Kafkasya bölgesindeki antik popülasyonlar üzerinde yapılan yeni bir araştırma, Bronz Çağ’daki Avrasya bozkırları ve Kafkas Dağları popülasyonları arasındaki karmaşık ilişkiyi gösteriyor.

Günümüzde Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, İran ve Türkiye’nin kısımlarını kapsayan Kafkasya hem genetik hem de kültürel açıdan oldukça önemli bir kesişim noktasıdır. Bugün dünyanın en fazla dilbilimsel çeşitliliğine sahip bölgelerinden birisidir ve geçmişte Kafkasya’dan popülasyonlar günümüz Avrupalılarının genetik yapılarını şekillendirmede rol oynadılar.

Bölgedeki zengin arkeolojik kayıtlar Üst Paleolitik Dönemden beri yoğun bir şekilde insanlar tarafından kullanıldığını gösteriyor. Yiyecek üretimine dayalı Neolitik yaşam tarzı ise MÖ 6000 yılından sonra başladı. Doğal kaynaklar açısından zengin olan bu bölge, kuzey Mezopotamya’da büyüyen şehir merkezi ekonomileri için gittikçe artan bir öneme sahip oldu. MÖ 4. binyıla ait arkeolojik kayıtlar ise Maykop ve Kura-Aras isimli iki ana Bronz Çağ kültürünün varlığını gösteriyor.

Maykop kültürü, yeni bir sosyal organizasyon sistemini yansıtan büyük ve zengin mezarları ile tanınır. Kura-Aras ise kuzey ve güney arasındaki bağlantıyı göstererek Kafkas dağının iki kanadında da bulunmuştur.

MÖ 5. binyıldan beri Yakın Doğu, Kafkasya, Avrasya Bozkırları ve Orta Avrupa arasında bir bağın olduğu hem arkeolojik hem de genetik açıdan gösterildi. Bu durum ise MÖ 4. binyılda tekerlek ve vagon, bakır alaşımları, yeni silahlar ve evcilleştirilmiş yeni koyun soyları gibi teknolojilerin gelişmesiyle daha da arttı. Böyle bir bağ Avrasya Bozkırlarındaki Yamnaya kompleksinin kültürel ve genetik oluşumu için oldukça önemliydi.

MÖ 3. binyılda tekerlekli ulaşım ile artan yer değiştirme kabiliyeti ve göçebe çoban uygulamalarının yoğunlaşması Yamnaya ile yakından bağı olan popülasyonların hızlı bir şekilde büyümesine yol açtı ve bu duruma daha büyük sürülerin idare edilmesine yardımcı olan atların evcilleştirilmesi de yardımcı oldu. En nihayetinde ise bu popülasyon büyümesi günümüzdeki Avrupa ve Güney Asya’nın atasal soyuna büyük ölçüde katkıda bulundu. Sonuç olarak Kafkasya bölgesi Avrasya’nın tarih öncesinde ve genetik çeşitliliğinin sağlanmasında önemli bir rol oynadı.

Asya’nın batısından gelmiş Yamnaya çobanlarından dördünün gömülü olduğu bir mezar. C: A. Kalmykov
Asya’nın batısından gelmiş Yamnaya çobanlarından dördünün gömülü olduğu bir mezar. C: A. Kalmykov

 

Daha önceki antik DNA çalışmaları sayesinde doğudan batıya doğru kendine has bir Avrupa avcı-toplayıcı atasal soyunun bulunduğu biliniyor. Bu atasal soy ise kuzeybatı Anadolu çiftçilerine yakından bağlantılı olan erken dönem Avrupa çiftçilerinden oldukça farklı.

Yapılan en sonki çalışma ise günümüzde görülen genetik yapıların ne zaman ve nasıl oluştuğunu araştırmayı ve tarih öncesi zamanlardan beri var olup olmadıklarını test etmeyi amaçladı. Aynı zamanda, Kafkasya’nın geçmişteki gen akışını sağlayan bir kanal olarak ve daha geniş bir çaptaki genetik ve kültürel yapıyı şekillendirmedeki rolünü karakterize etmeye çalışıldı.

Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Avrasya Departmanı tarafından yürütülen çalışmada Kuzey Kafkasya’nın dağlık bölgelerinden ve bozkırlarından gelen 6.500 ila 3.500 yıllık 45 bireye ait iskelet kalıntılarının incelendi.

Max Planck Enstitüsü’nde moleküler antropoloji grubunun lideri ve bu çalışmanın başındaki Dr. Wolfgang Haak “Neolitik Dönemin başlangıcında yani MÖ 5000 yıllarında evcilleştirilmiş hayvan ve bitkiler ile birlikte yerleşik hayat tarzı başladığında Kafkasya’nın güneyindeki popülasyonların kuzeye yayıldığını ve Avrasya bozkırlarından göçebe popülasyonlarla karşılaştıklarını kabul ediyoruz. Genel olarak genetik sınırlar aynı zamanda ekolojik ve coğrafi bölgelere de karşılık gelir, yani dağlar ve bozkırlar. Diğer bir yandan bugün ise Kafkas dağları gen akışına karşı daha büyük bir bariyer” diyor.

Yapılan çalışma Bronz Çağı göçlerine ait ayrıntılı bir resim çiziyor. Kafkasya güneyine ait atasal soya sahip insanlar MÖ 5. binyıldan itibaren dağ sırasının kuzeyinde bulunuyorlardı. Bu insanların MÖ 4. binyıldaki Erken Bronz Çağı Maykop kültürünün temelini oluşturmuş olma ihtimali yüksek. İlginç bir şekilde, test edilen Maykop bireyleri de yakınlardaki antik bozkır gruplarından genetik olarak farklılar.

Aynı zamanda Erken Bronz Çağı esnasında Kafkasya’dan ve Avrupa’nın doğusundan bozkır bölgesine doğru hafif bir gen akışı yaşandığı gözlemlendi ve bu MÖ 3. binyıldaki bozkır göçebelerinin aşırı popülasyon büyümesi gösterdikleri döneme denk geliyor.

