Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Kazım Berzeg: Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Kazım Berzeg ile Çerkes tarihinin yarına ışık tutabilecek sayfalarını ve Çerkes kültürünü konuştuk.

Memluklerin, yönetimi Çerkeslerden oluşan bir devlet olduğunu ve hilafetin koruyucusu olduğunu biliyoruz. Siz Memlukleri ‘İslam aleminde bir Çerkes liderliği dönemi’ olarak tanımlıyorsunuz. Memluk tarihi Çerkesler için neden ve ne kadar önemli?

Müslüman aleminde bir Çerkes liderliği dönemi var. Bu, şunun için çok önemli. Güneydoğu Anadolu’yu bile 250 sene Çerkeslerin idare ettiğinin bilinmesi lazım. ‘Çerkesler 1864’de Kafkasya’dan geldi’ değince ‘öyleyse gitsinler’ demek mümkün. Ama İslam aleminin liderliğini Osmanlılardan önce Mısır’da Çerkesler yaptılar dediğiniz zaman onu demeleri pek kolay değil. Memluklar, Hicazı, Kuzey Afrika’yı, Suriye’yi, Güney Anadolu’yu idare ediyorlar. Yani Karamanoğulları, Ramazaoğulları, zaman zaman Dulkadiroğulları hatta başlangıçta Osmanlılar kendilerini Memluklere bağlı kabul ediyorlar. 1517’de Yavuz Selim saldırıyor ve Mısırı işgal ediyor ama Osmanlı Mısır’ın idaresini yine Çerkeslere bırakıyor. Hatta sadrazamı Yavuz’a ‘Mısır’ı Çerkeslerden aldık yine Çerkeslere bıraktık’ dediğinde idam ettiriyor. 1798’e kadar Osmanlı adına yalnız Mısır’ı değil, Hicazı Kuzey Afrika’yı fiilen Çerkesler idare ediyorlar. 1798’de Napolyon Mısır’a saldırdı. Ve Napolyon’un Mısır seferinin gerekçesi şuydu:  “Ben Osmanlıya karşı değilim, Arapları Memluklerin hakimiyetinden kurtaracağım.” Ve Mısır’da Napolyon’la yapılan harp de aslında Fransız-Çerkes harbidir. Napolyon’a veya ihtilal Fransa’sına, İngiltere karşıydı. Hakimiyet kurmak istediği alana geçiş -her ne kadar Süveyş kanalı henüz açılmamış olsa bile oradan yine kısa yoldan Kızıldenize geçmek mümkündü- Fransa’nın eline geçsin istemediği için İngiltere, Amiral Nelson komutasındaki ordusunu Memluklere yardıma gönderdiler. Kafkasya’dan da Çerkesler yine Memluklere yardıma gittiler üç sene müddetle. İngilizlerle Memluk ve Kafkasyalı Çerkesler, Fransızlara karşı ortak harp ettiler. Tabi köyde oturan Çerkes değil, daha dünyadan haberdar olan Çerkesler gittiler. Bir şey daha, her toplumun değişik fonksiyonlar icra edenleri vardır. Şimdi bizim gençlerde bir Çerkesin bildiği, mutlaka köyde evinden çıkmamış Çerkesler tarafından da bilinen bir şey olmalı gibi bir yanılgı var. İngilizler Kafkasya’ya gittiğinde eski dost olan İngilizler diye karşılanıyorlar. Hatta o zaman, 1798’de Mısır’da Fransızlara karşı İngilizlerle harp eden Çerkeslerin bazıları sağ. Onun için İngilizler hiç de bilinmeyen İngilizler olarak, casuslar falan olarak gelmediler.

Çerkesler ile İngilizlerin ilk irtibatı Kafkasya’da değil diyorsunuz. Fakat bu İngilizlerin Çerkesleri etkilemiş olması ihtimalini ortadan kaldırıyor mu?

Öyle bile olsa, yani İngiliz casus da olsa Çerkes için makbul olması gerek. Çünkü Rusların anavatanları Kiev-Novgorod- Baltık arasındaki üçgendir. Kafkasya’dan 1000 – 1500 km uzaktadır. Ne arıyorlardı Kafkasya’da? Elbette Rus işgal için Kafkasya’ya gelince, Çerkes de herkesten yardım isteyecek, kendisine ‘yardım ederim’ diyen herkesin yardımını isteyecek.

Memluklere dönersek, Mısır’a devşirme olarak gittikleri söyleniyor ama sanıyorum farklı tezler de var?

Memlukler Mısır’a devşirme usulüyle götürülmüş değiller, bu mantığa aykırı. Niye mantığa aykırı?Devşirme usulüyle götürülmüş olan kendi memleketiyle irtibatı keser,  Arap’la evlenir bir iki nesil sonra Çerkes olmaktan çıkar.Bunlar öylesine Çerkes ki; Mısır’ın Osmanlı tarafından alınışından 25-30 yıl önce Mısırdaki Çerkesler aralarında anlaşamıyorlar sultan kim olsun diye. Sultan da seçimle oluyor tabi. Birinin dayısı, hayatında mısıra gelmemiş Kafkasya’daki bir Çerkes, onu sultan seçip Mısır’a getiriyorlar. Meselenin aslı şu: 1220’de Moğollar, Cengiz han ve onun devamı Kafkasya’yı işgal ediyor. İşgal ettiği zaman Çerkesler harp ediyorlar. En şiddetli harp de Kafkasya’da oluyor Moğollarla. Çerkesler yeniliyorlar. Yenilen Çerkeslerin huyları gereği, Hıristiyan olanlar Avrupa’ya, Müslüman olanlarda da toplu olarak Mısır’a geliyorlar. Bunu diyenler de var, devşirme diyenler de var, fakat batılı kaynakların hepsi Memluklerin Kafkasyalı olduğunu yazıyor. Çerkes ve Türk diyorlar. Türk dedikleri de muhtemelen Karaçay-Malkarlar.

Çerkesler Çarlık Rusya’sı tarafından soykırıma ve sürgüne maruz bırakıldılar. Özellikle sürgün konusunda Osmanlı Devletinin rolü ne idi?

Bu konuda evvela şunu bilmek lazım: Rus kaynakları son derece propaganda içeriklidir. Çünkü Sovyetler Birliği zamanında yazarların hepsi devlet memuruydu. Sistemin, Komünist Parti’nin beğenmediğini, Rusların beğenmediğini yazan aç bırakılırdı. Onun için Rusya’da yazılanlar siyasi maksatlıdır. Yazan Çerkes de olsa Rus rejiminin yazdırdıklarıdır. Tabi onların arşivinden de istifade temek gerekir ama en azından Osmanlı arşiviyle denetlenmek suretiyle doğruluğunun kabul edilmesi lazım. Çünkü Osmanlı da arşivci bir devlettir.

Akdes Nimet Kurat’ın ’Türkiye İdil Boyu’ diye bir kitabı var. Osmanlının 1570 Volga’yla Don nehri arasında bir kanal seferi var, onu anlatıyor. Tamamen belge üzerinden, hem Sovyet yayınlarını hem Osmanlı arşivini inceleyerek yapılmış bir çalışma. Önemli şeyler söylüyor; Osmanlı ordusu 1570’de Kafkasya’dan karaya çıkıyor, Volga’yla Don’un Nalçik’ten beş-altı yüz km. kuzeyde yakınlaştığı yere kadar gidiyor. Osmanlı ordusu bir ay boyunca yol alıyor ve Rus’a rastlamıyor. Orada da Rus’a rastladıkları için değil topografyanın müsait olmadığını gördükleri için vazgeçiyorlar. Oradan Astarhan’a geçiyorlar, orada Rusları görüyorlar. Bir de Çerkes tarihi yazanlar var. Yani bunların söylediklerinin Osmanlılarla Rusların mücadelesine ilişkin kısımların hepsi yalan. Şimdi oradan alınca, O Çerkes tarihi yazarının yazdığının Çerkes-Rus ilişkilerine ait kısmı da yalandır. Sonra bir Kabardey Prensinin kızının dördüncü İvan’la evlenmesi var, fakat aynı adamın diğer kızı da Nogay Hanı Ahmed Han’la evleniyor.

Bunu Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılmasının tarihi olarak sunuyorlar…

O zaman niye Nogaylara bağlanmıyor da Ruslara bağlanıyor Çerkesler? Rusya’ya bağlanacağına Nogaylara bağlansaydı madem. Yani Rusların yazdıklarını da öğrenmek, ama bunların yüzde seksen ihtimalle doğru olmadığını bilerek öğrenmek lazım. Ve doğru olabileceği hususunda kanaat husulü için de o alanda Osmanlı arşivi ile mukayese temek lazım. O kitapta çok önemli bir şey daha var. O seferin komutanı Kasım Paşa Çerkes, daha önemlisi yedi tane Çerkes beyine, Osmanlı padişahı ordumuza yardım edin diye mektup gönderiyor. Mektupları arşivlerden alıp yayınlamış. Adamların adları da Müslüman adı bu arada. Hani Ferah Ali Paşa gittiydi de Müslüman yaptıydı değil. Yedinci asırda hazreti Ömer zamanında Dağıstan’dan girmiş Müslümanlık, tedricen batıya doğru gelmiş. Ama 16. yüzyılda Adigelerin tamamı Müslüman değil, bir kısmı Müslüman, bir kısmı Hıristiyan bir kısmı animist.

Öyleyse Osmanlı ile Çerkeslerin daha da yakın ilişki içinde olmaları gerekmez mi? Dolayısıyla bu Osmanlı’nın ve İngilizlerin ‘göç’ü tahrik etmiş olduğunu düşündürmez mi?

Hayır, şimdi siyaseten yanlış olan -zaten gerçeğe de aykırı- bir şey var. Rus propagandasını o hale getirenler var ki; sanki Ruslar Çerkeslere hiçbir şey yapmadılar, Osmanlılar, İngilizler Çerkesleri kandırdı. Liderleri de halkı taktı peşine geldi. Şimdi bunu söylediğin takdirde, dünyayı ‘Kafkasya’da benim hakkım var’ lafına inandıramazsın. ‘Sen kendin gitmişsin’ derler. Bu son derece sakıncalı bir laftır. Böyle olsa dahi bunu senin söylememen lazım.

Peki, neden gerçeğe aykırı?

Osmanlı 1700’lerin son çeyreğinden itibaren Rusya’ya fana halde yenilmeğe başladı. Özellikle Gürcistan’ın Rusya’ya ilhakından sonra hem doğudan hem batıdan tam bir muhasaraya alındılar. 1828-29’da doğudan Rus orduları Erzincan’ı aldı, Sivas’a kadar geldi. Batıdan İstanbul’a yanaştı. 1933-34, o senelerde Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa Osmanlıya saldırdı, üç dört sene evvel Osmanlıyı işgal edecek olan Rusya Kütahya’ya kadar gelip Osmanlıya yardım edince, bu sefer İngilizler Fransızlar, Rusların çekilmesini temin ettiler. 1829-1833 Kırım harbi sırasında Osmanlı müttefikleri yendi ama Osmanlı ordusu Rusya’ya kaybetti. Karsı işgal ettiler, 1856’da Paris konferansı ile geri alındı. Osmanlı 1864’e kadar geçen süre içerisinde Rusya ne söylerse kabul etmek zorundaydı. Rusya, Osmanlıya 1829 Edirne anlaşmasına Kafkasya’da fiilen hakim olmadığı halde, Rusya’ya bıraktığına dair hüküm koydurdu. Ne demek bu? Burası bağımsız bir yer değildi, Osmanlıydı, Osmanlıdan aldık demek. Osmanlı bunu düşünemeyecek kadar ebleh değildi ama o hükmü koymak mecburiyetindeydi, çünkü anlaşma Edirne’de yapılıyor, Rus ordusu İstanbul sınırında.

O dönemde Osmanlı istese de Kafkasya’ya müdahale edemezdi diyorsunuz?

Bazı yayınlanmış belgelere rastladım. Rusya, Osmanlı’ya ‘bize düşmanlık yapıyorsun’ mealinde yazı gönderiyor, Osmanlı da diyor ki; ‘biz size o kadar dostuz ki Kafkasya’daki Çerkesler bizden sürekli yardım istedikleri halde dostluğumuzdan ötürü onlara yardım yapmıyoruz’  Bunları Osmanlı arşivinde bulabilirsiniz.

Nüfus politikası açısından bakarsak, iki tarafın çıkarları örtüşmüş olamaz mı?

General Musa Kundukov, 1864 öncesinde geliyor, Osmanlı ricaliyle görüşüyor, göç düşüncesini paylaşıyor. Kabul etmiyorlar, hiç olmazsa acele etmemesini istiyorlar. Osmanlı, Çerkesleri alalım, yerleştirelim de Müslüman nüfusumuz artsın diye göçü teşvik etmiş değil, fakat oradan sürülünce kabul etmek mecburiyetinde kalmışlar. O sebeple, ‘Osmanlı göçü tahrik etti, Çerkesler o yüzden geldi’ demek hem apolitik, -yani sen teşvikle gelmişsen, gönüllü gelmişsen artık Kafkasya’da hak iddia edemezsin- hem gerçek değil.

Söyleşimizin ilk bölümde Çerkes kültürünün dünya kültürleri arasında özel bir öneme sahip olduğunu söylediniz. Çerkes kültürünü özel kılan şeyler nelerdir?

Liberal Düşünce Topluluğu’nun benden sonraki başkanı Atilla Yayla halis Türk’tür, Çerkeslikle alakası yoktur. Mayıs 1995’te, benden habersiz, Yeni Forum dergisinde muhtemelen benim yazıhanemden aldığı bir yazıyı yayınladı. Ahmet Mithat Efendi’nin 1874 tarihli, Vasfi Güsar tarafından yeni lisana uydurulmuş bir yazısı. O yazıyı Atilla Yayla yeniden gözden geçirmiş, “Çerkesya’da hükümet şekli ve uygarlık düzeni” adıyla yayınlamış ve şöyle sunuyor: “Yazı siyaset teorisi açısından da hayli ilginçtir. Merkezi bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir.” Çerkeslerin bu vasfı çok önemli. Çerkeslerin bildiğimiz biçimde devletleri yoktu. Devleti bilmedikleri için mi? Mısır’da devlet idare ediyorlar, daha sonra da Kafkasya’nın Mısırla çok iyi bağlantısı var, Fatih’ten itibaren Osmanlının sadrazamlığını yapıyorlar. İster Longworth olsun ister Bell olsun devletsiz Çerkes ülkesinde asayişin tam olduğunu, insanların mallarının ve canlarının tam güven içerisinde olduğunu söylüyorlar. Devleti kurduran sebeplerden birisi güvenliktir. Şunu diyenler var: “Çerkesler birleşselerdi Ruslara karşı daha başarılı olurlardı” ama Çerkesler o kadar başarı oldular ki; o koskoca Rusya’ya karşı herhangi bir devlet organizasyonuyla yüz seneden daha fazla direnemezlerdi. Mesela Osmanlı zaman zaman Kafkasya’ya asker gönderdi. Osmanlı askeri Rus’u görünce hepsi birden teslim oldular. Çerkeslerin başına bela oldular. Onları kurtarıp tekrar Türkiye’ye göndermek de Çerkeslere düştü. Yani dışa karşı savunmada Çerkes düzeni olabileceği kadar başarılı oldu. W.E.D. Allen İmam Şamil’i harp tarihinin en büyük gerilla lideri diye yazar. Paul Henze “Batıdakiler Şamil’i de aşıyorlardı” diyor. Demek ki Çerkesler, devlet düzeni olmadığı halde harp tarihinin en liderlerini yetiştirmişler.

Çerkes kültürünü sizce özel kılan diğer unsurlar nelerdir?

Ahmet Cevdet Paşa yazıyor, Kafkasya’ya gidecek tüccarlara tavsiyelerde bulunuyor: ‘Çerkesler sert görünür ama Çerkeslerden korkmayın insan öldürmezler’ diyor. Sonra, bir Çerkes size mesela ‘üç ay sonra şu kadar balmumu getireceğim’ dediği zaman ‘söz ver’ demeyin, ya da şu senedi imzala’ demeyin, o zaman güvenmiyorsun diye kızarlar diyor. Sonra, son derece ciddi yargılama usulleri var Çerkeslerin. İngilizler [Longworth ve Bell] o örnekleri de veriyor. Yani şaşırtacak kadar da çağdaş yargılama düzenine uygun. Çerkesler bu toplum düzenine çocukluktan itibaren alışkın. Mesela Çerkes çocukları mahkeme oyunu oynarlar. Devletten ne bekliyoruz biz? Dışa karşı savunma var, içerde güvenlik var, hukuk var. Toplumda bunlar varsa ve sen bunlar var olmasına rağmen devlet kuruyorsan, birtakım adamları devlet görevlisi diye sırtından besleyeceksin demektir. Memur yapacaksın maaş vereceksin. Longwort bir Çerkesle konuşurken Çerkes buna diyor ki; “Biz sizden daha ileriyiz; siz kendinizi idare edemediğiniz için başınızda kralınız var, biz kendi kendimizi idare ettiğimiz için krala ihtiyacımız yok”

Peki, Çerkesler dünya medeniyetine ne sundular, ne sunabilirler?

Batılılar genelde medeni olarak tanımlıyorlar Çerkesleri. Başka örnekleri de var ama bir tanesini söylersek mesela, harp tarihçisi Allen ‘Asya’nın belki de en medeni kültüre sahip kabilesi’ diyor. Ama kabile diyor derseniz hatırlatırım, o dönemde İrlanda’da da kabile düzeni vardı, Kuzey Almanya’da da kabile düzeni vardı. Almanya’da birlik 1860’dan sonra kuruldu. Çerkeslere niye medeni diyorlar Avrupalılar? Çerkeslerin Öklid’i, Pitagor’u, Sofokles’i falan yok. Apollo veya Afrodit heykelleri de yok. Köln Katedrali yok, Ayasofya’sı,  Süleymaniye’si yok. Yazısı yok. Avrupalıların Çerkeslere neden medeni dediği anlamak için Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birini bilmek lazım. Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birisi adabı muaşerettir. Yani xabzedir. Çerkes adabı muaşereti, Çerkes toplumsal düzeni sebebiyle medeni diyor ve Çerkeslerin tek büyük eseri odur, başka bir eserleri de yoktur Çerkeslerin. Bunu modernize edemezsin, modernize edeyim dediğin zaman sana medeni dedirten varlığını yok edersin. 20. Yüzyılın en büyük fikir adamlarından biri Ortega Y. Gasset, Kitlelerin Yükselişi’nde diyor ki; “Medeni denilebilecek bir insan kalabalığı mutlaka aristokratiktir.”  Bir kalabalık var, kitle var ama bu toplum değil. Bunun toplum olması için kendiliğinden bir düzeni, ‘xabze’si olması lazım diyor. Aristokrasiden kastı da bu. Yani Türkiye toplumu diyemezsin. Türkiye’de kalabalık vardır, Rusya’da da kalabalık vardır. Toplum olması için ‘kendine has’ bir şeyi olmalı.

 

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: ajanskafkas

Aydın O.Erkan “Tarih Boyunca Kafkasya-Çivi Yazıları-1999” adlı eserinin önsözünde şöyle yazmaktadır: - “ İnsanoğlu gerçeği tam olarak belki de hiçbir zaman öğrenemeyecektir, fakat nereden bakarsanız bakın karşınıza “Kaf Dağı” çıkar. Peki bu Kaf Dağı konusunda kimler neler yazmış? Ne gibi inceleme ve araştırmalar yapılmış? İşte bunları bu kitapta bulacaksınız. Biz bu kitapta, bu konuda sadece yabancıların eserlerini ele aldık, çünkü, bir ülke ve halkının en tarafsız ve gerçek yüzü doğaldır ki yabancıların görüş ve izlenimleriyle yansıtılabilir. Bu yorumlarda yanlışlık ve taraflılık da olabilir, fakat hiç değilse övünme ve duygusallıktan uzaktır. ... Gerçeği öğrenmek için en doğru yöntem araştırmadır. Bunun için de geçmişten günümüze kadar uzanan anıları, belgeleri ve eserleri bilmek gerekir. Özellikle Kuzey Kafkasya halklarının yakın geçmişe kadar yazılı belgeleri olmadığından, onlar konusunda başvurulacak eserler tamamen yabancı kaynaklıdır. - “... Kafkasya konusunda bir bibliyografi, küçük bir ansiklopedi ve bilgi rehberi olarak kullanılabilecek bu eserin, konuyla ilgili olsun veya olmasın bir çok aydın kişinin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.” - “Kafkasya gerçeğini bilmeyenler, insanlık tarihini de doğru olarak değerlendiremez.”

Eserinin ön sözünden alıntılar yaptığımız Aydın O. Erkan “milattan önceki” yıllardan, eserini yazdığı 1998 yılına kadar, bölgeye değişik sebepler ile gitmiş 250’ye yakın kişinin eserleri ve bunların içeriği hakkında bilgi vermekte, bu kişilerin bölge ve insanları hakkındaki düşüncelerinden alıntıları da kaynak belirterek yazmaktadır. Eserinin birinci bölümünde “milattan önceki yıllardan 18. yüzyıl sonuna kadar”, ikinci bölümünde 19. yüzyıl ve üçüncü bölümünde de 20. yüzyıla ait eserler yer almaktadır. Aydın O. Erkan’ın kendi yorumları ve eserlerinden bahsettiği kimselerin eserlerinden konumuza ışık tutabilecek bazı alıntılar şunlardır: Heredot (MÖ 450- 2104): Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.

Kafkasya ile ilgili ilk efsanelerden biri eski yunanlıların Argonot Destanı’dır. Bu bir halk efsanesidir ve yazarı belli değildir. Yaklaşık olarak MÖ. 850 yıllarında yaşadığı tahmin edilen Yunanlı destan yazarı Homeros bunlardan bahseder. Kolhis efsanesi ’de denilen bu efsaneden sonra tarihte ilk kez Kafkasya’dan ve halklarından MÖ. 5. yüzyılda yaşayan Halikarnaslı seyyah ve tarihçi Heredot söz eder. ...Heredot Kafkasya kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm-bölüm bu konuları ele alır. Heredot’a göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. İnsanlığın ilk tarihçisi ve öykü yazarı kabul edilen bu ünlü kişi, o zamanlar İskitya veya Sarmatya diye anılan Kafkasya’yı, Euksinos diye anılan Karadeniz kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm bölüm bu konuları ele alır. Ona göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya’da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. Zaten o zamanlar da, yaygın olan efsanelere göre, Kafkasya bilinen dünyanın sonu sayılan bir masal ülkesidir. Kaf Dağı masalları tüm dünyaya yayılmıştır.’’Sarp dağlarında altınları koruyan ve Griffin adı verilen, yarı aslan, yarı kartal ejderhalar, tek gözlü devlerle devamlı savaşırlar; Promethe’nin zincire vurulduğu ELBRUZ Dağının zirvesinde Zümrüdü Anka kuşunun yuvası bulunurdu. Bu dağların çok ötesinde, daha kuzeydoğusunda, Kalmuk ülkesinde çevreye dehşet saçan Doğ(Yecüc) ve Magog(Mecüc) yaşarmış.”

MÖ 5.yüzyıl sonlarında yaşamış olan Yunanlı tarihçi Hellanikus şöyle yazıyor: - “Kimmer Boğazını geçtikten sonra, güneydoğuda Sindlerin ülkesi bulunur ve daha ileride Meotlar ve İskitler yaşarlar.” Sindler, bugünkü Çerkez halkının etnik oluşumunda katkıları olan, Kuban’ın aşağısında yaşayan bir kavimdi. MÖ 1.yüzyılda Romalı yazar Markus Verrus flaccus, MS 46 ila 119 yıllarında yaşayan Yunanlı tarihçi Plutarkhos, MS 43 yılında doğan Latin coğrafyacı pomponius Mela, 6. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Bizanslı tarihçi Prokopius Kafkasya ve Kafkaslılar hakkında, eserlerinde bilgi verirler. MÖ 63 yılında doğan ve MS 25 yılında ölen, ünlü Yunanlı tarihçi Strabon pek çok ülke gibi Kuzeybatı Kafkasya’yı da gezmiş ve orada yaşayan Çerkezlerin ataları olan Zikhleri, Henioşaları, Meotları, Sindleri ve Kerketleri görmüştü. Strabon’un izlenimleri şöyledir:
- “... Bu ülkenin insanları olağanüstü yakışıklı ve iri yapılı insanlardır. Alışverişlerinde dürüsttürler ve para canlısı değildirler. Bu ülkede bitkiler ve hayvanlar bile çok gelişmiş ve iri göründü bana.” - “... Kafkasya’nın orta doğusunda, Albania (bugünkü Dağıstan) denilen ülkenin dağlarında Amazon adı verilen kadın savaşçılar yaşar.”

Antik çağların ünlü tarihçisi Flavius Arrianus MS 96 ile 180 yılları arasında yaşamış Bytynia lı (Bursa) bir Yunanlıdır. MS 140 yıllarında Kafkasya’yı ziyaret etti. Bu konuda kaleme aldığı eser “Karadeniz Çevresinde Seyahat”dir. Orada Argonotların lideri Jason’un (İason) gemisinin çapasını gördüğünü anlatır. Bu çapa bronzdan yapılmış. Sonra Elbruz dağının zirvesini görür, ona Strabilus Dağı der. Orası promethe’nin hapishanesidir. Gerek Arrian, gerekse Strabon ve Romalı Pliny, Kafkasyalı kavimlerin mensuplarının demirden yapılmış aletler ve kancalarla dağlara çıkmayı başardıklarını gördüğünü yazar. Aradan 1800 yıl kadar zaman geçtikten sonra Kafkasyayı ziyaret eden ve 1887 yılında Elbruz Dağı’nın zirvesini fetheden ilk Avrupalı olan İngiliz dağcı Douglas W. Freshfield’e, Vladikafkas kentinde M. Dolbbeshaff adlı biri MÖ 400 yılından kalma böyle bir demir kanca hediye etmiştir.

Pitagor çağında yaşamış ünlü filozof Tyanalı Apollonius’un biyografisi, 2.yüzyılda yaşamış olan yazar Philostratus tarafından yazılmıştır. Buna göre ünlü filozof yanında havarisi Damis ile Kafkasya’da gezmiş ve Kafkas dağlarına çıkmıştır. Appolonius Kafkas dağları için Şöyle der:
- ...”Orada gök daha mavi, geceleri yıldızlar daha yakın, ay ise hemen yanınızdadır. Güneş sabah birden üzerinize çıkıverir. Bunların etkisi çobanlar ve hatta sürülerin üzerinde bile görülür. Tanrı kendini insan ırkıyla ilgili kılar, insan ırkından hizmet ister. Dürüstlük ve akıl arayanlar bunları şairlerin anlattıkları Atlas ve Olimpos dağlarına tırmanarak bulamazlar. Yalnızca ruh o kıymetleri bulabilir. O insan ruhu Kafkas dağlarından daha da yükselerek son mertebesine ulaşabilir. Yüce Kafkas’ın havası ruhun gıdasıdır.”

