Adıge Pşısexer, s.148. Anlatan: Hatkhuet.

Kendi emeğiyle kazandığından başkasına el sürmeyen ve ondan yemeyen çok dürüst bir genç varmış. Bir gün bu genç başka bir memlekete bir iş için gidiyormuş. Gideceği yer uzakmış, yolda hem acıkmış, hem de susamış. Derken bir köye yaklaşmış, köyün bulunduğu yönden akıp gelen berrak ve temiz bir su görmüş. Üzerine yüzüstü uzanıp kana kana su içmiş. Tam başını kaldırırken suyun üzerinde yüzmekte olan kıpkırmızı bir elma görmüş. Çok da aç olduğu için elmayı kapıp yemiş. Ama çok geçmeden:

“Eyvah ben ne yaptım? Hayatımda şimdiye kadar bana ait olmayan hiçbir şey yemediğim halde bu elmayı nasıl yedim? Elmanın sahibini bulmalıyım, bedelini ödemeli veya onun rızasını almalıyım” diyerek dere suyunun geldiği tarafa doğru gitmeye başlamış. Niyeti elmanın suya atılabileceği evi bulmakmış. Bir süre yürüdükten sonra, yediği kırmızı elmaya benzeyen elmaları bulunan bir ağaç görmüş.

Bir bahçenin kenarında bulunan ve akan dereye de birkaç dalı uzanan bu ağacın sahibini bulmak için sağa sola bakınmaya başlamış.

Çok geçmeden meyve ağaçları arasından yaşlı bir adam çıkagelmiş. Bahçenin sahibi olduğu anlaşılan bu yaşlı adam genç yabancıya:

“Hoş geldiniz! Buyurun, tanrı misafirim olunuz! Buraların yabancısı olduğunuz belli oluyor” demiş.

Genç bayancı birden çıkagelen bu yaşlı adamın sözlerine ürkek bir halde:

“Tanrı sizden razı olsun, sağolun” diye cevap vermiş. Yaşlı adam yabancı gencin ürkekliğini ve bir sıkıntısı olduğunu fark etmiş ve:

“Sizi rahatsız edecek bir şey söylemedim. Niçin böyle tedirgin bir haldesiniz?” Genç yabancı:

“Tedirginliğimin nedeni şudur efendim. Ben beşikten kurtulduğumdan bu yana hiçbir zaman bana ait olmayan bir şeye el uzatmadım. Ama bugün çok aç olduğum bir zamanda, biraz aşağıda bu derenin suyunda yüzen bir elmayı dalgınlıkla alıp yedim. Sonra da çok pişman oldum. Helal etmesini istemek üzere elmanın sahibini ararken sizi buldum. Sanırım o elmanın sahibi sizsiniz. Beni bağışlamanızı ve yediğim elmayı helal etmenizi rica ediyorum. Buna karşılık ne isterseniz veririm” demiş.

Yaşlı adam genç yabancının bu sözlerine şaşırmış ama belli etmeden:

“Bana bütün dünya malını versen dahi hakkımı helal etmem. Ancak bir şartım var, onu kabul edersen hakkımı helal ederim” demiş.

Yabancı genç yolcu merak ve telaşla:

“Peki nedir bu şartın” diye sormuş.

Yaşlı adam:

“Benim gözü kör, ayağı topal, eli çolak, aynı zamanda sağır, dilsiz ve aptal bir kızım var. Onunla evlenirsen sana hakkımı helal ederim” demiş.

Hak yemez genç bir ara düşünceye dalmış, ama elmayı önceden yediğine göre başka türlü kurtuluş yoksa ne yapsın, kabul etmek zorunda kalmış. İsteksizliğini belli etmeden:

“Peki” demiş, “kabul ediyorum. Şartınız buysa yapacak başka bir şey yok”.

Bahçe sahibi:

“Haydi öyleyse, buyur gidelim. Hem dinlenir, hem de sözünü ettiğim kızım görürsünüz” demiş ve yabancıyı yanına alarak evin misafir odasına gelmişler. Biraz oturduktan sonra ev sahibi yaşlı adam odadan çıkmış, bir süre sonra kızını yanına alarak dönmüş. Genç misafir yaşlı adamın yanındaki kıza bakmış ki; güzel mi güzel, boylu poslu, endamı yerinde, neredeyse dünya güzeli denilecek bir kız.

Yaşlı adam:

“İşte sözünü ettiğim kızım budur” demiş. Genç misafir:

“Sizin bahsettiğiniz özürlerin hiçbiri yok bu kızda. Bir yanlışlık olmalı. Niçin bu güzel kızı bana gösteriyorsunuz? Ya da niçin bu kızı onca özürle itham ettiniz” demiş.

“Anlatayım” demiş ihtiyar, “Dinleyin lütfen! Size sözünü ettiğim kızım budur. Kendisi gibi birini bulmadıkça evlenmemeye yemin etti kızım. Dürüst, inançlı, samimi ve sözüne sadık bir genç olduğunuzu gördüm. Birçok olumsuz nitelik söylememe rağmen, kabul ettiniz. Biricik evladım olan bu kızım için size ‘iki gözü kör’ dememin nedeni, kendi kendini bildi bileli bakılmaması gereken şeylere bakmaz oluşundan, ‘sağır’ dememin nedeni kendini ilgilendirmeyen ve duyulmaması gereken şeyleri dinlememesinden, ‘çolak’ dememin nedeni kendisine ait olmayan şeye el sürmemesinden, ‘topal’ dememin nedeni, gidilmemesi gereken yere gitmek istememesinden, ‘dilsiz’ dememin nedeni, kendisini ilgilendirmeyen şey hakkında konuşmamasından, ‘aptal’ dememin nedeni de kendisi ile konuştuğun sürece seni hep sabırla dinlemesindendir. Ben sizin birbirinize denk ve layık olduğunuzu gördüm. Siz de birbirinizi beğenirseniz gerisi size aittir” demiş ve kızını yanına oturtarak:

“Bak güzel kızım, annen öleli yıllar oldu. Ben sana hem analık hem babalık yaptım. Sen hep kendin gibi dürüst bir insan buluncaya kadar evlenmek istemediğini etraftaki arkadaşlarına söylüyordun. Bunları ben duyuyordum. İşte tam sana uygun biri çıktı karşına. Kabul edersen seni ona gönül rahatlığıyla vereceğim. Bu bahçe ve bütün malım mülküm artık sizindir” demiş. İki genç birbirini çok beğenmiş, evlenerek yeni bir yuva kurmuşlar.

Kurulan bu yuvanın mutlu yaşamı bir masal gibi hâlâ anlatılırmış.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Adıge Pşısexer, s.144. Anlatan: Bilinmiyor. Derleyen: Bilinmiyor, anonim.

Eskiden Adıgeler (Çerkesler) çok uzun ömürlüymüş. İki yüz yıla yakın yaşayanlar bile olurmuş.

Hatta o kadar ki; günün birinde bilgeler adamın birine; “sen yüz elli yıl yaşayacaksın” demişler de, adam, “ömrüm o kadar kısacıksa ev bark yapmak için uğraşmaya değmez” demiş ve kendisine bir ev bile yapmamış, diye anlatırlar.

Töreye göre eski Adıgeler çok yaşlanıp, iyice elden ayaktan düşenleri bebekliklerindeki gibi yeniden beşiğe yatırırlarmış, evin gelinleri de bu yaşlılara küçük bir bebek gibi sırayla bakarlarmış.

İyi gelinler kayınbabalarının beşiklerini sallarken:

“Lay lay beşikteki seherim,

Yoktur senden heç kederim,

Evimizin en kıymetlisi, altını,

Sensin benim kayınpederim” 

Türünden ninniler söylerlermiş. Beşiği sallama sırası gelen kötü gelinler ise:

“Lay lay benim kayınpederim,

Çabucak ölmeni beklerim.

Lay lay benim kayınpederim,

Tez zamanda yok olmanı dilerim”

Diyerek ninni söylerlermiş.

Bu sözleri duyup da üzülen beşikteki zavallı ihtiyar de:

“Gelin hanım deme öyle,

Eltin iyi gelin gibi söyle,

Yaşlanırsan benim gibi,

Sen de horlanasın böyle”

Diyerek sızlanırmış.

İnsanlar daha da yaşlanınca onları uzun bir sepete yatırıp, yüksek bir direğe/ağaca asarlarmış. Böyle yapmakla kedi, köpek ve çıyan gibi hayvanlara karşı korurlarmış onları. Asılı sepetin içinden aşağı bakan bazı yaşlılar:

“Gelin hanım güzel kokulu, besleyici yemekler yap, güçlenip düğüne gidesim geldi” diye seslenir, hâlâ hayata bağlılık arzularını belli ederlermiş.

Uzun, yıllar böyle sürmüş. Bir zaman sonra Adıgeler, geleneksel olarak yaptıkları yıllık kabileler arası kurultaylardan birinde yaşlı insanların durumu gündeme getirilmiş. Bir kısım kabile temsilcileri:

“Beşikteki ve sepetteki yaşlılarımız hem eziyet çekiyor, hem de gelinlerimizi çok meşgul ederek işlerimizi aksatıyorlar. Yaşlıların bu sepet ve beşik içinde beslenmesi meselesine bir çözüm getirmeliyiz” demişler. Konu gündeme alınmış. İsteyenlere söz verilmiş, uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra bir karar varılmış ve bir yasa çıkarılmış. Yasanın özü şu imiş:

“Bu tarihten sonra çok yaşlanan insanlar artık evde beslenmeyecek, bir sepet içine konulup yüksek bir uçurumdan aşağı atılacaktır. Atılan sepetteki kişinin sonu ne oldu diye uçurumun dibinde hiçbir araştırma yapılmayacaktır”.

Yasa, ülkenin her yanındaki Adıgeler’e duyurulmuş. Artık yaşlılar sepet veya beşik içinde beslenmeyip,uçurumlardan atılır olmuş. Özellikle gelinlerin pek memnun kaldığı bu uygulama yıllarca yüzyıllarca sürüp gitmiş.

Günlerden bir gün, yaşlanan bir adamı her zamanki âdetleri gereği bir uçurumdan aşağı atmışlar. Yaşlı adamın genç bir torunu varmış, dedesine çok düşkünmüş. Ertesi gün gizlice dedesini kontrole gitmiş. Bakmış ki dedesinin konmuş olduğu sepet, uçurumun dibindeki bir ağacın dalında asılı duruyor. Hemen ağaca çıkmış sepeti aşağı indirmiş. Dedesinin yaşamakta olduğunu görünce sevinçten ağlamış, ona sarılıp öpmüş. Dedesini sepeti ile o cıvadra bulunan bir mağaraya götürmüş, yerlere ot ve kuru yaprak sererek yatırmış. Mağaranın kapısını kuvvetli ağaç dalları ile kapatarak, dedesine gene geleceğini söyleyerek oradan ayrılmış.

Delikanlı, töreye karşı çıkmış olacağından yaptığı işi kimseye anlatamamış, ama her gün ava gitmeye başlamış. Av bahanesiyle çıkıp dedesini ziyaret ediyor, ona yiyecek içecek götürüyormuş. Her gittiğinde de dedesi, köyde olup biten şeyleri merak ediyor, o da anlatıyormuş. Günler böyle geçip giderken bir gün köyde şöyle bir olay olmuş: Köylüler köy kenarından akıp giden ırmağın dibinde bir altın küp görmüş. Onu görenlerin hepsi birden altına sahip olmak için suya atlamış ama bir şey bulamadan sudan çıkmışlar. Suyu bulandırıyoruz onun için bulamıyoruz diye kenarda bekliyorlarmış, ırmağın bulanıklığı geçince gene altın küpü görüyor, gene suya dalıyorlarmış. Ama nafile, küpü bulamayıp tekrar sudan çıkıyorlarmış.

Torun dedesine gittiğinde ona bu olayı ve köylülerin ırmaktaki heyecanlı dalış çıkışlarını bir bir anlatmış. Dede:

“O altın küp kim çıkarırsa onun olacak değil mi oğlum” diye sormuş.

Torun:

“Evet dedeciğim” demiş. Dede:

“Öyleyse o altın küpü sen bulacaksın. Ama altın küp eline geçince onu köy halkına eşit olarak dağıtacaksın” delmiş. Torun:

“Dedeceğim nasıl olur? Kimsenin bulamadığı şeyi ben nasıl bulabilirim? Hem ben suda yüzmeyi de doğru dürüst bilmem ki!..” demiş.

Dede:

“Oğlum, yarın herkes gibi sen de suda altın küpün göründüğü yere gideceksin. Orada mutlaka büyük bir ağaç vardır. O ağacın dalları arasına iyice bir bakacaksın. Altın küp o ağacın dallarından birinde asılı olmalı. Suda görünen altın küp, dalda asılı olan esas altın küpün görüntüsüdür. Senin yapacağın şey, ağaca çıkıp o küpü indirmektir. İşte mesele bu kadar basit oğlum” demiş.

Ertesi gün delikanlı, dedesinin söylediklerini aynen uygulamış. Köylülerle ırmakta altının görüldüğü yere gitmiş. Bakmış ki orada gerçekten büyük bir ağaç varmış. Ağacın altına girmiş, kimseye belli etmeden ağacın dallarını bir bir kontrol etmiş. Bakmış ki dalların kuytu bir yerinde bir altın küp asılı dürüyor. Hemen ağaca çıkmış ve altın küpü indirip köye getirmiş. Köylüler hayret ve merak içinde delikanlının peşinden gidiyormuş. Genç torun yüksekçe bir yere çıkarak bütün köylülerin köy meydanında toplanmasını istemiş, kendilerine altın dağıtacağını duyurmuş.

Köylülerin hepsi telaş içinde meydana koşmuş. Torun, yaşlı genç, kadın erkek, fakir zengin demeden, kendisi de dahil herkese altınların hepsini dağıtmış. Köylüler sevinç içinde dağılmış. Herkes bu gencin altını nasıl bulduğunu ve adil bir şekilde nasıl dağıttığını konuşur olmuş. Olay ülkenin her yanında duyulmuş ve masal gibi anlatılır olmuş. Delikanlı, dedesini ziyarete gittiğinde dede:

“Altın küpü buldun değil mi oğul?” diye sormuş.

Torun:

“Evet dedeciğim, buldum ve tavsiyenize uyarak herkese eşit olarak dağıttım” demiş. Köylülerin hayret ve merakını da, aldığı duaları da anlatmış. Aradan aylar geçmiş, gene bir gün dedesini ziyarete gittiğinde dede:

“Yeni havadis yok mu oğul” demiş.

Torun:

“Var, yeni bir havadis var” demiş.

Dede:

“Nedir bu yeni havadis? Anlat bakalım” demiş.

Torun anlatmaya başlamış:

“Ülkenin kıralı öldü yeni kıral seçilecek. Ancak kimi kıral yapacakları hakkında halk bir karar veremiyor. Thameteler bir toplantı yapmışlar ve sonunda şu karara varmışlar: “Güneşin doğuşunu kim ilk görürse veya fark ederse o kıral olacak”.

Erkeklerin çoğu kıral olmak ümidi ile her gün tepelere, bayırlara, dağlara erkenden çıkıyormuş, ama güneşi ilk gören bir değil, pek çok kişi olduğu için kıral seçimini bir türlü bitiremiyorlar” demiş. Dedesi torununa:

“Yarın sen de o adaylara katıl! Köyün yakınındaki ırmağa bakan yüksekçe bir yamaçta otur ve devamlı suyun içine bak. Güneş ilk doğduğunda evvela semayı aydınlatır. Semanın aydınlığı suya yansır. İşte nehirdeki suyun rengi ışıldadığı an güneş doğmuş demektir. Derhal: ‘Güneş doğdu’ diye yüksek sesle bağır ve elindeki bayrağı jürideki Thametelere doğru salla” demiş.

Torunu dedesinin sözlerine uygun olarak ertesi gün kıral adaylarına katılmış. Herkes gibi dağlara tepelere yüksek ağaçlara çıkmamış. Nehrin kenarındaki bir yamaçta elinde bayrakla oturup devamlı suya bakmaya başlamış. Çok geçmeden:

“İşte güneş şimdi doğdu” diye bağırmaya başlamış ve elindeki bayrağı sallayarak jürideki Thametelere sesini duyurmuş. Öteki adaylarsa ondan çok daha sonra:

“Güneş şimdi doğdu, güneş şimdi doğdu” diye bağrışmaya başlamış. Ama bağıranlar ve bayrak sallayanlar bir iki değil pek çokmuş. Jüri toplanmış. Yüksek dağlara yerleştirilen gözcüleri çağırtıp dinlemişler, aralarında konuşmalar yapmışlar ve güneşin doğuşunu ilk görenin dedesini çok seven bu delikanlı olduğuna karar vermişler. Delikanlıyı çağırıp:

“Ey delikanlı! Ülkenin kıralını seçmek için görevlendirilen bizler, güneşin doğuşunu ilk görenin sen olduğuna karar verdik. Alınan kararları uygulamak töremiz gereğidir. Şu andan itibaren ülkenin kıralı sizsiniz. Hayırlı uğurlu olsun. Ancak halkımızın ve bizim merak ettiğimiz şu iki hususun bize açıklanmasını istiyoruz” demişler, “Bunlardan birincisi, altın küpü herkes nehirde ararken siz onun ağaçta olduğunu fark ettiniz. Ağaca çıkarak onu bulup indirdiniz. Bunu nasıl akıl ettiniz? İkincisi, kıral olmak için adaylara katıldığınızda, otrumuş olduğunuz yer herkesten daha alçak bir yer olmasına rağmen, güneşin ışınlarının bulunduğunuz bölgeye ilk vuruşunu nasıl bildiniz? Bunların açıklanmasını bekliyoruz”.

Jürinin bu isteği üzerine genç:

“Büyüklerimin bu arzularını yerine getirmek b.enim için bir görevdir. Ancak bir şartım var. Ben törelerimizden birini bozdum, peşinen beni af edeceğinize dair söz veriniz. Aksi taktirde bana vermiş olduğunuz kırallık görevinin de kabul edemeyeceğim” demiş.

Jüri ve ülkenin ileri gelenleri kendi aralarında bir konuşma yapmışlar. Aralarında seçtikleri bir temsilciyi konuşturmuşlar. Temsilci yeni kırala:

“Törelerimizden birini bozduğunuzu, ona karşı gelmiş olduğunuzu söylediniz. Bu töreye karşı geliş, haksız bir cinayet değilse, düşman lehine yapılmış bir casusluk değilse, vatana karşı işlenmiş bir suç değilse, ırz ve namusa tecavüz değilse sizi af ederiz. Ancak yukarıda saymış olduğum bu suçlardan birini işleyip bizden saklamışsanız sizi hiçbir şekilde af edemeyiz. Daha önce almış olduğumuz kararlar uyarınca sizi kıral seçtik, bundan da dönemeyiz. Ancak biraz önce söz ettiğimiz suçlarla uzaktan yakından bir ilginiz olmuş ise sizi kalben kıral olarak tanıyamayız ve ilk fırsatta da sizi kırallıktan düşürürüz. Bunu da siz peşin olarak biliniz” demiş.

Kurul temsilcisinin bu sözleri üzerine genç kıral:

“Değerli büyüklerim! Bahsedilen ve tek tek sayılan bu suçlarla hiçbir ilgim yoktur. Benim töreye karşı gelişim şudur: Benim altın küpünü bulmamı sağlayan ve güneşin ilk doğuş vaktini bilmem için akıl veren dedemdir.”

Kıralın bu sözlerini duyan oradaki bütün insanlar “Nasıl olur bu” diye hayret dolu bakışlarla genç adama bakmaya ve aralarında uğultu halinde konuşmaya başlamışlar. Ancak yeni kıral sözlerine devam etmiş; “Birinci olarak sormuş olduğunuz altın küpü bulma meselesi şu şekilde gelişmiştir. Dedem, nehirde görülen altın küpün orada bulunan bir ağacın dalında asılı olan bir altın küpün suya vuran görüntüsü olduğunu ve asıl küpün ağacın dallarından birinde asılı olması gerektiğini söyledi. “Ağacın dallarını kontrol et! Göreceğin altın küpü çık al ve köy halkına eşit olarak dağıt” dedi. Ben de onun verdiği akıl üzerine hareket ettim.

İkinci sorunuz olan güneşin ilk doğuşunu, nasıl bildiğim konusuna gelince; o aklı veren de dedemdir. Dedem bana; “güneş doğarken ilk olarak gökyüzünü aydınlatır, aydınlanan gökyüzünün ışınları yerdeki sulara yansır ve sularda bir aydınlık meydana gelince bil ki güneş doğmuştur” dedi. Benim başarmış olduğum bu iki konuda da akıl veren dedemdir. Şimdi siz, “dedeniz çok önce uçurumdan atılmış ve ölmüş olduğuna göre bu nasıl olur” diyeceksiniz. Onu da anlatayım: Ben dedeme çok düşkündüm. Geçen yıl dedem uçurumdan atıldığında acısına dayanamadım. Ertesi gün gidip uçurumun dibinde cesedini aradım. Baktım ki dedemin sepeti uçurumun dibindeki ağaçlardan birine takılmış duruyor. Hemen indirip parçalanan sepetini onardım, yaralarını sardım ve götürüp bir mağaraya sakladım. Her gün gizlice gidip ona yiyecek içecek veriyordum. Bu yaptığım iş törelerimize aykırı olduğu için kimseye söyleyemedim. Ama görüyorsunuz ki çok yaşlanıp elden ayaktan düşseler de büyüklerimin hayattan aldıkları büyük tecrübeleri ve bilgileri vardır. Onların gösterecekleri yolda gidersek aydınlığa çıkarız. Bu nedenle kıral olarak ilk emrim, bundan böyle yaşlılarımızın uçurumlardan atılmamasıdır. Artık kendi eceliyle ölünceye kadar onlara son derece sevgi ve saygı gösterilecektir. Bu ilk buyruğumun özenle uygulanmasını isterim” demiş.

Yeni kıralın konuşmalarını dinleyen halk onun bu kararını alkışlayarak kabul etmiş.

Genç kıral ilk iş olarak gidip yaşlı dedesini saklı olduğu mağaradan çıkarmış, dedenin dönüşü onuruna bir şölen düzenlemiş.

Bu olaydan sonra Adıgeler’de yaşlıları uçurumdan atma âdetinin kaldırıldığı ve ister kadın olsun ister erkek, tüm yaşlılara koşulsuz saygı göstermenin tartışılmaz kural haline geldiği rivayet edilir.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Eden Bulur

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.143. Anlatan: Xhut Yerecıb Biram oğlu, 68 yaşında, Cacahable Köyü’nden. Derlendiği yıl: 1969.

İki arkadaş zengin bir beyin yanında çalışırmış. Bunlardan biri, kendini öne çıkarmak için diğerini fark ettirmeden beyin gözünden düşürmek istemiş.

Bir gün bir iş için beyin huzuruna çıkmaları gerekiyormuş. Önce oturmuşlar, birlikte bir güzel yemek yemişler. Ara bozucu olan ne yapıp edip, arkadaşının çokça sarımsak yemesini sağlamış ve: “önce sen görüş, sonra da ben görüşürüm” diyerek görüşme önceliğini arkadaşına vermiş. Arkadaşı bu inceliğe sevinerek öneriyi kabul etmiş ve beyin huzuruna önce kendisi çıkmış. Bey yapılacak bazı işleri anlatırken, adam, sarımsak kokusu beyi rahatsız etmesin diye ikide bir büyünü sağa sola çeviriyormuş. Bu davranış beyin dikkatinden kaçmamış ama pek bir anlam verememiş. Söyleyeceklerini söyleyip adamı göndermiş.

Bir süre sonra beyin huzuruna arabozucu olan çıkmış. Elleri yanda hazırolda durmuş, çok saygılı ve terbiyeli biri gibi davranmış beyin huzurunda. Bey ne söylese hep “peki efendim, baş üstüne efendim” diye cevap veriyormuş. Beyin sözleri bitince kendisi söz almış ve:

“Saygıdeğer beyimiz” demiş. “Bu arkadaşım, ‘beyimizin ağzı çok fena kokuyor. Yanına yaklaşılmıyor’ diyor” demiş.

“Ha!.. Öyle mi?.. O köpek oğlunun ben konuşurken yüzünü sağa sola çevirip durması ondanmış demek” demiş bey, pek kızmış, öfkelenmiş.

Bir süre sonra bey için “ağzı kokuyor” diyen adamı çağırtmış, bir mektup verip kendi konağına götürmesini istemiş.

Adam, “Peki efendim” diyerek zarfı alıp, yola düşmüş. Arabozucu arkadaşı olanları uzaktan izliyormuş, arkadaşının yola çıktığını görünce önüne gelmiş.

“Nereye gidiyorsun” diye sormuş.

“Beyim bir mektup verdi, onu evlerine götürüyorum” demiş.

Arkadaşı kendisinin zaten o tarafa gideceğini, mektubu da kendisinin götürebileceğini söylemiş. Dürüst arkadaşı bunda bir sakınca görmemiş ve mektubu kıskanç arkadaşına vermiş. Aslında arabozucu, kıskanç arkadaşının amacı, kendisini daha çalışkan ve sadık göstererek beyin gözüne girmekmiş.

Arabozucu, kıskanç arkadaş aldığı mektubu yerine ulaştırmış. Mektubu alan görevliler zarfı açıp okumuşlar: “Bu mektubu getiren adamı yok edin!” diyormuş mektupta. Bir odaya çekilip aralarında gizlice görüşmüşler, gerekli hazırlığı yaparak mektubu getiren adamın yanına gelmişler, onu kıskıvrak bağlayıp götürmüşler ve beyin emrini yerine getirmişler, adamı öldürmüşler.

Olay sonradan ortaya çıkınca insanlar öldürülen adamla acıyacak yerde; “Oh oldu!” demişler, “başkasına kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendi düşer.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Adıga Pşısexer, s.123. Anlatan: Tsey Azman, 68 yaşında, Cacehable Köyü. Derleyen: Xhut Şamseddin. Derlendiği yıl: 1969.

Vaktiyle köyün birinde çok çalışkan bir çiftçi yaşarmış. Eli topraktan çıkmaz, tarlalarını zamanında sürer, zamanında tohumunu eker ve zamanında ekinlerini toplarmış. Ayrıca otunu uygun olan ayda biçer, odununu kış gelmeden getirir, işlerini düzenli bir şekilde yapar, düzenli bir yaşam sürmeye çalışırmış. Toplum yaşamına da önem verir, insanların arasına girip çıkmasını, oturup kalkmasını, konuşmasını, dinlemesini bilir, köyünde saygın bir kişi olarak tanınırmış.

Bu saygın kişinin kimseye söyleyemediği bir üzüntüsü varmış. Bu da bir tek evladı olan oğlundan kaynaklanırmış. Oğlan, haylaz, tembel olup hiçbir iş yapmadan, aileye hiçbir faydası olmadan, babasından, anasından sızdırdığı paraları, kendisi gibi avare dolaşan arkadaşları ile orada burada yer, saçıp savurur, aylak aylak gezermiş. Oğlu hakkında evine devamlı şikayetler gelirmiş. Adamcağız ne yaptıysa da oğlunu bir türlü kötü huylarından ve kötü arkadaşlarından vazgeçirememiş. Sonunda çalışmayı, emek harcayarak kazanmanın değerini öğrenmesi için oğlunu bir başka köyde işçi olarak çalıştırmaya karar vermiş.

Bir komşu köyde adamın çalışkan rençber bir dostu varmış. Adam oğlunu yanına almış ve ona götürmüş. Adam, arkadaşından, oğlunu bir yıl süre ile acımadan, esirgemeden çalıştırmasını, yıl sonunda bir altın lira verip geri göndermesini istemiş. Oğlunu bırakıp geri dönmüş. Ama rençber dostu, işini kendine göre düzene koymuş olup, başka bir işçiye gereksinimi olmadığından, arkadaşının çocuğunu babasının dediği gibi çalıştırmak, sıkmak istememiş. Çocuk hiçbir iş yapmadan, doğru dürüst bir şey öğrenmeden yılın sonu gelmiş. Adam çocuğa bir altın lirasını verip, doğru babasının evine göndermiş.

Oğlan köyüne, evine gelmiş. Babası ocağın başında otururken oğlan içeri girmiş, oğlunu gören baba:

“İyi çalıştın mı, iyi hizmet ettin mi” diye sormuş.

“Evet” demiş oğlan, “çalıştım, elimden geleni yaptım”.

“Ne kadar para kazandın” demiş babası.

“Bir altın lira” demiş oğlu.

“Ver bakalım o parayı” demiş babası, parayı aldığı gibi yanmakta olan ocağın içine atmış. Delikanlıda bir tepki olmamış. Bunu gören baba oğlunun para kazanmak için hiçbir emek harcamadığını anlamış.

Baba bu kez oğlunu gene çok uzak bir yerde bulunan bir başka köydeki, başka bir arkadaşının yanına işçi olarak vermiş. Ondan da önceki gibi rica etmiş; bir yıl boyunca acımadan, esirgemeden çalıştırmasını, yıl sonunda da bir altın lira verip geri göndermesini söylemiş. Fazla vakit geçirmeden köyüne dönmüş. Ama bu arkadaşı da işçiye pek gereksinimi olmadığından, o da çocuğu pek sıkmamış, arkadaşının oğlunu, genç bir konuğu olarak ağırlamış, nazlamış. Bir yıl dolunca da altın bir lirasını verip çocuğu geri göndermiş. Dönünce oğlan babasını yine ocağın başında dinlenirken bulmuş.

“İyi çalıştın mı, oğlum” diye sormuş babası.

“Evet baba, çalıştım, ne iş verdilerse yaptım”.

“Peki ne kadar para kazandın?”

“Bir altın lira”.

“Ver bakim” deyip babası parayı almış, biraz daha yavaş davranarak onu da ocaktaki ateşe fırlatmış. Oğlan yine tepki vermemiş. Baba oğlunun yine doğru dürüst çalışmadığını, emek harcamadığını anlamış.

Baba bu kez oğlunu bir başka uzak köydeki zanaatkar bir dostuna götürmüş. Aynı şekilde bir yıl boyunca acımadan, esirgemeden çalıştırmasını, yıl sonunda da yalnızca bir altın lira vererek geri göndermesini rica etmiş. Zanaatkar dostunun işi çokmuş ama para verip işçi tutacak durumda olmadığı için, arkadaşının oğlunu kendisine yardımcı olarak bırakmasına pek sevinmiş. Başlamışlar birlikte çalışmaya. Adam ne yaparsa çocuk da onunla birlikte aynı işi yapıyormuş. Başlangıçta oğlan biraz isteksiz davranıyor, yaptığı işi pek sevmiyormuş. Alıştığı tembellikten pek kurtulamamış. Ama sonraları yavaş yavaş eli işe yakışır, zevkli çalışır olmuş, ustasını memnun etmeye başlamış.

Sayılı günler çabuk geçmiş. Yıl sonu geldiğinde usta çırağına yalnızca bir altın lira vermeyi uygun bulmamış, kendisine bunca yardım eden delikanlıya hiç değilse iki altın lira vereyim demiş ve vermiş. Çırak çalışkan ve dikkatli iş yapmaya alışmış olduğu için, ustası ona bir evlat gibi davranmış, “Ne zaman istersen gel, gene beraber çalışalım” demiş ve oğlanı köyüne uğurlamış.

Delikanlı köyüne ulaştığında babasını yine ocağın başında oturur bulmuş. Baba oğlunun geldiğine sevinmiş ama pek belli etmemiş.

“Bu kez iyi çalıştın mı bari” demiş babası.

“Çalıştım baba, ne iş verdilerse yaptım” diye cevap vermiş oğlu.

“Ver bakalım öyleyse, görelim kazancın ne kadarmış?” diyerek babası, oğlunun iki altın lirasını almış. Hiç bakmadan fırlatıp yanmakta olan ocağa atmış. Bunu gören oğlan:

“Baba ne yapıyorsun? O parayı kazanmak için bir yıl boyunca çalıştım, emek verdim ben” demiş ve yanmakta olan ocağa elini daldırarak paraları çıkarmış.

Baba oğlunun gerçekten çalıştığını anlamış. Onun çalışmaya alışmış olmasına, emek harcayarak kazanılan paraya değer vermeye başlamasına çok sevinmiş. Artık ikisi el ele vererek daha güzel, daha iyi yaşamak için çalışıp durmuşlar. Çalışıp kazanmışlar, mutluluk içinde yaşayıp gitmişler.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Akıl Satın Alan Adam

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.114. Anlatan: Hatkhue Téwıçüej, 73 yaşında. Derlenen yer: Şewcenhable Köyü. Derleyen: Xhuajj M. Derlendiği yıl: 1959.

Tek oğulları olan bir karı koca varmış. Yıllardır mutlu bir hayat sürerek yaşıyorlarmış. Ancak bir yıl büyük bir kuraklık ve kıtlık olmuş. Halkı perişan eden kıtlıktan bu aile de nasibini almış. Yiyecek ambarlarının boşalmakta olduğunu gören adam, geçinmek için çareler aramaya başlamış.

Derken gurbete gidip bir iş bulmak, çalışıp bir şeyler kazanmak amacıyla köyden çıkmış. Uzun süre dolaşmışsa da bir türlü uygun bir iş bulamamış. Eli boş dönmeyi de kendine yediremiyormuş. Günlerden bir gün bir köy kenarında, ağacın altında oturan, giyim kuşamı yerinde bir adama rastlamış. İri yarı ve pala bıyıklı adam gurbete iş aramaya çıkan adama:

“Buyurun, hoş geldiniz, yanılmıyorsam yorgun bir konuk olmalısınız” demiş, saygı ile ayağa kalkıp konuğu buyur etmiş.

“Evet” demiş konuk, “gerçekten de yorgunum, uzak yerlerden geliyorum. Doğrusu; beni konuk edecek bir ev sahibine de ihtiyacım yok değil.”

İki adam oturmuşlar, sağdan soldan konuşurlarken ev sahibi sormadığı halde konuk anlatmaya başlamış:

“Memleketimizde kıtlık oldu. Bir oğlum, bir de karım var. Geçim sıkıntısına düştük. Bir iş bulup evime biraz bir şeyler götürürüm diye yollara düştüm” demiş. Pala bıyıklı adam:

“Öyleyse ben senin sorununa çare olabilirim. Verdiğim işleri yaparsan uygun bir ücret de alırsın” demiş.

Gurbetçi hemen razı olmuş, işe başlamış. Kimi zaman at otlatmış, kimi zaman öküz... Kimi zaman çift sürmüş, kimi zaman koyun yaymış. Evine çok para götürmek ümidiyle üç yıl pala bıyıklı adamın yanında çalışmış. Üçüncü yılın sonunda artık ailesini ve yuvasını o kadar özlemiş ki gece gündüz hep onları düşünmekten kendini alamaz olmuş. Bir gün pala bıyıklı adam gurbetçinin bu durumunu fark etmiş ve yanına çağırarak:

“Değerli konuğumuzu bu günlerde pek kederli görüyorum. Hayrola, nedir derdin” diye sormuş.

“Evet, bir efkardır çöktü üstüme” demiş konuk, “biliyorsunuz üç yıldır ayrıyım ailemden. Bu üç yıl içinde ben aç kalmadım, açıkta kalmadım sayenizde ama, doğrusun söylemek gerekirse, yediğim de boğazımdan geçmiyor, ailem ne durumdadır, bilmiyorum, onları hek çok merak ediyor hem de çok özlüyorum. Bu yüzden biraz efkarlıyım”.

“Öyleyse” demiş pala bıyıklı adam, “yarın odama gel, ücretini vereyim. Var git ailenin yanına”.

Ertesi sabah gurbetçi patronun odasına gitmiş. Patronun gurbetçiye üç yıllık emeğinin karşılığı olarak üç altın lira vermiş, bir de yol azığı hazırlatmış; “güle güle git, yolun açık olsun” diyerek yolcu etmiş.

Gurbetçi hemen yola düşmüş ama bir yandan ailesinin özlemi, bir yandan verilen paranın azlığı ona keder veriyormuş. İşe girerken pazarlık yapmadığı, yapacak hali de olmadığı için kaderine razı olmuş, ama neredeyse boşa geçen üç yılına da yanıyormuş. Bu düşünceler içinde günlerce yol almış, heybedeki yiyeceği de bitmiş. Elindeki üç altını da bozdurmadan memleketine götürmek istiyormuş. Dağlarda ormanlarda ot ve meyvelerle karnını doyurarak yola devam ediyormuş.

Birçok köy ve şehir geçtikten sonra bir köy kenarında kurulmuş bir panayıra rastlamış. Bu panayırda kurulan pazarda kimi mal satıyor, kimi alıyor, yoğun bir alışveriş yapılıyormuş. Karnı da iyice acıkmış, pazarda satılan güzel yiyeceklerin kokusu burnuna geldikçe içi geçiyormuş, ama koynunda sakladığı üç altına el sürmüyormuş. Pazarı dolaşırken “satıyorum, satıyorum” diye bağıran bir adama rastlamış. Ama adamın ne elinde, ne de önünde sattığı bir şey görünmüyormuş. Gurbetçi satıcının yanına sokulmuş:

“Arkadaş sen ne satıyorsun? Satıyorum, satıyorum diye bağırıyorsun, ama sattığın şey meydanda yok” demiş.

“Ben akıl batıyorum” demiş adam. Gurbetçi bu söze şaşırmış ve:

“Akıl ne alınır ne de satılır: Sen delirdin mi yahu?” demiş ve oradan uzaklaşmış. Pazarın öbür tarafına gitmiş. Ama satıcının “satıyorum, satıyorum” sözleri hâlâ ta oraya kadar kulağına gelmekte imiş. Biraz dolaştıktan sonra dayanamamış, akıl satıcısının yanına gelerek sormuş:

“Sattığın aklın fiyatı nedir?”

“Bir altın” demiş satıcı.

Gurbetçi üç altınından birini çıkarıp akıl satıcısına uzatmış:

“Ver bakalım” demiş. Satıcı parayı almış ve:

“Yolculuk sırasında bir nehre rastlarsan, geçit yerini bilmeden, rasgele geçmeye kalkma!” demiş.

Gurbetçi çarpılmış gibi olmuş, dayanamayıp:

“Bir altına bu kadarcık mı akıl vereceksin?” diye sormuş, daha fazla akıl vermesini bekliyormuş.

“Elbette” demiş akıl satıcısı, “verdiğin bir altının karşılığı budur, onu da verdim işte” demiş.

Gurbetçi “bir yıllık emeğim heba oldu” demiş içinden, hem üzgün, hem de gururu incinmiş olarak oradan uzaklaşmış. Ama satıcının “akıl satıyorum, akıl satıyorum” sözleri hep kulağında çınlamakta imiş. Sağa gitmiş, sola gitmiş, dönmüş dolaşmış, gene akıl satıcısının yanına gelmiş. İkinci altınını da çıkarmış satıcıya uzatmış ve:

“Al, bir altın daha veriyorum, söyle bakalım ikinci akıl neymiş” demiş. Akıl satıcısı:

“Kim olursa olsun, biri bir iş yaparken rastladığında karışma! Kendisi sormadıkça fikrini açıklama” demiş. Gurbetçi atılmış:

“Hepsi bu kadar mı?”

“Evet” demiş akıl satıcısı, “bu kadar”.

Gurbetçi yaptığından bin pişman, cebinde kalan son altını sıkı sıkı tutup, iki yıllık emeğinin iki sözle uçup gitmesine yanarak, başı önde, aptal aptal dolaşmaya devam etmiş. Her adım atışında akıl satıcısınının “satıyoruuum, satıyoruuum” bağırtısı sanki kulağının dibinde çınlıyormuş. Dönmüş dolaşmış, yine gelmiş akıl satıcısının karşısına dikilmiş. İçine bir kurt düşmüş: “İki yılım heba oldu. Belki bu son yılın altınıyla işe yarar bir şey alırım” diye geçiriyormuş içinden. Elinde olmadan son altınını da satıcıya uzatmış.

“Ver son bir akıl daha” demiş. Satıcı hiç bekletmeden:

“Bir kimseye çok kızıp onun ağzını burnunu kırmak veya öldürmek aklından geçerse, içinden yüze kadar say. Sen yüz sayıncaya kadar öfken geçer. Ondan sonra yapacağın şeye karar ver” demiş.

Gurbetçi yarı aç yarı tok, altınlar da havaya uçmuş gitmiş, akıl satanın cebine inmiş, kafasını yumruklaya yumruklaya, kendi kendine söylene söylene uzaklaşmış. Ele gele gelmiş ki önünde büyük bir nehir.Genişliği en aşağı iki yüz metre, derinliği kim bilir ne kadar? Altınları kaybetmenin verdiği üzüntüyle kendini suya vurup karşıya geçmek istemiş, ayaklarını suya değdirince bir altın verip satın aldığı “geçit yerin bilmediğin suya rasgele girme” aklını hatırlamış. Başlamış nehrin kenarında beklemeye. Bir bilen gelir herhalde diye acele etmeden bekliyormuş. Çok geçmeden güçlü bir at üstünde bir yiğit çıkagelmiş ve:

“Bu suyun kenarında ne diye dönenip duruyorsun öyle” diye sormuş. Gurbetçi:

“Nehrin geçit yerini bilmiyorum da. Su derin ve akıntılı, geçit yerini bilen biri gelir ümidiyle bekliyorum” demiş. Atlı yiğit:

“Yiğit için nehrin her yanı geçilir. Ben gidiyorum sen de beni takip et” demiş, atını mahmuzlayarak nehre dalmış. On metre kadar giden atlı birden görünmez olmuş, atın başı ve kendisinin gövdesi suya bir batıyor bir çıkıyor derken görünmez olmuşlar. At da, atlı da boğulup gitmiş. Bu durumu görünce akıl satıcısına verdiği bir altını hatırlamış ve acısı biraz hafiflemiş. Olan biteni düşünüp, boğulan ata ve atlıya acıyıp dururken bulunduğu yerin arka tarafından bir grup atlı görünmüş. Nehir kenarında dolaşıp duran gurbetçiyi görmüşler. Atlıların başkanı bir adam gönderip gurbetçiyi yanına çağırtmış. “Ne bekliyorsun, ne arıyorsun burada” diye sormuş. Gurbetçi:

“Nehrin öte tarafına geçeceğim ama geçit yerini bilmiyorum. Bir bilen gelir umuduyla bekliyorum. Su derin olsa gerek, zira bir saat önce yiğit bir atlı, güçlü atıyla suya kapıldı ve boğulup gitti, ona üzülüyordum ki sizler göründünüz”.

Atlıların başkanı:

“Bu suyun geçit yeri, bulunduğun yerden üç yüz metre aşağıdadır. Başka geçit yeri yoktur. Kim geçeyim derse boğulur. Çünkü suyun altı mil yığılıdır. Atlı olsun yaya olsun çamura battı mı çıkamaz. Size tarif ettiğim yerden geçiniz. Nehri geçtikten sonra bir saat kuzeye giderseniz bir köye rastlarsınız. Akşam vakti yaklaştı, acele ederseniz karanlığa kalmadan köye varırsınız” demiş.

Gurbetçi söylenen yerden kazasız belasız nehri geçmiş ve tarif edilen köye ulaşmış. Köyün kenar mahallesinde geniş avlusu olan büyük bir eve yaklaşmış. Avlunun bahçe kapısında oturmakta olan ev sahibi gelen yolcuyu görmüş. Ayağa kalkmış. Gurbetçi selam vermiş, adam da selamı almış. Köylü gurbetçiye:

“Buyurun, hoş geldiniz, yolcu olduğunuz belli” demiş ve misafiri misafir salonuna almış. Akşam oldğu için ev sahibi hemen sofra hazırlanması için emir vermiş. Çok geçmeden hazırlanan yemekleri ev sahibi yedi ayrı sini içinde getirip, konuğun önüne koymuş, kendisi de dışarı çıkmış. Bri süre sonra tekrar dönmüş ve konuğa:

“Sayın misafir çok az yemek yediniz. Öbür sofralar olduğu gibi duruyor, onlara hiç dokunmamışsınız”. Gurbetçi:

“Ben tek başıma bir kişiyim, bir sinideki yemekler bana yetti de arttı bile. Doymuş olduğum için öbür sinilerdeki yemeklere dokunmadım. Tanrı sizden razı olsun, ben sizden memnun kaldım” demiş.

Ev sahibi hiç sesini çıkarmamış, sinileri bir bir almış, açık duran kapıdan dışarı fırlatıp atmış. Yemekler dökülmüş, tabaklar oraya buraya saçılmış. Ev sahibi bu işleri yaptıktan sonra gece yarısına kadar beraber oturmuşlar ama ev sahibi hiç konuşmuyormuş. Yatma zamanı gelmiş, ev sahibi yedi yatak yedi yorgan getirtmiş ve odaya serdirtmiş, kendisi misafire Allah rahatlık versin deyip çıkmış. Misafir de serilen yataklardan bir tanesine girip yatmış. Sabah olunca erkenden ev sahibi gelmiş. Gurbetçi uyanık ve giyinik olarak oturuyormuş. Günaydın dedikten sonra:

“Ey misafir bir yatakta yatmışsın. Diğer yataklara dokunmamışsın” deyince gurbetçi:

“Bir yatak bana yetti, ben bir yatakta yatmaya alıştım. Zahmet etmişsin, diğer yataklara dokunmadım. Düşüncenize çok teşekkür ederim” demiş.

Bunun üzerine ev sahibi yatakları birer birer atmış, tekmeyi vurmuş, yastıkları da keza kapıdan dışarı fırlatmış. Sonra ev sahibi kahvaltı zamanı gelince yedi semaverle yedi tepsi kahvaltılık getirmiş, misafirin önüne koymuş ve çıkmış. Bir saat sonra geldiğinde misafirin bir tepsiden kahvaltı yaptığını, diğer altısının aynen durduğunu görmüş. Konuğa: 

“Sen bir şey yemiyorsun, uzun yola gideceksin, çok yemen lazım, niye böyle yapıyorsun” demiş. Gurbetçi misafir:

“Çok güzel kahvaltı yaptım, rızkınız, misafiriniz bol olsun. Karnı sizleri korusun” demiş.

Ev sahibi aynen akşamki yemek sinileri ve sabahki yataklar gibi, kahvaltı tepsilerini de kapıdan bir bir fırlatıp atmış. Misafir akıl satıcıdan bir altın verip aldığı, “sana fikrin sorulmadan kimsenin yaptığı şey hakkında yorum yapma, görüş belirtme, yaptığı işe karışma” sözünü hep hatırlayarak, ev sahibine “niçin bunları atıyorsun, yazık değil mi” gibi bir şey söylemiyormuş. Neyse yola çıkma zamanı gelmiş ev sahibinden izin istemiş, gösterdiği konukseverlik için de çok teşekkür etmiş. Ev sahibi konuğa:

“Peki, sen nasıl istersen, sana hayırlı yolculuklar dilerim” demiş. Yolda yemesi için heybesine azık da koymuş. Gurbetçi, misafir odasından çıkmış avlu kapısına gelmiş. Tam o sırada uzakta kalan misafir odasının önünde duran ev sahibi gurbetçiye seslenmiş. Konuk, ev sahibinin akşamdan beri yaptığı garip şeyleri düşünerek yine de garip bir şeyler yapmasından korkmuş ama belli etmeden yavaş yavaş ev sahibinin yanına gelmiş. Ev sahibi misafiri odaya almış ve:

“Sayın misafirim, şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle” demiş ve söze başlamış:

“Ben annem ve babam sağken evlendim. Daha rahat olur düşüncesiyle dar olan baba evinden ayrı bir ev yaptırdım ve oraya taşındım. O yaptırdığım ev bu görmüş olduğun arsa üzerindeydi. Yeni eve taşındıktan sonra hayırlı olsun demek için gelenlerden bazıları: ‘Bu evin çatısı eğri yahu! Bu pencerenin yeri yanlış olmuş, şu tarafta olsa daha iyiydi. Bu kapı tam yerine oturmamış, ahırı uygun yere yapmamışsın...’ gibisinden eleştirmeye başladılar. Ben de kızdım; aldım elime kazma küreği ve yaptığım o güzelim evi kendi ellerimle yıktım.

Sonra yapılan eleştirileri de hesaba katarak yeniden bir ev yaptım. Eve taşındığımızda kutlamaya gelenler yine aynı şeyleri söylemeye başladı. Neyse de insanların bu tür anlamsız eleştirilerinden, ileri gelen konuşmalarından bıktım usandım, o evi de yıktım.

Ve o gün; ‘ister köylü ister yabancı, ister yakınım olsun ister konuk, kim benim yaptığım bir iş veya inşa edeceğim ev için bir şey söylerse Allahın huzurunda yemin ederim ki onu öldüreceğim’ diye kesin karar aldım ve yemin ettim. Bu yeminin üzerinden beş yıl geçti. Herkes bilmeden ağzından bir şey kaçırmaktan korktu ve kimse evime adım atmaz oldu.

Dün akşamdan beri seni kışkırtıp bir şeyler söylemen için olmadık şeyler yaptım. Ama hiçbiri hakkında ve ev hususunda hiçbir yorum yapmadın, herhangi bir görüş veya eleştiri getirmedin. Oysa yaptığım şeyler eleştirilecek, garip şeylerdi.

O gün, ayrıca kimsenin bilmediği bir yemin daha etmiştim; ‘Kim evime girip de hiçbir tenkitte bulunmadan, yaptıklarıma karışmadan, bir görüş ve eleştiri getirmeden ayrılırsa, o benim yaptığım öldürme yeminini ortadan kaldırmış olacaktır. Böylece beni bir günahtan kurtarmış olacağından o kişiye içinde elli altın bulunan bir kese vereceğim’ demiştim.

Şimdi sen bu altınları hak ettin, güle güle harca! İnsanlar artık benim de evime gelmeye başlayacaklardır. Bu da beni çok memnun edecektir. Eğer kalmak istersen ölünceye kadar burada kalabilirsin. Bu kapı her zaman açık olacaktır’ diyerek altınları gurbetçiye vermiş.

Gurbetçi misafir bu beklenmedik paradan on derece memnun olmuş. Ev sahibine teşekkür ederek köyden ayrılıp yola düşmüş. Günlerce yürüdükten sonra bir akşam karanlığında köyüne ulaşmış. Evine geldiğinde küçük pencereden karısını görmüş, bir köşede oturmuş iplik eğirmekte imiş. Başka bir odada ise boylu poslu bir genç peynir çıkarıp torbaya doldurmakta imiş. Bunun bir hırsız olduğuna kanaat getirerek tüfeğini gence doğrultmuş ve tam tetiğe basacağı sırada bir altın vererek satın aldığı ‘bir kimseye çok kızıp onun ağzını burnunu dağıtmak veya öldürmek istersen yüze kadar say! Ondan sonra yapacağın şeye karar ver! Aklını hatırlamış. Birden yüze kadar saymış, yüz tamam olunca “belki peynirleri karım satmıştır, genç de onun için torbaya koyuyordur. Eğer hırsız ise zaten içeride elimden kaçamaz” demiş ve kapıya tak tak vurmuş. Karısı hemen gence seslenmiş:

“Oğlum koş! Bu babanın kapı çalışına benziyor, herhalde o geldi” demiş.

Kapı açılmış gurbetçi içeri girmiş. Yakın ışıkta bakmış ki vurmaya yeltendiği genç, üç içinde boy atıp serpilmiş, büyümüş oğlu değil mi?

Üç yıl gurbet ellerde kalan köylü böylece evine kavuşmuş. Altın vererek satın aldığı akılları da herkese anlatır dururmuş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı