Kafkasya Tarihi

Çerkesya Üzerine Bir İngiliz Tüccarın Gözlemleri

Değişik coğrafyaları ayağımıza getiren seyahatnâmeler, içerdiği kimi aşırılıklar ya da şaşkın bakışlara rağmen, işlediklere döneme ilişkin muazzam bir arkaplan verebilme şansına da sahiptir... Paul Hazard'ın, kimi zaman "tahsil ve terbiyenin tamamlayıcı"sı, kimi zaman da "bilgilenmenin bir yolu" olarak tasvir ettiği seyahat, dünyayı keşfetme ve ondan yararlanma hedefinden hiç uzaklaşmamışa benzemektedir.

"Çerkesya ile Büyük Britanya arasında ticari bağlar kurmak" ümidindeki bir tüccarın, XIX. yüzyılda "Doğu Sorunu"nun en önemli parçası haline gelen Kafkasya sahillerine gerçekleştirdiği gezi, buraların "başdöndürücü güzelliği"nin yalın bir anlatımından çok, dönem ve koşullarını, toplumsal dönüşüm sancılarını, sömürgeciliğe direnç azmini tasvir etmektedir. Kazan Hanlığı'nın istilasıyla (1552) başlayıp, eski medeniyetlerin mirasçılarınca engellenemeden süren Rus yürüyüşüne karşı, Kuzey Kafkasya'da sergilenen sert direnişin sınırlı kesitini veren "Çerkesya'dan Savaş Mektupları", yazı geleneğinin ancak yüzyılımızda boy attığı bir bölgenin panoromasını kavramada önem kazanmaktadır.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklı çıkarları temsil eden merkezi güçlerin arasında kalan Kafkasya'nın en ağır dönemini konu edinen satırlar, dramatik biçimde neticelenecek Kafkas-Rus savaşının hangi psikolojik zeminde sürdürüldüğünün cevabını da aramaktadır. Kabile hayatının dar çerçevesinde yaşayan, dış dünyayla teması minimize, güçlü siyasal oluşumlardan mahrum, inanç ve değer dünyası heterojen, buna karşılık "sancılı geçiş dönemi"nde "otantik" yapısını muhafaza etmeye çalışan bir coğrafyanın öyküsüdür Bell'in anlattıkları... Ya da kendi sözleriyle, "terk edilen bir milletin korkularıyla umutlarıdır!" (s:76).

Kısa bir arkaplan vermek gerekirse, Kırım Hanlığı'nın Rusya'ya ilhakıyla Osmanlılar gözlerini Kafkasya'ya çevirmiş, ancak bölgede ciddi bir hakimiyet sağlayamamıştı. Ferah Ali Paşa'nın "Soğucak Muhafızlığı" sırasında, 1782'de, Venedik ve Cenevizlilerden kalma kalıntıların bulunduğu yerde inşasına başlanan kale ve yanıbaşında oluşturulan limanla birlikte Anapa, hem Osmanlıların Karadeniz kıyılarındaki en önemli üssü, hem de kıyı boyundaki merkantil hayatın başlıca merkezi haline gelecekti. Öyle ki, Rusların Kafkasya halklarıyla ticareti yaygınlaştırmak amacıyla kurdukları hiç bir "takas merkezi", buraların cazibesine ulaşamayacaktı. Her ne kadar, Çerkes iktisadında "para" bir değişim aracı olarak kıymet kazanamamış, yabancı menşeli altın ve gümüş sikkeler düşük şekilde tedavülde kalmışsa da, "mübadele ekonomisi"nin başlıca aktörleri tüccarlar, mal hareketi dışındaki rolleriyle de kıyı boyunu farklı bir ufka doğru sürüklemişlerdi. Bir anlamda Pirenne'nin dikkat çektiği gibi, "değişim süreci"nde tüccarların rol almadığı "bir dönemi düşünmek zordur". Kuban Nehri'nin ağzından yaklaşık 30 km. uzakta, çok az sayıda "kentli Çerkes" tipinin de boy attığı Anapa'nın 1827'de Rusların eline geçmesiyle hem Osmanlı-Çerkesya arasındaki ticaret güçleşmiş, hem de siyasal ve sosyal dinamiklere doğrudan tesir edebilecek "kentli Çerkes" tipinin gelişimi ağır bir darbe yemişti. Ruslar böylelikle, gerçek bir "El Dorado" olarak gördükleri Kafkasya'nın (1) kaderine hükmedebilecek konuma ulaşmışlardı.

"Çerkesya meselesi"nde İngilizlerin gözükmesi, Akdeniz ve İran Körfezinde bazı limanları ele geçirerek Küçük Asya'ya nüfuz etme peşindeki Moskova'nın genişleme stratejisiyle doğrudan alakalıydı. Edirne Anlaşması'yla (1829) Rus tüccarlarına Osmanlı topraklarında ticaret serbestisi verilmesi, Mısır problemi dolayısıyla I. Nikola'nın II. Mahmud'a uzanan "yardım eli" (1833) bazı çevreleri tedirginliğe sevketmişti. Peşisıra uygulamaya konulan yüksek gümrük tarifelerine rağmen (1822 ve 1826), Rusya pazarında özellikle pamuklu endüstride ön sıraları bırakmayan ülkesinin Moskova'yla ılımlı ilişki sürdürmesine taraftar Manchester sanayicilerinin etkisindeki yönetimine karşılık, İngiltere'nin İstanbul Sefiri Ponsonby ve elçilik katibi David Urquhart (2) "Çerkesya problemi"ni Büyük Britanya gündemine sokmakta kararlı davranmışlardı.

Palmerston'un "Foreign Office"ni hayli rahatsız etmesine rağmen, özellikle c çabasıyla "İngiliz liberalleri" Kuzey Kafkasya'daki direnişi "Rus imparatorluğuna karşı girişilen milli ve siyasi bir mücadele" halinde görerek resmi politikayı zorlamaya çalışıyordu.(3) Urquhart'ın öncülüğündeki lobiye mensup James Stanislas Bell, John Longworth ve Edmond Spencer 1830'lu yılların ikinci yarısında Batı Kafkasya sahillerinde uzun haftalar geçirecek, dönüşlerinde yayımladıkları seyahatnameler ise, batı dünyasında XIX. yüzyıl Çerkeslerine ilişkin en ilginç yapıtlar arasında yer alacaktır.(4)

"Çerkesya'dan Savaş Mektupları"nın yazarı Bell bu geziden çok kısa süre önce, Kafkasya sahillerinde geçen tatsız bir hikayenin kahramanıydı. 25 Kasım 1836'da tuz yüklü "Wixen" adlı gemisi "Çerkesya'ya uygulanan ambargoyu delmekle" suçlanarak bir Rus fırkateyni tarafından enterne edilmiş, sert kamuoyu tepkisine rağmen Büyük Britanya, Karadeniz'de Rus tezini destekler bir tavırla, diplomatik kriz yaratmaktan kaçınmıştı.

Bu "hoşgörülü" resmi politika, Bell'e göre, ülkesinin orta ve uzun dönemli çıkarlarını tehdit ediyordu. Değer yargıları, medeniyet farkları bir yana bırakıldığında "Çerkesya" "sadece ticari bir kaynak olarak değil, fakat aynı zamanda Rusya'nın yayılmasına karşı bir engel teşkil etmesinden dolayı Büyük Britanya için büyük bir öneme" sahipti (s:16). Aynı önem, pek farkında olmasa da, Osmanlılar için de söz konusuydu ve bu ülkenin "geleceğinin tamamen Çerkesya'ya bağlı olduğuna" inanmamak için geçerli hiç bir sebep bulunmamaktaydı (s:18).

Olanca izole edilmişliğine rağmen "politik olarak değeri ölçülemez bir konumda" bulunan Çerkesya'nın (s:469) mevcut donanımıyla merkezi Rus gücüne uzun süre dayanabilmesi mümkün görünmüyordu. Ne şövalye ruhunun diriliği, ne de daralan maddi olanaklar emperyal güdüleri setleyebilme şansını doğurmuyordu. Burada bir savaşı sürdürmek için gerekli barutun tedariki bile güçtü (s:82) ve "bir Çerkes hedefinden emin olmadığı sürece asla ateş etmemek" durumundaydı (s:342).

Mücadelelerinde çoğu zaman kararlılık göstermelerine rağmen, Çerkeslerin "terkedildikleri"ne dair güçlü kanaatleri İngiliz gezginlerin varlığıyla yumuşamıştı. Bell, hiç bir resmi misyon yüklenmemelerine karşın, varlıklarının Çerkesler tarafından, İngilizlerin "davalarına ilgi duymaya" ve "bir şeyler yapacak olmalarına" bağlandığını (s:42) acı ifadelerle kaydetmekten kendini alamaz. Bölge halkının çok şey beklediği, fakat mücadeleleri esnasında kayıtsızlıktan başka bir şey bulamadıkları Osmanlıları bir tür fatalizmle itham etmeleri ilgi çekicidir. Yörenin tanınmış simalarından biri, rahatsız olduğu tavrı gayet kolaylıkla özetler: "Bir Türk uzun lülesini uzatır, deniz ve okyanusu seyrederek, kendi kendisine yardım edeceğine gökten yardımlar bekler" (s:75). Bell, eğer dinsel payda olmasa Çerkeslerin Osmanlıya karşı tutumlarının hayli farklı gelişebileceğini vurgular.

İngilizlerin Batı Kafkasya'daki faaliyetlerinden oldukça endişelenen Ruslar (5), Bell'i teslim edecek kişiye 2000 gümüş ruble vaad etmelerine rağmen bu çağrıya kulak asan çıkmaz (s:262). O, kendisini kimi zaman ülkesinde hissederek (s:78), çağdaşı Longworth gibi, olağanüstü titizlikle Batı Kafkasya'yı izler.

James S. Bell, XIX. yüzyıl Çerkeslerinin değişim sürecindeki sosyal yapısı, örf hukuku, farklılaşan otorite biçimi, politik örgütlenme tarzı, ticaret hayatı gibi, "zihniyet dünyası"nı kavramayı kolaylaştıran bir dizi alana oldukça "tutarlı" yaklaşır. Kendisi hristiyan olmakla birlikte; İslamiyeti kabul etmiş Çerkeslerin, "yüzyıllardan beri gelen, bir takım sevimli fakat güçsüz alışkanlıklar"da ısrar eden soydaşlarına göre daha yüksek politik bilince sahip bulunduklarını (s:543); Çerkesya'ya ulaşacak ciddi bir "yardım"ın, Rus yayılmacılığına set oluşturarak buranın kaderini farklılaştırabileceğini, böylelikle İngiliz tüccarların "Karadeniz'de serbest ulaşım ve ticaret" hakkını kullanabileceklerine dair inancın (s:470) güçleneceğini kaydeder.

"Çerkesya'dan Savaş Mektupları"nın, ilk baskısından 158 yıl sonra Türkçeye kazandırılmış olması şüphesiz ki, bir "talihsizlik"tir. Ancak, 1930'lu yılların sonunda bir mülteci tarafından "Doğu Sorunu"na eklemlenen ve hiç de haksız sayılamayacak hükümle, "başkalarının şöleninde eğlenmek"le eş tutulan Kafkas-Rus savaşının (6) "mağdur tarafının" hayli farklı bir gözle takibi, günümüzdeki Kafkasya araştırmaları için de önem arzetmektedir. Bu bilinçle Kuzey Kafkasya konulu batı literatürünü yaşadığımız coğrafyaya aktaran kıymetli Sedat Özden yürekten kutlamaları fazlasıyla hak etmektedir...


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.