Sürgün & Soykırım

Kafkas Sürgünü

21 Mayıs 1864 Kafkasya’da tarihin durduğu gün. Işgal, sürgün, soykırım, göç Kafkasya kahramanların, güzel insanların, eşsiz tabiatın, yalçın ve geçit vermez dağların olduğu, anka kuşunun efsaneler ülkesi. Kafkasya, sıcak denizlere inme sevdasının kurbanı, işgal,kan, gözyaşı, savaş, soykırım ve sürgünler ülkesi. Sevda türkülerinden çok hürriyet türküleri söyleyen özgür ruhlu, özgürlük tutkunu, gururlu erkeklerin ve kadınların ülkesi.

Türkiye’de ise sadece Çerkeztavuğu,Çerkez kızı, harika dansları, efsane İmam Şamil ve Çeçensavaşı ile hatırlanan güzel ülke. Türkiye’de Kafkasya bu simgelerle tanınır da, maalesef bu güzel ülkenin insanlarının Türkiye’ye niçin, ne zaman ve hangi şartlarda geldikleri ve kim oldukları çok az kimse tarafından bilinir.

Halbuki bundan tam 136 yıl önce Kafkasyalılar için Türkiye’ye gitmek demek, uğrunda seller gibi kanların döküldüğü anavatanlarından kalplerini bırakarak sürgün edilmek ve bu sürgünde anlatılmaz acılar yaşamak demekti.21 Mayıs Kafkasyalılar için vatanlarından sökülüp atıldıkları,tarihte eşine ender rastlanan büyük sürgünün ve tarifsiz acıların yıldönümü.

Büyük sürgün ve göçün üzerinden tam 136 yıl geçti. 21 Mayıs 1864, Kafkasya’da silahların sustuğu ve son mücadelenin de kaybedildiği, bu yüzden de büyük sürgünün sembolü kabul edilen gündür.

Bu son mücadele bir bakıma yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşlarının kısa bir özetidir. Bir avuç Çerkez, kendilerinden hem sayıca hem silahça kat be kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlar ve artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca kadınlar da silahlanıp savaşa katılmış ve son kahraman da şehit oluncaya kadar mücadele etmişlerdir. Vadi kan gölüne dönmüş, hırslarını alamayan Ruslar geride kalan çocukları birbirine bağlayarak toplara hedef yapmış ve hepsini imha etmiştir.

Bu son savaşın da kaybedilmesi ile Kafkasya tamamen işgal edilmiş ve tarihte benzerine zor rastlanır bir sürgün ve soykırım yaşanmıştır. Bu öyle bir sürgündür ki, yaklaşık 3.000.000 insan yerinden yurdundan sürülmüştür. Bu insanların yaklaşık 2.000.000’u vatanlarından kovulmuş ve Osmanlı topraklarına sürülmüş ancak hiçbir zaman geri dönememişlerdir. Halbuki onlar ilk fırsatta yurtlarına geri döneceklerini düşünerek, gittikleri yerlerde yıllarca ev bile yapmamışlardır.

Bu sürgün sırasında yüz binlerce insan soğuktan, açlık ve susuzluktan ve bunların neticesinde hastalıktan kırılmış, yine bir kısmı da hayvanlar gibi tıklım tıklım dolduruldukları gemi ve sandallarda fırtınaya yenik düşerek ölmüşlerdir. Kıyıya ulaşabilenler ise, imkânların yetersiz olması nedeniyle aynı akıbete Osmanlı topraklarında yakalanmışlardır. Acılar, sağ kalanların da yakasını bırakmamış; Osmanlı toprakları içerisinde sürgüne maruz kalmışlar, bir kısmı da yerleştikleri yerin iklim koşullarına dayanamayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Büyük sürgün neticesinde Batı Kafkasya’nın nüfusunun yüzde 90’ı boşaltılmıştır.

Sürgün, 1859’da İmam Şamil’in esir düşmesi ve Doğu Kafkasya’da savaşın sona ermesi ile başlamış; 1864’te Batı Kafkasya’da savaşın bitmesi ile doruğa çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir.

Ancak enteresandır ki, tarihin görebildiği ender trajedilerden biri olan bu soykırım ve sürgün hakkında hemen hiç kimse -ki bunlara bu sürgünlerin torunları da dahildir- hiçbir şey bilmemektedirler. Bu durumun birçok sebebi vardır. En önemlisi, Osmanlı Devleti’nin iskan politikasıdır. 26 milyon km. karelik bir coğrafyaya bu insanlar dağınık bir halde yerleştirilmişlerdir.

Sürgün:
21 Mayıs 1864’te son silah da sustuktan sonra Çar II, Aleksandır’ın kardeşi Granddük Mihail Nikoleyeviç Ağustos ayında bir bildiri yayınlayarak, Çerkezlerin bir ay içerisinde Osmanlı topraklarına göçmeleri, aksi takdirde Rusya’nın iç bölgelerine yerleştirilecekleri tehdidinde bulundu.

Osmanlı Devleti ile Çerkezlerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için anlaşan Rusya, bir yandan Rusya toprakları içerisinde devletin göstereceği yerlere gitmek isteyenlere yardımcı olunacağını açıklıyor; bir yandan da halkın arasında kuzeye gidenlerin derhal askere alınacağı ve 25 yıl boyunca İslâm halifesinin ordusuna karşı savaştırılacağı dedikodusunu yayıyordu. Bu dedikodu en az baskı yöntemleri kadar başarılı olmuştur.M.Yenuyov adlı Rus yazarın anlattığına göre; Müslüman köylerin halkı, vahşetleri ile ünlü Kazaklar nezaretinde hızla en yakın Rus Kazak köyüne götürülüyor ve oradan da Anadolu topraklarına gönderilmek üzere Karadeniz sahilindeki toplama kamplarına sevk ediliyordu. Bu sırada halkın yanına çok az bir şeyler almasına izin veriliyordu.

Kazaklar kafilenin arkasından geliyor ve ormanlara kaçmak isteyenlere engel olmaya çalışıyordu. Yolda vahşi Kazakların tecavüzlerine direnmeye kalkanlar, bütün aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı.

Sürgünün Zirve Noktası:
Sürgün ve göç, aslında 1859 yılından itibaren başlamıştı. Ancak 1863-1864 yıllarında zirve noktasına ulaştı.

Göç, karadan ve denizden olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Karadan göçler, deniz yoluyla yapılanlara kıyasla çok azdır. Rusya Çerkezler’i bir an önce başından atabilmek için Karadeniz kıyılarına Osmanlı gemilerinin yanaşmasını yasaklamasına rağmen, sürgün için bütün Osmanlı gemi ve teknelerinin yanaşmasına izin vermiş, hatta kendi gemilerini bile görevlendirmiştir. Çünkü Çerkezler gemilere bindirilip Karadeniz’e gönderildiği an, Ruslar için iş bitmiş sayılıyordu. Karadeniz kıyılarına toplanan halk bir yandan açlık, hastalık ve soğukla mücadele ederken, bazen aylarca gemi bekledikleri oluyordu. Büyük bir kısmı daha gemiye binemeden açlık ve hastalıktan ölüyordu.

Sürgün edilen halkın çektiği çile ve eziyetler hakkında ne yazılırsa yazılsın, hiçbiri gerçekleri yansıtmaya yetmez. İsmail Berkok’un ifadesiyle, Kafkas halkına reva görülen bu zulüm öylesine ağırdır ki, hiçbir yazarın vicdanı bu hadiseleri ayrıntılarıyla anlatmayı kaldırmaz; zaten denese de bu durumu ifade için tabir bulamayacaktır. Hakikaten bu araştırma esnasında en büyük zorluk, bu facia ile ilgili ayrıntılarda yazılı kaynak bulmakta yaşanmıştır.

Yaşanan çileye bir küçük örnek verecek olursak; 1864’te sürgüne tanık olan A.P. Berje şunları yazıyor:
‘Novorossiyk koyunda 17 bin kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamayacağım. Onların bu durumlarını gören Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun mutlaka çöker ve perişan olur. Kışın soğuğunda, kar yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanlar tifo ve çiçek hastalığının da azizliğiyle tamamen mahkûmdurlar. Anasız bebeler ağlaşıyorlardı. Analarının kucağında iki kardeşten biri gözleri önünde ölümle pençeleşirken, kardeşi ölmüş anasının göğüslerinde süt aramaktaydı. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu.’

Gemilere Tepeleme Yükleniyordu
Karadeniz kıyılarında bu durum yaşanırken, gemilere binebilenler de çok farklı bir durumla karşılaşmıyordu. Çerkezler, Türkiye’ye gitmek için acele ediyorlardı. Gemiler genellikle, deyim yerindeyse tepeleme yükleniyordu. Gemi sahipleri dağlıları soyup her şeylerini ellerinden alıyorlardı. Normal zamanda 50-60 kişi alan güverteyi 300 veya 400 kişi dolduruyordu.

Erkekler yarı bellerine kadar suyun içinde, çocuklarını ve karılarını gemiye taşıyorlardı. Bütün aile gemide yerini alınca onlar da biniyorlardı. Kadınları geminin ambarına indiriyorlardı. Erkekler güvertede çömelmiş halde öyle sıkışık yerleşiyorlardı ki; yolculuk sırasında tayfalar, yolcuların başları üzerinde yürümek zorunda kalıyorlardı. Çerkeslerin yanlarına aldıkları yiyecek, birkaç avuç darı ile birkaç küçük fıçı sudan ibaretti.