MS 8.yüzyılda İran’da Pers din adamları çok eski çağlardan kalma olduğu bilinen Bundahiş yazıtlarını toplayıp bir araya getirdiler. Bunların toplanıp okunması yeni bir çığır açtı. Burada hıyerarşik alanlarla ilgili çok eski Aryan kozmolojisinden (evrenbilim) gelen, kutsal bir dağla ilgili bir tezden bahsediliyordu. Bu dağ özellikle Işık Tanrısı Ahuramazda için kutsaldır ve Kafkasların Elbruz dağından başkası değildi. Tüm dünya enerjilerinin kaynağı olan Elbruz’u fethetmek ve ona sahip olmak, tüm dünya enerji sisteminin üzerinde kontrolü ele geçirmekti. Gezegendeki yerinden ötürü bu dağ kozmik bir anten görevi yapmaktaydı. İşte Bundahiş yazıtları bunları söylüyor. Bu efsanenin ne derece doğru olduğu kanıtlanmamış olmakla beraber, İkinci Dünya Savaş’ında, gizemli metafizik bilimlerine çok önem veren Naziler Elbruz dağını öncelikle ele geçirdiler ve burada bir tören yaptılar. Sonuçta Naziler kaybetti. Demek, Işık Tanrısı Ahuramazda, onların isteklerini kabul etmemişti. 14. yüzyılda yaşamış olan İngilizlerin ilk deniz aşırı gezgini Sir John Mandeville, 1356 yılında 2 cilt halinde yayınladığı eserinde, Kafkasya ile ilgili bölümde çok ilginç bir anısını aktarır:
- “ Buradaki Abhaz Krallığı’nda çok hayret edici bir bölge vardır. Hanyson adlı kişinin de doğrulayacağı gibi buraya üç gezi tertip edildi, fakat içeriye girilemedi. Bu vadi tamamen karanlık ve hiç ışık almıyor. İnsan önünü zor görüyor. Zaten buraya insan da girmez, burada horozlar bile ötmez. Bu olay Tanrı’nın bir mucizesi olarak kabul edilir. Öyküye göre, Perslerin lanetli imparatoru Saur, Hıristiyan Abhazları din değiştirmeye zorlar ve onlardan Pers putlarına kurban vermelerini ister. Abhazlar, gaddar putperestten Tanrının bir mucizesiyle kurtulurlar: zalim Persler bu karanlık vadiye sürüklenir ve orada sonsuza kadar kalmaya mahkum olurlar.”

1611 yılında İstanbul’da doğan ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, 1666 yılında Osmanlı Devleti tarafından Kırım Hanlığından alınan Mehmet Giray Han ile yaptığı gezide uzun uzun Kafkasya’dan bahseder. Evliya Çelebinin Seyahatnamesi’nden önemli bazı bölümler:
- “... Şevval ayının onuncu günü Çerkezistan ülkesine ayak bastık. Peşkov, Çerkez köyü, Şuake Beyi’nin tahtıdır. Yani başkent anlamında. Kasaba gibi mamur bir köydür. Bu Çerkez milleti gayet şiddetli ve gazaplı melun adamlar olup, amma gayetle bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir. Çerkez kavmi birçok kabileden oluşmuştur. Her birinin başında bir bey vardır. Bunların kilise veya camileri yoktur. Onlara gavur derseniz çok kızarlar, fakat Müslüman kabul ederseniz çok sevinirler ve iltifat kabul ederler. Hayat düzenleri ve toplumsal durumları çok demokratiktir. Para, pul bilmezler, mal değiş tokuşu ile alışveriş yaparlar. Kadınları erkekler ile eşit olarak alışverişe katılır ve yüzlerini örtmezler. Çerkezler çok sanatkardırlar; gümüş işlemesi, kuyumculuk ve silah yapımında ustadırlar. Ve kendi barutlarını kendileri imal ederler. Hayvancılıkta çok ilerlemişlerdir. Geceleri köylerini çok büyük köpekler korur. Bu insanlar, eminim dünyanın en konuksever kişileridir. Birde kendilerine sığınan kimseleri, hayatları pahasına da olsa düşmanına teslim etmezler. Çerkezlerde akraba evliliği kesinlikle yasaktır. Çerkez köyleri tahkim edilmiş kalelere benzer, en sağlam ağaç duvarlarla çevrilmişlerdir ve ayrıca ortada gözlem kuleleri vardır. Bu ülke, son derece büyük doğal zenginliklere sahiptir. - “... Dağıstan Padişahı Mahmut ŞamhalŞah’ tan bin bir çeşit hediyeler, yiyecek ve içecekler getirerek, Kırım Hanı Mehmet Giray Han’a büyük ikramlarda bulundular ve saygı gösterdiler ki anlatılamaz. ... Bu Dağıstan diyarı öyle güvenlidir ki; bir kadın, bir güzel kız, bir oğlan, cevherleri, lal, yakut ve diğer değerli eşyalarıyla bir şehirden bir kente dağlar içinden tek başına gidip gelebilir. Asla kimse o hareme, o kadının yanına varıp başını kaldırıp yüzüne bakmaya kalkışmaz. ...”

İngiliz ordusundan ayrılma bir subay olan Sir Robert K. Porter, her nasılsa Rusya’ya gelir ve Çar I.Aleksandr’ın saray ressamı olur. Sir Robert, Kafkasya’nın etkisi altında kalır ve bir süre çevreyi gezer, Elbruz dağı yakınlarında rastladığı Karaçay ve Kabardeyler den çok ilginç bir olay dinler. Anlatılanlara göre, Elbruz dağının küçük bir tepesinde, oraya çok yaklaşanlar muazzam bir devin kemiklerini görürlermiş. Porter bu kemikleri birçok kişinin gördüğünü öğrenir. Kendisi de bu doğa dışı görüntüyü bizzat görmek ister ve yorucu bir seyahatten sonra küçük zirveye epeyce yaklaşırlar. Hava bulutlanır, zirve dahi gözden kaybolur. Kamp yapacak tam hazırlıkları olmadığından geri dönmek zorunda kalır. Bir daha da gitmeye fırsat olmaz. Dev kemikler esrarını korur. (Yazdığı kitabın adı: Gürcistan, İran, ve Diğer ülkelerde Geziler-Londra, 1820) 1814’de doğan, 1841’de Kafkasya’da bir düello sonucu hayatını kaybeden ünlü Rus şairi Mihail Yuri Lermontov aslen İskoç kökenliydi. Teğmen rütbesiyle Kafkasya’ya sürgüne gönderilen ve orada hem bu ülkeye, hem de halkına aşık olan ince ruhlu şairi Kafkasyalılar bir düşman değil, gerçek bir dost kabul ederler.Lermontov Kafkasya için şöyle yazmıştı:
- Ağarmış ihtiyar Kafkas, selam sana, senin dağların için ben yabancı değilim. Çocukluğumda o dağlar bir ana gibi beni kucaklarında taşıdılar ve senin göklerine kavuşturdular. Güneyin mavi gökleri ve dağların kayaları benim hayalimde uzun zamandan beri yaşıyordu. Sen güzelsin ey özgürlüğün görkemli ülkesi. Benim görkemli Kafkasım, ben seni ve senin evlatlarını ve onların savaşçı özelliklerini, senin fırtınalarının mucizeli görüntülerini ve onların mağaralarındaki ve gece bekçileri gibi görünen yalçın kayalardaki yankılarını, güneşin doğması ile yaldızlanan derelerini, cennet ve gök çiçekleri gibi başlarını kaldıran güzel step çiçeklerini ne kadar severim.

1789 yılında Fransa’da devrim oldu. Bu sonradan öyle kanlı bir olaya dönüştü ki, soylu olsun veya olmasın birçok suçsuz kişinin giyotinlerde kafası kesildi. İşte bu korkunç dehşet döneminde Fransa’nın soylu bir ailesinden Şövalye Taibout de Marigny, Hollanda kralının himayesine sığındı. Kral Şövalyeyi, Odesa kentinde Hollanda konsolos yardımcısı yaptı. Ana dili Fransızca dışında Eski Yunanca, Latince, Hollanda’ca, Almanca, Rusça ve Türkçe bilen Marigny, Çerkesya’da konuk olarak bulunduğu sürece Çerkez dillerinden olan Adıgece dilini de öğrenmeye çalışmış ve bu dilde küçük bir sözlük hazırlamıştır. O devirde Fransa’da okuma yazma oranının yüzde on olduğu hatırlanırsa bu kişinin bir bilgin olarak kabul edilmesi gerekir. ... Marigny, ‘Çerkezleri her yönüyle tanımış ilk Avrupalıdır, denebilir. Marigny’nin “Karadenizin Çerkesya Sahiline Üç Seyahat-Çerkesya Gezileri” adıyla Londra’da yayınlanan eserinden bazı ilginç bölümler:
- “ ... Ben ise sahile silahsız olarak çıkmamızın oradakilere güven vereceğini söyleyerek kendimi tamamen Çerkezlerin konukseverliğine teslim edeceğimi bildirdim. Daha da yaklaşınca, karşılayıcıların sayısında büyük bir artış olduğunu gördük ve hepsinin tepeden tırnağa silahlı olduğunu fark ettik. ...” - “ ... Gereksiz yere endişe etmiş olduğumu ve ne kadar yanlış düşündüğümü sonra anladım. Çerkezler için konukseverlik kavramının her şeyden öte kutsallık ve onurluluk ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim ki? Biz de sadece felsefede bir kavram olarak kalmış bulunan bu ilkenin onlarda pek güzel bir yöntemle uygulandığını görünce gözlerime inanamadım. - Avrupa’da biz bu çeşitli kabileleri “Circassian” diye anıyoruz. Ruslar ise onlara “Çerkez” derler. - Günümüzde Çerkezler (1818), şaşılacak şekilde bağımsız bir halkın inanılmaz manzarasını sergilemektedirler. - Coşkun bir özgürlük ve bağımsızlık aşkı, yiğitçe bir kahramanlık onları komşularına karşı üstün kılmaktadır. Küçük yaşlardan başlayarak vücut geliştirme, spor yapma, silah kullanma, ve at binmede elde ettikleri yüksek başarı, onları düşmanlarının karşısında zafere ulaştırmaktadır. - Çerkezler için konukseverlik kavramının, her şeyden öte kutsallık ve onur ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim? - Genç kızlar, delikanlılarla birlikte eğlencelere katılabilirler. - Her sınıftan insan hemen-hemen aynı giyinir. Aşırı süslenme geleneği yoktur. Aralarında mükemmel bir eşitlik vardır. - Cenaze töreni, ölenin anısına ve onun geçmişi belirten şarkılarla başlar, sonra tabutun başında konuşma yapılır. - Burada konuşma hakkı kutsaldır. Kimsenin konuşma hakkı engellenemez. - Çerkezlerin inançlarına göre büyük bir Tanrı vardır. Bu büyük varlık onların dilinde THA/ANÇA’ dır. (THA, Adıgece, ANÇA, Abhazca’dır). İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ve öteki dünyaya inanırlar. - Avrupalı hanımlar bilsinler ki Çerkez hanımlarının onlardan geri kalan tarafı yoktur. - Çerkezlerde erkekler arasında öpüşme yoktur. Puşkin (Rus Şairi): -Çerkezler davranış olarak demokrat, kalben aristokrattır.

1837-1838 yıllarında bir yıl süreyle Çerkesya’da konuk olarak kalan başka bir İngiliz’de J.A. Longworth’dur. O dönemde serbest gazeteci olarak çalışıyordu. ... Longworth ince bir espri anlayışına ve analiz yapma yeteneğine sahip, tarafsız bir yazardı. Ondan önceki yazarlar duygusal olduklarından olan biteni toz pembe görmüşlerdir. Longworth ise, Çerkesya ve Çerkezlerin olumsuz taraflarını da dile getirmiş gerçekçi bir yazardır. 1840 yılında Londra’da “Çerkezlerle Bir Yıl” adlı iki ciltlik eseri basılmıştır, şöyle yazar:
- “... Çerkezlerde dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi.” - “ ... Şişmanlık ise Kafkasya’da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım.” - “ ... Çerkez beyinin davranışları, onu Avrupa’da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı.” - “ ... Çerkezlerde genellikle her şey ortaktır, havanın olduğu kadar.” - “ ... Çerkez kızı bir hava perisini andıran görünüşü ile örgülü bukleleri ve tatlı gülümsemeleriyle, bizde bir peri ülkesinde olduğumuz hissini uyandırıyordu. Rusların Pşat’ı işgal ederek ortalığın bir ana baba gününe döndüğü en karışık ortamlarda bile, Çerkezlerin takındıkları tavır, hiçbir kelimeyle ifade edilemeyecek kadar asilce ve mertçeydi. Uygarlaşmış ülkelerdeki insanlar, buna benzer koşullar altında bu kargaşadan yararlanarak bu malları yağmalamak için biran bile tereddüt göstermezlerdi. Fakat burada halkın bir kısmının bu malların gerçek sahibinin kim olduğu konusunda bir takım şüpheler içinde olmasına ve Rusların işgaliyle ortalığın karışmasına rağmen, mallarını sık sık arabalarla bir yerden başka bir yere taşınması sırasında hiçbir parça kaybolmadı.” - “ ... Bu ülkede her tarafa büyük bir güvenlik içinde gidilebilir ve konuk uğradığı her yerde sıcak bir ilgiyle karşılanır.” - “ ... Dünyanın hiçbir yerinde bu ülkedeki insanların benzerini göremezsiniz.” - “ ... Semez prensi Şimaf Bey iyi karakterli olmayan bir başkandı. Babasının sahip olduğu ve hiç kimsenin itiraza cesaret etmediği büyük otoritesi, Şimaf Beyin ellerinde giderek küçülmüş ve sadece bir unvandan başka bir şey ifade etmez bir duruma düşmüştü.” - “ ... Fakat diğer yandan unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır. O da Çerkez prenslerinin çoğunluğunun sahip olduğu olağanüstü cesaret, cömertlik ve nezakettir. (...) Bunlar aristokrasinin kötü yönlerini bir ölçüde dengelemiştir. Hatta günümüzde bile Çerkez prenslerinin davranışları Avrupa’daki şövalyelerin tavırlarına öylesine benzemektedir ki, Pallas hiç çekinmeden Kaberdey soylularının Töton şövalyelerinin kurdukları bir koloniden geldiklerini ileri sürebilmiştir. Bunun sonucu olarak buradaki soylu otoritesi daha barışçıl ve sevecen bir nitelik kazanabilmiştir.” Kuzeybatı Kafkasya halklarından Çerkezler hakkında yazılmış en önemli, kapsamlı ve belgesel eser hiç şüphe yok ki İngiliz James Stanislaus Bell’in 1840 yılında Londra’da “1837, 1838 ve 1839 Yıllarında Çerkesya’da Bir İkametin Günlüğü” adıyla yayınladığı kitaptır. İki ciltlik bu kitap Bell’in özel bir dava sonucu Kafkasya’ya gelişinin anılarıdır. Bell anılarında şöyle yazar: - “...Kafkasya’da belli bir kişinin egemenliği yoktur. Tek egemen güç sözdür. Herkes kendini, verdiği sözü tutmakla yükümlü görür. - “... Çerkez milleti, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin hepsinden daha kibar ve naziktir. - “... Çerkezlerde hapishane yoktur. Cezalar mal ile ödetilir. Çerkesya’da toprak mülkiyeti yoktur, yararlanma hakkı vardır. Müller(Alman-Şair): - “... Çerkez, gerek yaya, gerek atlı olsun, daima yenilmez ve eğilmez bir varlık sahibidir.

Jabağı Baj (Çerkesya’da sosyal Yaşam ve adetler Kitabı’ndan):
-Çerkezlerde çok kadınla evlenme adeti yoktur. -Çerkez kızları evleninceye kadar bağımsız bir insan olarak herkesle görüşmekte, toplantılara katılmakta serbesttir. Delikanlılar ve kızlar, grup halinde evlerde bir araya gelerek sohbet edebilirler. -Oyun kuralları: Çerkez oyunlarında göbek atılmaz, kalça kıvrılmaz, gerdan kırılmaz, ceketin düğmeleri çözülmez. Erkek ve kız oyun sırasında birbirlerine arkalarını dönmezler. Oyun(dans) sırasında konuşulmaz, şaka yapılmaz. Kız-kıza, erkek-erkeğe oyun (dans) oynanmaz.

Leonti Lyulye (Çerkesya. Çev: Murat Papşu; Çiviyazıları) :
-Kafkasya’da dilenci yok, aşırı zenginde yok. -Burada, Çerkezlerin birçok kez tanığı olduğum üstün bir meziyetinden söz etmeyi gerekli görüyorum. Bu, düşünceleri ortaya koymaktaki rahatlık ve hitabet gücü, kurallara uygun olarak yaptıkları tartışmalarda gösterdikleri ifade yeteneğidir. -Çerkezlerde gelenekler, her türlü yasadan güçlüdür. -Hiçbir düğün ve cenaze göremezsin ki hemen-hemen bütün bölgenin insanları katılmış olmasın. -Çerkezlerin sosyal hayatlarında geçerli olan kurumlaşmalar, kişileri, ahlaki ve entelektüel açılardan olağanüstü derecelerde geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliğe sahip insanlar durumuna getirmiştir. -Bu hikmet ve irfan, bir Çerkez’i bulunduğu yerden yükselterek, onu, gücün ve şerefin doruklarına çıkarmaktadır.

James S.Bell (Çerkesya’dan Savaş Mektupları. Çev: Sedat Özden) :
- “Bu insanları tanıdıkça hayran oluyorum.” - “Her kabile yaşlılar tarafından idare ediliyor.” - “Öğrenebildiğim kadarıyla burada delilik bilinmiyor.” - “Çerkez halk demokrasisi, amerikan demokrasisinden iyi işliyor. İnsanların özgürlükleri konusunda duyarlı olmaları, toplumu ilgilendiren bütün sorunların açık olarak görüşülmesini gerektirmektedir.”

MS 950 yılında Bağdat’ta “Kitabul-Ekber El-Zaman” adında 30 ciltlik bir eser yazıldı. Yazarı 10.yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi idi. Yazar Kafkasya’nın en eski halklarından Çerkezleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti:
- Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı, bahadır ve cesur erkekler herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur.” ... “Çerkezler gruplar halinde Trabzon’daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysiler genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi.

Rev. Henry J. Van Lennep(Amerikalı misyoner):
“... Çerkezler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında,modern gelişmelerin sağladığı olanaklardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkezlerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.” Bu insanların bağımsızlıklar için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelemeye değer bir konudur. ... Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır...”

İngiliz Yarbay G. Poullet Cameron’un Gürcistan, Çerkesya ve Rusya’da yaptığı gezilerin anıları Londra’da bir kitap halinde yayınlandı. “Gürcistan ve Rusya’da Kişisel Serüvenler ve Geziler” adlı iki ciltlik eser 1845 de Londra’da yayınlandı. Bu eser Gestacker tarafından Almanca’ya çevrildi ve ilk baskısı 1846 da Leipzig’de, ikinci baskısı da 1848’de Dresden ve Leipzig’de yapıldı. Şimdi bu eserden bazı bölümler sunuyorum:
- “... Belki yalnız Kafkasya’da görülebilen parlak ve görkemli bir sabahtı; grubumuz toplandı. Varoşta öküz arabası dahil her tür araba, şık ve zarif giyinmiş atlılar birbirlerine karışmıştı. Bunların çevresinde tuhaf ve göz alıcı üniformaları içinde, sabah güneşinde parlayan uzun mızraklarıyla Kazaklar manzaraya değişik bir hava katıyordu. Ancak çevremde Rusya’nın en zengin ve kibar soylularının olması bile düşüncelerimi, yeryüzünde bağımsızlıklarını en kutsal değer olarak kabul eden ve canını dişine katarak savaşan, karşımızdaki o cesur halktan ayırmama engel olamıyordu. Onlar dehşetli naralar atarak düşmanlarının üzerine atılan, Kafkasya’nın zırhlı giysili cengaverleri idiler.” - Pyatigorsk’un 1-2 verst kuzeybatısında gayet sarp, fakat Kafkas dağlarının arasında kaybolmuş bir dağ bulunur. Halk batıl inançlarla buraya “Yılan Dağı” adını takmıştır. Önceden burası sayısız yılanın kaynaştığı bir bölgeymiş. Rivayete göre bir gün ünlü bir evliya gelmiş ve bu yılanların hepsini kovmuş. Bu evliyanın hangi din veya mezhepten olduğu bilinmiyor. Ben buralara geldiğimde bu dağın zirvesine daha insan çıkmadığı söyleniyordu.” - “ ...Bazı Çerkez liderlerinin de davetli olmaları, bu toplantıya ayrı bir hava verdi. Öğrendiğime göre bu liderlerden birçoğu hayatlarında ilk kez Avrupa topluluğuna giriyorlardı. Bununla beraber dik duruşları, zarif endamları ve şık kıyafetleriyle, vakur tavırları ve kibar hareketleriyle sanki ömürlerini bu dağlarda, vahşi olaylar içinde değil, imparatorluk saraylarında geçirmişler gibiydiler. ... Elleri kama ve kılıçlarının kabzalarından hiç ayrılmıyordu. O akşam iki önemli şey öğrendim. Çerkezler, ülkelerinin güzel dağlarına, muhteşem vadilerine kutsal bir varlık gibi bağlıydılar ve ne servet, ne makam, ne şan, ne de hırs; onları asla bu sevgiden vazgeçiremeyeceği gibi, yurtlarını da asla unutmayacaklardır.”

Nihayet, sosyalizm felsefesinin kurucuları Karl Marx ve F. Engels’de isyan ettiler. İlk olarak Karl Marx şu demeci kaleme aldı:
- “ ... Avrupa HALKLARI! Bağımsızlık ve özgürlük için nasıl savaşılacağını kahraman Kafkasya Dağlılarından öğreniniz. Onlar bu ilkelerin en belirli, en saygıdeğer temsilcileridir.” - “ ... Çerkesya haritada bağımsız bir ülke olarak görünmektedir. Hiçbir şey, parlamentodaki oylamalar bile tarihin akışını ve haklının sesinin kısılmasına yetmeyecektir. Kafkasya’nın Rusya’ya ait olmadığı gerçeği, o savaşçıların silahlarıyla kanıtlanacaktır.”

Fransız jeolog ve araştırmacı Madame Xavier hommaire de Hell 1840’larda eşi ile Kafkasya’yı ziyaret eder. Kazakların koruması altında Pyatigorsk’a doğru giderken yolda Çerkezlere rastlarlar. Çerkezler sayıca kalabalıktır, fakat arabada Avrupalı kadınların olduğunu görünce onlara dokunmazlar. Kazaklarda şanslı olduklarını düşünerek yola devam ederler. 1847 yılında Londra ve Paris’te hatıraları yayınlanan Madame Hommaire’nin izlenimlerini sunuyorum:
- Müthiş Çerkezleri nihayet gördüm ve bir çığlık atmadan edemedim. Dehşetli görünüşlerini ve korumalarımız olan Kazaklara nasıl nefretle baktıklarını hayatım boyunca unutmayacağım. Tepeden tırnağa silahlıydılar, bazıları zırh giymişti. Gümüş kamaları ve piştovlarının işlemeleri, siyah yamçılarının altında pırıl pırıl parlıyordu. Gecenin sisi içinde aynen Ossian’ın (efsanevi Kelt savaşçısı ve ozanı) masal kahramanlarını andırıyorlardı.

Elinizdeki bu kitapta genel olarak Rusya’da yayınlanmış eserlere az yer verilmiştir. Çünkü Rusya’da gerek Çarlık döneminde ve gerekse Sovyet yönetiminde Kafkasya konusunda yüzlerce eser yazılmıştır. (...) Rusya’da Kafkasya konusunda yazılmış eserler genellikle taraflı ve hatta bazen yanlış bilgilerle dolu olabilmektedir. Örneğin, birçok eski Rusça kitapta tüm Müslüman halklar Tatar olarak adlandırılmıştır. (...) Bu durumda her yazar tam olarak tarafsız ve hoşgörülü olamazdı. Biz bu kitapta tarafsız ve gerçekleri yazan birkaç ünlü Rus yazara da yer verdik. Bunların en önemlilerinden biri şüphesiz Kont Lev Tolstoy’dur.

İngiltere’nin en büyük ve ünlü dergilerinden biri olan ve hala yayın hayatına devam eden “The İllustrated London News dergisi nin” 1854 yılının Haziran sayısında şöyle bir yazı çıkmıştı.:
- “ Bu sayıdan itibaren, gelecek sayıda da devam edecek olan Çerkez Yaşamı adlı yazımızı resimli olarak yayınlamaya başlıyoruz. Dünya üzerindeki halklardan en ilginci ve olağanüstü olan bu ırkın, ev ve aile yaşamını sizlere sunuyoruz. Bu iddiamızı doğrulayacak birçok kanıt vardır. Bu insanlar dünyanın en eski kavimlerinden gelmektedirler. Eski Mısır, Çin ve İranlıların tarihlerinden sonra onların tarihi en eskilerdendir. Bağımsızlıkları o devirlere kadar dayanır. Bu konuda dünyada belki ancak bir iki millet ile kıyaslanabilirler. En büyük özellikleri tarihin hiçbir döneminde yabancı boyunduruğuna girmemiş olmalarıdır. Belki birçok savaşta yenilgiye uğramış ve dağlara çekilmiş, sayıca üstün ve silahları kuvvetli düşmanlar tarafından bir süre etkisiz bırakılmış olabilirler. Fakat daima kendi töreleri ve kendi kuralları ile yönetilmiş, başkalarına tabi olmamışlardır. (...) Onlar hala kendi mağrur liderlerinin yönetiminde, kendi kanunlar ve töreleriyle yönetilmektedirler. Bu millet bizi sadece ulusal tarihleriyle ilgilendirmekle kalmayıp, dünya tarihinde en uzun süre bağısız olarak devam ettirdikleri özgür ulusal geçmişleriyle de çok ilgilendirmektedir. Sayıları azdır, bulundukları bölge çok önemlidir ve özellikleri son derece çekicidir. Onlar eski dünya halkları tarafından da iyi tanınmakta idiler. Ünlü tarihçi ve yazarlar; Heredot, Verrius Flaccus, Ponyonius Mela, Strabon ve Plutark ile daha bir çokları onlardan övgüyle bahsetmişlerdir.”

Gilford Polgrave’ in “Doğu Araştırmaları” kitabı 1872’de Londra’da yayınlandı. Yazar 1872 yılında İngiltere konsolos yardımcısı olarak görev yaptı. Bu kitabında Polgrave Abhazlar için şöyle der:
- “... Bu Abhaz halkının çok eskiye uzanan geçmişleri hakkında az bilgisi vardır. Fakat eski Yunan kayıtlarında, çok eskiden beri Karadeniz’in doğu kıyısında yaşadıkları belirtilir. Bu bölge kesinlikle bugün de yaşadıkları aynı yerdir. Fakat bu otoktonların nereden geldikleri hala bir sorudur. Uzun boylu, açık tenli, renkli gözlü, kumral saçlı insanlardır. Atletik sporlara ve hareketli hayata olan ilgi ve bağlılıkları, onların kuzey kökenli olabileceklerini gösteriyor. Karakterleri cesur ve girişken, ticarette eğimli olup bir de çocuksu bir kurnazlıkları vardır. Çıkar elde etmek için örgütlenme yeteneğinden yoksundurlar. Buralar gezen hiçbir gezgin daha bu insanların gizemini çözememiştir.”

İngiliz Kafkasolog John F. Baddeley’in Kafkasya ile ilgili ikinci eseri iki cilt halinde 1940’da Oxford da yayınlanmış olan “Kafkasya’nın Yalçın Kanatları” adlı kitaplarıdır. İçinde çok ilginç konular olan bu değerli eserden enteresan bulduğum bir bölümü size sunuyorum. Burada yazar Kuzey Osetya’da gördüğü devasa harabeleri anlatır:
- Dünyada bir eşinin daha ancak Güney Amerika’da, Bolivya’da 4 bin metre yükseklikteki Titicaca gölünün kıyılarında , “Tihuanako” kalıntılarında görüldüğü bu devasa harabelerin bu yüksek yerlerde binlerce yıl önce kimler tarafından ve hangi araçlarla yapıldığı hala sırrını korumaktadır. Adına “Devlet Kalesi” denilen bu yapıtlar, yüksek bir plato üzerinde kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla alanı kaplamaktadır. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığındaki kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklindeki duvarlarının kalınlığı, yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare blok halinde olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir; sanki tuğla gibi kalıptan çıkmışa benzer. Her taş yüzlerce ton ağırlığındadır. Çimento, harç veya benzeri herhangi bir madde kullanılmamasına rağmen gayet düzgün şekilde, aralarında milimetrik bir açıklık bile olmadan örülmüşlerdir. Bu görkemli ve harika kalıntı insanüstü bir yapıt görünümü vermektedir.

 

... Baddaley’in sorusuna yanıt olarak Prof. Melitset Bekov, bunların Keltlerden kalma olabileceğini söyler, fakat Baddaley’e göre bu eser Kafkas Nart mitolojisine dayanmaktadır. Bunun gibi bir çok açıklanamayan gizemlere sahip olan Kafkasya’da geçmişte büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşayan insanları kültür ve daha birçok yönden etkilediği inkar edilemez bir gerçek gibi görülüyor. 1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden “Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı” adıyla altı bölümden oluşan bir eseri Boston’da yayınlandı. 1927’de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan; bin daktilo sayfası bilgi, belge ve not bırakmıştır. Fessenden’in araştırması ve sonuç olarak iddiası; kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müspet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir. Fakat H. Scliemann askeri müteahhit iken Truva’yı keşfetmişti. F. Grotefend ise Göttingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform Yazıtlarının doğru çevrilişlerini keşfetmişti. Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilim adamlarından on yedi yıl önce; 1825’de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı. Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi fakat teorisi, Sir Flinders Petrie, prof. A. T. Clay, Kafkasolog W : E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilim adamı tarafından kabul edilmiştir. (...) Prof. Fessenden’in kitabının ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlarına takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum:

- “Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlılarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık, konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.” - Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho’nun, Finikeli tarihçi Sunchuniathon’un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Joosephus’un yazılarında tufandan önceki insanların bir gün tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan, diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini, bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir. Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiguities kitabı 1, bölüm 2) O zamanlar Baltık Denizi, Orta Asya’da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral ve Balkaş gölleridir. Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara, Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki, gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yani Sarmatya. Strabon’a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) ırmağının ağzından başlardı.(Müllerin Ptolemy’si, sayfa 905) yine Strabon’a göre, Babil’e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır. - Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın 147 ve 149. bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler, yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlarının Cebelitarık’ta olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles, Karadeniz’in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir. (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Heredotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık’ta aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonları’nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya’dır - “ Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede ‘İskender’in Kolonları’ndan bahseder, fakat İskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Muna’dır ve ‘Tanrının Ülkesi’ anlamına gelir. Eski Yunanca da bu Temenos’dur. Eski Yunan efsanelerine göre Uranus doğuda Kronus batıda ve Zeus’da Ameltha’nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı. Dağlıların ise Theoi (Tha) adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe’nin yuvasıdır. O bölgede Circetae’ler yaşar, onlar Taman’ın ünlü okçularıdır. Kabardi’nin anlamı ‘başın sol tarafında bulunan’ bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind halkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post’un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya’nın antik ve tufan öncesi uygarlığının kalıntıları bugün tamamen yer altındadır. Bunların bulunup keşfedilmesi de, ilgili arkeologlara düşmektedir.” - “ İnsanlığın yaradılışından beri anlatıla-gelen efsaneleri, yani mitolojiyi eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya ‘mitarkeoloji’ denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktır. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş, Kuzey Kafkasya’da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris’de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar. Eski Mısır uygarlığının Kafkasya’dan geldiğini anlamak için Mısır’ın ‘Ölüler Kitabı’nı incelemek yeter. Onlar için anavatan Kafkasya’dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir. Ölüler Kitabı’nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu’ya (Bakü) doğar ve Ta Manu’da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar. Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu, batılı denizler yoktur.. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya’dır. - “ eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. Ölüler Kitabı’nın 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler, elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir. Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri halkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450’de Herodot şöyle yazar (2.104): ‘Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.’ Mısır’ın eski adı Aetia idi. Kafkasya’da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasya’daki nehrin adı ise Cyrus’dur (Kur).” - “ Ölüler Kitabı’nda ‘ufuk’ kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü’den, güneşin battığı Taman arasında ülke, dünyanın ufkudur. Buranın Batı kısmında ise, Yabi Kuban’da ve Taman’da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı (Strabon 11, 11;5.). Bu bölgede bazen sis öyle yoğun olurdu ki, adına ‘Kimmerler Karanlık Ülkesi’ adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maetis’in anlamı ise “Karanlıklar Ülkesi Tanrısı’dır. Bu ülkede sonradan yaşayan , Kimmer ahfadı olan halkı kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem/Tha tanrısına taparlardı.” - “ Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya’daydı, sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban’ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara ‘kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar.” - “ İsa’dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral Gölü’ne ve Faizabad’a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.” - “ Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdenizi adını taşıyan Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığını tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilim adamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş Deniz’inin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban’dakiler çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir. Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde, Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein’in bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlarından başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika’nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere’den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir. İşte Orta Asya’da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur. İlk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile bağlantısının kopmasıdır. Strabon’a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlantısı artık kurumuştu. O dönemde Kuzey Kafkasya’da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil’e kervan yollarını oluşturmuşlardır (Strabon, 11).” - “ Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin’de bile rastlanmaktadır. İpeği Çin’de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi’dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu..” - “Amerikan Bilim Geliştirme Derneği’ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır. Kafkasya’nın kuzey ve güneyinde yapılacak kazıların, kapsamlı arkeolojik kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Beropssus ve Josephus gibi eski bilim adamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabı’nın gizli anlamının anahtarını belirten bir yazı 1 Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı Christian Science Monitor dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır.” - “ Tevrat Törelerinin Aslı adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Clay, gerek eserinde ve gerekse benimle yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığını belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı Sir Flinders Petrie’de aynı fikirdedir.” - “Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünya da ipek ilk defa Dağıstan’daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin’e götürülmüştür. Çin’de İmparatoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotların Postu da bir tür sarı ipek üretimidir. (...)” - “ Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin, şimdiki Atlantis Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş Denizi yakındı. İspanya’da İberya bulunduğu gibi Kafkasya’da da İberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya’da Dağıstan’ın adı da Albanya idi. Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi’nin Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu’ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu’dur. - Babil ve Mısır uygarlıklarının çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan yer Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı’nda geçer. Yunan kahramanı Ulysses’in gerçek yeri de Kuban’dadır. - Hititler dahi Kafkasya’da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püskürtüldüler. - Mısırın Ölüler Kitabı’ndaki bir çok yazı Kafkasya’yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabı’ndaki yer adları ve dünyanın oluşumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı, Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğunu işaret etmektedir. Yine 1923, 1924 ve 1926’da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya’nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalıların (Sümerler, Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanların anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabı’nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir. - MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılında ölen Platon(Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis Efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon’a Mısırda Sais rahipleri tarafından, tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır. İnsanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır. İsimlerin, kelimelerin birbiriyle benzerlikleri ve ilişkileri nümeroloji bilimiyle araştırılmaktadır. Örneğin Eumeles, Mısır dilindeki Gedairus ile aynı kişidir. Eumeles’in nümeroloji sayısı 728 olup, Gedairus ile aynı, 728 çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphtys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz tanrısı Poseidon ile evlenir. Poseidon Atlantisin tanrısıdır, Mısır dilindeki adı ise Typhon’dur. Bu şekilde adların birbiriyle aynı oluşundan, Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu’nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya’da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantis, Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya’da bulunan Atlantis’te oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur. - Babil’in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar; Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga; Kafkas sıradağlarının en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu, bugün Elbruz ve Anshar’da, Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Britanica Ansiklopedisi de doğrular. - Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Bakü üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatılır ki, önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır. - Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş. Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya’nın Seres halkından gelirmiş. Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya’dır veya kaf Dağı’dır. - Hirtht ve Rockhill’in yazdıkları “Arap Ticareti ve Çin” adlı eserde, Hekül’ün sütunlarının Kuzey Kafkasya’da Taman’da olduğu yazılıdır. Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris’in tacı eski Kimerya olan Rostov’da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan “Antik Mısır” (eylül 1926, USA) adlı eserde çıkmıştır. - Eski Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda Kafkasya, isim zikredilerek “üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne” olarak anılır (Bölüm 99). - Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: eskiden genel olarak Kafkas Kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi (Kennan, Nat. Geog. Mag., Ekim 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. Makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü kanıt aranmazdı. Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarını oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bilgiler gelmektedir.

Antik Mısır (Haziran 1927) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie’de bu tezi doğrulamıştır. Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:
- Kafkasya, dünyanın sabahının ülkesidir. - Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır. - Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi) Kafkasya’da oluşmuştur. - Kafkas kavimler bu uygarlığın yanaşması değil, aslıdır. - Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.
- İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı, uzun araştırmaların sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilim adamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir. Bunların başında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeoloji profesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W. E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T.A. Olmstead, E. CHİERA, E. A. W. Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Gilhrist gelir. - Yüzyıllardan beri Çerkesya’da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de “ölüm dağı”dır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya’da seyahat yapan Şövalye Taibout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate’den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır. Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür. Bazıları indikten kısa bir süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.Bu anıların yazılışından yüzyıl kadar sonra, 1924 yılında Paris’te yayınlanan “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” adlı kitabında F. Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarını araştırır. Fakat kesin ve bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz bir olay olduğuna karar verdiğini, kitabında yazar. Gerek Çarlık ve gerekse Sovyet yönetiminde bu dağ hakkında bilimsel bir araştırma yapılıp yapılmadığı açıklanmamıştır. Ölüm dağı, bugün de yerindedir ve Çerkesya’nın çözülmemiş gizemleri arasında yerini almaktadır.”

1936 yılında Paris’de Arthur Byhan ‘Kafkasya Uygarlığı’ adıyla bir kitap yayınladı Bu kitabın önsözünü, antropoloji okulunda etnoloji profesörü olan Dr. George Montandan yazmıştır. Şöyle der Arthur Byhan:
- “Kafkas milletleri arasında Kafkasyalı dediğimiz, gerçek Kafkasyalı olan Lezgi, Çerkez, Gürcü gibi adlar altında toplanmış olan ‘Paleo Kokezyenler’ etnologlarda derin bir saygı hissi uyandırırlar.Gerçekte bunlar, Basklılar, belki de eski Etrüskler, büyük etnik aileden kalanlar, İndo-İranyen gibi Hint-Avrupalıların Avrupa’da teşekkül etmesinden önce oraların halkını oluşturmuşlardır. (...) - Bask, Etrüsk ve Kafkasyalılarla zincir halkalarını oluşturan kavimler bilinmiyor. Etrüskler eriyip yok oldular. Basklıların tamamı sadece 140 bin kişidir. Kafkasyalılar halen üç milyon civarındadır. O halde şimdi, bir yüzyıldan daha az zamandan beri, bu etnik durumdan haberdar olunduğu için Kafkasyalılarda Hint Avrupalıların teşekkülünden önce, yakın bir benzerlikte Avrupa uygarlığını oluşturan unsurların kalıntılarını aramak hayret verici olmaz. Kafkasya’ya sığınan Paleo-Kafkasyalılar, kendilerini saran iki yabancı ırk dünyasının etkilerine karşı direnmede kısmen başarılı olabilmişlerdir. Bunlar: a- Güneyden gelen baskı (İran, Ermeni, Anadolu ve Hint-Avrupa). b- Önce kuzeyden, sonra da Türklerin Anadolu’ya hakim olmaları üzerine hem kuzeyden hem de güneyden gelen baskı (Turan-Moğol). Bununla beraber ne Hint-Avrupa ne de Turan-Moğol ırkları, sayıca az fakat direnme yeteneği yüksek Kafkas ırkını yok edemediler. Kafkasya’nın, Kurt Cebe ve Subutay’ın süvarileri ve Cengiz Han’ın orduları tarafından çiğnenip geçilmesi ve diğer komşu ırkların geçici baskısı, Kafkas ırkı Üzerinde ancak geçici ve sembolik bir iz bırakmıştır. Kafkas ırkı tarihte dört kez baskıyla karşılaşmıştır. Bunlar: 1. Çağımızın ilk yüzyıllarında Kafkasya’ya Anadolu’dan gelen Hıristiyanlık. Ancak tamamen yerleşmemiş, kısmen etkili olmuştu. 2. İsa’dan sonraki yüzyıllarda Kafkasya’ya giren İslamiyet. O dönemde Çeçenler ve Dağıstanlılar tarafından benimsenen İslamiyet de yerli inançları tamamen yok edememiştir. Fakat Hıristiyanlık ve İslamiyet Paleo-Kafkas ırkının teşekkülünde oldukça büyük rol oynamıştır. 3. Kafkasya çevresinde gelişen uygarlık, her ne kadar etkisini göstermişse de, Hıristiyanlık Gürcistan’da harabelerini bırakmış olan Bizans inşa sanayii ile birleşmiş; ancak, 19. yüzyılda Kafkasya’nın Ruslar tarafından işgaliyle modern Avrupa standartla- rının ürünleri Kafkasya’ya girmiş ve Paleo-Kafkas ırkının sonuç olarak tablosunu tama- men değiştirerek, ülkenin en uzak köşelerine bile ulaşmıştır. 4. Hint-Avrupa ve Turan-Moğol ırklarının baskısı, Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in etkisi, Rusların fethine rağmen Kafkaslılar, Kafkasya’nın eski toplumsal yapısını az veya çok korumayı başarmıştır. Dördüncü baskıya 20. yüzyıldan beri açıktır ve halen de bu etkinin altındadır. Bu da Sovyet şekil değiştirmesidir ve bu kez sosyal yönden etkisini göstermektedir. Paleo-Kafkas ırkının tablosunu değiştirmektedir ve Moskova hükümetinin hemen yakın bir tarihte (Mart 1936) Kafkasyalılara eski töresel örgütlenmelerini tekrar yürütme izni vermiş olmasına rağmen, olumsuz etkiler önlenemez bir surette kendisini hissettirmeye devam edecektir.

Fransa’da yaşayan Rus kökenli araştırmacı-yazar Alexandre Başhmakov ‘Karadeniz’de Yirmi Yüzyıl Etnik Evrim-Kimmerler-Çerkesler-‘ adlı eserini 1937’de Paris’te yayınladı. Eserin bir bölümünde şöyle der:
- “ Tarihin sırlarının anahtarlarını arayanlar, bunu bugün Kafkasya ve Pirenelerde yaşayan dağlı halkları araştırarak bulabilirler.”

Corlis Lamont’un kaleme aldığı ‘Sovyetler Birliği Halkları’ adlı kitap 1946’da New York’ta yayınlandı. Bu kitabın 42. sayfasından itibaren ‘ Kafkasya’nın Dağlı Halkları’ bölümü başlar. Yazar burada şöyle der:
- Yafetik kökenden olan bu halkların yaşadığı Kafkasya için bazı antropologlar ‘beyaz ırkın beşiği’ tabirini kullanmışlardır. Kafkasyalı ise beyaz ırkı tanımlayan bir anlam kazanmıştır. (...)

1929 yılında İngiliz gezgin Negley Farson, ‘at’ ile Kafkasya gezisine çıkar. (...) Bu seyahatin anılarını “Kafkasya Gezisi” adıyla Londra’da yayınladı Elimizdeki kopyası 1952 tarihlidir. Kitaptan ilginç bir bölüm:
- “ Bulutların dağılması üzerine, nihayet Kafkas dağları tüm heybetiyle göründü. Bu manzara karşısında hayatımızın en doyurucu bir deneyimini yaşadığımızı fark ettik. Tuhaf bir his bedenimizi sardı. Dünyanın en vahşi dağlarıyla karşı karşıya idik. Buna rağmen Kafkas dağları insanda son derece derin bir kişisel şefkat duygusu uyandırır, buna kardeşçe bir koruma hissi de diyebilirsiniz. İsterseniz övünme deyin, ama insan bu nadide doğal güzelliği koruma duygusuna kapılıyor. Bu dağlar sizin ruhunuza hakim olur. Bir kere Kafkas dağlarının büyüsüne kapıldınız mı, ondan kurtulamazsınız. (...) - Buranın halkı olan Çerkezler dünyanın en iyi atlı savaşçılarıydılar. Moskof yönetiminde yaşamaktansa sürgüne gitmeyi yeğlediler. Ataları Mısır’da yüzlerce yıldan fazla Memluk sultanları olarak hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Osmanlı sultanlarının ve Arap krallarının muhafız birliklerini oluşturdular. Osmanlı’nın, İran’ın ve Arabistan’ın en soylu aileleri Çerkez kanı ile zenginleşmişlerdir. Çünkü anneler ve karıları Çerkez’dir.”

Hitler’in yardımcısı Martin Bormann tarafından tutulan günlük ‘borman Vermerke’ adlı belgeleri oluşturmuştur. Bunlar bugün M. François Genoud adlı bir İsviçreli avukatın elindedir ve bir bölümünü 1952’de Paris’te yayınlamıştır. Ünlü İngiliz askeri tarihçisi ve yazar H. R. Trevor-Roper, Bormann’ın belgelerinin tamamını ele geçirip 1953 yılında New York’ta ‘Hitler’in Gizli Konuşmaları’ adıyla yayınladı (...) Aşağıda size 264 numaralı konuşmadan bir bölüm sunuyorum:
- “Kafkas kabilelerine mensup insanlar ne kadar başkadır. Onlar Avrupa ile Asya arasında bulunan en mükemmel ve en gururlu kimselerdir. ... (Adolf Hitler öğle üzeri, 22 Temmuz 1942)

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee ‘Bir Tarih Araştırması’ adlı eserinde (Londra, 1972) eserinde şöyle yazar:
- “Kafkasya dağlıları beyaz ırkın fevkalade temsilcileridirler ki, bizim Batılı etnologlar biraz da abartmalı olarak onların adını tüm beyaz ırkın simgesi olarak aldılar.”
Stuart Piggott tarafından yazılan ‘Antik Avrupa’ adlı bilimsel eser, Edinburg Üniversitesi yayını olarak 1973’de yayınlandı. Aynı üniversitede öğretim üyesi olan Stuart Piggott araştırmasında MÖ 3000 yıllarında, Kuban’da çok gelişmiş bir uygarlık olduğu sonucuna ulaşıyor. Mevzubahis eserinde Piggott şöyle yazmaktadır:
- “ İleri Bronz Çağı’nda gelişen Kuban kültürü uygarlığı, Demir Çağı’na kadar devam etmiştir. Bazıları bu uygarlığın bilinmeyen eski bir kavim tarafından yaratıldığını ileri sürerler. Fakat Kimmerlere ait olduğu saptanmıştır. Özellikle Maykop’ta bulunan kral mezarında çok ince işlenmiş metal süsler bulunmuştur. Bu mezarlardan çok miktarda altın eşya da çıkmıştır. Kafkasya’nın özellikle kuzeybatı bölgesinin artık dünya metalürjisinin ilk keşfedildiği ve geliştiği yer olduğu kesinleşmiştir. MÖ 1400 yıllarında, bugün Çerkesya denilen Kjuzeybatı Kafkasya’da büyük bir metalurji gelişmesi olmuştur. Demir, altın ve gümüş üzerine dünyada ilk gelişme büyük olasılıkla Kimmerler tarafından, merkezi Maykop olmak üzere Kuban’da yaratılmıştır. Kimmerler MÖ yedinci yüzyıldan itibaren dünyada ilk olarak ata binme ve atla savaşma yöntemini bulmuşlar ve kullanmışlardır. Böylece Avrupalı barbarlar hiç değilse bu zamandan sonra, Kimmerlerden bu yeni savaş yöntemlerini öğrenmiş oldular.”

‘Allah’ın Dağları’ eserin yazarı Sebastian Smith’dir. Eser 1998’de Londra ve New York’ta basılmıştır. Bu eserden bazı bölüm başlıkları:
- “Nartlar, bir zamanlar Kuzey Kafkasya’ya hükmetmiş bahadırlardır, onlar mitolojik kahramanlardır. Nartlar, zamanın başlangıcında Yunan mitolojisindeki Titanların akrabasıydılar. Nart Destanı ve eski Yunan destanları ayırt edilemeyecek kadar benzerler. Günümüzün araştırmacıları hangisinin önce oluştuğunu araştırmakta ve tartışmaktadır. Acaba eski Yunanlılar Kuzey Kafkasya’dan mı geldiler?” - “Saygıdeğer, güvenilir ve bilgili olmak, thamate olmanın şartlarıdır.” - “Konukseverlik bir tutkudur.” - “Adıgelerde aile armaları (damığa) bulunur. Bunlar bir tür hiyeroglife benzerler, o aileyi simgelerler.” - “Kafkasyalının tuhaf bir özelliği vardır. Hem Kuran’a saygılıdır, hem de içki içer.” - “ Avrupa’da şövalye mefhumu ve şövalyelik, savaş ve şeref mefhumunun simgesi olan şövalyelik, belki de Kafkasya’dan Avrupa’ya yayılmıştır.” - “ 2500 yıllık antik bir Yunan kamasına bakın, eski ve paslı bir Kafkas kaması görürsünüz, hemen hemen aynıdır.” - “ Mısır’ı yüzlerce yıl yöneten Memlukların bir kısmı Çerkez’di. Bugünlerde Ortadoğu ülkelerinin güvenlik kuvvetlerinde çok sayıda Çerkez bulunur.

Peter Kolosimo ‘Bu Dünyanın Ötesinde’ adlı eserin yazarıdır. 1974 yılında Londra’da yayınlanan bu ilginç kitabın 134 ve 135. sayfalarında, yazar, Kafkasya konusunda çok ilginç bir açıklama yapıyor. Bu iddia birçok Kafkas efsanesinin doğruluğunu da kanıtlıyor, yazar:
- “Sovyet antropologları Kafkas dağlarında yaptıklar araştırmalarda, 2.80 ila 3.12 mt. Boylarında insan iskeletleri bulmuşlardır,” diyor.
İlk olarak Londra’da 1975 yılında ve daha sonra 1986 ve 1996 yıllarında yayınlanan ‘Hititler’ adlı eser, arkeolog J. G. Macqueen’in Anadolu’da yaptığı kazı ve araştırmaların sonucudur. Neolitik çağdan itibaren Anadolu’da kurulan uygarlıklar ele alınmaktadır: Asurlu ticaret kolonileri, Hititlerin kökeni anlatılmaktadır. Antik devir kalıntıları olan Kuzey Kafkasya’daki ünlü Maykop hazinesinden çıkan ‘öküz heykel’ ile Anadolu Horoztepe’de bulunan MÖ 2200 yılına ait ‘Hitit öküz heykelini karşılaştırıp aynı olduklarını resimlerle kanıtlıyor. Ayrıca Hititlerin öncülerinin Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından geldiklerini iddia ediyor. 29. sayfada, Hititlerin Kafkasya’dan bir göç dalgasıyla geldikleri belirtiliyor. 32. sayfada, Hititlerin metal eşyalarının Kuban’da Maykop ve Çarskaya mezarlarında bulunan metal eşyalarla aynı oldukları belirtiliyor. Bunların aynı medeniyetin insanları tarafından yapılmış olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor. 61. sayfada ise Hitit kamalarının kesinlikle Kafkas kamaları ile aynı olduklar ve Ortadoğu’da bunun başka bir benzeri olmadığını belirtiyor. Ayrıca yine kitabın sonunda, 1953’de C. L. Wooley tarafından kaleme alınan ‘ Unutulmuş Krallık’ adlı eserden bahsediliyor ve bu kitabın 29-35. sayfalarında: Hititlerin Kafkasya’dan inerek Kuzey Mezopotamya, Amik bölgesi, Suriye ve Anadolu’ya geldikleri belirtiliyor.

Amerikalı araştırmacı Ivan T. Sanderson ‘Korkunç Kar Adamı, Gerçekleşen Efsane’ adlı kitabını 1968 yılında New York’ta yayınladı. Yazar kitabın büyük bölümünü Kafkasya’ya ve orada yaşadığı varsayılan korkunç kar adamı ‘Yetiye’ ayırmıştır. Kitabın diğer bölümleri, dünyanın diğer yörelerindeki kar adamlarıyla ilgilidir. Sanderson’un kitabından bir bölüm:
- “1964 yılının yazında Kabardey’de Kızburun’da, Muhammed Pşınov isminde bir Çerkez inşaat ustası, Zol yöresinde, Batek köyünde bir mısır tarlasında bu yaratıktan bir tane gördüğünü iddia etmiştir. Prof. Boris Porşnev’in yerine geçen Dr. Jeanne Kofmann 1962’den beri Kaberdey’e yerleşmiş ve almastı adı verilen bu olağanüstü yaratığın varlığını araştırmaya devlet tarafından memur edilmiştir. 1966’da Moskova’daki Coğrafya Derneği’ne verdiği uzun raporda, bunun çok az rastlanan neandertal bir yaratık olduğunu belirtmiştir. Abhazya’da anlatılan olay ise çok daha ilginçtir. Abnauyü(orman adamı) diye anılan bu yaratık bir dağ köyünde köylüler tarafından yakalanmış ve adını Zana koymuşlar. Bedeni kırmızımtırak tüylerle kaplı bu dişi yaratığın bir insandan çocuk doğurduğu belirtilir. Prof. Porşnev bu yavrulardan birinin mezarını açıp iskeletini bulmuştur ve bunun bir neandertal olduğunu söyler.”

Clive Philipps Wolley 19. yüzyılın ünlü avcılarındandır. (...) 1876’da ilk kez Kafkasya’yı ziyaret etmiş ve orada avlanmıştır. Avcılık anılarını “Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları”-Londra, 1881- ve “Büyük Av Peşinde”-Londra, 1894- adlarıyla iki kitapta kaleme almıştır. Aşağıda yazarın bazı anılarını veriyorum:
- “... Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını ateşli silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes, vb. yollarla; hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.” - “... Yerli Kafkasyalı iz sürücüleri, kılavuzlar, hamalları kullanırken çok dikkat edilmesi gereken bir husus; onlara asla hizmetkar gibi davranmamanızdır. Onları bir arkadaş veya size eşlik eden yerli avcılar gibi kabul etmeniz gerekir. - “ ... Küçük geyik yavrularının keskin haykırışları, büyük geyiklerin orman siluetinde heykel gibi durmaları, devasa ağaçların görkemi ve rüzgarın bunların arasından geçerken çıkardığı uğultu. İşte Çerkesya’da bir av gününün sonunu belirleyen manzara, bence bu güzelliğin dünyada emsali yoktur.” İsviçreli botanikçi E. Levier 1890 yılında botanik araştırmalarında bulunmak üzere Kafkasya’ya gezi yaptı. Kitabının adı “Kafkasları Geçerken” olup,1894 yılında İsviçre’nin Neuchatel kentinde yayınlanmıştır. Levier, gördüğü inanılmaz büyüklükteki bitkileri şöyle anlatır: - “...Deniz seviyesinden 3000 ayak yükseklikte kendimizi birden sanki tanrıların bahçesinde bulduk. Kayalar ve çamlarla çevrili bir amfiteatra benzeyen vadi keşiş çiçekleriyle doluydu. Bunlar bir atlının boyunu aşacak kadar iri ve yüksektiler. Ayrıca birçok çiçeğin, Alp kuzukulağının boyu metrelerce yükseliyordu. Mavi çan çiçekleri devasa boydaydılar. ... Böyle bitkiler birkaç yılda veya yüzyılda oluşmaz. Bunların oluşması için binlerce yıl gerekir. O ormanda, o rutubette, o zengin iklimde binlerce yıl yere dökülen yapraklarla oluşan verimli toprak sayesinde bu kadar büyümüş olağanüstü bitkilerdi bunlar. Yedi, sekiz bin yıllık geçmişleri olmalıydı. ... Bunlar dünyanın gençlik dönemlerinin kalıntılarıydı ve sadece Kafkasya’da korunmuş olunarak kaldıklarını umuyorum.Bir botanikçi olarak böyle bir olaya tanık olacağımı ve böyle bir manzarayla karşılaşacağımı tahmin etmezdim. Gerçek olan şu ki, ben Kafkasya’nın makro florasını gördüm.”

Fransız tarihçi ve etnograf Jacques de Morgan “Kafkasya’da Bilimsel Görev ve “Kafkas Halklarının Kökeni Konusunda Araştırmalar” adlı iki kitap yazmıştır. 1889’da Paris’te iki cilt halinde yayınlanan bu kitaplarda yazar, Kafkas halklarının Keltler’le akrabalığını kanıtlamaya çalışır. Şöyle der:
- “... Kafkasya için tarihin yazdığı en önemli olay MÖ 8. yüzyılda, Sit ve Skit; diğer adıyla Hazarların, Asya’dan Kuzey Kafkasya’ya gelerek oranın yerli halkıyla yaptıkları savaşlardır. O zamanlar Kafkasya’nın yerli halklarının hepsine Kimri adı veriliyordu. Bu savaşlardan sonra Kimriler iki büyük kola ayrıldılar ve bir kısmı Kafkasya eteklerine çekilirken, diğer kısmı da önce Avrupa ortalarına, oradan da daha batıya gitmeye zorlandılar. Hatta en sonunda Fransa’ya, Britanya ve İrlanda adalarında yerleşmek zorunda kaldılar. Bu durum Kafkasya için gerçekten önemli tarihi bir olay sayılmaya değer.” - “Strabon’un ifadesine göre binlere yıl Kafkasya’da ve Meot (Azak) denizinin her iki kıyısında oturan Kimriler çok eski zamanlardan beri Anadolu’ya birçok istila hareketlerinde ve seferde bulunmuşlardır (Cilt 2, s.117). Bu kayıtla, Kimrilerin ve Kimri tarihinin Hati-he halkı ve tarihiyle benzerliği meydana çıkıyor. Çünkü Strabon’un Kimri veya Kimmeri(Cimmerian) adını verdiği bu kabilelerin yaptığı istilalar, Kafkas halklarından Hattiler’in -yani eski Çerkezlerin- Küçük Asya’ya yaptıkları istila hareketleridir. - “ Bu sayede Kafkasya kavimleriyle ve bu arada Çerkezlerle aynı ırktan olan bu eski insanların ahfadının bugün nerede yaşamakta oldukları belli olmuştur. - Bugünkü Avrupa kavimlerini ırk ve dil yönünden inceleyenler Keltler’in Avrupa’nın ilk yerlileri olduklarını bilirler.

Üst bölümde Aydın O. Erkan’ın, hem kendi açıklama-yorumlarını hem de kitabına aldığı yabancı yazarların yorumlarını not ettik. Rahmetli Aydın O. Erkan mevzubahis kitabının son bölümünde şu yorumda bulunmaktadır: - “ Bu konudaki iddialar ve bunların dayandığı argümanların geçerliliği ancak incelemeler, araştırmalar sonucunda kabul edilebilir. Ben şahsen, Kafkasyalılar için 1998’de yazılanların 1798’de yazılanlardan hiç de farklı olmadığını fark ettim. Bunlar, bir iki eleştiri dışında genellikle övgü doludur. Bu da gösteriyor ki, bu halklar 200 yıldan beri kişilik ve karakterlerinden, mizaçlarından pek bir şey kaybetmemişlerdir. Altmış yıllık sömürgeci Çarlık yönetimi ve bunun üzerine yetmiş yıllık baskıcı Sovyet yönetimi altında, yani 130 yıldan fazla yabancı bir yönetim altında yaşamış olduklarını göz önüne alırsak, değişimin bu kadar az oluşu ve ulusal özelliklerinin bu derece iyi korunabilmiş olması övgüye değer. Bu noktayı belirtmeyi uygun buldum.” - “ Kafkasya çok ilginç bir ülkedir. Kafkasyalılar ise dikkate değer insanlardır. Kaf Dağı’nın gizemi her zaman var olacaktır. Gerçeği ortaya çıkarmak araştırmacılara düşüyor.”

Konukseverlik Çerkeslerin en büyük özelliklerindendir. Bu konuda hata yapanı hiç affetmezler. Bir Çerkes atasözü: “Ün salmak için keskin kılıç ve kırk sofra gereklidir” der. Savaşta kılıçla, toplantılarda da güzel söylevlerle ün kazanıldığı gibi konukseverliklerde de ün salmaya çalışırlar. Kafkasya’da her evin mutlaka bir konuk odası vardır ve sürekli açıktır. Konuğa yatak ve yemek çıkarmak üzere hazırlıklı bulunmakta her kadının asal görevidir.

Atlı, konuk olacağı odaya yaklaşınca, ev sahibinin mevki ve şerefine göre odadan ne kadar uzaklıkta inmesi gerekeceğini takdir eder. Yaşlı soylu ve Thamadeler ancak odanın önüne kadar attan inmeden gelebilir. Diğerleri ev sahibi sayılır. Her hangi biri ise 30-40 metre uzakta attan iner.

Vücut dik olarak attan süratle ve sol tarafından inmek incelik olmakla birlikte atın omzuna doğru çok eğilmek ayıptır. İnerken sol eli ile yalnız atın başını tutar. Hayvanın yelesini tutmak ayıptır. Konuk attan ineceği zaman etraftaki gençler hemen atı tutarlar. Sağ eli ile dizgini, sol eli ile üzengiyi tutarak konuğun inişine yardım ederler. At, teri kuruyuncaya dek gezdirildikten sonra, yaz ise konuk odasının yanında bulunması gelenek olmuş ağaçların gölgesine, kış ise ahıra bağlanır. Bazı konuk odalarının önünde at bağlamak amaçlı 5-6 çatallı bir ağaç dikili bulunur. 4-5 saat geçmedikçe atın eyerini almazlar. Bunu atın sırtı kabarmaması için yaparlar. Konuk atına bakılmasını ev sahibine bırakır. Kendisinin hayvana gidip bakması güvensizlik gibi görülür ve kabalık sayılır.

Atından inen konuk açık bulunan kamçısı elinde olduğu halde ev sahibine ve hazır bulunanlara yanaşarak selam verir. Ev sahibi de “yeblag” diyerek konuk odasına alır.

Misafir silahları üzerinde olarak konuk odasına girer. Ev sahibi ya da konuğa hizmet edecek aileden gençler hemen konuğun üzerinde, varsa önce başlığını ve yamçısını, sonra kamçısını, tüfeğini, tabancasını, kılıcını sıra ile alarak asar. Sonra konuğa oturması söylense de oda içinde yaşlı biri varsa konuk hemen oturmaz. Önce oturulmasını konuk olarak önerir ve bu öneriyi bir kaç kez yineler. Sonunda konuk oturunca orada bulunanlar bir süre ayakta durur ve bu sırada önce ev sahibi “fesapsi” der. Sonra tanış olsun olmasın “su zepesa” yani iyi misiniz diye sorar. Konuk da “zepaso su sa” mutlu yaşayınız, diye yanıt verir. Konuğa ilk olarak kimliği sorulmaz. Varsa konukla birlikte gelen Pserhe’den konuğun kimliği, gideceği yer ve yolculuk amacı öğrenilir. Yoksa ev sahibi yalnızca “nereden geldiğinizi öğrenebilir miyim?” diye soru sorabilir. Konuk da kimliğini açıklar.

Ev sahibinden başka odaya giren ziyaretçilerin hepsi de “fesapsi” diye konuğu selamlar ve nasıl olduğunu sorarlar. Ancak kim olduğunu soramazlar. Konuk değerli bir kişi ise, ev sahibi ile diğerleri yanına geçip kendiliklerinden oturamazlar. Konuğun önerisi ve bu önerinin bir kaç kez yinelenmesi üzerine yaşı uygun olanlar konuk odasının gerisinde otururlar. Konuğun oturduğu uzun sedirin üzerine kimse oturmaz.

Oturma hakkına ulaşmamışlara oturmaları önerilmez. Zaten bunlarda oturmaz ayakta dururlar. Konuk oturma zamanlamasını yerinde yapmalıdır. Uzun ısrarlardan sonra oturan konukla “kibarlık bilmeyeni oturtmak, Teke’nin derisini yüzmek gibidir” diye alay ederler.

Çok kalabalık olan Çerkes konuk odasında sanki kral varmış gibi konuşmalarda büyük bir özen ve incelik görünür. Birisi konuşurken diğerleri yalnız dinler, kendisine söz düşmeyen konuşmaya karışmaz. Konuşanlar ağır ve ciddi olarak konuşurlar, gülümseme vardır, ancak kahkaha asla yoktur.

Yüksek sesle konuşmakta kabalık sayılır. Konuk odasındaki konuşma biçimi ve şekli güzel, kibar olur. Konuğun hal ve hatırını soranlar, bir süre sonra odadan çıkarlar. Ancak, çıkan kişi ”rahat olunuz” der, sonra kapıya kadar arka arka gider ve yüzü konuğa dönük biçimde kapıdan çıkar. Konuk da çıkan kişiye ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur.

Konuk, odasına yeni ziyaretçi ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur. Bu seçim etmek onun inceliğine bağlıdır. Gelen ziyaretçi ihtiyar ve muhterem ise konuk, önce ona oturmasını önerir. Ziyaretçe doğal olarak bunu kabul etmez ve kendisine uygun bir yer bulup oturur.

Konuk ayağa kalktıkça oturanlarda ona uyarlar. O oturmadan kimse yerine oturmaz. Konuk muhterem bir ihtiyar ise ya da asil olup pek genç değilse sedirin ocağa yakın baş köşesine oturtulur. Bu değerde olmayan konuğun biraz aşağıda oturmakla o yerde hakkı yokmuş gibi kendisini göstermesi incelik, alçak gönüllülük gereği sayılır.

Konuk gelişi sırasında hemen gelip sedire oturmaz. Sedir üzerindeki pamuk ya da kuş tüyü yastığın kenarına ilişerek oturur. Yastığın üzerine oturmak kabalık olarak görülür. Ancak çok ihtiyarlar, üzerine oturabilirler.

Konuk, sedirin üzerinde sandalyede oturur gibi ayakları dik ve yerde olacak biçimde bir tarafa yaslanmayıp doğru ve güzel oturmaya özen gösterir. Ayak uzatmak, ayak ayak üstüne atmak kendini üstün görme ve orada bulunanlara karşı hakaret sayılır. Bağdaş kurmakta ayıptır “deve oturuşu” diye tanımladıkları, diz çökmekte çirkindir. Yani, korseli bir kız gibi dik ve doğru oturmak gerekmektedir. Çelik vücutları bu törene dayanıklıdır. Konuğun, eliyle bıyığını ve sakalını karıştırıp oynaması, konuşmalarında laubali davranması hoş görülmez.

Çerkeslerde kahve yoktur. Onun yerine çay verirler. Çayı olmayanlar yemekten önce bir şey getirmezler. Sabah, öğle, akşam olmak üzere üç kez yemek verdikleri için konuk yemek zamanını bekler. Ancak yemek zamanından önce ayrılacaksa yemek hemen verilir. Bu en çok dikkat edilecek konudur.

Sofra insanların inceliklerini gösteren bir sınav yeridir. Bu sınavdan geçmek önemli bir başarıdır. Çerkesler “sofra terbiyle mihengidir” derler. Pxesi-Phesi dedikleri yani “agaç kili” diye nitelendirdikleri “kaba adam sofrada belli olur” atasözünü anımsarlar.

Yemeği ağır yemek, lokmaları orta büyüklükte bulundurmak, kibarca almak, başı sofra üzerine çok eğmemek, lokma ağza yanaşmadan ağzı açmamak, bir lokmayı çiğneyip yutmadan diğer lokmayı almamak, yanakları lokmayla şişirmemek, sofra üzerine aksırmamak, ekmek ve börek gibi şeyleri ısırmayıp el ile koparmak, az yemek, ancak incelik olsun diye diye aç kalmamak önemli kurallardır.

Çerkeslerin “zi ahe zefemishirer femif” (hakkını yemeyen olgunlaşmamıştır) deyimiyle konu ettikleri beceriksizliği göstermemek gerekir. Ancak sınırı aşıp “psıç” yani manda dedirtmemek, bir yemeğe gereğinden çok ilgi gösterip “hiç görmemiş mi?” diye alay konusu olmamak, yemekleri övmek ya da beğenmez hareketlerde bulunmak, gibi tükenmez inceliklere dikkat etmek gereklidir.

Konukla beraber ev sahibi (önemli biri değilse) yemeğe oturmaz. Yemek anında ayakta bekler. Hazır bulunanlar arasında oturmaya hak kazanmış ihtiyar varsa, bir ya da iki kişi sofraya oturabilir. Ancak, konuğun ısrarıyla sofraya oturulur.

Konuk gece kalacak ise (hoş geldin töreni yapıldıktan sonra dinlenme aşaması gelince) elbiselerinden yalnız dizliğini çıkarır. O zaman pserhasi ya da hizmet eden bir genç dizliğini çekerek çıkarır.

Gece yatacağı zaman yatak hazırlanınca ev sahibi “çhash maf “ (hayırlı gece) diyerek çekilir. Odada kalan psherahlar konuğun soyunmasına yardım ederler. Çizmelerini pantolonunu çekip çıkarırlar. Elbiselerini güzelce derleyip bir yana bırakırlar. Legen, ibrik ve yeterince çıra bıraktıklar. Konuğun yatağa girmesinden sonra onlarda “çhash maf” diyerek çekilirler.

Konuğun hizmetindeki psherah, yanındaki odada yatar. Oda yoksa misafir odasının geri tarafında yatağını yapar. Psherah konukla beraber yemek yemez, yanında oturamaz, evde hizmet edecek gençler varken, konuğa hizmet etmez, ancak atlara kontrol eder.

Konuk odasının dışında genç akranları ile sohbet eder. Savaşlara, düğünlere, eğlentilere ve kızlara ilişkin gençlik sohbetleriyle zamanını geçirir. Ev sahibinin kızı varsa yanına giderek ziyaret eder. Köydeki diğer kızlara uğramayı da -özellikle bekarsa- hiç ihmal etmez. Çünkü memleketin kızlarını gördükten sonra eş seçecektir. Gençlere psherahlığı sevdiren de işte bu durumlardır.

Konuk ayrılacağı zaman atlar hazırlanınca yaver makamında olan psherah içeri girerek “hazır” der. Bunun üzerine konuk ayağa kalkar. Psherahlar silahlarını, duvarda asıldığı düzen üzere sıra ile verirler. Konuk silahlarını takındıktan sonra dışarı çıkar. Ata binmeden önce ev sahibi ve dostlar ile veda eder ve sarılırlar. Çerkeslerde sarılma anında bir birini öpme geleneği yoktur. Ancak kucaklaşmadan sonra el sıkarlar. Bazen veda anında yalnız el tutma ile yetinirler.

Konuk giderken ev sahibine teşekkür etmez. Çünkü ev sahibi görevini yapmıştır. Ancak “Hoş Kalınız” der. Geldiğinde olduğu gibi giderken de misafir at bineceği yerin uzaklığını belirler. Psherahlar atı odaya yakın getirirlerse, konuk saygı göstererek istiyorsa biraz uzağa çektirir ve atın başı odaya ve oradakilerinse dönük olarak tutulur. Konuk ata bineceği zaman kolana bakabilir. Çerkesler kolanı sık bağlamayı binicilikte usta olmadığının kanıtı sayarlar. Bunun için genellikle ata bindikten sonra kolan atın karnı altında bir parmak sığacak biçimde sarkar.

Konuk ata sol taraftan biner, binme anında sol eli ile hem dizgini, hem de eyerin kayışını birlikte tutar. Atın yelesini tutup binmek ayıptır. Sağ eliyle de arkadaki kası tutar. Çevik ve iyi biniciler genellikle yalnız sol eliyle öndeki kası tutmakla yetinerek hızla at binerler.

At binerken vücudu atın başına doğru çok eğmemek, hızla binmek gerekir. Binerken sağ ayağı atın sağrısına dokundurmak çok ayıptır. Atı tutan psheraha sol el ile dizgini, sağ eli ile üzengiyi tutar. Ancak üzengiye çok asılmaz. Çünkü bu, konuğun binicilik yeteneğiyle ile alay etmektir.

Konuğun yanındaki psherahlar 30-40 metre daha ötede, konuk at bindikten sonra at binerler. Buna öyle dikkat ederler ki, konuğun ata binmesi bitince kendiside eyerinde bulunmuş olur. Daha önce binemez. Psherahların atları başkasınca genellikle tutulmaz.

Konuk at bindikten sonra “Sötxej – Söthej” yani mesut olunuz diyerek vedasını bitirirken at bir atak yapıyor gibi gideceği yere doğru hızla yürür. Iyi eğitilmiş Çerkes atlar bu atağı öyle doğal bir hızda yaparlar ki binicisi farkına bile varmaz. Binicinin geme hafif bir dokunması ya da üzengi içindeki ayağını ata dokundurması üzerine at, o güzel hareketi yapar.

Konuk biraz uzaklaşmadan atına kamçı vurmaz. Yüz metre ilerleyince bir kez kamçıyı ata vurarak şakırdatır. Bunun anlamı, ata kimin bindiğini belirtmektir. Başka zaman zorunluluk dışında atı kamçı ile dövmek çok ayıptır. Kamçıyı vuracağı zaman eli kulağa doğru kaldırmayıp ancak gem çekerek vurmak gerekir. Atlar çok iyi eğitildiklerinden kamçı darbesine gerek yoktur.

Psherah da thamadesi, yani büyüğü önünden geçtikten sonra arkası sıra yürür. Orada hazır bulunanlar da veda edip ayrılan konuğa “Goq Maf” yani uğurlu yol diye eşlik ederler.

Çerkeslerde konuğun evde kalma zamanı konuğun isteğine bağlıdır. Bazen 5-6 ay, hatta bir yıla varır. Ancak ne kadar uzarsa uzasın ona gösterilen ilgi hiç eksilmez. Aksine dostlarının çoğalması nedeniyle konuk odası günden güne kalabalıklaşır, düğün yeri gibi olur.


Nola Zaur Nalçik 1991

Kaşenlik

Aralık 26, 2018

Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir. 


Çerkes kız ve erkekleri birbirleri ile düğünlerde, toplantılarda, muhabbet ortamlarında birlikte olurlar. Bu toplantılar en yaygın olarak köylerde görülür. Bu tür toplantılarda genellikle bir kaç köyün gençleri biraraya gelir. Sabahlara kadar süren sohbetler, oyunlar ve eğlenceler yapılır. Bu geceler gençlerin birbirlerini tanımalarına yardımcı olmaktadır. Muhabbet geceleri bir eğlence kaynağı olduğu kadar aynı zamanda eğitim yereri de sayılmaktadır. Kızlar ve erkekler belirli bir yaştan başlayarak bu tip toplantılarda çerkes adet ve görenekleri çerçevesinde eğitilirler. Bütün eğlence, düğün ve toplantılarda "thamate" adı verilen bir kişi bulunur.

Kim Kimle Kaşen Olabilir?
Aynı sülaleden olan kişiler kaşen olamazlar. Akrabalık derecesi ne kadar uzak olursa olsun yasaktır. Aynı köyden kişilerin kaşen olmaları hoş karşılanmaz. Bu kural günümüzde biraz yumuşamıştır. Artık aynı sülaleden olmamak kaydıyla kaşenliğe fazla tepki duyulmamaktadır. Muhabbet toplantılarında kızlar ve erkekler karşılıklı otururlar. 

Birden Fazla Kaşen
Gençlerin her toplantıda farklı kaşeni olabildiği için bir Çerkez kızının ya da erkeğinin evleninceye kadar çok fazla kaşeni olabilmektedir. Toplantıda amaç tanışmak, eğlenmek ve kendine uygun bir eş seçmek olduğu için kaşenlik bazen ciddi bazen de şaka halinde ortaya çıkmaktadır. Sayısı fazla olan şaka kaşenliğinin çok fazla bir ciddiyeti yoktur. 

Kız ya da erkek birbirlerinin daha önceki kaşenlerine karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmazlar. Eski kaşenlerle sosyal ilişkiler kesilmez. Çünkü daha önceki kaşenlerin şaka olduğunu her iki tarafta kabullenmiştir. Kadın ya da erkek eski kaşenleriyle bu benim eski kaşenim diye espri yapabilir. Dolayısıyla kızın ya da erkeğin birden fazla kaşeni olması yadırganmamaktadır. 

Evlenmeye Vesile Olan Kaşenlik
Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir. 
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler. Kaşenliğin bir de ciddi boyutu vardır. Bu durumda birbirlerini beğenen kız ya da erkek evlenmek için arkadaşlık kurmak isterler. 

Eğer karşı taraf kabul etmişse diğer toplantılarda da görüşerek bu ilişkiyi devam ettirirler. Fakat ciddi kaşenlikte daha ziyade pisehluk ile başlamaktadır. Erkek bir kaç arkadaşını alarak kızın veya onun herhangi bir akrabasının evine gider. Kızın da mutlaka yanında bir ya da bir kaç arkadaşı bulunmak durumundadır. Burada kıza kaşenlik teklifini sunar. Bu durumda kız ve erkek arkadaşlarının yanında teklifi değerlendirirler. Birbirlerinden beklentilerini ve isteklerini söylerler. Kaşenliğin her iki boyutunun da kendine has kuralları vardır. Kaşenlik eğer ciddi ise ve sonuçta evlilik düşüncesi ile kişiler birbirlerini tanımaya çalışıyorsa bu durumda meclislerde şaka kaşenliği gibi ulu orta gündeme getirilmez. Bu durumda bir çok muhabbette bir araya gelebilirler, bir çok konudan konuşarak birbirlerini daha iyi tanımaya çalışırlar. Fakat ilişkileri diğer kaşenliğe nazaran resmiyet kazanır. Diğeri kadar serbest değildir. Her ne kadar bu kişiler evlilik kararıyla birbirlerini tanımaya çalışsalar da mutlaka evlenecekler diye bir şart yoktur. Eğer bir engel söz konusu ise her iki taraf bu durumdan vazgeçebilir. 

Evlenme Akdi ve Euç
Kişiler evlenmeye karar verirlerse bu sefer bunu kendi aralarında akitleşirler. Bu durumda da euç denilen bir hediye verilir. Euç söz karşılığı verilen maddi bir hediyedir. Söz verdi anlamına gelir. Kaşenlik neticesinde evlenmeyi kabul etti demektir. Bu hediyeyi erkek bayandan ister. Bayan da kendi insiyatifinde bir hediye verir. Bu hediye bir boyun bağı, mendil, yüzük, bilezik olabilir. Erkek de bunun karşılığında kıza bir yüzük vermektedir.
Bu karşılıklı hediyeleşme durumu sadece kız ve erkek arasında olmaz.

Kızın ve erkeğin yanında arkadaşlarından veya akrabalarından birkaç kişi bulunmak durumundadır. Söz verme ve hediyeleşme hadisesi onların nezaretinde olmaktadır. 

Evlenmek amacıyla kaşen olan ve bunu akit altına alan genç kız ve erkekler bu durumda toplumdan ayrı bir yerde yalnız başlarına konuşamazlar. 
Onların yanlarında mutlaka arkadaşları da olmak durumundadır. Toplumun dışında ve toplumdan habersiz bir yerde konuşmaları yasaktır. Bu durum evleninceye kadar böyle devam eder. 

Eş Seçimindeki İncelik
Gerek evlenmeye karar veren gerekse sadece bir kaç toplantıda kaşen olan kişiler birbirlerini aileleri ile tanıştırmazlar. Arkadaşları ve o ortamda bulunan kişiler onların kaşen olduklarını bilir. Anne ve babalarına kaşen olduklarını söyleyip birbirlerini tanıştırmaları ayıp olarak karşılanır. Aileler kızın ya da erkeğin kaşenini toplumlardaki diğer kişilerden öğrenerek haberdar olurlar. Ancak evlenme zamanında ailelere bildirilir. Bu durumdan da sadece anneye bahsedilir. Kaşenlik adeti Çerkez toplumunda kızın ya da erkeğin evleneceği kişi hakkındaki kararı kendilerinin vermesini sağlar. Büyükler müdahale etmezler. Fakat evlenmek üzere kaşen tercihi yapan kişiler daha ziyade aile yapılarına uygun toplumsal kurallara ve adetlere riayet edecek kişileri tercih ederler. Bu nedenle birçok toplantıda kızın ya da erkeği hal ve hareketlerini kontrol ederler. Evlilik tercihi yaparken bu tip kişilerle yapmayı isterler. Çünkü çerkes kültüründe toplumsal normlara uygun olarak hareket etmek gerekmektedir. Fertlerden görgü kurallarına gelenek ve göreneklere uygun davranış göstermesi beklenmektedir. 

Kız Kaçırma
Kaşenlik ile başlayan evlilik aşamasında nişanlılık ve söz gibi durumlara pek rastlanmaz. Bunun en önemli sebebi kaçırma şeklinde evlenmenin gelenek ve göreneklerinde yer almasıdır. Gençler evlenmeye karar verdikten sonra maddi imkansızlıklar, kendisinden büyük başka birinin evlenecek olması gibi sebeplerden dolayı kaçırma şeklinde evlenmeyi tercih ederler. Fakat Çerkes kültüründeki kaçırma şekli diğer milletlerden farklı olarak kendine özgü bir nitelik gösterir. Bu şekilde evliliğin yaklaşması nişan ve söz gibi törenlerin yapılmasını gerekli kılmamaktadır.

Yine kişiler zaten kaşenlik dönemlerinde birbirlerini yeterince tanıdıkları için ayrıca bu tür dönemlere gerek duymazlar. Ayrıca çerkeslerde adetler kişilerin ilişkilerine çok fazla sınırlama getirdiği için bu döneme her iki tarafında katlanabilmesi zor olur. Çünkü nişanda büyüklerde işin içine girerler. Onlarla olan iletişimde konuşma ve görüşme yönünden bir takım güçlükler olduğu için kişiler nişanlı olarak kalmayı pek tercih etmezler. Ancak günümüzde söz ve nişanlılık dönemi Çerkesler arasında da yaygınlık kazanmıştır.
Çerkes milletindeki genç kız ve erkekler genellikle aynı milletten olan kişilerle evlenmeyi tercih etmektedirler. 

Not. Bu yazı Jabagi Baj'ın "Çerkesya'da Sosyal Yaşayış ve Adetler" adlı kitabı ile Zeynep Durgun'un "Çerkeslerde (Adıgeler) Kaşenlik Adeti ve Sosyal Değişme" adlı tez çalışmasından derlenmiştir.

Page 1 of 8

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı