Hikaye

Yaşı çoktan yüzü geçmişti. Köyün küçüğü büyüğü, "Nenof" diyordu O'na. Sadece bakkal Hağur Dede, "Nısaz" (2) diyordu. Nenof'un orta yaşlılığını tek O biliyordu.

Nenof, iri kemikli, uzun boylu bir kadındı. Fazla şişman sayılmazdı. Hani, zayıf da denemezdi. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Fakat, yanakları hâlâ kanlıydı. Başını, katolik rahibeler gibi, beyaz bir tülbentle sarardı. Geniş entarisinin üzerine, mutlaka siyah etekliğini çekerdi.

Yaz-kış, siyah çorapla mestlerini ayağından eksik etmezdi.Yalnızsa, minderinin üzerine bağdaş kurar, elinde tesbih saatlerce mırıldanırdı. Ama O, pek yalnız kalmazdı. Torunlarından biri, mutlaka bir yerine yaslanmış; ya mızmızlanır ya da uyuklardı. Nenof, çocuklar için sol elini ayırmıştı. Sağ elindeki tesbihi, mecbur kalmadıkça bırakmazdı. Yabancı biri gelirse, taze bir gelin gibi yerinden fırlardı. Geçmesi için yerini gösterirdi. Şüphesiz, bunu kabul edebilecek hiçbir ziyaretçisi olmazdı. O, bunu bildiği halde, her zaman, gelen misafire teklifini esirgemezdi. Gelenlerin ısrarı üzerine, herkesten önce istemeyerek otururdu. Bir dizi üzerine otururken; yüzüne, utancın verdiği bir kızıllık yayılırdı.

Ziyaretçisinin sağlığını, işini, yakınlarını sorardı.Geleni gideni eksik olmazdı. Bu yüzden, evden pek çıkmadığı halde; olaylar, olaylarla ilgili haberler, O'nun küçük odasına gelir, kendiliğinden dolardı. Her şeyi, büyük bir sükunetle ve sabırla dinlerdi. En dehşet verici haberler O'nu sarsmazdı. Kötü, keder verici haberler karşısında bir süre, sessiz otururdu. Önüne bakar, yüzünde en küçük bir değişiklik olmazdı. Eliyle, minderini kaplayan kumaşın desenlerini takip ederdi. Sonra, yavaş yavaş başını kaldırır, durgun gözlerle oturanlara bakardı.

Acele etmeden, sözcüklerine aynı vurguyu vura vura konuşurdu.Nenof için, hayat bir seri olaylar dizişiydi. Olan, olacağı için olmuştu. "Neden oldu?" sözü, O'nun için bir anlam ifade etmiyordu. Boş bir sözdü bu. Varsak, yaşıyorsak, hareket ediyorsak; olacaktı! Basımıza, bazı şeyler gelecekti. Olsun! Olanlar için, artık dövünmenin bir gereği yoktu.

Nenof'un sözlerinde, gerçi bu açıklık yoktu. Ama, bu düşüncede olduğunu anlamak da güç değildi.Konuşmalarının özünde; "sabır" ya da "tevekkül" sözcüklerinin, basit anlamı da aranamazdı, insancıklara duyduğa ıstırabı, ruhlarında kopan fırtınaları çok iyi biliyordu. Ama, bunlara yanmak, ah-vah etmek faydasızdı. Olaylar, ağır bir merdane gibi, bütün çığlıklarına, inlemelerine rağmen insancıkların üzerinden geçip gidiyordu. Gidecekti de. Bunun hiçbir çaresi yoktu.

Nenof, olayları yaratıp, sonra baslarına gelenler için ağlayanlara şaşıyordu. Onun için, katı bir görünüşü vardı. Gerçi, sözlerinde ve hareketlerinde böyle bir görünüş yoktu. Sadece suskunluğundan, bu anlamı çıkaranlar olurdu.Nenof, okumamış bir kadındı. Yazı bilmez, yirmiden yukarı sayı sayamazdı. Ağızdan ve kulaktan öğrendiği, birkaç kısa sure ile namazını kılardı. Allah'ın doksan dokuz adından on kadarını yine dinleyerek öğrenmişti. Tesbihini çekerken, bunlardan birini mırıldanırdı. Kalbini ve ruhunu aydınlatan en büyük ışık Yüce Varlık'tı. Bütün varlığı ile, O'na yönelmişti."İnanmak, ne güzel şeydir!", derdi.

Minderinin üzerinde oturmuş, tesbihini çekerken; bazen, eli ve dili birden bire dururdu. O an, zihnî, uzun hayat zincirinin bir halkasına takılmıştır. Uzun süre, gözleri iki elinde hareketsiz otururdu. Sarsılmadan, heyecan duymadan; geçmişin karanlığına karışmış bir anın dakikalarını, hayâlinde dondururdu. Kendi eliyle dokuduğu, hayatının motiflerini, tek tek tekrar gözden geçirirdi. Bunlarda ne kusur arar, ne de beğendiği bir yan bulurdu.Kendi kendini gözlerken, o günlerin Nenof'unu tekrar tekrar yaratırdı.

Ama, benliğinin dışında, iyi tanıdığı biriymiş gibi, sessiz O'nu izlerdi. Yanında olan insanları; içinde yaşadığı topluluğu, çizdiği dekordan eksik etmezdi. Esasen, O'nun izlediği, hatıralarının kaynağı bu eski topluluktu.

O'nun hayatı demek, bu topluluğun hayatı demekti.Hatırlayabildiği ilk günlerden, bugüne ne kalmıştı? Güneş, yine doğudan doğup, batıda kayboluyordu. Yiyecek maddelerinin esası değişmemiş; ancak, tertiplerinde yenilikler vardı. Elbiselerin dikişi, araçlar şekilden sekile girmiş; renk, hız ve ses bakımından durmadan değişmişti. Ama, bunların önemi yoktu Nenof için. Bunların hiçbiri O'nun zihnine takılmamıştı, O'nun hayat boyu izlediği, topluluğun ruhuydu.

O'nun yer ve nitelik bakımından durmadan değişmesiydi.Eski günleri yaşarken, eski günlerden bugüne gelirken; topluluğun yitirdiği değerlerdi zihnini kurcalayan. O zaman, eskidiğini, eskiye ait olduğunu hüzün duyarak anlıyordu. Benliğinde açı bir sızı duyuyor, en gizli köşesinde bu çekilmez ıstırabı saklıyordu.Kışın, kalın saçlı sobanın arkasında, minderini iri siyah kediyle paylaşırken; eski, uzun hayatını tekrar yaşardı. Kedinin ritmik horlaması, O'nun olayları içinde bir dolgu, bir fon müziği gibiydi. Uzun kış geceleri, iki katlı evin kalabalık halkı uykuya dalınca; Nenof, yeniden dünya evinin eski penceresini açardı.Bazı geçeler, sesli olarak yaşardı o eski günleri.

Tek başına, koca bir topluluğun hayatını sahneye koyardı. Yüzleri, binleri seslendirirdi. Konuşmaları, şarkıları, acı ve tatlı olayları; hayatın vücut bulduğu tabiatın bağrında ek**siz yaşatırdı. Konuşurken, topluluğun tümü konuşuyormuş gibi konuşurdu. Güler ve ağlarken de öyle idi.Herkes göçüp giderken, bir zaman çevresinde yaşayanlar yok olurken; sanki O'nu, kendilerini anlatsın, tekrar tekrar yaşatsın diye bırakmışlardı. "Biz okumamış bir milletiz, torunlarımıza hayatımızı anlat!", demişlerdi. O'nun hafızasına, her olayın acı tatlı hatırasını demirden çivilerle kazımışlardı.

Canlı bir belge olarak bırakmışlardı.Bunak değildi. Yaşlılara has, unutkanlığı yoktu. Olayları, bir kronik gibi sistemli olarak muhafaza ediyordu. Yalan söylemenin yollarını öğretmemişlerdi. Olayları, hayatın dış görünüşü kadar basit çizgiler içinde görmesine alıştırmışlardı. Kim mi? içinde yaşadığı topluluktu bunu yapan. Ruhuna ve benliğine, ilk damgasını vuran topluluk, daha dağılmadan bu işi yapmıştı. Nenof'u şaşırtan tek şey bu farktı.

Benliğinde, birbirine ters düşen geçmişle bugün!Yanına gelenleri, yenilerin hayatı ile eskiyi; oturmuş, bu ruhu ve benliği ile tetkik ediyordu. Yenilerin küçücük hayat sahalarını, bu küçücük sahada kopardıkları yaygaraları, işte onun için sükûnetle seyrediyordu.Çocuğu ölen bir kadının çığlığını, ya da bir ineği kaybolan adamın ıstırabını, onun için sessiz karşılıyor," suskun oturuyordu.

O, binlerin ölümünü görmüştü. Koca bir ülkenin terk edilişini seyretmişti. Onlarca bin başlı sürülerin yağma edildiğini; insan suratlı canavarların, doymak bilmez kanlı ağızlarının nasıl açıldığını çok izlemişti.Nenof, koca bir ülke, soylu bir millet yitirmişti.Ne zaman ve nerede doğduğunu bilmiyordu. En eski hatırladığı günler, sadece bir yere ait değildi. Rus baskısı arttıkça, durmadan gerileyen, yer değiştiren bir topluluğun küçük bir üyesiydi. Çocuktu.

Düşman, elde ettiği bütün kurulu düzeni yıkarak geliyordu. Köyleri yakıyor, hayvanları topluyor, tarla ve bahçelerdeki mahsulü kökünden kazıyordu. Ülkenin ve milletin, bütün hayat damarlarını keserek yol alıyordu."Küçük Nenof", eşyası ve barınağı kalmamış insanlarla beraber, oradan oraya sürükleniyordu.

Bir ülkenin insanları, toptan geri çekiliyor, birbirinin üzerine yığılıyordu. Köyler, yayla ve kır evleri dolup taşıyor; yeniden çekilme başlıyordu. Perişan topluluk, daha da büyüyordu. Çekilme devam ettikçe; arazi yükseliyor, yaşama şartları daha da ağırlaşıyordu. Köyler, gelenleri barındıramaz, doyuramaz oluyordu.Çekilme, alelade bir kaçış değildi. Çağın en korkunç silahlarına sahip düşman, her durakta kan kusuyor; çiğnediği her karış toprak için kefaret ödüyorduHodz vadisinde, ülkenin son Savaş Erleri yere serildiği zaman, Nenof on dört yaşında idi. Bu kanlı savaş meydanına pek uzak değildi.

Büyük bir kayın ağacının altında, dağınık üç-beş eşyanın arasında, herkes gibi O'da ağlıyordu.Savaş bitmişti. Kafkasya teslim olmuştu. Daha doğrusu, zorla işgal edilmişti. Savaştan geriye, yıkılmış bir ülke; yetim, yaralı bir millet kalmıştı. Liderler, milletin büyükleri, bütün kahramanlar yok edilmişti.Yenilenlerin yaşlıları, kadınlar ve çocuklar, yaralı erler terk ettikleri yurtlarına ve köylerine dönüyorlardı. Fakat, her şey yıkılmış, yakılmıştı. Bir zamanın sıcak yuvalarında, şimdi baykuşlar ötüyordu.Nenof, o günleri şöyle anlatırdı; "Evimiz yanmıştı. Amcamın sağlam kalan tek odasına doluştuk.

Babam ve iki ağabeyimi bir daha hiç görmedim. Nerede kaldılar bilmiyorum." Bir süre durakladıktan sonra, dalgın, o günleri tekrar yaşıyormuş gibi devam ederdi. "Açtık. Tarla ve bahçelerden ot, ormanlardan meyve topluyorduk." "Acımız büyüktü. Sonra daha büyük oldu. Kafkasya'dan zorla çıkarılacağımızı öğrendim."Nenof, bu eski anılarını anlatırken çok sakin konuşurdu. Dinleyenlerin gerilmiş yüzlerine bakar, gülümserdi. Gülümseyen bu buruşuk çehrenin ardında, ne var hiç kimse bilemezdi.Amcası sağlam yapılı bir adamdı. Düşmanın gücünü, son bozgundan önce tanımış olanlardan biriydi. Kendine göre düşünceleri olan, bağımsız hareket eden bir insandı.

Nenof'un anlattığına göre; "Biraz akıllı olsaydık, felaketimiz bu kadar büyük olmazdı." dermiş. Buna rağmen; karısını, yengesini, ailenin bir sürü yetim çocuğunu peşine takarak göç yolunu tutmuştu.Bütün ülkede bir kaynaşma vardı. "Gidelim-gitmeyelim" kavgası, günlerce sürdü. Artık, panik başlamıştı. Üstü başı perişan gruplar, torbaları sırtlarında sahil yolunu tutmuşlardı. Bazılarının öküz arabaları, bazılarının sıska atları vardı. Keçisini, koyununu önünde sürenler, nereye gittiklerini bilmiyor gibiydilerNenof, "En büyük sıkıntımız yiyecekti." derdi. "Yola çıkmadan önce, Amcam bir hafta ava gitti. Yanında, oğlu ve küçük kardeşim vardı. İşe yarar silahı da yoktu. Ama, üç gün elleri dolu geldiler. Etleri, ateşte kuruttuk. Yol için sakladık."Sahilde, günlerce beklemişlerdi. Köhne vapurlar dolup uzaklaştıkça, yenilerini ümitle bekliyorlardı.

Rus sahil muhafaza birlikleri, bu perişan halkı, bıyık altından gülerek seyrediyorlardı.Nenof o zaman, genç kız çağına giriyordu. Katıldıkları grubun içinde, yetişkin kızlar, genç kadınlar vardı. Ahlaksız Rus erleri, fırsat buldukça laf atıyorlardı. Kalabalıktan biraz uzaklaşan genç kızlara, "Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz güzelim?" diyorlardı. Her gün, bu yüzden kanlı kavgalar oluyordu. Namusu uğruna dövüşe yeltenen erkekleri, bağlayıp bilinmeyen yerlere götürüyorlardı."Kazasız belasız bir vapura bindik," derdi Nenof. "Denizi ve vapuru ilk görüyordum. Açıldığımızda, vakit geceydi.

Ertesi gün, güneş doğduğu zaman her taraf su idi. Denizin üstünde günlerce kaldık. Hastalananlar, ölenler oluyordu. Ölenleri, denize atıyorlardı. Bu mezarsız ölülere, hep beraber ağlıyorduk."Nenof'un kafilesi, Balkanlara çıkarılmıştı. Ham, işlenmemiş bir alana oturtulmuşlardı. Yeniden yurt tutmak kolay değildi. "Toprağı, elimizle işledik," derdi Nenof. Burada, on yıl oturdular. Çamur harçlı, taştan kulübeler yaptılar. Sırtlarıyla ağaç getirip, üstünü örttüler.Nenof, orada evlenmişti. Kocası, kendisinden küçük, bir komşu çocuğuydu. Çile bitmemiş, sanki yeni başlıyordu. Savaş bu kez, Balkanlarda başlamıştı. Tuna boyları, savaş alanıydı. Ruslardan güç alan Bulgarlar ayaklanmıştı. Çeteler, köyleri basıyor, her tarafı yakıp yıkıyorlardı. Cephenin gerisinde, daha savaşın ilk günleri bozgun başlamıştı.

"Kocam askere alınmıştı," derdi Nenof.

"Yaşlı Amcam, boynu bükük yine önümüzde yürüyordu. Öküz koşulu, dört tekerlekli bir arabamız vardı. Gençler ve çocuklar, arkada yayan yürüyorduk. Bu seferki göç, daha başkaydı. Bütün Türk köyleri boşalmış yollara dökülmüştü. Sanki, mahşere giden yollardan biri üzerindeydik."İstanbul üzerinden Anadolu'ya geçtiler.

Nenof, "Biz, padişahın ülkesini bolluk, güllük gülistanlık zannederdik," derdi.

"Halbuki, Anadolu içlerine doğru ilerledikçe, durumun hiç de iyi olmadığını gördük. Köyler, rastladığımız insanların çoğu perişandı. Fakirdi. Ama, Allah var; kalbi tok insanlardı. Bizi iyi karşıladılar. Yemeklerini, sularını bizimle paylaştılar. Bize yol gösterdiler."Nenof'un kafilesi, iyi bir yer bulmak umuduyla çok yol aldı Anadolu içinde. Her yer sahipliydi. Haşladıkları insanlar, ekmek veriyor, su veriyordu. Ama, "daha ileriye gidin" diyorlardı. Onlar da gidiyorlardı. Sonunda, bir nehir boyuna; sazlık, bataklık, sahipsiz bir yer bulup kondular.Nenof, "Çoğumuz sıtmadan titriyordu." derdi. "Yaşlı genç demeden ölenler çoğalmıştı. Oturuşumuzun ikinci baharı idi. Büyüklerimizden İhtiyar Peznuk, şimdi köyün bulunduğu, bu dağ eteğine geldi. O zaman, burada yörükler kışlıyordu. Yavaş yavaş hepimiz ihtiyar Pejnuk'un peşi sıra buraya geldik

Kışları, yörükler yanımıza iniyordu. Yaz gelince yine dağlara çıkıyorlardı. Çok geçmeden, sağlık durumumuz düzeldi. Hayvanlarımız oldu. Toprağı ektik."Artık, Nenof ve yakınlarının, karnı doyuyor, sırtları ısınıyordu. Ama, durmadan yeni yeni şeyler yitiriliyordu. Nenof, "Kıyafetimizi değiştirdik, dilimizi bozduk," derdi. "Yemeklerimizin çoğunu unutuyorduk. Adige müziği yoktu. Çalgımız yoktu. Elle vuruyor, ağızla söylüyorduk. Sonra, onları da terk ettik."Yıllar geçiyordu. Yaşlılar ölüyor, yeni nesiller doğuyordu. Nenof'un Amcası da ölmüştü.

Nenof, "O zaman her şey bitti zannettim," derdi. Ama, her şeye rağmen, hayat yine devam ediyordu. Topluluk, yeni vatanın dertlerini dert ediniyordu. Gençler askere gidiyor, yaşlı analar arkalarından ağlıyorlardı.Nenof, tekrar evlenmişti. Yedi çocuklu, yirmi beş torunlu koca bir ana olmuştu.Savaşlar yine oluyordu. Bu savaşlara Nenof'un oğulları, torunları da katılmıştı. Büyük savaşta, oğlu Ahmet, Erzurum cephesinde kaldı. Yakınları, oğulları geri dönmeyen analar, büyük analar gibi bağırıp çağırmadı. Ağlamadı. Gözleri uzaklarda, dalar giderdi. Nenof, "Bugüne kadar nasıl olduysa, bundan sonrada öyle olacak", derdi. Ne demek istediğini pek bilen yoktu.

Tesbihini çekerken, alçak sesle, "Olacak!", "Olacak işte!" der, mırıltılı bir sesle önüne bakardı.Uzun hayatının tamamını, hiçbir zaman bir çırpıda anlatmamıştı. Hayatının, herhangi bir bölümüne daldığı zaman, ısrarla o anı yaşardı. Bu bölümler, sanki bir insan hayatı kadar uzundu. Her zaman bölümünde, ayrı bir insan olarak yaşamış gibiydi. O, zaman denen bir aksakallıydı.Bazen dalar, hareketsiz oturur, önüne bakardı. Bu hal; donuk gözlerle uzaklara bakarken de olurdu. Bu gibi hallerde, gülümsediği; tatlı bir meltemin, yüzünü, bütün varlığını yalayıp geçtiği belli olurdu. Çoğu kez, uzun sürerdi dalgınlığı. Sonra, bir nevi silkinme ile, kendine gelirdi. Yanında oturanlara, utangaç insanların tavrıyla gülümserdi. "Oturduğum yerde, Hğeguz'e (3) gittim." Derdi.

Çocukluğunun O'nca "Sonsuz" gibi görünen yıllarına, o yıllara ait olaylara dalardı. Basit bir olayı, oldukça gerçek bir şekilde, çevresine oturtarak, ayrıntılı bir şekilde anlatırdı.Nenof, Kafkasya'yı, çocukluk yıllarında nasıl bıraktıysa, yine öyle bulacağını sanıyordu. Hâlâ, soyunun insanları, orada mutlu bir hayat sürüyorlardı O'nca. Son yıllar, nasıl bir kazanın kurbanı olduklarını biraz unutmuşa benziyordu. Belki, unutmamıştı. Kendi nefsine karşı, bilerek oyun oynuyordu. Şüphesiz, yaşadığı her yıl, doğup büyüdüğü topraklara karşı bir özlem yoğunlaştırmıştı kalbinde. Bu özlem, her şeyin üstünde bir ağırlık kazanmıştı. Bütün benliğini sarmıştı. Sadece, bu duygunun ışığında yaşıyordu artık.Kendisiyle yaşayanlar, Kafkasya'dan gelenlerin torunlarıydı.

Bayramlarda elini öpenlerin çoğu, büyük göçün, üçüncü dördüncü nesli idi. Nenof, yeni kuşakların nasıl bir ortam içinde meydana geldiğini; hangi dünyanın insanı olduklarını pek iyi bilmiyordu. Yeni nesillerle, yüzyıl öteden gelen bir idealle konuşuyordu. "Hğeguz'e giderseniz, beni bırakmayın sakın. Ölsem bile" Derdi.Nenof'un hayalindeki güzel dünyayı, güzel yurt görünümünü bilmeden bozanlar olurdu. Bazı okumuşlar, öğrenciler, O'nun anlattıklarına hayranlık duyarlardı. Ama, bu gibileri, sessiz dinleyecekleri yerde; Nenof'un aydınlık anılarına gölge düşürürlerdi. "Nenof! Kafkasya artık senin bildiğin gibi değil. Orada Ruslar var. Bizden de çok az insan kaldı. Onlar da köle gibi yaşıyor." Derlerdi.Nenof, bu şekilde konuşana şüpheyle bakardı. Uzun yılların olgunlaştırdığı, bir ruhla isyan ederdi. Fakat, bu isyanda, aşırı bir sabrın, aşırı bir tedbirliliğin izleri her zaman görünürdü."Rusların olduğunu biliyorum.

Ama, Adige köle olmaz! insanlığını, evinde, kalbinde sürdürür." Derdi Nenof. "Kafkasya'nın güzelliğine ise, kimse bir şey yapamaz. Çünkü o, Allah vergisidir. Doymuş bir öküz, meradan ahıra nasıl dönerse; Ruslar da, günün birinde, Kafkasya'dan öyle çekilip gidecektir.Ben belki göremem bunu; ama, görenler olacak!"Bu gibi hallerde Nenof, ne kadar ağır ve yumuşak konuşursa konuşsun, sesinde ağır bir ton olurdu. Sert bir hava sezilirdi.Nenof da okumuşlara hayrandı.

Öğrenci gençleri, ayağa kalkarak karşılardı. "O! Bizim büyük adamlarımız geliyor." Derdi. Okuyan her gene insanın, edineceği meslek O'nu pek ilgilendirmiyordu. Hiçbir öğrenciye, "Ne olacaksın?" dememişti. O'nun için önemli olan okumaktı. Bilmekti. Büyük adam olmaktı. Yol, iz öğrenmekti. Yakınlarına faydalı olabilmek için, gerekli şeylere sahip olmaktı.Nenof: "Duyardım. Kafkasya'da okumuşlarımız yok gibiydi." derdi. "Her şeyimizi O'nun için kaybettik. Göç esnasında, ne yazı, ne de dil bilenimiz vardı. O yüzden neler çekmedik!"Gene öğrencilere; "Okuyun! Ama özünüzü koruyun!" derdi. Büyük şehirleri tanımamıştı Nenof.

Bir büyük şehrin insanları nasıl yaşar, görmemişti. Buna rağmen, güçlü bir sezgisi vardı ki; "Sürü içinde kaybolacaksanız, öğrendiklerinizin hiçbir önemi yok." derdi. "Yiyip içen, yorulduğunda uyuyan gayesiz insanlardan olmayın! Onu burada, köyde de yapabilirsiniz. Ruhça soylu olmalısınız. Eğer okumuşlar, âdetlerimize bağlı kalırsa, güneş gibi parlak olurlar. Soyumuzu nura boğarlar."Nenof'un bu tarz konuşmaları, esasında pek açık değildi. Daha doğrusu, O'nu dinleyen öğrencilerin anlayabileceği kadar yalın değildi. Belki de, Nenof'un zihninde düğümlenen düşünceler kendisine de karanlık geliyordu.

Işık sütuncukları gibi ruhundan kopan fikirler, çeşitli hedeflere doğru yansıyordu. Bu fikirler, rasgele karanlık köşeleri aydınlatıyordu.Sözlerinin şekli ve görüntüsü, bu kadar basit mi idi Nenof un? Sayıklar gibi mi konuşuyordu?Hayır! Bir bakıma görünüş, buna benzer bir şeydi. Fakat, hayatı boyunca bir şeylerin yokluğunu duymuştu. Istırap çekmişti. Öğretmemişlerdi. Öğrenmek fırsatını bulmamıştı.

Sadece, yüz yıl içine sığan olaylar yaşamıştı. Yaşadığı olaylarla; gerek kendisi ve gerekse yakınları arasında bir bağlantı kurmuştu. Kitaplardan değil, doğrudan doğruya hayattan etkilenmişti. Onun için, bilgilerinde bir sistem yoktu. Ama, düşüncelerinde, doğruluk yüzdesi fazla idi. Kopuk kopuk da olsalar, bir anlam ifade ediyorlardı. Dilinden anlayanlara, bir şeyler anlatabiliyordu. Soyunun, eski çağlara ait bir nevi eğitim sistemini devam ettiriyordu. Atalarının doğru bulduğu şekilde yaşamış; gençlere de, o şekilde yaşamalarını öğütlüyordu. "Varolmanız, buna bağlı!" Diyordu.

Ortanca gelini Asiye'yi severdi. "Severdi" demek belki doğru değil. Nenof'un, sevgiyi, az veya çok olacak şekilde dağıttığını söylemek, bir bakıma haksızlık olurdu. Belki, çevre böyle uydurmuştu. Nenof'un son günleri, Asiye; yetmiş yaşında, sağlıklı, dinç bir kadındı. Gençliğinde Nenof'a hizmet etmiş; daha sonra ise O'na arkadaş olmuştu.Bir gün, "Asiye!" demişti Nenof. Sandığını açmış, kırmızı kadifeden bir bohça içindeki kefenini göstermişti. "Hazırlığım burada. Öldüğümde giyeceğim elbise, işte!" Artık, anahtar taşımıyordu Nenof. Odasındaki dolapların, sandıkların anahtarlarını, çoktan gelini Asiye'ye vermişti.Sonsuz bir güvenle O'na teslim olmuştu.Birkaç yıl önce, her fani gibi Nenof öldü.Ev halkı, köyün yaşlı kadınları, Nenof'un son otuz yıldır oturduğu köşeye bakarak ağladılar. Gelini Asiye, sanki Nenof’un yerini tutmak istermiş gibi, sabırlı ve ağırdı. Gözyaşları, buruşuk yanaklarında süzülürken, vücudu hiç sarsılmadı, inlemedi.Nenof'u yaşlı kadınlar yıkarken; Asiye, sandığı açtı. Nenof'un sağlığında, kendi eliyle hazırladığı kefenini bulup çıkardı. Kadınlar, dört köşe katlanmış kefeni açtıklarında, sert bir cisim gördüler. Bu, kaba bir dokumaya sarılmış, sert bir toprak parçasıydı. İhtimal, ormanlık bir alandan alınmıştı. Siyah, humuslu; içinde, ince kökler vardı. Doksan beş yıldan beri, el tezgahında dokunmuş bir bez içinde, güneş görmeden, Nenof'la birlikte gezmiş; O'nunla tekrar yolculuğa çıkmak için bekliyordu. Nenof'u kefenleyecek olan kadınlar, bunun ne demek olduğunu anlayamadılar. Alçak sesle, sert bir tartışmaya tutuştular. Sofuca olan "kişi, bu ne olduğu belli olmayan toprak parçasıyla, kefenin kirlendiği kanaatindeydiler. Biri ise, toprağın daima temiz olduğunu savunuyordu.Asiye, tartışan kadınları, saygıyla, sessiz dinledi. Doğrusu, ilk anda, O'da şaşırmıştı. Nenof, bu toprak parçasından hiç bahsetmemişti kendisine. Fakat, Asiye'nin şaşkınlığı uzun sürmedi. Sanki, kafasında bir şimşek çakmıştı. Nenof'un ruhu ile kendi ruhu arasında birden bire bir bağlantı kurulmuştu.

"Kefenini, kendi hazırlamıştı. Nenof!" dedi Asiye. "Mezarına götürmek istemeseydi, hiç kefenin içine koyar mıydı?" Kadınların üçü de sustular. Kısa bir duraklama olmuştu. Sonra, hemen işe koyuldular. Kefenin bir parçasıyla, küçük bir torba diktiler. Toprağı, sarılı olduğu eski bezinden ayırmadan, bu torbaya koydular. Nenof'un tam göğsü üzerine gelecek şekilde, kefenin içine yerleştirdiler. Tekrar, yana kayıp düşmemesi için, iplikle tutturdularKadınlar, Nenof'un cenazesini erkeklere teslim ettikten sonra. Asiye, büyük bir ferahlık duydu. Bunun, gerçek nedenini bilmiyordu. Ama, çok önemli, mutlaka yapılması gerekli bir şeyi yaptığına inanıyor, garip bir mutluluk duyuyordu. Artık, ağlamıyordu. Göğsünden yükselen ılık bir duygu, bütün varlığını sarıyordu. Asiye, bir zamanlar Nenof'un oturduğu köşeye saygı duyarak bakıyordu. Sanki Nenof, orada oturuyormuş, O'nun varlığını hissediyormuş gibi büzülüp kalıyordu. Nenof'un odasında, her zamanki gibi, gömme dolabın dibinde yatıyordu.

Evin genç kadınları, Asiye'yi, daha yukarıya geçiremediler.Nenof'un toprağa verilişinden üç ay kadar sonra idi. Şiddetli soğuklar başlamıştı. Hastalanan Asiye'yi, Nenof'un köşesine yatırdılar. Asiye, bir hafta kadar kalkamadı. Sonra, düzelir gibi olmuştu. Yatağında oturabildi.Bir gün, akşam olmak üzere idi. Asiye, kalın sac sobanın arkasında, Nenof'u? düşünüyordu. "O'nun yerinde oturuyorum. O kim, ben kimim?" Diyordu içinden. Kapısı hızla açıldı. Fırtına gibi, birebirini kovalayan iki küçük torunu, bağırarak içeri girdiler. Önceki, "Nenof! Nenof!" diyerek kucağına atıldı.Asiye, "Nenof" olmuştu. Gerçekten de öyleydi. Ailenin, en büyük kadını idi.Şimdi Asiye, Nenof'un "Postunda" oturuyor. O'nun tesbihini çekiyor. Yıllardan beri dinlediklerini, kendine özgü bir biçimde anlatıyorAma, "Nenof, derdi ki.." diyerek, sözüne başlıyor.

Osman ÇELİK


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.