Araftaki Kafkasya

Ocak 27, 2019

Araftaki KafkasyaKafkas halkının özgürlük savaşları, jeo-politik konumu nedeniyle her zaman uluslararası politikaların odak noktası olmuştur. XIX. yüzyılda ise Kafkasya yalnızca bölge güçleri olan Rusya, İran ve Osmanlı Devleti arasında değil o zamanki dünyanın sömürgeci güçleri olan İngiltere ve Fransa arasında da ‘Çerkes meselesi’ adı ile devleteler arası askeri ve siyasi çıkarlar çatışmalarında kilit bir rol

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

M.Ö. 1.yy. Abhazya kıyılarındaki Sohum(Diyoskurya) ve Pitsunda şehirleri önemli kültür ve ticaret merkezleri haline geldi.

M.Ö. 1.yy. İlk Alan köyleri kuruldu.

M.Ö. 1.yy. Yunan gezgini Strabon "Cercetea" adı altında Çerkeslerden söz etti.

M.Ö. 1.yy. Yunanlılar, Karadeniz kıyılarını terk ettiler.

M.Ö. 2.yy. Korinth'li gezgin Skylax, Çerkesler için "KERKET" tanımını kullandı.

M.Ö. 3.yy. Sarmatlar, Kafkas dağlarına sığındılar.

M.Ö. 5.yy. Anapa merkez olmak üzere Sind Devleti kuruldu.

M.Ö. 5.yy. Sohum(Dioscurias) ve Pitsunda'ya Yunan kolonileri yerleştirildi.

M.Ö. 5.yy. Yunan gezgini Heredotos "SUCHA" tanımını kullanarak Adigeler'den söz etti.

M.Ö. 63 Romalılar, Abhazya'nın güney bölümünde hakimiyet sağladılar.

M.Ö. 65 Kuzey Kafkasya'ya giren Roma ordusu Dağıstan'da bozguna uğrayarak geri çekildi.

M.Ö. 66 Roma İmparatoru Pompe, Güney Kafkasya'yı işgal etti.

M.Ö. 114 Roma İmparatoru Trayan, Ermenistan'ı istila etti.Sonraki İmparator Vespasiyen, Kuzey Kafkasyalılara karşı müdafa amacı ile kaleler inşa ettirdi.

M.Ö. 302 Gürcistan Hükümdarı Sürmag, ülkesinde baş gösteren Eristav isyanlarını bastırabilmek amacı ile Asetinler'den yardım istedi.

M.Ö. 400 Sind Devleti, Bosfor İmparatorluğu tarafından yıkıldı.

M.Ö. 480 Bosfor İmparatorluğu kuruldu.

M.Ö. 500 Sindler toprağı sabanla sürmeye başladı.

M.Ö. 600 Dağıstan'a saldıran Persler geri püskürtüldü.

M.Ö. 700 Gagra kentine Grek kolonileri yerleştirildi.

M.Ö. 900 Tarım araçlarının yapımında demir kullanıldı.

M.Ö. 1000 Demir devri başladı.

M.Ö. 1180 Hati Devleti yıkılıdı.

M.Ö. 1200 Kafkasyalılar, Hitit'lerin yanında Mısırlılara karşı savaştılar.

M.Ö. 1200 Yeni Hatiler dönemi.

M.Ö. 1200 Kafkasyalılar, Hitit'lerin yanında Mısırlılara karşı savaştılar.

M.Ö. 1200 Kuban Bronz kültürü.

M.Ö. 1500 Gimri Devleti, İskitler'in darbeleri sonucu yıkıldı.

M.Ö. 1800 Bronz devri. Koyun ve atların evcilleştirilerek hayvancılığa geçilmesi.

M.Ö. 2000 Kilden kalıplar kullanılarak bakır aletler yapıldı.

M.Ö. 2000 Eski Hatiler dönemi. Hatiler Devletleşti.

M.Ö. 2000 Kimmer İmparatorluğu dönemi.

M.Ö. 2000 Diyoskurya'da(Sohum) para bastırıldı.

M.Ö. 2600 Fenikeliler, Karadenizi dolaşarak "Askhenaz Denizi"(Kafkasyalılar Denizi) olarak adlandırdılar.

M.Ö. 3000 Dışa yayılma hareketleri başladı.

M.Ö. 3000 Proto Hatiler dönemi.

M.Ö. 3000 Seramik yapımı ve avcılık başladı.

M.Ö. 3000 Maden işlendi.

M.Ö. 3000 Miyekuape uygarlığı dönemi.

M.Ö. 3000 Abhazya'da Tunç kullanıldı.

M.Ö. 5000 El Sanatları ürünlerinin yapımı başladı.

M.Ö. 6000 Tarım ekonomisinin Kafkasya'ya girişi.

III- IV. yy. Abhazya kıyısındaki Sohum(Diyoskurya) şehri Romalılar tarafından ele geçirilerek adı Sebastopolis olarak değiştirildi.

IV - XIV. yy. Adigelerde feodalizmin tedricen oluşması süreci.

IV. yy. Sassaniler Gürcistan'a girdi.

IV. yy. Hıristiyan dininin Kafkasya'da yayılmaya başlaması.

IX. yy. Abhazya Krallığı, Laz Krallığı'nı da içine alacak şekilde genişledi.

IX. yy. Abhaz krallığının Laz krallığını içine alacak şekilde genişlemesi.

V. yy. Abhazlar, Pers sahi Anusirva ile ittifak ederek Bizans'a karşı savaştılar.

V. yy. Adigelerin ataları olan Sind'lerin Gorgippa kenti başkent olmak üzere Cite Devleti kurmaları.

VI. yy. Zix'lerin(Ubıhlar) önderliğinde, Karadeniz kıyısında federe bir devlet kuruldu.

VI. yy. Abhazya'nın Bizans'a bağlanması.

VII. yy. Klasik eski çağda adi Pagry olan bugünkü Gagra kentinin Grekler tarafından kurulması.

VIII. yy. Abhaz Krallığı sınırlarını Mingrel ve Kartveli topraklarına kadar genişletti.

IX. yy. Hazarlar'ın Kırım valisi Bolan Museviliği kabul etti.

X. yy. Tek dil konuşan Adige halkının oluşması.

XIII-VV. yy. Katolik mezhebinin Kafkasya'ya yayılması.

XVIII. yy. Abhazya'nın üçe bölünmesi. Abhazya'da iç savaşın başlaması.

746 II. Ansabadze Lewan'in Abhaz-Gürcü krallığını kurması.

780 Abhaz lideri II. Tatas'in Bizans'dan ayrılarak Abhaz krallığını yeniden kurması.

25.3.1382 Mısır Çerkes Memluk Devleti kuruldu.

15.04.1395 Adıgelerin Terek ırmağı kıyısında Timur'a karşı savaşması

1396 Timur'un Kafkasya'yı tamamen yakıp yıkması

08.06.1438 Mısır Çerkes Sultanlarından Sultan Barsbay'ın ölümü

1439 Abhazya mutlak suretle Bağımsızlığını ilan etti.

1459 Osmanlı'nın, Abhazya'da İslamiyeti yayma girişimleri başladı.

1467 Kırım Hanı Nur-Devlet Han kendisine karşı ayaklanan kardeşi Mengi-Giray Han'a yenilerek Abhazya'ya sığındı.

1475 Osmanlı İmparatorluğu Kırım'ı işgal etti.

21.09.1492 Çerkes Memlukları Sultanı Kayıtbi öldü.

