dağ ticaretinin gelişmesine de ilgi gösterdi ve savaş ortamı olmasına rağmen ticareti geliştirmek için her yola başvurdu. Ticaret merkezlerine ayrıcalıklar ve çeşitli yararlar sağladı. Şamil, kendilerine Devlet hazinesinden para yardımı yapılan tacirler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Şamil dış ticareti de teşvik etti ve imamlığa dışarıdan mal ithal eden tacirlere çeşitli ayrıcalıklar verdi. Zenginlikten doğan ''ahlaki bozukluğa'' karşı mücade1e etti ve gümüş işlemeciliğini, halkın ulusal sorunlarıyla tarımı bir kenara bırakıp bu işle uğraşmaya başlayabilecekleri korkusuyla yasakladı. Dağlıların Ispartalı gibi Müridizm'in kuralları ile birlikte yaşamalarının askeri disiplinin devamını temin edeceğine inanıyordu. Sigara ve şarap içmeleri şarkı söylemeleri ve dans etmeleri müridlere yasaklanmıştı ve yakalananlara ağır cezalar veriliyordu.

Şamil, şeriatın tam olarak uygulanmasını isterken, kabile ve klan ayrılığını yok etmek için heterojen yerel kanunla (abat'la ) da mücadele ediyordu.

Şamil el sanatlarının gelişimini de teşvik ediyordu. Sarayının etrafındaki özel meskenlerde hünerli silahtarlar, demirciler ve marangozlar yaşamaktaydı.

Şamil reformlarına işlerlik kazandırmak için çevresinde ilim ve sanat bilen akıllı adamların olmasını hayal ederdi. Avrupalıların yaşamlarıyla ilgilenirdi ve tesadüfen yaptığı bir görüşmede Fransızları, Macarları ve onların yaşamlarını ve askeri örgütlenmelerini sormuştu. Rusya’nın Avrupada kalan bölgesinde yaşadığı sırada Avrupa teknolojisine büyük ilgi göstermiştir: Gemiler, lokomotifler, dürbünler ve rüzgar değirmenleriyle ilgilenmiş ve hatta St. Isaac Katedralinin kubbesini görebilmek için sarığını çıkarmıştır. 

ŞAMİLİN YENİLGİSİNİN NEDENLERİ:

Şamil'in yönetim sisteminin dağlıların bağımsızlık savaşlarında özellikle de en hararetli olduğu dönemlerde zaferler kazanmalarına büyük yardımı olmuştur. Ama kırklı yılların sonlarında imamlıkta dağılmalar görülmeye başlandı ve Şamil'in yarı-ataerkil demokrasisinde feodal yöntemlerin canlanmasına doğru eğilimler ortaya çıktı.

Naibler feodal sömürü tarzının yeniden kurulmasını ister bir görüntü sergilemeye başladılar. Savaş süresince mal-mülke, tahıla ve mevkiye sahiptiler. Daha doğrusu bunlar kendi emirleri altındaydı. Naiblerin gücü bu zenginliklerden ve ellerindeki uzdenlerden gelmekteydi. Ve bu, politikalarını da etkiledi. Dini, sivil ve askeri araç-gereçler klan ileri gelenlerinden, ruhban sınıfından, uzden asillerinden ve yaşlılardan oluşan Naiblerin eline geçmişti. Zenginleşen rütbeli uzdenler Şamil'in yönetim sisteminde merkezi bir yer ele geçirmeye teşebbüs ettiler. Naiblerin çoğu Şamil'in emirlerine uymaktan vazgeçtiler, rüşvet aldılar ve halkı soydular. Halk Naiblere karşı ayaklanmaya başladı. Naiblerse ekonomik durumlarını kuvvetlendirdikten sonra Rus Çarlık Hükümetiyle gizli ilişkilere girerek servetlerin korumaya çalıştılar. Çar Hükümetinden ayrıcalıklı durumlarının devamını istiyor, halkı da Şamil hakkında yalanlar uydurarak kandırıyorlardı. Amaçları halkı Şamil'e karşı kışkırtmaktı. Bazı Naibler Şamil'i bırakıp Rus Çarlığı tarafına bile geçtiler. Tüm bunlar olurken Şamil'in oğlu Gazi Muhammed 1847'de Dağıstanlı ileri gelenlerinin yaptıkları bir kongrede imamlığın varisi seçildi. Böylece seçimle gelen imamlık otoritesi, yerini veraset faktörüne bırakmış oldu. Gazi Muhammed'in yönetimi altındaki naibliklerin çayır ve otlaklarında elde edilen yıllık gelirler devlet hazinesine gitmeyip Gazi Muhammed'in şahsi payı olarak kaldı. Toprak bağışları yapıldı. 

Önemli miktarda Naib'in açık ihaneti gibi Şamil'in devletinin ekonomik ve askeri kaynaklarının tamamen tükenmesi Çar Hükümetinin istilasına karşı koyan müridlerin gücünün ciddi bir şekilde zayıflamasına yol açtı.

Çar Hükümeti de Şamil'in zayıflamasından faydalanmak için ordusunu hem asker hem de silahla takviye ettikten sonra saldırıya geçti. Hile savaşı artık açık savaş durumuna gelmişti. Rus komutanı bir tüfek menzili genişliğinde kesilen ''dar geçitler sistemine'' başvurdu, böylece dağlıları ormanların doğal koruyuculuğundan mahrum ediyorlardı.

Batı Kafkasya'daki Müridler ise Çar ordusunun doğuya kaydırılmasının avantajından da faydalanarak savaşa devam ettiler. Şamil kuvvetlerini birleştirmek için Kakhetia'ya ve Khaberdey'e akınlar yaparak birçok kez batıya girmeye teşebbüs etti ama bu akınlar başarısızlıkla sonuçlandı ve 1848'in yazında önemli bir Awul olan Gergebil teslim oldu. İmamlığın tarihçisi Muhammed Tagir ''Naibler hayal-i sükuta uğradılar, ümitleri suya düştü, gayretleri, enerjileri ve şevkleri tükendi'' diye yazar. Mürid kampları arasındaki kavgalar her geçen gün biraz daha keskinleşiyordu. Çar Hükümeti, Naiblere ve yaşlılara rüşvet verme siyasetini benimsedi ve Hacı Murat'ın sadakatini açıkça transfer etti. İlisul Sultanı Daniyel, Şamil'e karşı aktif bir hareket başlattı. Müridler zayıfladı. Şamil bütün kuvvetlerini savaşa sürdü; şimdi artık Tabasaran'a bir sefer düzenliyordu. Fakat zafer elden gitmişti. Rus generalleri muhbirleri aracılığıyla Şamil'in kampında olan-biten her şeyden haberdar olmaya başlamışlardı ve her geçen gün azalan, tükenen müridlere karşı yerli birlikler, yeni takviyeler gönderiyorlardı. 

Kırım savaşının da sona ermesinden sonra Kafkasya'ya takviye birlikler gönderilmesi olanaklı oldu. Şamil'in ufak birliği Baryatinsky komutasındaki birliklerin oluşturduğu demirden halka ile çepeçevre kuşatılmıştı. 1858'in tamamı ve 1859'un mayısına kadar olan süre içinde General Yevdokimov komutasındaki birlikler Çeçenistan'ı istila ettiler ki Çeçenistan Şamil'in devletinin en zengin tarım bölgesi ve zahire ambarıydı. Şamil'in iyi donatılmış ikametgahı ve müridlerin merkezi durumundaki Vedeno 1 (13) Nisan 1859'daki saldırıyla düştü. Şamil Çar ordularının şiddetli hücumundan önce küçük bir mürid grubuyla geri çekilmiş. Önce Andiya'ya oradan da yüksek bir dağın tepesine, Gunip'e sığınmıştı. Gunip kuşatması 10 (22) Ağustos'tan 25 Ağustos (6 Eylül) 1859'a kadar sürdü. Şamil 300 müridi ve bir topuyla çok iyi donanmış binlerce kişilik Çar ordusuna karşı kendini günlerce savundu. Ama 25 Ağustos'ta, (6 Eylül) Gunip de düştü. 

Boryatinsky'nin Çar'a gönderdiği haber Gunip alındı. Şamil yakalandı ve St. Petersburg'a gönderildi'' şeklindeydi. Şamil bir grup muhafızın denetiminde Petersburg'dan Kalugo'ya gönderildi ve 1869'a kadar orada kaldı. 1870'te Çar'ın izniyle Mekke'ye giden Şamil bir yıl sonra almış olduğu ve bir türlü iyileşmeyen yaralardan dolayı öldü. Şamil'in yakalanmasıyla, Kafkasya'nın doğu bölümünün istilası tamamlanmış oldu. 

1841 GURLA İSYANI:

Dağlılar bağımsızlıkları için mücadele ederlerken Gurla'da bir ayaklanma meydana geldi. Şamil'in parlak zaferler kazandığı döneme, 19. yüzyılın ilk yarısında 1841 'e rastlayan ve Gürcistan’da meydana gelen bu köylü hareketi Gurla köylülerinin isyanıydı.

1841 Gurla isyanı Çarlık Rusya’sının sömürgeci rejiminin ve yerel toprak sahiplerinin baskıları sonucu patlak verdi. İsyanın sebebi, yeni vergi kanunu ile toprak vergilerinin para şeklinde toplanmaya başlamasıydı. Gurla'daki feodal sistem aşırı bir şekilde ağırdı. Gurla serfleri tamamen toprak sahiplerine bağlıydılar. Tiflis'te yaşayanların %22 sinin serf olmasına karşın Gurla'daki köylülerin %63'ü serfti. Gurla, yönetimdeki bağımsızlığını Gürcistan'ın diğer bölümlerine kıyasla daha uzun süre elinde tuttu ve Rus yönetim sisteminin tamamen girdiği ve bölgenin Gürcistan meretia eyaletinin bir parçası durumuna geldiği 1840'ın 10 (22) Nisanına kadar bu böyleydi. Bölgenin kontrolünü bir kere ellerine geçiren Rus Yöneticileri 1841'de düzenli bir nüfus vergisini zorla toplamaya başladılar. Ve bütün eski ödentileri para şeklinde ödenen tek bir vergi şekline getirdiler. Bu değişiklik zaten yerel toprak sahiplerine karşı devamlı artan sorumluluklarından şikayetçi olan Gurla köylüleri üzerinde ters etki yaptı.

1841'ın başlarında Gurla'da çok büyük bir huzursuzluk ve isyanın hazırlık belirtileri vardı. Gizli köy kurultayları teşkil edilmişti, sorumlu kimselere karşı şikayetler yapılmakta ve ''tahrik mektupları'' ortalıkta dolaşmaktaydı. İsyan 22 Mayıs (3 Haziran) 1841'de başladı Ve Ağustosa kadar tüm Gurla'ya yayıldı Rus idari otoritesi tahrip edildi ve toprak sahiplerine karşı misillemeler başladı. Gurla Hükümeti isyancıların eline geçti. Gurlalılar Ozurgeti'deki Gurla idari merkezine, Rus otoritelerine yardım etmek için acele eden Magrelie Prensi Davlani'nin silahlı güçlerini püskürttüler. Çar yönetiminin tahminlerine göre isyancıların sayısi 7000'den fazlaydı. İsyan İmeritia'ya yayıldı. Fazlasıyla rahatsız olan 1. Nikola ''acilen en etkili ve sonuca götüren önlemlerin alınması ve isyancıların bastırılması'' şeklinde emirler yağdırıyordu. Eylül başlarında on topla takviye edilmiş 4000 civarında Çar kuvveti Gurla'ya getirildi. Zekice hazırlanmış bir planla isyancıları yandan sarıp Ozurgeti'ye gelen komutan Argutinsky Dolgoruky Çar'ın birliklerine çok çabuk bir zafer kazandırdı.

Bu sırada yerel asilzadeler Çar'ın yöneticilerine mümkün olan her yolla yardım ediyorlardı. İsyan vahşice bastırıldı. İsyanın liderleri Türkiye'ye kaçtılar, yakalanan 50 kişi divan-ı harbe verildi. Ceza müfrezeleri köyde intikam aldılar. Köylülere eski vergilerini üç gün içinde, günlük vergilerini ise günü gününe ödemeleri ve isyan sırasında tahrip olan köprüleri, yolları ve binaları yeniden onarmaları emredildi. 

KUZEY BATI KAFKASYLI DAĞLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ:

Şamil'i yenen Çar Hükümeti tüm güçlerini Kuzey-Batı Kafkasyalıların bastırılmasına yöneltti.

Şamil'in parlak zaferler kazandığı dönemde, Batı Kafkasya'daki Çerkes Kabileleri de cesaretle bağımsızlıklarını savunuyorlardı. Çar Ordusunun alışmadıkları ve dağlık bir arazide savaşmak zorunda kalmalarından doğan avantajları zekice kullanıyorlardı. Batı Kafkasya'daki Çar kuvvetleri istemedikleri şartlarla yüz yüze gelmişlerdi. Deniz tarafından İngiliz ve Fransız kaçak mal gemilerinin saldırılarının, dağlardan ise Çerkes kabilelerinin ani hücumlarının tehdidi altındaydılar. Bir mermiye hedef olma riskini göze almadan kale duvarının dışına çıkmak olanaksızdı. Odun kesmek, sığır beslemek, ot biçmek, sebze yetiştirmek ve mezar kazmak gibi işlemlerin hepsi hayatlarına mal olmaktaydı. Garnizonların ikmali neredeyse yapılamıyordu. Gerekli olan yiyecek ve malzemenin ikmali Azak denizinden ve yalnızca dokuz mavna ile yapılabilmekteydi. Karadeniz sahili hattındaki kalelerde humma ve tifüs gibi hastalıklar baş gösterdi ve ölüm oranı felaket denilebilecek boyutlara ulaştı. Mikrop yüzünden kaybedilenlerin yerini doldurmak için gelen yeni kuvvetler yeterli değildi. 

1840'ta dağlılar birçok kale ve istihkam merkezini ele geçirdiler. 2 (14) Nisan 1840'ta Rus komutanının hayret dolu bakışları altında Nikolayev Kalesi düştü. Bundan önce zayıf bir şekilde donatılmış Karadeniz hattı gedik vermişti. Şimdi artık dağlılara si1ah, barut ve demir ikmali yapmak çok kolaydı. 1840 dağlıların Çar Hükümetine karşı sürdürdükleri mücadelede bir zafer yılıydı. Şamil bu avantajlı durumdan faydalanmak isteyip Süleyman Efendi'yi Batı Kafkasya'ya vekil olarak gönderdi ama Süleyman Efendi rüşvet almış bir haindi. Buna rağmen Şamil etkisini Batı Kafkasya'ya kadar genişletme planından vazgeçmedi ve bu amacını gerçekleştirmek için mürid hareketinin önemli bir adamı olan Muhammed Emin'i seçti. 

