Hikaye

Küçükken gördüler birbirlerini. Aynı dalda yetişen iki çağla gibi. Birinin adı Adiukh, diğeri Hajgeri... Başlangıçta oyunları paylaştılar, oyunlarına mekanlık yapan kırları ve çiçekleri... Soğuk kış günlerinde eve kapanıp kalınca özlediler ve
çocuk kalbinin karşılıksız sıcaklığıyla sevdiler birbirlerini.

Kar fırtınaları uğuldarken dışarıda aynı ninenin kucağında dinlediler eski masalları. Aynı fırtına uğuldadı minicik yüreklerinde.

İki ayrı ve uzak ailenin çocuğuydular. Ömürleri birbiriyle çekişmekle geçmiş iki ayrı beyin döşeğinde doğmuşlardı. Yaşıttılar aşağı yukarı, ömrü bir mevsim süren çiçekler gibi. Aynı anda baş kaldırmış, aynı anda yeşermiş, aynı anda çiçeklenmişlerdi. Hep bahardı onlara göre yaşamak. Hep yeşil, hep aydınlık... Bütün çocukların yüreği beydir. Ellerindekini paylaşır ve başlarını okşayan herkese açarlar yüreklerini. Sıcağa uzatırlar küçük ellerini acemice. Büyüdükçe daha fazla özler oldular birbirlerini. Zaman onların sevgisini karartıp kavurmaktan, sevgiyi sevda yapmaktan başka bir şeye yaramadı. Bir de büyüttü sevgileri gibi bedenlerini de. Serpilip gelişti ikisi de. Soyunun alımlı çekiciliği sardı Adiukh'u. Yüzü kar köpüğü gibi ak, saçları aysız geceler gibi kara, gözleri bir çift kor parçası... Hajgeri dağlar kadar gururlu, yaz kış yeşil çam ağaçları gibi dik ve yaşam dolu.

Yaşadıkları yerin insanlarına ait katı geleneklerdi onları uzaklaştıran ve asla bir araya getirmeyecek olan. Yaşam bu topraklarda hep dayanılmaz güzel ama zorlu olmuştu. Gelenekler de katıydı bu yüzden. Aynı köyün gençleri kardeş sayılacaktı, saklanmayacak, kaçmayacak ama el uzatılmayacaktı. Zaman kavuruyordu ikisinin sevdasını da. Kavurup karartıyordu. . . . Yemyeşil eteğini dans ederken savuran bir güzel kıza benzer memleketim. Başı kayalık dağların eteklerinde kayın ormanları, meşe ve çam ağaçları...
Şarkı söyleyerek akar ığıl ığıl dağlardan derecikler. Sabah çiğ taneleri öper çiçekleri dallarından. Kuşlar sessizliğin keder yaymasına izin vermez. Yeşil etekli, kızıl saçlı bir kıza benzer memleketim, Dünya döndükçe savurur eteklerini. Kuşlar eşlik eder onun neşesine.
. . .
-"Alıp üreceğiz derlerse ne derim. Eğip başımı susarım her seferinde. Gönlüm bu köyün bir gencinde, senelerdir onu saklıyorum yüreğimde. Başkasının evine aş kaynatamam, başkasının çocuğuna analık yapamam nasıl derim? Ayıp deyince yılan bile ısırmaktan vazgeçer. Ah bu ayıbı icat eden ne olurdu seven gönle ayıp koymasaydı." Adiukh içinde bulunduğu çaresizliği bu şekilde dile getirirken Hajgeri başını elleri arasına alıp saçlarını karıştırarak düşünüyordu. Ne yapmalı da söylemeli ailesine yüreğinin Adiukh'u görünce alevlendiğini. Onu görmediği zaman başka hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediğini. Dünyayı güneşin aydınlattığı gibi komşu kızının da onun yüreğine ışık saçtığını. Çeşme başında kızlar su doldururken sadece onun güğümünden su istediğini, o suyu içerken içinin yangınının alevlendiğini, başının döndüğünü. Çıkmaza girmişlerdi iyice. Tenhalara çekilip konuşuyor, birbirlerine yüreklerinin şarkısını söylüyorlardı ama her seferinde korkuyla, endişeyle, ürkeklikle...

Ayıp aşılmaz bir dağ gibi karşılarındaydı. Ayıp diyordu gelenekler. Komşu kızı yar olmaz, kardeş olur sadece. Evimizin baş köşesinde yeri ayrılan bir kardeş. -Kaçalım, dedi bir gün Hajgeri. Güzel yüzünü göğe kaldırıp sustu Adiukh. Bulutlar geçti gözlerinin yeşilinden, kuşlar geçti... Ne de zordu sevdiklerinden vazgeçmek zorunda kalmak... O sussa da susmuyordu yüreği. Hajgeri'nin varlığı bu köyden, ana babasından ve sahip olduğu her şeyden daha anlamlıydı onun için. Sustu önce ve nice sonra sordu sevgilisine.
-Nereye?
Gözlerini dünyaya açtıkları günden beri bu diyarda bu dağların eteğindeydiler ama çocukken dinledikleri masallarda anlatılan dünya çok genişti, çok büyüktü. Ama neredeydi? Ne yöndeydi?
-Ayıplanmayacağımız, tanınmayacağımız bir yere, dedi
Hajgeri.
. . .
Onları hiçbir zaman anlamadı başkaları. Onların torunlarını da anlamayacaklar. Dedelerinden gördükleri şekilde yaşadı onlar. Görüp bildikleri yetti onlara. Ayıp hep caydırıcı oldu, vatan hep kıymetli, onur hep vazgeçilmez... Dağlı ve soyluydular, denk ve güzel. Onlardan başkası yakışmazdı o dağlara, onlardan başkası sevemezdi bu kadar. Sevemez ve saygıgösteremez.

Akşam el ayak çekilince ortalıktan, gençler avdan dönünce ve susunca köy gençlerinin şenliği, ihtiyarlar yataklarına çekilince ve kapanınca kilit takılmayan kapılar, ay bulutun arkasına girince olacaklara tanıklık etmemek için bir hırsız gibi çıktı evinden
Hajgeri.
Kara kısrağın dizginini yaşlı armut ağacına bağlayıp beklemeye koyuldu. Bildiği duaları sıraladı cesaretlenmek için. Tanrı gündüzün üstüne geceyi örttüğü gibi köydekilerin gözüne de bir perde örtseydi de görünmeseydi Adiukh. Görünmese, engellenmese...
Bir yavru ceylan ürkekliğiyle çıktı karanlığın içinden. Serin akşam rüzgarının önünde sürüklenircesine yürüyordu. Karanlığı savuruyordu esinti. Karanlığı ve Adiukh'un aysız gecelere benzeyen saçlarını... Baba evine hakaret olmaması için gece
kıyafetiyle çıkmıştı dışarı. Yakalanacak olursa yatağından kaldırılıp zorla ürüldüğü düşünülsün diye. Ufak ama hızlı adımlarla ilerledi dar yolda ve küçük bir güvercinin ak kanadına benzeyen boş ellerini uzattı Hajgeri'ye. Sonra titreyen sesiyle "haydi"dedi.

Çözdü kara kısrağın dizginini, yuvasından düşmüş bir yavru kuşu tutarcasına kavradı Adiukh'un belini ve attı atının terkisine. Topukladı atını atın karnını delercesine. Bahçeyi yoldan ayıran çiti geçti ve koyuldu kadere giden yola. Uçtu kara kısrak, ince bacaklarıyla geçti derin hendekleri, şırıltılı dereleri. Orman bir canavarın avını yutuşu gibi onları içine aldı. Bilmedikleri bir yola saptılar, dallar çizdi yüzlerini, dallar "dönün" dercesine çarptı bedenlerine.

Kara kısrak poyraz gibi esti ağaçların arasında,karanlıkta dipsiz bir kuyuya benzeyen ormanı geçti, soluklanmadan sabahı etti. İki korkulu yüreğin yüzlerini sabah güneşi aydınlatmaya başlarken yavaşlattılar atı ve bir şarkıya başladı Hajgeri'nin sesi. Adiukh alçacık sesiyle eşlik etti onun söylediklerine ve susturmaya çalıştı yüreğinin sesini. Ellerini kilitlemişti Hajgeri'nin beline. Sırtını üşütüyordu sabah ayazı. Ormanın geçit verdiği dar bir patikaya girerken, Yorgun kısrağın sıcak bedeninde ter kururken, Hajgeri'nin şarkı söyleyen sesi ağaçların arasında boğulurken Ve tıpır tıpır kımıldanırken Adiukh'un kalbi Ecel kara bir yılan olup çıktı kısrağın karşısına. Tıslayıp toparlandı. Başını kaldırıp atıldı ileri doğru. Ürktü kara kısrak, ürküp şahlandı iki ayağı üzerine.

Adiukh'un Hajgerinin belini kavrayan parmakları çözüldü. Çözülüp açıldı iki yana. Bağı açılmış bir gül demeti gibi savruldu saçları.
Sırt üstü düştü yere. Düştü ve bir kan gölü oluştu başının çarptığı taş üstünde. Çırpınıp kaldı kurşun yemiş bir kuş gibi. Kana boyandı boynu, kana boyandı ölümün gizlendiği patika. Yarım kaldı yolculuk. Hajgeri'nin dudağında kaldı söylediği şarkı. Hışırdayıp kaydı kara yılan yaprakların arasına. Karışıp kayboldu.Kader onlardan önce gitmişti ayıplanmayacakları diyara.

Üşütüyordu seni bürümcük geceliğin. Her şeyi bırakıp bana geldin. Bildik yerlerden ayrıldık sevgimiz uğruna. Dallar tutundu atın ayağına. Yapraklar yalvardı "dön" diye. Güzel Adiukh...

Gülüşü kalbimi serinletenim. Seni yüce ağaçların altına gömsem haşaratlar yiyecek. Bir kır çiçeğine benzeyen yüzüne nasıl kıyarım.
Seni yüce ağaçların dalları üstüne bıraksam alıcı kuşlar ürecek. Serçeyi kapan şahinler gibi, sığırcığı parçalayan kartallar gibi.
Bahtsız Adiukh...

Yüzüne bakmaya güneşin kıyamadığı sevgilim. Seni alıp evine türsem, aldığın gibi getirmedin diyecekler. Anan baban sana haram artık... Seni alıp bize ürsem, ölü yükü taşınmaz. Can Adiukh... Söyle nerede kaderin olmadığı yer. Söyle nerede masallardaki koca dünya...

HULUSİ ÜSTÜN - Bir Çerkes halk şarkısından


Yorum yapın