Çalışmada bahsi geçen arkeolojik kültürlerin mekansal ve zamansal dağılımlarını gösteren haritalar. C:Nature Communications| Chuan-Chao Wang et al. 2019
Çalışmada bahsi geçen arkeolojik kültürlerin mekansal ve zamansal dağılımlarını gösteren haritalar. C:Nature Communications| Chuan-Chao Wang et al. 2019

 

Arkeoloji grubunun eş-direktörü Sabine Reinhold “MÖ 3. ve 2. binyılları sırasında Kuzey Kafkasya’da yaşayan bütün insanlar arkeolojik açıdan farklı kültürel gruplar olarak tanımlanmalarına rağmen benzer bir genetik yapı taşıyorlardı. Mezarlarının arkeolojik analizine göre Yamnaya veya Katakomb kültürlerine ait bireyler, dağlarda ve dağ eteklerinde yaşamış Kuzey Kafkasya kültürüne ait bireylerden genetik olarak birbirlerinden ayırt edilemez durumdalar. Yerel veya küresel kültürel katkılar açık bir şekilde ortak biyolojik kökenlerden daha önemli” diyor.

Kafkasya’daki günümüz insan popülasyonları karşılaştırıldığında Büyük Kafkas Dağı sırası boyunca kuzey ve güney arasında çok açık bir ayrım görünüyor. Bu yeni araştırmada elde edilen veriler ise gösteriyor ki bu durum Bronz Çağı sırasında farklıydı.

Bronz Çağı’ndan biraz zaman sonra bozkır popülasyonlarından günümüz Kuzey Kafkasya popülasyonlara gen akışı yaşanmış olmalı ki bu durum onları hala Bronz Çağı profilini koruyan Kafkasya’nın güneyindeki popülasyondan ayırıyor. Arkeolojik ve tarihi kayıtlar ise Demir Çağı ve Orta Çağ esnasında çok sayıda insan akınına uğradığı öne sürüyor fakat bunu test edebilmek için bu zaman dilimlerinden antik DNA verisine ihtiyaç var.

Sonuçlar Kafkasya’nın tarih öncesi dönemde insanlar için bir bariyer olmadığını ortaya çıkarıyor. Bunun yerine bozkır ve kuzey dağları arafazı olan ekolojik bölgeler, güneyden ve yakınındaki Avrasya bozkırlarından kuzeye doğru kültürel yeniliklerin transfer bölgesi olarak görülebilir.

Kafkasya’daki en yüksek dağ (5642 m) olan Elbrus Dağının ikiz tepeleri C: Sabine Reinhold
Kafkasya’daki en yüksek dağ (5642 m) olan Elbrus Dağının ikiz tepeleri C: Sabine Reinhold

 

MÖ 3. binyılda Yamnaya kültürünün bir parçası olan bozkır insan gruplarının genişlemesiyle bağlantılı büyük çaplı popülasyon değişimleri, önemli teknolojik yeniliklerin Mezopotamya’dan Avrupa’ya doğru taşınması ile uzun süredir ilişkilendiriliyor. İlk vagonların ve metal silahların yayılması üzerine yapılan yakın zamandaki çalışmalar bu alışverişin Avrupa, Kafkasya ve Mezopotamya arasında çok daha erken zamanda başladığını gösterdi.

Kafkasya sınırındaki Yamnaya bireylerinin genomları ise az miktarda gen akışı yaşandığının izlerini taşıyor. Bu genetik değişimler aynı zamanda Avrupa’nın güneydoğusunda komşu olan çiftçi popülasyonlar için de ayırt edici nitelikte. Detaylı yapılan bu araştırma gösteriyor ki bu az miktardaki gen akışı Maykop popülasyonu ile bağlantılı olamaz, yani batıdan gelmiş olmalı.

Alman Arkeoloji Enstitüsü Avrasya Departmanının direktörü Prof. Svend Hansen “Bu batıdan az miktardaki genetik izler kesinlikle olağanüstü ve MÖ 4. ve 3. binyıldaki Globüler Amfora Kültürü gibi bozkır ve batılı grupların arasındaki etkileşimleri gösteriyor” diyor.

Yani görünüyor ki MÖ 4. binyıldaki dünya, bozkır göçebe çobanlarının geniş çaplı yayılmalarının çok daha öncesinde oldukça iyi bir bağlantı içindeyi. Bu denli geniş çaplı bağlantı içindeyken sadece teknolojik yenilikleri değil aynı zamanda genlerini de değiş-tokuş ettiler ve bu tek yönlü değildi.

Kuzey Kafkasya’nın kuzeydoğu kuru bozkırlarındaki bireyler Sibirya, Kuzeydoğu Asya ve Amerikalara kadar ulaşan derin genetik izler de gösteriyorlar. Max Planck Arkeogenetik Departmanının direktörü Johannes Krause “Bu durum, Avrasya’nın insan tarih öncesi dönemi için oldukça heyecanlı ve gizemli hikayeler barından bir bölge olduğunu gösteriyor. Amacımız ise arkeolog ve antropologlar ile yakın işbirliği içinde olup bunları araştırmak.”

Science Daily. 4 February 2019.

Makale: Chuan-Chao Wang, Sabine Reinhold, Alexey Kalmykov, Antje Wissgott, Guido Brandt, Choongwon Jeong et al. Ancient human genome-wide data from a 3000-year interval in the Caucasus corresponds with eco-geographic regions. Nature Communications, 2019; 10 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-08220-8

Kaynak: arkeofili.com

Giorgio İnteriano adındaki gezginin kitabı "La Vita et sito de Zichi, Chiamati Circassi, Historia Notable" (Çerkeslerin Örf, Adetleri ve Tarihleri) adını taşır. Bu eserinde yazar, yabancılar tarafından Çerkeslere Zikhi dendiğini, fakat onların kendilerine Adığe dediklerini belirtir. Ayrıca bir Adığe soylusunun cenaze törenine tanık olduğunu da nakleder: "...Adığe soylusu ölünce köy meydanında ağaçtan yüksek bir platform inşa edildi. Sonra iç organları çıkarılan ölünün naaşı en iyi giysileri içinde, çömelmiş olarak platformun üzerine yerleştirildi. Ölenin karısı da cesedin karşısına konan bir sandalye üzerine oturtuldu. Sabit bir durumda cesedin yüzüne bakmak zorunda olan kadının ağlaması yasaktı. Zira Adığe kadınlarının özellikle savaşta ölen kocalarına ağlamaları çok ayıp sayılırdı. Bu şekilde hazırlanan katafalk sekiz gün süreyle halkın ziyaretine açık tutuldu. Bu süre boyunca ölünün akraba, dost ve bağlıları, yanlarında getirdikleri çeşitli gümüş kapları, ok ve yayları, yelpaze ve daha başka armağanları ölünün yanına bırakarak ona bağlılıklarını ve saygılarını gösterirler.

Bu ziyaretler devam ederken, bir ağaç kesilerek tabut yapıldı. Tabut içine hem cesedi hem de eşyaları alacak büyüklükteydi. Sekiz günlük ziyaret süresi dolunca naaş ve armağan olarak getirilen eşyalar tabuta yerleştirildi ve cenaze, halkın katıldığı bir törenle gömüleceği yere götürüldü. Orada, toprak kazılmadan taştan örülmüş bir zemin üzerine kondu ve çevreden taşınan toprak tabutun üzerine yığılarak bir höyük oluşturuldu. Bu höyük mezarın yüksekliği ölenin önemine göre değişir." 

Hemen hemen bütün vahşi kavimlerde ölülere, gelişmiş ülkelerden çok daha fazla saygı duyulması son derece müstesna bir olaydır. Bizler, en saygı duyulan adamların anısına hakaret edilmesine ve ölülerin otopsi odalarında kesilip biçilmesine aldırmazken, bir cesedin parçalanacağı ya da bir mezarın yıkılacağı düşüncesi barbar insanların dehşete kapılmasına neden olmaktadır. Cezayir'deki Araplar ve Kabyllerin savaş alanında kalan ölülerini kurtarmak için en büyük fedakârlıkları yaparak her türlü tehlikeyi göze aldıkları bilinmektedir. Aynı şekilde Müslüman, Hıristiyan ve hatta din hakkında ancak çok az şey bilen Kafkas kavimleri arasında da bu davranış çok daha şiddetli bir şekilde hakimdir. Hatta bir kölenin ölüsü bile, Ubıhlar ve Cigetler tarafından düşmana bırakılmamaktadır. Eğer ölüyü kurtaramazlarsa, daha sonra fidye karşılığında Ruslardan geri alırlar. Bu Dağlıların nasıl bir yoksulluk içinde yaşadığını hatırlarsak, ölülerine onurlu bir şekilde davranmak için gösterdikleri bu büyük fedakârlık çok daha dokunaklı görünmektedir. Eğer bir vork (asilzade) veya ünlü kahramanlardan biri, özellikle bir pşı (prens) savaş sırasında ölecek olursa bu Dağlılar, ölülerini kurtarmak için deliler gibi savaşırlar ve diğer zamanlarda kendilerini dehşete düşüren el bombalarının ve güllelerin patlamasına hiç aldırmazlar. Tek bir ölüyü kurtarmak için yüzlerce savaşçının kendini feda ettiği çeşitli olaylarda anlatılmıştır.

Ubıhların en ünlü liderlerinden biri Hacı Degumuko adındaki yaşlı bir pşıdır. Eskiden soğuk çeliği kullanma konusunda eşsiz bir kahraman olan Hacı, yılların ve zorlukların etkisiyle artık yaşlanmıştı. Ruslara karşı intikam ve nefret duygularını ateşlemekten bir an bile geri durmayan bu yaşlı kahraman, gençlik yıllarında her sözüne itaat eden binlerce kişinin başında savaşmış ve büyük kılıcıyla inanılmaz kahramanlık örnekleri vermişti. Seçme birliklerin başında sık sık Kuban'ı geçerek baskına gider, genellikle Çernomorski Kazaklarının arasına deli bir cesaretle atılan ilk o olur ve düşmanlarının kırmızı mızrakları karşısında şaşkasının ağırlığını ölçerdi. Birçok düşmanı bizzat kendi elleriyle öldüren Hajı'nın adı, Kuban ötesine yapılan cesur baskınların anıldığı huaholarda , Kafkas Dağlarının en önde gelen kahramanları Güz Beg ve Janbulat ile birlikte anılmaktadır.

Yaşlı kahramanın fiziksel gücü artık tükenmişti. Fakat Rusların ata topraklarına karşı giriştiği seferi haber alınca akrabalarını, arkadaşlarını ve kölelerini toplayarak, vücudunda yüzlerce yara izi taşımasına rağmen yine savaş alanına atıldı. Rus avcı birlikleri, dik bir kayanın üzerinde, bu mücadeleye bütün köleleri ve adamlarıyla katılmış olan, savaşı izleyerek emirler veren ve çocuklarının, torunlarının kahramanca çarpışmasını gururla seyreden yaşlı ve muhterem lideri gördüler. Ubıh dağlarının batı tarafına bakan dik yamaçları kısmen muhteşem ormanlarla kaplıdır. Eski çağlardan kalma meşe ve kayın ağaçları, yeşillikleriyle süsledikleri gri renkli kayaların gövdeleri ve tepeleri boyunca yükselirler.

