Masal

Ayının Oğlu Şav

Bu halk söylencesinin nereden çevrildiği veya derlendiği saptanamamıştır.

Yoksul ve yaşlı bir karı koca varmış. Yaşlılıklarından bir tek erkek çocukları dünyaya gelmiş. Bu çocuk onların biricik neşe kaynaklarıymış. Bir gün karı koca tarlaya çalışmaya giderken, bebeği de beşiğiyle birlikte götürmüş. Karı koca “kim daha çok ekin biçerse bebeği öpme hakkı onun olacak” diye kendi aralarında eğlenceli bir yarış yapmaya karar vermiş. Çocuğu iyice sarıp beşiğin içine yatırmışlar, üstünü de öterek tarlanın baş tarafına bırakmışlar. Büyük bir hevesle başlamışlar ekin biçmeye.

Tarlanın öbür başına kadar tırpan sallamışlar. Oradan geriye doğru var güçleriyle ekini biçerek başladıkları yere dönmüşler. Bebeği bıraktıkları yere bakmışlar ki, ne bebek var ortada ne de beşik. Büyük bir üzüntü ve telaş içinde sağa sola koşuşmuşlar, aramadık yer bırakmamışlar, ama çocuğu bulamamışlar. Alan belki geri getirir ümidiyle uzun süre tarlanın başında beklemişler. Akşam karanlık çöküp ümitleri kırılınca ağlaya sızlaya evlerine dönmüşler.

Meğer çocuğu ayının biri kaçırmış, mağaraya götürmüş. Ayı bebeği o kadar çok sevmiş ki onu kendi yavrusu gibi beslemiş, büyütmüş. En çok da geyik beyni, bal ve doğal meyveler yedirirmiş. Günler, aylar, yıllar geçip gitmiş. Çocuk büyümüş, serpilmiş, güçlü ve yakışıklı bir genç olmuş. Ormandaki diğer yabani hayvanlarla birlikte yaşar ve bütün hayvanlar, iki ayaklı olduğu için ona hem acırlar hem de çok severlermiş. Çocuk, anne babasından ayrı büyümesine rağmen onları hep özler ve ararmış. Kendisini büyüten anne ayı öldükten sonra, öz anne ve babasının olduğu köye gelmiş. İçgüdüsüyle ve annesinin kokusunu hissederek doğru baba ocağına gelmiş. Kapıyı çalmış. Anne içeriden:

“Kim o” diye seslenmiş. Delikanlı:

“Anne benim oğlun, ben geldim” demiş. Annesi ağlayarak:

“Bana anne diyecek kimse yok. Onu yıllar önce kaybettim” demiş. Delikanlı, beraberinde getirdiği bebekliğindeki beşiği ve o zaman üzerindeki zıbını pencereden içeri atmış. Anne beşiği ve zıbını derhal tanımış, koşarak gidip kapıyı açmış. Ana oğul birbirine sarılıp, sevinç gözyaşları dökmüş. Babası da bir köşede oturmuş, gelen oğlunu sevgiyle seyrediyormuş. Üçü bir arada ocağın başında uzun süre konuşarak hasret gidermiş. Genç başından geçenleri ve ayı annenin kendisini nasıl büyüttüğünü, yabani hayvanlarla nasıl arkadaşlık yaptığını anlatmış.

Ayının kendisini çok iyi beslediğini, ayılarla aslanlarla güreşerek büyüdüğünü, bir ağacı kökünden söküp çıkarabilecek güçte olduğunu, ismi olarak da “ayının oğlu Şav” olarak çağrıldığını masal gibi anlatmış. Bu arada anne ve babasının yoksulluk içinde olduğunu, evde yiyecek içecek malzemelerinin az olduğunu, babasının zengin bir adamın avlusunda gece bekçiliği yaptığını, ancak emeğinin tam karşılığını alamadığını, aylık ücretinin her seferinde eksik ödendiğini öğrenmiş.

Sabah olup kalktıklarında babasına aylık ödemeleri kesen zenginin evine gitmiş. Evin bahçesindeki üç tahıl ambarından birini yerinden sökmüş, kucaklayıp kendi avlularına getirmiş. Akşam olunca babasının yerine gece bekçiliği yapmak üzere gideceğini söyleyince babası:

“Oğlum! Benim yaptığım işi en yapamazsın, sana ağır gelir, dayanamazsın” demişse de delikanlı kabul etmemiş, zengin beyin evine bekçilik yapmak üzere gidip, babasını yerine geldiğini söylemiş. Şav’ı avlu kapısının olduğu yere getirmişler, kapının sürgüsüne parmaklarını sokmuşlar, ellerini çıkarmaması için takozla desteklemişler. Bu işkenceli işi bekçinin gece uyumaması için yaparlarmış. Şav buna çok içerlemiş. Beyin adamları çekilip gittikten sonra takozla çakılı parmaklarıyla sürgülü kırmış, gitmiş bu işi yaptıran zengin beyi kaldırmış, yakasından tutup getirmiş, kapının sürgüsüne parmaklarını sokmuş ve ellerini çıkarmaması için takozla berkitmiş. Bey geceyi inleyerek geçirmiş, sabahı zor etmiş. Sabah olunca iniltiye gelenler bir de bakmışlar ki beyleri kapıya sürgülenmiş durumda. Hemen kurtarmışlar.

Zengin bey ayının oğlu Şav’ın bu yaptığının intikamını almak istemiş. Onu nasıl öldürteceğini planlamış. Ertesi gün Şav’ı yanına çağırtmış ve:

“Madem babanın yerine çalışacaksın” demiş, kör bir baltayla zayıf öküzler koşulu bir araba vermiş,”Şu karşı dağdaki ormana gidip odun getireceksin”. Şav, beyin istediği gibi tarif edilen ormana gitmiş, odun kesmeye başlamış. Ama balta o kadar körmüş ki kurumuş ağaçları hiç kesmiyormuş. Şav o baltayla iş yapılamayacağını anlayınca onu götürüp arabaya asmış, kendi elleriyle ağaçları kırarak, sökerek, kütükleri arabaya doldurmuş ve köy yoluna koyulmuş. Biraz sonra öküzlerden biri çok zayıf ve güçsüz olduğu için arabayı çekemez olmuş. Öküze yürü diye bağırınca, ormandaki hayvanlar Şav’ın sesini tanımış, koşarak yanına gelmişler. Şav zayıf öküzü çözmüş, arabanın arkasına bağlamış, gelen domuzlardan en irisini arabaya koşmuş, odunu köye getirmiş. Beyin avlusuna domuz koşulu arabayla Şav’ın girdiğini gören beyin adamları köşe bucak kaçışmış, kutlu yerlere gizlenmiş. Şav öküzleri ve domuzu serbest bırakıp odunları indirdikten sonra beyin huzuruna çıkmış. Bey, Şav’ın bu işi yapamayacağını ve ona ceza vereceğini düşünürken, arzusunun gerçekleşmediğinden duyduğu üzüntüyü belli etmeden:
”Aferin, bu zor iyi başardın. Seni yarın bir yere çift sürmeye göndereceğim” demiş. Şav sabah erkenden beyin yanına gelmiş, bey ona üç öküz ile bir oğlan çocuğu vermiş, gidecekleri tarlayı tarif etmiş.

Şav tarif edilen yere geldiğinde, burada insanların yaşamadığını, toprağın sert, taşlı ve çorak olduğunu görmüş. Beraberinde getirdiği çocuk Şav’a:

“Burada dev büyücü yaşar, yedi oğlu var. Buraya gelenleri çarparlar” diye korkusunu söylemiş. Kendisi de hiç Şav’ın yanından ayrılmıyormuş. Şav çocuğun elinden tutmuş, “Sen hiç korkma! Ben onların hakkından gelirim” demiş. Başlamış çift sürmeye. Tarlanın öbür başına gelince bir çalılığın içinden büyücünün yedinci ve en küçük oğlu çıkmış karşısına. Şav’ı çarpıp yıkmak istemiş, ancak gücü yetmemiş. Şav onu yakaladığı gibi sabanın boyunduruğuna götürmüş. Öküzlerden birini çözmüş, sabana onu koşmuş. Başlamışlar çift sürmeye. Büyücünün oğlu çok güçlü olduğu için iş hızlanmış. Ancak büyücünün oğlan bağırıp çağırmaya başlamış. Bu sefer büyücünün altı oğlu onu kurtarmaya gelmiş. Ancak Şav onları da yakalamış, sabana koşmuş. Öküzler artık çift sürmeden yayılmaya başlamış. Ama büyücüler Şav’ın korkusundan bütün tarlayı bir gün içinde sürüp bitirmiş. Akşamüzeri Şav üç öküz, çocuk ve sabana koşulu yedi büyücüyle köye dönmüş. Beyin avlusuna girince yedi büyücüyü görenlerin her biri bir köşeye saklanmış. Şav büyücüleri çözüp serbest bırakınca, zengin bey ve adamları iyice korkuya kapılmış. Odalara kapanıp kapıları sıkı sıkı kilitlemiş.

Ayının oğlu Şav, bir biçimde zengin beyin kendisini öldürteceğini anlamış ve o köyden ayrılıp başka bir köye göçmeye karar vermiş. Anne babasına iki yıl yetecek yiyecek ve içecek bırakmış, ilerde kendilerini de aldırtacağını söyleyip veda ederek köyden ayrılmış.

Az gitmiş uz gitmiş derken yolda, orman kenarında bir adama rastlamış. Adam elleriyle ağaçları birbirine kavuşturuyor, bir kadın saçı örer gibi onları örmeye çalışıyor, uğraşıp duruyormuş.

Şav, güçlü kuvvetli bu adama selam vermiş, o da selamını almış. Ormanın kenarında oturup beraber yemek yemişler ve arkadaş olmuşlar. Yemekten sonra birlikte yola koyulmuşlar.

Az gitmişler uz gitmişler derken, elindeki iki koca kaya ile top gibi oynayan bir adama (Kayavuran) rastlamışlar. O da onlara katılmış. Gide gide bir kulübeye varmışlar. Geceyi kulübede geçirdikten sonra sabahleyin kalktıklarında, ağaçları büküp ören adamı (ağaçbükeni) kulübede bırakıp Şav ile elinde kaya ile oynayan adam (Kayavuran) ava gitmiş.

Kulübede kalan ağaçbüken, çok da güzel yemek yaparmış. Güzel ve çeşitli yemekler yapmış ve arkadaşlarının gelmesini beklerken kapı yönünden “jıw/fırr” diye bir ses duymuş. Kulübeden çıkıp baktığında kapının önünde, elinde yılandan bir kamçı tutan, horoza binmiş, çok uzun sakallı biri (Horozatlı) ona bakmaktaymış. Horozatlı, ağaçbükene:

“Beni horozdan indir” demiş. Ağaçbüken horozatlıyı hemen indirmiş. Horozatlı:

“Beni kulübeye götür” demiş. Ağaçbüken isteneni yapmış. Bu kez horozatlı:

“Bana yemek yedir” demiş ağaçbükene. O da konuğa pişirdiği güzel yemeklerden ikram etmiş. Bir aralık horozatlı, birden ağaçbükenin üzerine atılıp, onu kıskıvrak bağlamış ve orada ne kadar yiyecek varsa hepsini yemiş bitirmiş. Sonra da ağaçbükeni tekrar çözmüş ve horozuna bindiği gibi “jıw” diye fırlayıp kaybolmuş.

Arkadaşları akşam üstü kulübeye döndüklerinde hiç yemek yapılmadığını görmüşler. Ağaçbükene sormuşlar:

“Sen güzel yemek yapmasını bilirdin, hani nerede yemeklerin?” Ağaçbüken:

“Hastalandım, o yüzden bir şey yapamadım, kusura bakmayın” diye cevap vermiş.

Ertesi gün kulübede kayaburan kalmış, Şav ile ağaçbüken ava gitmişler. Öğle vakti horozatlı gelmiş, “jiw/huu” diye seslenmiş. Tepe oynatan bu sesi duyarak dışarı çıkmış. Gelen horozatlı, kayaburana, aynı ağaçbükene yaptığı gibi yapmış. “Beni indir, kulübeye götür, yemek yedir” diyerek kayaburanı meşgul etmiş, sonunda hiçbir yemek bırakmadan hepsini yemiş ve “jıw” diye horoza binip gitmiş.

Ağaçbükenle Şav akşam üstü kulübeye dönünce yiyecek bir şeyin hazır olmadığını görmüş. Onlar da kuru katı ne buldularsa bir şekilde açlıklarını gidermişler.

Üçüncü gün Şav kulübede kalmış, öbür ikisi ava gitmiş. Öğleye doğru horozatlı rüzgar gibi yine glemiş, “jıw” sesini duyurmuş. Şav kulübeden çıkmış, elinde yılandan bir kamçı olan, uzun sakallı bir adamın horozun üzerinde beklediğini görmüş. Horozatlı Şav’a seslenmiş:

“Beni indir”. Şav:

“Öyle âdet yoktur” diye yanıtlamış. Bunun üzerine horozatlı horozdan kendisi inmiş ve bu kez Şav’a:

“Beni kulübeye taşı” diye seslenmiş. Şav:

“Öyle bir Adıge âdeti yoktur. Adıgeler’de gelen misafir hastaysa veya çocuksa kucakta taşınır. Başkası için bu yapılmaz. Kendin yürüyerek girmelisin”.

Horozatlı yürüyerek kulübeye girmiş.

“Bana yemek yedir” demiş.

“İşte o âdetimizdir” diyerek Şav, horozatlıyı güzelce doyurmuş. Fakat horozatlı durmadan “beni yedir, beni içir” diyerek olanı biteni silip süpürmüş ama hâlâ doymuyor, yine istiyormuş. Şav sonu gelmeyen bu istek üzerine usanmış ve horozatlıyı dışarı çıkararak sakalından bir ağaca bağlamış.

Derken akşam olmuş, ava giden arkadaşları dönmüş. Onlara “Gelin size bir şey göstereceğim, dün ve önceki gün yemeklerimizi bitireni yakaladım” demiş. Arkadaşlarını alıp kulübenin arkasındaki koca ağacın yanına götürmüş. Ama orada kimseyi göremedikleri gibi, koca ağacın yerinden sökülmüş olduğunu görmüşler. Şaşıp kalmışlar.

Sökülen ağacın sürüklenirken bıraktığı izi takip ederek epeyce yol almışlar. Sonunda izlerin bittiği yerde kocaman kovuğu olan dev bir çınar görmüşler.

Şav kovuktan içeri girmiş. Aşağı indikçe buranın derin bir kuyu olduğunu fark etmiş. Kuyunun dibinde dört köşeli bir yere gelmiş. Bakmış ki her köşede güzel bir kız oturuyor. Kızlardan ikisi ağlıyor, ikisi ise gülüyormuş. Şav merakla:

“Nedir bu haliniz? İkiniz ağlıyor, ikiniz gülüyorsunuz” demiş. Kızlardan biri:

“Biz hepimiz horozatlının esiriyiz. Şu ağlayan ikisini bugün yiyecek, onun için ağlıyorlar. İkimizi ise başka güne bıraktı, onun için sevinip gülüyoruz” demiş. Şav telaşla sormuş:

“Peki nerede o horozatlı şimdi?” Kızlar:

“Şu aşağıdaki evde dinleniyor. Seni görürse derhal öldürür ve yer. Sen onu öldürmeye kalkarsan senin kılıcın ona işlemez. Onu öldürebilmek için yattığı yerde, baş ucunda asılı kılıcı kullanmak gerekir”.

Şav gösterilen yerdeki odaya girmiş, parmak uçlarına basarak sessizce ilerlemiş, duvarda asılı kılıcı almış ve bir vuruşta horozatlının kafasanı uçurmuş. Sonra esir kızların yanına gelmiş, “artık özgürsünüz, horozatlıyı öldürdüm” demiş. Kızlar bu habere pek sevinmiş.

Şav kuyunun ağzına doğru, arkadaşlarına seslenmiş, bir ip sarkıtmalarını istemiş. Şav sarkıtılan iple kuyudaki altın, gümüş ve diğer kıymetli eşyaların hepsini yukarı çektirmiş. Kızları da bellerinden bağlayarak yukarı göndermeye başlamış. Kızların sonuncusu Şav’a:

“Arkadaşlarını iyi tanımıyorsan, onları daha önce sınamamışsan önce sen çık kuyudan, sonra beni çekersin” demiş. Şav ise:

“Hayır, seni burada yalnız bırakıp çıkamam. Senden sonra arkadaşlarım beni de çeker” demiş. Böylece dört kız da kuyudan çıkarılmış ve kurtarılmış.

Arkadaşları ipi tekrar aşağıya, Şav’a uzatmış. Şav’ı yukarı doğru biraz çektikten sonra ipi durdurmuşlar. Ve ağaçbükenle kayaburan kendi aralarında gizlice konuşmuşlar: “Bunu çıkarırsak hem kızlara, hem de altın ve gümüşlere ortak olur. Onun payını biz paylaşalım” demişler ve ipi keserek Şav’ı kuyunun dibine düşürmüşler. Kızları ve kuyudan çıkan eşyaları alıp uzaklaşmışlar.

Kuyuda tek başına kalan ayının oğlu Şav, ne kadar seslenmişse de yanıt alamayınca oynanan oyunu anlamış. Kuyu dibinde bulduğu ağaç parçalarıyla kazıklar yapmış, onları birer birer kuyunun kenarlarına çakıp, onlara dikkatle basarak yukarı çıkmaya başlamış. Ama ağaç kazıklar kuyunun ağzına yaklaşınca bitmiş. Şav beklemiş, bir geçen olursa diye. Arada bir sesleniyormuş ama bir yanıt alamıyormuş.

Derken üç gün sonra Şav at sesleri duymuş. Başlamış “İmdaaaat, can kurtaran yok mu” diye bağırmaya. Sesi duyan avcılar kuyuya yaklaşmış. Kuyudan aşağı ip sarkıtmış ve Şav’ı çıkarmışlar. Şav kendisini kurtaranlara çok teşekkür etmiş ve onlardan bu kurtarma olayından kimseye bahsetmemelerini rica etmiş.

Avcılar avlanmaya, Şav da yoluna gitmiş.

Günlerce, aylarca yollarda kalmış. Gezmiş, dolaşmış, kendisini kuyunun dibinde bırakıp kaçan arkadaşlarını aramış. Tanınmamak için rastladığı bir çobanla elbiselerini değişmiş. Şav bu çoban kıyafetiyle artık iyice tanınmaz hale gelmiş. Bir gün bir köye konaklamak için uğradığında büyük bir düğün yapıldığını görmüş. “Kim evleniyor” diye sormuş. Köylülerden biri anlatmış:

“Bundan altı ay önce köyümüze çok zengin iki adamla dört kız geldi. Bu iki zenginle kızlardan ikisi evleniyor, ikisi de hizmetkar olarak onların yanında çalışıyorlar”.

Şav kimseye belli etmeden düğünleri olan iki zengini ve hizmetçilik yapan kızları gidip uzaktan seyretmiş. Hizmetçilik yapan kızlardan biri, kuyuda kendisini uyaran; “arkadaşlarını daha nöce sınamadıysan kuyudan önce sen çık” diyen iyi kalpli, akıllı kızmış.

Ayının oğlu Şav, kendisine yapılan bu ihanetin cezasını vermek için ilk önce ağaçbükenin yanına gitmiş. Onu bir vuruşta yere yıkıp ellerini, ayaklarını bağlamış.

Sonra kayaburanın yanına gitmiş, ellerini öyle bir yakalamış ki kurtulmasına imkan yokmuş. Onu da iyice bağlamış.

Köylüleri çevresine toplayıp, kendisine yaptıkları kötülüğü anlattıktan sonra, ikisini de ayaklarından iki katırın arkasına bağlatmış. Katırları kamçılayıp hızla koşturmuş. Hayvanlar arkalarına bağlı olanlardan huylandıkları için tekme de atıyormuş. Böylelikle iki kötü kalpli, hain insanı öldürmüş.

Bu işi bitirdikten sonra, kuyudan çıkan bütün altın, gümüş ve değerli ne varsa hepsini almış, dört kızı da yanına alarak kendi köyüne gelmiş. Köylüye ve babasına işkenceyle iş yaptıran ve zorbalıkla köyün tarlalarını zapteden köyün beyini de öldürmüş. Getirdiği altın ve gümüşleri, zengin köy beyinin mal ve mülkünü köylüye dağıtmış.

Ayının oğlu Şav köyde adalete dayalı bir düzen kurmuş. Hem kendi ailesi, hem de köylüleri sonsuza kadar mutlu bir yaşam sürmüşler.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.