Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

Kafkasya ve Türkiye
Kafkasya tarihin eski dönemlerinden beri birçok halkın bir arada yaşadığı, kendine özgü tarihi-etnografik yapısı olan bir bölgedir. Azeriler, Gürcüler, Ermeniler gibi nüfusu milyonlarla sayılan büyük halkların yanında, Dağıstan’da olduğu gibi nüfusları birkaç bini geçmeyen halklar da yaşamaktadır.

Öncelikle ‘Kafkasya’da konuşulan diller’ ve ‘Kafkas dilleri’ ayrımına dikkat etmek gerekir. ‘Kafkas dilleri’ terimi sadece, dünya dilleri içinde ayrı bir dil ailesi kabul edilen, Kafkasya’nın yerli halklarının konuştuğu diller için kullanılır. 

Kafkasya’da konuşulan diller değişik dil ailelerine aittir. Bunlardan en büyüğü Hint-Avrupa Dil Ailesi’dir: İran Grubu (Osetçe, Tatça, Talışça, Kürtçe) Ermenice, Rusça ve Ukraynaca

Altay Dil Ailesi (Azerice, Kumukça, Nogayca, Karaçay-Balkarca). Türkçe Kafkasya’da yaşayan Türkiye asıllı Rumlar (Urum) ve Stavropol’de yaşayan Türkmenler (Truhmen) tarafından da konuşulmaktadır. 

KAFKAS DİLLERİ

Kafkas dilleri, sadece Kafkasya’da bulunan ve diyaspora mensupları dışında dünyada başka hiçbir yerinde konuşanı olmayan, eski ve yalıtılmış bir dil grubudur. Kafkas dilleri için ‘İber-Kafkas Dilleri’ terimi de kullanılır. Bir dönem ‘Yafetik Diller’ ve ‘Paleokafkas Dilleri’ terimleri de kullanılmış, fakat kabul görmemiştir.

19.-20. yüzyıllarda bazı dilbilimciler Kafkas dillerinin genetik birliği tezini ileri sürmüşlerse de, bugün dilbilimcilerin görüşüne göre tüm Kafkas dillerini ortak bir kökene bağlamak güçtür. Bazı dilbilimciler de Kafkas dilleriyle, eskiden Ortadoğu ve Anadolu’da konuşulan Hatti, Sümer ve Hurri-Urartu dilleri arasında ilişki kurmaya çalışmışlardır; bazıları da Bask diliyle köken bakımından yakınlık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu konuda kanıtlanmış bir tez ve genel olarak kabul edilmiş bir görüş yoktur. 


Kafkas dilleri üç grupta toplanır:
I. Nah-Dağıstan Dilleri
a. Nah (Vaynah) Dilleri: Çeçen, İnguş, Bats (Batsbiy)
b. Dağıstan dilleri: Avar-Andi-Dido (veya Tsez), Dargi-Lak, Lezgi 

II. Kartvel (Güney Kafkas Veya İber) Dilleri: Gürcü, Megrel-Laz , Svan)
III. Abhaz-Adığe (Kuzeybatı Kafkas) Dilleri: Adığe, Abhaz-Abaza, Ubıh)

Kafkas dilleriyle ilgili terminoloji ve sınıflandırma, Rusların Kafkas halklarına verdiği adlara ve özellikle Sovyetler döneminde kurulan idari bölgelerin adlarına göre oluşturulmuştur. Buna göre 40 civarında Kafkas dili vardır. Ancak bu sayı tartışmalıdır ve gerçekte daha azdır, çünkü aynı dilin lehçeleri ayrı diller olarak kabul edilmiştir. Kafkas dillerini Rusya Federasyonu’nda 4.5 milyondan fazla kişi konuşmaktadır.

Eskiden beri yazısı ve yazılı edebiyat geleneği olan tek Kafkas dili Gürcücedir (M.S. 5. yy). Yaygınlaşmayan alfabe denemelerini saymazsak, diğer Kafkas dilleri yakın bir zamanda, 1920-30’larda yazılı hale gelmiştir; alfabeleri Kiril alfabesini esas alır. 30’dan fazla Kafkas dili olmasına karşın Rusya Federasyonu’nda bunlardan ancak 8’i yazı ve edebiyat diline sahiptir: Abaza, Adığe, Çeçen, Avar, Lak, Dargi, Lezgi ve Tabasaran dilleri. Ancak Adığecenin iki lehçesi ayrı diller kabul edildiği ve İnguşça da Çeçenceden ayrı sayıldığı için resmi rakam 10’dur. Bu dillerde basın, yayın, radyo, televizyon ve sınırlı eğitim hakkı tanınmıştır. 

Gürcistan’da konuşulan Svanca ve Megrelce ile Türkiye’de konuşulan Lazcanın resmen kabul edilmiş yazı ve edebiyat dili, yayın ve eğitim hakkı yoktur. 


ABHAZ-ADIĞE (KUZEYBATI KAFKAS) DİLLERİ


Adığe, Abhaz-Abaza ve Ubıh dilleri bu grupta yer alır. ‘Kuzeybatı Kafkas’ veya ‘Abasg-Kerket’ dilleri olarak da adlandırır. Önceki Rusya ve Batı literatüründe ‘Adığece’ için daha çok ‘Çerkesçe’ terimi kullanılır. Çerkes adı bugün, özellikle Türkiye’de diğer Kafkas halklarını da kapsayacak biçimde kullanıldığından, dille ilgili olarak Adığece terimini kullanmak daha uygun görünüyor.

Sovyetler döneminde siyasi düşüncelerle yapılan dil sınıflandırması terminoloji konusunda karışıklık yaratıyor. Adığeler, Sovyetler Birliği kurulurken ayrı idari birimler içinde bırakıldılar: Adığey Özerk Bölgesi, Şapsığ Ulusal Bölgesi, Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi ve Kabardey-Balkar Cumhuriyeti. Şapsığ Ulusal Bölgesi 1945’te kaldırıldı. İlk yıllarda adları, sınırları ve statüleri sık sık değişen bu idari birimler bugün Rusya Federasyonu’na bağlı üç cumhuriyet olarak varlığını sürdürüyor: Adığey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar. 

Adığelerle ilgili etnik ve dilbilimsel tanımlar bu idari birimler esas alınarak yapıldı. Tarihteki Adığelerin torunları olan ‘Adığey’, ‘Çerkes’ ve ‘Kabardey’ halkları ortaya çıktı. Her biri için ayrı tarih, yazı ve edebiyat oluşturuldu. Aynı şekilde Abhazya’da yaşayan Abhazlarla Karaçay-Çerkes’teki Abazalar ayrı halklar ve dilleri de ayrı diller kabul edildi. 

Bugün de esas alınan bu sınıflandırmaya göre Abhaz-Adığe dil öbeği beş dilden oluşmaktadır: Adığey, Kabardey, Abhaz, Abaza ve Ubıh dilleri. Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde konuşulan dil aynı olduğu için sık sık ‘Kabardey-Çerkes dili’ terimi de kullanılır. Adığeyce ve Kabardey-Çerkesçe ‘Adığe dilleri’ veya ‘Çerkes dilleri’ olarak adlandırılır. 

Kafkasya’da Ubıh kalmadığı ve artık ölü dil olduğu için Ubıhça Sovyet ve Rusya dilbilim araştırmalarında fazla yer almaz ve bazen bu sınıflandırmaya dahil edilmez.

Dilbilim ölçülerine göre yapılan ve dünyada genel olarak kabul edilen sınıflandırmaya göre ise Adığece iki lehçeden oluşan tek bir dildir. Kafkasya’nın kuzeybatısında yaşayan Adığe boylarının (Abzeh, Şapsığ, Bjeduğ, Çemguy, Hatukay v.d..) konuştuğu lehçe ‘Batı Adığe’ lehçesidir ve Adığey Cumhuriyeti’nin devlet dilidir. Daha doğuda yaşayan Kabardey ve Besleneylerin konuştuğu lehçe ise ‘Doğu Adığe’ (veya ‘Kabardey’) lehçesidir; Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde diğer dillerle birlikte devlet dilidir. 

Abhazya’da konuşulan Abhazca ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde konuşulan Abazaca da aynı dilin lehçeleridir. Yazı dili olmayan Ubıhça dışında Abhaz-Adığe dilleri yazılı dillerdir. Sovyetler döneminde yaratılan bu ayrımdan dolayı her birinin iki alfabesi ve iki edebiyat dili vardır.

Adığece, Abhaz-Abazaca ve Ubıhçanın bugün artık var olmayan ortak Batı Kafkas dilinden türediği kabul edilir. Ubıhça, Abhaz-Abazaca ve Adığece arasında ara konumda bulunur; bu Ubıhların coğrafi olarak Abhazlarla Adığeler arasında bulunmalarıyla açıklanır. Karşılaştırma sonuçlarına göre Abhaz-Abaza ve Adığe dillerinin yaklaşık ayrılma tarihi M.Ö. 2000 olarak tahmin ediyor (J.C.Catford). Bu karşılaştırmalarda iki dil arasında bulunan ortak kelime (cognate) oranı % 28’dir.

ADIĞECE

19. yüzyıl ortalarında Batı Adığelerinin nüfusu 700-750 bin arası, Doğu Adığeleri ise 55 bin (1885 yılında 25 bin Besleney, 30 bin Kabardey) civarında tahmin ediliyor. 1864’te biten Kafkas-Rus Savaşı sonunda Adığelerin büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarına sürgün edildi. Bugün Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır ve İsrail’de bulunan Adığe diyasporası Kafkasya’dan 4-5 kat fazla nüfusa sahiptir; Suriye’de 40 bin (Smeets 1984: 53), Ürdün’de 30 bin (Smeets, ibid.), İsrail’de 3 bin (Catford 1986: 240). 

1989 SSCB sayımına göre:
Adığey Özerk Bölgesi’nde (bugün cumhuriyet) 122.9 bin, 
Krasnodar Eyaleti’ne bağlı Tuapse ve Lazarevsk ilçelerinde 10 bin (Şapsığ), 
Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde 386.055, 
Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi’nde (bugün cumhuriyet) 50.764 Adığe yaşamaktadır 
(Toplam 569.719; kendi cumhuriyetinin sınırları dışında yaşayanlar buna dahil değildir). 
Bunlardan Adığey’de % 85.2’si, Kabardey-Balkar’da % 97.6’sı, Karaçay-Çerkes’te % 
91.5’i Adığeceyi anadili olarak kabul etmektedir.

Dünyada en büyük nüfus Türkiye’dedir. 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına büyük çoğunluğu Adığe olmak üzere 1-1,5 milyon Kafkasyalının yerleştiği biliniyor. Türkiye sınırları dışında kalanları, o dönemdeki yoğun savaşlar ve hastalıklar nedeniyle olan nüfus kaybını ve nüfus artış hızını göz önüne alarak bugün için yaklaşık 2-3 milyon gibi bir tahminde bulunulabilir. 

Ç'ahe (Aşağı) olarak adlandırılan Abzeh, Natuhay, Şapsığ, Çemguy, Hatukay, Bjeduğ, Mahoş v.d. boylar ağız farklılıklarıyla Batı Adığe lehçesini konuşuyorlardı. Doğuda yaşayan ve Şhağ (Yukarı) olarak adlandırılan Kabardeyler ve Besleneyler ise Doğu Adığe lehçesini konuşuyorlardı. Sayıca az olan Adığe boyları daha büyük olanlara karıştılar. Hem Çarlık zamanında hem de Sovyetler döneminde uygulanan iskan politikasıyla Kafkasya’da da Adığecenin ağızları saflıklarını yitirdiler. Bugün, özellikle diyasporada mensup olunan boy ile konuşulan lehçe veya ağız her zaman örtüşmemektedir. 

Batı Adığe Lehçesinin Abzeh, Bjeduğ, Çemguy ve Şapsığ olmak üzere dört temel ağzı vardır

Abzeh. Sürgün öncesi Kafkasya’da ve bugün diyasporada konuşulan en yaygın Batı Adığe ağzı, nüfusları itibarıyla Abzehlerin konuştuğu ağızdır. Kafkasya’da ise Abzeh ağzı konuşan tek köy Adığey Cumhuriyeti’nde bulunan Şovgenovski’dir.

Şapsığların sayısı da Abzehlere yakındır. Hemen hemen aynı bölgelerde, birçok köyde de karışık olarak yaşamaktadırlar. Şapsığların tarihi topraklarının büyük bölümü bugünkü Adığey Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalmıştır. Adığey’deki küçük bir grup dışında Şapsığlar bugün Krasnodar Eyaleti’nin Tuapse ve Lazarevsk ilçelerine bağlı köylerde yaşıyorlar (yaklaşık 10 bin). 1924’te kurulan Şapsığ Ulusal Bölgesi 1945’de kaldırılarak Lazarevsk ilçesine (rayon) dönüştürüldü. Adığey Cumhuriyeti’nin dışında kaldıklarından anadillerinde eğitim ve yayın hakkından yararlanamıyorlar. 

Bjeduğ ve Çemguy ağızlarını konuşanların sayısı Kafkasya’daki nüfuslarıyla ters orantılı olarak Türkiye’de ve diğer ülkelerde nispeten azdır. Çemguylar diyasporadaki en küçük Adığe topluluğudur. Bilecik-Bozüyük’te üç (Alibeydüzü, Akçapınar, Akpınar), Düzce’de bir (Köprübaşı) köyleri vardır. Adığey Cumhuriyeti’nin Adığe nüfusunun çoğunluğunu Bjeduğlar ve Çemguylar oluşturur. Kafkasya’da kalmadığı için Adığe lehçebiliminde adları geçmeyen Hatukaylar ise birkaç köy dışında Kayseri-Pınarbaşı’nda yaşarlar (18 köy).

Doğu Adığe (Kabardey) Lehçesi Kabardey lehçesi Adığe-Abhaz dilleri içinde 45 ünsüzle en basit fonetik sisteme sahip olan dildir. Yaklaşık 13-14. yüzyıllarda ortak Adığe dilinden ayrıldığı düşünülüyor. Besleneylerin konuştuğu Adığece Kabardeycenin bir ağzı sayılmaktadır ve Batı lehçesine daha yakındır.

Rusya Federasyonu’nun Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde, Adığey Cumhuriyeti’nin Hodz, Koşehabl ve Bleçepsın köylerinde, Kuzey Osetya’nın Mozdok bölgesinde (Hıristiyan Kabardeyler) ve Stavropol Eyaleti’nin bazı köylerinde yaşayan Kabardeyler tarafından konuşulur. Diasporada ise en başta Türkiye, Suriye ve Ürdün’de.

Türkiye’de Kabardeylerin en yoğun yaşadığı bölge, esas olarak Kayseri ve kısmen Sivas-Göksun’u da içine alan Uzunyayla’dır. Kabardeyler Türkiye’deki Adığeler içinde dillerini en iyi koruyan gruptur. 

Alfabe, Yazı Dili ve Eğitim
1800’lerin başlarında ilk Adığe alfabeleri yapılmaya başlandı. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazı, dar bir aydın çevresinde sınırlı kaldı. İlk önce Arap harflerini esas alan alfabeler kullanıldı. Batı lehçesi için 1918’den 1927 yılına kadar Arap alfabesi, 1927’den 1938’e kadar Latin alfabesi kullanıldı. 1938’den itibaren de Kiril-Rus alfabesine geçildi. Doğu lehçesi (Kabardeyce) için Latin alfabesi 1923’te yapıldı,. 1924’te N.F.Yakovlev tarafından geliştirildi ve 1936’ya kadar kullanıldı. 1936’dan itibaren Rus alfabesinin harfleri esas alınarak hazırlanan Kiril alfabesine geçildi. Çok sayıdaki ünsüzü karşılamak için iki-üç harften oluşan kombinezonlar yaratıldı veya işaretler kullanıldı. 

Batı Adığe lehçesi için yazı ve edebiyat dili, fonetik olarak en temiz kabul edilen Çemguy ağzı üzerine kurulmuştur. Kabardey lehçesi içinse Büyük Kabardey ağzı esas alınmıştır.

Son yıllarda anadile ilginin artmasıyla Adığe alfabelerinde değişiklik yapılması, Latin alfabesine geçiş konuları tartışılmaya başlandı. 90’ların başında 10 kadar Adığe alfabesi teklifi yapıldı. Son yıllarda tek bir Adığe alfabesi için çalışmalar yapılıyor. 1999 yılı sonunda dilbilimci akademisyen Muhadin Kumahov tarafından üç cumhuriyetin ilgili makamlarına tek Adığe alfabesi projesi sunuldu. Ancak bugüne kadar bu konuda bir karar alınmadı.

Dolayısıyla, Türkiye’de açılacak Adığece kurslarda, yazı dili haline gelmiş bu iki lehçenin esas alınması gerekiyor. Batı lehçesinde yazı dili için Çemguy ağzı esas alındığından, konuşan sayısı bakımından Türkiye’de ve Kafkasya’da oran tersine olsa da Abzeh, Şapsığ, Bjeduğ ve Hatukay ağızlarını konuşanlar bu kurslarda ‘Çemguy’a tâbi olacaklar. Kabardey lehçesi için durum daha basit. Batı lehçesindeki kadar belirgin ağız farklılıkları olmadığından, Türkiye’deki tüm Kabardeyler ve Besleneyler küçük bir çabayla yazı diline geçiş yapabilirler.

Kafkasya’da Durum
1979-1989 yıllarında, kentleşme, turizmin gelişmesi ve 60-70’li yıllarda ‘ulusların kaynaşması’ sloganı altında yürütülen Rusçanın yaygınlaştırılması politikası sonucunda anadili öğretimi kesintiye uğradı. Rusça baskın dil konumuna gelmeye başladı. Adığece mecburi ders olarak sadece köy okullarında haftada iki saat okutulmaya başlandı. 1980’lerin sonunda ‘Adığece bilmek gereksiz’ düşüncesi yerleşti. Dile bu ilgisizlik aydınların tepkisini doğurdu ve yayın organlarında anadilin önemi ve rolü üzerine uzun tartışmalar yaşandı. 1990’ların başında Kabardey-Balkar Cumhuriyeti egemenlik kazanınca devlet dilinin seçimi problemi nedeniyle dil yasasının hazırlanması gergin geçen birkaç yıl aldı. 16 Ocak 1995’te K.B.C. başkanı V.Kokov “Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Halklarının Dilleri Yasasını”imzaladı. Yasaya göre 3 dil - Adığece (Kabardeyce)- Balkarca ve Rusça- ‘devlet dili’ statüsü kazandı. Yasa, cumhuriyette yaşayan diğer halkların dillerinin de korunup geliştirilmesine imkan veriyor.

