Hikaye

Hazar Korsanları

Korsanların ve sair serüvencilerin ömrünün pek uzun olduğu söylenemez. Ancak ister uzun ister kısa bir ömür sürsünler, serüvenciler namlarıyla yaşadıklarından ötürü ne kadar yaşadıklarına pek dikkat etmezler. Onlar için önemli olan nasıl yaşadıklarıdır. Bu nedenle en korkulu serüvenlere gözü kapalı atlarlar, en tehlikeli seferlere girişmekten çekinmezler. Kimisi ilk seferinde açlıktan feleği şaşmış bir deniz canavarının midesinde bulurken kendisini, bir diğeri arkasında zafer naraları atan denizciler ve haydutlarla görkemli şehirleri yağmalardı. Hele ki insanların hayat gailesine daha bir sıkı sarıldığı, dünyanın henüz tam anlamıyla bilinmediği o günlerde, savaşçılık bir maharet ve hayatta kalmanın ikinci yoluyken (ilki nefes alabilmekti), nam saldığınız derecede korku saçardınız. Güngörmüşler dehşetli hikâyelerinizi anlatırken yeniyetmeler sizlere özenirdi. O dönemlerde kuşkusuz yüksek ve camdan binaların içinde oturup çalışmak, denizde ölümü beklemekten daha az tehlikesizdi ancak sıkıcı olduğu kesindi. İşte o yüzden o devrin delikanlıları baba yadigarı yatağanlarıyla, babalarının kılıcıyla kendi talihlerini arayan Vikingler ve dedelerinin yaylarıyla dünyanın dört yanına at süren Oğuzlar misali maceradan maceraya koşarlardı.

Destanların kan ve mürekkeple, kılıç ve baltalarla, oklar, top ve tüfek gülleleriyle yazıldığı o karanlık ancak ihtişamlı günlerde…

Hazar Denizi’nin batısında Kafkas Dağları’nın yüce zirveleri, güneyinde ise Elburz’un mızrak misali göğe dönük sivri tepeleri yükselirdi. Doğusunda Türkistan bozkırları uzanırken kuzeyinde Rusların Volga dediği İdil ile Ural dediği Yayık nehirlerinin hırçın denize döküldüğü liman şehirlerinin ve kayıkhanelerin bulunduğu geniş araziler bulunurdu. Padişahların, çarların, sultanların, şahların, emirlerin ve mirzaların gölgesinde bir nice kavmin kanlarını döktüğü Hazar kıyılarında, kervanlardan ve gemilerden taşan zenginliğin haddi hesabı bulunmazdı. Rus, Gürcü, Lezgi, Kabardey, Çeçen, İnguş, Oset, Alan, Kalmuk, Kazak, Kazan Tatarı, Kırımtatar, Nogay, Çinli, Hiveli, Ermeni, Azeri, İranlı, Hintli, Osmanlı, Türkmen, Slav, Bulgar, Rum bir nice kavimden ve devletten gelme tüccarın, bezirganın, korsanın ve eşkıyanın eksik olmadığı bu topraklarda ve sularda kah at sırtında kah şayka denilen uzun tekneler üzerinde gidip ok çekip mızrak savurur, tüfeng atar bir nice netameli ve namlı yiğit vardı.

Hazar’ın deli suları üzerine şaykaların, firkatelerin, kadırgaların, kalyonların, kalyataların, baştardelerin, mavnaların, üstüaçıkların, aktarmaların, kancabaşların ve dahi sair teknenin, sefinenin sayısı hesaba gelmezdi ki yine hesap kitap tutmaz miktarda da haydudu, korsanı mevcuttu.

İşte bu korsanlardan biri de Orakoğlu Nogaylarından gelme Küçük Mirza kabilesinden Batırgazi oğlu Arslanbek idi. Nam-ı diğer Ataman Arslanbek. Ömrü bir oradan bir buraya savrulmakla geçmiş, maceralı, olaylı ve fırtınalı bir hayat sürmüş, haklı bir şöhret edinmişti. İşte bu şöhrete binaen aslında bir ataman olmamasına rağmen bir atamanmışçasına nam saldığı için meslektaşları, hasımları ve hısımları tarafından bu lakapla anılagelmişti. Genç yaşında Kırım Hanlığı’na bağlı Nogay süvarilerinin arasında ömür sürdürmekteyken kan davası nedeniyle önce Kabardey Nogaylarına katılmış, katıldığı çapul çetesinin reisiyle ganimet yüzünden kavga edince onların da yanından ayrılarak Don Kazaklarının ülkesine sığınmıştı. Onların çapullarında pişmiş, onlar gibi kafasını kazıtıp bir ecel perçemi bırakarak dolaşmaya başlamış, ancak onların aksine okunu ve yayını bırakmamıştı. Kâh esir düşmüş kâh firar etmiş, Zaporogye Kazaklarının arasında da bir süre bulunmuştu. En son Don bölgesine doğru hareket eden Rus ve Kazak köylüleriyle birlikte yeniden Aşağı Don taraflarına gelmişti. Böylece ünlü Kazak Atamanı Stenka Razin’in askerleri arasına katılmış, onun hesabına yağmalara ve cenklere girişmişti. 1667’de 2000 kişilik bir filo ile Aşağı Volga’dan önce Derbend’e, ardından Mazenderan tarafındaki Ferahabad’a saldırarak buraları darmadağın etmişler, kışı Bakü yakınlarında geçirmişlerdi. İran Şahı I. Hüseyin bunların cüretkâr saldırıları üzerine alelacele bir donanma hazırlatmıştı. Çoğu Acem ve dağlı Türklerden, gelişigüzel toplanma bu filo 4000 kişi de olsa elbette ki ömrü nehir ve deniz üzerinde savaşlarda geçmiş Kazak ve Tatarlarla başa çıkmak için yeterli olmamıştı. Haziran 1669’da İranlıları tarumar ederek Şah’ın Hazar Denizi’ndeki faaliyetlerine son veren Kazaklar, Stenka Razin’in önderliğinde bu sefer kuzeye, Ejderhan da denilen Astrahan şehrine doğru kürek çekmişlerdi.

Ancak bu alelade bir yağma seferi değildi. Bozkır halklarının, Kazakların, Tatarların ve başka kimselerin, şehirlerde oturan zengin Ruslara karşı başlattığı bir köylü isyanına dönüşmüştü. İsveç ve Lehistan savaşlarının ağır vergi yükü altında ezilen köylüler, topraklarını bırakıp güneye, Kazakların topraklarına iltica etmişlerdi. Bunları ardına alan, hatta Kazan Tatarlarından ve bunların mirzalarından katılanlarla birlikte güçlerini 7000 kişiye çıkaran Stenka Razin, Astrahan kapılarına dayanarak şehre girdiğinde Ataman Arslanbek de onların yanındaydı. İşte şimdi gece vakti nehre bakan bir meyhanede, kendisinin yanında savaşmış olan, kafaları güzel bir şekilde birbirlerine yağmalarını anlatan Kazakların, neşelerinden kaytarma oynayan birkaç Kırımtatarın ve mirzalarının yiğitliğiyle övünen bir-iki Kazan Tatarının arasında, eline geçen birkaç yüz sikkenin hesabını yapmaktaydı. Çoğunu güzel bir Slav kızını evinden kaçırıp işini gördükten sonra yanlarında gezen Kırım Yahudilerinden köle tüccarlarından birine satarak kazanmıştı. Astrahanlı bir zenginin mahzeninden aldığı Kırım bağlarından gelme şarabı, Astrahan yağmasından hayatta kalan buradaki son ayaktaşlarıyla paylaşırken, bir yandan da bahçelerden birinden aşırıp meyhaneciye pişirttikleri, nar gibi kızarmış hindileri ve yine bir zenginin mahzeninden aldıkları Frenk peynirini midelerine indirmekle meşgullerdi. Arada bir dönüp kendi lisanlarınca“Savbolasın Arslanbek akay!”“Spasiba Hetman!” diyorlar, naralar savuruyorlardı. Birer ikişer şehirli kız kaçıran diğer adamları ise şehrin kim bilir hangi ıssız köşelerine doğru savuşup gitmişti.

Meyhanedeki bu hengâme meyhanenin kapısının açılmasıyla bir anlığına son bulmuştu. Kapıda beliren bir gölge üzerine, her biri küfreder gibi dönüp o yana bakmıştı. Meyhanenin önünde Arslanbek’in İranlılardan yağmaladığı süslü bir kilim parçasının ucuna sarılarak bir nevi sancak haline getirdiği mızrağı saplı durmaktaydı. Bozkırların töresine göre bu oranın sahipli olduğunu, başka bir Kazağın ya da kimsenin oraya böylesine dalamayacağı anlamına geliyordu. Böyle bir durumda düşmanlarına sataşmayı bırakıp kendi aralarında hır gür çıkarmaları pek sık görülmüş bir şeydi. Kapının dışındaki karanlığın içinde dikilip duran gölge Kazakların lisanında içeriye: “Ye Hetman Arslanbek?” diye seslendiğinde içeridekiler gayri ihtiyarı kıllanmıştı ama Arslanbek sesin sahibini tanımıştı. Müstehzi bir sırıtmayla kapıya dönüp Osmanlıların ve Yalıboyu Kırmlıların konuştukları lisanda seslendi: “Vay Kopuk! Sen mi geldin?” Kapıdaki gölge Arslanbek’in sesini duyunca heyecanlı adımlarla meyhaneye girip etrafı kontrol edip kapıyı örttükten sonra içeriye yürüyerek kollarını açıp bağırmıştı: “Ataman Arslanbek! Eski dostum!” Adamın tuhaf bir giyinişi vardı. Osmanlı denizlerindeki baldırı çıplak Cezayir korsanlarının kılığı, belinde çifte yatağanı ve piştovu, kulağında ve sakallarındaki inci boncukları ve küpeleri, başındaki sarıklı külahı, suratında tuhaf denilebilecek bir yüz ifadesi ve hafif topallayarak yürümesiyle bu taraflarda pek de rastlanılmayacak tipte biriydi. Arslanbek’in üzerine sarılacak gibi yürüdüğünde Arslanbek bir anlığına yerinden fırlayıp belinden çektiği kılıcın namlusunu adamın gırtlağına dayayarak olduğu yere mıhlamıştı. Ardından kılıcını beline sokup kahkahalarla adama sarılıp masasına buyur edip bir testi şarap da ona doldurmuştu.

“Bir an için gırtlağımı acımadan keseceksin zannettim!”
“Zaten kesecektim de… Attığın son kazıktan sonra!”
“Ne kazığı? Sana kazık atmadım, tamamen talih…”
“Manastırdan yağmaladıklarım bana yeterdi, tuttun koca altın haçı çalmamı istedin! Senin yüzünden Zaporojye’ye götürülüp bir buçuk sene Zaporog Kazaklarından işkence ve hakaret gördüm!”
“Zaporog Kazaklarının dini hassasiyetlerini nereden bilebilirdim ki? Ben bile kendi dinimle fazla ilgilenemiyorum. Hem sana sikke kazandırdığım da olmuştur, yalan mı? Sana bir kötülüğüm dokunsa buralara kadar gelip karşına çıkabilir miyim?”
“Doğru, yalan yok bana sikke kazandırdığın da olmuştur. Ancak bir çıkarın olmasa kalkıp gelmezsin. Kopuk Süleyman! Yediğin haltlar yüzünden Osmanlı sularında gezinmen yasaklanmalı!”
“Zaten başıma gelen de aşağı yukarı aynı şey. Kader beni öyle yerlerden öyle yerlere sürükledi ki… Hayatımı sen biliyorsun! Kostantiniyye’de Galata rıhtımının yamaklarından biriyken öldürdüğüm bir kaptan yüzünden Trabzon’a kaçmamla başladı her şey!”
“Kaptanı kumar borcu yüzünden öldürmedin mi? Kumar hastalığı var sende, en olmayacak maceralara kalkışman da bundan! Trabzona’a geldin yine kumar-bahis meseleleri ve kanlı olaylar yüzünden kalkıp Kırım’a göçtün. Orada da rahat durmayınca Kabardey topraklarına gittin. Sonra çok gereğin varmış gibi benim peşime takıldın. Birlikte yağmaladık, saldırdık, vurduk, oradan Don Kazaklarına ve Zaporoglara birlikte katıldık, gerçekten memnundum ama ben hapse düştüğümde sen çekip gitmiştin! Beni kaçıracağını söyleyip Tuna’ya gittin!”
“Ne yapayım fırsatım olmadı?”
“Tuna’ya çekip gitseydin! Ne diye mahpusa gelip kurtaracağını ama önce Tuna boylarına gitmen gerektiğini söylüyorsun? Bir buçuk sene seni bekledim be! En sonunda içeriye bir başka, gerçek ataman atmışlardı da adamları isyan çıkarıp mahpusu ele geçirince firar edebildim!”
“Tuna boylarında istemediğim şeyler oldu. İnce donanma deneyimi sayesinde korsanlığa başladım neticede ama Eflaklı bir tüccarın kızı yüzünden oralarda da pek tutunamazdım tabi. Adam peşime kiralık katillerini salmıştı! Her limana adamlarını göndermişti, Karadeniz’e hemen geçemezdim. O yüzden Kostantiniyye’ye geri döndüm, iki yıl kadar orada kaldım sonra havasını sevmedim İzmir’e geçtim. Gerçi yine kumar ve karı belasına İzmir’e gelmiştim ama orada da pek rahat duramadım tabi. Oradan Cezayir korsanlarına iltica ettim. Gayet güzeldi, korsanlık iyiydi. Ta ki Cezayir’deki yeniçerilerden birine kumarda borçlanıncaya kadar, onlar da borçlarını kanla yahut sikkeyle almak konusunda pek ısrarcıydı… Oradan geçip Tunus dayısına sığındım. Birkaç seferin ardından bir gemi çalıp, Napoli prenseslerinden birini kaçırıp fidye istemek gibi son derece mükemmel bir fikir bulmuştum. Tunus dayısına ait bir gemiyi kaçırdığımdan en başta battım tabi. Sonra gemi gerçekten battı ve Tunus dayısının cellatlarıyla yüzleşmektense Trablusgarp’a kaçayım dedim. Orası daha uzaktı yani göz önünde değildim, arada Mısır ve Suriye’ye gidebiliyordum.”
“Orada kumar oynayıp kayıplara karışmak daha kolay tabi…”
“Aksine şansım açıktı ama parayı Lübnanlı güzellerin elinde çarçur ettim. Bu sefer de kumarda yendiklerim peşine takıldı. Hile yaptığımı iddia ediyorlardı. Tamam, Trablusgarp çöllerinde bir Berberi hokkabazdan birtakım hileler öğrenmiş olabilirim ama her oyunda kazanmam bununla açıklanamaz tabi! Trablusgarp defterdarı kumardaki ünümü duyunca benimle kapışmak istedi. Koca ocağın hazinesini kumarda kazanmamı hazmedemeyince oradan da kaçmak zorunda kaldım!”
“Anadolu’ya mı gittin?”
“Nereden bildin? Ama tabi önce bir Fas mevzuu var…”
“Kâhin değilim ya, kaçabileceğin başka neresi kaldı ki?”
“Fas’a kaçtım. Oradan da yeni dünyaya geçecektim, Amariga mı ne karın ağrısıysa. Şansımı Yeni Dünya’da deneyecektim. Bindiğim geminin Cezayir’de durası tuttu. Gök gözlü bir Cezayir güzelinin peşinden sokaklara dalmıştım ki tüm Akdeniz’de arandığımı öğrendim. Karadeniz gibi orası da bana kapalıydı, aranan bir suçluydum. Oradan kaça kaça Anadolu’ya geldim tabi.”
“Oradan ne için kovuldun? Hem eşkıyalık da yapabilirdin seni kimse bulamazdı kolay kolay?”
“Elime geçirdiğim bir şey beni bu yana getirdi. Sonra Astrahan’ı Kazakların ele geçirdiğini duyunca buraya geldim sabahtan. Bazı işlerimi hallettim ve burada olduğunu öğrendim!
“Beni bulaştırma! Başımı belaya sokmak istemiyorum var yoluna dön!”
“Elimdeki şeyi öğrendikten sonra öyle demeyeceksin ama. Artık yağmalara, akınlara koşmamıza gerek kalmayacak…” Kopuk Süleyman, etrafını kolaçan ederek kuşağından bir deri parçası çıkarıp gösterdi: “Bu haritanın ucunda ne altınlar ne mücevherler var bir bilsen!”
Arslanbek gülüp geçmişti: “Ulan ömrüm o haritalarla geçti be! Kırım Yahudilerinin sarhoş Kazaklara kakaladığı sayısız define haritası gördüm böyle! Bunun için mi ta buraya dek taban teptin?”
“Bu sefer gerçek… Adım gibi eminim!”
“Kesin üzerinde yazıyordur! Hem ben senin adından da emin değilim, sürekli kaçtığın için gerçek adını sen de unutmuşsundur!”
“Dinle be Batırgazi Oğlu! Ben haybe işle uğraşır mıyım? Tamam. Kumar falan onların haricinde haybe işlerle uğraşır mıyım? Meselenin önünü ardını bilmiyorsun. Harezmşah Hazinesini hiç duydun mu?”
“Hiç işitmişliğim yok. Ama Harezmşah adı hiç yabancı gelmiyor. Lakin nerede duydum hiç hatırlamıyorum.”
“Sultan Muhammed Harezmşah diye birine ait. Eski bir hükümdar, ta Cengiz Han zamanlarından. Cengiz Han’ın ordularına yenilince tüm hazinesini alıp Hazar Denizi’nde bir adaya saklamış.”
“Ve bunca sene bulunamamış öyle mi?”
“Haritada yazanlar böyleydi. İlk gördüğümde aslı astarı var mı bilmek istedim. Kostantiniyye’de okumuş yazmış birkaç medrese talebesine sordum, böyle bir hükümdar gerçekten varmış. Dahası Hazar Denizi civarında Abaskun’a yakın bir adada öldüğü biliniyormuş. Ama hazinesinin bahsi bilinmiyormuş. Haritayı asırlar önce bir Ermeni papaz hazırlamış ama kadim Rus yazısıyla yazmış aslını kimse anlamasın diye. Sadece açıklamayı Ermenice yazmış ve dediğine göre haritanın asıl halini firari bir eşkıyadan satın almış. Konuştuğum medrese talebeleri Muhammed Harezmşah’ın oğlu Celaleddin’in bir eşkıya tarafından öldürüldüğünü anlatmışlardı. Bu da haritanın gerçek olduğunu gösterir.”
“Tut ki gerçek, okuyamadığın bir haritayla nasıl define bulacaksın?”
“Kadim Rus yazısını okutabilmek için Moskova’ya dek gittim. Bir kilise talebesine okuttum. O kadar sarhoştu ki yazılanları çoktan unutmuştur bile! Söylediklerini de oracıkta kafama yazdım! Okumam yazmam pek yok ama şekilleri çıkarabiliyorum. Sultan Harezmşah hazinesini tılsımlı bir adaya saklamış. Ada belli bir rota üzerinden gidildiğinde açığa çıkıyor.”
“Bunu niye Moskova’ya dek götürdün ki şekillerden ve haritadan yerini ben bile anlardım bunu?”
“Bazı açıklamalar vardı. Bunun için önemliydi. Sonra zaten hemen buraya dek kâh at sırtında kâh kürek çekerek geldim.”
“Benimle ne alakası var?”
“Bana gemi ve adam lazım. Bir de iyi bir denizci. Aslında seni aramıyordum bunları arıyordum ve biraz para toplamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Sonra şehre girenler arasında dedikoduları dinlerken adını duyar duymaz sora sora buraya geldim! Aklıma senden yardım alabileceğim düşüncesi geldi.”
“Paramı böyle bir işe harcayabileceğimi kim söyledi?”
“Haydi bre Arslanbek! Sen de bir Tatarsın, ruhen Kazaksın, Çıfıtlar gibi hazine biriktirmek huyunu nereden kaptın?”
“Senin gibi yanar döner bir adama neden güvenmeliyim? Yanlış anlama, gel bana katıl birlikte yağmalayalım, kadınlara ve altınlara sahip olalım. Ama gerçekliği şüpheli bir define için neden paramı ve hayatımı hiçe sayayım?”
“Dünya giderek eskiyor ve ihtiyarlıyor Arslanbek. Stenka Razin ve adamları dün İran şahını mağlup ettiler, bugün Rus çarına meydan okuyorlar. Yarın belki Kostantiniyye kapılarına dayanacaklar kim bilir? Ama bizler Stenka Razin değiliz, çar veya sultan da değiliz. Kendi kesemizi ve geleceğimizi düşünmemiz lazım. Bu hazine de bizim geleceğimizin teminatı. Benim de param var, fazla olmasa da ortaya koyuyorum çünkü geleceğimizi düşünüyorum. Hem sana olan borcumu da kazık atmamış olsam bile ödemiş olurum!”

Kapının gürültüyle açılması ve biranda içeriye birkaç kişinin girmesiyle konuşmaları bölünmüştü. Birkaç Kazak ve Tatardan oluşma çetesinin başında, Kazak kılıklı bir adam içeridekileri süzüyordu. Kapıdaki saplı mızrağa rağmen bunu yapabilmeleri Kazak töresince savaş manasına gelmekteydi ancak çoğu sarhoş olduğundan meselenin inceliğini kavrayamamıştı. Arslanbek adamları şöyle bir süzdükten sonra Süleyman’a eğilerek: “Beni bulmadan önce burada da kumar oynamaya kalkmadın değil mi?” diye sormştu. Süleyman sırıtarak: “Ne kumarı? Sadece gemi ve adamlar için sermaye topladım o kadar!” demişti.

Kazak giysili adam Süleyman’ı görür görmez üzerine yürümeye kalkınca Arslanbek bir hışımla ayağa kalkıp adamın önüne geçmişti. Kazak, saç tıraşına rağmen belinde ok kuburluğu, sırtında yayı ve ucu eğik Tatar kılıcıyla arz-ı endam eden Arslanbek’i görür görmez tanımıştı. Arslanbek’in bu hareketi üzerine adamları da içmeyi bırakarak ayağa kalkıp içeriye girenlerin etraflarını sarmışlardı. Kazak sinirden titreyen sesiyle, Kazak aksanlı Tatar lisanıyla konuşmaya başladı:

“Ataman Arslanbek. Meselem senlen tüvildir, qarşında oturgan şu ergele Türknen!” (Meselem seninlen değil, karşında oturan şu hergele Türk ile!)
“Kazak töresini menden kop aruv bilesin Danilo. Qapu öni mızragım tigili bolduğu alde içerige bulay talduğına köre başına kelecekleri de bilesin…” (Kazak töresini benden daha iyi bilirsin Danilo. Kapı önünde mızrağım dikili olduğu halde içeriğe böyle daldığına göre, başına gelecekleri de bilirsin…)
“Ataman, senlen bir alıp beremediğmiz yok. Sağa saygıda kusur etmeymiz, ataman bolmadığın alde birkop Kazak ve Tatar seni ataman dep ayta, biz seni ayrı körmeymiz. Biz mınav namıssızı isteymiz!” (Seninle bir alım veremediğimiz yok. Sana saygıda kusur etmeyiz, ataman olmadığın halde birçok Kazak ve Tatar seni ataman diye anar, biz seni ayrı görmeyiz. Biz bu namussuzu istiyoruz!)
“Elini kolunu sallap mınav akaya tiymek ne addine?” (Elini kolunu sallayarak bu adama dokunmak ne haddine?)
“Mına akay meni ve batırlarmı kandıra! Zar oynaydık. Birdenbirge qazanmağa başlap, epimizi soyup soganga şevire!” (Bu adam beni ve yiğitlerimi kandırdı! Zar oynardık. Birdenbire kazanmaya başlayıp hepimizi soyup soğana çevirdi!)
“Akay bileginin akkıyla qazana, kumarda coyttuysannız sesinnizi kesip kabul etesinniz, bileginize küvenmiysenniz neşin oynaysınnız?” (Adam bileğinin hakkıyla kazanmış, kumarda kaybettiyseniz sesinizi kesip kabul edesiniz, bileğinize güvenmiyorsanız neden oynarsınız?)

Tam o sırada hanın içine başka bir grup girmişti. Bunlar Kazanlılardan ve Kırımlılardan oluşma, Nogay çetelerinden olup neyden sonra Stenka Razin’in adamlarına arasına karışmış gruplardan biriydi. Başlarındaki kişi Süleyman’ı göstererek: “Aha! Puştı yakalagan!” diye haykırdı. Ardından Arslanbek’e dönerek: “Batırlarnın batırı Ataman Arslanbek! Mınav puştı mağa beresin! İlekâr erip, kumar oynap talanımızga köz tikip er bir akşamıznı şalgan bo!” (Yiğitlerin yiğidi! Bu puştu bana veresin! Hilekâr herif, kumar oynayıp talanımıza göz dikip her bir akçemizi çaldı bu!) Arslanbek adama bakıp: “Mınav akay sizni kumara zorlamagan, o alde siz neşin zar atmağı sürdüresiz?” (Bu adam sizi kumara zorlamamış, o halde siz neden zar atmayı sürdürdünüz?) diye tersledi. Adam, Arslanbek’in sert çıkmasından ötürü sinirlense de metanetini koruyup: “Arslanbek, biz sağa itimat etemiz. Em men seni tanayım, cigit Orakoglı ahfadını bileyim. Özüm Nogay balasıyman. Ormembekoglıymız.” (Biz sana güveniriz. Hem ben seni tanırım, yiğit Orakoğlu soyundan gelenleri bilirim. Ben de Nogay çocuğuyum, Ormembekoğlu’yuz) diyerek yaltaklanmaya çalıştı.
Arslanbek, Süleyman’a dönüp: “Beni arayana kadar başını bunlardan başkalarıyla da belaya sokmadın değil mi?”diye sordu. Süleyman’ın yine sırıtarak: “Pek sayılmaz…” dediği sırada bu sefer içeriye kendilerine has lisanlarıyla konuşan, baştan ayağa kürklere bürünmüş, Kalmuklar girdi. Kalmukların başında duran, sorguçlu bir börk giymiş olan reisleri Süleyman’a doğru anlaşılmaz seslerle bağırmaya (muhtemelen sövmekteydi) başlayınca Arslanbek bir kere daha Süleyman’a dönüp: “Ulan Kalmukları da mı kazıkladın? Dillerini bilmezsin ki nasıl becerdin?” diye sormuştu. Süleyman yine sinir bozucu sırıtmasını takınıp ayağa kalkıp: “Lisanlarını pek anlamıyorum ama zar sayıları ve para miktarını parmak hesabıyla anlatabiliyorlar…” demişti.

Kopuk Süleyman bu gergin ortamın raconunu pek de iyi biliyordu, defalarca maruz kalmıştı. Defalarca da paçasını kurtarmıştı. Masa duran şarap dolu testiyi bir hamlede kapıp Kalmukların reislerinin kafasına fırlatınca kızılca kıyamet kopmuştu. Birçok dilden küfür ve tehdit ortalığı kaplayıp yumruklar ve silleler savrulmaya başlamıştı. Arslanbek, içinden pek gelmediği halde Nogay reisin suratına yumruğu sallayınca kavga daha da kızışmıştı. Kalmuklar, reisleri baygın düşünce kinlenip Süleyman’ın üzerine yürüdükleri esnada Arslanbek’e bağlı Kazaklar ve Tatarların silleleriyle karşı karşıya gelmişler, Nogaylar da Arslanbek’in yumruklarından nasibini almışlardı. Kırımtatarları, durumdan istifade yağma konusunda kayırıldıklarını düşündüklerinden Süleyman’ın davasını bırakıp Kazaklara saldırmaya başlayınca ortalık cenk sahrasına dönmüştü.

Arslanbek, en son Kazakların reisi Danilo ile yumruklaşırken, Süleyman saklandığı masa altından çıkarak Danilo’nun yakasına yapışarak Kostantiniyye sokaklarındaki külhanilerden öğrendiği şık bir hareketle suratının ortasına kafa atmış, koca Kazak ağzı burnu kan içerisinde yere yıkılırken Arslanbek’in koluna yapışıp: “Tez vakitte buradan çıkalım!” diye haykırmış, hanın arka kapısına doğru hamle etmişlerdi. Arkalarından gelenler olunca, onları oyalasın diye şarap fıçılarının arasına saklanmış şişman hancıyı yerinden kaldıran Süleyman, koca adamı bir tekmeyle üzerlerine yuvarlayarak adamları kapının olduğu yere mıhlamıştı. Arslanbek’le birlikte omuz vurdukları ahşap, zincirli kapıyı kırarak kendilerini sokağa atmışlar, karanlık sokaklara saparak handan uzaklaşmışlardı. Astrahanlılardan kalma kadim bir camii harabesinin dibine geldiklerinde soluklanmak için durmuşlardı. Tömbeki dumanından ciğerleri harap olmuş Süleyman aksıra tıksıra olduğu yere çöküp nefes almaya çalışırken, Arslanbek kılıcını tekrar çekip Süleyman’ın gırtlağına dayayarak onu camii duvarına yapıştırmıştı. Süleyman güç bela nefes alarak konuşabildi:

“Niye kılıç çektin, istemeden seninle de mi kumar oynadım?”
“Başımı durduk yere belaya soktun! Stenka Razin’in ordusunun neredeyse yarısını peşine takıp geldin!”
“O halde beni neden o adamlardan kurtardın?”
“Sen asla bu kadar çok kişiyi soyacak denli hile yapmazsın. Diyelim ki yaptın gideceğin ilk yer bir kerhane olurdu. Mal biriktirmeye çalıştığın belli, daha fazla altın ve gümüş topluyorsun. Bunu da boşuna yapmıyorsun. Hazine gerçek demek ki…”
“Hazineyi bulmak için nasıl gemi ve tayfa ayarlayabilirdim ki? Yine de sana ihtiyacım var. Sadece altın ve gümüş bulmakla alakalı değil, iyi bir savaşçısın ve denizcilik deneyimin var.”
“Beni de kandırmak istiyorsun, ilk fırsatta bunları alıp tüymeyeceğini nereden bileyim?”
“Tüyecek olsam seni neden sefere ikna etmeye çalışayım? Hayatımızın hazinesi olacak bu. Ele geçirdikten sonra gidip kendi çiftliğimizi kurabiliriz, hatta kendi ordumuzu kurup sultanlığımızı bile ilan edebiliriz!”
Arslanbek kılıcını kınına soktuktan sonra etrafına bakınarak: “Limana ineceğiz. Her kaptanla ve her gemiyle anlaşamayız. Bize kısa yoldan iyi bir gemi, iyi bir kaptan ve iyi adamlar lazım. Trabzonlu Selim Reis ve akrabaları var. Cinayet bokuna ailesiyle birlikte seneler evvel buralara yerleşmiş, birkaç kere görmüşlüğüm vardır. Eğer hala yaşıyorsa ve yeğenleri de yanındaysa bizi hazinenin saklı olduğu yere götürebilir. Hazineden iyi bir paya ve topladığımız altınlara ikna olacaktır. Yürü gidelim!”

Süleyman ve Arslanbek hızlı adımlarla oradan uzaklaştıkları sırada, harabenin köşesinden iki karaltının kendilerini takip ettiklerinden habersizlerdi. Handaki kavgadan sıyrılıp kendilerini takip eden dört Kazanlı, muzaffer bir sırıtışla birbirlerine baktılar. Adamlardan birisi: “Define lapını eşitgende Aybulatoglı kop süyüne!” (Define sözünü işittiğinde Aybulatoğlu çok sevinecek) demiş, iki tanesi Arslanbek ile Süleyman’ın peşine takılırken diğer iki tanesi bağlı oldukları başbuğlarına onları ihbar etmek üzere şehrin içlerine doğru koşturmuşlardı. O sırada merkeze yönelmiş Kazanlıların gözleri bir anlığına asırlık nehirden geçmekte olan ve Razin’in sancağını açmış, Kazak giysili ve Rusça konuşan tayfalarla dolu esrarengiz, koca bir firkateye takılmıştı. Ancak çok oyalanmayarak yeniden şehrin merkezine doğru koşmaya başlamışlardı. O sırada gemideki Kazak kılıklı tayfalardan birisi kıyıdaki meyhanelerde içip içip nara atan Kazaklara tiksintiyle bakarak yanındaki tayfalara usulca fısıldamıştı: “Oryol byl potoplen! No yego syn budet zhit’ vechno!” (Oryol batırıldı. Fakat oğlu sonsuza dek yaşayacak!) Henüz sarhoş olmamış bazı Kazaklar, şehri ele geçirdikleri sırada batırdıkları efsanevi Rus firkatesi Oryol’un hayaletini gördüklerini zannederek ürpermişler, işgüzar birkaç Kırımlı ise bilmiş bir şekilde Stenka Razin’in emriyle yeniden yapılmış olup olmayacağı üzerine bahse girmişlerdi…

2

Ataman Arslanbek ve Kopuk Süleyman, sarhoşluktan yollara yıkılan, kavgaya tutuşmuş Kazakların arasından sıyrılıp Astrahan’ın1378618_10151953552342728_1264318065_n kadimden kalma surlarından çıkıp ay ışığı altında parıldayan tılsımlı nehrin kıyısına varmışlardı. Kimi sazlardan kimi ahşaptan yapılma balıkçı kulübeleri ve tekne rıhtımlarına dek gelip, tuzlanmış balık kokularını soluyarak ve duvar diplerinde kafayı çeken balıkçıların fısıltılarını dinleyerek Trabzonlu Selim Reis’in ve akrabalarının kaldığı barakayı aramaktalardı. Önündeki rıhtımda sekiz sıra kürekli sağlam görünümlü bir karamürselin bulunduğu çift katlı, ahşap bir evin önüne geldiklerinde Arslanbek evin kapısının önüne gidip kapıyı yumruklamıştı. Dört bir yanı kamışlarla yamanmış kapı hafifçe aralanıp kapının ardından aksanlı bir ses Rusça“Kto eta?” (Bu kimdir?) diye sorduğunda Arslanbek: “Aç kapıyı Selim Reis! Benim Arslanbek!” demiş, kapı yeniden örtülmüştü. İçeriden birkaç adamın: “Emice! Emice!”diye bağrıştığını duydular. Süleyman, şaşkınca sordu: “Burası olduğunu ne bildin?” Arslanbek, müstehzi bir ifadeyle burnunu çekerek kokuyu işaret etti. Süleyman burnuna çarpan kesif balık kokusunun tiksintiyle karşıladı:“Ne? Balık mı? Balık kokusu mu? Balık kokusundan nefret ederim! Hatta balığın kendisinden de nefret ederim!”diye gürledi. Arslanbek şaşkınlıkla: “Balıktan nefret eden korsan da ilk defa görüyorum.” deyince Süleyman denizi işaret ederek: “Ömrüm denizlerde geçtiği için tiksiniyor olamaz mıyım?” diye sitem etti. Ardından yeniden kokudan tiksindiğini göstererek: “Ulan hem buranın her yeri balık kokuyor be! Neyi koklayıp neyi anladın?” diye de ekledi. Arslanbek gülerek: “Yuh senin burnuna bir de Kostantiniyyeli olacaksın. Bu kokuyu bilmen lazım…”deyince Süleyman belli belirsiz sırıtarak: “Hamsi! Burada da çıkarılıyor demek?” diye sordu. Arslanbek yeniden havayı koklayarak: “Pilavla birlikte yiyen yoktur pek. Ben Trabzon’dan Kırım’a çalışmaya gelenlerin yediğini görürdüm, denizci olmadığım halde burnum iyi koku alır. Pilav ve hamsi kokusu sayesinde buldum, evvelden kaldıkları yer daha taşra taraftaydı. Hamsili pilav pişirmişler demek ki!” dedi. Bir süre sonra kapıyı, Süleyman’ın Boğaz Kalesi yamaklarının üzerinden aşina olduğu giysilere bürünmüş bir adam açıp onları içeriye buyur etti.

İçeride yuvarlak, bakır sinilere oturmuş, hamsili pilavı kaşıklayan, kimisi şerbet kimisi şarap içen, kimi Laz kimi Çepni uşağı birçok Karadenizlinin aralarında buldular kendilerini. Adamlardan en yaşlı olanı ve başındaki siyah abayla en dikkat çekeni yerinden kalkarak Arslanbek’e doğru yürüyerek karşıladı: “Goca Ataman Arslanbek gelmuş, sefa geturmuş…” Süleyman, Arslanbek’e dönerek: “İnsanlar sana hakikaten saygı gösteriyor…” deyince, Arslanbek müstehzi bir ifadeyle: “Epeydir kumar oynamıyorum ondandır…” diye karşılık verdi. İhtiyar her ikisine birden sofrayı gösterip: “Ha soframuza buyurun…” dediğinde Arslanbek, sağ yumruğunu derviş selamı gibi göğsüne götürüp: “Eyvallah Selim Reis. Yemiş kadar olduk. Seninle hususi bir mevzuda hasbihal etmemiz iktiza eder…” dedi. Selim Reis, kafasını sallayarak, kendisini takip etmelerini söyleyerek ahşap merdivenleri çıkmaya başladı. Selim Reis’in kaldığı anlaşılan, çifte kandillerle aydınlanan büyükçe bir yere geldiler. Selim Reis merdivenlerin çıktığı yerin kapısını örterek Süleyman ile Arslanbek’i yatağının dibindeki divana buyur etti. Ardından divanın başköşesine çökerek Arslanbek’e sordu:

“Hayirdur Arslanbek, Ataman Stenka Acemlere sefer ettuğu vakitten beridur görmeduk seni? Şehre girdukten sonra da uğramadun. Gelmen hayir midur şer midur?”
“Hayırdır Selim Reis hayırdır. Hem deniz üstadısın hem de itimat edilir, sözünün eri adamsın. Senden başka bize kimsenin faydası dokunmaz.”
“Eyvallah. Sen de bagayim gecenun görinde ne diye çikup geldun?”
“Reis ayıptır söylemesi, bizim bir define meselesi vardır.”
“Deryanun dibunde midur? Hiç mesele etmeyun oni. Bizum uşaklar, Süleyman Aleyhisselamun deryaya dalar ifrutleri gibidur. Dalıp çıkaruruk ha o defuneyi!”
“Yok reis, bir adadadır define, dört yanı su cezire işte. Ama bu cezire deryanın ortasındadır, onun da yerini bilse bilse senin gibi kurt bir denizci bilir, sağ salim götürür getirir. Onun için sana geldik. Haritaya ayan beyan resmedilmiş. Süleyman, çıkar haritayı…”

Selim Reis, Süleyman’ın kuşağından çıkarıp kendisine uzattığı haritayı besmeleyle açıp inceledi. Sanki kötü bir şey görmüş gibi yüzü asıldı. Haritayı divana bırakıp: “Ha bu defune işinu unutun. Gimseya etmez hayir!”
Arslanbek sordu: “Niye reis? Ne var haritada?”
“Defunenin oldiği yer, ta deryanun ortasi. Ama oldiği adayi dılsımladuklarından buradaki istigamedu dakip etmeden başka yerden varamayuk, dovbe billah varilmaz! Türki lisanda yazayi…”
“Gösterilen istikametin nesi vardır?”
“Ha bu haritaya canavar suretleri nagşedilmuş. Yani deyiler ki bu istigamed canavarlarla dolidir. Bizu uğursuzluk bekleyi!”
Süleyman müstehzi bir ifadeyle gülerek: “Aman reis! Kaç asırlık harita bu. O zamandan bu zamana canavar mı kalır? Sen de bir şeyler söyle Arslanbek, ta İran’a Acem’e kadar gittin Hazar Deryası’nı aştın hiç canavar gördün mü?”
Arslanbek: “Buradaki istikamet farklı. Biz kıyıdan gitmiştik. Reisin gösterdiğine göre bu doğrudan doğruya Hazar’ın ortasından geçiyor.”
Selim Reis kafasını sallayarak: “Doğru dedun ha oni. Bu mindıga belalidur. Girdabun akintinun haddi hesabu yoktur, canavarlardan gurtulsak akınti anamizi beller!” dedi. “Hadi ben girdabi akintiyi geçerum, onda mesele yok. Hadi canavarlarun da çaresine bakaruk. Ama görü görüne ne diye hayatumizi hiçe sayalum!” diye de ekledi. Süleyman, kuşağındaki akçe ve gümüş dolu keseleri reisin önüne bırakıp birkaç tanesini açıp içindekileri ayakucuna boşaltınca, Reis’in çehresi değişmişti. “Tamamdur. Yarun gün doğmadan yeğenlerumlen silahlanur yola çıkaruk, Allahun iznuyle defunenin yolini tutaruk.” deyivermişti. O esnada pencereye tırmanarak kendilerini seyredip şehre doğru aceleyle koşturan Kazanlı adamdan hiçbirinin haberi yoktu. Arslanbek’le Süleyman da o gece Selim Reis’in evinde kaldılar. Güneş hiçbirinin üzerine vurmadan uyanıp, Selim Reis’in yeğenlerinin Osmanlı topraklarından getirdikleri üzerinde kartal kanadı asılı deli kalkanlarından sipahi bozdoğanlarına, yeniçeri ve sekban tüfeklerine kadar çeşit çeşit silahlarını kuşanmalarıyla birlikte Selim Reis’in karamürseliyle yola çıkmışlardı. Kara gözden kaybolup uçsuz bucaksız deryaya karıştıkları esnada gün doğmaya başlamış, karamürseli sallayan dalgaların arasında akıbeti belirsiz bir maceraya atılmışlardı.

Bir süre kürekleri denize indirmeden sade yelkenle seyrederlerken, Selim Reis’in haritada işaretli kuvvetli bir akıntı noktasından geçileceğini söylemesiyle birlikte kürekleri de denize indirmişler, “heyamola” naralarıyla kâh kürek çekmişler kâh yelken iplerine asılmışlardı. Bir vakit öyle bir fırtınaya denk gelmişlerdi ki Selim Reis’in elinde olmasalar tarumar olup deryanın dibini boylamaları işten bile değildi. Derya sakinleşir gibi olduğunda yeniden kürekleri bırakıp kendilerini yelkeni şişiren rüzgârın koynuna bıraktıklarında yanlarındaki kayıntılarla karınlarını doyurmuşlar, fırtına sonrasının verdiği rehavet duygusuyla çoğu kestirmeye başlamıştı. Arslanbek ile Süleyman, serdümenlik eden Selim Reis’in yanına çökmüşlerdi. Bir müddet daha böyle gittikten sonra Selim Reis, haritaya korku içerisinde bakarak yeğenlerine: “Ha gendunuze mukayyet olun! Derya ademlerunun mindıgasina gireyruz!” diye bağırmıştı. Yeğenleri amcalarının sözüyle şöyle böyle silkindilerse de pek efsanevi mahiyette bir mevzu olduğundan çok da dikkatte almamışlardı. Arslanbek şaşkınlıkla Selim Reis’e dönerek sordu:

“Deniz âdemleri mi? Hiç duymadım in midir cin midir?”
“Ben ne bileyum ha bu hartada nagşedilmiş bir süri balik gibi âdem! Âdem deduklerine göre cin olmayabilur. Duymuşliğim varidur ama deryada yaşarlarmiş, arada gören var imuş. Bana galursa ha bu sarhoş balikçilarun uydurmasi!”
Süleyman: “Ben de duydum bir vakit. Kimi Hz. Süleyman’a asi olduğu için deryanın ortasına sürülen ifritlerle deniz perilerinin dölü olduklarını, kimi de Şeytan’ın derya ortasındaki ceziresindeki kabilelerinden gelme iblisler olduklarını söyler. Derya üzerinde yürüdükleri, gemilere saldırıp cenk edebildikleri söylenir.” deyince gemideki herkes belli belirsiz huzursuzlanmıştı. Arslanbek ise daha ziyade huzursuzdu. Süleyman birçok yer gezip gördüğünden, sayısız rivayeti ve efsaneyi öğrenmiş, pek çok acayip bilgiye vakıf birisiydi. Haritada böyle bir tehlikenin varlığından bahsedilmesi de cabasıydı.

Gemi usulca ilerlerken, adamlardan birinin: “Gıbleye bagun hele!” diye haykırmasıyla üstlerine çöken rehavetten sıyrılıp ayağa fırlayarak o tarafa baktılar. Uzaklarda belli belirsiz insan siluetleri görüp onların sanki karada gider gibi deryada yürüdüklerini fark edince korkudan ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Beş-altı siluet gemiye yaklaştıkça suretleri ayan beyan ortaya çıkmıştı. Soluk tenleriyle, balıklara benzer başları ve insana benzer vücutlarıyla bir acayip kimselerdi. Ellerinde mızrak niyetine tuttukları kılıç balıkları ve kalkan niyetine taşıdıkları koca vatoz balıklarıyla, cenk sahrasına yürüyen pehlivanlar misali heybetle ilerliyorlardı. Onlara benzer sayıca fazla deniz âdeminin de su üzerinden yürüyerek karamürsele yaklaştıklarını görmüşlerdi. Selim Reis: “Tüfeng atun! Denk durun! Ceng başlayi!” diye gürleyince yeğenleri tüfenkleriyle piştovlarını hazır ederek karamürsele yanaşan balık âdemleri gözlemeye başlamışlardı.

Süleyman birden güverteye atlayarak “Durun! Durun! Tüfenk atmayın! Cebehaneyi ziyan edersiniz!” diye bağırınca kızgın gözlerle hepsi ona baktı. Selim Reis, dümenin başından: “Ula got kafali! Tüfenk atmayup da ne edeceğuk?” diye gürleyince sırtararak Arslanbek’in yanına koşmuş, okla yayını gösterdikten sonra karga yuvasını işaret ederek: “Ok ile kâffesini zebun ederiz reis!” dedi. Selim Reis alaycı alaycı gülerek: “Ha buradan oraya ok mu atacağuk?” diye sorunca karşılık vermişti: “Hele hele! Sen aklını mı yitirdin reis! Burada hala nefes alan bir Tatar var! Yayını sadağından çekende duman eder kâffesini duman!”

Arslanbek direkten yukarıya tırmanıp karga yuvasına çıktığını rüzgârı şöyle böyle yoklayıp, bir mesafe kestirerek okunu hazır edip derya âdemlerine nişan alıp gönderdi. Tatarın oku havayı yarıp adamlardan birinin kalkan niyetine taşıdığı vatoz balığını vurunca okkalı bir küfür savurup adamların üzerine yine bir ok savurup bir tanesini kafasından vurup deryanın dibine göndermeye muvaffak oldu. Ancak bu sefer derya âdemleri bebe zırıldaması gibi bir sesle türkü çığırmaya başlayıp denizin dibinden başka başka müsellah derya âdemleri peyda olunca mahlûku vurduğuna pişman oldu. “Canını seven tüfenk atsın!” diye haykırarak kendi de denk getirdikçe mahlûkları oklamaya başladı. Selim Reis’in yeğenleri de hazır ettikleri tüfenkleri ve piştovları birer birer gemiye yaklaşıp çepeçevre saran derya âdemlerine ateş etmeye başladı ancak vurmakla tükenecek gibi görünmüyorlardı. Birkaç tanesi güverteye çıkmaya muvaffak olunca bu sefer kılıçlar, şeşperler, bozdoğanlar ve gürzler, hançerler ve yatağanlar kılıflarından çıkarılınca acayip mahlûklarla kıyasıya bir cenk başladı. Arslanbek de kılıcını çekip güverteye henüz çıkmış irice bir derya âdeminin üzerine atılarak yere yıkıp, kılıcıyla karnını deşip üzerine gelen öbür deniz âdemlerine çala kılıç saldırdı.

Bu cenk esnasında Kopuk Süleyman’ın dikkatini Selim Reis’in gemiyi aceleyle batı yönüne çevirerek rotadan çıkması çekti. Yatağanlarıyla bir-iki deniz âdeminin canını ısmarladıktan sonra öfkeyle dümenin olduğu yere çıkıp Selim Reis’e haykırdı:
“Gözün mü korktu Selim Reis? Ne diye saparsın rotadan?”
“Kim gorkayi? Burada galursak ha bu bokyiyenun uşaklari bizum uşaklari bastiracak! Hartada bak ne nagşedilmuş? Derya kizlari! Bunlarla aralarında cenk olsa gerektur, nagşeden kizlarla âdemleru cenk eder gibi nagşedeyi ha buraya nagşeden! Tez o yana varalum!”

Süleyman: “Hay aklınla bin yaşa reis!” diyerek Selim Reis ile birlikte dümenin sapına asıldığında gemi ağır ağır deniz kızlarının mıntıkasına doğru seyretmekteydi. Derya âdemlerinden bazıları gittikleri mıntıkanın ne olduğunu anlayıp gerisingeri suya atlamışlardı ama inatla vuruşmaya devam edenler de vardı. Çok kısa bir süre sonra, ne olduğunu kimse anlayamadan deryanın içinden derya âdemlerine atılan denizkestanesi dikeninden ufak okları fark ettiklerinde Selim Reis’in yeğenleri bulabildikleri kalkanın ve yükün ardına saklanarak kendilerince tabyaya girdiler. Açıkta kalan derya âdemlerinin de kimi bu siyah oklarca vurulup titreye titreye yere yıkıldı, kimi de kendini denize attı. Deryada rengârenk kuyrukları ve süt beniz bedenleriyle, kimi kara kimi sarı kimi kızıl saçlarıyla arz-ı endam eden deniz kızlarının ellerinde yabaya benzer çatallı mızraklarla derya âdemlerine hücum etmeleri gördükleri son şey olmuştu. Birkaç tane deniz kızı geri dönüp gemiye baktığında Kopuk Süleyman’ın hovardaca kendilerini seyredip bıyık burduğunu görünce denizin diplerine doğru dalıp kayboldular…

Hengâme sona erince yaralananları bir köşeye getirip yaralarını tımar edip epeyce soluklandılar. Reis, rotayı yeniden güneye doğru çevirip tılsımlı adaya yönlendirdiği sırada: “Feraha erduk sanmayun! Daha fenasuna gelduk!” diye gürledi. Arslanbek, Reis’in yanına gelip meraklı meraklı baktığında da haritayı göstermişti. Parmağıyla gösterdiği iki kadın siluetine baktılar. Biri küpe biri araba tekerleğine binmiş iki şişmanca, korkunç görünüşlü, ellerinde yılanlar ve asalar taşıyan kadınlar nakşedilmişti. Reis küfreder gibi: “Cazularin mindıgasi…”dediğinde hem kendinin hem yeğenlerinin beti benzi atmıştı.

Kopuk Süleyman bıyıklarını düzelterek: “Ben Kostantiniyye’de iken hovarda mirasyedinin birisi bize geceleri meyhanede Evliya Çelebi nam bir seyyahtan meseller okurdu. Yedi düveli dolaşmış, girmediği derya, gitmediği diyar kalmamış bir kişi! Yolu Kaf Dağı taraflarına düştüğünde bir uyuzlar cengine tanık olmuş. Uyuzu bilir misiniz bilmem Çerkez ile Abaza kavminin obıra taktığı isimdir. Obır da Rutenlerle Moskof keferesinin hortlak cadı taifesine taktıkları ad! Orada bir Çerkez köyünde bu cadıların cengine tanıklık etmiş, fırtınalarla geldiklerini, birbirlerine ellerinde asa ve topuzlarla yılanlarla saldırıp devirebildiklerinin kanlarını içtiklerinden, ortalığa saçılan küp ve araba tekeri parçalarından falan bahsetmişti de dişlerimiz takırdayarak dinlemiştik beyzadeyi! Nakşedilen suretler o cazılara ziyadesiyle benzer!” deyince adamların yüreğine daha beter bir korku yerleşmişti. Ancak beterin de beteri vardı ki Selim Reis söyleyivermişti: “Çergezun Garadenuzun cazisini ben de bilirum. Ha bu başgadur, buralarin cazisine benzemeyi! Bu hartada nakşedulen Hazar’un firduna cazisidur! Yalansuz hilafsuz derum, ha bizum yeğenler de şahit, alti bahar evvelunde Astrahan’un köylerundan birune düğüne gittuk, güzelce bir kizi gelun etmuşler. Ha ne oldi bitti havada bir gara duman peyda oldi, içunden bir Hazar cazisi çıktı kivrum kivrum bir goca yilana binmuş da öyle havada uçayi! Tüfeng atmaya elimuz varmadi korkidan, firdunasiylan hepimizi yikti mahvetti geluni aldi gaçirdi! Bu mindıga iki uci bokli değnek. Eğer ha bu bokyiyenin garilari gendu aralarunda ceng ederlerse fırdinadan bataruk! Yok, ceng etmezlerse genduleruylen gelur bizum başimiza bela olurlar! Tek durun! Yaralilari ambara daşiyun. Cazilar gelurse güverdede gendunizi bir yerlere sikica bağlayup gureklere asulun, yelgen melgen birakmaz ha bu goduğumin cazi karılari!”

Her biri yüreklerinde korkuyla geminin diğer işlerine koşmuş, fırtına cadılarına yakalanmadan geçmek için duaya durmuşlardı. Hatta “Ada tılsımlıdır, istikametten ayrılmadan yakından yakından varırız karşımıza çıkar nasıl olsa! Suyu buluruz!” diyerek temiz suyun bir kısmıyla abdest alıp nafile namazına bile durmuşlardı. Arada bir gerilerinde bir görünüp bir kaybolan hayalet siluetli bir gemiden ziyadesiyle çekindilerse de yolunu kaybetmiş gemilerden biri olduğuna hükmederek pek de kafalarına takmamışlardı. Böyle sakin sakin dört gün üç gece kadar seyretmişler bir sıkıntı yaşamamışlardı. Hatta yaralı adamlar da iyileşip güçlerini toplayıp çalışmaya başlamışlardı. Ancak dördüncü günün öğle vakti, reise göre adaya yarım günlük bir mesafe kala kıble istikametinde buluta benzer büyükçe bir dumanın peyda olduğunu görünce adamlar da dehşetli bir korku meydana geldi. O derece ki amcalarına önce yalvararak sonra tehditle geri dönmek istediler, ancak Selim Reis:“Bizi muhaggak yakalar, üstümüze geleyi! Ben on gider isem bu yüz geleyi! Yelgenu toplayun, gendunuzi emun yerlere bağlayun, güreklere asulun. Cazi garilara çattuk!” diye bağırınca ister istemez emrine uymuşlardı. Yelkeni toplayıp kendilerini sıkı sıkıya kürek sıralarına bağlamışlar, Süleyman ile Arslanbek de kendilerini Selim Reis ile birlikte dümenin sapına bağlamışlardı. Kara kara bulutlar tepelerine çöreklendiği vakit ortalık gece gibi kararmış, dünyaları zindana dönmüştü. Gök gürleyip yıldırımlar şavkıyorken tepelerinde uçuşan cazuları gözleriyle seçmeye başlamışlardı. Kimisi küplere, kimisi araba tekerleklerine kimisi de kıvrım kıvrım yılanlara, ejderlere binmiş, şiş göbekli, ateş bakışlı, dişleri taşra çıkmış korkunç cazular, öte âlemlerin korkulu lisanıyla birbirlerine meydan okuyarak kanlı bir cenge tutuşmuşlardı. Üç-beş tanesi bir cazunun tepesine atlayıp denize doğru düşürürken sivri dişleriyle kanlarını içiyor, ardından öbürlerine saldırıyorlardı. Onların savurdukları tılsımların şiddetinden ve zincirlerinden salıverdikleri fırtınalardan deniz kudurmuş, dağlar boyu yükselen dalgalar karamürselin tahtalarını gıcırdatır olmuştu. Bazı adamlar halatların kopmasıyla Hazar’ın derinliklerine karışırken ötekiler küreklere var güçleriyle asılmaya devam etmektelerdi. Arslanbek ile Süleyman, Selim Reis ile birlikte dümene asılarak bu hengâmeden çıkmaya çabalıyorlardı. Reis: “Dayanun! Adaya varduk! Dayanun!” diye gürleyince küreklere daha bir hırsla asılır olmuşlardı. Cazulardan bazısı Selim Reis’in yeğenlerinden birini kaptığında o yana doğru güç getirebilenler tüfenk atmışlardı ama geminin sallantısından cazıya denk getirememişlerdi. Derken ne olmuş bitmiş hem cazuları hem fırtınayı geride bırakmış, güneşin yüzünü yeniden görerek selamete ermişlerdi. Deniz sakinlediğinden yelkenleri açıp ufuk çizgisinde görülen büyükçe bir yükseltiye doğru ilerlemeye başladıklarında kalplerinde hem kayıplarının üzüntüsü hem de selamete ermelerinin sevinci olduğu halde ne olur ne olmaz diye heyecana kapılmadan küreklere asılmaya devam etmişler, ancak bellerindeki urganları çözmüşlerdi.

Selim Reis haritaya açıp baktığında, Süleyman sırıtarak: “Adaya vardık işte, daha ne bakarsın?” diye sordu. Selim Reis, şüpheci bir ifadeyle haritaya nakşedilmiş, adayı çepeçevre saran bir ejderha suretini gösterip: “Ha buraya ejderha nagşedilmuş. Lakin bir tuhaflik varidur, ejderhanin yarisini varla yok arasi nagşetmuşler. Beri tarafi kasten böyle yapilmuş. Ama manasini çikaramadum?” deyince Arslanbek ile birlikte haritanın üzerine eğilmişti. Arslanbek, kendisine bakan Süleyman’a çıkıştı: “Bana ne bakarsın, okumam yazmam var mıdır ki haritayı okuyayım?” diye. Süleyman adaya dönüp şöyle bir baktıktan sonra: “Ejderhanın baş kısmı silik kuyruk kısmı bir tamam nakşedilmiş, bu bir işaret olabilir.” Arslanbek ona alaycı alaycı baktı: “Senin define işaretlerinden illallah geldi! Seneler önce de kapısında kırık kazma için define işareti olduğunu iddia ettiğin bir madene soktuğunda başımıza gelenleri biliyorsun. Az kalsın mağara başımıza çöküyordu!” Süleyman adayı göstererek: “Bu sefer hakiki bir define işareti görmektesin ataman! Bu definenin bekçisinin işareti olsa gerektir. Cazudan kurtulduk, derya âdemlerinden sıyrıldık, inşallah bizi hakiki bir ejderha beklemez!” Selim Reis haritaya tekrar bakıp etrafına bakındı: “Ejder üzerumuze gelurse anlaruk ha oni, nihayet goca hayvan! Biz yine tek duralum, rüzgari argamuza alduk mi ağa babasi gelse yagalayamaz bizu!”

Karamürsel adaya yaklaştığında gün batımı vakti de yaklaşmıştı. Karaya oturmaması için adaya belli bir mesafe kala çapa atmışlar, ateşli silahlarını ve barutluklarını ıslanmasın diye başları üzerinde tutarak göğüs hizalarına dek gelen suya girerek adaya çıkmışlardı. Etrafta palmiyelerden başka iki tane harap gemi iskeletinin ve bazı kılıçlı pusatlı insan iskeletlerinin olduğunu görünce Süleyman belli belirsiz: “Harezmşah çerisi…” diye söylendi. İskeletlerin ellerinde yay olması ve karşı karşıya dizilmiş olmaları, bedenlerine saplı oklarla birleşince burada vazifelerini tamamladıktan sonra adanın yerini gizli tutmak için birbirlerini öldürdüklerine delaletti. Adanın ortasındaki bir tepenin üzerinde görünen kümbet benzeri bir binanın olduğu yere doğru yürüdüler. Arada bir tuzak var mıdır diye kâh ağaç diplerini kâh üstü yaprakla örtülü yerleri yoklayarak tepeye vardılar. Hiçbir dua yahut nakışla süslenmemiş orta büyüklükte bir kümbetin etrafına saçılmış iskeletleri gördüklerinde korkmadan edemediler. Bunların bedenlerinde de oklar görüldüğünden askerlerin bina biter bitmez işçileri de öldürdüğü anlaşılmaktaydı. Selim Reis: “Şu cemil cümle mefdanun hordlağina çatmadan adadan hayirlisiyla bir ayrulsak iyidur…” diye söylendi. Kümbetin etrafını dolaştıklarında sadece bir kapısının olduğunu görmüşlerdi. Hiçbir iz ve işaret taşımayan dökme demirden kapının etrafını yokladıklarında herhangi bir tuzak emaresine rastlamayınca iyiden iyiye şüpheye düşmüşlerdi. Selim Reis: “Ha bu adada tuzak yok, ha bu gapuda tuzak yok, goca hazineyi bu gümbete bırakup gitmişler he? Vardir bir alicengiz bokyiyende…” diyerek bu sefer iskeletlerin üzerini aramaya girişmişti. Kopuk Süleyman, kapıyı eliyle şöyle bir yokladıktan sonra belindeki yatağanlarından birini çekip kapının kenarına sokup açmıştı. Selim Reis: “Ula uşak ne ettun? Yatun ha yere yatun!” diye haykırınca Süleyman haricindeki herkes kümbetten uzaklaşıp kendini yere atmıştı. Süleyman onlara şöyle bir bakıp hiçbir şeyi iplemeden kapıyı ardına kadar açıp içeriye bakmıştı. İçeride aşağıya doğru uzanan dibi karanlık bir merdivene denk gelince dışarıya çıkıp adamların yanında fazladan taşıdığı sönük durumdaki meşalelerden birini kapıp takkesinin altında taşıdığı bir keseden çakmaktaşı çıkarıp ateşe verip yanan meşaleyle merdivenlerin indiği karanlığa daldı. Merdivenden indikten sonra uçsuz bucaksız gibi görünen bir dehlize geldikten sonra dehlizin başlangıcından karanlığa kadar suyolu gibi yapılmış yağ dolu bir bölme görmüştü. Meşaleyi bölmeye yaklaştırınca o bölmeden itibaren ateşin bir yol izleyerek büyüdüğünü en sonunda ta dehlizin ucundaki odayı aydınlattığını görmüştü. Dehlizin ucundan gelen sarı parıltıları nerede olsa tanırdı…

Temkini elden bırakmadan etrafı yoklayarak ilerleyeceği sıra merdivenlerin başından Arslanbek’in “Sağ mısın Kopuk?” diye bağırdığını işitti. “Altınları ta buradan görüyorum. Adamları da al gel! Ben tuzakları yokluyorum!”diye bağırarak bıraktığı işe devam etti. Duvarlarda ne bir kesinti, ne bir yarık, ne ince bir ip yahut tel, ne de hava sızıntısı gibi bir tuzak emaresi görünmüyordu. Hazinenin olduğu odaya vardığında da altınların içinde uyandırdığı şehveti bastırmaya çalışıp ve hazinenin içi hoş eden detaylarını görmezden gelmeye çalışarak odada şöyle bir dolaşıp sandıkları ve heykelleri kurcalamıştı. “Tuhaf. Hiç tuzak yok. Bir bokluk var ama dur bakalım…”diye söylenerek dehlize geri döndü. Arslanbek ve diğerlerine rastlayınca defineyi göstererek: “Yedi ceddimiz mirasyedi olsa tükenmez bu. Osmanlı’nın bilmem kaç senelik vergilerini karşılamazsa gelin yüzüme tükürün!”demişti. Adamlar üç büyük sandıktan taşan altınları, zümrütleri, gümüş eşyaları ve yine altından ziynet eşyalarını, firuze ve akikle bezeli silahları, karat karat elmasları, kan kırmızı yakutları ve safirleri görerek kendilerinden geçmişlerdi. Yere saçılan altınları da tekrar sandıklara doldurarak bir çul bırakmamacasına odayı boşaltıp sandıklardan birine yüklenip güç bela dışarıya taşımışlardı. Sonuncu sandığı taşıdıkları sıra sandığın altında gördükleri bir işaret her birinde yeniden tuzak düşüncesini uyandırmıştı. Bir taşın üzerine nakşedilmiş yarım ejderha suretini görür görmez akıllarına haritadaki yarısı olmayan ejderha sureti gelmişti. Selim Reis haritayı açtığında haritadaki şeklin taştaki şekli kısmen tamamladığını görünce: “Bu neye alameddur?” diye sordu. Süleyman taşa vurarak: “Tuzak değil. Olsa sandık kalkarken harekete geçerdi. Vurunca da işlemiyor. Demek ki haritanın bahsettiği bekçi başka bir şey…” deyince sandığı yeniden yüklenip dışarıya çıkardılar. Hava iyiden iyiye kararmıştı. Sandıklara ipler bağlayarak kumların üzerinden sahile indirerek büyükçe bir ateş yakıp etrafına dizilmişlerdi.

Yanlarında getirdikleri azıklardaki balık ve ekmekleri yedikten sonra sabahı beklemek üzere uykuya dalmışlardı. Yorgunluktan uyanmamacasına bir gaflete düşmüşlerdi. Bir süre kendilerini seyreden gölgelerden habersizlerdi. Kazak Tatarlarına benzer kıyafetler giymiş birkaç kişi ve birkaç Kazak onları çepeçevre sararak tüfeklerini onlara doğrultmuşlardı. İçlerinden iyi giyimli kurnaz görünümlü birisi adamlara yanaşıp belindeki silahı çekip havaya ateş ettiğinde Süleyman, Arslanbek, Selim Reis ve yeğenleri hep birden ayağa fırlayıp silahlarına davranmışlardı ancak etraflarının çepeçevre sarıldığını görünce ister istemez ellerini çekmişlerdi. Ataman Arslanbek havaya silah atanı görür görmez tanıyıp: “Aybulatoğlu İsak! Kazangın sürgün başbuğlarından İsak! Sen ne ara tüştın peşimizge? Ataman Stenka seni Kazanga cibermedi mi orduya batır koşasın dep?” (Aybulatoğlu İshak! Kazan’ın sürgün başbuğlarından İshak! Sen ne ara düştün peşimize? Ataman Stenka seni Kazan’a göndermedi mi orduya savaşçı alasın diye?) sormuştu. Aybulatoğlu İshak, Arslanbek’e yaklaşarak, Kırımlara benzer bir aksanda konuştu:“Er lapı ortalık cerde etgensiz, azine lakırduvınızı menim batırlar eşite, sora kelip mağa aytalar. Koca azineyi öz başınızga yimek bar mı? Siz mınav cezirede mınav iskeletlerdiy ölür eken dülberlernen aşayman!” (Her lafı ortalık yerde söylersiniz, hazine konuşmalarınızı savaşçılarım duymuş bana gelip söylediler. Koca hazineyi tek başınıza yemek var mı? Siz bu adada bu iskeletler gibi ölürken ben dilberlerle yiyeceğim!)

Süleyman onun bu sözlerini duyar duymaz Selim Reis’in koynunda duran haritayı kapıp herkesin şaşkın bakışları altında ateşe attı. Muzaffer bir edayla Aybulatoğlu İshak’a bakıp: “Sen öyle san Kazanlı! Bu harita olmadan bu tılsımlı adayı nah terk edersin! Dönüş yolunu bir biz biliriz bir de Selim Reis! Haydi, şimdi öldür!” diye bağırdı. Aybulatoğlu İshak sinirle çenesini sıvazlayarak etrafına bakındıktan sonra: “Aruv. Sizni öldürmeyecekmiz. Ama endi azineyi siznin geminizge taşıyın!” diye karşılık verdi. Arslanbek şaşkınlıkla sordu: “Gemisiz mi keldiniz? Kayda geminiz?” Aybulatoğlu adanın bir diğer ucunda belli belirsiz hayalet gemi gibi görünen harap olmuş bir çektiriyi göstererek: “Kuday belalarınnı bersin, kahpe cazılar gemiye zeval bere!” deyince Süleyman belli belirsiz söylenmişti: “Tüh! Yedi silsilesine tükürdüğümün cazuları! Bizim o kadar adamımızı alana kadar na bunu alsalardı ya?”

3

Aybulatoğlu İsak, adadan kestirdiği kütüklerle yaptırdığı tekneler marifetiyle sandıkları güç bela karamürsele taşıyıp, Arslanbek ve diğerlerini kürek sıralarına urganlarla bağlattıktan sonra gecenin körüne bakmadan denize açılmıştı. Arslanbek ile Süleyman bir yandan küreklere asılırken diğer yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı:
1391997_10151953552362728_1111002801_n“Ataman, bunun hazineyi öğrenmesine imkân yok. Nasıl geldi buldu bizi?”
“Takip etmiştir. Demek arada bir ardımız sıra seyreder o hayalet gemi bunların batası çektirisiymiş!”
“İyi de niye peşimize takılsın?”
“Define bahsini gidip buna da açtıysan niye takılmasın?”
“Şuradan şuraya yatağan çekmek nasip olmasın ki haritayı bilmez bu. Dahası yüzünü tanımam namını bilmem nereden bulayım? Yalnız şuradaki adamı tanıdım, şu seyrek sakallı olanı. Bizim handa kavga ettiğimiz gece o da vardı. Kumar oynadığım Kazanlılar arasındaydı. Demek ki peşimize takılıp cami arkasındaki o konuşmamıza kulak misafiri oldu hatta bizi reisin evine kadar takip etti. Ama anlamadığım bunun çetesinde değildi ki başka bir Kazanlının adamıydı bu.”
“Tüm Kazanlı atamanların başbuğu Aybulatoğlu İshak’tır. Koca Stenka’nın emriyle Kazanlılara mektup yazıp tüm Kazan beylerini Moskof’a karşı cenge çağıracak denli bir nüfuzu vardır. Kazanlıysa say ki bunun adamı…”
“Hazineyi nasıl elden çıkaracak ya? Razin Bey buna yedirmez ya?”
“Bizimki gibi yapacaktır herhalde. Ben Astrahan’a dönmeden Derbent’e varalım diye düşündüm. Oradan bir başka gemi uydur vur kendini İdil’e kimseye görünmeden geçerdik…”
“Yukarıda Moskof aşağıda Kazak nehri tutar, üç koca sandığı nasıl geçireceksin?”
“Kuban’a dek kervan da mı gitmez? Derbent’tin Acem devecilerine bastırdık mı birkaç gümüş avadanlık… Kaf dağları haricinde sıkıntı olmaz…”
“Üç koca sandık be ataman, ne kervanı? Eşkıyanın önünü ardını alamayız, uyuz firariler bile “Hani ya bizim kısmetimiz, cırmık kadar da olsa isteriz!” diye kalkar gelir de başımıza üşüşmeyen kalmaz!”
“Sen ne yapacaktın ki?”
“Astrahan’a gelmeden taksimat yapacaktık. Bir sandık reislerde kalsın o sorun olmaz hatta ikisini alsınlar bizde biri kalsın o bile yeter! Emin bir yere gömecektik bir kısmını yanımıza alacaktık. Sonra o sandığın kalanını ortalık sakinleyince ufak ufak tabak dolu çuvallara koyup deri ziyadesiyle kokacağından eşkıyayı da kaçırtacağından fakir derviş kılığında ta Kefe’ye dek gidecektik. Orada yalı boyunda iki konak alıp sultanlar gibi yaşayacaktık!”
“Helal olsun be Kopuk! Sendeki bu akıl Osmanlı serdar-ı ekreminde bulunmaz ha!”

Tam o esnada Selim Reis, bileklerine bağlı urganı Kopuk Süleyman’ın başından hızla geçirip boğazını sıkarak kendine çekti. Hafif irice burnunu kafasına bastırarak sinirle konuştu: “Ha ben bunun aglina sıçayum! Got kafali! Cenabed heruf, elalem beşumuze ha bu zizilin yüzinden düşti!” Süleyman güç bela nefes alarak konuşabildi:“Hayatını kurtardım reis, bana ne kızıyorsun?” Selim Reis ipleri daha da sıkarak gürledi: “Ula gafasiz! Senin yüzünden gendu gemumde forsa oldim daha ne olsin? Aklina siçtiğum!” İshak’ın adamlarından birkaç tanesi onları ayırıp yeniden kürek çekmeye zorlayınca sakinleştiler. Aybulatoğlu İshak, mağrur bir edayla Arslanbek’in karşısına dikilip, onlar gibi Yalıboyu ağzına yakın ancak aksanlı olduğu anlaşılır bir şekilde sordu: “Yazık Arslanbek yazık! Sen Ataman Stenka’nın başbuğlarından sayılırsın. Yağmada payın da büyüktür, bu sefillerle aç korsan gibi define kovalamak akıl kârı mı?”
Arslanbek sırıtarak cevapladı: “Sen ne anlarsın? Biz cihanın hazinelerini de vursak yine başkası için yola çıkmaktan gocunmayız. Cimrilik edip elde de tutmayız, o günde harcarız hem de. Senin gözün korktu diye herkes sergüzeştten korkacak değil ya?”
Aybulatoğlu öfkeyle karşılık verdi: “Ben hiçbir şeyden korkmam! Rus Çarı’na bile eyvallah etmeyip Don Kazaklarının isyan bayrağı altına girdim ben! Defineyi bulayım, ömrüm boyu sefasını süreyim de demem. Ben kılıçla yaşadım kılıçla ölürüm akay!”
“Madem kılıçla yaşarsın, bizi defineci aç korsan olarak itham edersin. Söyle hele sen niye peşine düştün definenin?”
“Definenin peşine düşen ben değilim. Ataman Stenka emretti! Ondan emir almasam kafama göre Astrahan’dan buraya nasıl gelebilirdim? Sizin define sohbetinizi duyunca kapısına gittim hemen. Alıp getirmemi emretti. Bu hazine sayesinde Moskof’un canına ot tıkayacağız!”

Selim Reis’in Kopuk’un kafasına vurarak: “Agilsiz zizil! Defuneyi duymayan yok! Ha oldi olacak gidup davul zurnaynan ilan edeydun gaybana!” diye söylendiği sıra acıyla feryat eden Süleyman, reise dönecekken bir anda donup kalmış gözleri denizde bir noktaya kilitlenmişti. Epey uzaktan belli belirsiz muazzam bir karaltının denizin üzerinde ilerlediğini görmekteydi. Bir anda ayağa kalkıp haykırmıştı: “İskele tarafına bakın! Üzerimize gelen şeye bakın!” Gemideki herkes Süleyman’ın bağırtısıyla üzerlerine doğru gelen karaltıya dikkat kesilmişti. Karaltının bir müddet sonra üç yelkenli bir firkate olduğu anlaşıldıktan sonra Süleyman haricindeki herkesin korkudan beti benzi atmıştı. Süleyman hiçbir şey anlayamadan şaşkınca onları seyrederken: “Niye böyle oldunuz? Gelenleri tanıyor musunuz?” diye sordu. Arslanbek yutkunduktan sonra: “Gelenleri değil geleni tanıyoruz. Bu Oryol! Moskofun İdil Nehri’ne muhafız bıraktıkları efsanevi koca firkate!” demişti. Süleyman bir şey anlayamamıştı: “Peki şaşırdığınız şey ne?” Aybulatoğlu gözlerini firkateden ayırmadan konuşmuştu: “Oryol’un batırılmış olması.”Süleyman yine anlayamıştı: “Belki batırılmamıştır?” diye sordu. Arslanbek: “Yakılırken oradaydık. Ataman Razin, Astrahan’a girdiğinde Oryol’u da ele geçirip yaktık, küle dönüşüp batarken gözlerimizle gördük.” deyince Süleyman’ın da beti benzi atmıştı. Selim Reis oturduğu kürek sırasından kalkıp onların yanına gelerek firkateyi uzaktan uzağa süzdü: “Ha bu garaltuda bile görüleyi. İdul suyuna gelişinu da yanmasini da hep seyrettuk. Bu hayalet gemidur. Hordlayip peşumuze düşmüşidur!” Aybulatoğlu İshak gözlerini kıstı: “Oryol olmasına imkân yok. Gelirken takip etmiş olmalı, hayalet gemi olsa daha önce görürdük. Bu uğursuz denizin bu lanetli kısmında hangi yolunu şaşırmış yolcu acaba?”

Süleyman firkateye şöyle bir baktıktan sonra Aybulatoğlu’na ellerini uzatarak bileğindeki ipleri gösterdi:“Karadeniz’den ta Akdeniz’e dek hem forsalık hem korsanlık yaptım. Hep beni karga yuvasında gözcü yaparlardı gözlerim keskindir.” Arslanbek sözünü kesip: “Seni neden hep gözcü yapıyorlardı?” diye müstehzi bir ifadeyle sordu. Süleyman ona dönüp: “Aslında tayfalardan uzak tutmak için. Kumar oynamamı başka türlü engelleyemiyorlardı…” deyince Arslanbek: “Hiç şaşırmadım, hiç şaşırmadım!” diye söylendi.

Süleyman, Aybulatoğlu’na dönüp: “Gemiyi ve silahlarını tepeden görebilirim.” dedi. Aybulatoğlu belinden çıkardığı çift ağızlı bir Kafkas kamasıyla Süleyman’ın iplerini kesti ancak Süleyman bileklerini ovuşturarak:“Arslanbek’i de çözmen lazım. Ben senelerdir buradan uzaktayım. Tayfayı tanısa tanısa o tanır, hem gözleri de keskin ikimiz çıkacağız karga yuvasına…” dedi. Aybulatoğlu bir süre sinirle suratına baktıktan sonra Arslanbek’in de iplerini keserek karga yuvasını gösterdi. Arslanbek ile Süleyman, karga yuvasına tırmanıp gemiye tırmanıp firkateye baktılar. Arslanbek adamların Kazak giysisiyle gezindiğini ancak geminin benzemesine rağmen birebir Oryol olmadığını anlayınca aşağıya seslendi: “Oryol değil bu! Sadece andırıyormuş!”

Aybulatoğlu: “Kime ait?”
Arslanbek: “Razin’in sancağı var tepesinde. Tayfalarda da Kazak kılığı var. Ancak tipleri hiç tanıdık değil.”
Aybulatoğlu: “Zaporojye’den gelen gönüllülerdir!”
Arslanbek: “Direğin yanında Zaporojye atamanının sancağı yok. Hem Zaporojyeli tipi de yok, bunların hepsinin suratı traşlı! Hatta içlerinden biri Moskof beyzadesi gibi giyinmiş!”
Süleyman: “Topları sürü çeşit, ateşe hazır. Üç tanesi ya zencirli gülle yahut humbara atmaya yarar cinsten. Adamların hepsi silahlı, nizami tüfenk ve kılıç var. Hiçbir fark yok, say ki asker!”
Arslanbek, bir eliyle Süleyman’ın yakasına yapışıp gürledi: “Bunlar Moskof! Moskofların burada işi ne?”
Aşağıdan seslendi Selim Reis: “Gesun ha bu bokyiyen söylemişidur. Cümle âlemi peşumuze takti got gafali!”
Süleyman kendinden emin bir şekilde: “Ben kimseye bir şey söylemedim! Ama dur…” dedi ve bir anlığına duraksadı. Sonra hatırlamış gibi: “Buldum! Ben bir tek Moskova’da bu haritayı tercüme ettirip üzerine notlar alırken yanımda sarhoş bir manastır öğrencisi vardı. Tek o biliyordur. Ama o da sarhoştu, hatırlayamaz, hatırlasa bile kim bir sarhoşun sözüne inanır ki?”
Selim Reis adeta haykırıyordu: “Ben dedum ha oni! Ben dedum! Ula zizil! Madem inanmadilar ne bok yemeya peşumuze firkate saldular he?”
Süleyman aşağıya bağırdı: “Belki başka bir sebeple gelmişlerdir! Defineyi bildiklerini nereden biliyoruz?”

Tam o sırada firkateden iki top patlamış gülleler burunlarının dibine düşüp güverteyi ıslatmıştı. Aybulatoğlu:“Batıracak bizi!” diye bağırdığı sıra Süleyman ile Arslanbek de güverteye inmişti. Arslanbek yanına gelip: “Hayır. Niyeti batırmak değil. İkaz etmek için atış yaptılar, definenin peşindeler. Bunlar bir şekilde İdil’in Moskof tarafından gelmiş olmalı, Razin’in sancağını görünce kimse şüphelenmemiştir.” Aybulatoğlu adamlarına:“Hepsini çözün!” diye bağırdı. Ardından: “Herkes silah başına! Ataman Razin’in definesini Moskof’a vermeyeceğiz! Öleceksek de canımızı pahalıya satacağız! Onlara Kazakla Tatarla savaşmanın ne olduğunu göstereceğiz!” diye gürledi. Süleyman müstehzi bir ifadeyle firkateyi işaret etti: “Sayıları bizden iki-üç kat fazla. İsterlerse zencirli güllelerle küreklerimizi ve yelkenimizi parçalayıp öyle ele geçirirler. Hem hazineden hem canımızdan oluruz!” Aybulatoğlu belindeki piştovu alelacele doldurup Süleyman’ın suratına doğrulttu: “Ben bu hazineyi kendi elimle teslim edeceğime ölürüm daha iyi! Savaştan kaçmam ben…” Süleyman hiç istifini bozmadı:“Ölmeyi o kadar istiyorsan kendine doğru tut! Bu kadar insanın hayatına kastın mı var? Sen savaştan kaçmazsın da ben kaçar mıyım? Tuna’dan Cezayir’e dek Hristiyan korsanlarla savaştım ben, batan gemiden kaçıp kurtulduğum bile oldu. Deryada cenk etmek karada çarpışmaya benzemez! Ben iyi kötü kurtulurum, Kazak taifesi, Selim Reis ve yeğenleri de kurtulur… Ama kaçınız denizde sağ kalabilirsiniz? Defineyi onlara vermemiz kaybetmemiz demek değil ki. Bunlar haritayı tam bilmiyorlardır, bilseler bizi izlemezlerdi. Defineyi alıp geldikleri istikametten savuşsunlar. Biz de öğrendiğimiz öbür istikametten tılsımlı bölgeyi terk edelim. Bunların istikameti en az üç-dört günlük yol, bizim istikamet ise bizi iki gün kadar yakın çıkartır Hazar’ın güvenli mıntıkasına. Astrahan’a tezden varıp nehir ağzını kapattırırız…”

Aybulatoğlu istemeye istemeye ikna olarak yelkenleri toplatıp firkateye doğru kürek çektirtti. Arslanbek adamlara silahlarını ayakuçlarına bırakıp tek durmalarını söyleyince ona da uydular. Firkateye yanaşınca firkateden karamürsele kancalar atılarak kendilerine bağladılar. Geniş bir tahta köprü indirip doğrulttukları tüfeklerle karamürselin güvertesine inen Rus tayfalar her birini ambar kapağının oraya doğru iterek etraflarını sardılar. Tam o esnada denizin dibinden gelen muazzam bir uğultu her birini korkuya düşürdü. Selim Reis kendi kendine söylendi: “Ha bir bu eksikidu! Bokyiyenin ejderhasi geç uyandi ama tam vaktinde uyandi.” Süleyman ona fısıldadı:“Reis hiç belli etme. Belki başka hayvandır. Eğer bu hazinenin bekçisi olan o nakşedilen ejderhaysa da bırak bu domuzları yanında götürsün!”

Firkateden karamürsele en son beyzade giysili, insanlara tepeden bakan bir Rus beyi indi. Karamürseldekileri şöyle bir süzdükten sonra, Yalıboyu ağzına yakın bir aksanla konuştu: “Tatar çölünde olmanız gerekirken denizlerde işiniz ne? Denizler çarların harcıdır, ne vakit korsanların ve kazakların harcı olmuş? Sizde bize ait olan bir şey var. Size lazım olmayacak bir hazine. İçip içip sızmaktan, yağmacılıktan başka bir şey bilmeyen, at sırtında yaşayan sizin gibi sefiller için fazla bir hazine… Çar hazretlerine layık…” Tam Aybulatoğlu konuşacakken Süleyman öne çıktı: “Hazine bizde ama bizim de bir şartımız var.” Hızla elinde gizliden beklettiği çakmak taşıyla ayakucundaki urganlardan birini kaparak yaktı ki bunun Berberi hokkabazlardan öğrendiği numaralardan sadece biri olduğunu söylerdi. Yanan urganı ambar kapağına yaklaştırarak: “Defineyi alıp gidebilirsiniz. Ama bize dokunursanız karamürseli na bu barutlukla havaya uçururum! Siz de yanarsınız, firkateniz de yanar!” Selim Reis tam: “Ula anasini belleduğum her boki yedun sıra gemume mi geldi?” diye söylenip üzerine atlayacakken Arslanbek tam zamanında tutarak engel olmuştu.

Rus beyzadesi omuz silkeleme jestiyle: “Sizi öldürmekle neden uğraşayım? Defineyi alıp gider tabi…” diye konuştu. Ambar kapağını açtırarak: “Altınları firkateye taşıyın!” diye emretti. Rus tayfalar da gemidekileri zorlayıp sandıkları güverteye çıkartarak firkateye taşıttılar. Selim Reis sonuncu sandığı taşırken yine sövüyordu:“Bacağuna sıçtiğimun kopiği! Ha bu bok yiyenun yüzünden ikidur sandik taşiyrum hamal gibi! Kendu gemumde amele etti beni zizil! Seni doğurdan ebenun elune edeyum!” Hazinelerin taşınması esnasında deniz dibindeki uğultunun miktarı artmış üstelik kulakları rahatsız edecek denli yakınlaşmıştı. Rus tayfalar pek bir anlam vermeden karamürseladan hazineyi taşıyanlar firkateden indikten sonra köprüye çıkıp geri bindiler. Rus beyzade de köprüden çıkarken Aybulatoğlu: “Moskof bir bak!” diye seslendi. Beyzade ona dönüp: “Konuşmayı bilen bir bozkır sıçanı! Ne diyeceksin kaybettiğin hazineye mi ağlayacaksın?” diye müstehzi bir ifadeyle karşılık verdi.

Aybulatoğlu ona tepeden bakarak konuşmaya başladı: “Şehirlerin ve güya medenilerin temsilcisi! Şimdi sana bu hazine ölüm getirecek desem vazgeçmezsin. Hazinenle ölmeyi tercih edersin! Ben üzülmem. Bizler, Kazaklar ve Tatarlar, biz bozkır ahalisi; bizler bir hazine için ölmeyiz bile! Hazineler için yaşarız! Yağmalanacak hazineler hep vardır, yağmalarız ve harcarız! Siz şehirlilerin altınları ne güne duruyor değil mi?”

Beyzade soğuk ifadesini koruyarak karşılık verdi: “Sizin zamanınız eskide kaldı. Artık bambaşka bir dünya var, başka yollar, zengin kaynaklar var. Devir imparatorlukların devri. Razin gibi birkaç çapulcu yüzünden çarlar hâkimiyetini yitirmez. Atlar, bozkır, mızraklılar ve oklular… Siz Türkler nasıl diyor? Tencere tava hep aynı hava! Sizin çağınız artık sona eriyor… Efsaneler ve masallarla birlikte tarihe karışacaksınız yakında!”

Aybulatoğlu, hem karamürseldekilerin hem firkatedekilerin tüylerini diken diken eden muzaffer bir ifadeyle:“Bilemedin Moskof. Asıl işte o yüzden Kazakların ve Tatarların çağı bitmez. Bir elinde mızrağı bir elinde yayı bir başka yiğit her zaman çıkıp gelir o bozkırdan!” diye gürledi. Tam o esnada sanki zelzele olmuşçasına deniz üzerinde sallandıklarını hissettiler. Bir müddet sonra dalgaların ayan beyan gemileri neredeyse yıkacak denli salladığına şahit olup korkudan oldukları yerde mıh gibi kaldılar. Rus beyzadesi kendini suya düşen köprüden güç bela firkateye atıp kancaların kesilmesini emretti. Firkate başka yana doğru kayarcasına ilerlerken Selim Reis’in yeğenleriyle Aybulatoğlu’nun adamları hem yelkeni açıp hem küreklere asılarak firkateden uzaklaştılar. Aybulatoğlu, Arslanbek’i kolundan tutup sordu: “Bu sesler, zelzele nedir?” Arslanbek: “Firkateye doğru bak öğrenirsin şimdi…” diye sırıttı.

Karamürseldekiler firkateye dönüp baktıklarında ilkin hiçbir şey göremediler. Sonra denizden muazzam büyüklükte bir ejderin su yüzüne çıkıp balık misali yüzgeçleriyle suları yara yara firkateye doğru ilerlediğini gördüler. Ay ışığının yemyeşil ve gümüşi pulları üzerinde parıldadığı ejderha, kocaman ağzını açar açmaz firkatedekilerin tüfeng ve top atmaya bile cesaret edemeden çığlık çığlığa denize atladığını görmüşlerdi. Ejderha firkateyi tam ortasından parçalayarak kendisiyle birlikte denizin dibine doğru sürüklemişti. Arslanbek belli belirsiz: “Geldiği gibi gitti…” diye söylendi. Aybulatoğlu ona dönüp: “Sen şimdi gel de Ataman Razin’e laf anlat. Define olmadan dönersek biz tövbe inanmaz! Her halükarda ölüm var…”

O esnada Süleyman’ın manalı manalı güldüğünü fark edince hepsi gayri ihtiyari ona dönmüştü: “Ölüm falan yoktur Aybulatoğlu! Hiç tasalanmayın!” O böyle deyince Selim Reis dönüp söver gibi karşılık vermişti: “Hayirdur zizil? Ezrail ilen anlaşman mi vardur ortak misundur? Dovbe dovbe… Adami apur sapur konuşturayisun!”Arslanbek de ona arka çıkmıştı: “Bir de gevrek gevrek güler. Ataman Razin hepimizi Koca Kilise meydanında kazığa geçirsin de leşimize üşüşen kargalarla da bir olup böyle gülersin!” Kopuk Süleyman sinir bozucu bir sırıtmayla: “Yahu ne Azrail’i ne ölmesi? Biz Stenka Razin’e illa bu defineyi mi vermeliyiz? Başka define olsa: “Hani ya Harezmşah definesi!” diye tutturacak değil ya?” Selim Reis iyiden iyiye sövmeye başlamıştı: “Ula zizil, gökten ha buraya define mu yağayi da alip götürelum Ataman Razin’e?” Kopuk Süleyman başındaki takkeye sarılı sarığın arasından bir deri parçası çıkartıp hepsinin gözünün önünde ayan beyan açıp acayip bir haritayı gösterdi. Selim Reis şaşkınlıkla: “Ha bu got kafa davuğun yimırda sıçmasi gibi harta mi sıçayi?” diye söylendi. Süleyman eğlenmeyi bırakıp haritayı anlattı: “Bunu Kefe’de bir İtalyan kumarda kaybetti. Herudot diye bir gavur müverrih varmış, eski tarihleri yazarmış bu ta cahiliye döneminde. İşte orada geçen bir mesel varmış. Kadim İranlılardan bir padişah varmış ya Keyhüsrev diye. Tamiris yahut Tomaris diye bir kadın padişah bunun ordusunu basıp kellesini kesmiş, definesini de ta Kivok Nehri’nin bir ucundaki dağlara saklamış. İtalyan bunu vermek istemeyip hır gür çıkardı, Yalı ağası tutup zindana koymasa gebertirdi de namussuz! Yalnız bir mesele var. Nehri bununla zor aşarız illa ki kayık lazım, nehirlerin dilinden anlayan bir kimse lazım…”
Arslanbek: “O mesele değil. Simbat’ı bulduk mu hallederiz…”
Süleyman müstehzi bir ifadeyle: “Amma yaptın ha Arslanbek! Senin o dediğin asırlar evvel ta Abbasi Saltanatının halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış bir deli korsan, hikâyelerini kahvelerden meyhanelere herkes anlatır. Kaç asır olmuştur öleli…” Arslanbek güldü: “Asıl sen amma yaptın be Kopuk! Sen Basralı Sinbad’ı dersin. Benim dediğim Simbat, Simbat. Ermeni bu, Şirvan’dan kaçıp Şarkî Ulu Nogaylarının memleketinde, Kalmuk memleketinin hududundaki nehrin ağzında bir balıkçı köyüne yerleşmiş. Niyesini bilmem. Namlı bir kayıkçıdır en azgın nehirde selamete erdirir adamı. Denizciliği de bilir ama bize kayıkçılığı lazım.”
Selim Reis: “Öyleyse oldu ha bu iş… Ulu Nogay yalısuna gideyruz uşaklar! Vira!”

Herkes geminin bir işine koştururken Aybulatoğlu sıkkın sıkkın etrafına bakındı. Sonra Arslanbek ile Süleyman’a döndü: “O kadar sene Kazanlılara başbuğluk et gel denize düş şimdi…” diye söylendi. Süleyman ona dönüp:“Sıra korsanlığa geldi başbuğ!” diye karşılık verdi. Aybulatoğlu beline asılı gümüş savatlı kamçıyı gösterdi: “Ben atadan deden at sırtında cenk ederim, Kazan’da oturmak bile nasip olmadı kendimi bildim bileli kırda yazıda, ormanlarda gezerim. Korsanlıktan ne anlarım?” dedi. Süleyman o zaman boynundaki ok ucu kolyesini çıkarıp gösterdi: “Ben de atadan deden korsan değilim ya? Anadolu’nun göçeriyken babam nasıl etmişse etmiş Kostantiniyye’ye gelmiş işte. Korsanlarla düşe kalka ben de korsan olup çıktım. Arslanbek de esaslı süvaridir ama yeri gelmiştir teknelerde yatıp kalktığı da olmuştur. Hem gözünü korkutmasın deniz. Ha bizim bozkır ha bu deniz… Altındaki gemiyi say ki küheylan! Suratını yalayan rüzgârdan tepende ışıldayan yıldızlara aynı…”

Aybulatoğlu gülerek: “Desene şimdi korsan olduk biz de…” deyince, Süleyman da gülerek şu karşılığı vermişti:“Evet akay. Hem de Hazar korsanları! Bu denizler bizden sorulsun artık!” Ardından bir süre durakladıktan sonra şunu da ekledi: “Hele şu defineyi bir bulalım da…”

SON

Alıntı


 405,    Hikayeler

Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.