24.08.1517 Osmanlı İmparatorluğu ve Çerkes Memlukları arasında Mercidabık savaşı çıktı. Çerkes Komutan Gavguru öldü.

22.01.1517 Mısır Osmanlılar tarafından zapt edildi. Mısır Çerkes Sultanlığının yıkılışı.

1545 Kaplan Giray komutasındaki Kırım ordusu Kuzey Kafkasya'ya saldırdı.

1552 Kazan Hanlığı Rusya'ya ilhak oldu.

1556 Astrahan Hanlığı Rusya'ya ilhak oldu.

1557 Kırım'a karşı Büyük Kabartey-Rusya ittifakı.

31.08.1561 Kaberdey prensi Temiyruko'nun kızı Gosenay'in Çar IV. Ivan ile politik evlilik yapması. Maria Temijukovona adıyla vaftiz edilerek Moskova'da Çariçe oldu.

06.09.1570 Prenses Goşenay(Maria) oğluyla beraber zehirlenerek öldürüldü.

1570 Devlet Giray komutasındaki Kırım ordusu Kuzey Kafkasya'ya saldırdı.

1571 Prenses Goşenay'ın kardeşi Michail Temiyruk Çar İvan'ın emri ile öldürüldü.

1578 Ruslar tarafından Sunc nehri üzerine bir kale kuruldu.

1588 Ruslar tarafından Terek nehri üzerine bir kale kuruldu.

1725 - 1728 Abhazların Osmanlı egemenliğine karsı ayaklanmalarını

1732 Rus birlikleri Çeçen topraklarına girdi.

01.09.1739 Belgrad antlaşmasıyla Büyük ve Küçük Kabardey Bölgelerinin Rusya ve Osmanlıdan bağımsız olduğu kabul edildi.

28.05.1745 Kuzey Kafkasyalı Mültecilerin müttefikler tarafından zorla sovyetlere teslim edilmesi Drau Faciası

1778 Osmanlı imp. kıyı Adigelerine ilgi duymaya başlaması

1785 Uşurma(İmam Mansur) liderliğinde 6 yıl sürecek Çeçenistan'da Ruslarla savaş başladı.

24.03.1789 Rusların Anapa'ya saldırısı.

30.09.1790 Kuzey Kafkasya'ya yardım için gönderilen Osmanlı Komutanı Battal Paşa Rusya'ya iltica etti.

1791 Lider Uşurma (İmam Mansur), Anapa'da Ruslar tarafından tutsak edildi. Binlerce Çeçen ve Çerkes Türkler'e sığındı.

13.04.1794: Kafkas Lideri İmam Mansur Ruslar tarafından zindanda öldürüldü.

1801: Doğu Türkistan'ın Rusya'ya katılmasıyla Kafkasya büyük önem taşımaya başladı. Çeçenler'in Rus yayılmacılığını önlediği ve tehlike arzettiği telaffuz edilmeye başlandı.

1810: İnguş yöresi Ruslar tarafından işgal edildi.

01.03.1811 Kavalı Mehmet Paşa'nın Kahire'de Hile ile Çerkes beylerini öldürtmesi.

1818 Ruslar Çeçen topraklarında askeri anlamda yerleşim birimleri kurmaya başlayıp, Groznaya Kalesi'ni inşa ettiler.

14.09.1829 Edirne antlaşmasıyla Kafkasların Osmanlı Devleti tarafından Rus egemenlik alanına bırakılması

1830 Gazi Muhammed yani Gazi Molla Müslümanlar'ın imamı ilan edildi. İmam bütün Kafkasya uluslarına "cihad" çağrısı yaptı.

08.09.1830 Moğolların Ruslara karşı savaşlarında Adıgelerin Moğollara yardım etmesi

1832 Cihad sırasında Gazi Muhammad Gimri köyünde Ruslar tarafından öldürüldü.

17.10.1832 İmam Gazi Muhammed'in Gimi'de Rus güçleriyle savaşarak ölümü

1834 Gazi Muhammed'in yerine geçen Hamza Bey Hunzak'ta vuruldu. İmam Şamil devlet başkanı seçildi.

09.06.1834 İngiliz diplomat Davit Urguhart 'ın çabalarıyla Adıge kabilelerinin bir toplantısının Anapa'da gerçekleştirilmesi.

12.06.1838 Rusların Dağıstan'da Ahul - Goh köyünü kuşatması

1840 Kafkasyalılar Karadeniz kıyısında kuvvetlerini yeniden birleştirip Ruslara karşı harekete geçtiler.

12.2.1840 Büyük Çerkes Saldırısı ve Bahar zaferi

15.01.1840 Çerkeslerin Abın Kalesini Ruslardan Geri Almaları

1842 İmam Şamil'in ilk kez naibi Hacı Muhammed'i Abedzeh'lere göndermesi.

1843 İmam Şamil Ruslar'a karşı büyük başarı kazandı ve Ruslar'a yenilgiyi kabul ettirdi.

10.06.1844 Negume Şora Beçmırze'nın Ölümü

16.07.1845 İşgalci Ruslarla Kafkasya'lılar arasında Dargo Muharebesi

1849 İmam Şamil'in ordusu dağlık bölgenin batısında sıkıştırıldı.

01.01.1851 Nalçikte ilk Çerkes Okulu açıldı.

24.04.1854 Hacı Murat'ın Ruslarla savaşarak ölmesi

15.06.1857 Abın'de Şapsığların düzenlediği kurultaya katılan 60 thamade Ruslarla savaşa devam kararı aldılar.

1859 Şamil Kafkasya genel valisi General Baryatinski tarafından teslim alındı. Dağıstan ve Çeçenistan, Ruslar'ın eline geçti.

06.09.1859 İmam Şamil Gunib'de Rus Ordusuna teslim olmak zorunda kaldı.

1860 - 1861 Kabardey nüfusunun 1/8'inin Osmanlı topraklarına gitmesi.

21.05.1864 Çarlık Rusya'sının Çerkeslerin son direnişini kırması.

Haziran 1864 Ağustos Osmanlı topraklarına göç eden Adigelerin sayısı 400.000 'e ulaşması Eylül Samsun'a çıkan Adigelerden yasayanların sayısı 60.000 ölüler ise 70.000

Mart 1864 Subeşkh nehrinde 100'e yakın savaşçı teslim olmalarına rağmen öldürülür.

Mayıs 1864 Sürülen Çerkeslerden boşalan yerlere Azof'dan getirilen Kazakların yerleştirilmesi.

Şubat 1864 Trabzon'a giden Çerkes göçmenlerin sayısı 10.000'i bulur. Bunların 3000'i ölür.

04.02.1871 İmam Şamil Medine'de öldü.

29.01.1890 Tunuslu Hayrettin Paşa(Tleş) İstanbul'da öldü.

08.04.1901 İmam Şamil'in Kuban'daki Naibi Muhammed Emin Türkiye'de öldü.

01.04.1906 Kafkasyalı (Oset) şair, yazar ve düşünür Kosta Heteghatı'nın ölümü

28.12.1912 Ünlü yazar Ahmet Mithat Efendi'nin (Hağur) ölümü

30.10.1916 İstanbul'da Çerkes Teavün Cemiyeti'nin eski başkanlarından Ahmet Cavit Therhet Paşa öldü.

27.02.1917 Rus çarlığının çöküşü ve Çar II. Nikola'nın tahttan indirilmesi.

Mayıs 1917 Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Birliği Merkez Yürütme Kurulunun (Yerel Hükümetin) seçilmesi

11.05.1918 Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin Bağımsızlığını ilan etmesi.

1918 İstanbul'da "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti" nin kurulması.

06.03.1920 Yazar Ömer Seyfettin (Hatko) öldü.

04.03.1921 Abhazya Cumhuriyeti kuruldu.

01.09.1921 Kabardey Özerk Bölgesi Kuruldu.

02.01.1922 Karaçay - Çerkes Özerk Bölgesinin Kuruluşu

16.01.1922 Balkar Özerk Bölgesinin Kabardey Özerk Bölgesine eklenmesi.

08.03.1922 Yazar Hadağale Asker'in doğumu

14.04.1922 Adıge Tarihçi Met Çunatuko İzzet öldü.

20.04.1922 Güney Osetya Özerk Bölgesi kuruldu.

27.07.1922 Kafkasya'nın batısında Adıge Özerk Bölgesi kuruldu.

05.09.1923 «Çerkes Teavün Cemiyeti» ve «Çerkes Özel Örnek Okulu» kapatıldı.

18.12.1923 Gönen Çerkeslerinin Güney doğu Anadolu'ya sürülmeleri.

01.04.1923 İlk Adigey Özerk Bölgesi yasasının hazırlanması.

02.05.1923 Batı Anadolu'dan Çerkes Köylerinin sürgünü

12.05.1923 Gönen - Manyas Adıgelerinin sürgün edilmesi.

07.07.1925 Kuzey Osetya Özerk Bölgesi Kuruldu.

02.07.1927 Çerkes ressam Avni Lifij'in İstanbul'da ölümü.

19.01.1931 Yazar Fetgerey Şöenü öldü.

30.08.1935 Ressam Namık İsmail Big'in Ölümü.

1936 Çeçen İnguş Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

04.03.1936 Mısır Çerkes Kardeşler Cemiyeti Başkanı Abdülhamit Huştoko'nun Ölümü.

05.12.1936 Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti kuruldu.

05.12.1936 Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyet oldu.

24.03.1941 Prof. Aziz Meker İstanbul'da öldü.

22.06.1941 Nazi Almanya'sı birliklerinin Kafkasya'ya girişi

15.09.1941 Adıge ozan Şocentsuk Aliy Naziler tarafından öldürüldü.

1944 Cumhuriyet dağıtıldı ve toprakları Sovyetler Birliği'nin Grozni Bölgesi'ne bağlandı. Bütün halkı Orta Asya ve Sibirya'ya sürüldü.

09.02.1944 Çerkes Teavün Cemiyeti üyelerinden ve "Quaze" gazetesi yazarlarından Hayrullah Süleyman Yediç öldü.

23.02.1944 Çeçen İnguşların Sibirya'ya sürülmeleri

11.02.1945 Yalta Konferansı

25.07.1945 145 Çerkesinde bulunduğu bir kısım mültecinin Saraçoğlu Hükümeti ta­rafından S.S.C.B.ne iadesi.

06.02.1946 General Kılıç Girey'in idam edilmesi

10.02.1947 Bestekar Muhlis Sebahattin Ezgi (Bıjnav) öldü.

10.12.1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi.

01.05.1952 Osetyalı yazar Tambi Elehoti'nin sürgünde ölümü

31.12.1953 Çerkes yazar ve gazeteci İsmail Ziya Bersis öldü.

10.05.1954 Kafkas tarihçisi General İsmail Berkok'un Londra'da ölümü.

1957 Çeçen İnguş Özerk Cumhuriyeti yeniden kuruldu ve sürgündeki Çeçenler'in yurtlarına dönmelerine müsaade edildi.

08.04.1960 Abhaz ozan Dirmit Gulya öldü.

08.01.1961 Dünya şampiyonu (Güreş) Yaşar Doğu öldü.

26.03.1961 Kuzey Kafkasya Milli Merkezi Başkanı Prof. Ahmet Nabi Magoma Münich'de öldü.

18.10.1961 Kuzey Kafkasyalı Parlemento Başkanı Wassan Girey Jabağı'nın ölümü

08.01.1962 Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin ikinci Devlet ve Hükümet Başkanı Pşımaho Kosok İstanbul'da sürgünde iken öldü.

11.05.1962 Çerkes yazar ve şair Seyin Tıme'nin İstanbul'da ölümü

16.04.1963 Kafkasyalı yurtsever (Oset) Ali Han Kantemir Münich'de öldü.

26.07.1963 Çerkes yazar ve bilim adamı Prof. Aytek Namitok İstanbul'da öldü.

04.04.1972 İnguş yazar Çevirmen Bek Sultan Batırhan İstanbul'da öldü.

05.04.1972 Abazin yazar Jir Hamid öldü.

24.04.1973 Yazar ve yayıncı Mehmet Ketey'in (İnguş) Ankara'da ölümü

01.12.1973 Adige yazar Sogentsuk Adem Türkiye'ye geldi.

05.10.1977 Ankara "Kuzey Kafkasya Kültür Derneği" üyelerine, Emekteki otobüs durağında beklerken ateş açıldı. Birkaç kişi yaralandı. Mahmut Özden öldü.

01.01.1978 Kuzey Kafkasya'lı yayıncı ve yazar Dr. Vasfi Güsar İstanbul'da öldü.

14.06.1979 Mersin 'Kafkas Kültür Derneğine silahlı saldırıda bulunuldu. Ali Öğe öldü.

11.10.1986 Ubıhça sözlük hazırlayan ünlü Fransız dilbilimci George Dumezil'in ölümü

12.01.1989 Olimpiyat 2.si Avrupa Şampiyonu Adil Candemir'in Ölümü

05.10.1991 Adıgey'in Cumhuriyet statüsü kazanması

03.11.1992 Tsıba Efkan Çağlı Abhazya'da Şehit oldu.

30.11.1992 Kozba Vedat Akar Abhazya'da şehit oldu.

14.08.1992 Abhazya'nın Gürcistan tarafından işgali

21.09.1993 Abağba Bahadır Özbağ Abhazya'da şehit oldu.

22.09.1993 Yeğoj Hanefi Aslan Abhazya'da şehit oldu.

27.09.1993 Sohum'un Gürcü işgalinden kurtarılışı

30.09.1993 Abhazya'nın Gürcü işgalinden kurtaılışı

11.11.1994 Çeçenistan'ın Rus Ordusunun Saldırısına uğraması

21.04.1996 Çeçenya'nın seçimle iş başına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Cahar Dudayev Ruslar tarafından Füze saldırısı ile öldürüldü.

26.02.2001 Araştırmacı yazar Ömer Beygua'nın ölümü.

25.02.2003 Yazar Osman Çelik'in ölümü.

28.02.2004 Abhaz yazar-şair Bagrat Şinkuba'nın ölümü

23 Mart Çerkes Takviminde yeni yıl

01 Ağustos Vatanına Dönenler Günü

08.03.2005 Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Mashadov Ruslar tarafından öldürüldü.

04.03.2010 Abhazya'nın ilk devlet başkanı Vladislav Ardzinba Vefat etti.

Vubıh ülkesi (Abazaca Tuakhı), Dağlılar’ın anlattıklarına göre her zaman kutsal bir toprak sayılmıştır ve Batı Kafkasya’nın tamamında Vubıhlar, Çarlık rejiminin işgalci politikalrına karşı örgütlü direnişin öncüleri ve esin vericileri olarak tanınmışlardır. Ne yazık ki ülkemizin geniş okur kitlesi Vubıhlar hakkındaki bilgilerden yoksundur ve Vubıhlar Kafkasya savaşına katkıları , feci sürgünleri ve gurbet yaşamları üzerine bildikleri çok sınırlıdır. Vubıh’ların dili ve tarihine dikkat çekmek ve ilgi uyandırmak için önemli çalışmalar yapmış olan yabancı araştırmacılar bu halkın kaderine daha çok ilgi göstermişlerdir. A. Dirr, H. Vogt ve G. Dumezil ve başka araştırmacıların adları, sadece çok sınırlı sayıda uzmanlarca bilinmektedir. Vubıhlar hakkında bilgi ve kaynaklar zaten kısıtlıdır ve adı geçen bilim adamlarının yazdıklarını toplama ve tercüme ederek yayımlamak bizim için kutsal bir görevdir. Rus Çarlık ordusu subaylarından V. Skaryatin tarfından 1862’ de “Oteçesvennıyezapiski” dergisinde yayınlanmış olan ve Vubıhlarla diğer Batı Kafkasya Dağlıları hakkında az bilinen bilgiler içeren bir yazıya yer veriyoruz. Dağlılara karşı savaşsa da V. Skaryatin onlarınfazilet, mertlik ve alicenaplıklarını görmezden gelmemiş Vubıhların yüce ahlakına dikkat çekmiştir. Yaklaşık 130 yıl önceye ait olan bu yazının okurlarımız için ilginç olacağını umuyoruz.( Ruslan Gojba; Aydglara (Yedinenıye), No 5(15), Sohum 1991. Çeviren: O. Uravelli)

Bizler Kafkasya halklarını, ya hiç kimseye acımayan,insani duygulardan yoksun ve kendi çocuklarını pazarlayan vahşi yamyamlar olarak,ya da antik eski Isparta ve Roman’ nın parlak dönemlerindeki efsanevi kahramanlar olarak düşünüyoruz. Oysa daima canlı ve kuvvetli bu savaşçı boy kısa süre için bile olsa tanıyınca, ana sütüyle birlikte kanlarına işleyen mertlik ,hüner ve tehlikelere hiç aldırmayan cesaretleriyle, onların ulaşılmaz ve büyülü doğa ve dağlarıyla karşılaşınca ,orada doğanın her adımda, her yamaçta,her derede ve kanyonda adeta birere kale oluşturduğunu görünce, böylesine küçük bir nüfusla bu boyların nasıl olup da kuzeydeki korkunç,üstelik çağdaş bilim ve uygarlığın tüm olanaklarına sahip olan dev kuvvete karşı altmış yıldır direnebildiklerini anlamaya başlıyorsunuz. Rusya’nın o tam donanımlı dev Kafkasya ordusundaki subaylar ve askerlerin cesurluğu ,enerjisi ve deneyimi ise , genellikle profesyonel bir ordunun özelliklerinden başka bir şey değildir.

Kısacası bu Dağlı halkların nasıl olup da iki buçuk yüzyıl boyunca biri güneybatıdan ve ötekisi de güneydoğudan bastıran iki dev İslam devletine karşı direnebildiğini ,insan yalnız bu dediklerimi gördükten sonra anlamaya başlıyor. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 4, s.514)

Müslüman dünyasındaki ilk devleşme ve yükselişten sonraki dönemlde, Avrupalılara karşı koyabilen tek bir Doğu ordusu vardır ve o da Kafkasyalılardan devşirmedir. Yoksa Asya orduları,sadece açık sayı üstünlüğü sayesinde Avrupalılara direnebilmiştir. Fransızların belagat ve abartmalarla korkunç bir düşman imajı kazandırdıkları Cezayirli Araplar ve Kabilleri Kafkasyalı Dağlılar’la kıyaslamak gülünçtür. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, 25 askerin savunduğu müstahkem bir siperi Cezayirliler ele geçiremezler. Adıgeler ve Lezgiler is, Kafkasya ordusuna ait taburların koruduğu kaleleri silahsız olarak düşürüyorlardı. Onlar sonj kişiye kadar ölümü göze alıp, şarapnel ateşine ve düzenli ordunun süngülerine aldırmadan ielerliyorlar, barut depolarını havaya uçuruyorlar ve kaleyi savunanlarla beraber yaşamlarını yitiriyorlardı. Sonuçta kale düşüyordu. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142,1862, Sayı 5, s.302)

Evet onların girişimleri zafer getirmedi, aralıksız saldırı ve akınları sonunda bitti, bölgedeki kilit noktalar ve mevzilerde tehlike kalmadı, fakat bu zafer kimseyi aldatmasın. Çünküaskeri sonuçlar, Kafkasya ordularına altmış yıldır cehennemi yaşatan bu cesur ve mert insanların eşsiz hüneri ve tükenmeyen enerjisi hakkında doğru fikir vermiyor. Hiçbir topçu ateşiyle desteklenmeyen ve delik ve gedik açmak için teknik olanakları bulunmayan bu insanlar, sadece kamalar ve kılıçlarla müstahkem mevzilerin siper korkuluklarına atlıyorlar, baltaları bile yokken şarapnele, kurşun yağmuruna ve süngülere bakmaksızın kale kapılarını zorluyorlar.

Bunlar, genelde bizim Dağlılar hakkında düşündüğümüzün aksine ağaçların arkasında kalleşçe ateş eden ve sonra ilk ateş sesinde ve ilk hücumda tüyen eşkıyalar değildirler. Bilindiği gibi 1840’lı yıllarda Dağlılar bizim birkaç kalemizi ele geçirmeyi başarmışlardı. Oysa bu kaleler inanılmaz savunma olanaklarına sahiptiler ve donatımları oldukça kuvvetliydi, askerlerin direniş ve moral gücü yüksekti ve öle siye savaşıyorlardı. Buna rağmen Dağlılar başarılı olmuşlardı. Örneğin, Mihaylovkoye kalesindeki garnizon,bütün gücüyle savunma yapmış,askerlerimiz akıl almaz direnç ortaya koymuşlardı ama sonunda Dağlılar kalabalık halinde kaleye girmişlerdi ve kaybedeceklerini anlayan askerlerimiz düşmanla birlikte ölmeyi tercih etmiş ve kaleyi havaya uçurmuşlardı.

Yukarıda belirttiğim gibi 1853-1860(Kırım) Doğu Savaşına kadar biz Karadeniz’in doğusunda dar bir kıyı şeridini kontrol edebiliyorduk ve bunun için sahile birbirine yakın aralıklarla kalelerden Karadeniz Müstahkem Hattı kurulmuştu. Fakat ülkenin iç kısmına giremiyorduk. Zaten söz konusu olan dar kıyı şeridinde bile, karadan yapılan her operasyon pahalıya mal oluyordu. Çünkü Vubıhlar ve Şapsığlar çok inatçı ve cesur şekilde savunma yapıyorlard, topraklarının her karışı için ölümüne savaşıyorlardı.

1840’lı yıllarda komutanlık, Vubıhlar’ın oturduğu Soçi bölgesindeki köylere karşı ceza seferleri düzenlenmesini emretti. Adler burnunda yaklaşık on bin kişiden oluşan bir güç toplandı ve plan yapıldı. Karadeniz filosu da topçu eteşiyle birliklerimize yoğun destek sağlıyordu.

Vubıhlar’ın reislerinde biri olan halk önderi Hacı Berzeg görüşmekler yapmak ve barış sağlamak için ordumuzun komutanlarıyla bir araya geldi. Onun amacı Generali seferden caydırmaktı. General’in onun delil ve gerekçeleriyle ikna olmadığını gören Hacı Berzeg, kanlarının son damlasına kadar savaşmaya yemin etmiş olan Dağlılar’ın teslim olmayacağını bildirmişti. Hacı Berzeg yerden bir avuç toprak alarak ağzına götürmüş ve kılıcını öperek halkının teslim olmayacağını tekrarlamıştı. Bizim General, buna rağmen kararından dönmemişti. Hacı Berzeg geri dönünce halkını toplamış ve şöyle demişti:’Bir adım bile geri çekilmem! Ruslara köle olacaklarına çocuklarımı ve eşimi bile öldürürüm! Bu topraklara düşüp ölürüm ama asla teslim olmam!’

