Kafkasya Tarihi

Karaçay Balkar Türklerinin Kökeni

Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisindeydiler. Yani, Kafkasya’nın kaderi daha o zamandan beri Türk dünyasıyla ilişkilidir. Araplar, VIII. yüzyılda Kafkasya’yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya’ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya’yı ele geçirmişlerdir. Moğollar kendilerinden nüfus olarak daha fazla olan Türklere, onların askeri üstünlüklerinden dolayı bağımlı kalmışlar ve kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler hep Türk asıllı olmuşlardır [1].

Kafkasya’da Elbruz dağının (Mingitaw) doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde yaşayan Karaçay-Balkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hakimiyet kuran Kimmer, Saka (İskit), Hun-Bulgar ve Kıpçak Türklerinin binlerce yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk boyudur. Elbruz dağının batısında Koban (Kuban) ırmağının kaynak bölgesindeki Kartcurt, Hurzuk, Uçkulan köyleri ile Duvut, Teberdi, Morh, Ishavat, Urup, Laba ırmaklarının yukarı bölgelerinde ve Arhız, Cögetey, İnçik (Zelencuk), Mara vadilerinde; Elbruz dağının doğusunda Bashan (Baksan), Çegem, Holam, Bızıngı ve Balkar (Çerek) vadilerinde yaşarlar.

Karaçay-Balkarlar günümüzde yoğun olarak Rusya Federasyonuna bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti ile Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Bu cumhuriyetlerde Karaçaylıların nüfusu yaklaşık 200 bin, Balkarların nüfusu ise 130 bin kadardır. Ayrıca; Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da 20 bin, Türkiye’de 20 bin, ABD’de 5 bin, Suriye’de 1500 civarında Karaçay-Balkar yaşamaktadır.

22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan, “Karaçay-Balkar Halkının Etnik Oluşumu” konulu sempozyumda şöyle bir sonuca varılmıştır: “Karaçay-Balkarların etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak, ve yerli Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir.” [2] Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva, bu etnik oluşumun, Karaçay-Balkarların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda, tamamlandığını söylemekte; yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve yerli Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir [3].


Kafkasya’da Kimmerler ve Sakalar

Eskiçağ tarihinde, “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü” sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya’ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültür tipinin en önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar, Türk kavimlerini en eski mezar tipini yansıtmaktadır. Kurgan tipi mezar kültürü, en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir.

Kafkasya’da, “Bozkır Kurgan Kültürü” sahiplerine (Proto-Türkler~Kimmer ve Sakalar) ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular, Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarının delilidir. Bu arkeolojik delillerin en açık örneği, M.Ö. IV. bin’den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık (s. 573) “Zatişye” (sessizlik) bölgesindedir. Bu mezarlıkta tespit edilen bulgular, Kafkasyalı yerli kavimler ile Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Balkarya’da “Bıllım” köyü yakınında; Krasnodar ve Karaçay bölgelerinde “Kelermeskiy”, “Novolabinskiy”, “Zubovskiy” köyleri ve “Aşağı Cögetey” şehri yakınında; Çeçen-İnguş ülkesindeki “Mekenskiy” köyü yakınında; Kabardey’de “Akbaş” ve “Kişpek” köyleri yakınında, Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik bulguların sayısı oldukça fazladır [4].

Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır [5]. Bakır ve Bronz çağlarına ait, Kimmerlere izafe edilen, “İskit öncesi kültürleri”ni temsil eden gömüler tespit edilmiştir. Bu devirleri temsil eden kütürler; kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmışlardır. Ayrıca, Kuzey Kafkasya’da yer alan ve merkezi Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler [6]. Kuzey Kafkasya’da yapılan arkeoloji çalışmalarında, Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da, Karaçaylıların yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde bulunmuştur [7].

M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya’nın merkezi (orta) kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, köyün adından dolayı, “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Bu arkeolojik malzemelerin, Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır [8]. Kafkasya’da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk (Beştav) kurganları (M.Ö. 1200) ve Koban başındaki kalıntılar (saf bronz çağı M.Ö. 1200-1000) Kimmerlerden kalmıştır [9]. Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Komleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. Koban ve Kolkhidik adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya’ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de bu yeni gelenleri (Kimmerleri) oldukça etkilemişlerdir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır [10]. XIX. Yüzyıldan günümüze kadar eden araştırmalar, Kimmerlerin Güney Rusya ve “Kafkasya Bronz Çağı” kültürlerinin bir “temsilcisi ve taşıyıcısı” olduğunu ortaya koymuştur. Buna göre, Kimmerler etnik bakımdan Ural-Altay kökenli bir kavimdir. Yani Proto-Türkler kavramı ile organik olarak bağıntılıdır ve onun bir parçasıdır. Kimmerler “Kurgan Kültürü”nün tipik bir temsilcisi ve bozkırların geniş sahalarına yayılmış olan “Atlı Kavimler Medeniyeti”nin büyük bir “batı kolu”nu teşkil ederler [11].

Kimmerler, MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadenizin kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların (İskitlerin) gelmesiyle, buradan Kafkasya’ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır [12]. Sakaların baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar, kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir [13]. Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı veya Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak göstermektedir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimari”den (Kimmer) bahseder [14]. “Mücmel el-tavarih”te Yafes’in yedinci oğlu “Kemari”nin (Kimmer) Bulgarların babası olduğu yazılıdır [15]. Macar mitolojisinde; “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde, Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların (Bulgarların) ataları olduğu ifade edilmektedir [16]. Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer’in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır [17]. M.F. Kırzıoğlu, en eski Gürcü vakayinamesi sayılan “Kartlis Tshovreba”da M.Ö. dönemlerde sürekli bahsi geçen “Hazarlar”ın aslında Kimmerler olduğunu ve Kimmerlerin de Hazarların ataları olduğunu söyler [18].

Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai” (Sak), Pers kaynaklarında ise “Saka” şeklinde anılan Sakalar (İskitler) da Proto-Türk kavimlerinden biridir. Kimmerler gibi Sakalar da, Türkler dışında, akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Saka araştırmaları, (s. 574) Kimmerlere göre, çok daha ileri safhadadır. Karşıt hipotezlere rağmen, kökenleri Orta Asya’ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir [19].

Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grup, yani Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî kökenli bir kavim olduğunu kabul ederler. İkinci grup, Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğu yönündeki görüşlerdir. Üçüncü grup, Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündeki görüşlerdir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr, Herodotos Tarihi’ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar, Sakalar ile Türk-Moğolların dilleri ile eski kültür, adet ve gelenekleri arasındaki benzerlikler olmuştur. G. Grote, K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y. Öztuna, M.F. Kırzıoğlu, İlhami Durmuş ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğu görüşünü kabul etmektedirler [20].

Karaçay-Balkar Türklerinin mitolojisinde en eski ocak tanrıçasının adı “Tabıt~Tabu” şeklindedir. Herodotos, Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahseder [21]. Kolayca anlaşılacağı gibi, Sakaların “Tabiti” adlı ocak tanrıçasının, Karaçay-Balkar mitolojisinde şekil ve anlam bakımından “Tabıt~Tabu” şeklinde korunduğu görülmektedir.

Hippokrates, Sakaların yiyecekleri hakkında bilgi verirken; “Hippage” denilen bir peynirden bahsetmektedir. Z.V. Togan, bunu “kurut” şeklinde açıklamıştır [22]. Fakat bu sözün, kurut yerine, Karaçay-Balkar Türkçesindeki, Sakaların “hippage”sine çok benzeyen “huppegi” sözüyle (peynir suyu ve yoğurt suyu) açıklanmasında fayda vardır. Karaçay-Balkar Türkleri, peynir ve yoğurt suyundan bir tür yağsız peynir yaparlar ve buna “huppegi bışlak” (lor peyniri) derler. Görüldüğü gibi, Sakaların “hippage”si, Karaçay-Balkar Türklerinde “huppegi” şeklinde bugün bile yaşamaktadır. Öte yandan bu söz, Kuzey Kafkasya’nın İranî kökenli kavimlerinden olan Oset’lerde de “huppag” (inceltilmiş lapa) şeklinde yaşamaktadır [23].

Herodotos, Sakaların et pişirmek için kapları olmadığı takdirde, önce hayvanın iskeletini, ızgara gibi kullanmak üzere, itinayla çıkardıklarını, sonra da kemiklerinden sıyrılmış etleri bu iskeletin üzerine koyduklarını, etlerini sıyırdıkları öteki kemikleri de odun niyetine iskeletin altında koyup ateşe verdiklerini anlatıyor [24]. İ.M. Mızı, Sakaların tencere ve oduna ihtiyaç olmaksızın bu pratik et pişirme yönteminin aynısının, bugün bile, Kafkasya meralarında sürülerini otlatan Karaçay-Balkar çobanların uyguladığını ve bunun da çok eski bir Karaçay-Balkar adeti olduğunu söylemektedir [25].

Herodotos, Sakaların fala ve falcılığa çok meraklı olduklarını anlatır. Sakalar söğüt dallarıyla fal bakarak gelecekten haber vermektedirler [26]. Ammianus Marcellinus, Sakaların söğüt dallarıyla fala bakma yönteminin Alanlarda da olduğunu söyler [27]. Öte yandan, İ.M. Mızı da, Saka ve Alanların söğüt dallarıyla fal bakma adetinin, özellikle Sibirya Türklerinde ve Karaçay-Balkar Türklerinde halen muhafaza edildiğini söyler [28].

Sonuç olarak temelde, Kimmer ve Saka (İskit) kültürleri arasında kesin bir ayrım yoktur. İkisi arasındaki arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansızdır. Bunun nedeni, her iki kavmin aynı etnik kökene dayanmalarından ileri gelmektedir. “Srubna Kültürü” temelinde, aynı etnik kökene dayanan Kimmer ve erken Saka kültürü, Proto-Türklerin bir temsilcisidir [29]. Kimmerler ve Sakalar tarihin farklı ama birbirini takip eden erken dönemlerinde Kafkasya’ya gelerek bölgenin etnik ve kültür yapısını oldukça derinden etkilemişlerdir. M. Seyidov tarih sahnesindeki varlıklarını bin yıldan fazla bir süre devam ettiren Sakaların, Yakut, Kazak ve Kafkasya’da yaşayan Türk boylarının (Karaçay-Balkarların) etnik oluşumunda önemli rol oynadıklarını söylemektedir [30]. Bizim bu çalışmada gösterdiğimiz birtakım benzerlikler de Kimmerler ve Sakaların Karaçay-Balkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumundaki izlerini göstermektedir.

Bulgarlar ve Hunlar

Çin kaynaklarında daha milattan önce “Okut” veya “Hokut” şeklinde bir Türk kavim adı geçmektedir. Bu kavmin Uygurlar olduğu ileri sürülmüş ise de, Uygurlar daha sonraki tarihlerde ortaya çıktıkları için Okut kavminin Ogurlar olması daha kuvvetli bir ihtimaldir [31]. Ogur Türkleri, Hiung-nu’lar (Hunlar) zamanında, onların kuzeyinde yerleşmiş bulunan, güneybatı Sibirya’da yaşayan, Çinlilerin “Ting-ling” ve daha sonra “Tieh-le” adını verdikleri kavimdir. Türk oldukları kesinlik arz eden Ting-ling kavminin ana yurtlarının Orhon civarı olduğu sanılmaktadır. Ting-ling kavminin bir kısmı da “Vusun”ların batısında yaşıyorlardı [32]. Ting-ling kavmi veya Ogurların İtil-Yayık havzasına ne zaman geldikleri kesin olarak tespit edilememiştir.

Z.V. Togan, Ogurların tarihini çok eski çağlara götürmekte ve “Ogur” adının milattan önceki dönemlerde “Türk” sözü yerine kullanıldığını ileri sürmektedir. Ona göre, Ogurların esas yayılmaları milattan önceki dönemlerde (s. 575) cereyan etmiştir ve Önasya’daki “Hurriler” ile Ogurlar aynı kavimdir [33]. Sümerler ile de akraba oldukları ileri sürülen Hurriler M.Ö. 5000 yıllarında Türkistan coğrafyasında yaşıyorlardı. Hurrilerin, M.Ö. 4000 bin yıllarında Azerbaycan ve Doğu Anadolu dolaylarında gelip yerleştikleri sanılmaktadır [34]. Gerçekten de, Doğu Anadolu’da yapılan arkeoloji çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler, Z.V. Togan’ın bu teorisini kuvvetlendirmektedir. M.Ö. 4000 yıllarında, kuzeyde Kafkasya, güneyde Suriye’nin kuzeyi, doğuda Urmiye gölü civarı, batıda Malatya-Elazığ bölgesi arasında kalan geniş bir alanda üstün bir uygarlık ve kültür tesis eden Hurrilerin Asyalı bir kavim oldukları ve dillerinin de Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu bilim adamları tarafından kabul edilmektedir [35].

Bulgar tarihçi B. Simeonov, eski Çin kaynaklarında, M.Ö. 103 yılında ait bir kayıtta “Pu-ku” ve “Bu-gu” şeklinde geçen kavmin Bulgarlar olduğunu ve onlardan Amu-Derya’nın batısı ve Tien-Şan dağlarının kuzeybatısında yaşayan bir kavim olarak bahsedildiğini söylemektedir [36]. Fakat, B. Simeonov’un bahsettiği Pu-ku veya Pu-ku kavmi, herhalde Kök-Türkler döneminde de mühim bir rol oynayan ve Kök-Türklerin idaresinde iken 620’li yıllarda diğer Töles boylarıyla birleşerek “Altı-Bag Bodun”u oluşturarak Kök-Türklere karşı isyan eden “Bu-gu” Türkleri olmalıdır [37].

Bulgar adına Latin kaynaklarında ilk olarak M.S. 354 yılında rastlamaktayız. Yazarı meçhul olan ve M.S. 354 yılında yazıldığı anlaşılan “Anonim Kronik”te Bulgar Türklerinden (Ziezi ex quo Vulgares) bahsedilmektedir [38]. Bizans kaynakları ise M.S. 482 yılında, Avrupa Hun imparatoru Attila’nın küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler [39]. Halbuki, Bulgar Türkleri hakkında en eski yazılı kayıt, Süryanî Mar-Abas Katina’ya aittir. Mar-Abas Katina, Bulgar Türklerinin M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde yaşadıklarından bahsetmektedir. Bu kayıt, VII. yüzyıl Ermeni tarihçisi Khorenli Musa (Moses Khorenaci), tarafından da nakledilmiştir. Khorenli Musa, Bulgarlarla ilgili olarak şöyle demektedir; “Val Arşak oğlu I. Arşak zamanında (M.Ö. 149-127) Kafkasya dağları arasındaki Bulgarlar ülkesinde büyük karışıklıklar çıktı. Bunlardan kalabalık bir grup göçüp gelerek Gol’un altında çok verimli ve buğdayı bol ovalara yerleştiler.” [40]

Başta M.İ. Artamonov olmak üzere bazı eski Sovyet ve Avrupalı tarihçiler, Mar-Abas Katina ile Khorenli Musa’nın Bulgarlar hakkında milat öncesi döneme ait verdiği bu haberleri anakronik sayarlar [41]. Fakat, V.F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z.V. Togan, Bulgarların gerçekten de milattan önceki dönemlerde Kafkasya’da yaşadıklarını ve bunların bir kısmının, Khorenli Musa’nın da işaret ettiği tarihlerde Ermenistan dolaylarına göç ettiklerini söylerler. V.F. Kahovskiy ve K. Patkanov, milat öncesi tarihlerde Kafkasya ve Ermenistan coğrafyasında Bulgarların yaşadıklarını ve bunun da tarihe uygun olduğu konusunda ısrarlıdırlar [42].

Bulgarların aslında Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelip yerleştikleri anlaşılmaktadır. Fakat, Bizans kaynaklarında Bulgar Türkleri daha çok Hunlarla birlikte anılmaktadır. Bulgarlar, Attila’nın Avrupa Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra en küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak geçmektedir. Yani, Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Bulgarlar tarih sahnesinde yeni siyasi bir oluşumun en önemli parçası olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Hunlar Kafkasya’da

Bizanslı Dionius de Charax, Hunların M.S. 330 yıllarda Kafkaslara geldiklerini bildirmektedir [44]. Fakat, Alanları yerinden edecek kadar güçlü bir hareket olan kavimler göçünün başlamasından ve Hunların toplu olarak İtil, Azak ve Kafkasya dolaylarına gelip yerleşmesinden çok daha önce, Orta Asya’dan gelip buralara yerleşen Hun kabilelerinin olduğu bilinmektedir. Bu kabileler, Hunların toplu göçünden en az 150 yıl önce buralara gelip yerleşmişlerdir [44].
Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru dalgalar halinde akan Balamir Han yönetimindeki Hunlar, 355-360 yıllarında, İtil ırmağını aştıktan sonra, Don ırmağını da geçmişler, Terek ve Koban’daki Alanların ülkesini tamamen hakimiyet altına almışlardı. Hunlar, Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra hemen batıya yönelmediler. Kafkasya üzerinden 359 yılında İran’a ve 363-373 yılları arasında Ermenistan’a girdiler [45]. Hunlar kısa bir zamanda, Hazar denizinden Azak denizine kadar uzanan bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına aldılar. Bütün bu tarihi olaylardan sonra, Kafkasya ve Azak denizi civarı, artık Hunların gerçek vatanı olarak sayılıyordu [46].

Balamir’in torunu Munçuk, hükümdarlığı zamanında, Kafkasya kavimlerinin hükümdarlığını kardeşi Aybars’a vermişti. Aybars, ordularının başında Kafkasya’da tam bir hakimiyet kurmak maksadıyla, İtil’den güneye doğru hareket etti. Bu dönemde, Azak ile Kafkasya arasındaki bozkırlarda yaşayan Alanlar ve Kasoglar (Çerkesler) ile karşılaştı ve onları yenilgiye uğratarak hakimiyeti altına aldı. Hunlar ile Alan ve Kasoglar arasında geçen bu tarihi hadiseler, Kabardey Çerkeslerinin destanlarına da geçmiştir. L.G. Lopatinskiy’nin Kabardeylerden derlemiş olduğu bir destanda Hunlar ile Kasogların olan savaşı anlatılır [47].

Hunlar, Kafkasya’nın tarihini, coğrafyasını, kültürünü çok derinden etkilemişler ve bu bölgede kalıcı izler bırakmışlardır. Sözgelimi, Hun ordularının Kafkasya üzerinden Anadolu’ya yaptıkları akınların başında, (s. 576) Hunların hükümdar “Dulo” sülalesine mensup “Kursık” ve “Basık” adlı iki komutandan bahsedilmektedir [48]. Hun prensi “Kursık”ın adı, Karaçaylıların en eski köylerinden olan “Hurzuk”un adında hatırasını korumaktadır. Öte yandan, Hurzuk adı sadece bir köyün adı değil, bu köyün de içinde bulunduğu büyük bir vadinin adıdır. Ayrıca, Koban ırmağının kaynağını oluşturan ırmaklardan birinin adı da “Hurzuk”tur. İ.M. Mızı’ya göre diğer Hun prensi “Basık”ın adı ise, bugün Kabardey-Balkar Ö.C. sınırları içerisinde bulunan fakat daha çok Karaçay-Balkarlıların yaşadığı “Bashan~Baksan” (Basık-Han) vadisinde hatırasını devam ettirmektedir. Yine, Balkarya’daki Çegem ırmağının kollarından biri olan “Dongat” (Doñat) suyunun adı, Hun komutanlarından “Donat”ın adını hatırlatmaktadır [49]. Karaçay’daki “Hun-Kala” (Hun-Kale) adındaki kale kalıntısı ile Balkar’daki “Hun-Tala” (Hun düzlüğü) toponimleri Hunların adından kalmıştır [50]. Ayrıca, Hunların meşhur hükümdar sülalesi “Dulo” (Dula~Doula) adı, Karaçaylıların eski sülalelerinden biri olan “Dola” sülalesinde adını korumaktadır. Dağıstan’da, Avarların meskun olduğu tarihi “Hunzakh” şehri Hunlardan kalmış olup, bu şehrin adı, Avar dilinde “Hun yeri” demektir [51]. Bunların dışında, Macaristan’daki Hun çağı eserleriyle, Kafkasya’da Terek ve Digor bölgelerinde bulunan eserlerin birbirleriyle çok yakınlık göstermesi, Hunların Kafkasya kültüründe ne kadar etkili olduğunu göstermektedir [52].

Magna Bulgaria

Attila’nın 453 yılında ölümü üzerine, yerine büyük oğlu İlek geçti fakat imparatorluğun parçalanmasının önüne geçemedi. Attila’nın ikinci oğlu Tengizik de Tuna civarı ve Romanya ovalarına yerleşti. Attila’nın küçük oğlu İrnek ise 456 yıllarında kendisine bağlı Hun kabileleriyle birlikte Orta Avrupa’yı terk ederek Karadeniz kuzeyindeki bozkırlara geldi. İrnek Han, burada karşılaştığı Bulgar kabileleriyle birleşerek bir Hun-Bulgar Devleti kurmuş ve gelecekte Kubrat Han’ın kuracağı “Magna Bulgaria”nın (Büyük Bulgarya) temellerini atmıştır [53].

Bizanslı Priskos ve Suidas, 463 yılında Şaragur, Ogur ve Onogur adlı kabilelerin Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda, Tuna ırmağının kolları ile Volga arasındaki bozkırlarda yerleşmiş olduklarını kaydederler ve daha sonra 482 yılında İrnek’in kurmuş olduğu birliğin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler. Bulgarlar daha sonra, Kutirgur ve Utirgur şeklinde iki kabile temelinde bir siyasi birlik oluşturmuşlardır. Bu ilk Bulgar birliğinin merkezi Koban ırmağı civarında bulunuyordu [54]. Avrupa’dan Karadenizin kuzeyindeki bozkırlara ve Kafkasya’ya dönüş yapan Hunlar ile buralarda çok eskiden beri yaşamakta olan Bulgar ve Sabir kabileleri arasında çatışma çıkacağı yerde, kısa sürede dostane temaslar neticesinde siyasi birlik oluşmuştu. Bulgar ve Sabirlerin bundan sonra kendileri için “Hun” adını kullanmaları bunun en güzel delilidir. IV. yüzyılda Bulgarların kendilerini Hunlardan sayması bir gurur vesilesi idi [55]. M.İ. Artamonov, Kafkasya’nın V. yüzyıldaki etnik haritasını şöyle çizmektedir: Dağıstan’ın kuzeyinden Kuma ırmağı ve onun kollarının çevrelediği yerlerde Sabirler ile onların biraz yukarısında Şaragurlar yaşamaktadır. Onların kuzeyinde ve batısında yani bugünkü Adige Ö.C. ve Krasnodar ile Stavrapol çevresinden Azak denizine kadar olan yerlerde Onogurlar yaşamaktadır. Azak denizinin kuzey kıyılarından doğu ve güneye doğru Şaragurlara kadar olan yerlerde Akatsirler (Akaçir) yaşmaktadır. Bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. ile Kabardey-Balkar Ö.C ve Digorya (Kuzey Osetya) bölgelerinin tamamında da Alanlar yaşamaktadır [56].

Kök-Türklerin baskısıyla, 560 yıllarında batıya kaçan Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun ve Bulgarları hakimiyet altına aldılar. Bulgarların bir kısmı, Avarların baskısına dayanamayarak Kafkasya dağlarına sığındılar. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve bugünkü Karaçay-Balkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla, Avarlar da 567 yıllarında Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını götürdüler [57]. Kafkasya’daki diğer Bulgar kabileleri ise “Ermi” adlı bir Türk kabilesine (veya sülaleye) mensup “Gostun” (veya Organ) adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak yeniden birlik oluşturdular [58]. Tuna Bulgar Hanları Listesinde “Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı (veya unvanı) Bizans kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. “Gostun” veya “Organ” adıyla anılan bu şahıs yakın bir gelecekte “Magna Bulgaria”yı (Büyük Bulgarya) kuracak olan “Kubrat Han”ın da dayısı (veya amcası)dır [59]. Kubrat, 605 yılında Bulgarların yönetimini, dayısı Organ’dan devralarak, Bulgarların “Elteber”i oldu. Fakat bu sırada Bulgarlar halen Avarların baskısı altındaydılar. Kubrat, hükümdar olduktan sonra, Bulgarların bağımsızlığı için Avarlara karşı mücadeleye başladı. Kubrat’ın bu mücadelesini Bizanslılar da destekliyordu. Hatta, Bizans İmparatoru Herakleios’la ittifak anlaşması yapan Kubrat, kendisine “Patrikios” unvanı verilmesini de sağladı. Kubrat, 630 yılında, Avarlara karşı açıktan isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635 yılında, bu mücadelesini başarıyla (s. 577) sonuçlandırarak, temelde Onogur ve Utirgur (Onogur+Sabir) kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” (Büyük Bulgarya) devletini kurmuştur [60]. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır [61].

Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu “Bat-Bayan” geçer [62]. Fakat, VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya devleti dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir kısmı da Kafkasya’yı terk ederler. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag” kendisine bağlı kabilelerle Don ırmağının karşısına yerleşirken, “Asparuk” ise [63] yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna ırmağı boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır. Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hakimiyetini kabul eder [64]. Bizanslı tarihçi Theophanes (760-818), “Kronik” adlı eserinde Bulgarlar hakkında değerli bilgiler vermektedir. Bu eserde verilen bilgileri, arkeoloji ve kısmen de filoloji önemli derecede doğrulamaktadır. Theophanes’in, Kubrat Han ve oğullarıyla ilgili naklettiği hikaye şöyledir; “Gölden (Azak denizi) ve Kuphis (Koban) adıyla anılan ırmağa kadar olan yerler Bulgarların ülkesidir. Bunun için buraya Büyük Bulgarya denilir. Bulgarlar ve onlarla birlik halindeki Kotraglar (Kutirgurlar?) burada yaşarlar. İmparator Konstantin döneminde (558-641) Bulgar ve Kotragların Krovat (Kubrat) adlı kralları öldü. Bu kralın beş oğlu vardı. Kral (Kubrat) ölmeden önce beş oğluna da, başka bir milletin kölesi olmamak istiyorlarsa birlik halinde olmalarını öğütlemişti. Fakat onun ölümünden kısa bir süre sonra beş oğlu da babaların öğüdünü tutmayıp kendilerine bağlı kabilelerle birlikte birbirlerinden ayrıldılar. Yalnız, Krovat’ın (Kubrat) Batbayan adlı büyük oğlu, babasının öğüdünü tutarak atalarının yurdunda kaldı. İkinci oğul Kotrag, Tanais (Don) ırmağını geçip ağabeyinin karşısındaki topraklara yerleşti. İster (Tuna) ırmağını geçen dördüncü oğlu (Kuber) Pannonia’daki Avar Hakanı’nın tabisi oldu. Beşinci oğlu (Alçek) ise Pentapolis’e kadar giderek Ravenna’daki Hıristiyan imparatorunun tabisi oldu. Asparuh adlı üçüncü oğul ise, Dnepr ve Dnestr ırmaklarını geçerek, Tuna’nın kuzeyindeki Onglos (Bucak) ırmağı civarına geldi ve güvenli bir yer olduğuna karar vererek buraya yerleşti. Böylelikle onlar beşe bölündüler ve zayıfladılar. Bundan sonra, Berzilia’nın içinden, eski Sarmatya topraklarında büyük Hazar kavmi çıktı ve Pont denizi (Karadeniz) kadar olan yerlerde hakimiyet kurdu. Bulgar kralının ilk oğlu Batbayan da Hazarların tabisi oldu. Bundan sonra, Batbayan onlara (Hazarlara) vergi ödedi.” [65] Kubrat Han’ın ölümünden sonra, çok geçmeden oğulları arasında ülkede hakim olma savaşları başladı. Asparuk, amcası Şambat’ın da desteğiyle Batbayan’ı sıkıştırmaya başladı. Bu karışıklık ve iç savaşlardan faydalanan Hazarlar Bulgarlara saldırarak iç savaş halindeki Büyük Bulgarya’ya son verdiler. Asparuk önceleri Hazarlara karşı koymaya çalıştıysa yenilerek geri çekildi [66]. Batbayan ise kendi idaresindeki Bulgarlarla birlikte, Elteber (vali, ikinci derece hükümdar) konumunda Hazarların hakimiyetine girdi. Daha sonraları, Batbayan’ın idaresindeki Azak ve Kafkasya Bulgarları, Bizans ve Rus vakanüvisleri tarafından “Kara Bulgarlar” adıyla anılmışlardır. Kara Bulgarlar ile Hazarlar arasındaki münasebetler oldukça iyi bir şekilde cereyan etmiştir [67].

Kara-Bulgarlar ve Karaçay-Balkarlar

Birçok bilim adamı, tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” adıyla geçen Kafkasya Bulgarlarının, Karaçay-Balkar Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede etkili oldukları konusunda birleşmekte ve Karaçay-Balkarları doğrudan Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler.

V.F. Miller, Karaçay-Balkar Türklerini, eskiden Koban ırmağı dolaylarında yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V. Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V.F. Miller’in bu görüşünü desteklemektedirler [68].

Meşhur eski Sovyet tarihçilerinden M.İ. Artamonov da, Karaçay-Balkarları, Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir. Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların hakimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü Karaçay-Balkarların atalarıdır [69].

M.F. Kırzıoğlu yazmış olduğu birçok kitap ve makalelerinin hemen hepsinde; Bulgar Türklerinin, Karaçay-Balkarların ataları olduğunu söyler. M.F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” bugünkü Karaçay-Balkar Türkleridir [70].

F.A. Nurettinov, Karaçay-Balkarların, Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan bakiyeleri olduğunu söylemektedir [71].

Z.V. Togan da, Karaçay-Balkarların Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak görmekte ve Karaçay-Balkarların önceleri bugünkü Çuvaşlar gibi Lir Türkçesini konuştuklarını, fakat XV. yüzyıldan önce tespit edilemeyen bir dönemde Şaz Türkçesine geçiş yaptıklarını söylemektedir [72]. Fakat, Z.V. Togan, Karaçay-Balkarların önceleri Lir Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin Şaz Türkçesine dönüştüğüyle ilgili ileri sürdüğü (s. 578) bu görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil sunmamıştır.

Bulgar tarihçi B. Simeonov, Çuvaş ve Karaçay-Balkarların dillerini, eski Bulgar Türk dilinin varisleri sayarak şöyle bir açıklama getirir; “Çuvaş ve Karaçay-Balkar dilleri, eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat, artık bugün Çuvaş dili daha çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden uzaklaşmıştır. Balkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir.” [73]

E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının, VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorskiy), Narsana, Arhız, Koban, Balkarya ve Digorya (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Balkarların temelini oluşturduklarını söylemektedir [74].

A. Miller, 1930’lu yılların başlarında, Digorya’daki (Kuzey Osetya) arkeoloji araştırmaları sırasında Bulgar Türklerine ait kulplu asma kazan parçalarını bulmuştur. A. Miller daha o zamanda: “Burada (Digorya’da) bulunan Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarları atalarının Kuzey Kafkasya’da bugünkü Balkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digorya ve Balkarya topraklarında yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş, bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da bugünkü Balkar Türkleridir. A. Miller, ileride bu konuyla ilgili özel olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını bulmak düşüncesiyle arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada bulunmaktan çekinmişti. A. Miller, Azak Bulgarlarının, bugünkü Bulgaristan’a göç yollarının tespitini ve bugünkü Balkar Türkleri ile Azak Kara Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Bütün çalışmaları bu yöndeydi. Fakat, 1933 yılının sonlarına doğru A. Miller, Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla birlikte konuyla ilgili çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeler de ortadan yok olmuştur [75].

M. Miller ise, A. Miller’in Karaçay-Balkar Türklerinin Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini tamamen kabul etmektedir. Fakat ona göre, Azak’taki Kara Bulgarlar, Azak civarına Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine, Azak’taki Kara Bulgarların bir kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Balkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak’taki Kara Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın 964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Ona göre; “Svyatoslav, Hazarların Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların bütün kuzeybatı kısmını hakimiyet altına almış ve Kiyev-Rus prensliğiyle birleştirmişti. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya doğru göç etmişlerdir. Bugüne kadar elde edilen arkeolojik malzemeye dayanılarak denilebilir ki, Kafkasya’daki Karaçay-Balkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı oldukları şüphe götürmez bir gerçektir.” [76]

Karaçay-Balkarların etnik bakımdan Kafkasya Bulgarlarının devamı olduğunu arkeolojik bulgular da desteklemektedir. Sözgelimi, Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları, Balkarya’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar, Karaçay-Balkarlar ile Bulgarlar arasındaki etnik bağlantıyı ortaya koymaktadır [77]. İ.M. Mızı, Kutirgur adının, Balkarya’nın Çegem vadisinde eski bir Balkar köyü olan “Gudurgu” adında, Bittogur adının da, Çegem ırmağının yukarı kısmında “Biturgu” şeklinde korunduğunu söylemekte; ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”, “Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Balkar köylerinin adlarının da Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir [78].

Balkar ve Bulgar sözleri arasındaki benzerlik

Birçok bilim adamı, Balkar ve Bulgar sözleri arasındaki benzerliğe dikkat çekmiş ve bundan dolayı da Bulgarlar ile Balkar Türkleri arasında etnik bağlantı kurmaya çalışmıştır. Fakat “Balkar” adı eski Sovyetler Birliği’nde, Avrupa’da ve Türkiye’deki Türkoloji literatüründe “Balkar” şeklinde geçmesine karşın, Balkar Türkleri kendilerini “Malkar” şeklinde adlandırırlar. Karaçaylılar da Balkarlara “Malkar” derler. “Bulgar” sözü ile “Balkar” sözü arasındaki benzerlikten hareketle, Bulgarların Balkar Türkleriyle etnik ilişkisini ortaya koymaya çalışan bilim adamları, “Malkar” sözünün, Türk dilinde görülen b>m ses değişimiyle ortaya çıktığını söylemektedirler. Balkar sözünün b>m değişikliğiyle Balkar şekline dönüştüğü kabul edilebilir olmakla birlikte burada Türk dili kurallarına aykırı olan g>k ses değişimi gözden kaçmaktadır.
Türkçe’nin k>g ses değişimi kuralına göre; “Balkar” sözü eğer kaynağını “Bulgar” sözünden alıyor ise, Bulgar sözündeki gibi ‘g’ sesiyle “Balgar” şeklinde devam etmesi gerekirdi. Fakat bu kural tam tersine “g>k” şeklinde işlemiş ve “Balkar” sözü ortaya çıkmıştır. Şayet, Türk dilinin “k>g” ses değişimi kuralının buna benzer bir istisnası yok ise ya da bu kural “değişmez” bir kural ise; o zaman “Bulgar” sözünün önceki ve asıl şekli “Bulkar” olmalıdır. Bulgar adı, eski Bizans (s. 579) kaynaklarında “Bulgar~Bolgar” şeklinde anılmakla birlikte, İbn Rusteh’in kayıtlarında “B.lkar” şeklinde ve eski Ermeni kaynaklarında da “B.lkar~Bolkar~Bulkar” şeklinde geçmektedir [79]. Yani, Bulgar adının aslının “Bulkar~Bolkar” şeklinde olması uzak bir ihtimal değildir. Hatta, biraz sonra üzerinde genişçe durulacağı üzere, ben “Bulgar” adının ilk ve asıl şeklinin “Balkar” veya “Balkhar” şeklinde olduğunu düşünüyorum.

Balkar veya Malkar adı, Balkarların eski halk rivayetlerine göre, ne zaman ve nereden geldiği belli olmayan “Malkar” veya “Balkar” adlı prensin adından kalmıştır [80]. Balkar Türklerine izafe edilmek üzere “Balkar” sözü tarihte yazılı ve ilk olarak, Rus kaynaklarında 1629 yılında, Terek bölgesi Rus Garnizonu Komutanı İ.A. Daşkov’un Moskova’ya gönderdiği “Balkarların yaşadığı dağlarda gümüş madeni arama çalışmalarının” bahsedildiği bir mektubunda geçmektedir [81]. Öte yandan, eski Gürcü kaynaklarında, XIV. yüzyılda, Balkarlara “Basian~Basiani~Basiati” adı verilmekte ve Balkar ülkesine de “Basiania” denilmektedir. Gürcülerin, Balkarlara izafe ettikleri “Basian” ve “Basiania” adları ilk olarak “Tshavatskiy Haçı”nda geçmektedir. Bu haçın üzerinde, Eristav Rzya Kvenipneveli adlı birinin Basiania’da (Balkarya’da) tutsak alındığı ve Ksansk vadisindeki Tshavatskiy köyünün Spasskiy kilisesinde toplanan fidye ile kurtarıldığı yazılmaktadır. Yine 1745 yılında, Gürcü Kalının oğlu ve aynı zamanda coğrafyacı ve tarihçi olan Vahuşti’nin notlarında da, Balkarlara izafeten “Basian” ve “Basiania” adları geçmektedir. İ. Mızı, “Basian” adının, tarihte Hazarlar ile ittifak halde sürekli olarak Kafkasların güneyine saldıran ve Khorenli Musa’nın notlarında bazen “Basil” şeklinde geçen “Barsil”ler ile bir ilgisi olduğunu ileri sürmektedir [82]. Fakat bana göre, Balkarların “Basian” adının, eski Balkar prenslerinin soy atası “Basiyat”ın adından kaynaklandığı daha mantıklı gibi görünmektedir.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde, bugünkü Kabardey-Balkar Ö.C. topraklarında olduğu anlaşılan, Dağlık bölgelerde yaşayan ve asla ovalara inmeyen “Macar” adlı bir oymaktan bahsedilmektedir: “Aşiret-i Macar beğleri vardır. Cümle (hepsi) iki bin ademdür (kişidir). Amma (fakat, az olmalarına rağmen) bahadır erlerdür.” M.F. Kırzıoğlu, Evliya Çelebi’nin bu kaydını “Fin-Ogur kalıntısı” şeklinde yorumlamıştır [84]. Fakat, Evliya Çelebi’nin bahsettiği “Macar” adlı oymak, Balkarların oluşum hikayesinde bahsi geçen “Macar” şehri ve halkı olmalıdır. Ben bunların Balkarlar olduğunu sanıyorum. Öte yandan, Balkarların oluşum hikayesindeki “Macar” adlı şehir “hikaye” değil gerçektir. Bugünkü Stavropol şehri yakınlarında hikayede adı geçen “Macar” şehrinin kalıntıları bulunmuştur. Ayrıca, bu Macar şehrinin adı, Karaçaylıların oluşum hikayelerinde de sıkça geçmektedir [85].

“Balkar” sözünün kökeniyle ilgili olarak birkaç etimolojik açıklama vardır. A. Mokayev’e göre “Malkar” sözü “mal” (mal, hayvan) ve “kar” (kara, yer, arazi) şeklinde iki ayrı sözün birleşmesinden oluşmuştur ve bundan da “malı, hayvanı bol olan yer” veya “malcılıkla, hayvancılıkla uğraşanların yeri” şeklinde bir anlam çıkarılmalıdır [85]. J. Klaproth ise, Balkarların eskiden Kuma ırmağı civarında yaşadıklarını ve daha sonraları bugünkü yurtlarına, yani Malk (Balk) ırmağı civarına gelip yerleştiklerini; Malk (Balk) ırmağının adından da “Malkar” veya “Balkar” adının ortaya çıktığını söylemektedir [86].

Birçok bilim adamının ileri sürdüğü gibi, ben de, Balkar ve hatta Balk ırmağı adlarının kökeninin Bulgar Türkleriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bunu daha aşağıda Bulgar sözünün etimolojisiyle ilişkilendirerek açıklamaya çalıştım.

“Bulgar” sözünün kökeni üzerine ileri sürülmüş teorilerin içinde en çok taraftar bulan Macar Türkolog Gy. Nemeth’in teorisidir. Ona göre, “Bulgar” sözü Türkçe “bulga-” fiili ile “-r” geniş zaman ekinden türemiş bir sözdür ve “karışık” anlamına gelmektedir. Yani, değişik Türk kabilelerinin bir araya gelip “karışmasıyla” ortaya “Bulgar” adlı bir kavim çıkmıştır. İ. Kafesoğlu da, Gy. Nemeth’in bu görüşünü destekleyerek, Bulgarların, Hun ve Ogur kabilelerinin karışmasından meydana geldiğini ve V. yüzyıldan önce “Bulgar” adında bir kavime rastlanmadığını söylemektedir [87]. T. Tekin’e göre, Gy. Nemeth’in “Bulgar” (karışık) sözü hakkındaki etimolojisi genellikle kabul edilmiş olmakla birlikte gözden kaçan zayıf bir tarafı vardır. Türkçe “bulga-” sözü geçişsiz değil, geçişli bir fiildir ve bundan “karışık” değil, “karıştıran” şeklinde bir anlam ortaya çıkmaktadır. Ona göre, “Bulgar” kavim adının asıl anlamı “karışıklık çıkaran, ortalığı karıştıran, isyankâr” şeklinde olmalıdır [88]. Gerçekten de, eski Türkçe’de ve bugünkü Türk lehçelerinin birçoğunda “bulga-” sözü “karıştırmak, ortalığı karıştırmak, bozgunculuk yapmak” anlamlarında kullanılmaktadır. Karaçay-Balkar Türkçesinde de “bulga-” fiili “karıştırmak” anlamında olup bundan türeyen “bulgak” (bozguncu, fesatçı, yıkıcı, ortalığı karıştıran kişi) şeklinde bir söz vardır.

M.Z. Zakiyev, bilim adamlarınca genel olarak kabul edilen, “Bulgarların bugünkü Çuvaş Türkçesine benzer bir dili, yani Lir Türkçesini konuştukları” şeklindeki teoriye karşı çıkmaktadır. Ona göre Bulgarlar, Oğuz-Kıpçak tipinde, Şaz Türkçesi konuşuyorlardı. M.Z. Zakiyev bu teorisini şöyle açıklamaktadır: “Bulgarların konuştukları dil bugünkü Çuvaş diline benzeyen bir dil (Lir Türkçesi) olsaydı; Bulgarlar kendilerine kavim adı olarak kendi dillerinde ‘Palkhar’ diyeceklerdi. (s. 580) Fakat, herhangi bir tarih belgesinde bu şekilde bir ifadeye rastlanmamaktadır. Bulgarlarla ilgili olan bütün eski tarih kaynaklarında onlar için ‘Bulgar’ ve ‘Bolgar’ adları kullanılmaktadır. Bu da fonetik ve semantik bakımdan ancak Şaz Türkçesiyle açıklanabilen bir sözdür.” [89] Fakat, M.Z. Zakiyev’in tarih belgesi dediği kaynakların hiçbiri Türklere ait olmadığı gibi, bu kaynakları yazanların hiçbiri de Türk diliyle yazmamışlardır. “Bulgar” kavim adının geçtiği tarihi belgeler; Bizans, Latin, Ermeni ve Arap kaynaklarıdır ve adı geçen kavimlerin dilleriyle yazılmışlardır. Öte yandan bu kaynakların bir kısmında Bulgarların adı yalnızca “Bulgar~Bolgar” şeklinde değil, “B.lkar~Bolkar~Bulkar” şeklinde de geçmektedir [90]. Fakat, M.Z. Zakiyev’in karşı çıktığı “Bulgarların Lir Türkçesini konuştukları teorisi” ve buna bağlı olarak “Palkhar” adı, benim yukarıda biraz bahsettiğim üzere Bulgar sözünün aslının “Balkar” veya “Balkhar” olduğu şeklindeki teorime uygun düşmektedir. Bunu daha aşağıda geniş bir şekilde izah edeceğim.

Bulgar tarihçi İ. Şişmanov, Bulgarların ilk ve en eski yurtlarının Volga (İtil) ırmağı boyunda olduğunu ve “Bulgar” sözünün de Volga ırmağı adından kaynaklanarak “Volga-eri” sözünden geldiğini ileri sürmüştür. H. Eren bu görüşe karşı çıkarak şöyle demektedir, “Bu açıklamayı kabul etmek için eski Türklerin ‘Volga’ adını kullandıklarının ispat edilmesi gerekir. Oysa Türklerin bu ırmağa ‘Etil’ adını verdiklerini Bizans kaynaklarından biliyoruz. Mesela, VII. yüzyıl başlarında Theophylaktos Symmokattes bu ırmağın adını ‘Til’ şeklinde tespit etmiştir. Bulgar Türklerinin ‘Volga’ adını kullandıklarını kabul etsek bile ‘Bulgar’ ile ‘Volga’ sözlerini birleştirmek güçtür. Eski Türkçede ve bugünkü Türk diyalektlerinde söz başındaki b sesinin v sesine (b>v) dönüştüğünü görüyoruz. Fakat buna karşılık söz başındaki v sesinin b sesine (v>b) dönüşmemektedir. Yani ‘Volga’ sözünün ‘Bolga’ya dönüşmesi güçtür. Bu bakımdan İ. Şişmanov’un etimolojik açıklaması kabul edilemez.” [91] Halbuki, eski Türklerin “Etil~İtil” ırmağına önceden “Volga” adını vermiş olabilecekleri bence uzak bir ihtimal değildir. Etil~İtil ırmağı adının, Avrupa Hun hükümdarı “Attila”nın adından kaynaklandığı genel olarak bilim adamları tarafından kabul görmektedir. Attila ise V. yüzyılda yaşamıştır (ölümü 453). Yani “Etil~İtil” ırmağının adı da V. yüzyıldan daha öncesine gidemez. Demek ki, eski Türkler V. yüzyıldan önce İtil ırmağını başka bir şekilde adlandırıyorlardı ki bu da muhtemelen “Bolga” şeklinde idi [92]. H. Eren’in yukarıda ileri sürdüğü görüşün tersine; “Volga” sözünün önceki şekli “Bolga” olup sonradan b>v değişmesiyle “Volga” şekline dönüşmüş olması mümkündür ve Türk dilinin ses değişimi kurallarına da uygundur. Hatta, Bulgar Türkçesine ait eski metinlerde “b>v” ses değişmesini gösteren örnekler mevcuttur.

Ben, “Bulgar” sözünün kökenini “Balk” sözünde aramak gerektiğini düşünüyorum. Türklerin yaşadığı yerlerde “Balk” sözüyle ilişkili coğrafi terimlerin sayısı oldukça fazladır. “Balk” sözü ilk olarak Avrupa’da coğrafi bir bölgeye de adını veren “Balkan” dağlarını akla getirmektedir. Avrupa’daki Balkan dağları adının kökeni, Hazar denizinin doğusundaki Amu-Derya ırmağı havzasındaki “Balkan” dağlarına dayanmaktadır [93]. “Balkan” sözünün kaynağı ise “Balk” sözünden gelmektedir.“Balk” sözü, Kaşgarlı Mahmut’un bildirdiği üzere, eski Türkçe’deki “kale-şehir” anlamına gelen “Balık~Balıg” sözünü [94] akla getirmekte ise de, A. İnan, “Balkan” sözünün kökeninin eski Türkçe’de “parlamak” anlamına gelen “balk” sözüyle bir ilgisi olabileceğini söylemektedir [95]. “Balk” sözü “parlak, parlaklık, parlamak, parıltı, ışık aydınlık, aydınlık saçmak” anlamlarına gelen eski Türkçe bir sözdür. “Balkır” (~Balkar) sözü de “balk-ı-mak” (parlamak) fiilinden türeyen ve “parlar~parlayan, ışık saçan” anlamına gelen bir sözdür [96]. Eski Yunanlıların “Baktria” dediği, Türklerin ve İranlıların “Horasan” adını verdiği bölgenin bir diğer adı da “Balkh”tır [97]. “Horasan” sözü, Farsça “hor~hur” (güneş, aydınlık) sözünden “güneşin doğduğu memleket” anlamına gelmektedir [98]. Muhtemelen “güneş” ile bir bağlantısı olan eski Türkçe “balk” (parlak, ışık, aydınlık) sözü de herhalde Türklerin Horasan bölgesine verdiği bir ad olmalıdır. Buradan hareketle; “Bulgar” sözünün aslının “Balkar” (parlar~parlayan) olduğunu ve bunun da “Balkh” (Horasan) bölgesiyle ilgili olup eski Türkçe’deki “balk” (parlak, ışık, aydınlık=güneş?) sözünden kaynaklandığını söyleyebiliriz [99].

Z.V. Togan, Bulgarların (ve Hazarların), Makedonyalı İskender zamanında Horasan (Balkh) bölgesinde yaşadıklarını söylemektedir. Bulgar ve Hazar Türkleri, İtil havzasına muhtemelen İskender’in fetihleri sırasında gelmişlerdir. Hatta, Bulgar ve Hazarların bir kısmı da, İskender’in Horasan taraflarına gelmesinden daha önce Sakalarla (İskitlerle) birlikte İtil dolaylarına gelmiş olabilirler. Reşideddin Oğuznamesi’nde Bulgarlar İtil havzasında Oğuz Han’dan önce yaşayan yerli bir kavim olarak ve Bulgar tarihi için çok önemli olan “Ulu-Balagur” adıyla zikredilmektedirler [100]. “Sakaların” (İskitler) Balkh’tan (Horasan) göçleri iki koldan gerçekleşmiştir. Sakaların bir kısmı Hazar denizinin kuzeyinden İtil-Azak dolaylarına gelerek Kimmerleri yerlerinden çıkarırken; Sakaların diğer bir kısmı da Hazar denizinin güneyinden İran, Azerbaycan ve Ermenistan topraklarına girmişlerdir. Strabon, İran-Azerbaycan-Ermenistan coğrafyasında hakimiyet kuran “Arşak”ların bir Saka boyu olduğunu ve oların Balkh (Horasan) bölgesinden (s. 581) geldiklerini söyler [101]. Hazar denizinin kuzey ve güneyinden gerçekleşen Saka göçlerinin durakladığı ve birleştiği coğrafya ise özellikle de Dağıstan’ın kuzeyi olmak üzere “Kafkasya”dır.

Balkh adının tarihi geçmişi, Azak ve Kafkasya bölgesinde de oldukça eskilere gitmektedir. Kırım yarımadasının güneybatısındaki “Akyar”dan (Sivastapol) 13 km uzaklıkta “Balaklava” adında küçük bir liman şehri vardır. Strabon’un da “Palakhion” adıyla bahsettiği bu küçük şehrin tarihi oldukça eskilere dayanmaktadır. Strabon’a göre bu şehrin adı, Saka (İskit) hükümdarlarından Skiluros’un oğlu “Palakhios”un (Palakh~Balakh) adından gelmektedir [102]. Bizans kaynaklarında, Kafkasya’da Koban ırmağından Dağıstan’ın kuzeyine kadar olan bölgelerde uzun yıllar hakimiyet kurmuş olan Sabir (Hun) Türklerinin 520 yılında ölen “Balakh” adlı bir hükümdardan bahsedilmektedir [103]. Bu iki hükümdarın adlarının birbirleriyle olan benzerliği dikkat çekicidir. Bunların her ikisinin kaynağı da bence “Balkh” sözünden gelmektedir. M.İ. Artamanov, Mirza Kazım-Bek’in “Derbent-Name”si ve Tabari’den naklen, Arap kaynaklarında “Balangar~Balancar~Belencer” şeklinde geçen Hazarların Dağıstan’daki tarihi şehrinin asıl adının “Bulkar” veya “Balk” şeklinde olduğunu söylemektedir [104]. Derbent-Name’de, 652-653 yıllarında, Salman adlı bir komutanın yönetimindeki Arap ordularının, Dağıstan bölgesinde “Bilkhar” (Balancar) adlı bir şehre girdiklerinden bahsedilmektedir [105]. Hazarların Balancar şehrinin adının Bulgarlar ve Balkh’la (Horasan) ilgisi olduğu açıktır.

Dağıstan’da Gazi-Kumukların kuzey doğusunda halen, tarihi çok eskilere dayanan “Balkar” adında bir kasabada vardır. Bu kasabanın halkı da “Balkar” adıyla bilinmektedirler ve tarihte seramik işçiliğindeki ustalıklarıyla ün yapmışlardır. Dağıstan’daki Balkarlar, günümüzde yanlış olarak Gazi-Kumukların bir kabilesi olarak sayılmaktadır. Fakat gerçekte ise bunlar, M.Ö. 149-127 yılında, Kafkasya’dan Ermenistan ve Doğu Anadolu’nun kuzeyine göçen Bulgar Türklerinin Dağıstan’da kalan bakiyeleridir [106]. J. Klaproth’un kayıtlarına göre, Balkarlar (Karaçay-Balkarlar) eskiden çok geniş bir alana yayılmış olarak yaşıyorlardı. Yoğun olarak yaşadıkları yerler ise Kuma ırmağı civarı ile Dağıstan’ın kuzeyindeki bölgelerdi [107]. Gerçekten de, Balkarların oluşum efsanelerinde, Balkarların önceleri Dağıstan’ın kuzeyinde yaşadıklarına dair rivayetler vardır [108].

Kafkasya’da, Karaçaylılar ve Kabardeylerin “Malk” dediği, Balkarların ise “Balık” adını verdikleri “Balk” vadisi ve “Balk” ırmağının adı da Bulgar Türkleriyle bağlantılı olarak “Balkh” sözünden gelmektedir. Yukarıda, Hunlar bahsinde, Karaçay-Balkarların yaşadığı Bashan (Baksan) vadisi ve Bashan ırmağıyla ilgili olarak Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde geçen “Baksan” (Dav oğlu Baksan) adlı bir kahramandan bahsetmiştik. Ş.B. Noghumuka bunun Çerkeslerin ataları olan Antların (?) kralı olduğunu ve eski Yunan dilinin fonetiğinden kaynaklanan bir yanlışlıkla tarih kayıtlarına “Bakso” şeklinde geçtiğini fakat doğrusunun “Baksan” şeklinde olması gerektiğini söylüyor [109]. Halbuki bu adın Türkçe “Basıkh” veya “Basok” adı olduğu açıktır. Hatta, Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde geçen “Baksan” adlı kahramanın bir de “IV. yüzyılda yaşadığı” belirtilmektedir ki bu Hun prensi Basıkh’ın yaşadığı aynı dönemdir. Bu konuyla ilgili görüşlerimi daha önce Hunlar bahsinde belirtmiştim. Ş.B. Noghumuka yine Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde “Malkh” adında bir kahramanın olduğunu kaydetmiş fakat “Baksan” adlı kahramanın hikayesinin tersine “Malkh” adlı kahramanla ilgili en küçük bir malumat vermemiştir. Ş.B. Noghumuka bununla ilgili olarak sadece: “Eski rivayet ve mitolojilerde adları içimizde saklı bulunan bazı büyük kahramanlar gerçekten geçmiş çağlarda geniş bir dünya şöhreti aldılar” diyor ve yirmi bir tane kahraman adı sayarak on dokuzuncu sırada da “Malkh” adını veriyor ve Malkh’la ilgili başka da bir şey söylemiyor [110].

Malk veya Balk vadisi ve ırmağının adının Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde geçen “Malkh” adlı kahramanın hatırası olarak yaşadığını ve Balkarların da daha sonra Malk veya Balk vadisine gelerek Balkar adını bu vadinin veya ırmağın adından aldıkları şeklinde düşünülebilir [111]. Fakat, yukarıda da ifade ettiğim gibi, Ş.B. Noghumuka, Malkh adlı kahramanla ilgili hiçbir malumat vermemiştir. Çerkeslerin efsaneleriyle ilgili birçok kaynağı taramama rağmen ne böyle bir ada, ne de böyle bir hikayeye rastladım. Gerçekten de “Malkh” adlı bir kahramanın konu edildiği bir Çerkes efsanesi varsa, bence söz konusu bu “Malkh” adlı kahraman, Sabir (Hun) Türklerinin V-VI. yüzyılda yaşamış meşhur “Balakh” (ölümü 520) adlı bir kralının [112] hatırasını yaşatmaktadır. İran kralı I. Hüsev’in 545 yılında saldırısından sonra Sabirlerin tamamen dağılarak 545-555 yılları arasında bir kısmının merkezi idareden mahrum şekilde, bugün Karaçay-Balkarların yaşadığı, Koban ve Terek ırmakları dolaylarına gelerek her birinin başında bir prens olmak üzere küçük kabileler halinde yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir [113]. İşte, Çerkeslerin efsanelerindeki “Malkh” adlı kahramanın adı da, Sabir kralı Balakh’la bağlantılı olarak, XV. yüzyılda Koban ve Terek bölgesine gelip yerleşen Çerkeslerin arasında eriyip giden bu Sabir kabilelerinden kalmış olmalıdır. Bir de, Balkarların yoğun olarak yaşadığı Balk ırmağı kıyılarında çok eski zamanlardan kalma “Palkh” adında bir şehir kalıntısı vardır. Bu şehrin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği konusunda kimse bir şey (s. 582) bilmemektedir [114]. Balk ırmağı kıyısındaki bu eski şehir kalıntısının adının da yine Sabir kralı “Balakh”ın adından kaldığı açıktır ve bu şehrin kurucuları da büyük bir ihtimalle Sabirlerdir.

En başından beri söylediğimiz gibi, bütün bu kavim, şahıs ve yer adlarının kökeni dönüp dolaşıp eski Türkçe “balk” (parlamak) sözüne dayanmakta ve bunun da Balkh (Horasan) bölgesiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda uzun uzun açıklama getirerek verdiğim örneklerden şu sonuçlara varılabilir: 1. “Bulgar” adının aslı “Balkar” veya “Balkhar” şeklindedir ve bu da “balkh” sözüne Türk kavim adlarında sıkça görülen “-ar, -er” ekinin gelmesiyle (Hazar, Kabar, Kaçar~Kacar, vs.) oluşmuştur ve bu söz de “parlar veya “parlayan” anlamına gelmektedir. 2. Eski Türkler “balk” sözünden kaynaklanarak Horasan bölgesine “Balkh” adını vermişlerdir ve bu da doğrudan doğruya Bulgarların kavim adının oluşmasına birinci derecede etkili olmuştur. Yani Bulgarların ilk ata yurtlarının Balkh (Horasan) olması sebebiyle kavim adlarını buradan aldıkları anlaşılmaktadır. 3. Bulgarların ve Bulgar kavim adının, Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, yani V. yüzyılda oluşmadığı, tam tersine Bulgarların ve Bulgar kavim adının çok daha eskilere dayandığı; Bulgarların daha Makedonyalı İskender’in Balkh (Horasan) taraflarına gelmesinden çok daha önceleri Balkh’ta (Horasan) yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bulgarların Balkh’tan (Horasan) Kafkasya gelmeleri, Sakaların (İskitlerin) M.Ö. VII. yüzyılda Hazar denizinin kuzeyinden ve güneyinden olmak üzere iki koldan gerçekleştirdiği göçler kanalıyla olmuştur. Bulgarlar, Saka (İskit) birliğine dahil olarak kuzey yönünden İtil ırmağı dolaylarında, güney yönünden de İran-Azerbaycan yoluyla Dağıstan’da gelmişlerdir. Hazar denizinin kuzey ve güneyinden gelen Bulgarların birleşme noktası ise Azak denizi ile Koban ırmağı arasında kalan Kuzeybatı Kafkasya bölgesidir. Sonuç olarak da, bugünkü Balkar Türklerinin eski Bulgarların devamı oldukları ve Bulgar sözünün asıl şekli olan “Balkar” adını korukları anlaşılmaktadır.

Karaçaylılar ve Kara Bulgarlar

Bilindiği gibi tarihte, Kubrat Han’ın oğlu Bat-Bayan idaresindeki Bulgarların bir kısmı Azak dolaylarına, bir kısmı da Kafkasya’ya yerleşmişler ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgarlar” (Çerniye Bolgarı) şeklinde anılmışlardır [115]. Fakat, söz konusu bu Kara Bulgarların adındaki “çornıy” yani “kara” sıfatı üzerinde pek durulmadığı görülüyor. “Kara Bulgar” sözündeki “kara” sıfatından ilk olarak; kara-kemik, kara-kişi, kara-baş, kara-halk, vs. şeklinde eski Türklerde sıkça kullanılan ve alt tabakayı ifade eden “kara” sözü akla gelmektedir. Buradan “Kara Bulgar”ların adının aşağı tabakaya mensup Bulgarları ifade ettiği düşünülebilirse de, bence bu düşünce yanlış olur. Bu anlamda tarihte “Kara Bulgar”ların karşıtı olarak “Ak Bulgar” (üst tabaka~soylu Bulgarlar) şeklinde bir kayıt yoktur. Kaldı ki, “Kara Bulgarlar”ın hükümdarı “Bat-Bayan” ile çevresi soylu ve meşhur “Dulo” sülalesine mensup idiler.

Türk dilinde “kara” sözünün birçok anlamı vardır: kara (siyah rengi), kuzey (kuzey yönü), yer (arazi, bozkır, toprak, ülke), ulus (topluluk), büyük (yüce, ulu), alt, (alt tabaka), katı (sert), vs. Bu anlamların içerisinde benim üzerinde durduğum “bozkır” anlamını ifade eden “kara” sözüdür. Türk dilindeki “kara” (bozkır) sözünden türeyen “kara-yurt” sözü de “bozkır” anlamına gelmektedir [116]. Bozkır denilen yerler ise ormansız, kurakçıl bitkilerle kaplı ve “kara iklimi”nin hüküm sürdüğü geniş alanlardır. Rus dilindeki “çornıy” (kara) sözü de aynen Türkçe’de olduğu gibi birçok anlama gelmekte ve hem “siyah” hem de “bozkır” anlamlarında da kullanılmaktadır. Sözgelimi Ruslar, Kiyev şehri ile civar bölgelerini “çernozem” (kara toprak~kara yer) şeklinde adlandırırken [117] burada aslında “bozkır” anlamı ifade edilmektedir. Aynı şekilde, Ruslar eskiden, Azak ile Maniç’in doğusundan Kuma ırmağının kuzeyine kadar olan yerleri, yani Kafkasya’nın kuzey doğu bölgelerini “çernie zemli” (kara topraklar~kara yerler) şeklinde adlandırılmaktaydılar [118]. Hazar Hakanı Yusuf’un zamanında yani X. yüzyılda ise bu “kara yer”lerde yani Azak denizinin kuzey doğusu ile Maniç’ten Koban ırmağı ve onun kollarının orta kısımlarına kadar olan yerlerde “Kara Bulgarlar” yaşamaktaydı [119]. Buradan da, “Kara-Bulgar” kavim adının “bozkırlarda” yani “kara yerlerde” yaşayan Bulgarları ifade ettiği ortaya çıkmaktadır.

Karaçay Türklerine izafe edilmek üzere “Karaçay” sözü tarihte yazılı ve ilk olarak, Rus kaynaklarında 1639 tarihinde geçmektedir. Bu tarihte, Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri, Gürcistan’a giderlerken, Karaçay topraklarında (Bashan vadisindeki Elcurt köyünde) on beş gün kadar kalmışlar ve Karaçaylılar hakkında bazı notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin notlarında Karaçaylılardan “Karaçay” ve “Karaçayevo Kabarda” şeklinde bahsedilmektedir [120].

“Karaçay” sözünün kökeni ve Karaçaylıların bu kavim adını nasıl aldıkları hakkında birçok görüş vardır. Bunlardan birkaçını sıralayalım. “Karaçay” sözünün kökeniyle ilgili ilk olarak bunun “kara” (kara, siyah) ve “çay” (su, ırmak) sözlerinin birleşmesinden oluştuğu ve “Karaçay” sözünün de “kara ırmak” anlamına geldiği ileri sürülmüştür. A. Mokayev ise buna benzer bir etimolojiyle “Kara-çay” sözünden “sulu yer, sulak yer” anlamı çıkarılması gerektiğini söylemektedir. Fakat bu görüş, (s. 583) Karaçay-Balkar ve genel olarak diğer Kıpçak lehçelerinde “çay” (su, ırmak) şeklinde bir sözün bulunmaması, Karaçay-Balkar Türkçesinde ırmak ve nehir anlamında “suw”, “çerek” ve “koban” sözlerinin kullanılması, Karaçaylıların kendilerine özellikle de kavim adı olarak “kara ırmak” adını vermeleri pek mümkün görünmemektedir [121]. Buna örnek olarak, eskiden beri Kıpçak Türkçesinin konuşulduğu Kırım yarım adasının güneyindeki Yayla dağlarından doğup Azak denizine dökülen “Karasuw” (Kara-su, Kara-ırmak) ırmağının adı verilebilir.

“Karaçay” sözünün kökeni hakkında en ciddi ve genel olarak kabul edilen görüş; “Karaçay” sözünün, Karaçaylıların efsanevi lideri “Karça”nın adından hatıra kaldığı görüşüdür. Buna göre; Karaçaylıların efsanevi kurucu atası “Karça”nın adı başlangıçta “Karaca” veya “Karaça” şeklindeydi. Karaçaylıların komşuları olan Kabardey Çerkesleri, “Karaça’nın halkını ve yurdunu” ifade etmek için “Karaça” sözüne, Kabardey dilindeki “-ey” nisbet ve izafet edatını ekleyerek “Karaşa-ey” sözünü kullandılar. Kabardey diline yabancı dillerden giren “ç” sesi “ş” sesine dönüşür. “Karaşa-ey” şeklinde telaffuz edilen bu söz daha sonra vokal benzeşmesi (kontraksiyon) sonucunda “Karaşey” şeklini almıştır. Daha sonra da, Karaçaylılar kendileri için Kabardeylerin kullandıkları “Karaşey” şeklindeki kavim adını “Karaçay” şekline çevirmişlerdir. Yani, Kabardey dilindeki “Karaşey” sözü, Karaçay Türkçesinin, ş>ç dönüşümü ve e>a vokal birleşmesi ve ünlü uyumu kurallarına göre “Karaçay” şekline dönüşmüştür [122].

Ben de aynı şekilde, bu görüşün taraftarı olarak, Karaçay sözünün “Karça” adlı beyden hatıra kaldığını düşünüyor ve yukarıdaki görüşü destekliyordum. Fakat “Batır Karça” destanı iyi tahlil edildiğinde, “Karça” adlı şahsın efsane bir kişilik olmadığı, tam tersine Karça adlı beyin gerçekten de 1550-1650 yılları arasındaki bir dönemde yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan ben “Karça” adının aslının “Karaca” veya “Karaça” şeklinde değil, “Karçıga” şeklinde olduğunu sanıyorum. Kıpçak Türkçesine ait bir söz olan “Karçıga” sözü, kartalgillerden bir tür yırtıcı kuş olan “aladoğan, atmaca, laçin” anlamına gelmekte ve “Codex Cumanicus”ta “Karçıga” ve “Karçaga” şeklinde geçmektedir [123]. “Karçıga” sözü, Tatar ve Kırgız Türkçesinde “Karçıga”, Kazak Türkçesinde “Karşıga”, Başkurt Türkçesinde “Karsıga” şeklinde [124] Karaçay-Balkar Türkçesinde “Kartçıga” şeklinde [125] geçmekte ve “aladoğan, atmaca, laçin” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi “şahin, kartal, doğan” gibi yırtıcı kuşların adları, Türklerde erkek adı olarak çokça kullanılmaktadır. “Karçıga” kuşunun adı da Kıpçak Türklerinde oldukça sık kullanılan erkek adlarından biridir. Sözgelimi, bugün de Kazak Türklerinde “Karşıga” adı çok sık kullanılan bir erkek adıdır. Bana göre, Karaçaylıların efsanevi kurucu atası “Karça”nın adı da, başlangıçta “Karçıga” şeklindeydi. XIX. yüzyıl başlarında, Kafkasya’da bulunan J. Klaproth, Kabardey Çerkeslerinin, Karaçaylılara “Karçaga Kuşha” adını verdiklerini söylemektedir [126]. Yani, Kabardeylerin “Karçaga Kuşha” dedikleri söz, “Karçaga’nın Dağlıları” anlamına gelmektedir ki, bana göre buradaki “Karçaga” sözüyle “Karça” kastedilmektedir. Buradan hareketle, “Karçaga~Karçıga” sözlerinin “Karça” adının başlangıçtaki şekli olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlardan da “Karaçay” sözünün “Karça”nın adından kaynaklanmadığı anlaşılmaktadır Ayrıca, Karça’nın kendisi Kıpçak kökenlidir. Karaçaylıların Kıpçaklaşma dönemi de muhtemelen onunla başlamıştır. Karça’dan ancak XVI. yüzyıl sonları ile XVII. başları arasındaki bir dönemde Karaçaylıların lideri olarak bahsedilebilir.

Karaçaylıların oluşumunu anlatan bir sürü hikaye vardır. Bunların bir kısmında Karça’nın yerine doğrudan “Karaçay” adlı bir beyden bahsedilir. Bu hikayelerin birinde Karaçaylıların, Hazar Hakanı Obadiy Han (Obedia) zamanında, “Karaçay” adlı bir beyin idaresinde “Macar” veya “Kırk-Macar” adlı bir şehirde yaşadıkları, Obadiy Han’ın sürekli ve zorla vergi almak suretiyle Macar şehrini baskı altında tutmasından dolayı Karaçay adlı beyin kabilesiyle birlikte Macar şehrini terk ederek Kafkasya’nın dağlık vadilerine göç ettiği, daha sonraları “Karaçay” adlı bey öldükten sonra onun kabilesinin beyin hatırasını yaşatmak amacıyla kendilerine kavim adı olarak “Karaçay” adını aldıkları anlatılır [127]. Hikayede geçen “Macar” şehrinin gerçek olduğunu daha önce bahsetmiştik. Bu Macar şehrinde muhtemelen yukarıda bahsettiğimiz Kara Bulgarlar ile adından da anlaşılacağı üzere Macarlar yaşıyorlardı.

A. Bayramuk, bu hikayede geçen “Karaçay” adlı beyin gerçek olduğunu ve Karaçaylıların kavim adının da ondan geldiğini ifade etmekle birlikte “Karaçay” sözünün sadece tek bir şahsın adı olmadığını, “Karaçay” sözünün kaynağının çok eskilere dayandığını söylemektedir. Ona göre, “Karaçay” sözü aslında bugünkü Karaçaylılardan çok daha eski zamanlarda yaşayan çok eski bir sülale veya kabilenin adıdır. Söz konusu bu eski “Karaçay” adlı sülale veya kabileden “Karaçay” adlı veya soyadlı bir sürü şahıs Kafkasya’nın değişik kavimleri arasında yayılmıştır. Bugünkü Karaçaylıların oluşum hikayelerinde anlatılan “Karaçay” adlı bey de bunlardan biridir. Ayrıca, Digorya’da (Kuzey Osetya) çok eski bir köyün adı “Karaçay”dır.Yine, Digorların eski halk destanlarından birinin adı “Karaçay”dır ve bu destanda “Karaçay” adlı kahramanın yiğitlikleri anlatılmaktadır. (s. 584) Fakat, Digorlarda geçen bu “Karaçay” ismi bugünkü Karaçaylılarla ilgili değildir. Bunlar, yukarıda bahsettiğimiz “Karaçay” adlı sülale veya kabileye mensup kişilerin adından kalmıştır [128]. Kabardey Çerkeslerinde de “Karaşey” (Karaçay) adlı bir sülale vardır. Bu sülalenin kökeni “Karaşey” adlı bir Kabardey prensine dayanmaktadır. Aynı şekilde Nogay Türklerinin tarihinde de “Karaşay” (Karaçay) adına sıkça rastlanmaktadır. Yine, Kırım Türklerinin “Adil Sultan” destanında “Karaçay” (Orak oğlu Karaçay) adlı bir şahıstan bahsedilmektedir. Hakikaten de “Karaçay” sözünün tarihte bugünkü Karaçaylıların dışında başka yer ve şahısların adı olarak da geçtiği görülmektedir. Fakat, A. Bayramuk’un da belirttiği gibi, Karaçaylılar da dahil bütün yer ve şahıs adı olarak kullanılan “Karaçay” sözü sonuçta tek bir kaynaktan çıkmaktadır. Bu kaynak da, Karça adlı beyin XVI-XVII. yüzyılda gelip Karaçaylıların yönetimini almasından önceki asıl “Karaçay”lılardır. Bunlar da bence tarihte bilhassa da Altın Orda ve Kırım Hanlığının siyasi tarihinde büyük rol oynamış olan “Karaçi” beyleri ve “Kerç” şehridir.

Karaçi beyleri ile Kerç şehrinin tarihi Altın Orda ve Kırım Hanlığının tarihinden çok daha eskiye dayanmaktadır. Tarihte “Pantikapaion” adıyla da geçen Kırım’ın güney batısındaki “Kerç” şehri, etrafı surlarla çevrili bir müstahkem mevki idi. VII. yüzyılın sonlarına kadar bu şehir Hazarların hakimiyetinde kalmıştır. 1016 yılında Kırımın doğu kısmı Kerç ile birlikte eski adı “Phanogoria” olan “Tmutarakan” (Tamantarhan) Rus prensliğinin eline geçti. Kerç şehrinin adı eski Rus vakayinamelerinde “Karaçev” şeklinde geçmektedir [129]. Yani, Altın Orda Devleti (kuruluşu 1241) ve Kırım Hanlığı daha ortada yok iken “Karaçi beyler” ve “Kerç” şehri mevcuttu. Kerç şehrinin sakinlerini oluşturanların çoğunluğu ise Aslar ve Kara Bulgarlar idi. Yukarıda anlatılan hikayedeki Hazar Hakanı Obedia zamanında “Macar” adlı şehrin idarecisi olan “Karaçay” adlı bey işte bu “Karaçi” beylerinden biri olmalıdır ve Hazarların baskısından kurtulmak için da kabilesini yanına alarak “Macar” şehrini terk etmiş, eskiden beri Laba, Arhız ve Koban vadilerinde yaşayan Bulgar bakiyeleriyle de birleşerek bugünkü Karaçay Türklerinin çekirdeğini oluşturmuştur.

Öte yandan, Kıpçak kökenli “Karça” adlı beyin Karaçaylıların tarihinde ayrı bir önemi vardır. Moğolların 1222 ve Timur’un 1395 yıllarındaki Kafkasya’yı istilaları sebebiyle Karaçaylılar büyük kayıplar vermişlerdir. Halkın büyük bir kısmı dağlara kaçmış, bir kısmı da komşu Kafkas kabilelerine sığınmışlardır. Uzun zaman bu şekilde yaşayan Karaçaylılar, XVI. yüzyıl sonlarında Kıpçak kökenli Karça’nın Kafkasya’ya gelmesiyle birlikte yeniden toparlanmaya başlamışlar ve Karça’nın çevresinde yeniden birleşmişlerdir. Yani bu dönemde Karça bir “çekim kuvveti” olmuştur. Karça’nın bilhassa da Kabardey prenslerine karşı verdiği başarılı mücadeleleri dolayısıyla bütün Kafkasya’da nam salması, dağınık ve küçük birlikler halinde yaşayan Türk kabilelerinin kendi çevresinde birleşmesini sağlamıştır. Karça da üstün teşkilatçılık yeteneğiyle bu kabileleri birleştirmiş ve onların Kıpçak karakterini almalarında en büyük rolü oynamış, Karaçaylıların etnik oluşum sürecinde son noktayı koymuştur.

Kafkasya’da Bulgarların izleri

Bulgar Türklerinin Kafkasya’daki komşu kavimlere dil bakımından da büyük tesirler yaptığı anlaşılmaktadır. Z. Gombocz ve M. Poppe’nin Macar dili araştırmalarından, Kafkasya’da Koban ırmağı civarında yaşayan Macarların kendileriyle komşu olarak aynı bölgede yaşayan Bulgar Türklerinden birçok kelime aldıkları tespit edilmiştir. Bu kelimeler son derece gelişmiş hayvan ıslahı, ziraat kültürü, devlet ve sosyal teşkilatıyla ilgilidir. Bu kelimelerden anlaşıldığına göre Bulgar Türkleri çok eski çağlardan beri hayvancılık, ziraat, sanat ve ticaretle uğraşıyorlardı [130]. Bulgar Türklerinden Macar diline geçen bu kelimelerin birçoğu Karaçay-Balkar Türkçesinde halen yaşamaktadır [131]. Öte yandan, Kafkasya Bulgar Türklerinin dil mirasını yalnız Macar, Çuvaş ve Karaçay-Balkar dillerinde aramamak lazımdır. Bulgar Türkleri aynı zamanda bugünkü Çerkes (Adige) ve Oset gibi Kafkasyalı kavimlerin etnik yapısını (bilhassa yönetici sınıfını) oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Oset bilim adamı V.İ. Abayev, Oset dilinde eski Türkçe kökenli sözlerin oldukça fazla olduğunu ifade etmektedir [132]. Çerkes (Adige) dilindeki bazı sözlerin de Bulgar Türkçesine aitliği ortaya çıkmıştır. Sözgelimi, Hazarların tarihi Sarkel şehrinde bulunan bir yazıtta “dag” (yağ) sözü geçmektedir. Bulgar Türkçesine ait olduğu anlaşılan “dag” (yağ) sözü, Kabardey Çerkes (Adige) diline “dage” (yağ) şeklinde devam etmektedir [133]. Ayrıca, Çerkes (Adige) dilindeki “kamıl” (kamış, kaval) sözü ise (kamıl>kamış) Lir Türkçesi özelliği göstermekte olup yine Bulgar Türkçesinden geçmiştir.
Bulgar Türklerinin dini doğal olarak akraba Türk kavimlerin dinine çok yakın idi. “Tangra” (Tengri/Tanrı) dedikleri semavi bir varlığa inanıyorlardı. Ayrıca birtakım kaya ve taşların kutsal olduğuna ve onlardan şifa bulduklarına inanıyorlardı. Bulgarların tesirinde kalan Macarlar da birtakım kutsal saydıkları taşları takdis ederlerdi [134]. Bulgarlarda ağaçlar da kutsal sayılırdı. Bilhassa meşe ağaçları kutsal idi. Bulgarların “Şan Kızı Destanı”nda bu kutsal ağaç motifi “Boy Terek” ile ortaya çıkmaktadır [135]. “Tangra/Tengri” (Tanrı), Karaçay-Balkar (s. 585) Türklerinin eski inançlarında en ulu tanrı olarak “Teyri” şeklinde geçmektedir. Ayrıca, “Teyri” sözü, aynen Kök-Türklerde olduğu gibi, “gök” anlamına da gelmektedir. Karaçay-Balkar Türkleri de Bulgarlar gibi; “Bayrım-taş”, “Totur-taş”, “Cangız Terek” ve “Ravbazı” vs. adını verdikleri birtakım taş ve ağaçları kutsal sayarlar ve bunlarla ilgili törenler yaparlardı [136].

Bulgar Türkleri’nin muhtelif zaman ve yerlerde, özellikle de Kafkasya’daki komşu kavimlerin kültürüne büyük tesirleri olmuştur. Sözgelimi, Kafkasya’da yaşayan kavimlerin “elbise kültürünü” büyük ölçüde şekillendiren Bulgar Türkleri olmuştur; “Bulgar Türkleri, dış elbise olarak dizden aşağı kadar uzanan bir kaftan giyiyorlardı. Kaftanın yukarı kısmı ve yenleri vücuda yapışık, alt kısmı ise geniş ve iki parçadan ibaretti. Kaftanın ön tarafı kordonlarla düğmelenirdi. Altına kısa ceket (gömlek), pantolon ve çizme giyiyorlardı. Ayrıca abaları (yamçı) da vardı. Kötü havalarda silahları örter ve yayın ıslanmasına mani olurdu. Bulgar Türkleri iki tür başlık kullanıyorlardı. Birincisi tepesi sivri ve deriden yapılmış başlıktır. İkincisi, soyluların giydiği, yuvarlak ve kenarı körüklü kalpak idi. Bulgar Türklerinin kadınlarının elbiseleri de erkeklerinkine benziyordu. Evli kadınların saçı bir baş örtüsü ile kapalı idi. Bunun üstünde süslü bir kalpak taşırlar veya aynı örtüyü bir kalpak şekline sokarlardı.” [137] On yedi yıl boyunca, Bulgar Türklerinin dil, kültür ve arkeolojisi üzerine çalışan Macar Türkolog G. Feher’in bu ifadelerinden, Bulgar Türkleri elbiselerinin Kafkas milli kıyafetlerinin temelini oluşturduğu kolayca anlaşılmaktadır.

Bulgar Türkleri mimaride, eski dönem Roma ve Bizans kaynaklı inşaat malzemesi olan tuğla ve moloz çakıl yerine, ağır ve kocaman blok taşlar kullanıyorlardı. G. Feher’e göre, Bulgarların bu mimari yapı stili Sasani-İran etkisini taşımaktadır. Bununla birlikte, Bulgar Türkleri taş yontuculuğunda ve taş duvar inşa etmedeki ustalıklarıyla çok meşhur idiler [138]. Karaçay’daki Humara şehrinin inşasına bakılarak Bulgar Türklerinin taş yapı mimarlığının ustaları olduğu anlaşılmaktadır. Onların bu taş yapı inşaatı ustalıkları, özellikle Çerek vadisinde yaşayan Balkarlarda devam etmiştir. Çerek vadisinde yaşayan Balkarlar için söylenen “Hunaçı Malkarlıla” (Duvarcı/Taşduvar ustası Balkarlılar) şeklindeki yakıştırma Bulgar Türklerinden miras kalmış olmalıdır [139]. Bundan başka, Bulgar Türkleri, iklim şartlarının icabı olarak, kalın ağaç kütüklerini üst üste koymak suretiyle y evler inşa ederlerdi. Bulgar Türklerinin köy veya şehirleri ekseriyetle orman ve nehir kenarında idi [140]. Bulgar Türklerinin bu tip evleri de Karaçaylıların kültüründe korunmuştur. Karaçaylıların en eski ev tipi “töngertme” adı verilen, kalın ağaç kütüklerini üst üste koymak suretiyle inşa edilen evlerdir.

Bulgarlar “agul” (avul) adını verdikleri müstahkem şehirlerde otururlardı. Kafkasya’daki Bulgarlar da müstahkem şehirlerde yaşıyorlardı [141]. Bunun en güzel örneği de, Karaçay’daki eski “Humara” müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri 20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir müstahkem şehir idi [142]. S.Y. Bayçora, W. Barthold’dan naklen, X. yüzyılda Gardizî’nin notlarında “Hazarların ülkesinde halkın kutsal bir ağaca tapındığı ‘Humara’ adlı bir şehir vardır” şeklinde ifadelerin olduğunu söylemektedir. Fakat ben, Gardizî’nin Türk ülkeleriyle ilgili notlarında böyle bir kayda rastlayamadım. Ancak, Mesudî’nin notlarında, Hazar denizi yakınlarında ve İtil ırmağına bir saat uzaklıkta “Hum” adlı bir şehir adı geçmektedir [143]. Fakat bunun Karaçay’daki Bulgarlardan kalma eski Humara şehri olmadığı açıktır.

Eldeki arkeolojik verilerden, eski Humara şehrinin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Konuyla ilgili arkeologlar da kesin bir tarih söyleyememekte, sadece Humara şehri kalıntılarının VIII-X. yüzyıldan daha geç bir döneme ait olamayacağını ifade etmektedirler.

Halbuki, bazı arkeolojik buluntulardan, Humara şehrinin VIII-X. yüzyıldan önceki dönemlerde inşa edildiğine dair birtakım izlere rastlanmaktadır. Sözgelimi, Humara’da yapılan kazılarda, değişik konut türleri bulunmuştur. Bunların bir kısmı taştan inşa edilen evler, bir kısmı göçebe çadırları, bir kısmı da yer altı evlerdir. Yine, çok farklı mezar türleri de bulunmuştur. Fakat bu mezarların tümünün tabanına keçe serilmiş olduğu saptanmıştır. Bilindiği gibi, bu tür defin geleneği göçebe kavimlerin kültürüne aittir [144].

1960-1962 yıllarında, Karaçay’daki eski Humara şehri kazı çalışmaları sırasında runik karakterde yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A.M. Şçerbak bu yazıtların, Don ve Talas kitabeleriyle olan benzerliğini açıklayarak, Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V.A. Kuznetsov ise Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış olan eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterdiğini (s. 586) söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe bırakmayacak şekilde eski Türk runik yazısı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla, Humara yazıtlarının varlığı dünya bilim alemine duyurulmuştur. Daha sonra Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda bilim adamı bu yazıtları çözme çalışmalarına başlamışlardır. G.F. Turçaninov, Humara yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini ileri sürmüş, fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M.A. Habiç ise bu yazıtlardan birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. Nihayet, S.Y. Bayçora, yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Balkar topraklarında bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz, Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle, Ak-Kaya bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini çözerek, bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H.H. Bici de bu yazıtların Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir [145].

S.Y. Bayçora’nın vardığı sonuca göre, Humara ve Kuzey Kafkasya’nın birçok bölgesinde bulunan yazılı taşlarda kullanılan dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d, c, dz, ara/ortak” olmak üzere dört şivede konuştukları anlaşılmaktadır. Hasavut bölgesindeki bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türkleri’nin harfleriyle, ikincisi ise eski Uygur Türkleri harfleriyle yazılmıştır [146]. S.Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır [147]. Bu çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kullanılan alfabenin diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin aynısı olduğu görülmektedir.

Humara Yazıtı 01:
Transkripsiyon: Ög(ü)nbeh b(e)lüg dog (e)ni e(ş) oyuşt(u)k. İzden el (o)l. [148]
Türkiye Türkçesi: Ögünbek(in) işaretini (anıtını) tören (anma) yeri tapınakta oyduk (kazıdık). Tanrının önünde o (duruyor).
Eski Humara şehri kazılarında ortaya çıkarılan bu yazıttan da anlaşıldığı gibi, Bulgar Türkleri ölen soyluları adına anıt dikmeyi kendilerine borç sayarlardı [149]. Bu yazıttaki “dog” sözü, genel Türkçe’deki “yog~yug” (tören, yas töreni) sözüdür. “Ögünbeh~Ögünbek” adı iki sözün birleşmesinden (Ögün-beh~bek) oluşmuş bir özel addır. “Ögün” sözü, eski Türkçe “ög-” (övmek) fiilinden türetilmiş “ög-ü-gen” (övülmüş, övülen, övgüye layık, namlı) sözüdür. “Beh” kelimesi ise genel Türkçedeki “beg~bek” sözüdür. Bu söz Hazar ve Bulgar Türkçesinde “beh” şeklinde geçmektedir. “İzden” (tanrı) sözü ise Macarca kökenli “isten/işten” (tanrı) bir sözdür. Yazıttaki bu sözün varlığı, aynı zamanda Bulgar Türkçesinin de Macar dilinin etkisi altında kaldığını göstermektedir. S.Y. Bayçora, yazıttaki “eş” (tapınak) sözünü başlangıçta Türkçe “eş-” (eşmek, kazmak) fiili olduğunu sandığını, fakat daha sonra bu sözün Önasya kökenli bir söz (eş: tapınak) olduğu sonucuna vardığını ifade etmektedir [150].

Humara Yazıtı 02:
Transkripsiyon: Cugut(u)r (e)kc belüg tiketüki c(a)l (e)ki kic(e) oy(u)w oyd(uk). [151]
Türkiye Türkçesi: İkinci dağkeçisi (ayında) anıtın tüketildiği (tamamlandığı) yıl iki küçük süs oyduk.

“Cugutur” sözü “dağ keçisi” anlamında olup bugünkü Karaçay-Balkar Türkçesinde halen yaşamaktadır. Fakat, Tuna ve İtil Bulgar Türkleri yazıtlarında “tekou” (koyun yılı) dışında, “cugutur” (dağ keçisi) şeklinde yıl ve ay adı geçmemektedir [152]. Öte yandan bu söz Osetçe’de “dzebudır~dzebodur~dzebedur” (dağ keçisi) şeklinde geçmektedir. V.İ. Abayev bu sözün kökenini şöyle açıklıyor; “Cugutur veya dzebodır (dağ keçisi) sözü, farklı iki dile ait fakat anlamdaş iki sözün (cugu-tur~dzebo-dur) birleşmesinden oluşmuştur. Birinci ‘cugu’ sözü, Gürcüce ‘cihu~cihvi’ (dağ öküzü, yabani öküz) sözünden kaynaklanmaktadır. İkinci ‘tur’ sözünün kökeni ise Hint-Avrupa kökenlidir. Sözgelimi, eski Yunan dilinde ‘tavr-os’ (öküz/sığır), Latince’de ‘taur-us’ (öküz/sığır), eski Slavca’da ‘tur’ (yabani öküz) gibi örnekler verilebilir. Ayrıca bugünkü Rusça’da kullanılan ‘tur’ sözü artık ‘dağ keçisi~yabani keçi’ anlamına yakın bir sözdür. Sonuçta, ‘tur’ sözünün kökeninin Alan diline ait olduğu anlaşılmaktadır.” [153]

Humara Yazıtı 03:
Transkripsiyon: Cugut(u)r üç(e)mge minge. [154]
Türkiye Türkçesi: Dağ keçisi (yılının) üçüncü (ayında) ebedi (abide).
M.A. Habiç bu yazıtı, “Elteber kunga tize canga” (Elteber taş duvar diziyor [inşa ediyor] fil[lerle]) şeklinde okumuştur [155]. Fakat, S.Y.Bayçora, M.A. Habiç’in bu transkripsiyonunun şüpheli olduğunu, çünkü söz konusu yazıttaki harfler ile transkripsiyonun birbiriyle hiç uyuşmadığını söyleyerek, yukarıdaki kendi transkripsiyonunu önermiştir.

Humara Yazıtı 05:
Transkripsiyon: C(u)gut(u)r üç(e)m(i)g Mengçur (e)linçe ur biti ögig(e)n. [156]
Dağ keçisi (yılının) üçüncü (ayında) Mengçur ülkesinde kazınmış kitabeyle övüldü.
Arhız Yazıtı 04:
Transkripsiyon: D(o)g (ı)ş(ı)w en e(ş) m(e)n (Ö)g Bk(a) / Ul(u)ma bökmet(i)m uy... / (E)r(e)n (a)z (a)y(ırıltı)m. [157]
Türkiye Türkçesi: Tören (anma) yerinde (tapınakta), ben Ög Bka / Oğluma (s. 587) doyamadım uy(?)... / Yiğit As(lardan) ayrıldım (öldüm).
Tokmak-Kaya Yazıtı 02:
Transkripsiyon: Sögü d(o)g (ı)z(ı)h d(e)r. [158]
Türkiye Türkçesi: Sögü(nün) tören (anma) kutsal yeri.

Bu yazıttaki “Sögü” özel adı, eski Türkçe “sü” (asker, ordu) ile “ögü~üge” (bilge başkan) sözlerinin birleşmesinden oluşmuştur ve başlangıçta “askerin~ordunun bilgesi=komutan” şeklinde bir unvan adı iken burada özel ad olarak kullanılmıştır [159]. Yazıttaki “ızıh” sözü, genel Türkçe’deki “ıdık~ıduk” (kutsal) sözüdür. Bu söz, Karay “iyuh”, Çuvaş “ıyrih~iyrik”, Hakas “ızık” ve son olarak Karaçay-Balkar Türkçesinde “ıyıkh~ıyık” şeklinde yaşamakta olup [160] “Pazar günü” ve “hafta” anlamlarına gelmektedir. Bunun nedeni, Hıristiyanlık inancının bir dönem Karaçay Malkar kültürüne tesirinden ileri gelmektedir. Hıristiyanlığın kutsal günü sayılan Pazar günü, Karaçay-Balkarlarda “ıyıkh-kün” (kutsal gün) şeklinde yorumlanmıştır.

DİPNOTLAR

[1] Henze, Paul B, Kafkaslarda Ateş ve Kılıç-19.Yüzyılda Kuzey Kafkasya Dağ Köylülerinin Direnişi,OTDÜ Yayını, 1985, s. 3.
[2] Hacilayev, H.M.İ., Oçerki Karaçayevo i Balkarskoy Leksikologii, Çerkessk, 1970, s. 6.
[3] Mokayev, A., Malkarnı Çaşav Tarıhından, Şuyohluk, No: 3, Nalçik, 1976, s. 87.
[4] Miziyev, İ.M., İstoriya Karaçayevo-Balkarskogo Naroda s Drevneyşih Vremen Do Prisoedineniya k Rossi, Nalçik, 1994, s. 23-24.
[5] Tarhan, Taner M., Eskiçağda Kimmerler Problemi, VIII. Türk Tarihi Kongresi Bildirileri, I. Cilt, TTK Yayınları, 1979, s. 355-356.
[6] Tarhan, a.g.e., s. 359.
[7] Miziyev, a.g.e., 1994, s. 32, 95.
[8] Alekseyeva, E.P., Karaçayevtsı i Balkartsı-Drevniy Narod Kavkaza, Moskova, 1993, s. 5.
“Koban Kültürü” terimi, bazı yazarlar tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Bu yazarlar “Koban Kültürü”nü, Kafkasya kavimlerinin ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe etmektedirler. Koban ırmağı ve onun kolları dolaylarını kapsayan sahadan “Kuban Bölgesi” şeklinde söz etmekte ve bu sahada oluşan kültürden (Kafkasya kültüründen) de “Kuban Kültürü” diye bahsetmektedirler. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını “Koban” köyünden almıştır. Asıl olan, Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer-Saka kültürüdür.
[9] Grousset, Rene., Bozkır İmparatorluğu, Çeviren: Dr. M. Reşat Uzmen, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1993, s. 22.
[10] Tarhan, a.g.e., s. 361-362.
[11] Tarhan, a.g.e., s. 357.
[12] Durmuş, İlhami., İskitler-Sakalar, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1993, s. 63; Lang, David Marshall., Gürcüler, Ceylan Yayınları, İstanbul, 1997, s. 65.
[13] Tarhan, a.g.e., s. 365.
[14] Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Kars Tarihi, I. Cilt, İstanbul, 1953, s. 66.
[15] Şeşen, Ramazan, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TKAE Yayınları, Ankara, 1985, s. 30.
[16] Ögel, Bahaeddin., Türk Mitolojisi, Cilt I., TTK Yayınları, Ankara, 1971, s. 579.
[17] Ögel, a.g.e., 1971, s. 376.
[18] Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Kıpçaklar, TTK Yayınları, Ankara, 1992, s. 17.
[19] Tarhan, a.g.e., s. 358.
[20] Durmuş, a.g.e., s. 41-43.
[21] Herodotos., Herodot Tarihi, Çeviren: Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 208.
[22] Togan, Z.V., Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981, s. 34.
[23] Hacilayev, a.g.e., s. 125.
[24] Herodotos, a.g.e., s. 208.
[25] Mızıulu, İsmail., Skifla bla Karaçay-Malkarlıla, Mingitav, Sayı:6, Nalçik, 1994, s. 192-193.
[26] Herodotos, a.g.e., s. 210
[27] Mızıulu, İsmail., Merkezi Gafgazın Etnik Tarihinin Köklerine Doğru, Çevirenler: Prof. Dr. Süleyman Eliyarlı, Doç. Dr. ehman Abdulla, TDAV Yayınları, İstanbul, 1993, s. 35.
[28] Mızılanı, a.g.e., 1993, s. 16.
[29] Tarhan, a.g.e., s. 362-363.
[30] Durmuş, a.g.e., s. 59.
[31] Koşay, Hamit Zübeyr., İdil-Ural Bölgesindeki Türklerin Menşei (Ethno-Genezisi), Dergi, Sayı: 4, 1956, s. 4.
[32] Eberhard, W., Çin'in Şimal Komşuları, TTK Yayınları Ankara, 1996, s. 96:70-71; Czegledy, Karoly., Bozkır Kavimlerinin Doğudan Batıya Göçleri, Çeviren: Erdal Çoban, Özne Yayınları, İstanbul, 1998, s. 117.
[33] Togan, a.g.e., 1981, s. 22-24, 149.
[34] Kırzıoğlu, a.g.e., 1953, s. 27.
[35] Ar, Mustafa Selçuk., Çivi Yazılı Kaynaklara Göre Türkçe-Etice-Hurrice Arasındaki Bağlar, Belleten, VIII/32, Ankara, 1944, s. 515-566; Erzen, Afif., Doğu Anadolu ve Urartular/Eastern Anatolia and Urartians, TTK Yayınları, Ankara, 1986, s. 15-16.
[36] Simeonov, B., İstoçni İsvori za İstoriyata i Nazvaniyeto na Asparuhovite Bulgari Vekove VIII, v: 1, 1979, s. 54.
[37] Gömeç, Saadettin., Kök Türk Tarihi, Türksoy Yayınları, Ankara, 1997, s. 31-32.
[38] Momsen., T., Ueber den Chronographen von Jahre 354; Abhandlungen der phil; Hist. Classe der kais; Saechischen Geselshaft der Wissenschaften, I, Leipzig, 1850, s. 547.
[39] Kurat, Akdes Nimet., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, TTK Yayınları, Ankara, 1972, s. 108; Tekin, Talat., Tuna Bulgarları ve Dilleri, TDK Yayınları, Ankara, 1987, s. 1.
[40] Kurat, a.g.e., 1972, s. 109; Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Dede-Korkut Oğuznamelerine Göre Kars'ın Anı (Arpaçayı boyu) ve Kağızman Kesimindeki Kamsarakan/Kalbaş Hanedanı, VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Cilt I, TTK Yayınları, Ankara, 1972, s. 80; Kırzıoğlu, a.g.e., 1992, s. 36.
[41] Koşay, Hamit Zübeyr., Bulgar Türklerinin Eski Tarihi, Başvekalet Müdevvenat Matbaası, 1932, s. 2; Artamonov, M.İ., İstoriya Hazar, Leningrad, 1962, s. 79.
[42] Togan, Zeki Velidi., Ibn Fadlan's Reisebericht, Leipzig, 1939, s. XXVIII; Kahovskiy, V.F., Proishojdeniye Çuvaşskogo Naroda, Çeboksarı, 1965, s. 225; Togan, a.g.e., 1981, s. 168-169.
[43] Kurat, a.g.e., 1972, s. 13.
[44] Skryinskaya, E.Ç., Yordan-O Proishojdenii i Deyaniyah Getov, Moskova, 1960, s. 91; Nemeth, Gyula., Hunlar ve Tanrının Kırbacı Attila, Çeviren: Tarık Demirkan, YKY, İstanbul, 1996, s. 7.
[45] Nemeth, a.g.e., s. 42.
[46] Kurat, a.g.e., 1972, s. 13; Grousset, a.g.e., s. 88; Kafesoğlu, İbrahim., Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 69; Ahmetbeyoğlu, Ali., Grek Seyyahı Priskos'a (V. Asır) Göre Avrupa Hunları, TDAV Yayınları, İstanbul, 1995, s. 7; Nemeth, a.g.e., s. 8; Gumilev, L.N., Hazar Çevresinde Bin Yıl, Çeviren: Ahsen Batur, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 2001, s. 169.
[47] Kosok, Pşimaho., Kuzey Kafkasya-Hürriyet ve İstiklal Savaşı Tarihinden Yapraklar, Çeltüt Matbaası, İstanbul, 1960, s. 12-16.
[48] Kafesoğlu, a.g.e, 1993, s. 70, 264.
[49] Mızıulu, a.g.e, 1993, s. 91; Miziyev, a.g.e., 1994, s.35.
Burada bir başka bir görüşe daha yer vermek gerekir; Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinin birinde “Dav oğlu Baksan” adı geçmektedir. Bu efsaneye göre, şimdiki “Baksan” ırmağı ve vadisinin adı Dav oğlu Baksan’ın adından kalmıştır. Ş.B. Noghumuka’ya göre, Dav oğlu Baksan ise, Çerkeslerin ataları olan Slav kökenli “Ant”ların (?) hükümdarı “Bakso”nun kendisidir (Noghumuka, Şora B., Çerkes Tarihi, Çeviren: Vasfi Güsar, Baha Matbaası, İstanbul, 1974, s. 63-68). “Ant” kavim adı, Alanların bir kolu olan “Ant”ların adından gelmektedir. Antların birinci sınıf yöneticileri Türklerden, ikinci sınıf yöneticileri Alanlardan ve kalabalık halk tabakası da Slavlardan oluşmaktaydı. G. Vernadsky, Alan, As ve Antların aynı kavimler olduğu konusunda ısrar eder. Ona göre, Çin kroniklerinde, Alanların ülkesi olarak gösterilen “Antsai~Yantsai” (şimdiki Kazakistan’ın güney bölgesi) adı da Antların adından gelmektedir. G. Vernadsky, Latinlerin de Alanlara “Ant” adını, Yunanların ise “As” adını verdiklerini söyler. Apsiş adlı bir komutanın önderliğindeki Avarlar 602 yılında Antları Dnester boylarında tamamen imha etmişlerdir. Bu tarihten sonra da tarihte bir daha Ant adına rastlanmaz. Theophanes, 583 yılında Trakya’ya saldıran Antların başında “Ardagast” ve “Mousoukios” adlı komutanlardan bahsetmektedir. G. Vernadsky, “Ardagast” adının İran kökenli olduğunu söylemekte, “Mousoukios” adını da “Busok” şeklinde düzelterek, Jordanes’in daha önceki yıllarda bahsettiği Antların “Boz” adlı komutanıyla bağdaştırmaktadır (Karatay, Osman., Hırvat Ulusunun Oluşumu, ASAM Yayınları, Ankara, 2000, s. 91, 117). Ant komutanı “Busok”un adından, onun Türk kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, Hun komutanı “Basık” adıyla olan benzerliği de dikkat çekmektedir.
[50] Biciyev, H.H., Türki Severnogo Kavkaza, Çerkessk, 1993, s. 268.
[51] Kaflı, Kadircan, Şimali Kafkasya, Vakıt Matbaası, 1942, s. 42:26.
[52] Ögel, Bahaeddin., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1991, s. 101.
[53] Gürün, Kamuran., Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, Cilt-I, Karacan Yayınları, 1981, s. 239; Kafesoğlu, a.g.e., 1993, s. 79, 185; Rasonyi, Laszlo., Tarihte Türklük, TKAE Yayınları, Ankara, 1993, s. 89-90; Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s. 16-18; Ostrogorsky, Georg., Bizans Devleti Tarihi, Çeviren: Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara, 1995, s. 53.
[54] Tekin, a.g.e., s. 1.
[55] Gumilev, a.g.e., s. 162.
[56] Artamonov, a.g.e., s. 71.
[57] Tekin, a.g.e., s. 2; Kurat, Akdes Nimet., Bulgar, İ.A., C.2, İstanbul, 1993, s. 782.
[58] Tekin, a.g.e., s. 3.
[59] Tekin, a.g.e., s. 3.
L.N. Gumilev, Organ ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu söylemektedir. Ona göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır (Artamonov, a.g.e., s. 162).
(s. 588) [60] Tekin, a.g.e., s. 2-4; Kafesoğlu, a.g.e., 1993, s. 191-192; Ostrogorksky, a.g.e., s. 97.
[61] T. Tekin, “Kubrat” sözünün “derlemek, toplamak, bir araya getirmek” fiilinin emir şekli olduğunu söylemekte ve İkinci Kök-Türk Hakanı Kutluğ’un unvanının da aynı anlamda “İl-Teriş” (kabileleri toplayan) şeklinde olduğunu hatırlatmaktadır (Tekin, a.g.e., s. 3). T. Tekin’in Kubrat adıyla ilgili etimolojisi de şüpheli görünmektedir. Kubrat’ın kardeşinin ve büyük oğlunun adlarının “Şam-bat” ve “Bat-Bayan” şeklinde olması, Kubrat sözünün aslının “Kur-bat” veya “Kor-bat” şeklinde olabileceğini düşündürmektedir. F. Nuretinov’un söylediği, “Putivl” şehrinin asıl ve eski adının “Bat-avıl” (Prens Karargahı) şeklinde olduğu (Nurettinov, Ferhat A. (Ed.), Mikail Baştu İbn Şams Tebir'in Şan Kızı Destanı, Çeviren: Avidan Aydın, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. XVII) doğru ise, öyle anlaşılıyor ki, “bat” sözü, Bulgar Türklerinde herhalde önceleri “bey, prens, vali” şeklinde bir unvan adı olarak kullanılmakta idi. Kubrat adının aslının“Kur-bat” şeklinde olduğunu varsayarak bu sözün eski Türkçe’deki “kür” (cesur, yiğit) sözünden “Kür-bat” şeklinde oluştuğu düşünülebilir.
[62] Kafesoğlu, İbrahim., Bulgarların Kökeni, TKAE Yayınları, Ankara, 1985, s. 15-16.
[63] Karaçay-Balkar Türkçesinde de “ospar” (gururlu, kibirli) ve “osparlık” (kendine aşırı güvenme, kurum, çalım) şeklinde yaşamaktadır. Karaçay-Balkar Türkçesindeki “ospar” ve “osparlık” sözü, Asparuk’un adına izafen “Asparuk gibi gururlu ve kibirli” gibi bir anlam yüküyle türemiş olabilir.
[64] Feher, Geza., Bulgar Türkleri Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1984, s. 31; Kafesoğlu, a.g.e., 1993, s. 191; Ostrogorsky, a.g.e., s. 117.
[65] Koşay, a.g.e., 1956, s. 40; Miller, M., Balkar Türklerinin Asılları Meselesi Etrafında, Dergi, Sayı: 30, Münih, 1962, s. 4; Bayçorov, S.Y., Drevnie-Türkskie Pamyatniki Evropı, Stavropol, 1989, s. 33-34.
[66] Nurettinov, a.g.e., s. XI.
[67] Miller, a.g.e. 1962, s. 5.
[68] Miller, V.F., Osetinskie Etüdı, Cilt-III, Moskova, 1887, s. 60.
[69] Artamonov, a.g.e., s. 172.
[70] Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Dede-Korkut Oğuznameleri Coğrafyası ve Düşünceler, Birinci Milli Türkoloji Kongresi Tebliğleri, Kervan Yayınları, İstanbul, 1980, s. 286.
[71] Nurettinov, a.g.e., s. XIV.
[72] Togan, a.g.e., 1939, s. 202.
[73] Mızıulu, a.g.e., 1993. s. 87.
[74] Laypanlanı, Kaziy., Karaçaylıla Kimledile, Karaçay Gazetesi, Sayı: 131-132, 2. sayfalar, Çerkessk, 1992.
Bulgarların Koban boylarında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı temaslarda bulundukları ve bunların bazı kültür tesirlerine maruz kalmış olmaları mümkündür (Kurat, a.g.e., 1972, s. 110). E.P. Alekseyeva’nın, “Karaçay-Balkar Türklerinin Bulgar ve Alanların karışmasından meydana geldiği” şeklindeki görüşüne günümüz Karaçay-Balkar tarihçilerinin hemen hepsi tam destek vermektedirler. Hatta birçoğu da, Karaçay-Balkarların kökeninin yalnızca As ve Alanlardan geldiğini kabul etmektedirler. Temel dayanak olarak da, Karaçay-Balkar Türkçesinde “kardeş, dost, arkadaş” anlamında kullanılan “alan” sözünü göstermektedirler. Ayrıca bugün kendilerini Alan ve Asların devamı sayan Osetlerin eskiden Karaçay-Balkarlara “Asson” (Aslar, As-oğulları) demeleri ve Balkar ülkesini “Asiyag” (Asiya, Asların ülkesi), Karaçay ülkesine de “Tstur-Asiyag” (Büyük Asiya) şeklinde adlandırmalarını; yine eskiden Gürcü-Megrellerin Karaçaylıları “Alani” ve Abhazların da “Azuho” (As) şeklinde adlandırmalarını, Karaçay-Balkarların doğrudan As ve Alanların soyundan geldiklerine dair kanıt olarak saymaktadırlar. Ben şahsen, Karaçay-Balkarların doğrudan As-Alanların devamı olduğu fikrine karşıyım. Fakat burada çok fazla yer tutacağından As-Alan bahsine girmeyeceğim.
[75] Miller, a.g.e., 1962, s. 13.
[76] Miller, a.g.e., 1962, s. 14.
[77] Mızıulu, İsmail., Tarih Halknı Baylıgıdı, Mingitav Dergisi, Sayı: 4, Nalçik, 1994, s. 39.
[78] Mızıulu, a.g.e., 1993, s. 91-92; Miziyev, a.g.e., 1994, s. 58.
[79] Patkanov, K., İz Novogo Spiska "Geografii" Pripisayvaemoy Moyseyu Horenskomu, Jurnal Ministerstva Narodnogo Prosveshteniya, CCXXVI, 1883, s. 21-32; Kurat, a.g.e., 1993, s. 785.
[80] Miller, V.-Kovalevskiy, M., V Gorskih Obşçestvah Kabardı. Predanie o Proishojdenii Balkarskih Feodalov (Tavbiyev), Vestnik Evropı, Kn: IV, Aprel, 1884, s. 553-555; Şamanlanı, İbrahim., Koban Başında-Tarih Haparla, Çerkessk, 1987, s. 42; Kudaşev, V.N., İstoriçeskie Svedeniya o Kabardinskom Narode, Nalçik, 1991, s. 156-157; Abayev, Misost., Balkariya, Nalçik, 1992, s. 7; Mızıulu, İsmail., Tarih Halkın Zenginliğidir, Çeviren: Adilhan Appa, Bilig Dergisi, Sayı: 7, Ankara, 1998, s. 28.
[81] Miziyev, İ.M., Oçerki İstorii i Kulturı Balkarii i Karaçaya XIII-XVIII vv, Nalçik, 1991, s. 16; Mızıulu, a.g.e., 1998, s. 19.
[82] Miziyev, a.g.e., 1994, s. 13.
[83] Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, TTK Yayınları, Ankara, 1993, s. 8.
[84] Bayramkullanı, Ahmat., İstoriyalı Haparla, Caşavnu Oyuvları, Çerkessk, 1988, s. 8.
1807-1808 yıllarında Kafkasya’da bulunan J. Klaproth notlarında Balkarlar hakkında şöyle demektedir; “Basiyat adı onların meşhur soy atalarının adıdır. Onlar önce Kuma ırmağı civarında yaşamışlar. Başşehirleri Macar şehri imiş. Daha sonra şimdiki Malk (Balk) ırmağı civarına gelip yerleşmişler ve bunlardan bir kısmı Malk (Balk) ırmağının adından “Malkar” veya “Balkar” adını almışlar (Şamanlanı, a.g.e., s. 42).” Çerkes tarihçisi Ş.B. Noghumuka da eskiden “Macar” adında bir şehrin varlığından bahsetmektedir; “Macar şehrinin sınırı, Kuma ırmağının sol kıyısında olup 12 fersah (12x6=72 km) uzaktadır (Noghumuka, a.g.e., s. 116).”
[85] Mokayev, a.g.e., s. 90.
[86] Şamanlanı, a.g.e., s. 42.
[87] Kafesoğlu, a.g.e., 1985, s. 1-3.
Halbuki, Mar-Abas Katina ile Khorenli Musa’nın kayıtlarına göre Bulgarların M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasya’da yaşadıklarından daha önce bahsetmiştik. V.F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z.V. Togan da bunun anakronik olmadığını söylemişlerdir. Yani, Bulgar sözünün V. Yüzyıldan önce olmadığı görüşü yanlıştır.
[88] Tekin, a.g.e., s. 62-63.
[89] Zakiyev, M.Z., Tatarı-Problemi İstorii i Yazıki, Kazan, 1995, s. 81.
[90] Patkanov, a.g.e., s. 21-32; Kurat, a.g.e., 1993, s. 785.
[91] Eren, Hasan., Bulgarlar ve Türk Dili, Bulgaristan'da Türk Varlığı, TTK Yayınları Ankara, 1985, s. 1, 13.
[92] İtil ırmağının en eski adı Finlilerin verdiği “Rha” adıdır. Finler sonraları bu ırmağa “Volga” demişler ve bu ad daha sonraları Slavlar tarafından da benimsenmiştir (Kurat, a.g.e., 1972, s. 112). Demek oluyor ki, İtil ırmağına “Volga” adını Slavlar ve Finlilerin vermemiştir. Yani, İtil ırmağına “Volga” adının kimler tarafından verildiği belirsizdir.
[93] İnan, Abdülkadir., Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara, 1987, s. 619.
[94] Kaşgarlı, Mahmut., Divanü Lugat-it Türk, Çeviren: Besim Atalay, C.I., TDK Yayınları, Ankara, 1992, s. 379.
[95] İnan, a.g.e., s. 619.
[96] Eyuboğlu, İsmet Zeki., Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1995, s. 68, 70, 548.
[97] Kırzıoğlu, a.g.e., 1992, s. 204.
[98] Huart, C., Horasan, İ.A., C.5/I, İstanbul, 1993. s. 560.
Farsça “hor” (güneş) sözü ile Doğu Slavlarının (Rusların ataları) pagan inançlarındaki “Hors” (Güneş Tanrısı) arasındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Bu ikisi arasında bir ilişki olmalıdır.
[99] İtil Bulgarlarından kalma eski mezar taşlarının üzerindeki “güneş” resimlerinin belki bununla bir ilgisi vardır.
[100] Togan, a.g.e., 1939, s. 147; Togan, a.g.e., 1981, s. 169.
[101] Togan, a.g.e., 1981, s. 426.
[102] Barthold, W., Balaklava, İ.A., C.2, İstanbul, 1993, s. 269.
[103] Baştav, Şerif., Sabir Türkleri, Belleten, V/17-18, Ankara, 1941, s. 62. Ş. Baştav, Sabir Türklerinin “Balakh” adlı hükümdarının “malak” (manda yavrusu) sözüyle bir ilgisi olabileceğini söylemektedir.
[104] Artamonov, a.g.e., s. 184.
[105] Alihanova, M., Tarihi Derbent-Name, Tiflis, 1898, s. 131.
[106] Erel, Şerafeddin., Dağıstan ve Dağıstanlılar, İstanbul, 1961, s. 52.
[107] Şamanlanı, a.g.e., s. 42.
[108] Balkarların etnik oluşumuyla ilgili çok eskiye dayanan tarihi bir kayıt yoktur. Sadece halkın belleğinde korunan belli belirsiz bir oluşum hikayesi mevcuttur. Bu da bölük pörçük olarak geç tarihlerde yazıya geçirilebilmiştir. Bkz; Miller-Kovalevskiy, a.g.e., 1884, s. 553-555; Şamanlanı, a.g.e., s. 42; Kudaşev, a.g.e., s. 156-157; Abayev, a.g.e., s. 7.
[109] Noghumuka, a.g.e., s. 67-68.
[110] Noghumuka, a.g.e., s. 60.
[111] Balkarların bugünkü yurtlarında çok daha eski zamanlardan beri yaşadıklarını bizzat Kabardey Çerkeslerinin efsaneleri söylemektedir: “Kabardeyler geldikleri yeni yerlerde Tatar (Karaçay-Balkar) köyleriyle karşılaştılar. Onları dağlık vadilere çekilmeye zorladılar ve kendileri de onların yurtlarına yerleştiler (Kudaşev, a.g.e., s. 31).” Yani, Balkar Türkleri, Balk vadisi ve Balk ırmağı dolaylarına Çerkeslerden sonra gelmemişler, tam tersine Balkarlar eskiden beri buralarda yaşarlarken daha sonra Kabardey Çerkesleri gelip Balkarları baskı altına almışlar ve dağlık bölgelere çekilmeye zorlamışlardır. Kabardey Çerkeslerinin, Koban ve Terek ırmakları dolaylarına göçlerinin ancak XV. yüzyılda Prens İnal’ın zamanında gerçekleştiği bilinmektedir.
[112] Baştav, a.g.e., s. 62.
[113] Baştav, a.g.e., s. 63.
Gürcü-Svanların eskiden Balkarlara “Sabir” ve Karaçaylılara da “Savar” adını vermeleri bu yüzden olmalıdır (Lavrov, L.İ., Karaçayevtsı-İstoriko-Etnografiçeskiy Oçerk, Çerkessk, 1978, s. 21; Miziyev, a.g.e., 1991, s. 135).
[114] Noghumuka, a.g.e., s. 27.
[115] Kurat, a.g.e., 1993, s. 796.
[116] Eyuboğlu, a.g.e., s. 376.
[117] Kurat, Akdes Nimet., Rusya Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1993, s. 51.
[118] Artamonov, a.g.e., s. 398.
[119] Artamonov, a.g.e., s. 387.
[120] Lavrov, a.g.e., s. 22; Alekseyeva, a.g.e., s. 46; Şamanlanı, a.g.e., s. 14-19; Mızıulu, a.g.e., 1994, s. 29.
(s. 589) [121] Hacilayev, a.g.e., s. 17-18; Mokayev, a.g.e., s. 91; Aliyev, Umar., Karaçay, Çerkessk, 1991, s. 48-49.
[122] Aslanbek, Mahmut., Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciası, Çankaya Matbaası, Ankara, 1952, s. 7; Bala, Mirza., Karaçay ve Balkarlar, İ.A., C.6, İstanbul, 1993, s. 218; Nevruz, Yılmaz., Karaçay-Malkarlılanı Tamırlarını Üsünden, Birleşik Kafkasya Dergisi, Sayı: 1, Eskişehir, 1994, s. 47.
[123] Grönbech, K., Kuman Lehçesi Sözlüğü-Codex Cumanicus'un Türkçe Sözlük Dizini, Çeviren: Prof. Dr. Kemal Aytaç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s. 90.
[124] Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Cilt 1, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. 534-535.
[125] Tenişev E.R., Goçiyaeva S.A., Süyünçev H.İ., Karaçay-Malkar-Orus Sözlük, Moskova, 1989, s. 396; Pröhle, W., Karaçay Lehçesi Sözlüğü, (Çeviren: Prof. Dr. Kemal Aytaç), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. 49.
[126] Şamanlanı, a.g.e., s. 42.
[127] Bayramkullanı, a.g.e., s. 6-7, 12.
[128] Bayramkullanı, a.g.e., s. 35-36.
[129] Barthold, W., Kerç, İA, C.6, İst. 1993, s. 582-583.
[130] Kurat, a.g.e., 1993, s. 782; Feher, a.g.e., 1984, s. 2-3; Feher, Geza., Bulgar Türkleri-Macarlar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü, TKAE Yayınları, Ankara, 1986, s. 10.
[131] Karaçay-Balkar Türkçesi ve Macarca arasındaki ortak sözler için bkz. Hacilayev, a.g.e., s. 150-151; Rona-Tas, A., The Character of Hungarian-Bulgaro-Turkic Relations, Studia Turco-Hungarica, Tomus V., Budapest, 1981, s. 121-126.
[132] Biciyev, a.g.e., s. 259.
[133] Bayçorov, a.g.e., s. 58.
[134] Beşevliyev, V., Proto-Bulgar Dini, Çeviren: T. Acaroğlu, Belleten, IX/34, Ankara, 1945, s. 218; Feher, a.g.e., 1984, s. 80; Feher, a.g.e., 1986, s. 20-21.
[135] Nurettinov, a.g.e., s. XXXIII.
[136] Malkonduyev, H.H., Drevnyaya Pesennaya Kultura Balkartsev i Karaçaevtsev, Nalçik, 1990, s. 15-16.
[137] Feher, a.g.e., 1984, s. 84-85; Feher, a.g.e., 1986, s. 41.
[138] Kafesoğlu, a.g.e., 1985, s. 52-53; Feher, a.g.e., 1986, s. 34.
[139] Miziyev, a.g.e., 1994, s. 59-60.
[140] Kurat, Akdes Nimet., Doğu Avrupa Türk Kavim ve Devletleri, Türk Dünyası El Kitabı, Cilt I, TKAE Yayınları, 1992, Ankara, s. 185.
[141] Feher, a.g.e., 1984, s. 42; Feher, a.g.e., 1986, s. 34.
[142] Bayçorov, a.g.e., s. 166-167.
[143] Şeşen, a.g.e., s. 51.
[144] Miziyev, a.g.e., 1994, s. 58-59.
[145] Bayçorov, a.g.e., s. 8-9, 20-24, 32-33, 310.
[146] Bayçorov, a.g.e., s. 28, 277, 281.
[147] Bayçorov, a.g.e., s. 90-91.
[148] Bayçorov, a.g.e., s. 174.
S.Y. Bayçora, bu transkripte geçen “izden” (tanrı) sözünün “ijden” şeklinde de okunabileceğini de söylemektedir.
[149] Feher, a.g.e., 1986, s. 29.
[150] Bayçorov, a.g.e., s. 35, 38, 70, 78.
[151] Bayçorov, a.g.e., s. 178.
[152] Karşılaştırınız; Tekin, a.g.e., s. 20, 25.
[153] Bayçorov, a.g.e., s. 84.
V.İ. Abayev, “Sonuçta, ‘tur’ sözünün kökeninin Alan diline ait olduğu anlaşılmaktadır” derken, ayrıca Alanların da sonuçta bir Hint-Avrupa kavmi olduğunu kastetmektedir.
[154] Bayçorov, a.g.e., s. 181.
[155] Bayçorov, a.g.e., s. 23.
[156] Bayçorov, a.g.e., s. 183.
[157] Bayçorov, a.g.e., s. 239.
[158] Bayçorov, a.g.e., s. 231.
[159] Bayçorov, a.g.e., s. 70.
[160] Biciyev, a.g.e.,s. 266.

ADİLHAN APPA
Türkler, II. Cilt, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 572-589


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.