Rusya Federasyonu Anayasası’nın 3. maddesi Rusçayı RF’nin devlet dili olarak tespit etmekle beraber ‘cumhuriyetlere kendi devlet dillerini tesis etme’ hakkını veriyor. Bu diller devletin iktidar organlarında, yerel yönetim organlarında, cumhuriyetin devlet kurumlarında Rusçayla birlikte kullanılıyor. ‘Herkesin anadilini serbestçe kullanma; iletişim, eğitim, öğrenim ve sanat dilini özgürce seçme’ hakkı cumhuriyetlerin anayasalarında güvence altına alınmıştır. ‘Adığey Cumhuriyeti’nde eşit haklara sahip diller Adığeyce ve Rusçadır’ (A.C.Anayasası, M.5). ‘Kabardey-Balkar Cumhuriyeti topraklarında devlet dilleri Kabardeyce, Balkarca ve Rusçadır’ (K.B.C. Anayasası, M.76). ‘Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde devlet dilleri Abazaca, Karaçayca, Nogayca, Rusça ve Çerkesçedir’ (K.Ç.C. Anayasası, M.11). 

Üç Çerkes cumhuriyetinde ulusal okullarda anadili ve edebiyatı derslerinin sınıflara göre dozajı şöyledir.

1-4. sınıflarda haftada 6 saat, 
5-7. sınıflarda 4 saat, 
8-11 (lise) 3 saat.

Ulusal olmayan okullarda haftada iki saat Adığece dersi vardır. Bir dönem matematik v.d. derslerin Adığece okutulması uygulaması başlamış, fakat daha sonra kaldırılmıştır.

Yüksek öğrenim kurumlarında eğitim Rusça yapılıyor. Adığecenin devlet dili statüsü kazanmasına bağlı olarak bu dilde de eğitim yapılması planlanıyor. Ancak bu fikir öğrenciler ve öğretmenlerin çoğu tarafından iyimser karşılanmıyor. Birçok kişi yüksek öğrenim kurumlarında anadilde eğitim yapılmasının eğitimin kalitesini ve düzeyini düşüreceğini düşünüyor. 


ABHAZ-ABAZACA

Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde genel olarak Abaza adıyla bilinmelerine karşılık, Kafkasya’da ‘Abhaz’ ve ‘Abaza’ diye bir ayrım vardır ve literatüre de bu şekilde yerleşmiştir. ‘Abhaz’, Abhazya’da yaşayan ve kendilerini Apsuva olarak adlandıran gruba Gürcülerin verdiği ad olarak bilinir. Kuzey Kafkasya’da Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayanlar ise ‘Abaza’ (Rusçada Abazin) olarak adlandırılır. Abazalar geçmiş yüzyıllarda iki grup halinde Abhazya’dan kuzeye geçip yerleşmişlerdir. 13.-14. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’ya yerleşen ilk grup, dilbilim literatüründe Tapanta olarak anılan Aşuvalardır. Adığeler (Kabardeyler) Aşuvaları Bashağ, aynı bölgede yaşayan Nogaylar ise Altı Kesek Abaza olarak adlandırırlar.

Diğer grup ise dağlık bölgelerde yaşayan ve bu nedenle Aşharuva (veya Şkaravo) (‘dağlılar’) olarak adlandırılan Abazalardır. Aşuvalardan üç dört yüzyıl sonra Kuzey Kafkasya’nın düzlüklerine inerek yerleşmişlerdir. Adığeler Aşharuvaları Kuşha Jane olarak adlandırır. 
Bu isim karmaşasından dolayı, özellikle dille ilgili olarak ‘Abhaz-Abaza’ terimini kullanmak en uygunu görünüyor.

Abhaz-Abazaca, Adığece ve Ubıhça ile aynı kökten bir Kuzeybatı Kafkas dilidir. 19. yüzyıl ortalarında Abhazya’da 170-180 bin, Kuzey Kafkasya’da Kuban bölgesinde de 40-50 bin kişi tarafından konuşuluyordu. 1864’te sona eren Kafkas-Rus Savaşı sonucunda nüfusun çoğu Osmanlı topraklarına yerleşmek zorunda kaldı. 1885’de Kuzey Kafkasya’da yaklaşık 10 bin Abaza (Aşuva ve Aşharuva), 1897 Rusya genel sayımına göre de Abhazya’da 58.697 Abhaz (Apsuva) kalmıştı. 1989 SSCB sayımına göre Abhazya’da 104 bin Abhaz, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde 30 bin Abaza yaşamaktadır. Ayrıca sürgün sırasında Gürcistan’ın güneyine, Acara bölgesine yerleşmiş birkaç köy vardır. Türkiye’de ise, kesin sayı bilinmemekle birlikte, 100-150 bin kişi olduğu tahmin ediliyor. Ürdün ve Suriye’deki Çerkes diyasporası içinde de Abhaz-Abazalar vardır.

Lehçe ve Ağızlar
Yukarıda belirtildiği gibi, yaşanan tarihi süreç sonunda ortaya çıkan Kuzey Kafkasya’da Aşuva (Tapanta) ve Aşharuva, Abhazya’da Apsuva gruplarına bağlı olarak dil de üç temel lehçeden oluşmaktadır. Kafkasya’da artık konuşulmayan, fakat Türkiye’de hâlâ yaşayan lehçe ve ağızlar ise henüz tamamen incelenmemiştir. Bu konuda bir çalışmayı Hollanda Leiden Üniversitesi’nden Abhaz dilbilimci Prof. V.Çirikba yürütüyor. 

Çirikba’ya göre Abhaz-Abaza dili beş lehçeden oluşuyor. Abhazya’da Bzıb, Abjua; Kuzey Kafkasya’da Aşharuva ve Aşuva (Tapanta); bunlara ilaveten beşincisi, Çirikba’nın üzerinde çalıştığı ‘Sadz’ lehçesi bugün sadece Türkiye’de konuşuluyor (Adapazarı-Düzce). Sadz lehçesini konuşanlar gibi dağlık Abhazya’nın Ahçıpsu, Pshu, Tsabal ağızlarını konuşanlar da 19. yüzyıl ortalarında tamamıyla Osmanlı topraklarına sürgün edildiklerinden, bu ağızlar da sadece Türkiye’de konuşuluyor. 

Sovyetler döneminde Abhazya’da konuşulan Abjua ve Bzıb lehçeleri (Abjua esas alınarak) ‘Abhazca’ ve Kuzey Kafkasya’da konuşulan Aşuva (Tapanta) ve Aşharuva lehçeleri (Tapanta esas alınarak) ‘Abazaca’ olarak ayrı yazı ve edebiyat dili haline getirildiler. Bugünkü Rusya dilbilimine göre de Abhazca ve Abazaca yakın akraba iki ayrı dil kabul edilirler. Dünya dilbilimcilerinin çoğu tarafından ise aynı dilin lehçeleri olarak görülürler. Ortak gramer yapılarını ve temel sözcük dağarcıklarını korumuşlardır. J.C.Catford’un yaptığı karşılaştırmaya göre iki lehçe arasındaki eş asıllı veya ortak kelime (cognate) oranı % 80’dir.

Abhazlar dillerini Apsuşüa (veya Apsuva bızşüa) olarak adlandırırlar. Kuzeybatı Abhazya’da (Gudauta bölgesi) Bzıb ve güneydoğuda (Oçamçira bölgesi) Abjua lehçesi konuşulur. Abhazya’da artık kaybolmuş olan diğer lehçe ve ağızlar (Sadz, Tsvücı, Ahçıpsu, Pshu, Aybga, Tsabal, Guma ve Abjaqua) Türkiye’de hâlâ yaşamaktadır. (10 civarında Sadz köyü var). Türkiye’de Abhazlar yoğun olarak Sakarya, Düzce, Bolu, Bursa-İnegöl, Bilecik-Bozüyük ve Eskişehir’de yaşarlar. Diğer illerde de tek köyler vardır. 

Kafkasya’da ‘Abaza’ olarak adlandırılan Aşuva ve Aşharuva grubu ise Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde ve Türkiye’nin Adana, Kayseri, Sivas, Tokat, Çorum, Samsun, Eskişehir, Bilecik illerinde yaşarlar.

Alfabe, Yazı Dili ve Eğitim

Abhazca için ilk alfabe 1862 yılında dilbilimci P.K.Uslar tarafından Rus harfleri temelinde hazırlandı;bu alfabeyle birlikte edebiyat dili oluşmaya başladı. Cochua’nın 1909’daki uyarlamasına kadar Abhaz alfabesi birkaç kez değişti. Cochua’nın uyarlaması 20 yıl kullanıldı ve bu alfabeyle dini hikayeler (1912) ve ilk okuma kitabı (1920) basıldı.

Yakovlev tarafından Latin temelli bir alfabe yapıldı ve bu ‘ortak Abhaz alfabesi’ SSCB’nin ‘genç yazılı dilleri Latinleştirme’ politikasının parçası olarak 1928’de kullanıma girdi. Bu dönemde edebiyat dili Bzıb lehçesinden Abjua’ya geçti. Aslında Abjua daha az karmaşık olmamasına rağmen o zamanın belli başlı yazarlarının lehçesiydi.

1936-1938 yıllarında Latin temelli alfabeler yerlerini genellikle Kiril temelli alfabelere bırakırken Abhazca, Stalin ve Beria’nın Abhazya’yı Gürcüleştirme politikasının sonucu olarak Gürcü alfabesine uyarlandı. Bu alfabe 1953’de Beria ve Stalin’in ölümüne kadar kullanıldı. Fakat 1940’ların ortasından itibaren Abhaz okulları Gürcü okullarına dönüştürüldüğü ve Abhazca yayınlar engellendiği için bu alfabeyle çok az şey yayınlandı. 1954’den itibaren, bir komite tarafından hazırlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. Bu alfabe, bazıları Uslar’ın alfabesinden alınmış 14 Kiril olmayan karakter barındırıyor. Bu durum yazı makinesi, bilgisayar ve matbaadan yararlanmada sorun yarattığı gibi, bazı fonolojik özelliklerin gösterilmesinde tutarsızlıkları olduğu için eleştiriliyor. Yapılan küçük değişikliklerle bugün hâlâ kullanılıyor. Sayıları Abhazya’dakinden fazla olan Türkiyeli Abhazlarla iletişim ve evrenselliği açısından Latin temelli bir alfabe için sürekli öneriler yapılıyor.

Abazaca (Tapanta) için 1847’de Elburgan’da doğan ve İstanbul’da eğitim gören Umar Meker’in Arap temelli bir alfabe ve ders kitabı hazırladığı, okulda çocuklara eğitim verdiği biliniyor. Ancak bu alfabe ve kitap günümüze kadar ulaşmadı. Genel olarak kabul edilen ilk alfabe 1933 yılında Kubina-Elburgan ağzı esas alınarak Latin temelli olarak hazırlandı, 1938’de bugün kullanılan Kiril temelli alfabeyle değiştirildi. 

Abhaz-Abazaca için Türkiye’de açılacak kurslarla ilgili sorunlar ve yöntemler konusunda şunlar söylenebilir: Türkiye’de her iki yazı dilinin (Abhaz ve Abaza) konuşanları vardır. Abhazcanın ağızları bakımından Abhazya ile Türkiye arasında yine tersine bir durum söz konusudur; yazı diline esas olan Abjua’yı konuşanlar Türkiye’de olmadığı gibi (veya çok az), Türkiye’de konuşulan ağızlar da Abhazya’da yoktur. Ancak bu ağızlar arasında büyük farklılıklar olmadığı için problem olacağını sanmıyorum.

Abazaca için ise Türkiye’dekiler açısından şans sayılabilecek bir durum söz konusu: Kafkasya’da (Karaçay-Çerkes’te), lehçeleri yazı diline esas alınan Aşuvaların (Tapanta) sayısı Aşharuvalardan oldukça fazladır; Türkiye’de ise tam tersi, Abaza grubunu çoğunlukla Aşharuvalar oluşturuyor. Ve Aşharuva lehçesi Abhazcaya daha yakın olduğundan açılacak Abhazca kurslar hepsine hitap edebilir.

Adığece veya Abhazca kurslarda öğretimin Latin alfabesiyle mi Kiril alfabesiyle mi olması gerektiği tartışılıyor. Latin alfabesi hem dünyadaki yaygınlığı, hem Türkiye’de kullanılıyor olması, hem de Kiril alfabesine göre kolaylığı bakımından elbette daha avantajlıdır. Mevcut Kiril alfabelerindeki problemler –üçlü, hatta dörtlü harf kombinezonları, farklı okunuşların ayrı harfler kabul edilmesi, iki lehçedeki aynı sesin farklı harflerle yazılması v.b.- ayrı bir konu. Ancak 70 küsur yıldır bu diller Kafkasya’da yazı ve edebiyat dili olarak kullanılıyor ve her türlü materyaliyle azımsanmayacak bir birikim var. Kiril alfabesini öğrenmeden bütün bu birikime ulaşmak mümkün değil. Latin alfabesiyle Adığece ve Abhazca öğretmek her şeye sıfırdan başlamak olur ve ancak birbirimize mektup yazmaya yarar. Yine de, gerektiğinde kullanmak üzere standart bir Latin alfabesinin kabul edilmesi gerekir. Tamamen Latin’e geçiş, bu ancak Kafkasya’daki cumhuriyetlerde kabul edilirse mümkündür. Rusya Kiril alfabesini bırakıp Latin’e geçmediği sürece o da çok zor görünüyor.

KAYNAKLAR
- Chirikba, A. Viacheslav; “Common West Caucasian”, Leiden Ün., Hollanda, 1996.
- Adığebze Pselhalhe – Slovar Kabardino-Çerkesskogo Yazıka, Moskova, 1999.
- Genko A.N.; “Abazinski Yazık”, Moskova, 1955.
- Berzeg, E.Sefer; “Adige-Çerkes Alfabesinin Tarihçesi”, Ankara,1969.
- “Kafkas Dilleri”, Sürgünde Kafkasya – Kültür Eğitim Dizisi 2, Kafkas Kültür Derneği, İstanbul, 1990.

Murat Papşu

Çerkes Dilleri

Aralık 28, 2018

Çerkes Dilleri Kafkasya’nın Sesi 

Çerkesler ve Abazalar sadece anayurtlarını değil, dillerini kaybetme tehlikesini de yaşadılar. 

Rivayete göre padişah, Kafkasya’ya birini göndermiş. Adam döndükten sonra huzura çıkıp gördüklerini, öğrendiklerini anlatmış. Padişah ‘‘Çerkeslerin dili nasıldır’’ diye sorunca, adam çakıl taşıyla dolu bir torba çıkarmış ve sallayarak ‘‘işte bu sese benzer bir dildir’’ demiş. Çerkeslerin ‘‘kuş dili’’ konuştukları da Anadolu’da halk arasında inanılan bir başka rivayet. Bu hikayelerin ortaya çıkmasında kuşkusuz Çerkesçenin, diğer Kafkas dilleri gibi telaffuzu zor, çok sayıda sese sahip olmasının payı var. 

Çerkesce, dünya dilleri içinde ayrı bir aile sayılan Kafkas Dilleri içinde yer alır; akraba dilleri Abazaca ve Ubıhça ile birlikte Kuzeybatı Kafkas grubunu oluşturur. Bu üç dilin yaklaşık üç bin yıl önce tek bir Kuzeybatı Kafkas dilinden ayrıldığı kabul edilir. Dil yapıları ve mantığı çok benzer olmasına, ortak kökenli çok sayıda sözcüğü paylaşmalarına rağmen karşılıklı anlaşılır diller değillerdir. Kuzeybatı Kafkas dillerinin fonetik zenginlik bakımından dünya dilleri arasında önemli bir yeri var. Az sayıdaki ünlünün yanında ünsüz bakımından son derece zengin dillerdir. Örneğin Çerkesçede 8 ünlüye karşılık 50’ye yakın ünsüz var. Abazacada 6 ünlüye karşılık 56 ünsüz, Ubıhçada ise 2 ünlüye karşılık 80 ünsüz bulunur. 

Bu üç dil arasında Ubıhçanın varlığı trajik şekilde son buldu. Ubıhlar 1864’e kadar Soçi ve çevresinde yaşıyorlardı. O zaman da hemen hepsi iki dilliydi; Abzehlerin veya Abaza Sadzların dilini de konuşuyorlardı. Hem uğradıkları nüfus kaybı, hem de sürgünden sonra diğer Çerkeslerle karışık yerleşmeleri Ubıhçanın gerilemesine yol açtı. Öyle ki, 1970’lerde bu dili konuşanlar bir grup yaşlıdan ibaretti. Ubıhçayı anadili olarak konuşan son kişinin, Manyaslı Tevfik Esenç’in 1992’de ölümüyle Ubıhça da ölü diller arasına katıldı. 

Savaştan ve sürgünden önce, Kafkasya’da bu üç dili konuşanların sayısı bir milyondan fazlaydı. Bugün Kafkasya’da Çerkesçeyi yaklaşık 600 bin, Abazacayı 150 bin kişi konuşuyor. Kafkasya’dan dört beş kat fazla nüfusun yaşadığı Türkiye başta olmak üzere diğer ülkelerde bu dilleri konuşanların sayısı hakkında kesin bilgi yok. 


Çerkesçe 

Çerkesler dillerini ‘‘Adığebze’’ olarak adlandırır. Esas olarak iki lehçen oluşur. Batı Çerkeslerinin (Abzeh, Şapsığ, Çemguy, Bjeduğ, Hatukay vd.) konuştuğu lehçe ‘‘Batı Adığe’’ (Ç’ahe); Doğu Çerkeslerinin (Kabardey ve Besleney) konuştuğu lehçe ‘‘Doğu Adığe’’ (Şhağ) lehçesi. Sovyetler döneminde bu iki lehçe ayrı diller gibi gösterilmiş, her biri için ayrı alfabe yapılmıştı. Batı lehçesi Adığey Cumhuriyeri’nde, Doğu lehçesi de Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde devlet dili. 

Yazı dili olmayan Ubıhça dışında Çerkesçe ve Abazaca yazılı diller. Çerkesçe için Kafkasya’da 1800’lerin başından itibaren yapılan alfabeler sınırlı çevrede kaldı. 1918’de Arap harflerine dayalı bir alfabe hazırlandı. 1927’den itibaren Latin, 1930’ların sonundan itibaren de bugün kullanılan Kiril temelli alfabe yürürlüğe girdi. 

Osmanlı döneminde Çerkesler için ilk alfabe İstanbul’da 1897 yılında Ahmet Cavit Paşa tarafından Arap harfleriyle hazırlandı. Bu alfabeyle ‘‘Ğuaze’’ adında bir gazete çıkarıldı, edebi ve dini kitaplar yayımlandı. Çerkesler Osmanlı’da Latin alfabesini benimseyen ilk Müslüman halktı. 1919’da Latin esaslı yeni bir alfabe yapıldı (Çerkes Elifbası). Bugün Türkiye’de Çerkesçenin tüm lehçe ve ağızları konuşuluyor. 


Abazaca 

Abazalar dillerini ‘‘Apsuşüa’’ olarak adlanrır. Üç lehçesi vardır. Abhazya’da yaşayanların konuştuğu ‘‘Apsuva’’ ile Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde konuşulan ‘‘Aşuva’’ ve ‘‘Aşharuva’’ lehçeleri. Apsuva lehçesi Abhazya’da devlet dilidir. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde devlet dili olarak tanınan beş dilden biri olan Abazacanın yazı dili için Aşuva lehçesi esas alınmıştır. Abazacanın tüm lehçe ve ağızları Türkiye’de konuşulmaktadır. Sadz, Tsabal, Ahçıpsu gibi ağızlar ise sadece Türkiye’de kullanılıyor. 

Abhazya’da Abazaca için ilk alfabe 1862’de Rus harfleri esas alınarak hazırlandı. Cochua’nın 1919’daki alfabe uyarlamasını Yakovlev tarafından hazırlanan Latin temelli alfabe izledi ve 1928’de kullanıma girdi. Daha sonra Stalin ve Beria’nın Abhazya’yı Gürcüleştirme politikası nedeniyle Gürcü alfabesine uyarlandı. Bu alfabe Stalin’in ölümüne kadar kullanıldı. 1954’ten itibaren, bir komite tarafından hazırlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. İstanbul’da Çerkesçe ve Abazacanın alfabe birliğini sağlamaya dönük Abazaca alfabe Mustafa Butba tarafından 1919’da hazırlandı (Çerkes Elifba Apsışola).
ATLAS, Aylık Coğrafya ve Keşif Dergisi, ''Çerkesler, Kafkasya’daki Çerkesya, Anadolu’daki Kafkasya'', Sayı 120, Mart 2003,

Murat Papşu

Antik Yunan vazolarındaki Amazon savaşçılarına dair “anlamsız” kelimelerin karşılıkları açığa çıkarıldı

MÖ 510’lu yıllardan kalma bir çanakta at üzerinde bir Amazon savaşçısı tasvir edilmiş. Uzmanlar, çanaktaki kelimenin antik Çerkes dilinde “Zırha Layık” anlamına geldiğini belirtiyorlar.

MÖ 550-450 yıllarından kalma toprak kapları inceleyen halkbilimci Adrienne Mayor ve J. Paul Getty Müzesi küratörü David Saunders, 12 antik vazonun üzerindeki Yunanca yazıların fonetik kodlarını çözerek sese çevirdiler. Bu yazılar savaşan, avlanan ya da ok atan Amazon figürlerinin üzerinde yer alıyordu.

Mayor ve Saunders, anlamlandıramadıkları ses kayıtlarını, Kanada McMaster Üniversitesi’ndeki Kafkasya dilleri uzmanı dilbilimci John Colarusso’ya iletti. Colarusso, Amazon resimlerinin ayrıntılarını bilmeksizin yazıları “Prenses”, “Başarısız Olma!” gibi kelimeler olarak tercüme etti.

Atina’da yayınlanan Hesperia dergisinde yayınlanan bir rapor, dilbilimcilerin 2.500 yıl önce Karadeniz çevresinde konuşulan dillere dair farklı görüşleri olduğunu gösteriyor. Bu bölge,Yunanlar’la savaşan ve ticaret yapan İskit göçebelerinin diyarıydı.

Mayor ve Saunders, Antik Yunanlar’ın Amazon vazolarına fonetik olarak İskit isim ve kelimelerini yazıp sesleri yeniden yarattıklarını ileri sürüyor. Yunanlar böyle yaparak antik dillerin köklerini muhafaza etmiş olabilir.

Lancaster’deki Franklin and Marshall Yüksekokulu’ndan antik Yunan vazoları uzmanı arkeolog Ann Steiner, gönderdiği e-postada “Çok etkilendim ve varılan sonuçları oldukça mantıklı buluyorum” diyor ve bu sonucun, çok gezen Atinalıların Amazon efsanelerini ve isimleri yabancılardan öğrendiğine dair görüşe ağırlık kazandırdığını ekliyor.

“Amazonlar: Antik Dünya’daki Savaşçı Kadınların Yaşamları ve Efsaneleri” adlı kitabın yazarı olan Adrienne Mayor, “Arkeologlar gerçek İskit kadın savaşçıların kurganlarını keşfetmeden önce, Amazonların salt mitolojik varlıklar olduğu düşünülüyordu. Amazonlar belli ki Yunanlar için egzotik ve heyecan vericiydi. Açıkçası bir saygı ve hayranlık var. Yunan dünyasında kadınlar ayrı ve eşit olmayan bir yaşam sürdürüyordu, dolayısıyla da erkek gibi giyinen ve savaşan kadın kavramı onlar için oldukça ilginçti” diyor.

Colarusso, Amazon vazolarında “Savaş Çığlığı” adlı bir okçu ve “Zırha Layık” adlı atlı bir kadın tespit etti. Bir köpekle avlanan iki kadını gösteren bir vazodaki Yunan harf çevirisi ise Abazaca “Köpeği Salıver” kelimesinin karşılığına denk geliyor.

Herkül ve Aşil figürlerinin yer aldığı vazolarda da isimler vardı, bu durum araştırmacıları, Amazon tanımlamalarının açıklama değil isim olduğunu düşünmeye sevketti.

İsimler muhtemelen Amazonların gerçek aile adları değil, lakap ya da kahramanlık unvanlarıydı. Colarusso, Kafkasya bölgesinde günümüz dillerini konuşanların bugün bile gerçek isimlerinden çok betimsel lakaplarını kullandıklarını belirtiyor.

MÖ 5. ve 6. yüzyıllarda Atina vazoları, Akdeniz boyunca ticareti yapılan önemli bir eşyaydı. Genellikle içine şarap konuluyordu ya da ziyafetlerde içki sürahisi olarak kullanılıyordu. Vazolara genellikle efsanevi figürler çiziliyor ve bazılarına da kelimeler yazılıyordu.

Dönem vazolarının 1.500’ünden fazlasının üzerinde çoğunluğu antik Yunan alfabesiyle yazılmış ama hiçbir mana ifade etmeyen “anlamsız” yazılar var. Bir kısmında da kadın savaşçıların tasvirleri yer alıyor.

Adrienne Mayor, vazoların üzerindeki resimlerle İskit kurganlarında bulunan giysilerin birbirine benzediğini farketti. Mayor, “Herşey bir önseziyle başladı. Amazonları ve İskitleri tasvir eden antik Yunan vazolarındaki anlamsız kelimelerin manası neydi?” diyor.

Mayor bunu ortaya çıkarmak için üzerinde Amazon figürlerinin yer almadığı vazolardaki yazılarla ilgili olarak Colarusso’ya danıştı.

Colarusso, “3 bin yıl önceki sesleri deşifre ettiğimizde tüylerim diken diken oldu” diyor. Şu anda New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nde muhafaza edilen, MÖ 400 yılından kalma vazoda cezalandırıcı bir adam ve sepette ölü bir kaz figürü var. Ayrıca Yunan alfabesiyle yazılmış ama bir anlam ifade etmeyen sessiz harflerle dolu sözler yer alıyor. Vazodaki figürü görmeyen Colarusso, antik Çerkes dilini kullanarak çeviri yapıyor: “Bu sinsi hırsız, adamdan çalıyor.”


Colarusso, “Bu cümleyi deşifre etmek bana birşey bulduğumuzu gösterdi. Kafkasya dillerinde halen ‘kh’ gibi sürtünmeli sesler kullanılıyor. Dolayısıyla da Yunanca cümlelerde fonetik İskit sesleri betimlenmiş” diyor.

Mayor, Colarusso’nun tercümelerini test etmek için Yunan kök çekimli yazılar yolladı ve Colarusso bunları tercüme edemedi.

Colarusso başka tercümeler de yaptı. Vazonun üzerindeki figürü görmeden “Köpek adamın yanında oturuyor” tercümesini yaptı, vazonun üzerinde bir köpeğin yanında oturan İskitli okçu tasvir edilmişti.
Çalışma grubunda yer almayan arkeolog Anthony Snodgrass (Cambridge Üniversitesi),“Çalışmanın ikna edici olması için gerçekten çok uğraştılar” diyor. Snodgrass’a göre, araştırmada sadece 12 vazonun kullanılması çalışmayı kısıtlı kılmış.

Araştırmayı yapan uzmanlardan Saunders, “Tüm bunlar birçok soruya yol açıyor: Atinalılar neden vazolarında bu ifadelerin yer almasını istediler? Vazoların çoğu çok az İskitlinin olduğu Kuzey İtalya’ya ihrac edilmişti ve oradaki Etrüsk kurganlarında bulunmuştu. Bütün olarak değerlendirildiğinde, tercümeler antik dünyadaki geniş bağlantıyı gösteriyor. Tunç Çağı’ndaki ticaret yolları, malları İber Yarımadası’ndan Sibirya’ya taşımak için kullanılıyordu. Bu çalışma,birşeye ‘anlamsız’ demek konusunda çok daha dikkatli davranmam gerektiğini gösterdi” diyor.

(nationalgeographic.com sitesinde 23 Eylül 2014’te yayınlanan Dan Vergano makalesi)

Çeviri: Serap Canbek

Kaynak: jinepsgazetesi.com

A-KAFKAS HALKLARI

Önce, konuyla ilgilenmemiş olanları göz önüne alarak Kafkasya, Kafkas halkları ve dilleri hakkında kısa da olsa bir açıklama yapmakta yarar gördüm.

1-KAFKASYA NERESİDİR?

Basit bir tanımla Kafkasya, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e uzanan Kafkas sıradağları ile, kuzeyde Kuban ve Terek nehirlerini, güneyde ise Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bölgelerini içine alan coğrafi bütünlüğün adıdır.

2-KAFKASYA HALKLARI

Kafkasya, halklar ve diller ülkesidir. Tarihin en eski çağlarından beri hem nüfus almış, hem nüfus vermiştir. Bu alış veriş savaşlar, göçler ve sürgünler şeklinde olmuştur. Kafkasya halklarının bir kısmı yerlidir, bir kısmı da değişik zamanlarda başka yerlerden gelmişlerdir. Bunlar da Kafkasya’nın yerlisi olmuşlar ve ortak bir kimlik oluşturmuşlardır.

Güney Kafkasya halkları Lazlar, Sıvanlar, Gürcüler, Azeriler ve Ermenilerdir.

Kuzey Kafkasya halkları ise şunlardır:

a-Yerli Halklar:
                       1- Abhazlar
                       2- Adıgeler (Çerkesler)
                       3- Çeçenler ve İnguşlar
                       4- Dağıstan Halkları
                                   - Avarlar (Moğol asıllı Avarlarla karıştırılmamalıdır)
                                   - Lezgiler
                                   - Laklar
                                   - Tabasaranlar
                                   - Ve başkaları
b- Dışardan Gelenler:
                       1 - Asetinler (Osetler-Alanlar): Hint-Avrupa kökenli
                       2- Karaçay ve Balkarlar: Asya Kökenli (Türk kökenli)
                       3- Negaylar: Asya Kökenli (Türk kökenli)
                       4- Kumuklar: Asya Kökenli (Türk kökenli)
                       5- Ruslar ve Kazaklar (1864 Rus istilasından sonra gelenler)

3-KUZEY KAFKASYA'NIN SİYASAL DURUMU

Bugün için Kuzey Kafkasya, Rusya Federasyonu’na bağlı sekiz cumhuriyet halindedir. Kendi alfabeleri, okulları, yayın organları vardır, yani kültürel özerkliğe, kısmen de siyasal özerkliğe sahiptirler. Yöneticilerini kendileri seçerler.


Bu cumhuriyetler Karadeniz’den Hazar’a kadar şöyle sıralanmıştır:
                       1- Abhazya Cumhuriyeti
                       2- Adıge Cumhuriyeti
                       3- Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti
                       4- Kabartay-Balkar Cumhuriyeti
                       5- Osetya Cumhuriyeti
                       6- İnguşetya Cumhuriyeti
                       7- Çeçen Cumhuriyeti
                       8- Dağıstan Cumhuriyeti

4-ÇERKESLER KİMDİR?

''Çerkesler” diye birilerinden söz edilir, ancak bunların kim oldukları, nereden geldikleri, niçin geldikleri hakkında pek bir şey bilinmez. Hatta, Çerkes olanların çoğu da bu bilgiden yoksundur. “Çerkes” adı dışarıdan verilmiş bir addır. Onlar kendilerine kendi dillerinde Çerkes demezler, “ADIGE” derler. Çerkes adının onlara kimler tarafından verildiği kesin olarak bilinmiyorsa da, Karadeniz’in Kafkasya kıyılarında M.Ö. 827. yıllardan itibaren koloniler kurarak yaşamış ve uzun süre Çerkeslerle ticaret yapmış ve kültürel ilişkilerde bulunmuş olan Grekler (Yunanlılar) tarafından verilmiş olduğu çeşitli kaynaklarda yazılmaktadır. Bu ad Türkiye’de “Çerkez ya da “Çerkes” şeklinde kullanılmaktadır. Araplar, “Çerakes”, Avrupalılar “Cirreassian” derler.

Çerkesler, başka yerden gelip Kuzey Kafkasya’ya yerleşmiş değildir, oranın yerli halkıdır, yani Çerkeslerin anayurdu Kuzey Kafkasya’dır. Kuzey Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarından itibaren Çeçenistan ve Osetya’ya kadar uzanan bölgesine Çerkezistan ya da Çerkesya denilirdi. Hazar Denizi’ne kıyısı olan doğu bölgesi Dağıstan’dır.

İşgalden sonra Ruslar, Çerkeslerin çoğunluğunu (%90) Osmanlı ülkesine sürgün edip yerlerine Rusları ve Kazakları yerleştirdiler. 1917 ihtilalinden sonraki siyasal yapılanmada Çerkezistan’ı Adıge, Çerkes ve Kabartay şeklinde üç bölgeye ayırdılar. Yukarıda açıklandığı gibi Adıge ile Çerkes zaten aynı anlama geliyor, Kabartay da Çerkeslerin bir kabilesinin adıdır. Amaç Çerkes kimliğini yok etmekti.

Çerkesçe (Adıgece), Kafkas Dilleri grubuna girer, Avrupa, Asya, Arabistan dilleriyle ya da başka bir dille ilgisi yoktur. Ses sayısı fazladır. Örneğin Türkçede 29, Çerkescede 58 ses bulunmaktadır. 1818-1824 yılları arasında Çerkesler arasında bulunmuş olan Fransız De Marigny, Çerkesya Seyahatnamesi adlı kitabında “Çerkesçe çok zor ve değişik bir dildir” demektedir. Yine 1837-39 yılları arasında Çerkesya’da üç yıl kadar yaşamış olan İngiliz Jackes S. Bell de, bu konuda şöyle demektedir: “Çerkesler bu toprakların yerlisidir, dilleri aynıdır. Kendilerine özgü bir eğitim sistemleri vardır.”

İngiliz John F. Baddele, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil başlıklı kitabında konumuzla ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “Kafkasya halklarının kökeni ve yapıları konusu, hayranlık verici ve çözülmesi en zor bir problemdir. Stabon, kitabında Kafkas dillerinin sayısını 70 olarak verirken Plinius 300 olduğunu belirterek, ‘Biz Romalılar, Sohum’daki işlerimizi 130 tercümanla sürdürmek zorunda kalıyorduk’ demektedir. Arap gezgini El-Aziz Doğu Kafkasya’ya ‘Diller Dağı’ adını vermiş ve 300 dil konuşulduğunu söylemiştir. ... Kafkas Dilleri hakkında henüz son söz söylenmedi. Kafkasyalılar, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen çok sayıdaki kabilelerden ve ırklardan oluşmaktadır ve bunlar çok çeşitli diller kullanmaktadırlar. ... Karadeniz’le Hazar arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca ülkeleri işgal edilen halkların sığınma yeri olmuştur. Bu durum, Kafkasya’nın coğrafi konumundan ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır.”

Kuzey Kafkasya, tarih boyunca birçok saldırılara uğramışsa da bunlar kalıcı olamamıştır. Ancak Ruslar tarih sahnesine çıktıktan sonra Kafkasyalıların amansız düşmanı olmuş, aralıklı olarak yüzlerce yıl süren, giderek sıklaşan ve şiddetlenen savaşların sonunda Kafkasyalıların gücü bitmiş ve işgal 1864’te tamamlanmıştır.

Bugün Türkiye’deki Çerkes sayısı, anayurt Kafkasya’daki Çerkeslerin on katı kadardır. Çerkesçe, Kafkasya’da yazı dili olduğundan varlığını sürdürmektedir. Ürdün ve İsrail Çerkesleri de kültürel kimliklerinin korunması için devletin teşvik ve desteğini görmektedirler.

B- KAFKAS DİLLERİ

1- DİLLER HAKKINDA GENEL BİLGİ

Kafkas Dillerine geçmeden önce dünya dilleri hakkında bilgi vermek yararlı olabilir. Arkeolojik yöntemlerle ortaya çıkarılan ilk yazılı belgeler, bundan birkaç bin yıl öncesine aittir. Tarih boyunca bazı diller, savaşlar, istilalar ve göçler nedeniyle kaybolmuştur. Dünyada bugün varolan dillerin kökenleri kanıtlanabilmiş değildir. Ancak dilbilimciler çeşitli ölçüler kullanarak dilleri karşılaştırmakta ve akrabalıklarını ortaya çıkarmaya çalışmaktadırlar. Diller buna göre sınıflandırılmakta, sesyapısı, kelime yapısı, gramer yapısı ve kelime sayısı gibi ölçüler kullanılmaktadır.

Bugün için dünyada dört bin kadar dil olduğu kabul edilmektedir. 1970 yılında dört milyarın üstündeki dünya nüfusuna göre önde gelen 20 dil ailesi şunlardır:

Dil Ailesi   Nüfus
Hint-Avrupa        2.000.000.000
Sine (Çin)-Tibet     1.040.000.000
Nijer-Kenge   240.000.000
Afre-Asya    230.000.000
Avustralya   200.000.000
Dravyan   140.000.000
Japon   120.000.000
Altay   90.000.000
Avustralya-Asya   60.000.000
Kore   50.000.000
Tai   50.000.000
Nilo-Sahara   30.000.000
Güney Amerika (Ameridyan)   25.000.000
Ural   23.000.000
Miao-Yao   7.000.000
Kafkas   6.000.000
Hint-Pasifik   3.000.000
Koisan   50.000
Avustralya Yerlileri   50.000
Paleo-Siberya    25.000
Genel Toplam   4.314.125.000

(Kaynak: David Crystal, The Cambridge Encyclopedia Language, 1987)

Yukarıdaki rakamlara göre Türkçe’nin dahil olduğu Altay Dil Ailesi 90 milyon nüfus ile 8. sırada yer almaktadır. Kafkas Dil Ailesi ise 6 milyon nüfusla 16. sıradadır.

Dil aileleri yerine en çok konuşulan diller esas alınırsa sıralama şöyle olmaktadır:

1- Çince           :        1 Milyar
2- İngilizce      :     350 Milyon
3- İspanyolca   :    250 Milyon
4- Hintçe         :     200 Milyon
5- Arapça        :     150 Milyon

Bir dil, bir ülkede resmi dil olmasa da belirli topluluklar içinde yaygın olarak konuşulabilir. Ayrıca çok dilin konuşulduğu bir ülkede herkes tarafından aynı düzeyde konuşulmasa da tek bir resmi dil olabilir. Örneğin Rusya’da çok sayıda dil konuşulmakta ve bunların önemli bir kısmı devlet tarafından, en azından ilkokullarda eğitim dili olarak tanınmaktadır, resmi dil Rusça’dır.

Çok dilli toplumlarda, resmi olmasa bile ortak bir anlaşma dili kullanma zorunluluğu vardır. Örneğin, “Dağlar Ülkesi” yanında “Diller ülkesi” olarak da adlandırılan Dağıstan’da Arapça, yüzyıllar boyu ortak dil olarak kullanılmış, daha sonra Kumukça’ya (Türkçe ile aynı aileden) geçilmiştir.

2- KAFKASYA’DA DURUM

İlk bölümde değinildiği gibi Kafkasya, Halklar ve diller ülkesidir. Bu dil çokluğundan ilk kez söz etmiş olan, M.Ö. 5. yy.’da yaşamış ünlü Yunan gezgin ve tarihçisi HERODOT’tur. Daha sonra yaşamış olan STARBON (M.Ö. 65-M.S.23) ve Romalı PLİNİUS (M.Ö.23-79) bu konuda bilgi veriyorlar. Ortaçağ Arap gezginlerinden AL MAKSUDİ, İBN HAVKAL, EBU FİDA ve diğerleri de bu konuda bilgi vermektedirler. Daha sonraları, günümüze dek birçok batılı ve Rus bilim adamları da Kafkas Dilleriyle ilgili araştırmalar yapmışlardır.

Dilci Friedrich Müller tarafından ortaya atılan “Kafkas Dilleri” terimi, 1864’ten beri kullanılmaktadır. Ancak, tarihsel bir kavram olan “Kafkas Dilleri” kapsamına girmez. Bu coğrafyada (Kafkasya’da), Hint-Avrupa dillerinden bazılarına (Ermenice, Osetçe, Kürtçe, Tatça), ya da Türk Dillerine (Azerice, Kumukça, Karaçay-Balkarca, Nogayca), Moğol kökenli Kalmukça, Samu dillerinden Asurca, Fin-Uygur dillerinden Estonca’ya rastlanmaktadır.
Kafkas Dilleri, hem Ural-Altay Dillerinden, hem de Hint-Avrupa Dillerinden farklı değişik bir dildir.

Her dil, değişim halindedir, sadece ölü diller değişmezler. Kafkas dilleriyle ilgili en iyi özet çalışma, Rusça baskısı 1965’te, Almanca baskısı 1969’da yayınlanmış olan Klimov’un Kafkas Dilleri adlı kitabıdır.

3- KAFKAS DİL AİLESİ

Yerli Kafkas dillerinin sayısı Amerikalı dilci Catford’a göre 37’dir. Bunların tümü yazılı dil değildir. Yazı dili olarak Kiril (Rus) alfabesini kullanırlar. Gürcülerin kendi özel alfabeleri vardır. Bugün bilim adamlarının ortak kanısı, Kafkas Dillerinin apayrı bir dil ailesi oluşturdukları şeklindedir. Kafkas dillerinin, tarihsel çağlarda herhangi bir yerden gelmediği ve en azından 4000 yıldır Kafkasya’da konuşulduğu kabul edilmektedir. Söz konusu olan Kafkas dilleri, yerli Kafkas dilleri olup, sonradan Kafkasya’ya geldiği bilinen ve bugün Kuzey Kafkasya’da konuşulan (örneğin Hint-Avrupa ailesinden Osetçe, Altay ailesinden Kumukça gibi) diller bilimsel sınıflamada Kafkas Dil ailesi içinde yer almazlar. 1970 yılı verilerini kullanan Catford’un tahminine göre, dünyada Kafkas dillerini konuşanların sayısı 6 milyon civarındadır. Gerçek rakam bunun üstünde olabilir. Örneğin Türkiye’de nüfus sayımlarında anadil sorulmamaktadır.

4- KAFKASYA DİLLERİNİN SINIFLANDIRILMASI

Kafkas Dil Ailesinin dışında, sonradan dışarıdan gelen halkların getirdikleri diller de vardır. Doğaldır ki bu halklar da Kafkasya’nın birer parçası olmuşlar, yerli halkla kaynaşarak Kafkas kültürünü ve kimliğini oluşturmuşlardır. Örneğin yerli dilleri konuşsunlar, konuşmasınlar Kumuk, Karaçay-Balkar, Nogay gibi Altay dillerini konuşan halklar ve Osetler, Tatlar gibi Hint-Avrupa dillerini konuşan halklar Kuzey Kafkasya kültürünün ayrılmaz parçaları olmuşlardır. Kafkasya’nın bu tarihsel bireşimi göz önüne alınarak Kafkasya dillerini iki sınıfa ayırmak mümkündür: Yerli Kafkas Dilleri, dışarıdan gelen diller.

A- Yerli Kafkas Dilleri:
1- Güney Kafkas Dilleri (Kartvel, İber)
                       - Gürcüce
                       - Zan Grubu (Mingrelce, Lazca)
                       - Svanca
2- Kuzey Kafkas Dilleri
            a- Kuzeybatı Kafkas Dilleri
                       - Abnaz ya da Abazaca
                       - Çerkesçe ya da Adıgece (Kabardey, Besleney, Şapsığı, Kemguy, Bjeduğ.. şiveleri)
                       - Ubıhca (Abaza ve Adıge dilleri ile ortaklığı var)
            b- Kuzeydoğu Kafkas Dilleri (Hazar dalı, Çeçen, Dağıstan-Nah)
                       - Vaynah grubu (Çeçence, İnguşca, Batsca)
                       - Avar, Andi, Dido grubu
                       - Avarca
                       - Andi grubu (Asıl Andi, Botlik, Godoberi, Karata, Bagulal, Tindi, Çamalal ve Akvağ)
                       - Dide (Tsuntal) grubu (Asıl dide, Kıvarşi, Kapuça, Hunzal)
                       - Arçiçe
                       - Lak-Dargi grubu
                       - Lakça
                       - Asıl Dargice, Kaytakça, Kubaşice
                       - Samur grubu
                       - Lezgice
                       - Agulca
                       - Rutulca
                       - Tsakurca
                       - Tabasaranca
                       - Budukça
                       - Dizekçe
                       - Kinalgukça
                       - Udice

B- Dışardan Kafkasya’ya Gelen Diller:
Bu dilleri üç kümede toplamak mümkündür:
         1- Hint-Avrupa Dilleri:
                      1- Ermenice
                      2- İran Dili
                                - Kuzeydoğu İran: Osetçe
                                - Batı İran:
                                - Kuzeybatı İran: Talişçe, Kürtçe
                                - Güneybatı İran: Tatça
         2- Altay Dilleri:
                      1- Türkçe:
                                - Oğuz grubu:
                                - Batı Oğuz: Azerice, Karapapakça
                                - Doğu Oğuz: Türkmence
                                - Kıpçak Grubu: Kumukça, Nogayca, Karaçay-Balkarca
         3- Semitik Diller: Asurca (Batı Semitik Arami grubundan)

5- DİLLERİN DEĞİŞMESİ

Dünyada her şey değiştiği gibi, kuşkusuz diller de değişmektedir. Dilbilimciler, akrabalığı olan ya da aynı kökenden geldiği düşünülen dillerin ne kadar zaman önce farklılaşmaya başladığına ilişkin çalışmalar yapmışlardır.

Bu çalışmalarda bir kelime listesi esas alınmakta ve iki dilin birbirine benzer kelimeleri yüzde olarak saptanmaktadır. Bu yüzde ne kadar düşükse, dillerin o kadar eski bir tarihte ayrılmaya başladığı düşünülerek ayrılma tarihi tahmin edilmektedir. Örneğin eğer iki dil arasında %60 ortak kelime varsa, bu dillerin yaklaşık on yedi yüzyıl önce birbirinden ayrılmaya başladıkları belirtilmektedir. Zaman ölçeği en fazla 25.000 yıl öncesine gitmektedir. Kuşkusuz bu yöntemin yetersizlikleri vardır ve sonuçlar, yalnızca bir hipotez olarak ihtiyatla değerlendirilmektedir. Bu teknikteki en temel varsayım, ele alınan dillerin tek bir kökenden geldiğine ilişkindir. Oysa iki dil, iki ayrı kökenden gelseler bile, toplumların karşılıklı ilişkileri nedeniyle ortak kelimelere sahip olabilirler. Öyleyse bu tekniğin tek başına; türeme ilişkilerini ortaya koymadığını, ancak diğer bilimsel bulgularla birlikte anlamlı olarak kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Ancak başka bir teknik getirilmediğinden, tüm yetersizliklerine karşın bu teknik, Swadesh ve Lees tarafından ilk uygulandığı 1940 yılından beri hala kullanılmaktadır, ve belli sınırlar içinde dilbilimsel değeri vardır.

Çeşitli araştırmacıların bu tekniği, yaklaşık 80-100 kelimelik listelere uygulayarak yaptıkları karşılaştırmalar, Kafkas dilleri arasındaki kelime ortaklıkları konusunda fikir vermektedir. Araştırmacılara göre bazı Kafkas dilleri arasındaki ortak kelime oranları şöyledir:

Kartvel Dilleri (Klimov’a göre):
Gürcü-Sıvan %30, Zan-Sıvan %30, Gürcü-Zan %44

Kuzeybatı Kafkas Dilleri (Catford’a göre): Abhaz-Adıge %27, Abaza-Adıge %31, Adıge-Wubıh %40, Abhaz-Abaza %80, Adıge-Kabartay %92

Dağıstan Dilleri (Catford’a göre): Avar-Akvakh %48, Avar-Hunzip %34 Avar-Lezgi %27

Kuzeybatı Kafkas ile Dağıstan Dillerinin Karşılaştırılması:
Adıge-Avar 99.75-12.9 (Tovar’a göre), 9x%10-14 (Catford’a göre) Abhaz-Avar %8-13 (Catford’a göre).

Bu kelime ortaklıkları esas alındığında, Svan’ın Gürcüce ve Zan’dan ayrılmaya başlaması yaklaşık 4000 yıl, Gürcüce’nin Zan’dan ayrılması ise 2700 yıl öncesine gitmektedir. Kuzeybatı Dillerine bakıldığında Adıge-Kabartay 270 yıl, Abhaz-Abaza 740 yıl, Abhaz/Abaza ile Adıge 4220 yıl önce farklılaşmaya başlamıştır.

Bu istatistiksel bulgular ya da hipotezler, tarihçilerin ve arkeologlara bazı yorumları ile birleştirilince daha anlamlı ve açıklayıcı olmaktadır. Yukarıdaki verilere göre Abhaz-Abaza dili ve Adıge dili arasındaki farklılıklar ilk kez M.Ö.2000 yıllarında oluşmaya başlamıştır. Örneğin dilbilimci Sulimirsky’e göre Kuzey Kafkas Maykop kültürünün başlangıcı M.Ö. 2500-3000 yıllarıdır ve bu kültürün Karadeniz kıyısında kuzeye doğru bir göç sonucu oluştuğunu belirten bir teori vardır.

Dilbilimci Catford’un araştırmasına göre:

- Güney ve Kuzey Kafkasya arasındaki yol ayrımı 1300-1400 yıl öncesinde başlamıştır (eğer ortak bir kökenden geliyorlarsa).
- Kuzey Kafkasya’nın batısı (Abhaz ve Adıge) ile doğusu (Dağıstan-Nah) arasındaki yol ayrımı, 10.300 yıl öncelerine gitmektedir.
- Doğu dillerinden Dağıstan Dilleri (Avar-Andi-Dide grubu) ile Çeçence’nin farklılaşması 7000 yıl öncesine gitmektedir.
- Dağıstan dilleri arasındaki farklılaşmalar ise 4000 yıl öncesinden başlamış olmaktadır.

Bu tahminlerin ihtiyatla karşılanması gerekmektedir. Örneğin, ortak kelimelerden biri konusunda yanlış analiz yapılırsa, sonuçta 300 yıllık bir süre hatası yapılmış olmaktadır. Kafkas Dillerinin birbirleriyle benzerlikleri yanında, Avrupa’da izole bir dil olan Baskça ve eski bir Ortadoğu dili olan Urartuca ve belgelenmiş en eski yazıtlara sahip olan Hititçe gibi dillerle olan ilişkileri konusunda geliştirilmiş teoriler de vardır. Bu ilişkilerin daha sağlam bilimsel dayanaklara kavuşturulması, dilbilimci, tarihçi antropolog vb. bilim adamlarının yeni çalışmalarını beklemektedir.

6- ÇERKESÇE SÖZCÜKLER

1818-24 yıllarında Kafkasya’da Çerkesler arasında yaşamış olan Fransız De Marigny, Çerkesçe’ye merak sarmış ve kısa bir Çerkesçe sözlük hazırlamış. Bir örnek olması bakımından bu sözlükten seçilmiş olan bazı kelimeleri alıyoruz.

Daha önce değinildiği gibi 58 sesli olan Çerkesçe’nin Türk alfabesindeki 29 sesle yazılması mümkün olmadığından, burada Türk alfabesi ile yazılabilecek olanları seçtik. 

Çerkesçe  Türkçe Çerkesçe Türkçe
Blıpe Pazartesi O sapşı Hoş geldin
Gubce Salı Se Ben
Bereskeji Çarşamba Et
Mefeuk Perşembe Şığın Elbise
Pereskeşhoe Cuma A El
Mefezauk Cumartesi Abjane Tırnak
Thaumaf Pazar Pse Ruh, can
Nepe Bugün Psegoed Günah
Negoe Gidelim Koe Domuz
Şıa? Var mı? Tığuj (Dığuj)  Kurt
Wetgeje Hoşçakal Ha Köpek
Tıs Otur Şı(Çı) At
Pao Şapka Şha Kafa
Çu(vı)  Öküz Tha Tanrı
Jake Sakal Se Kıseta (Se kızet) Bana ver
Je Ağız Psı Su
Fıjı Beyaz Şuzı (Fız) Kadın
Bağsıma Boza Pşaşe (Gıgebz) Kız
Fabe Sıcak Şawe Oğul
Atake (adake) Horoz Kuaye (Koey) Peynir
Haynape Ayıp Hajığe (hacığe) Un
Psape Sevap Şhal Değirmen
Pae (paçe)  Bıyık Şhaltes Değirmenci
Kagoe Gel ThaWı ğapsew Sağol
Goe    Git Dişe Altın
Ne Göz Tıjın (Dışın) Gümüş
Nape Yüz Wune Ev
De Ceviz Çemı (Jem)  İnek
Dejiy (Dejey) Fındık Mel Koyun
Bzıwu (Bzuw)  Kuş Pçenı(Bjen) Keçi
Thagume Kulak Şıne Kuzu
Bjım (Bjın) Soğan Şejiy (Şejey) Bıçak
Te Wugore Nereye Psey Çam
(Dene Wuoğre) gidiyorsun? Naşe Kavun
Haluğ Ekmek Gu Kalp
Çetı (Ketı-Ged) Tavuk Pşe (Pşedık) Boyun
Baje Tilki Nıbe Karın (Mide)
Tığe (Dığe)  Güneş Guçıen (Guşıen) Konuşmak
Maze Ay öın Ağlamak
Şığu-çıuğ Tuz Pğe Odun
We Sen Mez Orman

7-AVCI DİLİ

Avcılık dönemini yaşayan diğer toplumlarda olduğu gibi Çerkeslerde de “Avcı Dili” denilen bir dil kullanılırdı. Bunun nedeni, hayvanların da insan dilini anladıkları inancıydı. Bu inanca göre av sırasında hayvanların adını anmak onların kaçmalarına neden olacağından takma adlarıyla anılırlardı.

Kafkasya’da Mezdoğ bölgesi Çerkesleri, “Kurt adını anarsanız üstümüze saldırır bizi parçalar, sakın adını söylemeyin” derlermiş. Kurt sözcüğü yerine orman köpeği, kır köpeği takma adları kullanılırmış. Avcılık dışında da bazı durumlarda örtmece adlar kullanılırdı. Örneğin korkulan hastalıkların adları da değiştirilir, takma adlar kullanılırdı. Yine geleneklere göre evin gelini aile üyelerini gerçek adlarıyla çağıramaz, onları kendi taktığı güzel ve özel adlarla çağırırdı.

Tekrar avcı diline dönecek olursak, av hayvanlarının anlamamaları için onların adlarını söylemezler, kendi koydukları adları söylerlerdi. Bu adlar, aynı zamanda hayvanların özelliklerini de yansıtırdı. Bununla ilgili olarak şu örnekleri verebiliriz: 

Türkçe adı Çerkesçe adı Çerkesçe Adı Takma adın anlamı
Geyik Şıh Bjabe Çok boynuzlu
Ayı Mışe Lebısej Keçe ayak
Tilki Baje Thağepz Yalancı
Domuz Koe Peşabe Yumuşak burunlu
Kurt Tığuj (Dığuj) Şğoeeyj  Vahşi boz renkli
Avcı Şagoe Pşerıh Av getiren

 

Yaşar Bağ

KAYNAKÇA:

1) Menteş, Gökhan M., Diller ve Kafkas Dilleri Üzerine Kafkas (Şamil Vakfı Bülteni) İstanbul, Aralık, 1998
2) Çerkesya Seyahatnamesi: Şövalye Taitbout De Marigny, Çev. Aydın Osman Erkan, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1996
3) Bell, James S., Çerkesya’dan Savaş Mektupları, Çev. Sedat Özden, 1837-39 Kafkas Vakfı yayınları, İstanbul, 1998
4) Kafkas Dilleri, Kaf Yayınları, İstanbul, 1990
5) Bağ, Yaşar, Türklerde ve Çerkeslerde Kültür, Din ve Tanrı, Çiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 1998

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" dizisini protesto etmek için Kanal D önünde toplandı

Çerkesler, "Bir Umut Yeter" di…

Oca 09, 2017 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

1. Dünya Savaşında Anavatan (хэку) Çerkesleri https://t.co/B28BY4GbSK
RT @AdygheHeku: «Зихия» возродится в Адыгее https://t.co/4RxHnYKcdo
RT @AchumijHilmi: ŞARKICI DAVUTE SUSAN DERECEYE GİRDİ - ÇAYKOVSKİDEN ŞOSTAKOVİÇE DÜNYA MÜZİK DEVLERİNİ YETİŞTİRMİŞ RUSYA'DA DERECEYE GİRMEK…
RT @KAFFED: "XASE" / "DERNEK" "Kurtuluş yok bir başımıza... Ya birbirimizi gayrete getirip birlikte, omuz omuza mücadele edeceğiz; ya da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı

Çerkesler nasıl Müslüman oldu?

Yüz Ellilikler Listesi ve Çerkesler

Son Ubıh Masalı ve Hacı Gıranduk Berzeg Gerçeği

Çerkes Dünyası ve Rusya

Fırtınalı Yıllarda Bir Mücadele Adamı: Ahmet Tsalıkkatı