Birliklerimiz harekete geçti ve yaklaşık 15 km. lik bir yol boyunca her adımda çatışma ve muharebe yaşandı. Filo gemileri, kollarımızı topçu ateşiyle destekliyor ve taburlarımızın önünü açmak için kıyı boyunca uzanan yolların tamamını bordalardaki toplardan korkunç salvolarla dövüyorlardı. Ne var ki Dağlılar mevzilerinde sakince oturup kollarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı.

Deniz topçusunun korkunç ateşiyle yerlebir edilen mevzilerden Vubıhlar kılıçlarını çekerek bizim süngülerle savunma yapan kalabalık birliklerimize saldırıyorlardı. Gülleler , bombalar ve el bombaları toprağın altını üstüne getiriyor, kıyıyı kaplayan ormanı kesip doğruyordu, dört bir tarafta ölüm kol geziyordu. Ama Dağlıları püskürtmek olanaksızdı. Çapı büyük olan topların gülleleri koskoca ağaç gövdelerini sazlar gibi yere yatırıyordu, fakat ormanda mevzilenmiş olan Vubıhlar, geriye bir adım bile atmıyorlardı. Bu cesur insanlar kaçmayı ve kurtulmayı hiç düşünmeden taburlarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı ve onların amacı, kendi yaşamlarının bedelini askerlerimize pahalıya ödetmekti.

Bu kanlı savaş hakkında ban çok ibretli iki olay anlatmışlardı. Siperde sağ kolundan kurşunla yaralanmış bir Vubıh, kamasını sağ eline alarak orya yaklaşan askerlerimizin üzerine atlamıştı. Derken bir kurşunda bacağına isabet etmiş ve Vubıh yere düşmüştü. Ama o, bu durumda bile sürünerek elindeki kamayı askerlere fırlatmıştı.

Öteki olay ise daha ilginçtir. Bizim askerler tarafından çevrilen ve artık kurtuluş yolu kalmadığını gören iki Vubıh, çareyi denize atlamakta bulmuşlar. Onlar filo gemilerinden kimsenin kendilerini görmeyeceğini düşünüyorlarmış. Ama onları fark etmişler ve yakalamak için filika göndermişler. Filikadaki subayın yemin ederek anlattığına göre, filikayı görünce iki Vubıh esir düşmemek için sulara gark olmuşlar.

Bu gerçekleri öğrendikten sonra Sayın Fadeyev’in aşağıdaki sözlerine hak vermeye başlıyoruz:”Fethedilen Kafkasya’nın Rusya’ya kazandırdığı üçüncü en büyük güç, Dağlı süvari askerlerdir. Şimdiki düzen sürdürülürse onların sayısı epeyce arttırılabilir, kaliteyse kuşkusuz en iyisidir. Dağıstanlı süvari birliği veya Anapalı süvari birliğinden daha iyi bir askeri güç düşünülemez… Sadece onların savaşçılığını doğru şekilde değerlendirmek gereklidir. Kafkasya’nın Ruslara kucağından askeri birlikler vermesi için bu gücün ortaya çıkmasına olanak sağlamak gerekir. O zaman Rus bayrakları altında bu güç, dünyayı belki de hayret düşürecektir.”

Karadeniz kıyısında oturan Vubıhlar, Şapsığlar ve Natuhaylar, belagat, söz sanatı, espri ve hazırcevaplılıkla da dikkat çeken topluluklardır(…)Burada Dağlıların ne kadar esprili ve hazırcevap olduklarını ortaya koyan birkaçörnek vermek istiyorum.

Bütün Çerkesleri genelde düzenbazlar olarak gören ve onlara çok sert davranan bizim yöneticilerden biri, yıllar önce Çerkes reisler ile bir buluşma sırasında yine aşırı sert davranmış, sinirli halde ve kaba tavırlarla bağırarak konuşmuş. Çerkesler onu dinlemişler. Sonunda ak saçlı, yaşlı bir Çerkes, gayet efendice ve kibar bir tarzda şöyle demiş:”Duyduğumuza göre sizin uygar Avrupa’nızda iki halk arasında kavga çıkarsa, diğerlerionları barıştırmak ve uzlaşma sağlamak için çalışırlar ve kavgalıları bir araya getirince, düşmanlar birbiriyle efendice ve saygılı şekilde konuşurlarmış. İyi ama biz de bir halkız!”

Diğer öykü ise daha ilginçtir. Bize düşman olan ve kalelerimize yakın olan arazide oturan boylardan birinin reisleri, kale komutanını evinde ziyaret etmişler. Orada divan ve kanepelerde rahatça yerlerini almışlar. Nerdeyse yarım saat geçmiş, komutan onların geliş nedenini öğrenmek için konuşmalarını bekliyormuş. Ama gelenler sessizce oturuyorlar, konuşmuyorlarmış. Bu suskunluktan dolayı sinirlenen ve sabrı tükenen komutan bağırmaya başlamış:”Neden konuşmuyorsunuz? Niye susuyorsunuz? Niçin geldiğinizi anlatsanıza yahu!”

Reislerden biri, komutana şu cevabı vermiş:”Bizim geleneklerimize göre, bir konuk birini evinde ziyaret ederse, niye geldiğini o ev sahibine anlatmak zorundadır. Tanrı bu ülkeyi bize verdiğinden beri bizler burada ev sahibiyiz, sizlerse buraya yeni gelmiş konuklarsınız. Demek ki önce siz konuşmalısınız bize dinlemek düşer.”

General Rayevski, Karadeniz kıyısındaki kalelerimizden birine yakın yerde oturan düşman boylarından birinin reislerinden birini görüşmeler için davet etmiş ve barış içinde yaşamak için gerekli saydığı koşulları onlara açıklamış. Ardından sözlerini daha açık şekilde ifade etmek için, masaya iki tabak konulmasını emretmiş. Tabakların birinde dostluk ve barışı simgeleyen ekmek ve tuz, ötekisinde savaşı simgeleyen kurşunlar ve şarapnel mermisi bulunuyormuş. Rayevski ekmek ve tuz olan tabağı göstererek Dağlılar’a şöyle demiş:”Barış ve asayiş içinde yaşarsanız ve eşkıyalık yapmazsanız size daima ekmek ve tuz ile geleceğiz.” Sonra kurşun ve şarapneli işaret ederek eklemiş:”Ama eğer haramilik, soygunculuk, haydutluk ve hırsızlık yaparsanız, size bunları göndereceğiz. Bundan böyle savaş ve barış size bağlıdır. Kendini seçin!”. Çerkes reisleri Rayevski’ye şu yanıtı vermişler:”Tanrıya çok şükür, yeterince ekmeğimiz var, tuzu ise bize gerektiği kadar Türk tüccarları getiriyorlar. Şu şarapnel ve kurşunlara gelince, evet bunlardan yana çok eksiğimiz var. Siz daha fazla gönderin bizde bunları toplarız.”

1840’lı yılların başında Dağlılar, kıyı hattımıza karşı başarılı akınlar düzenliyorlardı. Hatta bazı kalelerimize saldırmaya cesaret etmişler ve kimisini ele geçirmişlerdi. Bu, morallerini öylesine yükseltmiş, onlara öylesine özgüven sağlamıştı ki, bizi Doğu Karadeniz kıyılarında temelli ve toptan silip atmaya kalkıştılar ve zafere ulaşacaklarında emindiler. Bir defasında Vubıhlar kalabalık bir güç toplayarak kalelerimizden birini kuşatmışlardı. Söylenenlere göre, yaklaşık 15 bin kişiymişler. Bu sefer hatta toplarsı bile varmış. Ama önce görüşmeler yapmak için kaleye delegeler göndermişler. Garnizon komutanı G.C. kaleyi kuşatanların reisleriyle görüşmeyi kabul etmemiş. Dağlılar ona sormuşlar:”Buraya neden geldiniz? Yani şu anda elinizde bulunan bu bir avuç toprağa muhtaç mısınız? Sizi bilmeyiz ama biz bu toprağa muhtacız. Bizim ticaretimizi engelliyorsunuz. Sizin silahlarınızın ateş sesleri yüzünden kundaktaki bebeklerimiz uyuyamıyorlar. Hiç zorlanmadan kalenizi ele geçirebiliriz ama size anlamsız şekilde zarar vermek ve kötülük yapmak istemiyoruz. Bizi silaha sarılmaya ve zor kullanmaya mecbur etmeyin, çünkü bu durumda kimseye acımayız. Sağ kalanlarınızı ise köle gibi esir pazarında satarız. Eğer bizimle baş edebileceğinizi düşünüyorsanız, çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Toplarımız var, en cesur adamlarımızdan oluşan yaklaşık 20 bin kişilik bir güç topladık. İnanmıyorsanız adamlarınızı gönderin ve kendileri yerinde gözleri ile görsünler. Kılıçlarımız üzerine yemin ederiz ki, size dokunmayız. Ancak topraklarımızı terk edin. İsterseniz deniz yoluyla gidin, buna engel olmayız. İsterseniz kara yoluyla topraklarımızdan geçerek çekip gidin. Bütün mal varlığınız ve malzemelerinizle gidebilirsiniz. Yolda sizin güvenliğinizi sağlar ve size eşlik ederiz. Misafirlerimiz gibi yolculuk edersiniz ve kimse size dokunmaya cesaret edemez. Size eşlik edecek 100 cesur yiğitten çekiniyorsanız, onlarını el kolunu bağlayarak size teslim ederiz. Böylece güvenceniz olurlar. Çekin gidin! Yoksa sizi dehşet bekliyor ve pişman olacaksınız”.

Komutanımız, düşman kuvvetlerini ve toplarını saymaya gerek olmadığını bildirmiş, Vubıh kampına dam göndermemiş.

Böylece görüşmeler sonuç vermemiş ve Vubıhlar çevredeki tepelere toplarını yerleştirerek kaleye ateş etmeye başlamışlar. Neyse ki onlar nişan almayı ve topu hedefe yöneltmeyi yeterince bilmedikleri için kısa sürede mermileri bitmiş ve çok fazla zarar vermemişler. Derken bizim Karadeniz filosunu gemileri de yetişmişler ve Vubıhlar, kuşatmayı kaldırıp geriye çekilmek zorunda kalmışlar.

Kafkasya’daki ordumuzda Vubıhlar, Dağlıların en cesur boyu olarak bilinirler, cesaretleri ve sarsılmaz mertliklerinden dolayı onları çok takdir ederler. Zaten bizim Kafkasya’daki askerlerimiz bu konularda hiç yanılamayan hakemlerdir.

Vubıhlar’a karşı hazırlıksız ve maceracı seferler düzenlemek, intihar etmekle aynıdır. Kafkasya’da uzun yıllar askerlik yapmış yaşlı bir subay bunu özellikle vurguladı ve “Vubıhlar savaşta birere aslandırlar, onlarla şaka olmaz!” derdi. Genelde Kafkasya’da Vubıhlar’a “Dağlıların şövalyeleri” dediklerini birçok kez duydum.

Doğu Karadeniz kıyısında Natuhay, Vubıh ve Şapsığlar ‘la komşu arazide 10 yıldan çok askerlik yapmış kıdemli ve öğrenmeye meraklı subaylardan biri, Vubıhlar’ın askeri gelenekleri hakkında bana bazı bilgiler vermişti. Bunları okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Vubıhlar’da bize karşı veya herhangi bir Dağlı boya karşı savaşmak, özgür olan herkesin doğal hakkı sayılır. Herhangi bir kişini tek başına veya topladığı yandaşlarıyla birlikte savaşa gitmesini kimse yasaklayamaz. Hatta bu kişinin savaşacağı halk, Vubıhlar’ın düşmanı değilse bile, bu kişinin veya belirli grubun o halka karşı savaşma hakkı engellenemez.

Bize karşı savunma durumları ve Vubıhlar’a düşman olan komşu Dağlı boylara karşı savaşları hariç, bütün savaşların amacı genelde yağmalama ve ganimet ele geçirmektir. Bu şöyle oluyor: Ya yerinde oturamayan, enerjisini harcamak için yol bulamayan ve beş parasız kalan bir delibaş serdengeçti, kendi kafasına göre birkaç kişi bulur ve akına çıkar. Ya da daha önce başarılı seferler yaparak nam salmış bir elebaşı, yeni bir sefer düzenlemek için, bu işe hevesli olanları kendi başına toplar ve komşuları üzerine akın yapar. Yani bu ikinci yolun, aslında birinciden farkı sadece çapı ve elebaşının ünlü olmasıdır.

Ya da savaş için halk meclisinde karar verilir. Bu durumda, oluşturulacak ve akın yapacak güçlere her aile mutlaka asker vermek zorundadır. Kuvvet teşkil edilince, askerler bir komutan seçerler ve bu komutan, birlikleri teftiş ederek görevine başlar. İki savaşçı yan yana durur ve ikisi de ucundan tuttukları birer sopayı başları üzerine kaldırıp bir tür kapı oluştururlar. Komutan onların yanı başında durur ve bütün savaşçılar birer birer onun önünde ki kapıdan geçerler. Komutan geçenlerin silah, elbise ve donanımını kontrol eder. Komutanın önündeki bu canlı kapıdan geçen her er, komutanın ayakları altına bir taş bırakır. Bu taşların sayısına göre erlerin sayısı belirlenir. Kötü silahlanmış ve hazırlıksız olan er, aşağılanarak birlikten uzaklaştırılır.

Seçilmiş komutanın otoritesi ve saygınlığı öylesine büyüktür ki, onun sopayla vurduğu biri bile bunu hakaret saymaz. Halbuki Vubıhlar’ın geleneklerine göre, normalde bırakın birine sopayla vurmayı, atına bile vursanız bunun cevabı hançerdir, yani ölümdür.

Kimse savaşa hizmetçisiyle birlikte katılamaz. Gençleri yaşlılara hizmet ederler, oysa bu bir yükümlülük değildir. Sadece komutanın, yükünü ve eşyasını erlere taşıtma yetkisi vardır. Savaş birliklerine müstahdemler eşlik ederler ve onların görevi, sefer sırasındaki molalarda kamp ve çadırları kurmak, inşaat işlerini yapmaktır. Çünkü yüksek ve karlı dağ geçitlerini aşarlarken birliklerin mola yerlerinde dinlenmeleri gerekir. İlerleyen birlikler kamplarını olduğu gibi bırakırlar ve geri dönüşlerde de bunlardan yararlanırlar.

Herhangi bir er, savaşta yaşamını yitirdiğinde bu acı haber ailesine ilginç bir şekilde iletilir. Atlı bir Vubıh, şehidin ailesinin oturduğu evin yakınındaki yüksek bir yere yaklaşır ve oradan evdekilere seslenir:”Falan evdemidir?”Evdekiler bunun üzerine durumu anlarlar ve şehidin ardından ağıt yakmaya, ağlamaya ve yas tutmaya başlarlar.

Vubıhlar’da söz konusu yağmacılık ve akıncılık geleneği olsa da, onların çok çalışkan ve üretici bir toplum oldukları söylenir. Vubıh topraklarını bilen ve onlara yakın bölgelerde oturan bir subay da böyle diyordu. Ben bu savaşçı boyun topraklarından(denizden) iki kez geçtim ve onların çok güzel işlenmiş, bakımlı tarlalarını bizzat gördüm. Kıyıdaki dağ yamaçlarında ekime elverişli olup da boş bırakılmış bir karış bile toprak göremezsiniz. Dağlar, ta doruklarına kadar satranç tahtasını hatırlatan kareler şeklinde tarlalarla parsellenmiştir. Burada arpa, mısır, darı ve diğer tahıllar ekilir ve denizden bakınca bu ekinler harika bir manzara oluştururlar. Köyler, yemyeşil meyve bahçeleri ve koruların kucağındadır. Çay ve dere yataklarındaki yemyeşil kadife çimenlerde at yılkıları, sığır ve koyun sürüleri otlamaktadır. Nüfusları ve ekonomik durumlarına bakılırsa, Vubıhlar’ın Türklerle(Osmanlı) ticareti oldukça yoğundur. Türkler hızlı ve hafif kayıklarıyla bizim kruvazörlerin arasından sızarak kıyıya yanaşmayı başarıyorlar. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 5, s.306-313)…Batı Kafkasya’nın durumu, bütünüyle farklıdır. Orada belki de her köy, her ev her Dağlıyı dize getirmek için savaşmak gerekecektir. Bilemiyorum, ama deneyimli kişilerin bana anlattıklarına bakılacak olursa, Vubıhlar ulaşılamaz dağlarına ve ormanlarına çekilerek bize karşı sonuna kadar direneceklerdir. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski, c.142, 1862, Sayı 5, s.325)

Bu makale Sefer E. BERZEG’in “Kafkasya ve Diaspora Yayın Hayatından” Kitabından aktarılmıştır…

Tarih Boyunca Kafkasya

Aralık 12, 2018

1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden "The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmııs" (Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı) adıyla, altı bölümden oluşan bir eseri Boston'da yayınlandı. 1927'de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan, bin daktilo sayfası bilgi,belge ve not bırakmıştır. Fessenden'in araştırması ve sonuç olarak iddiası kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müsbet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir.

Fakat H. Schiiemann askeri müteahhit iken Truva'yı keşfetmişti.

F. Grotefend ise Gottingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform yazıtlannın doğru çevirilişlerini keşfetmişti.

Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilimad amlarından on yedi yıl önce, 1825'de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı.

Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi, fakat teorisi Sir Flinders Petrie, Prof. A. T. Clay, Kafkasolog W. E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilimadamı tarafından kabul edilmiştir.
Ayrıca Çerkeş araştırmacı ve yazar Mehmed Ali Pçıhaluk'un 1920 ve 1922'de yazdığı "Tarihçilere Uyan" adlı eseri, Abhaz araştırmacı ve yazar Beygua Ömer Büyüka 'nin "Abhaz Mitolojisi Anaç mı ?" (İst. 1971) île "Kafkas Kaynaklanna Göre ilk Yaradılışlar - İlk İnsanlık - Kafkas Gerçekleri" (İst. 1985) adlı eserlerindeki iddialar ile Prof. Pessenden'in teorisi büyük benzerlikler göstermektedir. Bu yazarlar Fessenden'i tanımamış ve yazdıklarım okumamışlardır, tersi durumda kitaplarında buna değinirlerdi. Prof. Fessenden'in kitabinin ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlanna takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum:

"Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlıklarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.

"Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho'nun, Fenikeli tarihçi Sanchuniathon'un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Josephus'un yazılarında tufandan önceki insanların bir tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir.

Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiquities kitabı l, bölüm 2.) O zamanlar Ballık Denizi, Orta Asya'da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral ve Balkaş gölleridir.

Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yaniSarmatya. Strabon'a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) İrmağının ağzından başlardı, (Müller'in Ptolemy'si sayfa 905). Yine Strabon'a göre Babil'e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır.

"Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların "Ölüler Kitabı"nın 147 ve 149.bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler; yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlannın Cebelitarık'da olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles,Karadeniz'in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Herodotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık'da aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonlan'nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya'dır.

"Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede "İskender'in Kolonlarından bahseder, fakat iskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Manu'dur ve "Tanrının Ülkesi" anlamına gelir.Eski Yunancada bu Temenos'dur.

Eski Yunan efsanelerine göre Uranüs doğuda, Kronus batıda ve Zeus da Amaithea'nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı. Dağlıların ise Theoi adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe'nin yuvasıdır. O bölgede Circetaeler yaşar, onlar Taman'in ünlü okçularıdır.
Kabardi'nin anlamı başın sol tarafında bulunan bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind balkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post'un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya'nın antik ve tufan öncesi uygarhğının kalıntıları bugün tamamen yeraltındadır.

Bunların bulunup keşfedilmesi de ilgili arkeologlara düşmektedir.

"İnsanlığın yaradılışından beri anlatılagelen efsaneleri, yani mitoloji, eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya "mitarkeoloji" denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktadır.

İnsanlık ilk olarak Kafkasya berzahında oluşmuştur. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş,Kuzey Kafkasya'da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris'de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar.

Eski Mısır uygarlığının Kafkasya'dan geldiğini anlamak için Mısır'm Ölüler Kitabı'nı incelemek yeter.Onlar için anavatan Kafkasya'dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir.

Ölüler Kitabı'nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu'ya doğar (Baku) ve Ta Manu'da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar.Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu batılı denizler yoktur. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya'dır. "Eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. " Ölüler Kitabenin 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir.

Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri balkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450'de Herodot şöyle yazar: (2, 104) "Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar." Mısırın eski adı Aetia idi. Kafkasya'da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasyada'ki nehrin adı ise Cyrus'dur (Kur).

"Ölüler K.itabı"nda "ufuk" kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü'den, güneşin battığı Taman arasında ülke dünyanın ufkudur. Buranın batı kısmında ise, yani Kuban'da ve Taman'da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı (Strabon 11; 11; 5.). Bu bölgede sis bazen öyle yoğun olurdu ki, adına "Kimmerlenn Karanlık Ülkesi" adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maeitis'in anlamı ise "Karanlıklar Ülkesi Tanrısızda. Bu ülkede sonradan yaşayan, Kimmer ahfadı olan halk kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem tanrısına taparlardı.

"Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya'daydı. Sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban'ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar. "isa'dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral gölüne ve Faizabad'a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.

"Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdeniz! adım taşıyan ve Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığım tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilimadamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş denizinin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban'dakilere çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir.Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde,Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein'ın bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlanndan başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika'nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere'den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir, îşte Orta Asya'da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur, ilk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile olan bağlantısının kopmasıdır. Strabon'a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlamışı artık kurumuştu, O dönemde Kuzey Kafkasya'da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil'e kervan yollarım oluşturmuşlardır (Strabon, 11).

"Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin'de bile rastlanmaktadır, ipeği Çin'de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi'dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu.

"Amerikan Bilim Geliştirme Demeği'ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır.

Kafkasya'nın kuzey ve güneyinde yapılacak kapsamlı arkelolojik kazıların kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Berossus ve Josephus gibi eski bilimadamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabi'nın gizli anlamının anahtarım belirten bir yazı l Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı "Christian Selence Monitör" dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır,

"Tevrat Törelerinin Aslı" adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi Profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Cley, gerek eserinde ve gerekse benimle olan yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığım belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı (egyptolog) Sir Flinders Petrie de aynı fikirdedir.

"Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünyada ipek ilk defa Dağıstan'daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin'e götürülmüştür. Çin'de împaratoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotlar'ın Altın Postu'da bir tür sarı ipek üretimidir.

Büyük İskender ölümünden önce Hazar Denizi'nde bir donanma kurar ve askerlerine bu denizin Hindistan'ın doğuşu ile irtibatlı olduğunu anlatır.

"Binlerce yıldan beri Kafkasya'nın iç bölgelerine girmek olanaksızdı. istilacılar kıyılardan ve ovadan girdiler, fakat çetin bir direnişle karşılaştılar.Gerektiğinde yerliler dağlara çekildi ve tehlike geçince tekrar aşağıya indiler, iskender kısa bir süre Hirkaniya'yı işgal etti. Türkler ise Derbent ve çevresini bir süre ellerinde tuttular. 1829 yılında Osmanlı imparatorluğu Kafkasya'nın batı kıyılarındaki bir iki üssünden ötürü buraları Rusya'ya terk etti.

Fakat tamamen bağımsız olan yerli Çerkes halkı Ruslara karşı koydu ve uzun yıllar bu savaşlar devam etti. Rusya bütün gücüyle bu bölgeyi istilaya çalıştı ve yöreye askeri casuslar gönderdi. 1848 yılında Kafkasya berzahının ilk Rus askeri haritası yapıldı.Bu harita çok ilginç ve önemlidir. Rus işgalinden önceki yerleri, yerleşimleri ve coğrafi isimleri gösterir, yani orijinal Kafkas yerli adlarıyla kaydedilmiştir. Ben, Britanya Savaş Dairesi'nin ince bir davranışıyla bu haritadan bir tane elde ettim. Şimdi size Kafkasya konusunda araştırmalar yapabilmek için kesinlikle gerekli olan en eski haritalardan bahsedeceğim. Eski Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios (Ptolemy) tarafından çizilmiş, yaklaşık olarak miladi 130 yılı tarihini taşıyan Kafkasya haritası, Strabon'un kayıtları,Londra'da Kraliyet Coğrafya Derneği'nde bulunan bir seri çok kapsamlı Kafkasya haritası, ingiltere'nin Nottingham kentindeki Mr. Felix Osvvaid'ın jeolojik Kafkasya haritası, ingiliz Ordnance Survey Office tarafından Southampton'da basılmış 5 Verst Kafkasya haritası ve Stielers Atlası.

"Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin şimdiki Atlantik Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş denizi yakındı, ispanya'da îberya bulunduğu gibi Kafkasya'da da Iberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya'da Dağıstan'ın adı Albanya idi. Herakles'in sütunları Cebelitarık'dadır denilir, fakat onlar Kafkasya'daydılar.

Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi'nin gerçekte Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu'ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu'dur.

"Babil ve Mısır uygarlıklannın çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı'nda geçer. Yunan kahramanı Uiysses'in gerçek yeri de Kuban'dadır.

"Hititler dahi Kafkasya'da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püstürtüldüler.

"Mısırın Ölüler Kitabi'ndaki birçok yazı Kafkasya'yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabındaki yer adları ve dünyanın oluçumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğuna işaret etmektedir.

Yine 1923, 1924 ve 1926'da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya'nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalılann (Sümerler,Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanlarm anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabi'nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir.

"MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılmda ölen Platon (Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon'a Mısırda Sais rahipleri tarafından tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır, insanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır, isimlerin, kelimelerin birbirleriyle benzerlikleri ve ilişkileri numeroloji bilimiyle araştırılmaktadır.

Örneğin, Eumeles Mısır dilindeki Gadeirus ile aynı kişidir. Eumeles'in numerolojik sayışı 728 olup, Gadeirus ile aynı (728) çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphthys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz Tanrısı Poseidon'la evlenir, Poseidon Atlantis'in tanrısıdır. Mısır dilindeki adı ise Typhon'dur. Bu şekilde adların birbirleriyle aynı oluşundan. Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu'nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya'da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantı Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya'da bulunan Atlantis'de oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur.

"Babil'in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga Kafkas sıradağlannın en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu bugün Elbruz ve Anshar da Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Brittanica Ansiklopedisi de doğrular.

"Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Baku üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatır ki önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır.

"Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş.

Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya'nın Seres halkından gelirmiş.

Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya'dır veya Kaf Dağı'dır.

"18 Mart 1924'de yayınlanan, "Christian Selence Monitör" gazetesinde çıkan bir makalemde Kafkasya berzahınm eski Mısır ve Aryanların anavatanı olduğunu belirtmiştim. Yine aynı gazetenin 8 Mart 1926 tarihli sayısında, Kafkasya'nın eski Yunan, Mısır ve Mezopotamyalıların anavatanı olduğunu açıklamıştım.

Kafkasyanın eski yerli halklarından Circetae ülkesi, Taman Yarımadasi'ndan Kuban'a uzanır. Bu halkın bir başka adı da "Büyük Evin Bölgesi"veya "Güneşin Halkı"dır.

"Pliny'nin "Quad ante, Cerberium vocantur" adlı eserinde, Kimmerlerin kenti "Kimmur"dan bahsedilir. Bu kent Taman Yarımadası'nin girişindeydi (Strabon 11,2, 4.).

"Hirth ve Rockhill'in yazdıkları "Arap Ticareti ve Çin" adlı eserde,Herkül'ün sütunlarının Kuzey Kafkasya'da Taman'da olduğu yazılıdır.

Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris'in tacı eski Kimmerya olan Rostov'da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan"Antik Mısır" (Eylül 1926,USA) eserinde çıkmıştır.

"Eski Mısır'ın Ölüler Kitabi'nda Kafkasya, isim zikrederek "Üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne" olarak anılır (Bölüm 99).

"Ünlü Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios'un (Ptolemy) haritasında Kuban nehri eski adıyla, "Vardanus" olarak gösterilmiştir.

"Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: Eskiden genel olarak Kafkas kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi. (Kennan, Nat. Geog. Mag., Oct 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü başka kanıt aranmazdı.

Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarım oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bulgular gelmektedir.

Bu yazıların yayınlanmasından bir yıl sonra (aynı zamanda, 8 Mart 1924'de "Monitör" gazetesinde çıkmıştır), "Antik Mısır" (Haziran 1927, USA) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie de bu tezi doğrulamıştır.

Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:

- Kafkasya dünyanın sabahının ülkesidir.

- Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır.

- Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi)Kafkasya'da oluşmuştur.

- Kafkas kavimleri bu uygarlığın yanaşması değil aslıdır.

- Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.

İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı uzun araştırmalannın sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilimadamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir.

Bunların basında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeolojiprofesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W.E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T. A. Olmstead. E. Chiera, E. A. W.Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Giichrist gelir." "The Delılged Civilization ofthe Caucasus Isthmus". Bölümler 7, 8. 9, 10 ve bölüm 11, New York, USA, 1927, 1933. yazan, Prof. Reginald Aubrey Fessenden.

Yüzyıllardan beri Çerkesya'da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de ölüm dağıdır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya'da seyahatler yapan Şövalye Taitbout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate'den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır.

Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür.Bazıları indikten kısa süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.

Bu anılan yazılışından yüz yıl kadar sonra, 1924 yılında Paris'de yayınlanan "Beis: Hommes et Dieux" (Hayvanlar, insanlar ve Tanrılar) adlı kitabında ? Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarım araştırır. Fakat kesin bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz olay olduğuna karar verdiğin! kitabında yazar.


Aydın Osman Erkan Çivi yazıları

Page 1 of 7

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı