Araftaki Kafkasya

Ocak 27, 2019

Araftaki KafkasyaKafkas halkının özgürlük savaşları, jeo-politik konumu nedeniyle her zaman uluslararası politikaların odak noktası olmuştur. XIX. yüzyılda ise Kafkasya yalnızca bölge güçleri olan Rusya, İran ve Osmanlı Devleti arasında değil o zamanki dünyanın sömürgeci güçleri olan İngiltere ve Fransa arasında da ‘Çerkes meselesi’ adı ile devleteler arası askeri ve siyasi çıkarlar çatışmalarında kilit bir rol

Çerkesler

Aralık 27, 2018

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.
Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.
Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi 1924’e kadar Kuban Eyaletine, 1934’e kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.
Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

KAYNAKLAR
-Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara
-Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul
-P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
-Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
-A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
-Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
-M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul
-İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara
-Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul
-Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara
-Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul
-Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara
-Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara
-Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul
-Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara
-Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

Çerkeslerin Tarihçesi

Aralık 10, 2018

Heredot, Strabon ve Silakin gibi eski Yunan tarihçileri Çerkeslerden Şerkes, Kerket, Kerkes gibi isimlerle bahseder. Bazı Bizans tarihçileri Çerkes ülkesine 'Kazadhiya' derlerdi. Bostani, Dairetü'l-Me'arif'te (1/440) orta çağ tarihçilerinin onları 'Sirakes' adıyle andığını kaydeder. Tüm bu tarihçiler, eski Çerkesler'in medeniyetini kutlamış, güzel sıfatlarını anlatmışlardır. Antik Yunan tarihçisi Şair Homeros meşhur İliada'ya Kafkasya'yı sahne yapmıştır. Promete Kafdağı'na sürülüp orada zincire vurulmuştur. 

"Adıgeler hakkında en güvenilir kaynaklar, 15-16, asırlarda, Avrupa'dan gelen seyyahların yazdıklarıdır. Bunlar derlenince Adıge tarihi hakkında önemli veriler ortaya çıkmaktadır. Bunları bizzat Adıgelerin yazdığını söyleyenler de çıkmıştır. Arab-han, Kes, İnal vs. komutanlar eşliğinde Arap memleketlerinden geldiği de söylenmiştir. İlk önce Kırım'a gitmişler, bir süre sonra Kafkas sahillerine yerleşmişler. Tüm bu söylentiler de temel ortak yanlış tarih metodu kullanılmamasıdır. Ancak doğru da yanlış ta olsa haberin yazılması iyidir. Bu konuda kendi tarihçi ve yazarlarımız da vardır. Nogmov Şora, Adıgeleri 'Ant'lara bağlıyor. Kabardey'de 'Antixe' sülale adı halen de mevcuttur. V. Kudaşev 'Nogma'nın dediği doğruysa Slavlarla akrabayız.' der. Nogmay'ı, çağdaş alimlerden Adelceri G. Keşev (Caşe Kalenbi) yanlış sayar, Adıge-Ant yakınlığını red eder." 

Adıgelerin kökeni ve dili 
Sosyo-ekonomik ve milli tarihi içinde toplumumuz ilerleme kaydetmektedir... Kafkasya halklar köprüsü gibi oldu, gelip geçen kavimlerden kalıp yerleşenler çıktı. Bu sebeple gerek dil, gerek menşe, gerekse kültür açısından bir mozaik doğdu. Göçler halkları karıştırdı. Küçük soylar birleşip büyük bilikler kuruyor, en küçüklerse arada kayboluyordu. Saf, katıksız hiç bir toplum yoktur.. V.İ. Abayev 'saf toplum idealleri deliliktir' diyor. İskit, Sarmat, Alan, hiç birinin safkan olduğu (özellikle de Asetinler hakkında) asla iddia edilemez. Ş. D. İnal-İpa 'gıtronim' (su isimleri hakkında) diyor ki; 'Şüphesiz batı Gürcistan'da Adıge elementi vardır. Buralarda Adıge-Abhazcaya denk düşen su (ırmak) ve yer isimleri vardır; 'psı' (su) sözünü ve 'kva' ('ko', ova, çukur) gibi ekler ihtiva eden yer isimleri mevcuttur. Adıgelerin Sarmat, Türk ve Slavlardan geldiğine dair iddialar vardır. Arabistan, Mısır ve Suriye'den geldiklerine dair iddialar da vardır. Zencilerden, Hindulardan türediğini iddia edenler bile olmuştur. 

Ant akrabalığı kabul edilemez. 'Ant' efsanelerinde Adıgeler '... ile Adıge' diye ayrıca sözkonusu edilmektedir. Caşe (Kalenbi) doğruyu bulmuştur. Antlarla Adıgeler arasında hiçbir akrabalık bağı yoktur. Adıgelerin Kafkasya dışından geldiği ve Adıge dilinin başka dillerden türediği gibi düşüncelerin tamamına yakını münakaşa götürmez yalan haberler olup ilmi hiçbir mana ifade etmezler. 

M.Ö. 3000-4000 yıllarında su, dağ, orman vb. her açıdan çok zengin bir memleket olan Kafkasya'da otokton halklar yaşıyordu. Üç Gürcü bilim adamı G.A. Melikişfili, Z.V.Ançabazi ve O.M. Caparidzi'nin görüşüne göre Kafkas halkları güneyden, Ön Asya'dan gelmişlerdir. Hiç şüphesiz paleolitik dönemde insanların ataları bu coğrafyada yaşamıştır. O döneme ait 100 eser Maykop'ta , Abazekhskaya'da, Abinsk'te, Karaçay-Çerkes'te, Kabardey-Balkar'da, Osetya'da bulunmuştur. Taş devrinde, Karadeniz sahillerinde insan yaşadığına dair bilim adamlarının mütalaaları vardır. 

Dağ silsilesinin kuzeyinde ve güneyinde yaşayan otokton halklar paleolitik dönem sonlarında kültürel farklılıklar göstermeye başladılar. Neolitik devrimde (M.Ö.5000) otokton Kafkas halkları üç ana gruba ayrıldı: Zakafkaz, Kuzeybatıkafkas, Kuzeydoğukafkas. M.Ö. 3000-4000 yıllarında Abhaz-Adıge, Nah-Dağıstan ve Kartvel.olmak üzere tamamen ayrıştılar. O tarihte kendi aralarında da ufak tefek ayrışmalar görülmeye başladı. 

Kafkas halklarının (M.Ö. 3-4000 yıllarında) ayrışmaların sebebi, kendi aralarındaki anlaşmazlıklar değil, dışarıdan gelen ve karışan yabancılardır. Kuzey Kafkasya'nın tarihini anlamak için Ön Asya ile Avrupa arasındaki köprü işlevini unutmamak gerekir. 

Uzun zamanlardan beri Kafkasya'daki en büyük değişimlerden biri Kuzey İran halklarının gelip karışması, M.S. IV. asırdan itibaren de Hun, Bolgar (Bulgar), Hazar ve Kıpçakların Kafkas halklarına karışmasıdır. Bu olay birkaç kez vuku bulmuş ve bölgeyi Türki bir coğrafya gibi yapmışlardır. Daha sonra XI-XVI. asırlarda Moğol istilaları vuku buldu ve 13. asır başlarında Alan hakimiyetini bozdu. 13-14. asırlarda Karaçay, Balkar ve Asetinler dağlarda yaşamaya başladılar. Adıgeler de doğu tarafa doğru yayıldılar. 

Tarihçi Yusuf İzzet Met Çunetıko ' Kafkas Tarihi' adlı eserinde Adıgeler ile Çeçenlerin aynı asıl ve aynı ırktan geldiğini yazmaktadır. 

Duba de Mönpere diyor ki; 'Greklerle Adıgeler arasında ne kadar çok benzerlik var! Kadınla yada erkekle konuştuğumda verdiği cevaplar, kadınların konumları , görevleri, kocasıyla beraber topluma girmesinin ayıp karşılanması, yiyecekleri, cenaze törenleri, bahar gelince yüz kişilik bir grubun 'tewe' (baskına) gidip esir getirmeleri... Bir Adıge'ye neden böyle yaptıkları sorulunca 'birincisi para yok, esir para yerine kullanılıyor. İkincisi gençlerimizin savaşçı ve cesur olarak yetişmesi, kendilerini ispatlamaları gerekir' diye cevapladı. Yunanlıya sorduğumda ise 'Spartan (İtalyanlar devrinde, Kral) Likurug'un delikanlıların hırsızlık yapmalarını serbest bıraktığını, gece uykusuzluğa alışıp savaşçı olarak yetişmeleri içn müsade ettiğini, yakaladığını kırbaçlattığını söylüyor. 

'Önasya'nın en eski medeniyet tarihi, hal-i hazır medeniyet tarihinin başlangıcı demektir. Zira Sümer-Akat arşivleri okunmaya başladı... Yeryüzünde göçebelik zihnin almayacağı kadar eskidir. Hrozni, Mezopotomya medeniyetini kuran göçebelerin Hazar Denizi ve Kafkas üzerinden Türkistana'dan geldiği kanaatini izah eder. Sümerler yazılarında 'Arali'den geldik, Kaphazi'den geçtik' derlerse, Aral ve Kafkaslar anlaşılır. Temayüller takip edilirken daima kuzeye, kuzey-doğuya gidilir. 

Hrozni'ye göre bundan 6000 yıl evvel Doğu Anadolu'da bir Kas milleti zuhur etti. Kas'lar Kaspi bölgesinden geldiler. Bu 'Kas' adı yer değiştirdikçe ve zaman geçtikçe Kaş, Kış, Kuş olmuştur... Kas köktür. Kaspi'deki 'pi' son ektir ve cemi edatıdır. Kafkas adı, eski Anadolu kavmi olan Kas-ka adı, eski Hitit şehri Kas-ur adı hep buradan gelir. Kiş-Sümer şehri dahi adını bu kaynaktan almıştır. Anadolu'da ve Kafkasya'da yer ve millet adı olmak üzere Kars, Kaz-ova, Kastamoni gibi isimler vardır... Bundan 6000 yıl evvel Kas adında bir kavim Orta Asya'dan, Hazar ve Kafkas maverasından Mezopotomya'ya geldi. Mezopotomya'ya gelenlerin en medenisi Kaslardır. 

'Etiler Anadolu'ya bir kısım bilim adamına göre Kafkaslar yolu ile doğudan gelmiştir (diğer kısım Avrupa'dan geldiğini söylüyor). İ.Ö. 8. yüzyılda kendini gösteren ve Kafkaslar yolu ile doğudan gelen Kimer baskınlarına 7. yüzyıldaki İskitlerin istila hareketleri de katılmış olduğundan bu baskılar altında Urartu devleti (Doğu Anadolu'da) varlığını idame ettirememiştir. 

'Neseb-i Çerakise' müellifi, meşhur Arap tarihçisi Safedi'den naklen 'fetih döneminde Kureyş kabilesinin yeryüzünün doğusuna ve batısına dağılışı' başlığını taşıyan yedinci bölümde şu izahatı kaydeder: Kureyş'in Benu Amir adında bir kabilesi vardı. Kesa b. İkrime b. Amr b. Zü'l-Amiri kralları idi. At üstünde cirit oynarlarken attığı sopalarla bazı Arapların gözlerini çıkarmış. Adamlar (Hz.) Ömer'e gelip kısas istemişler. Kısastan kurtulmak için Kesa gece Arz-ı Rum'a kaçmış. Bu olayı duyan insanlar "Kesa geceleyin kaçtı" anlamında 'Sera Kesa', 'Cera Kesa' demişler (Çerkes ismi buradan doğmuş). Dolaşa dolaşa 30 bin kişilik ordusuyla Bursa'ya gelmiş. Önüne gelen her kuvveti yendiğinden korku salmış. Konstantin, İmparatorluğunun deniz ötesini verip karşıya geçmesini istemiş. O da gidip, eskiden Arz-ı Neyarik olarak bilinen -ki, önceleri Ermenilerin elindeydi- Bilad-ı Ububan'a yerleşmiş. Oradaki Ermenileri de boyun eğdirmiş. Havası, suyu, toprağı rızkı bol ve bereketli bir yerdi. Buraya şimdi Arz-ı Çerakise denir. 

'Çerkesler, beyaz ari ırktandır. Kafkaslılar beyaz ırkın aslı ve en temizidir. Kumral saçlıları, bal rengi veya mavi renkli gözlüleri, kestane renginde saçlıları vardır. Tenleri saf beyazdır. Altında beşeriyetin şahit olduğu en temizinden sımsıcak bir kan akar.' 

Çağdaş etnograflar Kafkasya'yı diğerlerinden ayrı, müstakil olarak ele alıp etnografik tarihini inceliyorlar. Kültür materyalleriyle ortaya çıkarılan bir gerçek Kafkasya'nın çok eskilerden beri bir bütün olduğudur. Kafkasya'da yaşayan diller, diğer hiçbir yerde görülemeyecek çokluktadır. Burada elli ayrı dil kullanan halklar yaşamaktadır. Bunlardan kırk tanesi otokton olup hepsi akraba dillerdir. Kafkasya'da otakton olmayan Hint Avrupa ve Altay dilleri vardır. Hint-Avrupa soyları, Rus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Asetin, Kürd, Tatlar'dır (İran'dan gelen dağ Yahudileri). Altay ailesine mensup olanlar ise Azeri, Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylardır. Kafkas ( veya İbero-Kafkas) dillerini muasır lisaniyatçılar üç gruba ayırır: Kuzeybatı Kafkas dilleri, Doğu Kafkas (Dağıstan, Nah) dilleri, Güney Kafkas (Kartvel) dilleri. İ.M. Dyakanov ile S.A. Starastin bu üçüncüsünü ayırırlar. 

'Arkeolojik kazıların verdiği bilgilere göre Kafkasya, insanlık medeniyetinin önemli halkalarından birisini teşkil etmiştir. Madenin keşfedildiği, ateşin ilk defa kullanıldığı yerlerin başında Kafkasya'nın geldiği rivayet edilmektedir. Ancak medeniyet alanındaki bu ilk atılımlara karşılık Kafkasya coğrafyasının sağladığı özellik dolayısıyla, dünyanın diğer bölgelerine nazaran daha farklı bir yapı göstermiştir. Fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik özelliği taşımaktadır. 

Kafkas dil ailesi 
'Dil, düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.' Platon, Kratylos adlı yapıtında dili, kendi özel düşüncelerini sesin yardımıyla özne ve yüklemler aracıyla anlaşılabilir duruma getirmek' biçiminde tanımlıyordu. 

Dilciler Kafkas dillerini ve lehçelerini müstakil bir aile olarak ele alma eğilimindedir. 

'Fonem dizgesi ve iç yapısı bakımından öteki diller ve dil ailelerinden büyük ayrılık gösteren Kafkas dilleri üzerinde, uzun uzadıya durmayacağız. Bazı Türk lehçeleriyle birlikte Kafkasya'da konuşulan bu dillerin Kartvel kolunu (örneğin Gürcüce) Abhaz- Çerkes, Lezgi-Çeçen kollarını saymakla yetinelim. 

' Schleicher'in morfolojik tasnifine göre biçim açısından Adıge dili, yalınlayan (tek heceli isimlendirmesi hatalıdır) diller; kaynak (akrabalık ilişkileri) bakımından ise Kafkas dil ailesi içerisinde mütalaa edilmektedir.

Milattan önce Adıgeler 
N.Y. Mar şöyle yazıyor: Adıge-Abhaz ve diğer Kafkas halkları, Elam, Kasit, Hald, Sümer, Urartu, Bask, Pelask, Etrusk, büyük bir ırk olarak Akdeniz havzasında yaşıyordu. Abhaz-Adıge ile Bask dilleri biraz uyuştuğu gibi kültürlerinde de büyük benzerlikler vardır. Bunların güçlü büyük bir ırktan türemiş olmaları gerekir ki, bu bir Akdeniz havzası ırkı idi. Adıge-Abhazlar, Kafkas-Anadolu coğrafyasında yaşayan ilk halklardandır. Önceden bir olan Kafkas-Hat'lardan bölünmüştür. Adıge-Abhaz dili, ölü Hat dilinden başka hiç birine benzemiyor. İnsanın kimliği sorulurken 'hat' , 'het' denmesi, Hatkoy kabilesi, Hatuw, Hatko, Hatıjıko, Hatşıko, Hatkh, Hatıkhe, Hataw vb. sülale adları da bu akrabalığı destekleyen delillerdendir. Küçük Asya ile Kafkas kültürünün yakın, hatta aynı olduğu söylenebilir. . Tanrı adları birbirine yakın idi. Hatca savaş tanrısı 'İnare' idi. Adigelerde, İnarowko, İnar; Abhazlarda İnarbe gibi isimler kullanılmaktadır. Tanrı Datto'yu (bazıları yıldırım tanrısı olduğunu söylüyor) çağrıştıran 'dotta' kelimesi vardır. Adiğeler saygın sülalelere bir saygı ifadesi olarak 'Dotta' diye hitap ederlerdi. 'Waşkho'(Hatça ibadet adı): M.Ö. 2 bin yıllarında kullanılan bu kelime Abhazca'da halen aynen kullanılır. Wubıhlerde 'Waşhve', Adıgey'de 'Waşkho', Kabardey'de 'Waşho' yemin için kullanılır. M.Ö. 7-8 bin yıllarında Küçük Asya'da insan yaşıyordu. Buğday ve arpa ekiliyor, koyun ve keçi besliniyordu. M.Ö. 5-4 bin yıllarında buralarda gelişme, 3 bin yıllarında değişim görülmekte, kale ile çevrili şehirlere rastlanmaktadır. Daha o dönemde kültürel ve politik ilerleme sağlanmıştır. Dorak ve Alacahöyük'te kama, kılıç, balta, mızrak vs. gümüş işlemeli madenler bulunmuştur. Kaş'ların (Kas da denir) orada yaşadığı tartışmasız bilinen bir husustur. Bunlar Hat'larla yakın akraba idiler. M.Ö. 2 binin sonları ile binin başlarında Hat kavimleri yayılmaya başladı. Hatusas şehri merkezleri idi. Güney bölgelerde yaşayan Het'ler de Hat ve Kas'ların yaşadığı kuzey bölgelere doğru çıkmaya başladılar. Yeni gelen fertler, Hatların dilini almıştır. Demirin adının ve önemin Kas ve Hatlarda aynı oluşu akrabalıklarının en büyük delillerinden biri olarak kabul edilir. 1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel yoktu. Ancak 'Maykop kültürü'nün hakimiyet alanını belirlemek o kadar kolay değildi. Kuzey Kafkasya'daki halkların kültür birliğini daha önce belirtmiştik. Nalçik'te açılan kurgan, yapılış şekli ve muhteviyatı itibarıyla Maykop kurganlarının aynı idi. Batı Gürcistan kültürü de Maykop kültürüne yakındır. Millattan önce 3 bin yıllarında Maykop kültürü hükümran olmuştu. Merkezi de Ön Kuban idi. 

18.yy. ortalarına kadar Adıge - Rus münasebetleri 
29 Mayıs 1714’te I. Petro, Hive’ye askeri bir keşif kolu gönderilmesi talimatını vermişti. Bu keşif kolunun yönetimini, kendisinin mürebbisi olan Boris Aleksandroviç Galintsev’in kızı ile evli bulunan ve Hıristiyan olan Prens Aleksander Bekoviç Çerkeskiy’e (asıl adı Davlat Kisden Mirza olup Kabardinli bir Müslüman idi) verdi. Çerkeskiy, 1713’ten beri I. Petro’nun "şark meselesi" danışmanı idi. 28 Eylül 1714’te bu keşif kolu 1900 asker ile Oksus (Amu Derya) istikametinde harekete geçirildi. Nalçikli etnograf Dr.A. Ğut’un belirttiğine göre Rusya’nın Kafkasya’ya 1825’ten önce müdahalesi vaki değildir. 

19.yy.'a kadar Kırım Hanları ve Osmanlı Devleti ile münasebetleri 
İstanbul’un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa’ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezahüratla karşılanmıştı. 

Çerkezistan’a silah ve cephane sevkedildiği hususunda Rus Elçiliği’nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nazırı İsmail Paşa ile Liva Ferhat Paşa’yı suçlu bularak ilkini Bursa’ya, ikincisini Kütahya’ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bidirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvim-i Vekâyi’de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümetinin o zamanki Kafkasya politikasını alenen yansıtan bir mesle olmuştur.. 

Kırım hanları Adıge kabilelerini sık sık rahatsız ediyordu. Osmanlı Padişahlarının Kırım Hanları üzerinde hakimiyet kurmaları Adıgeler başta olmak üzere Kafkas halklarına zarar vermiştir. 1590’larda Kırım Hanı Mengi Girey Adıgelere baskın yapmak istedi. Osmanlı ve Tatar tarihleri Adıgeleri ele geçirdiğini söylüyorsa da Adıgeler onun hakimiyeti altına girmemek için mütemadiyen savaşmışlardır. 

1569’da Osmanlı Devleti’nin, Kırım Valisi Çerkes asıllı Kasım Paşa eliyle Astrahan’a sefer düzenlemeye girişmesi esnasında valinin adam ve mal desteği talebini Çerkes Beylerinin yedisinin birden reddetmesi, Kafkasya’nın Kırım ve Osmanlı ile münasebetlerinin mahiyetini ortaya koymaktadır. 

Osmanlı Devleti 1475’te fethettiği Kırım üzerinden gönderdiği mollalar eliyle Batı Kafkasya’da İslamı yaymaya başladı. 

1739’da imzalanan Belgrad muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı’nın Sultan I. Mahmud’a yazdığı yazılarda ‘Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi’ ünvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. İvan’a cevaben yazdıkları yazılarda aynı ünvanın kullanılması, bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu. 

Siyasi birlikler
Tatar-Moğol savaşlarından sonra Kafkasya haritası değişti. Kimi kabileler dağıldı, kimileri üstünlüğü ele geçirdi. Genellikle kendi başlarının işini (kendi ‘wınafe’sini) kendileri yapardı. 

Rusya batı kesimdeki halk meclislerini dağıtmaya, kabile reislerine hediyeler göndermeye başladı. Abzekh Pşısı 1828’de kendisine yapılan barış teklifini meclise sundu ve Şapsığde toplanan meclis, uzun münakaşalardan sonra, bölgenin vaziyetine, Rusların düşmanlığına ve Edirne Antlaşması’nın geçersiz olduğuna dair şu beyannemeyi tüm dünyaya arzetme kararı aldı: "Ruslarla sulha bile yanaşmayan Kafkasya’nın sakinleri nasıl olur da onların tebeası sayılabilir." 

1859’dan sonra batıda Rus baskısının iyice şiddetlenmesi üzerine Wubıkh, Abzekh ve Şapsığ önderleri 1861’de bir khase topladı. Yeni bir meclis seçti ve şu kararları aldı: 

"1- Son gelişmeleri Avrupa ülkelerine duyurmak, 2- a) 13 Haziran 1861 Çerkeslerin bağımsızlığını ilan ettiği gündür. b) Tüm Çerkesleri ilzam eden Millet Meclisi seçilmiştir. c) Birlik, gerekirse kuvvet kullanarak sağlanacaktır. d) Bağımsız Çerkes Devleti Meclisine gizli oyla 15 üye seçilmiştir. 3- Meclisin kararıyla ülke 12 vilayete bölünmüş ve her birine kadı, müftü, muhtar ve emniyet amiri tayin edilmiştir. 4- Meclis kararları bu mümessiller tarafından uygulanacak ve vergileri bunlar toplayacaktır. Her yüz haneye beş atlının masrafı yüklenmiştir. Toplanan vergiler hür Kafkasya’nın temsilcileri eliyle ülke işleri için en iyi şekilde harcanacaktır." 

18.. yılında Kuzeybatı Kafkasya’da bir devlet kurulmak istenmiştir. 19. asırda burada demokrasi uygulatan Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar vardı. Savaş sebebiyle iç ihtilafları sonuçlandırıp ittifak kurarak düşmana karşı koymaya başladılar. Ruslara ait dört kaleyi ele geçirdiler. Bu vesileyle ittifakları güçlendi. Muhammed Emin ile Şamil’in Bu ittifaklarda büyük rolü oldu. Halkın içindeki statü sahipleri bu ittifakı hoş karşılamıyordu. Şamil bertaraf olup (1859’da) Muhammed Emin de esir alınınca, ittifakı eski statü sahibi muhalifler destekler oldu. Onlar kendi halklarını hiçe sayarak Ruslarla iletişim halinde idi. 1861’de Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar "meclis" kurdu. 15 kişilik heyet seçildi. Bir Wubıh olan Thamade (Başkan) Hac Kranduk Berzeg, meclis kararı aldı, ülkeyi 12 eyalete ayırdı. Eyaletlerin de kendi meclisleri vardı Rusya, Türkiye, Fransa ve İngiltere haberdar edildi. 

Rusya haber alınca meclisi çalıştırmadı. 1864 göçüyle Türkiye insanları götürünce bu devlet son buldu. Teşebbüs yerinde ve zamanındaydı, ama kendi reisleri tarafından satıldılar. 

Adıgelerin komşu akraba kabileler ile münasebetleri kardeşlik ve akrabalık zemininde yürütülmekte idi. Dönem dönem siyasi birlik denemeleri de olmuştur. 

Kafkas - Rus savaşları ve Rusların Adıge topraklarını istila ederek ilhakı 
Özellikle Şapsığ ve Natuhaç eyaletleri ‘Avrupa’nın en modern savaş tekniklerine sahip ve Avrupa imparatorlukları içinde en despot, en büyük ve en vicdansız olanının bütün gücüne, enerjisine ve hilelerine karşı son on yıldır tek başlarına direnmiş bulunuyor.’ 

A.İ.Gertsin’in tesbitine göre Rus çarları Kafkasya’yı sıcak Sibirya sanıyorlardı. Bu sebeple sürgünleri oraya gönderiyorlardı. Dubralubov’un kaydettiğine göre çarın adamları Kafkas halkının örf ve inancını hiç kaale almadan kendi görüşlerini baskıyla kabul ettirmeye çalışıyorlardı. 

Kafkasya’da uygulanan kıyım ve katliamı yazmaktan kalem bile imtina ediyor. Jan Carol şöyle der: Rusya’nın Kafkasya’yı işgali, çağdaş dünyamızdaki en iğrenç vahşet tablolarını oluşturmaktadır. Rusya Kafkasyalıların mukavemetini kırıp onlara boyun eğdirebilmek için dehşet ve vahşet dolu 60 askeri yıla ihtiyaç duymuştur. 

"Kafkas cephesi Rus ordusuna mezar oldu. Ortalama her yedi yılda 120 bin askerini Kafkasya’da ölü bırakıyordu. Katerinanın tahta geçtiği 1765’den 1864 yılı sonuna dek Ruslar Kafkasya’da birbuçuk milyon askerini gömmüştür." Bu konuda General İsmail Berkok’un Tarihte Kafkasya adlı eseri müracaat edilebilecek en zengin ve en muteber eserlerin başında gelmektedir. 

Muhaceret 
1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya’da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki göçler de kara yoluyla yapılmıştır. 

Yolda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus konsolosunun tehcir işlerini idare etmekte olan Rus Generallerinden Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peşpeşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir. 

Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terkedilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" 

İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terketmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terkediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" 

‘Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim.’ Kunduk, Hatırat, s.67. ‘Rus Generali Loris’e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarfetmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi. Bu şekilde 25 Mayıs 1865’te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa’dullah’a tevdi etmiştik.’ 

Emir Kesa kabilesinden bazıları (özellikle dinini imanını koruyanlar) Mısır’a dönmüşlerdi. Diyarın 23. Eyyübi Kürt Kralı Mansur Ali b. Eşref’in kölesi olan Çerkes Berkuk b. Afs (veya Ans) Çerkes Devletini kurmuştu. ‘Çerkes sürgünü ‘modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biridir.’ 

‘Tehcir esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... Trabzon’da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu. 1858-1865 yıllarında 493.124 insan gitti oraya.’ 

Osmanlı Devleti bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi planlamıştı. 
Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed’e şu teklifi sunmuştu: ‘Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti’ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya’ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.’ Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan’ı işgal etmekte olan İngilizleri berteraf etmeyi düşünüyordu. 

Rusya 2 Mart 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur. Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya göçürülmüştür. 

18 Kanun-ı sâni 1789 tarihli emirname Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesini emrediyor, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de ‘gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ yazılıyordu. 

Türkiye’deki Rus Elçisi İgnateiv’in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı’na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye’ye göçmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor şartlardan şikayetle Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir. 

Tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paçe Beçmırza’nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları Kabardey’den göçün devam etmesini engellemiştir. 

Osmanlı Devleti’nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve paşa vardı, Osmanlı Devleti Kafkasya’yı hakimiyetyi altına almak içn bu üst düzey subaylardan yaralanmıştır. Musa Kunduk anlatır: ‘Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşa’nın yanına gittim. Wubıh Ali Paşa da (Hafız Paşa’nın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti’nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘Önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim.’ demişti. Hüseyin Berzec Paşa 1866’da idam edilmiştir. 

Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150’si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür. 1911’de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahid olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911’de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez. 

‘Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.’ 

İstanbul’daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri Tsağo Nuri 1912’de anavatana dönerek Nalçik’te yeni açılmış olan okulda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı. 

‘...İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; ‘Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip te kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah’tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti’ne diyorlar. Ama nasıl, ne zaman ve onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.’ 

KHK fahri başkanı diyor ki: ‘Annem anlatır; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk’e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından geri dönüp gelmişler.’ 

Kuruluşundan beri iç problemlerini tehcir ve iskân metoduyla çözen Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857’de tehcir kanununu çıkarmıştır.. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vadedilmişti. Anadolu’ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında İskân-ı Muhacirîn Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti’nce planlanmış, sonraları gelişen fiiliyattan önce programlanmış bir iştir.’ Nefy ve iskân, Osmanlı Devleti’nin yönetim politikalarından en barizleri idi. 

1859-61 arasındaki büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerine sahip değiliz. Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da Muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir. 

Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülenlerin 1.400.000’den fazla olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.100.000 olduğunu belirtir. 

Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna’da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp’a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır.

Avrupa devletleriyle münasebetler
15. asırda Karadeniz sahilinde yaşayan Çerkesler Cenevizlilere vergi vermeye ve tüccarlara baskın düzenlemeye başlamışlardı. Sıkça ayaklanmalar baş gösteriyordu. Daha sonra Osmanlılar Ceneviz kolonileri dağıtmıştır. 

7 Temmuz 1864’te Kafakasya’nın tamamıyla işgal edilişinden sonra Karl Marks şöyle yazıyordu: Rusya’nın Kuzey Kafkasya halkına karşı uyguladığı zecri tedbirler ve Avrupa’nın ahmaklık derecesindeki ilgisizliği ve görmezlikten gelişi, Rusya’nın işini kolaylıştırıyordu. Bana göre Polonya inkilabının boğulması ve Kuzey Kafkasya’nın işgali 1815’ten bu yana Avrupa için önem arzeden en büyük iki olaydır. 

İngiltere Rusya ile düşman olmak istemiyordu. Bir taraftan da ajanlarını göndererek Kafkasya ile ilişkilerini sürdürmeye çalışıyordu. Kafkasyalıların Ruslara karşı direnmeyi sürdürmelerini temin için, İngilterenin kendilerine yardım edeceği intibaını veriyorlardı. İngiltere ikili oynuyordu. 18 Mart 1848’de İngiliz parlementosunda şu muhavere geçmişti: Parlamento üyesi M. Anstey, Savunma Bakanı Lord Palmerston’u şöyle suçlamıştı: ‘Bu nedenle asil lordu, ülkeğmizle ticari ilişkilere girmeye ikna edilmiş, İngilteri mütteuiki yapılmış Çerkesya’ya ihanet etmiş olmakla suçluyorum. Asil lord, Çerkesya’nın, dolayısıyla bizim ölümcül düşmanımız lehine İngiltere’ye ihanet etmiştir. İngiltere’nin güvenliğine, şerefine, ticaret haklarına bilinçli olarak ihanet etmiştir. Düşmanımız Rusya’nın Hint İmparatorluğumuz üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için işgal etmek ihtiyacında olduğu bağımsıs bir ülkeyi, Çerkesya’yı, kendilerine eliyle teslim etmiş olmakla suçluyorum... Sonuç olarak asil lordu, olaylar karşısında bilinçli bir sahtekârlık tutumu içinde bulunmuş olmakla, parlamentoyu ve onun devletini kasten ağır yanılgıya düşürmüş olmakla ve böylelikle de çok büyük ihanet cinayeti işlemiş olmakla suçluyorum.’ 

25 Mayıs 1856 yılında İngiltere Lordlar Kamarasında Lord Malmesbori şu gerçeği itiraf ediyordu: "Lordlarım! Adıgeleri büyük felâketler içerisinde kendi başlarına bıraktık. Halbuki biz onlardan yardım istemiştik. Ancak müsadenizle şunu söyleyebilirim ki, onları, istediğimiz gibi, en büyük fedâkârlık ölçüleri ile kullandık." 

Rusya gelişip dünya ticaretine etki eder hale gelmezden önce 17. asrın sonlarına dek Kafkasya ile İngiltere arasında önemli bir ticari münasebet vardı. İngiltere’ye ait son ticari seyahat 1781 yılında vuku buldu. 

Kafkasya batı ile uzak doğu, arasındaki ticaret yolunun en mühim bir köprüsü idi. Buraya hükmeden bu ticarete de hükmederdi. Hazar’dan geçip Hindistan’a giden ticaret yolunun İngiltere için büyük önemi vardı. 

14-15. Asırlarda Kuzeybatı Kafkasya’da Sıvastopol-Sohum arasında 39 Ceneviz kolonisi vardı. Psıj’ın sağında ve Anapa civarında Rum kolonileri vardı. İtalyan kolonileri arasında Cenevizliler azdı. Bunların Kafkas halklarıyla ticari bağlantıları vardı. Satın aldıkları köleler daha çok Tatar, Adıge, Abhaz, Dağıstan vd. kavimlerden idi. Daha çok müslüman ülkelere (mesela Mısır’a) götürülür, orduda istihdam edilirlerdi. İtalya’ya, Kırım’a ve diğer Avrupa ülkelerine de götürüldü. Cenevizler kanalıyla bir nebze Avrupa kültürü Kafkas halklarına geçmiş ama, köle ticareti Kafkas halklarının gelişmesine zarar vermiştir. Sağlıklı insanlar esir edilip köle olarak dışarı satılırdı. Acımasızca çalıştırırlar, katolik mezhebini, hıristiyanlığı aşılamaya çalışırlardı. Bu sebeple çoğu zaman karşılarına dikilmişlerdir. Almanlar Grozni ve Bakü petrollerine ulaşmak arzusuyla Mezdog bölgesine kadar geldiler. Bugün hâlâ ‘Alman Gubğe’ denilen yerde esir alınıp açlıktan ölen Azerilerin toplu mezarları ile Alman silahları bulunmuştur. 

Komşu ülkelerle münasebetler 
18. Asırda Mavera-yı Kafkasya ile münasebetleri artmaya başlamıştı. Gürcü askeri yolu başlıca ulaşım kanalıydı. Azerbaycan sınırında hayvan ve emtia ticareti sebebiyle sık temasları olurdu. Kızlar ve Mezdog kaleleri ticaret merkezi haline gelmişti. Kuzey Kafkasya’ya çok fazla Rus gelmeye başladı. Bu da Kafkasya’lıların ‘zakavkaz’ (Kafkasötesi) ile ticari ilişkilerini arttırdı. Rus emtiası çoğalmaya başlamıştı. 

Kabardey, Osetya ve Gürcistan arasında politik münasebetler vardı. Gürcü Padişahı G. Vakhtanik, Kabardey Pşısı Taw Sultan’ın kızını almıştı. Abhaz dağlı kabilelerinden Marşaniye Büyük Kabardey’e bağlanmıştı. Kabardey Pşısıne danışarak politika yürütüyordu. 

Kartli ile Kakheti padişahları Kafkas savaşçılarını gayr-ı Kafkas komşu hanlarıyla savaşırken yardıma çağırırlardı. Karşılıklı göçler olmuştur. Mesela bir çok Asetin, Vaynak, Balkar ve Karaçay gruplar Gürcü dağlarına göçmüştü. Çok sayıda Ermeni ve Gürcü (Merkezi) Kafkas’a gelmişti. 

Çerkeslerin Dağıstanla münasebeti konusunda İmam Şamil’in sır kâtibi Karahî şunları kaydeder: ‘Çerkezistan ahalisi mukaddema Şeyh Şamil’e davetnameler gönderip memleketlerine gelmesini rica etmişlerdi. 1262 senesinde Şamil 7 büyük top, alet edevat ve mühimmatla beraber süvari ve piyade askerini alıp Çerkes hududunu tefrik eyleyen Terek Nehrini geçti. Bir müddet oralarda ikamet ve ahalisine va’z u nasihat etme fikrinde idi. Lâkin o havilinin ihtiyaç anında barınacak bir dağı, bir tepesi, bir ormanı olmadığını görünce geldiğine pişman oldu. Ba’dehu Gabrati (Kabartay) taifesinin yardımına gitti. Onlar da gelip Şamil’e bey’at ettiler. Ehl u ıyallerini ulaşılması zor ve müstahkem bir mevkie nakleylediler. İçlerinden bazıları üzerlerine naib nasb olundu. Birkaç gün sonra keşşaf süvarilerinden biri gelip avdet edilmesi luzumunu bildirdi. Şamil de güneşin gurûbunu müteakip hareket emrini verdi. 

Çerkeslerde Sosyokültürel Yapı 
"Toplum birlikte yaşanan ve faaliyette bulunan fertler grubudur.. Toplum fertlerinin örgütlenmesi, sosyal sistem ise fikirlerinin örgütlenmesidir. Sosyal sistemler umumiyetle iki unsura sahiptirler. Bunlardan biri sosyal yapı diğeri ise değer yönelimi (oryantasyon) dur. Rol, statü ve yetki sosyal yapıyı; gaye, hedef normlar ise toplumun değer yönelimlerini ortaya koyar. Sosyal yapı sosyal sistemin normatif değerlerini açıklarken değer yönelimi toplum içindeki durumları işaret edser. Kısacası sosyal yapı, herhangi bir sosyal grubun içe ait örgütüdür." 

Gerek komşuları ile yaptıkları savaşlar, gerekse kendi içlerindeki sınıf çatışmaları sebebiyle sosyal yapı değişiklikler arzediyor, bir kabile küçülürken (Jeney, Khigak, Adeley, Hatıkoy, Yeğerıkoy, Mehoş, Bjeduğ, Mamkhığ), bir kısmı da büyüyordu (Abzeh, Şapsığ, Natuhay). Devrim öncesi yazarlar bu sonrakileri demokrat addederler. Büyüme sebepleri de pşıye çalışmak istemeyenlerin gelip bunlara katılmasıydı. Etnik safiyet hususunda en hızlı ve en büyük değişiklik, 18. Yy.’ın ikinci yarısında, Balk, Baksan, Şecem ve Terç sularını kapsayan alanda oturan Kabardeylerde olmuştur. 

18. Asırda sosyal yapı, önceden olduğu gibi feodalitenin kırılarak her çiftçinin dilediği yerde çalışabilmesi yönünde gelişme kaydetmiştir. Öbür taraftan da pşıler arazileri bölüşüp yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştılar. Çiftçilere yapılan baskılar aradaki kini büyütüyordu. Bu ayaklanma bir tek kabileye münhasır kalmayıp bir çok kabileye sıçramıştır. 

Soy taksimatı 
Çerkeslerin kendilerine Adıge derler. Adıge kavmi, Abzekh, Besleney, Bjeduğ, Cemguy, Hatukay, Kabardey, Mehoş, Natuhay, Şapsığ, Ubıh vs. kabilelerden oluşmaktadır. Her kabile büyük sülâlelerden teşekkül eder. Sadece ‘kheku’ (anavatan) Kafkasya’da değil, dünyanın bir çok ülkesine dağılmış bulunan Adıgelerin büyük bir kısmı da halen sülâle adlarını ve damgalarını muhafaza etmektedirler. 

Büyük tarihi göçlere köprü olan Kafkasya’da yaşayan yerli kavimlere çeşitli şekillerde sonradan karışan kavimler de olmuştur. 

Mafedz S., ‘Hajı’, ’Muhamed’, ‘Kumuk’ vb. isimler taşıyan bugünkü bir çok kabile, Dağıstan tarafından İslamı tebliğ gayesiyle gelip yerleşen ve zamanla Adiğeleşen şahıs ve ailelerden türemiş olduğu görüşündedir. Kan davası, hırsızlık vb. sebeplerle dışlanan Çeçen ve Dağıstanlıların kudretli Adiğe pşılerine sığınıp onların himayesinde yaşamaya başlaması da bir başka Adiğeleşme yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurallara uyum sağlayamayan mülteciler khabzeyi bozmamaları için toplumdan soyutlanarak ayrı bir mahalde iskân edilirdi. 

Kabardeyıpş Karamırza’lar ile Jırışt’ler Karaçay’a gidip onların yöneticileri olduktan sonra Karaçay dilini almışlardır. 

18. Asırda yaşayan insanların anlattığına göre Kafakasya ile Kırım ve Osmanlı arasındaki ticaretin en önemli kalemi köle ticareti idi. Peysonel; ‘Çerkes ticaretinin en önemli kalemlerinden biri esir-köle ticareti idi.’ demektedir. 

Kırım hanları, anlaşma gereği verilen kölelerden başka baskınlar düzenleyerek esir alıp satıyorlardı. 

Sosyal sınıflar 
Sosyal Sınıf; Aşağı yukarı aynı iktisadi kudrete sahip olan, hayat uslupları birbirine uyan, aynı kültür ve terbiyeyi almış bulunan, iktisadi menfaatleri müşterek olan ve bu dört kıstasa göre kendilerini aynı durumda hisseden fertlerin teşkil ettiği topluluğa denir. 

Kafkas toplumunda sınıf yoktu, çok az sayıda esirlerden oluşan köleler vardı ki bunlar toplumsal yapıya etki etmiyordu. 

"13-15. Asırlarda feodalite yaygın idi. Sınıflar vardı (pşı, znatni, vasal, serf, rabi, köle gibi). Pşılar mülkleri ve nüfuzlarıyla üstünlük sağlıyorlardı. İnteriyano’nun anlattığına göre zamanlarının çoğu at sırtında geçerdi. Pşıler feodaldi. Çiftçileri çalıştırıp yaşıyorlardı. Kendileri ‘zekoe’, ‘tewe’ gibi kolay zengin olma yollarını tercih edip çiftçilik ve ticareti hor görüyorlardı. Nakış vb. zevkli işler dışında kadınları iş görmüyordu. Evlerinde altın kap kacak bulunur, gümüş alet edevat kullanırlardı. Pşı, tebeasının doğan iyi taylarına el koyar, tebea da bu size layık, deyip verirdi. Kuzeybatı Kafkasya’daki köleler ‘vuneut’, Abazin diyalektiyle ‘wunav’ (kapıcı) esirlerden oluşuyordu ve çok kötü durumda idiler." 

Orta çağda Kafkas toplumunun yapısı değişmeye başladı. Sınıf farklılıklarını kaçınılmaz kılan feodalite yayılmaya başladı ve şu sınıflar doğdu: 1- Pşı; reis, bey, 2- Work; reisin maiyeti, 3- Fokotl; hür, ne vergi öder ne de pşının otoritesi altına girerdi, 4- Pşıtl; çiftçi, pşının adamı, ekip biçtikleri mahsullerden, himayesine karşılık olarak pşıye pay verirlerdi. 5- Wıneut; genellikle harp esirlerinden oluşan kölelerdi ki belli başlı hakları yoktur. Bu düzen özellikle ovalarda oturan Kabardey, Besleney, Mehoş, Bıcırkoy, Bjeduğ, Hatıkoy ve Mamkhığlar hızla yayıldı. Zamanla ‘fokotl’ tabakası da ‘pşıtl’leştirildi. Kuzeybatı Kafkasya’nın dağlık kesiminde (Hakuteş, Şapsığ, Abzah, Natuhay, Wubıh vd.) demokratik eşitlik hakimdi. 

Feodal sistemde sınıflar şu şekilde oluşmuştu: Pşı; köyün, bölgenin başı, Tlekotleş; prens, pşı adayı, Dıjınığo; altın kaplama gümüş anlamında prensin bir altı, Workşawe, Tlığuse; kendi başına buyruk, hür. Pşı ona yer ve hayvan, alet ve edevatverir, o da işçilerini çalıştırıp mahsûl toplar, Pşıye vergi verirdi. Beykoel; karın tokluğuna çalışan işçi, Tlkhokotl; hür insan. Pşının onayı ile dilediğini yapabilir , dilediği tarafa gidebilirdi. Tlekoşawe; keza hür işçi, anlaşma ile istediği yerde çalışabilirlerdi. Wuneut; ot kesip getirir, hayvan besler, vs. ayak işlerini yapardı. Şhaşekhuj; sözleşme yaparak hürriyyetini satın alan mükâteb köle. 

Kabardeyler Adıgelerin bir koludur. Tlekoleş yöneticileri vardı; Tambiler, Kundetler, Anzorlar gibi. Pşıleri, pşıtleri, werkleri vardı. Tlekoleşler istediği yere gidip istediği ile çalışırdı. ‘Kodz’ tesmiye ettikleri yöneticilerini kendileri seçerdi. Kodz, Pşı ile birlikte onları yönetirdi. Bunlar kendi denkleriyle evlenirdi. Onların evini soyan öldürülürdü. Pşıler sadece pşı kızı alır pşılere kız verirlerdi. Pşı öldürmenin cezası çok büyüktü, kanla ödemek çok daha kolaydı. Pşıyı öldürenin ailesi öldürülür, çoçukları köle olarak satılırdı. Pşı, pşı olmayan birinden çoçuk sahibi olursa buna ‘tuma’ derler, tlekoleşten büyük, pşıden küçük sayılırdı. Workler ‘aşe-faşe’leriyle (Çerkeska ve silah takımlarıyla) pşıye eşlik ederlerdi. 

Tlekoleşlerden sonra dıjınığeler gelir. Sözlük manası altın kaplanmış gümüş demektir. Civardan gelen Karaçay, Balkar ve Abhaz beylerini bu statüye indirirlerdi. Bu kategorilerin hepsinin kendi vasalları (werkleri) vardı. (H. Yehutenıtl; sonra Beslan Werk), sonra, work şawetlığuse gelirdi. 

İşçiler de sınıf sınıf idi: Abzah, Şapsığ ve Nathoy’larda daha çok rastlanan ve Adıgey’de ‘dekhefetet’, Kabardey’de ‘leğuneut’ denen tflekotller pşının bahçesinde oturan, kendi ailelerinden olan yarı hizmetçiler idi. Bir de wıneutler vardı ki, esirlerden oluşur ve köle gibi çalışırlardı. 

18. Asır’da Kafkasyalılar arasındaki sosyal münasebetler, önceden olduğu gibi farklılık arzediyordu. Bir tarafta feodalizim hüküm sürerken öbür tarafta bu daha hiç bilinmiyordu. Sosyal gelişme farklılık gösteriyordu. Bu durum kabileler arasında olduğu gibi kabile içinde de görülürdü. Mesela Adıgelerde aristokrasi de [Kabardeylerde) demokrasi de [Abzeh ve Şapsığlarda] vardı. Avar, Dargin ve Lezgilerin bir kısmı feodal, bir kısmı bağımsız idi. 

Avrupa’da değişen feodal düzende artan lüksün senyörlerin sömürü haddini tırmandırması sonucu köylülerin kaçması neticesinin doğması süreci, Kafkazsya Adıgelerinde de yaşanmıştır. 1790’dan 1810 sonlarına dek, Kuban havzasında yaşayan Çerkes köyleri ayaklanarak feodaliteyi devirdiler, pşı ve workleri Ruslara veya Kırım’a sığınmaya mecbur ettiler. 

(Kuban havzasında) 1790’da halk idareyi ele aldı, pşı ve workleri devre dışı bıraktı. Bunu isyan olarak değerlendirenler de olmakla birlikte, gerçekte içtimai bir inkılâp idi. Bu hareket, bölgede yayılmış olan feodaliteyi ortan kaldırdı.’ 

18. Asır boyunca, özellikle 2.yarıda Psıj ötesi kavimlerde ayaklanmalar sürüp giti. Kaçıp pşı olmayan yerlere gidiyorlardı. Aristokrasiden kaçıp demokrasiye gidiyorlardı. Abzeh, Şapsığ ve Natuhaçlar sadece Adıge değil, Abaza vs. kavimlerden gelenleri de kabul ve himaye ediyorlardı. Bu sebeple nüfusları hızla büyüyen bu üç kabile tüm Çerkesya ‘da ağırlığını hissettirmeye başladı. Pşısı olan kabilelere karşı koyabiliyorlardı. Büyük zorluklara rağmen sığınmacıları kabul etmeye devam ediyorlardı. Bu çatışmalarda bazen pşıler bazen de işçiler üstün geliyorlardı. 1792’de Şapsığ’daki tüm çiftçiler ayaklandı. Bu ayaklanmaya Abazeh ve Natukoylar da destek verdi. Şapsığ workleri kovuldu. Bu hepsine ders oldu. Workler de Bjeduğ Pşısı etrafında toplandı. 1793’te Peterburg’a heyet gönderip ayaklanmayı bastırmak için yardım talep etiler. Bunun üzerine II. Katerina bir Kazak müfrezesi gönderdi. 

Adıge tarihinde önemli bir yere sahip olan Bzıyıka çatışması 1796’da vuku buldu. Şapsığ, Abazeh ve Natuhay çiftçileri ile Bjeduğ Pşısı komutasındaki workler çatıştı. Önce çiftçiler baskın geldi, ama pşıler onları hile ile ormanlara çekip top eşliğinde gelen Kazak müfrezesine kırdırdılar. Ve böylece durduruldular. 

18. Asırda Kafkasya’da her bölgede sınıf çatışmaları baş gösterdi. Sebebi feodalitenin yayılıp işçilere yapılan baskının artmasıyla isyanların çoğalmaya başlamasıydı. Başlıca metot pşıden kaçmak idi. Daha hür bölgelere kaçıyorlardı. Han-Ceri’nin anlattığına göre Batı Kafkasya’da insanlar pşının baskısını hisseder etmez başka taraflara gidiyordu. Hatta Rus köylerine sığınanlara bile rastlanmıştır.Ruslar onları pşılere geri vermiyorlardı. Çünki Rus padişahı onları kullanıyordu. 

1767’de gitgide artan kaçma hadiseleri üzerine Kaberdey pşıleri wınafe yaptı. İşçileri Balk ve Terç arasında sularından uzak tutma kararı aldılar. Kum suyu yakınına götürürek kaçışı zorlaştırmak istedilerse de bu karar üzerine onbin kadar işçi pşılerinden ayrılıp Balk ve Terç arasında Beştamak yaylasındaki Rus kalesine sığınma kararı aldılar. Pşıler bastırırsa Terç’i geçebilmek için köprü kurdular. Kıp Kalebek, Şpıgateş Musa, Bişow Merem, ayaklanmacıların elebaşı idi. H. A. Kizlar kumandanı Kinaz H.A. Patrapov bu ayaklanmaları kendi lehine değerlendirmek isdedi. Psıj ve Kum nehirleri tarafına gitmelerine razı değildi. Elçi gönderip ayaklanmaya destek verdiğini bildirdi. Pşıler de ayaklanmanın şiddetle bastırılamıyacağını anlayınca otuz şöhretli pşı gönderip onlardan köylerine dönmelerini istediler. Efendi değiştirebilme hakkı tanınması ve vergileri azaltma şartıyla anlaştılar. 

Bazı Arap ülkelerinde, Rusya’da ve Türkiye’de ordu hiyerarşisinin oluşmasında, buralarda görev yapan Kafkas kökenli üst düzey subayların etkisi olmuştur ki bunun ‘pşı-werk-pşıtl’ sınıf sisteminden esinlendiği söylenebilir

Sosyal tabakalaşma 
Sosyal tabakalaşma ile ilgili tartışmalar ele alınırken sınıf ve statü kavramları genellikle kullanılır. Statü kavramı ile ilgili olarak yapılan analizler, bunu ilk kullananlardan olan Max Weber’e, sınıfla ilgili analizler de Karl Marx’a dayandırılır. 

Dini inançlar 
16-18. Asırlarda Adıgeler sonbaharda ormana giderek kutsal saydıkları büyük bir ağacın altında daima gökte olduğuna inanılan 'Thaşkho' (Büyük Tanrı)'ya dua ederlerdı. Adıgeler arasında Hıristiyanlık bakiyelerine de rastlanmaktaydı. Bu asırlarda yazılı dualarla yapılan koruyucu sihre çok önem verilirdi. Bununla bağlantılı olarak demire saygınlık atfedilir, demirin faydasının görüldüğü yerlerde (ekim, hasat vb. zamanlarda) şölenler yapılırdı. Ekinlerin bereketi, yağmurun bolluğu vs. için de sihirler yapılırdı. 

16-18. Asırlarda Kafkas halklarının dinleri birbirinden farklı idi. Dağıstanlılar, Nogaylar ve Çeçenler, Gürcistan'a yakın bir kaç köy hariç tamamen İslamiyeti benimsemişti. Adıge-Abazinlerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan idi. 17. Asırda Kabardeylerin ekseriyeti İslamı kabul etmişti. O zamanlar putperestler de vardı. İslama girdikten sonra da bir süre bu eski adetlerini sürdürdüler. Bölgeye gelen turistler dinlerini anlamakta zorlanıyordu. Bu durum İslamın adetleri tamamen bertaraf edemediğini göstermektedir.' 

Kafkas halkları ne tam Müslüman nede tam Hıristiyan idi. 1859'a kadar Mezıtha (orman tanrısı), Psıtha (su tanrısı) vb. putperest inanışlara rastlanmaktaydı. 

Bir zaman Hıristiyan olan Temirguey'in tanrı inançları çok çeşitli idi: Thaşkho (Meryem'in baş tanrısı) Şergups; Allah'ın Elbruz dağında bağladığına ve yerde ot bitmez, hayvanlar çoğalmaz, insanlar nefretle birbirini öldürür olunca çözüleceklerine inanılan kötü Cinler; su, ateş ve gök gürültüsü tanrısı olan Şıble; baskına (zekoe, tewoe) gidenleri koruyan tanrı Zeykuth; su, deniz ve deniz hayvanları tanrısı Kodes; orman ve av tanrısı Mezıtha; demir, silah tanrısı, bunlarla yaralananları iyileştiren, kendisi de usta bir demirci olan Leps; hayvan sürülerinin koruyucusu Ahin. Çerkesler İslam’ı Türklerden ve Kırım Hanlarından aldı. Ondan önce bir kısmı Hıristiyan bir kısmı putperest idi. Çok çeşitli tanrıları var idi; hasat, harb, , rüzgâr, deniz vs. tanrıları vardı. Kurban kesip zikirler yaptıkları, putları bulunan mabedleri vardı. Dini törenlerini genellikle açık alanlarda, özellikle kutsal bir ağacın altında yaparlardı. Dini ayinleri, özel bir kâhin yönetirdi. 

Rum imparatoru Jüstinyen zamanında Hıristiyanlık yayıldı, kiliseler inşa edildi. İlk ruhban Nalçiğin 5 km. Kuzeyinde yerleşmişti. Kilise kalıntıları yanında bugüne dek süren Hirıstiyan adetleri de vardır, Siyah giyme, miladi yılbaşını kutlama, pazar gününe ‘Allah günü’ (Thamafe) deme gibi. İsa aleyhisselama çok saygı duyarlar. Kafkasya’da İslama ilk girenler Gürcüler, sonra Dağıstanlılar, sonra Kabardeyler olmuştur (m.12.asırda). Onlardan da tüm Çerkeslere yayılmıştır. 

Çerkesler ‘Hadrıkhe’ dedikleri bir ölüler aleminin varlığına inanır, buranın korkunç bir yer olmadığını, oraya gidip salimen dönmenin mümkün olduğunu kabul ederlerdi. 

Çerkesler Tha, şıble, bestetha, mezıtha, tlepş, ğoaşe vb. birden çok tanrıya inanırdı. 

Adıgey’de İslamlaşma 16. Y.y.’da başlamıştır. Adıgeler hiç Hirıstiyan olmadılar, ama etkisinde kaldılar. N. Şora’nın yazdığına göre aralarında, 1717’de öldürülen ve kitapları yakılan son ‘Şocen’ gibi ‘şocen’ veya ‘dekan’ ünvanlı din adamları yaşardı. İslamiyetin ilk önce Dağıstan tarafından tebliğciler eliyle geldiğini belirten Mefedz S., komünizmin en şiddetli dönemlerinde yetişmiş olmanın olumsuzluklarından tamamen kurtulamamış olmalı ki İslamiyetin Adıgelere kan ve kılıçla geldiğini iddia etmektedir. Adıgeler 16-18. Asırlarda sonbaharda ormana giderek kutsallık atfettikleri büyük bir ağacın altında Thaşkho’ya (hep gökte olduğuna inanılan büyük tanrıya) dua ederlerdi. Hirıstiyanlık bakiyelerine de rastlanan Adıge inanışında İsa peygamber kabul edilir, Yaliya (İliya) bilinirdi. 

Terbiye usulleri 
Etnolog J. Thamowko’nun belirttiğine göre eğitim çoğunlukla ailede yapılırdı. ‘Zekhes’lerde tecrübeli, akıllı, bilgili ve ahlâklı büyükler nesli eğitirdi. 

Erkek çoçuk ‘pur’ verilir, binicilik, atıcılık vb. hususlarda eğitilirdi. Kızlar evlenene kadar serbest hareket ederlerdi. 

Atalığa verme (pur) adeti Kafkas halkları nezdinde önemli bir yere sahip idi. Adıge, Abaza, Asetin, Balkar, Karaçay, Kumuk ve Dargin’ler de çok yaygındı. Zamanla pşıler werklere, werkler çiftçilere atalık vermeye başladılar. Erkek çoçuk baliğ oluncaya, kız çoçuk evlenecek yaşa gelinceye dek yetiştirilirdi. Kendi öz çoçuğundan daha ziyade purun beslenme ve eğitimine önem verirdi. Atalığın en önemli vazifesi puru iyi bir savaşçı olarak yetiştirmekti. Bu yüzden altı yaşındaki çoçuk, güreş, döğüş, ok atma, silah atma, binme, açlığa, sıcağa ve soğuğa dayanma gibi meziyetlerle donatılırdı. Kızlara khabze kuralları yanında biçki dikiş, mutfak ev işleri vs. öğretilirdi. Atalık tüm kabileye yakın akraba addedilir, hatta pur öz anne babasından ziyade atalığına bağlanırlardı. Çoçuk bebeklikten itibaren hayatın ve khabzenin içinde yoğrularak büyütülürdü. Ata binip, silah kullanabilen, meşakkate katlanabilen bir karakterde yetiştirilirdi. Evde ve haçeşlerde eğitilirledri. 

Pşı çoçukları toplumun en münevverlerine verilip eğitilirdi. Başka kabilelere de pur verilirdi. Mesela Asetin çocuklar Adıgelere, Adıgeler Kumuklara verilirdi. Çoçuk ya doğar doğmaz veya birkaç aylık iken pur verilirdi. 8 ilâ 13, en geç 17 yaşına dek atalıkta kaldıktan sonra geri iade edilirdi. Kız çoçukları genellikle 12-13 yaşında iade edilirdi. Mürebbi, çoçuğa sınıfına uygun davranma, binicilik, atıcılık, ev idaresi, tarla işleri konusunda eğitirdi. Kız çocuklarına ‘pur’un hanımı tarafından dikiş, nakış vs. beceriler kazandırılır, ev hanımı olmaya hazırlanırlardı. Mürebbi çoçuğu at, faşe, aşe vs. ile süsleyip merasimle babasına iade ederdi. Bunun için büyük düğün merasimleri düzenlenirdi. Mürebbiyeye de değerli hediyeler verilirdi. Sonraları pur kalma süresi 3-7 yıla inmiş ve iadesi esnasında yapılan merasimler de hafiflemiştir. Mürebbiye akraba addedilerek otorite kazanması sağlanırdı. 

Mr. Bell Adıgelerin mantalite yapısı konusunda şöyle yazmaktadır: ‘Çerkesler Kafkasların yerli halklarıdır ve düşünce şekillerinin zaman zaman Hıristiyan ve Müslüman komşularından etkilenmelerine rağmen tamamen kendilerine has bir eğitim sistemine sahip bulunuyorlar.’ 

Adıgelerin tarih boyunca eğitim ve öğretim faaliyetlerini nasıl yürüttüklerine dair müstakil bilimsel çalışmalar da yayınlanmış bulnmaktadır. 

Aile hayatı 
Bu kısımda, genel olarak Çerkesler’in evlenme ve boşanma şekilleri, düğünleri, aile tipleri, aile fertlerinin üstlendiği roller vb. hususlar ile Adıge ailesinin komünist rejim döneminde maruz kaldığı tahribatları ele alacağız. 

Evlilik 
Dağıstan hariç tüm Kafkas kavimlerinde olduğu gibi Adıgelerde de egzogami hakimdir. 

Evlenme genellikle şu üç yoldan biriyle gerçekleşirdi: "Guşe gupe yıbze" dedikleri beşik kertmesi (ki bu yöntem pek yaygın değildi), kaçırma ve aileler ve adaylar tanışıp anlaşarak. Yaşı geçtiği halde evlenemeyen olursa, arkadaşları onun adına kız bulur, kız ailesi gizlice oğlanın durumunu araştırır ve kızı onun arkadaşlarına teslim eder, onlar da getirip bekar kalan arkadaşlarına büyük bir sürpriz yaparlardı. 

Gelinin iffeti son derece önemli bir husustur. Bakire olmadığı anlaşılan gelin baba ailesine iade edilirdi. 

Çerkesler’de evlilik zor bir olaydır. Düğünler çok külfetli olduğundan nispeten daha kolay sonuçlanan ‘kızı kaçırma’ yöntemi yaygınlık kazanmıştı. Nadiren ‘zorla götürme’ olaylarına da rastlanırdı ki bunun sebebi daha çok başlık parasının aşırı yüksek oluşu olurdu. 

Sovyet rejimi ile evlilik kurallarında zorunlu değişmeler olmuştur. Aleksandra Kollantay (1872-1952), Çarın ve kilisenin savunduğu aile kurumunun Çarlık rejimiyle birlikte yıkılması gerektiğini ilan ediyordu. 19 Kasım 1926’da yürürlüğe giren ‘evlilik, aile ve velayet yasaları’na göre evliliğin herhangi bir biçim kuralına uyması gerekmiyordu. Evlilik akdi nikah memuru tarafından herhangi bir tören yapılmaksızın tasdik olunan bir belge durumuna gelmişti. 8 Nisan 1944 yılında yapılan değişikliklerle nikah memuru önünde bir tören yapılmasına izin verildi. Evlilik için asgari 18 yaş sınırı kondu. Bu değişikliğe kadar çocuğun babasını tescil ettiren kadın idi. Evlilik dışı çocuğun bakımını devlet üstlenmekteydi. 

Çerkeslerde İslam öncesi dönemde levirat (kocası ölen gelini kayın biraderiyle everme) ve sararat (akraba iki kızı peşpeşe alma) adeti vardı. Levirat adeti İslamiyetle şereflenmelerinden sonra da gitgide zayıflayarak sürmüştür. 

Eş Seçimi 
Adıgeler’de eş seçimi, adayların hür iradesine bırakılmıştır. Bununla birlikte kızın eş seçiminde aile büyüklerinin görüşü de önemli bir etken idi. 

Evlilik yaşı 
Evlilik yaşı; 20’nin altında idi. Ancak İslamiyetle kucaklaşmanın akabinde başlayan ve dört asır süren kanlı savaşlar ve peşinden yaşanan sürgün şoku nedeniyle normal evlilik yaş sınırı zamanla 25’in üstüne çıkmıştır. 

Başlık 
Günümüzde de Anadolu’da yer yer devam etmekte olduğu üzere başlık parası alınırdı. Bunun miktarı sosyal statüye göre değişirdi. Bu para genellikle at, silah, büyükbaş hayvan İslam öncesi dönemde köle ve nakit alarak verilirdi. Müslümanlaştıktan sonra başlık ikiye çıkmıştı; biri ebeveyne, biri geline (mihir) verilirdi. 

Çok Evlilik
Çeçenlerde daha yaygın olan birden fazla evlilik Adıgelerde yaygın olmamakla birlikte Nart ‘tlıhuj’dedikleri kahramanların ve ‘pşı’ dedikleri beylerin birden çok kadınla evlendiği olmuştur.1330’da bölgeyi gezen Yulivan’ın kaydettiğine göre, Taman’da yaşayan Adıge Beyi’nin yüz kadarhanımı vardı. 

Evlenme Yasakları 
Gerek baba gerekse anne tarafından akrabalarla evlenmek kesinlikle kabul görmezdi. Bu gelenek bugünde sürmekedir. Bu tür evlilik gerçekleştirenler bir çukura atılıp taşlanarak öldürülürdü. 

Dağıstan hariç, diğer Kafkas halklarında hakim olan akraba evliliği yasağı Adıgelerde en sert şekilde uygulanır, aynı sülale mensupları ve süt kardeşler yakın akraba addedilirdi. 

Süt kardeşle ve ,başka dinden biriyle evlenmek yasaktı. Bey sülalesine mensup biri köle (işci) sıfından biriyle evlenemezdi. Bunun aksi de aynen yasak idi. Ancak bu sınıf farkı gözetme kuralı İslamiyetle birlikte gevşemiş, bugün tamamen yok olmaya yüz tutmuştur. Evlilikte sınıf farkı kesinlikle gözetilir, köle kızı alınmaz, köleye kız verilmezdi. 

Gerek Kafkasya’da, gerek diyasporada (Kafkasya dışında Çerkeslerin yaşadığı yerler) bugün için yaşayan evlenme yasakları akraba evliliği ve süt kardeş evliliğidir. 130 yıllık aradan sonra dünyanın dört bir yanından gelip atayurtlarında karşılaşan Çerkesler sülalelerini buluyor ve yakın akraba muamelesi görüyorlar. Aynı sülale adını taşyanların evlenmesine asla müsamaha edilmiyor. 

Bakire olmadığı anlaşılan gelin derhal baba evine iade edilirdi. 

Çerkes toplumunda namus ve iffet son derece büyük bir titizlikle korunurdu. Nadiren vuku bulan zina olaylarına en şiddetli cezalar uygulanırdı. Evli biri zina yaparsa öldürülür, zani bekar ise yüz sopa vurulurdu. İslam öncesi Çerkes toplumunda evli kadın zina yapacak olursa, kocası tarafından saçları kökten kazınıp elbisesinin kolları dirseklere dek kesilir ve öylece bir ata bindirilerek babasının evine yollanırdı. Onunla zina eden erkeği de ya koca veya onun arkadaşları yakalayıp öldürürdü. 

Boşanma 
Karı koca arasındaki anlaşmazlıkları yifend dedikleri imamlar ile ‘nahıj’ dedikleri saygıdeğer yaşlılar hallederdi. Bu gibi davalarda kocanın tercihine daha çok önem verilirdi. 

Nadiren vuku bulan boşanmalar şu şekilde gerçekleşirdi. Ya koca şahitler huzurunda ‘ben artık seninle yaşamıyacağım’ der yol verirdi. Veya iki şahit ile köy mollasının huzurunda üç kez ’tallaktuk’ der üç adım atardı. Kadın 4 ay 10 gün bekledikten sonra dilediğiyle evlenirdi. 

Sovyet rejimi politikaları sonucunda Çerkesler arasında boşanmanın yaygınlaştığı görülmektedir. Eğer çocuk yoksa resmen boşanma olayı, nikah memurluğuna başvuran herhangi bir eşin talebi üzerine nüfus kütüğüne bir kayıt düşülmesi işleminden ibaretti. 

Karma Evlilikler 
Kafkasya’da müslümanlarla gayr-ı müslimler arasında vuku bulan nadir evlilikler tek yönlüydü. Bu durumda, müslüman bir erkek müslüman olmayan bir kadınla evleniyordu. Müslüman kızlar hemen hiç bir zaman gayr-ı müslimlerle evlenmiyorlardı. Daha çok kentlerde rastlanan gayr-ı müslim gelin alma olayı bile koca evinde husumetle karşılanırdı. 

Karma evlilikleri kolaylaştıran etkenleri araştıran sosoyologlar, kentleşme, çok ulusluluk ve eğitim seviyesini, bu konudaki en etkin faktörler olarak ortaya koymuşlardır. Son yıllarda Kafkas *****huriyetlerinde hızlı bir entellektüel gelişme oldu. Ayrıca, erkeklerle kadınlar arasındaki eğitim düzeyi farkı gözle görülür şekilde azalmaktaydı. Bu durum karma evliliklerin artmasında etkili olmuştur. 

Karma evliliklerde müslüman babanın milliyeti hep baskın çıkardı. Ender olarak rastlanan müslüman kadının gayr-ı müslim erkekle evlenmesi halinde de çocuklar annenin milliyetini seçerdi. Karma evlilikler bile İslamın dışında bir dünyaya açılmaya meydan vermiyordu. Sovyet iktidarı (terfi sebebi kabul ederek vb. yollarla) etnik grupların karışmasının ve milletler üstü bir toplumun karma evliliklerle gerçekleşeceğini ümit ediyordu. 

Düğün 
Yeni kurulan ailenin nasipli ve bereketli bir aile olması için düğün yemeğine çok büyük önem verilir, zengin bir çeşitle donatılırdı. Düğünde en önemli olay ‘wune yışe’ dedikleri gelini damadın evine buyur etme merasimiydi. Büyük bir grup eşliğinde, mızıka çalıp ‘wered’ (şarkı) söyleyerek, silah atışları yaparak gerçekleştirilirdi. At yarışı, güreş vb. spor gösterileri düzenlenirdi. Mızıka eşliğinde, kız erkek karşılıklı Kafkas oyunları oynayarak yapılan Çerkes düğünleri hem Kafkasya’da hem de diyasporada yaşatılmaktadır. 

Evlenme merasimi, Kafkasya’da yaşayan müslüman halklar için, geleneklerine olan derin bağlılıklarını gösterme ve Sovyet kanunlarını ve tutumunu küçümseme için bir fırsat olarak değerlendiriliyordu. Başta ziyafet için kurban kesilmesi olmak üzere hükümetin hiç de tasvip etmediği bir sürü masrafların yapıldığı görkemli şenlikler olurdu. Üstelik bunlar mahalli yetkililerin huzurunda yapılırdı. Evlilik merasimi doğum merasimine nispetle Müslümanların ata geleneklerine bağlılıklarını gösterme fırsatını daha çok vermekteydi. 1960 yılları başında meseleye eğilen Sovyet rejimi, dini nikahların artma eğiliminin, resmi nikahın cazibesi olmayan donuk ve bürokratik özelliğinden kaynaklandığını düşünerek görkemli nikah sarayları inşa edilmiş ve büyük törenler düzenlenir olmuştu. Ama hiç bir şey değişmemiş gibi dini nikah törenleri cazibelerini muhafaza etmeye devam etmişlerdi. Müslüman toplumda resmi nikah sonucunda doğmuş çocuklar rahatlıkla meşru kabul edilmiyordu. Dini nikah bir vicdan hürriyeti meselesi olarak düşünüldüğünden yasaklanamamıştı. Ancak, baliğ olmamış veya rızası olmayan kızların evlendirilmesi, kız kaçırma, başlık vb. adetler ekonomik ve sosyal gerekçelerle yasaklanmıştı. Buna rağmen yer yer devam ediyordu. Mesela başlığın herkesçe malum rayiçleri vardı. Kafkasya’da nişanlının müstakbel kocanın ailesine takdim edildiği törenler (nıse yışe) devam etmekteydi. Merasim boyunca gelin yüzü kıbleye dönük vaziyette ayakta dururdu. 

Sovyetler Birliği’nde Ekim devriminden sonra tamamen kaldırılmak istenen aile müessesesi, Marksist teorisyenler tarafından çekirdek ailenin, cemiyetlerin ağır ve hızlı değişmesiyle beraber sosyal şartların değişmesi sonucu ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Her değişimi ekonomik şartlara bağlayanlar, aileyi özel mülkiyet müessesesinin ortaya çıkardığı kapitalist bir kurum olarak kabul etmişlerdir.

Ailede gelenekselliğin devam edeceği, dolayısıyla bu müessesenin zayıflatılması ve yok edilmesi hedef alınmaktaydı. Ancak, takip edilen politikalar ve ailenin görev ve fonksiyonlarını yerine getirmek üzere oluşturulan kurumlar başarılı olamamış; sonuçta bu politikalardan geri dönülmüştür. 

Düğün merasimleri meyanında, akrabalık yollarını çoğaltma tekniklerinden biri olan ‘teha’ (Batı Kafkasya’da ‘teşe’) dedikleri bir seremoni yapılır; yeni akraba adayı olarak seçilen yabancı bir delikanlı odasının köşesinde ayakta bekleyen gelinin önünde durur, ‘dünya ahiret bacımsın, iki iki bacım var, üçüncüsü sensin’ der, kamasının ucuyla iki kere biraz kaldırır, üçüncüsünde örtüyü arka tarafa atar, yüzünü açardı. Tavandaki yuvarlamaya üç kez kamasıyla vurup bu akrabalığın nişanesi olarak işaret atardı. 

Kafkas halklarında ‘kaafe’ denen dansın önemli bir yeri vardı. Hiç bir sevinçli merasim ‘kaafe’siz olmazdı. Asırdan asıra daha sanatkârane ve daha estetik bir hal alan bu oyunda erkeğin şahsında sertlik, heybetle dimdik ayakta durma, kızın şahsında ise zerafet ve nezaket zirveye ulaşır. 

Hane Halkı Sayısı 
Çiftlikvari yerleşim şekli gereği çalışacak çok sayıda insana ihtiyaç duyulması sebebiyle aileler kalabalık olurdu. Beş neslin bir arada bir tek ailede yaşadığı olurdu. Aile reisi, evli bekar tüm çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşardı. Bu gibi normal bir aile 40-60 kişiden oluşurdu. Bu sayının yüze çıktığına dahi rastlanmıştır. Ayrıca uşak ve köleleri olurdu. 

16-18. Asırlarda aileler birlikte yaşardı. Potemkin’in anlattığına göre Kabardeyler dededen toruna ayrılmadan oturur, aynı kaptan yerlerdi. Hane halkı fert sayısı olarak sorulmaz, ‘kaç kazan?’ diye sorulurdu. Bir ailede 15-100 kişi yaşardı. Aile belli bir büyüklüğe ulaşınca ayrılır, ayrılan da hızla büyümeye başlardı. Ayrılan yeni aile çok uzağa gitmez, yakın bir yerde yerleşirdi. Oğul evlenince ona ayrı yer verirlerdi. Adıge ailesi genellikle anne, baba, çocuklar, dede, nine, kız ve erkek kardeşlerden oluşurdu.

Aile İçi Roller ve Münasebetler 
En yaşlı üye ‘thamade’ (reis) olur, tüm işleri o idare ederdi. Hane toplantısına erkek üyeler katılırdı. İkinci otorite onun hanımı (‘goaşe’) olup ailenin tüm bayanları üzerinde sözü geçerdi. Aile içi ilişkiler ‘büyük-küçük’ ilkesine göre düzenlenirdi (İstoriya Narodov Severnogo Kavkaza, c.1, s.474). Aile reisi ölünce, kalan en yaşlı üye reis olurdu. ‘Ailede illa ki bir kanun olmalı’, ‘ana babanın sözü fiili kanundur’ gibi ata sözleri ‘thamade’nin ne kadar büyük bir yetkiye sahip olduğunu göstermektedir. 1847 yılında kabul edilen bir kanuna (khabze) göre ‘baba tam yetkilidir, hane halkı ona karşı köle gibi davranmalıdır.’ Babadan izinsiz hiç bir iş yapılmaz, o dilediğini yapar, istediği gibi cezalandırırdı. Evlilik izni babadan çıkar, başka türlü kabul edilmezdi. Kızını dilediğine verir, izinsiz kaçarsa evlatlıktan reddedilirdi. Keza oğlu izinsiz gelin getirirse evlatlıktan red olunurdu. Babasından zulüm gören aile bireyi onu sülale büyüğüne şikayet edebilirdi. 

Nalçik’te oturan seksenini aşkın Hadiyat Nine okuduğu evradın sevabını peygamber ve ashabından sonra kayın pederi ile kayın validesinin, daha sonra kendi ebeveyninin ruhuna bağışladığını söylüyor. Bu edebi annesinden öğrendiğini belirterek şu açıklamayı yapıyor: Gelin giderken annem bana dedi ki; ‘yavrum, artık sen gittiğin evin insanısın, onlara öncelik vereceksin...’. 

Toplumun hücresi mesabesinde olan aile kurumuna Sovyet rejimi boyunca yöneltilmiş bulunan tahripkar uygulamalar neticesinde bugün Kafkasya Adıgelerinin aile yapısı parçalanmış bir tablo görüntüsü arz etmektedir. Bunun sonucu olarak aile içi rol çatışması vs. problemler yoğun şekilde yaşanmaktadır. 

Kadın
Kadın erkeğe tabi idi. Kızlar üzerinde annenin salahiyeti daha fazlaydı (Dumanov, 39). Aile ekonomisine önemli bir katkısı olan kadın ev işleri ve çocuk yetiştirme yanında bağ bahçe işlerine yardım eder; yün, deri ve keten işleri yapar, süt mamulleri elde ederdi. Şeriat ve habze kanunlarına riayet konusunda son derece titizlik gösterirlerdi. Yemeği hazırlar ama misafire kendisi götürmez, servisi ya kocası veya oğlu yapardı. Doğum yapan gelin, sair aile kadınları gibi söz sahibi olurdu. 

Sovyet rejimi döneminde kadının konumunda önemli değişmeler vuku bulmuştur. Sosyo-ekonomik faaliyetlerin her dalında görev üstlenmesi, geleneklerin zayıflaması ve demografik dengenin bozulması bunun başlıca etkenleri olmuştur. Dünya Bankası’nın 1995 yılında yaptığı ‘Dünya Kalkınma Göstergeleri’ başlıklı araştırmaya göre Rusya Federasyonu genelinde 8.350.000 kadın fazlası vardır ki bu RF genel nüfusunun % 5’i demektir. 

Adıgelerde kadın evlendikten sonra da soy adını kullanır. ‘Falanların kızı’ veya ‘filanların gelini’ diye anılır. 

Çocuk 
Çocuklar nart hikayeleri, habze ve namus kuralları iyice öğretilir, çalışkan, terbiyeli, cesur, dürüst, doğru sözlü, adil, merhametli ve saygılı bir fert olarak yetiştirilirlerdi. Güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmasına önem verilirdi. "P’ur" denen çocuğu atalığa verme geleneği bu düşünceden doğmuş ve ebeveynin şefkatinin çocuğun eğitimine menfi etki etmesi önlenmiştir. 

Erkek çocuk soyun devamını sağlaması ve savaş kabiliyeti sebebiyle önemsenirdi. 
‘Bütün anketler, dine karşı tutumları, yaşadıkları çevre (kent yada kırsal kesim), eğitim seviyeleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun tüm sovyet aleminde (müslüman) erkek çocuklarının hemen hepsinin sünnet olduğunu göstermekteydi. Çocuklara ad seçerken de dini gelenekler önemli rol oynamaya devam etmekteydi. Şeytanın dikkatini başka yere çevirmek ve çifte kimlikle onu aldatmak amacıyla çocuğa ikinci bir isim verme geleneği doğmuştu. 

Eylül 1996 tarihli ropörtajda KHK (Kafkas Halkları Konfederasyonu) fahri başkanı Musa Yure Şenıbe, Yure adını sevmediğini ve artık kullanmadığını, onun işlevinin geride kaldığını belirtmiştir. 

Miras
Baba ayrılan oğluna dilediğini verirdi. Kıza pek fazla mülk verilmezdi. Baba hayattayken mirası bölüştürmemişse çocukları arasında eşit oranda bölüşülürdü. Red olunan çocuk mirastan mahrum kalır, haksız red durumunda sonradan itiraz hakkı saklı tutulurdu 

Baba ölürse, kalan mülkü çocukları eşit şekilde bölüşürlerdi. Oğlundan olan torunları mirasa katılırdı. Ölenin çoçuğu yoksa miras akrabalara bölüştürülürdü. Akraba varsa kıza miras verilmez, hiç erkek akraba yoksa ancak o zaman kıza verilirdi. 

Ev Ekonomisi
Geçim erkeğe ait olup kadının asal görevi erkeğe itaat idi. Ailenin tüm ihtiyaçları aile fertlerince karşılanır, her aile kendine yeterdi (doğal ekonomi). Ailenin bütün bireyleri ev ekonomisine katkıda bulunurdu. Et, süt, yün vb. hammaddeler çok tüketilir, elbise, ayakkabı vs. tüm giyim kuşam ihtiyaçlarını kendileri üretirdi. Ev endüstrisi giderek gelişti ve el sanatları mesleğe dönüştü. İhtiyaç fazlası üretip satmaya başladılar. Yamçı, ayakkabı, eğer yastığı, heybe, halı vb. eşyalar çokça üretilmeye başlandı. Ancak ustalık ve kalite haneden haneye değişiyor, satılmak maksadıyla üretilenlere daha bir özen gösterilirdi. Endüstrileşmenin Çerkes ailesi üzerinde gösterdiği en büyük etkiler, ailenin eskiden icra etmiş olduğu fonksiyonların azalması, boşanma oranlarının eskiye nazaran büyük bir artış kaydederek ailenin parçalanması ve kadınlar ile gençlerin toplumdaki konumlarının değişmesi hususlarında görülmüştür. 

Adıge khabze'nin tesisi, davranış kurallarının topluma maledilmesi 
Çerkeslerin ‘Adığe Khabze’ dedikleri toplumsal kuralları vardır. Büyük küçük, kral, köle herkes bu kurallara uyar. Bu kurallar her ferdin konumunu (statüsünü), görevlerini ve haklarını belirler. Khabze senelerce, asırlarca toplumu çözülme ve çöküşten koruyan, muazzam bir içtimai düsturdur. 

Mefedz Serebi’nin anlattığına göre 1807’de Adıge Khase toplandı, khabzeye giren yabancı unsurlar ayıklandı. Zeki gençleri komşu toplumlara gönderip ‘iyi adetleri varsa öğrenin, biz de uygulayalım’ derlerdi. Halen Nakçik Müzesi arşivinde mahfuz bu belge, Şordan Yakup tarafından da yazılmıştır. Şora da bu hususu kitabında belirtmektedir. 

1861 öncesinde köylerde khabze ve şeriat kuralları geçerliydi. Adıgeler khabzeyi önde tutyordu. Rusların gelişiyle onların da tesiri görülmeye başladı. Kanunlar köylerde kan davalarını azaltmak için kullanılmak istendi, ancak pek sonuç vermedi. Adam öldürme, toprak gasbı, misafirini tahkir, yüzüne kara çalma, namusuna dil uzatma, kız kaçırma gibi olaylar kan davalarının çıkış sebepleriydi. İşin uzayıp zincirleme gitmemesi için khabze ile durdurulurdu. Bu adetler tüm Kafkasya’da aşağı yukarı aynı idi. 

Çerkeslerin temayüz ettikleri başlıca ahlâkları şunlardır: 1- Eşsiz bir şecaat; Ölüm dahil hiçbir tehlike onu gayesine ulaşmaktan alıkoyamaz. Çerkes tarihi vatanını korumak için yapilmış savaşlar silsilesi tarihidir. 2- Sonsuz cömertlik; ‘Misafirsiz ev bereketsiz olsun’ şeklindeki atasözü bunu isbata kâfidir. Misafire niçin geldiği ve ne zaman gideceği sorulmaz, kendisinin açıklaması beklenir. 3- Ahde vefa; Söz verince mutlaka yerine getirir. Dosdoğru ve açık sözlüdürler. Bu yüzden tüccarlık yaparak büyük servet sahibi olamazlar. 4- Irz ve namusu şiddetle koruma; Bu konuda gevşeklik gösteren kabileden dışlanırdı. 

Çerkes toplumu şu özellikleriyle temayüz eder: 1- Fakir ve dilencisi yoktur; Ne kadar zor şartlar içinde olsa da dilencilik yapan bir Çerkese tarih şahit olmamıştır. 2- Kadının saygın bir konumu vardır; Çerkes kadını hizmetçilik yapmaz, ağır işlerde çalışmaz. Bayanların huzurunda kavga edilmez. Bir bayana rastlayan atlı atından iner. Bir bayana sığınan güvendedir. 3- Büyüğe saygı; Baba evin reisidir, sözü herkese geçer. Her ailenin kendine has bir örfü vardır. Büyüğün adı anılınca hürmeten ayağa kalkılır. Çerkesçede iğrenç sözler yoktur: Çerkesler küfretmezler. Birbirlerini çirkin sıfatlarla çağırmazlar. 4- Temizlik; Çerkes erkeği temizdir. Kadının ev tertip ve temizliği ise meşhurdur. En fakir ailelerin bile evleri düzenli ve temizdir. Bir çok yabancı seyyah bunlara şahitlik etmiştir. Vatanlarını kahramanca savunan Kafkasyalıların kahramanlığını Karl Marks, New York Times’da çıkan bir yazısında şöyle özetler: "Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin manasını Çerkeslerden öğrenin! Özgürlüğü isteyen bir toplumun neler yapabildiğine bir bakın! Kudretinin azlığına rağmen özgürlüğünü muhafaza için bu halkın ortaya koyduğu kahramanlığa şahid olun! Onlardan ibret almamız gerekir." 

Çerkesler; 1- Muhafazakârdır; kültür (khabze) çözülmeden nesilden nesile aktarılır. 2- Fedakâr ve kahramandır; gerekirse canlarını verirler. 3- Samimi ve dürüsttür, yalanı bilmezler. 4- Sert karakterlidirler; coğrafyadan, fazlaca kendine güvenden ve asırlarca süren savaşlardan kaynaklanan bir salabetleri vardır. 5- Ailenin reisi en yaşlı üyedir. Onun kararları itirazsız uygulanır. 6- Şerefine düşkündür; onun dünya görüşüne göre: hayatta en mühim şey şereftir. Ölümden korkup esarete razı olmak şerefi zedeler. Şerefsiz bir hayat sürmektense şerefiyle ölmeyi yeğlerler. 

1861 öncesi şehirleşme, ticari mallar ve para yaygınlaştıkça geleneksel misafirperverlik de azalmaya başladı. Yol ağzı ve pazara yakın yerlerde bu değişim önce gözlendi. Ama insanlar onlara iyi gözle bakmıyorlardı. Başka toplumlarda olmayıp Adıgelere has müstakil misafirhaneler (haçeş) vardı. Haceşler herkese açık idi. Müstakil değilse genellikle en güzel oda haçeş olurdu. Keza, misafirin tam emniyeti (himaye) sağlanır ve bol yemek verilirdi. Dostluk-arkadaşlık yemini edip aynı kaptan süt veya şarap içerlerdi. İçine altın veya gümüş gibi paslanmayan bir para atarlardı. Bu seremoniden sonra birbirini kollar gözetirlerdi. 

Kafkasyalıların hepsi misafirperver ve kanaatkârdı. Misafiri iyi ağırlamak ve himaye etmek çok önemli bir khabze kuralı idi. Mesela, 1395’te Pulad, elçi göndererek subayını (Udurak) geri isteyen Timur’a vermemişti. ‘O bana sığındı, ben sağ oldukça onu kesinlikle kimseye teslim etmem’ cevabını gönderdi. Nihayetinde vermedi de. 

Misafirperverlik o denli gelişmişti ki can düşmanları bile olsa khabzeye göre ağırlanırdı. En fakir dağlılar bile misafiri sever, bereket getirdiğine inanılırdı. Misafiri üzen veya soyan, ağır cezalara çarptırılırdı. 

Çerkes folkloru; kahraman ve yiğit karakterleri yüceltip över, akıllı insanları -fakir de olsa- öne çıkarır, cimri ve korkaklarla alay ederlerdi. Hanımlar becerisini sofra hazırlayışıyla gösterirdi. Üç ayaklı sofranın ayağına kadar temizlik anlayışını ölçerlerdi. Kendini ispatlamış kadının beğenmezse erkeğinden ayrılma hakkı vardı. 

16-18. asırlarda Kafkas kabileleri arasında sağlam ilişkiler vardı. Aile içinde, kabile içinde yardımlaşır, birbini korurlardı. F. Engels’in söylediğine göre mensuplarından birini öldüren, yaralayan veya hakaret eden olursa, bunu tüm kabileye addederek, intikam alırlardı. Haksızlığa maruz kalan, tüm kabilesinin arkasında olduğundan emin olurdu. Kabileler arasındaki kan davaları bu sıkı iç irtibattan doğmuştur. İntikam gütmeyenn hor görülürdü. İntikam önemli bir toplumsal görev sayılırdı. İntikamların her yıl taraf değiştirerek kabileleri tüketircesine uzayıp gittiği olurdu. Bu şekilde toplumun nüfusu kırılırdı. Köy cemaatı düşmanları barıştırmaya ne kadar çalışsa da buna yanaşmıyorlardı. 

18. Asırda fidye usulü kabul gördü. Sorumluluk alanı da daraltılarak yakın akrabaya inhisar ettirildi. Zamanla sadece suçluya uygulanır oldu; ona kısas uygulanıp mesele kapatılıyordu. Karaçay-Çerkes *****huriyeti’nde (Hagondukoy köyünde) yaşayan Bemırza Mohadin bu hususta şöyle bir görüş beyan ediyor: Rasim Ruşdi’nin de dediği gibi, mantalitemiz ve gururumuz yüzünden hep mahzun kalıyoruz. Yalan dolan ile servet yığan büyük tacirlerimiz çıkmıyor. Finansman olmayınca da kültürümüzü neşredip ilerletemiyoruz. 

Adıge khabze'nin komşu topluluklara tesiri 
16-18. Asırda Kafkas halklarında kamu efkârı ilerlemiştir. Bu ilerleme sosyal ilişkilerin artması, sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, eğitim ve bilimin gelişmesi sebebiyle olmuştur. Bölge ekonomik yetersizlik ve gelişmiş ülkelerle iletişimsizlik sebebiyle dünya medeniyetinin gerisinde kalmıştı.

Çerkes Endüstrisinin Kültür Temelleri 

Yiyecek ve içecekler
Misafire besili öküz, besili koyun keserlerdi. Keçi kesilirse önemsenmediği anlamına gelirdi. Keçi eti samimi misafirlere verebilirlerdi. Etin türü ve kısımları misafirlerin statüsüne göre paylaştırılırdı. Tavuğun ‘kandis’ dedikleri kemiği ile fal bakarlar, bununla avın nasıl gideceği hakkında fikir yürütürlerdi. Uzunyayla köylerinde bu kemikle halen unutma-hatırlama oyunları oynanır. 

Adıgeler, yumurtayı kızartarak veya kaynatarak yedikleri gibi tatlı yapımında kullanır, kaymakla birlikte de yerlerdi (gedige negij). 

Adıgeler sütten kaymak, yağ, peynir çeşitleri ve yoğurt yaparlardı. Hafif ısıtılmış süte, maya olarak ağaçtan sızan bir sıvı, ekşi erik veya ekşi elma kullanırlardı. Mayalanan sütün üstünü iyice örterlerdi. 

‘Pheçay’ dedikleri fıçıya hafif ısıtılmış sütü koyup döğerler, meşrubat (ayran) olarak içerlerdi. 

Giyim Kuşam 
Mezdog Adıgelerinde de kıyafet genelde muhafaza edilmiştir. Ancak, değişik halklardan oluşan bu yerleşim biriminin etkileri olmuş ve metal para süsü, kısa kol, Rus eteği, pek sıkı takip edilmeyen eşarp kullanımı vb. değişmeler vuku bulmuştur. Kabardey’de büluğa ermiş kızlar için fes zaruri idi. Atalık adeti tamamen, misafirperverlik ve ‘hoh’ kısmen kayboldu. Kan davaları şiddetini kaybedip, düşman taraflar daha kısa zamanda barıştırılır oldu. 

Ölü içn kadeh kaldırarak hoh söyleme adeti gelişti. Adıgeler Mezdog’a Kabardey’den küçük aileler halinde göçtüler. Mezdog’a gelen akraba gruplar buluşup büyük kabileler oluşturdular (wınağoe zekhes). Ticaret ve para geliştikçe aile yeniden küçülmeye başladı. 

Çoçuklarına müslüman adları vermelerine rağmen vaftiz esnasında değiştiriliyordu. Çok önem verilen vaftiz için Mezdog’a giderlerdi. 

13-15. Asırlarda bölgeyi dolaşmış olan yabancı gezginlerin anlattığına göre; pşıler ve werkler dışındaki erkekler altın ve gümüş süsleme kullanmazdı. Belereçınsk’a yakın bir yerde bulunan beylere ait bir mezarda ince ipek bulunmuştur. İç çamaşırın üstüne ‘beşmet’ dedikleri kısa pantolon giyerlerdi. Üst kısma ‘halat’ denen bir çeşit hırka giyilirdi. Anılan mezarda keçi derisinden mamul kürk parçası da bulunmuştur. Baş giysileri üç türlü idi; ipek takke, yün külah ve kalpak. Deriden yapılmış ‘şuruk’ dedikleri güzel çizmeler ve ayakkabılar giyerlerdi. Kemer, deri veya ipekten yapılırdı. Erkekler kemerlerine silahlarını ve edevatlarını asardı. Altın ve gümüşten halka halinde kemerler de yapılırdı. Süs ve takı cinsinden bayanlar, altın ve gümüş küpe, yüzük, bilezik, bronz taç, gerdanlık; erkekler de yüzük takardı. 

Bayan kıyafetleri daha çok farklılık arzederdi. Yapılış tarzı erkek kıyafetlerine benzer, gömlek ile ‘faşe’ denen göğüs kısmı işlemeli miflonlu pardesüden oluşurdu. Ayakkabı az farkla erkek ayakkabısına benzerdi. Elbise için fabrika mamülü farklı kumaş ve bezler ile ipek kumaşlar kullanılırdı. Ayakkabılarını sahtiyan, yünlü kumaş ve deriden bizzat kendileri yaparlardı. 

1961 öncesinde erkek kıyafetleri aşağı yukarı aynı idi, hep aynı cinsten giyiniyorlardı. Erkek kostümü pişnet (gömlek), çerkeska, yamçı, başlık ve Ruslar papaha dediği kalpaktan oluşmaktaydı. Çerkeskanın ‘hazırıtl’ diye isimlendirilen kurşunlukları vardı. Barut kullanımından önce yaldızlanmış kemikten veya gümüş süsleme malzemelerinden süs olarak yaparlardı. Süslü Çerkeskalar merasimlerde giyilirdi. Tüccarlar çoğalmaya başlayınca demir atelyeleri de gelişti ve silahları (kılıç, kama, rovelver vb.) kalite kazandı. 

Erkeler yamçının altına zırh gömlek giyer, başlarına üstü sivri veya kubbe şeklinde miğfer takarlardı. Eğri uçlu kılıç ve düz kama kullanırlardı. Bunların kabzası haç şeklinde olurdu. Miğfer ve kılıçlarda Arapça veya farsça yazılara rastlanırdı. Ok ve ok ucu yapımı, koruma gereçlerinin taşıdığı önem sebebiyle oldukça gelişmişti. Yayın tutacak yeri kemikten yapılırdı. Zırhı delen çelik uçlu oklar yapılırdı. Mızrak ve topuz pek az kullanılırdı. 

Savaşırken zırh ve miğfer giyerlerdi. 17. Asırda Adıge ve Dağıstanlılar metal kalkan, İnguşlar da ahşap üstüne deri geçirilmiş yuvarlak kalkan kullanmışlardır. 17. Asırda ‘hazırıtl’ dedikleri fişeklikler ok yerine fişekle doldu. Yaylar çok özenerek yapılırdı. Okların boyunun bir metreyi geçtiği olurdu. Bu çağda erkeklerin çoğunun tüfeği ve tabancası olmuştu. Ama ok ile yay da kullanıyorlardı. Derbent, Terek, Temruk, Sucukkale vs. yerlerde topları vardı. Kılıcı ustaca kullanıyorlardı. 18. Asırda ucu eğri kamalar yaygınlaşmaya başladı. Her erkekte deri kın içinde bıçak, çakmak taşı, kapanan traş bıçağı ve ahşap veya kemik barutluk bulunurdu. 

Kuzeybatı Adıgeleri bıyık, bazıları da sakal bırakırlardı. Saçlarını kazıyıp tepede ve sol kulağa yakın bir tutam saç bırakırlardı. Traş bıçağını hep yanlarında taşırlardı. Bayanlar saçlarını yapardı. Bir mezarda taç şeklinde örülmüş bayan saçı bulunmuştur. 

Toprağın bereketi ve havanın güzelliği sebebiyle Çerkeslerin ve Kafkas kabilelerinin bedenleri son derece gelişmiş olup bünyeleri sıkıntıya çok dayanıklıdır. Sportif uzuvları güzel bir görünüm arzetmektedir. 

Kabileden kabileye modelde farklılık göstermesine rağmen genellikle tüm Kuzey Kafkas halklarının giysileri aynı model idi. Giysiler çoğunlukla yünden örülürdü. 

17. Asırda Adıgeler kırmızı elbise giyerlerdi. 2. Yarıda ise siyah yaygınlaştı. İpek, yün ve benzerinden mamul ‘tsey’ (kaftan) giyerlerdi. Ayakkabıyı deriden, kumaştan, örme ipten, işlenmiş deriden yaparlardı. ‘Şuruk’ dedikleri bir nevi çizme giyer, içine ot koyarlardı. Erkek kıyafeti kesinlikle silahlı olurdu. Sadece pşı ve workler değil biraz varlıklı insanlar da zırh ve miğfer giyerlerdi. Kafanın iki yanında saç bırakılır, örülürdü. Abazalar saçlarını uzatır, Kabardeyler saç ve sakalı traş ederlerdi. Dağıstan’da sakalı olmayana itibar edilmezdi. 

Bayan kıyafeti genellikle ayrı olmakla beraber erkek giysisine benzediği noktalar da bulunurdu. Baş giysileri çok farklı idi. İnguşlarda ‘kuryari’ yünden örülür, külahın ucu sivriltilip öne doğru bükülürdü. Asetin kızlar eşarptan başka yuvarlak küçük şapkalar da giyerdi. Adıgeler ipek veya kumaştan mamul altın ve gümüş süslemeli küçük şapkalar giyerdi. Gerdanlık, yüzük ve bilezikler, altın, bronz, bakır, gümüş gibi farklı madenlerden yapılırdı. Saçlar Adıgelerde en iyi süslenirdi. 1634’te Adıgey’de bayanlar saçı açık gezerdi. Terke’de yaşayan Adıge kızlar 1638’de ikili örgü yaparlardı. 1669’da 7-8 örgü yapıldığı görülmüştür. Kadınlar ellerine kına yakardı. 17-18. Asır bayan mezarlarında ahşap veya kemik tarak, ayna, yüksük, iğne vs. özel eşyalar bulunmuştur. 

1861 öncesinde giyim kuşam dağ bölgelerinde aynı kaldı ama vadilerde biraz değişiklik göstermeye başladı. Fabrika dokuması kumaşlar kullanılmaya başlanmakla beraber dağ bölgelerinde elde yapılan iç ve üst giysilik kumaşlar da kaliteliydi. Koyun derisinden şapka, kürk, pantalon vs. yapılırdı. Keçe yamçı ihtiyaçtsan fazla üretilip satılırdı. Kabardey, Dağıstan ve Çeçen yamçıları daha çok tutulurdu. kullanılırdı. Dağlarda keçi kılından, ovalarda ise deve yününden yapılmakta olan ‘şharhon’ (başlık) ile az işlenmiş kaba deriden yapılan ‘şuruk’ (çizme) çok yaygın kullanılmaktaydı. Fantazileri de yapılan bu çizmeleri zenginler iyi sahtiyandan yaptırırlardı. Bunların fabrikasyon üretimini yapan atelyeler de kurulmuttu. 

İletişim
‘Guwo’ diye adlandırılan tellal ‘sabah şu konuda toplantı var, buyurun!’ veya ‘şu karar alındı, filan zamanda uygulayın, şöyle şöyle yapın’ diye hane hane dolaşarak tebliğ ederdi. Guwo diğer çiftçiler gibi vergi ödemezdi. 

Ulaşım 
Sık ormanlar sebebiyle açılmış düzgün yollar yoktu. Sadece Rus ordularının yaptığı, kaleler arası ulaşımı sağlayan yollar vardı. Ancak bunlar da genellikle yerlilerce tahrip edilmiş ve otlarla kaplı durumda idi. Ovalarda arabaların oluşturduğu yollar vardı. Ama dağlık kesimde buna imkan yoktu. Ulaşım daha çok yaya olarak yapılırdı. Avrupadan gelen, bölgeye alışkın olmayan turist ve yabancılar, zorlukla dolaşabiliyor, uçurumlardan yuvarlanma tehlikesi atlatıyordu. Abaza atları bu tür yollarda çok eğitimli idi. 

Nakliye için daha çok ‘arbe’ (‘qu’) denen bir çeşit araba kullanılır, köpek veya öküz koşulurdu. Binek ve taşıt olarak at ve deve kullanılırdı. Denizlerde (Karadeniz, Azak ve Hazar) yelkenli gemiler kullanılırdı. Bazı bilim adamları Adıgelerin Tatarlar gibi atlarını nallamadığını söylüyor. Altınordu zamanında ana yol güzergâhlarında posta ağı kurulmuştu. Karadenizde yabancı gemilerden başka, Adıgelere ait küçük yelkenli gemiler dolaşırdı. Çerkeslerin denizde korsanlık yaptığı zamanlar olmuştur. 

Sağlık 
De La Potre’nin anlattığına göre 1711’de Adıgeler çiçek hastalığını iyileştirebiliyordu. Hastaya öküz dili kökü ve bal karışımı bir ilaç verilir, hastanın kanından aşı yapılırdı.

Adıgelerin Rusya İmparatorluğuna Katılışı 
Adıgelerin Rusya ile ilişkilerinin, Çar (Korkunç) İvan Vasileviç’in Kabardey Beylerinden Temruko İdar’ın kızı Mariye ile evlenmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Olayla ilgili 29 Temmuz 1567 tarihli belge bu ilişkinin en eski belgesi sayılabilir. 

Kabile olarak Rusya ile ilk ilişki kuran yine Kabardeyler olmuştur. 4 Mart 1711 tarihli belge, Çar I. Petro’nun Kabardeyleri himayesine aldığından ve onları dış düşmanlara karşı koruyacağından söz etmektedir. 

Çerkes Toprağında Rus Askeri İdaresi 
General Patapov’un 15 Ocak 1769 talimatında açıkça görüldüğü üzere, iyi davranarak, yardımcı olarak, fakirlere yardım ederek Adıgeleri kazanma, onlara Hıristiyanlığı telkin etme ve Türkiye ile irtibatlarını büsbütün kesme politikası güdülmekteydi. 

Türk-Rus savaşı sonrasında 8 Kasım 1774’te İmparatoriçenin Tümgeneral E.A. Şerbinin’e gönderdiği yazıda görüldüğü üzere Adıgelerle diğer Kafkas kavimlerini birbirinden ayırmak için kara orman civarında Edisanskih ile Cembuyılukskih kabilelerini ortalarına yerleştirdi. 

Kızlar’da görevlendirilen General N.A. Patapov, 2 Aralık 1768 tarihli raporunda görüldüğü üzere Türkiye ile Kuzey Kafkas halklarının münasebetini tamamen koparabilmek için şu zalimane tedbirleri önermiştir: ‘Adıgeler aç bırakılmalı, hayvanları sürülmeli, baharın ekinleri tamamen yakılmalı; gerek ot, gerek silah, gerekse gıda bakımından fakirleşince savaşamaz olurlar.’ 

Çar I. Nikolay şu prensibini vazetmişti: ‘Öldürülen bir Hristiyanın intikamını en az on müslüman öldürerek ödetirim.’ Rusların Sırplara sahip çıkışında bu tarihi ve dini arkaplan yatmaktadır. 


Çar'ın Şamil'le barış oyunu 
Çar I. Nikola, yayılmacı polikitalarının karşısına dikilen İmam Şamil'in kuvvet ve kudretini bildiğinden Kafkasya'yı savaşsız, barışçıl yollardan elde etmeyi denemek istiyordu. Kafkas istila orduları başkumandanı General Freze'ye büyük yetkilerle İmam Şamil ile bir diyalog ortamı hazırlatma emri verildi. General Freze de bu görevi Şamil'in karargahına daha yakın bulunan General Klug Von Klugenav'a havale etti. İmam Şamil, Klugerav'ın mektubunu getirenlere şu cevabı verdi: 
"Generalinize varın söyleyin; bizimle görüşecek bir iş varsa, Çar'ın fermanının sökmediği bu hür dağlar, dostça gelen her türlü misafire açıktır. korkmasın buyursun." 

Nihayet 1836 18 Eylül'de Çar'ı temsilen General Klug Von Klugenav yanında Miralay Yevdokimof ve maiyet subaylarını, Çeçenistan'a yakın Sulak Nehri civarında yamalı bir yamçı üzerinde kabul eden Şamil'e generalin sözleri harfi harfine tercüman tarafından çevriliyordu. 

Bu nutka göre; imparator, kahramanlığına hayran olduğu, vatanperver liğine hürmet beslediği, bükülmez kudretine inandığı İmam Şamil'in başına bir krallık tacı giydirmek istiyordu. 

Bütün çarlık hazineleri ve Kafkasya'nın eşsiz servet kaynakları Şamil'in ayakları altına serilecekti. Bütün bu ele geçmez dünya nimetlerine karşı Çar'ın Şamil'den istediği şey sadece dostluk ve sadakatti. 

Generalin konuşmasından sonra "Namazım geçiyor" diye muhafızların yanına giderek sırtını düşmana, yüzünü Allah'a çevirip namaza duran Şamil, bir müddet sonra döner ve gelen heyete; 

General! O Nikola'ya git ve de ki; Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi. 


Ahlaksız teklife sert cevap 
Çar, neticesiz kalan bu barış havariliğinden vazgeçmemiş, bir ikinci teşebbüsle tekrar generalleri vasıtasıyla İmam Şamil'e bir kez daha mülakat teklifine Şamil, Petersburg'daki Kafkasya Arşivleri'nde muhafaza edilen şu cevabi mektubu gönderdi: 

Ben Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Tanrı'nın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeye ahdeden özü sözü doğru bir müslümanım. Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klugenav'a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hala Tiflis'e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumda son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'i kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böyle malum ola. (Gimri,28 Eylül 1838) 

Çar hile ile avlayamadığı Şamil'e karşı beslediği emellerini, bütün gücüyle kuvvet yoluyla halletme yoluna girdi. İmam'a karşı verilecek savaş, Çar'a göre; "Bu bir haçlı savaşıydı. Haç hilali mağlup etmeli, Çin sınırından Türkiye'ye kadar uzanan Rusya galip gelmeliydi. 

1839 yılının ilkbaharında General Golovin genel komutasında üç intikam ordusu harekata geçti. Şamil ise Dağıstan'da alevlenen bu özgürlük savaşını bütünüyle Kafkasya olarak Çar emperyalizmine karşı ayaklandırmak maksadını gütmekteydi. Bunun için de camiden camiye halka hitap ederek halkı birliğe çağırıyordu. 

General Golovin 30 bin kişilik kuvvetli bir orduya ihtiyat birliklerini de isteyerek Ahulgoh'a saldırdı. Mahutili Ahmed Han, 3 bin adamıyla Çarla anlaşarak Rus kuvvetinin yanında yer aldı. Şamil elinde kalmış 3 bin mücahit ile Ahulgoh'a kapandı. 

Savaşanların azlığı yanı sıra malzeme, silah, erzak, su sıkıntısı, kadın ve çocukların perişan vaziyetleri İmam'ın savaş gücünü kırıyordu. 

Oğlunu rehin verdi 
Çar I'inci Nikola, generallerinden Kafkasya'dan önce Şamil'i Petersburg'a esir istiyordu. 40 bin kişilik muntazam bir ordu ile çevrilmiş, bataryaları; sahra toplarınca aylardır dövülen Ahulgoh bir türlü düşmüyordu. Nihayet Çar generali beyaz bayraklı kurmaylarını teslim ol çağrısı için Şamil'e gönderdiklerinde şu cevabı aldılar: 

ÖIümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara esaret teklif etmek boş şeydir. General Grabe'ye git ve de ki; eğer insanlıktan nasibi varsa, aylardan beri toplarına hedef yaptığı yüzlerce müdafaasız kadın ve aciz yavrunun hemen kaleden çıkarılması ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için; hiç olmazsa on beş günlük bir mütareke yapalım. Ötesini sonra düşünürüz. 

Şamil'in teklifini generale götüren subay birkaç saat sonra tekrar döndü. General 15 günlük mütarekeyi kabul edecek fakat buna karşı oğullarından birini rehin alacaktı. İmam zor kararını hemen verdi: "Cemaleddin'i götürün. 

10 Ağustos'ta Cemaleddin, Rus karargahına götürülürken, Şamil derhal ağır yaralıların, dermansız kadın ve çocukların dağ geçitlerinden kaleden uzaklaştırmalarını, açıkta kalan şehitlerin defnini emretti. Onun Ruslara güveni yoktu. Hakikaten Rus kumandan 15 günlük mütareke vaadini tutmayarak bütün silahlarını yeniden Ahulgoh'a çevirdi. 

İmam Şamil, ölüm yolcularına son talimatını verdi: 
Ey vatan dağlarının emsalsiz ziynet ve şerefi olan Ahulgoh muhafızları, yalancı ve korkak düşmana yol veriniz! Ta ki şu yığınlar haline gelen kale duvarlarının önüne kadar, kollarını sallayarak ve hepimizi öldüler sanarak ilerlesinler. Kılıç menziline girince bunlara ne yapacağımızı size söylemeye hacet var mı? dedi. 

Mektup savaşları
General Grabe'nin planına göre 28 Ağustos 1839'da Şamil esir alınacaktı. Onun müstahkem kalesi Ahulgoh ise Çar Nikola'nın isim günü için bir armağan olarak düşünülmüştü. 

29 Ağustos'ta muhasara sona erdi. 80 gün süren muhasarada Rus birliklerinin yarısı mahvoldu ve 3 bin Rus askeri öldürüldü. Şamil'in kayıpları ise 300 kişiydi. Ruslar Şamil'i kaçırmıştı. 

İmam Şamil, Ahulgoh'tan ayrılırken yalnız silahlarını almış, diğer özel eşya ve kitaplarını tekretmek zorunda kalmıştı. Ahulgoh savaşından sonra yerleri yurtları kalmayan bir avuç topluluk Çeçenistan'a doğru yöneldi. Bu çetin savaşın ve ölümcül yürüyüşün ardından Çeçenistan'a giren İmam Ahulgoh'ta Çar'ın "büyük" ümidi general Grabe'in planlarını boşa çıkarmıştı. 

Çeçenistan'daki teşkilatlanmayı sürdüren İmam, diğer yandan Rus girişimlerini yakından izledi. İmam, kendi başını getirenlere büyük vaatlerde bulunduğunu öğrendiğinde general Grabe'ye şu yazıyı gönderdi: 

Fani başıma biçtiğin pahadan şahsıma verdiğin kıymet ve ehemmiyetten dolayı ne kadar iftihar etsem azdır. Fakat yazık ki; buna mukabil ben senin başına değil, Çarının taçlı kellesine bile tek bir kepik (metelik) vericilerden değilim. 

Çar I. Nikola ise, General Grabe'nin bir zafer havasında gönderdiği yaldızlı rapora şu sitemli cevabı gönderdi: 
Yazık ki Şamil kaçmış: Elindeki harp malzemesinin mühim bir kısmını, yanındaki muharip ve fedakar adamlarının bir çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen, korkuyorum ki bu adam yine başımızı belalara sokacaktır. Bu endişemi tamamıyla itiraf ederim. 

General Grabe, Şamil'i sindirmek için her yola baş vurdu ve bir defasında da şu haberi gönderdi: 
Haşmetli Çar hazretlerinin bütün Kafkasya'yı havaya uçuracak kadar barutu olduğunu unutmayın.Şamil bu tehdide şu meşhur cevabı verdi: 

Nikola size gökyüzünden ayı tutup yeryüzüne indiririm derse inanın, fakat; Dargo Mescidi'nin minaresindeki hilale elimi sürebilirim derse sakın inanmayın.

Toplumsal hiyerarşideki değişmeler 
Sosyalist ülkelerdeki sosyal yapı değişmeleri neticede, sosyalizmin sınıf kavramından ayrı olarak tanımlanmasına ve belirli bir grubun yüksek yaşama standartları ile dengeleştirilmesine sebep olmuştur. 

Sosyalist bir toplumda tabakalar arası çıkarların zıtlaşması açık bir şekilde görülmektedir. 

Sovyet bürokrasisinin yeni bir üretim tarzı içinde yeni bir sınıf olarak kristalleşmesi İtalyan eski Troçkistlerinden Bruno Rizzi tarafından ‘bürokratik kollektivizm’ olarak değerlendirilmiştir. 

Rizzi’ye göre bu sistemde kollektifleştirilen mülkiyet gerçekte yeni ve üstün bir üretim sistemini takdim eden sınıfa ait olmaktadır. Sömürü, fertlerden bu sınıfa intikal eder. 

Djilas’a göre ‘yeni sınıf’ bir bütün olarak, bürokrasi yoluyla teşkil edilmemekte, fakat daha ziyade bürokratların özel bir tabakasından meydana gelmektedir. 

Djilas’a benzer bir tezi, Doğu Avrupa ülkeleri için Kuron ve Modzelewski gibi iki Polonyalı bilim adamı da ileri sürmüştür. Bunlara göre parti elitleri aynı zamanda iktidar elitleridirler. Devlet iktidarı ile alakalı bütün kararlar, bu elit kadro yoluyla yürütülür. 

Troçki’nin sekreteri Dunayefskaya Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa’daki bu gerçeği eşyanın fetişizmi, ‘devlet mülkiyeti fetişizmi’ olarak açıklıyordu. 

Aynı şekilde Batılı uzmanlar da Sovyet Rus ve Doğu Avrupa ülkelerindeki üretim araçlarının sosyalizasyonu sürecine değinirken, üretim araçlarının tüm toplum için kullanılması yerine hükümet veya ‘yeni oligarşi’ tarafından denetlendiği ve böylece sermayenin el değiştirdiği görüşündedirler. 

Keza çok önceleri Troçki de Sovyet Rusya’nın kapitalist sosyal biçimli bir devlet olduğunu ileri sürmüştür. 

Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist toplumun gereği olan eşitleştirme hareketi bir yandan sosyal tabakalaşma sürecini öte yandan ise elitleşme eğilimini yaratmaktadır. Sosyalist toplum yapısında meydana gelen bu yeni elit tabaka veya entelijansiya; siyasi elit, teknokrat elit, entelektüel elit ve sosyal elit olmak üzere bir takım katogorilere ayrılır. Bu suretle sosyalist toplumlar kendi içinde işçiler / Mavi Yakalılar (el işçileri, manuel workers), entelijansiya / Beyaz Yakalılar (zihin işçileri, intelectual workers) ve köylüler olmak üzere üç sınıfa ayrılırlar. 

Toprak reformu 
Adıgelerde, kollektif mülkiyetin dışında başka bir mülkiyetin bulunmadığı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) bir yapı mevcuttu. 

Adıgelerde, Avrupa’dakinden farklılıklar arz eden bir nevi feodalizmden bahsetmek mümkündür. ‘Pşı’ler Avrupa’da senyörlerde olduğu gibi tarım işletmesini, askeri ve mali hâkimiyet hakkını elinde bulundururken, yargı yetkisine sahip değildi. Oysa Avrupa’da senyörler her türlü yargı yetkisine sahip olup, idari ve cezai kararlar verebilirdi. Senyör ile serf aynı mahkemede yargılanmaz, cezalarda adaletten bahsedilemezdi. 

Aileler ikiye ayrılırdı; pşı, tlekoleş ve worklerden oluşan feodaller ve çiftçiler. 1825’te Kabardey’de 20 pşı ailesinde 41 kişi pşı vardı. 1828’de 19 ailede 37 pşı kaldı. Tüm Kabardey toprağı onların elindeydi. Çiftçileri, hayvanları çoktu. Bütün Adıge toprağını altı pşı bölüşmüştü. Dördü Büyük Kabardey’de ikisi Küçük Kabardey’de yaşardı. Her yıl, her çiftçi ailesinden bir koyun vergi alırlardı. Keza otlak işçilerinden de birer koyun alırlardı. Pşıler toprağı kiraya verirlerdi. Öküzlerini de kiraya verir, çift başına bir araba yem, un vs. alırlardı. Çiftçi hayvan kesip te pşıye beş kaburga et göndermezse, canlısını alma hakkı doğardı pşı için. 

Çiftçiler, toprak işleme, hayvancılık, demircilik vs. sanatlarla geçinirdi, ürünlerinden pşıleri faydalandırırlardı. Erkekler hububat ekim dikimi, odun kesip getirme, ev yapma vs. dışarı işlerini yaparlardı. Kadınlar temizlik vs. ev işleri yanında hububat temizleme ve su getirme işini de yaparlardı. Pşının hanımı hastalansa sırayla yanında nöbet tutarlardı. Herhangi bir hususta adet hilafına davranan kimse pşıye ceza öderdi. 

Pşının huzurunda kavga eden olursa başlatan ceza olarak bir cariye.öderdi. Çiftçi cezasını geciktirirse faizle öderdi. Her yıl Karaçaylar Kabardey pşışkhosuna (Beylerbeyi) 300 koyun ile tereyağı vs. verirlerdi. Pşının oğlu gelirse at, tüfek, yiyecek vs. hediyeler verirler, istediği kadar da hayvan sürüp getirme hakkı olurdu. Karşı gelenin kapısına ceza olarak taş koyar, taşı toprağın üzerine koyarsa asla sürülemezdi. 

Batılı uzmanların son yıllarda ileri sürdüklerine göre bugün Sovyet Rusya’da gelir gruplarının büyük yüzdesini tarım sektöründe çalışan köylü sınıfı teşkil etmektedir. Tüm nüfusun % 48.6’sını her türlü tarım işçileri, % 36.8’ini de işçi sınıfı teşkil etmektedir. Bunun gibi, nüfusun geriye kalan % 14.6’sından ibaret olan aydın sınıfında: a) hükumet adamları, b) yüksek inteligentsiya (büyük işletmelerin yöneticileri), c) orta inteligentsiya olmak üzere kendi içinde üç katigoriye ayrılırlar. 

Kolonizasyon ve asimilasyon 
Rusya tarihi esas itibarıyla Rus emperyalizminin gelişme tarihi olup, Rusya sınırlarında bulunan, ancak Moskova Rusyasına girmeyen ve daha sonraları istila edilen memleketler bir koloni gibi telakki edilmiş, Rusya tarihi içinde sair ahaliden bahsedilmemiştır. 

Bilhassa XIX. yüz yılın sonlarında başlayan bütün gayr-ı Rus kavimlerin Ruslaştırılması siyaseti, Rusya’nın kültür taşıyıcı bir unsuru olarak ancak ‘velikorus’ (ulu Rus) zümresinin kabul edilmesi. Karamzin’den başlayarak Platonov ve hatta Pokrovskiye kadar, Rus tarihçiliğinin değişmez bir ana presibi haline gelmişti. Buna göre, Rusya İmparatorluğu sınrları dahilinde yaşayan yüze yakın muhtelif kavimden ancak büyük Rus kavminin tarihi vardı. Diğer kavimlerin tarihi, Rusya devlet çerçevesine girmekle başlıyordu. 

Sovyet hükümeti gayr-ı Rus kavimlerin milli kültür cereyanlarına karşı bir hayli müsamahakâr bir siyaset takıp etmekteydı. 

19. yüz yılın ilk yarısında. 500.000 Rus ve Ukraynalı göçmen Kuzey.Kafkasya’ya ulaşmış bulunuyordu. 1858’de patlayan ve artarak devam adan bu göçün sebebi Rus nüfusunun % 16.5, Ukrayna nüfusunun ise % 18.2 oranındaki yüksek artışıydı. 

Rusların ve Ukraynalıların milli hudutlarında önemli bir değişiklik olmamasına rağmen Ukraynalılar Karadeniz havzasındaki topraklara, Ruslar da Stavropol civarında ve geleceğin Terek oblastının kuzey kesimine iskân edilmeye devam edildi. Kafkasya’daki etnik kompozisyonun değişmeye başlamasının sebebi çoğunlukla bu göç patlaması sayılabilir. 

Hernekadar, çeşitli etnik gruplar bölgede yerleştirildiyse de kendi yerli nüfusu vardı ve birbirlerinden yalıtılmış bir halde yaşadılar. 

1859-65 yıllarında bölgenin etnik kompozisyonunda köklü değişmeler oldu. 500,000’den az olmayan Adıgeler, doğuda Çeçen ve Nogaylar Kafkasya’yı terkederek Türkiye’ye gitti. Rusya’nın hakimiyeti altındaki çeşitli Rus ve Ukraynalılar o zaman bu bölgeye kaydı. Kafkasya’nın etnik sınırları böylece (bugünküne yakın şekilde) oluşmuş oldu. 

Rus göçmenler, Adıgelerin boşalttığı topraklara yerleştırıldi. Bu bölgeler geleceğin Kuban ve Terek oblastlarının temelini oluşturdu. Ukraynalılar, Kuban oblastında Kubanötesi mıntıkasının dominant (hakim) etnik grubu olmaya devam etti. 

18. Asrın başlarında Kuzey Kafkasya’nın hakimiyeti yerli halkın, özellikle Adıge, Avar, Dargin ve Çeçenler ile bunun yanında diğer küçük etnik grupların elindeydi. 1780 başında çoğu Rus ve Ukraynalılardan oluşan 70.000 kadar göçmen iskân edildi. Bunların da çoğunluğu Kazak idi. Bu tarihlerde etnik Rusya memleketi, geleceğin Stavropolü ve Kuzey Tersk oblastı oluşmaya başlamıştı. 1780’lerde Kara Deniz havzasında ise daha sonra Kuban oblastı olan etnik Ukrayna memleketi oluşmaya başlamıştı. 18. Yüz yılın sonunda genel nüfusun % 9’unu Ruslar, % 3’ünü de Ukraynalılar oluşturuyordu. Yabancı unsur olarak bir de Almanlar ve Yahudiler vardı. Bu tarihte Adıgeler % 40 (500.000 kişi), Avarlar 11.1 (140.000), Darginler 9.5, (120.000), Çeçenler 9.3 (118.000), Nogaylar 4.7 (59.000), Osetler 2.1 (26.000) kişi idi. Bunların kahir ekseriyeti Rus idaresinde değildi. 

Feodal baskılardan kaçan Adıgeler Mezdog’a yerleşmeye başladı. Türkiye yanlıları ile Rus yanlıları arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi de göçleri hızlandırdı. Mezdog kalesinin kuruluşu Mezdog Pşılerini çok rahatsız etmişti. Zira kölelerin sığınak yeri olmuştu. Oraya kaçıp Hıristiyanlığı benimsiyor, sülale adlarını değiştiriyorlardı. Buna, hürriyetlerine kavuşmak için mecbur edilmişlerdi. Maiyetiyle Mezdog’a giden ilk pşı Kanşowko Kurğowko oldu. Mezdog’a yerleşen Kabardeyler 3 gruptur; a) Kazakkoş (Kazak kardeşi) Kabardeyler, b) Hıristiyan Kabardeyler, c) Müslüman Kabardeyler. Hayvancılık ve çiftçilik dışında ilk giden Kazakkoşlar Ruslara askerlik te yapıyorlardı. Bölgede su çok değerli olduğundan köy kurulurken ilk iş kuyu açmak oluyordu. Buna çok emek sarfedilirdi. ‘Kuy’ kelimesi Nogayca’da geçmiştir. Her ailenin, büyüğünün adını taşıyan bir kurganı yapılır, burası zamanla yeşerip toplantı yeri olurdu. Aynı zamanda köy buradan gözetlenirdi.

 

Yunan mitolojisi ile Çerkes Nart mitolojisi arasında karşılaştırmalı bir okuma bugüne kadar yapılmamıştır. Bu yazı serisi, bu alandaki boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Yüzyılın başlarında 1908'li yıllarda İstanbul'da kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti etrafında örgütlenen Çerkes aydınları arasında Nart Mitolojisi ve Kafkas Tarihi üzerine eğilen bir çekirdek kadro oluşmuştur. Ancak önce Balkan Savaşları'nın, ardından da I. Dünya Savaşı'nın çıkması Cemiyet'in çalışmalarını etkilemiştir. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra ise Cemiyet kapatılmış ve mal varlıklarına el konulmuştur. Çerkes Teavün Cemiyeti'nin kapatılmasıyla birlikte diğer bütün konulardaki çalışmalar gibi mitoloji ve tarih konulu çalışmalar da sona ermiştir. 

Çerkes kültürü açısından Cumhuriyet'in ilanından 1950'li yıllara kadar geçen dönem ölü dönemdir. Bu dönemde Çerkes kültürü, tarihi ve mitolojisiyle ilgili çalışmalar daha çok Avrupa'ya kaymıştır. 1950'den sonra ise oldukça zayıf ve kontrollü bir dernekleşme süreci yaşayan Türkiye Çerkesleri, esasen 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin ulaştığı entelektüel birikime halen ulaşabilmiş değildir. Bunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin, 1908 II. Meşrutiyet sonrasındaki özgürlük ortamına halen ulaşamamış olmasının etkisi büyüktür.

20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Met Çünatıko Yusuf İzzet’in Yunan mitolojisi ve Nart mitolojisini konu alan çalışmalarını Mehmet Fetgeri Şöenü'nün Avestik metinlerle Nart mitolojisi üzerine yaptığı çalışmalar izlemiştir. 30'lu yıllarda ise Aytek Namitok konuyu tekrar ele almış ve daha çok Çerkeslerin etnik kökeni bağlamında tartışmıştır.

Çerkeslerin Osmanlı Payitahtıyla kurdukları tarihi ilişkiler II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul merkezli bir aydın grubunun öne çıkmasına imkân sağlamıştır. İmparatorluğun eğitim imkânlarından yararlanan, daha çok asker ve bürokrat kökenli olan bu kişiler bazı yönleriyle siyasi bir parti gibi çalışan Çerkes Teavün Cemiyeti çatısı altında toplanmış ve diğer birçok konuyla birlikte Çerkes mitoloji ve Çerkes tarihiyle ilgili eserlere de imza atmışlardır.

Met Çünatıko, Yunan Mitolojisi'nin iki ana teksti olan İlyada ve Odisse üzerine yaptığı incelemeler sonucunda İlyada destanında anlatılan savaşların, Kafkasyalı kavimler ile Hint-Avrupalı kavimler arasında geçtiği sonucuna ulaşmıştır. Yine Met Çünatıko'ya göre Homeros'un Odisse adlı eseri Troia Savaşı'ndan sonra Kafkasya'ya atalarının ülkesini ziyarete giden Argoslu Akha Kralı Ulisse'nin seyahatnamesidir.

Namitok ise “Çerkeslerin Kökeni” adlı kitabında Troia Savaşı'nın Kafkasyalı kabilelerle Hint-Avrupalı işgalciler arasında geçtiğini söylemiş ve bu savaşta müttefik olan Kafkasyalı kabilelerin tarihleri üzerinde durmuştur. Ancak ona göre savaşan taraflardan olan Akhalar Kafkasyalı Ubıhlar'ın atalarıdır. Hem Met Çünatıko, hem de Namitok Pelasglar ve Therakesler üzerinde özellikle durmuşlardır.

Öte yandan 70'li yıllarda, inatçı ve sabırlı bir kalem işçisi olan Beygua Ömer, Abhazca üzerinden bir dünya mitolojisi okumasına başlamış ve bir dizi kitaba imza atmıştır.

Kafkasya’da ise II. Dünya Savaşı'ndan sonra Nart mitolojisi konusunda saha çalışmaları yapılmış ve derlenen tekstler kitaplaştırılmıştır. Adıgey Cumhuriyeti'nden Hadağatle Asker ve onu izleyen bir grup derlemeci ve Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nden Şorten Askerbiy, Kardenguş Zıramuk ve onların çevresindeki başka bir grup araştırmacı tarafından Nart mitolojisi tekstleri derlenmiş ve bastırılmıştır. Biz Çalışmamızda bu iki grup tarafından derlenip bastırılan sekiz ciltlik Nart Mitolojisi'ni temel aldık. Bununla birlikte bazı anlatıların Uzunyayla versiyonlarını göz önünde bulundurduk. Çalışmada atıfta bulunduğumuz Nart mitolojisinin Uzunyayla versiyonları daha önce tarafımızdan 2002–2006 yılları arasında Uzunyayla Çerkesleri üzerine İstanbul, Ankara ve Kayseri'de gerçekleştirilen mülakatlar sonucu derlenmiştir. Vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki 200'den fazla üniversitenin ve devletin kendi arşivlerinin hiç birisinde Çerkes diline ait bir kayıt olmadığı için derlemelerimizi Rusya Federasyonu'na bağlı Kabadey-Balkar Cumhuriyeti'nin devlet arşivine teslim etmek zorunda kaldık. Çerkes dili ve kültürüne kayda değer hiçbir desteği hiçbir zaman vermeyen Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu ilk günden beri uyguladığı asimilasyoncu politikaları bu gün de devam ettirmektedir. En azında Çerkes dili ve kültürü açısından uygulama “Çerkes dili ve kültürüne sıfır destek” politikasıyla devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Çerkes dili ve kültürü için genel politikası “Sizin için asimilasyondan daha doğal ve daha güzel ne olabilir ki” sözüyle özetlenebilecek netlikte olduğu görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti bütün imkânlarıyla Türk halk müziği ve Türk sanat müziği parçalarının derlenmesini arşivlenmesini sağlamış ve icra edilmesi için tüm imkânları temin etmiştir. Yüzlerce belki de binlerce ses kaydı ve derleme devlet arşivlerinde saklanmaktadır. Aynı devletin arşivlerinde tek nota Çerkesçe ses kaydı yoktur. Türk Devleti milyondan fazla Çerkes'den vergi alırken bugüne kadar yok olmakta olan Çerkes dili için tek kuruş harcamamıştır. Umulur ki demokrasi bir gün bu topraklara da gelir ve anadili Türkçe olmayan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ana dillerine de devlet desteği sağlanır.

***

Elinizdeki bu seri çalışma Türkiye ve Kafkasya'da konuyla ilgili olarak basılan söz konusu kitaplar ışığında yeni ve daha geniş bir okuma metni olarak tasarlanmıştır. Bu çalışma iki bölümdür. İlk bölüm Olimpos ve Harama Uaşha'nın Sakinleri adını almıştır. İkinci bölümü ise Ölüler Ülkesi adı altında ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde Hesiodos'un, ikinci bölümünde ise Homer'in eserleri Nart mitolojileriyle ve Kokozoik kabilelerin kültürleriyle karşılaştırmalı olarak okunmuştur.

Yunan mitolojisinin ana metinlerinden ilk ikisi Yunanlı yazar Hesiodos'a aittir. Hesiodos'un “Erga kai Hemerai: İşler ve Günler” ve “Teogoni: Tanrıların Doğuşu” adlı kitapları aslında Olympos’un tanrılarına adanmış çalışmalardı ve bu nedenle de Harama Uaşha'nın Nartları ile Olympos'un Tanrıları arasındaki benzerlikler dikkatle etüt edilmeliydi. Bu nedenle çalışmanın ilk bölümü Hesiodus'un aktardığı bilgiler ışığında Olympos'un Tanrılarıyla, Nart mitolojisinde geçen Harama Uaşha'nın Nartlarına ayrılmıştır.

Yunan mitolojisi için bir diğer kaynak ise ilkine göre daha edebi olduğu varsayılan iki eserdir ki bunlar Homer'in İlyada ve Odisse'sidir. Bu çalışma açısından hem İlyada, hem de Odisse tıpkı Hesiodos'un eserleri kadar önemlidir. Homer'in İlyada adlı yapıtında bize anlattığı Troia Savaşı'na katılan Kafkasyalı birçok kabile vardı ve Çerkesler bu geniş kabileler birliğinin bir mensubuydu. Homer'in eserlerinin etüd edildiği bu bölümde ilk olarak İlyada'da adı geçen Ligür-Kelt-Leleg-Karialı-Libya-Lidya ve Likyalı kabilelerin kendi aralarındaki akrabalıkları ve bağlı oldukları Therakes, Pelasg, Ligür ve Kelt üst soylarının Kafkasya ile olan ilişkileri ve Akdeniz havzasındaki Kafkas kolonları tartışılmıştır.

Homer'in eserlerinin etüd edildiği bu bölümde ikinci olarak Homer'in Odisse adlı eseri tartışılmıştır. Odisse bir Kafkas Seyahatnamesi olarak kabul edilebilir ve en temelde dünya mitolojisinde çok geniş bir yer kaplayan ana bir temayı bize sunar. Bu tema Ölüler Ülkesi'ne İniş temasıdır. Odisse bu bağlamda Nart mitolojisinde geçen Ölüler Ülkesi'yle ilgili temalar ve kahramanlarla birlikte etüd edilmiştir.

Bu çalışmada Nart mitolojisi adına Şorten Askerbiy ve Hadağatle Asker adlı iki araştırmacı tarafından derlenen Nartlar adlı sekiz ciltlik eser baz alınmıştır. Ancak çalışma temelde Khabardey Adıgecesi ile aktarılan varyantlar üzerine kurulmuştur. Kitaptaki alıntılar birkaç istisna dışında Khabardey Adıgecesi ile yazılmıştır.

***

Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisi tanrısal bir mekân olan Olympos ve Harama Uaşha etrafında şekillenmiştir. Yunan mitolojisi için Olympos ne ise, Nart mitolojisi için Harama Uaşha odur. Nart mitolojisi açısından Harama Uaşha insanların, Nartların, Yarı Tanrıların ve Tanrıların buluştukları yerdir. Burası insanların, Nartların ve diğerlerinin zekâlarını, becerilerini, yetilerini ve cesaretlerini gösterdikleri yerdir. Nart mitolojisi özelinde Tanrı ve ondan doğan Yarı Tanrılar ve onlardan doğan Nartlar ve onlardan doğan İnsanlar aslında aynı gücün ve kaynağın taşmasıyla varlığa çıkmışlardır. Nart mitolojisi bu yönüyle bize bir düşüşün bir açılınımın ve bir Tanrısal gücün giderek insanlaşmasının hikâyesini anlatır gibidir. Kısacası, Nart mitolojisi mabutlaşmış insanların değil, insanlaşmış mabutların hikâyelerini anlatmaktadır.

Başlangıçta tanrısal güçleri olan ve tam bir tanrı olan birçok Nart'ın süreç içinde güçlerini yitirdiğini ve ondan doğan soyların hemen her zaman kendi atasından daha az donantılmış olduğu görülmüştür. Sahip oldukları bütün özelliklere rağmen onlar kendilerine insan demektedirler. Nartlar hiç şüphesiz ilklerdir. Varlığa ve varoluşa dair ilk tecrübeler, dile ve anlamaya dair ilk tespitler hepsi onlara aittir. Nartlar her yönüyle kozmiktir ve belli başlı Nartların tamamı bu kozmik var oluşa işaret edecek isimlere sahiplerdir; Nart Werserıjj bilmenin ve biliciliğin tanrıçasıdır. Nart Tlpeş varlığa form veren ve var olan her şeyin geometrisini ortaya koyan Nart'tır. Nart Thağalec kendi kudretinden bitkileri yaratan bir güçtür. Nart Mamış geleceğin bilgilerine sahiptir. Yarı Tanrıların ve Tanrıların Harama Uaşha'da toplanıp Nartlar'ı ve insanları huzurlarına kabul ettiklerinde içtikleri Nart içkisi NartSane Thağalec’in yetiştirdiği ölümsüz üzüm tanelerinden yapılmıştır.

Yine Nart Sosrıko alevin, ateşin ve rüzgârların hâkimidir. Ateşte doğmuş ve ateşte büyümüştür. Ateşin ve rüzgârların tam hâkimidir. Ortadoğu ve Mezopotamya'nın fırtına tanrısı adıyla andığı tanrıdır.

Bu Nartlar'ın hepsi de yeri ve zamanı geldiğindeHarama Uaşha'da toplanır ve kendisini gösterir. Olympos'taki antropomorfikler ne ise, Harama Uaşha'nın Nartlar'ı da odur. Birçok yönüyle Nartlar ve Yunan Tanrıları benzeşmektedirler. Hem Olympos tanrıları, hem de Harama Uaşha'nın Nartları verdikleri iktidar mücadeleleriyle destanlaşmışlardır. Nart mitolojisi ile Yunan mitolojisinde iktidarı elinde bulunduran taraflar birbirinin rakibi olan gruplardır. Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ve Hades üçlüsü öne çıkar ve Yunan mitolojisi daha çok Zeus'u öne çıkarır.

Oysa Adıge Nart mitolojisinde ilginç bir şekilde Hades ve Poseidon'u çağrıştıran karakterler daha ön plandadır. Bu nedenle Yunan mitolojisindeki Zeus karakteri Nart mitolojisi için sevilmeyen bir karakter iken, Nart mitolojisindeki başat karakterler ve özellikle de Sosrıko-Hades ve Poseidon-Wezırmes Yunan mitolojisinde kötü karakterler olarak dikkat çekmektedir. Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisinin çatışan iki Tanrı/Nart grubunun inananlarının duruşuna uygun anlatılar olduğu açıktır. Yunan mitolojisi Zeus'u Çerkes Nart mitolojisi ise Poseidon ve Hades'i merkezine yerleştirmiştir.

Kafkasya açısından Yunan mitolojisini besleyen halklardan üçü çok önemlidir.1 Bu halklardan ilki Therakesler'dir. Therakesler birçok açıdan Çerkeslerle benzeşen bir halktır. Mitolojik anlamda Çerkesler ve Therakeslerin önceledikleri antropomorfikler aynı karakterlerdir. Ne var ki Nart mitolojisi açısından Nartlar kendilerine “insan” demektedirler. Yine de kendilerini yeryüzündeki insancıklardan ayrı tutarlar, doğar yaşar ve ölürler. Fakat açık bir şekilde dünyalı değildirler. Çalışmanın ileriki bölümlerinde Therakeslerle Çerkesler arasındaki ortak özellikler tartışılmıştır.

Harama Uaşha'da yaşayan Nartlar iktidarı ve tanrısal bir karar mekanizmasını ellerinde tutarlar. Belki de bu nedenle onlar Tha Pellite(Тхэ Пэлъытэхэр Tanrı gibiler - Yarı Tanrılar) olarak adlandırılırlar. Buna karşın dünyada yaşayan Nartlar kendilerinden önce Yispiler'in (cüceler), kendilerinden sonra ise insanların yaşadığı bilgisiyle bize sunulurlar. Bu nedenle de Nartlar, Hesiodos'un kitaplarında anlattığı ve kendilerinden önce Tunç Kuşağı'nın, kendilerinden sonra ise insanların yaşadığını ileri sürdüğü Kahramanlar Kuşağı ile benzeşmektedirler. Öte yandan Hesiodos'un eserlerine göre Zeus'un kardeşi olan ve denizlerin tanrısı olarak adlandırılan Poseidon Çerkesya sahillerinin ve özellikle de Kolhide'nin resmi tanrısıdır. Bu da bizim, Kafkasya'nın gerçek adının Denizler Ülkesi olduğuyla ilgili fikrimizi destekler. Çerkeslerin kendi dilinde Kafkasya'ya taktığı ve “memleket” anlamına gelen Heku: “Denizler (arası-ortası) Ülkesi” adlandırmasını ayrıca destekler. Öte yandan Poseidon karakteri Nart mitolojisinde en çok Nart Wezırmes'i çağrıştırmaktadır.

Hesiodos'un beslendiği kaynaklardan birisi de kendi kabilesi olan Pelasg’lardı. Pelasglar Balkanlarda İllirya ve onların soyundan gelen Arnavutlar'ın ataları kabul edilmekteydiler. Ne var ki Pelasglar Kolhide halkıdırlar, bu bağlamda da Abhazlarla olan bağlarının soydaşlık düzeyinde olduğu, hatta aynı halktan oldukları ileri sürülmüştür. Olympos'un büyük tanrısı Zeus bir Pelasg tanrısıdır ve Abhaz kültüründeki adı JüanDav yani Göksel Dev’dir. 2

Ne var ki Zeus doğumundan evliliğine kadar ki dönemi Kafkasya'da Altın Elma Ağacı'nın altında geçirmiş ve eşi Hera ile burada evlenmiştir. Hera Yunan mitolojisindeki özellikleriyle resmi evlilik ve evlilik içi aşka olan bağlılığı ile Nart mitolojisindeki Nart Bırımbıhhu'n karşılığı yahut benzeridir. Nart Bırımbıhhu, Hera ile örtüşürken, Nart Bırımbıhhu'n kocası Nart Albeç de Hera'nın kocası Zeus ile örtüşmektedir. Ancak burada bire bir bir benzeşmeden çok yeteneklerin ve yaşanan olayların örtüşmesi söz konusudur. Ve hem Nart Albeç hem de Zeus biri Olympos diğeri ise Harama Uaşha ile ilişkilidirler. Zeus/Albeç benzerliği eşleri ve iktidarları bağlamındadır. Bununla birlikte Zeus'a atfedilen birçok özellik aslında Nart mitolojisindeki birden çok karakterde kendisini gösteren özelliklerdir.

Hesiodos'un muhtemel kaynaklarından birisi de Akhalar'dır. Akhalar Kafkasya'da özellikle Soçi bölgesinde göze çarparlar ve Soçi'nin eski sahipleri Ubıhlar bazı kaynaklara göre Akhalar ile soydaştırlar. Ne var ki Çerkesler'le Ruslar arasında geçen Soykırım Savaşları’nda sahneyi en son Akha/Ubıh Çerkesleri terk etmiştir. Bu savaşlar Ubıh'lar için bir soy kırım olmuştur.

Konunun Ubıhlar ve çalışmamız açısından önemi ise Osmanlı ülkesine birkaç köy olarak yerleşen Ubıhların dillerini tamamen yitirmiş olmalarıdır. Ubıh dilinin ve kültürünün yok olması Nart mitolojisi çalışmaları açısından bir kara deliğin oluşmasına neden olmuştur. Ve bu açığın kapanması mümkün görünmemektedir. Nart mitolojisi ve dünya mitolojisi arasında yapılacak tematik karşılaştırmalı bir okumada Ubıh dili ve kültürünün yok olmuş olması kendisini şiddetle hissettirmektedir. Ancak Ubıhlar'ın Abhazlar ile olan yakınlığı, buna karşın Abhazların Pelasg, Ubuhların Akhalar ile olan yakınlığı ve Pelasgların Troia savaşında Akhalar'la birlikte hareket etmesi, söz konusu bu yakınlığın sandığımızdan daha eski olduğunu göstermektedir. Akhalar ve Pelasglar tıpkı Abhazlar ve Ubıhlar gibi iç içedir.

Akha/Ubıh halkının Soçi bölgesindeki hâkimiyetlerinin etkisini eski tarihçilerde sıkça anlatmışlardır. Özellikler Anadolu’nun Roma İmparatorluğu tarafından işgal edildiği dönemde bu işgale karşı direnen Kırım-Kafkas-Pontus İmparatoru Mitridates IV Eupator’un Roma orduları karşısında yenik düştüğü dönemde Kafkasya üzerinden Kırım-Taman bölgesine çekildiği bilinmektedir. Rivayete göre Akha/Ubıh orduları Mitridat’ın Soçi bölgesinden ordularıyla geçmelerine izin vermemişler ve Mitridat Soçi bölgesini denizden geçmek zorunda kalmıştır. Tarihçiler Mitridat’ın Akha/Ubıh ülkesini deniz yoluyla geçmek zorunda kalmasını Akha/Ubıh halkının barbarlığıyla açıklamaya çalışmışlardır. Oysa Mitridat Abhazya’dan Akha/Ubıh ülkesine kolayca geçmiş kuzeydeki Heniokh ve Zygh bölgesini de fazlaca zorlanmadan geçmiştir. Zaten en kuzeyde yaşayan Meot konfederasyonuna bağlı Çerkes kabileleri en baştan beri MitridatesIV Eupator’un ordusunda yer almışlar ve Anadolu’ya inerek Roma İşgaline Karşı Anadolu’yu korumuşlardır. Bu Kafkasyalı Çerkeslerin Anadolu’nun işgaline karşı verdiği ilk destekti ve ikincisi bundan binlerce yıl sonra Mustafa Kemal’e verdikleri destekle gerçekleştirilmiştir. Mitridat’ın Abhazya’dan doğrudan destek almasına, Kuban’daki Meot Çerkeslerinin ona tabi olmasına rağmen Soçi bölgesindeki Akha/Ubıh direnişini sadece barbarlıklarına bağlamak ne derece doğrudur? Üstelikte Akha/Ubıh halkının bölgeye eski Yunanistan’dan geldikleri ve Dor öncesi Yunan kültürünü temsil ettikleri düşünülürse Mitridat’a yol vermemelerinin barbarlıkla bir ilişkisinin olmadığı anlaşılacaktır. Gerçekte Soçi bölgesi en erken dönemlerden itibaren Kafkasya için “kutsal” bir bölgeydi ve Heredot'tan Strabon’a kadar tüm klasik tarihçiler Akha/Ubıh halkının sahillerine gelen yabancıları Kırım'daki Ma Tanrıçasına kurban ettiklerini bilmekteydiler. Öyleyse Soçi bölgesinin girilmez olmasının temel nedeni bu bölgenin dinsel anlamda kutsal sayılması ve yabancıların sokulmaması olmalıdır. Aslında bu yasak Çerkes-Rus Savaşları boyunca da devam eden bir yasak olmuştur. Nitekim Rus haritacılar tüm Çerkesya’nın haritasını çıkarmış olmalarına rağmen Soçi bölgesindeki Ubıhların onları kutsal saydıkları topraklara sokmamaları nedeniyle bu bölgelerin haritalarını yapamamışlardır.

Hesiodos yaşadığı dönem itibariyle Anadolu'da yaşayan Therakes kabilesi olan Frig kültürüyle tanışmış olmalıdır. Onun kitaplarında anlattığı Yunan tanrılarının bir kısmı Pelasg ve Akha tanrıları olduğu gibi, bir kısmı da Balkanlar'da Therakes Anadolu'da ise Frig adıyla yaşayan Therakesler'in resmi tanrılarıydı. Therakesler'in hem kabile adları, hem de tanrıları Karadeniz'in doğu yakasında Kafkasya'da yaşayan Çerkesler'le ortaktır. Öyleyse Hesiodos'un yaşadığı dönemde onu besleyen en önemli üç kabile olan Pelasg'lar, Akhalar ve Therakesler sırasıyla Abhazlar, Ubıhlar ve Çerkesler'le akraba ve soydaş kabileler di.

Bu çalışma Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisi arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve Çerkesya ile Hellas3 arasındaki tarihi bağlara ve Kafkasya ile Akdeniz Havzası arasındaki ilişkiye dikkat çekmek amacıyla yapılmıştır. Böylesi bir amaç için ilk önce Hesiodos'un çalışmaları etüd edilmiş ve Olympos ile Harama Uaşha arasındaki benzerlikler ve zıtlıklar tartışılmıştır.

Hesiodos Etüdleri'nde Harama Uaşha ile Olympos arasındaki benzerlikler ve örtüşmeler ortaya çıkarken Homeros'un İlyada ve Odisse'si üzerinden de eski kabilelerin Kafkasya, özellikle de Çerkesya ile olan bağları tartışılmıştır. Bu nedenle, Troia savaşına katılan ve Troia'nın büyük kralı Priamos'a destek veren her bir kabile mercek altına alınmıştır. Savaşın sonunda Troia yıkılmış buna karşın Akha komutanlarının büyük bir kısmı da ölmüştür. Sağ kalan Akha komutanlarından Argoslu Ulisse Karadeniz ve Kafkasya'ya bir seyahat düzenlemiş ve başından geçenler Homeros'un Odisse'sine konu olmuştur. Ne var ki Odisse'de öne çıkan birçok kahraman ve anlatılan birçok olayın, kendi tarzı ve kendi bağlamıyla Çerkes Nart mitolojisinde de anlatıldığı görülmüştür. Bize göre Çerkes Nart mitolojisi ile eski Yunan mitolojisi aynı Kafkasyalı geleneğin farklı iki dildeki aktarımıdır. 

NOTLAR              

1- Bu çalışma da Hesiodos’un beslendiği kültürlerden Therakesler, Pelasglar ve Akhalar üzerinde duruyoruz. Ancak Hesiodos’un beslendiği diğer halklar arasında Huri ve Hatti kültürlerini de saymak yerinde olacaktır. Ne var ki Hurri ve Hatti kültürü ileriki çalışmalarda ele alınacağından burada değinmiyoruz.

2- Zeus'un İllirya-Arnavut kültüründeki adı Zot olarak geçmektedir.
3- Helen Ülkesi-Yunanistan
 
Balkar Selçuk
 

Çerkesler hakkında

Aralık 08, 2018

Efsane

Efsaneye göre, Tanrı yeryüzünü yarattığında, yeryüzüne dağıtmak için dağları içine koyduğu bir torba taşıyormuş. Bunu gören şeytan torbanın dibinde bir delik açmış ve tüm dağlar Kara Deniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye dökülmüş. Bunun üzerine Tanrı bu bölgeyi dünyada şeytanın giremeyeceği ve insanları yoldan çıkaramayacağı tek yer olarak yaratmış, çünkü zaten hayat bu hali ile burada yaşayan insanlar için yeterince zormuş.

Büyüleyici ormaları, bereketli ırmak ve gölleri, tepesi sonsuza kadar karla kaplı kalacak gibi duran dağları ve yamaçlarındaki otlakları ile bir tabiat güzelliği ve canlılığı sergileyen Kafkasya ziyaretçileri tarafından “cennet” olarak tarif edilir. Shakespeare bir eserinde Alp Dağlarını cüceleştirerek “bunlar donmuş Kafkaslardır” demiştir. Efsaneye göre Avrupa’nın en yüksek dağı olan Elbruz Dağının iki tepesinin ortasında Ağrı Dağına giden Nuhun Gemisi bulunmaktadır. Prometheus, Yunan mitolojisinde Altın Postun bulunduğu yerde, Kazbek'e zincirlenmiştir. Puşkin, Tolstoy, Lermantov buralardan ilham almıştır. Güzellikleri, fizikleri, atcılıkları, uzun ömürleri ve dört dörtlük tavırları ile tanınan Çerkesler işte bu ülkeden gelmiştir.

Kafkasya

Avrupa ve Asya’yı birbirinden ayıran Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya (Transkafkasya) olarak iki ana bölgeden oluşmaktadır. Genel olarak dağlık ve engebeli toprakları olan Kuzey Kafkasya bölgesi Maniç Çukurundan başlayarak güneye inmekte, buradan da Kafkas sıradağlarına ulaşarak son bulmaktadır. Kafkas sıradağları kuzeydoğudan güneydoğuya uzanır ve en yüksek noktaları Elbruz Dağı (5642 m) ve Kazbek Dağıdır (5047 m).

Kafkas Dağları başta Mamison (Oset Askeri Yolu) ve Daryal olmak üzere pek çok geçitle kesilmekte olup bu geçitler Kuzey Kafkasya’yı Transkafkasya’ya bağlamaktadır. Bu bölge Kafkas dağlarının güney yamaçları ile büyük çöküntü alanlarını Ermenistan Platosunu bağlayan kısmı içine almaktadır. Bu bölge Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu medeniyetlerinin buluştuğu bir nokta olup, bu kültürlerle birlikte sadece kendine özgü kültürleri de barındırmaktadır.

Kafkasya'nın doğal güzellikleri Rus edebiyatına mal olmuştur. Örneğin, Puşkin’in “Kafkas Mahkumu” adlı şiiri, Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” adlı romanı ve Tolstoy’un “Kazaklar” ile “ Hacı Murat” adlı romanlarında bu güzelliklerden bahsedilir. Kafkasya’nın yüksek dağları ve derin vadileri kadim halk efsanelerine de ilham kaynağı olmuştur. Prometheus bu topraklarda zincire vurulmuş, Argonotlar altın postun yatağını buralarda aramış, ilahiliğin ve sonsuzluğun sembolü olan mitolojik kuş Simurg Kafkas dağlarının yüksek tepelerinde uçmuştur.

Kafkasya, Avrasya’nın etnografik açıdan en karmaşık bölgesini oluşturmaktadır. “Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkas Dağları, farklılıkları ile insanı şaşırtan pek çok etnik topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Bu toplulukların bazıları çok eski çağlardan beri bu bölgede yaşayagelmiştir. Bu gruplarca aşağı yukarı elli dil konuşulmakta olup bunların çoğunun dünya üzerindeki diğer dillerle hiç bir akrabalığı bulunmamadığı gibi karmaşık ve egzotik karakterleri ile Avrasya’nın diğer dillerinden de farklıdır. Bölgede üç farklı yerli dil ailesi bulunmaktadır; Güney-Kartvel, Kuzeydoğu ve Kuzeybatı. Kuzeybatı dilleri olan, Abhazca/Abazaca, Ubıhca ve Adığece bölgenin belki de en karmaşık dillerindendir. Bu halklar genellikle “Çerkes” olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde Kuzey Kafkasya’da Adığey Cumhuriyeti, Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabardey Balkar Cumhuriyeti, Kuzey Osetya-Alanya, İnguşetya, Çeçenya, Dağıstan Cumhuriyeti, Krasnodar Bölgesi, Stravropol Bölgesi ve Kalmık’ın bazı kesimleri ile Rostov bölgesi bulunur. Transkafkasya Bölgesi’nde de Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan bulunmaktadır. Abhazya ve Güney Osetya ise coğrafi açıdan Transkafkasya bölgesinde yer alırken, tarihsel ve kültürel açılardan Kuzey Kafkasya’ya dahildir.

Çerkesler

Çerkesler Kafkasların yerli (otokton) halkı olup ezelden beri bu topraklarda yaşamışlardır. Konuştukları benzersiz dilleri bir insanın çıkarabileceği tüm sesleri barındırır. Kafkas dağlarının güzellik, cesaret ve gizemini yansıtan büyüleyici bir kültürleri vardır.

Çerkesler tarihleri boyunca acımasız saldırılara karşı ülkelerini ve bağımsızlıklarını korumuştur. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlattığı saldırılara kadar tüm istilacılara karşı direnen Çerkesler, kendi ülkelerinde tarihsel kültürlerini koruyabilmişlerdir. Çarlık İmparatorluğu'na karşı düzensiz bir ordu ve dış destek almaksızın yüzyıldan uzun bir süre ülkelerini büyük bir dirençle son ana kadar savunmuşlardır. Ancak 19. yüzyıl ortalarındaki yenilgilerinden sonra bu özgürlük aşığı halk büyük kitleler halinde yabancı topraklara sürgün edilmiştir. Çerkes halkının sürgünü modern zamanların en büyük sürgünüdür. Nüfusun yaklaşık yüzde doksanı sürgün edilmiş ve bunların üçte biri sürgünde açlık ve hastalıktan yok olmuştur. Sürgünde sağ kalanlar farklı ülkelere dağıtılmıştır. Tüm acılara ve güçlüklere rağmen Çerkesler bir topluluk olarak hayatta kalmayı başarmışlardır. Günümüzde Çerkesler anavatanları ile diaspora arasında yakın bağların kurulması ve geliştirilmesi için çalışırken sadece kültürlerini korumayı, dillerini konuşmayı, özgür, mutluluk ve barış içinde yaşamayı istemektedirler.

Kısa Tarih

Dünyadaki uygarlıkların merkezlerinden dik yamaçlı Kafkas Dağları, uçsuz bucaksız Hazar Denizi ve Kara Deniz ve Büyük Bozkırlar ile ayrılan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinde antik kültürün en parlak merkezlerinden biri olmuştur.

Uygun iklimi, doğal kaynakları ve bereketli toprakları, ilk ilkel ekonomilerin oluşumunu ve gelişimin için tüm koşullarını sağlamıştır. Bu bölgede erken demir çağı, Mezapotamya ve Kuzey Irak ile aynı dönemde, milattan önce 6 bin yıllarında başlamıştır.

Adını Adığey Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta bulunan en zengin kurgandan (gömüt) alan Erken Bronz Çağı Maykop Kültürü Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen tüm bölgelerine Kuzeybatıdaki Taman yarım adasından Güneydoğudaki Dağıstan'a kadar yayılmıştı. Maykop Kültürü, tüm Avrupa ve Avrasya Bronz Çağının en muhteşem kültürünü temsil eder. Bronz Çağın bitiminden sonra M.Ö. 2000’in sonunda Kuzey Kafkasya metal üretiminde en büyük merkezi halini almıştır.

Bronz eserlerindeki çarpıcı sanatı ile ününü duyuran özgün Kuban Kültürü Kafkas Dağlarında ve kuzey yamaçlarında doğmuştur. Yerel silahlar ve aletlerin zengin çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modellerini ayırd etmek hiç de güç değildir. Bu durum Kuban kabileleri ile Transkafkasya ve Yakın Doğu ülkeleri arasındaki yakın ekonomik ve kültürel ilişkileri işaret etmektedir.

M.Ö. 1000 yıllarında Çerkes halklarının ataları olan Meotlar, Sindler, Akhaylar, Zikhler ve diğer Kuzey Kafkasya kabilelerinin isimleri ile karşılaşılmaktadır. Yunan ve Roma kaynaklarında hepsi topluca Meot olarak tanımlanan bu topluluklar, Kara Deniz'in doğu kıyıları ile Azak Denizi ve Kuban Vadisine kadar yayılmışlardı.

M.Ö. 5. yüzyılda Meotik kabilelerden Sindlerin ülkesinde zenaat ve ticaret merkezi olan şehirlerin oluşumu ve gelişimi gözlenmiştir. Sindlerde sınıfların ve devletlerin oluşumunu Yunanlılarla iletişimleri hızlandırmıştı. M.Ö. 5. yüzyılın sonunda Sindika güçlü bir kraliyet halini aldı. Sindler antik Yunanlılarla, özelikle de Atinalılarla, ticari ve kültürel açıdan yakın ilişkiler kurmuş, hatta olimpiyatlara katılmışlardır. Kafkas Dağlarında zincire vurulan Prometheus efsanesi, Kafkas ve Yunan kabileleri arasındaki yakın kültürel bağları göstermektedir.

M.S. 6. ve 8. yüzyıllar arasında Kuzeybatı Kafkasya kabileleleri Zikhler etrafında toplanarak birleşmiş ve Adığe halkını oluşturmuşlardır. Abhazya Krallığı'nın 10. yüzyılda kurulması ile Abhazya'daki tüm kabile ve boyların (Apsiller, Abazgiler, Sanigler, vb) Abhaz halkı olarak bütünleşmesi sağlanmıştır.

Bizanslıların etkisi ile kıyı bölgesinde yaşayan Çerkesler 6. yüzyılda hristiyan olmuştur. Hristiyanlık etkisini 15. yüzyılda -1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra- kaybetmeye başlamıştır. Sunni müslümanlık Kırım tatar hanları vasıtası ile Çerkesler arasında yayılmıştır. Ancak Çerkeslerin çoğu 19. yüzyılın sonuna kadar geleneksel pagan inançlarını korumuşlardır.

Antik çağlardan 18. yüzyıla kadar pek çok devlet ve istilacı Çerkeslerin ülkesine saldırdı: Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Hazarlar, Moğollar, İranlılar, Araplar, Kırımlılar…. Tüm bu saldırılara karşı Çerkesler vatanları ve özgürlükleri için kahramanca savaştı, geri çekilmek zorunda kaldıklarında Kafkas Dağlarının erişilmez vadilerine sığındılar.

Rus istilasına karşı Çerkesler 1763 ve 1864 yılları arasında yüzyıldan fazla direndi. 1860'larda direnişin kırılması büyük soykırım ve sürgüne dönüştü. Kara Deniz üzerinden Osmanlı topraklarına gerçekleşen sürgünde nüfusun büyük bir kısmı yaşamını kaybetti. Sürgün sonucu günümüzde pek çok Çerkes Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Çarlık rejimi, boşaltılan ve yakılıp yıkılan Çerkeslerin topraklarına Rus, Ukraynalı, Ermeni, Gürcü ve diğer topluluklardan insanlar yerleştirildi.

Kafkasya’da 1922 ve 1991 yılları arasındaki Sovyetler Birliği döneminde, çeşitli özerk cumhuriyet ve bölgeler kurulmuştur. 1991 yılına gelindiğinde Adığey, Karaçay Çerkes, Kabardey Balkar, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağısatan Rusya SFSC'nde, Abhazya ve Güney Osetya ise Gürcistan SSC'de yer alıyordu. Mayıs 1991'de Çeçen –İnguş Cumhuriyeti barışcıl biçimde Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı.

Çeçen Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 1994 yılında Rusya Federasyonu askeri müdehalede bulundu. Halen devam eden acımasız savaş sonucu binlerce masum sivil yaşamını yitirdi. Milliyetci Gürcü kuvvetlerinin 1990 başlarında gerçekleştirdikleri saldırılardan sonra Abhazya ve Güney Ossetya bağımsızlarını ilan etmişlerdir. Abhazya ve Güney Osetya BDT’nin uyguladığı sıkı ambargo ve Gürcistan’ın sürekli askeri tehditlerine rağmen 15 yılı aşkın bir süre varlıklarını devam ettirdiler. Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ın Güney Osetya yaptığı saldırının ardından, bu devletlerin bağımsızlıları, aralarında Rusya Federasyonu’nun da olduğu bazı devletler tarafından tanınmıştır.

Sürgün-Soykırım

19 yüzyılın ortalarında Çerkeslerin anayurtlarından sürgünü insanlık tarihinin en trajik olaylarından biridir. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlayan istilasına karşı uzun süren direnen Çerkeslerin bir kısmı dağlık bölgelere çekilmiş, büyük çoğunluğu da Osmanlı topraklarına sürgün edilmiştir.

1856'daki Kırım Savaşı ve 1859'da Kuzey-doğu Kafkasya’da direnişin kırılmasından sonra, Rus ordusu son fethi için tüm kuvvetlerini Çerkesya'ya yönlendirmiştir. 21 Mayıs 1864 Çerkeslerin Soykırım ve Sürgün Günü olarak tarihe geçmiştir.

Bir yüzyıl süren savaşlarda Çerkes halklarına boyun eğdiremeyen Çar, bu halkların ya İmparatorluğun başka bölgelerine ya da Osmanlı topraklarına sürgün edilmesini istedi. Bu politikanın uygulanmasından General Yevdokimov sorumlu oldu. Rus askerleri tarafından Çerkes köylerini sistemli bir biçimde yakılıp yıkıldı. Çerkesya'yı yerli halklarından temizlenmesi amacı ile yapılan sistemli politikalar sonucu Çerkeslerin çoğu (o zamanki nüfusun yüzde doksanı) Kafkasya’dan kısa bir zaman zarfında ve son derece kötü koşullar altında sürgün edildi.

Çerkesler Osmanlı İmparatorluğu'nun elindeki Anadolu ve Rumeli topraklarına yerleştirildi. Ancak Rumeli’ye yerleştirilen (yaklaşık 200.000 kişi) 1877-1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından, Anadolu’ya, Suriye , Ürdün ve Filistin’e tekrar sürgün edildi.

Çerkesler Anadolu’da Güney Marmara'da İstanbul’dan başlayıp İzmit, Adapazarı, Düzce, Bursa, Balıkesir ve Çanakkale bölgesine yerleştirilmişlerdir. Yerleşimin diğer bir kolu da Karadeniz bölgesinde Sinop-Samsun’dan başlayarak Ürdün–Amman’a uzanmış hat üzerinde, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana ve Hatay bölgelerinde yoğunlukta olmak üzere, yerleştirilmiştir.

Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkeslerin sayısı kesin olarak bilinmemekte olup, 500,000 ile 2,000,000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Güvenilir arşiv kaynaklarına dayanan çalışmalara göre bu sayı 1.5 milyon kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak bu nüfusun yaklaşık üçte biri yollarda ve yerleştirildikleri bölgelerde, hastalık, açlık ve kötü yaşam koşulları nedenleri ile yok olmuştur.

1877-1878 savaşından sonraki yenilgiden sonra yapılan nüfus sayımında, 1893'de Osmanlı nüfusu 17.4 milyon kişiydi. Bunun 12.6 milyonu (% 70) müslüman, kalanların 2.3 milyonu Rum ve 1 milyonu Ermeni ve diğer halklardan oluşmuştur. Bu verilere göre sürgünden sonra sağ kalan yaklaşık bir milyon Çerkes, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarında yaşayan müslüman halkların yaklaşık % 10’unu oluşturmuştur.

Sürgünün felaket ve dehşeti Çerkesler tarafından hiç bir zaman unutulmamıştır. Diasporadaki Çerkesler tarafından sürgünden 150 yıl sonra dahi söylenen Yistanbulako (İstanbul Yolu) acı ve üzüntülerini en açık bir şekilde yansıtmaktadır.

Diaspora

Çerkesler 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Orta Doğu topraklarına, bu bölgelerdeki krallıklar ve hanedanlıklar ile sınırlı ve aralıklı ilişkiler sonucu yerleşmeye başlamıştır. İstanbul’un 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethinden sonra İstanbul’daki Çerkes nüfusu - özellikle yönetim kademeleri arasında artmıştır. 

Çerkesler 19. yüzyıla kadar Anadolu ve Orta Doğu topraklarında ayrı bir topluluk olarak yer almamışlardır. Mısır’ı yüzyıldan fazla yöneten Çerkes Memlükler bu konuda bir istisna oluturmaktadır.

Günümüzde Diasporada yaşayan Çerkesler 19. yüzyılda gerçekleşen sürgün sonucu bu topraklara gelmiştir. Sürgün sonucu Çerkesler Rumeli, Anadolu ve Orta Doğu’daki Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. 1877-1878 savaşından sonra, Rumeli ve Balkanlara yerleştirilen Çerkesler tekrar göçe zorlanarak Anadolu ve Orta Doğu topraklarına gönderilmiştir. Bugün, Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır ve İsrail’de önemli miktarda Çerkes yaşamaktadır. 1960 sonlarında Türkiye ve Orta Doğu’daki Çerkeslerin göçü ile, Avrupa’da (özellikle Almanya) ve ABD’de (New Jersey ve Kaliforniya) yeni diasporalar oluşmuştur. Kosova’da yaşayan az sayıdaki Çerkes topluluğu ise 1998 yılında Adığey’e dönmüştür.

Türkiye’deki Çerkes nüfusunun 6-7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu tahmin Osmanlı topraklarına göç eden Çerkeslerin sayısına dayandırılarak yapılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edilen Çerkeslerin yaklaşık bir milyonu hayatta kalabilmiştir. Bu sayı, 1893 müslüman Osmanlı nüfusunun yaklaşık yüzde 8-10’unu oluşturmaktadır. Eğer Anadolu’daki Çerkes nüfusu toplam nüfus ile aynı oranda artmış olsaydı, Türkiye’deki Çerkes nüfusu 6-7 milyon arasına olacaktı. (Türkiye’nin mevcut nüfusu 70 milyondan fazladır.) Bu rakam Türkiye’deki Çerkes nüfusu için bir üst sınır olarak kabul edilebilir.* Her ne kadar Türkiye’deki Çerkes nüfusu önemli miktarda olsa da , kendi kültürlerini yaşama ve geliştirmeleri açısından hak ve özgürlükleri sınırlıdır. Yirmi dakikalık haber, belgesel, müzik ve spor programlarından oluşan ilk Çerkesce yayın, devlet televizyonu TRT’de Haziran 2004 tarihinde gerçekleşmiştir.

Ürdün’de yaşayan az sayıdaki Çerkes nüfusu Kraliyet ile yıllardır devam eden yakın ilişkisinin sonucu ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ancak, Suriye’deki Çerkesler baskıcı Arap milliyetçiliği ile uğraşmak zorunda kalmıştırr. İsrail’deki Çerkeslerin de oldukça ayrıcalıklı bir konumu bulunmaktadır. İsrailli Çerkesler kültürlerini özgür biçimde yaşayabilmekte olup, Adığece İsrail’de ilkokullarda altı yaşından sonra eğitim dili olarak kullanılmaktadır.

* AB Komisyonu'nun 6 Ekim 2004'de yayımlanan 2004 Katılım için İlerleme Raporu’nda Türkiye’deki Çerkes nüfusu 3 milyon olarak tahmin edilmektedir.

Dil ve Kültür

“Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkasya pek çok dile ev sahipliği yapmaktadır. Kafkasya'da üç yerli dil ailesi bulunmaktadır:

  • Abkhaz-Adığe (Çerkes) olarak da bilinen Kuzeybatı Kafkas dilleri: Bu aile, Abhaz-Abaza, Adıüe ve Ubıh dillerinden oluşmaktadır.
  • Nah-Dağıstan olarak da bilinen Kuzeydoğu Kafkasdilleri: Bu aile, Nah (Bat, Çeçen ve İnguş) ve Dağıstan dillerini (Avar-Andi, Lak, Dargi, Lezgi ve diğerleri) kapsamaktadır.
  • Katvel olarak da bilinen Güney Kafkas dilleri: Bu aile, Gürcü, Mingrel, Laz ve Svan dillerini içermektedir.

Çerkes dilleri sessiz harf açısından son derece zengin olup, ağızdan ve gırtlaktan çıkarılabilecek tüm sesleri barındırır. Adığecenin bir lehçesi olan Kabardeycede en az 48 sessiz harf, Ubıhcada ise 81 sessiz harf vardır. Ancak bu dillerde sadece dört, üç ve hatta iki sesli harf bulunur. Adığeceinin iki lehçesi olan Çemguy (Batı Kafkasya) ve Kabardeyce (Doğu Kafkasya) ile Abhazca ve Abazaca günümüzde yazılı dillerdir. Ubıhca maalesef artık yok olmuştur.

Çerkes kültürünün en önemli unsurlarından biri Nart Destanlarıdır. Daha az tanınmakla birlikte Nart Destanları en az Yunan mitolojisi kadar zengindir.

Nart Destanları erdem ve bereket sahibi Seteney Guaşe’nin ana karakter olduğu tarihi kahramanların çarpıcı hikayelerini içerir. Seteney Guaşe tüm kahramanların anası olarak Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit'i hatırlatır. Destandaki diğer karakterler arasında şekil değiştirebilen ve oyuncu Sosruko bulunmaktadır. Bir çobanın Seteney Guaşey'i arzulamasının ardından sihirli bir şekilde rahme düşen Sosruko taştan bir alev şeklinde dünyaya gelmiştir. Demirci tanrısı Tlepsh’in maşası ile yakaladığı Sosruko, tavında dövülerek ve demire su verilir gibi su ile soğutularak güç kazanmıştır. Yunan mitolojisindeki Aşil gibi, maşa ile tutulduğu için Sosruko'nun dizi çelikleşmemiştir. En güçsüz ve en güçlü karakterler olan Patarez ve Batradz çeşitli yönlerden Arturlu romantik Sör Lancelot'u hatırlatır. Bir de Nasran adında dev kahraman vardır ki Yunanlı Prometheus’ye benzer. Nasran da insanlığa ateşi geri getirmeğe çalıştığı için bir dağın tepesine zincirlenerek cezalandırılmıştır.

Geleneksel Çerkes kültüründe halk dansları ve müzik en çok korunan unsurlar olmuştur. Bu unsurlar hala tüm düğün ve eğlencelerin vazgeçilmez parçalarıdır. Müzik bir zamanlar keman ve obua benzeri enstrümanlarla icra edilmiştir, artık klarnet ve akordiyon tercih edilmektedir. Doli ve şkepşıne ritmi sağlar. Çerkes dansları, sıçramalarda ve dönmelerde inanılmaz güç isteyen sportif özellikler taşır ve büyük bir zerafetle icra edilir. Erkekler gururlu tavırlarla döner, atlar veya zıplarken, kadınlar da yumuşak ve ölçülü eda ve hareketlerle süzülürler.

Örgütlenme

Diasporadaki Çerkesler, dillerini ve kültürlerini korumak ve geliştirmek için kültür dernekleri ve vakıfları altında örgütlenmişlerdir.

Türkiye’de yaklaşık 80 aktif Çerkes derneği bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı 2003 yılında Kafkas Dernekleri Federasyonu'nu (Kaffed) oluşturmuştur. Türkiye'de önemli miktarda Çerkes nüfusu olan her bölgede Kaffed'e üye bir dernek bulunmaktadır.

Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Çerkes dernekleri 1991 yılında Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık, şehrinde bir araya gelerek Dünya Çerkes Birliği adında bir üst örgüt oluşturmuştur. Dünya Çerkes Birliği üye dernekler aracılığıyla Rusya Federasyonu (Adığey, Karaçay Çerkes ve Kabardey Balkar cumhuriyetleri, Şapsığ Bölgesi, Krasnodar ve Moskova), Abhazya, Türkiye, Ürdün, İsrail, Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’de temsil edilmektedir.

Teşekkür

Bu bölümde yer alan yazılarda, aşağıda belirtilen çalışmaların bazı bölümleri veya özetleri kullanılmıştır. Eserlerin yazarlarına Çerkesler ve Kafkasya'ya olan ilgilerinden ve araştırmalarından dolayı teşekkür ederiz.

Efsane: HRH Prince Ali Bin Al-Hussein, The Circassians, MGA Production.

Kafkasya: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Tarih: V. Nabatchikov, “History of Northern Caucasus”, Gold of the North Caucasus, Moskova: State Museum of Oriental Art; Adığey Cumhuriyeti Resmi Sİtesi: http://www.adygheya.ru; Giorgij Shamba, “On the Track of Abkhazia’s Antiquity”, (der.) G. Hewitt, The Abkhazians, New York: St. Martin’s Press, 1998.

Soykırım ve Sürgün: Stephen D. Shenfield, “The Circassians: A Forgotten Genocide?”, (der.) M. Levene ve P. Roberts, The Massacre in History, NewYork: Berghahn Books, 1999.

Diaspora: Ayhan Kaya, “Political Participation Strategies of the Circassian Diaspora in Turkey”, Mediterranean Politics, Cilt 9, No 2 (2004), ss.221–239; Seteney Shami, “Prehistories of Globalization: Circassian Identity in Motion”, Public Culture, Cilt 12, No 1 (2000), ss.177–204; Amjad Jaimoukha, The Circassians: A Handbook, New York: Palgrave, 2001; John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.; Kemal Karpat, Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristics, Madison: University of Wisconsin Press, 1985; Sevda Alankuş ve Erol Taymaz, “The Formation of a Circassian Diaspora in Turkey”, Adyghe (Cherkess) in the 19th Century: Problems of War and Peace, Maykop, 2009.

Dil ve Kültür: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı