Xabze

Geleneklerimiz

Kafkasyadaki yaşantılarını tamamen burda sürdüremedilerse de mümkün olduğu kadar ordaki yaşantılarına benzer bir hayat yaşamaya özen gösterdiler. Çerkez boyları arasında bir değişikliği varsa da ananelerinde fazla değişiklik yoktur. Bizimkiler kuzey Kafkasyanın Bezgah boyunda gelmedir. Burada Abaza diye hitap ederler ama bizim kabilemiz Abaza değildir. Abaza ise bizimkilerin lisanında bir benzerlik var ise de tamamen birbirini tutmuyor. Kabartayler ile lisanımız tamamen ayrıdır. Fakat bizimkilerden Kabartay lisanını bilmeyen yoktur. Kabartaylarla köklü bir ailevi ilişkilerimiz ve hısım akrabalıklarımız vardır. Kabartaylar bizim lisanı pek telafuz edemezler ama bizimkiler pek iyi konuşurlar. Ailelerin pek çoğunda bu lisan kullanılır çünkü onların lisanı daha kolay öğreniliyor. Bizim yöremizde altı çerkez köyü vardır. Bunların üçü Kabartay üçü de Bezgağdır. Kabartay olanlar, Kayapınarı, Koçcağız, Karakoyunlu köyleridir. Bezgağ olanlar İğdebel, Akpınar ve Polatpınar köyleridir. Bize elli atmış kilometre uzaklıktaki Göksun ilçesinde Abzeh, Lezgi, Çeçen ve Kabartay olmak üzere sayısını bilmediğim köyler vardır. Bunlarla da akrabalık ilişkilerimiz vardır. Düğünlerde ve başka herhangi bir törende beraber oluyoruz. Onların örf ve adetlerinde bizimkilerden fazla bir değişiklik yoktur. Bizlerde başta gelen anane küçüğün büyüğe saygısı büğün de küçüğe sevgisidir. Özellikle kadına saygı çok önemlidir. Küçük yaşta olsa bile protokolde kadın başta gelir. Bir kadın bir erkek topluluğuna girerse içerdekiler yaşlı da olsa onu ayakta selamlar ve baş tarafta yer verirler.

Bir de takriben bizim seksen doksak kilometre kuzeyimizde bulunan Kayseri iline bağlı Pınarbaşı ilçesinde bu ilçeye bağlı Uzunyaylı çevresinin hemen hepsi çerkezdir. Sivas ve Kayserinin de münferit olsa da çerkez köyleri vardır. Türkiyenin hemen her vilayetinde münferit olarak çerkez köyleri vardır. Uzunyayla da her boydan çerkez vardır çoğunlukla Kabarteydir. Uzunyayla ve diğer yörelerdeki çerkezlerin insanları ayrı ayrıdır. Kabartey dilini bilmeyen Çerkez pek azdır, biraraya geldiklerinde bu dili kullanırlar.

Evlenme usülleri

Benim bahsetmek istediğim töreler pek bugünlere ait değildir. Çerkez gelenekleri dejenere olmuştur. Benim bahsetmek istediğim gelenekler en az yarım asır öncesinde kendi yaşadığım ya da duyduğum konulardır.

Çerkezlerde gençlik çağı gayet güzel ve hoş geçer. Gençler kız erkek serbest konuşur ve birbirlerine kur yaparlar. Mesela iki genç delikanlı başka bir köye gitseler gittikleri köyde görmek istedikleri bir kız varsa köyde kimin evinde misafir iseler ev sahibi genç kıza haber gönderir benim falan köyden gelme misafirim var, müsaitseniz akşama evinize misafirimle birlikte geleceğiz der. Kız eğer bir engel yok ise buyursunlar der. Akşam misafir gençler ve köyden de bir kaç genç, arkadaşları ile kızın evine giderler. Kızın erkek kardeşi veya başka bir aile ferdi gençleri odaya alır kız da bunlara bir kahve veya çay pişirir. Eğer kızın komşu veya akraba gibi yakını bir kız varsa o da çağırılır ve beraber misafirlerin olduğu odaya girerler. Kızlar odaya girince odada kim varsa hepsi ayağa kalkar. Kızları ayakta selamlarlar. Kızlar da misafirlerle ayrı ayrı tokalaşır ve hal hatır sorarlar. Ve kızlar tabii ki odanın baş tarafına geçer otururlar. Ondan sonra sohbet başlar. Birbirlerine karşı gayet nazik davranırlar, sınırı aşmamak kaydıyla birbirlerine şaka ederler. Genç delikanlılar kızlara şakadan evlenme teklifinde bulunurlar. Kızlar gayet nazik bir üslupla tekliflerine kabul ederler. Senin gibi yakışıklı bir genç benimle evlenmek isterse neden kalbini kırayım derler. Bu şekilde uzun uzun ve tatlı sohbet ederler.

Evlenmeye gelince çerkezlerde evlenmek pek kolay değildir. Bu konuşan gençlerden erkek genç ciddi olarak evlenmek isterse kendi teklif etmez, bir yakını veya güvendiği bir yakını aracılığıyla kıza teklifte bulunur. Kız da gerçekten delikanlıyı beğeniyor ise teklifi reddetmez. Evet ben de beğendim, benden taraf olur ama bu işi ailem bilir, ailem evet derse olur der. Şayet kızın gönlü yoksa yine de kibarca ‘’konuştuklarımız hep şakaydı, benim halı hazırda evlenme niyetim yok ‘’der ve nazikçe reddeder. Kız ve erkek birbirlerini sever ve evlenmek isteseler de bazı aileleler karşı çıkar. Bazen kız tarafı erkek tarafın ailesini beğenmez, bazen de erkek tarafı kız tarafınınkini. Ozaman aileler arasında farklılıklar vardı. Mesela beylik ve kölelik gibi. Yine de herşeye maddiyat hakimdi. Hali vakti yerinde olan aileler çocuklarını istedikleri yerden evlendirirlerdi. Asil aileden de olsa yakışıklı da olsa yoksul ailelerin gençlerinin evlenmeleri biraz zordu. Halen bazı yörelerde devam etmekte olan başlık parası o zaman heryerde vardı. Nakit para bek bulunmazdı. İki öküz bir at ve o zaman az sayılmayacak kadar nakit para alırlardı. Bu nedenle yoksul aile çocukları kolay evlenemez ve 35 40 yaşlarına kadar bekar gezenler olurdu. Bunun aksine yoksul ailelerin kızları daha kolay evlenirdi. Çünkü varlıklı ailelerden kız almak daha zordu. Bazen kız ve erkek birbirini sever ve anlaşırlar fakat aileleri engellerdi. Bazı gençler aileleri dinlemez, kızı alır kaçarlardı. Fakat bu damat tarafından daha da ağıra malolurdu. Diğer iki öküz ve bir attan başka ceza olarak bir at daha verilir ve öyle barışılırdı. Bu durumda damat tarafı çok ezilirdi. Kendi yöresinde evlenemeyen gençlerin yakınları Göksün veya Pınarbaşı gibi daha uzak yerlere gider, oralarda yoksul ailelerden daha az başlıkla gelin alırlar getirirlerdi. Ne damat kızı, ne de kız damatı tanırdı, görücü usulü alır gelirleri.

Kız ile genç aralarında anlaşıp aileleri de muhaffakat ettikten sonra erkek tarafın adamları kız tarafına gider, allahın emriyle kızı isterler. Tabi bir gitmeyle iş bitmez, birkaç kez giderler. İş olur dendikten sonra bir gün kararlaştırılır, randevu verilir. O gün damat tarafından dört beş kişi kız tarafının evine giderler. Tekrar allahın emrini anarlar ve onlar da allahın emri başımızın üstüne der ve evet derler fakat bundan sonra başlık meselesi kesin konu olur. İki öküz iki kat ve şu kadar para derler. Gidenler ricada bulunur, atın birini kaldırırlar, iki öküz ve bir at ve para. Sonra para pazarlığı yapılır, iş böylece devam eder. İş nikah kıymaya gelir, köyün imamını çağırırlar, imam köyün gençlerinden iki kişiyi gelin adayı kızın vekaletini almaya gönderir. Gidenler kıza durumu izah eder, nikah için vekaletini birine vermesini isterler. Kız kolay kolay cevap vermez, nazlanır, gidenler epey dil dökerler. Hemen cevap verirse ayıp sayılır. Kocaya gitmek için can atıyor gibi düşünülür. Nihayet geç de olsa kız yakın akrabalarından birini vekil tayin eder. Gidenler gelir imama tekmil verirler. İmam vekil tayin edilen kimseyi yanına çağırır damat adayının vekaletini de nikaha gidenlerde biri almıştır, onu da yanına çağırır, usülen imam nikahı kıyılır ve nikah işi böyle tamamlanır. Aradan bir hafta geçtikten sonra kız tarafı köyde sözü geçen adamlardan üç veya dört kişiyi nikahta pazarlığı yapılan at ve öküzleri almaya gönderirler. (VASAHA) Bunlar damat evine giderler bir gece sessiz kalırlar. Ertesi günü konuya girerler. Bunun üzerine damat tarafı verecekleri öküzü ve atı meydana çıkarırlar. Gidenler hayvanların dişine bakmamak şartıyla hayvanları incelerler. Hayvanlar hoşlarına gitmezse kabul etmezler, icabında öküzleri ve atı değiştirebilirler böylece anlaşıp giderler. Daha sonra damat tarafı gün almak için bir atlıyı kız evine gönderir. Kız evi de falan gün gelip gereken görenle alabilirsiniz der. Damat tarafı düğün hazırlıklarına başlar. Önce Boza (BAKSİME) kurarlar. Etrafa davetiye gönderirler. O zamanki davetiye her köye bir liste göstermek şeklindedir. Listede adı geçenlere şifayen söylenir.

Düğün gününden bir gün önce toplanırlar düğünü organize edecek kişiyi seçerler. Bu kişiye düğünün reisi (TAHAMADE) derler. Buna bir de yardımcı verirler yardımcıya da TAHAMADE – GÖZE derler. Bir de bunlara gençlerden damatın yakın akrabalarından birini aşçı olarak verirler buna da PŞABA denir. Tahamade hazırlık için gereken talimatı verir. Asıl görevi yardımcısı yürütür. Gidecekleri köyün gençleri için bir sepet hazırlarlar. İçinde kesilip pişirilmiş iki tavuk, yağlı börek, birkaç sigara ve bazı yerlerde iki şişe rakı ve buna meze olacak birşeyler koyarlar. Bunu aşçıya teslim ederler. Hazırlıklar bittikten sonra yola çıkmadan önce yenge olarak gidecek kızları da tespit ederler. Onlar da kendi aralarında bir Tahamade seçerler. O zamanlar gelin getirme aracı tabii ki kağnı arabası idi. Arabanın üzerine Güşha denilen bir çadır yapılırdı. Yenge olarak gidecek kızlar bu kağnıya binerler, diğer seğmen gidecekler de (dakoce) toplanırlar atlarına binerler, tahamade emir verir. Herkes yerini alsın der, en önde tahamade, onun solunda tahamade göze, sağında pşaba, onların arkasında da yaş sırasına diğer gidenler dizilirler ve böylece yola çıkılır. Yola çıktıktan sonra saf bozulabilir. Birbirleriyle şakalaşırlar. Kağnıdakiler mızıka çalarlar ve arada bir yolculuğa ara verirler. Bir ve iki km kadar yaklaşıldığında tahamade emir verir ve dururlar. Köye haberci olarak bir atlı gönderilir. Ona talimat verilir biz filan bey tahamade, filan bey tahamade göze olarak seksen kişi seymen, altı tane de yenge olmak üzere toplam seksen altı kişiyle geliyoruz. Köye girmeye müsadeniz olursa gireceğiz diye haber yollanır. Giden atlı tahamadenin talimatını gelin evinin tahamadesine aynen söyler. O da hay hay buyursunlar der ve yanına kendi taraflarında bir atlı katar. İkisi beraber düğün alayının yanına gider ve gelin evinden gönderilen atlı atından iner, düğün evinin tahamesinin elini sıkar ve köye istedikleri gibi gireceklerini söyler. Tahamade emir verir ve herkes yerini alsın der. Herkes köyden çıkarken olduğu gibi düzeni alır. Köyden gönderilen atlı da tahamadenin ve aşcının sağında durur ve böylece köye girerler. Doğruca kız sahibinin evinin önüne giderler. Orada kız tarafının komşuları bunları karşılarlar. Atlardan inerler. Kız tarafının komşu kızları, yenge giden kızları yenge giden kızları içeri alırlar. Kızlar içeri alınıncaya kadar Tahamade ve seymen içerde beklerler yani içeri girmezler. Kızlar içeri alındıktan sonra tahamade yardımcısı ve aşçı kız evinin odasına alınırlar. Diğer seymenler de köylü tarafından evlere ikişer üçer kişi dağıtılırlar. Tahamade odanın kapısında kız tarafında kız tarafının tahamadesi tarafından karşılanır ve ayakta selamlaşılar. Odanın baş tarafına kız, aşağısına damat tarafının tahamedesi oturur. Diğerleri de yaş sırasına göre otururlar. Pşaba, oturmaz, ayakta hizmet eder. Biraz sonra kahve gelir, kahve içildikten sonra tahamade niye gittiklerin söyler ve emanetlerini alıp geri dönmek istediklerini belirtir. Kız tarafının tahamedesi de acelesi yok, gelmek sizin elinizde ama kalabilirsiniz diye şaka sohbet eder. Yenge giden kızların tahamadesi ile kız tarafından da bir kız tahamedeleri de ziyarete giderler. Kızlar odaya girince tahamedeler başta olmak üzere hepsi ayağa kalkar. Kızlar önce kız tarafının tahamedesinin elini sonra da hepsinin elini oper ve hal hatır sorarlar, sigara ikram ederler, bir müddet ayakta dururlar sonra kız tarafının tahamadesi bunlara teşekkür eder ve onlar da arkalarını tahamedelere dönmeden geri geri çekilerek geri geri odayı terk ederler.

Bundan sonra tahamade yanındaki aşçıya yanına bir genç al ve bütün seymenleri ayrı ayrı ziyaret et dışarda kalan oldu mu, yahut da yeri rahat olmayan var mı diye talimat verir. Aşcı yanındaki genç ile bütün köyü gezer, seymenlerin hepsini ziyaret eder ve tahamadenin selamını iletir ve bir de sigara ikram eder. Onlar da teşekkür eder ve hürmetlerini sunar. Herkes kendi evsahibinin evinde yemeğini yedikten sonra düğün evinde toplanırlar. Tahameelerden izin alındıktan sonra düğüne başlanır. Düğün işi düzene girdiğinde gençler tahamadeleri düğüne davet ederler. Onlar binaya girerken, gençler çalgıyı durdurur ve tahamadeleri baş tarafa alırlar ve düğün tekrar devam eder. Düğünde oyun olarak çeçen, kafa ve vik isimli üç çeşit dans yapılır. Çeçen’de kız ile delikanlı birlikte oynarlar. Kız hakim durumda kalır, delikanlı çok hareketli oyunlar yapar ve sırasıyla kız ve erkek olmak üzere kız ve erkek olmak üzere ikiler bu oyunu oynarlar. Kafa’da yine erkek ile kız karşılıklı olarak sakin bir şekilde oynarlar. Tabii ki gençer bunu oynarken mızıka oyunun kuralına göre çalınır. Sırası gelen oynar, diğerleri de el çırpıp tempo tutarlar. Tahamadeleri de oynatırlar. Düğün mahallinde oturmak yasaktır. Düğüne iştirak edenlerin hepsi ayakta durur ve el çırparlar. Düğünü şavadaka denilen sağdıç organize eder. Bir müddet düğün devam ettikten sonra tahamade emriyle düğün durdurulur. Tahamade gençlere teşekkür eder, öğüt ve nasihatlarda bulunur. Kavgasız ve herhangi bir yaramazlığa neden vermeden düğüne devam etmelerini söylerler ve düğünü terkeder. Gençler bir müddet daha devam eder ve sonra dağılır, herkes kendi misafir olduğu eve gider. Sabahlayin tahamadeler gençler için götürdükleri sepeti gençlerin temsilcisine verirler, bazen de bir miktar para alırlar. Nikah merasiminde imama bahşiş verilmemişse onu da verirler. Sabahliyin kız tarafı düğün alayına bir yemek verir. Yemek işi bittikten sonra yengeler gelini hazırlarlar. Bu arada seymen gidenlere çeşitli şakalar yapılır, şapkalarını alırlar ve çeşitli cezalara çarptılırlar mesela gölete atarlar. Yengeler gelinin hazır olduğunu bildirirler. Tahamada da emir verir herkes kız evinin önünde toplanır. Gelini içeriden damanın yakın akrabası, halasının oğlu ve amcasının oğlu, dışarı çıkarmak için içeri girer. İçerde gelin tarafının yakını olan kadınlar bahşiş isterler. Giren genç de bir miktar da para verir ve gelini kolundan kaldırıp dışarı çıkarır. Orda yengelerden ikisi gelinin koluna girer, mızıkacı da gelin bindirme havasını çalar ve gelini kağnıya bindirirler. Gelin bindikten sonra tahamadeler kızın babasına ve annesine, baba ve annesi yoksa en yakın akrabasına hayırlı ve uğulu olması temennisinde bulunur ve kız tarafıyla vedalaştıktan sonra atlarına binerler. Gelin arabası önde tahamadeler ve gelin alayı köye girerken olduğu gibi aynı sırada dizilirler ve böylece köyden çıkarlar. Fakat bu düzen köyden çıkar çıkmaz bozulur. Çünkü gelin tarafının gençleri atlarına binerler ve düğün alayını yolcu ediyoruz bahanesiyle bunların peşlerine düşerler. Seymenlerden birşeyler kaçırmaya çalışırlar. Genellikle gelinin bindiği arabada bir bayrak olur (Güş Hakıp). Bu bayrağı kaçırmaya çalışırlar. Seymenler de kaçırtmamaya çalışırlar. İki taraf birbirlerini kovalar, birbirlerini attan düşürmeye çalışırlar ve düşürürler de. Böylelikle epey mücadele olur. Nihayet köyden uzaklaştıktan sonra kovalamaca biter. Gelin arabasını durdururlar. Herkes atından iner, köyden gelen gençler tahamadelerin elini öper ve hatamız olduysa af diliyoruz diyerek özür dilerler. Gelinin de hayırlı olmasını dilerler ve diğer gençlerle helallaşarak geri dönerler.

Gelinin geldiği köy uzak ise gece yol güzargahında köylerden birinde misafir kalınır. Köyde sabaha kadar düğün yapılır. Sabahlayin o köyden çıkarlar ve yolda gençler at koşturarak, bazen yolculuğa mola verip düğün yaparak köye gelinir. Kendi köylerine yaklaşınca tahamada, düğün alayını durdurur ve köye haber gönderir. Biz sağ salim gelini aldık geliyoruz, köye nasıl girelim diye. Olur ya, iki üç gün içerisinde köyde herhangi bir ölüm vesaire gibi yaramaz bir durum olmuş olabilir. Köyde böyle birşey yok ise, gelin sahibi önceden hazırlattığı haşlama et, yağlı börek ve bunun yanına da boza gönderir. Oldukları yerde ayak üstü bunları alırlar ve bunları aldıktan sonra atlarına binerler. Köyden nasıl çıkmışlarsa köye girerler ve doğruca düğün sahibinin evine giderler ve kapıda sıra bozulur. Bazıları at ile içeri girip gelinin kaynanasından bahşiş almak ister. Kapıda birkaç kişi bunları engellemeye çalışır. Burda da epey mücadele olur. İçeriye girsin girmesin, kapıya ilk varan atının başına mendil gibi birşey bağlanır.

Gelini yine yengeler koluna girmek suretiyle yine içeri alırlar. Gelin içeri alınırken, mızıkacı gelin indirme havasını çalırlar. Gelin içeri alındıktan sonra tahamadelerin resmi görevi sona erer. Burda gelin sahibi bir yemek verir. Yemekten sonra düğün sahibine hayırlı uğurlu olsun dileğinde bulunur. Gitmek isteyen gider fakat düğün bitmez. Gelin indikten sonra en az üç gün düğün yapılır. Damat köyde yakın bir arkadaşının evinde kalır. Yani damatın en yakın arkadaşına sadıç, (şavadaka) denir. Damat’a da şava denir. Bundan sonraki düğünün organizatörlüğünü sadıç yapar. Damat en az on gün bu evde kalır. Büyüklerine gözükmez. Damat sadıçın aziz misafiridir. Gençler çeşitli hediyelerle giderler, önce sadıçı tebrik ederler, misafirliğin hayırlı olmasını dilerler. Sonra da damata şapkan hayırlı olsun der ve tebrik ederler. Damatın bu evde kaldığı müddetçer gençler yanında toplanır. Damat baş tarafta bir müddetin üzerinde toplanır, giden gençler alt tarafta oturur, gençler kızlara sigara ikram ederler. Orada bir mahkeme kurulur. Oraya giren gençlerin suçları bulunur ve bunları ceza verirler. En büyük suç damatın minderine oturmaktır. Hakimin kararı kesindir, temyiz olmaz. Damatın yerini ihlal etmesinin cezası bir kuzu veya iki üç tavuk kesip ordaki gençleri ziyafet çekmektir. Tabi kolay kolay kimse bu suçu işlemez ama bazen usulu bilmeyen kimseler olursa, oraya oturması teklif edilir o da oturur. Bu durumda hemen savcı dava açar. Suçlu yasak olduğunu bilmiyordum falan gibi şeyler söyler ama fayda etmez. Hakim de hemen cezayı keser. Düğün evinde düğün 3 gün sonra sona erer. On gün sonra damadı babasının evine götürmek için sadıç tören düzenler. Ve bütün arkadaşlarını gençeri davet eder. Misafiri artık babasının evine götürüp, babası ve aile büyükleriyle barıştıracagız der. Gençlere bir ziyafet çeker. Gençler ziyafetten sonra gece yarısı damadı alırlar varidada söyleyerek ve silah sıkarak babasının evine götürürler. Kapıya yaklaşınca damadı bırakırlar. Onun yerine başka birini alırlar ve tanınmaması için başına birşey örterler ve evin kapısını açarlar. Temsili damadı içeri almadan babasına ve aile büyüklerine kaçak oğlunuzu getirdik derler. İçerdekilerden de biri ayağa kalkarak damadın adını söyler ve ona hitaben yeter artık avare gezdiğin, artık evine dön, hasat zamanı, işler yoğunlaştı der. Damadı getiren gençleri içeri buyur ederler onlara boza ve börek ikram ederler ve teşekkür ederler. Damadın töreni de böylece sona erer.

Gelin evinin işi hemen bitmez. Yeni gelin kaynanasına ve kayınbabasına görünmez. Aradan yirmi otuz gün geçtikten sonra düğün sahibi bir tören tertipler. Bu tören, gelini odasından kayınbaba odasına götürme törenidir. Buna vınayişe denir. Gelin sahibi komşuları davet eder. Komşular toplanırlar düğün yaparlar, gelin sahibi bunlara ziyafet çeker. Yengeler gelini alırlar, mızıkacı da vınayişe havası çalar ve genç delikanlılar varidade söylerler. Böylece gelini odasından alıp kayın babasının odasına götürürler. Orada gelin, kayın babası, kaynanası ve diğer aile büyüklerinin ellerini öper. Bir köşede ayakta durur. Herkes dağıltıktan sonra gelin de odasına gider. Bundan sonra gelin sabahları erken kalkar. Kayınbabasının ve kaynanasının hizmetini görür. Söz düğünden açılmışken bir kaç düğün anımı anlatmak istiyorum.

Birkaç düğün anımı da anlatmak isterim…

1949 yılında askerden izinli olarak gelmiştim. Köyümüzde de komşumuz olan Fettah Atıcı’nın düğünü var. Elbette komşu olarak düğüne gitmemiz gerekiyor. Gelin Pınarbaşı ilçesinin Potuklu köyünden gelecek. Bir atlı araba hazırladık. Üstüne çadır (GÜŞHA) yaptık. Ve 15 atlı olarak arabanın peşine düştük gidiyoruz. Mevsim sonbahar ve aylardan Kasım. Gideceğimiz yer takriben 70-80 kilometre var. Aynı gün gideceğimiz köye ulaşamayacağımız için yol üzerinde Yedioluk köyünde kaldık. Ertesi gün yola koyulduk. Atları koşturarak ve birbirlerimize at üstünde şakalar yaparak Potuklu’ya vardık. Gece düğün yapıldı. Şapkalarımızı aldılar çeşitli şakalar yaptılar. Ertesi gün atları çekip gelini bindirmek için kız evinin önünde toplandık. Bir de ne görelim, onlardan da en az 15 atlı kızın evinin önüne gelmişler. Güya bizi yolcu edecekler. Atları da iri yarı besili atlar. Ben bunlarla iyi bir mücadeleye gireceğimizi anladım. Atın terkisindeki heybe ve paltoyu arabanın içine attım ve atın kolonlarını iyice sıktım. Diğer arkadaşlarım da durumu anladı ve hazırlıklarını yaptılar. Gelini alıp köyden çıktık ve onlar da peşimizden geldiler. Arkadaşlarla birbirimize, aman dikkatli olalım, birşey kaçırttırmayalım diye tembihte bulunurken, gelenlerden biri gelin arabasına yaklaştı ve arabadaki bayrağı (GÜŞHAKIP) aldı ve kaçtı. Abdülgaffar ve ben bunun peşine düştük, ikiyüz metre gitmeden yetiştik. İkimiz de iki taraftan ceketini tutup çektik ve atı tökezleyip yere düştü. Adam atı bırakmadı , ayağa kalktı ve ‘’hakettiniz alın bayrağınızı ‘’ diyerek bayrağı bana uzattı. Ben de bayrağı aldım arabaya götürdüm. Bu arada diğer atlılardan da bizim arkadaşların şapkalarını kaçıranlar oldu. Onlar da atlarından bizim arkadaşlar tarafından düşürüldüler. Tahamade, Kadir ağabeyimdi. Elinde gümüş saplı gayet değerli bir kırbaç vardı. Biri bu kırbacı ağabeyimin elinden kaptığı gibi kaçırdı. Tabi ağabeyim thamade olarak onu kovalamak istemedi.Ben bunun peşine düştüm. Epey kovaladım. yetişeceğimi anlayınca ordan geçen ve Seyhan nehrinin bir kolu olan Zamantı (Samantı) ırmağının içine sürdü.Ben de peşinden giderek suda yetiştim ve atın başından gemini sıyırarak alıverdim. O da mecburen atı kaçmasın diye suya indi ve atının boynuna dolandı. Göbeğine kadar suyun içerisindeydi. Bana,

-Arkadaş, senin bu yaptığın kurallara uymaz, atının başından gem alınmaz, dedi. ben de,

-Ya senin yaptığın kurallara uyar mı? Thamadenin elinden kırbaç kapılıp kaçırılır mı? dedim. ve gemini tekrar ona uzattım. ‘’Atına tak ve sudan çık’’ dedim. Ata gemini taktı ve sudan çıkarak yanıma geldi. Kırbacı bana uzattı. ‘’Arkadaş sen haklısın. Ben o heyecanla Kadir beyin thamade olduğunu hiç düşünmedim. Eskiden beri tanıdığım olduğu için şaka olsun diye yaptım. Çok özür dilerim. Beraber gidelim kendisinden de özür dilemem gerekiyor ‘’ dedi. Biz gelinceye kadar arkadaşlar yine 5-6 kişiyi attan düşürmüşler. Biz yetiştiğimizde gelin arabasını durdurdular. Thamadeler ve diğer zevat atlardan indiler. Bizi uğurlayanlar da atlardan indiler. Thamadenin yanına gittiler.’’Herhangi bir yaramazlığımız oldu ise affedin’’ dediler. Thamade de ‘’ yalnız siz değil, bizim de hatamız olmuş olabilir, siz de bizi affedin’’ dedi ve helalleştiler. Ayrıca bizimle de helalleştiler. Ve ‘’ bundan sonra başlık ta almamak kaydıyla bir kız daha vereceğiz, bir daha düğüne gelin ‘’ dediler. Biz de’’ olur tabi geliriz inşallah’’ diyip ordan ayrıldık. Onlar gittikten sonra kendi aramızda saydık. Abartmıyorum, tam onbir kişiyi düşürmüşüz atlarından. Bizden hiç kimse düşmemiş. (Onlar öyle demiyorlar ama baba..)))

Şunu söylemeliyim ki, bizim galibiyetimiz, onlardan daha iyi binici oluşumuzdan değil, atlarımızın idmanlı olup iyi koşmasından kaynaklanıyordu. Kaçan ne kadar iyi binici olursa olsun, atı da ne kadar güçlü olursa olsun; geriden yetişen kaçanı muhakkak attan düşürür…

Katana cinsi atlar iriyarı olur, kuvvetli olur ama tembel olur. Süratli koşamaz. Hani türküsü de vardır;

‘’Sürerim, sürerim gitmez katana,

Fransız kurşunu geçmez adama’’ diye.

Diğer bir anım:

1952 yılının Aralık ayında, Göksun ilçesinin Tahirbey köyüne gelin almaya gittik. Getireceğimiz gelin de amcamın oğlu Şakir’ in hanımı. Neyse gece Tahirbey köyünde kaldık. Bol düğün yaptık ve ertesi gün gelini alıp yola çıktık. Yine Tahirbey’ liler bizleri yolcu etmek için atla peşimize düştüler. Aslen Pınarbaşılı olan fakat Sarız ilçesinde tahsildarlık yapan misafir bir arkadaş vardı içimizde. Adını şu anda hatırlıyamıyorum. Bu arkadaşın başında Erzurum işi yünden bir başlık (börk) vardı. Bizim peşimizden gelen Tahirbey’ lilerden biri bunun börkünü alıp kaçırdı. tahsildar o atlının peşinden gitmeye cesaret edemedi. Çünkü arazi engebeliydi. Ben atlının peşinden koşturdum atımı. İniş aşağı gitti, peşinden takip ettim ve tam düzlüğe çıktığında yetişerek yakasından tuttum,

-Seni attan atayım mı yoksa börkü verecek misin, dedim.

-Hak ettin al, dedi ve hemen börkü bana verdi. Ben de götürüp sahibine verdim.

Aradan 7-8 yıl geçti. Pınarbaşı ilçesinde bir kahvahanede oturuyordum. Yakınımdaki bir masada biri yanındakilere ‘’Bir tarihte bir çerkez düğününe gitmiştim. Gelini aldık köyden çıktık, gelin aldığımız köyden birkaç atlı peşimize düştü ve benim yünden Erzurum işi börkümü alıp kaçırdı. Arazi engebeli olduğu için ben kovalamaya cesaret edemedim. Aramızda uzun boylu sarıyağız bir genç bunu kovaladı ve börkümü alıp getirdi. Ben hayatta o genç kadar korkusuz ata binen görmedim.’’ diye anlatıyordu. Ben masalarına yaklaştım ve ‘’O genci görsen tanır mısın ?’’ dedim. Dikkatle baktı yüzüme ve ‘’ Yaşlanmışsın !’’ dedi.

Ee.. Hep böyle iyi ata binme anıları yok tabi. Size 1947 Aralık ayında nasıl attan düştüğümü de anlatmalıyım o zaman..

Bize yakın komşu Karakoyunlu köyünde düğün vardı. Hatırladığım kadarı ile de düğün Niyazi Kılınçaslan’ ın. Gelin de aynı köyden. Gelini atlı arabaya bindirdiler. Biz de atlara bindik. Gelinin çıktığı evdev gideceği ev arası yaklaşık 300 metre. Köyün içi çok engebeli. Gelin arabası köyün aşağısında mezara kadar indi ve ordan gelin evine çıkacak. Biz de arabaya yaklaştık ve arabanın içindeki yenge kızlardan kaçırmak için mendil istedik. Gülçiçek adında bir kız kenarları işlemeli bir mendil çıkardı uzattı, almak isteyenlere, ‘’Hayır ben mendili Kazım’ a vereceğim ‘’ dedi. Ben hemen arabaya yaklaşıp mendili aldım ve atımı gelin evine doğru koşturdum. Tabi takip edenler var ve ortalık aşırı derecede çamur. Gelin evine kadar kimse yetişemedi. Gelin evinin kapısından tam geri dönerken arkadan gelenlerden Suat atını durduramadı ve atının döşü benim atın kalçasına çarparak benim atı yere yuvarladı, ben de düştüm ve çamurlara bulandım… Ama mendili de hakettim…

ÇERKEZLERDE SOFRA ADABI (EDEBİ)

Sofraya oturulduğunda, sofraya oturanların en yaşlısı dua eder (höhe yapar). Diğerleri de ‘’amin’’ der. Önce duayı yapan yaşlı ‘’ Bismillah’’ der ve yemeğe başlar. Diğerleri de başlarlar. Yaşlılar yavaş yavaş ve aralarında sohbet ederek yemeye devam ederler. Gençler de onları takip ederler, nazik olurlar ve ağır ağır yemek yerler. Yaşlılar sofradan çekilmedikçe gençler çekilmezler. Doysalar dahi yavaş yavaş yemeğe devam ederler. Yaşlı adam ‘’Elhamdülillah’’ der çekilirse gençler de onu takip ederek çekilebilirler. Bilhassa çaylı sofralar çok problemlidir bu yüzden. Yaşlı bir bardak içerse gençler bir bardak içer, üç bardak içmişse iki bardak içerler. Yine büyükten önce çekilmek olmaz.

1943 yılı tam buhran yılıydı. Bir kilo şeker karaborsada beş lira, bir keçi de beş liraydı. Dört kilo şekere normal bir inek alabilirdiniz. İşte o günlerde Polatpınar köyünden Memhağ (Küçük Ağa) ile Tatura Osman bize misafirliğe geldiler. Bunlara sabah kahvaltısı hazırlarken komşu Yeşilkent (Kan) köyünden de iki genç geldi. Onlar da sofraya oturdular. Sofrada yaşça büyük olan Küçük Ağa idi. Duayı okudu ve çay başlandı. Küçük Ağa ve diğer büyükler ikişer bardak çayı bitirmeden gelen gençler üçüncü bardağı da bitirmişlerdi. Ben çay servisi yapıyordum. Küçük Ağa’ nın bardağını tazelemek için aldım. Küçük Ağa ‘’ tamam, ben içmeyeceğim’’ dedi. Amcam Hasan ‘’ olur mu öyle iş, içeceksin daha ‘’ dedi. Küçük Ağa da ‘’ bu tarhana çorbası değildir, tarhana çorbasının bile bir usulü vardır’’ dedi. Küçük Ağa böyle söyleyince gençler mahcuo olarak çekildiler. Amcam ‘’ Küçük Ağa , gençleri utandırdın’’ dedi. Küçük Ağa da ‘’ Gençler biraz utansın, biraz da usul öğrensinler. Burda aramızda yabancı yok, biz bizeyiz. Bu davranışı Uzunyayla gibi yabancı bir yerde yaparlarsa çok ayıp olur ve çok daha fazla utandırılırlar’’ dedi. Sonra bana dönerek ‘’ Şimdi bir çay daha verebilirsin. Üç bardaktan aşağı içmem ben de ‘’ dedi…

ÇERKEZLERDE YOLCULUK

O zamanlar en modern yolculuk vasıtası attı. Erkekler atla, kadınlar ise Güşha dediğimiz , üzerine çadır kurulmuş kağnı arabasıyla yolculuk yaparlardı. Thamadelik yalnız düğünlerde değil herhangi bir sebeple bir yerlere giderken de geçerlidir. Üç kişi olsa biri tahamadedir. İki kişi olsa da yine biri tahamadedir. İki kişi atla bir yere giderken yan yana dururlar. Protokol icabı küçük olan büyüğün (thamadenin) solunda durur. Üç kişi ise yaşı en küçük olan thamadenin sağında durur. Üçten daha fazla iseler arka sırada aynı protokol uygulanır ve böylece sırayı bozmadan giderler. Bununla ilgili bir hikaye anlatılır. Çocuk camdan dışarı bakıyormuş. Babasına ‘’ Baba, üç dört atlı geliyor, demiş. Babası da ‘’ bak bakalım gelenler kürt mü, çerkez mi, avşar mı ‘’ demiş. Çocuk ta ‘’ nerden bileceğim baba kimlerden olduklarını ?’’ demiş. Babası da ‘’ oğlum, eğer yanyana geliyorlarsa çerkez atlısı, arka arkaya geliyprlarsa avşar atlısı, yaya olan önden geliyorsa kürt atlısıdırlar’’ demiş.

Atla bir yere giderken, karşıdan bir atlı gelirse o atlının sol tarafından geçmek gerekir. Karşıdan gelenle herhangi bir husumet ve çatışma durumunda genellikle kırbaç ve silahı sağ elimizle kullandığımız için sağ tarafımızın serbest olması lazımdır. Bu yüzden solundan geçilir.

Yolda atlılar refakatinde giden kağnı arabasında kadınlar varsa yukardaki kural aynen uygulanır. Eğer kağnının yanında atlılar yoksa o zaman kadınlara saygı olarak onların sağından geçilir. Bu belki de bir düşmanlık ve kötüniyet taşımadığımızı göstermek içindir. Kadınların da bulunduğu bir kafile geçildikten sonra hemen geri dönüp bu kafile yüz ikiyüz metre kadar yolcu edilir. Bu mesafeden sonra kağnıyı süren KŞHAİĞ kağnıyı durdurur. Yanında atlı varsa o da atından iner. Sen de atından inersin, kağnıdakiler de inerler. Onların elleri sıkılıp hal hatır sorulur. Sonra yola devam etmek için müsaade istenir. Onlar da size teşekkür ederler. Azıklarından (GÖŞE ĞÖMÜLE ) verirler.

İlkokul beşinci sınıftı Yeşilkent (yalak) te okuyordum. Kışın orda bir evde kalmıştım. İlkbahar geldiğinde sabahları gidip akşamları eve geliyordum. Bir gün hava çok soğuktu. Binboğaların eteklerinden gelen sert rüzgar bıçak gibi yüzümü kesiyordu. Atımın üstünde paltomun yakalarını kaldırmış, atkımla başımı ve yüzümün bir kısmını sarmıştım. Karşıdan bir atlı geliyordu. Ben yolumu değiştirmeden onun sağından geçip gitmek istedim. Beni durdurdu. ‘’ Genç’’ dedi. ‘’ Eğer çerkezsen ordan geçmeyeceksi. Yok değilsen nerden geçersen geç farketmez’’ dedi. Ben hiç cevap veremedim.

ÇERKEZLERDE HISIM ZİYARETLERİ

Hısım ziyaretini önce kız tarafı yapar. Kızları gelin gittikten bir iki ay sonra aileden bir genci kızlarını görmeye gönderirler. O genç gider kızlarını ve hısımlarını ziyaret eder. Hal hatır sorar gelir. Aradan 6-7 ay geçtikten sonra hazırlıklar yapılır. Kızın halası veya yengesi gibi yakınları hısımlarını görmeye gideceklerdir. Kızın anne ve babası gitmez yine de. Yağlı börek (halive) ve çerkez helvası yaparlar. Haliveleri özel olarak yapılmış sepetlere koyarlar, halivelerin üzerine helva koyduktan sonra sepetlerin üstünü temiz bezlerle örterler. Ayrıca yolda karşılaşabilecekleri atlılar için hanım azığı (Göşeğömüle) hazırlarlar ve onu ayrı küçük bir sepete koyarlar.

Kadınların binmesi için kağnı üzerine çadır kurularak GÜŞHA hazırlanır. Gideceklerbelirlenir. En az iki kız ve iki üç kadın kağnıya binerler. Bir de kağnı sürücüsü (Güşha Iğ) tayin ederler. En az iki tane de atlı muhafız bunlara refakat eder. Yola çıkarlar ve gittikleri yerde de iyi karşılanırlar. Gençler köydeki kızları da toplayarak bunlara düğün yaparlar. Gidilen hısım tarafının yakınları bunları ev ev davet ederler, yedirirler, içirirler. En az üç gün kalırlar. Üçüncü günün akşamı ev sahibi koyun ya da keçi (NİŞ) keser, yemek hazırlar. Bu misafirleri davet eden komşular da çağrılır, ziyafet çekilir. Bu NİŞ yendikten sonra misafirlere yol gözükür. Misafirlerin götürmüş olduğu halive ve helvadan komşulara dağıtılır, bizi yeni hısımların hediyesidir denir. Onlar da ufak ta olsa eşarp, çorap gibi şeyler yollarlar evsahibine, sepetlere konsun diye.

Sabah misafirler kahvaltıyı yaptıktan sonra ev sahiplerinden müsaade isterler. Kadınlar kağnıya , erkekler de atlarına binip yola çıkarlar. Köyden de iki üç genç atlarına binerek en az köy hududunu çıkıncaya kadar yolcu ederler. Köy hududu çıkılınca kağnı durdurulur. Herkes iner ve helalleşilir. Kızlar gençlere sigara ikram ederler. Yolcu eden gençlere teşekkür edilir ve ayrılırlar.

Damat tarafı da aynı şekilde bundan 6-7 ay sonra mukabelede bulunurlar. Gelini de alıp babasının evine götürürler. Onlar da aynı şekilde karşılanır. Böylece hısımlar birbirlerini daha iyi tanımış olurlar. Sıra damada gelir.

Damat 2-3 sene kayınbabası ve kaynanasını göremez. Şayet kaynana ve kayınbaba yoksa, aynı şekilde gelinin amcası ve diğer yakınlarına görünmez. Hısım aileler birbirlerini ziyaret edip iyice tanıştıktan sonra sıra damada gelir. Kız tarafı damadı davet eder. Damadın ailesi de hazırlık yapar. Kayınbabasına, kaynanasına ve diğer yakınlarına ayrı ayrı hediyeler alırlar. Damadın yakın bir arkadaşının refakatiyle atlara binerler ve kız tarafına giderler. Kız tarafının gençleri bunları karşılarlar. Akşam yemeğinden sonra damat, arkadaşı ile birlikte aile büyüklerinin bulunduğu (Elik’e) girerler. Orada bulunan kayınbaba, kaynana ve diğer aile büyüklerinin ellerini öperler. Arkadaşı oturur fakat damat ayakta durur ve öylece yaklaşık bir saat durur. Diğerleri sohbet ederler, damat lafa karışmaz, sukut eder. Bu arada orda bulunann en yaşlı kimse izin verir. ‘’ Artık damadın yanına gidebilirsiniz’’ der. Damat ile arkadaşı evden çıkar, diğer gençlerin yanına gelirler. Düğün yaparlar. Gelin evinin yakınları bunları davet ederler ve iltifat ederler. Bundan sonra damat hısımlarına rahatça gözükebilir. Üç dört gün kaldıktan sonra izin alırlar ve köylerine dönerler.

Çerkezler amca kızı ve dayı kızı gibi yakın akrabaları ile evlenmezler. Mümkün olduğu kadar kendi köylerinden de evlenmek istemezler. Yakın akrabadan evlenmenin sağlıklı çocuklar açısından mahsurları şimdi yeni yeni ortaya atılıyor. Uzak yerlerden akraba edinmek daha iyidir derlerdi.

BİRAZ DA BAKSİME DEN BAHSETMEK İSTİYORUM

Baksime ( boza ) çerkezlerin milli içkisidir.( Gerçi şimdi baksimenin yerini rakı almış). Her düğünde baksime yapılırdı. Baksime düğünden on gün önce kurulurdu. Hatırladığıma göre mısır unu ve başka da arpa unu gibi bazı çeşitler koyarlar, bir küpün içine kurarlar, küpün üzerini iyice örterlerdi. Böylece bir hafta kadar bekletirlerdi. Bir hafta sonra ekşimiş olur, küpten çıkarırlar, tekrar su ilave ederek iyice sulandırırlar ve kazanlarda kaynatıp tekrar küpün içine koyarak biraz pekmez ilave ederlerdi. Mayhoş bir tat alır ve böylece baksime içilmeye hazır hale gelirdi. Baksıma dan anlayanlar gelip kontrol eder, eksiği varsa söylerlerdi. Eksiği yoksa ‘’güzel olmuş, içimine doyum olmaz’’ derlerdi.

AİLE İÇİ GELENEKLER

Aile içerisinde yaşlı da olsalar karı koca bir arada yemek yemezlerdi. Kalabalık ailelerde aile reisi odasında oturur ve yemeği orda yerler. Diğer erkekler ayrı bir sofrada yer, daha sonra da kadınlar ve çocuklar yerler. Yeni evliler kayınbabalarının yanında bir arada görünmezler. Kayınbaba evlik kısmına çok sık girmez, eğer girerse de ya gelin çıkar başka odaya gider ya da kocası çıkar. Tabi bu kurallar büyük ailelerde uygulanırdı. bazen yaramazlık yapan çocuklar ‘’ küçük aile çocuğu’’ diye küçümsenirdi.

Evin gençleri bir yerlere gitmek istediklerinde babalarından izin alırlardı. Tabi gençler resen babaları ile konuşamazlardı. Anneleri vasıtası ile izin isterlerdi. Babası da gideceği yeri makul görürse izin verirdi. Gideceği yeri uygun görmezse reddederdi. Babası hayatta olmayanlar annelerinden izin alırlardı. Tabi anneler yufka yürekli olduklarından çocukların hememn hemen her istediğini kabul ederlerdi. Çocuklar (gençler9 herhangi bir uygunsuz davranışta bulunduğunda, dul karı çocuğudur, baba terbiyesi görmemiştir diye eleştirilirlerdi. Gençler , yaşlıların bulunduğu odaya girip oturamazlar, zorunlu hallerde büyüklerin izni ile alt atarafta ( daha alçak bir yerde) oturabilirler, kendilerine birşey sorulmadıkça lafa karışamazlar, birşey sorulduğunda da gayet saygılı olarak cevap verirlerdi.

ATA BİNME USULLERİ

Çerkezlerde ata binmenin ve attan inmenin kuralları vardır. Ata daima soldan binilir ve soldan inilir. Bazı haller müstesnadır. Mesela köyde bir cenaze olduğunda köyden bir atlı çıkar ve bunu yakın köylere haber verir. Gelen atlı köyde birinin evinin önünde durur ve attan ters iner, yani soldan inmesi gerekirken sağdan iner. Ve orda bulunanlar gelen bu atlının bir cenaze habercisi olduğunu hemen anlarlar. Ve sorarlar ‘’Kimmiş rahmetli olan ?’’ diye. O da ‘’ Filan adam, cenaze filan saatte kaldırılacak’’ der. Geri döner ve normal şekilde atına soldan binerek gider.

Ata binerken tam kapının önünde binilmez. Kapının beş altı metre uzağında binilir.Attan inerken de aynı kural uygulanır. Ata binip yürütülünce zaruret olmadıkça ata kırbaç vurulmaz. Şayet misafirlikten yola koyulmuşsan kırbaç kullanmak, ev sahibinden memnun kalmadığın anlamına gelir. Bir kimsenin yanından geçerken yine ata kırbaç vurulmaz. Oradakilere hakaret sayılır. Kırbaç zaruri hallerde kullanılır. Mesela bazı atlar köyü çıkmak istemez geri geri çekilirler. Bunlar huylu atlardır. Bazı atlar suyu geçerken kırbacı eksk edersen hemen suyun içine yatarlar. Bu yüzden at pazarlığı yapılırken önce atta bir huyu var mı? diye sorulur.

Burda bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. 1962 yılında Develi nin Saraycık köyünden Taşçı ya gidiyoruz. Yanımda da Şevket yalçınoğlu adlı bir arkadaş var. Mevsim ilkbahar ve Mart ayı. Suların en taşkın zamanı. Filintayı (mavzer -tüfek) atın eğerinin kaşına asmıştım.Bakırdağın karı erimeye başladığında Homurlu deresi denen dere taşar. Ve bu derenin suyu Çataloluk köyü civarında Samantı ırmağına dökülür. Bizim de bu dereyi geçmemiz gerekiyor. Sabahleyin su yükselmeden geçelim diye erkenden gitmiştik. Su da fazla değildi. Suya girdik. Ne var ki ben atımın huylu olduğunu o anda unutmuştum ve kırbaç kullanmadım. Karşıya geçmeye birkaç metre kala at suya yattı. Ben kendimi hemen ileri attım ama belime kadar mile gömüldüm. At oradan kalktı ve kaçtı. Etraftaki çiftçiler atı yakalamak istediler o da tekrar dereye atladı. Sonra paniğe kapılıp çıkmak istedi ama çıkamıyordu. Ön ayaklarıyla kıyıya tutunmuştu fakat derenin derin ve suyun kuvvetli olması nedeniyle nerdeyse sürükleniyordu. Çiftçiler yetiştiler ve atın boynundan tutarak kıyıya çıkardılar. Bütün bu olanlara rağmen tüfek düşmemişti…

(Babamım şimdilik yazdıkları bu kadar. Ama hatırladıkları bu kadar olduğu anlamına gelmez. İnşallah devamını da yazacak…)


 258, 

Yorum yapın