Kafkasya Tarihi

Batılı Gözlemcilerin Savaşan Çerkesya İle İlgili Gözlemleri

Her tarafa hakim bu tepe üzerinde durup çevremi hayranlıkla seyrederken hissettiğim tek duygu, sadece buralara karşı hissettiğim hayranlık değildi. Onun yanısıra, Dağlıların böylesine şiddetli derecedeki gururlu bir yapıya sahip olmalarının sebeplerini ve bu dağların kendilerine verdiği güven havasını şimdi daha iyi anladığımı düşünüyordum. Dağlar, burada yaşayanların bağımsızlıklarına bu kadar düşkün olmalarının başlıca sebebiydi. Benim gördüğüm aynı gözle bu ülkeyi gören başka hiç kimsenin, bu ülkenin dış bir kuvvet tarafından ele geçirilebileceğine inanmasını kesinlikle anlayamam.

Ertesi gün, Mr. Bell ve yanındaki kabile liderlerine katılmak için acele ederek hazırlanırken ortadaki kalabalığın büyük bir kaynaşma içinde olduğu görülüyordu. Kimisi bizimle birlikte gelerek Meclis'e veya Milli Konsey'e katılmak isterken kimisi de, savaştan nasibini almaya hazırlanıyordu. Biz henüz oradayken, savaşa katılacak olanlardan oluşan ve aralarında on dört ve on beş yaşlarındaki çocukların da bulunduğu bir düzinelik bir savaşçı grubu, çiftlik avlusundan içeri girdi. Tüfeklerini, İngiltere'de gezgin tırpancıların tırpanlarını taşıdıkları gibi, omuzlarından aşağı asmışlardı. Fakat bunların biçecekleri şeyler çok daha farklıydı. Gözlerindeki kararlı bakışlar, onların göğüslerindeki dört veya beş atımlık barutu (daha fazla barutları yoktu) düşmana karşı en iyi şekilde yakacaklarını ortaya koyuyordu ki, bir çoğu bu amaçla uzak yerlerden gelmişlerdi.

Yaş, tecrübe, güzel konuşma yeteneği ve zeka gibi özellikler, bu tür toplantılarda büyük bir ağırlık taşımaktadır. Bu tür insanlar, konuya kendilerini adapte ederek, çevredeki insanların anlayacakları bir üslüpla konuyu ortaya koyarak kendilerini, dinleyenlerin arzularının temsilcileri olarak kabul ettirirler. Daha önceleri yerel nitelikte olan bu tür toplantılar, yayılımcı Rus baskılarının artması üzerine, yapılarını değiştirerek milli bir şekil aldılar ve daha geniş konularla insan topluluklarını içine almaya başladılar.

Özellikle Rusya'nın Şapsığ ve Natuhaç bölgeleri arasında akan Abun Irmağı kıyısı boyunca yaptığı askeri yolun verdiği korku, Çerkeslerin birleşmelerini daha da hızlandırdı. Aynı endişe verici havanın Abzehler arasında da yayılmaya başladığı söylenmektedir. Eğer gerçekten Ruslar, niyetlendikleri gibi, o bölgede de bir askeri yol yapmaya kalkışırlarsa o insanlar da tam anlamıyla tehlikenin farkına varacaklar ve şimdiye kadar bu Milli Meclislere az sayıda katılan Abzehlerin de katılma oranları büyüyerek Meclis'in otoritesi oralara kadar yayılacaktır. Şu andaki toplantı da geniş bir bölgeyi içine alıyordu. Çok uzak bölgelerden veya ıssız vadilerden gelen bir çok türbanlı Efendiler, yüzleri kırışmış ve sakalları aklaşmış insanlar görülüyordu. Bunlar, "Selamün Aleyküm" diyerek çevredekileri selamlarken büyük bir heyecan içinde etrafa bakınıyorlar ve buradaki toplantıya katılanların sayısına ve onların saygınlıklarına göre burada alınacak kararların, adı geçen o iki eyalet için kanun niteliğinde olacağını hissediyorlardı.

Daha önce de belirttiğim gibi Abzeh bölgesinden gelecek silahlı bir ordunun şu andaki şartlar altında burada beslenmesi, çözümü oldukça zor problemler yaratacaktı. Bunun sebebi, buradaki Müslümanların sayısının az olması değil, fakat halkın büyük çoğunluğunun İslamiyet'i kabul etmiş olmasına rağmen henüz İslam Dini'nin kurallarını tam olarak bilmemeleri ve bunları uygulamaya koymamalarıdır. Hem Şapsığ hem de Natuhaç bölgesinde erkeklerin büyük bir kısmı henüz sünnetli değiller. Sahildeki bir çok yerleşim bölgesinde, daha önce sözünü ettiğim batıl inançlarla ilgili olarak bir takım pagan adetlerini terk etmediklerini, fakat kısmen değiştirip devam ettirdiklerini gördüm. Çerkeslerin Kodoş adını verdikleri eskiden kutsal sayılan korular, hala camilerden daha fazla saygı ve hürmet görmektedirler. Buralarda yapılan törenlere katılan insanları sayısı, namazlara giden insanlardan fazladır. Özellikle önde gelen liderlerin ve Efendilerin büyük bir titizlikle yaşamak istedikleri İslamiyet, halk tarafından saygı ile karşılanıyor ama, geleneklerine, duygularına ve geçmişin kurumlarına karışmış bir şekilde yaşayan paganizm, yine de popülerliğini sürdürmeye devam ediyor. Bu anlattıklarım, en azından bu iki eyalet ve deniz kıyısındaki yerleşim yerleri için geçerlidir.

Müslümanlığın Kafkas Halkları üzerindeki etkisi, politik ve ahlaki açılardan son derece olumlu ve sıhhatlı olmuştur. En azından, bu benim şahsi kanaatimdir.

Fakat İslamiyet'in Kafkasya'da yayılmasının en önemli sonucu, O'nun bir politik güç olarak yerleşmeye başlamış olmasıdır.

Hıristiyan Gürcistan, Rusya'dan tamamen kopuk ve erişilmesi zor bir çok doğal kalelere sahip olmasına rağmen, bu yüz yılın başlarında Rusya'nın hakimiyetini kabul etmiştir. Bundan böyle Gürcistan, Rusya'nın Doğu'da giriştiği emperyalist amaçlı savaşların bir üssü durumuna gelmiştir. Sadece Müslüman Dağlı kabileleri, Rusların egemenliğini kabul etmiyor ve yalçın dağlarından Rusların gerisini tehdit ederek onların rahat ilerlemelerine engel oluyorlar.

Çerkeslerin özgürlüklerine büyük önem vermelerine rağmen Türkiye ile çok yakın ilişkiler içinde olmalarının nedeni, sahip oldukları ortak Din'dir (Kafkaslılar, gelenek, görenek, dil ve ırk bakımından tamamen kendilerine has bir özellik göstermektedirler). Türkiye ile Çerkesler arasındaki bu yakınlık, iki halkın da Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Çerkeslerin sosyal hayatlarında geçerli olan bu tür kurumlaşmalar, kişileri ahlaki ve entellektüel açılardan olağanüstü derecede geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliklere sahip insanlar durumuna getirmiştir. Burada bir takım konularda bazı kararlar verilirken uygulanan yöntem, benzetme ve mukayesedir. Bu şekilde pratik olarak karar verme yeteneklerinin gelişmesi sonucunda insanlar, çabuk kavrayışlı tecrübeli birer hakem durumuna gelebilmektedirler.

Konuyu başladığım gözlemlerle bitirmek istersem sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, içinde bir birleriyle çatışan bir çok kavramı barındıran Çerkeslerin içtimai yapılarının gösterdiği bu harmoni kesinlikle küçümsenemez. Bir tüfek, tabanca ve kılıcın bir erkeğin ayrılmaz birer parçası olarak kabul edildiği böyle bir ülkede kişi, sosyal sorumluluklarının ona kazandırdığı son derece sakin ve ağırbaşlı bir ruh hali içinde, kendisini sarıp kuşatan gururlu bir hürriyet havasını bütün benliğiyle hissederek öylesine vakur ve asilane davranışlar içinde bulunur ki, dünyanın hiç bir yerinde bunun benzerini göremezsiniz.

Tuz, buralarda bulunması zor bir meta olduğundan böyle bir hareketin memnunluk uyandıracağını biliyordum. Çerkesler bütün tuz ihtiyaçlarını Türklerden karşılamaktadırlar. Çok riskli olan bu ticaret aynı oranda da yüksek gelir sağlamaktadır. Bir sefer en azından yüzde beş-altı yüz kazanç sağlamaktadır. Fakat tercümanıma talimat vererek tuzun büyük kısmını, gelerek ısrarla isteyenlerden ziyade, hassasiyetlerinden ve nezaketlerinden dolayı böyle bir istekte bulunmayan önde gelen kimselere vermesini istedim. Bunların arasında Mansur da vardı. Mansur bu hediyeyi memnuniyetle kabul etti. Çünkü bir akrabası için vereceği cenaze yemeğini tuz yokluğu yüzünden ertelemek zorunda kalmıştı. Fakat yine de, tuzu kimsenin olmadığı bir zamanda vermemi istedi. Böyle bir hediyenin çevrede kıskançlık yaratmasını istemiyordu. Bu olaydan, buradaki en popüler ve sevilen liderlerin bile etki ve otoritelerinin ne kadar hassas ve riskli bir denge içinde olduğunu anladım.

Ardiler'deki Rus çıkarmasına karşı koyan ilk altmış kişiden kırk tanesi ölmüş, diğerleri de ağır şekilde yaralanmışlardı. Ölenlerin arasında, ev sahibemizin üç kardeşi de bulunuyordu. Akşamleyin Şemiz, ailesinin başına gelen bu felaket yüzünden çok kızgın bir şekilde Ruslara çattı ve onların hırsı yüzünden bu kadar ailenin acılara boğulduğunu söyledi. Biz de, onun acısını hafifleterek teselli etmek amacıyla bu kadar üzülmemesini ve karaya çıkan bütün Rusların imha edilmesiyle ölenlerin öçlerinin fazlasıyla alınmış olduklarını söyledik. Bunun üzerine Şemiz, kızgın bir şekilde bağırdı: "Siz sanıyor musunuz ki, tek bir Özden'in kanı, Ruslar gibi bir domuz sürüsüyle telafi edilebilir?"

Her yerde olduğu gibi burada da, Çerkesler arasında belli bir savaş sisteminin olmayışı kendisini açıkça belli etti. Savaşçıların uydukları tek kural, işgal haberini veren ilk silah sesinin duyulmasından sonra en kısa zamanda olay yerinde toplanmak oluyor. Olaydan haberdar olan herkes, istisnasız olarak, en kısa zaman içinde olay yerine ulaşıyor. Fakat bu aşamadan sonra durum değişmekte ve ilk alarm halinin geçmesinden sonra, tehdit edilen nokta sadece o bölge halkının sorumluluğuna bırakılmakta ve diğerleri dağılmaktadır.

Çerkeslerin, kişisel güvenliklerinin ve hürriyetlerinin dayandığı sosyal kurumlara öylesine bir gurur ve kararlılıkla bağlılılıklar var ki, ülkenin çıkarları ve selameti için olsa bile bir takım otoritelerin ortaya çıkmasını kabullenmeleri zor olmaktadır

Halkın Rusların sundukları çok çekici ticari tekliflere karşı gösterdikleri direnç, neredeyse onların öldürücü ordularına karşı gösterdikleri mukavemetten daha büyüktür. Çerkeslerin en fazla ihtiyaç duydukları ve en önemli ithal maddelerini oluşturan nesne tuzdur. Çerkesler tuz için Türk tüccarlarına Ruslara vereceklerinin on mislini ödemektedirler.

BELL (İş adamı, gemici) 1837-39

Kuzey tepelerinin hafif engebeli eteklerinde iki büyük kalabalık gördük. Bunların yanı sıra daha küçük gruplar da göze çarpıyordu. Vadiye giren bütün yollardan gelen atlılar bunlara doğru akıyordu. Bu kalabalığın ortasında büyük bir sancak dalgalanıyordu. Daha sonra bunun, yanında üç dört yüz Psebebsi savaşçısıyla gelmiş olan Mansur'a ait olduğunu öğrendik. Bu toplantının yanında yapıldığı koyağın karşı tarafında durduk. Tahminlerimize göre bin beş yüz kişi kadar toplanmış bulunuyordu. Manzara bizim için gerçekten çok yeni, heyecan verici ve etkiliydi: Atlı ve yayalardan oluşan erkek ve çocuklardan mürekkep sert görünüşlü Dağlılar, kendi bölgelerindeki liderlerinin rüzgarda dalgalanan bayrakları altında karışık bir şekilde bekliyor ve ülkedaşlarının topraklarına yapılan yıkımların intikamını almak üzere büyük bir imparatorluğun topraklarını işgal etmek için gönüllü olarak harekete geçmeye hazırlanıyorlardı.

Tokavların bir çoğu ve hatta bazı köleler, ticaret yoluyla prens ve asillerden daha fazla zengin olup kendi savunmalarını sağlayacak şartlara kavuştular. Ticaretle uğraşmak, prensler ve asiller tarafından alçaltıcı bir uğraş olarak kabul edilmektedir. En azından Türklerin daha çok etkili oldukları bölgelerde, asillerin etkilerinin azalmasına çok daha etkili bir sebep daha eklenebilir. Daha önce de değindiğim gibi bu sebep, Türklerin Kur'an'da belirtilen bütün erkeklerin Allah katında eşit oldukları hükmü gereğince bu insanlar arasındaki eşitliği savunmalarıydı. Bu prensip doğrultusunda insanlar arasında adalet dağıtılmasına hiç kimse karşı çıkamaz. Fakat, genellikle dünyada hakim olan anlayışlardan çok daha üstün nitelikte ve güzel davranışlara sahip ve daha yüksek bir duygu seviyesine ulaşmış olan Çerkeslerin bu güzel hasletleri, bu son gelişmelerle yok olup gidecektir.

Eğer ülke Türkiye'ye bağlanacak veya şimdiye kadar olduğu gibi bağımsız kalacak olursa bu asimileci eğilim hızla devam edecektir. Bu durum, padişahın veya onun paşalarının müdahalelerinden ziyade, zaten şu anda halkın arasında kendisine bir yer edinmiş olan eşitlik ilkesinin daha da güç kazanmasıyla olacaktır. Diğer taraftan, eğer Çerkesya Rusların bir eyaleti olacak olursa o zaman çok daha farklı bir süreç başlayacaktır. Asillerin gücü ve otoritesi yeniden artacak fakat, onların antik çağlardan itibaren dayandıkları temelleri; halkın onlara gösterdikleri saygı ve ilk çağlardan beri sahip oldukları doğumdan gelen haklar yavaşça yok olacaktır (çünkü Rusya'da da bu eğilim mevcuttur). Bunun yerini ise, İmparator'un iyi niyeti olarak gösterilen askeri rütbeler alacaktır. Bu yüzden gelecekteki bir yolcu, buralarda asil bir Çerkes ile karşılaştığında, şu anda onun karakterini temsil eden vakur ve asil tavırları ve saf nezaketi yerine, askeri kibirlilik ve Avrupa modasını kabaca kopya etmeye çalışan bir kişilik bulacaktır.

Bu insanlar çok geçmeden, şimdiye kadar sahip olmaktan büyük bir gurur duydukları bütün değerlerinin, bir daha geri gelmeyecek şekilde kendilerinden gasp edildiğini görecekler. Rusya'nın dindaşlarına karşı yaptıkları savaşlarda onun için savaşmaya zorlanacaklar ve ticaretleri Rusya'nın gümrüklerine ve onun ekonomik yapısına göre yönlendirilecektir. Bu şartlar altında Çerkesler en iyi mallarının Rusların berbat ürünlerini satın almak için gittiğini ve dışarı giden mamulleri arasında Rusya mallarıyla yarışacak olanlar varsa bunların üretimlerinin durdurulduğunu göreceklerdir. Kısacası Rusya, Gürcistan ve Gürcistan ile Kara Deniz arasındaki eyaletlerde ne yapıyorsa burada da aynısını yapacaktır. Bu bana ahır yemliğine giren köpeğin hikayesini hatırlatıyor. Rusya şu anda buralarda ticareti geliştirmek imkânlarına sahip değil. Bunu yapabilecek olan yabancılar da, Rusya'nın kontrolü altındaki bu yerlere gelmeyi pek istemeyeceklerdir. Çünkü bu durum, sadece yerlilerin onlara karşı büyük bir nefret duymalarına yol açacaktır. Uzun bir süre olaylar bu şekilde gelişmeye devam edecek ve eğer Rusya'ya fırsat verilecek olursa bu projelerinin meyvelerini toplamaya daha sonra başlayacaktır.

Semez'deki Rus kumandanı, son zamanlarda güneyde uygulanmaya başlayan bir planı takip etmeye başladı. Yani sadece askeri işgalle yetinmeyerek, insanları askeri hareket hazırlıkları ile korkuya boğmak ve tehditlerle onları hizaya getirmek istiyor. Kendisi, bu kalenin tamamlanmasından hemen sonra Anapa Vadisi'nin diğer ucunda da yeni bir kalenin yapımına girişileceğini ve ordusuyla birlikte bütün kış boyunca burada kalmak istediğini ve "insanlar başka türlüsünü isteyinceye kadar", yani onunla şartsız olarak anlaşarak boyun eğmelerine kadar ülkelerine yıkım getireceğini Çerkeslere bildirmiş bulunuyor. Rus süvarisine gelince; onların Çerkesler karşısında hiç bir başarı şansına sahip olmadığını daha önce gösterdim. Ruslar, doğu tarafındaki ovalık eyaletlerde, zorla büyük miktarda Çerkes süvari kuvvetleri topluyorlar.

Çeçenlerin kadınları, kızları ve çocukları da dahil olmak üzere Ruslara karşı yeniden şiddetli bir savaş başlattıkları haberi etrafta dolaşıyor.

Bu arada Sapsığ bölgesinden iyi haberler aldık. Geçen sene ben ve ülkedaşlarım birlikte onların arasında kalırken bu insanlar arasında hakim olduğunu düşündüğümüz pasif tutum, kaybolmuş bulunuyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Milli Yemin tamamlanmadan aralarından ayrıldığım bu insanlar şimdi, kongreler ve diğer metotlarla kendi operasyon mekanizmalarını harekete geçirerek bu çok yararlı işlemi ülkenin geri kalan diğer bölgelerine da yaymak istiyorlar.

Bu arada, dört gün kadar önce Rusların oldukça büyük bir kuvvetle, bazı köyleri yakmak için yaptıkları baskını da büyük bir cesaretle püskürttüler. Bu amaçlarında başarıya ulaşamayan Ruslar, bozulmuş bir halde Kuban'a kadar sürüldüler.

Askeri sefer çok daha erken başladı ve eskilerine göre çok daha geç devam etti. Yardımcı birliklerin paraları çok yüksek seviyede arttırıldı. Bunların dışında hem güneyde, hem de kuzeyde onların sayılarını arttırmak için çok daha büyük gayretler göstermeye başladılar. Ve ordunun yerli askerlerine gösterilen tavırlar çok daha iyi yönde değiştirildi. Ve mücadeleyi tek bir vuruşla bitirmek için bu kadar büyük hazırlıklardan ve kararlılıklardan sonra elde edilen sonuç nedir? Kıyıda dört tane toprak duvarlı kale inşa edildi. Bunun için savaş gemilerinin güverte toplarının himayesi altında bütün ordunun kıyıya çıkması gerekti. Bu hareketler sonucunda sürüp giden mücadelenin sonuçlandırılması yönünde hiç bir gelişme olmamasına karşın, Çerkeslerin şu andaki mücadele ruhu her zamankinden çok daha kuvvetli; direnişleri çok daha örgütlü ve verdikleri mücadele, dört yıl önce Mr. Urquhart'ın buralara ayak basarak onların davalarını dünyaya tanıttığı zamandan beri en etkili seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Ve Çerkeslerin bu mücadele ruhu, şimdi çok daha geniş alanlara yayılmış ve daha önce Rus tecavüzlerine sessizce boyun eğen güney bölgelerini de içine almış bulunmaktadır.

Marigny, daha sonraki incelemeleri için şöyle yazıyor: "Şu anda Çerkesler, etrafları daha medeni milletler tarafından çevrilmiş olduğu halde, kendi toplumlarının ilkel yapısını devamlı olarak korumuş bağımsız bir halk olmanın şaşırtıcı bir örneğini sunuyorlar." Eğer Marigny medeniyet kelimesi ile ülke yönetiminin merkezi bir hale getirilmesini; sahip olunan bütün kaynakların ve gücün tek bir adamın elinin altında toplanması ve böylece, büyük şehirlerin yapılmasını ve donanmalar ile sürekli orduların kurulmasını kastediyorsa Çerkesler komşularının çok gerisinde kalmıştır. Fakat onların böyle yapmakla gösterdikleri bilgelik, onların özgürlüklerini ve kimliklerini korumuş olmakla kendisini haklı çıkarmıştır. Eğer Marigny diğer taraftan medeniyet demekle Rusların hakimiyeti altındaki halkların mutlu olduklarını ve yaşam seviyelerinin geliştiğini anlatmak istiyorsa; bu konuda Çerkeslerle onların komşularının karşılaştırılmasını yapmak gerekiyor. Çer­kesleri, Ruslar ve ona bağlı bölgeler; Buhara'nın Türkmenleriyle onlara bağlı yerler; Gürcüler;Türkler ve İranlılarla mukayese yapmak istiyor ve Çerkeslerin eski geleneklerine bu kadar sıkı bir şekilde yapışmış olmalarından dolayı pişman olmalarına sebep olabilecek bir yön görmek istiyorum. Bütün bu halklara arasında "en büyük oranda en mutlu şekilde yaşayanlar" sadece Türklerdir (medeniyet kelimesini kullanmak istemiyorum) ve Çerkesler bunlara değerli bir saygı gösteriyorlar, fakat bunun dışında onlardan öğrenebilecekleri hiç bir şey yok. Türklerin ve Rusların yaşam şartlarını iyileştiren ticaret nasıl onların kapısına geldiyse, aynı şekilde Çerkeslerin kapısına da gelecekti. Fakat Ruslar tarafından başlatılan savaşlar, bunun gerçekleşmesini önlüyor.

Çerkesler, Rusların tüfek ve top atışlarıyla karşılandılar. Fakat buna rağmen kendileri hiç bir karşılık vermediler. Kılıçlarını çekerek, arabalardan oluşan siperlerden yer bulabildikleri anda düşman içine daldılar. Üç kere siperleri aştılar ve üç keresinde de geri püskürtüldüler. Yiğit görünüşü atılganlığı ve cesareti ile büyük bir ün kazanmış bulunan bu saldırının da lideri olan Godowaylı Noğay ilk saldırıda vurularak öldürüldü. Bir diğeri bir topun yakın mesafedeki ateşinden neredeyse paramparça oldu. Son derece nazik, fakat o ölçüde de cesur bir asil olan Arslan Geri uskuca fırça dipçiğinden şakağına aldığı bir darbeyle düştü. Bunların dışında dokuz veya on kadarı daha öldürüldü veya ağır şekilde yaralandı ve bunların üç katı kadarı da daha hafif yaralarla savaş dışı kaldılar. Buna rağmen Mansur uğurlu bir şekilde olay yerine yetiştiğinde mücadele en şiddetli haliyle devam ediyordu. Mansur'un bu mücadele içinde üç defa atından düşmesine rağmen en sonunda genç savaşçılarını geri çekmeyi başardı. Yoksa onların toptan yok olmaları önlenemezdi. Çünkü bu sırada kalelerden yollanan kuvvetli iki piyade birliği hızla olay yerine yaklaşıyordu. Savaş alanı bir kaç yönden top menzili içinde açıklık bir alanda olduğundan, yardımcı Çerkes birliklerini takviye olarak çağırmak da son derece ihtiyatsız bir hareket olurdu.

Günlük olarak yaptığımız at yolculukları da kısa olmalarına rağmen, çevrenin yapısından dolayı çok yorucu geçiyordu. Peki, buradaki thamadeler için ne demeli? Bu yaşlı hallerine rağmen bu kadar fiziksel ve ruhsal güçlüklere katlanıyorlar, kendi şahsi işlerini tamamen ihmal ediyorlar, buralarda her zaman çok önem verilen atları bu süre içinde neredeyse hepten güçten düşüyorlar. Bu insanlar, her yıl olduğu gibi şimdi de bütün bu zorluklara daha bir kaç ay daha katlanacaklar. Ve onların bütün bu hizmetlerinin karşılığında aldıkları üzere, bu çalışmaları sonunda elde ettikleri vicdan rahatlığıdır.

Konuyu toplarsak, kıyınının bu kesimindeki liderlerle kuzeydekilerin bana karşı gösterdikleri tavırları karşılaştıracak olursam; buradaki liderlerin bana daha az iltifat gösterip methiyeler dizdiklerini, fakat aynı oranda da bana karşı daha samimi olduklarını ifade edebilirim. Daha da ötesi, kuzeydeki Tşupakoların ve onların etkisi altındaki diğer liderlerin yapmaya kalkıştığı gibi burada hiç kimse bizim hareketlerimizi kontrol etmeye çalışmadı.

ROBERT LYALL (Dağa Bilimci) - 1822

Ruslar, Kafkasya’daki emellerine ulaşmak için Hıristiyanlık’tan da yararlanmak istemişler ve Kafkasya’da bir çok misyonerlik merkezleri kurmuşlardır. Mozdok bunlardan sadece birisidir. Bunun yanı sıra, Bu günkü Pyatigorsk yakınlarındaki 5000 dönümlük Kabardey toprağı, Ruslar tarafından 1800’lü yılların başlarında, İskoçya’dan gelen misyonerlere tahsis edilerek, buralarda halkın ve özellikle savaş sırasında yetim ve yoksul kalmış çocukların Hıristiyanlaştırılması için yoğun çalışmalar yapılmıştır. Burada görev yapmış olan Mr. Glen’in (Journal of a Tour from Astracan to Karass -Astrahan’dan Karas’a yapılan bir Gezinin Anıları, Edinburgh 1823) bu konuda çok aydınlatıcı anıları vardır. Bir tarafta son derece iyi bir eğitim almış insanlar ve diğer tarafta da barbar olarak kabul edilen Çerkesler arasında cereyan eden tartışmalardan bir tanesini, çarpıcı bir örnek olarak vermek istiyorum.

Mr. Glen, bir gün komşuları olan bir Kabardey prensine Hıristiyanlığın hasletlerini anlatmak istiyor. Onun konuşmasına karşılık Kabardey şöyle diyor: “Sen, sizin herkesin dininden çok daha iyi bir dine sahip olduğunuzu ve başkalarının da bu dine sahip olmasını istediğinizi söylüyorsun. Baştan beri böyle konuşuyorsunuz. Bize bu şekilde tatlı dillerle yaklaştınız ve daha sonra topraklarımızı elimizden alarak buralara sağlam bir şekilde yerleştiniz. Bize yaptığınız bu davranışın başkaları tarafından da size gösterilmesini ister miydiniz? Bundan sonra size kim inanır?” Bunun üzerine misyoner şu cevabı veriyor: “Fakat biz bu toprakları hükümetten aldık. Hükümetin de toprak üzerinde tasarruf hakkı vardır. Üstelik biz, sizin için, kendi insanlarınızdan da daha iyi komşular olduk. Hem toprakların büyük bir kısmı bizim değil de Alman kolonistlerin elinde bulunuyor. Sonra sen ve arkadaşların, istediğiniz zaman hayvanlarınızı otlaklarımıza getiriyor buralardan ot ve odun keserken kesinlikle sizden para istemiyoruz.” O zaman Kabardey’in cevabı şu oluyor: “Eğer siz önceden gelip de, bu ıssız yere yerleşerek örnek olmasaydınız, ne Almanlar ne de diğer yabancılar buralara gelmeyeceklerdi.” Mr Glen şu yorumu yapıyor: “Bu noktada, hangi tarafında daha haklı bir savunma yaptığının takdirini okuyucuya bırakıyorum.”

HOMMAİRE DE HELL -1841

“Gergiyevsk civarında, şu anda bulunduğumuz noktada, yakın zamanlarda meydana gelen bu trajik olay ile ilgili olarak anlatılanlar beni çok etkilemişti. Bu yüzden, sisin dağılmasıyla birlikte yolun aydınlanması ve yüz metre kadar ileride, en kötü düşlerimin gerçekleştiğini zannetmiş olmamdan dolayı nasıl bir korkuya kapılmış olduğum çok iyi tahmin edilebilir. Hiç şüphe yoktu ki, önümüzdeki bu adamlar, bütün yol boyunca karşılaşmaktan irkildiğim o korkunç Çerkeslerden başkası olamazdı. Onları gördüğüm sırada attığım çığlığı duyan Kazaklarımızdan bir tanesi, korkmamam gerektiğini ve onların, dost bir kabileye mensup olduklarını söyledi. Bununla birlikte, korkmamam gerektiğini bilmeme rağmen onların geçişini izlerken yine de tedirgin oldum.

Grup, beş veya altı kişiden oluşuyordu, ama yine de yeterince tehlikeliydi. Yanımızdan geçerlerken Kazaklara fırlattıkları bakışları, bu bakışlarında ifade ettikleri kalplerindeki Rus nefretini, asla unutmayacağım. Hepsi tepeden tırnağa silahlıydı. İlerideki bir tepenin üzerinden kaybolurlarken, gökyüzüne doğru yükselen savaşçı görünüşlerine hayran kalmıştım.

WAGNER (Doğa Bilimci)-1843

Bir Çerkes soylusunun en büyük özelliği, kişisel üstünlükleriyle temayüz etmesidir. Bu üstünlüğü, eşit olarak ruhi enerjisinden ve sahip olduğu vücudunun gücünden ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta sahip oldukları birçok üstün özellikleriyle Doğu'daki diğer bütün halklar üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuş olan Türkler bile, Çerkes soylularının bu mümtaz üstünlüğünü kabul etmektedirler.

Irmağın sol kıyısında yaşayan Şapsığların ince ve nazik bir görüntüsü vardır ve ince kartal gözlerinden Çerkes tipinin özelliği olan, müthiş bir enerji fışkırır. Diğer taraftan Çernomorski Kazağının vücudu daha iridir ve zarif olmaktan ziyade atletiktir. Kazakların düzgün ve yakışıklı yüzlerinde okunan kaygısızlık ve sükunet ifadesi, Çerkes özdenlerinin gözlerinden fışkıran savaşçı alevlerle büyük bir tezat oluşturmaktadır.

Bir kontrol sırasında Çerkes süvarilerinin emirlere uymayı kesin bir şekilde reddetmesi karşısında İmparator, sadece Kont Benkendrof aracığıyla onlara resmi bir ihtar vermekle yetinmişti. Ağır ve kaba bir Rus askerinin yanında bir Çerkes, neredeyse toy kuşları arasındaki bir kartal gibidir. Uzun yıllar St. Petersburg'ta kalmış bir İngiliz centilmeninin anlattığına göre, eğer kalabalık içinde insanlar aniden büyük bir panik halinde etrafa kaçışıyorlarsa karşıdan gelenin bir muhafız kıtası subayı, polis ya da bir Çerkes olduğundan emin olabilirsiniz.

Yekaterinodar'daki Çerkesler arasında Şapsığ kavmine mensup bir vork, güzelliği ve etkileyici yapısıyla hemen göze çarpıyordu. Cezayir'de gördüğüm bütün renkli Araplar ve Berberiler, bu Kafkas kartalı karşısında bayraklarını yere indirmek zorundaydılar. Şunu belirtmeliyim ki, daha sonraki yolculuklarım sırasında Megrelya'da, antik çağlardaki Apollon'un görünüşüne yakın, çok daha ideal tiplerle karşılaştım. Fakat onların yüz ifadeleri çok yumuşak ve kadınımsıydı. Kuban'daki bu kahramanın başı, özellikle hoşuma gitti. Bende öylesine güçlü bir etki bırakmıştı ki, bir süre Şapsığ'ın önünde ayaklarımın üzerinde çakılı kaldım.

Şapsığ liderinin kendisi de muhteşem görünüşünün farkında gibiydi. Gururlu bir alımlılık ve hafif, yarı yüzer gibi, Çerkeslere has adımlarla pazar içindeki kalabalıkta, Kazaklar arasında yürürken, onların koyun postlarına bürünmüş kaba yapılarına büyük bir küçümsemeyle bakıyordu. İnanılmaz incelikteki vücudu, güzel ayakları, bütün hareketlerinde görünen erkekçe karakteri ve ruhu, kıyafetinin zenginliği ve silahlarının muhteşemliği, yanındaki adaleli ama kaba yapılı Çernomorski Kazaklarının çirkin kışlık giysileriyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Diğer taraftan, yüzündeki asil çizgiler ve muhteşem gözleri ile Kuban'ın sağ kıyısındaki komşularının güzel, iyi beslenmiş ama tamamen boş ve anlamsız yüz ifadeleri arasındaki tezat da aynı derecede büyüktü.

“Ruslarla Kazaklar arasında”, diyerek başladı doktor, Çerkeslere karşı, onları toptan imhaya yönelik bir savaşın sürdürülmesi gerektiği yaygın bir kanaattir. Çünkü onlara göre Çerkesler, asla yumuşaklıktan, arkadaşlıktan ve onlara yapılan iyiliklerden anlamazlar; her türlü cömertçe yaklaşımı şüpheyle karşılarlar ve onların medenileştirilmesi imkansızdır. Bu konudaki fikirlerini desteklemek için de sana, Çerkeslerin birçok barbarlık örneklerini, korkunç misillemelerini, şeytani zalimliklerini anlatacaklardır. Belki de bu anlatılanların yarısı doğrudur. Fakat olaylara daha derinden bakan hiç kimse, Çerkesleri mahkum eden bu kararlara katılmayacak ve bu korkunç olayların çoğunu, çevreye hakim olan şartlara bağlayacaktır.

Çerkesler fakir insanlardır. Dağlık ve engebeli toprakları hemen hemen ihtiyaç duyulan her şeyden mahrumdur. Bizim sahip olduğumuz varlıklarla Çerkeslerinki arasındaki korkunç dengesizliği gördüğümüz zaman, onların bu tür umutsuz çözümlere başvurmalarını hayretle karşılamamalıyız. Ruslarla devamlı savaş halinde bulunan, kanlarının en son damlasına kadar onlara karşı direnmek için yemin etmiş olan bu insanların, mücadele ruhlarını zedelemeden daha yumuşak bir karakter taşımaları beklenemez. Diğer taraftan Ruslar da, daima insanlık örnekleri vermiyorlar. Bu konuda generallerimizi suçlamıyorum. Çünkü en sert disiplin bile savaş sırasında bazı korkunç katliamların yapılmasını engelleyemiyor. Kan kanı istiyor ve eğer bir aul süngü hücumuyla alınmışsa, orada kardeş sevgisinden bahsetmek aptallık olur.

Yüzlerce kişilik gruplar halinde her gün Vladikavkaz’a gelen Dağlılar, benim de izlediğim büyük askeri törene büyük ilgi gösteriyorlardı. Kartal gözleri sürekli olarak, Rus hatlarındaki tüfeklerin üzerindeydi. Özellikle kalabalık içinde sıkışık halde yakınlarımda duran geniş omuzlu, kalkık burunlu Ruslarla ince yapılı ve soylu kartal profiline sahip Çerkesleri karşılaştırmak benim için son derece ilginç oluyordu. Rusların yüzünde genel bir sabırlılık ve hayvani bir itaat ifadesi okunuyordu.

Diğer taraftan Çerkeslerin korkusuz tavırlarını, yüzlerindeki gururlu ifadeyi gördüm ve her birinin kendini bir erkek ve tam bir kahraman olarak hissettiğini fark ettim. Belki de yanılıyorum, fakat yüzlerinde Rusların sisteminin lehine hiçbir şey görmediğimi düşündüm. Gurur, nefret ve aşağılama dolu gözlerinde şöyle diyor gibiydiler: “Bakın şunlara, şu aptalca hareketler yapan kölelere, bize efendilerinin boyunduruğu altında başımızı eğdirmek isteyenlere! Kendileri en acınacak durumda değiller mi? Allaha şükürler olsun ki, henüz onların kaderini paylaşmıyoruz ve onlar gibi köle olacağımıza bütün gücümüzle sonuna kadar savaşırız.”

Rus askerlerinin bu sağlam yapısı, kurşun yağmuru altında sakin bir şekilde duvar gibi dikilme hasletleri, açık alanda ve meydan savaşlarında çok değerli özelliklerdir. Fakat bu özellikler Kafkasya’da fazla işe yaramamaktadır. Çünkü iri yarı Rus askeri kan ter içinde poflayarak ve büyük gayret harcayarak yüksek tepelere tırmanırken, ince yapılı atik Çeçenler aynı mesafeyi onların yarı zamanında alırlar. Kafkas halkları, savaş alanında omuz omuza dizilerek düşmanlarına karşı süngüden duvar ören Rus piyadelerinin gücünü çok iyi biliyorlar. Çerkes süvarilerinin saldırıları, çelikten yapılmış bu siperler karşısında dağılıp gider. Fakat Çeçenler, tecrübeleri sonunda Rus ordusunun zayıf noktalarını öğrendiler. Mümkün olduğunca, bu tür yanaşık düzen halindeki Rus birlikleriyle savaşa tutuşmaktan kaçınırlar ve bunun yerine, büyük bir cesaret ve güvenle Rus avcı birliklerinin üzerine atılırlar.

Bir Rus subayı bana şöyle bir şey söylemişti: “Teke tek çarpışmada uzun süngüsüyle bir Rus askerinin, elinde delmek ve kesmek için sadece bir kılıç ve kama taşıyan Çeçenden daha avantajlı olduğu düşünülebilir. Fakat gerçek bundan çok farklıdır. Bu tür çarpışmalarda ölenlere bakıldığında, Rusların Çerkeslerden üçte bir oranında daha fazla olduğu görülebilir. Çok ilginç başka bir gerçek de, sıra halinde dizilerek savaşan Rus askerinin, ölümü büyük bir cesaretle karşılamasına; İran, Osmanlı ve Avrupa’nın düzenli ordularıyla yapılan savaşlarda böyle yiğitlik göstermesine karşın Kafkasya’da bu kadar yüreksizleşmesi ve kendisini bekleyen korkunç cezaları göze alarak gözetleme yerlerinden ve kalelerden kaçmalarıdır. Ben bizzat bir keresinde İçkeriya’daki kanlı savaşlar sırasında (Temmuz 1842) büyük bir tehlike atlattım. Çünkü bir Çeçenle çarpışan bir avcı askerinin yardımına koştuğumda, asker tabanları yağladı ve beni Dağlı ile tek başıma bıraktı.”

DUMAS (Romancı) -1858

Bununla birlikte Kızılyar’a doğru yaklaştıkça çevremizde, bir kasabaya veya bir arı kovanına yaklaşırken olduğu gibi, bölge halkının insanlarını daha çok görmeye başladık. Fakat ziyaret ettiğimiz bu kovandaki bütün arıların keskin iğneleri vardı. Yaya ya da atlı, her adam tamamen silahlıydı. Yolun kenarındaki bir çobanın bile, ön tarafında kemerine sokulmuş bir kinjal omzunda bir tüfek ve belinde bir tabanca vardı (ve benim ülkemde bir çoban barışçıl bir adamdır). İnsanların elbiseleri de savaşçı bir görünüm içindeydi. Bizi gülümsemelerle karşılayacaklarına, yan yan şüphe dolu bakışlarla süzüyorlardı. Kim olursa olsun, yanımızdan geçen herkesin gözleri, siyah, gri ya da beyaz papaklarının uzun kıllarının altında tehdit edici bir şeklide parıldıyordu.

Her erkeğin, her an bir düşmanla karşılaşmayı beklediği bir ülkeye girdiğimizi hissedebiliyorduk. Çünkü, burada güvenliği sağlayacak olan en yakın sivil otorite çok uzaklarda olduğundan herkes, kendi kendisini korumak için tamamen hazırlanmış bir haldeydi.

Bu bölgedeki Dağlı savaşçılar, Ruslara esir düşen arkadaşlarını tekrar geri almak istedikleri zaman Ruslar, her bir Lezgi veya Çeçen için dört Don Kazak’ı veya iki Tatar askeri değiştirirlerken bir Dağlı’ya karşı bir Hat Kazak’ı denk kabul edilir, adam adama değiştirilir. Bununla birlikte Dağlılar, üzerinde mızrak yarası olan arkadaşlarını geri almazlar.

Elbisesine, gözlerinden başka bir yer görünmeyecek şekilde sarılmış olan bir Dağlı kadın, sokak kapısında atından aşağı iniyordu. Kısa bir süre sonra kadın içeri alındı. Üniformasından albayı tanıyan kadın, onun önündeki masanın üzerine küçük bir torba koydu ve içinden iki insan kulağı çıkardı. Albay elindeki asa ile kulakları çevirdi ve her ikisini de sağ kulaklar olduğuna kani olunca bir makbuz yazdı. Kadına kendi dilinde, “Bunu kasiyere götür. O sana paranı ödeyecektir,” dedi. Kadın makbuzu kaptı ve yirmi rublesini almak üzere kasiyerin yanına gitti. Çünkü burada her Dağlı başı için on ruble ödenmektedir.

RUSLARIN KAFKASYA’YA BAKIŞ AÇISI

Askerleri tarafından sevilen, onlarla iç içe yaşayan Kendisine karşı koyan herkesi acımasız bir şekilde kılıç ve ateşle ezdi.

Tarihçi, yazar ve Kafkas Uzmanı olan Platon Zubov, 1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı adlı eserinde Kafkasya ile ilgili meselenin çözülmesi için bir takım tavsiyelerde bulunmaktadır:

1.Kadınları lükse alıştırılmalı ve daha sonra aralarına, Hıristiyan tüccarlar yollanmalıdır.
2.Halk dağlardan ovalara indirilmelidir.
3.Onları medenileştirmek için çocukları ellerinden alınarak özel Rus okullarında yetiştirilmeli ve bunlardan Rusya ile bu halk arasında iletişimi sağlayacak eleman sağlanmalıdır.
4.Dağlılarla Rusların evlenmeleri hızlandırılmalıdır.
5.Stratejik yönden önemli dağlık bölgelerdeki Dağlılar Rus topraklarına yerleştirilmelidir.
6.Asiller Rus sınıfına katılmalı ve orduya alınmalıdır.
7.Dağlılar Hıristiyan yapılmalıdır.

“Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”

Kazımzadah Prens Baryatinski ve Grandük Michael ile ilgili iki yaklaşımı vermektedir:

Prens Baryatinski (1856-1860 yılların Çar’ın Kafkas Naibi) “Karadeniz’in doğu kıyılarını bir Rus toprağı haline getirmek ve Dağlıları bütün kıyıdan temizlemek zorundaydık. Bu planın gerçekleşmesi için, Dağlı Çerkeslere ulaşmamızı engelleyen Kuban ötesi halkının da tamamen ezilerek yerlerinden kaldırılması gerekiyordu”.

Grandük Michael (1864 yılında): “Tek bir kişi savaş meydanında teslim olmadı, çarpışarak öldü. Köylerinin on defa yakılmış olmasına rağmen halk da, yine büyük bir inatla eski topraklarına yapışıp kalmaya devam etti. Dağlıların teslim olmak istememelerinden dolayı görevimizi yarıda bırakarak dönemezdik. Yarısının teslim olmasını sağlamak için Dağlıların diğer yarısını yok etmek zorundaydık. Fakat sadece onda biri savaş alanında öldürüldü. Diğerleri, ormanlarda ve dağlardaki şiddetli fırtınalar, açlık ve yorgunluktan kırıldı. Daha çok kadın ve çocuklar acı çekti.”

1864 yılında Çerkesya bitmişti ve Ubıhler, Natuhaçlar, ve Şapsığlar tükenmiş, ya da yurtlarından atılmışlardı.

Rus aydınlarının Kafkasya bakış açıları, edebiyat açısından yapılan bir çalışmada incelenmiştir. Hikayeden alınan bir parçada diyalog şöyle gelişir:“Gerçekten o, (Peçorin) kızı (Bela) ehlileştirdi mi, yoksa kız evinin özlemi için de eriyip gitti mi?”

“Neden erisin ki? Kaleden de köyünden olduğu gibi aynı dağları görebilirdi ve bu da, bütün bu vahşilerin ihtiyaç duydukları tek şeydir.”

Burada Bela ve ailesi birer vahşidir ve bu insanların, ahlaki ve insani değerleri yoktur ve hatta hukuki varlıkları da yoktur. Aynı şekilde Puşkin, 1829 yılında yaptığı seyahatle ilgili olarak yazdığı Erzurum’a Yolculuk adlı eserinde de benzer temalar vardır. “Çerkesler, bizden nefret ediyor. Çünkü onları yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik.” “Fakat bir takım lüks maddeleri ile Çerkesler ehlileştirildikten sonra Rusya asıl amacına ulaşacaktır: Günümüzdeki Aydınlık çağında, Çerkesler tekrar İncil ile tanıştırılması kadar kutsal bir hedef olamaz. Zaten onlar daha önce Hıristiyan’dı ve Rusların potansiyel müttefikleriydi.

Başka bir yaklaşım da o dönemim romantik yazarlarından olan Marlinsky’den aktarılabilir: “Asya’ya karşı onu ilerletmek için yapılan her girişim, duvarlara çarpan dalgalar gibi kırılmışdır. Hintli Brahman, Çinli Mandarin, Acem Bek’ ve Dağlı Özden aynı kalmıştır. İki bin önce ne ise bu gün de aynı durumdalar. Çok yazık”

DEĞERLENDİRME

Çerkesler ve Kırım Tatarları arasında meydana gelen savaşlar, yaşam şekilleri birbirine benzeyen iki halk arasında olduğundan, uzun vadede Çerkesler için çok büyük kayıplara yol açmasına rağmen Tatarlarla aralarında bir takım ticari ve kültürel ilişkiler kurulmasını engellememiştir. İran genellikle Azerbaycan, Gürcistan ve Güney Dağıstan üzerinde etkili olduğundan Kafkasya’nın geneli için hiçbir zaman ciddi bir tehlike teşkil etmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu ile Kafkasya arasındaki ilişkilerin başlangıcında küçük çaplı askeri ihtilaflar olmasına rağmen, uzun vadede Osmanlıların Kafkasya üzerinde askeri hakimiyet kurmaları asla konusu olmamış, aradaki ilişki daha çok Çerkeslerin iyi niyetine dayanan bir ittifak şeklinde olmuştur.

Çerkes-Rus ilişkilerinin niteliği ise çok farklıdır. Kabardey 1774 yılına kadar Rusya tarafından bağımsız bir ülke olarak kabul edilmiş ve bu süre boyunca devam eden ilişkiler, hiç bir zaman ülkenin özgürlüğüne direk müdahale şeklinde olmamış. Fakat Ülkeye hakim Pşılerın kendi aralarındaki çekişmeleri Ruslara sık sık askeri ve siyasi müdahalelerde bulunma şansı vermiştir. Bu girişimler, Osmanlı-Kırım ve bazen de İran’ın karşı çıkmasıyla dengelenmiştir. Bu yüzden Kabardeyler bu büyük güçlerin ilgi alanlarının kesiştiği bir noktada bulunduklarından, kendi iradelerinin dışında da olsa bu mücadeleye katılmışlardır.

Avrupa’da sosyal ve ekonomik devrimlerden sonra hızlanan ve endüstriye hammadde sağlamak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak, kendi dinini ve kültürünü empoze etmek amacı taşıyan Batı emperyalizmi, farklı şekilde de olsa, Rusya’da kendini göstermiştir. Özellikle Napolyon’un Fransa’daki idaresi sırasında küçük Avrupa devletleri birer anayasal monarşi halini almıştır. Fransız halkı, daha çok heyecan ve ihtilal dolu bir demokrasi yöntemi izlerken, İngiltere’de hukukun önceliğine önem veren, daha yavaş ama daha sistematik bir gelişme süreci yaşanmıştır. Buna karşılık Avusturya, Prusya ve Rusya’da tutucu bir mutlakiyet varlığını sürdürmüştür. Daha sonra Avrupa’da meydana gelen milliyetçi ihtilaller Fransa ve İngiltere kamuoyları tarafından desteklenirken, Rusya’da benzeri hareketler Rus askerleri tarafından bastırılmıştır. Bu yüzden Rusya, Avrupa’daki gerici güçlerin kalesi özelliği kazanmıştır. Prusya ve Avusturya’nın, Rusya’nın Polonya ve Kafkasya’daki yayılmacı politikasına destek vermelerinin nedeni budur. Özellikle o dönemin Alman gazeteleri Rus hükümeti lehine yazılar yazarken, Rus sivil ve askeri bürokrasisinde çok sayıda Alman görev yapmıştır. Kafkas-Rus Savaşı tarihine bakıldığında üst dereceli subayların çoğunun Almanca isimler taşıdığı görülecektir.

Batı Çerkesleri ile Rusların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin temel nitelciklerini kavramak için o dönemin şahitlerinin eserlerinin karşılaştırılarak incelenmesi önemlidir.

Wagner, Lyall, Dumas ve De Hell’in anıları, Terek ile Kuban Hattı’nın kuzey tarafında, özgür Çerkeslerin ve onların savaşlarının nasıl değerlendirildiği ve Çerkes baskınlarının Kazak halkı üzerinde ne tür etkiler yarattığını ve Rusların Çerkesleri nasıl değerlendirdiklerini ifade etmesi bakımından son derece ilginçtir. Bu yüzden Hat’tın güney tarafında Çerkesler arasında yaşamış olan Bell ve Longworth’un yazdıkları ile diğerlerinin gözlemlerini karşılaştırılınca gerçek daha kolay görülecektir.

İncelediğimiz kaynaklardaki bilgileri karşılaştırmalı eleştirisel bir metotla değerlendirdiğimiz zaman Çerkeslerin böylesine şiddetli bir şekilde neden sonuna kadar savaştıklarına dair ip uçları da verilmektedir. Girişte bahsettiğimiz C leri (19 asır. emperyalizmin, diğer ülkelere yönelirken temel aldığı noktalar) tekrar göz önüne aldığımızda her üçünde de Rusların Çerkeslerle anlaşamayacağı görülecektir.

Kafkasya’da Osetler, küçük bir Kabardey nüfusu ve Abhazların bir kısmı dışında halkın büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Savaş sırasında çok az pagan da vardı. Fakat bu paganlar da hızla Müslümanlaşmışlar ve Hıristiyanlık kesinlikle Kafkasyalılar tarafından reddedilmiştir.

Emperyalizmin ikinci amacı olan medeniyet konusuna gelince; be kelimenin farklı şeklinde yorumlanabilecek olmasına rağmen Dr. Wagner, yaptığı gözlemlerde Çerkeslerin kendilerini Ruslardan çok üstün gördüklerini belirtmekte ve kendisi de bizzat buna şahit olmaktadır. Özgür Çerkes savaşçıları, büyük çoğunluğu köle olan Rus ordusunun askerlerini hakir görmekte, onlar gibi kamçılanmayı reddetmektedir. Rus ordusundan firar eden binlerce askerin durumu, onlar için kendilerini bekleyen sonun canlı birer delili niteliğindedir. Üstelik Gürcü ve Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmalarının en önemli sebebi, komşularının saldırılarından kurtulmak içindi. Gürcü ve Ermeni halklarının Rus idaresi altındaki kötü durumları, Rusların kendi insanlarına, özellikle devletle uyuşmayan mezheplerin üyelerine yaptığı zulüm de Çerkeslerin gözünden kaçmamıştır. Benzer şekilde Şemiz’in öldürülen yakınları ile ilgili söyledikleri, Natuhaçların da Ruslara bakış açısını çok iyi göstermektedir. Aynı şekilde Dumas’ın Dağıstan ve Çeçenistan’da şahit olduğu olaylar, Kafkas kişiliğinin kesinlikle Rus iradesi karşısında eğilmediğini tam tersine kendilerini çok daha üstün gördüklerini ortaya koymaktadır.

Ruslar ticaret konusunda da Çerkeslere ters davranmışlardır. Onların ekonomik yapılarını bozmak ve tepeden inmeci bir ekonomik politika izlemek istemişlerdir. Çerkesler, Ruslarla yapacakları ticaret konusunda kesinlikle kendilerini emniyette hissetmemişler ve en çok ihtiyaç duydukları tuz, barut ve kumaş gibi maddeleri Türklerden almışlar ve Rus ablukasından sonra da bu ticaret devam etmiştir. Köle ticareti elbette ki savunulacak bir şey değildir. Fakat maalesef o dönem Çer­kes­ya’sında toplumda önemli bir yere sahip olan bu ticaretin de Ruslar tarafından yasaklanması, problemi çözeceğine daha olumsuz sonuçlara sebep olmuştur.

Bütün bu etkenler göz önüne alındığında Çer­keslerin önünde tek bir seçenek kalmaktadır: Sonuna kadar savaşmak. O dönem Rusya’sının en büyük güç kaynağı Rus halkının sabırlı yapısı, Ortodoks inancının da pekiştirmesiyle Rus Çarlığı’na köle gibi boyun eğmesidir. Batı Avrupa insanları yaşam standartlarını arttırarak demokrasiye doğru yol alırken, Rusya’da halkın büyük çoğunluğu hâlâ toprağa bağlı kölelerden oluşmaktaydı. Çarlık Rusyası çok kolay bir şekilde kendi insanını harcamış ve buna karşı sesini yükseltecek bir kamuoyu olmamıştır. Çerkeslerin en büyük şanssızlığı budur. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Amerika’nın bağımsızlık savaşında İngiltere’nin tutumu ile Rusya’nın Kafkasya’daki politikasını karşılaştırmak istiyorum.

2 Temmuz 1776’da Amerikan Kongresi bağımsızlık kararı verdiğinde İngiliz askerleri New York yakınlarına asker çıkararak Amerika’yı tekrar ele geçirmek istediler. Aynı yılın ağustos ayında İngiliz generali William Howe’in emrinde İngiliz donanması ile 32.000 asker vardı. Bu askerlerden 9.000 kadarı paralı Alman askerlerden oluşuyordu. Bu ordu, İngilizlerin Amerika’da o zamana kadar topladıkları en kalabalık orduydu. O sırada Washington’un emrinde 19.000 kişi vardı. Savaş boyunca Amerikan ordusunun mevcudu 5.000 ile 20.000 arasında dalgalanmış ve ortalama 10.000 civarında olmuştur. Savaşın ayrıntılarına girmek gereksiz. Fakat bir iki dönüm noktasına değinmek istiyorum. 17 Ekim 1777 yılında General John Burgoyne komutasındaki 5.000 kişilik İngiliz ordusu, kendisini saran Amerikan Generali Horatio Gates’e Saratoga’da teslim oldu. 12 Mayıs 1780’de ise İngiliz Generali Clinton, Güney Carolina’daki Charleston şehrini ele geçirdi ve General Benjamin Lincoln ile 5.500 Amerikan askerini esir aldı. Fransız General Rochambeau ve General Washington emrindeki 16.000 kişilik Fransız ve Amerikan ordusu karadan, Fransız Amiral De Grasse komutasındaki Fransız donanması da denizden olmak üzere, Yorktown’da kuşattıkları Lord Cornwallis komutasındaki 8.000 kişilik İngiliz ordusunu, uzun bir kuşatmadan sonra 17 Ekim 1781 tarihinde (Saratoga’dan tam dört yıl sonra) teslim aldı . Böylece savaş bitti ve Amerika bağımsızlığını kazandı.

Şimdi ise, Rusya Genelkurmay subaylarından Mo­chulski’nin yayınlanmamış “Dağıstan ve Kafkasya’daki Savaş” adlı eserindeki notlarına bakalım: “Bizim Kafkasya Dağlılarına boyun eğdirmek için askerlerimizin büyük bir kahramanlık ve fedakarlıkla katıldıkları savaşlarda karşılaştıkları inanılmaz acıları ve yoklukları gören insanlar, yıllar boyunca uğradığımız bu korkunç kayıplar karşısında dehşete düşmektedir.” Yine Mochulski, Rusya’nın Kafkasya’daki askeri yığınağının nasıl arttığını da şöyle göstermektedir: 1800’lü yıllarda, Lazarev Tiflis’e girdiğinde 4 bin, Yermolov zamanında 1818 yılında 60 bin, 1838 yılında 155.000 ve 1840 yılından sonra 200 binin üzerinde.

Bu iki olay arasında farklılıklar olmasına rağmen, yine de iki zihniyeti açıkça göstermektedir. İngiltere, Amerika’ya 32.000 asker ile donanmasını gönderiyor ve beş yıllık bir savaştan sonra kayıplarının fazla olduğunu görünce uzun yıllar İngiliz askerleri üzerinde bir kompleks yaratmasına rağmen Amerika İmparatorluğu’ndan vazgeçiyor ve onunla barış yaparak müttefik oluyor. Rusya ise Kafkasya’ya çeyrek milyon asker yığıyor ve belki de bu sayının fazlasını savaşlarda ve hastalıklar yüzünden kaybediyor. O sırada Amerika’da beyazlarının nüfusu 3 milyon kadardı. Bu sayı o devirdeki Kafkasya’nın tahmini nüfusundan biraz fazladır.

Benzer mücadelelerin cereyan ettiği yerlerde, Kızlderililerin, Amerikan kaleleri; Fas, Tunus, Cezayir, Senegal halklarının Fransız kalelerini veya Afrikalıların ve Hintlilerin İngiliz kalelerini ele geçirdikleri tarihte pek görülmemiştir. Bu tür savaşlarda çok az sayıdaki disiplinli Batılı ordular kendilerinden üç-beş katı bir sayıya sahip disiplinsiz yerel kuvvetleri kolaylıkla yenilgiye uğratmışlardır.

Halbuki Kafkasya’da, İmam Şamil 1843 Avaristan Seferi’nde aralarında, Unsokul,Karaçi, Tsatanih, Moksok, Balakani, Akilçi, Gotsatl, Burunduk Kale, Gergebil ve Hunzah,’ın da bulunduğu on iki kaleyi Ruslardan almıştır. Batı Adigeleri de 1840 yılında, yalın kılıç saldırarak, Lazarev, Velyaminof, Mikhailovski, Nikolayevski, Şapsin, Abun ve Waye kalelerini ele geçirdiler.

Bu iki olay, gerçekleştirildiği şartlar göz önüne alınırsa tarihte benzersizdir.

Çerkes birlikleri ile Rus askeri birliklerinin sayılarına baktığımızda bu oran neredeyse bire bir seviyesindedir, hatta bazen Kafkasyalıların kendilerinden çok daha kalabalık düzenli Rus birliklerine saldırdıkları görülmüştür ve savaşlarda Rusların daha ağır kayıplar verdiği belirtilmiştir. Bu durum da, Kafkas Halklarını kendilerinin ne kadar büyük bir şiddetle savunduklarını ve Rusları engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını gösterir.

Yukarıdaki örneklerde de göstermeye çalıştığım gibi Rusya, Kafkasya’ya kalıcı olarak yerleşmek için her türlü metodu kullanmış ve bir çok dini ve politik manevralar yapmıştır. Buna karşılık Çerkesler, genel bir okul eğitiminden yoksun olmalarına rağmen sahip oldukları ferasetle kendileri için neyin doğru olduğunu fark etmişler ve hem kendilerini, hem de yaşam şekillerini; hem siyaset, hem de savaş alanlarında korumaya çalışmışlardır. Bütün Kafkaslıların, çevrelerinde gelişen oyunları çok iyi tahlil etmişler ve imkansızı başarmaya çalışmışlardır.

Bütün bu çalışmaların ışığı altında şu söylenebilir: “Çerkesler, Gürcüler gibi akıllılık ederek zamanında Ruslarla işbirliği yapsalardı bugün bu durumda olmazlardı. Fakat onlar, İmam Şamil’in, Pşı ve Worklerin ve din adamlarının peşine takıldılar, yok yere kendilerini kırdırdılar. Üstelik Osmanlı’ya göç ettiler ve ülkelerini terk ettiler” yaklaşımı yüzeyseldir, kapsamlıdır ve gerçekleri aramaktan uzaktır.

SONUÇ
Doğu Kafkasya’daki mücadelenin bu kadar uzun olması ve kanlı geçmesinin sebepleri, Mochulski tarafından incelendi:
Mücadelenin bu kadar sürmesinin Sebepleri:

1.Tabii engeller
2.Rusların Kafkasya hakkındaki coğrafi bilgi eksikliği
3.Rus ordu yönetiminin kötülüğü
4.Rus askerlerinin taktik dağ savaşlarındaki yetersizliği
5.Rus ordusunun kötü şekilde donatılmış olması
6.Yolların yokluğu
7.Rus ordularının Dağıstan ve Çeçenya’da dağılmış olması.
8.Merkezi bir planın yokluğu
9.Müridlerin morallerin son derece yüksek olması
10.Dağlıların dini ve askeri bir liderlik altında birleşerek büyük bir başarı sağlamaları.
11.Halkın Müridlere destek vermesi
12.Rus asker kaçaklarının yardımları
13. Dış etkenler

Bu sebeplerin büyük bir bölümü Batı Kafkasya için de geçerlidir. Onlar birlikteliği bir tür demokratik yöntemle ve Tharıko Xase denilen Milli Yemin Meclisleri ile kurmaya çalıştılar.

Fakat burada bütün Kafkasya’yı içine alan çok daha önemli bir sebep vardır.

Kafkaslılar, hakir gördükleri bürokratik Rus devletinin hayata müdahaleci, özgürlüklerini kısıtlayıcı yaklaşımlarını reddettiler ve bunun karşısında bireysel varlıklarını sürdürmek, kendilerinin tanımladıkları insanlar olarak yaşamaya devam etmek istediler. Bunun sonucu çok ağır oldu. Fakat o insanlar bu seçimi yaptı. Onları Rahmetle anıyorum; bu seçimi yaparken gösterdikleri cesarete hayranlık duyuyorum ve katlandıkları fedakarlıkların büyüklüğüne inanamıyorum.

LONGWORTH (Gazeteci, iş adamı, devlet görevlisi) –1837


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.