Açık denizde yolculuk, bazen 5-6 gün sürüyordu. Denizde hava bozduğunda fazla yüklenmiş tekneler, denizde tutunamıyor ve batıyordu. Normal yüklenmiş tekneler ise, dalgalardan o kadar sarsılıyordu ki, zavallı yolcular üst üste yığılıyor ve birbirlerini eziyorlardı. Rüzgâr olmadığında gemiler yol alamıyor, o zaman da açlıktan ölüm ile yüz yüze kalıyorlardı.

Tayfaların anlattıklarına göre böyle bir gemide ambardaki sıkışıklıktan dolayı ezilerek ölen iki kadın ve bir bebeği denize atmak zorunda kalmışlar. Üçüncü gün iki adam ve bir kadın daha ölmüş. Dördüncü gün on beş kişi ölmüştür. Bazı gemiler ise seyre uygun olmadığı için alabora oluyor; yüzlerce insan Karadeniz’e gömülüyordu.

Osmanlı sahillerine ulaşanlarda ise yolcuların yarısı yolda ölmüş, Trabzon’a varmadan önce denize atılmışlardı. Gemilerde hastalanan ve ölenleri derhal denize atıyorlardı. Anlatılır ki; böyle bir gemide bir gün ağır bir koku gelir, ancak bir türlü kokunun sebebini bulamazlar. Nihayet birkaç gün sonra bu kokunun bir annenin kucağında yavrusunun cesedinden geldiği anlaşılır. Zavallı anne, yavrusu denize atılacağı için hiçbir şey söylememiştir. Zorla yavrusunun cesedi alınır ve Karadeniz’in soğuk sularına atılır. Ve biçare ana yüreği hemen arkasından kendisini de o ölüm kokan karanlık sulara bırakır.

Karadeniz'e Binlerce İnsan Gömüldü
Bu ve benzeri şekillerde Osmanlı kıyılarına doğru yol alan gemilerde de binlerce insan ölmüş ve Karadeniz’e gömülmüşlerdir. Bu hadise dolayısı ile Karadeniz kıyısında kalan Abhazlar çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’den balık yiyememişlerdir. Çünkü inanıyorlardı ki o balıklar kardeşlerinin etleriyle beslenmişlerdir ve o balıkları yemeleri demek, kardeşlerinin etlerini yemek denmekti.

Çaresizliğin, ölümün, açlık ve hastalığın Çerkes halkı için et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parça haline geldiği hiçbir kavramla ifade edilemeyen acı kader, bu zavallıların Osmanlı topraklarında da peşini bırakmadı. Rusya ile anlaşmasını 40-50 bin kişi için düşünen Osmanlı Devleti, gelen yüz binler karşısında çaresiz kalmıştır. Fatura yine bu talihsiz halka çıkmış ve binlerce insan, iskân edileceği yer için daha yola çıkarılamadan açlık ve hastalıktan ölmüştür.

Trabzon Rus Konsolosu’nun Rus generallerinden Katreçef’e verdiği bir raporda şu bilgiler yer almaktadır:
Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkes geldi. Bunlardan ortalama olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şu ana kadar 19.000’i ölmüştür. Şimdi burada bulunan 63.900 kişiden her gün ortalama 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında ortalama her gün 200 kişi ölmektedir. Trabzon, Varna ve İstanbul’a gönderilen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğü haberini aldım.’

Çerkeslerin Osmanlı kıyılarındaki halini A.Fonvil şöyle anlatıyor:
Trabzon yakınlarındaki Akçakale’ye çıktığımızda ilk göçmenlerin kışın başında buraya geldiklerini, sayılarının 12 bin olduğunu ve hemen hepsinin salgın hastalıktan ölmüş olduğunu öğrendik. Anadolu kıyılarına gelenlerin sayısı 60 bini bulmuştu. Sadece Akçakale’ye gelenlerin sayısı 15 bine ulaşmıştı. Hiç yiyecekleri yoktu ve Osmanlı hükümetinin sağladığı yardımı saymazsak, hemen hiçbir şey yemeden yaşıyorlardı. Verilen ekmek, ihtiyaçlarının ancak yarısını karşılıyordu.

Çerkesler bu karmaşık ortamda bile bir düzen tutturmak için uğraşıyordu. Her aile kendisine, birkaç parça yoksul ev eşyasını koyduğu ayrı bir ağaç altı seçmişti. Bütün varlıkları, birkaç küçük tahtadan yapılma elbise sandığı ve içinde birkaç avuç darı bulunan deri torbadan ibaretti. Bazıları ateş için odun kesiyor, bazıları da ağaç dallarından korunağa benzer bir şeyler yapıyorlardı. Genç kadınlar su taşıyor, gece için yosundan ve kuru yapraklardan yatak hazırlıyor ve çocuklarını emziriyorlardı. Gözleri yaşla doluydu.’

‘Akçakale’de o kadar çok ölü vardı ki ağıtlar dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Konukseverliklerinden o kadar süre yararlandığım şimdi ise tamamen ayrıldığım bu talihsiz insanların kahredici yoksulluğu yüreğimi sızlatıyordu. Onlar benim dostlarımdı, silah arkadaşlarımdı. Aynı zamanda hepsinin mutlak ölüme mahkûm olduğunu biliyordum ve bu bana çok acı veriyordu.

Köle Ticareti Had safhaya Ulaştı
Kafkasya’nın bu gururlu insanları içine düştükleri bu durumdan yararlanmak isteyen açgözlüler yüzünden köle ticareti yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu zavalıl insanlar çok ucuz fiyata bazen bir ekmek parasına köle olarak satılıyorlardı. Yüzlerce fırsatçı köle tüccarı, bu işten büyük kârlar elde etmişlerdi. Din ve sevap düşüncesiyle bu göçmenlere sahip çıkan az sayıda hayırsever dışında herkes bu insanlardan faydalanmaya çalışıyordu. Osmanlı şehirlerinde köle ticareti büyük boyutlara ulaşmıştı. Oysa yasalara göre köle ticareti yasaktı.

Çerkes kölelerin fiyatları arzın yüksek oluşu nedeniyle 60-80 rubleye kadar düşmüştü. 11-12 yaşındaki çocuklar se 30-40 rubleye satılıyorlardı. Trabzon’dan İstanbul’a köle nakliye güzergahı kurulmuştu, İngiliz tüccarlar bile köle ticareti yapıyorlardı. Sefalet ve fakirlik yüzünden göçmenler, hiç değilse karınları doyar diye evlatlarını satmak zorunda kalıyordu. Hatta Trabzon’daki Rus Konsolosu bile sanki hiç suçları yokmuş gibi bu durumu eleştiriyordu.

Tahmini rakamlara göre 1863-1864 arasında 10 binden fazla insan köle olarak satılmıştır.

Osmanlı'nın Aczi
Bu insanlar bu kadar zor koşullarda iken, hemen akla Anadolu halkı ve Osmanlı Devleti hiç yardım etmedi mi sorusu gelebilir. Gerçekte halk ilk gelenlere elinden gelen her yardımı yapmış, ancak kendisi de çok yoksul olduğu için ve gelenlerin ardı arkası kesilmediği için bir süre sonra hiç yardım edemez hale gelmiştir. Aynı şey Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Beklenen 50 bin kişiye karşın 1.5 milyon insan gelmiştir. Zaten devlet borçlu ve fakir bir haldedir. Bu yüzden Çerkez halkına gerekli yardımı yapamamıştır. Osmanlı Devleti o kadar zayıflamıştır ki, bu insanların iskanı meselesinde dahi Rusya’nın kesin talimatlarına harfiyen uymak zorunda kalmıştır.

Bu yaşananlardan sonra Kafkasya’lıların iskan edilmelerine geçersek, Osmanlı onları birarada tutmamaya özen göstermiştir. Anadolu çok fakir olduğu için bir kısmını Avrupa’daki topraklara yerleştirmiş, kalanları İstanbul çevresine Anadolu’yu ikiye bölecek şekilde Samsun-Hatay hattına, bir kısmını kutsal toprakları korumak için bugünkü Ürdün, Suriye’nin olduğu topraklara yerleştirmiştir. Osmanlı bu iskan işini belli amaçlara yönelik olarak ve planlı bir şekilde yapmıştır. Ancak sürün hastalık ve ölümler bu talihsiz halkı Osmanlı topraklarında da rahat bırakmamıştır.

Örneğin Çukurova’ya yerleştirilen 74 bin Çerkes’den geriye sadece 4 bin kişi kalmış diğerleri sıtmadan ölmüştür. Sağ kalanlar için sürgün adeta kader haline gelmiş ve sürgün üstüne sürgün edilmişlerdir. Balkanlardan Sürgün: 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonuçları anayurda dönüşün kapılarını kapatırken, sürgün üstüne sürgün kapılarını açmıştı. 1878 Berlin Anlaşması’na, Çerkeslerin Balkanlardan çıkarılması şartını koymuşlar, Osmanlı Devleti de bunu kabul etmişti. Böylece Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler, tekrar sürgün edilerek Anadolu, Suriye ve Ürdün’e gönderdiler.

Cengiz Demirci


Yorum yapın