Tahtadan yapılmış çok eski haçların bu ağaçların gövdelerine tutturuldukları görülmektedir. Bu haçlar, çok eski çağlarda buralarda hakim olmuş bir dinin kalıntıları veya belki de, muzaffer ordularıyla Hıristiyanlığı Kafkasya'ya yaydığı söylenen Gürcü Kraliçesi Tamara'nın dindar gayretlerinin ürünleri olabilir. İngiliz gezgin Bell, Kafkasya'da yaptığı maceralı gezileri sırasında böyle birçok haçı en eski ağaçların gövdelerinde görmüştür. Naklettiğine göre bazı fanatik mollalar, yanlışlıkların ve batıl inançların kaynağı olarak gördükleri bu kalıntıların kaldırılmalarını istemiş, fakat Dağlıların büyük bir çoğunluğu bu haçları atalarının dininin saygıdeğer hatıraları olarak bağırlarına bastıklarından buna karşı çıkmışlardı. Yaşlı lider Hacı Degumuko'nun torunu olan Aliyiko, Hıristiyanlığın izlerini taşıyan böyle bir meşe ağacının yanında savaşçılarıyla birlikte mevzilenerek, burasını adım adım Ruslara karşı savundu.

Yer savunmaya uygundu. Bir tarafta ormanlık bölge, diğer tarafta ise bir uçurum vardı. Hafif piyadelerle birlikte ilerleyen dağ bataryalarının komutanı, Ubıhların yoğun olarak toplandıkları noktaya iki hovitzerle ateş açtırdı. Bir gülle, yaşlı ağacın içi boş gövdesinden geçti; etrafa ağaç parçaları dağıldı, ama eski haça bir şey olmadı. Ubıhların zafer narası her tarafta neşeli bir şekilde yankılanarak gökyüzüne yayıldı. Svan süvarileri aynı noktaya saldırmak istediler. Fakat arazi böyle bir harekete uygun değildi. En öndeki süvarinin atı yere düştü ve diğer ikisini de beraberinde götürdü. Atlar ve atlılar birlikte uçuruma yuvarlandılar. Abhaz ve İmer süvarileri bile, inanılmaz bir azimle savunulan bu mevziden geri çekildiler. En sonunda, bir avcı bölüğüne komuta eden Rus subayı, arkasında süngülerini ileride tutarak koşan askerleri olduğu halde hızla bu noktaya doğru atıldı. Askerler bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ve subay yaralanarak yere düştü. Askerler durdular, silahlarını tekrar doldurdular ve düşmanın ateşine başka bir yaylım ateşiyle karşılık verdiler. Mücadele bundan sonra korkunç bir şekilde kayadan kayaya, çalılıktan çalılığa devam etti. Tüfek sesleri, her iki tarafta da aralıksız olarak devam ederken, sonuç daha çok soğuk çeliklerle alınmaya başladı. Rus askerleri takviye kuvvetleri aldılar ve düzenli bir şekilde ilerlemeye devam ettiler.

Fakat Aliyiko metanetle yaşlı meşe ağacının önünde yerini savunmaya devam etti. Sol eliyle ağacın gövdesine tutunan Aliyiko, sağ eliyle de şaşkasını sallıyor; gösterdiği bu cesaret ve sözleriyle savaşçılarını şevke getiriyordu. Bir Rus mermisi, genç kahramanın kalbini deldi. Ölüm anında bile, arkasındaki ağaca yaslanarak ayakta kalan ve cesediyle ağacı koruyan Aliyiko'nun ılık kanı yanındakilerin üzerine sıçradı.

Ubıhların ağıt sesleri yükselerek devam eden savaş fırtınasının üzerine çıktı ve yürüyüşün verdiği yorgunlukla bir kayanın üzerine oturarak dinlenmeye çalışan büyükbabanın kulaklarına erişti. Bu acılı haber yaşlı liderin kulaklarına eriştiği zaman duyduğu büyük keder, yılların getirdiği takatsizliğini yendi. Gücünün son kırıntılarını toplayan Hacı Degumuko, adamlarıyla birlikte torununun ölüsünü almak için Ruslarla çarpışan savaşçılarının yardımına koştu. Yaşlı adam çarpışmanın ortasına yaşlı bir aslan gibi daldı. Büyük kahramanın bu hareketi bütün Ubıhları kamçıladı. Teke tek, göğüs göğüse Ruslar’a Ubıhlar, o yaşlı ağacın önünde ölümüne bir savaşa tutuştular. Süngüler, kahraman Çerkeslerin göğüslerini yırtarken, keskin ve ağır şaşkalar da Moskoflar’ın kalın kafalarını parçalıyordu. Sonunda, çok pahalı bir bedel karşılığında zafer Ubıhlar’ın oldu ve genç liderin ölüsü kurtarıldı.

Aliyiko henüz on sekiz yaşındaydı. Zarif ama kahramanca bir görünüşü vardı. Geride on dört yaşında bir gelin bıraktı. Bir Çerkes prensi olan kızın babası da bütün adamlarıyla birlikte Ubıhlar’ın yardımına gelmişti. Yanındaki kadın akrabalarıyla birlikte yakınlardaki bir köyde babasını bekleyen genç kız, onunla birlikte Aliyiko’nun da dönmesini ümit ederken o korkunç ölüm haberini aldı.

Bir hafta sonra Soça'dan Ardler'e dönmekte olan Rus donanması yine bu kıyılar boyunca yelken açmıştı. Dağların bu taraftaki eteklerinde, sekiz gün önce o kanlı mücadelenin cereyan ettiği noktada çok sayıda yerlinin toplandığı görüldü. Bu savaşa katılmış olan bütün Çerkes, Ciget ve Ubıh liderleri, prensin yeğenine olan saygılarını sunmak üzere bir araya gelmişlerdi. Yaşlı büyükbaba kalabalığın ortasındaydı. Rus donanmasının gözü önünde, kanlı bir intikam almak için yaptıkları yemini tekrarladılar. Rahmetlinin büyükannesinin ve gelinin ağıtları ve gözyaşları, açık mezarının yanıbaşında söylenen ve onun kahramanlıklarını anlatan şairlerin şarkıları içine karışarak kayboldular. Genç savaşçı öldüğü zaman da vücuduyla koruduğu o ağacın altına gömüldü. 

Aydın O.ERKAN: Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:30 İstanbul,1999 Çiviyazıları 
Huaho: Çerkeslerin şölenlerde ve çeşitli toplantılarda, biri veya bir olay hakkında yaptıkları övgü konuşması
Moritz Wagner: Kafkas Rus Savaşı’nda Çerkesler-Çeçenler-Kazaklar ve Gürcüler Sayfa:30-34

 

Çeviren: Sedat ÖZDEN Kayıhan Yayınları İstanbul

Abhazların ve Çerkeslerin yaşadıkları bölge, Kuzey Kafkasya şeridinin kuzeyinde yer alır. XIX. yüzyılın başında yaşanan Rus işgalinden önce, bu iki halkın yaşadıkları alan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Azak denizine (Adıgece Khı Mıvt’e) kadar uzanmaktaydı. Bu iki topluluğa, vaktiyle aynı bölgede yaşamış ve kavimsel, coğrafi ve dilbilimsel açılardan her ikisinin arasında yer alan, fakat günümüzde küçük birkaç grup halinde sadece Anadolu’da varlığını sürdürebilmekle birlikte Kafkaslarda eriyip gitmiş olan Ubıhları da eklemek gerekir. 

Bu üç halk (XV.yüzyılda başlayan bir sürecin sonucu olarak), XVIII.yüzyılda İslamı kabul etmiştir. İslam öncesi dinleri, dizgenin kökenini ortaya çıkartmaya yetmeyecek birkaç inanç kırıntısı dışında tamamen ve çabucak yok olmuştur.

Bütün diğer Kafkas halkları gibi (Gürcüler ve Osetler), bunların da günümüza adı dışında bir şey ulaşmamış olan bir üst tanrıya inandıkları anlaşılmaktadır.

Abhazların üst tanrısı Anka’dır. Anka’yı kelimesi kelimesine “onlar, onları” şeklinde tanımlamak, yani bütün evrene dağılmış olduğuna, fakat tek bir Vahdet’te birleştiğine inanılan küçük kutsal parçalar bütünü olarak anlamak gerekir. Bu vahdette çokluk, Gürcülerin üst tanrısı Morige hakkında bildiklerimizle uyuşmaktadır.

Ubıhlarda ve Çerkeslerde üst tanrının işlevi birbirinden ayrılmış ve iki bütünlüğe bölünmüştür. Biri insanın iyiliği için ortaya çıkarken, diğerinden korkulduğunu biliyoruz.

Ubıhlarda sadece özel isimdeki farklılık değil, bunun ötesinde biraz da anlayış farklılığı göze çarpar. Bunlar, kendisinden iyilikler elde etmek için çağrılan tanrıyı, sadece beddualarda ortaya çıkan tanrıdan ayırmaktadırlar. İyiliksever olan birincisinin adı Wa’dır. Bazı yerlerde Waba şeklinde geçmektedir. Burada muhtemelen, Çerkeslerde mevcut olan ve “gök” anlamına gelen We’yi görmek gerekir. O halde, tıpkı İslam öncesi Türklerde olduğu gibi, tanrının ilk önceki esas adı sadece “Gök” olmalıdır.

Waşha, kendinden korkulması ve çekinilmesi gereken tanrıdır; tıpkı kelimenin kökeninde olduğu gibi: ”Gök” anlamındaki wa ve “barut” anlamına gelen şha yani “gürleyen, şimşek çakan gök”. Şüphesiz fırtınayla bütünleştirilmiştir. Bu ikiye bölünme, bugün üst tanrıya verilen tek isim olan The ile sadece beddualar sırasında anılan Waşhe’yi eskiden birbirinden ayıran Çerkeslerde de mevcuttur.

1. Fırtına tanrıları

Çerkeslerin fırtına tanrısı, yıldırım kelimesiyle aynı olan Şible adını taşır; bu, sözcük olarak “yılan-at” demek olan hayal gücüyle yaratılmış bir kelimedir. Abhazlarda da tanrının adı, doğayı idare eden fenomenin adıyla karışır: Afi. Birçok duada adının anılmasının gösterdiği gibi, Afi de üst tanrı Anka tarzında, bazen çoğul, bazen de tekil olarak kabul edilir.

Her iki halkta da birkaç ayrıntı dışında kasırga tanrısına karşı yerine getirilen ibadetler aynıdır. Gürcistan ve Osetya’da insan olsun, hayvan olsun yıldırım çarpması sonucu meydana gelen ölümler kutsal bir kazanç, sevindirici bir işaret olarak kabul edilmektedir ve her ikisine de aynı rit yapılır. Köyün dışında, genellikle ormanda veya bir ağacın yakınında, temelde toprağa saplanmış dört büyük kızılağaç (ya da yaprakları dökülmüş yaş ağaç) dalından oluşan kaide üzerine, yakındaki kirişlerle tutturulmuş oldukça yüksek bir çeşit iskele kurulur. Üst tarafa, bir nevi sedir oluşturacak şekilde yapraklı kızılağaç dalları yerleştirilir. İnsana ya da hayvana ait ceset oraya bırakılır ve üzeri yapraklarla örtülür. Birçok kurban, tercihen da beyaz keçi bu iskelenin yanında kesilir ve başları hemen ayrılarak yere saplanmış kazıkların ucuna geçirilir. Danslar, şölenler ve şarkılar günlerce devam eder. Rit tamamlandıktan sonra da bütün tertibat en az üç gün (bazı bölgelerde yedi gün) boyunca yerinde kalır. Bu sürenin sonunda, şayet yıldırım çarpmasıyla ölen bir insan ise ceset toprağa indirilir ve gömülür. 

Yüzyılımızın başında bile hâlâ canlı olan bu gelenek, birçok Antikçağ kaynakları tarafından dile getirilen ve kuzey kısmı, Abhazların bugünkü sınırları içerisinde kalan bölgeye karşılık gelen Kolkhos ülkesinde yaşayanların ölü gömme törenlerini hatırlatmaktadır. 

XVII.yüzyılda Archangelo Lamberti, Abhazların “bir ağaç kütüğünü tabut şeklinde oyduklarını ve içerisine ölüyü koyarak bir ağacın tepesine bağ çubuklarıyla astıklarını” söylemektedir.

Hiç kuşkusuz ölünün kızılağaç dallarından yapılan iskelede geçici bir süre için sergilenmesi, geçmişte hemen hemen bütün ölülere ya da en azından bütün erkek ölülere uygulanmış olması gereken arkaik ölü gömme törenlerinin sınırlanmasını ve hafiflemesini gösterir.

2. Demirci tanrılar

Çerkeslerin ve Abhazların (Gürcülerin aksine) hiçbir zaman bir ruhban sınıfı olmamıştır. Rahibin işi ya kabilenin, sülalenin veya büyük ailenin yaşlısı tarafından ya da genellikle olduğu gibi demirci tarafından yerine getiriliyordu. Bu halklarda demirci tanrı seçkin bir yere sahipti ve görevleri sadece kendi zanaat sahasıyla sınırlı kalmayıp başka alanlara da sıçramaktaydı.

Çerkes tanrısı Tlepş de çıplak elleriyle çalışarak madeni eriten, “su verilmiş çelik”ten bir demircidir. Alnı yedi boynuzla süslenmiştir. Örsünde kıymetli ve sihirli güçlere sahip çeşitli eşyalar ve özellikle de silahlar yapar. Yalnız bunun için çalışmasını kimsenin görmemesi gerekir. Bu tanrı (özellikle de buna Kurdalgon adını veren Osetyalılarda), kahramanlar için efsanevi silahlar imal ederek ve yarı-tanrı madeni Batraz’a tam anlamıyla su vererek, Nart destanında da önemli bir rol üstlenir.

Her iki halkta da demirhane kutsaldır ve değişik ritlerin yapıldığı mekandır. Abhazlar burada en ağır yeminlerini ederler. Çerkesler ise havayı değiştirmek, genellikle de yağmur yağdırmak amacıyla ayinler yaparlar. Gerçekten demir tanrısı, ateşle olan bariz yakınlığı dolayısıyla, fırtınayla ve şimşek çaktıran melek Şible ile bağlantılıdır. O kadınların doğurganlığı, çocukların, özellikle de erkek çocukların doğumu ve eğitimi gibi konularda güç sahibidir. Mesela zor bir doğum gerçekleştiren kadına, kılıç yapımında kullanılmış sudan içirilir. Bebek, demirci dükkanında bir nevi vaftiz edilir: Demircinin döğmek için kızarttığı madenleri tekrar soğutmada kullandığı suyun içerisine batırılarak, bebeğe “su verilmiş” olunur. Abhazlarda yeni doğan çocuk, üzerinde her zaman demir ya da diğer araç-gereçlerin işlendiği demir ocağına, dahası (bereket versin sönüm olan) kömür yatağına bırakılır (Oset efsanesine göre, Oset demir tanrısının garip bir şekilde genç Batraz’a itaat ettiği uygulamaya bakılabilir).

Tanrının onuruna uzun ve karmaşık ayinler yapılır. Abhazlar bu işte sıradan bir demirhane değil, küçük bir yapı içerisine konmuş ve küçültülmüş formlar halinde demircinin bütün araç-gereçlerini ihtiva eden minyatür bir atölye kullanırlar. Üç gün süren esas törenin arefesinde, demirci, bütün ailesinin eşliğinde, gün batımında “tanrı evinde iken” kurban etmek üzere bir oğlağı oyuncak demir ocağına kadar sürükler. Buna ilaveten erkek için bir horoz, kadın için de bir tavuk adanır. Müteakip günler boyunca çok sayıda fişek çekilir, zira demirci-tanrı av tekniklerine ve avcıların başarılarına müdahale eder (av tanrıları ise gerçek anlamıyla avlanma faaliyetinden ziyade, av hayvanını himaye ederler). 

Demirci dükkanının muazzam dinsel ikilemine dikkat çekmek gerekir: Gerçek atölye, demircinin doğrudan mesleki faayetlerini kapsamayan bütün ritler için kutsal bir mekan oluşturur. Bu faaliyet gerçek bir ocakta değil de minyatür bir ocakta yapılan kültü doğurmuştur.

3. Ahin ve kurban edilen inek

Ahin  (akhin veya diğer bazı lehçelerde ahim), hayvancılığı kollayıp gözeten bir Çerkes tanrısıdır. Bu sıfatıyla hayvanın birinci derecede iktisadi rol oynadığı bu toplumların tanrı kültünden çok önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki bazı kaynaklar ondan Çerkeslerin baş tanrısı olarak söz ederler. O ayrıca, aşağıda özeti verilecek olan bir mitoloji parçasında yer alan tek Kuzey Kafkas tanrısıdır.

Çok eski zamanlarda, Karadeniz kıyısında, Tuapse yakınlarında yaşayan bir adamın eşsiz güzellikte bir kızı vardır. Adam kızını, bir dağdan öbürüne vadinin üzerinden tek hamlede geçmeyi başaracak birisiyle evlendirmeye karar verir. Yarışı sadece, kullanmayı bildiği bir gereç sayesinde Ahin adında uzun boylu bir delikanlı kazanır: Bir yamaçtan öbürüne geçmek için vadinin dibine diktiği yüz “sajen” uzunluğunda (226 metre) bir sırık kullanır. Bu tuhaf hareket babyı tedirgin etmekle beraber kızın hoşuna gider ve gençle evlenir.

Daha sonra Ahin kayınpederini ziyaret etmek istediğini bildirir. Bu yaklaşımdan tedirgin olan baba, bütün eşyalarını da alarak kaçar. Oysa Ahin, civardaki dağları kaplayacak kadar kalabalık olan sürüleriyle ihtiyatsızca yoluna devam etmektedir. Delikanlı, iki haftada bir hafta uyumaktadır. Bu uzun uykuyu fırsat bilen kayınpeder hiç tereddüt etmeksizin Ahin’in hareket etmek için kullandığı tahta bacakları birkaç yerinden testereyle keser. Uyandıktan sonra bir tepeden diğerine sıçramak istediği zaman kesilen tahta bacakları dağılır ve Ahin bir daha çıkarmamak üzere nehrin sularına gömülür. Kısa sürede o muazzam sürüsü de yok olur.

Denir ki, bu tarihten günümüze kadar bu olayı anmak ve Çerkeslerin yaptıkları bu hatayı bir kurban yoluyla ödemelerine imkan vermek üzere her yıl aynı tarihte bir inek, Ahin’in ineği ortaya çıkar. Ormanda belirir ve kutsal bir koruluğa yönelir. İnek nerede durması gerektiğini bilmektedir ve hiçbir şey ve hiçbir kimse onu yürüyüşünden alıkoyamaz. Herkes kendiliğinden duracağı yere kadar onu saygıyla izler ve o kendisini kurban edecek kimsenin bıçağının altına kendiliğinden gelir. Kendi seçtiği yerde kurban edilen inek, derisinin yüzüleceği ikinci bir yere taşınır. Buradan da kesilip parçalara ayrılacağı üçüncü, pişirileceği dördüncü bir yere götürülür ve beşinci bir yerde de eti yenir.

Mitolojinin, Çerkeslerin deyimiyle “kendiliğinden gelen inek” ile ilgili son kısmı yüzyılımızın başında yapılan birtakım ayinlerle iç içe girmiştir. Bu külte ve ayinlara bağlanan aynı inanç, Abhaz ve Mingrelilerde (Kolkhos’un eski sakinleri) de yaygındır.

Ahin’in kayınpederinin entrikası sonucu ölümü efsanesine gelince, bunun sadece Çerkeslerde değil komşu Ubıhlarda da birçok değişkesi mevcuttur. Ahin’in değneği, Çerkes kaynaklarına başvurmaksızın açıklama imkanı bulunmayan önemli simgesel olayları açıkladığı gibi, özellikle Abhazların Abrskil ve Gürcülerin Amirani efsanelerinde olmak üzere diğer Kafkas mitolojilerinde de yer alır.

4. Şevzeriş

Şevzeriş (ya da Sevseriş), Narta Sosryko (Çerkeslerde Savsırık, Osetlerde Soslan) destanının meşhur kahramanıyla kendi kültü arasında kurduğu benzerlikler açısından önemlidir.

Onun, üretimden muhafazasına kadar bütün aşamalarında tahıl ürünlerinin koruyucusu olduğu anlaşılıyor. Şevzeriş için ritler, taze çınar veya armut ağacından budaklı bir kütüğün üzerinde ya da aynı türden kesilmiş bir ağaçtan elde edilen bir direk hazır bulundurularak, bazılarına göre ilkbaharda, bazılarına göre ise hasat sonrasında ya da kış mevsiminde yapılır.

Ritten bir önceki akşam olan “Şevzeriş gecesi”nde, çınar tomruğu veya armut kütüğü dışarıya, kapı önüne uzatılır. Kutsal güçle bütünleşen bu tomruğa “Şevzeriş” adı verilir ve öyle hitap edilir. Ritin en önemli safhası, kütüğün “eve girdiği” andır. Bu adet Asya meşeli dinlerdeki “giren ağacı”, yani çamın Attis kültündeki rolünü hatırlatmaktadır (bkz.Frazer, Atys ve Osiris). Çerkesler, onun çok eskiden, özellikle dalgaların üzerinde yürümek gibi üstün güçlerle donanmış bir adam olduğunu, fakat tanrının sınırsız gurur ve kibri yüzünden bacaklarından mahrum bırakarak cezalandırdığını ifade ederler.

Kahraman Nart Soslan efsanesi hiç şüphesiz, bugün unutulmuş olan “Şevzeriş mitolojisi”nden izler taşır.

5. Av tanrıları

Kafkasya’da av, yakın zamanlara kadar hatta bugün bile birçok dağlık bölgede bağımsız bir iktisadi faaliyet olmaya devam eder ve pagan dinsel inançlar ve mitoloji üzerindeki etkisi buradan gelir.

Avcıların faaliyetlerini kollayan, aynı zamanda yasal sahipleri oldukları vahşi hayvanların “ekolojik” bir tarzda korunmasını sağlayan ve çoğunlukla da dişi “av hayvanlarının efendisi” olan tanrı, halen bütün Kafkas halkları tarafından bilinmektedir. Özetle gökkubbenin altındaki ormanların idaresine benzer bir biçimde, av tanrıları da av hayvanlarının hem yok olmasını teşvik eder, hem de ava bazı sınırlamalar getirir.

Osetya’da “av tanrısı”, “yabani hayvanların efendisi” genç bir erkek olan Aefsati’dir (aynı adı Apsat şekliyle Svanların av tanrılarından birinde görmekteyiz). Av hayvanına “Aefsati’nin hayvanı” (aefsatiyi fos) denir. Av tanrısı avdan önce çağrılır ve avın başarıya ulaşmasından sonra vurulan hayvanın eti yenmeden kendisine teşekkür edilir.

Çerkeslerin av tanrısı (Doğu Çerkesleri olan Kabartaylarda bu bir tanrıçadır) “ormanın tanrısı”, orman anlamındaki “mez” ve tanrı anlamındaki “the”den oluşan Mezithe’dir (Kabartaycada Mezith). Vücudu tamamen gümüşle süslü, tıpkı organik bir zırha benzer bir şekilde olup, boynuzları da gümüştendir. Bıyıkları altından alevler gibi, boyu fil boyunda, dağkeçisi postu giyinmiş, fındık ağacından yayı, kızılcık ağacından okları vardır. Kendi hizmetinde olan kızların (Abhaz inancına göre bunlar öz kızlarıdır) bakımını yaptığı ve otlattığı dişi geyikler (maral) ile orman geyiklerinin öncülüğünü yaptığı altın kılları olan bir yabandomuzuna biner ve özellikle avcıların kendisine kurban ettikleri hayvanların kanıyla beslenir.

Esasen bütün Kafkas halkları için avın kutsal bir faaliyet olduğu ve vurulan her hayvanın av tanrısına sunulan bir hediye değerinde görüldüğünün altını çizmek gerekir.

Çerkes avcıları kendi aralarında gizli bir dil, “orman dili” kullanırlar; “gizlilik” her açık hecenin sonuna eklenen anlamsız eklerle oluşturulur.

Yves BONNEFOY’un Mitolojiler Sözlüğü kitabından derlenmiştir

Tasvibi ve uygulama, aziz ve muhterem hemşerilerimin takdirlerine sunulur.

Hürriyet ve istiklal uğruna Kafkas kahramanı Şeyh Şamilin önderliğinde çar orduları ile eşine ender rastlanan kahramanlık ve cengaverlik sembolü 25 yıl mücadele verdikten sonra yine hür yaşamak için 1864 tarihinden sonra türkiyeye hicret eden ve anadoluda vatanı için birinci cihan harbi ve milli mücadele harekatına katılan Kafkas halkının özellik ve faziletleri ,tarihi ve sosyal eserlerin ışığında aşağıda ifade edilmiştir.

Bizler için büyük bir şeref ve değer ifade eden bu özelliklerin asırlardan beri uygulanan ve son çeyrek asırda politik , psikolojik ve ekonomik alanda artan bir tempo ile devam ede gelen kültür emperyalizminin tahribatından koruyarak ''fıtrat değişir sanma ,okan yine o kandır '' ve ''her şey aslına döner''prensibine göre muhafaza ve devam ettirmek geleceğimizin teminatı ve şerefimiz olacaktır.bu şeref ve teminatın devamı ancak bu özelliklere aile ,okul ve cemiyet hayatında iyilikleri söyleyiniz ve kötülükleri önleyiniz. esasına göre sahip çıkarak ve canımız gibi koruyarak mümkün olacaktır.

Namus mefhumu

1-namus konusu , Kafkas halkının en mukaddes değeri olup,ona ne can nede mal tercih edilir

2-namusa leke getirmek insanlıktan çıkmakla bir sayılır.

3-namus ve şerefi üzerine herkes titrer.

4-köylü,kentli,ovalı,dağlı bütün halk ,ırz ve namusları ile sözlerine ölesiye bağlıdırlar.

5-Kafkaslıyı değerli kılan milli terbiye ile örf ve adetlerimizin onda yarattığı,nefse hakimiyet,direnç''yah''haya,utanma''niç''ve namus anlayışı ile fedakarlık duygularıdır.(sende yah ve niç yokmu ?hitabına maruz kalan Kafkaslı yerin dibine girer bu hitaba maruz kalmamak için çok dikkat eder.)

Aile hayatı

1-Kafkas halkını aile hayatının temeli resmiyettir.

2-bu resmiyet aile hayatında büyük bir intizam ve disiplin sağlar.

3-aile hayatı milli ve manevi değerlere göre tanzim edilmiştir.

4-laubalilik ve nezaketsizlik ,saygısızlık olarak telakki edilir

5-aile hayatında karşılıklı saygı ve bağlılık esastır.

6-bu saygı ve bağlılık içinde büyüyen çocuklar için aile hayatı ,bir fazilet okulu olur.

Ailede babanın görevleri

1-Aile reisi aile efradına karşı vakur ve şefkatlidir.

2-Aile efradı da aile reisine karşı hürmetkardır.ona karşı tam bir bağlılık gösterilir ve istekleri itirazsız yapılır.

3-Aile reisinin aile üzerindeki otoritesi büyüktür.

Ailede annenin görevleri

1-Anne ikinci aile reisidir.aile reisi bulunmadığı zaman bu mesuliyeti taşır.

2-evin içişlerinde hak ve hukukuna riayet olunur.

3-çocuklara karşı baba gibi resmi vaziyet almayarak şefkat kucağını açar.

4-Aile reisinin maddi ve manevi yorgunluklarını paylaşır ve gidermeye özen gösteriri.

5-Ev işlerinde tüm yetki sahibi olan kadının ,ekonomik hayata katkısı vardır.

6-Misafir karşılamaya her zaman hazır bulunur ve temizliğe önem veriri.

7-Örtünmede ifrat yoktur fazilet esastır.

8-Kahramanlık ve cesarette erkekleri teşvik eder.

Çocuk eğitimi

1-Çocuk terbiyesinde anne ve babanın rolü büyüktür.bu terbiyede çocuklara karşı ölçülü olunur ve ciddiyet gösterilir.

2-Çocuk eğitiminde aile yuvası temel olarak kabul edilir.

3-Anne ve baba , çocuğun yaşına göre ahlak ve terbiyesine dikkat eder.karakterinin teşekkülüne yön verir.ona yiğitlik,mertlik,fazilet ve fedakarlık duygularını aşılar.

Cemiyet Hayatı

1-Kafkas halkı topluma değer kamuoyuna önem veriri.

2-Cemiyet hayatında diğerkamlık esastır,ırkçılığa yer verilmez.

3-Toplumda kimse hor ve hakir görülmez,kimsenin şerefi ile oynanmaz.

4-Bütün insanlar kendi ayarında eş,kadın ve kızları kardeş sayar.

5-Düşmana karşı insafsız, dosta karşı fedakardır.

6-Misafire karşı hizmet ve hürmet duygusu yüksektir.

7-Büyüklere karşı saygı büyüktür, küçükleri korumak esastır.

8-Kafkas halkı;üst,baş,beden ve mekan temizliği ile çevresine örnek teşkil eder.

9-Kafkaslı; iyi ve temiz, güzel ve doğru olan her şeye candan bağlıdır.

 

M.Mehdi SUNGUR

Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas - Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.

Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.

Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.

Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.

Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.

Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.

En iyi Kaberdey atları Karaçay - Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.

Murat Papşu
Atlas Dergi Atlas Dergi / Çerkesler NO: 2003/03

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı