Kafkasya Tarihi

Karaçay Malkar Türkleri

Karaçay Malkar Türkleri

I. Karaçay-Malkar Türklerinin Nüfusu ve Yaşadıkları Coğrafya

Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği döneminde ikiye ayrılan Karaçay-Malkar Türkleri günümüzde Rusya Federasyonuna bağlı Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetinde ve Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Karaçay-Çerkes Ö.C. nüfusunun % 36’sını oluşturan Karaçay Türklerinin sayısı 1989 yılı nüfus sayımına göre 156.140 kişidir. Fakat günümüzde Karaçay Türklerinin nüfusunun 200 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 14.100 km karelik bir alanı kaplayan Karaçay-Çerkes Ö.C.’nin başkenti Çerkessk şehridir. Diğer önemli şehirleri Karaçayevsk, Zelençuk, Üçköken, Cögetey, Pregradnaya, Adige-Habl ve Habaz şehirledir. Kabardey-Balkar Ö.C. nüfusunun % 9’unu oluşturan Malkar Türklerinin sayısı ise 1989 yılı nüfus sayımına göre 88.771 kişidir. Fakat günümüzde Malkar Türklerinin nüfusunun 100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 12.470 km karelik bir alanı kaplayan Kabardey-Balkar Ö.C.nin başkenti Nalçik şehridir. Diğer önemli şehirleri Prohladnıy, Sovyetskoye, Nart-Kala, Mayskiy, Terek, Baksan, Tırnavuz ve Çegem şehirleridir. Karaçay-Malkar Türkleri Kafkasya dışında, 1943-1944 yıllarında sürgüne gönderildikleri Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da tahmini 20 bin kişilik bir nüfusa sahiptirler. 1886 ve 1905 yıllarında Osmanlı Türkiyesi’ne göç eden Karaçay-Malkar Türklerinin Türkiye’deki tahmini nüfusu 20 bin kişidir. Bunun dışında, Amerika Birleşik Devletlerinde 5 bin, Suriye’de Şam ve çevresinde 1.500 Karaçay-Malkar Türkü yaşamaktadır.

Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadığı sahalar Kafkasya’nın merkezî bölgeleridir. Karaçay Türkleri Elbruz dağının batısında, Koban ırmağının kaynak havzasında yer alan Hurzuk, Uçkulan, Kart-curt köyleri ile daha batıdaki Duvut, Teberdi, Morh, Ishavat, Urup, Laba ırmaklarının yukarı kısımlarında yer alan köylerde ve Mara, Cögetey, Zelençuk vadilerindeki köylerde yaşarlar. Malkar Türkleri ise Elbruz dağının doğusunda Bashan (Baksan) vadisi ile daha doğuda yer alan Çegem, Holam, Bızıngı ve Malkar (Çerek) vadilerindeki köylerde ve Köndelen, Aksuv, Hasaniya, Kaşhatav, Karasuv, Gerpegej vs. köylerinde yaşarlar.

Mingitav (Elbruz 5.642 m), Dıhtav (5.203 m) ve Koştantav (5.145 m) gibi Kafkasya’nın ve hatta Avrupa’nın en yüksek dağları Karaçay-Malkar toprakları içerisinde yer almaktadır. Dağların 2 bin 200 metreye kadar olan kısımları çam, ladin ve köknar ormanlarıyla kaplıdır. 3 bin metreden sonraki kısımlar ise buzullarla kaplıdır. Kafkasya’nın en büyük buzulları olan Alibek, Amanavuz, Uzunkol, Ullukam, Tonguzorun, Azav, Bızıngı buzulları da Karaçay-Malkar bölgesinde yer alır. Başta Koban ırmağı olmak üzere Kafkasya’nın büyük ırmakları Elbruz dağı buzullarından doğmaktadır. Bunlardan Hurzuk, Ullu Kam ve Uçkulan ırmakları birleşerek Uçkulan köyü yakınlarında Koban adını alır. Yine Duvut, Teberdi, Arhız, Morh, Zelençuk (İnçik), Laba, Urup ırmakları da Koban ırmağını beslemektedirler. Biyçesın yaylasından doğan Hudes, Calankol, Amankol, İndiş ve Mara ırmakları da doğu tarafından Koban ırmağına karışırlar. Biyçesın yaylasından doğan Kuma (Gum) ırmağı ise Hazar denizine dökülür. Yine Elbruz dağı buzullarından doğan Malk (Balk) ile Bashan ırmakları ve daha doğudan doğan Çegem, Holam-Bızıngı ve Çerek ırmakları Terek ırmağına karışır.

II.Karaçay Malkar Türklerinin etnik oluşumu

Türk kavimlerinin tarihini devamlılık esasında incelemenin çeşitli zorlukları vardır. Tarih sürecinde teşkilatlanma biçimleri ve kavim adları değişmediği sürece, Türk kavimlerinin tarihteki izlerini takip etmek kolaydır. Ancak, onlar sanki bu izleri karıştırmak ve ortadan yok etmek istiyormuş gibidirler. Tarihe baktığımız zaman, dağınık haldeki Türk boylarının çoklukla federasyon şeklinde birleştiklerini, bu federasyonu oluşturan “Han”lardan veya “Bey”lerden birinin de bu federasyonun başına geçerek, kendi boy adını veya bizzat kendi adını bu birliğin tamamına kavim adı olarak kabul ettirdiğini (s. 14) görüyoruz. Bir süre sonra bu teşkilatlanma şekli, kurulduğu zamanki kadar ani bir şekilde dağılır ve boyların her biri tekrar bağımsız olur. Aradan bir zaman geçtikten sonra bu bağımsız ve dağınık haldeki boylar, bir başka boyun yönetiminde, yeni bir kavim adıyla, yeni bir teşkilatlanma sürecinde tekrar birleşirler. Bazen bu yeni birleşmede, eski birlikteki boyların tamamı yer almaz. Onların yerine başka yeni boylar geçer. Ancak bu durum böylece sona ermez. Aynı birlik, büyüklüğü ne olursa olsun yine dağılabilir ve tekrar başka bir kavim adıyla ortaya çıkabilir.[1]

Kafkasya’da Elbruz dağının doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hakimiyet kuran Kimmer, Saka (İskit), Hun, Bulgar, Alan ve Kıpçak Türklerinin binlerce yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk halkıdır. 22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir. Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda, tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise Kimmer ve Saka (İskit) gibi Proto-Türk kavimleridir.[2]

Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar, Alan, Hazar ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır. Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya’yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya’ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya’yı ele geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır.[3]

1. Kafkasya’da Kimmerler ve Sakalar

Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya’ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk kavimlerinin en eski mezar formunu yansıtırlar. Kurgan tipi mezar kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir. Kafkasya’da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği, M.Ö. IV. bin’den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan, Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır. Malkar’da Bıllım köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve Karaçay’da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında, Kabardey’de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça fazladır.[4]

Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. “Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden başlıca ana grubunu oluşturmaktadır.[5] Kimmerlere izafe edilen, Bakır ve Bronz çağlara ait bu zengin (s. 15) materyaller, kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca, merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler.[6] Kuzey Kafkasya’da yapılan arkeoloji çalışmalarında Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır.[7] Yine, Kimmerlerin M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda Volga, batıda Dneper, güneyde ise Azak denizi ile sınırlanmış geniş bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır. Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir. Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından farklıdır.[8]

M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya’nın merkezi kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır.[9] Kafkasya’da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk (Beştav) kurganları (M.Ö. 1200) ve Koban başındaki kalıntılar (M.Ö. 1200-1000) da yine Kimmerlerden kalmıştır.[10] Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey Osetya’daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür. Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Komleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya’ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır.[11]

Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların (İskitlerin) gelmesiyle buradan Kafkasya’ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır.[12] Sakaların (İskitlerin) baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.[13] Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimarî”den (Kimmer) bahseder.[14] “Mücmel el-tavarih”te Yafes’in yedinci oğlu “Kemari”nin (Kimmer) Bulgarların babası olduğu yazılıdır.[15] Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların (Bulgarların) ataları olduğu ifade edilmektedir.[16] Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer’in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır.[17]

Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan Sakalar (İskitler) Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu (s. 16) teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların kökenleri Orta Asya’ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir.[18]

Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir. Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname’de Alp Er Tonga’dan Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi. İkinci grupta yer alan Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates’in eserlerinde Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken, İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirler. Üçüncü grupta yer alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote, K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y. Öztuna, M.F. Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler.[19]

Herodotos Tarihi’nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim olduğu ve Massagetlerle (Hunlarla) yaptıkları savaştan yenik çıktıktan sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır.[20] Hippokrates’in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler (Sakalar) göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler (Sakalar) pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları böyledir.”[21] Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin (Sakaların) adı çok eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin, bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler (Türkler) olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname’de Turanlılar ile İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır. Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlarda Grek yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler.”[22]

Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir.[23] Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da “Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka kültüründen miras kaldığı aşikardır.

Hippokrates, Sakaların hayat tarzı hakkında bilgi verirken “hippage” denilen bir peynirden bahsetmektedir. Z.V. Togan bunu “kurut” şeklinde açıklamıştır.[24] Fakat bunu kurut yerine, Karaçay-Malkar Türkçesindeki “huppegi” (yoğurt suyu~peynir suyu) sözüyle açıklamak daha isabetli olacaktır. Karaçay-Malkar Türkleri peynir veyahut yoğurt suyundan, bir tür lor peynirine benzeyen, yağsız bir peynir yaparlar ve buna da “huppegi bışlak” adını verirler. Saka dilindeki “hippage” sözü, Karaçay-Malkar Türkçesinde “huppegi” şeklinde bugün bile kullanılmaktadır. Yine bu söz Osetçe’de de (s. 17) “huppag” (inceltilmiş lapa) şeklinde yaşamaktadır.[25]

Sakalar et pişirmek için kapları olmadığı takdirde, önce hayvanın iskeletini ızgara gibi kullanmak üzere itinayla çıkarırlar, sonra da kemiklerinden sıyrılmış etleri bu iskeletin üzerine koyarlar, etlerini sıyırdıkları öteki kemikleri de odun niyetine iskeletin altında koyup ateşe verirlerdi.[26] Sakaların tencere ve oduna ihtiyaç olmaksızın bu pratik et pişirme yönteminin aynısı günümüzde bile Kafkasya meralarında sürülerini otlatan Karaçay-Malkar çobanların uygulanmakta ve bunun çok eski bir Karaçay-Malkar adeti olduğu bilinmektedir.[27]

Herodotos, Sakaların fala ve falcılığa çok meraklı olduklarını anlatır. Buna göre, Sakalar söğüt dallarıyla fal bakarak gelecekten birtakım haberler almaktadırlar.[28] Öte yandan Ammianus Marcellinus bu tip falcılığın Alanlarda da olduğunu söyler.[29] Saka ve Alanların söğüt dallarıyla fal bakma adeti aynı şekilde Karaçay-Malkar Türklerinin kültüründe de muhafaza edilmiştir. Bu şekil fal bakma adeti Sibirya Türklerinde de halen devam etmektedir.[30]

Sonuç olarak burada Karaçay-Malkar Türklerinin doğrudan Kimmerlerin ve Sakaların devamı olduğu ispatlanmaya çalışılmamıştır. Bununla birlikte, Kimmerlerin ve Sakaların tarihin farklı ama birbirini takip eden erken dönemlerinde Kafkasya’ya gelerek bölgede yaşayan kavimlerin etnik ve kültür yapısını oldukça derinden etkiledikleri ve dolayısıyla da Kimmer ve Saka kavimlerinin bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumundaki izleri çeşitli örneklerle ortaya konulmuştur.

2. Kafkasya’da Bulgarlar ve Hunlar~Sabirler

Milat öncesi Çin kaynaklarında “Okut” veya “Hokut” şeklinde bir Türk kavim adı geçmektedir. Önceleri bu kavmin Uygurlar olduğu ileri sürülmüş ise de, Uygurlar daha sonraki tarihlerde ortaya çıktıkları için Okut kavminin Ogur Türkleri olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.[31] Ogurlar, Hiung-nu’lar (Hunlar) zamanında, onların kuzeyinde yerleşmiş bulunan ve güneybatı Sibirya’da yaşayan, Çinlilerin “Ting-ling” ve daha sonra “Tieh-le” adını verdikleri kavimdir. Türk oldukları kesinlik arz eden Ting-ling kavminin ana yurtlarının Orhon civarı olduğu sanılmaktadır. Bir kısmı da Vusunların batısında yaşayan Ting-ling veya Ogurların İtil-Yayık havzasına ne zaman geldikleri kesin olarak tespit edilememiştir.[32]

Zeki Velidî Togan, Ogurların tarihini çok daha eski çağlara götürmekte ve “Ogur” adının milattan önceki dönemlerde “Türk” sözü yerine kullanıldığını ileri sürmektedir. Ona göre Ogurların esas yayılmaları milattan önceki dönemlerde cereyan etmiştir ve Önasya’daki “Hurriler” ile Ogurlar aynı kavimdir.[33] Sümerler ile de akraba oldukları ileri sürülen Hurriler M.Ö. 5000 yıllarında Türkistan coğrafyasında yaşıyorlardı. Hurrilerin, M.Ö. 4000 bin yıllarında Azerbaycan ve Doğu Anadolu dolaylarında gelip yerleştikleri sanılmaktadır.[34] Gerçekten de Doğu Anadolu’da yapılan arkeoloji çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler Z.V. Togan’ın bu görüşünü kuvvetlendirmektedir. M.Ö. 4000 yıllarında, kuzeyde Kafkasya, güneyde Suriye’nin kuzeyi, doğuda Urmiye gölü civarı, batıda Malatya-Elazığ bölgesi arasında kalan geniş bir alanda üstün bir uygarlık ve kültür tesis eden Hurrilerin Asyalı bir kavim oldukları ve dillerinin de Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu bilim adamları tarafından kabul edilmektedir.[35]

Bulgar tarihçi B. Simeonov, eski Çin kaynaklarında, M.Ö. 103 yılında ait bir kayıtta “Pu-ku” ve “Bu-gu” şeklinde geçen kavmin Bulgarlar olduğunu ve onlardan Amu-Derya’nın batısı ve Tien-Şan dağlarının kuzeybatısında yaşayan bir kavim olarak bahsedildiğini söylemektedir.[36] Fakat, B. Simeonov’un bahsettiği Pu-ku veya Pu-ku kavmi, herhalde Kök-Türkler döneminde de mühim bir rol oynayan ve Kök-Türklerin idaresinde iken 620’li yıllarda diğer Töles boylarıyla birleşerek “Altı-Bag Bodun”u oluşturarak Kök-Türklere karşı isyan eden “Bu-gu” Türkleri olmalıdır.[37]

Bulgar adına Latin kaynaklarında ilk olarak M.S. 354 yılında rastlamaktayız. Yazarı meçhul olan ve M.S. 354 yılında yazıldığı anlaşılan “Anonim Kronik”te Bulgarlardan “Vulgares” şeklinde bahsedilmektedir.[38] Bizans kaynakları ise M.S. 482 yılında, Avrupa Hun imparatoru Attila’nın küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler.[39] Öte yandan Süryanî Mar-Abas Katina’nın Bulgarlar hakkındaki kayıtları, Latin ve Bizans kayıtlarından daha eskidir. Mar-Abas Katina, Bulgarların daha M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde yaşadıklarından bahsetmektedir. Hatta bu kayıt, VII. yüzyıl Ermeni (s. 18) tarihçisi Horenli Musa (Moses Khorenaci) tarafından da nakledilmiştir. Horenli Musa’nın kayıtlarında Bulgarlarla ilgili olarak şöyle denilmektedir: “Val Arşak oğlu I. Arşak zamanında (M.Ö. 149-127) Kafkasya dağları arasındaki Bulgarlar ülkesinde büyük karışıklıklar çıktı. Bunlardan kalabalık bir grup göçüp gelerek Gol’un altında çok verimli ve buğdayı bol ovalara yerleştiler.”[40]

Başta M.İ. Artamonov olmak üzere bazı eski Sovyet ve Avrupalı tarihçiler, Mar-Abas Katina ile Horenli Musa’nın Bulgarlar hakkında milat öncesi döneme ait verdiği bu haberleri anakronik sayarlar.[41] Fakat, V.F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z.V. Togan Bulgarların gerçekten de milattan önceki dönemlerde Kafkasya’da yaşadıklarını ve bunların bir kısmının, Horenli Musa’nın da işaret ettiği tarihlerde Ermenistan dolaylarına göç ettiklerini söylerler. Hatta, V.F. Kahovskiy ve K. Patkanov milat öncesi dönemde Kafkasya ve Ermenistan coğrafyasında Bulgarların yaşadıklarını ve bunun da tarihe uygun olduğu konusunda ısrarlıdırlar.[42]

VI. yüzyıl tarihçisi Zacharias Rhetor ise 569 yılında Bulgarlar hakkında önemli ve güvenilir bilgiler vermektedir: “Bazgun ülkesinden Hazar kapısı (Derbent) ve Hazar denizine kadar olan yerler Hunların toprağıdır. Onların yanında, Hunlardan farklı dilleri ve pagan inançları olan Burgar (Bulgar) adlı barbar bir kavim yaşar. Onların şehirleri vardır. Bu kavmin yakınında yaşayan Alanların da beş tane şehri vardır. Aunagur (Onogur) kavmi çadırlarda yaşar. Bu yerlerde Avgar, Sabir, Burgar (Bulgar), Alan, Kutargar, Avar, Hasar, Dirmar, Sirugur, Bagrasir, Kulas, Abdel ve Heptalit adlarında on üç tane kavim yaşar. Bunların bir kısmı çadırlarda oturur. Bu kavimler hayvan yetiştir ve balıkçılıkla uğraşırlar ve bundan başka yağmacılık yaparlar.”[43] Şiraklı Anan (Anani Şirakaci) da VII. yüzyıla ait “Ermeni Coğrafyası” adlı eserinde, Bulgarlar hakkında şöyle söylemektedir: “Kafkasların kuzeyinde Türk (Hazar) ve Bulgar kavimleri yaşarlar. Bulgar kavmi Kupi-Bulgar, Duçi-Bulkar, Oghondor-B.lkar, Çdar-Bolkar şeklinde dört kabileden teşekkül etmiştir.”[44]

Bilhassa eski Ermeni kayıtlarından Bulgarların aslında Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelip yerleştikleri anlaşılmaktadır. Fakat daha çok itibar gören Bizans kaynaklarında ise Bulgarlar daha çok Hunlarla birlikte geçmekte, Attila’nın imparatorluğunun dağılmasından sonra en küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak anılmaktadır.

Hunlar~Sabirler

Bizanslı Dionius de Charax, Hunların M.S. 330 yıllarda Kafkaslara geldiklerini bildirmektedir.[45] Fakat, Alanları yerinden edecek kadar güçlü bir hareket olan kavimler göçünün başlamasından ve Hunların toplu olarak İtil, Azak ve Kafkasya dolaylarına gelip yerleşmesinden çok daha önce Orta Asya’dan gelip buralara yerleşen Hun kabilelerinin olduğu bilinmektedir. Bu kabileler Hunların toplu göçünden en az 150 yıl önce buralara gelip yerleşmişlerdir.[46]

Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru dalgalar halinde akan Balamir Han yönetimindeki Hunlar 355-360 yıllarında İtil ırmağını aştıktan sonra Don ırmağını da geçmişler, Terek ve Koban havzasındaki Alanların ülkesini tamamen hakimiyet altına almışlardı. Fakat Hunlar, Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra hemen batıya yönelmemişler, Kafkasya üzerinden 359 yılında İran’a ve 363-373 yılları arasında Ermenistan’a girmişlerdir.[47] Hunlar kısa bir zamanda Hazar denizinden Azak denizine kadar uzanan bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına almışlardır. Bütün bu tarihi olaylardan sonra Kafkasya ve Azak denizi dolayları artık Hunların gerçek vatanı olarak sayılmıştır.[48]

Eski tarih kaynaklarında “Sabar~Savar~Suvar~Saber~Sabir” vs. şeklinde geçen Sabir Türkleri miladın ilk yıllarında İrtiş havzasında yaşıyorlardı. Bu saha, Sabirlerin burada süre yaşamaları nedeniyle göçlerinden sonra da Sabir yurdu (Saberia~Sibirya) olarak anılmıştır. M.S. II. yüzyılda bu sahada cereyan eden kavimler göçü nedeniyle Sabirler yurtlarından çıkarak Volga ırmağının orta kısımları ile Ural ve Kama ırmağı havzasında gelmişlerdir. 460’lı yıllarda Avarların saldırısı üzerine Sabirler Volga-Kama-Ural havzasını terk ederek Kafkasya’ya doğru kaymışlardır. Sabirler bir müddet bölgedeki diğer Hun ve Ogur kabileleriyle birlik halinde yaşamışlar fakat 506-558 yılları arası bir dönemde Kafkasya’yı hakimiyet altına almışlardır.[49] Sabir Türklerinin VI. yüzyıl ortalarına kadar devam eden Kafkasya hakimiyeti, İran kralı I. Husrev’in 545 yılında yaptığı Kafkasya seferiyle birlikte zayıflamıştır. Bu tarihten sonra dağılma sürecine giren Sabirlerin bazı kabileleri 545-555 yılları arasında Alan, Abhaz ve Zikhlerle komşu haline, merkezi idareden mahrum bir şekilde ve birçok kabile reisleri idaresinde Koban, Terek, Kura ve Rion ırmakları dolaylarında yaşamaya başlamışlardır. Bu dönemde Ermeni kaynakları bunlara Hun adını verirken, Bizans (s. 19) kaynakları ise Sabir demektedir.[50]

Arran Patriği Karduşt’un faaliyetleri sonucu Kafkasya’da yaşayan Hunların bir kısmı 507-508 yıllarında Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Hatta Bizanslılar da Karduşt’un bu faaliyetlerine destek vermişler 537 yılında Kafkasya’da bir Piskoposluk bile kurmuşlardır. Piskoposluğun başına geçen Karduşt adlı rahip Hunların dilini öğrenmiş ve yedi yıl süren bir çalışmadan sonra 544 tarihinde İncil’i Hun diline çevirmiştir. Süryani rahibi Zacharias Rhetor’un 555 yılına ait kayıtlarında bahsedilen bu Hıristiyan Hun kavmi Sabir Hunlarıdır. [51]

Bizanslı tarihçi Prokopius 508 yılında Daryal geçidine hakim bir müstahkem mevkide Ambazuk adlı bir beyin idaresinde yaşayan Sabir Hunlarından bahsetmektedir. Prokopius’a göre Kuzey Kafkasya bölgesi 465-556 yılları arasında bu Sabir Hunlarının hakimiyeti altında olmuştur. Prokopius’un anlattıklarına göre Kafkasya’da Alan, Abhaz, Zikh adlı kavimlerin dışında bir de Sabir namında Hun kabileleri yaşamaktadır. Sabirlerin yurdu ise daha çok Koban ırmağı havzası ile biraz kuzeye kadar olan sahayı kapsamaktadır. Yine Prokopius’un kayıtlarında Kafkasya dağlarından Hazar geçitlerine kadar uzanan sahanın Alanların elinde hakimiyetinde olduğu fakat aynı zamanda bu civarda Sabir adı verilen Hun kabilelerinin de yaşadığı söylenmektedir. Ayrıca Prokopius bu Sabir Hunlarından savaş kültürleri ve savaş aletleri çok gelişmiş bir kavim şeklinde bahsetmektedir. Bütün bunlardan Sabirlerin 500-560 yılları arasında Koban ırmağı havzasında yaşadıkları anlaşılmaktadır. VI. yüzyıl sonlarında ise Sabir kabileleri ve Onogurlar birleşerek Utirgur kabile birliğini kurmuşlardır. Bundan sonra Kafkasya’da Sabir ve Onogur adlarının yerine Utirgur adı anılmaya başlanmış ve Hazar Kağanlığına tabi oluncaya kadar da Büyük Bulgarya devletinin temelini bunlar oluşturmuşlardır.[52] Kök-Türklerin baskısıyla 552 yılında İtil-Don-Kafkasya sahasına gelen Avarlardan 558 yılında büyük bir darbe yiyen Sabirlerin adı bundan sonra tarih sahnesinden silinmiştir. Daha sonra bunların büyük bir kısmı Hazar hakimiyetine girerken, bir kısmı da Macarlarla karışmıştır.[53]

Hazar Kağanlığının kalabalık bir kütlesini teşkil ettikleri ve hatta Balancar ve Semender adlı iki büyük Hazar kabilesinin aslında Sabirler olduğu anlaşılmıştır.[54] Bundan dolayı bazı tarih araştırmalarında Sabirler ile Hazarların aynı kavim olduğu öne sürülmüş ise de bu doğru olmasa gerektir. Çünkü Kafkasya’daki Bulgar birliğine dahil iken daha sonra Hazar Kağanlığının hakimiyetine giren Sabir Türklerinin Bulgar ve Hazarlar gibi Lir Türkçesi konuşmadığı, Kaşgarlı Mahmut’un “Suvarın” şeklinde adlandırdığı Sabir dilinden aktardığı birtakım kelime ve cümleler onların Şaz Türkçesi konuşan bir Türk kavmi olduğu ve Hazarlardan ziyade bir Hun kabilesi oldukları görüşü ağırlık kazanmıştır.[55]

Kafkasya’nın siyasi tarihinde önemli rol oynayan Sabirler, Karaçay-Malkar Türklerinin tarih ve kültür araştırmalarında genellikle göz ardı edilmiştir. Karaçay-Malkar Türkçesindeki “alan” (dost, arkadaş, vs.) sözünden hareketle Karaçay-Malkar Türklerinin hiç şüphesiz Alanlardan geldiğini iddia ederek sayfalar dolusu teoriler üretenler her nedense Sabir Türkleri konusuna gereken önemi vermemişlerdir. Halbuki, Karaçay-Malkar Türklerini çok iyi bilen ve Kafkasya’da en yakın komşusu olan Gürcü-Svanlar eskiden Karaçay Türklerine izafeten “Savar” adını, Malkar Türkleri için de “Sabir” adını kullanmışlardır.[56] Elbette ki Gürcü-Svanların Karaçay-Malkar Türkleri için kullandığı “Savar” ve ”Sabir” adlarının tarihteki Sabir Türkleriyle bir ilişkisi olmalıdır. Bunun dışında, Prof. Dr. Kaziy T. Laypan, bazı Sabir kabilelerinin çeşitli Kafkas kavimlerine karıştıklarını söylemektedir. Ona göre Abhaz ve Abazaların (Abazin) eski toplumsal yapısında üst tabakayı oluşturan Açba, Çaçba, Biyberd, Dudaruk~Tutarık ve Kılıç adlı sülaleler Sabir kökenlidir.[57]

Büyük Bulgarya

Bizanslı Priskos ve Suidas 463 yılında Şaragur, Ogur ve Onogur adlı kabilelerin Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda ve Tuna ırmağının kolları ile Volga arasındaki bozkırlarda yerleşmiş olduklarını ve daha sonra 482 yılında İrnek’in kurmuş olduğu birliğin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler. Bulgarlar daha sonra Kutirgur ve Utirgur şeklinde iki kabile temelinde bir siyasi birlik oluşturmuşlardır. Bu ilk Bulgar birliğinin merkezi Koban ırmağı civarında bulunuyordu.[58] Avrupa’dan Karadenizin kuzeyindeki bozkırlara ve Kafkasya’ya dönüş yapan Hunlar ile buralarda çok eskiden beri yaşamakta olan Bulgar ve Sabir kabileleri arasında çatışma çıkacağı yerde kısa sürede dostane temaslar neticesinde siyasi birlik oluşmuştu. Bulgar ve Sabirlerin bundan sonra kendileri için “Hun” adını kullanmaları bunun en güzel delilidir. (s. 20) IV. yüzyılda Bulgarların kendilerini Hunlardan sayması bir gurur vesilesi idi.[59] M.İ. Artamonov, V. yüzyılda Kafkasya’nın etnik haritasını şöyle çizmektedir; Dağıstan’ın kuzeyinden Kuma ırmağı ve onun kollarının çevrelediği yerlerde Sabirler ile onların biraz yukarısında Şaragurlar yaşamaktadır. Onların kuzeyinde ve batısında yani bugünkü Adige Ö.C. ve Krasnodar ile Stavrapol çevresinden Azak denizine kadar olan yerler Onogurların ülkesidir. Azak denizinin kuzey kıyılarından doğu ve güneye doğru Şaragurlara kadar olan yerlerde Akatsir~Akaçirler yaşamaktadır. Bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. ile Kabardey-Balkar Ö.C ve Kuzey Osetya Ö.C. sahalarının tamamı ise Alanların hakimiyeti altındadır.[60]

Kök-Türklerin baskısıyla 560 yıllarında batıya doğru kaçan Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun-Bulgarları hakimiyet altına almışlardır. Bulgarların bir kısmı Avarların baskısına dayanamayarak Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla Avarlar da 567 yıllarında Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını götürmüşlerdir.[61] Kafkasya’da kalan diğer Bulgar kabileleri ise “Ermi” adlı bir Türk kabilesine (veya sülalesine) mensup “Gostun” (veya Organ) adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak yeniden birlik oluşturmuşlardır.[62] Tuna Bulgar Hanları Listesinde “Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı (veya unvanı) Bizans kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. Gostun veya Organ adıyla anılan bu şahıs yakın bir gelecekte Büyük Bulgarya’yı kuracak olan Kubrat Han’ın da dayısı (veya amcası) olan kişidir.[63] L.N. Gumilev, Organ adlı prens ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu söylemektedir. Gumilev’e göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır.[64] 605 yılında, Kubrat dayısı Organ’dan idareyi devralarak Bulgarların “Elteber”i olmuştur. Uzun süre Avarların baskısı altında kaldıktan sonra Kubrat, Bizans’ın da desteğini alarak, Bulgarların bağımsızlığı için Avarlara karşı mücadeleye başlamıştır. 630 yılında, Avarlara karşı açıkça isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635 yılında bu mücadelesini başarıyla sonuçlandırarak, temelde Onogur ve Utirgur (Onogur+Sabir) kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” (Büyük Bulgarya) devletini kurmuştur. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır.[65]

Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu “Bat-Bayan” geçer. Fakat, VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya devleti dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir kısmı da Kafkasya’yı terk ederler. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag” kendisine bağlı kabilelerle Don ırmağının karşısına yerleşirken, “Asparuk” ise yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna ırmağı boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır. Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hakimiyetini kabul eder.[66]

Kara-Bulgarlar ve Karaçay-Malkarlar

Tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” şeklinde geçen Kafkasya Bulgarlarını birçok bilim adamı Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede pay sahibi oldukları konusunda birleşmekte ve Karaçay-Malkar Türklerini doğrudan Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler. Sözgelimi; V.F. Miller, Karaçay-Balkar Türklerini eskiden Koban ırmağı dolaylarında yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V. Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V.F. Miller’in bu görüşünü desteklemektedirler.[67] Meşhur tarihçi M.İ. Artamonov da Karaçay-Malkarları Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir. Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların hakimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü Karaçay-Malkarların atalarıdır.[68]

M.F. Kırzıoğlu yazmış olduğu kitap ve makalelerinin hemen hepsinde Bulgar Türklerinin Karaçay-Malkarların ataları olduğunu söyler. M.F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” (s. 21) bugünkü Karaçay-Malkar Türkleridir.[69] F.A. Nurettinov, Karaçay-Malkarların, Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan bakiyeleri olduğunu söylemektedir.[70]

Z.V. Togan da, Karaçay-Malkarların Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak görmekte ve Karaçay-Malkarların önceleri bugünkü Çuvaşlar gibi l-r Türkçesini konuştuklarını fakat XV. yüzyıldan önce tespit edilemeyen bir dönemde ş-z Türkçesine geçiş yaptıklarını söylemektedir.[71] Fakat Z.V. Togan, Karaçay-Malkarların önceleri l-r Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin ş-z Türkçesine dönüştüğü şeklindeki görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil ortaya koyamamıştır. Verdiği kelime örnekleri ise günümüzde Kıpçak Türkçesi konuşan diğer Türk halklarının dilinde yaşamakta olup aynı zamanda bu kelimeler ş-z Türkçesine aittir. Bulgar tarihçi B. Simeonov da Çuvaş ve Karaçay-Malkarların dillerini eski Bulgar Türkçesinin varisleri sayarak şöyle bir açıklama getirir: “Çuvaş ve Karaçay-Malkar dilleri eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat, artık bugün Çuvaş dili daha çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden uzaklaşmıştır. Karaçay-Malkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir.”[72]

E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorski), Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkarların temelini oluşturduklarını söylemektedir.[73]

1930’lu yılların başlarında A. Miller arkeoloji çalışmaları sırasında Digorya’da (Kuzey Osetya) Bulgar Türklerine ait kulplu asma kazan parçalarını bulmuş ve daha o zaman, “Burada (Digorya’da) bulunan Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarları atalarının Kuzey Kafkasya’da bugünkü Malkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir açıklama yapmıştır. A. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digor ve Malkar topraklarında yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş, bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da bugünkü Malkar Türkleridir. A. Miller ileride bu konuyla ilgili özel olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını bulmak düşüncesiyle arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada bulunmaktan çekinmiştir. A. Miller bugünkü Malkar Türkleri ile Azak Kara Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Fakat 1933 yılının sonlarına doğru Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla birlikte değerli çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeleri de ortadan yok olmuştur.[74]

A. Miller’in bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin eski Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini M. Miller de kabul etmektedir. Fakat M. Miller’e göre Azak Kara Bulgarları Azak civarına Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine Azak’taki Kara Bulgarların bir kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak Kara Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın 964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Buna göre, Svyatoslav, Hazarların Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların bütün kuzeybatı kısmını hakimiyet altına almış ve Kiyev-Rus prensliğiyle birleştirmiştir. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya doğru göç etmişlerdir. Eldeki arkeolojik malzemeye dayanılarak, Kafkasya’daki Karaçay-Malkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı olduklarını söylemek mümkündür.[75]

Hakikaten de, birtakım arkeolojik malzeme ve Kafkasya’daki bazı yer adları, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik bakımdan Kafkasya Bulgarlarının devamı olduğunu destekler niteliktedir. Sözgelimi Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları, Malkar’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar Karaçay-Malkarlar ile Bulgarlar arasındaki etnik ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır.[76] Öte yandan, İ.M. Mızı, “Kutirgur” adının Malkar’da Çegem vadisindeki eski “Gudurgu” köyünün adında hatırasını koruduğunu ve “Bittogur” adının da Çegem ırmağının yukarı kısmında “Biturgu” şeklinde devam ettiğini söylemektedir. Ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”, “Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Malkar köylerinin adlarının da Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir.[77]

Humara Şehri

Bulgar Türkleri “agul” (avul) adını verdikleri, büyük blok taşlardan inşa edilen müstahkem şehirlerde yaşarlardı. Bunun en güzel örneklerinden biri de Karaçay’daki eski “Humara” müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri 20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir kale-şehirdir.[78] Eldeki bilgilere göre bu şehrin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyılda Arapların Kafkasya saldırılarına karşı Bulgar ve Alanlar tarafından inşa edildiği tahmin edilmektedir.[79]

Bulgar Yazıtları

1960-1962 yıllarında Karaçay’daki eski Humara şehri kazı çalışmaları sırasında Kök-Türk yazısına benzeyen runik karakterde yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A.M. Şçerbak bu yazıtların Don ve Talas yazıtlarıyla olan benzerliğini açıklayarak Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V.A. Kuznetsov ise Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış olan eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterdiğini söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe bırakmayacak şekilde bunların eski Türk yazısı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla Humara yazıtlarının varlığı dünya bilim alemine duyurulmuştur. Daha sonra Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda bilim adamı bu yazıtları çözme çalışmalarına başlamışlardır. G.F. Turçaninov, Humara yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini ileri sürmüş fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M.A. Habiç ise bu yazıtlardan birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. Nihayet, S.Y. Bayçora yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Malkar topraklarında bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz, Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle, Ak-Kaya bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini çözerek bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H.H. Bici de bu yazıtların Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir.[80]

S.Y. Bayçora vardığı sonuca göre Humara ve Kuzey Kafkasya’nın birçok bölgesinde bulunan yazılı taşlarda kullanılan dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d”, “c”, “dz” ve “ara~ortak” olmak üzere dört şivede konuştuklarını söylemektedir. Hasavut bölgesindeki bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türkleri’nin harfleriyle, ikincisi ise eski Uygur Türkleri harfleriyle yazılmıştır.[81] S.Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır.[82] Bu çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kullanılan alfabenin diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin aynısı olduğu görülmektedir.

3. Kafkasya’da As-Alanlar

Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda önemli pay sahibi olan kavimlerden biri de As-Alanlardır. Çinlilerin “An-tsa-i”, Romalıların “Alani” ve Bizanslıların da “Asioi” şeklinde adlandırdığı As ve Alanlar ilk önceleri Türkistan sahasında yaşıyorlardı. M.Ö. I. yüzyıl ortalarında Türkistan’dan göç ederek Don ırmağı ile Kırım arasında geniş bir sahaya yerleştiler. M.S. 370-3375 yıllarında gerçekleşen Hun baskısıyla As ve Alanların bir kısmı batıya doğru kaymış, bir kısmı da güneye doğru giderek Kafkasya dağlarına sığınmışlardır.[83] E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorski), Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturduklarını söylemektedir.[84] Bulgar Türklerinin Koban ırmağı havzasında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı temaslarda bulundukları ve bunların bazı kültür tesirlerine maruz kalmış olmaları mümkündür.[85] Karaçay’daki tarihi Humara kale-şehrinden elde edilen arkeolojik malzemeye göre bu kale-şehrinde Hazar-Bulgarları ile Alanların birlikte yaşadıkları (s. 23) anlaşılmıştır.[86] E.P. Alekseyeva’ya tespitine göre bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. sınırları içerisinde X-XIII. yüzyıllar arasında Alanların yaşadığı şehir ve köylerin toplam sayısı 40’tan fazladır.[87] Bunun dışında, VIII-X. yüzyıllar arasında Bizans ve Gürcülerin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul eden Alanlardan kalma Karaçay’ın Çuvana, Sıntı ve Arhız bölgelerinde birer tane kilise mevcuttur.[88]

Avrupalı ve Sovyet tarihçileri genel olarak As-Alanları İranî bir kavim şeklinde kabul etmekte ve Kafkasya’da yaşayan bugünkü Osetlerin de As-Alanların devamı olduklarını söylemektedirler. Z.V. Togan, A.N. Kurat, B. Ögel ve M.F. Kırzıoğlu da, Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin ileri sürdüğü bu görüşü kabul etmişlerdir. Fakat Z.V. Togan, başlangıçta İranî kökenli olsalar bile As-Alanların çok eski tarihlerde Orta Asya’da yaşarlarken Hunlarla çok yakın temasları neticesinde Türkleşmeye başladıklarını söylemektedir. Sözgelimi, M.Ö. 3. yüzyılda Çin kaynaklarında zikredilen Hunların 24’lü teşkilatının ilk 4 esas kabilesinden birinin adı “Alan”dır.[89]

As-Alanların etnik kökeni konusundaki tartışmalar günümüzde halen devam etmektedir. Bunun sebebi eski tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin As-Alanların etnik kökenini aydınlatacak kadar yeterli olmayışından ve en önemlisi de As-Alanların bizzat kendi dilleriyle yazılmış ve dolayısıyla da As-Alanların hangi dili konuştuğunu ortaya koyacak tatmin edici bir belgenin bulunamayışından kaynaklanmaktadır. Tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin çoğunluğu As-Alanların hayat tarzıyla ilgilidir. Bununla birlikte bazı tarihi kaynaklar As-Alanların etnik kökeni ve hangi dili konuştukları hakkında bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgilerin ilginç olan tarafı ise As-Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahsedilmesidir. Hakikaten de Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin As-Alanları İranî bir kavim olarak kabul etmelerine karşın eski tarihi kaynakların hiçbirinde As-Alanların İranî bir kavim olduğu konusunda tek bir söz dahi geçmemektedir. Tam tersine bütün eski kaynaklarda As-Alanlardan “Türk kavmi” ve “Hıristiyan Türkler” şeklinde bahsedilmektedir.

Sözgelimi, Ebul Fida’nın kayıtlarında As ve Alanlardan Türk kavmi şeklinde söz edilmektedir: “Ancaz’ın doğusunda deniz kıyısında bir Alan şehri vardır. Türk olan Alanlardan bir topluluğun iskan ettiği bir şehirdir. Bunlar Hıristiyanlaşmışlardır. Alanlar bu bölgede kalabalık bir kavimdir. Alan’ın arkasında Babül Ebvab vardır. Al-As denilen bir Türk kavmine komşudurlar.”[90] Said el-Magribî de “Kitab El-Coğrafya” adlı eserinde As ve Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahseder: “Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar Hıristiyan Türklerdir. Alanlardan sonra Türklerden As denen bir kavim vardır.”[91] Yahudi tarihçi ve ilahiyatçısı Josephus Flavius’un (M.S. 37 - 100) “Yahudi Savaşı” adlı eserinde Asların konuştuğu dilin Peçeneklerin konuştuğu dile benzediğinden bahsedilmektedir.[92] Aynı ifadeler El-Birunî’nin kayıtlarında da geçmektedir: “Bu mecrada (Ceyhun ırmağı ile Hazar denizi arasında) oturanlar Hazar denizi sahiline göçtüler. Bunlar El-Lan (Alan) ve As kavimleridir. Bu kavimlerin dilleri Harezmce ile Peçenekçenin bir karışımıdır.”[93] Öte yandan Z.V. Togan, El-Birunî’nin bu ifadelerinden, İranî Harezmliler ile Peçenek Türkleri arasındaki bir sahada yaşayan As-Alanların dil bakımından Peçenek Türkçesinin tesirinde kalmış olmakla birlikte İranî Harezmlilerle akraba bir kavim olduğu konusunda ısrarlıdır. Z.V. Togan, XII-XIII. yüzyıllarda İtil havzasında yaşayan Asların çoktan Türkleşmiş olmalarına ve Altın Orda Hanlığında siyasi nüfuz elde etmelerine rağmen yerli Türkler (Kıpçaklar) ve Moğollar tarafından daima yabancı sayıldıklarını söyler. Hatta bu yüzden Altın Orda Hanlarının As kızlarıyla evlenmeleri hiç hoş görülmemiştir. Sözgelimi, Altın Orda Hanlığının son büyük hükümdarlarından Canibek Han (1340-1357) hakkında Nogay ve Başkurt rivayetlerinde şöyle bir kayıt bulunmaktadır: “Canibek Han’ın iki karısı vardı. Birincisinin adı Taydulu Hatun idi. Bu Kıpçak olanı idi. İkincisinin adı ise Karaçaç idi. Bu da Aslardan idi. Canibek Han’ın Kıpçak kökenli olan karısı Taydulu bir gün Canibek Han’a şöyle der: As’dıñ kızını aldıñ, bizni közden saldıñ~As kızını aldın, bizi gözden düşürdün.”[94]

IV. yüzyıl sonlarında Alanların hayat tarzıyla ilgili en geniş bilgiler Ammianus Marcellinus’un kayıtlarında bulunmaktadır. A. Marcellinus’un anlattıklarına göre Alanların hayat tarzının eski Türklerin göçebe hayat tarzından pek bir farkı yoktur: “Alanların evleri yoktur. Sürekli göç ettikleri, başı ağaç kabuklarıyla örtülü araba-evlerde yaşarlar. Tarla sürmeyi bilmezler. Temel yiyecekleri et ve süttür. Bunları da vahşi hayvanlar gibi yerler. Bir otlağa gelip yerleştiklerinde ev-arabalarını daire şeklinde konuşlandırırlar. Otlaklar tükenince araba-evleriyle başka yerlere göç ederler. Kadın, erkek, çocuk hepsi bu araba-evlerde yaşarlar. Çocuklar bu araba-evlerin içerisinde büyürler. Bu araba onların sürekli evidir. Küçük ve büyük baş hayvanları (s. 24) vardır. At sürüleri vardır. Buna özel önem verirler. Oralarda otlaklar geniş ve yeşildir. Her yer meyve ağaçlarıyla doludur. Verimli toprakların ve ırmakların bol olması nedeniyle göçebeler hiçbir zaman yiyecek ve otlak sıkıntısı çekmezler. Yaşlılar, çocuklar ve kadınlar savaşamayacak durumda oldukları için kolay işlerle uğraşırlar. Erkekler çocukluktan itibaren ata binmeyi öğrenir. Çünkü onlar yürümeyi onur kırıcı olarak görürler. Hepsi birer mükemmel savaşçı olarak yetiştirilir. Alanların büyük çoğunluğu iri yapılı, sarışın ve güzel insanlardır. Bakışları korkutucudur. Silahlarını hızlı ve ustalıkla kullanırlar. Hunlara benzerler. Fakat yemek ve giyim-kuşam kültürü Hunlardan daha gelişmiştir. Avcılık ve yağmacılıkla geçinirler. Hatta Meot bataklığından Ermenistan’a ve Medya boylarına kadar geniş alanlarda yağmacılık yaparlar. Rahat ve huzurlu bir hayat yerine tehlike ve savaştan hoşlanırlar. Savaşta ölmek onlar için mutluluk ve onurdur. Yaşlılıktan veya herhangi bir kaza sonucu ölenler aşağılanır ve onların cesetleriyle alay edilir. Alan savaşçıları düşmanlarının kafa derilerini yüzerek bunlardan atlarına süsler yaparlar. Alanların tapınakları yoktur. Hatta bunlarda çatısı samanla örtülü tek bir kulübe dahi yoktur. Savaş Tanrısı Mars gibi, toprağa saplanmış bir kılıca taparlar. Kamışları dikine birleştirirler ve büyülü sözlerle bir anda bırakırlar. Böylece geleceği gördüklerini düşünürler. Soylu bir kan taşırlar. Kölelik nedir bilmezler. Reislerini en çok savaş deneyimi olan kişiler arasından seçerler.”[95]

Kaziy T. Laypan ve İsmail M. Mızı başta olmak üzere genel olarak Karaçay-Malkarlı tarihçilerinin büyük çoğunluğu As-Alanların bugünkü devamının Karaçay-Malkar Türkleri olduğunu savunmaktadırlar. Buna en güçlü dayanak olarak da Karaçay-Malkar Türkçesinde “kardeş, dost, arkadaş” anlamında ve bir hitap şeklinde kullanılan “alan” sözü gösterilmektedir. Bunun dışında Karaçay-Malkar Türklerinin yakın zamana kadar başta Osetler olmak üzere bazı komşu Kafkas kavimleri tarafından “Alan” ve “As” şeklinde adlandırılması da bu görüşün diğer önemli dayanağıdır. Gerçekten de bugün kendilerini As-Alanların devamı sayan Osetler halbuki eskiden Karaçay-Malkar Türklerini “Asi” ve “Asson” şeklinde, Malkar ülkesini “Asiyag” ve Karaçay ülkesine de “Tstur-Asiyag” şeklinde adlandırmışlardır. Yine Gürcü-Megreller Karaçaylıları “Alani” şeklinde adlandırırlarken, Abhazlar da “Azuho” ve “As” şeklinde adlandırmışlardır. [96] V.F. Miller ise eskiden komşu Kafkas halkları tarafından Karaçay-Malkarlıların “Alan” ve “As” şeklinde adlandırılmalarını kabul etmekle birlikte bunu farklı bir şekilde yorumlamaktadır. Ona göre Karaçay-Malkarlıların yaşadığı topraklarda eskiden Osetler veya onların ataları olan As ve Alanlar yaşamışlardır. As-Alanlar güneye doğru bugünkü Osetlerin yaşadığı yerlere göç ettikten sonra onlardan boşalan yerlere Karaçay-Malkar Türkleri gelip yerleşmişlerdir. Fakat tarih boyunca buraları As ve Alan adıyla anıldığından dolayı komşu Kafkas halkları da Karaçay-Malkar Türklerini “As” veya “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. V.F. Miller’in bu ifadeleri hem mantıksız ve hem de çelişkilidir. Diyelim ki, Gürcü-Megreller ile Abhazlar, eskiden As ve Alanların yaşadığı topraklara gelip yerleşen Karaçay-Malkar Türklerini, V.F. Miller’in söylediği gibi yanlışlıkla “As” ve “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. Fakat madem Osetler gerçekten As ve Alanların devamı iseler neden kendileri için “İron” ve “Digoron” adlarını kullanmışlar ve neden Karaçay-Malkar Türklerine “As” ve “Alan” adlarını vermişlerdir? V.F. Miller’in çelişkiye düştüğü husus budur. Herhalde hiçbir halk kendi kavim adını unutarak “yanlışlıkla” bir başka kavim için kullanmaz.[97]

Osetlerin As-Alanların devamı olduğuna dair ileri sürülen görüşlerin en güçlü dayanağı yine V.F. Miller’in meşhur “Osetinskie Etüdı” adlı eseridir. Halbuki bu eserin hiçbir yerinde “Aslar veya Alanlar İranî bir kavimdir ve bugünkü İronların (Osetlerin) atalarıdır” şeklinde bir ifade geçmemektedir. V.F. Miller kitabında aynen şöyle söylemektedir: “Osetlerin ataları Alanya’da (Terek ve Laba ırmakları arasındaki sahada) yaşamışlardır. Bundan dolayı da Osetlerin atalarının Alanlar olması mümkündür.” V.F. Miller’in bu ifadelerinden Osetlerin kesinlikle Alanların devamı olduğu sonucu çıkarılamaz. Öte yandan XVIII. yüzyıl sonlarında Kafkasya’ya seyahat yapan J. Pototski’nin Alanlarla ilgili kayıtları oldukça enteresandır: “19 Kasım 1797 tarihinde Mozdok ve Macar şehri Piskoposu Gürcü asıllı Gay adında birini ziyaret ettim. Piskopos bana tarihte sıkça geçen Alanların bir kısmının halen mevcut olduğunu ve bunların sayısının 1000 kişi civarında olduğunu söyledi. Bunlar gerçek Alanlarmış ve Svanların yurduna yakın dağlık bir vadide yaşıyorlarmış. Fakat kendisi bu gerçek Alanları çetin coğrafi şartlardan dolayı görme imkanını elde edememiş. Piskoposun bahsettiği bu gerçek Alanları görmeyi ve onların hangi dili konuştuğunu öğrenmeyi çok istememe rağmen ben de bu imkanı elde edemedim. Halbuki büyük bir tarihi problem aydınlığa kavuşmuş olacaktı.” Digor ve İronların (Osetlerin) 1744 yılında kendi istekleriyle Rus Çarlığının (s. 25) hakimiyet geçmeleri tarihi belgelerle sabittir. Gürcülerin “Ovset” şeklinde adlandırdıkları bu iki halk Rus Çarlığına bağlandıktan sonra Ruslar tarafından “Osetin” şeklinde adlandırılmışlardır. Aradan 53 yıl sonra 1797 yılında Kafkasya’ya giden J. Pototski ve hele Osetleri çok yakından bilen Gürcü asıllı Piskopos Gay’ın “gerçek Alanlar”dan bahsetmesi oldukça enteresandır. Özellikle de Gürcü Piskopos gerçek Alanlar dediği meçhul kabile ile Osetler arasında bir ilişki olsaydı bundan mutlaka bahsederdi. Öte yandan Svanların ülkesine yakın dağlık bir vadide yaşadıklarını söylediği gerçek Alanların yurdu bugünkü Karaçay Türklerinin yaşadığı yerdir.[98] Bir başka önemli husus ise bazı eski ve tarihi Kafkasya haritalarında Karaçaylıların ve Alanların yaşadığı topraklar daima birlikte gösterilmektedir. Sözgelimi Rus Çarlığının Kafkasya Ordusu Komutanlığında Harita Subayı olarak görev yapan İvan V. Sahovskoy’un 1833 yılında çizdiği Kafkasya haritasında Karaçay Türklerinin yaşadığı yerler “Alanetı-Karaçavtsı” (Alanlar-Karaçaylar) adıyla gösterilmektedir.[99]

Karaçay-Malkarlı tarihçiler Alanların bir Türk kavmi ve Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olduğu konusunda da ısrarlıdırlar. Bunun dışında bazı bilim adamları Alanların Türk ve İranî kabilelerden oluşmuş bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Sözgelimi V.B. Kovalevskiy “Kafkasya ve Alanlar” adlı kitabında Alanların hem Karaçay-Malkar Türklerinin hem de Osetlerin ataları olduğu sonucuna varmaktadır.[100] M.A. Habiç de Alanların Türk ve İranî olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu ve Türkçe konuşan Alanların Karaçay-Malkar Türklerinin ataları, İran dilini konuşan Alanların ise Osetlerin ataları olduğunu söylemektedir.[101] As-Alanların Türk veya İranî bir kavim oldukları konusundaki tereddütler ve tartışmalar devam edecek gibi görünmektedir. Fakat As-Alanların etnik kökeni ne olursa olsun, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda As-Alanların önemli bir pay sahibi olduğu inkar edilemez bir gerçektir.

4. Kafkasya’da Kıpçak~Kumanlar

Bizans-Latin kaynaklarında “Koman~Kuman”, İslam kaynaklarında “Kıpçak~Kıfçak” ve Rus kaynaklarında “Polovest” adıyla anılan Kıpçak Türkleri, Moğol istilasına kadar, Karadeniz kuzeyi bozkırları ile Kafkasya coğrafyasını 200 yıl boyunca hakimiyet altında tutarak bölgenin etnik ve kültür yapısının şekillenmesinde çok büyük rol oynamışlardır. Kıpçak Türkleri önceleri İrtiş-Talas sahasında yaşıyorlarken 1060 yılından itibaren vaktiyle Peçeneklerin işgal ettiği Karadeniz kuzeyi bozkırlarına gelmişler, kısa bir süre sonra da Don-Dnester havzası merkez olmak üzere doğuda Balkaş-Talas havzası ve batıda Tuna havzasına kadar geniş bir sahaya yayılmışlardır. Kafkasya’da Koban ırmağı havzasından Dağıstan’a kadar uzanan bölgeleri de içine alan bu geniş saha kuzeyde İtil Bulgarları sınırına kadar uzanmaktadır. Doğu Avrupa ile Batı Sibirya bozkırlarının tamamını içine alan Kıpçak sahası daha o tarihten itibaren İslam kaynaklarında “Deşt-i Kıpçak” (Kıpçak Bozkırı) adını almış, Bizans-Latin kaynaklarında da “Komania” şeklinde anılmıştır.[102]

Kıpçak Türklerinin tarih sahnesine ne zaman çıktıkları konusunda kesin bir sonuca varılmamıştır. Bazı tarih araştırmalarına göre Kıpçaklar çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya’da yaşamaktaydılar. Eski Gürcü kaynaklarında M.Ö. IV. yüzyılda Kür (Kura) nehri boylarında yaşayan “Bun-Turki” (Yerli Türk) ve “Kıpçak” adında iki Türk kavminden bahsedilmektedir. En eski Gürcü vakayinamesi olarak bilinen Kartlis Tshovreba’da (Gürcü Hayatı) bu iki Türk kavminden şöyle bahsedilmektedir: “M.Ö. 312 yılında Filip’in oğlu Makedonyalı İskender, Kartvel’e (Gürcistan’a) geldiği zaman Kür ırmağı boyunca ve onun kolları üzerine yerleşmiş olan Bun-Turki ve Kıpçak adlı kavimlerle karşılaştı. Bütün şehirler ve kaleler, yılmaz savaşçılar olarak bilinen Bun-Turki ve Kıpçaklar tarafından savunuldu. Makedonyalı İskender büyük hayretler içerisinde kaldı. Çünkü hiçbir millet onlar gibi düşmana karşı koyamazdı.” Bunun dışında, Plinius’un kayıtlarında M.S. 23-79 yıllarında Dağıstan’da “Kamak” ve “Oran” adlı iki Türk kavminden bahsedilmektedir. Bilindiği gibi Kamak ve Oranlar Maveraünnehir havzasında yaşayan eski Türk kavimleridir ve Kıpçak Türklerinin bir diğer adı da “Kimak~Kemak”tır. Plinius ayrıca Daryal geçidinin “Kumania Kapısı” şeklinde adlandırıldığını da söylemektedir.[103]

Kıpçak Türkleri, Dede Korkut destanlarında “azgun dinlü kafirler” şeklinde ve Oğuzların baş düşmanı olarak anlatılmaktadır. Dede Korkut Destanlarına göre Kıpçak Türkleri Kafkasya dağları kuzeyinde yaşamakta ve sık aralıklarla Daryal geçidini aşarak güneye akınlar yapmaktadırlar. Destanlarda anlatılanlara göre Kafkasya Kıpçaklarının hükümdarı “Alaca atlı Şavhal Melik” olup bugünkü Kumuk-Avar bölgesi hakimidir. Onun sağ (s. 26) kol beyi “Bogaçuk Melik” bugünkü Koban ırmağının kaynak havzası olan Karaçay topraklarının hakimidir. Sol kol beyi “Kara Tokan Melik” ise Dağıstan’da Koy ve Ilısu ırmakları boyu hakimidir. Yine, Oğuz komutanlarından Kara Konak’ın oğlu Kara Budak’ın sürekli akın edip kan kusturduğu “Demir Yaylı Kıpçak Melik” de Koban ırmağı boyları ile bugün Malkar ve Kabardey Çerkeslerinin yaşadığı toprakların hakimidir.[104]

Azak-Kafkasya hattındaki Kıpçakların en kuvvetli dönemi 1090-1110 yılları arasındadır. Bu dönemde Kıpçaklar eski Türklerin klasik yönetim biçimi olan 4’lü sistemine göre Böñek, Tugor, Şaru ve Altun-Aba adlı komutanların idaresinde teşkilatlanmışlardır. Koban ırmağı havzası merkez olmak üzere Batı Kafkasya bölgesi Şaru Han ve daha sonra da oğlu Etrek Han’ın yönetiminde olmuştur. Guran-Duhkt adlı kızını Gürcü kralı II. Davit’le evlendirmek suretiyle Gürcülerle ilişkileri sağlama alan Etrek Han 1118 yılında damadı II. Davit’in çağrısı üzerine kalabalık bir Kıpçak topluluğuyla Gürcistan’a yerleşmiştir. Bununla birlikte Etrek Han Gürcistan’da fazla duramamış ve tekrar Kafkasya’ya dönmüştür. Fakat daha önce beraberinde götürdüğü halkının büyük çoğunluğu Gürcistan’da kalmıştır.[105]

Moğol İstilası ve Kıpçak-Alan İttifakı

Moğollar önce 1219-1222 yıllarında Orta Asya’yı bir kasırga felaketi gibi tahrip etmişler ve binlerce insanın hayatına son vermişlerdir. 1222 yılı baharında Cengiz Han tarafından Orta Asya’dan kaçan Harzemşah Muhammed’i takiple görevlendirilen Sübedey Bagatur ve Cebe Noyan adlı komutanların idaresindeki Moğol orduları önce Kuzey İran’ı kılıçtan geçirdikten sonra Gürcistan üzerinden Şirvan boğazı yoluyla Kafkasya’ya gelmişler ve burada Kıpçak-Alan ittifakıyla karşılaşmışlardır. Bunun üzerine Moğollar gizlice Kıpçak komutanlarına çeşitli hediyeler göndererek “Moğollar ile Kıpçakların aynı soydan olduklarını, Alanlarla kurdukları ittifaktan ayrıldıkları takdirde Moğol ordularının Kıpçaklara dokunmayacaklarını” bildirmişlerdir. Kıpçak ordularının komutanı Könçek oğlu Yuri de Moğolların bu vaadine kanarak Kıpçak-Alan ittifakından ayrılmıştır. Fakat bunu müteakip Moğollar önce Alanlara saldırarak onları mağlup etmiş ve daha sonra Koban dolaylarında konuşlanmış bulunan Kıpçaklara hücum ederek birçoğunu kılıçtan geçirmişlerdir. Könçek oğlu Yuri ve Köbek oğlu Daniel adlı Kıpçak komutanlar da Moğol askerlerinin elinden kurtulamayıp öldürülmüşlerdir. Bunun üzerine Kafkasya dağları eteklerinde yaşayan Kıpçak kabileleri arasında büyük bir korku ve telaş baş göstermiş, Kıpçakların büyük bir kısmı kuzeye doğru Azak ve İtil dolaylarına kaçarken, bir kısmı da Moğolların katliamından sağ kalabilen Alan ve Bulgar kabileleriyle birlikte dağlık arazilere sığınmışlardır.[106] Kuzeye doğru kaçan Kıpçak kabileleri ise bu sefer 1637 yılında Cengiz Han oğlu Cuci Han tarafından sıkıştırılmışlar birçoğu kılıçtan geçirilmişlerdir. İtil ve Don havzasında kurtulmayı başarabilen Kıpçak kabilelerinin birçoğu Çerkes (Batı Kafkasya) ve Tümen (Dağıstan) yurtlarına kaçmışlar ve buradaki kavimlerle karışmışlardır.[107]

Emir Timur’un Kafkasya Seferi

Moğolların istilası sonunda Deşt-i Kıpçak ve uzantısı Kafkasya’da büyük bir Moğol devleti kurulmuştur. Doğu kaynaklarında “Cuci Ulusu” ve “Kök Orda” şeklinde anılan, Rus kroniklerinde ise “Altın Ordu” adıyla geçen bu devlet, XIII-XIV. yüzyıllarda siyasi, iktisadi ve kültür bakımından yalnız Doğu Avrupa’da değil, bütün Türk Dünyasının en önemli devletlerinden biri olmuştur. Bu devletin yönetimi ve üst tabakası Moğollardan oluşmakla birlikte ordunun kaynağı ve ahalinin büyük çoğunluğu Kıpçak Türkleri idi.[108]

Tohtamış Han vaktiyle 1377 yılında Emir Timur’un yardımıyla Altın Ordu hükümdarlığına oturmuştu. Bu yüzden Tohtamış ve Timur arasındaki ilişkiler gayet iyi bir şekilde devam ederken Harezm bölgesi yüzünden bu iki hükümdarın arası açılmıştır. Tohtamış bu bölgenin Altın Ordu Devletine ait olduğunu iddia etmekteydi. Bunun üzerine Emir Timur da özellikle Tohtamış Han’a bir ders vermek ve onu tahtından indirmek için Altın Ordu’ya iki büyük sefer düzenlemiştir. Bu seferlerin birincisi 1391 yılında, ikincisi de 1395 yılında gerçekleşmiştir. Bu seferlerin ikincisi, Kafkasya tarihi bakımından büyük önem arz etmektedir. Çünkü bu ikinci sefer Kafkasya’da cereyan etmiştir ve Timur’un karşısına çıkan Tohtamış Han’ın ordusunun büyük çoğunluğu Kıpçak, Bulgar, Alan ve Kafkas kavimlerine mensup askerlerden oluşmaktadır. Tohtamış Han ve Emir Timur’un orduları 15 Nisan 1395 tarihinde Terek nehri civarında karşılaşmış ve büyük bir meydan savaşından sonra Tohtamış Han’ın ordusu müthiş bir yenilgiye uğramıştır. Tohtamış (s. 27) Han’ın kendisi de Timur’un elinden güç bela kurtulabilmiştir.[109] Ali Yezidî’nin kayıtlarına göre mağlup olan Tohtamış Han’ın ordusu, bilhassa merkez karargahla bağlantılarını kaybetmiş olan Bulgar ve Kıpçak kökenli askeri birlikler, Timur’un ordusu tarafından tamamen yok edilme korkusuyla, Kafkasya dağlarına doğru kaçarak yüksek ve kuytu vadilere sığınmışlardır. Bunun için en elverişli yer ise bugünkü Malkar Türklerinin yaşadığı Çerek (Malkar) vadisidir.[110]

Yukarıda anlatılan Moğol istilası ve Timur’un Kafkasya seferi gibi tarihi olayların Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının oluşumunda büyük etkisi vardır. Moğol ve Timur ordularından kaçarak yüksek dağ vadilerine sığınan Hun, Bulgar, Sabir, Alan ve Kıpçak kabileleri Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının temelini oluşturmuştur. Özellikle de XI-XIII. yüzyıllar arasında, kalabalık Kıpçak~Kuman kabileleri, eskiden beri Kafkasya’da yaşayan diğer eski Türk kabileleriyle karışmış, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının en önemli unsurunu oluşturmuştur. Kıpçak kabilelerinin kalabalık ve baskın unsur olması nedeniyle zamanla diğer kabilelerin hepsi Kıpçaklaşmıştır.[111]

Kıpçak~Kuman Türkleri tarihi süreç içerisinde Kafkasya’ya gelen eski Türk kavimlerinin sonuncusu olup aynı zamanda da Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumuna son noktayı koyan kavimdir. Günümüz itibariyle milletlerin kimliğini belirleyen en önemli unsur “dil” olduğuna göre bu yüzden Karaçay-Malkar Türklerini de Kıpçak~Kuman Türklerinin devamı olarak saymak gerekir. Çünkü Karaçay-Malkar Türklerinin konuştuğu dil, ana çizgileriyle tipik bir Kıpçak Türkçesi olup, Türk dilinin Kıpçak lehçesi grubuna girmektedir. Karaçay-Malkar Türkçesinde Hun-Bulgar dilinden kalma çok sayıda kelime bulunmakla birlikte Karaçay-Malkar Türkçesinin kelime hazinesinin tamamına yakını Kıpçak Türkçesine aittir. XIV. yüzyıl başlarında Avrupalı misyonerlerin Kıpçak Türkleri arasında Hıristiyanlığı yaymak ve Kıpçak Türkçesini Avrupalılara öğretmek amacıyla hazırlanan “Codex Cumanicus” adlı eserde kullanılan Kıpçak~Kuman Türkçesi ile bugünkü Karaçay-Malkar Türkçesi hemen hemen aynıdır. Eserdeki kelime hazinesinin dörtte üçünden fazlası şekil ve anlam bakımından Karaçay-Malkar Türkçesinin kelime hazinesinde mevcuttur.

Bunun dışında, Kıpçak~Kuman Türkleri ile Karaçay-Malkar Türkleri arasındaki etnik ilişkiyi bazı arkeolojik bulgularla da desteklemek mümkündür. Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadıkları topraklarda; Pregradna, Kobu-Başı, Storojevoy, İspravna, Kubina, Baytal-Çabhan, Arhız, Çegem ve Beştav çevresinde Kıpçaklara ait çok sayıda mezar ve heykel ortaya çıkarılmıştır. Tabiatıyla bu durum bugünkü Karaçay-Malkar topraklarında eskiden Kıpçak Türklerinin yaşadığını belgelemekte ve Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumunda etkili olduklarını ortaya koymaktadır. Karaçay’da Koban ırmağının sol tarafındaki Kubina köyüne 5 km yakın bir yerde Kıpçak mezarları bulunmuştur. Bu mezarların tabanı taşlarla döşenmiştir. Mezarda insan kemikleri dışında bir de at iskeleti bulunmuştur. Baytal-Çabhan bölgesinde bulunan mezarların XIV-XVI. yüzyıla ait olduğu ve bunların Kıpçak Türklerinden kaldığı tespit edilmiştir.[112]

G. Rubruck XI-XIII. yüzyıllara ait Kıpçak mezarlarını şöyle tasvir etmektedir: “Kumanlar (Kıpçaklar) ölünün üzerine büyük bir tümsek yaparlar ve bunun üzerine yüzü doğuya dönük, elinde göbeğinin hizasında bir kadeh bulunan bir heykel dikerler. Kumanlar asil ve zenginleri için mezarların üzerine ehramlar yani sivri binalar yaparlar. Bazı yerlerde tuğladan büyük kuleler, bazı yerlerde de taştan evler yapıldığını da gördüm.”[113] G.Rubruck’un kayıtlarında bahsettiği eli göbeğinin hizasında bir kadeh bulunan Kıpçak heykellerinden birisi Karaçay’da Zelençuk ırmağı kıyısında bulunmuştur. G. Rubruck’un tarif ettiği Kuman (Kıpçak) asil ve zenginlerine ait mezarların aynısı Malkar Türklerinin yaşadığı Yukarı Çegem bölgesinde bulunmuştur. Yukarı Çegem’deki Kıpçak Türklerinden kalma sivri tepeli yani piramit şeklindeki anıt mezarlar bugün hala ayaktadırlar. Ayrıca eski Karaçay-Malkar beyleri için yapılan anıt mezarların da Kıpçak mezar tipinde olduğu görülmektedir. Sözgelimi Malkar beylerinden Alimurza Abay için Künlüm köyünde yapılan anıt mezar tipik bir Kıpçak mezarıdır.[114]

III. Destan ve Efsanelere Göre Karaçay-Malkar Türkleri

Karaçay-Malkar Türklerinin tarih sahnesine ne zaman ve ne şekilde çıktıkları konusunda tarihî ve eski yazılı kaynaklarda şimdiye kadar herhangi bir bilgiye tesadüf edilmemiştir. Bunun dışında bir de Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumuyla ilgili birtakım destan ve halk hikayeleri vardır. Elbette bir (s. 28) milletin veyahut bir devletin tarihini incelerken destan ve halk hikayelerini bir belge gibi görmek bazı yanlış sonuçları da beraberinde getirecektir. Çünkü bunlar çoğunlukla gerçek ile abartının ayırt edilemediği anakronik olayların hikayesidir. Bunların en büyük eksikliği anlatılan olayların kronolojik olarak yerine oturmayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte her ne kadar bir tarih belgesi değilse de bazı tarihî gerçekler bu destan ve halk hikayelerini örtüsü altında gizlidir. Bu tür halk edebiyatı ürünlerinin iyi bir şekilde tahlil edilmesiyle milletlerin eski tarihini aydınlatmak ve onların kültürü hakkında bir fikir ortaya koymak mümkündür.

Karaçay Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’ya gelip yerleşmesini anlatan bir sürü hikaye vardır. Birkaç ayrıntı dışında bunların çoğunluğu birbirine benzemektedir. Bu hikayelerin birine göre Karaçay Türkleri Kafkasya’da bugünkü yurtlarına gelip yerleşmeden önce Hazar Hakanı Obadiy (Obedia) Han zamanında “Karaçay” adlı bir beyin idaresinde Kuma ırmağı civarında “Macar” adlı bir şehirde yaşıyorlarmış. Obadiy Han’ın sürekli olarak vergi almak suretiyle Macar şehrini baskı altında tutmasından dolayı, Karaçay adlı bey ve kabilesi Macar şehrini terk ederek Kafkasya’nın dağlık vadilerine göç etmişler ve burada kendilerine yeni bir yurt kurmuşlar. Daha sonra Karaçay adlı bey ölünce onun kabilesi beylerinin hatırasını yaşatmak için kendilerine kavim adı olarak “Karaçay” adını vermişler.[115]

Başka bir hikayeye göre ise Karaçay Türkleri Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım civarında yaşarlarken, Kırım’da çıkan siyasi karışıklıklar üzerine “Karça” adlı bir beyin idaresinde Kırım’dan Kafkasya’ya gelip yerleşmişler. Karça ve kabilesi önce Arhız ve Bashan vadileri gibi Kafkasya’nın muhtelif yerlerinde bir müddet kaldıktan sonra nihayet bugünkü yurtları olan Koban ırmağının doğduğu yere gelmişler ve burada kalıcı olarak yerleşmişler. Karça öldükten sonra da onun adı zamanla Karaçay şekline dönüşmüş ve kabilesinin adı Karaçay olmuş.

Manzum şekli de mevcut olan bu ikinci hikaye tarih araştırmaları bakımından birinci hikayeye göre daha çok itibar görmektedir. Fakat Karaçaylıların tarihi hakkında birtakım ipuçları vermekle birlikte bu ikinci hikayenin de birçok zayıf yanları vardır. Karça’nın hikayesinin hem manzume şeklinde ve hem de nesir şeklindeki örneklerinde anlatılan farklı zamanlarda yaşamış kişilerin ve farklı zamanlarda cereyan eden olayların birbirine karıştığı görülmektedir. Sözgelimi hikayede Karça’nın mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyinin adı hem Kaziy Bey olarak ve hem de Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek olarak geçmektedir. Halbuki bu iki şahıs farklı zamanlarda yaşamışlardır. Yine Karça ile Kabardey Çerkes beyinin arasında geçen olayların konusu hikayenin bir varyantında başka şekilde anlatılırken, bir başka varyantta ise daha başka türlü anlatılmaktadır. Yani kısacası Karaçay Türkleri ile Kabardey Çerkesleri arasında farklı zamanlarda ve farklı kişiler arasında cereyan eden farklı olaylar bu hikayede birbirine karışmıştır.

Tarihi kayıtlara göre Kabardey Çerkes beyleri arasında iki tane Kaytuk ve iki tane Aslanbek adlı beyin adı geçmektedir. Bunlardan birinci Kaytuk ve onun oğlu Aslanbek 1500-1600 yılları arasında yaşamışlarken, ikinci Kaytuk ve onun oğlu Sarı Aslanbek ise 1700-1800 yılları arasında yaşamışlardır. Karça’nın hikayesinde bahsedilen Kabardey Çerkes beyi ise ikinci Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek’tir. Halbuki hikayede adı geçen bu Kabardey Çerkes beyi ile Karça’nın aynı dönemde yaşamalarına imkan yoktur. Çünkü Kabardey Çerkeslerinin en güçlü ve en meşhur beylerinden olan Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek XVIII. yüzyıl ortasında ve sonlarında yaşamışken, elimizdeki Karça ile aynı dönemde yaşamış birkaç sağlam Karaçay (Navruz ve Botaş) soy şeceresine göre Karça’nın yaşadığı dönem 1580-1630 yılları arasındadır. Bizim tahlilimize göre Karça’nın mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyi hikayelerde de adı geçen Pşeapşok oğlu Kaziy Bey’dir. Pşeapşok oğlu Kaziy Bey tarihte gerçekten de yaşamış bir Kabardey Çerkes beyidir ve Osmanlı kayıtları da onun XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşadığını doğrulamaktadır. Bun göre bir Osmanlı belgesinde, 1584 yılında Şirvan serdarı Özdemir oğlu Osman Paşa’nın askerleriyle birlikte Demirkapı’dan İstanbul’a gitmek üzere Kefe’ye gelirken Kabardey Çerkes beylerinin yardımıyla Terek ırmağı üzerine bir köprü inşa ettiğinden bahsedilmektedir. Osman Paşa’ya yardımcı olan Kabardey Çerkes beylerinin arasında I. Kaytuk oğlu Aslanbek ile onun yeğeni Pşeapşok oğlu Kaziy’in adı da geçmektedir.[116] Buna bağlı olarak da bizim vardığımız sonuca göre Karça XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşamıştır ve Karça’nın hikayesinde anlatılan olaylar da Karça ve kendisiye aynı dönemde yaşayan Kabardey Çerkes beyi Pşeapşok oğlu Kaziy arasında geçmiştir.

Bunun dışında Karaçay Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’da yurt tutuşunu anlatan bu hikayelerle ilgili olarak bir başka önemli husus daha vardır. Karça adının zamanla değişerek Karaçay (s. 29) şekline dönüştüğünü varsayıp Karaçay Türklerinin Kafkasya’daki tarihini Karça ile başlatmak bize göre yanlıştır. Karça’dan Karaçay Türklerinin ilk kurucusu olarak değil, XVI. yüzyıl sonları ile XVII. başları arasındaki bir dönemde Karaçay Türklerinin lideri olarak bahsetmek daha doğru olur. Karaçay adı da Karça adlı beyin adından değil, yukarıda birinci hikayede bahsettiğimiz Karaçay adlı beyin adından kalmış olmalıdır. Yani Karça ve kabilesi gelmeden önce de Kafkasya’da Karaçay adında bir Türk kavmi mevcut idi. Bunlar Cengiz Han ve Emir Timur istilaları dolayısıyla dağınık bir şekilde dağlarda ve komşu Kafkas halklarına sığınmış bir şekilde yaşıyorlardı. Daha sonra muhtemelen 1600’lü yılların başlarında Kırım dolaylarından Kafkasya’ya gelen Karça ve kabilesi burada dağınık şekilde yaşayan Kıpçak ve eskiden beri Kıpçaklaşma sürecine girmiş olan Hun-Sabir, Bulgar ve As-Alan bakiyelerinden müteşekkil Karaçay kabilesiyle karşılaşmıştır. Kıpçak kökenli Karça ve kabilesinin Kafkasya’ya gelip bilhassa Kabardey Çerkes beylerine karşı verdiği başarılı mücadeleleri ve dolayısıyla bütün Kafkasya’da nam salmasıyla birlikte dağınık ve küçük bakiyeler halinde yaşayan Türk unsurları Karça ve kabilesinin etrafında toplanarak yeniden birleşmişlerdir. Yani Karça bu dönemde Kafkasya’da dağınık şekilde yaşayan Türk unsurları için bir “çekim kuvveti” olmuştur. Karça üstün siyasi ve sosyal teşkilatlanma yeteneğiyle bütün bu unsurları birleştirmiş ve bugünkü Karaçay Türklerinin etnik oluşum sürecine son noktayı koymuştur.

Karaçay Türkleri arasında anlatılan destan ve halk hikayelerine göre Karça ve halkının Kuzey Kafkasya’ya gelip yurt tutma hikayesi özet olarak şöyledir:

Karça ve halkı Kuzey Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım dolaylarında yaşıyorlarmış. Kırım Hanlığında ortaya çıkan taht kavgalarından veya Kırım’ın birileri tarafından istila etmesinden dolayı Karça ve halkı huzursuz olmuşlar ve Kırım’ı terk etmişler. Karça ve halkı Karadeniz kıyısı boyunca doğuya doğru uzun ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra ilk önce Abhazya’da İnal-Kuba (Cemetey) denilen yere gelmişler. Burada az bir zaman kaldıktan sonra Zagzan~Zagdan denilen yere gidip oradan da Zelençuk ırmağının yukarı kısımlarına Arhız vadisine gelip yerleşmişler. Karça ve halkı burada kendilerine yurt kurmuşlar. Daha sonra buraya Eski-Curt denilmiş. Akıllı ve cesur bir lider olan Karça’nın yanında en yakın neferleri olarak Adurhay Budyan ve Navruz adlı arkadaşları bulunuyormuş. Karça burada Kızılbeklerin (Abazaların) baskısına maruz kalmış. Bunun üzerine Karça ve arkadaşları Arhız vadisinden göçmeye karar vermişler. Karça ve halkı burayı terk ederek Cögetey vadisindeki Eltarkaç denilen yere gelmişler. Fakat bir süre sonra burada bulaşıcı bir hastalık salgını çıkmış. Bunun için de oradan ayrılmışlar ve Bashan (Baksan) vadisine gitmişler.

Karça ve halkı Bashan vadisine yerleşerek yeni bir yurt kurmuşlar ve bu köyün adına da El-curt demişler. Karça ve halkı burada altı yıl kadar hiç kimseye görünmeden rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar. Bashan ırmağının karşı tarafına rahat bir şekilde gidip gelebilmek için Karça ırmağın üzerine bir köprü yaptırmak istemiş ve adamlarına emir vererek derhal köprü inşaatı çalışmalarına başlamalarını söylemiş. Karça bu arada adamlarını köprü inşa ederken Bashan ırmağına tek bir ağaç parçası dahi düşürmeyin diye tembihlemiş. Fakat Karça’nın adamları çalışma sırasında ırmağa birkaç ağaç parçasını düşürmüşler. Ağaç parçaları ırmağın akıntısıyla sürüklenerek Bashan ırmağının aşağı kısımlarında yaşayan Kabardey Çerkeslerinin ülkesine kadar gitmiş.

Kabardey Çerkesleri tesadüfen ırmakta düzgün bir şekilde yontulmuş ağaç parçalarını görmüşler ve Bashan ırmağının yukarı kısımlarında birilerinin yaşadığını anlamışlar. Bunun üzerine Kabardey Çerkesleri hemen kendi beylerine haber verip durumu anlatmışlar. Kabardey Çerkeslerinin prensi Kaziy Bey adamlarının anlattıklarını duyunca hem çok şaşırmış hem de çok öfkelenmiş. Kaziy Bey hakimiyetindeki topraklara kendisinden izinsiz yerleşen bu meçhul kişileri şiddetle cezalandırmaya karar vermiş ve en cesur adamlarına emir vererek Bashan ırmağının yukarı kısımlarında yaşayan bu meçhul kişileri bulmalarını söylemiş. Bir zaman sonra burada yaşayan meçhul kişilerin Karça ve halkı olduğu anlaşıldıktan sonra Kaziy Bey tekrar adamlarını göndererek Karça’ya kendisine tabi olmasını ve düzenli olarak vergi vermesini, ancak bu şekilde burada rahat ve huzurlu ber şekilde yaşayabileceğini söylemiş. Kaziy Bey’in adamları gelip Karça’ya durumu bildirmişler. Karça ise Kaziy Bey’in adamlarına şimdiye kadar hiç kimseye vergi vermediğini ve bundan sonra da birisine vergi verip şerefini ayak altına almayacağını söylemiş. Karça ayrıca adamlara Kaziy Bey’in bu isteğini bir hakaret olarak kabul ettiğini ve elçi olmalarından dolayı onları bir defalığına affettiğini fakat bir daha böyle bir istekle geldikleri takdirde hepsini öldüreceğini bildirmiş. Karça bunları söyledikten sonra Kaziy Bey’in adamlarının sırtına bir yaşlı köpeği bağlamış (s. 30) ve bu yaşlı köpeği beyinize benden hediye olarak götürün diyerek adamları geri göndermiş. Kaziy Bey kendi adamlarının sırtlarında yaşlı bir köpekle geldiklerini görüp Karça’nın söylediklerini öğrenince çok kızmış ve hemen büyük ordu hazırlayıp Karça’yı cezalandırmak üzere Bashan vadisine gitmiş. Karça ile Kaziy Bey arasında büyük bir savaş başlamış. Kabardey Çerkesleri sayıca çok daha fazla olduğundan Karça bu savaşı kaybetmiş ve sağ kalan adamlarını toplayıp dağlara çekilmiş. Kaziy Bey de bunun üzerine Karça’nın köyünü yağmalamış ve köy halkını esir edip kendi yurduna dönmüş.

Karça ve adamları bir süre dağlarda dolaştıktan sonra Gürcü-Svanlara gitmişler ve onlardan yardım istemişler. Gürcü-Svanlar da Karça ve adamlarını hoş karşılamışlar ve onlara yardım edeceklerini söylemişler. Karça ve adamları Gürcü-Svanlardan aldıkları asker yardımıyla Kaziy Bey’in topraklarına saldırmışlar ve Kaziy Bey’in bütün at ve koyun sürülerini toplayıp götürmüşler. Karça koyunlardan birini Kaziy Bey’in çobanına vermiş ve bunu alıp Kaziy Bey’e götürmesini, Kaziy Bey eğer mallarına tekrar kavuşmak ve anlaşma yapmak istiyorsa onu Gürcü-Svan ülkesi sınırında üç gün bekleyeceğini söylemiş. Çobanlar hemen Kabardey ülkesine gitmişler ve Karça’nın söylediklerini Kaziy Bey’e bildirmişler.

Kaziy Bey sahip olduğu bütün servetin elden gideceği endişesiyle Karça ile anlaşma yapmaya razı olmuş. Kaziy Bey ve adamaları Karça’nın söylediği yere gitmişler. Karça anlaşmak için şartı olduğunu söylemiş. Bunlardan birincisi yağmalanan mallar ile esir edilen adamların geri verilmesi, ikincisi Karça’nın egemenlik hakkı tanınması ve Kabardey Çerkeslerinin bir daha Karça’nın yurduna saldırmaması, üçüncüsü de Karça’ya yardım etmek için gelen Gürcü-Svan askerlerinin masraflarının Kaziy Bey tarafından karşılanması imiş. Kaziy Bey bu şartların ilk ikisini kabul etmiş fakat üçüncüsünü kabul etmek istememiş. Bunun üzerine Karça da hiddetlenerek madem öyle gücün yetiyorsa mallarını gel de al bakalım diye bağırmış ve elinde tuttuğu demir mızrağı yanı başında duran büyük ve sert kayaya saplamış. Karça mızrağı öyle kuvvetli saplamış ki kaya dört parçaya ayrılmış. Karça’nın bu derece olağanüstü kuvvetini gören Kaziy Bey korkmuş ve Karça’nın bütün şartlarını kabul etmiş. Kaziy Bey ile Karça arasında tercümanlık yaparak anlaşma görüşmelerini yürüten, Kaziy Bey’in yanında Kırımşavhal adlı soylu bir adam varmış. Kırımşavhal adlı adam Kaziy Bey’den müsaade isteyerek Karça’nın yanına katılmış. Karça daha sonra tek kızını bu Kırımşavhal adlı adamla evlendirmiş.

Karça ve halkı Bashan vadisindeki El-curt (El-curt~El-caşagan~Tar-avuz) köyünde 40 yıl kadar rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar. Karça’nın halkı burada çoğalıp El-curt köyüne sığmaz olmuş. Bunun üzerine Karça da yeni bir yurt bulup Bashan vadisinden göçmeye karar vermiş. Karça yeni yurtlar keşfetmesi için adamlarından Botaş adlı birini görevlendirmiş. Botaş yanına arkadaşlarını da alıp yeni yerler keşfetmek üzere yola çıkmış. Botaş ve arkadaşları epeyce dolaştıktan sonra Hurzuk vadisi civarında ve Elbruz dağının kuzey batısında bulunan Sadırla denilen yerde durup konaklamışlar. Botaş ve arkadaşları burada on beş gün kaldıktan sonra Ullu-Kam vadisine gitmişler. Ullu-Kam vadisi ormanlık ve kimsenin yaşamadığı çok güzel bir yermiş. Bu yüzden Botaş burayı çok beğenmiş. Botaş ve arkadaşları birkaç gün Ullu-Kam vadisinde kaldıktan sonra El-curt köyüne dönmek üzere yola çıkmışlar. Botaş ve arkadaşları Bashan vadisine geri dönerlerken Ullu-Kam ve Hurzuk ırmaklarının birleştiği yerde durmuşlar ve buraya fişekliklerinde muhafaza ettikleri darı tohumlarını ekmişler. Botaş ve arkadaşları El-curt köyüne gelip durumu Karça’ya anlatmışlar. Bir yıl sonra Karça ve arkadaşları Botaş’ın darı ektiği yere gelip bakmışlar. Botaş’ın bir yıl önce ektiği darı tohumlarının büyüyüp başak verdiğini görünce çok sevinmişler. Bunun üzerine Karça buraya göçmeye karar vermiş. Karça ve halkı gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Koban vadisine göç etmişler. Ancak Karça’nın halkının bir kısmı ise göç etmeyip El-curt köyünde kalmaya karar vermiş. Karça ve halkı Koban vadisine gelip yerleştikten sonra burada bir köy kurmuşlar ve köyün adına da El-tübü adını vermişler. Fakat daha sonra bu köyün adına Kart-curt denilmiş.

Karça burada halkına toprak paylaşımı yaptığı sırada, Karça ile Botaş arasında bir anlaşmazlık çıkmış. Botaş bu yeni yurtları ilk önce kendisinin bulduğunu ve bu yüzden de başkalarına oranla kendisine daha fazla toprak verilmesi gerektiğini öne sürmüş. Fakat Karça ise Botaş’ın bu isteğini kabul etmemiş ve Botaş’a karışıklık çıkarmamasını ve kendisine verilen paya razı olmasını söylemiş. Ancak Botaş bu isteğinde ısrar etmiş ve Karça ile münakaşa girmiş. Bunun üzerine Karça da adamlarına emir vererek Botaş’ı orada öldürtmüş. Babalarının Karça tarafından öldürüldüğünü duyan Botaş’ın oğulları kendilerinin de öldürülebilecekleri korkusuyla hemen oradan kaçarak Kabardey Çerkeslerinin topraklarına sığınmışlar. Karça daha sonra Botaş’ı (s. 31) öldürdüğüne pişman olmuş ve Kabardey Çerkeslerine sığınan Botaş’ın oğullarına geri gelmeleri için haber göndermiş. Karça’nın çağrısı üzerine Botaş’ın oğullarından bir kısmı geri dönmüş. Karça geri dönen Botaş’ın oğullarına hem babalarının topraklarını vermiş ve hem de gönüllerini almak için onlara fazladan toprak hediye etmiş. Bunun dışında Karça bir de Botaş’ın oğullarına tarlalarını sulamaları için uzun bir kanal yaptırmış. Böylece her şey tatlıya bağlanmış ve Karça’nın halkı Koban vadisinde uzun ve huzurlu bir hayat yaşamış. Karça öldükten sonra ise halkın idaresi Karça’nın damadı olan Kırımşavhal ve oğullarına geçmiş.[117]

Malkar Türklerinin etnik oluşumuyla da ilgili çok eskilere dayanan tarihi bir kayıt yoktur. Sadece halkın belleğinde korunan belli belirsiz bir oluşum hikayesi mevcuttur. Bu da bölük pörçük olarak geç tarihlerde yazıya geçirilebilmiştir. Malkarlıların etnik oluşumuyla ilgili olarak Karaçaylıların Kafkasya’ya geliş hikayesini anlatan “Batır Karça” destanına benzer manzumeye de şimdiye kadar rastlanmamıştır. Bunun dışında Malkarlıların “Malkar Basiyatı-Düger Badinatı” adlı destanı ise Malkar Türkçesine ait bir manzume olmakla birlikte bu destanda Digor (Kuzey Oset) prenslerinin mücadelesi anlatılmaktadır.[118] Değişik kişi ve tarihlerde halk ağzından derlenerek geç tarihlerde yazıya geçirilen Malkarlıların oluşum hikayesi özet olarak şöyledir:

Malkarlılar kendilerini, tarihi ve nereden geldiği belli olmayan “Malkar” veya “Balkar” adlı bir avcıya dayandırırlar. Malkar adındaki avcı bir gün geyik avına çıkmış ve geyik peşinde koşarken bugünkü Malkar topraklarına gelmiş. O zamanda bu yerlerde yaşayan kavim kendisini “Tavlu” (Dağlı) şeklinde adlandırıyormuş. Malkar adlı avcı Tavluların ülkesini çok beğendiği için kendisine bağlı kabilelerle birlikte buraya gelip yerleşmiş ve Tavluların yönetimini eline alarak onların başına hükümdar olmuş. Zamanla Prens Malkar’ın soyu ve kabilesinin nüfusu çoğaldığından burası “Malkar-El” adıyla anılmaya başlamış.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Malkar ülkesine Dağıstan tarafından “Misak” adlı bir prens gelmiş. Dağlılar samimi bir misafirperverlikle onu en iyi şekilde ağırlamışlar. Prens Misak bir gün Prens Malkar’ın biricik kızını görüp aşık olmuş. Malkar’ın kızı da Prens Misak’ın aşkına karşılık vermiş. Fakat Malkar’ın oğulları, yani kızın erkek kardeşleri bu duruma karşı çıkmışlar. Bunun üzerine Prens Misak ile Malkar’ın kızı gizlice bir plan yaparak Malkar’ın bütün oğullarını öldürmüşler. Prens Misak’ın önünde başka bir engel de kalmayınca Malkar’ın kızıyla evlenmiş ve bütün Malkar topraklarının tek hakimi olmuş. Daha sonra da asıl yurdu olan Dağıstan’dan kabilesini getirerek buraya yerleştirmiş. Tavlular, Misak’ın yönetiminden hiç memnun değilmişler. Çünkü Prens Misak, Tavluları sürekli baskı altında tutmakta ve onlardan zorla vergi almaktaymış. Bu hikayede anlatılan Prens Misak’ın torunlarından da Malkarlıların önde gelen “Misak” adlı prens sülalesi doğmuş.

Yine tarihi belli olmayan bir zamanda Kuma ırmağı civarında “Macar” adlı bir şehrin hükümdarı olan “Cambek” (Canibek?) adlı bir hükümdarın oğulları olan “Basiyat” ve “Badinat” adında iki kardeş, Prens Misak’ın yönetimindeki Malkar ülkesine gelmişler. Basiyat ve Badinat adlı bu iki kardeş, Çerek ve Holam ırmakları arasındaki sahada yaşayan bütün Tavlularla savaşarak onları hakimiyetleri altına almışlar. İki kardeş fethettikleri bu toprakları kendi aralarında bölüşmüşler. Badinat adlı kardeş kendi payına düşen Digor (Kuzey Oset) topraklarının hükümdarı olarak buraya yerleşmiş. Daha sonra Prens Badinat, Karaçaylıların Kırımşavhal adlı prens sülalesine mensup bir prensesle evlenmiş. Badinat ile Karaçaylı prensesten doğan yedi erkek çocuk Digorların prens sülalelerinin başlangıcı olmuşlar. Bu çocukların adı “Çegem”, “Karacav”, “Koban”, “Abisal”, “Tuvgan”, “Kubadiy” ve “Betuy”muş. İşte Digorların meşhur “Badinat” (veya Badilat) adlı prens sülalelerinin kökeni bunlara dayanıyormuş. Öteki kardeş Basiyat’ın payına ise Malkar toprakları düşmüş. Basiyat da Malkar topraklarının tek hakimi olmuş ve aynı şekilde Malkarlıların meşhur prens sülalelerinin soy atası olmuş. Malkarlıların “Abay”, “Aydabol”, “Canhot” ve “Şahan” adlı prens sülaleleri Prens Basiyat’ın soyundan gelmekteymiş. Prens Basiyat, Malkar ülkesinde feodal bir düzen oluşturmuş ve ülkenin tek hakimi olmuş. Fakat kendisinden önce Malkarlıların idaresini elinde tutan Prens Misak’ın mülkiyetine dokunmayıp bunları Prens Misak’ın kendisine bırakmış.[119]

IV. Eski Avrupa ve Rus Yazılı Kaynaklarına Göre Karaçay-Malkar Malkar Türkleri

Eski Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında Karaçay-Malkar Tükleri değişik adlarla anılmaktadır. Karaçay Türkleri hakkında tarihi ilk bilgiler 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpiskopos (s. 32) Johannes de Galonifontibus’un notlarında bulunmaktadır. Fakat J. Galonifontibus’un kayıtlarında Karaçaylılardan “Kara Çerkes” şeklinde bahsedilmektedir.[120] Osmanlı Padişahı Sultan III. Murat dönemine ait 15 Ocak 1583 tarihli fermanda (H. 20 Zilhicce 990, Mühimme Defteri, No: 44, Hüküm: 218) geçen “Karaşay-Mirza” adlı şahıs önce Kaziy oğlu Mirzabek adında bir Karaçay” beyi şeklinde yorumlanmıştır.[121] Halbuki bu fermanda adı geçen bu kişi Karaçay değil, adı “Karaşay” olan Kabardey Çerkes beylerinden biridir. 1635-1653 yılları arasında misyonerlik faaliyetleri yürütmek üzere Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin 1954 yılında Napoli’de yayımlanan “Relatione Della Colchide Boggi Detta Mengrellia” adlı eserinde Karaçaylılardan “Karaçioli” (Karaçaylı) ve “Kara Çerkes” şeklinde bahsedilmektedir.[122] Fakat A.Lamberti’nin 18 yıl boyunca kaldığı Kafkasya’da Karaçaylılarla kesin olarak hangi tarihte karşılaştığı tespit edilememiştir. Öte yandan A. Lamberti içerisinde “Karaçioli” (Karaçaylı) adının da yer aldığı kitabını ancak 1654 yılında yayımlayabilmiştir. Esasen yazılı kaynaklarda “Karaçay” sözü tarihte ilk olarak 1639 yılında geçmektedir. Bu tarihte Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri Svan (Gürcistan) ülkesine giderlerken Bashan vadisindeki El-curt adlı Karaçay köyünde on beş gün kadar konaklamışlar ve Karaçaylılar hakkında birtakım notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin kayıtlarında Karaçaylıların adı “Karaçayev” ve “Karaçayevo Kabarda” şeklinde geçmektedir.[123]

Malkar Türklerine izafen yazılı kaynaklarda “Balkar” sözü tarihte ilk olarak 1629 yılında Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’da Terek bölgesi Askeri Birliği Komutanı İ.A. Daşkov’un Moskova’ya gönderdiği bir raporda geçmektedir. İ. A. Daşkov’un raporunda Balkarların yaşadığı dağlarda gümüş madeni arama çalışmalarından bahsedilmektedir.[124] Öte yandan 10 Mayıs 1518 tarihli bir Osmanlı fermanında (Mühimme Defteri, Cilt: 32, Hüküm: 456) geçen “Kabardey’e komşu Burgun Hakimi Tapmas Bek” adlı bir şahıs Malkar beyi olarak yorumlanmıştır.[125] Halbuki söz konusu fermanda adı geçen bu kişi Malkar beyi değil de herhalde bir Kumuk beyi olmalıdır. Çünkü fermanda sözü edilen Burgun denilen yer Dağıstan’daki Kumuk Türklerinin eski köylerinden biri olan Boragan kasabasıdır. Yani Burgun (Boragan) ile Malkar~Balkar’ın bir ilgisi yoktur. Burası Nizamüddin Şami’nin Zafername’sinde “Bragan” şeklinde ve XVIII-XIX. yüzyıl Rus kaynaklarında “Buragunskie Tatarı” (Boragan Tatarları) şeklinde bahsedilen yerdir.[126]

Gürcüler XIV-XV. yüzyıllarda Malkar Türklerini “Basiyani” şeklinde adlandırmışlar ve Malkarlıların yaşadığı ülkeye de “Basiyaniya” adını vermişlerdir. Basiyani sözü ilk olarak XIV-XV. yüzyıldan kalma meşhur “Tshovati Haçı”nda geçmektedir. Bu haçın üzerinde, Eristav Riziya Kvenipneveli adlı Gürcü prensinin Basiyani halkı tarafından esir alındığı ve Ksan boğazındaki Tshovati köyü kilisesinde toplanan parayla Basiyanlara fidye verilip Gürcü prensinin kurtarıldığı yazılmaktadır. Burada bahsi geçen Basiyani halkı Malkar Türkleridir. Çünkü yine Gürcü Kralının oğlu ve aynı zamanda tarihçi olan Vahuşti’nin 1745 yılındaki kayıtlarında da doğrudan Malkar Türkleri için “Basiyani” denilmektedir. Bunun dışında Gürcü-İmeretiya Kralı II. Levan’ın 1636 yılında Rus Çarına gönderdiği bir raporda, hakim olduğu toprakların sınırları bildirilmekte ve kuzeyde Dağlı Çerkeslerin ülkesiyle sınır olduğu söylenmektedir. II. Levan’ın “Dağlı Çerkes” dediği kavim Malkar Türkleridir.[127]

XIX-XX. yüzyıl eski Rus kaynaklarında Karaçay-Ma1kar Türkleri için genellikle “Dağlı”, “Dağlı Tatar”, “Dağlı Çerkes”, “Çerkes Tatarı”, “Dağlı Kabardey” vs. adlar kullanılmaktadır. Andrey Taranovski’nin 1569 tarihli Seyahatnamesi’nde: “Nogaylar para nedir bilmezler. Ancak Çerkes Tatarları çuha ve keten getirdikleri zaman karşılığında koyun, inek ve öküz verirler” şeklinde bir ifade geçmektedir.[128] Bir ihtimal ki, A. Taranovski’nin “Çerkes Tatarı” dediği kavim Karaçay-Malkar Türkleridir. Çünkü Karaçay-Malkar Türkleri birçok eski Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında “Çerkes Tatarı” şeklinde adlandırılmaktadır. Bunun dışında, Evliya Çelebi Seyahâtnamesi’nde dağlık bölgelerde yaşayan fakat deniz kıyısına ve ovalara asla inmeyen “Macar” adlı bir aşiretten bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir: “Aşiret-i Macar Beğleri vardır. Cümle (tamamı) iki bin âdemdür (kişidir). Amma (fakat) bahadır erlerdür (yiğit kişilerdir).” Evliya Çelebi’nin bu kaydı parantez içerisinde “Fin-Ogur kalıntısı” şeklinde yorumlamıştır.[129] Fakat Evliya Çelebi’nin bahsettiği Aşiret-i Macar’ın aslında Karaçay-Malkar Türkleri olması ihtimal dahilindedir. Karaçay-Malkar Türklerinin önceleri Kuma ırmağı kıyısında Macar adında bir şehirde yaşarlarken daha sonra bu şehri terk ederek Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları boylarına gelip yerleştiklerini anlatan bazı hikayeler vardır. Bu hikayede geçen Macar şehri Kuma ırmağının sol kıyısına 12 fersah (12x6=72 km) uzaklıkta olup tarihte gerçekten de var olmuş bir (s. 33) şehirdir. Bu şehrin kalıntıları bugünkü Stavropol şehri yakınlarında bulunmuştur.[130]

Tarih boycunca komşu Kafkas kavimleri de Karaçay-Malkar Türkleri için çeşitli etnik adlar kullanmışlardır. Karaçay Türkleri için Adigeler “Karaşey”, Kabardeyler “Karçaga-Kuşha”, Abhazlar “Akaraç”, Abazalar (Abazinler) “Karça”, Osetler “Karaseyag” ve “Asi”, Gürcüler “Karaçioli”, Gürcü-Svanlar “Mukrçay” ve “Savar”, Gürcü-Megreller “Alani” adlarını kullanırlarken; Balkar Türkleri için Gürcüler “Basiyani”, Gürcü-Svanlar “Sabir”, Gürcü-Megreller “Alani”, Kabardeyler “Balkar” ve “Balkar-Kuşha”, Abhazlar “Azuho” ve “As”, Osetler de “Asson” adlarını kullanmışlardır.[131]

Karaçay-Malkar Türklerinin tarihi, kültürü, hayat tarzları ve sosyal yapıları ilgili en eski bilgileri IV-XIX. yüzyıllarda Kafkasya’yı dolaşan Avrupalı ve Rus gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerden bulmaktayız. Fakat bu gezginlerin bir kısmı Kafkasya’yı dolaşmakla birlikte Karaçay-Malkar Türkleri arasında bizzat bulunmayıp ziyaret ettikleri diğer Kafkas kavimlerinin Karaçay-Malkar Türkleri hakkında anlattıkları şeyleri yazmışlardır.

Karaçay Türkleri hakkında ilk bilgiler 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpiskopos Johannes de Galonifontibus’un notlarında bulunmaktadır. J. Galonifontibus, Karaçaylılardan “Kara Çerkes” şeklinde bahsetmekte ve şu bilgileri vermektedir:

“Çerkesya veya Zikhia adı verilen ülke Karadenizin arkasındaki dağların eteklerinde uzanır. Burada iki farklı kavim yaşar. Yüksek dağların üzerindeki vadilerde yaşayan dağlı kavim Kara Çerkeslerdir. Aşağılarda deniz kenarında oturanlar ise Beyaz Çerkeslerdir. Kara Çerkesleri hiç kimse ziyaret etmez. Onlar da tuz ihtiyaçlarını karşılamaktan başka dağları asla terk etmezler. Kara Çerkeslerin kendilerine has dilleri ve yazıları vardır.”[132]

1635-1653 yılları arasında misyonerlik faaliyetleri yürütmek üzere Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin, 1954 yılında Napoli’de yayımlanan “Relatione Della Colchide Boggi Detta Mengrellia” adlı eserinde Karaçay Türklerinden “Karaçioli” (Karaçaylı) şeklinde bahsetmekte ve şunları söylemektedir:

“Kafkasya’nın kuzey eteklerinde Karaçioli (Karaçaylı) veya Kara Çerkes denilen bir kavim yaşar. Onlara bu Kara Çerkes adı esmer tenli olduklarından verilmemiştir. Bilakis onlar beyaz tenlidir. Herhalde onlara bu ad ülkelerinde gök yüzü sürekli bulutlu ve karanlık olduğundan verilmiş olmalıdır. Onların dili Türk dilidir. Fakat çok hızlı konuştuklarından onların dili zor anlaşılmaktadır. Beni hayrete düşüren şey, bu kadar acaip diller konuşan kavimlerin arasında Karaçaylılar Türk dilinin saflığının nasıl korumuşlardır? Kafkasya’nın kuzeyinde eskiden Hun Türkleri yaşamışlardır. Bu Karaçaylıların Hun Türklerinin bir dalı olduğu anlaşılmaktadır. Bu zamana kadar kendi eski dillerini korumayı başarmışlardır.”[133]

Eski Rus kaynaklarında Karaçay Türkleri hakkında verilen bilgilere ilk olarak 1639-1640 yıllarında rastlamaktayız. 1639 yılında Rus Çarı tarafından Gürcistan’a gönderilen Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri Gürcistan yolu güzergahında Bashan vadisindeki El-curt köyünde on beş kün konaklamışlar ve Karaçaylılar hakkında bazı notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin notlarında anlatılanlar şöyledir:

“Ekim’in ikinci günü, Kabardey Aleguklara geldik. Fakat Aleguk bu sırada Kabardey’de değildi. Kendisi Ahazya’ya veya Abaza’ya gitmiş. Köyde onun kardeşleri Hapuna ile Otojuk vardı. Fedot Elçin, Çarın himaye tezkeresini Hapuna ve Otojuk Mirzalara gösterdi ve onlara dörder arşın çuha ile (...eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır). Hapuna Mirza’ya dört arşın kırmızı İngiliz çuhası ile Alman yapımı bir büyük ayna verildi. Aynı şeyler Otojuk-Mirza’ya da verildi. Yine Aleguk oğlunun hanımına da Alman yapımı büyük ayna verildi. Ekim’in altıncı günü, Hapuna ile Otojuk kardeşler bizi Karaçayevo-Kabarda’ya (Karaçay’a) gönderdiler. Ben de onlarla birlikte yol kılavuzu olarak Pşuk adlı bir soyluyu gönderdim. Onlar da ona bu yol kılavuzluğu için hediyeler verdiler. Hapuna’nın soylusu (yaveri) Pşuk’a Kabardey’den Karaçay’a yol kılavuzluğu yaptığı için iki arşın kırmızı İngiliz çuhası verildi. Ekim ayının onüçüncü günü biz Karaçayevo-Kabarda’ya (Karaçay’a) geldik. Biz, Karaçaylı prensler Elbuzduk ve Gilastan Kırımşavhal kardeşlere, Çarın bize verdiği himaye tezkeresini gösterdik. Hediye olarak onlara (...eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır). Karaçay’ın prensleri olan Elbuzduk ile Gilastan kardeşlere dört arşın kırmızı İngiliz çuhası ile sekiz adet kindyak (...eski ve yıpranmış bir kağıt olduğundan bundan sonrası okunamamıştır) verdik. Ekim’in yirmi dokuzuncu günü Aleguk, Abaz’dan (Abhaz veya Abaza’dan) kendi soylusunu (yaverini) Uranbu’yu gönderdi. Benden ve Fedot’tan, dört arşın kırmızı İngiliz çuhası vermemi emretti. O da, Aleguka oğlunu (s. 34) kızdırmamak için, onun yaveri Barambe’ye dört arşın kırmızı İngiliz çuhası verdi. Karaçayevo-Kabarda’da tercümanımız Fedor Bajenov öldü. Fedor Bajenov, Fedot Elçin’le birlikte Moskova'dan gönderilmişti. Karaçayev’e (Karaçay’a) gittik. Daha sonra atlarımızı ve eğerlerimizi Koroçaya’da (Karaçay’da) bırakıp Sonskuyu (Svan) topraklarına gittik. Atları bırakmazımın sebebi ise bu yolun atların yürüyemeyecek kadar bozuk olmasındandır. Yolumuz düzgün olsaydı iyi olacaktı. Hepimiz dağların yüksek kısımlarından ilerliyorduk. Eşyalarımızı taşımak için bir bedel karşılığıyla Karaçay’dan adamlar tutmuştuk. Adamlara, Svanların topraklarına kadar, her bir eşya için yarım arşın çuha verilmişti. Bizden sonra ise Çerkes Mirza Hapuna aldı. Kasım’ın birinci günü Svanların Vleşkaraş adlı köyüne geldik. Vleşkaraş’tan Kasım’ın ikinci günü ayrıldık.”[134]

Bahçesaray şehrinde Fransa Konsolosluğu ve aynı zamanda Kırım Hanı’nın özel doktorluğunu yapan Ksavio Glavani’nin 1724 yılında yayımladığı “Opisaniye Çerkesii” (Çerkeslerin Tasviri) adlı eserinde Karaçay-Malkarlılardan çok kısa bir şekilde şöyle bahsedilmektedir:

“Çerkeslerin ortasında Çegemliler (Malkarlılar) yaşarlar. Çegemlilerin nüfusu 500 hanedir. Onlar Kabardey Çerkeslerinin hakimiyeti altındadırlar. Karakayların (Karaçayların) nüfusu 200 hanedir. Onlar da Kabardeylerin hakimiyeti altındadır.”[135]

XIX. yüzyıl başlarında 1807-1808 yılları arasında Gürcistan ve Kafkasya’yı seyahat eden Julius Klaproth Karaçay-Malkar Türkleriyle ilgili oldukça geniş bilgiler vermiştir. J. Klaproth’un Karaçay-Malkar Türkleri hakkında anlattıkları şöyledir:

“Bu küçük kavimlerden başka Koban’da, gözlerden uzak Kırım sultanlarının torunları yaşamaktadırlar. Tatarlar ve Çerkesler onlara Sultaniye adını vermişlerdir. Onların (Tatarların ve Çerkeslerin) bunların (Sultaniyelilerin) üzerinde bir hakimiyeti olmadığından onlar (Sultaniyeliler) seferlere (savaşa ve yağmaya) kendileri isterlerse katılırlar. Bunun dışında onları hiç kimse seferlere götüremez.

Basiyat adı onlara meşhur soy atalarından kalmıştır. Eskiden onlar Kuma ırmağı civarında yaşıyorlarmış. Başşehirleri Macar adlı bir şehirmiş. Birçok savaştan sonra buradan göçerek şimdiki yurtlarına gelip yerleşmişler. Bunların bir kısmı Malka ırmağının kenarına yerleştiğinden dolayı onlara Malkar veya Balkar adı verilmiştir. Gürcü Kraliçesi Tamara 1207 yılında onları hakimiyet altına almış ve burada Hıristiyanlığı yaymıştır. Bu yüzden olmalıdır ki bunlarda Hıristiyanlığın izlerini görmek hala mümkündür.

Köylülerin belli başlı bir dinî inancı yoktur. Onlar Teyri adını verdikleri bir tanrıya inanmaktadırlar. Onların inancına göre Teyri her şeyin sahibidir ve müşfiktir. Bundan başka bir de Aziz İlya’yı kutsarlar. Onların anlattığına göre Aziz İlya bölgedeki en yüksek dağın tepesinde sıklıkla görünmektedir. Onun şerefine kurban keserler, süt, yağ, peynir ve boza ikram edip dinî bir tören şeklinde şölen tertip ederler. Onlar eskiden domuz eti yemişlerdir. Ziyaret ettikleri kutsal ırmaklar ve bu ırmakların yanında sakındıkları tabu ağaçları vardır. Onlar da diğer Tatar kavimleri gibi koyunun kürek kemiğine bakıp gelecek hakkında tahminler yaparlar. Onların zengin kesimi Çerkeslerin etkisiyle İslam dinini kabul etmiştir. Fakat, Karaçaylıların dışında, mescit ve mollaları yoktur.

Çerkesler bu Tatarlara Tatar-Kuşha (Dağlı Tatar~Dağ Tatarı) veya Karlı Dağlarda Yaşayanlar adını vermişlerdir. Osetler ise bunlara Assu derler. Çerkesler bunlara Karşaga-Kuşha derler. Megreller ve Uriyalar ise Karaçioli adını vermişlerdir. Tatarlar onlara Kara-Çerkes derler. Gürcüler ise ortaçağda onlara Kara-Cikhi demişler ve yaşadıkları ülkeye de Kara-Cikhetiya adını vermişlerdir. Gürcüler eskiden Çerkeslere de Cikhi veya Zikhi diyorlardı.

Karaçaylılar da Malkarlılar ve Çegemliler gibi eskiden pagan idiler. Şimdi ise burada İslam’dan başka bir din yoktur. Bunlar domuz etinden çok tiksinirler. Halbuki eskiden domuz onların en baş yiyeceğiydi ve oldukça fazla tüketiyorlardı. Bundan 32 yıl önce İshak Efendi (Kabardey İshak Abuk Efendi) bunlara İslam dinini öğretmiştir. Hıristiyan dini hakkında hiçbir şey bilmezler. Kuran’da geçen bayramları bilirler ve tatbik ederler.

Karaçaylılar, Kafkasya’da en güzel kavim olarak bilinirler. Onlar bozkırlardaki göçebe Tatarlardan daha ziyade Gürcülere benzerler. Vücut yapıları biçimlidir ve güzel bir yüze sahiptirler. Büyük ve siyah gözleri vardır. Beyaz tenlidirler. Onların arasında hiç Moğol tipine rastlanmadığından bunların Moğollarla bir karışımları olmadığı anlaşılmaktadır. Nogaylarınki gibi bunlarda basık surat ve çekik gözler yoktur.

Bunlar gelenekleri icabı tek bir kadınla evlenirler. Fakat bazılarının iki veya üç karısı vardır ve gayet iyi geçinmektedirler. Başka diğer dağlı kavimlerde olduğu gibi bunlarda kadınlara kötü muamele yoktur. Bunlar karılarına insanca ve (s. 35) şefkatle davranırlar. Bunlarda kadın kocasının hizmetçisi gibi değil, Avrupalılarda olduğu gibi hayat arkadaşıdır. Prenseslerin kendilerine ait özel evleri vardır. Onlar yabancılara görünmezler ve yabancılarla konuşmazlar. Gündüz vakti erkek (bey), karısıyla (prensesle) karşılaşmamaya özen gösterir. Gece olduğu zaman karısına ait özel evde görüşürler. Fakat bu Çerkes adeti yalnız üst tabakaya mensup olan kesimde geçerlidir. Halbuki köylülerde durum başkadır. Koca ve karısı birlikte yaşar. Kadınlar yabancıların olduğu ortamda bulunmak ve onlarla konuşmak konusunda serbesttir. Kızlar genellikle evde otururlar ve pek az dışarı çıkarlar. Altın ve gümüş simli ipliklerden kumaş ve elbiseler işlerler. Kızlar kocaya gidecekleri vakit evin reisi (kızın babası) diğer Tatar kavimlerinde olduğu gibi başlık parası alır. Bunun adına da Kan Bagası derler. Damat zengin ise müstakbel gelin birçok yeni ve güzel elbiseler gönderir. Kız da düğün günü bu elbiseleri giyer. Damat düğün günü bütün erkek arkadaşlarına büyük bir ziyafet verir. Kız tarafında da aynı şekilde gelen misafirlere büyük bir ziyafet verilir. Gelin kendi kız arkadaşlarını davet eder. Gece yarısına doğru gençler kalabalık bir şekilde toplanarak gelini damat evine getirmek için kız tarafına giderler. Bu düğün ve eğlence üç gün boyunca devam eder. Düğün süresince herkes yer, içer, eğelenir, dans eder. Bekar erkekler ile bekar kızlar birbirleriye tanışır ve sohbet ederler. Bundan da birçok yeni tarihi aşklar doğar ve yeni düğünlerle sonuçlanır. Bunların düğününde erkekler ile kızların birlikte daire şeklinde toplanıp icra ettikleri bir dansları vardır.

Karaçaylılar komşuları Çerkes ve Abazaların aksine hırsızlık ve dolandırıcılık nedir bilmezler. Onlar çalışmayı çok severler ve oldukça da cömert insanlardır. Genellikle tarla-sapan işleriyle uğraşmaktadırlar. Bütün halkın tamamı 250 haneden ibarettir. Bu yüzden onlar Kabardey Çerkesleri gibi savaş ve çapul işinde güçlü değildirler. Bunların yaşadığı yerde toprak verimlidir. Buğday, arpa, darı ve yulaf çok güzel yetişmektedir. Fakat bu toprakların genişliği sadece 8 versttir. Çevresi ormanlarla kaplıdır. Burada yabani armut ağaçları vardır. Bunun dışında kızılcık ağaçları da çoktur. Karaçaylılar bu ağaçların meyvelerini balla birlikte kaynatarak Türklere ve Kabardeylere satarlar. Ormanlarında ayı, kurt, iki değişik cins yaban keçisi, tavşan, vaşak ve kunduz gibi bir sürü yabani hayvan vardır. Bunların derilerine çok değer verilir. Yabancı tüccarlara ayı, tavşan, kunduz ve vaşak derilerini satarlar. Kendileri de yaban keçilerinin derilerinden oldukça iyi faydalanırlar. Bunlardan namazlık yaparlar. Bundan sonra yine çarık ve çizme gibi şeyler yaparlar. Karaçaylılar at, eşek, katır, koyun gibi çok çeşitli hayvanları beslerler. Fakat genel olarak besledikleri hayvanlar kaliteli ve gösterişli değildir. Bununla birlikte bu dağlarda onların hayvanları diri ve güçlü sayılırlar. Hatta dağlık araziler için mükemmeldirler. Karaçaylıların imal ettiği yağın kalitesi çok yüksektir. Ayrıca sütten çok güzel peynir yaparlar. Bunlar gece gündüz sürekli kefir içerler. Haşlama et, şişte kızartılmış et ve kavurma yerler. Değişik türde ekmekler pişirirler. Ekmeklerini her zaman külde pişirirler. Onların yaptıkları Sıra adını verdikleri içkileri Osetlerinki gibi bütün Kafkasya’da en kaliteli içki olarak bilinmektedir. Onlar bu içkiyi arpa ve buğdaydan imal ederler. Tütünü kendileri yetiştirirler ve bunun değişik cinsleri vardır. Yetiştirdikleri tütünü Nogaylara, Svanlara ve Megrellere satarlar. Bunun dışında Kabardeylere ve Rusya’ya da ihraç ederler.

Karaçaylılar hainlik yapan kişileri hiç sevmezler. Hainlik yapan her kim olursa olsun, ister kendi içlerinden, isterse dışarıdan casusluk yapmak için gelen yabancı biri olsun, onu yakalamak için bütün halk silahlanır ve haini yakalayıp ölümle cezalandırır. Karaçaylılar bu haini yakalayıp öldürmeden rahat edemezler. Karaçaylılar hiç şüphesiz Kafkasya’nın en medeni halkıdır. Kibarlık ve hatırşinaslık bakımından diğer komşu kavimlere göre çok daha yüksek seviyededirler. Onlar beylerine son derece bağlı ve itaatkardırlar. Beylerine çok değer verirler. Karaçaylılar fakirlere çok karşı cömerttirler. Zenginler fakirleri hor görmezler bilakis onlara hediyeler verirler ve sıkıntılarına yardımcı olurlar. Sözgelimi zenginler fakirlere öküzlerini on günlüğüne karşılıksız ödünç verirler. Fakirlere iş verip onlara emeklerinin hakkını verirler. Böylelikle fakirlerin geçim sıkıntılarını düzeltmeye çalışırlar.

Boza ve Sıra adı verilen içkilerinden başka alkollü içecek çeşidi yok denecek kadar azdır. Bunlarında dışında buğday ve arpadan çok sert içki imal ederler. Fakat bunu az içerler. Sarhoşluk veren içkiler Kuran’da yasaklanmıştır. Onlar Boza ve Sırayı genellikle kış mevsimi için hazırlarlar. Bunlar arıcılık yapmazlar. Bu yüzden balları yoktur. Bal arıları için buranın havası kış mevsiminde çok soğuktur. Bal ihtiyaçlarını Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bal ile kızılcık meyvesini veyahut başka meyveleri karıştırıp kaynatıp bir tür içki yaparlar. Balı sadece bu iş için kullanırlar. Karaçaylılar barut ve kükürt ihtiyaçlarını kendi topraklarındaki dağlardan elde ederler. Karaçaylılar, Çerkesler gibi yayla ağıllarında koyun gübresini elemekle uğraşmazlar. Karaçaylıların barutu ince ve kalitelidir.

Karaçaylılar kendi elleriyle yaptıkları elbise, keçe, başlık, manto gibi şeylerin bir kısmını İmeretya’da, bir kısmını da Sohum’daki Osmanlı kalesinde satarlar. Sohum’daki Osmanlı kalesinde çok dükkan vardır. Kafkasya’nın batısında yaşayan kavimler burada mallarını iyi satarlar. Karaçaylılar buradan pamuklu kumaş, ipekli kumaş, iğne, oymak, pipo, Türk tününü, vizon derisi satın alırlar. Kabardey üzerinden Rusya ile alışverişleri azdır. Genellikle tuz ve kendilerinde mevcut olmayan mamulleri ithal ederler. Türkler sürekli İstanbul’dan deniz yoluyla sığır getirdikleri için Karaçaylıların burada sattıkları şeyler ucuza gidiyor. Karaçaylılar ve Svanlar arasındaki ticaret ilişkileri oldukça gelişmiştir. Karaçaylılar genellikle Svanlara kükürt ve kurşun satarlar. Basiyanlar (Malkarlılar) Svanlara Ebze derler.

Orusbiy kabilesi de Karaçaylılardan sayılmaktadır. Orusbiyler, Kabardey beylerinin kuzeydoğusunda, Calpak dağının eteklerinde, Karaçay ile Bashan vadilerinin birbirinden ayrıldığı bölgede yaşarlar. Onların toplam nüfusu 150 hane kadardır. Çerkesler kendi dillerinde Malkarlılara Balkar-Kuşha, Gürcüler de Basiane derler. Malkarlıların kendileri ise Malkar-Avul veya Malkar-El derler. Bunların toplam nüfusu 1.200 haneden fazladır. Çerek, Psigon, Aruvan veya Argudan denilen ırmakların kenarlarında yaşarlar. Bızıngı da Malkarlılardan sayılır. Onların en önemli ticaret yolları Ullu-Malkar’dan 55 verst uzaklıktaki dağların arkasında Raça ve Oni ile İmeretiya ve Rion’a gider. Onlar buralarda keçeden yamçı, kepenek, açık kahverengi renkte elbise kumaşları, kalitesiyle meşhur Kafkas elbiseleri, kalpak ve kürkler satarlar. Bunların karşılığında pamuklu ve ipek kumaşlar, iplikler, altın ve gümüş simli işleme iplikleri, tütün, pipo ve başka ufak tefek eşyalar alırlar. Bunun dışında onlar bilhassa Oni’den oldukça fazla miktarda taş tuzu alırlar. Yine tuz ihtiyaçlarını Rus sınırından, Karadeniz çevresindeki ahaliden, Yahudilerden ve Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bundan başka önemli alış-verişleri Raça üzerinden getirilen bakır kazanlar ve diğer bakır eşyalardır. Bu bakır eşyalar da Erzurum’dan gelmektedir.”[136]

1820-1860 yılları arasında Kafkasya’da Rusya hizmetinde görev yapan Fransız asıllı Leonti Y. Lyulye çok kısa bir şekilde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsetmektedir:

“Dağların kuzey yamacında Tatar kavimleri yaşarlar. Elbruz dağının batı eteklerinde ve Koban ırmağının üst taraflarında Karaçaylılar yaşar. Çegem, Balkar ve Orusbiy de Karaçaylılarla aynı köktendir.”[137]

1823-1824 yıllarında Karaçay’da bulunan Rus subayı Aleksander İvanoviç Yakuboviç, Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:

“Karaçaylılar Koban ırmağının kıyısında, Kafkasya’nın hükümdarı Elbruz dağının eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar dağ yollarını usta bilirler. Karaçaylılar özgürlüğüne düşkün, cesur ve çalışkan bir millettir. Tüfek atmakta ustadırlar ve keskin nişancıdırlar. Hayvancılık işiyle uğraşırlar. Yaşadıkları yerlerde tabiat olağanüstü derecede güzeldir. Dağlılar yüksek ruh ve karaktere sahiptirler. Hayata tutkuyla bağlıdırlar.”[138]

Çarlık Rusyası ordusunda harita subayı olarak görev yapan ve 1834 yılında Kafkasya’da bulunan İvan Vladimiroviç Şahovskoy, Karaçay-Malkar Türkleri hakkında şu bilgileri vermektedir:

“Karaçaylılar Koban ırmağı başında ve Elbruz dağının batısında yaşarlar. Karaçaylıların ekonomik durumu oldukça iyi durumdadır. Karaçaylılar iki sosyal tabakaya ayrılmıştır: beyler ve köylüler. Koban vadisi iki kısımdan oluşmaktadır. Tarla-sapan işleri gelişmiştir. Burada buğday, arpa ve yulaf yetiştirilmektedir. Fakat halkın esas uğraşı ve geçim kaynağı büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıktır. Koyunlarının kalitesi yüksektir. Keçe ve yamçı imal edip bunları komşularına ve Liniya’da satarlar. Orusbiyler (Bashan’da yaşayan Malkarlılar) Bashan vadisinin yukarı kısımlarında yaşarlar. Çegemliler, Karaçaylılarda olduğu gibi, yaşadıkları yerler verimsiz olduğundan topraklarından istenilen düzeyde ürün alamamaktadırlar. Genel olarak fakirdirler. Çegemliler de beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Holamlılar ve Bızıngılılar, Çerek-Hahu ırmağı başında yaşarlar. Holam halkı Şakman beylerinin hakimiyetindedir. Bızıngı halkı ise Süyünç beylerinin idaresindedir. Bunların yaşadığı vadi geniş ve elverişlidir. Çegem ve Karaçay vadileri gibi dar değildir. Bu yüzden tarlalarından istenilen düzeyde ürün alınabilmektedir. Hayvancılık işinde de fena değildirler. Malkarlılar, Çerek ırmağının kıyısında yaşamaktadırlar. Malkarlılar beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Yaşadıkları vadi dar olsa da buradaki topraklar verimlidir. Bu yüzden tarlalarındaki ürün iyi yetişmektedir. Yüksek dağ yaylaları da hayvancılık işi için elverişlidir. Karaçay-Malkarlılar Müslümandırlar. Fakat Kabardey Çerkeslerinde olduğu gibi İslam dini bunlarda da iyice yerleşmemiştir. (s. 37) Hıristiyanlığın izleri hala fark edilmektedir. Çegem’deki kiliseyi at ahırı olarak kullanmaktadırlar. Bızıngı’daki kilisenin ise sadece duvarları kalmıştır. Fakat yer yer Hıristiyan azizlerinin resimlerine tesadüf edilmektedir. Bu kilisenin XII. yüzyılda inşa edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu kilisenin mimari tarzı, Svanetya’da XII. yüzyılda Gürcü Kraliçesi Tamar’ın yaptırdığı kiliselerle aynıdır. Birkaç adet dışında bunların hayat tarzları, Kabardey Çerkeslerinin hayat tarzıyla aynıdır. Dağlıların (Karaçay-Malkarlıların) dış görünüşleri de ovada yaşayanlarla (Kabardey Çerkesleriyle) aynıdır. Bunları birbirinden ayırt etmek çok zordur. Tek bir fark vardır ki bu da giydikleri ayakkabılarıdır. Dağlılar taşlı ve kayalı yerlerde yaşadıklarından giydikleri ayakkabıların derisi kalındır. Kabardey Çerkesleri ise ovada yaşadıklarından ve sürekli atla dolaştıklarından onların ayakkabılarının derisi incedir.”[139]

1835 yılında Kafkasya’da bulunan Rus subayı Feodor F. Tornau kısa bir şekilde Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:

“Karaçaylılar Koban ve Teberdi’nin yukarı tarafı ile Elbruz dağı eteklerinde yaşarlar. Bunlar savaşçılıktan daha çok ticarete yatkın insanlardır. Nüfuslarının 8 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Karaçaylıların konuştuğu dil Orta Asya lehçesidir.”[140]

Alman doğa bilimcisi Dr. Moritz Wagner 1843 yılında Karaçaylılardan “Elbruz Tatarı” adıyla bahsetmekte ve şöyle demektedir:

“Nogayların fiziksel görünüşü ile Çerkes nesli ve Elbruz Tatarları olan Karaçay kavimlerinin güzelliği son derece çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır”[141]

1848 yılında Karaçay’da bulunan Rus tarihçisi G. Tokarev Karaçay Türkleri hakkında şöyle söylemektedir:

“G. Rubruck’un güvenilir ifadelerine göre bu topraklarda Komanlar (Kıpçaklar) yaşamışlar. Onlar kendi beylerine ve zenginlerine piramit şeklinde sivri çatılı mezarlar. Acaba buradaki mezarlar da onlardan mı kalmıştır? Yoksa başka kavimlerden mi? Bu meselenin açıklığa kavuşturulması ne iyi olurdu. Koban ırmağının adı ise şüphesiz Komanlardan kalmış olmalıdır. Pallas, Karaçaylıları bir Nogay kavmi diye yazmakla yanılmış. Bunların yüz ve vücut yapıları Pallas’ın yazdıklarının tam tersini gösteriyor. Ben bu bakımdan Klaproth’un söylediklerine tamamen katılıyorum. Klaproth, A. Lamberti’nin söylediklerine dayanarak gerçekten çok güzel ifade ediyor: Karaçaylılar, Kafkasya’nın en güzel milletlerinden biridir. Bunların yüz şekilleri Tatar, Moğol ve Nogaylara hiç benzemiyor. Klaproth, Karaçay sözünü kara ırmak şeklinde açıklıyor. Kara ırmakları olan dar vadilerde yaşayan Karaçaylılar Macar şehrinden, Çerkeslerin Kabardey’e gelmelerinden az bir zaman önce gelmişlerdir. Bu hikaye ile benim daha önce duyduğum başka bir hikayeyle de uyuşmaktadır. Kendi ağızlarından onların Bashan vadisinden geldiklerine dair rivayetler dinledim. Bundan başka bu köyün nasıl kurulduğu hakkında bir hikaye anlattılar. Bir avcı bir geyiği takip ederek buraya gelmiş. Bu yerin güvenli bir yurt olacağına kanaat getirmiş. Sonra geldiği yere, Bashan vadisine geri dönmüş ve hanımını yanına alarak tekrar buraya gelmiş. Daha sonra onların peşi sıra akrabaları, dostları da gelmiş ve bir zaman sonra burası bir köy haline gelmiş.

Kart-Curt köyünde 80 avlu~hane var. Onlar bizim kaldığımız misafir evi gibi yüksek olmayan küçük evlerdir. Hepsi de kalın kütüklerden yapılmıştır ve damları kavislidir. Bazı evlerde ocaklar var. Bazılarının mısır bahçeleri de var. Tek tük meyve ağaçları da gördüm. Bunların toprakları verimli görünmektedir. Fakat toprağın pek işlenmediği anlaşılıyor. Bu köyde yaşayanların bir kısmı gösterişli elbiseler giyinerek ve silahlarıyla birlikte dolaşırken diğer bir kısmı ise eski püskü elbiseler içerisindedirler. Bütün bunlar köy halkının cahilliklerini ve henüz askeri-savaşçı toplumdan sıyrılamadıklarını göstermektedir. Şüphesiz bu yabanilerin gümüş kınlı kamalarını bırakıp bu verimli toprakları değerlendirecekleri günlerin gelmesi için daha çok zaman gerekmektedir. Gösterişli elbiseler giyerek, altın-gümüş kamalar, tabancalar ve kılıçlarla dolaşan zengin kişilerle ile açlık ve yoksulluk çeken, eski püskü elbiselerle dolaşan kişileri bir arada görmek doğrusu bana oldukça acıklı geldi.”[142]

1834-1865 yılları arasında Peterburg şehrinde yayımlanan “Biblioteka dlya çteniya” (Kütüphane İncelemeleri) adlı derginin 1849 yılının 97. sayısında G.D. imzasıyla yayımlanan bir makalede Karaçaylılardan şöyle bahsedilmektedir:

“Karça-Yurt (Kart-curt) köyünde ilk evi Karça yapmış. Karaçaylılar Koban ırmağı başındaki vadilerde yaşarlar. Karaçaylıların topraklarının sınırları doğuda Elbruz dağının eteklerine, Balık ırmağı başı, Duvut ve Kihat (?) ırmaklarının ortalarına kadar uzanır. Hurzuk’ta 150, Uçkulan’da 200 hane vardır. Karaçaylıların toplam nüfusu 2.000 kişidir. Karaçaylıların dinî ve medenî davalarına Kadı Muhammet Hubiy bakmaktadır. Ufak tefek davalarla ise köyün muhtarı Tarhan Duda (s. 38) ilgilenmektedir. Karaçaylılarda davalara iki türlü hukuk sistemiyle bakılıyordu. Şeriat hükümlerine göre çözülecek davalara Kadı Muhammet Hubiy bakıyordu. Fakat gerektiğinde şeriat hükümlerine göre baktığı bir davada cezanın hafifletilmesi için geleneksel hukuk kurallarına göre hüküm vermekteydi. Kimi zaman kanun ve düzeni çiğneyen davalıların birer kanlı düşmanlar haline geldikleri de oluyordu.”[143]

1850’li yılların başlarında Kafkasya’da bulunan Çarlık Rusyası askeri görevlisi V.V. Şevtsov bölgede yaptığı etnografya çalışmalarını bir makale şeklinde 1855 yılında yayımlamıştır. V.V. Şevtsov bu makalesinde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsetmektedir:

“Karaçaylılar Elbruz dağının eteklerinde yüksek yerlerde yaşarlar. Nüfusları az olmakla birlikte oldukça cesur ve yiğittirler. Hiçbir zaman düşmanlarına yenilmemişlerdir. Karaçay halkı bir Moğol-Tatar kavmidir. Komşu kavimlerle yakın ilişkiler içerisinde olmakla birlikte kendi dillerini saf ve temiz bir şekilde korumuşlardır. Diğer kavimlerin dillerinden giren yabanı kelimelerin sayısı çok azdır. Karaçaylıların idaresini beş tane bey yürütmektedir. Bu iş babadan oğula geçmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Karaçaylılar diğer Dağlı kavimlerin aksine temiz giyinirler. Evleri hayatları düzenli ve temizdir. Tatlı dillidirler. Yeminlerine oldukça sadıktırlar. Müslümanlığın Sünnî koluna mensupturlar. Karaçaylılarda yüksek derecede din adamları vardır. Fakat bunun dışında daha düşük dereceli din adamları da yok değildir. Karaçay erkekleri orta boylu ve yakışıklıdırlar. Beyaz tenlidirler. Genellikle parlak ve mavimsi gözlere sahiptirler. Kadınları dikkat çekecek kadar güzeldirler.

Karaçaylıların yetiştirdiği atlar Kafkasya’nın en iyi cins atlarından sayılmaktadır. Bu atlar bilhassa dağlık ve engebeli arazilerde rahatça yol alabildiklerinden çok değerlidirler. Bu atlar kendi haline bırakıldıklarında dahi en çetin yollarda bile kolaylıkla yürüyebilmektedirler. Başka bir cins atın adım atamayacağı bir yerde, yeter ki Karaçay cinsi atın ayağının basacağı bir yer olsun, şüphesiz kolay bir şekilde yoluna devam edecektir. Karaçay koyunlarının kalitesi de oldukça iyidir. Koyunların yünü kaşmir gibi ince, yumuşak ve uzundur.

Karaçaylıların en yakın komşuları Orusbiylerdir. Bundan sonra Çegemliler, Malkarlılar, Holamlılar ve Asların bir kabilesi olan Digorlar da Karaçaylıların komşusudurlar. Bunlar eskiden Hıristiyan idiler. Ancak Hıristiyanlık inancı iyice yerleşmediğinden bunlar daha sonra Müslüman olmuşlardır. Fakat Müslümanlığın şartlarını da gerektiği gibi yerine getirmiyorlar. Bu kavimlerin evleri karlı dağların ortasında, yüksek yerlerdedir. Onlar savaşçılıktan ziyade sakin ve huzurlu bir hayatı tercih eden bir kavimdir. Arazileri çok taşlı olduğundan tara-sapan işine uygun değildir. Onların ekilebilir arazileri azdır. Mısır ve arpa ekmek için oldukça büyük emek sarf ederek araziyi uygun hale getirmektedirler.

Kim en çok metal ve bakır eşyaya sahip ise o kişi yörenin en zengini olarak kabul edilmektedir. Burada yaşlılara gösterilen saygı ve hürmet başka hiçbir millette yoktur. Ayran ve boza içmeyi çok severler. Onlar için içeceklerin ayrı bir önemi vardır. Dağıstanlılardan bütün Kafkasya’ya yayılan tek kişilik (Lezginka) dansını bunlar sanki havada uçarak oynarlar. Müzik aletleri üç telli saz, kaval, davul ve on iki telli arptır. Bu sonuncusu şüphesiz Greklerden gelmiştir.”[144]

1852 yılından itibaren Kafkasya Genel Valiliğinde uzun yıllar görev yapan Fransız asıllı Adolf Petroviç Berje bütün Kafkasya’yı dolaşmıştır. 1858 yılında Tiflis’te yayımlanan “Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri” adlı eserinde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsedilmektedir:

“Karaçaylılar Kafkas dağlarının kuzeydoğu eğiminde, Koban ve Teberdi ırmaklarını yukarı kısımlarında ve Elbruz dağı eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar önceleri Büyük Kabardey prenslerinin hakimiyetinde iken şimdi bizim tabiliğimizi kabul etmişlerdir. Karaçaylılar bize oldukça sadıktırlar. Kabardey’den Koban’a giden bütün geçit ve yolları korurlar. Karaçaylılar yoğun olarak Kart-curt, Hurzuk ve Uçkulan adlı köylerde yaşarlar. Bir kısmı da Elbruz dağı eteğinden doğan ırmakların yukarı kısımlarındaki mağaralarda yaşarlar. Karaçaylılar genellikle hayvancılık işiyle uğraşırlar.

Orusbiyler (Malkarlılar) Bashan ırmağının yukarı kısımlarında yaşarlar. Orusbiyler tek bir topluluktur. Malkar veya Balkarlar, Çegem ve Çerek ırmaklarının yukarı kısımlarında yaşarlar. Malkarlılar dört kısma ayrılır: 1. Malkar~Balkar, 2. Çegem, 3. Holam, 4. Bızıngı. Bunlarda önceden Kabardeylerin hakimiyetindeydiler. Şimdi bize bağlanmışlardır. Balkarların bu dört topluluğu ile Orusbiylerin köy meclisleri aracılığıyla onları yöneten yaşlı liderleri vardır. Ekonomileri en başta hayvancılığa ve meyveciliğe dayanır.”[145]

1870’li yıllarda Batalpaşinski (bugünkü Çerkessk) (s. 39) şehrinde görev yapan Rus idarecisi Gregoriy Stepanoviç Petrov işleri nedeniyle defalarca Karaçay’da bulunmuştur. G.S. Petrov’un 1879 ve 1880 yıllarında yayımlanan iki makalesinde Karaçaylılar hakkında oldukça geniş ve ayrıntılı bilgiler verilmektedir:

“Durmaksızın mücadele halinde olmaları sebebiyle Karaçaylılar çetin tabiat ve coğrafi şartlara karşı dayanıklılık kazanmışlardır. Beklentileri de pek fazla değildir. Her bir parça araziyi kol gücü ve büyük zahmetle kullanılabilir hale getirmişlerdir. Bu yüzden Karaçaylılar kendi yurtlarına derin bir sevgiyle bağlıdırlar.

Karaçaylılar Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım dolaylarında yaşıyorlarmış. Buradan Arhız vadisine gelmişler. Fakat burada Abazeh ve Abazaların baskısına maruz kaldıkları için Cögetey ırmağı civarına göçmüşler. Karaçaylılar burayı beğenmemişler ve nihayet Bashan ırmağının yukarı kısımlarına gitmişler. Anlatılar hikayelere göre Bashan vadisinde yaşadıkları sırada Karaçaylıların başında Karça adında bir liderleri varmış. Karça’nın halkının nüfusu oldukça azmış. Kabardey beyi Kaziy Atajukin bir tesadüf eseri ırmakta akan yontulmuş ağaç parçalarını görüp Karaçaylıların yaşadığı yeri bulmuş. Bundan sonra da iki kavim arasında birtakım anlaşmazlıklar ve savaşlar başlamış. Sabrı tükenince Karça dağların arkasındaki Svanların ülkesine gitmiş. Buradan da defalarca Kabardey ülkesine akınlar yapmış ve böylece Kabardey prensinden intikamını almış. Bunu müteakip Karça ve halkı Koban vadisine göçmüş. Karça ilk önce Kart-curt köyüne gelmiş. Kimileri bu olayların 400 yıl önce ve kimileri de 250 yıl önce gerçekleştiğini söylemektedir. Karça halkıyla birlikte Koban vadisine yerleştikten sonra çok geçmeden ölmüş. Karça’nın ölümünden sonra Karaçaylıların başına Karça’nın damadı Kırımşavhal geçmiş. Kırımşavhal, Karaçaylılar Bashan vadisinde yaşadıkları sırada Kırım taraflarından gelip Karaçaylılara katılmış.

Karaçaylıların nüfusu artamaya başladığı sıralarda veba salgını ortaya çıkmış. Bu yüzden Karaçaylıların önemli bir kısmı hayatını kaybetmiş. Daha sonra aradan epey bir zaman geçtikten sonra Karaçaylıların nüfusu tekrar artmış. Bunun dışında komşu halklardan Karaçaylılara sığınmak için gelip yerleşen kişiler de olmuş. Karaçaylılar toplama bir millettir. Komşuları Nogaylar, Abazalar ve Kabardeylerdeki gibi birbirine benzemeyip, Karaçaylılarda oldukça farklı yüz biçimlerine sahip olan insanların sayısının fazla olması bunu göstermektedir. Karaçaylılar sahip oldukları kendilerine has birtakım özelliklerle tanınmaktadır. Karaçaylıların Gürcü-Megrellere, Tatarlara ve Abhazlara benzeyen tarafları vardır. Karaçaylıların içinde güzel ve yakışıklı insanlar çok fazla değildir. Karaçaylılar genellikle esmer, orta boylu, iri ve sağlam yapılı, geniş omuzlu insanlardır. Bütün dağlı kavimlerde olduğu üzere açık ve hayat dolu gözleri vardır. Giydikleri elbiseler Asya kıyafetlerine benzemektedir. Bütün hayatlarını at üzerinde geçirseler de yağmacılık işiyle uğraşmazlar. Dayanıklılık bakımından bütün Kafkasyalılarla yarışabilecek düzeydedirler. Karaçaylılar atla veya yaya olarak dağlarda yürümekte herkesi imrendirecek kadar çok ustadırlar.

Karaçaylıların kendilerine has bir dili vardır. Karaçaylıların dili Nogay, Tatar ve Azerbaycan diline benzer. Kelime hazinesi zayıftır fakat cinaslı sözler çoktur. Karaçaylılar güzel konuşmasını bilen kişilere çok değer verirler. Karaçaylılarda güzel konuşmasını bilen kişilerin sayısı az değildir. Karaçaylılar konuşmayı çok sever. Bu onların kanında vardır. Yeni şeyler dinlemeye ve anlatmaya pek heveslidirler. Bu yüzden onlar birisiyle karşılaştığı zaman ilk olarak Ne haber? der. Karaçaylılar söz ve güftesiyle birlikte destan ve halk şarkısı bestelemekte bütün bu bölgede meşhurdurlar.

Karaçaylıların aile yapısı sağlamdır. Evlerine ve ailelerine son derece bağlıdırlar. Koca, karı ve çocuklar işleri paylaşarak çalışırlar. Yani çalışma hayatında iş bölümü vardır. Tarla ve hayvancılık işlerinde tek bir insan bile boş kalmaz. Kimisi tarlaya gübre atar, kimisi tarla sürerken öküzün başını tutar, kimisi tarlayı temizler. Erkekler hayvanları otlatıp çiftliğe getirirken kadınlar ve çocuklar da orada ufak tefek işleri görürler. Tarla sürme ve arpa biçme işini erkeler ve kadınlar birlikte yaparlar. Bu arada çocuklar da boş durmaz ekin destlerini taşırlar, öküz sürerler, başak tanelerini toplarlar, başaktan tanelerin ayrılmasına yardım ederler.

Karaçaylılarda yaşlıların hatırı büyüktür. Küçükler büyüklerin yanında oturmazlar ve büyükler konuşken onların sözüne karışmazlar. Ayrıca küçükler büyüklerle birlikte yemek yemezler. Diğer dağlı kavimlerde olduğu gibi Karaçaylıların adetlerine göre de ev hayatında belli bir düzen ve kurallar vardır. Koca ve karı yan yana oturmazlar ve bir arada bulunmamaya çalışırlar. Zenginler misafirler için ayrı bir ev tahsis etmişlerdir. Bu misafir evine kadın ve çocuk dahil hiç kimse girip çıkamaz. Baba çocuğunu başkalarının yanında (s. 40) okşayıp sevemez ve şımartamaz. Çocuklar sevgiyi annelerinden görürler. Babanın görevi ailesinin geçimini sağlamaktır. Anne ise ev işleriyle uğraşır, çocuklarına bakar, elinden geldiğince kocasına tarla işlerinde yardımcı olur. Hayvancılık işiyle uğraşmak üzere erkekler genellikle köyden uzak çiftliklerde uzun zaman kalırlar. Bu durumda kimi zaman kadınlar göz yaşı döker. Bu da onların kocalarını özlediklerinin işaretidir.

Karaçaylılardan biri yolda giderken tanıdık birisiyle karşılaşıp onunla lafladıktan sonra adam geri dönebilirsin diyene kadar ona eşlik etmek zorundadır. Yaşça küçük olanlar kendisinden büyük olanların atlarını getirmek ve atın yularını tutup onların ata binmelerine yardımcı olmakla yükümlüdürler. Karaçaylılarda yaşça küçük olan kişi kendisinden büyük olanın daima solundan yürür. Orta Asya kültürüne bağlı olarak Karaçaylı kadınlar hatta daha ziyade genç kızlar toplum içinde oldukça serbest ve rahattırlar. Düğün ve şenliklerde genç kızlar ile evli kadınlar ayrı otururlar.

Karaçaylıların olağanüstü derecedeki misafirperverlikleri onlara misafir gelen bütün yolcuları ve devlet görevlilerini hayrete düşürmektedir. Karaçaylılarda misafir kim olursa olsun büyük saygı ve hürmet görür. Misafir en değerli kişidir. Misafir adeta bir şeyh gibidir. Ona kimse dokunamaz ve bir zarar veremez. Evsahibi misafirinin sürekli çevresinde bulunup onun her istediğini yerine getirir. Hatta bu misafir ile evsahibi arasında daha önceden bir tatsızlık olmuş olsa bile ev sahibi misafirine sonuna kadar misafirperverliğini göstermek ve bunun gereklerini yapmak zorundadır. Evsahibi misafirine en güzel yemekleri en güzel tabaklarla ikram eder ve en rahat ve en gösterişli yatağı verir. Misafire yemek sunulduğu zaman evin büyüğü veya mahalledeki hatırı sayılan yaşlılardan birkaçı misafire sofrada eşlik eder. Evsahibi misafirle birlikte sofraya oturmayıp misafire hizmet eder. Bu arada misafire söz yarenliği de eder. Misafirin sofrasından arta kalanlar küçüklere verilir.

Toprakların verimsiz oluşundan dolayı her yıl tarlalara gübre atmak zorundadırlar. Karaçaylılar hayvanlarını genellikle köyün dışında yaylalarda beslemektedirler. Tarlaların tohum atma döneminde bir araba gübrenin değeri 4 ruble kadardır. Halbuki bu dönemde bir koyunun değeri 3 rubledir. Yazın önce tarlaları sonra çayırları sularlar. Sulama işi sırası için toprak sahipleri arasında kura çekilir. Karaçay’da yalnız arpa ekilebilmektedir. Hasat edilen ürün de ancak bir aileye yetecek kadardır. Tarlaya ekilen ürünün ancak üç katı elde edilebilmektedir. Karaçaylılar son zamanlarda patatesle tanışmışlardır. Büyük bir hevesle patates işiyle uğraşmaktadırlar. Fakat iki-üç yıl içinde ektikleri patatesin tohumu zayıfladığından patatesler küçük yetişmektedir. Bunun için patateslerin tohumunu yenilemek veya geliştirmek gerekmektedir. Toprak kıtlığı Karaçaylıların en büyük derdidir. Karaçaylılarda; taş bizim babamız, Koban ırmağı annemiz, bizi yaşatan ise hayvanlarımızdır şeklinde bir söz vardır. Tarla işinde çalışkan ve mücadeleci olsalar da bu sözden de anlaşılacağı üzere Karaçaylıların baş geçim kaynağı hayvancılıktır.

Baş geçim kaynakları hayvancılık olduğu için Karaçaylıların bütün aklı hayvanlarında ve köy dışındaki çiftliklerinde olmuştur. Köyün içerisinde birkaç inek, bir at, bir eşek ve iki öküz besleyen pek fazla aile yoktur. Bu sebeple dışarıdan bakan bir kimse Karaçaylıların çok fakir bir şekilde yaşadıklarını düşünebilir. Halbuki Karaçaylıların bütün zenginliği olan hayvanları köy dışındaki çiftliklerdedir. Karaçaylıların çiftlikleri Kafkas dağları eteği ile batıda Urup ırmağından başlayıp doğuda Elbruz dağı eteklerine kadar bir saha içerisinde yer almaktadır. Karaçaylıların hayvancılık işinin en zor tarafı hayvanları sürekli oradan oraya götürmektir. Karaçaylılar hayvanlarını yazın dağ eteklerine, ilkbahar ve sonbaharda yaprak açmış ormanlıklar civarında, kışın ise ılık vadilerin içlerine, düzlük yerlere, önceden hazırlanmış kuru otların bulunduğu kışlaklara götürmektedirler. Kışlaklar genellikle Terek ve Koban eyaletlerinde devlete ait arazilerde ve Eltarkaç mevkiinde kurulmuştur. Karaçaylılar böyle kışlakları sırayla kullanmaktadırlar.

Karaçaylıların hayatı işte böyledir. Bu hayatı benimsemiş ve kabullenmişlerdir. Dağlar, ormanlar ve çiftlikler. İşte bunlardır Karaçaylıların hayatı. Karaçaylılar dağlarından ayrıldıkları zaman hüzünleniyorlar. Solmuş çiçeklere benziyorlar ve hastalanıyorlar. Düz yerler Karaçaylılara çirkin görünüyor. Karaçaylıların anlayışına göre dağsız ve ormansız bir yerde yaşamaktan daha kötü bir kader olamaz. Karaçaylıların doğdukları yurtlarına duydukları sevgi asla bitmez ve azalmaz. Komşu bölgelerde, Pyatigorsk, Georgiyevsk, Sohum ve diğer şehirlerde yaşayan genç kuşak Karaçaylılar atalarının adet ve geleneklerine asla karşı gelmezler. Onlar bu gelenek ve adetleri bozmaya korkarlar.”[146]

1886 yılında Elbruz dağına tırmanmak için Kafkasya’da bulunan S. Davidoviç, Bashan bölgesinde yaşayan Malkarlı Orusbiy klanı hakkında şunları söylemektedir:

“Dağlı Kabardeyler (Malkarlılar) dilleri ve adetleriyle ovada yaşayan Kabardeylerden farklıdırlar. Bu halkın temiz kalpliliği, derin zekası, sülalelerinin dağılmasına karşı koyuşları birçok yere örnek olacak derecededir. Bunlarda ataerkil hayat düzeni devam etmektedir. Burada 294 hane vardır. Toplam nüfusu 2.200 kişidir. Bu büyük köyün içinde içki içilmez. Köyde işsiz güçsüz, başı boş gezen kimselere rastlanmaktadır. Aileler arasında başlık parası adeti sıkı bir şekilde devam ettirilmektedir. Bunun sebebi ise erkek ile kadın ayrıldıklarında, kadının kendi başına hayatını idame ettirmesine imkan sağlamaktır. Bu tabiatın oğulları ne kadar da sağlıklı güzel bir millettir.”[147]

1890’lı yıllarda Karaçay’daki kömür işletmelerinde görev yapan N.A. Ştoff’un notlarında Karaçaylılar hakkında şöyle denilmektedir:

“XVII. yüzyıl başındaki savaşa kadar Karaçaylılar derin dağ vadilerinde pagan olarak yaşamışlardır. Kırım Hanı Kafkasya’da İslam dinini yaymak amacıyla iki bölük asker göndermiş. İncik~Zelençuk ırmağı kıyısında bulunan Adige (Çerkes) köylerini İslam dinine sokmuşlar. Kırım Hanı’nın askeri Koban ırmağı başına geldiklerinde ise burada şimdiye kadar hiç kimseye boyun eğmeyen Karaçaylılarla karşılaşmışlar. Karaçaylılar yurtlarını ve özgürlüklerini korumak için Marca adındaki kutsal ilahlarından güç alarak Kırım Hanı’nın askerlerine karşı koymuşlar. Kırım Hanı’nın askerleri ne kadar uğraşsalar da asker gücüyle bile burada İslam dinini kabul ettirme konusuna başarılı olamamış ve çaresiz geri dönmüşlerdir. Fakat bu savaştan sonra Karaçaylıların gücü de epeyce azalmış. İslam dini Karaçaylılara ancak XVII. yüzyılın sonlarında girmiş.[148]

Arthur Byhan 1936 yılında Paris’te yayımlanan “Kafkasya Toplumları” adlı eserinde Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir:
“Karaçaylılar beyaz tenleri ve düzgün hatlarıyla tanınmaktadırlar. Gerçekten de Karaçaylıların yüzünde Moğolların çirkin hatları yoktur. Daha çok Güney Kafkasyalılara benzemektedirler. Saçları ve gözleri siyahtır. Erkeklerin çoğu sakallıdır. Karaçaylıların baş geçim kaynağı küçükbaş hayvancılıktır. Kışın hayvanlarını otlatmak için Kabardey Çerkeslerinin meralarına giderler. Yazın ise yüksek dağlardaki yaylalara giderler. Karaçaylılar şal, halı, kilim, yamçı, başlık, eyer ve çizme gibi şeyleri kendileri imal ederler. Hepsi birer iyi avcıdır. Genellikle ayı, kurt, tilki, dağ aslanı ve dağ keçisi avlarlar. Temel yiyecekleri süt, peynir, yağ, koyun ve at etidir. Baharatlı yemekleri severler. Karaçaylılar, Çerkesler gibi üç sosyal tabakaya ayrılmıştır: beyler, soylular ve köylüler. Bunun dışında mollalar ve köleler vardır. Karaçaylı kadınlar cenazelerde dövünerek çığlıklar atarlar. Erkekler ise birbirlerinin alınlarına silahla vururlar. Kulak memelerini küçük bıçaklarla delerler. Mezarlıkları taş duvarlarla çevrilidir. Teberdi bölgesindeki mezarların üzerinde piramit veya daire biçiminde kalın taşlar vardır. İslam dini Karaçaylılar arasında 1782 yılından sonra yayılmaya başlamıştır. Karaçaylılar Müslüman olmalarına rağmen birtakım doğa üstü güçlere inanırlar. Karaçaylıların dağların yükseklerine yaşayan tanrıları vardır. Eliya adlı tanrı bunların başında gelir. Karaçaylılar Eliya’nın şerefine kurbanlar keserler, dans ederler, törenler düzenlerler. Başka Kafkas halklarında olduğu gibi Karaçaylıların da birtakım kutsal ağaçları ve kutsal ırmakları vardır.”[149]

V. Osmanlı ve Çarlık Rusyası Döneminde Karaçay-Malkar Türkleri

Kafkasya halklarının idaresi 1502 yılında Altın Orda Devleti tamamen ortadan kalktıktan sonra Kırım Hanlığına geçmiş, 1475 yılında Kırım Hanlığının Osmanlılara bağlanmasıyla birlikte aynı şekilde Kırım Hanlığı idaresinde olan Kafkasya bölgesi de Osmanlıların hakimiyetine geçmiştir. 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşları neticesinde imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla Kırım Hanlığı tamamen Osmanlıların elinden çıkmıştır. Çarlık Rusyası çok geçmeden Kırım’daki hanlık mücadelelerini fırsat bilerek Şahin Gerey’i Kırım Hanlığının başına getirmiştir. Fakat Şahin Gerey’e ülke çapında tepkiler ve protestolar doğunca Çarlık Rusyası da Kırım Hanlığını 1783 yılında ilhak etmiştir.[150] Bu tarihten sonra Osmanlılar ile Ruslar arasında Koban ırmağı sınır olarak çizilmiştir. Buna göre Koban ırmağının sağ tarafında bulunan Karaçay Türklerinin yarısı ile Malkar Türkleri tamamı Çarlık Rusyası topraklarına, Koban ırmağının sol tarafında bulunan Karaçay Türkleri diğer bir yarısı ise Osmanlı topraklarına dahil olmuştur.[151]

1787 yılında Osmanlı-Rus savaşları tekrar başlamış ve Rus orduları ilk kez Koban ırmağının sol tarafına geçmişlerdir. Bunun üzerine Osmanlı Padişahı III. Selim tarafından Anapa seraskerliğine ve Kafkasya’daki Osmanlı orduları komutanlığına (s. 42) tayin edilen Battal Hüseyin Paşa emrindeki 30 bin kişilik Osmanlı ordusuyla Anapa’dan hareketle Koban ırmağını geçtikten sonra Kabardey bölgesine gelmiştir. Battal Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusuna Kafkas halklarından da yoğun bir katılım olmuş ve böylece Battal Hüseyin Paşa’nın ordusu askeri bakımdan büyük bir kuvvet haline gelmiştir. Osmanlı ve Rus ordusu 27 Eylül 1790 tarihinde Tohtamış ırmağı civarında karşılaşmış ve Battal Hüseyin Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusu bu savaştan mağlup çıkmıştır. Savaşın kaybedilmesindeki en büyük sebeplerden biri de Osmanlı ordusu saflarında bulunan Çerkes kuvvetleri komutanları ile Osmanlı subayları arasındaki savaşın gidişatıyla ilgili ihtilaflardır. Savaşın başlamasından hemen önce Osmanlı Padişahı III. Selim tarafından gönderilen Mahmut adlı bir mübaşirin cebinde Ruslara karşı savaşın kaybedilmesi durumunda kendi idam fermanının olduğunu bilen Battal Hüseyin Paşa yanındaki birkaç adamıyla birlikte kaçarak Rus ordusuna sığınmış ve kılıcını teslim etmiştir. Daha sonra Ruslar savaşın cereyan ettiği yerde kurdukları küçük bir kasabanın adına Battal Hüseyin Paşa’nın adına izafeten Batalpaşinski adını vermişlerdir. Bu kasaba bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C.nin başkenti olan Çerkessk şehridir. Bundan sonra Osmanlı kuvvetleri Anapa’ya çekilmek zorunda kaldılar. Fakat bunu müteakiben Rus orduları 1791 yılında on beş gün boyunca kuşatma altına aldıkları Anapa kalesini düşürmeyi başarmışlardır. 10 Ocak 1792 tarihinde imzalanan Yaş anlaşmasına göre Rusların Kafkasya bölgesinden yeni bir toprak kazanımı olmamıştır. Fakat bu anlaşmayla Osmanlılar Kırım ve Taman’ın Rusya’ya ait olduğunu ve 1783 anlaşmasındaki Koban ırmağının Osmanlı-Rus sınırı teşkil ettiği şeklindeki maddeyi bir kere daha tasdik etmişlerdir. Ruslar bundan sonra Koban ırmağının sağ tarafına çekilerek bu sahada hızla ve planlı bir şekilde müstahkem mevkiler kurmuşlar ve Buğ ırmağı civarından getirdikleri Rus Kazaklarını iskan etmişlerdir.[152]

Buna rağmen Karaçay-Malkar Türkleri, Rusya’yı destekleyen Kabardey Çerkes beylerinin oluşturduğu Baksan grubunda yer almayıp, Osmanlı ve Kırım’ı destekleyen Kaşha Tav grubunda yer almışlar ve 1804 yılında bütün Kafkasyalılar ile Ruslar arasında cereyan eden Çegem meydan savaşında en ön saflarda savaşmışlardır. Daha sonra 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşından sonra imzalanan Belgrad anlaşmasına göre Osmanlı-Rus sınırları yeniden çizilmiştir. Buna göre Koban ırmağının sol tarafında kalan Karaçay Türklerinin diğer yarısı da Rusların hakimiyet alanına girmiştir. Bunu müteakiben Çarlık Rusyası 1822 yılında Karaçay Türklerinin Rusya tabiyetinde olduğunu ilan etmiştir. Rusya’nın bu kararı üzerine Karaçay Türkleri isyan etmişler ve bir heyet göndererek Osmanlıların Anapa muhafızı Hasan Paşa’dan yardım istemişlerdir. Hasan Paşa da Karaçay heyetini kabul etmiş, Osmanlılara sadık kalacaklarına dair ahidnâme veren heyet başkanı İslam Kırımşavhal’ı Karaçay valisi tayin etmiş ve ayrıca Karaçay Türklerine yardım edeceğine dair söz vermiştir. Fakat Kafkasya Rus orduları komutanı General Emanuel’in Karaçay topraklarını tehdit etmeye başlaması üzerine Karaçay Türkleri söz aldıkları Hasan Paşa’dan 1826 yılında yardım istemişlerse de hiçbir zaman ondan yardım alamamışlardır.[153]

Karaçay ülkesi Kafkasya’nın orta kısımlarında ve yüksek dağların arasındaki derin vadilerde kurulu olduğundan, Ruslara karşı vur-kaç taktiğiyle savaşan diğer Kafkasyalılar için adeta bir kale ve sığınak vazifesini görmekteydi. Ayrıca Kabardey Çerkesleri ile Abaza ve diğer Çerkes kabilelerini birbirine bağlayan yolların hepsi Karaçay’dan geçmekteydi. Karaçay ülkesinin stratejik önemini çoktan kavramış olan Çarlık Rusyası bir an önce Karaçay’ın kendi hakimiyetine geçmesini istiyordu. 17 Ekim 1828 tarihinde üç ayrı koldan Karaçay ülkesine doğru hareket eden General Emanuel komutasındaki Rus orduları, Karaçay beylerinden Duda oğlu Tengizbiy ve Kabardey beylerinden Atajuk oğlu Atajuk’un rehberliğiyle gizli dağ yollarından geçerek Hasavka mevkiine geldiler. Halbuki Karaçaylılar bundan habersiz bir şekilde Rus ordularının Aman-Nıhıt tarafından geleceklerini zannederek burada konuşlanmışlardı. 20 Ekim 1828 tarihinde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Rus topları Hasavka geçidini dövmeye başladılar. Neye uğradıklarını şaşıran Karaçaylılar az sayıdaki askerleriyle Hasavka geçidini korumak üzere Ruslara karşı direnişe geçmişlerse de on iki saat kadar süren savaştan Rus ordusu galip çıkmıştır. Karaçay liderleri bir gün boyunca istişare ettikten sonra 22 Ekim 1828 tarihinde General Emanuel’e teslim olduklarını ve Çarlık Rusyası’nın himayesini kabul ettiklerini yazılı bir şekilde bildirmişlerdir. Malkar Tükleri ise bir yıl önce 1827 yılında silahlarını bırakmış ve kendi istekleriyle Çarlık Rusyası (s. 43) himayesine girmişlerdi. Böylece bu tarihten sonra Karaçay-Malkar Türkleri resmen Çarlık Rusyası hakimiyetine geçmiş ve Çarlık Rusyası tebası sayılmıştır.[154] Karaçay Türkleri 1835-1853 yılları arasında Çarlık Rusyası yönetimine karşı birkaç isyan teşebbüsünde bulunmuş ise de bu isyanlar sonuçsuz kalmıştır. Fakat 1854 yılında Kadı Muhammet Hubiy’in önderliğinde başlatılan büyük isyan başarılı bir şekilde sonuçlanmak üzere iken Çarlık Rusyası tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır.

Çarlık Rusyası 1861 yılında Kafkasya’yı eyaletlere ayırarak yeni bir idari sistem kurmuştur. Buna göre Karaçay Türkleri Kuban Eyaleti’ne, Malkar Tükleri de Terek eyaletine bağlanmıştır. Böylece Karaçay-Malkar Türkleri Rus hakimiyeti sırasında ilk defa ikiye ayrılmış oldular. Karaçay Türklerinin içerisinde yer aldığı Kuban Eyaleti ise Elbruz, Zelençuk, Urup, Laba ve Psekups şeklinde beş askeri bölgeye taksim edilmiştir. Karaçay bölgesi ve Çerkeslerin yaşadığı Humara ile Abazaların yaşadığı Gum-Lov bölgeleri Elbruz askeri bölgesine bağlandılar. 1865 yılında Elbruz askeri bölgesinin başına General Nikolay Grigoroviç Petruseviç getirilmiş ve dolayısıyla da Karaçay Türklerinin başına ilk defa bir Rus valisi atanmıştır. General N.G. Petruseviç ilk olarak Karaçay Türkçesini öğrenmiş ve halkla sıcak ilişkiler kurarak kendisini Karaçaylılara çok sevdirmiştir. N.G. Petruseviç zamanında Karaçay’da her alanda büyük bir gelişme yaşanmıştır. N.G. Petruseviç yeni Karaçay köyleri kurmuş, Rus hükümetinden Karaçaylılar için yeni topraklar almış, Karaçay köyleri arasında ulaşımı kolaylaştırmak için yeni yollar yaptırmıştır. Getirdiği daha birçok yenilikleriyle gerçekten de N.G. Petruseviç’in Karaçay Türklerine çok büyük hizmetleri olmuştur. N.G. Petruseviç’in Karaçay’daki görevi 1876 yılında sona ermiş ve Türkmenistan’a tayin olmuştur. N.G. Petruseviç Türkmenistan’ın Gök-Tepe mevkiinde cereyan eden bir savaşta hayatını kaybetmiştir. N.G. Petruseviç’in ölümü ancak 1881 yılında Karaçay’da duyulmuş ve halk buna gerçekten de çok üzülmüştür. Daha sonra bir Karaçay heyeti Türkmenistan’a giderek N.G. Petruseviç’in cenazesini alıp Karaçay’a getirmişler ve Batalpaşinski (Çerkessk) şehrine gömmüşlerdir.[155]

VI. Sovyet Döneminde Karaçay-Malkar Türkleri

1877-1878 yıllarında cereyan eden Osmanlı-Rus savaşının başlamasından kısa bir süre sonra Kafkasya’da bir isyan hareketi başlamış ancak Osmanlının savaşı kaybetmesi üzerine Ruslar Kafkasya’daki isyanı kanlı bir şekilde bastırmışlardır. Fakat, Ruslar da dahil Çarlık yönetiminden hiç kimse memnun değildi. Bu yüzden 1905 Rus-Japon savaşından sonra bağımsızlık amacıyla millî ve sosyal hareketler meydana gelmiştir. Bu hareket genel olarak bağımsızlık isteklerinin ve sosyalist hareketin habercisi niteliğini taşımaktaydı.

1917 yılında başlayan Bolşevik ihtilaliyle birlikte bütün Kafkasyalılar kurtuluş ümidiyle harekete geçmiş ve 3 Mayıs 1917 tarihinde Terek-Kala (Viladikafkaz) şehrinde I. Kafkas Halk Kurultayı toplanmıştır. Kurultayda Kuzey Kafkasya’nın geçici Milli Hükümeti özelliğini taşıyan “Birleşik Kuzey Kafkasya ve Dağıstan Dağlıları Birliği Merkez Komitesi” adı verilen yüksek icra organı seçilmiştir. 18 Eylül 1917 tarihinde Andi kasabasında “Kuzey Kafkasya Milli Müessesan Meclisi” adıyla ikinci bir kurultay toplanmış ve bu kurultay büyük ilgi görmüştür. Toplantıya Dağıstan, Kumuk, Salatay, Terek Vilayeti, Çeçen-İnguş, Asetin, Kabardey, Karaçay-Malkar, Adige, Abhaz, Şetkale (Stavropol) bölgeleri delege göndermişlerdir. Kafkasyalılar siyasi birlik kurmak için çalışırlarken 7 Ekim 1917 tarihinde Bolşevikler iktidarı ele geçirmiş ve iç savaş başlamıştı. Bolşevikler uzun süreden beri çalışıyor ve ihtilali nasıl gerçekleştireceklerini planlıyorlardı. Çarlık taraftarlarının oluşturacağı cepheyi bölüp parçalamak için, Rus olmayan milletlerin nasıl kullanılacağı konusunda hesaplar yapmışlardı. Bu maksatla, yoğun bir propaganda başlattılar. Ancak, yüzyıllardır Rusların yalanlarına tanık olan Kafkasyalılar Bolşeviklerin sözlerinin aslında bir tuzak olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi 20 Kasım 1917 tarihinde Rusya’dan ayrıldığını ve bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti. Osmanlı hükümeti ileride Rusya ile Osmanlı arasında duvar ve engel görevini üstlenecek, bir Kuzey Kafkasya Devleti’nin kurulmasına sıcak bakıyordu. Bu nedenle Şimali Kafkasya Cemiyeti Siyasiyesi kurulmuştu. Hükümetten maddi yardım alıyor ve onun güdümünde çalışıyordu. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti heyeti İstanbul'a geldiğinde, cemiyet üyeleri hükümetle yapılacak görüşmelerde aracı oldular. Osmanlı hükümeti ile yapılan görüşmelerden sonra Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olduğu kabul edildi. 11 Mayıs 1918 tarihinde Kuzey Kafkasya'nın bağımsız bir devlet olduğu bir nota ile bütün batılı devletlere duyuruldu. Karaçay-Malkar Türkleri de bu cumhuriyet içerisinde yer almışlardır. Fakat bu (s. 44) cumhuriyetin ömrü kısa sürmüş ve 1921 yılında sona ermiştir.

Karaçaylı General Mirzakul Kırımşavhal komutasındaki Karaçay askeri birlikleri Bolşeviklere karşı büyük bir direnişe geçmişlerdi. Beş ay sonunda Karaçaylıların direnişini kıramayan Bolşevikler bu direnişin bütün Kafkasya’ya yayılabileceği endişesiyle Karaçaylılara daha geniş bir özerklik vaadinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine Karaçaylılar da Bolşeviklerle anlaşma yapacaklarını bildirdiler. Fakat Şubat 1922’de Ruslar en seçkin askeri birlikleriyle Karaçaylıların üzerine saldırdılar. Bu saldırıyı beklemeyen Karaçay Türkleri Rus işgaline karşı ancak üç ay dayanabildiler. Bu süre zarfında Karaçay’ın ileri gelen aydınları ve subaylarının hepsi kurşuna dizilerek öldürülmüştür.[156]

Karaçay-Malkar Türkleri ilk önce Sovyetler Birliği bünyesinde 1921 yılında kurulan Sosyalist Dağlı Halklar Sosyalist Cumhuriyeti içerisinde yer almışlardır. Daha sonra Sovyet hükümeti kararıyla 12 Ocak 1922 tarihinde Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi, 16 Ocak 1922 tarihinde Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti kurulmuştur. Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi 1924 yılında Karaçay Özerk Bölgesi ve Çerkes Özerk Bölgesi şeklinde ikiye ayrılmıştır. 1921-1928 yılları arasında Sovyetler Birliğinde uygulanan Yeni Ekonomik Politika (NEP) dönemi gereği Karaçay ve Malkar’da nispeten olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde Karaçay-Malkar Türkleri ekonomi ve kültürel hayatta birtakım kalkınma ve gelişme imkanları elde etmişlerdir. Fakat Karaçay Özerk Bölgesinin başına getirilen Rus yöneticileri 1920’li yılların sonlarından itibaren 1918-1920 yılları arasında Bolşeviklere karşı savaşan Karaçaylıları birtakım suçlamalarla tutuklayarak idam etmeye başladılar. 1926-1928 yılları arasında birçok din adamı ve doktor, bilim adamı, yazar ve şair gibi birçok aydın kişiler tutuklanarak idam edilmiştir.[157]

1941 yılında Rus-Alman savaşının patlak vermesinden önce Karaçay-Malkar’da NKVD birlikleri ile Karaçay-Malkar gerillaları arasında şiddetli çatışmalar cereyan etmekteydi. Stalin tarafından 1929 da başlatılan zorunlu kollektifleştirme Karaçay-Malkar'da sert bir direnişle karşılaştı. Karaçay-Malkar Türkleri binlerce yıldır özel mülkiyetlerine sahip olarak ve de buna saygı duyarak yaşamışlardı. Kollektifleştirme hareketleriyle birlikte özel mülkiyete el konulmak istenilmesi ve köylü sınıfının ortadan kaldırılmaya çalışılması Karaçay-Malkarlıları Sovyet yönetimine karşı itaatsizliğe sevk ediyordu. Çünkü Sovyet idaresinin bu tutumu Karaçay-Malkar Türklerinin gelenek ve ahlak yapısıyla taban tabana zıttı. Böylece 1929-1930 yıllarında Karaçay-Malkarlılar büyük bir isyan başlattılar. Bu isyan Kızıl Ordu ve GPU birliklerine karşı gerçek bir askeri mücadeleye dönüştü. Bashan, Çegem, Holam ve diğer dağlık bölgelerin tümü Malkar Türklerinin kontrolüne geçti ve tamamen komünistlerden temizlendi. Öte yandan Mikoyan-Şahar (Karaçayevsk) ve Narsana (Kislovodsk) şehirleri de Karaçaylıların kontrolüne geçmişti.[158]

Karaçay-Malkarlıların direncini silah zoruyla kıramayacağını fark eden Sovyet hükümeti stratejisini değiştirdi. Kolhoz sisteminin kaldırılacağına ve özel mülkiyetin geri verileceğine dair sözler verilen propaganda metinleri uçaklarla bölgeye atıldı. Stalin’in bu manevrası başarılı oldu ve bağımsızlık yanlısı Karaçay-Malkarlılarla arabuluculuk yapacak yerel komisyonlar kuruldu. Ardından silahlarını bırakmaları şartıyla bu mücadelede yer alan liderler dahil herkesi kapsayacak genel af ilan edileceği duyuruldu. Karaçay-Malkarlıların birçoğu Stalin'in verdiği sözlere kanıp evlerine geri döndüler. Ancak hepsi daha sonra bu yaptıklarına pişman oldu. Çünkü silahlarını teslim ettikten hemen sonra Ruslar askeri operasyonlara başladılar. Tutuklananların hepsi ya toplama kamplarına gönderildi ya da hemen idam edildi. Sadece idam edilen Karaçay-Malkarlılardan sayısı 3.000 kişidir. Böylelikle Karaçay-Malkarlılar Bolşeviklere güvenilemeyeceğini çok acı bir biçimde anladılar. 1936 yılında Sovyet yetkilileri Karaçaylı komünistleri de tutuklayıp idam etmeye başladılar. Böylece Karaçaylıların aydın tabakası tamamen ortadan kaldırılmıştır. 1938 yılına gelindiğinde Karaçay’da idari görevlerde çalışabilecek tek bir Karaçaylı yönetici dahi kalmamıştır.

25 Temmuz 1942 tarihinde Alman orduları Rostov şehrini ele geçirdikten sonra Kafkasya’ya girdiler. Kızıl Ordu birlikleri hiçbir direniş göstermeden geri çekildiler. NKVD birlikleri de dağlara çekilip Almanlara karşı gerilla savaşı vermeyi düşünüyorlardı. Fakat dağlarda onları bekleyen Karaçay-Malkar savaşçıları NKVD askerlerini rahat bırakmadılar. Şiddetli geçen çarpışmalardan sonra NKVD birlikleri Karaçay-Malkarlılara yenilerek Karaçay-Malkar bölgesini terk ettiler. Almanlar gelmeden önce bölgenin kontrolü tamamen Karaçay-Malkarlıların eline geçmişti. Almanlar Karaçay-Malkar bölgesine girdikten sonra Karaçay-Malkarlıların sevgi ve saygılarını kazanmak için hiç kimsenin dinine, özel mülkiyetine ve (s. 45) özgürlüğüne karışılmayacağını söylediler. Kapatılan camiler yeniden açıldı ve kolhozlar kaldırıldı. Fakat Almanlar bölgede fazla kalamadılar. 1942 yılı sonlarında Stalingrad bozgunu ardından Almanlar Kafkasya’dan geri çekilmek zorunda kaldılar. İşte bu durum Karaçay-Malkarlılar için oldukça büyük ve acı bir darbe olmuştur. Çünkü Almanların Kafkasya’dan çekilmesinden hemen sonra Kızıl Ordu birlikleri uçak, tank ve toplarla Karaçay-Malkar topraklarına büyük bir saldırı gerçekleştirmiş ve bütün Karaçay-Malkar köylerini yerle bir etmiştir.

Fakat Sovyet hükümeti bununla da yetinmemiş, J. Stalin başkanlığında toplanan SSCB Devlet Güvenlik Komitesi 12 Ekim 1943 tarihinde aldığı bir kararla Karaçaylıları 2 Kasım 1943 tarihinde; 5 Mart 1944 tarihinde aldığı bir kararla da Malkarlıları 8 Mart 1944 tarihinde topyekün Orta Asya’nın muhtelif yerlerine sürgün etmiştir.

NKVD’nin bu kararnameleri üzerine 2 Kasım 1943 ve 8 Mart 1944 tarihlerinde sabaha karşı saat 06’da Karaçay-Malkarlılar sürgün edilmek için apar topar uyudukları yataklarından kaldırıldılar. Babaları, kocaları, oğulları, kardeşleri yani kısacası Karaçay-Malkarlı yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu cephede Sovyet ordusu saflarında Almanlara karşı savaşırlarken; tamamı yaşlılar ile kadın ve çocuklardan oluşan 63.323 Karaçaylı ve 37.713 Malkarlı tren istasyonlarına yığılarak hayvan vagonlarına dolduruldular. Nereye ve niçin götürüldüklerini bilmeyen bu çaresizler on üç gün boyunca aç ve susuz bir halde trenlerle Orta Asya’nın muhtelif bölgelerine dağıtıldılar.

Karaçay-Malkar Türkleri on dört yıl süren sürgün hayatlarında gerçekten de çok büyük acılar çekmişlerdir. Orta Asya’nın muhtelif yerlerinde çocuklar annelerinden, kadınlar kocalarından, yaşlılar evlatlarından ayrı ve dağınık bir şekilde ölüme terk edilmişlerdir. Bu şekilde açlık ve sefalet içerisinde hayat mücadelesi veren Karaçay-Malkar Türkleri sürgün hayatları boyunca nüfuslarının yarısını kaybetmişlerdir.

J. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin başına geçen Kruşçev’in izni ve Sovyet Yüksek Şurası’nın kararıyla 1957 yılında Karaçay-Malkar Türkleri kendi yurtlarına dönmüşlerdir. Fakat Karaçay-Malkar Türklerine yapılan zulüm bununla da bitmemiş uzun yıllar boyunca güvenilmez halk veya vatan haini muamelesi görmüşlerdir. Hatta SSCB Parlamentosu yurtlarından zorla sürgün edilen halkların kanun dışı yollarla ve haksız yere sürgün edildikleri hususunda ve bu halkların iade-i itibarı konusundaki bildirisini ancak 14 Kasım 1989 tarihinde deklare etmiştir. Bunu müteakiben Rusya SSC Parlamentosu da sürgüne tabi tutulan halkların iade-i itibarı hakkındaki kanunu 16 Nisan-18 Ekim 1991 tarihinde kabul etmiştir.

Sürgünden hemen sonra Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi ve Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti lağvedilerek yerine Çerkes Özerk Bölgesi ve Kabardey Özerk Cumhuriyeti kurulmuştu. Karaçay-Malkar Türklerinin 1957 yılında tekrar yurtlarına dönmeleri üzerine Karaçay-Çerkes Ö.B. ve Kabardey-Balkar Ö.C. tekrar kurulmuştur. Bunun dışında bir de Karaçay-Çerkes Ö.B. 3 Temmuz 1991 tarihinde özerk cumhuriyet statüsüne yükseltilmiştir. Günümüzde Karaçay Türkleri Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetinde ve Malkar Türkleri de yine Rusya Federasyonu’na bağlı Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar.

DİPNOTLAR
[1] Roux, 91:17
[2] Hacilayev, 70:6; Mokayev, 76:87
[3] Henze, 1985:3
[4] Mızılanı, 93/3:15; Miziyev, 94:23-24
[5] Tarhan, 79: 355-356
[6] Tarhan, 79:359
[7] Miziyev, 94:32, 95
[8] Tarhan, 79:359-361
[9] Alekseyeva, 93:5
[10] Grousset, 80:22
[11] Tarhan, 79:361-362
[12] Durmuş, 93:63; Lang, 97:65
[13] Tarhan, 79:365
[14] Kırzıoğlu, 53:66
[15] Şeşen, 85:30
[16] Ögel, 71:579
[17] Ögel, 71:376
[18] Tarhan, 79:358
[19] Durmuş, 93:41-43
[20] Herodotos, 91:196
[21] Durmuş, 93:151
[22] Durmuş:93:135
[23] Herodotos, 91:208
[24] Togan, 81:34
[25] Hacilayev, 70:125
[26] Herodotos, 91:208
[27] Mızıulu, 94/6:192-193
[28] Herodotos, 91:210
[29] Mızıulu, 93:35
[30] Mızılanı, 93/3:16
[31] Koşay, 56:4
[32] Eberhard, 96:70-71; Czegledy, 98:117
[33] Togan, 81:22-24, 149
[34] Kırzıoğlu, 53:27
[35] Ar, 44:515-566; Erzen, 86:15-16
[36] Simeonov, 79:54
[37] Gömeç, 97:31-32
[38] Momsen, 50:547
[39] Kurat, 72:108; Tekin, 87:1
[40] Kurat, 72:109; Kırzıoğlu, 72:80; Kırzıoğlu, 92:36
[41] Koşay, 32:2; Artamonov, 62:79
[42] Togan, 39:XXVIII; Kahovskiy, 65:225; Togan, 81:168-169
[43] Pigulevskaya, 41:3-9
[44] Patkanov, 83:21-32
[45] Kurat, 72:13
[46] Skryinskaya, 60:91; Nemeth, 96:7
[47] Nemeth, 96:42
[48] Kurat, 72:13; Grousset, 80:88; Kafesoğlu, 93:6, 69; Ahmetbeyoğlu, 95:7; Nemeth, 96:8; Gumilev, 01:169
[49] Feher, 84:10-11; Czegledy, 98:22
[50] Baştav, 41:60-63
[51] Togan, 77.403; Tekin, 87:2
[52] Baştav, 41:68-72; Rasonyi, 93:77-78; Gumilev, 99:60-61
[53] Kurat, 72:24; Rasonyi, 93:77-78
[54] Kafesoğlu:93:150
[55] Togan, 81:171
[56] Lavrov, 78:21; Miziyev, 91:135
[57] Laypanov, 00:24-25
[58] Tekin, 87:1
[59] Gumilev, 01, 162
[60] Artamonov, 62:71
[61] Tekin, 87:2; Kurat, 93:782
[62] Tekin, 37:3
[63] Tekin, 87:3
[64] Artamonov, 62:162
[65] Tekin, 87:2-4; Kafesoğlu, 93:191-192; Ostrogorksky, 95:97
[66] Feher, 84:31; Kafesoğlu, 85:15-16; Kafesoğlu, 93:191; Ostrogorsky, 95:117
[67] Miller, 87:60
[68] Artamonov, 62:172
[69] Kırzıoğlu, 80:286
[70] Nurettinov, 91:XIV
[71] Togan, 39:202
[72] Mızıulu, 93:87
[73] Laypanlanı, 92:2
[74] Miller, 62:13
[75] Miller, 62:14
[76] Mızıulu, 94/4:39
[77] Mızıulu, 93:91-92; Miziyev, 94:58
[78] Bayçorov, 89:166-167
[79] Kobanlanı, 88:I; Miziyev, 94:58-59
[80] Bayçorov, 89:8-9, 20-24, 32-33, 310
[81] Bayçorov, 89:28, 277, 281
[82] Bayçorov, 89:90-91
[83] Kurat, 72:14-17
[84] Laypanlanı, 92:2
[85] Kurat, 72:110
[86] Biciyev, 83:4, 14-15
[87] Bayramkullanı, 82:241
[88] Laypanlanı, 92:2
[89] Togan, 81:422
[90] Ahmed, 98:61
[91] Şeşen, 85:203
[92] Mızıulu, 94/4:43
[93] Şeşen, 85:197
[94] Togan, 78:376
[95] Kuznetsov-Lebedinski, 01:31-32
[96] Lavrov, 78:21; Bayramkullanı, 82:245; Miziyev, 91:135
[97] Zekiev, 01:36-37
[98] Bayçoralanı, 89:4; Bayramuklanı, 96:2
[99] Şamanlanı, 92, 8
[100] Kobanlanı, 88:I
[101] Habiçev, 71:16
[102] Kurat, 72: 65-72, 98; Kafesoğlu, 93:177-178
[103] Kırzıoğlu, 92:8, 12, 20-21, 32-33, 82
[104] Kırzıoğlu, 92:11
[105] Kurat, 72:74; Kırzıoğlu, 92:112
[106] Kurat, 72:92-93; Yakubovskiy, 92:24-25
[107] Kırzıoğlu, 92:13
[108] Kurat, 72:132, Yakubovskiy, 92:30
[109] Kurat, 72:138-139; Şami, 87:196-199; Yücel, 89:30-32; Yakubovskiy, 92:177-180
[110] Mokayev, 76:88
[111] Lavrov, 78:21
[112] Tekelanı, 79:306-307; Bayramkullanı, 82:241
[113] Yakubovskiy, 92:13-14; Safran, 93:76-77
[114] Miziyev, 76:32-33
[115] Bayramkullanı, 88:6-16
[116] Kırzıoğlu, 93:77
[117] Aleynikov, 83:164-168; Tulçinskiy, 03:249; Akbayev vd., 65:29-33; Şamanlanı, 87:3-13; Aliyev, 91:49-51; Miziyev, 91:37; Curtubaylanı, 93:21-26; Laypanlanı, 98:2
[118] Otarov-Holayev, 69:65-71
[119] Miller-Kovalevskiy, 84:553-555; Şamanlanı, 87:42; Kudaşev, 91:156-157; Abayev, 92:7; Mızıulu, 94/4:45-46
[120] Tardy, 78:105; Bayçorov, 89:31-33
[121] Kırzıoğlu, 93:312, 441; Tavkul, 93:17
[122] Şamanlanı, 87:180-181
[123] Lavrov, 78:22; Alekseyeva, 93:46; Şamanlanı, 87:14; Mızıulu, 94/4:29
[124] Miziyev, 91:16
[125] Kırzıoğlu, 93:314; Tavkul, 93:17
[126] Aciyev, 82:6-7; Şami, 87:197
[127] Miziyev, 91:14-16; Miziyev, 94:13
[128] Kurat, 72:378
[129] Kırzıoğlu, 93:8
[130] Noghumuka, 74:116; Bayramkullanı, 88:6-13
[131] Lavrov, 78:21; Miziyev, 91:135
[132] Tardy, 78:105; Bayçorov, 89:31-33
[133] Şamanlanı, 87:180-181
[134] Şamanlanı, 87:16-17
[135] Şamanlanı, 87:174
[136] Şamanlanı, 87:41-56
[137] Lyulye, 98:37
[138] Şamanlanı, 87:67
[139] Şamanlanı, 92:8
[140] Tornau, 99:96
[141] Wagner, 99:128
[142] Şamanlanı, 87:76-82
[143] Şamanlanı, 87:91-93
[144] Şamanlanı, 87: 84-87
[145] Berje, 99:53-54
[146] Şamanlanı, 87:125-146
[147] Şamanlanı, 87:212
[148] Şamanlanı, 87:166-167
[149] Byhan, 36:240
[150] Saydam, 97:33-34
[151] Caferoğlu, 88:48-49
[152] Bala, 93/3:382; Saydam, 97:49
[153] Caferoğlu, 88:49; Bala, 93/6:220
[154] Laypanlanı-Dudalanı, 40:43-45; Kagıylanı, 88:279-304; Aliyev, 91:92-96; Borlaklanı, 01:2
[155] Şamanlanı, 87:101-123
[156] Aslanbek, 52:25
[157] Aslanbek, 52:30, Karça, 56:38; Hapayev, 92:4, 63
[158] Aslanbek, 52:32; Karça, 56:40

KAYNAKLAR
Abayev, Misost., Balkariya, Nalçik, 1992.
Aciyev, A.M., Nartskiy Prozaiçeskiy Folklor Kumıkov i Ego Mesto v Kavkazskoy Nartiade, Dagestanskaya Narodnaya Proza, Mohaçkala, 1982.
Ahmed, Cemal Reşid., Ataların Karşılaşması-Derbent ve Şervan Ülkesinde Kürtler ve Alanlar, Çeviren: Siraç Direk, Avesta Yayınları, İstanbul, 1998.
Ahmetbeyoğlu, Ali., Grek Seyyahı Priskos'a (V. Asır) Göre Avrupa Hunları, TDAV Yayınları, İstanbul, 1995.
Akbayev, M.O., Bayramukova, H.B., Kagiyeva, N.M., Karaçay Poeziyanı Antologiyası, Stavropol, 1965.
Alekseyeva, E.P., Karaçayevtsı i Balkartsı-Drevniy Narod Kavkaza, Moskova, 1993.
Aleynikov, M., Karaçayevskie Skazaniya, SMOMK, vıp. 3, otd. II, Tiflis, 1883.
Aliyev, Umar., Karaçay, Çerkessk, 1991.
Ar, Mustafa Selçuk., Çivi Yazılı Kaynaklara Göre Türkçe-Etice-Hurrice Arasındaki Bağlar, Belleten, VIII/32, Ankara, 1944.
Artamonov, M.İ., İstoriya Hazar, Leningrad, 1962.
Aslanbek, Mahmut., Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciası, Çankaya Matbaası, Ankara, 1952.
Bala, Mirza., Çerkesler, İ.A., Cilt 3, İstanbul, 1993.
Bala, Mirza., Karaçay ve Balkarlar, İ.A., Cilt 6, İstanbul, 1993.
Baştav, Şerif., Sabir Türkleri, Belleten, V/17-18, Ankara, 1941.
Bayçorov, S.Y., Drevnie-Türkskie Pamyatniki Evropı, Stavropol, 1989.
Bayçoralanı, Soslanbek., Karaçay-Malkar Tilni Alan Tamırları, Karaçay Gazetesi, Çerkessk, 31.01.1989.
Bayramkullanı, Ahmat., Alanlanı Tillerini Üsünden İstoriya Dokümentle, Şorka, Çerkessk, 1982. (Bayramkulov, Ahmat., Alanların Dilleri Hakkında Tarihi Belgeler, Çeviren: Adilhan Appa, Kırım Dergisi, Sayı: 25, Ankara, 1998).
Bayramkullanı, Ahmat., İstoriyalı Haparla, Caşavnu Oyuvları, Çerkessk, 1988.
Bayramuklanı, Umar., Alanlanı Tuvdukları Kimledile, Karaçay Gazetesi, Çerkessk, 27.08.1996.
Berje, Adolf., Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri, Çeviren: Murat Papşu, Kafkas Derneği Yayınları, Ankara, 1999.
Biciyev, H.H., Humarinskoe Gorodisçe, Çerkessk, 1983.
Borlaklanı, Yusuf., Hasavka Uruş, Karaçay (Gazetesi), Çerkessk, 14.03.2001.
Byhan, Arthur., La Civilisation Caucassienne, Paris, 1936.
Caferoğlu, Ahmet., Türk Kavimleri, Enderun Kitabevi, 1988.
Curtubaylanı, Hıysa., Eski Cırla, Karaçay-Malkarnı Cır Haznasından, Nalçik, 1993.
Czegledy, Karoly., Bozkır Kavimlerinin Doğudan Batıya Göçleri, Çeviren: Erdal Çoban, Özne Yayınları, İstanbul, 1998.
Durmuş, İlhami., İskitler-Sakalar, TKAE Yayınları, Ankara, 1993.
Eberhard, W., Çin'in Şimal Komşuları, Çeviren: Nimet Uluğtuğ, TTK Yayınları Ankara, 1996.
Erzen, Afif., Doğu Anadolu ve Urartular/Eastern Anatolia and Urartians, TTK Yayınları, Ankara, 1986.
Feher, Geza., Bulgar Türkleri Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1984.
Gömeç, Saadettin., Kök Türk Tarihi, Türksoy Yayınları, Ankara, 1997.
Grousset, Rene., Bozkır İmparatorluğu, Çeviren: Dr. M. Reşat Uzmen, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1993.
Gumilev, L.N., Eski Türkler, Çeviren: Ahsen Batur, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1999.
Gumilev, L.N., Hazar Çevresinde Bin Yıl, Çeviren: Ahsen Batur, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 2001.
Habiçev, M.A., Karaçayevo-Balkarskoe İmennoe Slovoobrazovaniye, Çerkessk, 1971.
Hacilayev, H.M.İ., Oçerki Karaçayevo i Balkarskoy Leksikologii, Çerkessk, 1970.
Hapayev, S.A., Karaçayevo-Çerkesiya-Naş Kray Rodnoy, Çerkessk, 1992.
Henze, Paul B., Kafkaslarda Ateş ve Kılıç-19. Yüzyılda Kuzey Kafkasya Dağ Köylülerinin Direnişi, OTDÜ Yayını, 1985.
Herodotos., Herodot Tarihi, Çeviren: Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1991.
Kafesoğlu, İbrahim., Bulgarların Kökeni, TKAE Yayınları, Ankara, 1985.
Kafesoğlu, İbrahim., Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993.
Kaflı, Kadircan, Şimali Kafkasya, Vakıt Matbaası, 1942.
Kagıylanı, Nazifa., Teyri Carık, Çerkessk, 1988.
Kahovskiy, V.F., Proishojdeniye Çuvaşskogo Naroda, Çeboksarı, 1965.
Karça, Ramazan., Şimalî Kafkasya'da Tehcir ve Katliâm, Dergi, Sayı: 5, Münich, 1956.
Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Kars Tarihi, I. Cilt, İstanbul, 1953.
Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Dede-Korkut Oğuznameleri Coğrafyası ve Düşünceler, Birinci Milli Türkoloji Kongresi Tebliğleri, Kervan Yayınları, İstanbul, 1980.
Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Dede-Korkut Oğuznamelerine Göre Kars'ın Anı (Arpaçayı boyu) ve Kağızman Kesimindeki Kamsarakan/Kalbaş Hanedanı, VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Cilt I, TTK Yayınları, Ankara, 1972
Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Kıpçaklar, TTK Yayınları, Ankara, 1992.
Kırzıoğlu, M. Fahrettin., Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, TTK Yayınları, Ankara, 1993.
Kobanlanı, Arsen., Bizni Ata-Babalarıbız-I, Karaçay Gazetesi, Çerkessk, 19.03.1988.
Koşay, Hamit Zübeyr., Bulgar Türklerinin Eski Tarihi, Başvekalet Müdevvenat Matbaası, 1932.
Koşay, Hamit Zübeyr., İdil-Ural Bölgesindeki Türklerin Menşei (Ethno-Genezisi), Dergi, Sayı: 4, 1956.
Kudaşev, V.N., İstoriçeskie Svedeniya o Kabardinskom Narode, Nalçik, 1991
Kurat, Akdes Nimet., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri,TTK Yayınları, Ankara,1972.
Kurat, Akdes Nimet., Bulgar, İA, C.2, İstanbul, 1993.
Kuznetsov, Vladimir.,-Lebedinski, Yaroslav., Alanlar-Step Atlıları-Kafkas Beyleri, Çeviren: Demir Alp Serezli, Alan Kültür ve Yardım Vakfı Yayını, Öğün Matbaası, Ankara, 2001.
Lang, David Marshall., Gürcüler, Çeviren: Neşenur Domaniç, Ceylan Yayınları, İstanbul, 1997.
Lavrov, L.İ., Karaçayevtsı-İstoriko-Etnografiçeskiy Oçerk, Çerkessk, 1978.
Laypanlanı Hamit-Dudalanı Mahmut., Eski Karaçay Cırla, Mikoyan-Şahar, 1940.
Laypanlanı, Kaziy., Karaçaylıla Kimledile, Karaçay Gazetesi, Sayı: 131-132, 2. sayfalar, Çerkessk, 1992.
Laypanlanı, Kaziy., Eltarkaçha Ming Cıl, Karaçay Gazetesi, No: 49, Çerkessk, 1998.
Laypanov, K.T., Etnogenetiçeskie Vzaimosvyazi Karaçayevo-Balkartsev s Drugimi Narodami, Çerkessk, 2000.
Lyulye, Leonti., Çerkesya, Çeviren: Murat Papşu, Çiviyazıları, İstanbul. 1998.
Mızılanı, İsmail., Türk Halklanı Tarih em Kultura Tamırları, Mingitav, Sayı: 3, Nalçik, 1993.
Mızıulu, İsmail., Merkezi Gafgazın Etnik Tarihinin Köklerine Doğru, Çevirenler: Prof. Dr. Süleyman Eliyarlı, Doç. Dr. Mehman Abdulla, TDAV Yayınları, İstanbul, 1993 (Miziyev, İ.M., Şagi K İstokam Etniçeskoy İstorii Tsentralnogo Kavkaza, Nalçik, 1986).
Mızıulu, İsmail., Tarih Halknı Baylıgıdı, Mingitav Dergisi, Sayı: 4, Nalçik, 1994 (Mızıulu, İsmail., Tarih Halkın Zenginliğidir, Çeviren: Adilhan Appa, Bilig Dergisi, Sayı: 7, Ankara, 1998).
Mızıulu, İsmail., Skifla bla Karaçay-Malkarlıla, Mingitav, Sayı:6, Nalçik, 1994.
Miller, M., Balkar Türklerinin Asılları Meselesi Etrafında, Dergi, Sayı: 30, Münih, 1962.
Miller, V.F., Osetinskie Etüdı, Cilt-III, Moskova, 1887.
Miller, V.-Kovalevskiy, M., V Gorskih Obşçestvah Kabardı, Vestnik Evropı, Kn. IV, 1884.
Miziyev, İ.M., Turistskimi Tropami v Glub Vekov, Nalçik, 1976.
Miziyev, İ.M., Oçerki İstorii i Kulturı Balkarii i Karaçaya XIII-XVIII vv, Nalçik, 1991.
Miziyev, İ.M., İstoriya Karaçayevo-Balkarskogo Naroda s Drevneyşih Vremen Do Prisoedineniya k Rossi, Nalçik, 1994.
Mokayev, A., Malkarnı Çaşav Tarıhından, Şuyohluk, No: 3, Nalçik, 1976. (Mokayev, A., Malkar Halkının Tarihi, Çeviren: Adilhan Appa, TDAV Tarih Dergisi, Sayı: 173-174, İstanbul, 2001).
Momsen., T., Ueber den Chronographen von Jahre 354, Saechischen Geselshaft der Wissenschaften, I, Leipzig, 1850.
Nemeth, Gyula., Hunlar ve Tanrının Kırbacı Attila, Çeviren: Tarık Demirkan, YKY, İstanbul, 1996.
Noghumuka, Şora B., Çerkes Tarihi, Çeviren: Vasfi Güsar, Baha Matbaası, İstanbul, 1974.
Nurettinov, Ferhat A. (Ed.), Mikail Baştu İbn Şams Tebir'in Şan Kızı Destanı, Çeviren: Avidan Aydın, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.
Ostrogorsky, Georg., Bizans Devleti Tarihi, Çeviren: Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara, 1995.
Otarov, S.A.-Holayev, A.Z., Malkar Halk Cırla, Nalçik, 1969.
Ögel, Bahaeddin., Türk Mitolojisi, Cilt I., Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü Yayınları, TTK Basımevi, Ankara, 1971.
Patkanov, K., İz Novogo Spiska "Geografii" Pripisayvaemoy Moyseyu Horenskomu, Jurnal Ministerstva Narodnogo Prosveshteniya, CCXXVI, 1883.
Pigulevskaya, N.V., Siriyskie İstoçniki po İstorii Narodov SSSR, 1941.
Rasonyi, Laszlo., Tarihte Türklük, TKAE Yayınları, Ankara, 1993.
Roux, Jean-Paul., Türklerin Tarihi, Çeviren: Galip Üstün, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1991.
Safran, Mustafa, Yaşadıkları Sahalarda Yazılan Lûgatlara Göre Kuman/Kıpçaklarda Siyasi, İktisadi, Sosyal ve Kültürel Yaşayış, TKAE Yayınları, Ankara, 1993.
Saydam, Abdullah., Kırım ve Kafkas Göçleri, TTK Yayınları, Ankara, 1997.
Simeonov, B., İstoçni İsvori za İstoriyata i Nazvaniyeto na Asparuhovite Bulgari Vekove VIII, 1979.
Skryinskaya, E.Ç., Yordan-O Proishojdenii i Deyaniyah Getov, Moskova, 1960.
Şamanlanı, İbrahim., Koban Başında-Tarih Haparla, Çerkessk, 1987.
Şamanlanı, İbrahim., Colovçunu Haparı, Karaçay (Gazetesi), 8. Sayfa, Çerkessk, 01.05.1992.
Şami, Nizamüddin., Zafername, Çeviren: Necati Lugal, TTK Yayınları, Ankara, 1987.
Şeşen, Ramazan, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TKAE Yayınları, Ankara, 1985.
Tarhan, Taner M., Eskiçağda Kimmerler Problemi, VIII. Türk Tarihi Kongresi Bildirileri, I. Cilt, TTK Yayınları, 1979.
Tardy, Lajos., The Caucasian Peoples and Their Neigbours in 1404, Acta Orientalia, Tom: 32, Budapest, 1978.
Tavkul, Ufuk., Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1993.
Tekelanı, German., Bügüngü Karaçay-Çerkesiyanı Cerinde Burungu Kıpçak Belgile, Tıngısız Cürekle, Çerkessk, 1979.
Tekin, Talat., Tuna Bulgarları ve Dilleri, TDK Yayınları, Ankara, 1987.
Togan, Zeki Velidi., Ibn Fadlan's Reisebericht, Leipzig, 1939.
Togan, Zeki Velidi., Hazar, İ.A., Cilt V/I, İstanbul, 1977.
Togan, Zeki Velidi., Alan, İ.A., Cilt I, İstanbul, 1978.
Togan, Zeki Velidi., Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981.
Tornau, Feodor F., Bir Rus Subayının Kafkasya Anıları, Çeviren: Keriman Vurdem, Kafkas Derneği Yayınları, Ankara, 1999
Tulçinskiy, N.P., Poemı, Legendı, Pesni, Skazki i Poslovitsı Gorskih Tatar Nalçikskogo Okruga Terkskoy Oblasti, Terskiy Sbornik-Literaturno-Nauçnoe Prilojenie k Terskomu Kalendaryu, vıp. IV, Vladikavkaz, 1903.
Wagner, Moritz., Kafkas-Rus Savaşında Çerkesler-Çeçenler-Kazaklar ve Gürcüler, Çeviren: Sedat Özden, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1999.
Yakubovskiy, A.Yu., Altın Ordu ve Çöküşü, Çeviren. Hasan Eren, TTK Yayınları, Ankara, 1992.
Yücel, Yaşar., Timur'un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları, TTK Yayınları, Ankara, 1989.
Zekiev, Mirfatih., İdil Tatarları, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-17, Tatar Edebiyatı-I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001.

ADİLHAN ADİLOĞLU
Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-Karaçay-Malkar,
Cilt: 22, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s. 13-45.


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.