ÇERKESLERİN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİNİN LİDERİ, Muhammed EMİN:

Muhammed Emin, 1818'de Dağıstan'da doğdu. Gençliğinde Koran'ın öğrencisi olduğundan adım adım dolaştığı Kafkasya ve Küçük Asya hakkında çok iyi bilgi sahibiydi. 1836'da Şamil'in müridlerine katıldı. Ve daha sonra Şamil tarafından Batı Kafkasya'daki Kuban ötesi bölgeye Naib atandı. Muhammed Emin Batı Kafkasya'ya varır varmaz Çerkes kabileleri arasında, Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş hakkında vaazlar vermeye başladı. Onun öğretileri verimli toprağa düştü.[3] Halkın büyük bir bölümü Çar hükümeti tarafından güçsüz düşürülmüş ve köleleştirilmişti. Ve gazavat bayrağı altında bir isyan başlattılar. Batı Kafkasya'nın zayıfça birleşmiş[4] çok sayıda kabileler arasında, Muhammed Emin bir merkezi devlet sistemi oluşturmakta başarılıydı. Kanunlar çıkartıp tek tip bir yönetim şekli teşkil etti. Ve düzenli bir ordu meydana getirdi. Müslüman din adamları onun emirleriyle halkı gazavat konusunda telkin etmeye çalıştılar. Müridizmi Çerkes kabileleri arasında yerleştirmeye yönelik bir siyaset güden Muhammed Emin, Şamil'in imamlığına birçok yönden benzeyen bir yönetim sistemi oluşturdu. İki topla takviye edilmiş üçyüz “murtazek” savaşçısından oluşan bir muhafız birliğinin savunduğu bir kulede ikamet ediyordu. Muhammed Emin birbiriyle zayıfça birleşmiş Çerkes kabilelerini yönetirken askeri birliklerine güveniyordu. Ordusu Şamil'inkine benzer bir şekilde tanzim edilmişti.

Muhammed Emin'in liderliğindeki dağlılar, Çar Hükümetine karşı yürüttükleri şiddetli savaşta, Rus birlikleri tarafından istila edilen bölgeye yalnız 1849 yılı içerisinde 101 akın düzenlediler. Rus birlikleri Kırım Savaşı sırasında Karadeniz Hattı üzerindeki bütün istihkamlarını, dağlıların baskısıyla geri çekmek zorunda kaldılar. Muhammet Emin de pozisyonunu güçlendirmek için çok sayıda reform yaptı. Askeri fonksiyonları olan “Halk Meclisleri” kurdu. Yönetimi altındaki halkı her biri yüz aileyi içine alan cemaatlara böldü. Bunlar seçilmiş yaşlılar tararından yönetilmekteydi. Her biri bir Müftü ve üç Kadıdan oluşan merkezi idareli dört bölge organize etti. Her Müftü bir bölgenin yönetimindeydi ve onun meclisini oluşturan Kadılar yönetimi ve yargılama gücünü ellerinde tutuyorlardı ve halk tarafından sağlanan atlılardan oluşan bir muhafız alayları vardı. Her bölgede bir cami, bir dini okul, suçluların gözetildiği bir hapishane hakimlerin, idarenin ve savaşçıların ordugahları, bir ambar ve bir ahır vardı. 

Muhammed Emin Tlfekotller veya özgür köylüler tarafından desteklenmekteydi ama başlıca dayanağı özgür olma ümidi taşıyan kölelerdi. Muhammed Emin yönetimde doğru ve adildi, casuslar idam ediliyor, hırsızların elleri kesiliyordu. Naib'in emrine itaat etmeyenler, müridizme karşı gelenler veya Rus Hükümeti tarafını tutanlar yaşına ve cemiyet içerisindeki yerine bakılmaksızın hapse atılıyorlardı. 

Yerli halktan koyun, tahıl veya saman şeklinde vergi ödemeleri istenmişti. Camilerden gazavatı desteklemek için şeriatça karar kılınan dini bir vergi düzenli olarak toplanmaktaydı. Muhammed Emin de Şamil gibi halkı ticarete teşvik ediyordu.

Muhammed Emin Çerkes beylerine şiddetli akınlar düzenledi. Yerel Feodal beyleriyle mücadele etmesindeki amaç bütün Kuban ötesi kabilelerini tek bir birlik altında toplamaktı. Muhammed Emin, Şamil'in Batı Kafkasya'daki Valisi olarak görünmekteydi. Ama gerçekte, Kuban'dan Abhazya'ya kadar olan bölgedeki tüm Çerkeslerin yöneticisiydi. Rus kordonunu yarıp Şamil'le birleşmeyi çok istiyordu ve birkaç kez harekete geçti ama başarılı olamadı. Şamil güçlü olduğu sürece Muhammed Emin de zaferler kazandı ama Şamil'in ele geçirilmesinden sonra Çar'ın orduları tarafından sarıldı. Muhammed Eminin Türkiye Sultanı tarafından tayin olunan yerel prens Sefer Bey'le yaptığı savaş Çerkes kabilelerinin gücünü zayıf1atmıştı. Halk savaşlardan dolayı güçsüz düşmüş, Kafkasya'daki köylerin büyük bir çoğunluğu yağma edilmiş ve ateşe verilmişti. Dağlıların en iyi toprakları ellerinden alınmış, dağlar temizlenmiş ve arazi, gelecekteki Ruslar için hazır duruma getirilmişti.

Muhammed Emin Şamil'in düşmesinden hemen sonra 20 Kasım (2 Aralık) 1959'da kuşatma altına alındı. Fakat bu bile Kafkasya’daki savaşa bir son vermedi. Hemen hemen beş yıl, her yönden kuşatılan dağ kabileleri kahramanca direndikleri Çar'a karşı inatçı bir mücadele sürdürdüler. 1859'dan sonra 70 tabur, bir ağır süvari tümeni, 20 kazak alayı ve 100 top dağlılara karşı yönlendirildi. 60'lı yılların başına kadar Batı Kafkasya ile mücadele sona ermemişti. 1864 yılı ise genellikle Kafkas savaşlarının sona erdiği yıl olarak kabul edilir. Bundan sonra dağlılar topraklarından sürüldüler. 

Savaşlardan sonra Kafkasya'ya sağlam bir şekilde yerleşen Çar Hükümeti sert tedbirler aldı. Bunlar arasında dağlıların Batı Kafkasya'daki yerlerinden tahliye edilmesi de bulunmaktaydı. Dağlılar sığırlarını ve diğer mal-mülklerini çok düşük fiyatlarla sattılar; bir subay 50 kopek (Rus Para birimi Rublenin % 1 'i ) karşılığında 40 koyun alıyordu. Atlar 10 kopek karşılığı satılmaktaydı. Türkiye'ye göç edenlere silahlarını yanlarına almalarına izin verilmemişti, bu yüzden dağlılar silahlarını ederlerinin onda birine sattılar. Bölge terk edilmişti. Öyle ki Tuapse'den Bzybi'ye kadar olan bölgede dağlıların yaşadığı yalnız bir köy kalmıştı. Böylece kanlı ''Kafkasya'nın işgali”, sona ermiş oldu.

Çar Hükümeti Kafkasya'da yerleşim merkezleri kurmaya başladı; 1860 ile 1864 yılları arasında 111 köye 14396 aile yerleştirildi. Çar'ın toprak sahiplerini ve burjuvaziyi gözeten politikası, Rus köylülerini ve Kazakları bu bölgeye yerleştirmek ve böylece süper güç olma heveslerini destekleyen güvenilir bir bölge yaratmaktan ibaretti. 

[1] Kuzey–Batı olması lazım, orijinlinden İngilizce’ye çevirisinde bir hata olmalı (Çevirenin notu)
[2] Ermenistan’da ve Azerbaycan’da asil sınıf 
[3] Adıgey’de verimli toprak Tlfelotl sınıfıydı, 19. yüzyılın başlarından beri anti-feodal ve anti-sömürgeci savaşı üstlenen bu sınıf, Muhammed eminin oluşturmaya çalıştığı ulusal devlet için uygun bir zemindi.
[4] Burada “zayıf birlikten” kastedilen 1807’de Kakubatko Şubako tarafından örgütlenme temeli atılan Ulusal And Meclisi –Çile Tharı’o Khase- dir. Başta feodal beylerin egemenliğinde olan bu meclis, Tlfekotl’lerin güçlenmesiyle Tlfekotl ağırlıklı olmuştur. Ulusal And Meclisi zayıf bir birlikti, fakat Adigey kabilelerinin Adige ulusu oluşumuna doğru attıkları büyük bir sosyal adımdı. 

S.K.BUSHUYEV 
THE HISTORY OF RUSSIA, Bölüm: 16, Sayfa: 337-356, Çev: Tarık TOPCU 
(Kafdağı Dergisi, Yıl:1, Sayı:6-7 sf: 13-24, Ankara 1987.)

Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavkaza) (*)

Batıdaki Kuzey Kafkasya Emigrasyonu

Avrupa sahnesindeki ilk Kuzey Kafkasyalı göçmenler, 1864 sürgünü sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda Hristiyan unsura karşı denge unsuru olarak kullandıkları Çerkeslerdi. Gustav Bullumer’in 1931’de kaydettiğine göre,150-200 bin civarındaki bu koloninin uzantıları Rodos ve Serez’e, Niş ve Tirot’a ve Kossov-Pole’ye dek ulaşıyordu. Eski Yugoslavya sınırlarında dağınık haneler dışında 23 yerleşim birimi tesbit edilmişti (1). Rusya’nın istila sürecinde olduğu gibi, sürgün sırasında da kimi Batılı çevrelerin sempatisini toplayan Kuzey Kafkasyalılar (2) 1876’da Bulgar isyanının bastırılmasında yüklendikleri roller sebebiyle tepki almış, büyük çoğunluğu Anadolu içlerine ya da Osmanlı sınırlarındaki başka bölgelere çekilmişlerdi (3).

Bu büyük mobiliteden yaklaşık yarım asır sonra da, Batı ülkelerinde, serüvenleri öncekilerden biraz daha farklı küçük Kuzey Kafkasyalı topluluklar belirmişti. 1917’de Rusya’da birbiri ardına gelen iki büyük siyasal dönüşümü yaşayan bu topluluk, Şubat ve Ekim ihtilallerinin ardında büyük beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla dolu günler geçirmiş, “demokratik bir Rusya cumhuriyeti” düşünün iflasından sonra politik tercihlerini daha net ifade edebilmişlerdi. Tercihleri, bazı nüanslara rağmen büyük ölçüde ülkelerinin “bağımsızlığı” idi; ne var ki, siyasal, ekonomik ve askeri yetersizlikler içinde çabaları köklenemeyecek, 11 Mayıs 1918’de ilan edilen “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” yıpratıcı savaşta yıkılıp gidecekti.

Bu, “milli bağımsızlık” rüyasının da dramatik biçimde sonu demekti. 1920’den 1921 baharına dek hareket içinde yer alanların ya da eklemlenenlerin birçoğu başka iklimlere savrulacaklardı. Kategorik olarak, Batı literatüründe “Sovyet Doğu Halkları” terimiyle karşılanan, Rus ya da Slav olmayan halklardan ibaret geniş bir etnik yelpazeye dahil Kuzey Kafkasya göçmenleri (4) ne yeni otoriteye boyun eğmeye niyetliydiler, ne de iktidar koltuklarına kurulanlar onlarla birlikte yaşamaya. Serüvenin eksenini bu gerçek oluşturuyordu. Belirsizlik ve yalnızlık duygusu içinde kıvranan, değişik kökenlere mensup, farklı dilleri konuşan, inanç dünyaları heterojen, yaşam tarzları bambaşka göçmen kafileleri akın akın yakın coğrafyalara sığınıyorlardı. 1917 ve sonrasında İstanbul mülteci kenti görünümüne bürünmüştü (5).

1917-1921 döneminin Kuzey Kafkasya politik sahnesinde rol yüklenen “liberal milliyetçi” ve “sosyal demokrat” birçok isim dönüşü olmayan bu serüvenin oyuncuları olmaktan kurtulamadı. Buna karşılık, geniş toplumsal destek alan İslamcı kadrolar ülkelerinden ayrılmadılar ve uzun süre yeni rejime kafa tutarak Kızılordu’nun kurşunlarıyla hayatlarını yitirdiler.

Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere 1919 baharında Fransa’ya giden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti başkanı Abdülmecid Çermoy bir daha ülkesini göremedi, 1937 yılında Lozan’da hayatını tamamladı. Dışişleri Bakanı Haydar Bammat son anlara dek çalışmalarını sürdürdüyse de sonunda o da yazgısını kabullendi. 31 Mart 1965’te Paris’te ölümüne dek politik çalışmalarını devam ettirdi. Pşimaho Kosok ve Mikail Halil gibi iki bilinen sima, yaşamlarının geri kalan kısmını, bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye’de geçirdiler. Halil 26Temmuz 1936’da İstanbul’da, Kosok ise 10 Ocak 1962’de yine aynı şehirde vefat etti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti parlamento başkanlığı ve Maliye Bakanlığı yapan İnguş mülteci Wassan Giray Cabağı Polonya’ya yerleşti. Tatar Müslümanlarla birlikte “Przeglad Islamski” dergisini çıkardı. 1938 yılında Polonya haber ajansı PAT’ın Türkiye temsilcisi oldu, 1942’de Almanya’ya giderek anti-sovyetik yapılanmalara destek verdi, 1949’da İstanbul’a yerleşti ve 18 Ekim 1961’de vefat etti.

Çerkes Süvari Tümeni komutanlarından General Kılıç Girey kader arkadaşlarıyla bin bir güçlükle karaya çıkabilmiş, Samsun ve İstanbul’da kısa süre kaldıktan sonra Fransa’ya yerleşmişti. Onun Mustafa Kemal’den Doğu Cephesinde görev istediği, ancak arzusunun kabul edilmediği söylenegelmiştir (6). Kılıç Girey II. Dünya Savaşı’nda Almanların organize ettiği lejyonerlere komutanlık yaptı. Doğduğu köye kadar gitti. Fransız tabiyetinde olmasına rağmen, Yatla Anlaşması sonrasında Sovyetlere teslim edilen soydaşlarıyla aynı kaderi paylaşmayı seçti. Düzmece bir mahkeme sonucu ölüm cezasına çarptırılarak 1946’da Moskova’da idam edildi. Kardeşlerinden Beyazıt Girey ise, 1967’de ölümüne kadar Samsun Çarşamba’da mütevazi şekilde yaşadı. Mültecilerden eski Terekkale Belediye Başkanı Prof. Gappo Bayattı (Gappo Bayef) ise Almanya’ya yerleşerek Berlin Üniversitesi’nde Osetinoloji Kürsüsü başkanlığı yapmış; Batıda eğitim gören ender insanlardan ünlü ressam Halil Bek Musayassul güç bela son vapura binerek, İstanbul üzerinden Almanya’ya gitmişti (7). İnguş Alayı subaylarından Kuriyev de önce Fransa’ya, II. Dünya Savaşı sonrasında ise Almanya’ya yerleşerek 1952’de Münih’te ölmüştü.

Düş kırıklıklarına ve fiziksel uzaklıklarına rağmen, mülteciler “Sovyetleştirilmiş” Kuzey Kafkasya’nın geçici bir olgu olduğunu düşünerek işin ucunu bırakmamaya kararlı görünmüşlerdi. Ankara’daki ilk Sovyet Büyükelçisi Mdivani, “Tiflis Revkom”una gönderdiği raporda, Türklerin de desteklediği bazı çevrelerin Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı yolunda çalıştıklarından ve Sovyetler için tehlike arz ettiklerinden söz ediyordu (8). Kuşkusuz ki, raporda Türk resmi çevrelerinin bu tür çalışmalara destek verdiklerine ilişkin kayıt somut dayanaklardan yoksundu. En azından, gereksinim duyulan maddi yardımın elde edilebilmesi için, Sovyet rejimini gücendirmeme politikası takip eden Anadolu hareketinin karar mekanizmalarında yer alan başta Mustafa Kemal olmak üzere kimi simalar, Kafkaslardaki “anti-bolşevik” devletçiklere sıcak bakmadığı gibi, onları İtilaf kuvvetlerinin birer “kuklası” olarak görmüştü (9).

BMM’nin bazı isimlerince eleştirilmesine karşılık, en azından Nisan 1922’de patlak veren “casusluk olayı”na dek geçerli olan bu politika (10), özellikle optimist beklentilere sahip siyasi mültecilerin kaderini de etkileyecek; onların en kesif Kuzey Kafkasyalı kolonilerin bulunduğu Türkiye’de değil de, Paris, Prag, Varşova gibi merkezlerde toplanmalarına yol açacaktır (11). Böylelikle olumsuz politik koşullar altında mülteciler, çalışmalarını derinden etkileyecek başka bir tarihi sürece monteleniyorlardı. Diğer bir deyişle, başkalarının tarihiyle, yani Avrupa tarihiyle organik bağ kuruyorlardı (12).

Çekoslovakya’da Bir Mülteci Teşkilatı: Kafkasya Dağlıları Birliği

Çalışmamıza konu olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın (“Kafkasya Dağlıları Birliği – KDB) kurulduğu Çekoslovakya I.Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde haritada yer buldu. Renkli etnik yapısı, gelişmiş endüstrisi ile iki savaş arası dönemde “Avrupa’da demokrasiyi en mükemmel şekilde ve başarı ile uygulayan” ülke olarak tanımlanan Çekoslovakya’nın (13) panoraması, gerek Rus iç savaşı sırasında, gerekse Bolşevik rejimin tesisinden sonra ülkeye akan göçmenlerle daha da ilginçleşti.

Kuşkusuz ki, bu süreçte “Bolşevizm”i evrensel bir ideoloji olarak görmeyen yöneticilerinin yarattığı yumuşak atmosferin de rolü vardı. Avrupa’da SSCB’yi en son tanıyan iki ülkeden biri Yugoslavya, diğeri ise Çekoslovakya idi. Cumhurbaşkanı Masaryk, başında bulunduğu devletin Bolşevik Rusya’ya karşı tavrını çok erken bir dönemde seslendirmişti. Masaryk ilk bağımsızlık yıldönümü kutlamalarının yapıldığı 28 Ekim 1919 günü, parlamentodan halka hitap ederken, Sovyet rejiminin Çarlık döneminden fark göstermediğini, “Lenin’in mükemmel bir Rus tipi olduğunu ve Bolşevizmin çarlığı aşamadığını ama Korkunç İvan’ın metodlarını aynen devam ettirerek onu yeniden kurduğunu” ifade etmişti(14).

Avrupa’nın bu yeni devletinde Kuzey Kafkasya kolonisinin ne şekilde oluştuğuna dair detay bilgilerden ne yazık ki şimdilik mahrumuz. Ölümüne dek Kuzey Kafkasya mülteciörgütlerinde aktif roller yüklenen ve 1922’de Türkiye üzerinden Prag’a yerleşen barasbi Baytugan örneği, bu konuyu açıklamaya yetmemektedir. 1920-1923 döneminde, özellikle işgal altındaki İstanbul’da biriken çeşitli etno-linguistik grupların tamamına yakınının “Rusya göçmenleri” olarak tanımlanmaları, diaspora yazınında ise mültecilere ilişkin ancak satır aralarında rastlanabilen bilgilerin varlığı hareket alanımızı oldukça sınırlamaktadır. Sözkonusu dönemde, mültecilere gerek yerel, gerekse uluslar arası kuruluşların yardımlar sağladığı bilinmektedir (15). Özelde Kuzey Kafkasya göçmenlerine yönelik yardımlar ise, bazı açıklamalara göre, 1864 sürgünü ile Osmanlı topraklarına yerleşen unsurlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu unsurlardan biri işgal altındaki İstanbul’da faaliyetlerini sürdürebilen “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”dir (16).

Mülteciler tarafından neşredilen eserlerde öncü bir konumu olan “Kavkazski Gorets”in sayfalarında rastladığımız ilginç bir fotoğraf, göçmen topluluklara tanınmış bazı isimlerin de yardımda bulundukları kanaatini güçlendirmektedir. Sözkonusu derginin 1924’te çıkan ilk sayısında Osmanlı dönemi siyasal hareketlerinin renkli simalarından Hüseyin Tosun Bey’in fotoğrafı yer almaktadır. Aynı zamanda 1908 Meşrutiyeti sonrasında faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin de aktif elemanı olarak Kafkasya meselesiyle bu denli içli dışlı bu ismin mültecilere yardım yapması güçlü bir ihtimaldir (17).

Kuzey Kafkasya emigrasyonunun Çekoslovakya’da belirmesi uluslararası bir kuruluşun yerleştirme programı çerçevesinde gerçekleşmiş olmalıdır. İstanbul’da mülteci topluluklara destek veren Beynelminel Kızılhaç Komitesi’ne Yüzbaşı Burnier’in başkan olduktan sonra Çekoslovakya’ya gönderildiği ifade edilen “3000 Kazak” ve “600 üniversite ve lise öğrencisi” (18) arasında bazı Kuzey Kafkasya göçmenlerinin de bulunduğu düşünülebilir. Bu düşüncemizi destekleyebilecek bir başka husus “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin üye profilidir.

1920-1921 göçmenlerinin Prag merkezli teşkil ettikleri ilk formel yapı olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın kurucuları, tüzüğü ve kesin kuruluş tarihine ilişkin de net bilgilerimiz bulunmamaktadır. Bununla beraber, Nisan 1924’te yapılan genel kurulda “altı aylık çalışmaların değerlendirildiği” kaydedildiğine göre (19), birliğin Kasım 1923 itibarıyla faaliyette olduğu anlaşılmaktadır. Kompoze bir örgüt görünümündeki “Kafkasya Dağlıları Birliği” içinde Kuzey Kafkasya’nın muhtelif kavimlerine mensup yerli unsurların yanı sıra Kazak mülteciler de bulunmaktaydı. Çekoslovak halkına ve hükümetine şükran duygularını dile getiren KDB’nin kısmen daha derli toplu olan örgütsel çalışmaları hakkındaki malumatımız ise, birliğin 1924’te yayımlanmaya başlayan periyodiğinde kayıtlı olanlardan ibarettir.

Öncelikle, mültecilerin dayanışma ve yardımlaşması amacına yönelen KDB’nin faaliyetleri siyasal içeriğe de sahip olmuştur ki, bu bağlamdaki en büyük hedefi, ortadan kaldırılan “cumhuriyet”lerinin federatif esaslarda yeniden tesisi teşkil etmiştir. Dar anlamdaki amaçlar arasında, politik bilincin geliştirilmesi, dünyanın birçok ülkesine dağılmış eski ve yeni muhaceretin “merkezi bir teşkilat” içinde birleştirilmesi, “kardeş birlikler ve şahıslarla” irtibatın sağlanması, “Batı Avrupa’nın bilgi birikiminden ve çalışma sisteminden yararlanarak anavatan Kafkasya’nın kalkınması ve yükselmesi”ni amaçlayan eğitim seferberliği gibi konular sıralanmıştır (20).

KDB’nin ikincil amaçlar doğrultusunda aktif konumda olduğu tartışmasızdır. Nitekim birlik, hastalanan üyeleri için Çekoslovak Kızılhaçından yardım tedarik etmiş (21), Çekoslovak hükümetinden öğrenci bursları sağlamıştır. KDB yönetimi, kuruluşundan itibaren ciddi girişimler neticesi, olanakların genişletilmesine çabalamış, böylelikle birçok mülteci genç yüksek öğrenimlerini sürdürebilmişti. Bu gençlerin bir kısmı çevrelerinden kopmuş, bir kısmı da yakın bir gelecekte, 8 Kasım 1926’da kurulacak Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza’nın (“Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”) (22) kadrolarını oluşturmuşlardı.

“Kavkazski Gorets”te kaydedildiğine göre, Brno şehrinde Prag’daki faaliyetlere paralel çalışması düşünülen şube için Barasbi Baytugan ile Tatar mülteci Abdullah Mustafin görevlendirilmiş, ancak bu girişim, ekonomik sıkıntı sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı (23).

Kafkasya Dağlıları Birliği’nin bilebildiğimiz ilk genel kurulu, N. F. Rudlof’un divan başkanlığında 29 Nisan 1924 tarihinde toplanmıştır. Birlik başkanı N. A. Bigayev ile denetleme kurulu üyesi K. D. Guldiev’in yanı sıra öğrenci temsilcilerinden B. Salamov’un konuşmalarından sonra, altı aylık faaliyet dönemi için yeni yönetim kurulu belirlenmiştir. KDB’nin bu devreye ilişkin yönetimi Kuzey Kafkasya ve Kazak mültecilerden oluşurken, başkanlığa Rusya Müslümanları arasında bilinen bir isim olan Ahmet Tsalıkkatı getirilmiş, sabık “Kuban Yasama Radası” üyelerinden Murat Hatağogu “başkan yardımcısı”, V. V. Vazov “sekreter”, K. D. Guldiev “veznedar”, Elmurza Bekoviç Çerkaski “üye” sıfatlarıyla yönetim kuruluna diren diğer üyeler olmuşlardı. Birlik “denetleme kurulu”na ise üç isim, N. A Bigayev, Krımgirey Kuçmazukin, Dzanbolat Derikov seçilmişlerdi (24).

“Kafkasya Dağlıları Birliği”, Tsalıkkatı yönetiminde en faal devresini yaşamıştır. Prag günlerinde siyasi muhaceretin örgütlenmesi de dayanışmasıyla uğraşan Tsalıkkatı, “Kavkazski Gorets” için sergilediği performansa ek olarak bazı konferanslar da düzenledi. Güçlü yazarlığının yanı sıra hitabet gücünü kullanarak bazı konferanslar verdi. Bunlar arasında, 6 Haziran 1924’te “Kuzey Kafkasya Toplumlarının Mücadelesi” ile 12 Haziran 1924’te ünlü ozan Puşkin’in 125. doğum yılı dolayısıyla düzenlenen anma gününde “A. S. Ouşkin, Kafkasya ve Kafkasya Dağlıları” başlıklı konferanslar (25) önemlidir. Özellikle 6 Haziranda Prag’daki “Russki Dom”da (“Rus Evi”) aralarında Harlamov gibi Don Kazaklarının, Falçıkov, Orluşin, Zvagin ve Kruçkov gibi Terek Kazaklarının bulunduğu dinleyiciler karşısında verdiği konferans dikkate değerdir. Kuzey Kafkasya’nın önemli bir paradoksunu teşkil eden “Kazak problemi”ne ilişkin konuşmasında Tsalıkkatı, meselenin demokratik kurallar çerçevesinde çözümlenebileceğini, Kazak ve Kafkas unsurları arasındaki ilişkilerin ortak bir platformda çalışılarak iyileştirilebileceğini, geçmişte Kazak kolonizasyonuna tabi tutulan Kuban’ın Kafkasya’nın ayrılmaz parçası olduğunu ifade etmişti. Ortaya koyduğu birkaç maddelik paket netti; buna göre “Kuzey Kafkasyalıların egemenliği ilkesinin kabulü”nü, “toprak probleminin asgari olarak sosyalist program dahilinde çözümlenmesi”ni,”Kuzey Kafklasya’da Kazak şeridinin ortadan kaldırılması”nı, “Kazak kantonunun Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içinde kalması”nı öneriyordu. Konferansın bitiminde, iki unsur arasında ilişkilerin artırılmasına yönelik olarak Murat Hatağogu’nun başkanlığında, Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin sekreteryasında bir kurulun çalışması da karara bağlandı. Bu toplantıda Don ve Terek Kazakları söz alarak konuşma yaptılar (26).

Ancak sözkonusu konferansın “Kafkasya Dağlıları Birliği” bünyesinde detaylarını bilemediğimiz bir rahatsızlığı gün yüzüne çıkardığı söylenebilir. Tsalıkkatı’nın başkanlığa geldiği Nisan 1924 ile Ağustos 1924 arasındaki kısa dönemde sert çekişmelerin yaşandığını düşünmekteyiz.

Birlik dahilindeki Kazak liderlerinden bazılarının düşünce ve tutumlarının, Kuzey Kafkasyalı mültecilerce hoş karşılanmadığı, özellikle birliğin eski başkanı ve “denetleme kurulu” üyesi Nikolay Andreyeviç Bigaev’in eleştirildiği anlaşılmaktadır. Bigaev’in “Kazatsii Spoloh” dergisinde yayımlanan bir makalesi, “Kavkazski Gorets”te Elmurza Bekoviç Çerkaski tarafından polemik konusu yapılmıştır. Çerkaski “Kuzey Kafkasyalılar arasında Rus kültürve uygarlığının birleştirici işlev yüklendiğini”, “Kuzey Kafkasya’nın kaderinin Rusya ile ayrılmazlığını” ifade eden Bigaev’i “uzak görüşlülük” ve “doğruluk”tan mahrum bir kişi olarak tanımlayarak “samimiyet”e davet etmiştir (27).

Birlik bünyesindeki bu gerginliğin bir yansıması olsa gerek “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin 1 Kasım 1924 günü yapılması gereken olağan genel kurulu yerine, 8 Ağustos 1924’te olağanüstü genel kurula gidilmiş, birliğin yönetimi farklılaşmıştı.

Olağanüstü genel kurulda Tsalıkkatı’nın bırajtığı başkanlığa, onun ağırlığıyla Hatağogu getirilmiş, Ahmet Nabi Magoma (başkan yardımcısı), V. Beselov (sekreter), K.Guldiev (veznedar), Elmurza Bekoviç Çerkaski (üye) yeni yönetim kurulunu teşkil etmişlerdi (28).

KDB’nin Çekoslovak Hükümetinden Sağladığı Burslarla Okuyan Öğrenciler

Çekoslovakya’ya yerleşen topluluklar arasında, resmi kanallardan aktarılan yardımlardan en fazla payı Ukraynalı göçmenler alıyordu. Bunda iç poltika hesaplarının da belirleyici rol oynadığı söylenebilir. Vlodimir Mursky’in kaydettiğine göre, Prag ve Podebari’de Ukraynalılara ait “orta” ve “yüksek” öğretim seviyesinde faaliyet gösteren birçok eğitim kurumu bulunmaktaydı (29). Ukraynalılar ile karşılaştırıldığında, Kuzey Kafkasya kolonisi hem sayıca çok daha azdı, hem de aldıkları yardımın boyutu sınırlıydı. Böyle olunca ister istemez “öncelikler” problemi önem kazanıyordu.

1924 baharı itibarıyla Çekoslovak hükümetinden burs alan öğrencileri ve okudukları okulları biliyoruz. Bu isimlerden Abatsiyev ve Çerkaski’nin belirtilen dönem itibarıyla 4. sınıf, Bode Salamti’nin 3. sınıf, Hamid Bekuh ve Kosta Gulditi’nin 2. sınıf öğrencileri olmaları karşımıza iki ihtimal çıkarmaktadır: Ya belirtilen öğrenciler yüksek öğrenimlerine ara sınıflardan devam ederek Bursalardan faydalanmışlardır, ya da öğrenimlerine Çekolslovakya’da başlamışlarsa, KDB’nin kuruluşundan önce de Çekoslovak hükümeti burs vermiştir. Burada ikinci ihtimal kuvvetli olmakla beraber, birliğin faaliyete geçmesiyle bütün bursiyerler “Kafkasya Dağlıları Birliği” yönetimi kanalıyla belirlenmişti. 1924 itibarıyla Prag ve Brno'da çeşitli okullara devam eden on beş öğrenci bu burslardan yararlanıyordu:

M. Abatsiyev (Oset. Prag Üniversitesi, Hukuk Fakültesi), Elmurza Bekoviç Çerkaski (Adiğe. Prag Kraliyet Üniversitesi. Tabii Bilimler Fakültesi), Hamit Bekuh (Adiğe. Ukrayna Akademisi), Kazi Bessolt (Oset. Prag Ticaret Enstitüsü), Beybulat Bjeğako (Adiğe. Prag Politeknik Okulu. Zırai Bilimler Fakültesi), Kosta Gulditi (Oset. Prag Rus Enstitüsü Köy İşleri Bölümü), Cemaleddin Kanukati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Krımgirey Kuçmeziko (Adiğe. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Ahmet Nabi Magoma (Avar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Abdullah Mustafin (Tatar. Brno Kimya Bölümü), Bode Salamti (Oset. Prag Politeknik Okulu Ulaştırma Bölümü), Salkazanti (Oset. Prag Demiryolları Yüksek Okulu), Ruslan Tlatdati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Ali Şahan (Balkar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Murat Hatağogu (Adiğe. Prag Hür Ukrayna Üniversitesi Finans Bölümü)(30).

Birliğin yayın organında belirtildiğine göre, bu dönemden sonra Çekoslovak hükümetinden 10 kişilik ilave burs sağlanmış; Kosta Zangi (Oset), İ. Sidakov (Adige), İ. Urusbiev (Balkar), Aytek Kundukh (Oset), M. Şumanukova (Adiğe), Barasbi Baytugan (Oset. Brno Zirai Bilimler)bu kontenjandan yararlanırken, ayrıca vizesiz şekilde gelen Nevruz Sunç (Balkar) ile A. Sultanzade (Azeri) de bursiyerlere dahil edilmiştir. Göçmen gençlerden Hadjet Siatokova (Adiğe) için iki yıllık özel burs alındığı da belirtilmişti (31). Adı geçen talebelerden ikisi, M. Şumanukova (Adiğe) ve Hadjet Siatokova (Adiğe) bayan olup, listelerde ismine rastlanılmayan Ethem Tabasaran’ın da bursiyer statüsünde Brno’da okuduğu bilinmektedir.

KDB’nin Yayın Organı “Kavkazski Gorets”te Yer Alan Çalışmalar

29 Nisan 1924’te toplanan KDB genel kurulunda, süreli bir yayının çıkarılmasına ilişkin alınan kararın pratiğe aktarılması pek uzun zaman almadı. Bu genel kurulu takip eden günlerde birlik yönetimi, Avrupa sahnesinde Kuzey Kafkasyalı mültecilerin organize ettikleri ilk dergi olan “Kavkazski Gorets”i yayımlamaya başladı. Derginin dizaynı, yayın konusunda deneyimli bir isim olarak redaktörlüğü üstlenen Ahmet Tsalıkkatı tarafından yapıldı ve ilk sayı 1924 baharında “Legiografiya” matbaasında basıldı. Künyesinde, merkezi “Praha, Kral. Vinohrady, Palaceho tr. 106 Dieck” adresi gözüken “Kavkazski Gorets”in idaresini daha sonra, birliğin 8 Ağustos 1924’teki olağanüstü genel kurulunda seçilen yeni başkan Murat Hatağogu ele aldı. Redaktörünün farklılaşmasının yanı sıra merkez de “Praha XIV, Hornı Krc, c.57” adresine nakledildi. Bununla birlikte, “Kavkazski Gorets”in yayın hayatı uzun olamadı. Brno’da şube açma girişiminde karşılaşılan finansman sorunu, dergi konusunda da mültecilerin karşısına dikilmişti. Nitekim kısıtlı maddi olanakların “sıkıntı verdiği”ni kaydeden KDB yönetimi (32), ancak 1925'te zorlukla çıkartabildiği 2-3. birleşik sayıdan sonra süreli yayın konusunu belirsiz bir zamana dek askıya alacaktır.

İlk sayısında, kapağında yalçın Kafkas Dağlarını sembolize eden bir gravür kullanılarak çıkan “Kavkazski Gorets”, Kuzey Kafkasya mültecilerinin dramatik serüvenlerinde en azından “ilkler”den biri olması dolayısıyla önem taşır. İiçerik bakımından da dikkate değer bulunan dergide pek az resim ve fotoğraf kullanılmıştır. Bunlar, “Kafkasya'nın milli kahramanı” Şamil'in ve Çekoslovak Cumhurbaşkanı Thomas Masaryk'in portreleri ile ünlü Oset ozan Kosta Hetagkatı (1859-1906) ve Hüseyin Tosun Bey’in fotoğraflarından, ayrıca ressam Tugantı Saladin’in yaptığı bir tablodan ibarettir.

“Kavkazski Gorets”in sayfalarında genç kuşak göçmenlerin yanısıra, tanınmış isimlerle karşılaşmak mümkündür. Kuşkusuz ki, bu bağlamda en dikkate değer kişi, “Ahmed”, “Kurtatag” ve “A.T.” gibi imzalarla da yazarak birinci sayının yükünü taşıyan Tsalıkkatı’dır. Ancak onun adına daha sonraki sayılarda rastlanılmaması, arkaplanını bilemediğimiz bir küskünlüğün ifadesi halinde yorumlanabilir.

Ukraynalı yazar Stavropluk Çeh’in, bugüne dek Kuzey Kafkasya konulu hemen hemen tüm periyodiklerde yayımlanan “Adige” adlı hikayesinin Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin çevirisiyle yer aldığı “Kavkazski Gorets”te Grigori Ayolo, Konstantin Çheidze (“Konst. Al.” İmzasıyla yazısı yayımlandı) gibi sosyal demokrat Gürcü mültecilerin yanı sıra, Abhaz milliyetçi Simon Basarya’nın bir makalesine de yer verilmiştir. “Apsua” mahlası kullanan Basarya, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti İstanbul temsilciliği ve Abhaz Halk Konseyi başkanlığı yapmış, ülkesi “Bolşevikleştirilmesi”ne rağmen doğduğu topraklardan ayrılmamıştı. Abhazya’nın etnografik ve politik durumuna ilişkin bu makalenin “alıntı” olduğuna dair herhangi bir şerhin bulunmaması, düşük bir ihtimalle de olsa, Basarya’nın KDB çevreleriyle doğrudan temasını düşündürmektedir.

1917’de Kuzey Kafkasya sahnesinde bazı simaların, gerçekte “ideolojik” olmaktan çok “taktik” nedenlerle Bolşevik harekete destek sağladıkları, Konstantin Çheidze’nin “Kavkazski Gorets”teki anlatımıyla da netleşmektedir. Yazarın Poltava’da askeri okulda birlikte okuduğu Çeçen ihtilalci Aslanbek Şeripov’u portrelemesi ilginçtir. Çheidze’nin anlatımına göre Şeripov, “İslam dinine yobaz denecek kadar bağlı”, “büyük mücadeleleri ve büyük kahramanlıkları düşünen”, “İmam Mansur’un ve İmam Şamil’İn kahraman şahsiyetlerine açık şekilde Ruslara kin besleyen” ve bu arada siyasi rakiplerini bile ölümden kurtaran bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu yazının çevirisi, kırksekiz yıl sonra İstanbul’da çıkan bir dergide yayımlanmıştır (33).

“Kavkazski Gorets”te yayımlanan kıymetli etüdler arasında, Kafkasya’nın “ilk büyük imamı” sayılan Mansur’un yaşamı ve aktivitelerine ilişkin, “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev” başlıklı yazı zikredilebilir. Bu çalışma “Nart” imzasını kullanan bir mülteci tarafından kaleme alınmıştır (34). Dergide karşılaştığımız ilginç bir isim de, Ambalova’nın Nart efsaneleri üzerine bir derlemesine “sunuş” yazan Alihan Kantemir’dir (35).

Kuşkusuz ki, “Kavkazski Gorets”te yayımlanan yazılar, ayrı bir araştırma konusu olabilir. Mültecilerin psikolojisini, olaylara yaklaşımlarını daha sağlıklı irdeleyebilme açısından bu tarz bir araştırmanın yapılması da gereklidir. Bununla birlikte, biz yayımlanan bu yazılara kuşbakışı bakmakla yetinelim. “Kavkazski Gorets”in ilk sayısında KDB yönetiminin (36), redaktörün (37), dergi idaresinin (38) açıklama/bildiri yazılarından başka şu isimler yer almıştır: Magomet, Garip Sultan, A. Kulebyakin, İsmail, Tsalıkkatı Ahmed, Aslanbek Şeripov, Ahmed, A.T., Galgay, Apsua, Kurtatag, Bekoviç Çerkaski, Tar. Zakatalskiy. Bu sayıda ayrıca, çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm ile kritiklerin yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır (39).

1925 yılında çıkan 2-3. birleşik sayıda yer alan imzalar ise şunlardır: Georgiy Rıbinçev, Nart, yazarı belli olmayan bir şiir, A. Kulebyakin, Tsıtsko Ambalova, Sergey Gorodetskago, Bessolt Kazi-Han, Stovropulk Çeh, P. Erguşeva, Adıgeytsa, Konst. Al., Grigori Ayollo, Elmurza Bekoviç Çerkaski, X., N.B., Kabardinskiy, N.A., Bek-murz. Ve yine çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm (40).

KDB’nin Dağılma Süreci

Batıya yerleşen Kuzey Kafkasya emigrasyonu arasında “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin önemi 1926 sonlarında azaldı. Bunda, Pilsudski idaresindeki Polonya’nın Avrupa sahnesinde merkezi konuma ulaşma gayretlerinin bir uzantısı olarak antisovyetik hareketlere ağırlık vermesi ve ülkeleri Sovyet hegamonyası altında bulunan mültecilere siyasi-maddi destek sağlamasının rolü vardı. Bu çerçevede, Rus olmayan halklara mensup kadrolar “Promethe” hareketi dahilinde yer aldı (41).

Gelişmeyi kendileri için “yeni ufukların açılması” olarak algılayan Kuzey Kafkasya mültecilerinin bir kanadı da bu girşime destek vererek, 18 Kasım 1926’da resmen “Narodnaya Partii Gortsev Kavkaza”yı (Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” - KDHP)kurdular (42). Girşimi sürükleyenler arasında bulunan Said Şamil’in ifadesine göre, Varşova “milli faaliyet için bir hazırlık merkezi ve bir karargah” olarak kabul edildi ve partinin kadrolarını Prag’daki “münevver gençler” oluşturdu (43). KDHP’nin Prag’da faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin dönüştürülmesiyle ortaya çıktığını vurgulayan Şamil’in bu anlatımı, yeni organizasyonun katılımcı profiliyle de doğrulanabilir.

Gerçekten de KDB mensuplarının birçoğu KDHP bünyesinde yer alarak sorumluluklar yüklendiler ki, bunlar arasında, Ahmed Tsalıkkatı, Elmurza Bekoviç Çerkaski, Barasbi baytugan, Adil Bek Kulatti, Mirza Bek Kulatti, Aytek Kundukh, Ahmet Nabi Magoma, Gazihan Bessolt, Cemaleddin Kanukati, Kosta Zangi, Ahmet Canbek gibi isimler vardı.

Bununla birlikte, KDHP’nin faaliyete geçmesine rağmen, “Kafkasya Dağlıları Birliği” feshedilmedi ve bir süre daha formelliğini muhafaza etti. Birlik, Varşova merkezli yeni siyasal yapılaşmada kendisine yer verilmeyen Murat Hatağogu başkanlığında çalışmalarını sürdürdü. Bazı yazılardan anlaşıldığına göre, Hatağogu yönetimi altındaki bu döneme, KDHP ileri gelenleri soğuk bakmışlardır. Partinin ilk yayını “Volnıye Gortsı”nin sayfalarında, KDB veKDHP üyelerinden Aytek Kundukh tarafından sert bir dille eleştirilen birlik yönetimi 1927 baharında revize edilmiştir. Kundukh bu yazısında , Hatağugu yönetimindeki KDB’nin pasif bir yapıdan öteye gidemediğini, örgütün mali kaynaklarının diğer üyeleri rahatsız edecek şekilde denetimden uzak tutulduğunu kaydetmiş (44), bu eleştirinin üzerinden çok geçmeden KDB başkanlığına Avar mülteci Ahmet nabi Magoma getirilmiş (45) ve aktivitelerde bir daha Murat Hatağogu’nun adına rastlanılmamıştır.

Portreler

“Kafkasya Dağlıları Birliği”nde yer alanlar arasında,özellikle zamanla sessizliğe bürünenlerin yaşam öykülerine ilişkin bilgilerimiz yok denecek düzeydedir. Buna karşılık, politik aktiviteleri sürdürenler hakkında sınırlı da olsa bilgi mevcuttur.

Bunlardan bir dönem KDB başkanlığı yapan Oset mülteci Ahmet Tsalıkkatı, emigrasyonun düşünsel beslenme kaynaklarından biri oldu. Büyük beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla dolu ömrü 2 Eylül 1928’de kırk altı yaşında tamamlanana dek Kuzey Kafkasya mültecileri arasında “manevi lider” pozisyonunu korudu. KDB ve KDHP’nin süreli yayınlarında birçok çalışması yayımlandı, kitaplar hazırladı (46) ve konferanslar (47) verdi. İlerleyen hastalığına Varşova’da yenik düşmesi Avrupa sahnesindeki mülteciler için ilk büyük kayıptı. Tsalıkkatı Kuzey Kafkasya’nın yetiştirdiği ender aydınlardan olmasına rağmen, yaşamı, fikirleri ve çalışmalarına ilişkin etüdler ancak 1990’lı yıllarda yapılmaya başlandı (48).

Köklü bir Kabardey aileye mensup olan Elmurza Bekoviç Çerkaski öğrenimini Prag Kraliyet Üniversitesi Tabii Bilimler Fakültesi’nde tamamladı. Öğrenciliğinde aktif olan Çerkaski’nin formasyonu ile ilgili yazılarının yanında bazı çevirileri de yayımlandı. Çerkaski öğrenimini bitirdikten sonra Paris’e yerleşti. KDHP saflarında yayın dünyasının içinde oldu. Bir süre, partinin ikinci periyodiği “Gortsı Kavkaza”nın redaktörlüğünü yaptı (49) ve 1934’te vefat etti.

Oset mülteci Kazi Bessolt (Gazihan Beşolt) Prag Ticaret Enstitüsü’nde öğrenimini tamamladı, KDHP liderliği tarafından Paris’e gönderilerek “Promethe” dergisinin redaksiyon kurulunda Kuzey Kafkasya seksiyonunda yer aldı (50). Çerkes Süvari Tümeni subaylarından Kuşuk Uluguay’ın kızkardeşi Hayriye hanımla evlenen Bessolt, bir dönem Arnavutluk Kralı Zogo’ya danışmanlık yaptı (51). II. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’a yerleşerek Teşvikiye’de oturdu. Cumhuriyet Türkiyesinin demokratikleşmesi sürecinde oluşturulan ilk kuruluş olan Kuzey Kafkasyalılar-Türk Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Almanya’nın Münih şehrinde vefat etti.

Avar mülteci Ahmet Nabi Magoma Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü’nde geçirdiği parlak öğrencilik yıllarından sonra Prag Üniversitesi’nde akademisyenliğe başladı, buradaprofesör olarak öğretim üyeliği yaptı. Hatağogu’nun tasviyesinden sonra KDB’nin başkanlığına getirildi. Zamanla içinde bulunduğu gruptan koparak sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Haydar Bammat’ın liderliğini yaptığı “Kavkaz” grubuna dahil oldu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”nin kurulmasında rol aldı, başkanlığını yaptı. “Kavkaz”, “Obyedınennıy Kavkaz”, “Problems of the Peoples of the USSR” gibi dergilerde yazdı. 26 Mart 1961’de Münih’te öldü (52).

1924 baharında Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi olan Oset mülteci M. Abatsiyev, kısa bir zaman sonratopluluktan koptu ve yine bir Oset mülteci olan Hatayev ile birlikte 1929’da “Soyuz Narodov Kavkaza” (“Kafkasya Milletler Birliği”) adını verdikleri, emigrasyon içinde önemsiz sayılabilecek oluşumu sürüklemeye çalıştı. Çabaları, Rus mültecilerin tanınmış ismi Milyukof önderliğindeki “Rus Demokrat Birliği”nin uzantısı olarak görüldü ve “beyinleri altüst olmuş” insanların yapabilecekleri gayretler halinde değerlendirildi (53). Abatsiyev’in 1937 yılında verdiği bir konferans KDHP mensuplarınca yöneltilen eleştirilerden kurtulamadı (54).

Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı. 1922’de yerleştiği Çekoslovakya’da burslu okuyarak ziraat mühendisi oldu (55). Yaşamı boyunca politik çalışmaların içinde yer alarak kalemini bırakmayan Baytugan, rakip Kuzey Kafkasyalı grup tarafından “kendine hayrı olmayan adam” diye nitelendirildi, “ulusal stajını Denikin ordusunun kanatları altında yapmakla” suçlandı (56). KDB’den sonra KDHP bünyesinde yer alarak partinin yayın organlarını yönetti, konferanslar verdi (57), bu arada “Instytutu Wschodnieo w Warszawie”nin (“Varşova Şark Enstitüsü”) ciddi bir yayını olan “Wscod”un (“Şark”) redaksiyon kurulunda bulundu. Çerkaski’den sonra birkaç sayı kolektif düzenlemeyle çıkan “Gortsı Kavkaza”nın idaresini 25. sayıdan itibaren yüklendi. Partinin diğer yayınları olan “Severnıy Kavkaz”, “Golos Rodini” dergilerinin sorumlu müdürlüğünü yaptı. 1942’de Berlin’de kurulan “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”ne katıldı. II. Dünya Savaşı sonrasında İtalya ve İngiltere’de bulundu. 1953’te Almanya’ya döndü ve soğuk savaşın bir enstrümanı olarak ABD’nin finanse ettiği “Radio Liberty"nin Kuzey Kafkasya seksiyonunda çalıştı. 1970’te emekli oldu. 1986 yılında Münih’te öldü.

7 Mart 1900’de Dağıstan’da doğan Ethem Tabasaran 1920’de Sivastopol üzerinden Rusya’yı terk ederek Çekoslovakya’ya gitti. Brno kentinde bursiyer olarak okudu, maden mühendisi oldu. Türkiye’de Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde çalıştı. Adını politik aktivitelere hiçbir dönem karıştırmayarak emekliliğini geçirdiği İstanbul’da 24 Ağustos 1986’da öldü (58).

Oset aktivist Aytek Kundukh da arkadaşları gibi Çekoslovak hükümetinin verdiği burslarla eğitimini tamamladı. KDB bünyesinde çalıştı. KDHP’nin kuruluşunda bulundu ve Ahmet Tsalıkkatı’nın gözetiminde, bu teşkilatın ilk periyodiği olan “Volnıye Gortsı”nin redaktörlüğünü yaptı (59). Mülteci teşkilatların bazı toplantılarında KDHP’yi temsil etti (60). Kuzey Kafkasya ile doğrudan bağlantı sağlaması için İran’a gönderilen Kundukh birçok makaleye imza attı. Ne biyografisi, ne de akıbetini tesbit edebildiğimiz Kundukh’un, 19. yüzyılda İmam Şamil liderliğindeki Kuzey Kafkasya direnişinin ideolojik zeminini oluşturan “müridizm”i etüd ettiği “Kafkasya Müridizmi (Gazavat Tarihi)” adlı eseri yakın zamanlarda yayımlanabildi (61).

KDB bünyesinde çalışan iki isim, Ali Şahan ve Nevruz Sunç hakkında elde edebildiğimiz bilgiler, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşerek toplama kamplarında yaşayan ve daha sonra Türkiye’ye yerleşen bir mülteci tarafından verilmiştir. Öğrenimini Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü’nde bursiyer olarak tamamlayan Balkar mülteci Ali Şahan’ın II. Dünya Savaşı yıllarına dek neler yaptığı bilinmemektedir. Sn. Musa Ramazan “kibar, eğitimli ve modern bir insan” kelimeleriyle tanımladığı Şahan’ı toplama kampında tanıdığını ve soydaşlarına yardım ettiğini kaydetmiştir. Ramazan bir başka mülteci olan M. Şakman’a dayanarak Şahan’ın Nasyonal Sosyalist Parti üyesi olduğunu, savaş sonrasında ise muhtemelen İngiliz gizli servisi hizmetinde bulunduğunu kaydetmiştir. Yine bir Balkar mülteci olan ve Çekoslovak hükümetinden aldığı bursla Prag’da okuyan Nevruz Sunç’un 1940’lı yılların sonlarındaTürk istihbaratında çalıştığı Musa Ramazan tarafından ifade edilmiştir (62).

--------------------------------------
(1) “Mitteilungen der Geographischen Gesellschaff in Wien”, No:7-9’dan Adil Bek Kulatti – “Jugoslaviya’da Çerkesler”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1936, No: 22, s:8.
(2)Batılıların sempatileri için bkz: Taitbout de Marigny – Çerkesya Seyahatnamesi, (çev: Aydın Osman Erkan), Nart Yay., İstanbul, 1996; A. Fonvil – Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), (çev: Murat Papşu), Nart Yay., İstanbul, 1996.
(3)Balkanlarda iskan edilen Çerkeslerin Bulgar isyanının bastırılmasındaki rolleri tepki doğurmuş ve ikinci bir göç dalgası yaşanmıştı. Kafkas-Rus savaşları sırasında Kafkasyalılar lehine oluşan sempati bu olaylarda ortadan kalkmış, Aralık 1976’da açılan İstanbul Konferansı’nda Rus Büyükelçisi İgnatiev, Çerkeslerin Rumeli’den kovulmalarını istemiştir. Avrupa devletleri, büyükelçinin bu fikrine itiraz etmemişler, konferansta Çerkeslerin Avrupa’dan Asya’ya sürülmelerini resmen istemişlerdi. (Bkz: Bilal Şimşir – Rumeli’den Türk Göçleri, TKAE Yay., Ankara, 1970, C:II, s: CLI-CLII).
(4) Mühlen bu terimi, Kırım’dan Kafkasya’ya, Orta Asya ve Ural ile Volga arasındaki bazı bölgelerde yaşayan ve “lisan, etnik mensubiyet ve kültürel bağlılık ifade etmeksizin bir sıra kavim için sadece pragmatik bir genel kavram” olarak kullandığını ifade etmektedir. (Bkz: Patrik von zur Mühlen – Gamalıhaç ile Kızılyıldız Arasında, İkinci Dünya Savaşında Sovyet Doğu Halklarının Milliyetçiliği, (çev: Eşref Bengi Özbilen), Mavi Yay., Ankara, 1984, s:1-2).
(5) İstanbul’dan mülteci panoramaları için bkz: Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996; Tülin Aktuzlu – “Willy Sperco’nun Gözüyle İşgal Altındaki İstanbul”, Toplumsal Tarih, No:30 (Haziran 1996), s: 29-33).
(6) Sn. Sefer E. Berzeg 2 Ocak 1995 tarihinde yaptığımız sohbette, aile çevresinde bu konunun dile getirildiğini ifade etmiştir.
(7) Musayassul’un macerası kendi kaleminden de takip edilebilir. Bkz: Halil Bek Musayasul – Son Bahadırların Ülkesi, (çev: Süreyya Ülker), İstanbul, 1988.
(8) Mdivani’nin raporunda şunlar kayıtlıdır: “Ankara’da Şimali Kafkasya dağlarının istihlası için Musavat ile birlikte aynı siyaseti takip eden bir teşkilat var. Türkler bu hazırlığın kemale ermesi için müsaade ediyorlar ve müsait bir fırsatta bizden gayr-ı memnun ve çok hassas olan Kafkasya’ya bu isyan kıvılcımını atmak istiyorlar. Bizim siyasetimiz ve askeri müessesatımız bunun önüne geçmeye hazırlanmalıdır” (Bkz: Fethi Tevetoğlu – Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler (1910-1960), Ankara, 1967, s: 235).
(9) Mustafa Kemal daha 14 Ağustos 1920'de, TBMM kürsüsünde “Bolşeviklerle” sürdürülen ilişki çerçevesinde Kızılordu’nun Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’da başarı sağlayabildiğini vurgulamıştı: “1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükümeti'nin Kızılordusuyla, Büyük Millet Meclisi Ordusu Nahçivan'da birbirileriyle nesnel olarak birleşmiş oldu. Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel tören ve saygılarla kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükümet kuvvetleri, öteki kuvvetler gelinceye kadar orada ortak tedbirler almakta bugün dahi devam etmektedirler”. (Bkz: Doğan Avcıoğlu - Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay., İstanbul, 1978, C: 2, s: 457).
(10) Farklı yaklaşımlar için bkz: Salahi R. Sonyel - Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, TTK Yay., Ankara, 1973, s:172-183. Cebesoy hadisesi ile ilgili bkz: Ali Fuad Cebesoy - Moskova Hatıraları, Vatan Neşriyat, İstanbul, 1955, s:329-330 ve Bülent Gökay – “Ali Fuad Paşa Moskova Büyükelçiliği'nden Niçin Ayrıldı?”, Tarih ve Toplum, İstanbul, 1992, No:32, s:72.
(11) Üstelik M. Kemal “Sovyet Rusya ile imzalanan 1921 Dostluk Anlaşması'nda, topraklarında Rusya'ya karşı unsurların faaliyetlerine izin vermeyeceğini, Rusya'nın da aynı yolda davranması koşuluyla” kabul etmişti (Bkz: Doğan Avcıoğlu - a.g.e., C:4, s:1429.)
(12) Sonuçta, mültecilerin kurdukları organik bağ Avrupa tarihi ile idi. Bu tarih ise, Koçak'ın sözleriyle “Versay Anlaşmasının oluşturduğu statükoyu korumaya çaba harcayan İngiltere ve Fransa'nın öncülüğünde anti-revizyonist devletler grubu ile Versay Anlaşması'nın değiştirilmesini amaçlayan ve Almanya ile İtalya'nın öncülük ettiği devletler arasındaki siyasal, diplomatik, ekonomik, kültürel, ideolojik ve nihayet askeri mücadele tarihi”nden ibaretti. (Bkz: Mete Tunçay-Cemil Koçak-vd - Türkiye Tarihi (Çağdaş Türkiye 1908-1980), Cem Yay., İstanbul, 1992, s:156).
(13) 1918 sonbaharında Avusturya-macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde imparatorluktaki tüm azınlıklar ayaklandığında Thomas Masaryk, Edouvard Beneş ve Stefanik gibi Çek liderler 18 Ekim'de “Çekoslovak Milli Konseyi”ni kurmuşlar; Prag'daki milliyetçi lider Kramar da 28 Ekim 1918'de kansız bir ihtilalle kente hakim olmuştu. Çekoslovakya’nın tarih sahnesine çıkışı bu noktada gerekleşmişti. Paris ve Prag gruplarının ortak hareketleriyle varlık kazanan ülkenin ilk cumhurbaşkanı Masaryk olurken, Kramar başbakanlığa, Beneş ise dışişleri bakanlığına getirilmişti. 1921 rakanlarına göre sınırları dahilinde 6.5 milyon Çek ağırlığının yanısıra, 2.2 milyon Slovak, 3.1 milyon Alman, 747 bin Macar, 459 bin Ruten, 76 bin Leh ve 180 bin Yahudi yaşıyordu. Südet bölgesinde, Almanlar ile Çekler arasındaki düşmanlık hisleri daima canlılığını korumuştu. 1920 anayasası çerçevesinde azınlık hale gelen Almanlar, Çekoslovakya'nın Fransa ve Küçük Antant ile ilişkilerinde geliştirdikleri karşıt tavırlarla dikkat çekerken, Çeklerin içinde erime kaygısı duyan Slovaklar Macaristan'a eğilim gösteriyorlardı. (bkz: Bkz: Fahir Armaoğlu - 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), T.İş Bankası Yay., Ankara, 1984, (2.B.), s:180-182).
(14) Hans Kohn - Panislavizm ve Rus Milliyetçiliği, (çev: A.Oktay Güner), Kervan Yay., İstanbul, 1983, s:225.
(15) Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996.
(16) İstanbul’da kurulan “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti” tüzüğüne için bkz: Sefer E. Berzeg - Gurbetteki Kafkasya'dan Belgeler, Ankara, 1985, s:29-31; Vasfi Güsar - “İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, No: 48, s: 21, Yısmeyl Özdemir - “Yaşanmış Öyküler - Anılar”, Kafdağı, Ankara, 1988, No: 19-20, s: 46
(17) 1864 sonrasında Kuzey Kafkasya’dan sürülen “Şhaplı” adlı Çerkes/Wubıh ailenin çocuğu olan Hüseyin Tosun Bey Galatasaray Lisesi’ni ve Harbokulu’nu bitirmiş, ihtilalci eylemleri sebebiyle tutuklanmış, 1896’da Trablus Askeri Rüşdiyesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilmişti. 1902’de Paris’te toplanan “Osmanlı Liberalleri Kongresi”ne Çerkes göçmenleri temsilcisi sıfatıyla katılmış, bu kongredeki anlaşmazlıkların uzantısı olarak hemşehrisi Prens Sabahattin Bey’le “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer almıştı. “Milli Ajans” müdürlüğü de yapan Hüseyin Tosun, İngilizler tarafından Malta’ya sürülenlerden biriydi. Aynı zamanda ateşli bir Kafkasya milliyetçisi olarak da tanınan Hüseyin Tosun 1908 Meşrutiyetinden sonra faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin aktif elemanlarındandır. (Bkz: Sefer E. Berzeg - Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:227-228).
(18)Rusya göçmenleri tarafından muhtemelen 1923’te (1924?) yayımlanan “Spasibo”dan aktaran Behzat Üsdiken – “Spasibo-Şükran”, Tarih ve Toplum, No: 88 (Nisan 1991, s:59.
(19) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(20) Aynı yerde.
(21) Kavkazki Gorets’te kaydedildiğine göre, “Birliğin hastalanan üyelerinden iki kişiye Dr. Ulman'ın yardımı ile 1500 kron Çekoslovak Kızılhaç'ından elde edilmiştir.” (Bkz: “V soyuza gortsev Kavkaza ve Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136)..
(22) Varşova merkez olmak üzere kurulan parti önceleri “Narodnoya Partiya Vılnıh Gortsev Kavkaza” (Hür Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) olarak anılmış, daha sonra “Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) unvanı kullanılmıştır. Partinin kuruluş tarihine ilişkin bilgi için bkz: Barasbi baytugan – “Znamenatelnaya data”, Gortsı Kavkaza, Paris, 1931, No:26, s:4)
(23) “V soyuza gortsev Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(24) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(25) Tsalıkkatı’nın bu konuşmasına ilişkin haber için bkz: “Prazdeniya soyuzom gortsev Kavkaza 125-letiya so dnya rojdeniya A. S. Puşkina”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(26) Tsalıkkatı’nın bu konferansına ilişkin haber için bkz: “Gortsı Kavkaza i Kazaki”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(27) Elmurz - “Oktrıtoe pismo N. A. Bigaevu”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:86-91.
(28) Bkz: “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s: 135.
(29) Bkz: Vlodimir Mursky – Ukrayna ve istiklal Mücahedeleri, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1930, s:210-211.
(30) “Gortsı Kavkaza studentı uçaşçiyesya v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71-72.
(31) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:135-136.
(32) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(33) Bkz: Konstantin Çheidze – “Aslanbek Şşeripov”, (çev: Ahmet Canbek), Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1973, No:21, s:2-5.
(34) Nart - “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:48-58.
(35) Bkz: Tsotsko Ambalova – “Skazaniya GortsevKavkaza o Nartah”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:10-19. Kantemir’in kaleme aldığı “sunuş” bu yazının 10-11. sayfalarında bulunmaktadır.
(36) Soyuz Gortsev Kavkaza – “Obraşniye k gortsam Kavkaza, emigrirovavşim v Ameriku”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, kapak içi.
(37) Redaksiyon – “Ot redaktsıy”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:2.
(38) Kavkazki Gorets – “Salam Gortsev Kavkaza Çehoslovatskomu narodu”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:3-5.
(39) Magomet (Magomed Çukua?) – “İngusskaya pesnya”, s:6; Garip Sultan – “Balkarsakaya pesnya”, s:7; A. Kulebyakin – “Pesnya Zelimhana”, s: 8-9; “Kabardinskaya pesnya”, s: 10; “Ohotniki za tutami”, s: 11-13; İsmail- “Poslednıy vrok”, s:14-16; Tsalıkkatı Ahmed – “Zapinski kavkaztsa”, s: 17-33; Aslanbek Şeripov – “Abrek Geha”, s: 34-36; Ahmed (Tsalıkkatı) – “Motivi Poezii Kosta”, s: 37-43; A. T. (Ahmed Tsalıkkatı) – “Zadaçi gorskoy intelligentsiy”, s: 44-48; Galgay – “O Galgayah”, s: 49-50; Apsua (Simon basarya) – “Neselko clovob Abhazii”, s:51-53; Kurtatag (Ahmed Tsalıkkatı) – “Estyestvennıye bogatsva territorii gortsev Kavkaza”, s: 54-60; Elmurza Bekoviç Çerkaski–“Polyrznıye rastyeniya Kavkaza-I”, s:61-64; Tar. Zakatalskıy –“Pervıye deyatelni natsionalnogoobrazovaniyagortsevKavkaza”, s:65-69; “Hronika gorskoy jizni”, s: 70-72; “Bibliografiya”, s:73-78.
(40) GeorgiyRıbiçve – “Druzyam gortsam”, s:1; Nart –“Kavkazskiy gorets”, s:2; “Pesn ob Elmurze Byarçi”, s:3-9 ve “Oçerki iz jizni mansura,pervogo imamakavkazskih gortsev”, s:48-58; (?) – “Tsevetı kavkaza”, s:2; A. Kulebyakin – “Manaret”, s:3; Tsotsko Ambalova – “Skazniya Gortsev Kavkaza o Nartah”, s:10-19; sergey Gorodetskago – “Atsamaz i Aunda. Rvyakptsumgiş-Vdltyuts”, s:20-22; Bessolt Kazi Han – “Bıl iz Osetinskoy jizni”, s:23-27; Stavropluk Çeh – “Adige”, s:28-35; P. Erguşeva – “Otrıvki iz povesti’na Kavkaze v smutu”, s:36-45; Adıgeytsa (Ahmet Canbek) – “Naip Magomed-Amgen (1847-1859)”, s:46-47; Konst. Al. (Konstantin Çhesidze) – “Aslan-bek Şiripov”, s:59-65; Grigori Ayollo – “Ploho perevarennove çujoye”, s: 66-85; Elmur(a Bekoviç Çerkaski) – “Oktrıtoe pismo N. A. Bifayevu”, s:86-91 ve “Polyeznıye rastyeniya Kavkaza – II”, s: 128-131; X. – “Neselko clov o state B. Salamova”, s:92-93; N.B. – “Osetinı”, s:94-104; Kabardinskiy – “O religiozno-obşestvennoy jizni gortsev”, s:105-116; N. A. – “Adatı”, s: 117-120; Bek-murz – “Babizm i Behaizm”, s:121-127; “Hronika gorskoy jizni”, s:132-136.
(41) Promethe hareketi 926 sonbaharından II. Dünya Savaşının patlak vermesine dek Pilsudski diktatoryasındaki Polonya tarafından desteklenen “Rusya mahkumu milletler bloğu” olarak tanımlanabilen siyasi harekettir.
(42) Barasbi Baytugan – “Znamenatelnaya data” Gortsı Kavkaza, Paris 1931, No: 26, s:4.
(43) Said Şamil- “Said Şamil’den Muhaceretteki Kuzey Kafkasyalıların ‘Esir Vatan’ın Kurtuluşuyla İlgili Mücadelelerine Işık Tutan Tarihi Bir Mektup”, Birleşik Kafkasya, Eskişehir, 1995, No:3, s:49-50.
(44) Bkz: Aytek Kundukh – “Okttrıyoy pismo predsedatelyu Soyuza Gortsev v Ç.S.R.M. Hatgogu”, Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No:1, s:19.
(45) Bkz: Volnıye Gortsı, Prag, 1928, No:6.
(46) Tsalıkkatı’nın muhaceret döneminde yayımlanan ve yayımladığı/hazırladığı ifade edilen kitapları: “Kavkazski Gorets”in ilk sayısındaki kayda göre “Kavkaz v ogne revolyutsi” (Kafkasya İhtilal Ateşinde) isimli çalışmasının ilk cildini, “Zapiski Kavkaztsa” (Bir Kafkasyalının Notları) romanını ve “Gorskaya Respublika” (Dağlı Cumhuriyeti) kitabını bitirmiştir. Bunlardan “Zapiski Kavkaztsa”nın bir bölümü “Kavkazski Gorets”in ilk sayısında yayımlanmıştır. 1877-1878 Kafkasya başkaldırısının 50. yıldönümü dolayısıyla Prag'da verdiği konferans Kafkasya Dağlıları Halk Partisi tarafından küçük bir kitapçık olarak 1928’de “Borba za volyu gor Kavkaza” (Kafkas Dağlarının Özgürlük Mücadelesi) başlığıyla yayımlanmıştır. 1926'da Prag'da basıldığı kaydedilen “Brat na brata” (Kardeş Kardeşe Karşı) adlı romanın (“Volnıye Gortsı” dergisinde bu romanın basıldığına dair ifade vardır. Bkz: "Novy Knigi", Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No: 1, s: 23) devamı olduğu bildirilen “Okravalennıye gorı”nin (Kana Bulanmış Dağlar) akıbeti ise meçhul kalmıştır.
(47) Tsalıkkatı'nın verdiği konferanslardan bazıları: Prag’da “Kazak problemi"nin demokratik kurallar çerçevesinde çözümlenebilmesine yönelik olarak “Borba obşestvennıh sil na Severnom Kavakaze” (Kuzey Kafkasya Toplumlarının Mücadelesi) başlığıyla sunduğu konferans (6 Haziran 1924 - Russki Dom). Yine Prag'da, Puşkin'in 125.doğum yılı dolayısıyla “A.S. Puşkin. Kavkaz i Kavkazski Gortsı” (A. S. Puşkin, Kafkasya ve Kafkasya Dağlıları) başlığıyla verilen konferans (12 Haziran 1924 - Russki Dom). Kafkasya’da çıkan 1877-1878 isyanının ellinci yıldönümü dolayısıyla KDHP Prag teşkilatı tarafından organize edilen ve kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde verdiği “Borba za volyu gor Kavkaza” (“Kafkasya Dağlarının Özgürlük Mücadelesi”) başlıklı konferans (28 Nisan 1927-Graf Oteli). Kuzey Kafkasya’nın 9. bağımsızlık yıldönümü kutlamaları dolayısıyla KDHP Prag teşkilatı tarafından düzenlenen toplantıda verilen konferans (11 Mayıs 1927).
(48) Ahmet Tsalıkkatı’nın yaşamı ve çalışmalarına ilişkin olarak bkz: Tambi Elekhoti – “Akhmed Tsalıkkatı", Gortsı Kavkaza, Paris, 1928, No:1, s:2-3; İbrahim Çulik – “Pamyati izgnannika”, Gortsı Kavkaza, Paris, 1928, No:8-9, s: 8-11; M. Aydın Turan – “Ahmet Nimbolatoviç Tsalıkkatı (1882-1928), Yedi Yıldız, İstanbul, 1994, No:3, s:19-24; Sefer E. Berzeg – Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:25-255; M. Aydın Turan – “Kuzey Kafkasya ve Rusya Müslümanlarının Öncü Aydınlarından Ahmet Tsalıkkatı” , Tarih ve Toplum, İstanbul, No: 153, s:48-57; Zoya Salagayeva – “Ahmet Tsalıkov (Tsalıkkatı)”, Naşh Dagestan, Mahaçkale, 1993, No: 165-166, s: 35-36.
(49) “Gortsı Kavkaza” dergisi KDHP’nin ikinci yayın organı olarak Kasım 1928'de Paris'te yayımlanmaya başladı. Künyesinde merkez adresi “3, Rue du Sabot” olarak gözüken “Gortsı Kavkaza”nın ilk sayılarında (8-9. birleşik sayı dahil olmak üzere) redaktörlüğü Elmurza Bekoviç Çerkaski yapmıştır.
(50) Bkz: Said Şamil- “Said Şamil’den Muhaceretteki Kuzey Kafkasyalıların ‘Esir Vatan’ın Kurtuluşuyla İlgili Mücadelelerine Işık Tutan Tarihi Bir Mektup”, Birleşik Kafkasya, Eskişehir, 1995, No:3, s:52.
(51)Bessolt gibi, Arnavutluk Kralı Zogo’ya müşavirlik yapan diğer Kuzey Kafkasyalı Kuşuk Uluguay’dır. (bkz: Ramazan Traho – “Colonel Kusuk Ulugai”, Caucasian Review, Münih, 1955, No:3, s:139.
(52) Magoma’nın biyografisi için bkz: Alihan Kantemir – “Profesör Ahmet Nabi Magoma (1897-1961)”, Dergi, SBÖE Yay., Münih, 1961, No:23-24, s:9-94.
(53) Bkz: M(agomed) Ç(ukua) – “Beyinleri Altüst Olmuş İnsanlar”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1937, No:37, s:6.
(54) Bkz: “Milyukofçu’nun Konferansında”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1937, No:37, s:8.
(55) Musa Ramazan – “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1986, No: 62, s:44-45.
(56) Baytugan kendisi hakkında bu sözleri sarfeden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Haydar Bammat’ı tarih hakkında bilgisizlikle itham etmiş ve samimi davranmıştı. Adeta bir neslin dramının saklı durduğu cevabında “devrim beni 17 yaşımda yakaladı. Anavatanda kalan herkes için iki seçenek vardı, beyazlar ya da kızılların safında çarpışmak” diyor ve Bammat'ın aslında sanıldığı gibi büyük işler yapmadığını vurguluyordu: “Denikin'e karşı mücadeleyi Tiflis meclisi değil, Çeçenistan'da Gikalo, Osetya ve Kabardey'de Nazır Kathanov ve 'kermenistler'den oluşan savunma konseyi yönetiyordu”. (Bkz: Barasbi Baytugan – “Pod dımovoy zavesoy demagogiy”, Kavkaz, Varşova, 1935, No:14, s: 26-28).
(57) Örneğin, Baytugan’ın 14 Aralık 1927'de Prag'daki parti binasında Kuzey Kafkasya intelijansiyasının geçmişteki hatalarını ele aldığı konferansın haberi için bkz: “V Soyuza Gortsev Kavkaza v Ç.S.P.”, Volnıye Gortsı, Prag, 1928, No:6, s:25.
(58) Ethem Tabasaran’ın kısa biyografisi için bzk: “Haberler”, Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1986, No: 63, s: 47.
(59) Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da yayımlanan “Volnıye Gortsı”nin ilk altı sayısında (ki, muhtemelen 6. sayıdan sonra yayımlanmamıştır) Aytek Kundukh redaktör olarak çalışmıştır. Bu derginin birinci sayısı 26 Mart 1927, ikinci sayısı 3 Mayıs 1927, üçüncü sayısı 28 Haziran 1927, altıncı sayısı ise 19 Ocak 1928 tarihlerinde yayımlanmıştır. Arada kalan dördüncü ve beşinci sayıları bulamadığımız için yayım tarihlerini kaydedememekteyiz.
(60) Bkz: “10-letnie Ukraynskoy revolyutsii”, Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No:3, s:20.
(61) Aytek Kundukh - Kafkasya Müridizmi (Gazavat Tarihi), (haz: Tarık Cemal Kutlu), Gözde Kitaplar yay.,İstanbul, 1988.
(62) II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’ye yerleşen Dağıstanlı/Lak mülteci Sn. Musa Ramazan’la çeşitli tarihlerde yapmış olduğumuz sohbetlerde anlatılmıştır.

(*) Toplumsal Tarih, İstanbul, Nisan 1997, No: 40, s:43-52.

M. Aydın Turan

Yüzyıllar boyunca çok çeşitli kavimlerin göç ve istilalarına sahne olan Kafkasya, Orta Asya ve Güney Rusya bozkırları ile Anadolu ve Ön Asya bölgeleri arasında bir köprü görevini üstlenmiş ve jeo-politik stratejik önemini her devirde korumuştur.

Karadeniz ile Hazar denizi arasında uzanan Kafkas sıradağlarının üzerinde ve kuzeyindeki topraklarda yaşamakta olan, aralarında tarih boyunca etnik ve sosyo-kültürel açılardan yakın akrabalık ve birlik tesis edilmiş olan Abaza, Çerkes, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları "Kafkas Kültür Sahası" adını verdiğimiz kültürel coğrafyayı oluşturan Kafkasya halklarıdır.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapıları Kafkasya’yı dışarıdan etkileyen çeşitli kavim ve medeniyetlerle olan ilişkiler neticesinde şekillenmiştir. Tarih öncesi devirlerden orta çağa kadar, gerek ticaret amacıyla, gerekse savaşlar ve fetih yoluyla Kafkasya’ya giren eski Anadolu ve Mezopotamya kabileleri, Yunan, Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Kimmer-İskit gibi proto-Türk kavimleriyle Hun-Bulgar, Alan, Hazar; Kıpçak gibi Türk kavimleri Kafkas sosyo-kültürel yapısının temel taşlarını oluşturan medeniyet unsurlarını da beraberlerinde Kafkasya’ya getirmişler ve Kafkasya halklarının etnik ve sosyo-kültürel yapılarının şekillenmesinde önemli rol oynamışlardır. (Tavkul 1997: 140)

İslamiyet Kafkasya’ya 8. yüzyılda Ebu-Müslim önderliğindeki Arapların Hazar Türklerine saldırmaları ve bölgenin bazı kısımlarını fethetmeleriyle girdi. Ancak Arap ordularına karşı koyan ve onları geri püskürten Hazar Türkleri İslamiyetin Kafkasya’ya ve Kafkasya üzerinden Doğu Avrupa’ya yayılmasını engellediler. Bazı Müslüman Arap gruplarının Dağıstan’da kalarak buraya yerleşmeleriyle İslamiyet Dağıstan bölgesinde 8. yüzyıldan itibaren yayılmaya başladı. Lezgilerin bir kısmı 8. yüzyılda Müslüman olmaya başladı. Bunu 13. yüzyılda Akuşa halkı, 14. yüzyılda Dargılar izledi. Çeçenlerin bir kısmı 10-11. yüzyıllarda Müslüman olmuşlardı. (Walsh 1978: 177)

Dağıstan ve Çeçenistan’ın aksine, İslamiyet Batı Kafkasya’daki Çerkesler arasında 15-17. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı vasıtasıyla yayılmaya başlamıştı. Çerkesler 6. yüzyılda Bizansın etkisiyle hristiyanlığı kabul etmişlerdi. (Kusko 1965: 11) Ancak daha sonraki yüzyıllarda Kafkasyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Çerkesler arasında da hristiyanlığın etkisi zayıflamış ve halk eski pagan inançlarına dönmüştü.

1404 yılında Kafkasya’da bulunan Avrupalı başpiskopos Johannes de Galonifontibus Zih adını verdiği Çerkesler arasında bulunmuş ve onların dini inançları hakkında önemli bilgiler vermiştir. Onun bildirdiğine göre

Karadeniz kıyısında yaşayan Çerkesler Yunanlıların dinini benimsemişlerdir. Kiliseleri, ikonları ve yortuları Yunanlılarınki gibidir. Galonifontibus’un verdiği bilgilerden 1404 yılında Karadeniz kıyılarında yaşayan Çerkeslerin hristiyanlığı kabul ettikleri ancak eski putperest-pagan inançlarının halk arasında çok canlı bir biçimde yaşadığı anlaşılmaktadır. (Tardy 1978: 93)

Osmanlı arşivlerinde Çerkeslerin 16. yüzyıldaki dini yapılarıyla ilgili bilgilere rastlanmaktadır. Mühimme defterlerinin 32. cildinin 383 numaralı ve 6 Recep 989 / 6 Ağustos 1581 tarihli hükmünde Besleney ve Temirgoy prensinin hristiyan, Kabardey prenslerinin ise Müslüman oldukları bildirilmektedir.

1584 yılında Demirkapı’dan Özdemiroğlu Osman Paşa ile birlikte Terek-Beştav-Kuban yoluyla Taman’a gelen Trabzonlu Mehmed Aşıki Çerkeslerin Bjeduğ, Hatukay, Besleney ve Kabardey kabilelerinin Müslüman olduklarını, Temrük ve Temirgoy kabilelerinin hristiyan olduklarını yazmaktadır. (Kırzıoğlu 1993: 79)
17. yüzyıl ortalarında Kafkasya’da Çerkesler arasında bulunan Evliya Çelebi onlar hakkında şu bilgileri verir: "Kafir ve Müslüman değillerdir. Kendilerine kafir deseler kızarlar, behey Müslüman desen göz yumarlar. Haşır ve neşri inkar ederler... Çerkeslere kafir desek aman vermeyip öldürürler. Lailaheillallah derler. Ama semiz domuzları kuyruğundan yerler. Oruç tutmazlar, namaz kılmazlar". (Evliya Çelebi 1970: 268)

Çerkeslerin İslamiyete girişlerinde en önemli rolü Osmanlı valisi Ferah Ali Paşa oynamıştı. Ferah Ali Paşa Anapa’yı karargah olarak tutup, Çerkesler ve Abhazlar arasında Müslümanlığı yaymakla görevliydi. (Habiçoğlu 1993: 100) İslamiyetin Kuban bölgesi Çerkesleri arasında yayılmasında Kırım Hanlığı da önemli rol oynadı. Kırım Hanlığının Çerkesleri islamlaştırması 1717 yılında tamamlandı. Ancak Çerkes kabilelerinin kendilerine özgü toplumsal yapıları sebebiyle İslamiyet Çerkesler arasında kolayca benimsenip yayılamıyordu.

Kabardey, Bjeduğ, Besleney, Abzeh, Hatukoy, Natuhay, Şapsığ gibi çeşitli kabilelere bölünmüş olan Çerkeslerin toplumsal yapıları da prensler (pşi), soylular (vork), hür köylüler (fekol) ve köleler (pşıtl) olarak toplumsal tabakalara bölünmüştü. (Aşemez 1973: 45)

Kabardey, Bjeduğ, Besleney kabileleri "pşi" adı verilen prens (knyaz) tabakasının idaresi altındaydı. Bu kabilelerde aristokratik yapı söz konusuydu. Abzeh, Şapsığ, Natuhay gibi kabilelerde prens tabakası olmadığı gibi, soylu (vork) tabakası da bir kaç aileden oluşuyordu ve onların da halk üzerinde idari yetkisi yoktu. Dolayısıyla, bu kabilelerde demokratik bir yapı mevcuttu.

İslamiyetin Çerkesler arasında henüz toplumsal bir kabul görmediği 17-18. yüzyıllarda hukuk davaları geleneksel hukuka, örf ve adetlere göre çözülüyordu. Ancak toplumsal tabakalar arasında bir eşitsizlik mevcuttu. Prensler, soylular, hür köylüler ve köleler geleneksel hukuk kuralları karşısında eşit değillerdi. Osmanlı hükümetinin Anapa valisi Hüsnü Paşa’nın gayreti ile, Çerkeslere şeriat karşısında insanların eşit olduğu fikri kabul ettirildi. Ancak köle sınıfının kan bedeli, eskisi gibi hür köylülerin yarı diyeti derecesinde bırakıldı. (Baj 1969: 138) Geleneksel hukuk ve toplumsal tabakalaşma İslamiyete rağmen Çerkesler arasında güçlü kaldı.

19. yüzyılda İslamiyet Kabardeyler dışında Çerkes kabileleri arasında pek yaygın değildi. Çerkes toplumunda Müslüman ulema sınıfı henüz oluşmamıştı. Din adamları Çerkesler arasında sayı ve sosyal etki açısından önemli bir tabaka meydana getirmemişlerdi ve o dönemde Dağıstan ve Çeçenistan’da olduğu gibi toplumsal güce sahip değillerdi.
Çerkeslerin çoğu şeriat kurallarından ve ibadetlerden uzaktılar. Bir Rus yetkilisinin Kafkasya’dan Moskova’ya gönderdiği raporda şöyle deniyordu:

"Çerkesler Muhammed peygamberin dinindendirler, fakat dine pek önem vermezler. Hele Lezgi ve Çeçenler’de olduğu gibi, hiç şeriat tutkunu değildirler". (Kasumov 1995: 32)

İslamiyet aristokratik Çerkes kabilelerinin en büyüğü olan Kabardeyler arasında 18. yüzyıl sonlarında kesin ve tam olarak yerleşmiştir. Oysa demokratik yapıya sahip Çerkes kabileleri arasında İslamiyet ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında hakim din olabilmiştir. Özellikle 1840-50’li yıllarda İmam Şamil’in müridizmi yayan vaizleri İslamiyetin Çerkesler arasında yayılmasında önemli rol oynamışlardır. (Kasumov 1995: 34)

19. yüzyılda Çerkeslerin eski dini inançları feodalizm öncesinde oluşan bir dini düzen olarak artık yeni toplum yapısına uymuyordu. Çerkes toplumsal yapısı için yeni bir din olarak İslamiyet feodal ilişkiler açısından çok daha uygundu. Çerkes toplumunun prensler ve soylular gibi ileri gelen üst tabakalarında İslamiyetin tercih edilmesi onların siyasi tercihleri ile de yakından bağlantılıydı. Kabardey prens ve soyluları Osmanlı İmparatorluğu’na ve Kırım Hanlığı’na bağlı olup, bu ülkelerle siyasi yakınlıktan yanaydılar. Rusyanın Kafkasya’ya yönelik sömürgeci yaklaşımı da Çerkeslerin islam devletlerini tercih etmelerine sebep oluyordu. (Kasumov 1995: 35)

Çerkeslerin İslami toplum düzenine ve şeriat hükümlerine yaklaşımları kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Aristokratik düzenin hakim olduğu Kabardeylerde Rus kanunları gelinceye kadar şeriat hükümleri geçerliydi. Prens ve soylular koyu şeriat taraftarıydılar. Çünkü şeriat mahkemeleri onların idaresi altındaydı ve şeriat hükümleri onların çıkarlarını koruyordu. Demokratik toplum düzenine sahip Çerkes kabilelerinde ise soylular eski geleneksel düzeni savunuyor ve kaybetmekte oldukları sınıf ayrıcalıklarını korumaya çalışıyorlardı. Oysa zenginleşmiş hür köylü tabakası şeriatı destekliyor, islam sayesinde eski prens ve soyluların hakimiyetini yenebilmeyi umuyordu. İşte bu ikili yapı ve sosyal dengenin bozulması yıllarca Çerkesya’yı dalgalandırmış, toplumun dayanışma ve milli bütünleşme düşüncesi edinmesine engel olmuştur. (Kasumov 1995: 38)

1804 yılında Rusların kurduğu Kislovodsk kalesinin kaldırılmasını isteyen Kabardeyler Rusya’ya karşı isyan bayrağını açtılar. Onlara Kuban ötesi Çerkesleri, Karaçay-Malkarlılar ve Çeçen-İnguşlar da katıldı. 14 Mayıs 1804’te Çegem ırmağı kıyısında yapılan savaşta Kafkasyalılar yenildiler. Kabardeyi ele geçiren Rusya bölgede bir takım adli ve idari uygulamalar başlattı. Örf ve adetlere dayalı mahkemeleri kaldırarak 1807’de bunların yerine dini mahkemeler kurdu. Dini mahkemelerin kurulmasıyla feodallerin ve din adamlarının toplumdaki durumları iyileşti, Müslüman din adamlarının otoriteleri arttı. Şeriat ilkeleri Kabardey toplumunda bir bakıma yeni ve bütünleştirici bir rol oynamaya başladı.

1807-1809 yılları arasında Kabardey köylerinde din çatısı altında eşitlik ve milli birlik eğilimleri ortaya çıkmaya başladı. Üstelik Müslüman köylüler prens ve soylulara karşı islam dininin ilkelerinden hareket ederek mücadele ediyorlardı. Köleliğe ve köle ticaretine karşı olan köylüler, şeriat ilkelerine göre eşitlik ilkesine uyulması gerektiğini dile getiriyorlardı. Prens ve soyluların baskısından kurtulmak için Rusyayı garantör olarak gören köylü tabakasının bu davranışı Rusyanın işine geliyordu. Rusya prens ve soylular ile köylü kitlesi arasındaki anlaşmazlıkları kendi sömürgeci imparatorluk politikasına alet ediyordu. (Kasumov 1995: 71)

Rusyaya göre şeriat Kafkasya’da Rus işgaline karşı mücadeleyi kuvvetlendiren ve Kafkasyalıları birleştiren bir faktördü. Din ve şeriat bölgenin işgaline karşı başlıca tepki unsuru olarak kullanıldığından Rusya islamla başedebilmek için halk arasında yaşayan örf ve adetleri kullanmaya yöneldi. 1858’de kurulan Kabardey Bölge Mahkemesi şeriat hükümleriyle birlikte örf ve adetleri de uygulayarak karar veriyordu. 19. yüzyıl ortalarında artık şeriat ile örf ve adetler birbirine karışmıştı.
Kabardey’deki mevcut sosyal tabakaların yanı sıra toplumda din adamlarından oluşan bir tabaka ortaya çıkmıştı. Müstakil bir tabaka sayılan din adamı tabakasını oluşturanlar daha çok azat edilmiş köylü tabakası arasından çıkıyordu. Prens ve soylular din adamlığına rağbet etmiyorlardı. Din adamları her türlü vergiden ve yükümlülükten muaftı, ancak bunlar soylular ve toprak sahipleri kadar imtiyaz sahibi değillerdi. (Kasumov 1995: 39)

Kabardey’deki din görevlileri ve ulemanın başlıca geçim kaynağı kendilerinin emrindeki köylülerin sağladığı gelir, ayrıca diğer köylülerin ayni ve nakdi ödedikleri özel harçtı. Kabardey aileleri her yıl aile başına Baş Kadı için 50 kapek vergi ödüyorlardı. (Kasumov 1995: 40)
Kafkasya özgürlük mücadelesinde din faktörünün önemini dikkate alan Rusya din adamlarına karşı gayet temkinli ve tedbirli davranıyordu. Rusya Çerkeslerin ortodoks hristiyanlığa geçmeleri için daha 16. yüzyılda girişimlerde bulunmaya başlamış fakat islam dininin bu bölgede yayılmasına engel olamamıştı. Yalnızca Mozdok bölgesindeki Kabardeyler hristiyan olmuşlardı.

19. yüzyılda Rusya bu yönde yeni bir siyaset uygulamak istedi. Rus hükümeti ortodoks hristiyanlığı yaymak, yani islama karşı savaş açmak yerine, islamı zararsızlaştırmayı, dini Rus aleyhtarı çevreden söküp atmayı denedi. Bu sebeple, din adamlarının sosyo-ekonomik ve manevi otoritelerini ortadan kaldırmaya ağırlık verdi. Bu amaçla önce bölgede din adamlarının temel rol oynadığı, şeriata dayalı mahkemeler kaldırıldı. Artık bütün sivil davalara Rusya mahkemelerinde bakılıyordu. Şeriat düzen ve yargısının kaldırılması din adamlarını toplumda sıradan insanlar konumuna düşürdü ve bunlar arasında Rusya düşmanlığının artmasına sebep oldu. İmam ve mollaların Rusya’ya karşı cephe almalarıyla islam Rusya’ya karşı mücadelede önemli başarı kazandı ve başlıca faktörlerden biri oldu. (Kasumov 1995: 58)

Orta Kafkaslar’da, Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi olan Elbruz dağı çevresindeki yüksek dağlık bir bölgede yaşamakta olan Karaçay-Malkarlıların İslamiyetle tanışmaları 18. yüzyılda oldu. Karaçaylılar İslamiyeti 18. yüzyıl sonlarında Kabardeyler vasıtası ile tanıyıp kabul ettiler. İslamiyeti Karaçay’a 1782 yılında Kabardeylerin Abuk soyundan İshak Efendi adlı bir din adamı getirdi. (Klaproth 1823: 294)Dağıstanın Kumuk bölgesinden gelen bazı din adamlarının yanı sıra, Buhara’dan Karaçay’a gelerek halka İslamiyeti öğreten bir hocanın da Karaçay’da İslamiyetin yayılmasında önemli rolleri oldu.

1890’lı yıllarda Karaçay’da bulunan N. Aleksandroviç Ştof, Karaçaylıların Müslüman oluşlarıyla ilgili şu bilgileri verir: "17. yüzyıl başındaki savaşa kadar Karaçaylılar derin dağ vadilerinde putperest olarak yaşamışlar. Kırım Hanı Kafkasya’da islam dinini yaymak için iki bölük asker göndermiş. Zelençuk ırmağı kıyısındaaki Çerkes köylerini islam dinine sokmuşlar. Kuban ırmağının başında ise şimdiye kadar hiç kimseye boyun eğmeyen Karaçaylılara rastlamışlar. Yurtlarını, hürriyetlerini korumak için Karaçaylılar "Marca" adlı kutsal putlarından güç alarak düşmanlarına karşı koymuşlar. Kırım Hanı’nın askerleri İslamiyeti Karaçay’a zorla kabul ettiremeden geri dönmüşler. İslamiyet ancak 18. yüzyıl sonunda Karaçay’a girmiş". (Şamanlanı 1987: 166)

Karaçay-Malkar’da toplumsal yapı Kabardeyler’de olduğu gibi çeşitli sosyal tabakalara bölünmüştü. Halk prensler (biy), soylular (özden), hür köylüler (azat) ve kölelerden (kul) meydana geliyordu. Karaçay-Malkar’da İslamiyetin yayılmaya başlamasıyla birlikte toplumsal tabakalar arasında din adamlarından oluşan bir "mollalar" sınıfı meydana geldi.

Mollalar prenslerin himayesi altındaydılar. Halk Kabardey’de olduğu gibi mollaların geçimini sağlamak zorundaydı. Her ev, mollalara kendi mahsulünün onda birini, hayvanlarının ise beşte ikisini vermek mecburiyetindeydi. Bu vergi İslami bir zorunluluk olmasa da Karaçay-Malkar halkı tarafından "zekat" olarak adlandırılmıştı. Kış aylarında her ev mollaya bir koyun verirdi. Ayrıca mollanın hayvanlarını beslemesi için kuru ot, mollanın ısınması için odun verilirdi. (Karaçayevtsı 1978: 208)

Karaçay-Malkarlılar 19. yüzyıla kadar Kabardey prenslerinin hakimiyeti altında idiler. Kabardey prensleri Karaçay-Malkar’da İslami hayatın gidişini kontrol altında tutuyorlardı. Camiye gelmeyenlerden bir tür vergi alınmasını uygulayan Kabardey prensleri yüzünden İslamiyet Karaçaylılar arasında sadakatle tutulamadı. Köyleri ile yaylaları arasında yarı göçebe bir hayat sürmeleri sebebiyle Karaçaylılar çoğunlukla evlerinden uzakta, dağlarda yaşıyorlar ve bu yüzden dini görevlerini tam olarak yerine getiremiyorlardı. Bu sebeple Kabardey prenslerine sık sık vergi ödemek zorunda kalıyorlardı. (Mote 1978: 199)

1848 yılında Karaçay’da hukuk işlerine şeriat hükümlerine ve Karaçay-Malkar geleneklerine göre bakılıyordu. Karaçay kadısı Mahamet Hubiy 1848 yılında şeriat hükümlerine göre baktığı bir davada cezanın hafifletilebilmesi için geleneksel hukuk törelerine göre hüküm vermişti. (Şamanlanı 1987: 92)

Dini kurumların yerleşmeye başlamasıyla birlikte Karaçay’da din adamlarının toplumsal ve manevi otoriteleri de güçlenmişti. Ruslara karşı yapılan savaşlarda din adamları önemli rol oynuyorlardı. Karaçaylılar 1854 yılında kadı Mahamet Hubiy önderliğinde ayaklanmışlar ve Ruslar tarafından güçlükle bastırılabilmişlerdi. (Tavkul 1993: 40)

Kabardey’de olduğu gibi Karaçay’da da din adamlarının ve şeriat hükümlerinin güçlendiğini gören Rus hükümeti Karaçay’da hukuk reformu yaptı. Töre adı verilen geleneksel mahkemenin yerini Rus hükümetinin resmi görevlileri aldılar. Cinayet davalarına Rus kanunlarına göre bakılmaya başlandı. Karı-koca arasındaki sorunlar ise şeriat mahkemelerinin göreviydi. (Karaçayevtsı 1978: 210)

Karaçay-Malkarlılar arasında İslamiyetin yayılmasında Dağıstan’dan gelerek Karaçay-Malkar halkına İslamiyeti öğreten Kumukluların önemli rolü olmuştur. 18. yüzyılda Dağıstan’dan Karaçay’a gelen Kumuklu Aliy adında bir din hocası Karaçaylılara İslamiyeti öğretmek amacıyla Karaçay’ın Kart Curt köyüne yerleşmiş ve onun soyundan bugün Karaçay’da Aliy adında bir soy meydana gelmiştir.

Malkar prenslerinden Canhot oğlu Arhot’un Dağıstan’dan Malkar’a davet ettiği Mottay ve İtiy adlı iki Kumuklu kardeş de Malkar’da yerleşerek halka İslamiyeti öğretmiştir. Onların soyları da bugün Malkar’da yaşamaktadır. (Cangulanlanı 1993: 151)

İslamiyetin Kafkasya’nın batısındaki Çerkes ve Karaçay-Malkar halkları ile doğusundaki Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları üzerindeki etkileri farklı olmuştur. İslamiyetle henüz 8. yüzyılda Araplar vasıtasıyla taanışan ve daha sonraki yüzyıllarda İslamiyeti peyderpey kabul eden Dağıstan ve Çeçen-İnguş halkları şafi mezhebine dahil olurlarken, İslamiyeti 17-18. yüzyıllarda Osmanlılar ve Kırım Hanlığı vasıtasıyla tanıyıp kabul eden Çerkes, Abaza ve Karaçay-Malkarlılar hanefi mezhebine girmişlerdir.

Dağıstan ve Çeçenistan’da Kafkasyalıların bağımsızlık savaşı dini bayrak altında, müridizmin dini ideolojisi çatısının altında sürerken Batı Kafkasya’da bu mücadele farklı şartlarda gelişerek değişik bir tablo çizmiştir. (Kasumov 1995: 11)

Kafkas-Rus savaşları sırasında İmam Şamil Doğu Kafkasya’da Dağıstan ve Çeçen kabileleri arasında bir birlik sağlamaya muvaffak olmuş ve 1849 yılında Batı Kafkasya’daki Çerkes ve Abazalar arasında da bir otorite ve birlik kurabilmek için Muhammad Emin’i "naib" olarak o bölgeye göndermişti. Ancak müridizmden çekinen Çerkes kabileleri İmam Şamil’e bağlanmaktan kaçındılar. Çerkesler aristokratik ve sınıflı bir toplum yapısına sahiptiler. Halbuki müridizm herşeyden önce eşitlik esasına, köleliğin kaldırılmasına, imamın ve Allah’ın önünde herkesin eşit olduğu prensiplerine dayalı idi. Çerkes prens ve soylularının bunları kabul etmeleri mümkün değildi. Ancak sosyal tabakalaşma sistemlerinde prens tabakası bulunmayan, soylu sınıfından bazı ailelerin yer aldığı ve çoğunluğu hür köylülerin oluşturduğu Abzeh, Natuhay ve Şapsığlar arasında müridizmin eşitlik düşüncesi aristokrasinin gevşemesine yol açtı. (Habiçoğlu 1993: 54)

İslamiyetin toplumsal yapı içinde örgütlenip kurumlaşamadığı Batı Kafkasya’nın aksine, Doğu Kafkasya’da ortaya çıkan tarikatlar sayesinde islam Dağıstan ve Çeçenistan halklarının hayatlarına yön veren unsur oldu.

Nakşibendi tarikatı 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında Şirvan yoluyla Dağıstan’a geldi ve oradan 19. yüzyıl ortalarında Çeçen bölgesine ve Batı Kafkasya’ya yayıldı. Dağıstan ve Çeçenistan’da hakimiyet kuran nakşibendi tarikatı Batı Kafkasya’nın Çerkes bölgesinde fazla bir varlık gösteremedi.

Rusyanın sıcak denizlere doğru ilerleyişini bir asır geciktiren Kafkasya savaşları 1783 yılında İmam Mansur Uşurma’nın kutsal cihadı ile başlamış, Nakşibendi tarikatı tarafından organize edilip yönetilen 1821-1856 arasındaki müridizm hareketinin sonuna kadar devam etmiştir. (Bennigsen 1988: 51)

Nakşibendi tarikatının doktrinini Çeçen-Dağıstan bölgesinde yayan İmam Mansur Uşurma’nın vaazları hızlı bir başarı elde etmiş ve Dağıstan halkları onun birlik çağrısına koşmuşlardı. 1785 yılında Rus ordusuna karşı elde ettiği başarıdan sonra Çeçen ve Dağıstan bölgelerini birleştirmeye muvaffak olan Mansur orta ve batı Kafkasya’daki Çerkes kabilelerini de ayaklandırmaya teşebbüs etmiş ancak Çerkes kabilelerinin toplumsal yapıları sebebiyle başarılı olamamıştı. İmam Mansur’un 1791’de Ruslar tarafından yakalanıp, iki yıl sonra ölmesiyle birlikte Nakşibendiler o dönemde Kafkasya’da yok olup gittiler. (Bennigsen 1988: 95)

Nakşibendi tarikatı 1820’li yılların başında Şirvan’da tekrar ortaya çıktı ve oradan Dağıstan’a yayıldı. Kafkasya tarihinde önemli rol oynayan Nakşibendi tarikatı sağlam disiplini, ideallerine tam bağlılıkları ve tarikatın dayandığı sıkı hiyerarşi sayesinde Kafkasyalıların 1824’ten 1859’a kadar süren Rus istilasına kahramanca karşı koymalarını sağladı. (Bennigsen 1988: 96)

Kadiri tarikatı, Kafkasya’da Nakşibendi tarikatından çok daha sonra, ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru, Nakşibendiler tarafından yönetilen Dağıstanlıların direniş hareketinin mağlubiyetle neticelenmeye yüz tuttuğu sırada ortaya çıktı. Bu tarikatı Kafkasya’ya getiren Kumuklu Kunta Hacı’dır. Bu tarikat bilhassa Çeçenistan’da ve Dağıstan’da Rus baskısının daha şiddetli olduğu bölgelerde başarı elde etti. (Bennigsen 1988: 98) 1850-1865 yılları arasında, o döneme kadar putperest olan İnguşları Müslümanlaştıranlar da Kadiri vaizleri oldular.

1864’ten itibaren Kadiri müridlerinin artan sayısından korkan ve yeni bir isyanın kaçınılmaz olduğuna inanan Rus hükümeti Kunta Hacı’yı yakalayıp sürgüne gönderdi. Kunta Hacı 1867’de bir Rus hapishanesinde öldü. Rus hükümeti Kadirilerin kitleler halinde Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmelerini teşvik etti. 1865 yılında 5 bin Çeçen ailesi Osmanlı topraklarına göç etti. Kaynaklar göç edenlerin sayısını 39 bin olarak göstermektedir. (Habiçoğlu 1993: 86)

1877 yılında ilk defa bir araya gelen Nakşibendi ve Kadiri tarikatı müridleri Çeçenistan ve Dağıstan’daki büyük isyanda aktif rol oynadılar. İsyanı bastıran Ruslar binlerce müridi Sibirya’ya sürgüne gönderdi. 1877 isyanının mağlubiyeti Kafkasya’daki tarikatların faaliyetlerinde bir değişiklik meydana getirdi. 1917 yılına kadar her iki tarikat gizli teşkilat karakterine büründü. Akıncılığı ve savaşçılığı temsil eden "abreklik" geleneği içerisinde tarikatların cihad ruhu devam ettirildi. (Bennigsen 1988: 100)

Nakşibendi ve Kadiri tarikatları arasında belli bir denge kurulmuştu. Nakşibendi tarikatı daha aristokratik ve tahsilli elemanları, buna karşılık Kadiri tarikatı ise daha sade inançları, vecdi dansları ve cehri zikri ile, bilhassa daha fakir ve daha az kültürlü kimseleri kendine çekiyordu. Nakşibendiler Dağıstan’da hakim durumda idiler. Kadiriler ise Çeçen-İnguş bölgesinde merkezlenmişti.

İslamiyet Kafkasya halklarının toplumsal yapıları üzerinde çok çeşitli tesirler bırakmış ve değişmeye sebep olmuştur. Batı Kafkasya’da aristokrasinin zayıflamasına ve toplumsal tabakalar arasında eşitlik düşüncesinin gelişmesine sebep olan İslamiyet, 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkasları işgal etmesini de yıllarca geciktirmiş ve Kafkasya halkları arasında birlik ve dayanışma oluşturulmasına vesile olmuştur. Ruslara karşı "etnik kimlik" özelliği kazanan İslamiyet sayesinde Kafkasya halkları "Birleşik Kafkasya" ideali etrafında toplanmışlardır.

***

Kaynaklar:
Aşemez, H. Adıgey (Çerkesya)’in kısa tarihi. Kafkasya Kültürel Dergi, 10 (39-42), 1973, 36-89.
Baj, Jabagi. Çerkesya’da sosyal yaşayış-adetler. - Ankara, 1969.
Bennigsen, Alexandre-Chantal Lemercier-Quelquejay. Sufi ve Komiser. Rusya’da İslam Tarikatları. çev. Osman Türer. - Ankara. 1988.
Cangulanlanı İbragim. İslam din kirgen zamanda. Mingi Tav (Nalçik), (5), 1993, 151-152.
Evliya Çelebi. Seyahatname. 11. kitap. - İstanbul, 1970.
Habiçoğlu, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler. - İstanbul, 1993.
Karaçayevtsı. ed. L. İ. Lavrov. - Çerkessk, 1978.
Kasumov, Ali-Hasan Kasumov. Çerkes soykırımı. - Ankara, 1995.
Kırzıoğlu, Fahrettin. Osmanlıların Kafkas ellerini fethi (1451-1590). - Ankara, 1993.
Klaproth, J. Voyage au Caucase et en Georgie. - Paris, 1823.
Kusko, Mahmut. Kafkas milletleri. Kafkasya Kültürel Dergi, 2 (7), 1965, 6-11.
Mote, Victor L. Karachay. Muslim Peoples: A World Ethnographic Survey. - Connecticut, 1978.
Şamanlanı İbrahim. Koban Başında. Tarih haparla. - Çerkessk, 1987.
Tardy, Lajos. The Caucasian peoples and their neighbours in 1404. Acta Orientalia, 32 (1), 1978, 83-111.
Tavkul, Ufuk. Kafkasya dağlılarında hayat ve kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde sosyo-ekonomik yapı ve değişme üzerine bir inceleme. - İstanbul, 1993.
Tavkul, Ufuk. Kafkasyaa’da etnik ve sosyo-kültürel yapının tarihi kökenleri. BİR, (7), 1997, 135-170.
Walsh, Harry. Ibero-Caucasian. Muslim peoples: A World Ethnographic Survey. - Connecticut, 1978

Dr. Ufuk TAVKUL

(Kırım Dergisi, 7 (25), 1998, 43-46. )

Kafkasya ve sonrasında Türkiye’nin kadim halklarından Çerkeslerle yüzyıllardır iç içe yaşıyoruz. Onlarla komşu, dost, yoldaş olduk. Beraber savaştık, sevindik ve de üzüldük. Velhasıl onlar biz oldu, biz de onlar...

Zorunlu Göç/Kafkasya Cilt 3Onaltıncı yüzyıldan bu yana Rus Çarları, sıcak denizlere inerek dünya hakimiyeti kurma hayaliyle yaşıyorlardı. Önlerinde tek engel olarak ise kafkasya`yı görüyorlardı. Fakat Ruslar, Kafkasya` yı geçmeyi dağları aşmaktan ibaret sanmışlardı. Oysa bu durum hiçde böyle değildi. Bağımsız ruhlu cesur insanların yurdu kafkasya,

Tarih Boyunca Kafkasya

Aralık 03, 2018

Tarih boyunca kafkasya"Tarih Boyunca Kafkasya" Kafkasyalıların, "Kaf Dağı" imgesinde simgelenen kültür ve binlerce yıllık serüveninin öyküsüdür.

Düşlerin , masalların, hayatın gerçekleriyle iç içe geçtiği, harmanladığı gizemli bir diyardır Kafkasya. Tarih boyunca bu özelliğini korudu.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery