Abhazya Cumhuriyeti

Aralık 28, 2018

Abhazya Cumhuriyeti

Republic of Abkhazia

Республика Абхазия

Аҧсны

   

 

Başkenti: Sohum - Akua
Cumhurbaşkanı: Sergey Bagapş
Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Aleksandr Ankuab
Başbakan: Sergey Şamba
Nüfus: 215.972 (2003)
Yüzölçümü: 8.600 km2
Nüfus yoğunluğu: 25.11 kişi/km2
Resmî dil(ler): Abhazca, Rusca
Saat Dilimi UTC+5
Milli Marş: Dinle-İndir
Resmi Sitesi: www.abkhaziagov.org
Yönetim Şekli: Cumhuriyet
İdari Bölgeleri: 7 bölgeden oluşmaktadır: Gagra, Gudauta, Sohum, Gulrıpş, Oçamçıra, Tkuarçal ve Gal
Bağımsızlık: 30 Eylül 1993 (Gürcistan' dan)
Anayasa: 26 Ekim 1994'te ülke çapında yapılan referandumla kabul edildi.
Oy Kullanma Yaşı: 18 yaş (tüm vatandaşlar için)

Yürütme Organı:
Bakanlar Kurulu: Bakanlar, başbakanın tavsiyeleri üzerine devlet başkanı tarafından atanır. Abhazya' da yürütme yetkisi devlet başkanına bahşedilmiştir. Cumhurbaşkanı, devletin başıdır ve 5 yıllık dönemler için seçilir.
35-65 yaşları arasındaki Abhaz uyruklu her Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilebilir. Seçimler tüm vatandaşların eşit ve doğrudan oylarıyla yapılır. Başkan, üst üste iki dönemden fazla görev yapamaz

Yasama Organı
Yasama organı Abhazya Cumhuriyeti Parlementosu' dur
(Halk meclisi-Ajular Reilazara). Tüm vatandaşlarının eşit ve doğrudan oylarıyla, 5 yıllık dönemler için seçilen 35 vekilden oluşur.
Parlemento Başkanı: Nugzar Aşuba. Seçimler en son Mart 2007' de yapıldı. Bir sonraki seçim Mart 2012' de olacak.

Yargı Organı
Anayasa Mahkemesi, en yüksek yargı organıdır.Diğer yargı organları: Şehir Mahkemesi, Hakem Mahkemesi, Askeri Mahkeme. Cumhurbaşkanı, Adalet Konseyi'nin başı olup yargı organlarının bağımsızlığında garantör olarak hizmet eder.
Muhalefet: Ulusal Birlik Forumu ( Birkaç partiden oluşmakta);

Resmi Tatil Günleri 
Yeni Yıl : Ocak 1-2 
Noel (Ortodoks): Ocak 7
Ajirnihua (Dünyanın yaratıldığı gün, Yenilenme):14 Ocak
Kadınlar Günü :8 Mart
Zafer Günü ( 2.Dünya Savaşı): 9 Mayıs
Bağımsızlık Günü: 30 Eylül
Anayasa Günü: 26 Kasım
Kurban Bayramı (Müslümanların dini bayramı): Hicri takvime göre 
Paskalya (Ortodoks Hıristiyanlarının dini bayramı): Kilise takvimine göre 

Anma Günleri
Aziz Simon Günü : 23 Mayıs
Kafkas Savaşı' nda Ölenleri ve Kafkas Sürgünü'nü Anma Günü: 31 Mayıs
Anayurdu Savunanları Anma Günü: 14 Ağustos 
1992-1993 Gürcü-Abhaz Savaşı'nda Ölen Çocukları Anma Günü: 14 Aralık

Diğer Tatil Günleri
Abhaz Ordusu Günü: 11 Ekim

Abhazlar (Abazalar)

Aralık 28, 2018

Abhazlar kendilerine Apsuva, ülkelerine de Apsnı, yani ‘canlar ülkesi’ adını verirler. Türkiye’de genel olarak Abaza adıyla bilinmelerine karşılık, Kafkasya’da bu halkın iki grubu ayrı ayrı ‘Abhaz’ ve ‘Abaza’ (Abazin) olarak adlandırılır. 14. ve 15. yüzyıllarda Abhazların bir kısmı Kafkas dağlarını geçip Kuzey Kafkasya’ya, Kuban ve Kuma nehirleri boyuna yerleşmiştir. Tapanta veya Bashağ olarak olarak adlandırılan bu grubu, 17. yüzyıl başlarında Aşharuva (’dağlı’) adı verilen soydaşları izledi. Onlar da Abhazya’nın dağlık bölgelerinden inerek Kuzey Kafkasya’ya yerleştiler. Bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayan bu grup ‘Abazin’, tarihi anavatanları Abhazya’da yaşayanlar ise ‘Abhaz’ olarak adlandırılır. Her iki grubun yaşadığı Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde Abaza adı böyle bir ayrım içermez. Ancak son yıllarda ‘Abhaz’ da ayrım yapılmadan ‘Abaza’ yerine kullanılmaya başlamıştır. Abhazlar (Abazalar) Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde genel olarak ‘Çerkes’ tanımına dahil edilirler.

Abhazlar (Abazalar) tarihin bilinen ilk dönemlerinden beri Abhazya’da yaşayan Kafkasya’nın yerli halkıdır. Dil ve köken olarak Çerkeslerle (Adığe) akrabadırlar. Türkiye’de Abhazlar (Abazalar) yoğun olarak İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bilecik, Bursa (İnegöl), Eskişehir, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas (Şarkışla), Adana (Tufanbeyli), Yozgat, Çorum, Amasya ve Samsun’a bağlı köylerde yaşarlar.

19. yüzyıl ortalarında Abhazya’da 170-180 bin, Kuzey Kafkasya’da Kuban bölgesinde 40-50 bin Abhaz-Abaza yaşıyordu. 1864’te sona eren Kafkas-Rus Savaşı sonucunda ve daha sonra Abhazya’da yaşanan (1866 ve 1877) ayaklanmalara bağlı olarak çoğu Osmanlı topraklarına sürgün edildi. Bugün Abhazya’da 120 bin, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde 30 bin Abhaz-Abaza yaşamaktadır. Ayrıca sürgün sırasında Gürcistan’ın güneyine, Acara bölgesine yerleşmiş Abhaz köyleri vardır. Türkiye’de ise yaklaşık 100-150 bin Abhaz vadır. Mısır, Ürdün ve Suriye’de de Abazalar yaşamaktadır.

Eski Abhazların geleneksel uğraşı tarım, otlak hayvancılığı, arıcılık ve avdı. Tipik yerleşim bahçe, bostan, bağ v.b. ile çevrili, birbirinden uzak, çiftlik tipi yerleşimlerdi. 19. yüzyılda Abhazlar, genellikle aynı soydan kişilerin oluşturduğu mahallelerden (ahabla) meydana gelen köy toplulukları (akıta) halinde yaşarlardı. Eski konutları yuvarlak ya da dörtgen şeklinde, saz çatılı örme evlerdi. Sonradan, yerden sütunlarla kaldırılmış, çok odalı, tahta kaplı eğimli çatısı olan ahşap evler (akuaskâ) yapmaya başladılar. Akuaskânın ön cephesinde ağaç oymalarla süslenmiş geniş bir veranda uzanırdı. Abhazların bugünkü köy evleri genellikle iki katlı, çok odalı, taş veya tuğla evlerdir.

Abhazlar arasında Bizans aracılığıyla 4. yüzyılda Hıristiyanlık, Osmanlılar aracılığıyla da 16. yüzyıldan itibaren Müslümanlık yayıldı, bu dinlerin inançları pagan inançlarla kaynaştı. Abhazlar bugün de iki dinli bir halktır. Abhazya’daki Abhazların çoğu Hıristiyan, bir kısmı da Müslümandır. Kuzey Kafkasya’da, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde yaşayanların ise tamamı Müslümandır. Ancak hiçbir din Abhazların toplumsal yaşamına tamamen nüfuz etmemiştir. Toplamsal yaşamı ve kuralları kâbz denilen Abhaz gelenekleri, örf-adet hukuku belirler. Eski çoktanrılı inançların izleri bugün de görülmektedir. Her soyun kendi koruyucu tanrısı ve kendisine ait anıha denilen kutsal korusu vardı. En üst tanrı Ançüa, av tanrısı Ajüeypş, yıldırım tanrısı Afı vd. ile ilgili inançlar, tek tanrılı dinlerin inançlarıyla birlikte yakın zamanlara kadar korunuyordu.

Feodal toplum yapısı 19.yüzyılda büyük ölçüde korunuyordu. Üst feodal kesimi prensler (tavad) ve asilzadeler (aamsta) oluşturuyordu. Serfler de kendi aralarında üç kategoriye ayrılıyordu: anhayü, amatsurazku ve agırvua (veya ahuyü). Üst feodal kesimle serfler arasında aşnakuma denilen bir ara sınıf bulunuyordu. En alt sınıfı ise köleler (ahaşala) ve azatlar oluşturuyordu.

Abhazların geleneksel aile yapısı da ataerkil özellikler taşır. Her Abhaz, kökleri yüzyıllar öncesine uzanan bir soya (ajüla) mensuptur. Sayıları binlere ulaşsa bile aynı soya mensup olan ve aynı soy adını taşıyan herkes birbiriyle akraba sayılır ve aralarında evlenme yasağı vardır. Bu yasağa anne tarafından akrabalar da dahildir. Komşuluk ve akrabalık dayanışması, konukseverlik, kan davası, yaşlılara saygı geleneksel Abhaz yaşamında önemli yer tutar. Yaşlılar bugün de ailede ve toplumda özel bir saygı görürler. Bu, Abhazların uzun ömürlülüğünün sosyal nedenlerinden biri sayılır.

Abhazların etno-psikolojik yapısı büyük ölçüde, bireyin toplumla ve doğayla ilişkisini düzenleyen geleneksel Apsuvara (Abhazlık) normlarıyla biçimlenmiştir. Ortaçağ Avrupa şövalyelerinin seçkin davranış biçimini anımsatan, incelikle işlenmiş davranış-görgü normları Apsuvara’nın ayrılmaz parçasıdır. Abhazların günlük yaşamdaki davranışları bugün de biraz seramonik özellikler taşır.

Murat Papşu Atlas, Mart 2003

“Tanrı bütün insanları özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazya’yı da unutmasın!” 
Geleneksel Abhaz Duası’ndan 

Abhazya Cumhuriyeti; Apsnı, Tanrı’nın kendisi için ayırdığı cennet ülke, 1200 yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz ulusunun anayurdu, eski Sovyetler Birliği’nin Rivyerası, Canlar Ülkesi...


Abhazya, kuzeyde Kafkas Dağları ile güneyde Karadeniz arasında kalan, doğudan batıya Karadeniz boyunca dar bir şerit olarak uzanan küçük ve şirin bir ülkedir.1 Yüzölçümü 8600 km², nüfusu 340.000’dir. Ülkenin etnik oluşumu; %40 Abhaz, %18 Gürcü, %16 Ermeni, %16 Rus şeklindedir. Cumhuriyetin başkenti Sohum (Akua), diğer başlıca kentleri ise Gagra, Gudauta, Oçamçıra, Tkvarçal ve Gal’dir. 

Abhazya’nın ekonomisi turizm ve tarım ağırlıklıdır. Başlıca tarım ürünleri; tütün, çay, narenciye, üzüm, mısır, fındık, sebze ve meyvedir. Ekime elverişli çok az alan (yüzölçümünün yüzde 20’si) olmasına rağmen, toplam istihdamın %27’sini karşılayan tarım sektörünün gayri safi milli hasıla içindeki payı yüzde 36’dır. Tarımın yanı sıra hayvancılık ve balıkçılık da Abhazya için önemli bir gelir kaynağıdır.2 

Abhazya eskiden “Sovyetler Birliği’nin Rivyerası” olarak adlandırılırdı. Kıyı şeridi, deniz ve güneş turizmi açısından uzun bir sezona (Mayıs-Ekim) sahiptir. Kıyıdan Kafkas Dağları’na uzandıkça dağ ve kayak turizmine elverişlidir.3 

Zengin bitki örtüsü, çok sayıda kültürün bir arada oluşu, binlerce yıl gerilere giden tarih hazinesi ve insanı şaşırtan doğal oluşumlarıyla birlikte Abhazya, dünyanın önemli turizm merkezlerinden biridir. Abhazya’da otel, motel, kamping, tatil köyü, özel dinlenme ve sağlık merkezleri gibi yüzlerce tesis bulunmakta ve yatak kapasitesi 25 bini bulmaktadır.4 

Abhazya, tarım ve turizm lehine bilinçli bir şekilde sanayiden uzak tutulmuştur. Ülke, zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Yapılan sondajlarla büyük ekonomik değere sahip altın, gümüş, demir, bakır, civa, kömür, barit, dolamit, tebeşir taşı, kalsit, kireç, granit ve mermer rezervleri tespit edilmiştir. Bunların yanı sıra çok kaliteli seramik toprağı ve maden suyu kaynakları vardır.5 

Abhazya; kara, hava, deniz ve demir yolu ulaşımı bakımından çok avantajlıdır. Eski Sovyetler Birliği’nin hemen her bölgesine havayolu, karayolu ve demiryoluyla bağlantılıdır. Ayrıca, Karadeniz sayesinde, dünyaya açılmaktadır.6 

Abhazya topraklarının otokton halkı olan Abhazların geçmişi, bu ülkenin tarihi ile özdeştir. Arkeolojik bulgular Abhazya topraklarının insanoğlunun en eski yerleşim birimlerinden biri olduğunu göstermektedir. Son yıllarda ortaya çıkarılan eserler taş devrinden beri sözünü ettiğimiz topraklarda insanoğlunun var olduğunu kanıtlamaktadır.7 

Abhazya eski bir Hıristiyanlık diyarıdır. Sonradan, 17-18. yüzyılda İslam’ın etki alanına girse de Abhazya’daki Hıristiyan topluluk her zaman, özellikle bu yüzyılda daha kalabalıktı. Sık sık rastlanan, Abhazların istisnasız Müslüman olduğu iddiası ya tarihi-etnografik cehaletin, ya da “İslam fundamentalizmi” kartının bilinçli olarak oynanmasının sonucudur ki böylelikle Abhaz-Gürcü anlaşmazlığı için basitçe “ebedi Hıristiyanlık-Müslümanlık çatışması” şablonu içinde hüküm vermek mümkündür.8 

M.Ö. 13-12. yüzyıllarda kurulan ve Yunan mitolojisinde çokça söz edilen Kolkhide Devleti bir Abhaz-Laz organizasyonudur. Gürcü tarihçiler her ne kadar bu devletin Migrel-Laz devleti olduğunu savunsalar da Rus araştırmacı Turçaninov, Kolkhide dilinin Abhazca olduğunu ve Abhazca’nın eski SSCB halklarının dilleri arasında ilk yazılı dil olduğunu ispatlamıştır.9 

Tarihsel süreç içinde Abhazların orijinal adından ilk kez Romalılar döneminde söz edildiğini görüyoruz. Kolkhide Krallığı M.S. 2. yüzyılda Romalılar tarafından yıkıldı. Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a taşınıp Bizans İmparatorluğu olduktan sonra da Kolkhideliler (Abhaz ve Laz halkları) bu imparatorluğa tabi kaldılar.10 

M.S. 4-6. yüzyıllar arasında Abhaz ve Laz halklarının ülkesi olan Kolkhide toprakları Bizans ve İran ordularının boy ölçüşme sahası haline geldi. Bölge bir Bizans’ın bir İran’ın eline geçiyor, savaşı kim kazanırsa kazansın zararı Abhaz ve Laz halkları çekiyordu.11 

6. yüzyılda Bizans İmparatoru Justinyen, Abhaz ve Laz halklarını Hıristiyanlaştırdı. M.S. 550 ile 555 yılları arasında Abhaz kökenli halklardan Abazgi, Apsil ve Misimyanlar tek tek çağın süper gücü Bizans İmparatorluğuna karşı bağımsızlık savaşı verdiler ve bu savaşlarda soykırıma uğradılar.12 

8. yüzyılda Güney Kafkasya Arap istilasına uğradı. Araplar bu bölgeyi yüzyıllardır elinde bulunduran İranlıları darmadağın edip bölgenin tamamını ele geçirdiler. Gürcü prensleri Mir ve Arçil, Arapların önünden kaçarak Abhazya (Abazgia)’ya sığındılar. Arap orduları onların peşinden Abhazya topraklarına girdi. Abazgia’lılar Anakopya kalesinde şiddetli bir çarpışmadan sonra Arap ordusunu yenilgiye uğrattılar. Bu olay, Abhaz tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır.13 

Abhazlar bu tarihten sonra Lazika’yı da ele geçirdiler. Ardından birçok Gürcü bölgesi Abhazya Krallığı denetimine girdi. 8. yüzyıl ile 10. yüzyıldaki dönemde Abhaz Krallığı bünyesinde bir araya gelen Gürcü kökenli halkların ortak otorite altında etnik konsültasyona girdiği ve günümüz Gürcü halkının temelini oluşturduğu birçok tarihçinin ortak yorumudur. Yani, Gürcü ulusu Abhaz Krallığı’na çok şey borçludur.14 

Abhaz Krallığı adını taşıyan devlet 10. yüzyılda hanedan değiştirirken adı da “Abhaz, Ran, Kahet, Somet Krallığı”na dönüşmüştür. 13. yüzyılda Celalettin Harzemşah tarafından yıkılan bu devlet hemen ardından gelen Moğol istilasından sonra tamamen dağılmıştır. Bu dağılma sonucunda Gürcü kökenli halklarla Abhazlar ayrılınca Abhaz Krallığı Abhazya’dan ibaret küçük ve sönük bir devlet haline gelmiştir. Ancak bu tarihten sonra da varlığını sürdürmüştür.15 

İspanyol gezgin Villadestes’in 1428 yılında yaptığı dünya haritasında gösterilen 58 devletten biri Abhazya’dır. Bu haritada Abhaz devleti ve bayrağı işlenmiştir.16 

Abhazya, 1578 yılında Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlılar Abhazya Kraliyet ailesine dokunmamışlar ve Abhazlar bu ailenin yönetiminde Sohum Sancağı adı ile Osmanlı İmparatorluğu’na tabi bir özerk birim olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.17 

17. yüzyılın sonlarına doğru Migrellerin zayıflamasından yararlanan Çaçba (Şervaşidze) Hanedanı güney sınırlarını tekrar İngur nehrine kadar genişlettiler. Aldıkları topraklardaki Abhaz nüfusunu arttırarak pozisyonlarını güçlendirdiler. Çaçba’lar 1705 yılında topraklarını üçe böldüler: Kardeşlerden biri Kuzey Abhazya’yı (Gagra’dan Kodor’a kadar), ikincisi Orta Abhazya (Abjıva)’yı (Kodor’dan Galidza’ya kadar), üçüncüsü Güney Abhazya’yı (Galidza’dan İngur’a kadar) aldılar. Sözünü ettiğimiz üçüncü bölgenin adı Çaçba Mirza Han veya Murza Khan’dan olmak üzere Murzakhan veya Samurzakhan adını aldı.18 

Rusya 16 Şubat 1801’de Gürcistan’ı ilhak ettiğini ilan etti. Ardından, Migrelistan 1803’te, İmereti ise 1804 yılında Rusya’nın denetimine girdi. Abhazya yönetimi 1810 yılında Rusya egemenliğini kabul etmesine rağmen Abhazların tamamı bu egemenliği kabul etmediler. Çarlık Rusya’sı ile Çerkesler arasındaki son savaş Ahçıpsı ve Aybga Abhazlarının topraklarında cereyan etti. 

Bilindiği gibi, Kafkas-Rus Savaşları’nın bitiminden sonra Çarlık makamlarının teşvik ettiği ve yerel feodal yöneticilerin kışkırttığı bir sürgün yaşandı. Bu sürgün neticesinde Abhazya, tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımlara sahne oldu. 19. yüzyılın ikinci yarısında 300.000’den fazla Abhaz Osmanlı topraklarına sürüldü. Sürgünler Osmanlı ülkesinde kök salarak büyük bir Abhaz diasporası oluşturdular. 

Sürgün sonrasında Çarlık, Abhazya’ya farklı etnik unsurları kolonize etmiştir. Esas olarak tek uluslu Abhazya hızla çok uluslu, çok dilli bir bölgeye dönüşmeye başlamıştır. Kolonizasyon ile Abhazya’nın demografik dengesi bozulmuştur. Sürgün ve sonuçları, 20. yüzyılın sonunda bölgede cepheleşmeye ve silahlı çatışmaya kadar varan anlaşmazlık düğümünün atılmasında kendi rolünü oynamıştır.19 

1918 yılı içerisinde Abhazya’da bir yerel Sovyet yönetimi kuruldu. Ancak Gürcü Menşeviklerinin Abhazya’yı kontrollerine geçirmeleri nedeniyle sürekli olamadı. Abhazya Halk Konseyi, Tiflis yönetiminin büyük politik baskısı altında, 20 Mart 1919 tarihinde Abhazya’nın özerklik antlaşmasını kabul etti. Antlaşma Abhazya’nın Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti’ne özerk birim sıfatıyla dahil olduğunu ilan ediyordu. 

21 Mart 1921’de Abhazya’da Sovyet egemenliğinin kurulması Gürcü varlığını sona erdirdi. Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 31 Mart 1921’de ilan edildi. Aynı yılın Aralık ayında Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “birlik antlaşması” yapmak zorunda kaldı. Dışişleri tamamen Gürcistan’ın yetkisine veriliyordu. Antlaşma Abhazya’nın Transkafkasya Federasyonu’na Gürcistan aracılığı ile girdiğini tespit ediyordu. 

Gürcistan ve Abhazya’nın karşılıklı ilişkilerinin anayasal-hukuki esasları daha sonra, III. Abhaz Sovyetleri Kongresi’nde (1 Nisan 1925) kabul edilen Abhazya Anayasası’nın maddelerinde de yer aldı. Anayasanın 4. maddesi “Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin özel birlik antlaşması temelinde Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile birleştiğini, onun aracılığıyla Transkafkasya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti’ne ve Transkafkasya Cumhuriyeti bünyesinde de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne girdiğini” tespit ediyordu. Aynı anayasanın 5. maddesinde Abhazya’nın egemen yapısı şöyle ifade ediliyordu: “Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, kendi topraklarında devlet iktidarını müstakil olarak ve başka herhangi bir iktidardan bağımsız olarak gerçekleştiren egemen bir devlettir.” 20 

Hukuki sürecin bundan sonraki gelişimi Abhazya’nın egemenlik haklarının sınırlandırılması yolunda ilerledi. 1931 yılında Stalin’in isteği ile Abhazya’nın statüsü düşürüldü ve özerk bir cumhuriyet olarak Gürcistan’a bağlandı. Bu karar Şubat 1931’de VI. Tüm Gürcistan Sovyetler Kongresi tarafından onaylandı. 

1930’lu yıllar boyunca Abhazya üzerindeki Gürcü asimilasyon politikaları resmiyet kazandı. Stalin ve gizli polis şefi Lavrenti Beria, Abhazlar üzerinde yoğun bir baskı oluşturdular. 

Abhaz dilinin öğretimi okul müfredat programından çıkarıldı ve yerine mecburi Gürcüce öğretim konuldu. Abhaz alfabesi Gürcü temelli alfabeyle değiştirildi. Yer adlarının birçoğu Gürcüce adlarla değiştirildi.21 Birçok kent, kasaba ve köyün Abhazca adı kaldırıldı, Gürcüce adlar konuldu. 17 Ağustos 1936’da gerçekleştirilen ad değiştirme operasyonu ile Abhazya’nın başkenti Sohum’un adı “Suhumi” olarak değiştirildi. 1948 yılından itibaren 1951 yılına kadar Abhazya tam kendi istedikleri gibi değişmişti. 147 yer ismi değişti.22 

Stalin’in baskıları Abhaz siyasi ve entelektüel elitini tamamen yok olma noktasına getirdi.23 Birçok aydın ve siyasi önder öldürüldü. 1940’tan itibaren bütün resmi dokümanlarda Abhaz sözcüğü kaldırıldı. Abhazlara isimleri unutturulmaya, şahsiyetleri körletilmeye başlandı. Abhazya sanki Gürcistan’mış gibi gösterilmeye başlandı.24 

Gürcüleştirme politikasının temel öğesi bilinçli olarak uygulanan iskan politikasıydı. 1940’lı yıllarda ve 1950’lerin başında Gürcistan’ın iç bölgelerinden Abhazya’ya on binlerce Gürcü yerleştirildi.25 “Göç” seli sonucunda Gürcüler Abhazya’daki en kalabalık topluluk oldu. Gürcüleştirme politikasının ideolojik dayanağı da, bazı Gürcü tarihçiler tarafından ortaya atılan, Abhazya’yı ezeli Gürcü toprağı, Abhazları da Gürcülerin etnik alt kollarından biri ilan eden teoriydi.26 

Süregelen kolonizasyon politikaları nedeniyle 1886 yılında 3989 olan Abhazya’daki Gürcü nüfusu 1959 yılında 158.221 kişiye ulaşmıştı. Aynı sürede Abhaz nüfusu ise 58.960’dan ancak 61.193’e çıkmıştı.27 

(...) Stalin’in sorumsuz devlet yönetimi döneminde, SSCB bünyesinde statüsü olumsuz yönde değiştirilen tek ülke Abhazya’dır. 10 yıllık süre içinde Abhazya’nın statüsü bağımsız cumhuriyetten özerk cumhuriyete düşürülürken, aynı zaman dilimi içinde diğer uluslarda basitten mükemmele doğru derece derece yükselen statüler kazandırılmıştır.28 

1954 yılına gelindiğinde artık ne Stalin vardı ne de Beria. Dolayısıyla Abhaz halkı için yepyeni bir dönem başlamıştı. Abhazca okullar yeniden açıldı, Abhaz alfabesi Gürcülükten kurtarılarak yeniden ulusal boyut kazandı. Sürgün üzerinden 70 yıl geçmesine karşın asimilasyon ve baskı politikaları yüzünden hiç artmayan Abhaz nüfusunda küçük de olsa artışlar başladı.29 

Stalin’in ölümünden ve Beria’nın kınanmasından sonra Abhazya’daki hızlı asimilasyoncu politika geçici olarak durduruldu. (...) Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi Stalin’in maskesini düşürdü ve sertlik politikalarının bitişiyle simgelendi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Temmuz 1956’da Cumhuriyetteki ulusal politikaların en belirgin çarpıtmalarını dile getiren “Gürcistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Çalışmalarının Hataları” başlıklı kararı çıkarttı. Kararda şu ifadeler yer alıyordu: “Abhazya ve Osetya’da Gürcü, Abhaz, Ermeni ve Oset halkları arasında yapay düşmanlık tohumları atılmış; Abhaz, Ermeni ve Oset kültürleri kasten yok edilmeye çalışılmış, bu halklara karşı kuvvete dayalı asimilasyoncu politika uygulanmıştır.” 30 

Meşhur Abhaz tarihçiler Z.V. Anchabadze ve G.A. Dzidzaria 1972’de şöyle yazmışlardır: “Beria ve suç ortakları Leninist ulusal politikayı açık seçik tahrif etmişlerdir. Abhaz halkının ulusal gelişimini engellemişler, Abhaz-Gürcü kardeşliğini bozmaya çalışmışlardır. Abhaz okulları kapatılmış, diğer yasadışı politikalar uygulanmış, Abhaz kültürü yok edilmeye gayret edilmiş ve kuvvete dayalı asimilasyon uygulanmıştır. Abhaz tarihi de şovenist amaçlarla çarpıtılmıştır. En iyi siyasetçiler, edebiyatçılar, sanatçılar ve diğer aydın unsurlar ortadan kaldırılmıştır.” 31 

Stalin ve Beria belasından kurtulan Abhazlar bütün güçleri ile varolma savaşına girişince Gürcü şovenistleri geri adım atmak zorunda kaldılar. 1978 yılında Gürcistan yönetimi “anayasa tadilatı” adı altında özerk cumhuriyetlerin yetkilerini kısmaya kalkınca Abhaz halkı ayaklanmış, mitingler yapılmış, 130 Abhaz aydını ve ileri geleninin imzaladığı bir protesto mektubu SSCB Yüksek Sovyeti’ne ulaştırılmıştır. SSCB Yüksek Sovyeti bu mektupta sıralanan şikayetleri dikkate alarak Abhazlar lehine bazı kararlar alınca ortalık durulmuştur.32 

1989 yılında Tiflis yönetimi Sohum’daki Dil Bilimleri Akademisi’ni Tiflis Üniversitesi’ne bağlamaya kalkınca Abhazlar bu olayı protesto etmek için bir miting düzenlediler. Bu mitinge 1000 kadar fanatik Gürcü silahlarla saldırınca olaylar çıktı ve bu olaylarda 20 kişi hayatını kaybetti.33 

Gürcistan ile Abhazya arasındaki ilişkiler sürekli gergin kalmıştır. Abhaz halkı Abhazya’nın Gürcistan bünyesinden çıkması için aralıksız gayret göstermiştir, ki bu, totaliter Gürcistan rejimi için eşi benzeri görülmemiş toplu protesto eylemlerine yol açmıştır, 1931, 1947, 1956, 1967, 1978, 1980, 1989, 1991 yıllarında... 

1992 Şubat’ında Gürcistan Geçici Askeri Konseyi, SSCB yasalarından sonra Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti yasalarını da ortadan kaldırarak 1921’deki Menşevik anayasasına döndü. Bu anayasa Abhazya Cumhuriyeti’nin hukuki varlığını içermediği için Abhazya Cumhuriyeti bir anayasa krizi ile karşı karşıya kaldı ve Gürcistan ile ilişkilerini belirleyen hukuksal temeller ortadan kalktı. Şöyle ki; 1921 yılında Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti ile eşit statüde bir cumhuriyet olan Abhazya, 1931’de SSCB yasaları dahilinde Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyet yapılmıştı. SSCB yasaları yürürlükten kalkınca, hatta Gürcistan Cumhuriyeti 1921 anayasasına dönünce Abhazya Cumhuriyeti’nin Gürcistan’a bağlılığı da bitmiş oluyordu.34 

Gürcistan yönetiminin uygulamalarından biri de, Gürcistan’ın Sovyet dönemi devlet yapılarını ve bunlar tarafından kabul edilmiş devlet-hukuk aktlarını yasal olarak geçersiz sayan bir dizi hukuki kararları kabul etmesi oldu. Gürcistan’da “Komünist ve Sovyet Kolonyal Mirasıyla Mücadele” sloganı altında gürültülü bir kampanya yürüten rejimin sorumsuz yöneticileri, bununla Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni bir arada tutan anayasal-hukuki esasları yıktıklarını anlamadılar, zira Gürcistan ve Abhazya’nın birliğine esas teşkil eden (1921) ve Abhazya’nın özerklik esaslarıyla Gürcistan’a dahil olduğu (1931) hukuki anlaşmalar geçerliliğini yitiriyordu.35 

Şubat 1992’de Gürcistan mevcut 1978 Anayasası’nı yürürlükten kaldırıp Sovyet öncesi 1921 Anayasası’na dönünce, Abhazya karşı adım atarak 1978 Abhazya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nı yürürlükten kaldırdı. Yeni anayasa kabul edilinceye kadar Abhazya’nın özerklik öncesi statüsünü tespit eden 1925 Anayasası’na dönüldüğü ilan edildi ve aynı tarihte Abhazya Parlamentosu egemenlik kararı aldı.(23 Temmuz 1992) 36 

Bu Anayasa’nın II. Bölümü’ne göre Abhazya, uluslararası hukukun öznesi, egemen bir devlet sayılıyordu. Aynı zamanda Abhazya Parlamentosu, federasyon antlaşması temelinde eşit özneli ilişkilerin kurulması için görüşmelere başlanması teklifiyle Gürcistan Yönetimi’ne çağrıda bulundu. Ancak Gürcistan Yönetimi, Abhazya ile siyasi diyalog kurmak yerine, 14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya silahlı saldırı başlatarak güç kullanmayı seçti.37 


Abhazya-Gürcistan Savaşı 

Sohum televizyonu 13 Ağustos’u 14 Ağustos’a bağlayan gece Gürcistan Devlet Konseyi’ne bağlı bini aşkın Gvardiya askerinin tank ve helikopterler eşliğinde Gürcistan sınırını geçerek egemen Abhazya Cumhuriyeti’ne haince saldırdığını haber verdi.38 

Gürcistan Devlet Konseyi 14 Ağustos günü öğleden sonra saat 4’te duruma hakim olduğu kanısıyla gerçek amacını açıkladı ve “Abhazya’nın Gürcistan’ın ayrılamaz bir parçası olduğunu, bu nedenle birliklerini Abhazya’ya karşı harekete geçirdiğini” bildirdi. 

Dünya Çerkes Birliği Başkanı Yurıy Kalmık, Nalçik’te bir bildiri yayınlayarak “Kuzey Kafkasya halklarını, Güney Rusya’daki Kazakları, özgürlük, şeref ve bağımsızlığa değer veren tüm insanları” Abhazya Cumhuriyeti’ne yardıma çağırdı. Yurıy Kalmık aynı zamanda, Abhazya’yı yalnız bırakmayacaklarını açıklayarak, gönüllüleri kardeş Abhaz halkını savunmaları için göreve çağırdı. 

15 Ağustos günü Adıgey Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta Adıge Halk Cephesi ve Adıge Halkının Genel Kongresi öncülüğünde büyük bir miting yapıldı. Halk arasından çıkacak 20-45 yaş arasındaki gönüllülerin savaşmak üzere Abhazya’ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Tüm Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Abhazya Halkı ile Dayanışma Komiteleri oluşturuldu. 

Abhazya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba 17 Ağustos’ta bir bildiri yayınlayarak tüm dünya ve Kuzey Kafkasya halklarından yardım istedi. Aynı gün Türkiye’de Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi resmen faaliyete geçti. 

Abhazya başkenti Sohum ile “Kardeş Kent” ilan edilmiş olan Adapazarı’nda büyük bir miting düzenlendi. Binlerce kişi E-5 karayolunu trafiğe kapatarak haykırdı: “Abhazya Yalnız Değilsin!”, “Katil Şevardnadze!”, “Abhazya, seni kan gölüne çevirenleri içinde boğacağız!”. Abhaz ve Adıge bayrakları Türkiye’de ilk defa evlerden miting alanlarına çıkarılıyordu. İlk olarak 50 gönüllü Abhazya’ya gitmek üzere hareket etti. 

Ankara’da bir grup Çerkes, Gürcistan’ın Abhazya’yı işgalini ve Rusya’nın bu işgali destekler tutumunu protesto etmek için Rusya Federasyonu Büyükelçiliği’ne siyah çelenk bıraktı. 

Maykop’ta ilk Adıge gönüllüleri 4 otobüsle silah almak üzere Çeçenya başkenti Grozni’ye hareket ettiler. Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım ise, Abhazya’ya yardıma gitmek isteyen gönüllülere hitaben, Abhazya’ya göndereceği kurulun dönmesini beklemelerini söylüyordu. Daha önce kendilerine silah veremeyeceğini, gitmelerini de istemediğini bildiriyordu. Bir kardeşi Gürcüler tarafından öldürülmüş olan Abhaz genci ise kitleye şöyle hitap etti: “Sevgili kardeşlerimiz, toprağımız kana bulandı, insanlarımız öldürülüyor ve sizlere ihtiyacımız var.” 

Adıgey’de yayınlanan Adıge Makh gazetesi 19 Ağustos’ta şöyle bir manşet attı: “Abhazya Cumhuriyeti’ne yardım edeceğiz. Kalkın, kardeşlerimiz bizden yardım istiyorlar!” 

Kabardey Ulusal Kongresi’nin 19 Ağustos 1992 tarihindeki basın toplantısında Yönetim Kurulu üyesi Şokuy Muhammed şu açıklamada bulundu: “(Abhazya’da) Rusya Başkanı, Yüksek Sovyet Başkanı ve diğer üst düzey yöneticilerin bilgisi dışında hiçbir şey olmadı. Bu tutumlarını değiştirmezlerse, bu zor günlerinde Abhaz halkına yardımcı olmazlarsa, bunun anlamı biz Adıgelerin de hiçbir öneminin olmadığıdır. Bizim de bu durumda mutlak surette Federasyon’dan çıkmamız gerekir” 39 

Rusya Parlamentosu’nun Çeçen Başkanı Ruslan Hasbulat, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin devlet başkanlarına telgrafla başvurarak “Halka, yasalara saygılı ve sakin olmaları çağrısında bulunmalarını” istedi. 

Savaşın başladığı bu ilk süreçte Gürcistan ordusu Abhaz halkını boğmak ve Abhazya bağımsızlığını yok etmek için elinden geleni yapmaktaydı. İnsanlar öldürülüyor, kadınlara tecavüz ediliyordu. 12 yaşında bir kıza ebeveynlerinin gözleri önünde tecavüz edilmişti. “Beyaz Çoraplılar” adı verilen Litvanyalı paralı kadın askerler de Gürcü ordusunun saflarındaydı. Gürcü komutanlığı keskin nişancı olan bu paralı askerlere öldürdükleri her Abhaz için 1000 ruble “ikramiye” ödüyordu. Gürcü ordusu çivi ve fosfor bombaları kullanıyordu. Yaşanan tam anlamıyla bir katliamdı. Ayrıca; Abhazya Devlet Arşivi, Bilimsel Araştırma Enstitüsü, Abhaz Milli Müzesi, Abhazya Üniversitesi, okullar, tiyatrolar ve birçok bilimsel kuruluş yakılıyordu. 

Vladislav Ardzınba ise Abhazya’nın işgal edilmeyen kuzeybatı bölgelerinde direnişi örgütlemekteydi. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden Abhazya’ya yoğun bir gönüllü akını başlamıştı. Savaşın ilk döneminde Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Gürcistan’dan yana tavır aldılar. Rus ve Türk medyasında Gürcistan’ın yaydığı maksatlı haberler dışında bir habere rastlamak mümkün değildi. Rus ve Türk medyasında, “Asi Ardzınba”, “Ayrılıkçı Abhaz Teröristler” türünden ifadeler yer almaktaydı. 

Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin yetkilileri ilk etapta biraz pasif tavır takındılar. Bu cumhuriyetlerdeki asıl destek halk cephe ve kongrelerinden, sivil toplum örgütlerinden geliyordu. Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu ve Dünya Çerkes Birliği ise Abhazya’nın yanındaki en büyük güçtü. Bu kurumların halk üzerinde devlet yetkililerinden daha yüksek bir etkisi vardı. 

Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu 21 Ağustos’tan itibaren Gürcü kuvvetlerinin Abhazya’dan çekilmesini ve bu ülkeye verdiği zararı tazmin etmesini istedi. Ayrıca, Abhazya özgür olmadıkça Kafkas halklarının Gürcülere karşı savaşa katılacaklarını ve kendi isteğiyle Abhazya’ya gitmek için Grozni kentinde 4000 kişinin yazıldığını bildirdi. 

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Hükümeti kendi bütçesinden 3 milyon ruble değerinde ilaç ve gıda maddesini Abhazya’ya yolladı ve yardım için bir banka hesabı açtı. 

Grozni’de toplanan Adıge gönüllüler kendi yöneticilerine hitaben bir bildiri yayınladılar: “(...) isteklerimiz yerine getirilmezse, Adıgey’e döndüğümüzde, bu zor anında kardeş Abhaz halkını desteklemeyenlere karşı savaş ilan edeceğiz.” 

Tüm Kafkas diaporasında büyük bir hareketlilik yaşanmaktaydı. Diasporalı Çerkesler, Abhazya olaylarına uygulanan enformasyon ambargosunu kırmaya çalışıyorlardı. Hükümetlere, devlet adamlarına, parti ve basın organlarına mektup ve telgraflar yağıyordu. Kafkas diasporası tek yürek halinde Abhazya’daki kardeşlerine sahip çıkıyordu. 

Türkiye’de ilk kez Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit Türkiye Hükümeti’nin Abhazya politikasını kınayarak şu açıklamada bulundu: “Türk Hükümeti’ni Abhazya ile Gürcistan arasındaki sorunla daha etkin biçimde ilgilenmeye çağırıyorum.” 

Aynı günlerde Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu olağanüstü bir toplantı yaptı. Gürcistan Devlet Konseyi’nden, tüm güçlerini Abhazya’dan çekmesinin istenmesine karar verildi. 

Bir grup Adıge genci, Abhazya’ya daha etkin destek verilmesi talebiyle açlık grevi başlattılar. Adnan Huade ve Abdülkadir Çemişo’nun başlattığı açlık grevine daha sonra Tehutemıkuay Rayonu’ndan 30 kadar genç de katıldı. Maykop’ta repatriant (anayurda dönen) ailelerin küçük çocukları kendi aralarında topladıkları 40 dolar ve 2500 rubleyi Abhazya ile Dayanışma Komitesi’ne teslim ettiler. 

Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu parlamento üyesi Taras Şamba Abhazya’nın özgürlük mücadelesine karşı takındığı tutum nedeniyle Rusya Hükümeti’ni kınayarak “Bu tutum devam ederse Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu’ndan ayrılabileceklerini” ifade etti. 

Boris Yeltsin, Moskova’da bir araya gelerek kendisiyle görüşme talebinde bulunan Kuzey Kafkasyalı liderlerle görüşmekten kaçınıyordu. Liderler ancak, Başkan Yardımcısı A. Rutskoy’la görüşebildiler ve Gürcistan’ın hukuk dışı eylemlerini protesto ettiklerini bildirdiler. 

Türkiye’de Kafkas Kültür Dernekleri tarafından ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadelere yer verildi: “Çağımızın yüzkarası Eduard Şevardnadze’yi tüm Kuzey Kafkasya halklarının ulusal düşmanı ilan ediyoruz... Tüm Kuzey Kafkasya halkları, Güney Osetya ve Abhazya’ya yapılan saldırıları kendilerine yapılmış kabul ederler... Oset ve Abhaz kardeşlerimizin özgürlük ve demokrasi mücadeleleri sonuna kadar desteklenecektir!” 

Adıgey’de halk tarafından oluşturulan Abhazya ile Dayanışma Komitesi, Adalet Bakanlığı tarafından resmen tanınarak tescil edildi. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin liderleri Boris Yeltsin’e Rusya Federasyonu ile imzalamış oldukları Federasyon Anlaşması’nı 24.08.1992 tarihi itibariyle yeniden gözden geçireceklerini bildirdiler. Dağıstan Cumhuriyeti başkenti Mahaçkale’de binlerce kişinin katıldığı bir miting düzenlendi ve Gürcistan şiddetle kınandı. 

24 Ağustos gecesi alelacele toplanan faşist Gürcü cuntası “Abhazya Özerk Cumhuriyeti” ve Batı Gürcistan’da genel seferberlik ilan etti. İşgalci Gürcü ordusunun başında olan G. Karkaraşvili, Abhazya Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba’nın 26 Ağustos 1992 günü saat 12’ye kadar teslim olmaması halinde Abhazya’da kitlesel operasyonlara başlayacakları tehdidini savurdu. 

25 Ağustos’taki TBMM oturumunda Türkiye Hükümeti Gürcistan’a verdiği ekonomik ve politik destek nedeniyle eleştiriler aldı. Acaristan Özerk Cumhuriyeti merkezi Batum’da 300 genç, Abhaz halkını destekleyen bir miting yaptılar. Gürcü gençliğine çağrıda bulunarak genel seferberliğe katılmamalarını istediler. Çıkan olaylar sonunda Gürcistan Devlet Konseyi Batum’da sıkıyönetim ilan etti. 

26 Ağustos’ta Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı ve Rusya Başsavcılığı bir bildiri yayınlayarak Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu’nun son eylemleriyle sosyo-politik bir organizasyon olmaktan çıktığını, askeri eylemlere girdiğini, bölgesel anlaşmalar içeren belgeler imzaladığını, bu nedenle de yasaların dışına çıktığını belirtmekteydi. Bu günlerde Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu’nun Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerindeki prestiji Rusya Federasyonu yöneticilerinin de yerel hükümetlerin de üzerindeydi. 

Gürcü işgal birlikleri komutanı G. Karkaraşvili 27 Ağustos’ta “97.000 Abhaz’ı yok etmek için gerekirse 100.000 Gürcü’yü feda edebiliriz” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu ruh hastasının sözleri, Gürcü saldırısının asıl hedefinin Abhazya’nın yerli halkını tümüyle yok etmek olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştu. 

Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım, “Abhazya’ya artık resmen gönüllü kuvvetler gönderebileceklerini” bildirdi. Türkiye’deki Çerkeslerden bir kurulu kabul eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, “ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Abhazya’nın durumunu gündeme getireceğini” ifade etti. 

Boris Yeltsin, Gürcü ve Abhaz liderlerinin 3 Eylül’de bir araya geleceği Moskova toplantısında Abhazya Sorunu’nun ele alınacağını bildirdi. Abhazya Parlamentosu ise bunun üzerine, Gudauta’dan yaptığı bir açıklama ile Abhazya halkının geleceğinden endişe duyan Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri temsilcilerinin de Moskova’daki görüşmelere katılması gerektiğini bildirdi. 

Rusya Federasyonu’nun arabuluculuğu ile Soçi kentinde bir araya gelen Abhazya Devlet Başkanı Vladislav Ardzınba ile Gürcistan Savunma Bakanı T.Kitovani 31 Ağustos 1992’de yürürlüğe girmek üzere bir ateşkes anlaşması imzaladılar. 

ABD Başkanı George Bush’un Şevardnadze’yi desteklediğini belirten bir demeci ve Abhazya’daki soykırım girişimine karşı takındığı kayıtsız tavır tüm Çerkes dünyasında nefret uyandırdı. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin İstanbul ve Ankara’da düzenlemek istediği mitinglere hükümet tarafından izin verilmedi. Bu durum Kafkasyalı kitlelerde büyük hoşnutsuzluk yarattı. 

Abhazya Direnişi gün geçtikçe yoğunluk ve güç kazanmaktaydı. Tüm Kafkas halkları Gürcü saldırganlığına karşı tam bir politik ve askeri cephe oluşturmuş durumdaydılar. 1 Eylül’den itibaren Türkiye basını ve kamuoyu da Abhazya’daki olaylarla tarafsız biçimde ilgilenmeye başladı. Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin çabalarıyla Türkiye basını konuya geniş olarak yer vermeye başladı. Türkiye’nin büyük gazeteleri Abhazya’ya muhabirlerini gönderdiler. Pek çok yazar, Abhazya’nın onurlu direnişini doğru bir şekilde okuyucuların önüne koyarak Çerkesler’in sevgisini kazandı. 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Balkanlar ve Kafkasya’da odaklanan gelişmeler karşısında Türkiye’nin ağırlığını koyması gerektiğini” söyledi. Başbakan Süleyman Demirel ise TBMM’nin açılış oturumunda “Türkiye’nin, Gürcistan’ın Abhazya’ya askeri müdahalesinden rahatsızlık duyduğunu” belirtti. 

Gürcistan Devlet Konseyi Başkanı Eduard Şevardnadze, Rus birliklerinin de Gürcü askerlerine roket saldırısında bulunduklarını ifade etti. Moskova bu iddiayı yalanladı. Şevardnadze, 3 Eylül’de Moskova’da yapılacak görüşmelere katılmayabileceklerini söyledi. 

Abhazya’da savaşmakta olan 5000 kadar gerillaya ek olarak Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden toplanmış olan 15.000 gerilla daha silahlandırıldı ve Abhazya’ya geçmeyi sürdürdüler. 

Moskova’da oluşturulan Rusya-Gürcistan Komisyonu adına A. Murilev ve Levan Şeraşenidze, 3 Eylül’de, bazı Gürcü iddialarının aksine bölgedeki Rusya birliklerinin Abhazları hiçbir şekilde desteklemediklerinin tespit edildiğini bildirdiler. 

Boris Yeltsin, Eduard Şevardnadze ve Vladislav Ardzınba arasında yapılan görüşmelerde 3 Eylül 1992 tarihli Moskova Nihai Belgesi imzalandı. Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri başkanlarının manevi baskısı altında imzalanan nihai belge Abhazya açısından politik bir yenilgiydi. Nitekim Ardzınba, belgenin imzalanmasından hemen sonra yayınlanan bildirisinde bu durumu açıkça ifade etmişti. 

3 Eylül’de imzalanan ve taraflar arasında ateşkes öngören bu anlaşma uygulanmadı. Gürcü birlikleri işgal ettikleri mevzilerde kalmaya devam ettiler ve çatışmalar olanca şiddetiyle devam etti. 

8 Eylül’de Türkiye, Gürcistan’ın talepleri doğrultusunda bu ülkeye göndermeyi vaat ettiği 50 bin tonluk buğday yardımının 4 bin 527 tonluk son partisini de Gürcistan’a sevk etti. 

Rusya Federasyonu Parlamentosu 25 Eylül’de Abhazya’da meydana gelen olaylarla ilgili bir karar aldı. Kararda, etnik gruplar arası ilişkilerdeki sorunları şiddet yoluyla çözmeye kalkışan Gürcistan liderlerinin politikası şiddetle kınandı. Gürcü hükümet yetkililerinden askeri güçlerini Abhazya bölgesinden çekmesi, askeri harekâta derhal son vermesi, özgürlüklere ve temel insan haklarına uygun davranması talep edildi. Parlamento, Rusya Federasyonu Hükümeti ve Başkanı’na da bir dizi önerilerde bulundu. Bunlar arasında, Rusya’nın Gürcistan’a silah sevkıyatını durdurması, Abhazya’ya insani yardımın devam etmesi ve Abhazya sorunu halledilinceye kadar Gürcistan ile olan ekonomik anlaşmaların yürürlükten kaldırılması gibi hususlar vardı. Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun aldığı bu karar Gürcistan’ın faşist yöneticileri, Rusya Hükümeti ve Başkanı üzerinde tokat etkisi yaptı. 

26 Eylül 1992’de Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu Başkanı Yurıy Musa Şenıbe, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde tutuklandı ve Rostov’a götürüldü. Yurıy Musa Şenıbe halklar arası ilişkileri bozmakla suçlandı ve Abhazya’ya savaşa gitmiş olan Konfederasyon gönüllülerinin de yargılanacakları bildirildi. Kuzey Kafkasya’nın tüm cumhuriyetlerinde bu durumu protesto eden mitingler yapıldı. Özellikle Nalçik savaş alanına döndü. Cumhurbaşkanı Valeriy Koko ve Hükümet’in işbirlikçi tutumunu protesto eden binlerce kişilik halk kitlesi Başkanlık binasına saldırdı. Güvenlik güçleri olaylara müdahale etmek zorunda kaldılar ve çıkan çatışmalarda üç kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Cumhuriyet’te olağanüstü hal ilan edildi. 

Savaşın bu döneminde Abhazya’daki Gürcü kayıpları artmaya başlamıştı. Merkul kasabasında çıkan çatışmalarda 100 kadar Gürcü askeri öldürüldü. 2-3 Ekim tarihleri arasında ise 800 kadar Gürcü askeri öldürüldü, Abhazlar Gagra, Leselidze ve Gantiadi’yi ele geçirdiler. Gürcü tarafında panik artıyordu. Şevardnadze, Rusya’yı Abhazlara silah vermekle suçlamaya başladı. Gürcistan ile Rusya arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Gürcistan Devlet Konseyi durumun BM’de ele alınması çağrısında bulundu. Abhaz birliklerinin elde ettiği zaferler Tiflis kaynaklarınca da doğrulanmaya başladı. Faşist Gürcü yönetimi seferberlik ilan etti ve tüm yedeklerini silah altına çağırdı. 40.000 kişilik bir orduyu Abhazya’ya yığmaya çalışan Gürcü yönetimi Abhazları AGİT, NATO ve BM’ye şikayet etti. 

Aralıklarla sürekli olarak devam eden çatışmalar 1993 yazında yeniden şiddetlendi. Abhaz güçleri Sohum’a dayandılar. Rusya’nın Abhaz tarafına yaptığı baskılar sonucunda 27 Temmuz 1993’de Soçi’de ateşkes antlaşması imzalandı. 16 Eylül 1993’te Rusya’da anayasa krizi yaşanırken Abhazya’da savaş yeniden başladı. 27 Eylül’de Sohum tamamen Abhazların kontrolüne geçti. O sırada şehirde bulunan Eduard Şevardnadze, Boris Yeltsin’in özel emriyle Karadeniz Filosu denizcileri tarafından kurtarıldı. Abhaz kuvvetleri gönüllülerle birlikte geri çekilen Gürcü birliklerini kovalayarak 30 Eylül’de, bir yıl önce savaşın başladığı İngur nehrindeki Abhazya-Gürcistan sınırına çıktılar.40 

Gürcistan ve Abhazya arasında bir çözüme ulaşmak amacıyla görüşmeler muharebe faaliyetlerinin sona ermesinden 2 ay sonra başladı. İlk görüşmeler 30 Kasım-1 Aralık 1993’de Cenevre’de yapıldı. Ardından 11-13 Ocak 1994 ve 22-25 Şubat 1994 tarihlerinde görüşmelere devam edildi. 

4 Nisan 1994 tarihinde Gürcistan-Abhazya anlaşmazlığının politik çözümü için önlemler deklarasyonu Moskova’da yayınlandı. Buna göre, Gürcistan, BM, AGİT ve Rusya Federasyonu tarafından Abhazya’nın egemen devlet olarak varlığı tanınıyordu. 

4 Nisan 1994 Antlaşması Gürcistan Parlamentosu’nda tamamen semptomatik bir havada görüşüldü. Bu antlaşma yasa koyucuların düşüncesine göre Gürcü devletini federatif ve dahası konfederatif yapıya mahkum ederek ünitarizmini bozuyordu; bu yüzden sert eleştirilere uğradı.41 

15 Mayıs 1994’te Moskova’da imzalanan ateşkes antlaşması ise 4 Nisan 1994 Anlaşması’nda verilen taahhütlere kesin hükümler getirme amacını taşıyordu. Görüşmelere Abhazya adına S. Jinjolia ve Gürcistan adına J. Ioseliani katılmıştı. 

26 Kasım 1994’te Abhazya Parlamentosu tarafından Abhazya Anayasası kabul edildi. 3 Ekim 1999 tarihinde Abhazya’da savaş öncesi dönemde toplam seçmenlerin hemen hemen %60’ının katıldığı bir referandum yapıldı. Katılanların ezici çoğunluğu Abhazya’nın bağımsızlığından yana tavır aldıklarını gösterdiler. Bu irade beyanına dayanarak 12 Ekim 1999’da Parlamento tarafından “Abhazya Cumhuriyeti’nin Devlet Bağımsızlığı Aktı” kabul edildi.42 

Devlet Terörizmi ve Gürcistan 

5 milyon civarında bir nüfusa sahip olan Gürcistan’da nüfusun %70’e yakını Gürcü’dür. Gürcistan Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Azınlıklara karşı çok sert politikalar uygulayan Zviad Gamsahurdiya, Mayıs 1991’den Ocak 1992’ye kadar cumhurbaşkanı olarak görevde kalmıştır. Darbe ile iktidarı ele geçiren askeri cunta, SSCB’nin son dışişleri bakanı Eduard Şevardnadze’yi devlet başkanı olarak göreve getirmiştir. Zviad Gamsahurdiya Aralık 1993’te şüpheli biçimde ölmüştür. Taraftarları ise Zvadistler adı altında mevcut hükümetin gücünü sarsıcı eylemlere girişmişlerdir. 

Eduard Şevardnadze; Abhazya ve Güney Osetya’da meydana gelen olaylar, Abhazya’dan gelen Gürcü mülteci akını ve Zvadistlerin ülkenin batısını ele geçirmesi sonucu oldukça zor durumda kalmıştır. Bu gelişmelerden sonra ülkeye Rus askerini çağırmak zorunda kalmış ve Mart 1994’te BDT’ye üye olmuştur. 

1995’te yeni Gürcistan Anayasası kabul edilmiştir. Yeni anayasaya göre Abhazya ve Acara’ya özerklik verilirken, Güney Osetya’ya sadece kültürel ayrıcalıklar tanınmıştır. Ayrıca, yasama ve yürütme arasındaki yetki karmaşasına son verilmiştir. 

Kasım 1995’teki seçimlerde %5 barajı uygulanmış ve 56 partiden 3’ü meclise girebilmiştir. 

14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya saldıran Gürcü birlikleri Eylül 1993’te yenilgiye uğrayarak geri çekilmişlerdir. Gürcistan, var olduğu günden bu yana sürekli olarak Abhaz ulusal varlığını yok etmek istemiştir. Abhazya’yı ezeli Gürcü toprağı, Abhazları ise Gürcü ulusunun bir alt boyu olarak kabul ettirmek çabasında olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak Gürcü resmi tarihçileri Gürcü şovenizmine kaynaklık edecek uydurma tezler üretmektedirler. Abhaz Krallığı sayesinde etnik konsültasyonunu tamamlayan Gürcü ulusunun faşistleri bugün tüm Abhaz kültürel varlığına sahip çıkmakta ve Abhazları Gürcü ilan etmektedirler. Aslında Gürcü resmi tarihçileri tarafından üretilen iki şovenist tez vardır ve bunlar birbiriyle çatışmaktadır. Birinci teze göre Abhazlar Gürcü değildir, tarihin hiçbir döneminde devlet kurmamışlardır, bağımsız olmamışlar ve her zaman Gürcü yönetimi altında yaşamışlardır. İkinci tez ise, Abhazların güçlü bir halk olduğunu, 8. yüzyılda güçlü bir devlet organizasyonu kurduklarını, Abhazya’nın gerçek sahibi olduklarını, ama Gürcü olduklarını ve günümüz Abhaz halkı ile hiçbir bağlantıları olmadığını savunan tezdir. Bu teze göre, bugünkü Abhazlar üç yüzyıl kadar önce Kuzey Kafkasya’dan Abhazya’ya göçmüşler ve Gürcülerin hem topraklarına hem de kültürel miraslarına konmuşlardır. Böylesi gülünç tezlerle Gürcistan, Abhaz ulusal varlığını yok etmeyi amaçlamaktadır. 

Abhazya-Gürcistan Savaşı döneminde Gürcistan’a sığınan mültecilerin durumundan yararlanmak isteyen Gürcü yönetimi, konuyu asıl problem olarak lanse etmektedir. Gürcü yönetimine göre diğer tüm sorunların çözümü bu sorunun Gürcistan’ın isteklerine bağlı şekilde çözülmesine bağlıdır. Durumu gerginleştirmek için Gürcü yönetimi mültecilerin sayısını açıkça abartmaktadır. Gürcü yönetiminin iddiasına göre mülteci sayısı 300.000’den fazladır, hatta 320.000 sayısı telaffuz edilmektedir. Oysa, 1989 sayımına göre Abhazya’da yaşayan Gürcülerin sayısı 238.000’dir. Bunlardan 20 bini Abhazya topraklarını terk etmemiştir. Gal bölgesine 70 binden fazla Gürcü dönmüştür. 2 bin civarında Svan da Abhazya’nın Kodor bölgesinde bulunmaktadır. Ayrıca, Abhazyalı 20-30 bin Gürcü Rusya Federasyonu topraklarında yaşamaktadır. Dolayısıyla mültecilerin sayısı Gürcü yönetiminin iddia ettiği kadar fazla değildir. Gürcistan yönetimi, mültecilerin dönüşünü sağlayarak Abhazya’da Gürcü nüfusu yeniden çoğunluk haline getirmeye çalışıyor. Üstelik, mültecilerin varlığı ve sayılarının olduğundan yüksek gösterilmesi, bütçesinin üçte ikisini oluşturan Batı’nın insani yardımını almak için Gürcistan’a gerekli. Mültecilerin dönüşünün hukuki temeli 1994 yılından beri mevcut. Gürcü mülteciler Abhazya topraklarına dönebilirler elbette ama, Abhaz ulusal varlığına ve Abhazya’nın bağımsızlığına saygı göstermeleri şartıyla… 

Gürcistan kendini bile yönetemeyen terörist bir devlettir.43 Uluslararası paralı askerleri, teröristleri beslemektedir. Bugün Gürcistan denilen yer istikrarsız, terörist bir devlettir.44 Pankisi vadisinde uluslararası teröristler bulunmaktadır. Bunlar zaman zaman Abhazya’ya Kodor vadisinden giriş yapmakta, Abhazya’nın iç huzurunu bozmakta ve güvenliğini tehdit etmektedirler. 

Gürcü yönetimi, güç ve tehdit unsurlarını kullanmayacağına dair imzaladığı bütün anlaşmaları ihlal ederek, Abhazya Cumhuriyeti’ne karşı terör eylemlerini organize edip yönlendirmektedir.45 BM İnsan Hakları Komisyonu gözlemcisi, Gürcü tarafın bütün itirazlarına rağmen, “(Terörist-Y.B.K.) Gerilla grupları ile Gürcistan İçişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı arasında ilişki bulunduğu” yönünde bölgeden sürekli bilgilerin geldiğini rapor etmiştir.46 

Gürcü yönetimi terörist gruplara direkt finansman sağlamaktadır. Eski Gürcü Devlet Güvenlik Bakanı İgor Georgadze, Rus ORT televizyon kanalında 20.09.2001 günü saat 12’de yayınlanan “Odnako” adlı televizyon programında yaptığı açıklamada, Şevardnadze’yi, Abhazya topraklarında terör eylemlerinde bulunmak üzere, İçişleri Bakanlığına 10 milyon Amerikan doları aktarmakla suçlamıştır.47 

22 Haziran 1998’de, “Bağımsız Gürcistan” gazetesinin 183 no’lu sayısında, Gürcü yanlısı Abhazya Özerk Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Mamuki Naçkebiya ile yapılan bir röportaj yayınlanmıştır. Naçkebiya yaptığı açıklamada, “Abhazya Özerk Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı timler tarafından, işgal altında bulunan topraklarda gerçekleştirdikleri başarılı operasyon sonucunda, Gürcü nüfusuna karşı suç işleyen insanlar tutuklanarak Gürcistan’a aktarıldı” demiştir. Naçkebiya, verdiği demeçte, Abhazya topraklarına gönderilen terörist grupların Gürcü Güvenlik Birliklerine bağlı olduğunu ve bu birlikler tarafından fidye için insanların kaçırıldığını ve katledildiğini kabul etmiştir.48 

Abhazya yönetimi birçok kez, barış görüşmelerinde denetim yapan BM ve arabulucu devletlerin dikkatini, bölgedeki durumun gerginleşmesine neden olan Gürcü terörist grupların faaliyetlerine çekmeye çalışmıştır. Ama maalesef, uluslararası kamuoyu tarafından Gürcistan’a yönelik etkili girişimlerde bulunulmamıştır. Tersine, Gürcistan Avrupa Konseyi’ne alınmıştır.49 

“Beyaz Lejyon” ve “Orman Kardeşler” gibi en çok bilinen (terörist-Y.B.K.) grupların liderleri, yaptıkları açıklamalarda açıkça, amaçlarının Abhazya’yı zorla geri almak olduğunu söylemişlerdir.50 

7 Ağustos 1995 tarihli BM Genel Sekreteri raporunda, Gürcü topraklarında terörist kampların bulunduğu vurgulanmıştır: “İngur nehrinin Gürcü tarafında bulunan Şamgona köyü halen radikal silahlı grupların merkezi olmaya devam ediyor.” 51 

24 Eylül 2001’de, Abhazya’nın Gülripş bölgesinde, Gürcü terör grubu tarafından iki Abhazya vatandaşı kaçırılmıştır. Gürcü terör grubu içinde Gürcü ve Çeçenler vardı. Abhaz istihbaratı tarafından elde edilen bilgilere göre, silahlı grupların Kodor bölgesinde toplanması, çatışmaların başlamasından bir ay önce başladı. Kasım 2001’de, Gürcü gizli servisleri tarafından Kodor geçidinde, Ruslan (Hamzat) Gelayev’in komutasında, Gürcü silahlı birlikler ve terörist gruplar nakledildi (yaklaşık 500 kişi). Bu terörist grubun içinde bulunan Gürcü savaşçıların başında, Şevardnadze’nin Svaneti bölge temsilcisi, Emzar Kvitsiani bulunuyordu. 3 Kasım’da bu terörist grup Georgiyevskoye köyüne saldırdı. Saldırı sırasında, acımasız bir şekilde, dört sivil öldürüldü. Grubun içinde Arap, Azeri ve Kabardey savaşçılar vardı. Grup milletlerarası içerikli olmasına rağmen, herkesi terör ideolojisi birleştiriyordu. Bu birlikler, medeni dünyanın savaş açtığı tarafın saflarında yer aldı. 8 Kasım 2001’de, yerel saatle 21:15’te, Abhazya’nın Kodor bölgesinde bu gruplar tarafından, BM’ye ait bir helikopter düşürüldü. Olayda BM Misyon görevlisi altı kişi ve üç pilot hayatını kaybetti. Abhazya Savunma Bakanlığı ve yedek askeri güçleri sayesinde, teröristler kısmen yok edildi ve kalanlar Gürcü topraklarına çekildi.52 

Sonuç olarak, Abhazya Cumhuriyeti halkına karşı terörist savaşını sürdüren Gürcistan, barış görüşmelerini bilinçli olarak uzatarak, savaşa hazırlanıyordu.53

Gürcü yasadışı grupların Abhaz halkına yönelik yaptığı faaliyetler, Gürcü yönetimi tarafından uygulanan bilinçli terör politikasıdır. Bu politikanın asıl amacı korku havası oluşturmak ve barış görüşmeleri sürecini durdurmaktır. Abhazya’ya karşı siyasi çıkarlarına ulaşma aracı olarak terörü kullanan ve uluslararası terörü yaygınlaştıran Gürcü yönetimine karşı, uluslararası kamuoyu tarafından kararlı adımlar atılmadığı taktirde bölgede terör devam edecektir.54 

Son trajik olaylar, Gürcistan’ın Abhazya’ya karşı geniş çaplı saldırı planları içinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Siyasi amaçlarına ulaşmak için terörizmi kullanan Gürcistan zor durumda kalmıştır. Tiflis’in, Abhazya’ya karşı geniş çaplı askeri operasyon planları, uluslararası teröristlerden oluşan ön saldırı gruplarını daimi silahlı kuvvetlerini kullanarak desteklemesi mümkün olmadığından, büyük tehlikeye girmiştir. Yeni siyasi ortam içinde, Batı ile Rusya arasındaki görüş ayrılıklarını kullanarak, Gürcistan tarafından kurulan oyunlar boşa çıkmaya mahkumdur. Gürcistan Devlet Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan operasyon, Abhaz ordusu ve dünyadaki yeni siyasi durum nedeniyle başarısız olmuştur.55 

Gürcü faşistleri Abhaz halkını yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Uluslararası teröristleri kullanarak Abhazya’da huzursuzluk yaratmakta ve dünya kamuoyunu yanıltıcı demeçler vermektedirler. Gürcistan’da “Kadife Devrim” ile iktidarı ele geçiren Mihail Saakaşvili de Abhazya konusunda aynı anlayışı sergilemektedir. Tarih boyunca Gürcü yöneticilerinin Abhazya konusunda sergiledikleri tavırlar değişmemiştir. 

Stalin = Beria = Gamsahurdiya = Şevardnadze = Saakaşvili 

Anlaşmazlığın barışçı çözüm olanakları Tiflis’te ancak Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunması çerçevesinde görülmektedir.56 

Gürcistan yönetimi, monoetnik-üniter-büyük Gürcistan hayaliyle kan akıtmaya devam etmektedir. Bu durumun diğer sorumluları, akan kan karşısında suskunluğunu koruyan dünya kamuoyu, Gürcistan’a askeri, ekonomik ve politik destek veren ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler ve Türkiye’dir. ** 

“Canlar Ülkesi” Abhazya 

Abhazya otoktonu Abhaz halkı, tarihsel süreç içerisinde sürekli Gürcü saldırılarının hedefi olmuştur. Bu durum Sovyet döneminde de değişmemiştir. Stalin ve Beria ikilisinin kuvvete dayalı asimilasyon politikası Abhaz halkının yok edilmesini amaçlamaktaydı. Sovyet sonrası dönemde Abhazya, bağımsızlığını korumak amacıyla Gürcü faşizmiyle çatışmaya girmiş, uzun bir savaş dönemi yaşanmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen Abhazya onurlu direnişiyle bağımsızlığını kazanmıştır. Abhazya 10 yılı aşkın bir süredir “de facto” bağımsızdır. 

Abhaz ulusal sorunu ve Abhazya’nın demografik problemlerinin kökeninde 19. yüzyıl Rus kolonyalizmi ile Sovyet dönemi Gürcü kolonizasyonu vardır. 19. yüzyılda Çarlık Rusya’sı tarafından bölge halkı üzerinde soykırım politikaları uygulanmıştır. Abhazya’nın Kafkas-Rus Savaşları’ndaki yenilgisiyle birlikte Çarlık makamları tarafından gerçekleştirilen yoğun bir sürgün dönemi yaşanmıştır. Bu sürgün ile 300.000’den fazla Abhaz/Abaza, Abhazya topraklarından Osmanlı ülkesine sürülmüştür. Bu sürgün tam anlamıyla bir katliam, bir soykırımdır. Ardından bölge üzerindeki kolonizasyon politikaları ile ülkenin demografik dengesi Abhazlar aleyhine bozulmuştur. Stalin döneminde kolonizasyon politikaları devam etmiş ve ülkeye yoğun bir Gürcü göçü yaşanmıştır. Abhazya’nın demografik sorunlarının temelinde tarihte yaşadığı soykırım, sürgün ve kolonizasyon uygulamaları vardır. 

Tüm bunların bilincinde olan Abhazya Parlamentosu 15 Ekim 1997’de Abhaz diasporasına vatana dönüş çağrısı yapmış ve repatriantlara (anayurda dönenlere) kolaylıklar sağlayan “Dönüş Yasası”nı kabul etmiştir. 

14 Aralık 1994’te Rusya Hükümeti, “Çeçenya’ya askeri ve lojistik destek sağlıyor” gerekçesiyle Rusya-Abhazya sınırını oluşturan Psou nehri boylarını sıkı denetime alarak giriş çıkışı durdurmuştur.57 

19 Ocak 1996’da BDT Devlet Başkanları Kurulu’nca alınan “Abhazya-Gürcistan anlaşmazlığının çözümlenmesi için alınacak tedbirler” uyarınca, Abhazya resmi makamları ve Abhazya’daki bütün tüzel ve gerçek kişilerle ekonomik ilişkiler kurulması yasaklanmıştır.58 

Nisan 1996’da Rusya Federasyonu Ulaştırma Bakanlığı tarafından Abhazya’nın uluslararası telefon bağlantılarına sınırlamalar getirilmiştir. 1996 yılının Nisan ayına kadar mevcut olan 151 giriş ve 182 çıkış hatlarının sayısı 16 çıkış ve 24 girişe düşürülmüştür.59 

15 Şubat 1997’de Rusya Federasyonu ve Gürcistan Ulaştırma Bakanlıkları arasında Tiflis’te bir anlaşma imzalanarak Abhazya Cumhuriyeti’nin dış dünyayla iletişimini sağlayan telefon hatlarının Gürcistan’a devredilmesi kararlaştırılmıştır. Anlaşma Abhazya tarafından protesto edilmiştir.60 

15 Nisan 1997’de Rusya Federasyonu Ulaştırma Bakanlığı, Abhazya’nın dış dünya ile telefon bağlantılarının tümünü kesmiştir.61 

Abhazya 10 yıl boyunca ekonomik ambargo uygulaması ile karşı karşıya kalmıştır. Abhazya üzerindeki ambargo yalnızca Rusya Federasyonu’nun değil tüm BDT ülkelerinin uygulamasıdır. Dış dünya ile tüm irtibatı kesilen Abhazya’nın bu sayede boğulması ve bağımsızlığından taviz vermesi istenmiştir. Buna rağmen Abhazya, her türlü zorluğa direnerek bağımsızlığını korumuştur. 

Askeri alanda, cephede özgürlüğünü kazanan bu halkın ekonomik ambargo gibi kısıtlama ve caydırma metotlarıyla bağımsızlığından taviz vermesi beklenemez. 

Abhazya’da, 3 Ekim 2004 tarihinde yapılan başkanlık seçimleri sırasında ve sonrasında yaşanan iç siyasal gerginlik, 12 Ocak 2005’te seçimlerin yenilenmesiyle büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Hatırlanacağı üzere, ilk seçimler sırasında, aynı zamanda işadamı olan muhalefet lideri Sergey Bagapş ile seçime kadarki Başbakan Raul Hajimba arasında sert mücadele yaşanmıştır. Muhalefet lideri Bagapş, Abhazya bölgesindeki mevcut iktidarın adayı olan ve Rusya tarafından da desteklenen Hajimba’yı seçimlerde yenilgiye uğratmasına rağmen, başlangıçta bunu resmen kabul ettirememiştir. Sonraki süreçte, Bagapş’ın seçimi kazandığı, bölgedeki resmi kurumlar tarafından da ilan edilince, bu defa Hajimba ve mevcut iktidar seçimlerin yenilenmesi konusunda ısrar etmiştir.62 

Sergey Bagapş, iktidarın tüm engellemelerine rağmen, 6 Aralık 2004’te yemin ederek göreve başlayacağını duyurunca, toplumdan ve Abhazya’daki güç merkezlerinin önemli kısmından destek bulmuştur. Bu defa devreye dış etkenler girmiş, Rusya, bölge ile arasındaki sınır kapılarının kapatılabileceğinin ve bölge ile Rusya arasındaki ulaşımın durdurulabileceğinin sinyallerini vermiştir.63 

Bölge, büyük ölçüde Rusya (kısmen de Türkiye) ile geliştirdiği çeşitli boyutlardaki ilişkilere dayanarak ayakta durabilmektedir. Deyim yerindeyse, Rusya Abhazya için tek yaşam kaynağı durumundadır. Bu şartlar altında Sergey Bagapş’ın, bazı iç dinamiklere ve Rusya’ya rağmen Abhazya’da oluşturacağı iktidarın uzun ömürlü olmayacağı açıktı. Nitekim, Bagapş’ın ısrarını sürdürmesi üzerine, Krasnodar Valisi Aleksandr Tkaçev, Abhazya ile aralarındaki sınırın kapatılacağını duyurmuştur. 2 Aralık 2004 tarihi itibariyle Sohum-Moskova tren seferleri durdurulmuş ve sınır kapatılmıştır. Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Gennadi Bukayev, bu kararın Abhazya’daki istikrarsızlık ve gerginlik dolayısıyla demiryolu çalışanlarının can güvenliğinin bulunmamasından kaynaklandığını dile getirmişse de, Moskova’nın asıl amacının Bagapş üzerinde baskı oluşturmak olduğu herkesçe bilinmekteydi. Seçimleri tanımayan Gürcistan yetkilileri bile Rusya’nın bu tavrından rahatsız olmuştur. 3 Aralık 2004’te bir açıklama yapan Gürcistan Dışişleri Bakanı Salome Zurabişvili, “Rus güç birimleri temsilcilerinin Sohum’u ziyareti, Gürcistan-Rusya sınırının Psou bölgesindeki Abhaz sınırının kapatılması, Sohum-Moskova demiryolu seferlerinin durdurulmuş olması, Rusya’nın bugün için Abhazya’ya bir baskı uygulamak istediğini gösteriyor” ifadelerini kullanmıştır. Aynı gün açıklama yapan Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ise Bagapş ile görüşmelere hazır olduklarını dile getirmiştir.64 

Bagapş ile Hajimba 5 Aralık 2004’te bir araya gelerek, yeni başkanlık seçimleri yapılması ve seçimlere ortak çatı altında katılım konusunda protokol imzalamışlardır. İmzalanan protokol, seçimlere Bagapş’ın Başkan adayı, Hajimba’nın ise Başkan Yardımcısı adayı olarak girmesini, Başkan Yardımcısı’na, Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı, Devlet Güvenlik Hizmetleri Bakanı, Devlet Gümrük Komitesi Başkanı adaylarını Devlet Başkanı’na sunma yetkisinin tanınmasını öngörmekteydi. Protokolün imzalanmasının ardından, 9 Aralık 2004 itibariyle Rusya, Moskova-Sohum tren seferlerini yeniden başlatmıştır.65 

Seçimlerin yenilenmesi sürecinde iki liderin söylemlerinde bazı değişiklikler yaptığı gözlemlenmiştir. İlk süreçte Rusya’nın adamı imajını taşıyan ve Abhazya’nın bağımsızlığından çok Rusya’ya entegrasyonunun savunucusu görüntüsü veren Hajimba, 11 Ocak 2004’te, “hiçbir zaman Rusya’ya katılma düşüncesinde olmadıklarını, her zaman bağımsızlıktan yana tavır sergilediklerini açıklamıştır. Önceden Rusya’nın istemediği adam imajına sahip olan Bagapş ise, yenilenen seçimlerin hemen öncesinde ve hemen sonrasında Rusya’nın kendileri açısından çok önemli olduğunu, Rusya ile ilişkilere özel önem vereceklerini dile getirmiştir.66 

Abhazya’da hangi iktidar göreve gelirse gelsin, Abhazya’nın bağımsızlığından taviz vermeyeceği açıktır. Kolkhide kültürünün yaratıcısı ve 1200 yıllık devlet geleneğine sahip Abhaz ulusu tercihini bağımsızlıktan yana kullanmıştır. Nitekim, Abhazya Cumhuriyeti Meclis Başkanı Nugzar Aşuba, “Özgürlüğü tadınca vazgeçmeniz mümkün olmaz… Bağımsızlığımızı asla pazarlık konusu yapmayız…” 67 diyerek Abhazya’nın bu konudaki kararlılığını ifade etmiştir. 

Abhazların resmi ideolojisinde ve toplumsal bilincinde, Abhaz halkının Gürcü işgalcilere karşı yürüttüğü savaşın vatan savunması olduğu görüşü kökleşmiştir. Buna göre savaş, işgalcilerin kovulması, vatanın kurtarılması ve Abhazya’nın ulusal-devlet bağımsızlığı hakkının savunulması anlamına gelmektedir ve mücadele Abhazya’nın zaferiyle bitmiştir.68 

Buna rağmen Gürcü tarafı tüm gayretini Abhazya’yı sıkıntıya sokmak ve Abhazya’nın iç huzurunu bozmak üzerine yoğunlaştırmıştır. Gürcistan’ın örgütlediği “Beyaz Lejyon” ve “Orman Kardeşler” gibi terörist örgütler Abhaz sınırını geçerek saldırılarda bulunmaktadır. 15-16 Mart 2001 Yalta Bildirisi gibi, taraflar arasında güven tazeleyen anlaşmalara rağmen Gürcü tarafı bu tutumunu sürdürmektedir. Dolayısıyla Abhazya halkı Gürcistan’a güvenmekte zorluk çekmektedir. 

Abhazya’nın bundan sonraki statü tercihi; bağımsız devlet, konfederal veya federal devlet, Rusya Federasyonu’na katılım, tarafsız devlet veya birleşik devlet seçeneklerinden biri olabilir. Ancak statüsü ne olursa olsun, Abhazlar otokton halkı oldukları Abhazya Cumhuriyeti Apsnı’da özgür ve bağımsız olarak yaşamlarını sürdüreceklerdir. “Canlar Ülkesi” Abhazya’da “Can”lar yaşamaya devam edecektir. Abhazları kimse vatansız bırakamaz, hele Gürcistan, hiç bırakamaz! 

Gürcistan, Abhazların ulusal bilincinde anılardaki küçük emperyalist olarak kalmaya mahkumdur. *** 

Dipnotlar 
1 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
2 Özdemir Özbay, Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya, Kafkas Derneği Yayınları, Ankara 1999, s.64-65 
3 Özdemir Özbay, A.g.e, s.66 
4 Özdemir Özbay, A.g.e, s.66 
5 Özdemir Özbay, A.g.e, s.67 
6 Özdemir Özbay, A.g.e, s.68 
7 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
8 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.12 
9 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.105 
10 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
11 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
12 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105 
13 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.105-106 
14 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.106 
15 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
16 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
17 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
18 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.107 
19 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.13 
20 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.13 
21 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.13-14 
22 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.19 
23 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.13 
24 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.19 
25 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.14 
26 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.14 
27 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
28 Lıhnı Deklarasyonu, Gudauta 18 Mart 1989, Nart Dergisi, sayı 14, s.17 
29 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
30 Belgelerin Işığında Abhazya (1937-1953), Nart Dergisi, sayı 13, s.28-29 
31 Belgelerin Işığında Abhazya (1937-1953), A.g.e, s.29 
32 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı (Abhazya Dosyası), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.109 
33 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.109 
34 Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, A.g.e, s.109-110 
35 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.14 
36 Anri Cergeniya (Abhazya-Gürcüstan İlişkilerinin Hukuki Yapısı ve Gelişimi), Nart Dergisi, sayı 24, s.17 
37 Anri Cergeniya, A.g.e, s.17 
* Bu bölüm hazırlanırken Kafkasya Gerçeği adlı derginin 10. sayısında Sefer E. Berzeg imzasıyla yayınlanan “Kafkas-Abhazya Direnişinin Kronolojisi” başlıklı çalışmadan yararlanılmıştır. 
38 Şıharhan Neğuç (Felaket Nasıl Başladı?), Kafkasya Gerçeği, Ekim 1992, sayı 10, s.9 
39 Anayurt Basınından (Adıge Makh-21 Ağustos 1992), Marje Dergisi, Eylül 1992, s.32 
40 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.15 
41 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), A.g.e, s.17 
42 Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu Halk Meclisi’nin TBMM’ye Çağrısı (S. Cincolya, 7 Aralık 2001), Nart Dergisi, sayı 30, s.39 
43 Argun Yura (Abhazya Milletvekili, Absadgil Başkanı), Nart Dergisi, sayı 28, s.35 
44 Argun Yura, A.g.e, s.35 
45 Aleksander Studenikin (Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Basın Sekreteri), Günümüz Gürcüstan’ı ve “Devlet Terörizmi”, Kafkas Vakfı Bülten, sayı 12, s.23 
46 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.23 
47 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
48 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
49 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.24 
50 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
51 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
52 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
53 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
54 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
55 Aleksander Studenikin, A.g.e, s.25 
56 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.17 
** Türkiye, Gürcüstan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkedir. 
57 Özdemir Özbay, Dünden Bugüne Kafkasya, s.100 
58 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
59 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
60 Özdemir Özbay, A.g.e, s.100 
61 Özdemir Özbay, A.g.e, s.101 
62 Araz Aslanlı (TUSAM Kafkasya Araştırmalar Masası), Cumhuriyet Strateji, sayı 30, s.19 
63 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
64 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
65 Araz Aslanlı, A.g.e, s.19 
66 Araz Aslanlı, A.g.e, s.20 
67 Nugzar Aşuba ile röportaj, Nart Dergisi, sayı 43, s.20 
68 BDT Ülkeleri Enstitüsü (Gürcüstan-Abhazya Anlaşmazlığı), Nart Dergisi, sayı 25, s.17 
*** “Anılardaki Küçük Emperyalist” ifadesi İngiliz araştırmacı Behofer’in “Denikin Rusya’sı”(1920) adlı kitabında kullanılmıştır. Aktaran Mefewud F. (Ğuaze, Kafkas Derneği İletişim Bülteni, Eylül 2004, sayı 6, 12)

Abhazya Tarihi

Aralık 28, 2018

Abhaz halkının tarihi çok eskilere dayanır. Abhaz tarihi Antik Yunan kaynaklarından izlenebilmektedir. Antik Grekler, ayrım yapmadan Doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan herkese „COLCHIS“ demişlerdir. Strabo'ya göre M.Ö. 1.yy da Abhazya'nın sınırları bugünkü Pitsunda kentinin bulunduğu yerden, Trabzon'a kadar uzanmaktaydı. Hekataios (M.Ö.500) Heniokhai'yi (Wubıh Yurdu) Abhazya'nın sınırları içinde göstermektedir. Karyanda ise (M.Ö. 500) Akhaioi (Achaenos) olarak belirttiği toplumu ve bölgeyi yine Abhazya ile çakıştırmaktadır.

Bu yöreler, Ortaçağ başlarında, Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı olarak görülmektedir. Dolayısi ile İmparator Justinyanus döneminde Hıristiyanlık dini ile tanışmışlardır. Özellikler Pitsunda yöresi, Abhaz Hıristiyanlığının dini ve kültürel merkezi olmuştur. Bu dönemim Hıristiyan kaynakları ve Ortaçağ Gürcü tarihçileri Abhazların varlığından söz etmektedir. 8. yüzyıl sonlarında Bizans İmparatorluğu'nun gücü azalınca, Abhaz Kralı 2.Leon, Abhazya, Egrisi, Likhe'yi de kendi tacı altında Abhaz Krallığı olarak birleştirmiştir.

Giderek Abhaz Krallığı bugünkü batı Gürcistan'ı da içine alan bir genişliğe ulaşmıştır. Bu durum 200 yıl sürmüştür. Bu dönem Abhaz Kralı 3.Bagrat’in Gürcü tahtına çikarak iki devleti birleştirdiği tarihe kadar sürmüştür. 790-975 tarihleri arasında ''Abhazia'' adı, bütün Gürcistan'a verilen ad olarak kalmıştır. 13.yy'da Moğolların batıya yürüyerek Selçuklu devletini yıkmaları sonucu Gürcistan'ın özellikle doğu ve orta kısmı Moğolların eline geçmiştir. Tiflis yakılıp yıkılmış, Moğol vahşetinden kaçan Gürcüler batıda yoğunlaşmıştır. Bu olaylar sonucu devlet yönetimi çökmüş, devlet, eskiden olduğu gibi yine Abhaz ve Gürcü prenslikleri olarak ikiye bölünmüştür.

Abhazların Müslüman oluşu

14. yy'da Mingrel (Laz) Prensi Georgi Dadiani, Abhaz Hanedanı Çaçba’ları kuzeye sıkıştırarak Abhazya'nın güneyini, bugünkü Gal ve Oçamçıra bölgelerini ele geçirmiştir. Bu zaman dilimi içinde sıkışan nüfusun bir kısmı, kuzeydekileri de iterek harekete geçmiş, küçük bir grup Abhaz ile, Abhazya ve Wubıh bölgesi arasında oturanlar, bugünkü Adler, Loov Mitesta (Abazacada Mıtsaşta-ateş yolu) ile Mızımta vadisinden kalkarak ve Kulhor geçitlerinden kuzeye, bugünkü Çerkessk ve Kabardey topraklarına doğru yayılmışlardır. Abhazya topraklarında kalanlar ise, zaman zaman Mingrelya egemenliğine başkaldırarak çatışmalara girmişlerdir. Tam bu sıralarda,16. yy'ın başlarında Osmanlılar, Abhaz Halkı ile İslamiyet'i tanıştırmışlardır.

1500-1800 arası 300 yıl, Türk-Abhaz ilişkilerinin yoğun yaşandığı dönem olarak tarihte yer almaktadır. Abhazya'da Osmanlı egemenliği, Rus saldırıları sonucu 1810' da sona ermiştir. Bu dönemde Abhaz nüfusunun büyük bir çoğunluğu İslamiyet'i kabul etmiştir. Bu tarihten itibaren Rus-Abhaz çatışmaları başlamaktadır.  Abhaz halkı, Çar yönetimini her fırsatta ayaklanarak kabul etmediğini belirtmiştir.

Abhazya Cumhuriyeti'ne doğru

1864'te biten Kafkas-Rus savaşları, bütün Kuzey Kafkasya'da olduğu gibi Abhazya'da da halka çok büyük felaketler getirmiştir. Bu dönemde Abhaz tahtında bulunan ve Rus ordularında generallik yapmış olan Çaçba Hamid (Mikhail Şervaşidze) 11-12 Mayıs 1864'deki intihar savaşlarını engelleyememiştir. Felaket, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıyla büyümüş ve Abhazya tarihinin en büyük nüfus kaybına ve kıyımına sahne olmuştur. Ülkede bugün yaşayan Abhazlar 120 bin civarındadır. Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların 500 bin kadarının Abhaz kökenli olduğu dikkate alındığında, bu trajik sürgünün boyutları açıkça gözler önüne serilecektir. 1918 yılı içerisinde Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulmuştur. Kırk gün süren bu yönetim, Menşevik Gürcü hükümetinin saldırısı sonucu ortadan kaldırılmıştır. Yeni yönetim kurulduktan hemen sonra Mahalli Askeri Devrim Komitesinin yöneticileri olan Efrem Eşba, Nestor Lakoba , Platon Agiyaşvili, N. Akırtaa, V.I. Lenin ve J. Stalin'e, Abhazya'ya ilişkin kararlarında ağırlık noktalarının şu üç şeyi kapsamasını bildirmişlerdir.

-Abhazya'nın birinci derecede bir devlet olarak ilan edilmesi,

-Abhazya'nın Sovyet Federayonu içerisinde yerini alması,

-Halkın kendi kaderine terk edilmemesi ve Sovyet Rusya ile bağdaşlaştırılması (henüz Gürcistan'a bağlı değil)

Özgür Abhazya Cumhuriyeti'nin kurulmuş olduğu 31 Mart 1921' de Lenin'e bildirilmişken Gürcistan ancak 21 Mayıs'ta, “Bağımsız Abhazya Cumhuriyeti'ni” tanıdığını açıklamıştır. Bu gelişmeleri tehlikelerde bekliyordu.

5 Temmuz 1921' de Komünist Parti Merkez Bürosunda toplanan Stalin'in verdiği karar şöyleydi: Parti çalışmaları açısından Abhazya'nın Özerk Cumhuriyet statüsünde ve Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalması gerekmektedir.

Stalin'in bu müdahalesi, Abhazya Cumhuriyeti'ne ve Abhaz halkına duyduğu ve saklayamadığı kin ve düşmanlığını da belirtmektedir. Stalin'in bu tutumunun, Sosyalist Rusya Federatif Cumhuriyeti'nin (RSFSR) ve Sovyetler Birliği Sendikaları Komitesinin (VISK) tepkisiyle karşılaştığı, 8 Eylül 1921'de açıklanmıştır. Bütün bu direnmelere karşın, Abhazya, 1922 yılında, başlangıçta anlaşmalı bir federatif statüyle Gürcistan devletine bağlanmıştır.

1931 yılında ise, “Karşılıklı Anlaşma ve Özel İttifak“ tek yanlı olarak bozulmuştur. Abhazya yalnızca özerklik hakkına layık görülerek Gürcistan Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır .

Абхазия  Abhazya Tarihi

 

 

Gürcistan ile sıcak ilişkiler nedeniyle Abhazya’yı tanımayan Türkiye’ye ülkenin Cumhurbaşkanı Bagapş’ın mesajı var: “Biz bu bölgenin İsviçre’siyiz, sevimli bir ülkeyiz. Türkiye’den gelenlere ev ve arazi tahsis ediyoruz. Ülkemizde Türk işadamlarını da görmek istiyoruz”

Abhazya’nın en önemli gelir kaynağı turizm. Karadeniz’de 250 kilometreyi bulan bakir sahilleri, Türkiye’nin Karadeniz’deki sahil şeridinin aksine ılıman iklimiyle yaz turizmine, içeride muhteşem doğası ve 4 bin metreyi bulan dağlarıyla da kış turizmine elverişli bir ülke. Başta Rusya olmak üzere, Orta Asya cumhuriyetlerinden çok sayıda turist yazın Karadeniz sahillerine akın ediyor. Kış sporları ve doğa yürüyüşlerine de elverişli ülkenin yüzde 75’i dağlardan oluşuyor.Gagra en önemli turizm kentlerinin başında geliyor.

Abhazya Cumhurbaşkanı Sergey Vasileviç Bagapş, “Biz bu bölgenin İsviçre’siyiz. Sevimli bir ülkeyiz ve haddimizi biliyoruz” dedikten sonra, ülkesinin Rusya ile stratejik ortak olduğuna özellikle vurgu yapıyor. Bu vurgunun nedeni, Rusya sayesinde artık ülkesinde hiçbir güvenlik sorununun bulunmaması, bu nedenle de yabancı turiste ve yatırıma hazır olduğu mesajını vermek istemesi:“Ülkemizde artık bir güven sorunu, bir savaş ortamı yok.

Türkiye’den ülkelerine gelip yerleşecek kardeşlerimize her türlü kolaylığı sağlamaya hazırız. Türkiye’den gelenlere ev ve arazi tahsis ediyoruz. Biz ülkemizde Türk işadamlarını da görmek istiyoruz. Abhazya’yı resmen tanımamanız ekonomik ilişkilerimizi geliştirmemize engel değil. Benim tek isteğim altı yıldır gidemediğim Türkiye’ye gelmek ve orada halkımla, diasporamla kucaklaşmak.”

KİMSE KİMSEYE DİNİNİ SORMAZ

Türkiye doğumlu Cumhurbaşkanlığı Köşkü Müdürü İbrahim Aüzba’ya göre ise Abhazya bir barış ve hoşgörü ülkesi: “Abhaz olmamız bizim için ilk sırada gelir. Geleneğimizi kültürümüzü yaşatmayı önemseriz. Kimse kimseye ‘Hıristiyan mısın, Müslüman mısın, Şaman mısın’ diye sormaz” diyor. Abhayza’nın bayrağında yeşil şerit Müslümanları, beyaz şerit ise Hıristiyanlığı ve diğer inançları temsil ediyor. Bayraktaki sağ el avuç içi ise dostu selamlamayı, düşmanı durdurmayı, elin üstündeki yedi yıldız ise Kafkasya’daki diğer toplumları temsil ediyor.

TÜRKİYE’DEKİ SAYILARI ABHAZYA’DAN FAZLA

Abhazya’nın başkenti Sohum’dayız. Türkiye’nin birçok yerine yayılmış, en fazla da Sakarya, Düzce ekseninde yerleşik, Abhaz kökenli vatandaşların anayurdu burası. 1990’lı yılların başında Gürcistan’la yaşanan ve binlerce insanın öldüğü savaş sonrası 1994 yılında bağımsızlığını ilan eden Abhazya, Türkiye’nin Kafkasya’daki çıkmazlarından biri.
Abhazlar, Gürcü birliklerini ülke topraklarından nasıl çıkardıklarını sabah kurulup gece yarılarına kadar devam eden ünlü Kafkas sofralarında anlatmaktan ayrı bir haz duyuyorlar.
Türkiye ise Ermenistan ile başlattığı yakınlaşma sürecini bir türlü sonuca ulaştıramadığı için Kafkasya’ya ve dolayısıyla Orta Asya’ya açılabilmek hatta Ermenistan ile dolaylı ilişkileri yürütebilmek için Gürcistan’a mahkûm. İşte bu nedenle Abhazya’dakinden daha fazla Abhaz kökenli nüfusa sahip Türkiye, Abhazya’yı tanıyamıyor. Abhazya’yı dünyada tanıyan beş ülke var: Rusya, Nikaragua, Venezuela ve 2008 savaşı sonrası Rusya’nın desteğiyle Gürcistan’dan kopmuş Güney Osetya ile Transdinyester.

AB ile tam üyelik müzakeresi yürüten ülke konumunda olması Türkiye’nin bu konudaki bir diğer çıkmazı. Çünkü AB, BM ve AGİT gibi birçok uluslararası örgüt Abhazya’yı Gürcistan’ın bir parçası olarak görüyor. Bir Dışişleri diplomatının “Abhazya, Karadeniz’deki Kıbrıs’tır” tanımı, durumu özetlemeye yetiyor.

Türkiye’nin bu tutumuna Abhazya halkı içerliyor. Ancak yönetim meseleye gerçekçi bakıyor. İşte ülkenin Cumhurbaşkanı Bagapş’ın söyledikleri: “Türkiye’yi çok iyi anlıyoruz. Her ülkenin kendine özgü durumu var. Türkiye’ye gelmek istememin tek nedeni, oradaki kardeşlerimle kucaklaşmak. Resmi olarak değil, bir turist gibi... Ama benim Türkiye ziyaretim Türkiye’ye zarar verecekse gelmemeye de razıyım.”

Cumhurbaşkanı Bagapş’a “Gürcistan’la hep böyle kanlı bıçaklı kalacak değilsiniz herhalde” diye sorduğumuzda, yanıtı Tiflis’deki Saakaşvili yönetimini hedef alıyor:
“Dünyada kötü millet yoktur, kötü yönetimler vardır. Ben Gürcülerle çalıştım. Benim eşim de Gürcü. Gürcistan halkı ile hiçbir sorunumuz yok. Sorun Gürcistan’daki kötü politikacılar. Aklı başında bir yönetim olsa, tüm Karadeniz’i çevreleyen karayolu, demiryolu ulaşımı ile doğalgazın Batum ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevki mümkün olabilirdi.”

BALIĞA KARŞI ÖNYARGININ NEDENİ

Ülkede ancak son dönemde balıkçılık yapılmaya başlandı. Bunun nedeni, Abhaz halkının balığa karşı önyargılı olması. 1877’deki Osmanlı Rus Savaşı sonrası topraklarını terk edip Karadeniz üzerinde Türkiye’ye göçmek zorunda kalan Abhaz halkı, gemilerin ve sandalların batması sonucu çok sayıda çocuğu Karadeniz’e kurban vermiş. Abhazlar’daki “Çocuklarımızın yem olduğu balıkları yiyemeyiz” anlayışı ancak son yıllarda kaybolmaya başlıyor.

Uğur ERGAN 20.03.2011

Kaynak: Hürriyet

ORTAÇAĞDA ABHAZLAR, LAZLAR - GERG AMİCBA

ABHAZYA ile EGRİSİ (LAZİKA)’NIN ETNİK OLUŞUMLARI

İ.Ö.ki yüzyıllarda Karadeniz’in Doğu kıyılarında hüküm süren Kolkhida yönetimini oluşturan birçok etno-politik grup vardı. Bunlar: Egrisliler (1), Apsilyalılar, Abasgialılar gibi halklardı.

İ.S. 3. 4. yüzyıllarda Egrisi politik bir otorite olarak ortaya çıktı. Etki alanını genişletti. Abhaz etnik kökenden gelen Apsilya, Abazgia, Misiminya (2), Sanigya halkları Egrisi yönetim sahasına girdi.

Egrisi’nin ekonomik ve politik bir güç olarak ortaya çıkmasının nedeni o dönemde bu ülkede feodalizmin oluşmaya başlaması ve feodal yöntemlerinin kullanılmaya başlamasıdır. (3)

Aynı dönemlerde Abhaz kökenli halklarda da feodalizme geçiş gözlemleniyor. Feodalizmin gerektirdiği sınıflar oluşuyor. Bu dönemde Abazgia ve Apsilyalıların başında kendi liderleri bulunuyor ve içişlerinde bağımsız otonom idareler halinde yönetiliyorlar. Resmi olarak kendilerini Bizans yönetiminde görüyorlar. (4)

Abhazya’nın Kuzey-Doğu sınır komşuları köken olarak Abhazlara çok yakın olan Adıge-Çerkez halkları ile Alanlar (Asetinler)dir. Sonraki tarihlerde bölgele Türk kökenli halklar ile Abhazlar ve Megreller arasında askeri politik dayanışma vardı. Özellikle de İranlılarla Bizanslıların savaştığı dönemde artmıştı. Sonraki dönemlerde Arapların bölgeyi işgal ettiği yıllarda da Abhazlarla Megrel-Laz halklarının dayanışması üst düzeydedir. Egrisi krallığının doğu komşusu İberya (Kartli) Krallığıydı. Daha eski dönemlerden beri Egrisi halkı ile İberya halkı arasında kültürel ve ekonomik ilişkiler vardır.

Bilindiği gibi, halkının tüm direncine rağmen Romalılar 2. yüzyıl’da Kolkhida’yı vasal statüsüyle kendilerine bağlamışlardı. Bu tarihlerde ülkenin Karadeniz kıyılarında Roma lejyonerleri vardı. Bu lejyonerlerin amacı ‘‘Barbarlar’’ın Güneye inmesini engellemekti. Ancak sonraları bu amaçlar epey değişti. 3. yüzyıl’da Gotlar’ın, 4. yüzyıl’da Hunlar’ın hatta dağlı hakların Güney’e inmesini engellemeye çalıştılar.

4. yüzyılın ilk yarısında Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ortaya çıktı. Kavimler göçü (5) sırasında Roma İmparatorluğu yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bundan dolayı başkent Balkanlar’daki Bosfor topraklarına taşındı. Yeni başkentin adı Bizantiya idi. Sonraları adı Konstantinapol olarak değiştirildi. Yeni başkentin yönetim alanı eski Roma İmparatorluğu’nun Doğu topraklarıydı. Balkan Yarımadası, Küçük Asya, Suriye bu yönetimin politik etki alanındaydı. (6) Bu topraklarda yaşayan halkın büyük çoğunluğu Bizanslılar (7) oluşturuyordu. İmparatorluk bünyesinde Helen kültürü hakimdi.

Bu yönetim değişikliğinden sonra Megrel, Laz, Apsil, Abazgi vb Kollkhida halkları Doğu Roma İmparatorluğunun vasalı oldular. Bu halklara kendi topraklarından Kuzey Kafkasya’ya geçen yolları koruma görevi verilmişti. Kuzeyden Hunların, Alanların ve dağlı halkların Güneye inmesini engelliyorlar, dolayısıyla da topraklarını işgale karşı koruyorlardı.

Bu şekilde 4. Yüzyıldan başlamak üzere Kolkhida’da yaşayan Abhaz etnik kökeninden gelme halklarla, Laz-Megrel (Kolkh), Svan ve Gürcü halkları Roma İmparatorluğu yerine onun mirasçısı olan Bizans İmparatorluğu’na tabi olmuş oluyorlardı. Bizans sürekli olarak genişleme politikası izleyen bir imparatorluktu ve amacı doğrultusunda başka bir güç olan İran ile sürtüşme halindeydi.

İran’daki Sasani iktidarı 3. yüzyılda kurulmuştu. Bir süre sonra bu devlet de feodalizmi benimsedi. Resmi din olarak Zoraastrizim (8) (Zerdüştlük) kabul edildi.

Sasaniler dönemindeki İran Önasya (9) ülkelerini elinde bulunduruyordu. Geniş toprakları olan güçlü bir devletti. Sınırlarını geniş alanlara yayabilmek için komşularıyla savaşıyordu. 5.7. yüzyıllarda feodalizm bu ülkede alabildiğine gelişmiş sınıflar oluşmuştu. (10)

5. yüzyıldan başlamak üzere İran ile Bizans arasında acımasız bir çekişme ve bunun sonucunda sıcak sürtüşmeler başladı. Her iki ülkenin de amacı Çin ve Hindistan’a bağlanan ticaret yollarını ele geçirmekti. (11) Planlarında bu nedenle Güney Kafkasya önemli bir yer tutuyordu. Özellikle de Karadeniz’in doğu kıyıları büyük önem taşıyordu.

Bölge İran’ın eline geçerse Asya’dan gelen ipek yollarına sahip olabilecek, Bizanslı tacirlerden yüksek vergi alacak, Lazika, Svanetya, Abazgia’dan geçip Çerkes topraklarını aşarak Orta Asya’ya giden ticari yolları denetin altına aldığı gibi, bu toprakları üs olarak kullanarak Bizans’ın başına dertler açabilecekti.

Kolkhida’yı ele geçirebilmek için İranlıların bu denli istekli olmaları bir diğer nedeni ise istediklerinde, Kafkas önlerinde ve Doğu Avrupa steplerinde yoğun olarak yaşayan ‘‘Barbarlar’’ı Kırım ve Küçük Asya’ya saldırtıp Bizans’ı sıkıntıya sokacaklardı. (12)

İranlıların Barbarlar’ı geçirmeyi düşündükleri yollar çoğunlukla Abhazya’dan geçiyordu. En önemlileri Sahil yolu, Klıkhure ve Marukhu’dan geçen dağ yollarıydı. (13)

Sasaniler dönemindeki İran, özellikle de 4. yüzyılın ortalarına doğru yayılmacı politikasını güçlendirmişti. Önce İberya Krallığı’nın büyük bir bölümünü ele geçirip vergiye bağladı. Asıl amaçları bu ülkeyi sıçrama tahtası yapıp Egrisi ve Abazgia’yı ellerine geçirmek, sonra da bölge halklarını kendi taraflarında Bizans’a karşı savaştırmaktı.

Bizanslılar’ın ise Kolkhida ülkesini elden çıkarmaya hiç niyeti yoktu. Onların amacı İranlıların Kafkasya’daki durumlarını bozup tüm Kafkasya’ya yalnız başlarına sahip olmaktı.

İşte sözünü ettiğimiz politik nedenleri İlkçağ’ın bitimi ve Ortaçağ’ın başlangıcı olan dönemde Abhaz ve Laz-Megrel kökenli halkların vatanı olan bu topraklarda iki süper gücün çıkarları karşı karşıya geldi.

5. yüzyılın ortalarında Doğu Egrisi ve onu destekleyen Abhaz kökenli halklar Anti-Bizans hareketlerine başladılar. Başkaldırının liderliğini Egrisi Kralı Gubaz üstlenmişti. Bunun üzerine Bizans yöneticileri Kolkhida’ya asker çıkardılar. Şiddetli bir savaş başladı. Egrisi’nin özgürlük savaşı yıllarca sürdü. Bu mücadelede Abhaz kökenli haklar Egrisi’nin yanında yer aldılar. 465 yılında iki taraf aralarında anlaşarak savaşa son verdiler. Her iki taraf ta savaş öncesi savaş öncesi şartları olduğu gibi kabul ettiler. Tek değişiklik Bizanslıların Gubaz’ı hükümdarlığını reddetmesiydi. Gubaz’ın yerine oğlu Tsate geçti.

Savaş Bizans’ın istediği gibi bitmişti ama Bizans durumdan oldukça tedirgin olmuştu. Çünkü Abhazlarla Laz kökenli haklar bu savaşta omuz omuza savaşması Bizanslılara uzun vadede problemlere neden olabilecek bir durum olarak görünmeye başlamıştı. Onları birbirlerinden koparmaları hatta gerektiğinde birbirleri ile savaştırmaları gerekiyordu. Bu yaklaşımların sonucu olsa gerek, 6. yüzyılın ikinci yarısında Apsilyalılarla Abazgialıların Egrisi birliğinden ayrılmaya karar verdiklerini görüyoruz. Bu düşünceleri Bizans tarafından da destek görüyor. Çünkü savaş yeteneği ve askeri gücü büyük olan Abazgia’nın Egrisi’den ayrılması Egrisi’yi zayıflatacaktır. Aynı dönemde başlarında Vahtang Gorgasol’ın bulunduğu İberya Krallığı Acemler’le savaşmaktaydı. Vahtang Gorgasal’ın bir amacı da Egrisi ve Abazgia’dan Bizanslıların atılmasıydı. 473 yılında ordusuyla Egrisi’ye girip Tskhe-Goci kalesini ele geçirdi. (14) Ancak Abhazya toprakları Bizans’ın elinde kaldı. Herhalde bu tarihten sonra da bir süre Bizanslılar ile İberyalılar bu topraklarda savaşmış olmalıdırlar. Bizanslılar aynı tarihlerde Abhazya’ya iyice yerleşip Egrisi’ye baskı yapmaktadırlar. Eski Gürcü tarih yazarı olayları şöyle anlatıyor: ‘’O dönemde Bizanslılar Abhazya’yı İngur nehri kıyısına kadar ellerinde tutuyorlardı. Hatta İngur nehrinden başlamak üzere Tskhe-Goci’ye kadar ellerindeydi.’’ (15)

5. yüzyılın bitimine doğru Bizanslılar tüm Egrisi’yi ellerine geçirdiler. 6. yüzyılın ilk yarısında Abazgia, Egrisi birliğinden ayrılıp ayrı bir yönetim olarak Bizans’ın vasalı oldu. Ancak diğer Abhaz kökenli halklar Apsilya, Misimiyana ile Svanetyalılar 6.-7. yüzyıla kadar bu birlikte kaldılar. (16)

Dipnotlar:
1. Egrisi ülkesi bugünkü Batı Gürcistan topraklarının tamamını-Suram’a kadar kapsamaktaydı. (Bugünkü Megrelistan, İmeretia, Acara, Guria toprakları) Egrisi ülkesine eski Bizans kaynaklarından ‘‘Lazika’’ denmektedir.
2. Hem Mısımlar hem de Misimyanalılar, her iki terimi de kullanabiliriz.
3. S. Canaşia. Araştırmaları 1. cilt, 1949, sayfa 254- 255.
4. İ. Cavakhişvili. Gürcü halkının tarihi, 1. cilt, 1960, sayfa 273.
5. Çeviride açıklanmasına gerek kalmadı.
6. Gürcistan tarihi 1. cilt. Öğretim kitabı, Tiflis 1962, sayfa 83.
7. Onlara Rimilyanlar ve Rumlar da denilmektedir.
8. Acemler bu dine ‘‘Zerdüştlük’’ diyorlardı.
9. Rusçası ‘‘Peredniya Asiya’’dır.
10. Tüm Dünya. Tarihi, 3. cilt, sayfa 94.
11. Gürcistan Tarihi, 1959, sayfa 100- 101.
12. M. Gunba. Batı Gürcistan-Bizans ilişkileri (6.-8. yüzyıllar arası) Sohum 1, 1962, sayfa 89.
13. Z.V. Ancabadze. Ortaçağ Abhazya Tarihi (6.17. yüzyıllar arası) Sohum 1959, sayfa 38- 39.
14. Gürcistan Tarihi 1. cilt, 1962, sayfa 96.
15. Cuvanşer, Vakhtang Gorgasal’ın Hayatı ve Yaptıkları ‘‘Kartvelya Tarihi’’ 1. cilt, sayfa 146.
16. Z.V. Ançabadze. Ortaçağ Abhazya Tarihi. Sayfa 62.

 

ABHAZLARIN ve LAZLARIN 6. YÜZYILDAKİ BAĞIMSIZLIK SAVAŞLARI

1. Abhazların ve Lazların 6. yüzyıldaki Bizans ve İran’a karşı savaşları

Aşağıda sözünü edeceğimiz 6. yüzyıldaki ‘‘büyük savaş’’ daha çok Egrisi (Lazika) topraklarında geçmiştir. Dolayısıyla savaşın doğal zararlarını da Egrisi çekmiştir. Fakat bu kaynaklarda Laz terimi bazen çok daha geniş anlamlarda kullanılmaktadır. Lazika adını Egrisi dışında da tüm Kolkhida ülkesini kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Yani, ‘‘Laz’’, Egrisi sınırlarında yaşayan tüm halklara verilen ortak bir isim olmuştur.

Karadeniz’in doğu kıyıları uzun yıllar Bizanslılarla İranlılar arasında bir sürtüşme alanı oldu. Ancak, bu ülkenin gerçek sahiplerinin amacı tam bağımsızlıktı. Bu amaçla da defalarca savaşıp amaçları doğrultusunda kanlarını döktüler.

Megrel-Laz ve Abhaz halklarının var olma savaşı verdikleri bu kötü dönemlerde her iki halk da işgalci güçlere karşı tek yumruk olarak mücadele ediyorlardı. Çünkü amaçları aynı ve kaderleri de birbirine bağlıydı.

6. yüzyılda Bizans İmparatorluğunda feodalizmin boyutları iyice büyümüş ve bu nedenle de ülkenin ekonomik ve askeri gücü çok artmıştı. Bu olumlu gelişmeler sınırlarını genişletip dünyaya hakim olma hevesine kapılmalarına neden oldu.

Kendini tüm dünyanın hakimi olma hırsına iyice kaptıran İmparator I. Jüstinyen (527- 565) bu amacına Hıristiyanlığı da destek alarak almıştı.

Hıristiyanlık 523 yılında Egrisi’de de devletin resmi dini olarak benimsendi. Sonra Egrisi topraklarında hızla yayılmaya başladı. Apsilyalılar ve Misimyanalılar da Hırıstiyanlığın etki alanı içinde kaldılar. (1)

Jüstinyen, Abazgialılara Hıristiyanlığı benimsetmekte gecikmedi. (2)

Bizanslıların bu çalışmalarına karşılık İranlılar da boş durmuyorlardı. 6. yüzyılın 20’li yıllarında Egrisi ile aralarında dostluk antlaşması imzaladılar. Bu Bizans’a karşı yapılmış bir antlaşmaydı ve uzun ömürlü olamadı.

İranlıların kolayca tahmin edebildikleri gibi Egrisi, Apsilya ve Misiminyanalıların Hıristiyan olması demek, Kral Tsate’nin yüzünü Bizans’a dönmesi demekti. Bizans-Kolkhida arasındaki bu manevi bağı koparmaya çalışan İran aradığı fırsatı da gecikmeden buldu. 523 yılında Kartvelya Kralı Gurgen halkını ayaklandırarak İran’a başkaldırdı. Gurgen bu savaşı kaybetti ve Egrisi’ye sığındı. İran Şahı Kavad bu sığınma olayını bahane ederek Egrisi’ye saldırdı. Skarde ve Şorapan gibi önemli kaleler İran’ın eline geçti. Bu olayın hemen ardından İranlılar 528 yılında Egrisi’ye bir daha saldırdılar. Egrisi, Apsilya, Misiminya ittifakı savunmaya geçti. Ancak dev İran ordusu karşısında bu küçük ülkelerin yapabileceği fazla bir şey yoktu. Çok kanlı bir savunma yapmalarına karşın güçleri İran ordusu ülkeden söküp atmaya yetmedi. Durumun çaresizliği karşısında Kral Tsate, Bizanslılardan yardım istedi.

Abazgia ve Egrisi’nin korunması ve denetim altında tutulması Bizans İmparatorluğunun devlet politikasının bir parçasıydı. Bu nedenle Kral Tsate’nin yardım isteğini Jüstinyen coşkuyla karşıladı. En seçme birliklerini tanınmış komutan Velizari komutasında yardıma gönderdi. (3) Dönemin iki süper ordusu İran ile Bizans, Egrisi topraklarında korkunç bir savaşa tutuştular. Bu savaşta Egrisi, Apsilya ve Abazgialılar Bizans saflarında savaşıyorlardı. Sonuçta İranlılar birçok cephede yenildiler ve hızla geri çekilmeye başladılar. Savaş esnasında İran şahı Kavad ölmüş (531), yerine Khosroy I Anuşirvan geçmişti (531- 579). Yeni şah’ın ilk amacı kendini sağlama almaktı. Savaşın kaybedilmesi kaçınılmaz gibi görünüyordu. Dolayısıyla da Khosroy’un tek seçeneği geri çekilmekti. 532 yılında Bizans ile İran arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile her iki taraf da savaş öncesi sınırlarına döndüler. Birbirlerinden aldıkları ülkeleri geri verdiler. Egrisi, Apsilya ve Misiminya, Bizans denetiminde kaldı. Kartvelya yine İran toprakları dahilindeydi. Bizanslılar kendilerini güvenlikte görmeleri için Egrisi ve Abazga’nın sahil bölgelerinde üsler kurdular.

İran ile Bizans arasında yapılan bu antlaşma aralarındaki sürtüşmeyi bitirmeye yetmemişti. Çünkü her iki ülke de barış dönemini yeni bir savaşa iyi bir hazırlık yapmak için kullanıyorlardı. İranlılar, Kartvelya’daki durumlarını iyice güçlendirirken Bizanslılar da Egrisi’de savunma hatları oluşturuyorlardı. Yine öyle sanıyoruz ki, Apsilya’daki Keleşir kalesinin yapımına bu tarihlerde başlanmıştır. Abazgia’daki Hıristiyanlaştırma politikası da savaş hazırlıklarının bir parçasıydı. 532- 542 yılları arasında yani 6. yüzyılın 30-lu yıllarında Jüstinyen’in direktifi ile Abazgialılar için Pitsunda (Ldzaa)’da bir kilise kuruldu. (4)

Bizanslılar Egrisi’nin Güney-doğu sınırları ile, sahil şehirlerinin güvenliğine büyük önem verdiler. Bu sınır şehirlerinde Bizans Garnizonları kuruldu. Bizanslılar her şeye rağmen Kolkhida halkının kendilerinden hoşlanmadıklarını iyi biliyorlardı. Bu nedenle de yöre halkından gelebilecek tepkileri caydırabilmek amacıyla bugünkü Tsikhisziri yakınlarında dev Petra zindanını inşa ettiler. Bu kale zindanının içine de Egrisi ordularının komutanının konağını kurdular.

Petra kalesi aynı zamanda Egrisi’den dış ülkelere satılan malların vergilendiği merkez durumuna geldi. Egrisi’nin içinde bulunduğu zorlu döneme rağmen Egrisi, Apsilya ve Misiminyalı tüccarlardan yüksek vergiler alınmaya başlandı.

Bu dönemde Bizans sömürü düzeninin ülkedeki koruyucusu Bizans ordu komutanı Yoann Tsibe idi. (5)

Sonuçta, Egrisi, Apsilya, Misiminya, Abazgi ve Sanigya topraklarında yaşayan halk, özellikle de zengin tüccarlar ve güçlü aileler Bizans’ın baskısına tepki göstermeye başladılar. Bölge halkı 532 yılında on yıl kadar sürecek olan bir özgürlük savaşı başlattı.

İşgal altında bulunan bir ülkenin özgürlük savaşına yeterince hazırlanabilmesi, savaşabilmesi için gerekli olana paranın sağlanabilmesi özellikle de deniz ticaretleri engellendiği için olanaksızdı. Bu nedenle de Egrisi Krallığı politika değiştirdi. Ülkedeki feodallerin de baskısıyla Kral Gubaz 542 yılında Bizans İmparatorluğu’ndan ayrıldığını resmen ilan edip İranlılarla bir dayanışma antlaşması imzaladı. Zaten Gubaz’ın dış yardım almadan Bizans’la baş etmesi olanaksızdı.

Egrisi’nin bu kararına Egrisi Birliği içerisinde yer alan Apsilya ve Misiminya da katılmış oluyordu.

532 yılında Bizans ile İran arasında yapılan dostluk antlaşması da on yıl sonra da bu şekilde bu şekilde bozulmuş oldu. Savaştan çok kısa bir süre önce Egrisi Birliği ile İran, Bizans tüm Kafkasya’dan sürülene kadar işbirliği yapma kararı aldı. (6)

542 yılında İran Şahı Khosroy I yönetimindeki İran ordusu Kartvelya’dan hareket edip hızla Egrisi topraklarına girdi. Burada Egrisi, Apsilya ve Misiminya güçleri onlara katıldı. Kolkhidalılarla daha da güçlenmiş olan İran ordusuyla Bizans ordusu arasında korkunç bir savaş başladı. Bu büyük savaş 555 yılına kadar sürdü. On üç yıl sürdüğü için savaşa On üç yıl Savaşları (542- 555) adı verilmektedir.

Sözünü ettiğimiz savaşta Egrisi halkı gibi Abhazya halkı da etkin görev almıştır. Abhaz etnik kökenli halklar Egrisililerin aksine bu savaşta bölünmüş, her iki cephede de savaşmak zorunda kalmışlardır. Abazgia ve Sanigya halkları Bizans tarafında yerlerini alırken Apsilya ve Misiminya halkları ise İran ile omuz omuza savaşmışlardır.

‘‘Büyük Savaş’’ esnasında Bizanslıların taktikleri açısından Abazgialılar çok önemliydiler. Çünkü Kuzeybatı Egrisi topraklarında süren bu savaş aynı zamanda Abazgia sınırlarına yakın bir bölgedeydi.

Bizanslılar Abazgia ve Sanigyalılardan yararlanıp Egrisi üzerine iniyorlar, oradan deniz ve kara yolu ile Apsilya içlerine ulaşıyorlar, oradan da kolayca Egrisi’ye saldırıyorlardı.

Bu dönemde Abazgialılar ve Sanigyalıların politik konumları, yani ayrı bir tarafta olmaları Kolkhida’da yaşayan Egrisi, Apsilya, Misiminya ve Svanetya gibi halkların ekonomik ve kültürel etkileşimini engelliyor aynı zamanda da Kolkhida’da yaşayan Abhaz etnik kökeninden gelme halkların etnik konsolidasyonunu yavaşlatıyordu. Dolayısıyla işgalcilerin Kolkhida’dan atılması için gerekli olan güç birliği sağlanamıyordu.

İki büyük askeri gücün arasında kalıp ezilmek istemeyen bu küçük halklar sık sık cephe değiştiriyorlardı.

Tarihçi Keresyati’nin notlarına göre, 542 yılında Egrisi’ye giren İranlılar, yöre halkının da desteğini aldıklarından kestirme dağ yollarını kullanarak ülkenin içine kolayca sokulmuşlardı. Egrisi güçleri ile İran ordusu da bu bölgelerde birleşmişlerdi. Bu birlik ordusunda çok sayıda Abhaz ve Svan askeri de vardı. Zaten diğerleri ulaşmadan Petra kalesini kuşatıp Bizanslılardan alan bu askerlerdi.

Şah Khosroy’un amacı Egrisi ülkesiyle birlikye Apsilya, Misiminya ve Svanetya’yı almak ve Bizanslıları bu bölgeden tamamen sökmekti. Ama Bizanslılar da boş durmuyorlardı elbette. Tüm güçleriyle İran’a karşı koyup ilerlemesini durdurdular.

Bunun üzerine Khosroy ordusunun büyük kısmını alıp ülkesine geri döndü. Ama Petra Kalesi ve civarına güçlü bir birlik bırakmayı da unutmamıştı. (8) Petra Kalesi’nin İranlılara geçmesi bu savaştan İran’ın karlı çıktığını gösteriyor. Dolayısıyla da Egrisi ülkesi ikiye bölünmüş oluyordu.

Bu bölünme 545 yılında İran ile Bizans arasında yapılan bir antlaşma ile resmiyet kazanmıştır. Ancak bu barış antlaşması iki ülkeyi birbirine yaklaştırmamış, aksine savaş hazırlıkları tüm hızıyla sürmüştür. İran Egrisi’deki avantajlı konumunu kullanarak Kolkhida’nın tamamı almayı düşlemektedir. Eğer Kolkhida İran’ın olursa diğer cephelerde Bizans’ı yenmek iyice kolaylaşacaktır. Ayrıca Egrisi’yi üs olarak kullanıp İran’ın elindeki İberya’ya saldıran Bizans’ın bu üs avantajı da yok edilmiş olacaktır. (9)

Acemlerin bazı başka amaçları da sonradan ortaya çıkmıştır. Onlar Kolkhida topraklarına Acemleri getirip yerleştirmek ve orada kalmak istemektedirler. Çünkü bu ülkeye sahip olmanın yolu Acemleştirmekten geçmektedir. Egrisi’ye komşu olan Bizans yanlısı Abhaz etnik kökeni halklardan Abazgia ve Sanigyalıların dize getirilmesi de iyice kolaylaşacaktı.

Zaten Şah Kyosroy’un planlarında Abazgia ülkesinin olmadığını düşünmek saflık olur. Çünkü Karadeniz’in doğu kıyılarını kaplayan bu ülke askeri strateji açısından önemli bir bölgede bulunmaktadır.

İranlıların korkunç özümleme planı ayırım yapmadan tüm Kolkhida halklarını kapsıyordu. Bu halklar için dönem, var olmak ya da tarihin karanlık çöplüğüne atılmak dönemiydi.

Egrisi, Apsilya ve Misiminya ülkelerinde yaşayan yönetici, tüccar, sanatkâr vb. halk sınıflarından insanlar oldukça huzursuzdular. Çünkü Acemler bu ülkeyi işgal eder etmez tüm ekonomik ve politik hakları yerlilerden aldılar. Yerli halkın Bizans veya başka ülkelerle ticaretlerini engellediler.

Elbette ki Acemlerle yerli halkın aynı ideolojiyi paylaşmaları beklenemezdi. İranlılar, Kolkhidalıları Hıristiyanlıklarını bahane ederek sürekli savaşa sıkıştırıyorlardı. Bu tarihlerde Egrisi ve Apsilya Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiş, bu dini ideoloji hızla halk arasına yayılmıştı. İranlılar Zoraastrizm (Zerdüştlük-Ateşperestlik) inancına sahiptiler. Bu nedenle de zor kullanarak Kolkhidalıları Hıristiyanlıktan caydırıp kendi dinlerine döndürmek istiyorlardı.

Tüm bu davranışların sonucu olarak Abhaz, Laz-Megrel ve Svan halkları İran yönetimine şiddetle karşıydı. 6. yüzyılın 40’lı yıllarının ortalarında tüm Kolkhida İran’la savaşmak için hazırdı.

548 yılında İranlılar Egrisi Kralı Gubaz’ı öldürtmek istediler. Ancak amaçları gerçekleşemedi. Bu olay, Egrisi halkının bağımsızlık savaşını başlatması için gereken kıvılcım oldu. Egrisi 549 yılında Sasanilerin İran’ından bağımsızlılarını ilan etiler. Ancak, Megrel, Apsilyalı, Misiminyalı ve Svanetyalı ordusuyla, güçlü İran ordusu karşısında fazla bir varlık gösteremeyeceğini anlayan Kral Gubaz, Bizanslılardan yardım istedi. Bizanslılar da devreye girmek için fırsat kolladıklarından yardım teklifini hemen kabul ettiler.

Bu olayda da net bir şekilde görüldüğü gibi, Kolkhidalılar değişik tarihlerde değişik işgalicilere karşı başka işgalcilerin yardımını istemek zorunda kalmışlardı. Çünkü onların sınırlı gücü çağın süper devletleriyle savaşmak için yeterli olmamaktaydı. Tamamen yok olmamak için başkaca da alternatifleri yoktu. (10)

549 yılında Egrisi Krallığı’nın İran’dan ayrılıp Bizans saflarına geçmesi Kolkhida halkı tarafından olumlu karşılandı. Çünkü Kolkhidalıların Bizanslılarla kültür ve din yakınlığı vardı. İkinci bir olumlu yönü ise iki süper güç arasında pay edilmiş olan Abhaz halkları (Abazgia, Sanigya, Apsilya ve Misiminyalılar) yine bir araya gelmiş oluyorlardı. Bu sayede de bu halklar arasında etnik konsolidasyon hızlanmıştı.

549 yılı başlarında Egrisi Krallığı ile Bizans ‘‘dayanışmayı’’ yenileyince İmparator Jüstinyen 7.000 (yedi bin) kişilik bir orduyu Kolkhida’ya gönderdi. Bizanslılarla Acemler, Egrisi topraklarında tekrar karşı karşıya geldiler. ‘‘Büyük Savaş’’ın bu etabında Kolkhida halkları topyekün Bizanslıların yanında savaşıyorlardı. Bu nedenle de savaş kısa zamanda Bizans’ın lehine döndü.

İran ordusunun büyük bölümü Egrisi’den çekilmek zorunda kaldı. Ancak yine de henüz savaşı kaybetmiş sayılmazlardı. Egrisi topraklarında 5.000 (beş bin) askerleri vardı ve ayrıca da 3.000 (üçbin) kişinin koruduğu Petra Kalesi de onların denetimindeydi.

Bizanslılar ve onların müttefiki olan Abhaz ve Egrisi halkları iyi biliyorlardı ki, İran’ın bölgeden atılabilmesi için Petra Kalesini mutlaka geri alınmalıydı. Ancak Acemlerin bu kaleyi bırakmaya hiç niyetleri yoktu. Zaten kaledeki ordu oldukça güçlü, kale duvarları da oldukça sağlamdı. Dagisfey komutasındaki Bizans ordusu 549 yılında Petra kalesini kuşattı. Bu ordunun büyük bir bölümünü Abhaz, Egrisi ve Svan askerleri oluşturuyordu. Kalenin fethedilmesi pek kolay olmadı. Kuşatma 550 yılına kadar uzadı. Aynı yıl Abhazya topraklarında önemli olaylar oldu. Abazgialılar ve Apsilyalılar Bizans’a karşı bağımsızlık savaşı başlattılar. Bu 

2. Abazgialıların Özgürlük Savaşı

6. yüzyılın önemli olaylarından biri de Abazgialıların Bizans’a karşı bağımsızlık savaşı başlatmasıdır. Bu mücadele Abhazların bağımsızlık savaşları tarihinde eşsiz bir yere sahiptir.

Önceki bölümlerde belirtmiş olduğumuz gibi Abazgia önceleri Politik olarak Egrisi birliğine dahildi. Ancak 6. yüzyılın ilk yarısında Abazgia bu birlikten ayrıldı. Bizans imparatorluğunun bünyesinde ayrı bir politik güç olarak ortaya çıktı.

Öyle sanıyoruz ki, Abazgia’nın Kuzey-batı komşusu olan Sanigya (Asadz Ülkesi) de Abazgia yöneticilerinin denetimindeydi.

Tarihçi Prokopi Keresyati’ye göre Abazgia ülkesi her zaman iki liderle yönetilen bir ülkeydi. Bu liderler, yine aynı tarihçiye göre biçimli gürbüz erkek çocuklarını Rum ülkesine satıyorlardı. (11)

Bu nedenle de Rum ülkesinde Hükümdar’ın sarayında görevli birçok Abazgialı vardı. (12) Keresyati’nin yazdıklarından da kolayca anlaşılacağı gibi Abazgia ileri gelenleri ve feodal beyleri ile Bizans sarayı arasında insan alışverişi oldukça yoğundur.

6. yüzyılda Abazgia’da kendi ‘‘basilevs-lider’’ olan iki prenslik görüyoruz. Bu beyliklerin dış ülkelerden başka gelirleri olmadığı için insan satışıyla gelir sağladıklarını da biliyoruz. Ancak incelemelerimizden de biliyoruz ki, diğer Kolkhida halkları gibi Abazgialılar da Bizans’la alış veriş yapmak zorundaydılar. Bu ticaret sonucu ortaya çıkan açık insan satışıyla kapatılmak durumundaydı. (13) Abazgialıların da diğerleri gibi bu konuda başka seçenekleri yoktu. Bizanslılar Abazgia’da önceleri daha lokal politikalar uyguluyorlardı. Bu nedeni de ülkedeki pozisyonlarını iyice güçlendirmek istemeleriydi. Prokopi Keresyati’nin sözünü ettiği, Abazgia’nın iki başlı yönetimi Bizans’ın da işine geliyor olmalıydı.

6. yüzyılın 30-40’lı yıllarında Bizans ve İran çıkarları Egrisi’de şiddetle çatışmaya başlayınca, Jüstinyen Abazgia’nın sahil bölümünde pozisyonunu güçlendirmek zorunda kaldı. Ayrıca, İran ile Egrisi’nin bazı ilişkilere girmeye başlaması Abazgia’nın Bizans için önemini iyice arttırdı. İmparator Jüstinyen bu ülkedeki varlığını kalıcı kılabilmek için başka bazı girişimler de bulundu. Bir taraftan Hıristiyanlığın bu ülkede yayılmasını sağlamaya çaba harcarken, bir yandan da Abazgia yönetiminin yetkilerini iyice kıstı.

Bizans resmi tarihçisi Prokopi Keresyati, İmparator Jüstinyen’in Abazgia’da yaptıklarını överek anlatırken şöyle diyor: ‘‘Büyük İmparator Jüstinyen, Abazgia’daki yaşam formlarını oldukça iyileştirmiştir. Abazgia halkı bu sayede Hıristiyanlığı benimsemiştir. İmparator Jüstinyen, Abazgia ülkesine soy olarak Abazgia halkından olan Evfrata adında birini göndermiş, o da Abazgia liderlerinden tüm yetkilerini devralmıştır. Abazgia halkı İmparator’un nu kararını sevinçle karşılamıştır. Böylesine adil bir imparatorun bu davranışlarından cesaret alan halk yöneticilerinin yaptığı kötülüklere göz yummamaya başlamıştır. Kısa bir süre sonra da beylerini başlarından atıp sakin ve huzurlu bir yaşama geçmişlerdir. Bu ülkedeki işler işte böyle yürüyordu.’’ (14)

Ancak iller uzun süre böyle yürümedi tabi. Jüstinyen bu ülkeye asker çıkarıp sahildeki stratejik noktalara yerleştirdi. Sonra yerli halk tutuklanıp köle yapılmaya, sürgün ve istilaya başlandı. Bu davranışlar tepki görmekte de gecikmemişti. Halk ayaklanıp Bizans güçleri ile savaşmaya başladı. Ancak güçleri istilacıları ülkelerinden söküp atmaya yetmiyordu. ‘‘Güçleri yetersiz olmasının yanında her geçen gün direnme umutlarını da hızla kaybediyorlardı. Tüm Rimilyanlar’a (15) köle olmaktan korktukları için ülkenin Doğu topraklarına Opsita’yı, Batı topraklarına da Skeparna’yı lider seçtiler. Sonra Bizans’a karşı tek başlarına savaşmanın olanaksızlığını anlayıp İranlılardan yardım istediler.’’ (16)

Bu şekilde Egrislilerden sonra Abazgialılar da bir istilacıdan kurtulmak için diğer istilacıdan yardım istemek zorunda kalmışlardı. Gücü sınırlı küçücük halkın Bizans’ın ülkesinde yürüttüğü olumsuz politikalar karşı pek fazla bir caydırıcılığı olamamıştı. Doğu Abazgia lideri Opsita, Bizans’a karşı savaş hazırlığına başlarken, Batı Abazgia lideri Skeparna da bir elçi grubu ile birlikte İran’a gitti.

Abazgialıların Bizans’a başkaldırıp İran’dan yardım istemesi Şah Khorsroy’un çok hoşuna gitmişti. Bu aslında önemli bir olaydı. Çünkü İran Bizans’la savaş halindeydi. Uğruna savaştıkları Egrisi ise Bizans’ın yanında yer almıştı. Bu nedenle de Abazgia’nın İran tarafına geçmiş olması Khosroy için bulunmaz bir fırsattı. Böylece Karadeniz’in Doğu sahillerinde sağlam bir müttefik kazanmış olacaktı.

Fırsatı hemen değerlendirme kararı aldılar. Khosroy ile Abazgia elçileri dostluk antlaşmasına karşılıklı olarak imza koyunca ittifak resmen işlev kazanmış oldu. Ancak İranlılar işlerini sağlama almak istiyorlardı. Bu nedenle de elçi gurubunun başkanlığını yapan Skeparna’yı İran’da alıkoydular.

Çok kısa sayılabilecek bir sürede hazırlana İran ordusu Komutan Nabed komutasında hızla Egrisi üzerine yürüdü. Egrisi ve Apsilya’yı süratle geçip Abazgia’ya kadar ulaştılar. Komutan fillerini de birlikte getirmişti. Nabed Apsilya ve Abazgia’yı dağ yoluyla aştı. O yol Anakopya’dan Kuteş doğrultusunda geçip Suram dağlarının geçitlerine doğru gidiyordu. İlk çağların önemli bir yoluydu. Çünkü bu yol izlendiğinde dağları aşan geçitlere ve yaylalara kolayca ulaşılabiliyordu. (17)

Ancak İran ordusu Abazgia ve Apsilya topraklarında fazla bir süre kalamadı. O kadar hızla geri çekilmişlerdi ki onlarla savaşmak amacıyla buraya gelen Bizans ordusu karşısında İran ordusu yerine Abazgialı direnişçileri bulmuştu. Zaten Nabed’in yaptığı tek şey yağma ve talandı. Abazgialılara yardım etmek amacıyla gelmiş görünen Nabed gelir gelmez ülkeyi yağmalamaya başlamıştı. Halkın direnişiyle karşılaşınca da ordusunu toplayıp hızla kendi ülkesine döndü. Geri dönerken Abazgialı 60 (altmış) çocuğu yanına rehine olarak almış, ayrıca Apsilya’nın soylularından birinin karısını da kaçırmıştı. (18)

O günün tarihçileri Nabed’in neden bu kadar çabuk çekip gittiği konusunda ortak bir görüş beyan etmemektedirler. Ancak bu konuda edinilen en sağlıklı kanı halkın sert tepkisi karşısında böyle davranmak zorunda kaldığıdır. Zaten Şah Khosroy da Abazgialılara güvenmediğinden Skeparna’yı rehin almıştı. Ancak komutan Nabed bunu da yeterli görmemiş olacak ki Abazgialıların soylu ailelerinden topladığı 60 çocuğu alıp götürmüştü. Bu soylu aileler özellikle Acemlerin güvenmediği aileler olmalıdır. Ne çocukların ne de Skeparna’nın akıbeti hakkında en küçük bir kayıt elimize geçmemiştir. Herhalde Acemler, Abhazlarla araları bozulunca çocukları köle olarak satmışlardır.

Kısaca söylersek Acemler askeri kandırmaca hareketleri sırasında Abazgia topraklarında kendileri için güvenli bir atmosfer bulamamışlardı. Çünkü Abazgialılar ve Apsilyalılar tıpkı Egrisililer gibi özgürlük peşindeydiler. Ülkelerinde Bizans’ı görmek istemedikleri gibi İranlıları da görmek istemiyorlardı.

Bizans’tan bağımsızlığını ilan eden küçük ülke Abazgia, yukarıda da anlatmış olduğumuz gibi İran’dan beklediği dostluğu ve yardımı alamamıştı. Bu girişiminden kazandığı tek şey: Koca Bizans İmparatorluğu ile tek başına savaşmak zorunda kalmasıydı. Egrisi ise İran belasından yeni kurtulmuş, Bizans’a sığınmaktan başka çaresi kalmamıştı. Apsilya’da durumlar daha değişikti. Bizans’a karşı hoşnutsuzluk had safhadaydı. Ancak aktif direnişe henüz geçilmemişti. Zaten Apsilya’nın o dönemdeki konumu Egrisi birliği içinde özerk bir ülkeydi.

Abazgia ve Sanigya’nın Kuzey-Batı komşuları Bruhlar, (20) Zikh yada Azokh (Adige)ler soy ve dil olarak Abhazlarla aynı kökenden gelme kardeş halklardı. Prokopi Keresyati’nin yazdıklarından şu sonuçlara varmaktayız: Batı Kafkasya’nın bu bölgesi için ne İran, ne de Bizans’ın mücadelesi vardır. Bu topraklar bazen İran’ın oluyor, bazen de Bizans’a geçiyordu. Abazgialıların bağımsızlık savaşına başladıkları 550 yılının başlarında bu bölgede ne İran ne de Bizans’ın kalıcı yönetimi vardı.

O dönemde Abazgia, Brukhya, Zikhya ve Sanigya’nın birbirlerine göre politik konumlarını eski kaynaklardan hiç biri net olarak vermemektedir. Ancak Prokopi Keresyati’nin notları dikkatle incelendiğinde bazı sonuçlara varmak olanaklı olmaktadır. Bu tarihçinin Abazgia’dan söz ettiği yazılarında anlattıklarından Abazgia’nın Kuzey-batı sınırlarının yerini anlayabiliyoruz. Şöyle diyor Keresyati: ‘‘Abazgia’nın Kuzey-batı sınırları Kafkas dağlarının yamaçlarına kadar uzanmaktadır.’’ (21)

Yine aynı yazar eserinin bir başka bölümünde, ‘‘Abazgialıların ilerisinde, Kafkas dağlarına kadar olan bölgede, Evkisi’den Pont (22) sahillerini izleyerek Brukhlar, Zikhler, Sanigler (23) yaşamaktadır.’’ diye yazıyor.

Yazılarından anlayabildiğimiz kadarı ile Abazgialıların, Brukhların, Zikhların Sanigyalıların sınırları üst üste çakışmaktadır. Bir başka deyişle, hepsinin Kuzey-batı sınırı Kafkas Dağları’dır. Burada ilk tanımında tarihçinin anlatmak istediği Abazgialıların etnik sınırları değil politik sınırlarıdır elbette. Eğer bu yaklaşımımız doğru ise akla başka detay gelmektedir. Kuzey-batı Kafkas halkları Abazgia’nın politik sahasında birlik oluşturarak yaşamaktadırlar.

Tezimiz doğrular nitelikte başka olaylar da vardır. Sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi Abazgia lideri Opsita, Bizanslılara karşı yaptığı bağımsızlık savaşını kaybedince ülkesinden ayrılıp gidiyor, ama yakın komşuları Brukh, Zikh veya Saniglere sığınmayıp Kuzey Kafkasya’daki Hunlara geçiyor. Sanıyoruz ki bunun nedeni Abazgia’nın yenilmiş olması onunla birlikte hareket eden yani aynı politik sahada olan Brukh, Zikh ve Saniglerın de yenilmiş olmasını getirmiştir. Bu nedenle de Bizans toprağı sayılan bu ülkeler ona yeterince güvenli görünmemiştir.

Bizanslıların Abazgia ülkesi için bu denli çaba göstermelerinin nedeni sadece Abazgia’nın değeri değildi. Onlar biliyorlardı ki, Abazgia ellerinden çıkarsa politik olarak ona bağlı olan, onunla birlikte hareket eden Sanig, Brukh ve Zikh ülkelerini de kaybedeceklerdi. Ama Abazgia’nın ellerinde bulunması Kuzey-batı Kafkasya’nın onlar için sürekli olarak güvenilir olması demekti. Bundan başka da birçok politik ve ekonomik çıkar elde edebileceklerdi.

Tüm bu hesaplarla Bizans yönetimi Abazgia’nın, bedeli ne olursa olsun kaybedilmemesi gerektiğine inanıyorlardı. Dolayısıyla da bağımsızlığını ilan edip onlarda ayrılan Abazgiya’yı bu kararından caydırmak için her türlü çabayı harcamaya kendilerini hazırlamışlardı. Onlar bölge halkının özgürlüğe düşkünlüğünü ve bu uğurda kolayca canlarını verebileceklerini de biliyorlardı. Yine Bizans İmparatorluğunun savaş uzmanları Abazgia’nın arazi yapısından dolayı istila edilmesinin çok zor olacağının bilinceydiler. Ülkenin bu özelliklerini iyi bilen o dönemin tarihçisi Prokopi Keresyati şöyle anlatıyor: ‘‘Apsilya ülkesiyle Abazgia arasında, Abazgia topraklarına düşen yüksek tepeler vardır. Bu tepeler merdiven basamakları gibi kademeli olark alçalmakta ve Evski’den Poti’ye kadar uzanmaktadır. Bu tepelerin eteğinde Abazgialıların daha eski tarihlerde yaptıkları büyük bir kale vardır. Boyutları oldukça büyüktür. Bu kalede ülkelerini işgal etmeye gelen istilacıları durdurup geri püskürtmüşlerdir. Bu kaleye Abazgia’nın diğer taraflarına gidebilmek için çok dar geçitten geçmek gerekir. Bu geçit iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dardır… Geçidin bir tarafı denize kadar ulaşan bir uçurumdur. Buranın uçuruma yakışan bir adı vardır. Rumlar buraya Trakhea demektedirler.’’ (24) Yazar bu yerin Abhazca adını kitabında yazmadığından geçidin bugün tam olarak nereye düştüğünü bilememekteyiz. Bazı araştırmacılar Prokopi’nin sözünü ettiği Trakhea’nın Gagra olduğunu savunmaktadırlar. Ancak bilimsel araştırma verileri adı geçe yerin bugün Psırdzkha (Afoncıtz) diye adlandırılan yer olduğunu göstermektedir. Günümüzde Afoncıtz’ın sırtını verdiği dağın yamaçlarında eski tarihlerden kalma, günümüze kadar bozulmadan gelebilmiş büyük sığınaklar vardır. Onlara Anakopia Kalesi denmektedir. Ortaçağ’daki Gürcü kaynakları da şehri böyle tanımlamaktadır. (25)

Bu kale-şehir’in en sağlam yapılmış olan bölümleri denizden 250- 300 m. yükseklikte olan bölümleriydi ve ayakta kalabilmişlerdir. Sözünü ettiğimiz kale, arkeolojik verilere göre (26) oldukça sağlam yapılmıştır. Yüksek kuleleri ve içerisinde çeşitli binaları ve sokakları vardır. (27)

İşte burasıdır Bizans ile Abazgia ordularının 550 yılında savaşmak zorunda kaldıkları yer.

Bizans ordusu komutanı Franyati Bess ordusunun yönünü Abazgia’ya çevirip gemilerle hareket etti. Ordu iki büyük kola ayrılmıştı: piyadeler ve başlarında komutan olarak Wuligag ve Yoann bulunuyordu. Her iki komutan da Kolkhida’yı iyi bilen kişilerdi. Çünkü daha önceleri bu ülkede savaşmışlardı. Örneğin Wuligag, 6. yüzyılın başlarında Bizans ile İran’ın Egrisi için yaptıkları savaşlara katılmıştı. Yoann da tanınmış bir komutandı.

Bizans ordusu Abazgia’nın Doğu sınırlarında karaya çıktı. Kara ordusu da yürüyerek yola çıktı. Denizciler de sandallarla deniz yolundan onları izlemeye başladılar. Sahile çok yakın ilerliyorlardı. Büyük gemiler ise açıktan olayı izliyorlardı. Trakhea yakınlarına geldiklerinde Abazgia ordusunu savaşa hazır şekilde karşılarında buldular. Bizans ordusu baskın yapmayı düşünürken hazır bir ordu ile karşılaşınca oldukları yerde durdular ve ne yapacaklarını şaşırıp bir çıkar yol aramaya başladılar. (28)

İstilacıların komutanları bu pozisyonda savaşmanın yenilgi ile sonuçlanacağını anlayıp taktik değiştirdiler. Ordunun yarısını bu durumda bekletip diğer yarısını da gizlice sandallara bindirdiler. Sandallara binenler Abazgialılara görünmeden gizlice Trakhea’nın arkalarında karaya çıktılar. Sonra Kuzey-batı’dan tüm güçleri ile kaleye saldırdılar. Güney-doğu’da bekleyen ordu da aynı anda harekete geçmişti. Trakhea dört bir yandan kuşatılınca aldatıldıklarını anlayan Abazgia savaşçıları bu şekilde istilacılara karşı koyamayacaklarını anlayıp hızla Trakhea kalesine doğru çekilmeye başladılar. Ancak istilacılar da kaleye onlarla birlikte girmeyi başarmıştı. Kale içinde korkunç bir boğuşma başladı. Abazgialılar o güne dek hiçbir istilacının almayı başaramadığı kalelerini Bizanslılara da kaptırmak istemiyorlardı.

Bu korkunç boğuşma esnasında Bizanslı savaşçıların sayısı Abazgialılardan oldukça fazlaydı. Ayrıca kullandıkları silahlar o dönemin en gelişmiş savaş araçlarıydı. Modern ordu olmanın verdiği taktik üstünlükleri de bu avantajlarına eklenince Abazgialıların işinin ne denli güç olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonuçta kale Bizanslıların eline geçti. Bizanslı komutanlar ve askerler zafer sarhoşluğu yaşarken umulmadık bir şey oldu. Kale yakınlarında evleri bulunan Abazgialılar ayaklanıp Bizans ordusuna saldırdı. Trakhea kalesini almakla sonuca ulaştıklarını sanan Bizanslı komutanlar şaşkınlığa düşmüşlerdi. Prokopi Keresyati bu durumu şöyle anlatıyor: ‘‘Bizanslılar şimdi daha güçlü bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Abazgia evleri sayıca fazla ve birbirine oldukça yakındı. Bundan başka evlerin bahçeleri duvarlarla çevriliydi. Abazgia halkı evlerinden oluşturdukları doğal savunma hattı ile güçlü Bizans ordusuna karşı kahramanca direniyorlardı. Kazanmaları tamamen olanaksız olan bu savaşı ailelerini korumak için inatla sürdürüyorlardı. Halkın bu kahramanca direnişi yüzünden bit türlü sonuç alamayan Bizanslıların aklına sonunda evleri tutuşturmak geldi. Evlerin ateşe verilmesiyle de savaş Bizanslıların lehine sonuçlanmış oldu.’’ (29)

Abazgia halkı bu ölüm kalım savaşını kaybetmelerine karşı o döneme kadar yazgısını kabullenip Bizans egemenliği altında yaşamaya çalışan sömürge halklara özgürlük kıvılcımını çakmışlardı. Önemli bir nokta da bu ölüm kalım savaşını gerçekleştirenler Abazgia’nın Doğu topraklarında yaşıyorlardı. Batı Abazgialılar savaşta yerini almamışlardı. Belki de ülke istilacılar tarafından daha önce ikiye bölünmüştür. Böylece de Batı Abazgialılar savaş dışında kalmışlardır. Bu durum elbette ki Bizanslıların işini kolaylaştırmış, bir avuç Doğu Abazgialı kahramanca savaşmalarına rağmen savaş Bizans’ın istediği gibi sonuçlanmıştır. Profesör Z.V. Ançabadze detayları irdeleyerek şu kanıya varıyor: ‘‘Toplayarak söylersek küçücük Abazgia ülkesinin zamanın askeri devi karşısında kazanma şansı olmadığı belliydi. Herhalde Abazgialılar da durumun farkındaydılar. Ama yine de ülkelerinin özgürlüğü için savaşmaktan kaçınmadılar.’’ (30)

Abazgialılar bu bilinçle İranlılardan destek beklemişler, İranlılar da onlara destek vaat etmişler ama en küçük bir yardımları olmamıştı. Tüm bu olumsuz şartlara rağmen Abazgialılar bir avuç insanları ile koskoca bir İmparatorluğun güçlü ordusu ile savaşmaktan kaçınmamışlardır.

Fazla söze gerek yok aslında bu onurlu bir mücadeleydi ve bedeli de oldukça ağır olmuştu. Trakhea yakınlarında oturanların evleri yanarken bir çok insan evleri ile birlikte yanıp kül oldu. Geri kalanlar köle yapılıp Bizans ülkesinin dört bir yanına satıldı. Abazgialıların gururu olan Trakhea Kalesi Bizanslılar tarafından yıkıldı. Abazgia lideri Opsita sağ kalan adamları ile birlikte Kuzey Kafkasya’ya geçip Hunlara sığındı. Sanıyoruz ki onlarla geçmişe dayanan dostluğu vardı.

İranlıların rehin aldığı Kuzey Abazgia lideri Skeparna’nın bahsi o olaydan sonra bir daha hiç duyulmadı. Onun ülkesi de Trakhea savaşlarında kardeşlerine yardımcı olmadı. Hatta savaşta yerini almadı. Onlar da Abazgialı olmalarına rağmen acaba niye savaşmamışlardı? Kardeşlerine Bizans karşısında niye yardımcı olmamışlardı? Acaba bu olayın Skeparna’nın İran’da rehin tutulmasıyla bir ilgisi var mıydı? Bunlar henüz yanıtlanmamış sorulardır.

Bizanslılar bu savaştan sonra Abazgia liderlerinin yetkilerini ellerinden alıp ülkeyi direkt olarak merkeze bağladılar. Bundan sonra da Abazgialıların Kuzey komşularını egemenlikleri altına aldıklarını sanıyoruz.

Abazgialıların 550 yılındaki bağımsızlık savaşı Kolkhida özgürlük savaşları tarihinde önemli bir yere sahiptir. Abhazlarla Lazların İran ve Bizans’a karşı yaptıkları özgürlük mücadelelerinin sembolü sayılabilecek bir destandır.

3. Apsilyalıların ortaya çıkışı

Abazgialıların bağımsızlık savaşının ilk yankısı Apsilya ülkesinden geldi. 550 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Apsilya ülkesinin sınırları bugünkü Gal ilçesi, Oçamçira ilçesinin tamamını, Gulrıpş ile Sohum’un topraklarının Kuzey yönünde Tzabal’a, Batı’da Gumısta (31) nehrine kadar olan bölümünü kapsıyordu.

Apsilya ülkesi politik olarak Egrisi Krallığı’na bağlıydı. Özerk yönetimi ve yerel yöneticileri vardı. Bölgede istilacılara verilen mücadelelerde Egrisi Birliği’ne birliğine dahil olan diğer halklar gibi Apsilyalılar da Kolhida’nın özgürlüğü için savaşmaktaydılar. Ortaçağ’ın başlarında Apsilya ülkesinde feodalizm vücut bulmaya dolayısıyla da feodal sınıflar oluşmaya başladı. Yönetici sınıfı oluşturan asiller ve büyük tüccarlar Bizans’ın ülkedeki ekonomi politikasından rahatsız oluyorlardı. Bu rahatsızlık da onların yavaş yavaş özgürlük hesaplarına girmelerine neden oldu.

Dönemin diğer süper gücü İran’ın ülkedeki Anti-Bizans oluşumu görmemezlikten gelmesi elbette ki beklenemezdi. Böyle bir fırsatı kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmek için hemen harekete geçti. Öyle sanıyoruz ki bu konuda İran’ın yaptığı ilk şey Egrisi ile Apsilya’nın birbirine düşürülmesidir.

Daha önceki sayfalarda değinmiş olduğumuz gibi, 550 yılında Abazgialılar Bizanslılara başkaldırıp İran’dan yardım isteyince İran’ın başındaki Sasani hükümdarı Khosroy, Nabed komutasındaki orduyu Kolkhida’ya göndermişti. Nabed Apsilya’yı da yağmalamıştı. ‘O dönemde Nabed, Apsilya’da gördüğü Opsita’nın karısı güzel Fiodora’yı kaçırmıştı (Bu Opsita Laz hükümdarı Opsita’dır ve Gubaz’ın amcasıdır.)’ (32)

Abazgia’dan dönen Acemlerin Apsilya’ya uğramalarının en önemli neden bu antik ülkedeki Anti-Bizans oluşumları gözlemek, bu oluşumları körüklemek olmalıydı. Ancak Nabed bu ülkede aradığını bulamayınca hemen İran’a dönmüştür. Zaten bu olaydan kısa bir süre önce 549 yılında Apsilya-Egrisi ortak gücü İran ordusunu Kolkhida’dan söküp atmıştı. Bu defa da ‘davetsiz konuklarına’ sıcak davranmaları beklemezdi. Bu olumsuz tavır sonucunda Nabed ordusuyla birlikte Apsilya’yı terk etmek zorunda kalmıştı.

Ancak İranlılar bu olaydan sonra da Apsilya üzerindeki hesaplarından vazgeçmediler. Amaçları ‘Yalnız’ Lazika’yı değil Apsilya’yı da topraklarına katmaktı. (33) Düşüncelerine ivme kazandırmak için bölgedeki yerel yöneticileri kışkırtmaya başladılar. Bunlardan biri de Laz Tardet’di.

Apsilya’da 550 yılında olan olayları Prokopi Keresyati şöyle anlatıyor: ‘‘Bu ülkede sağlam bir kale vardır. Bölge halkı bu kaleye Tsibila adını vermektedir. Laz hükümdarı ile soylu bir aileden gelen Tardet’in arası bozulmuştu. Bunu bahane ederek Tsibila kalesini almalarına yardım edeceği sözünü verip Acemlerle gizlice anlaştı. Acem ordusunu çağırıp onlarla birlikte Apsilya’ya geçti. Kaleye iyice yaklaştıklarında Acemler bekledi. Laz Tardet ve arkadaşları kaleye girdiler. Kaledekiler Laz Tardet ve arkadaşlarından hiç şüphelenmediler. Bu da o gün için doğaldı. Çünkü Lazlarla Apsilyalıların arasında dostluk vardı. Tardet içerden Acemler dışarıdan saldırınca kale düştü. Bu başarıdan sonra Midyalılar, (34) Lazika’nın yanında Apsilya’nın da tamamını ele geçirmeyi kafalarına koydular. Aynı anda Rumlar ve Lazlar, Petra kalesini İranlılardan geri almaya çalışıyorlardı. İranlılar onları zor duruma düşürmüşlerdi. Bu nedenle de Apsilyalılara yardım gönderemediler.’’ (35)

Yazarın anlattıklarından sözünü ettiği kalenin günümüzde Gulrıpş ilçesine bağlı bir kasaba olan Tsabal’dan üç kilometre kadar uzakta olan bir yerde olduğunu tespit ediyoruz. Bölgede yapılan ve yıllarca süren kazı çalışmalarının sonuçlarına göre Tsabal kalesinin oldukça sağlam bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. Kale, Kodor nehrine hakim tepelerden ikisinin üzerine kurulmuştu. Gözetleme kuleleri bu tepelerin batısına, kuzeyine, kısmen de doğusuna düşmektedir. Güneyine ise kaleyi uçurumlar korumaktadır.

Yakın bir tarihte buradan geçirilen yolun güvenliğinden Tsabal sorumluydu. Bu yol hem Antikçağ’da, hem de Ortaçağ’da önemli geçiş yeriydi. Karadeniz kıyısını Marukh, Klıkhure ve Nahar yaylalarına bağlıyordu. (36)

Tzabal Kalesi civarında birçok tarihi bina temeli, yerleşim merkezi vb. vardır. Bu veriler de bölgenin eski ve önemli bir yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir.

O dönemde Tsibila kalesini rlinr geçiren Dal ve Tzabal topraklarına hakim oldu. Aynı zamanda meşhur ‘Apsilya yolunun (Dari’nin yolu)’ kontrolünü de eline geçirdi.

İnsan sormadan edemiyor, böyle bir kaleyi Apsilyalılar, Acemlere nasıl verirler? diye.

Her şeyden önce kalenin İranlıların eline geçmesini çok basit anlatan Prokopi Keresyati’ye şaşıyorum, hatta söylediklerinin doğru olduğundan şüphe ediyorum.

Bilindiği gibi Tzabal kalesini ele geçirme konusunda bu İran’ın ilk girişimi değildir. Çünkü İran’ın Misiminya ve Svanetya’da güçlü olabilmesi için sözünü ettiğimiz kale onlar için çok önemlidir. Tahminlerimize göre Nabed’de kaleyi almak istemiş ancak başaramamıştır. Bu olaydan sonra İran Şahı Kral Gubaz’ın muhalifleri ile işbirliği yapıyor. Tardet ve emrindeki Lazlar da muhalif gruptandır.

Şüphesiz muhalif grupta Apsilyalı soylular da vardı. Onlar Apsilya’nın Egrisi’den ayrılıp ayrı bir yönetim oluşturmasını istiyorlardı. Bu nedenle de Egrisi’deki Gubaz karşıtlarıyla işbirliği içindeydiler. İranlılar, Bizans denetimindeki Egrisi ülkesinde gelişen olayları dikkatle izliyor ve ellerinden geldiğince olayları körüklüyorlardı. Çünkü Bizans ile savaş halindeydiler.

Tahminlerimize göre Tzabal kalesinin savaşmadan ele geçirilmesinde Apsilya’da Bizans ve Egrislileri görmek istemeyen Apsilyalı soyluların parmağı vardı. Bunlar yine kendileri gibi Egrisi Kralı’na muhalif olan Tardet ve emrindeki Lazlarla birlikte kaleyi İranlılara teslim etmiş olmalılar.

Sonraki olaylar, genişleterek söylersek: Apsiilya’nın Egrisi ve Bizans’tan bağımsızlığını ilan etmesi, bu tezimizi güçlendiren olaylardır.

Tzabal’da yaşayan halk kendileri için büyük önem taşıyan kaleleri ellerinden çıkınca korkuya düştüler. Bizanslılar ve Egrisililer aynı tarihlerde Petra kalesini İranlılardan geri almaya çalışıyorlardı. Apsilyalılara yardım edecek durumda değildiler. Tzabal’ı ele geçiren Acem ordusu yapmaya başladı. Ancak dağlılar bu yenilgiyi kabullenmiş görünmüyorlardı. Hemen savaşmaya başladılar. Apsilyalıların ilk amacı Tzabal kalesini Acemlerden geri almaktı.

Aradıkları fırsatı da buldular. Olayı Prokopi Keresyati şöyle anlatıyor: ‘’Kale komutanının Apsilyalı bir karısı vardı. Oldukça güzel bir kadındı. Acem ordusunun komutanı bu kadına delicesine aşık oldu. Önce onu kandırmaya çalıştı. Ancak namusuna düşkün olan kadını kandıramadı. Bunun üzerine ona zorla sahip oldu. Bu olayı duyan kocası çok kızdı. Hemen o gece Acemlerin komutanını öldürdü. Sonra da kalede ne kadar adam varsa hepsini katletti. Zavallı adamlar komutanlarının nefsine kurban gittiler. Böylece kale de gerçek sahiplerinin eline geçmiş oldu.’’ (37)

Acemlerin ülkeden atılması, Tzabal kalesindeki garnizonlarının perişan edilmesi yalnız başına Apsilyalıların liderinin (kale komutanı) başarısıdır demek haksızlık olur. Bunda Tzabal halkının işgalcilere karşı elbirliği ile savaşmalarının rolü büyüktür. (38)

Apsilyalıların iyi bildiği bir şey varsa o da ‘Midyalıların (39) Egrisi gibi Apsilya’yı da ele geçirmek istedikleridir. Buna engel olmak için yiğitçe direnmişlerdir.

Tzabal kalesi İranlıların elinde çok az kalmıştı. O tarih te 550 yılının yazına rastlar. Bölgede yapılan arkeolojik kazılarda çıkan İran eserlerinin o tarihlerde getirilmiş olduğunu sanıyoruz. Kap-kaçak, at koşumları, altın sikkeler vb. Bu materyallerin hepsi Şah Kavad döneminde (483- 531) İran’da yapılmışlardır. Eski savaş alanında ortaya çıkmıştır. Buluntuların arasında çok sayıda da ok ucu vardı. Araştırmacılar bu materyallerin 550 yılında İran garnizonunun katledildiği Tzabal kalesi katliamından kalmış olduğunu söylüyorlar. (40)

‘‘Güçlü İran garnizonuna karşı savaşmak oldukça zor ve cesaret gerektiren bir iştir. Çünkü İranlıların savunduğu Tzibilium kalesi çok sağlam bir yapıydı. Özellikle de savunmaya yönelik yapmıştı. Kalede bulunan her malzeme savunma amaçlıydı.’’ (41) Bu anlatılanlardan kolayca anlaşılabileceği gibi Tzabal kalesi 550 yılında büyük bir mücadeleye sahne olmuştur. Hile ile kazandıkları bu kaleyi savunan Apsilyalıların lideri de kalenin komutanıydı.

Bu savaş Acem garnizonu için tam bir trajediydi. Sanıyoruz savaşta çok sayıda Apsilyalı da hayatını kaybetmiştir.

Prokopi Keresyati şöyle yazıyor: ‘’Apsilyalılar kalelerini Acemlerden geri alınca, işgal sırasında kendilerine yardım edilmediği gerekçesiyle ‘Kolkhida’ (42) birliğinden ayrıldılar.’’ (43)

Olaylardan kolaylıkla anlaşılabileceği gibi Apsilyalıların bağımsızlık ilanı Egrisi’ye değil Bizans’a karşıydı. Çünkü Egrisi Krallığı zaten Bizans’a bağlıydı. O olayda da Egrisililer Bizans’ın onayı olmadan Apsilya’ya yardım edemezlerdi. Tüm bu nedenlerle de yardım edilmemesinin kusurunu Bizans’a yüklemek ve bağımsızlık ilanını buna dayandırmak düşüncesindeydi bazı Apsilya ileri gelenleri.

Profesör Z.V. Ançabadze’nin gözlemlerine göre, feodalizm yolunda ilerleyen halklar tam bağımsızlık yolunu zorlamak zorundaydılar. Apsilyalılar yalnız Acemlerden nefret etmiyorlar, yine onlar gibi işgalci gördükleri Bizanslılara karşı da aynı duygularla yaklaşıyorlardı. (44)

Apsilya’nın Bizans’tan bağımsızlığını ilan etmesi uzun yıllar hissedilebilecek politik yaralar açabilirdi Bizans İmparatorluğunda. Politik etki alanında sayısız halkı barındıran İmparatorluk topraklarında yeni problemlere zemin hazırlanması demekti bu. Bizanslı yöneticiler politik davranarak sorunu halletme işini Egrisi yönetimine bıraktı. Prokopi Keresyati bu konuda şunları yazıyor: ‘‘Gubaz, Apsilya (45) topraklarına Yoann Foma’nın önderliğinde 1000 (bin) kişilik bir Rum (46) birliği gönderdi… Dostluk ve kardeşlikten söz ederek onları savaşmaktan caydırdı. Böylece Lazlarla ittifakları sürmüş oldu.’’ (47)

Bu olaydan çıkardığımız en kestirme sonuç şudur: Bizans İmparatorluğu, Apsilya sorununu barışçı yollarla halletmek istemiştir. Bunun en önemli nedeni de aynı tarihte İran’la cephede savaşan Bizans’ın gücünü bölmek istememesidir.

Eğer barış yolu bir sonuca ulaşmasaydı Jüstinyen’in sorunu şiddet kullanarak çözmeye çalışacağını Yoann Foma’nın birliği ile Apsilya’ya göndermiş olmasından kolayca anlayabiliyoruz. Bu Yoann, Trakhea savaşında Abazgialıları katleden komutan Yoann’dı. Şimdi de Apsilya topraklarına gönderilmesi bir rastlantı değildi.

Bizans’tan bağımsızlığını ilan eden Apsilya kendisi için zorlu olacak bir döneme girmişti. Onlar İran’dan destek isteme yanlısı da değildiler. Tzabal kalesinde yaptıklarından sonra İranlılardan yardım istemelerinin bir mantığı olamazdı. Abazgia ülkesi kısa bir süre önce Bizans orduları tarafından allak-bullak edilmişti. Lideri Opsita bile sürgündeydi. Diğer liderlerinin (Skeparna) akıbetini bilen yoktu. Eğer yerel yöneticilerin yetkileri Bizans tarafından ellerinden alınmıştı. Misiminyalılar zaten Bizans egemenliğindeydi. Apsilya ülkesinin bulunduğu politik coğrafyada durumlar bu şekildeydi. ‘‘Küçük Apsilya ülkesinin tıpkı Abazgia gibi, çağın büyük güçlerinden Bizans’la savaşabilmesi için en küçük dış destek alma olanağı yoktu.’’ (48)

Apsilya yöneticileri şunu da iyi biliyorlardı ki mücadeleyi kazanıp bağımsızlıklarına kavuşsalar bile, küçücük ülkenin çağın devlerinin çekişme alanı olan Kolkhida topraklarında uzun süre özgürlüğünü koruması olanaksızdı. Sonunda iki büyük gücün birisinin egemenliğini kabullenmek zorunda kalacaklardı. Eğer bu güç İran olursa Apsilyalılar için hiç de iyi bir sonuç doğurmazdı. Çünkü kısa bir süre önce bir İran garnizonunu toptan yok etmişlerdi. İranlılar bunu unutmadıkları gibi mutlaka da öcünü alırlardı. (49)

Aynı dönemde Acemler tüm Kolkhida topraklarından sökülüp atılınca bağımsızlık ilanının ne denli zamansız alınmış olduğu ortaya çıktı.

Apsilya tekrar Egrisi birliğine katılmış ama Bizanslılar bir türlü huzura kavuşamamışlardı. Çünkü Apsilyalılara güvenmiyorlar her an yeni bir sorum çıkarmalarından çekiniyorlardı. Bizanslıların bu telaşını bize gösteren bazı olaylara parmak basalım: Apsilyalılar bağımsızlık ilan etmeden önce Tzabal kalesinin yönetimi tamamen onlardayken, bağımsızlık kararı geri alındıktan sonra buranın yönetimi bir Bizans garnizonuna verildi. Prokopi Keresyati’nin yazdıklarına göre, 551 yılında Tzabal kalesindeki Bizans garnizonu Mermeroes’in ordusunu durdurmuştu.

Arkeolojik kazılarda, kalede eski katmanların üzerinde bulunan sofralar, deniz kabukları, diğer elişleri, ateş yakma vb. eserler 550 yılında kaledeki Bizans garnizonundan kalmadır. (50)

Tahminlerimize göre bu tarihlerde, özellikle de deniz kenarındakiler olmak üzere diğer Apsilya kalelerine de Bizans garnizonları oturtulmuştur.

Abazgia ve ardından da Apsilya isyanlarını bastıran Bizans bundan sonra İran karşısında zaferler kazanmaya başladı. Her şeye rağmen Kolkhida’da yaşayan Abhaz ve Megrel-Laz etnik kökenli halkların bağımsızlık istemleri Bizans’ın bölgede huzura kavuşmasına engel olmaya devam etmiştir. Bu açıdan bakıldığında Apsilyalıların bağımsızlık ilanı da Abazgialılarınki gibi dönemin bölgedeki önemli olaylarındandır.

4.  6. yüzyılın 50’li yıllarının başlangıcında İran ile Bizans’ın topraklarındaki mücadeleleri

550 yılında Abazgialılar ve Apsilyalılar ayrı ayrı bağımsızlık savaşı verirken, Egrisi toprakları da İran ile Bizans’ın şiddetli savaşlarına sahne oluyordu. 6. yüzyılın başlarından beri Kolkhida ülkesi önemli savaşlar yaşarken bölge halkı da çok sıkıntılı dönemlerden geçiyordu. Bizans’a karşı verdikleri bağımsızlık savaşlarını yitiren Abazgialılara Apsilyalılar da artık Bizans’la birlikte İran’a karşı savaşmak zorundaydı.

Petra kalesi hala İranlılardaydı. Kaleyi savunan garnizonun komutanı ise Mermeroes’di. Bizans ve Egrisi savaşçıları Petra kalesini tam bir ablukaya almışlardı.

Şah Khosroy kaleyi savunanlara her türlü yardımı yapıyordu. Çünkü Kolkhida’ya sahip olabilmesi için bu kaleyi elinde bulundurması şarttı. Bizans ve Egrisi orduları Abazgia ve Apsilya direnişlerini bastırınca tüm güçlerini bu kaleye yönelttiler. Savaşa Apsilya ve Abazgia savaşçıları da dahil oldu. Zaten başka seçenekleri de yoktu. O dönemde Kolkhida’da yapılan savaşlarda Abhaz ve Laz halkları Bizans’ın yanında tüm güçleri ile yer almak zorundaydılar.

551 yılında Acemler ve Alanlardan oluşan güçlü bir ordu Khoryan komutasında Egrisi üzerine yürüdü.

‘‘Khoryan ordusuyla Gippis (51) nehri yakınlarında kamp kurdu. Kolkhida Kralı Gubaz ile Rum (52) ordu komutanı Dagisfey durumdan haberdar olunca hızla karar alıp Rum ve Laz ordularını topladılar ve harekete geçtiler…. Önce öncü kuvvet olarak Laz (53) süvarileri ilerliyordu. Arkadan da başlarında Komutan Filegag’ın birliği geliyordu. Filegag soy olarak Mısır halkındandı. Enerjik bir insandı. Sonra Komutan Yoann geliyordu. Yoann Ermeni kökenliydi. Savaş taktikleri konusunda uzmandı…

Laz Kralı Gubaz ile Rum komutanı Dagisfey ordularının başında gidiyorlardı. Böyle davranmalarının nedeni belki de savaşçılarının cesaretini arttırmak ve süvarilerinin geri kaçmasını engellemekti.’’ (54)  Savaş Mokherisi yakınlarında, Tskhenskalli ile Riyon nehrileri arasında oldu. Savaşı İran ordusu kaybetti. Askerlerin büyük bir bölümü ile komutan Khoryan öldü.

Bizanslılar bu zaferden sonra Petra kalesini tekrar kuşattılar ve bu defa kanlı bir şekilde kaleyi ele geçirdiler. Bizanslılar tekrar kalenin İran’ın eline geçmesinden korktukları için yaktılar. Bizanslıların kaleyi yıkmasındaki bir başka neden de Kolkhidalıların özgürlük savaşı yapmak için bu kaleyi kullanma olasılıklarının olmasıdır. Prokopi Keresyati diyor ki: ‘‘Bess ele geçirdiği her şeyi İmparatoruna gönderip kaleyi yerle bir etti. Kalenin tekrar yapılması olasılığına karşı temelinden itibaren yıkılmıştı. İmparator da bu başarısından dolayı onu ödüllendirdi. Bu ödülü kazandığı zaferden dolayı değil, kaleyi yıktığı için almıştı.’’ (55)

İranlılar Petra kalesi ve Mokherisi yenilgilerine rağmen Kolkhida topraklarından caymayı düşünmüyorlardı.

İran orduları 551 yılında Hunlarla birlikte Egrisi’ye saldırdılar. Komutanları Mermeroes’in Egrisi’de yapacağı her türlü operasyona yetkisi vardı. Acem komutanı Kür ile Riyon (56) nehirleri arasında onu bekleyen Bizans ve Laz ordularını savaşmadan geçip Abhazya’ya ulaşmak istiyordu. Ama amacına ulaşamadı. Resmi tarihçi mutlulukla anlatıyor: ‘‘Sanki şanslarından, Medyalılar Bizans ve Laz ordusuna dokunmadan tüm güçleriyle Abazgia’ya yöneldiler. Ancak Tzabal kalesini koruyan Rum garnizonu yolu tutmuş olduğundan yollarına devam edemediler… Bunun üzerine hızla geriye dönüp Arkheopolis’e yöneldiler. Mermeroes orayı abluka altına almak istiyordu.’’ (57)

İran ordusunun Abazgia yönünde Abazgia yönünde ilerleyememesinin tek nedeni Tzabaldaki Rum garnizonu değildi tabi. Apsilyalılar da İran ordusuna çete saldırıları düzenleyip onları yıpratıyorlardı. (58)

Abhazya sınırından geri dönmek zorunda kalan İran ordusunun yeni hedefi Egrisi Krallığı’nın yönetim merkezi Arkheopolis şehriydi. Ancak bunu da başaramadılar. Bizanslılar bu bölge halkının tepkisiyle İran ve Hunlardan oluşan işgalciler püskürtüldüler.

İran ve Bizans 552 yılında bir barış antlaşması imzaladılar. Ancak bu antlaşmanın kapsamında Egrisi toprakları yer almıyordu. Orada savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Tarihçi Agafiy Skolastik’in yazdıklarına göre yaptıkları antlaşmanın dostluk temeli yoktur. Aralarındaki mücadeleyi bütün cephelerde bitirmeyi düşünmemektedirler. Amaçları yalnızca Doğu Ermenistan topraklarında sükuneti sağlamaktır. Kolkhida topraklarında devam eden savaşa bu antlaşmanın hiçbir bağlayıcılığı yoktur. (59)

Yazılı kaynakların belirttiği, araştırmacıların da onayladığı gibi 552 yılında yapılan antlaşmadan İran Bizans‘a göre daha büyük avantajlar sağladı. Mermeroes‘in ölümünden sonra Şah Kolkhida’daki Acem ordusunun başına Nakhoragan’ı komutan tayin etti.

O dönemin koşullarını değerlendiren Şah Khosroy, Karl Gubaz’ı kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek istedi. Bazen gönlünü alarak, bazen de tehdit ederek onu yola getirmeye çalıştı. Onu İran tarafına çekmek amacındaydı.

Gubaz böyle bir davranışın kendisi ve ülkesi için nelere mal olabileceğini iyi biliyordu. O nedenle de Şah’ın tekliflerine yanaşmadı. Hem Egrisi, hem de Apsilya halkı o dönemde Bizans tarafında kalmanın kendileri için daha güvenli olacağı düşüncesini taşıyorlardı.

Bilindiği gibi Abhaz ve Laz halkları çok uzun zamandır kendilerini yutma hesabı yapan İran’ın bu planlarıyla mücadele içindeydiler. O dönemi yaşamış olan Tarihçi şöyle anlatıyor: ‘‘Lazların büyük çoğunluğu Rumları sevmezdi… Rum ordusunun gücünü bildiklerinden çoğunlukla susmayı tercih ediyorlardı.’’ (60)

Abazgialıların, Apsilyalıların, Misiminyalıların ve Svanetyalıların Rumlara bakışı da Lazlardan pek farklı değildi.

552 yılında kargaşalıktan önce de Gubaz ve Bizanslı bazı stratejistlerin arasında sorunlar başlamıştı. Önceki sayfalarda Yoann Tsibe’nin politik gücünden söz etmiştik. Dagifey, Bess, Martines, Yoann gibi diğer komutanlar da ondan güçsüz görünmek istemiyorlardı. Kral Gubaz bu komutanların Egrisi’de yürüttüğü politikaları düzenli olarak İmparator Jüstinyen’e duyuruyordu. İmparator da olumsuz bulduğu davranışlarını yasaklıyordu. Örneğin, Gubaz istemediği için Jüstinyen, Dagifey’i görevden almıştı. Yerine Bess getirilmişti. Aslında onun uygulamaları da Dagifey kadar rahatsız ediciydi. Prokopi Keresyati şöyle yazıyor: ‘‘Bess, Petra kalesini ele geçirince başka sorumluluklar altına girmek istememişti. Pontus ve Ermenistan bölgelerine gidip haraç toplama derdine düşmüştü. Bu da Rumların politikalarına zarar veriyordu… Petra’yı ele geçirir geçirmez Lazlarla İberyalıların sınırına girmiş, buradaki önemli geçiş noktalarını ele geçirmiş olmalıydı ki, İranlılar Laz ülkesine giremiyorlardı. Bu büyük komutan kendini sorumluluklardan uzak tutmaya başlayınca, İmparatorun hoşnutsuzluğunu dikkate almadan Laz ülkesini düşmanca kaptırır bir pozisyona gelmişti. İmparator Jüstinyen sorun yaratan komutanlarına hoş bakmazdı. Kendi özel yaşamına ve İmparatorluğun sorunlarına hassasiyet göstermeyen komutanlarını hemen görevden alırdı.’’ (61)

Bölge halkının ve liderlerinin bu türden bürokratlarla başı dertteydi. İşgal ordusu ise Kolkhida’yı yağmalıyor, halkı soyuyor ve her türden haksızlığı yapıyordu.

Bu arada Bizans’ın bölgedeki rütbeli memurları davranışlarından rahatsız olan Kral Gubaz’a tavır almışlardı. Ayağını kaydırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gubaz da boş durmuyor, bu bürokratların Kolkhida’da yaptığı haksızlıkları düzenli olarak İmparatoruna ulaştırıyordu.

Stratejistler 553 yılında Kral Gubaz’ı öldürtme kararı aldılar. Durum şöyle gelişti:

Tarihçi Agayif Mirineyati’nin yazdıklarına göre 552 yılının ortalarında Acemler Doğu Egrisi’de pozisyonlarını güçlendirdiler. Mokheris ve Ukhimeryon kalelerini ele geçirdiler. 553 yılında Telefis (62) kalesinde şiddetli bir çatışma oldu. Savaşı kazanan Acemler, Bizans ordusunu püskürttüler. Acemler bir süre sonra da Onoguris kalesini kanlı bir şekilde ele geçirdiler. (63) Bu yenilgiler, ülkenin geleceğini tehlikeye düşürdüğü için Gubaz’ı çok üzdü. Yenilgilerin sorumlusu olarak da Bess, Martines ve Rustike’yi gördü.

O güne kadar olan olaylarla yeni olayları birlikte değerlendiren Jüstinyen ordu komutanı Bess’i görevden aldı. Yetkilerini de iyice kısarak Abazgia’ya gönderdi.

Aslında Gubaz ile Martines ve Rustike arasında kökenleri daha eskilere dayanan bir sürtüşme vardı. Ama bu gizli sürtüşmeyi açığa çıkarmamaya gayret sarf ediyorlardı. Ancak Telefis kalesi de düşünce Gubaz tüm düşüncelerini Jüstinyen’e açtı. Bu yenilgilerin sorumlusu olarak onları gösterdi. Onların bölge halkına bazı insanlık dışı uygulamalar yaptığını söyledi.

Bunun üzerine Martines, Rustike ve diğer üst düzey yetkililer Gubaz’ı yok etme kararı aldılar. (64)

Bu kararı alanlar bir toplantı yapıp Rustike’nin kardeşi Yoann’ı Konstantinopol’e gitmek üzere hazırladılar. Yoann, Konstantinopol’e varınca İmparator’a çıkıp ona Kral Gubaz’ın döneklik yaparak İran tarafına geçmeye hazırlandığına inandırdı. Jüstinyen de gecikmeden Gubaz’ı Konstantinopol’e gönderilmesi emrini verdi. Emre uymadığı takdirde öldürülmesinde bir sakınca görmediğini de belirtti.

Aslına İmparator Jüstinyen’in böyle bir emir vermiş olması şaşırtıcıdır. Agafiy’in yazdıklarına göre, Jüstinyen önce Gubaz’ın İran yanlısı olabileceğine inanmış, ama sonra da öldürülmesine izin çıkarmıştı. Zaten Gubaz o durumda Konstantinopol’e giderse orada da iltifat görmeyeceği kesindi. Jüstinyen’in bizzat onu öldürtebileceği kesindi. Çünkü Gubaz halkı tarafından sevilen güçlü bir liderdi. Böyle bir lider Kolkhida ülkesinin tümden Rumlaştırma politikasına sekte vurabilirdi.

Hükümdar Gubaz’ın öldürülme planından Jüstinyen’in haberinin olmamasının olanaksız olduğu düşüncesine bizi getiren bazı olayları Agafiy şöyle yazıyor: ‘‘Egrisi’de görevli bazı Bizanslı stratejistler Justin ve Buze, Gubaz’ın öldürüldüğünü duyunca çok üzülmüşler olayı bir felaket olarak değerlendirmişler ama aktif bir tepki göstermemişlerdir. Çünkü bu işte Jüstinyen’in parmağının olduğu düşüncesindeydiler.’’ (65)

İleriki sayfalarda da göreceğimiz gibi Egrisi halkının büyük toplantısında Ayet ve onu destekleyenler, Gubaz’ın öldürülme işinde suçlunun Jüstinyen olduğunu düşünmektedirler.

Olayı tezgahlayanlar Gubaz’ın Justinyen tarafından Konstantinopol’e çağrıldığından hiç söz etmediler. Gubaz’a bunun yerine Onoguris kalesinin İran’dan geri alınabilmesi için bizim yanımızda savaş dediler. Gubaz tekliflerine olumsuz yanıt verdi. Hatta Onoguris kalesinin İranlılara geçmesinden onları sorumlu tuttu. Bunun üzerine onun karşı tarafa geçtiğine karar verildi. Karşılıklı konuşma bahanesiyle onu Khobi ırmağı kıyısına götürüp orada öldürdüler (553). (66)

Olayı tezgahlayanlar Gubaz’ın öldürülmesi Egrisi halkında Rumlar’a karşı büyük nefret uyandırdı. Egrisi askerleri de olayı protesto ettiler. Egrisi, Misiminya ve Apsilya halkları özgürlüklerini ilan etmek için çalışmalara başladılar.

Egrisililer gizlice katılımı oldukça fazla olan bir toplantı düzenlediler. Bu toplantıda ülkenin içinde bulunduğu zorlu durum ve gelecekte henüz özgürlük savaşına hazır olmadığı düşüncesini de tartışılmalıydı.

Tarihçi Agafiy’in yazdıklarına göre Egrisililer uzun süre görüşmelerini sürdürdüler. Birçok Egrisili görüşlerini ortaya koydu.

Bu bir halk örgütlenmesiydi ama doğaldır ki toplantı da sözü geçen soylular ve zenginlerdi. Ama onlar da ikiye bölünmüşlerdi: Bir bölümü Acemlerle anlaşmayı savunurken, diğerleri ise Bizans tarafına çekiyorladı.

İran yanlısı görüşü olan gurubun sözcüsü olan Ayet ortaya çıkıp düşüncelerini ortaya döktü. O önce uzun yıllar boyu Kolkhida topraklarında süren İran-Bizans çekişmesinden söz etti. Her iki ülkenin de birbirine göre avantaj ve dezavantajlarını tek tek ve doğru bir şekilde ortaya döktü. Ayrıca Bizanslıların o güne kadar Kolkhida’da yürürlüğe koyduğu olumsuz politikaları irdeledi. Sonunda Kral Gubaz’ın öldürülmesinin de Jüstinyen’in bir tezgahı olduğunu, bu durumda hiç beklemeden Bizans’tan ayrılıp İran tarafına geçmeleri gerektiğini söyleyip konuşmasını bitirdi. (67)

Ayet’in anlattıkları dinleyenleri derin düşüncelere sevk etti. Söyledikleri çoğunluk tarafından doğru bulunup onaylandı.

Sonra Bizans’ın yanında kalmasını savunan grubun sözcüsü Fartazi kürsüye geldi. O ülkesinin güçlü bir insanıydı. Herkesin bildiği tanıdığı bir feodaldi.

Fartazi söze, kendisinden önce konuşan Ayet’in düşüncelerine katılmadığını belirtmekle birlikte başladı. Sonra daha geniş olarak Egrisi ve Apsilya’nın o günkü politik durumunu anlattı.

Fartazi de Kral Gubaz’ın öldürülmesini lanetledi. Bu olayın kim tarafından yaptırılmışsa yaptırılsın onaylanamaz olduğunu vurguladı. Halkın duygularına kapılarak bazı olumsuzluklara kalkışmamasını söyledi. Halkın ve ülkenin geleceğini daha geniş bir perspektifte değerlendirmelerini istedi.

Fartazi, İmparator Jüstinyen’in Kral Gubaz’ı öldürülmesiyle ilgisi olmadığını savunuyordu. Onu öldürenler Martines ile Rustike idi. Bu olaydan fayda sağlayanlar da onlardı. O halde hesabı da onlardan sorulmalıydı.

Fartazi’nin doğru olarak gözlemlediği şey şudur: Egrisi, Apsilya ve diğer Kolkhida halklarının İran tarafına geçmesi onlar için yeni ve daha büyük felaketler demekti. Fartazi Bizans ile Kolkhidalıların (68) birlikte olmalarını gerektiren başka özelliklerinin de olduğunu vurguladı. Her iki ülke halkı da Hıristiyan’dı. Ortak sayılabilecek birçok kültürel özellikleri vardı. Oysaki Acemler inanç ve kültür olarak tamamen farklı insanlardı. Ayrıca onların ordusu İberya’dadır ve Kolkhida’yı Bizans’tan koruması olanaksızdır. İran ise oldukça uzak bir ülkedir.

Fartazi sözü evirdi çevirdi ve sonuçta Egrisi’de son günlerde olan olayların Jüstinyen’e bildirilip suçluların cezalandırılması için ondan yardım istenmesine getirdi. Ayrıca Bizans ile beraberliklerinin sürmesi gerektiğini bir kez daha vurgulayıp konuşmasını bitirdi. (69)

Fartazi’nin tüm yalınlığı ve gerçekliği ile ortaya koyduğu günün gerçek politik koşulları halkı daha derin düşünmeye sevk etmişti. Bu durumda yapılabilecek bir tek şey vardı: Kötünün iyisini seçmek. Sonuçta yine Bizans tarafında kalma kararı alındı. (70)

Hiç zaman kaybedilmeden Konstantinopol’a Egrisi delegasyonu gönderildi. Elçiler Jüstinyen’e Bizans’tan ayrılmayı düşünmedikleri söylediler. Ayrıca öldürülen Kral Gubaz’ın da böyle şeyler düşünmediğini, düşmanlarının bu yalanı uydurduğunu vurguladılar.

Elçiler, Bizans-Egrisi ilişkilerinin daha iyi olması için Egrisi’deki Bizans muhalifleri ile de savaşacaklarını belirtip, Jüstiyen’den Krallığa Gubaz’ın kardeşi Tsate’nin getirilmesini rica ettiler. (71)

Aslında Bizans yönetimi de Kolkhida’da yeni problemlerin çıkmasını istemiyordu. Jüstinyen bu nedenle elçilerin isteklerini kabul etti. Çok geçmeden Egrisi Hükümdarlığına Tsate getirildi. O zaten Konstantinopol’de yaşıyordu. Bizans kültürü ile yetişmişti. En önemlisi de Egrisi feodallerinin güvendiği biriydi.

Bizans yönetimi Tsate’yi ülkesine törenle uğurladı. Mayster Afonasi ile Staratejist Sotterikh’i refakatine vermişlerdi. Tsate’nin ülkesine dönmesi Kolkhidalıları sevindirmişti. (72)

Yeni Kralın yanında gönderilen yeni komutanlara yeni görevler de verilmişti. Mayster Afanasi’nin görevi Gubaz’ın öldürülüş şeklini saptamak ve suçluları cezalandırmaktı. (73) Stratejist Sotterikh’in görevi ise Kafkas dağlı halkların her yıl ödenen harçlarının dağıtılmasıydı.

Mayster Afanasi gelir gelmez soruşturmaya başladı. Suçlu bulduğu Yoann ve Rustike’yi Apsar (74) zindanına attırdı. Kolkhida’daki baş stratejist Martines ise görevi başında kalmıştı. Çünkü İranlılarla savaş tüm şiddeti ile yürüyordu. Martines’in orduda büyük otoritesi vardı ve onun cezalandırılması için vakit uygun değildi.

Acem ordusu Nakhoragan’ı basıp Misiminyalılar da özgürlüklerini ilan edince Yoann ve Rustike’nin cezalarına ara verildi. (75) Bu sorunlar halledilip ortalık sakinleşince jurnalcilerin cezası yerine getirildi. Konstantinopol’den gelen yargıçlar tarafından ölüm cezasına çarptırıldılar.

Böylece, Bizans ve Egrisi arasında Kral Gubaz’ın ölümüne bağlı olarak ortaya çıkan gerginlik de ortadan kaldırılmış oldu. Durumun böyle bir sonuca ulaşması Egrislilerle birlikte Apsilya, Misiminya ve Svanetyalıların da yararınaydı. Abazgia ülkesi ise ayrı bir yönetim halinde Bizans’a bağlıydı ve her geçen gün ülke daha zor şartlar içine sürükleniyordu. Kolkhida’nın tümden Bizans idaresinde olmasının tek yararı beklide Abhaz etnik kökenli halkların bölünmemesiydi. Aksi durumda bir kısmı İran’ın bir kısmı da Bizans’ın egemenliği altında oluyor, aralarındaki tek ilişki de iki süper gücün yanında birbirleriyle savaşmak oluyordu.

Bizans ile Egrisi’nin arasındaki sorunlar anlattığımız şekilde halledilince öyle sanıyoruz ki Bizanslılar Kolkhidalılar’a (Apsilyalılar da dahil olmak üzere) bazı politik özerklikler vermişlerdi. Bu kanıya Agafi’nin şu sözlerinden varıyoruz: ‘‘Tsate kral olunca ülkesindeki işleri yoluna sokmak için çalışmalara başladı. Halkını geleneklerine sadık kalarak, kendi istediği gibi yönetiyordu.’’ (76)

Ancak bunların Bizanslıların Egrisi’de bozulmaya başlayan pozisyonlarını güçlendirmek için kısa süreli olarak verdikleri tavizlerdi. Tabi bu tavizlerden faydalanabilenler de yalnızca Egrisi’nin feodalleriydi.

Tsate’nin krallık yaptığı dönemin şartlarını değerlendirerek olaylara bakarsak, bu kralın güç olarak Gubaz’dan çok daha zayıf kalacağı sonucunu çıkarırız. Çünkü Tsate’nin Bizans’a bağımlılığı daha fazla olduğu gibi iyice güçlenen feodallerin de onun gücünü kısmaya başladığı bir gerçektir. (77)

Yine Tsate’nin krallığa getirildiği dönemde Egrisi’nin doğu toprakları İranlıların elindeydi. Mokheris, Kuteş ve Onoguris (78) kalelerinde İran bayrağı dalgalanıyordu.

Gubaz öldürülür öldürülmez olayı tezgahlayanlar dikkatleri dağıtmak için Onoguris kalesini kuşatmışlardı. Amaçları bu kaleyi alıp adlarını yüceltmek, bu sayede de yargılanmaktan kurtulmaktı. Ancak kalenin alınması kolay bir iş değildi. Çünkü güçlü bir İran garnizonu vardı. Ancak 554 yılında aralarına Barbarlar’ın da bulunduğu Bizans ordusu Onoguris yolunu tutan 3000 (üç bin) kişilik İran ordusunu yenebildi. Ancak bu defa da kaleyi koruyan İran garnizonu onları yenip geri püskürtmekti. Bizans ve Egrisi orduları bu savaşta büyük kayıplar verdiler. İran bu zaferden sonra Egrisi içlerine kadar sokuldu.

Sözünü ettiğimiz 554 yılındaki savaş İran’ın zaferiyle sonuçlanmasına rağmen pozisyonları fazla değişmemişti. Pozisyonu kendi lehine çevirmek isteyen İran 555 yılı başlarında harekete geçti. İran ordusu Nakhoragan komutasında Egrisi üzerine yürüdü. İran ordusu 60.000 (altmış bin) kişiden oluşan dev bir orduydu. (79)

Egrisi kalelerini elinde bulunduran İran birlikleri arasında sıkı ilişkiler vardı. İran şahının amacı Egrisi’deki garnizonlarının ve bu yeni ordunun yardımıyla Bizans’ı Kolkhida’da perişan etmekti. Bu nedenle Kolkhida’da yaşayan Abhaz ve Laz-Megrel halklarını kendi tarafına çekmek istiyordu. Bu sayede Karadeniz’in Doğu sahillerini eline geçirebilmesi kolaylaşabilirdi. Nakhoragan’ın komutasındaki İran ordusu Egrisi’ye girer girmez Nesos’a (80) doğru yöneldi. Orada Bizans-Hun-Sabir-Egrisi-Abazgia (81) birleşik ordusu onları bekliyordu. Bu birleşik ordunun başında Martines ile Jüstinyen vardı. (82)

Nakhoragan önce kiralık Hun-Sabirleri yok etmeyi amaçladı. Ağır silahlarla donanmış bir ordu Mokheris ovasını tutuyordu. Görevleri Batı Egrisi’yi savunmaktı.

Nakhoragan en güçlü savaşçılarını Hunların üzerine gönderdi. En iyi silahlarla donatılmış bu savaşçıların görevi Hunları gafil avlamaktı. Ancak bölge halkı durumdan Hunları haberdar ettikleri için İranlılar amaçlarına ulaşamadı. Hunlar ormanlık sahadan da yararlanarak üzerlerine gelen orduyu yendiler. Baskına gelenlerin birçoğu öldü. Sağ kalanlar panik içinde kaçmaya başladılar. Hunlar, Bizans ve Egrislilerin de desteğiyle onları izlemeye başladılar. (83)

Operasyonunun bozgunla sonuçlandığını öğrenen Nakhoragan Nesos (İsula) yakınlarında kamp kurdu. Burada silahlarını sergileyip Bizanslıları ürkütmek amacındaydı. Sonra Bizans komutanı Martines’e elçiler gönderdi. Ondan Bizans ordusunun derhal çekilip gitmesini ve tüm Kolkhida’yı İran’a bırakmasını istediler.

Tabi Martines bu teklifi hemen reddetti. Görüşmelerden bir sonuç alamayan Nakhoragan ordusunu alıp Fazis (84) şehrine yöneldi. Bizans, Egrisi ve Çan orduları (85) kestirme yollardan onların peşine takıldı. İranlılardan önce şehri ele geçirmeyi başardılar.

Bizanslılar bu kalenin savunmasını önceden güçlendirmişler kalenin yakınlarına da savunma hatları kurmuşlardı.

Nakharogan hiç beklemeden Fazis’i kuşattı. Ordu binlerce piyade ve atlı savaşçıya iki bin kadar yardımcı personelden oluşmuştu. Silahları da dönemin en modern teknolojisi kullanılarak imal edilmişti.

Tüm bu avantajlarına rağmen Nakhoragan kaleye girmeyi başaramadı. Savaş epey de uzamıştı. İran ordusu bölge halkını sömürüyor, ormanları ve tarlaları yok ediyordu.

Fazis’i savunan Bizans ordusu ve müttefiklerinin gücü epey zayıflamıştı. Acil yardıma ihtiyaçları vardı ama İmparatorluktan ses seda yoktu. Martines’in çağrısıyla bir gün bu kaleye bir yabancı geldi. İmparator Jüstinyen’in cesaret veren bir mektubunu askerlere okudu. Bu mektup yardımın yolda olduğunu en kısa zamanda kaleye ulaşacağını söylüyordu.

Haber, ümidini yitirmiş olan kale muhafızlarının yeniden dirilişi olmuş moralleri oldukça yükselmişti.

Yardım yalanı hemen İran ordusuna da ulaşmış ve hemen inanmışlardı. Orduyu ikiye bölüp yarısını gelenleri karşılamaya gönderdiler. Kaleyi savunanlar da bu fırsatı değerlendirdiler. Geleceği söylenen yardıma da güvenerek İranlılara saldırıp onları yenilgiye uğrattılar.

İran ordusunun büyük bir bölümü Doğu Egrisi’ye çekildi. Komutan Nakhoragan İberya’ya (86) geçti.  Şah Khosroy yenilgi haberini alınca onu İran’a çağırıp idam ettirdi. (87)

555 yılında Mokheris ve Fazis’teki bu zaferler uzun süredir devam eden İran-Bizans savaşlarında Bizans’ın üstünlük elde edeceği umudunu veriyordu. (88)

Önceki sayfalarda belirtmiş olduğumuz gibi, Kral Gubaz’ın öldürülmesinde Martines’in de parmağı vardı. Ancak savaşın sürmesi dolayısıyla onu görevinden almamışlardı. Çünkü kişilik sahibi, emrindeki askerler tarafından sevilen ve güvenilen biriydi. Bu nedenle de İmparator’un savaşlar esnasında onun yerine getirebileceği aynı vasıflarda başka komutanı yoktu. Gerçekten Martines sayesinde önemli zaferler kazanılmıştır. Egrisi’den İran’ın sökülüp atılması onun başarısıdır. Bütün bu olayları dikkate alan Jüstinyen onu öldürtmekten caydı. Ancak savaşlar bitince Ermenistan ve Lazika üzerindeki tek yetkili vasfı elinden alındı. Yerine Jüstinyen’in akrabalarından Jüstin getirildi.

Jüstinyen’in stratejistliği sırasında Bizanslılar; Egrisliler, Abhazyalılar ve Svanetyalılar da dahil olmak üzere bir kısmı hala İran’ın elinde olan Kolkhida topraklarına özerklikler verdiler. Ayrıca uzun yıllar önce Acemlerin eline geçen Rodopolis (Vartsikhe) şehri de geri alındı. (89)

5. Misimyanalıların başkaldırısı

554-555 yılında Bizans-İran savaşları Egrisi sınırlarında sürerken Abhazya topraklarında önemli bir olay gündeme geldi: Misimyalılar (Misiminyalılar) Bizans İmparatorluğu’na baş kaldırıp özgürlüklerini lian ettiler.

Misimyana aslında nüfusu oldukça az küçücük bir ülkeydi. Kökenleri konusunda bazı spekülasyonlar yapılmasına karşın eski kaynaklarda onlarla ilgili veriler ve bilimsel araştırmaların ışığında onların Abhaz etnik kökenli halklardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Misimyanalılar dağlı bir halktı. Kudrı’nın yukarılarında Tzabal’dan başlamak üzere kuzeye doğru bugünkü Dal, Ajara, Adzğara, Dgencüiş, Saken vb. köylerin bulunduğu topraklarda yaşıyorlardı.

Bizanslı tarihçi Agafiy’in anlattıklarına göre, Misimyanalılar, Apsilyalılarla hem komşu hem de akrabadırlar. (90)

6. yüzyılda Misimyanalıların da diğer Kolkhida halkları gibi kendi liderleri, toplumsal sınıflarında ‘asiller’i, ekonomik gücü olan zenginleri vardı. Ülkede korunmaya elverişli kaleleri mevcuttu.

Ortaçağ’ın başlarında bu ülkedeki bu ülkedeki feodalite diğer Kolkhida halklarına göre daha sessiz oluşmaktaydı. Sosyal sınıfların oluşmasındaki krizler henüz şiddetini göstermemişti. Feodal yapılanmadan çok askeri-demokratik ve ataerkil-köylü yapılanma geçerliydi.

Bu dönemlerde Misimyana ülkesi de Bizans egemenliğindeki Egrisi Birliği’nin sınırlarına dahildi. Dolayısyla Egrisi topraklarında süren İran-Bizans savaşlarının etkisi bu ülkede de hissediliyordu. Bizanslılar Misiminya üzerindeki etkinliklerini Egrisi hükümdarlığı ile sağlıyorlardı. Misiminya bazen de İranlıların işgaline uğruyordu. Yani Kolkhida ülkesinde olan bir olay onları bir şekilde etkiliyordu.

Ancak Misiminya halkı Kolkhida’nın diğer halklarına göre özgürlüğüne daha düşkündü. Onlarda da İran ve Bizans’ı istemiyorlardı. Güçlerinin yettiğince her ikisi ile de mücadele ediyorlardı.

Misimyanalıların Bizans’tan bağımsızlık ilan etmeleri için gerekçe teşkil eden olay şöyle gelişmişti: Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi Egrisi’nin yeni hükümdarı Tsate III. Konstabtinapol’dan gelirken yanında bürokrat Sotterith vardı. Bir süre sonra Sotterikh’in oğlu ve maiyetindekilerle birlikte Misimyana’ya gitti. Sotterikh’in Tsate’ye yol arkadaşlığı yapmaktan başka bir görevi de vardı. Gerektiğinde Bizans’ın yanında savaştırılan Kuzey Kafkasyalı halklara haçlarını dağıtacaktı. O para İmparatordan yana olan halklara (barbarlar) yılda bir kez dağıtılırdı.

Misimyana’ya gelen Sotterikh ve maiyetindekiler Bukhloon kalesi yakınlarında kamp kurdu. O sırada da ortalığa şöyle bir dedikodu yayıldı. Sotterikh’in niyetinin bu kaleyi Misimyanalılar’dan alıp Alanlara (92) vereceği söyleniyordu. Nedeni de Bizans’tan para dağıtmaya gelenlerin dağı aşma zahmetinden kurtarılmamasıymış. Bu sayede Kuzey Kafkasyalılar Bukhloon’dan paralarını alabileceklermiş. (93)

Dedikodu Misimyanalıları rahatsız edince iki ünlü Misimyanalı Khade ile Fiyan’ı Sotterikh’e göndermişler. Bu iki elçi Sotterikh’e kampını kaleden uzakta kurmasını söylemiş.

Sotterikh böyle bir davranışı gururuna yedirememiş. Misimyanalılar Egrisi Birliğine, Egrisi Birliği de bize bağlı, adamlarımızın adamları böyle bir cesareti kendilerinde nasıl buldular? Diyerek elçileri yanındaki muhafızlara acımasızca dövdürmüş.

Tabi gururuna düşkün olan yalnızca Sotterikh değilmiş. Misimyanalılar Sotterikh’in bu davranışlarına çok kızmışlar. Hemen o gece Sotterik’in kampını basıp Sotterikh ve oğulları da aralarında olmak üzere herkesi öldürmüşler.

Bu olayın hemen ardından Misimyanalılar Bizans’tan bağımsızlıklarını ilan ettiler. İran’la dostluk ve dayanışma antlaşması imzalak üzere Kartvelya’ya elçi gönderdiler. Bu olay Nakhoragan’ın 60.000 (altmış bin) kişilik bir ordu ile Egrisi üzerine yürüdüğü tarihlere rastladı. Zaten onlarda Kolkhida’dan destek arıyorlardı. Misimyanalıların teklifini coşkuyla karşıladılar. Karşılıklı dayanışma kararı alındı.

Misimyana’nın bu davranışı Bizanslı stratejistleri çok kızdırdı. Ancak bu sırada İran ordusuyla savaşmak zorunda olduklarından bu küçük ülkenin işini sonraya bıraktılar.

Önceki sayfalarda anlatmış olduğumuz gibi Acemler 555 yılında Egrisi topraklarında büyük bir yenilgiye uğradılar. Bundan sonra Bizans’ın yapmayı düşündüğü en önemli iş küçük Misimyana ülkesine haddini bildirmekti. Üzerlerine seçme askerlerden oluşma 4.000 (dört bin) kişilik ordu gönderdiler. Ancak İran ordusu Egrisi’yi henüz tam olarak terk etmemiş olduğundan bu ordu hemen Misimyana’ya gitmedi. Bir süre Apsilya kalelerinde bekledi.

Uzun bir süre ne İran ne de Bizans ordusu saldırıya cesaret edemedi. Tarihçi Agafiy’in yazdıklarından İran-Misimyana ittifakından Bizanslıların çekindiğini anlayabiliyoruz. Misimyana küçücük bir ülke olmasına karşın birçok lalesi vardı. Ayrıca savunmaya oldukça elverişli bir bölgeydi. Bu nedenle Bizanslılar savaşı geciktiriyorlar kendilerini hazır hissetmeden harekete geçmiyorlardı.

555 yılının sonbaharında İran yardımcı kuvvetleri Misimyana’dan çekildi. Yardım sözünü ‘’zaman’’a bırakarak önce Kuteş’e sonra da İberya’ya geçtiler.

İranlıların böyle ani çekilişlerinin tam olarak tahmin etmek imkansızdır. Agafiy’in anlattıklarına göre: İranlılar ülkelerinden uzakta kışı geçirmeyi sevmezlerdi. Hele kışın hiç savaşmazlardı. Bunu alışkanlık haline getirmişlerdi. (95) Ancak İran ordusunun bir anda çekilip gitmesinin nedenini böyle basite indirgemek bizce doğru olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü İranlılar, Bizanslıların da kışın savaşmadıklarını biliyor olmalıydılar. Aslında Bizanslıların bu sıralar İranlılarla savaşmaya pek niyeti yoktu. Eğer böyle olmasaydı bahardan beri Apsilya’da oturup beklemez hemen saldırırlardı. Baharın ve yazın uygun günlerini bırakıp kışın savaşmak Bizanslılara ne yarar sağlayabilirdi ki?

Acemler bu ülkeden bir daha ayrılınca aynı pozisyonlarını tekrar elde edemeyeceklerini de herhalde düşünmüşlerdir. Öyleyse onların hemen ülkeden ayrılmalarının gerektirecek kadar önemli ne olmuştu?

Olayların gelişiminden bizim çıkaracağımız en mantıklı sonuç, İran ordusu ile Misimyana halkı arasında bazı problemlerin çıkmış olması olasılığıdır. ‘’Yeni dostlar’’ Misimyana halkının yaşamını zorlaştırmış olabilir. Bunun neticesinde de halkın doğal tepkisi sonucu burada barınamayıp gitmiş olacakları düşüncesini taşıyoruz.

Bir başka olasılık daha vardır: Misimyana’da bekleyen İran ordusu Kolkhida’daki diğer savaşların sonucunu beklemiş, bu savaşlarda istedikleri sonucu alamayınca Misimyana’da da işlerinin iyi gitmeyeceğini anlayıp aniden gitmiş olabilirler.

Bu olay sonucunda Misimyana halkının büyük umut bağladığı İran-Misimyana ittifakı kendiliğinden yıkılıp gitti. Artık küçücük Misimyana ülkesi kendi yağında kavrulmak ve Bizans ordusuna tek başın akarşı koymak zorundaydı. Ancak bu küçük halk teslim olup bağımsızlıktan caymaktansa özgürlük için savaşmaya karar verdi. Ya özgür olacaklar, ya da bu uğurda canlarını vereceklerdi. Sonra da… ’’Onlar ülkenin coğrafi şartlarının olumsuzluğuna, Rumların bu zorluklara göğüs geremeyeceğine güvendiklerinden isyan edip bağımsızlarını ilan ettiler.’’ (96)

İran Misimyana’dan ayrılmasının hemen ardından Bizans ordusu Misimyana sınırına ulaştı. Bizanslılar, Misimyana topraklarında savaşmanın zorluğundan kaçınıp soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm aradılar. Agafiy şöyle yazıyor: ‘’Rumlar, Misimyanalılar’ın daha mantıklı olan yolu tercih edecekleri düşüncesindeydiler. Belki de kararlarından cayıp Rumlara teslim olurlar ve Sotterikh’in öldürüldüğü sırada ondan alınan paraları da geri verirler diye düşünüyorlardı. Bu nedenle Apsilyalılardan oluşturulmuş bir soylular heyetini elçi olarak Misimyana’ya gönderdiler.’’ (97)

Apsilyalı elçilerin çabası bir sonuç vermemiş, Misimyanalılar onları dinlemek yerine öldürmeyi tercih etmişler. Bu anlayışlarından anlayabildiğimiz kadarıyla Misimyanalılar o güne dek yaşamak zorunda oldukları Bizans sömürgeciliğinden öylesine nefret etmişler ki, sırf onların dostu oldukları için kendi yakın akrabaları olan bir halkın ileri gelenlerini gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdi. Ya bağımsız olacaklar ya da toptan öleceklerdi.

Apsilyalı elçilerin suçlu olmadıklarını Misimyanalılar da biliyordu, ama Bizans’a nisbet olsun diye öldürdüler. Burada tuhaf olan Apsilyalılarla Misimyanalıların birbirlerine karşı tutumlarıydı. Aynı soydan gelen iki kardeş halk bu olaya kadar her zaman birbirini destekleyerek kardeşçe yaşıyorlardı. Ama şimdi politik konumları gereği birbirine düşmandılar. Nitekim Bizans ordusu Misimyana’ya saldırmak için Apsilya’da hazırlık yapıyordu. Apsilya yöneticileri ve kaleleri Bizans’ın hazırlığına yardım ediyordu. Bu durumda Misimyanalıların Apsilyalılara kardeş gözüyle bakması da beklenemezdi. Sözünü ettiğimiz Apsilyalı elçilerin katledilmesi olayında bu olayların önemli bir rolü vardı şüphesiz.

Bizanslılar, Misimyanalılarla diyalog kuramayacaklarını anlayınca hızla Misimyana ülkesine girdiler. Çok sıkıntı ve güçlük çekmelerine rağmen zorlu yolları aşıp bazı kaleleri eline geçirdiler. Misimyanalılar güçlerinin azlığını dikkate alıp düşmanın eline geçmesin diye bazı kalelerini kendi elleri ile yıktılar. Çünkü zaten çok sınırlı olan güçleri ile bütün kalelerini aynı şekilde korumaları olanaksızdı.

Sonuçta tüm güçlerini Dzakhara (98) kalesi ve çevresine topladılar. Onun sağlamlığı ve ele geçirilmezliği tüm Kolkhida ülkesinde biliniyordu. Bu nedenle adı ‘’Çelik Kale’’ idi. (99) Aşağıda sözünü edeceğimiz Bizans-Misimyana savaşının Agafiy Mirineti (100) kitabında anlatıyor. Tarihçi, bu savaşa katılan Bizans komutan ve savaşçıları taktiklerinden, cesaretlerinden dolayı bol bol övünüyor. Onların İmparatorluğa baş kaldırmalarına kızıyor, sonunda yenilmelerine çok seviniyor.

Resmi tarihçi görevinin gereklerini yerine getirirken aslında söylemekten kaçındığı bir çok şeyi de ağzından kaçırıyor: Misimyanalıların özgürlüğe inandıklarını, onu her şeyden üstün tuttuklarını, amaçlarına ulaşmak için canlarını ortaya koyduklarını, işgalcileri korkuttuklarını, gösterdikleri olağanüstü dirençle planlarını altüst ettiklerini, savaşta Bizans ordusunun umulanın üzerinde kayıp verdiğini, sert direniş karşısında orduda huzursuzluk başladığını, emir-komuta zincirinin işlemediğini, komutanlar arasında sürtüşmelerin çıktığını hep istemeyerek söylüyor Agafiy.

Misimyanalıların güçlü direnişi karşısında Bizanslılar uzun süre Dzakhara kalesine sokulamadılar bile. Geri çekilip kamp kurmak zorunda kaldılar. Oradan ani baskınlar yaparak sonuca gitmeye çalıştılar. Ama sonuç yine olumsuzdu.

Durum İmparator Jüstinyen’in kulağına gidince Misimyana’da savaşan ordunun başına Yoann Kapadokya’yı (101) getirdi. Yoann Kapadokya, Rustike öldürülünce onun yerine tayin edilmişti.

Yeni komutan Dzakhara kalesini abluka altına alıp hemen ele geçirmek istiyordu. Ancak Misimyana halkının inançlı direnişini aşmak zordu. Ayrıca kalenin yakınlarında kuleler ve onların içine Misimyanalı muhafızlar vardı. Bizanslı savaşçılar bunları da kuşatıp bekliyorlardı.

Dzakhara kalesinin dağlara ulaşan gizli bir yolu vardı. Yiyecek ve içecekler kaleye bu gizli yoldan geliyordu.

Bizanslılar da böyle bir yolun olabileceğini tahmin ediyorlardı ama konumları gereği onu arayıp bulamıyorlardı. Zaten kaledekiler de kalenin nefes borusu olan bu gizli yolu geceleri kullanıyorlardı.

İşgalcilerin gözcülerinden Julius İsavrati bu yolu arıyordu. Nitekim bir gece amacına ulaştı. Misimyanalıların küçük kızlarını kaleye su taşırken görünce gizlice onları izledi ve yolu keşfetti.

Bizans ordusu bu yolu izleyip Azkhara’ya indiler. Neye uğradığını anlamaya çalışan Misimyanalılara saldırdılar. Ortalıkta kan gövdeyi götürüyordu. Her iki taraftan da birçok insan ölmüştü. Bizanslılar kadın erkek çoluk çocuk ayırmadan önlerine geleni öldürüyorlardı. Sonra Misimyanalıların ağaçtan evlerini ağaçtan evlerini tutuşturdular. Savaş gece boyunca sürdü. Bizanslıların kaybı da büyüktü.

İşgalciler sonunda kaleyi ele geçirip içinde kim varsa kılıştan geçirdiler. Sonra Misimyanalıların tükendiğini düşünerek derin bir soluk aldılar. ‘’Tam bu sırada kaleden nerden geldiklerini anlaşılamayan 500 (beş yüz silahlı Misimyanalı çıktı. Tan ağarırken Bizanslı askerlerle karşı karşıya geldiler. Bizanslıların savaşın bittiğini sandıkları bir anda bu 500 savaşçı şiddetle saldırıya geçip önlerine geleni öldürmeye başladılar. Sağ kalanları kalenin uzaklarına kadar kovaladılar.’’ (102)

Sonra Bizans ordusu toparlanıp takviyeli bir şekilde tekrar kaleyi kuşattı. Yine uzun süre mühasara devam etti. Ancak Bizanslılar bu defa kaleye giremiyorlardı. Ancak Misimyanalıların da direnci iyice kırılmıştı. Sonunda Yoann Kapadokya’ya elçi gönderip barış teklifi ettiler.

Tarihçi Agafiy’in yine istemeden söylediklerine bakılırsa komutan Yoann bu habere çocuklar gibi sevinmiş ve hemen görüşme tekliflerini kabul etmiş. Çünkü bu savaş Bizanslılara umduklarından çok daha pahalıya patlamıştı. Muhasarayı sürdürmek yeni sıkıntılara zemin hazırlamak demekti.

Bizanslı komutanlar ile Misimyanalı liderler arasında uzun görüşmeler yapıldı. Aralarında bir protokol yaptılar. Her zaman olduğu gibi bu defa da kaybedenler kazananlarını şartlarını benimsemek zorunda kalmışlardı. Misimyana ülkesi tekrar Bizans’a bağlandı. Sotterikh’in katledildiği olayda Misimyanalılara geçen paralar geri verildi. Yoann halkın bir kısmını rehin aldı. Sonra ordusunun sağ kalanları ve elde ettiği ganimetlerle bu ülkeyi terk etti.

Misimyanalılar için bu özgürlük savaşı gerçek bir felaketle sonuçlanmış, zaten az olan nüfuslarının büyük bir kısmını yitirmişlerdi. İran’ın sömürdüğü ülkede geriye ne kalmışsa Bizanslılar tarafından silinip süpürülmüştü.

Dağların kucağında yaşayan bu etnik topluluk tamamen yok olma ile karşı karşıyaydı. Misimyanalı temsilciler Bizanslılarla görüşürken şöyle söylediler: ‘’Öyle zor bir dönemdeyiz ki, kalemizin yakınında uzağında kim varsa öldü. Genç savaşçılarımızın beş bin kadarını kaybettik. Ölen genç kızlarımızın sayısı da onlardan az değildir. Çocuklarımız ise tam bir katliamdan geçti. Halkımız tamamen yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Silah bırakmamızın nedeni de burdur…’’ (103)

Misimyanalı savaşçılardan 5000 kişinin ölmüş olması biraz abartma olduğu düşüncesindeyiz. Yine Bizans ordusunun kaybının 30 kişi olduğunun da aynı abartılı yaklaşımın sonucu olduğunu sanıyoruz. Burada Bizanslı resmi tarihçi olayları, politik davranıp kendi tarafına yontmuştur.

Söylendiği kadar çok olmasa da nüfusu zaten oldukça az olan Misimyanalılar için ölenler toplumsal bir felakete neden olabilirdi. Bu ve buna benzer olaylar, o dönemde Abhaz etnik konsolidasyonun ne denli gerekli olmaya başladığının kanıtlarıdırlar. (104)

Misimyanalıların özgürlük savaşı sonuçta kaybedilmiş bile olsa içerik olarak önemli bir olaydı. Onlar önce İranlıları ülkelerinden gitmek zorunda bırakmışlar, sonra da çağın diğer büyük gücü Bizanslılarla tek başlarına savaşmışlardı. Savaşı kaybetmelerine rağmen Bizans ordusunun buradan çekilip gitmesi onların, da bu dağlı halktan korktuklarının kanıtı olarak gösterilebilir. (105)

Söylediklerimizi doğrulayan bir başka belge: Yine o Yoann Daknas … ‘’Misimyanalılara ülkelerinden istedikleri gibi yaşama izni verdi. Daha önceki yaşmalarını sürdürebilmeleri için serbest bıraktı.’’ (106)

Bu benzer kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarı ile Bizanslılar savaşı kazanmalarına rağmen Misimyana’da kesin bir hükümranlık tahsis edememişlerdir.

Misimyanalıların yenilgisini hazırlayan bir neden de, Kolkhida ülkesinde yaşayan tüm halkların o tarihte Bizans egemenliğinde olması ve Misimynalılara en küçük bir yardımlarının dokunamamasıdır. İşgalcilerin yürüttüğü en önemli politikalardan biri onları çeşitli şekillerde bölerek yönetmekti.

Anlattığımız bu 554- 555 olaylarından sonra Bizans, Kolkhida’da politikasını sağlam temellere oturtmaya başladı. Misimyanalıları yenip bağımsızlıktan caydırmalarından başka, İran’ı bölge halklarının da yardımıyla Kolkhida topraklarından attılar. Tüm bu başarılara rağmen Abhazya ve Egrisi’de kesin bir hükümranlık kuramıyorlardı. Bunda bölge halklarının özgürlük tutkularının rolü büyüktü.

 

6. İran ile Bizans’ın anlaşması ve bu olayın Kolkhida için önemi

İranlılar, 555 yılında Kolkhida topraklarında Bizanslılara yenildikten sonra politika değiştirip sorunu barışçı yollarla halletmeye karar verdi.

Hemen o yıl, Şah Khosroy’un inisiyatifi ile her iki taraf antlaşma imzaladı. Antlaşmanın amacı savaşı durdurmaktı yalnızca, yoksa aralarındaki sayısız sorunu çözmeye yönelik bir niteliği yoktu. (107)

Antlaşmanın üzerinden bir süre geçti. 562 yılında tekrar görüşmelere başladı. Bu görüşmeler oldukça uzun sürdü. Tartışmalar daha çok Svanetya üzerinde yoğunluk kazanmıştı. Sonuçta aralarında 50 yıl geçerli olmak üzere bir antlaşma yaptılar.

Bu antlaşma 13 maddeden oluşmuştu. Bizans ile İran arasında geleceğe yönelik politikaları, ticaret ve ekonomi ile ilgili normları kapsıyordu.

Bilindiği gibi Kolkhida savaşlarının nedeni Egrisi’nin pay edilmesiydi. Ancak ilginçtir ki, bu antlaşmada Egrisi ile ilgili en küçük bir ayrıntı yoktur. (108)

Görüşmelerin gidişatını kaydetmekten sorumlu tarihçi Menendır’ın yazdıklarına göre o olay zaten açıklık kazanmıştı. İran Egrisi üzerindeki planlarını rafa kaldırmıştı. Böyle olunca, Acemlerin artık Abhazya topraklarında da hayalleri olmazdı. Svanetya üzerinde yapılan uzun görüşmeler sonucunda İran’da kalmıştı.

Bizans her yıl İran yönetimine 20.000 (yirmi bin) ruble karşılığı altın verecekti. (109) Antlaşmadan sonra Svanların durumunun görüşülmesine devam edildi. Bizanslılar Svanetya’yı alabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Çünkü o ülkenin büyük stratejik önemi vardı. Svanetya’yı elinde bulunduran İran istediği zaman Kolkhida’daki Bizans ordularını güç durumlarda bırakabilirdi. Bu konuda tarihçi Menander şöyle söylüyor: ‘‘Aslında Svanetya toprakları ekonomik önemi olan topraklar değildir. Ancak stratejik önemi nedeniyle Rumlar için paha biçilmezdir. Çünkü bu toprakları elinde bulunduran İran her an Kolkhida topraklarını yağmalayabilir.’’ (110)

Nitekim Bizanslıların korktukları başına gelmiş İran Svanetya’da durumunu güçlendirmiş, Svanetya ile Misimyana sınırına mevziler kurmuştu. (111)

Bu gelişmeler nedeniyle de 6. yüzyılın 60-70’li yıllarında Svanetya Bizans için en önemli politik sorunlarından biri olmuştur.

565 yılında İmparator olan II. Jüstinyen Svanetya’yı İran’dan para ile satın almak istedi. Bunun için de Acemlere yüksek bir fiyat teklif etti. Ancak bu girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Bizanslı diplomatlar Svanetya ileri gelenleri ile gizli görüşmelere başladılar. Amaçları onları ikna edip kendi taraflarına çekmekti. Bu girişimleri de bir sonuca ulaşmadı.

Kaynaklarda net bir şekilde belirtilmiş olmasa bile, 6. yüzyılın 70’li yıllarının ilk yarısında Svanetya, İran egemenliği altındaydı. Ancak 575- 576’lı yıllar geçildiğinde Svanetya’yı Bizans sınırları dahilinde görüyoruz. Bu tezimizi doğrulayan bir olanak da, Bizans ile İran’ın 576- 577 yıllarında Dara şehri yakınlarında yaptıkları görüşmelerde Svanetya hiç gündeme gelmemiş, Pesarmenia ile İberya konusu görüşülmüştür. (112)

Bundan çıkardığımız en kestirme sonuç, Bizans’ın görüşmelerden önce Svanetya’yı topraklarına kattığıdır. Herhalde Bizans bu ülkeyi satın almıştır. Gerçekçi olarak bakarsak, Svanetya’nın Bizans’a geçmesi Kolkhida için olumlu bir olaydır. Bu olay, Karadeniz’in Doğu topraklarının tamamının Bizans egemenliği altında toplanmasını sağlamıştır. Bundan sonra da ne Kolkhida halkları özgürlük mücadelesinden vazgeçti, ne de Bizans bunlara karşı tedbiri aldı.

Bu tarihlerde Kolkhida halkları, üzerlerindeki Bizans egemenliğine rağmen aralarında ittifaklar kurarak daha tehlikeli buldukları işgalcilere karşı savaşıyorlardı.

Bu söylediklerimizi doğrulayan bir olay vardır: ‘‘572 yılında Ermeniler isyan ettiler. İran’ı ülkelerinden atıp bağımsızlık kazanmak için yoğun bir mücadeleye giriştiler. Ancak bunu gerçekleştirmeye Ermeniler’in gücü yetmiyordu. Yardıma ihtiyaçları vardı.

Ermenilerin bu bağımsızlık savaşına destek veren halklardan biri de Abhaz halkıdır. 6. yüzyıl tarihçisi Feofan Bizantiyati şöyle yazıyor:  ‘‘Hükümdar Jüstin’in yeğeni (erkek kardeşinin oğlu) Markiyan Doğu komutanı oldu. Henüz Jüstin 8. yıllık bir imparatordu. Markiyan’ı Khosroy ile savaşmaya gönderdiler. Ermenistan komutanı Yoann ile İranlı komutan Miryan ordularının karşılıklı olarak savaşa hazırladılar. Ermenilerin yanında Kolkhidalılar, Abazgialılar, Alan hükümdar, Saroe vb. vardı.’’ (113)

Bu tür dayanışmalar aynı coğrafyayı paylaşan halkların dostluklarını pekiştiriyordu.

Bizans yönetimi artık Egrisi yönetiminin güçlü olmasını istemiyordu. Çünkü daha önceleri defalarca Bizans’ın politikalarına sekte vurmuşlardı. Ayrıca 6. yüzyılın 60’lı yıllarında bölge halkları arasındaki dayanışma iyice artmıştı. Kolkhida’daki liderler Egrisi hükümdarlarını destekliyordu.

6. yüzyılın bitimi ile 7. yüzyılın başlangıç yıllarında Abhazya’da güçlü bir otorite kurulması için uygun şartlar oluşmaya başladı. Aslında bu oluşumda Bizanslıların da katkısı vardı.

Dipnotlar:

1. Z.V. Ançabadze. Ortaçağ Abhaz Tarihi. Sayfa 23.
2. İleriki sayfalarda bu konuyu daha da açarak anlatacağız.
3. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 40.
4. Prokopi Keresyati. Gotlar’la savaş, M. 1950, sayfa 382- 383. O, şüphesiz Pitsunda (LDZAA)’daki kilisedir.
5. Prokopi Keresyati. Acemlerle savaş. Bizanslı yazarların Gürcistan hakkındaki yazıları, 2. cilt, Bizans tekstleri Gürcüceye çevrilerek yayınlanmıştır. (Yayınlayan S.G. Kaukhişvili, Tiflis 1965, sayfa 74- 75.
6. Prokopi Keresyati. Acemlerle savaş, Georgika, ikinci cilt sayfa 75- 72.
7. Kaynaklarda bu bilgiler tam olarak uyuşmuyor. Çoğunda İranlılarla Egrislilerin adı geçiyor ama diğerlerinin olduğu su götürmez bir gerçektir.
8. Prokopi Keresyati. a.g.e. Georgika, 2. cilt, sayfa 82-87.
9. M.M. Gunba. a.g.e. sayfa 127.
10. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 41-42.
11. İğdiş ederek.
12. Prokopi Keresyati. Gotlar’la savaş. Sayfa 382-382.
13. G.A. Melikişvili. Feodal dönemde Gürcistan’ın politik birlikteliği ve feodalizmin gelişimi. Tiflis 1973, sayfa 143.
14. Prokopi Keresyati. Gotlarla savaş. Sayfa 383.
15. Rumlar, Bizanslılar, Bizantiyalılar tüm bu kelimeler aynı anlamdadır.
16. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 400.
17. O. Kh. Bgaüjba-İ.N. Voronov. Gerzaul köyünün surları. Sohum 1980, sayfa 41.
18. Prokopi Kereyati. a.g.e. sayfa 400.
19. Ş.D. İnal-ipa. Abhaz Etno-kültürel Tarihi araştırmaları. Sohum 1976. sayfa 274.
20. Bazı araştırmacılar Abrukhların bugunkü Ubuhlar olduğunu söylüyorlar.
21. Prokopi Kereyati. a.g.e. sayfa 382.
22. Karadeniz…
23. Prokopi Keresyati. aynı sayfa 401.
24. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 401.
25. Konu 11. yüzyıl tarihçisi Cuvanşer tarafından detaylı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca 18. yüzyıl araştırmacısı Bahuşti…
26. Daha geniş bilgi için bakınız M.M. Trapş. Anakopya kalesi ve onun savunma surları, 4. cilt, 1975, sayfa 90- 148.
27. M.M. Trapş. Abhazya’da feodalizm öncesi klanlar, kaleler, yerleşim birimleri. 4. cilt. Sayfa 150.
28. Prokopi Kereyati. a.g.e. sayfa 401.
29. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 402.
30. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 48.
31. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 402.
32. Prokopi Keresyati. a.g.e. Georgika 2. cilt, sayfa 156.
33. Prokopi Keresyati. Gotlar’la savaş. Sayfa 403.
34. Acemler, İranlılar.
35. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 403.
36. İ.Voronov-O. Bğaüjba. Tzbilium Kazıları ve 6. yüzyılda Doğu Karadeniz sahillerinin tarihsel problemleri (el yazması). sayfa 259- 261.
37. Prokopi Keresyati. a.g.e. 403.
38. M. Gunba’nın da bu türden düşünceleri vardır. (bakınız a.g.e. sayfa 133).
39. Acemler, İranlılar, Persler hep aynı anlmada kullanılmaktadır.
40. İ.Voronov-O. Bğaüjba. a.g.e. (el yazması) sayfa 260- 285.
41. İ.Voronov-O. Bğaüjba. a.g.e. sayfa 260- 282.
42. Tarihçinin ‘’Kolkhidalılar’’ diye tanımladığı Egrisililerdir.
43. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 403.
44. Z.V.Anabadze. a.g.e. sayfa 49.
45. Apsilyalılar.
46. Bizanslı askerler.
47. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 403.
48. Z.V. Açabadze. a.g.e. sayfa 49.
49. Z.V. Ançabazde. a.g.e. sayfa 49.
50. İ.Voronov-O. Bğaüjba. a.g.e. sayfa 285.
51. Bugünkü Tskhnitskali.
52. Bizanslılar. Bırzenler.
53. Egrisililer ve yanlarında Abhaz savaşçılar da vardı.
54. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 397.
55. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 415.
56. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 59.
57. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 432.
58. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 59.
59. Agafiy Skolastik. Jüstiyen’in Hükümdarlığı üzerine. Georgafika 3. cilt. Sayfa 27.
60. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 427.
61. Prokopi Keresyati. a.g.e. sayfa 417.
62. Bu kale Tskheniskali nehri ile Riyon nehrinin denize karıştıkları yerin ortasındaydı.
63. Bu kale Megrelistan ile Leçkhumi sınırındaydı. (S. Kaukhçişvili).
64. Agafiy Skolastik. a.g.e. Georgika. 3. cilt. sayfa 46.
65. Agafiy Skolastik. a.g.e. Georgika. 3. cilt. sayfa 50.
66. Agafiy Skolastik. a.g.e. Georgika. 3 .cilt. sayfa 48- 49.
67. Agafiy Skolastik. a.g.e. Georgika. 3. cilt. sayfa 64- 71.
68. Agafiy’in Kolkhida diye tanımladıkları yalnızca Lazlar’dır. Ancak Laz terimi tüm Kolkhida halkları için kullanılmaktaydı.
69. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 72- 81.
70. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 43- 44.
71. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 81- 82.
72. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa sayfa 85.
73. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 82- 84.
74. Batum yakınlarında bir yerin adıydı.
75. İleriki sayfalarda açıklanacak.
76. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 85.
77. SÇN. Canaşia. Gürcistan Feodal Cumhuriyeti. 1. cilt. Tiflis 1949. sayfa 65.
78. Araştırmacıların tahminlerine göre orası Kohn ilçesine bağlı Unagiradır.
79. Agafiy Skolastik. a.g.e. syfa 50- 52.
80. Bugünkü Mokherisi yakınlarında bir yerin adıydı. (S. Kaukhçişvili)
81. Agafiy Egrisliler’le Abazgialılar’ın adını söylemese bile varlığından şüphe yoktur.
82. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 90- 91.
83. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 90- 95.
84. Bugünkü Put şehri.
85. Tarihçi sözünü etmiyor ama aralarında Abhazlar da vardı.
86. İberya, diğer adıyla Kartvelya Krallığı (Doğu Gürcistan)
87. Bu sıralarda İranlılar Misimyana’dan da çıktılar.
88. Gürcistan Tarih Araştırmaları. 11. cilt, 1973. sayfa 266- 267.
89. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 158.
90. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 162.
91. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 85- 86.
92. Kuzey Kafkasya’da yaşayan Asetinler’in ataları olarak kabul edilmişlerdir.
93. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 86- 87.
94. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 88.
95. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 159.
96. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 162.
97. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 161.
98. Bugünkü Adzğara olmalı.
99. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 163.
100. Agafiy Skolastik’in öbür adı.
101. Ona Yoann Daknas adını çok özel bir ad olarak vermişlerdir.
102. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 171- 172.
103. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 174.
104. Z.V. Ançabadze. a.g.e. sayfa 52- 53.
105. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 174.
106. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 174.
107. Agafiy Skolastik. a.g.e. sayfa 179- 181.
108. S. Kaukhçişvili-Georgika 3. cilt. sayfa 213- 227.
109. Menandr Pretiktör. Georgika. cilt. sayfa 213- 227.
110. Menandr Pretiktör. Georgika. cilt. sayfa 228- 229.
111. Menandr Pretiktör. Georgika. cilt. sayfa 236.
112. Bakınız S. Kaukhçişvili-İ. Beridze, Gürcistan Devlet Üniversitesi yayını. 7. cilt. 1938. sayfa 96.
113. Bakınız G.A. Melikişvili. a.g.e. sayfa 143.

M.D. Lordkipanidze. Feodal dönemlerdeki Gürcistan’ın oluşumu. (9.-10. yüzyıl). Tiflis 1963. sayfa 176. Georgika, 3. cilt, sayfa 258.
Çeviren: HAYRİ ERSOY, Nart Yayıncılık, 1993

Abhaz Tarihi

Aralık 08, 2018

Kuzey Kafkasya' nın batı yöresinde dağlarla deniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bu masal diyarına eskiden beri "Abhazya" (Apsnı), insanoğlunun yer yüzüne ayak bastığı en eski çağlardan beri insanların yaşadığı bu ülke halkına " Abhaz " ( Apsuva ) derler.

Küçük Asya' da yaşamış Hititlerle, Kuzey Kafkasya' daki Adigeler' in akrabası olan Abhazlar' ın adına ilk kez Prinç Dönemi' ne ait yazılı kaynaklarda " Abeşla " olarak rastlanır. Asıl atalarının " Apsil, Snig ve Abazg " denen antik dönem Abhaz boyları olduğunu bildiğimiz bu halklar Kafkasya' nın Karadeniz kıyılarında feodal beylikler kurdular. Bu beylikler kültürel olarak Bizans ve Roma uygarlıklarına yakın yaşadı. Bizanslılar o döneme kadar Diyoskurya ve Pitunt adında ticari merkezler kurdular. İsa' nın doğumuna dört- beş yüzyıl kala oluşan bu merkezlerde yerleşen kolonistler miladi yılların başlangıcında Roma lejyonerleri tarafında püskürtüldü. Diyoskurya harabelerinin üzerine Sebastopolis adıyla askeri bir kale inşa ettiler. " En büyük " dedikleri İmparatorOktavya' nın anısına buraya Avgust-Sebastos adını koydular. VI. Yüzyılda Abhazya, Bizans Kolonisi oldu. Aynı zamanda da bir Hristiyan ülkesi haline geldi. İşte ozaman yukarıda adını saydığımız Abhaz feodal beylikleri konsolidasyona geçti. VIII. Yüzyılda Abhazlar, tüm Kafkasya' yı titretecek Abhaz Krallığı' nı kurmuş oldular.

X. yüzyılın sonunda Feodisi adındaki Abhaz Kralı' nın çocuksuz oluşu, varis bırakamaması, onu; tahtına kızkardeşinin oğlunu oturtmak zorunda bıraktı. O III. Bagrat adıyla tarihe geçen kraldı. Babası Gürcü, annesi Abhaz olan bu kral dayıları tarafından yetiştirilmiş olduğundan uzun süre bu krallığa Abhaz Krallığı dendi.

Babasının Gürcü olmasına rağmen Bagrat hanedanlığının kurduğu krallığa " Abhaz Krallığı" denmesinin nedeni, bu krallığın temelinin Abhaz kralları tarafından atılmış ve desteklenmiş olmasıdır. XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Abhazlar tekrar kendi krallıklarını kurup Abhaz-Gürcü Birleşik Krallığından ayırdılar. Ama bu kez Osmanlı İmparatorlığu' nun gölgesinde yaşamak zorunda kaldılar. Yüzlerce yıl Hıristiyan din kültürünü alan Abhazlar' ın önemli bir kısmı Müslüman oldu.

1810 yılında Abhaz Krallığı, Rusya' nın himayesine girdi. Çok geçmeden Kafkasya' da ulusal bilinçlenme güçlendi. Abhazlar da bu bilinç içindeydi. 47 yıl süren Kafkas Savaşları bitene dek silahlarını teslim etmediler. O yıllarda, yani 1864 yılından itibaren Rus Çarlığı Abhazya' nın batısında yaşayan Abhazlar' ı, Adigeler' le birlikte anayurtlarından sürdü. Abhaz Krallığı' na da son verdi. Abhazya bir uçtan öbür uca Kazak çizmesi altında ezildi. Halk nüfus kaybına uğradı.

1866 yılında Abhazlar bağımsızlık uğruna tekrar silaha sarıldı. Adeta intihar savaşına giriştiler. Ama ne yazıkki buna güçleri yetmedi. Ertesi yıl Ruslar silah zoruyla, kalan Abhazlar' ı da sürdü. Ülke boşaldı. On yıl sonra Abhazlar tekrar silaha sarıldı. Ulusal bağımsızlık adına verdikleri her savaşın ardından bir kez daha sürüldüler. Bu kez ulus tamamıyla yok olma tehlikesi geçirdi.

1918 yılında anayurdunda kalmayı başarabilen Abhazlar kaybettikleri " ulusal devlet " yaşamın dizginlerini yeniden ele geçirdiler. Ama demokratların başındaki Gürcü Menşevikler, dizginlerin yeniden elden kaymasına, ülkenin karanlığa gömülmesine neden oldu.

1921 yılında Abhaz gençleri, Rus Bolşevikleri' nden de destek alarak Abhazya' yı, can yurtlarını bağımsız kıldı. Abhazya, " Sovyet Sosyalist Cumhuriyet " oldu. Bağımsız devlet statüsüne kavuştur. Abhaz ulusu yeniden canlandı. Ama neyazıkki zamanla Abhazya' nın devlet olma konusundaki başarısı engellenmeye, hakları kısıtlanmaya başlandı.

1922 yılında Abhazya, Gürcistan S.S. Cumhuriyeti' ne yalapçalap bağlandı. On yılda böyle geçti.1931 yılında otonom cumhuriyet olarak Gürcistan' a bağlandı. Lakoba' yı öldürdükten sonra Abhazya sadece görüntüde bir otonom cumhuriyet haline geldi. Gerçekte bir otonomi hakkı bile kalmamıştı. Artık Abhazya Gürcistan' ın bir rayonu ( bölgesi ) gibi görülüyordu.

30' lu yılların sonunda Abhazlar' ın derdine tercüman olabilecek tüm Abhaz aydınlarını, gençlerini yok ettiler. Latin alfabesine dayalı Abhaz yazı dilini kaldırıp, Gürcü alfabesini ve dilini yerleştirmeye çalıştılar. Gürcistan' ın doğu bölgesinden insanları getirip Abhazya' ya yerleştirdiler. Savaş yıllarıydı, Sovyet halkının başı tutusa söndürecek hali ve vakti yoktu. Herkes kendi derdindeydi, Abhazlar'ın problemleriyle uğraşacak tek bir merci yoktu.

1944 yılında Abhaz okullarını kapatmaya, Abhaz çocuklarına ana dillerini unutturup, Gürcüce öğretmeye başladılar. Gürcü faşistleri, Abhaz yer adlarını ( toponim ) değiştirmeyi de ihmal etmediler. 1948 yılından 1951 yılına kadar Abhazya' da 147 yer ve köy ismi değiştirilip Gürcüleştirildi. Gürcüler asimilasyonu hızlandırmak, halkı yok etmek için akıl almaz yöntemler uyguluyorlardı.

Bu asimilasyonun ötesinde bir şeydi, adeta bir soykırım, bir ulusu yaşarken yok etme yöntemiydi. Abhaz ulusunun kökünü Abhazya' dan tamamen kazımak istiyorlardı. Abir grup Abhaz' ı II. Dünya Savaşı' nda Almanlar' a yardım etti diye karalayıp imha ettiler. " Abhazya, Sovyetlerden ayrılmak istiyor.", şeklinde provakasyonlar yaparak Abhaz tarihini saptırmaya çalıştılar.

İşte, Pavle İngorakva gibi fanatik teorisyenler " Antik Abhaz boyları olan Abasglar ve Apsiller Abhaz kökenli değil, Gürcü kökenlidir. Abhazlar' ın bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Abhazlar Abhazya' ya iki üç yüzyıl önce kuzeyden geldiler" gibi düzmece tarihlerle Abhazlar' ı yeniden yok etme teorileri üretmeye başladılar.

Abhazya 70 yıl Sovyet egemenliği altındaydı. Ama değişen bir şey yoktu. Her seferinde yeni bir ulusal sorun yaşıyorlardı. Sovyet döneminde Abhazlar, Abhazya' da nüfusun %18' ini teşkil edecek duruma düşürüldü. Her an başlarına kakılan nüfus azlığının nedeninin kendileri olduğunu, bir an olsun akıllarına bile getirmediler.

XIX. yüzyılda tüm Kafkas uluslarının kökünü kurutan sürgün dramını Abhazlar da ziyadesiyle yaşadı. Bu yüzden boşalan Abhaz toprakları yabancı uluslar tarafından yağmalandı. Bütün olumsuzluklara rağmen 1866 yılında Abhazya' da kalan Abhaz sayısı nüfusun % 60' ını teşkil ediyordu. Gürsüler ve Mingreller durmadan gelip yerleştiği halde onların sayısı o tarihlerde 26.000' i geçmiyordu.

Daha sonra Abhazya' da yaşayan Gürcü, Mingrel nüfusu 240.000' e ulaştı. Abhaz nüfusu ise kendi anayurdunda 100.000' e düştü. Bu yüzden Abhazlar demografik anlamda çok sıkıntılar çektiler. Her an karşılarına bir koz olarak çıkarılan bu problemin müsebbibleri, bunu ileri sürenlerden başkası değildi.

Doç. Dr. Valeri Beygua ABHAZYA TARİHİ
Abhazcadan Çeviren Papa-pha Mahinur Tuna As Yayın

Kuzey Kafkasya’nın ve Adigey’in tarihi çetindir. Zorlu bir geçmişi vardır. Halk acılardan, zulümlerden ve mücadele dolu bir yaşamdan süzülerek geldi bugünlere. Acılarla iç içe olan efsunlu, gizemli ve büyüleyici bir geçmişi de var Kuzey Kafkasya’nın. İşte tarih bu efsunlardan, gizemlerden kaynaklanan sözlü efsanelerde ve mitoslarda gizlidir. Bin yılların birikimi halkın tarihinde aydınların ve aydınlanma mücadelesi verenlerin şahsında netleşti. Binlerce yıllık sözlü söylence, mitos ve efsanelerden beslenen aydınlanma hareketlerine bu kültür kaynaklık etti. Popüler gelenekler bu kültürel mirastan bu güne gelmektedir. Aydınlanma bu mirası sürdürenlerin misyonuyla taçlaştı. Çok yurtseverler çıktı. 

Dünya aydınlanma süreci çetindi. Kuzey Kafkasya’da da bu süreç çetin geçti. 

On beşinci yüzyıl ve sonrasında başlatılan Rönesans, aydınlanmayı dayattı batıya. Oralarda aydınlanma süreciyle birlikte, ulus devletler ve ulusal kimlikler, ulusal pazarlar erken çıktı ortaya. Ulusal kimlikler ve aydınlanma kapitalist pazarlarda geliştirildi. Aydınlanma batıda, çabuk egemen hale geldi. 

Doğu ve Orta doğuda ve Kuzey Kafkasya’da üretim ilişkileri ve pazar ekonomisi daha geriydi. Kapitalist üretim yerine buralarda feodal üretim ilişkileri baskındı. Toplumsal yapıda kabile, aşiret, boy parçalanmışlığı egemendi. Feodalite içerisinde pazar bilinci, ulus bilincini ve ulusal kimlikleri ortaya çıkartmakta bir hayli gecikmişti. Böyle olunca aydınlanma mücadelesi zor ve geç çıktı ortaya.

Kuzeyde aydınlanma hareketlerinin hayata geçirilmesi zordu. Ama binlerce yıllık birikimlerden gelen ve sözlü edebiyattan gücünü alan Nart mitolojilerinin, muazzam birikimleri vardı. Bu birikim üzerine inşa edilmiş geleneklerden gücünü alan aydınlanmacı kişiler; ortaklaşa çalışmalarla, tarihsel misyonlarıyla, ilerici rolleriyle halk arasında, feodaliteye karşı ulusal aydınlanmayı ve yazılı alternatif edebiyatı Adige yazın diliyle başarmaya çalışıyorlardı. Ancak pek çok nedenlerle bu aydınlanmacı kişilerin ilerici çalışmaları engellendi. 

İşin ilk başlarında dokunulmazlıkları olan bu aydın kişiler süreçte feodal beylerin hizmetine girmedikleri için engellendiler. Halkın içerisindeki ilk aydınlar Ceguakuelerdi. Bu ozanlar Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanmanın öncüleriydiler. Dünyada da ozanlar aydınlanmanın öncüleriydiler. Homeros’dan, Heziodos’dan, Kesenefobi’den bu tarafa Kuzey Kafkasya’da, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve Babil’de halk ozanları hep aydınlanmacıydılar. Ve muhaliftiler. Düşünceleri aykırıydı kurulu düzene. Nesimi ve Hallacı Mansur’da, Pir Sultan gibi engellendi. Aydın olmak zordu. Kelepçe takılmamış, zindana atılmamış aydın yoktu.

Nart mitolojilerinin mirasını iyi değerlendirmişti ozanlar. Şairlerle birlikte özellikle 18. 19. ve 20. yüzyıllarda aydınlanma sürecini geliştirdiler. Tarihten gelen görkemli Adige kültür mirasını değerlendiren kişiler oldular. 

Kuzey Kafkasya’da yazının başlangıcı ne zaman ve nasıl gelişti? Yazıya nasıl geçildi? Bakmak lazım buna.

Bir sefer Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarında yazı çok eskiden beri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Bir dilin orijininde yazı, kitap, kalem kelimeleri varsa o dil yazıyı tabii ki yazılı hala dönüştürmekle de alternatif olmuştu. Geçmişinde sözlü mitoslar ve efsaneler, masallar bulunan bir halkın kültür mirası, insanları beslemiş, aydınlanma hareketlerine öyle öncü olmuştu. Bu miras Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketlerini beslemiş yazıyı doğurmuştu.

Bugünkü Adige yazın dilinin temeli ise Adige aydınları tarafından atıldı. 

Sonraki yüzyılda geliştirildi ve bugünkü haliyle buluştu. Buluşma halk tarafından benimsendi. Bu çalışmalar 16. ve 17. yy’ da Anayurt Kafkasya’dan uzakta yetişmiş aydınlar tarafından başlatılmıştı. Pek çok kişi anavatandan uzakta; Batıda ve Moskova’da yetişmişti. Özellikle ilk başlarda Rusya’da -1625- Dekabris hareket dediğimiz süreçte köylü ayaklanmaları ve köylü isyanlarıyla birlikte gelişen hareketlerden ve aydınlardan etkilenen pek çok kişi vardı. Toprakların kullanımı üzerine geliştirilen reformlar beraberinde aydın kimlikli kişileri de doğurmuştu. Bu mücadele Kafkasya’ya yansımıştı. Rusya ve Moskova ile yakın ilişki kuranlar bu süreci Kafkasya’ya taşımışlardı. Devam eden yüzyılda Kuzey Kafkasya’da pek çok aydın çıktı. Aydınlanma hareketlerini onlar coğrafyaya yaydı. Gün oldu Batı Avrupa’da ve Moskova’da eğitim de aldılar. Bunlar Şore Negumelerdi. Han Geriy, Adil Geri, İslam Geriy, Kosta Hetagati gibi kişilerdi. Abhazya’da ise kendi olanaklarıyla yetişmiş ve sürgünden vatana çocuk yaşta getirilmiş Dırmıt Gulya idi. Bütün bu ünlü kişiler Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanma hareketlerinin öncüleriydiler. Aydınlanma hareketlerini halk arasında yayan, kitlelerle buluşturan kimlikler oldular. Çarlığın baskılarıyla Kuzey Kafkasya ‘Aydınların Sürgün Diyarı’ yapılmıştı. Siyasal iktidar mücadelesiyle birlikte siyasal iktidar-aydın ilişkileri içerisinde cezalandırılan pek çok aydın Çarlık tarafından Kuzey Kafkasya’ya sürgün edilmişti. Alanlarında bu ünlü kişiler bir takım bilgi ve kültürleri halk arasında yaydılar. Bunlarla ilişki kuran yerli halktan pek çok ilerici unsur muazzam birikimlere ulaşmış kendi kültürleriyle, bu çalışmaları birleştirmiş ortaya bir aydınlanma hareketi çıkartmışlardı.

Kuzey Kafkasya’nın tarihi çetindir. Çetin olduğu kadar özgürlük mücadelesiyle de ünlüdür. Batılılar ve Kolonyalistlerce, halkın dilleri, dinleri, kültürleri, toprakları, zenginlikleri üzerlerin de müthiş oyunlar oynanıyordu. Bugün içinde böyledir bu. Toplumsal yapı ve toplumsal dinamikler içerisinde farklı dinsel dizgelerin ve dinsel inançların varlığı; Hıristiyan ve Müslüman inançlarının varlığı iç içe bir inanç dayatıyordu. Dolaysıyla İslam-i öğeler ve İslam öğretisinin Kuzey Kafkasya’ya girmesi, özellikle daha Ömer zamanında Dağıstan’a ve oradan da Batı Kafkasya’ya dayanması, yerli halk kültürleri arasında geleneksel yaşam tarzıyla buluşunca çatışmalar yaşamaya başladı. Bu çatışmalar farklı bölgelere kadar yayıldı. Dışarıdan desteklenmelerle -özellikle Osmanlı İstanbul’undan ve Kırım Hanlarınca gönderilen mollalarca- medrese eğitimi başlatıldı. Bu medreselerde; köylerden, kırlardan toplayabildikleri yoksul halkın çocuklarını eğitiyorlardı. Anlamadıkları Arapça bir dilde eğitim veriyorlardı. Kuzey Kafkasya’nın bölünmüş, parçalanmış boy kabile ilişkileri içerisinde İslam-i motifler ağırlaştırılıyor, gericilik yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalara feodal beyler destek sunuyorlardı. Gerici oluşumlara, Arapça veya başka dillerde yürütülen çalışmalara karşı çıkan aydınlar, Adige diliyle eğitim ve öğretimi savundular. Bunlar azdılar ama etkili ve öncüydüler. Ulusal pazarlardan ve ulusal kimliklerden yanaydılar. Adige dilini ısrarla savunmuş ve hayata geçirmeye çalışmışlardı. Bu öncü aydınların başında Negume Şore vardı. Negume Şore, 1840’lı yıllarda Adigeler arasında anadil de okuyup yazmayı kitlelere benimsetmeye çabaladı. Arapça’ya karşı çıktı. Anadil çalışmalarını ve Adige halkının tarihini, öykülerini Adige diliyle öğretmenin ve geliştirmenin yollarını aradı hep. Halktan destek görmesine rağmen Adige dilinin yerine Arapça dili yaygınlaştıran feodal önderlerce bu aydın kişinin çalışmaları engellendi. Ne yazık ki kendisi o dönem anlaşılmamıştı. Yazdıkları yakıldı. Pek çok aydın dışlanıldı ve içlerinden bazıları Tobil Talusten gibi taşlatıldı ve köyünden uzaklara sürüldü. Bu aydınlar yurtseverliklerinden ödün vermeden yoksul halkın çocuklarına, anadilde eğitimi vermek için ormanlarda, kırlarda saklanarak öyle faaliyet sürdürdüler. Feodal beylerin anadil Adigece eğitime karşı çıkmalarına rağmen aydınlar arasında ve halk arasında sınırlı da olsa bir çalışma vardı. Fakat bu çalışmalar aydınlar arasında kaldı. Geniş kitlelere ulaştırılamadı. Bunların pek çok sebepleri vardı. Tarihten gelen derin çelişkilerdi. Dört yüz yıl süren Kafkas-Rus savaşlarının çelişkileri; dinsel inançlar, feodal oluşumlar içerisinde çeşitli çıkar ilişkileri gibi daha pek çok benzer çelişkilerdi bunlar. 

Bütün çetin çelişkilere ve çetin savaşlara karşı tarihten gelen görkemli bir Adige uygarlığı da vardı. 

Kuban uygarlığı ve Kolh uygarlığıydı bu. Bu uygarlıkların kültürel mirasının bilincinde olan kişiler ilerici misyon ve rolleriyle aydınlanma mücadelesini sürdürdü. Tarihten gelen bu uygarlıklar ve güçlü miras ne yazık ki feodal beyler tarafından tarumar edildi. Dört yüz yıl süren haksız savaşlarda harcandı. Çelişkili yaşam içerisinde aydınlanma hareketleri, aydınlar arasında sınırlı kaldı, halka indirgenmesi ve ulusal aydınlanmanın kitlelere ulaştırılması engellendi. Bu engelleme bütünüyle iradi ve bilinçliydi. Politikti ve toplumsal üst sınıfın iradesiyle gerçekleşmişti. 1840’lı, 45’li yıllardaki öncü aydınlanmacıların takipçileri bu mirası yerde bırakmadılar. Sürgünü yaşayan ve yeniden anayurda dönenler ile sürgünden sonra geride anayurtta kalan ilerici aydın kimliklerce yaşama geçirildi. Yirminci yüz yılın başlarında yurda dönen pek çok kişi okullar açarak, gazeteler çıkartarak faaliyetleri oradakilerle birlikte sürdürdü. Tsağo Nuri ve Dım kardeşler gibi kişilerde vardı aralarında. Adige Maq gazetesini ilk onlar çıkardılar. Mos Şocen, İbrahim Tsey, Tembot Akhokh, Ş.Hakurate, Hacmırze Lafiş, Sait Kocesu gibi kişilerle birlikte Kabardeyli Yusuf Nastuyev, K. Makıhiside, Kellet Ulbiş gibi kişiler, bu aydın ve yurtseverlerin tümüde 20.yy’ın başında Rus burjuva devrimine katılmış ve içlerinden bir çoğu Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş, sonradan yurda dönerek aydınlanma hareketlerinin içinde yerlerini almışlardı. Aydınlanma mücadelesini şehirlerden köylere kadar indirgemişlerdi. 

Ve kadınlar arasında da yer bulmuştu aydınlanma mücadelesi. 

Kadın da aydınlanma mücadelesi içerisine girmişti. Goşenay Şocen ve Cışha Canbulat, aydınlanma mücadelesine öncü olmuş ilk aydın Adige kadınlarıydı. Ardından yeni yetişen gençlik içerisinde aydınlanma hareketlerine pek çok edebiyatçı, şair, yazar katıldı. Şocentsuk Aliy en önde çalışmış ve önemli eserler meydana getirmiş aydın yurtsever kişilerdendi. Jır Hamit, Jane Kırmız ve daha onlarca yüreği ve yüzleri aydın, bilinçleri aydın kimlikler çıkmıştı. Kendilerinden önceki aydınların başlattıkları çalışmaları ileri götüren kimliklerdi bunlar. Özellikle yazın dili ve alfabe konularında çok mesafe alındı. Edebiyat ve yazın dili oluşturuldu. Pek çok edebi eser, şiir, roman, öykü ve sanatsal çalışmalar kitlelere bu yolla ulaştırıldı. Günümüz Adige edebiyatı bu dile ait yazın diyalektleriyle oluşturuldu ve Adige aydınları tarafından geliştirildi.

Aydınlanma hareketleri tüm coğrafyaya yayılmış ve etkili olmuştu. Kuzey Osetya’da da Alan halkının ilerici kişileri St. Petersburg’da okumuş ve eğitim almış kimselerdi. Kosta Hetagati 1800’lerde ülkesinde kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmıştı. Şiir, resim, tiyatro ve gazete çalışmalarıyla tanınmıştı. Ardından gelen pek çok önemli Alan aydını pek çok alanda faaliyette bulunmuş değişik gazeteler çıkartmışlardı. İron Gazet, Zondı, Nog Tsard, Khun Tın gibi aylık, haftalık olarak çıkartılan gazetelerin yazarları A. Konukatı, A.Z. Kubaltı, Yelbızdıkho Biritat, Taras Sozatı, Georgi Tsagoltı, Nikolay Kolka gibi pek çok Alan aydını Kuzey Kafkasya’da aydınlanma mücadelesi veren öncü kişilerdi. Bunlar bölgede etkiliydi. Alan aydınlarının çalışmaları, Adige, Kabardey, Abhaz aydınlarının çalışmalarıyla buluşuyordu. Abhazya’da da Gulya Dırmit ve yakın çevresince önemli bir aydınlanma başlatılmıştı. Abhaz aydınlanmasını yürüten, eğitim ve öğretim işlerine özgün katkılar sunan Abhaz aydınlarından olan A.İ.Çukbar, K.F.Dzidzar, Simon Basaria, Samsa Camba, Vasil Agırba gibi kişilerce faaliyet sürdürülüyordu. Yirminci yüz yılın ilk çeyreği ile birlikte pek çok romancı, yazar, şair Abhaz yazı dilini geliştirdi. Abhaz edebiyatı içerisinde yerini aldı, Abhaz aydınlanma sürecine katıldı, destek verdi.

Abhazlar, Adigeler, Alanlar arasında ve Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketleri büyük bir titizlik, mücadele ve özverili çalışmalarla günümüze ulaştırıldı.

Bugün ise halkın her alandaki umutları ve gelecekteki beklentileri; sanatçı estetiği ve sanatçı yüreğinin sıcaklığıyla daha ileri bir sürece taşıyacaktır aydınlanmayı.

Bu sıcaklık; Seteney’in kucağına aldığı ve Tlepş’in bir sanat ustalığıyla kırdığı, sıcak taştan gelen sıcaklıktır... 

Beş bin yıl bu sıcaklık ısıttı Kuzey Kafkasyalıları. Güneş her doğduğunda bu sıcaklıkla selamladı, Seteney’le Tlepş’in çocuklarını. Adige sanatındaki ayrıcalık bu sıcaklıktır. Ama sonra Kafkasya’da döküldü göz yaşı ilk... Kafkasyalının yüreği arayışa başladı. Ve onlar sıcaklığı buldu, Sosrukua’nın ateşiyle dünyayı selamladı. Karlar burada dondu, buzlar burada eridi, topraklar burada sulandı. Cansuyu oldu Oşhamafe. Dünde kavga vardı Kafkasya’da bugünde! Elbruz bir aydınlanma kavgası...

I-KUZEY KAFKASYA’DAKİ ETNİK YAPI
Kuzey Kafkasya günümüzde oldukça karmaşık bir hal almıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan güç boşluğu ve akabinde yaşanan çatışmalar bölgenin en önemli sorunudur.
 
Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı bir köprü olarak görmesi ve ona göre şekillendirdiği dış politika doktrinleri, Kuzey Kafkasya’daki çatışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Dolayısıyla hem iç hem de dış kaynaklardan beslenen problemlerin aslında en temelinde etnik parçalanmışlık yatmaktadır. Kafkasyalılar her ne kadar birleşme eğilimi gösterseler de etnik parçalanmışlık bu birleşmeyi engelleyen en büyük sebep olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadircan Kaflı Kuzey Kafkasya halklarını beş ayrı sınıfa ayırmaktadır.

- Kartevelyen Grubu: Gürcü, Kevsur, Pşav, Tuş, İmiret, Svan, Guri
- Çerkes Grubu: Adige, Abhaz, Abaza, Şapsuğ, Natukay, Kabardey
- Oset Grubu: Tagavur, Digur, Kurtai, Alakir
- Çeçen Grubu: Çeçen, İnguş, Kalgay, Kist, Karabulak
- Lezgi Grubu: Kuil, Agul, Rotul, Tabarasan, Arçın, Gazikumuk, Dargi, Kumaçi, Didu, Avar, Andi

Kaflı, bu sınıflandırmasıyla Turan ırkının Kafkas halkı olmadığını belirtmiştir. Ancak birçok yazar tarafından Kumuklar, Karaçay-Malkarlar ve Nogaylar Kafkas halklarından sayılmaktadır. Bu açıdan ben çalışmamın temelinde daha genel bir sınıflandırmayı göz önüne almayı uygun gördüm.

İsmail Berkok, kuzey Kafkas halklarını genel olarak üç etnik gruba ayırmaktadır.

- Kas Irkı: Adigeler, Abhazlar, Çeçenler
- Ari Irkı: Osetyalılar
- Turan Irkı: Kumuklar, Nogaylar, Karaçay-Malkarlar

Berkok’un bu genel sınıflandırmasının ardından teker teker Kuzey Kafkasya halklarını açıklamakta yarar vardır.

1-Abhazlar
Abhazlar Kuzey Kafkasya’nın Batı Kafkasyalı halklarındandır. Abhaz-Abazalar güney ve güney-doğudan Gürcülerle, kuzey-doğudan Svanlar, Karaçay-Malkarlar ve Kabartaylar ile komşudurlar. Kuzeyden ise Besleneyler, Abzahlar ve Ubuhlar ile çevrilidirler. İki ana kitleye ayrılmaktadırlar: Abhazlar (kendilerine Apsuva derler), Abazalar (Abazinler, kendilerine Aşuva derler). Abhazlar, Karadeniz kıyıları boyunca İngur Nehri'nden, Adler'in ötesine ve hatta Soçi yakınlarına kadar uzanan kıyı şeridinde ve İngur Vadisi boyunca iç kesimlerde oturmaktadırlar. Belli başlı oymakları beş tanedir; kıyı boyunca kuzeyden güneye doğru Ciget (Ziget)ler, Abzıblar, Ahçipsular (Ahçipsa). İç kesimlerde ise kuzeyde Zamballar (Hırps veya Tzaballar), güneyde ise Aybğalar vardır. Abazalar ise, Kuban'ın kaynaklarına yakın olan bölgede ve yukarı boylarında oturmakla birlikte iki ana boya ayrılırlar:

I- Tapanta (Altı Kesek Abaza): İsimlerini beylerinden alan altı gruba bölünürler. Dudaruk, Lo, Kliiç, Kyeç, Biberd ve Cantemir.
II-Şkaraya (veya Aşkar): Yedi oymakdan meydana gelir: Mudavey, Kazılbeğ, Şegerey, Tam, Başılbeğ, Barakay ve Bağ.

2-Adigeler
Adigeler, kuzey-batı Kafkasya'nın yerli birçok kabilesi tarafından kullanılan bir isimdir. 14. yüzyılda kuzeyde Kuban ve doğuda Laba nehirleriyle, güneyde Abhazyan kabileleri ve batıda Karadeniz'le çevrili bölgeye yerleşmişlerdir. Adige esas olarak Çerkezlerin milli isimleridir. Bu nedenle Çerkezler kendilerine Adige demektedirler; ancak Türkler ve Ruslar Çerkez, Avrupalılar ise Circassien olarak isimlendirirler. Adige “Aet-He” yani “güneşe ait olanlar” anlamına gelmektedir. Kas ırkının önemli üyesi olan Adigeler, kendi aralarında Abzax, Ademey, Besleney, Kerkeney, Hatukay, Grivin, Jane, Kemuguy, Mehoş, Netxoş, Sapsığ, Kabardey, Wubih ve Yecerkuay soylarına ayrılmaktadırlar. Adigeler, bugün Adigey Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ancak Kuzey Kafkasya’nın diğer cumhuriyetlerinde de dağınık halde yaşayan Adigeler çoğunluktadır. Adigeler’in bir kolu olan Kabardeyler Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde, diğerleri ise Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.

3-Çeçen-İnguşlar
Kendilerine “Nohçi” diyen Çeçenler komşuları tarafından Miçikis (Kumukça), Burtel (Avarca), Şeşen (Kabardeyce) gibi isimlerle anılmaktadırlar. Nohçi genel adıyla Çeçenlerden bahseden ilk yazılı kaynaklar M.Ö. 4-3. yüzyıllardaki Ermeni, Gürcü ve Roma-Yunan kayıtlarıdır. M.S. 1. yüzyılda Alan Kavimler Birliğine katılan Çeçenler, zamanla orta ve kuzey-doğu Kafkasya’da çoğalmışlardır. Çeçenler, İnguş ve Tuşlarla birlikte Weynah halkını oluşturmaktadırlar. İnguşlar, Çeçenler ve Tuşlar aynı ırktan gelmişlerdir ve aralarında etnografik farklılıklar bulunmamaktadır. İnguşlar kendilerine Ğalğay demektedir. Weynah halkının üçüncü kolunu oluşturan Tuşlar, nüfusça çok küçük bir topluluktur ve genellikle Kafkasların güney kesiminde yaşamaktadırlar.

4-Karaçay-Malkarlar
Karaçay-Malkarlar Kafkasya'nın yerli halklarından sayılmaktadırlar. “Karaçay” sözü, yazılı kaynaklarda ilk olarak 1699 yılında geçmektedir. Bu tarihte, Moskovalı F. Elçin ve P. Zaharev adlı elçiler, Gürcistan’a giderken, Karaçay bölgesinden geçmişler ve bir süre Karaçay’da konaklamışlardır. Ancak onlar yazdıkları raporda, Karaçay’dan Gürcistan’a geçerken hangi güzergahı kullandıklarını belirtmemişlerdir. Bu nedenden dolayı 17. yüzyıla kadar Karaçay-Malkarlıların tam olarak nerede yaşadıkları bilinmemektedir. Kuzey Kafkaslardaki varlıkları İskit ve Sarmatlara dayanan Karaçay-Malkarların tamamı Sünni Müslüman olup; ayrıca Kıpçak dil grubuna aittirler.

Tavkul, Karaçay ve Malkarlıların aynı dil, kültür ve tarihi paylaşan Türk boyu oldukları için literatürde yer alan Karaçay ve Malkar etnik ayrımının yanlış olduğu üzerinde durmaktadır. Zira Karaçay ve Malkar adları bu boyun yaşadığı iki ayrı bölgenin coğrafi adıdır. Coğrafi açıdan ayrılan isimler zamanla etnik sınıflandırmaya da yansımış; Karaçay Türkleri ve Malkar Türkleri olarak aralarında ayrım yapılmıştır. Halbuki aynı boydan gelen Karaçay-Malkar Türkleri 15. yüzyılda Kaberdeylerin yaşadıkları bölgeyi işgal etmelerine kadar ayrılmamışlardır. Bölge işgalinden sonra Karaçay-Malkarlar farklı coğrafyalarda yaşamaya başlamışlardır. Bugün dahi bu ayrım devam etmekte olup; çoğunlukla Karaçay-Çerkez ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’nde yaşamaktadırlar.

5-Kumuklar
Kafkas halklarından diğeri ise; Turan ırkına ait olan Kumuklar’dır. 20.yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’nın yalnız siyasi ve kültürel hayatında değil; sosyal ve dini hayatında da Kumuklar başrol oynamışlardır. Kumuklar hayatın her alanında o kadar etkili olmuşlardır ki, Kumuk Türkçesi, farklı dillerde konuşan Kafkasya halklarının ortak anlaşma ve konuşma dili olarak yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. 1918 yılında kurulan Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş, Oset ve Dağıstan haklarından oluşan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmi dili olarak kabul edilmiştir. Tarih boyunca Hun, Avar, Hazar, Peçenek, Uz, Selçuklu ve Osmanlıların kavimler göçüne tanık olmuş geçit bölgesindeki Kafkas halkı olan Kumuklar Adolf Berje’nin tasnifine göre üç kola ayrılmaktadır. Bunlar: Aksaylar, Andreyler, Kostekler’dir. Kumuk Türkleri bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Çeçenistan ve Kuzey Osetya’da yaşamaktadırlar.

6-Nogaylar
“Nogay” ismi Cengiz Han’ın torunu Nogay’dan gelmektedir. Nogaylar 17. yüzyılın başında Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda İrtiş Nehri’nden başlayarak Kırım’a kadar yayılan büyük bir Türk topluluğuydu. Nogaylar yaşadıkları yerlere göre Kuma ve Kuban Nogayları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ayrıca Kuban Nogayları da kendi aralarında Tahtamış, Mansur, Karamurza, Kıpçak ve Navruz Nogayları olmak üzere beş topluluğa ayrılırlar. Bu ayrılığın esas nedeni prens ailelerinin iç kavgaları olup; dış etkenler değildir. Tarihte büyük bir coğrafyaya yayılan Nogaylar bugün Kuzey Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde dağınık halde yaşamaktadırlar.

7-Osetler (Asetinler)
Tarihte Alan halkının mirasçısı olduğu varsayılan Kuzey Kafkasya halkıdır. Osetler kendilerine İron (bir bölümü Gron) demektedirler. Osetlerin ataları olan Alan halkı M.Ö.1. yüzyılda Kafkasya'ya gelmişlerdir. Alanlar, Hunların baskısıyla M.S. 370-385 yıllarında batıya doğru göçmüşler. Bu göçler sırasında Alan halkının Kuzey Kafkasya'da kalmayı becerebilen bir kolu günümüz Asetinler’ini oluşturmuştur. SSCB döneminde Osetler ikiye ayrılarak bir kısmı Güney Osetya Özerk Bölgesi adıyla 20 Nisan 1922'de Gürcistan'a, diğer bir kısmı ise, Kuzey Oset Bölgesi adıyla 7 Temmuz 1925'te Rusya Federasyonu'na dahil edilmişlerdir. Kuzey Osetya Özerk Bölgesi 5 Aralık 1936 yılında ise Özerk Cumhuriyet yükseltilmiştir.

II-ETNİK ÇATIŞMALAR VE SEBEPLERİ
Kuzey Kafkasya’da ortaya çıkan sorunların temel sebebi etnik açıdan bölgenin çeşitlilik arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Komünizmin çökmesiyle birlikte Kuzey Kafkasyalılar geçmişlerine eskiden olmadığı kadar sahip çıkmaya başlamışlardır. Sovyetler Birliği döneminde kısıtlanan kültürel hayat, sistemin çökmesinin ardından bağımsızlık hareketlerini su yüzüne çıkarmış; bu hareketler de etnik gruplar arasındaki çatışmayı beraberinde getirmiştir.

Etnik çatışmaların en büyük iki sebebi; bölge halkının tarihten bu zamana devam eden çekişmeleri ve Sovyetler Birliği’nin uygulamış olduğu “Böl-Yönet” politikasıdır. Kuzey Kafkas halkları geçmişten günümüze liderlik savaşı içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin bölgeye hakim olmasıyla birlikte ise, halklar arasındaki çizgiler daha da belirginleşmiştir. Halklar arasına yapay sınırlar çizilerek, farklı cumhuriyetler içerisine dahil edilmiş, daha sonra da hepsinin ayrı milli kimliklere sahip olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Hatta bu ayrım birçoklarınca soykırım olarak değerlendirilen zorunlu göçlerle desteklenmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan genel özgürlük ortamı Kafkas halkları arasında milliyetçi hareketleri güçlendirmiştir. Etnik bilincin Kuzey Kafkasya’da yüksek olması ve her etnik grubun kendi etrafında toplanması günümüzde çatışmaları arttıran en önemli sebeplerdendir. Balkanlarla karşılaştırıldığında çok daha karmaşık etnik yapıya sahip olduğu gözlenen Kuzey Kafkasya’da etnik gruplaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayısıyla her yeni çatışma etnik bilinci tekrar devreye sokarak bir nevi kısır döngü oluşturmaktadır.

Ayrıca Kuzey Kafkasya’da her etnik grup kendi anadiline sıkı sıkıya bağlıdır. Sovyetler Birliği zamanında alfabeleri defalarca değiştirildikten sonra, anadillerine daha çok sahip çıkmaya başlayan Kuzey Kafkasya halkı; gelecek endişesi, ekonomik, sosyal ve hatta siyasi nedenlerden dolayı; etnik gruplara ayrılmışlar ve kendi aralarında bir dayanışma içine girmişlerdir. Bu dayanışma ve etnik gruplar arasında kenetlenme bölgede gerilimler yaratmakta ve çatışmalar “muhtemelden ziyade kesin” hale dönüşmektedir.

1-Abhaz-Gürcü Etnik Çatışması
Gürcistan yaklaşık 69.700 km²lik bir alanı kaplamaktadır. Bunun 8.600 km²si Abhazya’ya aittir. Ancak bu durum 1864 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Abhazya, Gürcistan Rus Çarlığı’nın himayesini kabul etse de 1864 yılına kadar bağımsızlığını korumuştur. Batı Kafkasya’yı Rus Çarlığı’na karşı korumak için “Çerkez Milli Meclisi” oluşturulmuştur. Bu mecliste önemli etkisi olan etnik grup ise Abhazlar olmuşlardır.

1864 yılında Rusya tüm Kuzey Kafkasya’yı işgal edince Kafkas halklarını Osmanlı topraklarına, Sibirya’ya ve Orta Asya’nın değişik bölgelerine sürgüne göndermiştir. Bu sürgünle birlikte yüz bin Abhaz kendi topraklarını terk ederek başka yerlere özellikle de Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Kitle halinde yapılan bütün göç ve sürgünlere rağmen; 1917 yılında Çarlık Rusya’sı yıkıldığında Abhazlar yine de kendi ülkelerinde nisbi bir çoğunluğa sahip bulunuyorlardı. 1917 yılında yapılan Andi Kurultayı’nda Kafkas halkları bir bütün oluşturduklarını ilan etmişler ve 11 Mayıs 1918 tarihinde ise bağımsızlıklarını ilan ederek “Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır.

Böylece Abhazya’da Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içine dahil edilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği 1921’de Gürcistan’ı işgal edince Abhazya’yı Gürcistan içinde özerk cumhuriyet olarak tanımıştır. Sonuç olarak da; Abhazya ve Gürcistan arasında tarihten bugüne kadar yansıyan etnik çatışmalar meydana gelmiştir. Tarihsel geçmişe sahip olan Abhaz-Gürcü çatışması bugün dahi sıcak gelişmelere neden olmakta ve diğer Kafkas milletlerini de derinden etkilemektedir.

Abhaz dili, coğrafi yer adları, kültür, alfabe ve hatta tarih, baskı ve yıldırma politikalarıyla değiştirilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde devam eden baskı politikaları Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra da devam etmiş hatta şiddetini arttırmıştır. Gürcistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp, bağımsızlığını ilan edince Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmiş; ancak Gürcistan Abhazya üzerinde askeri güç kullanarak bu bağımsızlık taleplerini sindirmeye çalışmıştır. 1992-1993 yıllarında Abhazya’da ciddi savaşlar yaşanmıştır. Kuzey Kafkasya’yı uluslararası politikaya taşıyan –Çeçen meselesi hariç- Abhaz-Gürcü çatışması olmuştur diyebiliriz.

Abhazlara göre, Gürcü asimilasyon politikalarına dayanarak Abhazya’ya sürekli olarak Gürcü nüfus yerleştirilmekte ve Abhazların sayısı azaltılarak azınlık haline sokulması hedeflenmektedir. 1992-1993 savaşının ardından Soçi Anlaşması imzalanarak çatışmalara son verilmiştir. Anlaşmayla; Gürcistan birliklerinin Abhazya’dan çekilmeleri, iki tarafın da silahsızlandırılması, meşru bir hükümetin Abhazya’da kurulması öngörülmektedir.

Rusya’nın baskısı sonucunda Gürcistan’ın Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmesiyle Abhazya’ya ekonomik amborga ve baskı politikaları uygulanmaktadır. Özellikle de Rus-Çeçen savaşının başlamasıyla birlikte Abhazların Çeçenlere destek vermesi öne sürülerek Abhazya tecrit altına alınmıştır. Ancak bu yaptırımlar etnik çatışmaların önlenmesinin önüne geçememiş hatta etnik çatışmaları hızlandırıcı etkiye sahip olmuşlardır.

2-Adigey Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Adigey Cumhuriyeti’ni Kuzey Kafkasya’da etnik açıdan en homojen cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz. Çünkü cumhuriyette nüfusun %70’i Ruslardan geri kalanı ise Adigeylerden oluşmaktadır. Etnik açıdan homojen bir yapı olsa da Adigeyler kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmekten oldukça rahatsız olmaktadırlar. Azınlık durumunda olan Adigeyler, sorunu başka cumhuriyetlerde yaşayan Adigeyleri kendi ülkelerine getirme projesiyle çözmeye çalışmaktadır. İlk adım olarak Adigey Meclisi’nde (Hase) 1864 yılında Rusya'nın zaferi ile tamamlanan ve milyonlarca Kafkasyalının başka topraklara sürgünüyle sonuçlanan Kafkas-Rus Savaşları “soykırım” olarak tanınmıştır. Daha sonra da 29 Mayıs 1997 günü kabul edilen bir yasa ile Kafkas-Rus Savaşları sırasında anayurtlarını terk etmek zorunda kalanların torunlarının yurtlarına dönüş imkânı tanınmıştır. Kendi ülkelerinde azınlık durumunda olan Adigeler’in diğer Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri’ndeki Adigeler ile birleşmek için yapmış olduğu projeler, Adigey Cumhuriyeti dahil diğer cumhuriyetlerde de büyük etki yapmaktadır. Adigey Cumhuriyeti’nin diğer cumhuriyetlere oranla daha homojen olması, ülkede daha az etnik savaşın yaşanmasını sağlamakla birlikte, bölgedeki herhangi bir karışıklık Adigey Cumhuriyeti’ni de derinden etkilemekte ve çatışmaların çıkması an meselesi olmaktadır.

3-Çeçenistan Problemi
Çeçenistan problemi Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlamış ve bugüne dek devam etmiştir. Çeçen-Rus Savaşı’nda Çeçenler ülkedeki tüm Rusları sınır dışı etmişler ve buna karşın Ruslar da Çeçenler’in bir kolu olan İnguşlar’ı bölerek onlara ayrı bir özerk bölge olma yetkisini vermiştir. Böylece Çeçen-Rus Savaşı daha da alevlenmiştir. Şu an Çeçenistan’da Rus-Çeçen sıcak savaşı devam etmiyor olsa da ayrılıkçı hareketlerin etnik çatışmaları körüklediği bilinmektedir. Çeçenler’in ayrıca Dağıstan ile de sorunları vardır. Çeçenistan denize kıyısı olmayan kapalı bir ülke konumundadır ve Dağıstan’ın Hazar’a çıkışı olan kıyı bölgesinden toprak talep etmektedir. Dağıstan’ın bu talebe sert tepki vermesi ise Çeçenler ve Dağıstanlılar arasında gerginliklere yol açmaktadır. Çeçenistan problemi sonrasında Çeçen halkın üç farklı topluluk etrafında toplandığı ortaya çıkmaktadır. Birinci grup Rusya yanlıları, ikinci grup ılımlı politika yanlıları ve son grup ise savaşı Rusya Federasyonu’na ve tüm Kafkasya’ya yaymaya çalışan ve Birleşik Kafkasya ideali ve radikal İslami görüşleri kimlik olarak seçen grup.

4-Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Tarih boyunca çeşitli kavimlerin göç yolları üzerinde bulunan Dağıstan, önemli bir geçit yeridir. Bu nedenle çeşitli sebeplerle yurtlarını terk eden insanlar buraya yerleşmişler ve Dağıstan’ın nüfusunun çeşitlenmesini sağlamışlardır. Dağıstan’ın coğrafi konumundan dolayı (dağlık olması sebebiyle) aşılması güç bir ülke olması, bu ülkeyi kendi topraklarından ayrılan aşiretlerin sığındığı ve insanların birbirinden uzak ve ayrı kabileler halinde yaşadığı bir bölge haline getirmiştir. Öyle ki Dağıstan’ın her dağına ayrı bir kavim yerleşmiş ve her köy başkalarının anlamadığı ayrı bir dil veya lehçe ile konuşmuştur. Dağıstan milletleri Dağıstan kökenliler ve diğer Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere aşağıdaki şekilde ikiye ayrılırlar:

Dağıstan Kökenliler : Avarlar, Agullar, Darginler, Kumuklar, Laklar, Lezginler, Nogaylar, Rutullar, Tabarasanlar, Sokurlar
Diğer Kuzey Kafkasyalılar: Çeçenler, Osetinler, Dağ Yahudileri, Tatlar, Slavlar, Ruslar, Ukraynalılar, Azeriler, Yahudiler, Tatarlar.

Bu etnik gruplar arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerden ilki Çeçen ve Laklar arasındaki toprak meselesidir. Bu mesele Laklar ve Kumuklar arasındaki kavgayı da körüklemektedir. Çünkü sorun birbirine bağlantılı şekilde gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle Orta Asya’nın değişik yerlerine sürgüne gönderilen Çeçenlerin topraklarına Laklar yerleştirilmiştir. 1957 yılında Kruşçev’in almış olduğu bir kararla anayurtlarına dönmelerine izin verilen Çeçenler döndüklerinde kendi topraklarındaki Lakları buradan kovmuşlardır. Rusya ise soruna çözüm bulabilmek amacıyla Lakları da Kumuklar’ın yaşadığı topraklara yerleşmiştir; sonuç olarak da etnik çatışmalar kaçınılmaz olmuştur.

Milli bilinci Dağıstan’daki diğer etnik gruplara göre çok daha fazla ön planda tutan Kumuklar, siyasi üstünlüğün ülkede çoğunlukta bulunan Dargılar’da olmasına karşı çıkmaktadırlar. Dargı çoğunluğuna Laklar da katılınca cumhuriyette hem ekonomik hem de siyasi açıdan söz sahibi olamayan Kumuklar haklarını savunmak için “Tenglik” adlı bir örgüt kurmuşlardır. Tenglik’in en önemli amacı, Dağıstan’ın Rusya içinde federal cumhuriyete çevrilmesi ve bu federasyon içinde belli sınırları olan “Kumuk Milli Devleti” yaratılmasıdır.
Dağıstan’daki diğer etnik çatışma ise; Lezgiler ile Azeriler arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmanın nedeni ise; yine toprak anlaşmazlığına dayanmaktadır. Azerbaycan-Dağıstan sınırında yer alan Derbent kentinde Azeriler çoğunlukta yaşamaktayken, Derbent’in yakın bölgelerinde yaşayan Lezgiler, Derbent’e göç ederek burada yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu durum Azerileri rahatsız edince iki etnik grup arasında çatışmalar yaşanmıştır. Çözüm olarak şehir ikiye bölünmüş ve şehre giriş-çıkışlar yasaklanmıştır.

5-Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti de Kuzey Kafkasya’daki diğer cumhuriyetler gibi etnik açıdan çeşitlilik arz ettiği için etnik çatışmaların sık yaşandığı bir bölgedir. Cumhuriyetteki etnik gruplar “yerli halklar" ve "dışardan gelen halklar" olarak iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alanlar "Kafkas kültür dairesine" mensup olan Karaçay-Malkarlar, Adıgeler ve Abazinlerdir. İkinci gruptakiler ise bölgeye 17-19. yüzyıllar arasında istila, işgal ve sömürgeleştirme amacıyla gelen Nogaylar, Ruslar ve Ukrayna Kazakları'dır. Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti'ndeki birkaç köyde kendilerine Grek adını veren Rumlar da yaşamaktadır. Bölge nüfusunun % 42'si Rus ve Kazaklardan, % 33'ü Karaçaylılar’dan, % 10'u Adıgeler'den, % 6'sı Abazinler'den, % 3'ü Nogaylar'dan oluşmaktadır.

Karaçay Türkleri ülkede en fazla Çerkezler ile sorun yaşamaktadırlar. Sorunların büyük bölümü Çerkezlerin “Büyük Çerkezistan” projesine dayanmaktadır. 1991 yılında kurulan “Dünya Çerkez Birliği”nin tek amacı; Adige, Karaçay-Çerkez ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetindeki Çerkezleri bir araya getirip büyük bir Çerkez Devleti kurmaktır. Bunun için yapılan çalışmalar Karaçay Türklerini oldukça rahatsız etmektedir. Çerkezler ile Karaçay-Malkar Türkleri’nin yaşadığı sorunlar aslında yönetimde söz sahibi olmak ve siyasi iktidarı ele geçirmekle de ilgilidir. Karaçay-Malkarlar “Büyük Çerkezistan” projesine karşılık kendi aralarında otonom bir cumhuriyet kurulmasını istemektedirler.

Gerek Karaçay-Malkarlar’ın gerekse Çerkezler’in kendi aralarında bir birlik oluşturması etnik bilinci körüklemekte, etnik bilinç arttıkça etnik gruplaşmalar çoğalmakta; sonuçta aynı cumhuriyet içinde farklı farklı görüşler belirmekte hatta bu görüşler daha ileri giderek kendi bağımsızlıklarını ilan etmekte ve etnik çatışmalar yaşanmaktadır. Bugün için her ne kadar bu etnik çatışmaların savaşa dönme ihtimali olmasa da etnik gerilim bölgedeki diğer cumhuriyetleri de etkileyerek bölgeyi derinden sarsma potansiyeline sahip olmaktadır.

6-Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayanların % 48'i Kabardey, % 9'u Balkar, % 32'si Rus, % 11'i de diğer unsurlardan oluşmaktadır. Büyük Çerkezistan ideali Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Karaçayları rahatsız ettiği gibi Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Malkarları da endişelendirmekte ve etnik gruplar arasında çatışmaları arttırmaktadır. Malkar Türkleri de Kabardeyler ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sona erdirmek amacıyla “Töre” adlı örgüt kurmuşlardır ve cumhuriyetteki Malkarları tek çatı altında toplamak için faaliyetler göstermektedirler. Malkarların kendi aralarında toplanması Cumhuriyetteki Kabardinler’in yönetimde daha sıkı uygulamalar getirmesine yol açmıştır. Töre örgütüne göre; meclisin %70’i sadece Kabardinler’e aittir ve kendi halklarının lehindeki her türlü karar ve kanunu kolayca çıkarmaktadırlar. İçişleri Bakanlığı ve tüm polis-asker teşkilatı Kabardinlerin elindedir. Devlet teşkilatının en önemli yerlerinde Kabardinler bulunmaktadır. Buna karşın Malkarların işsizlik oranı ise %95-97 arasındadır. Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların etnik gruplaşmayı ortaya çıkaracağı ve mevcut iktidara tehdit oluşturabileceği göz önünde bulundurulursa önümüzdeki günlerde Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ni etnik çatışmaların beklediğini söylememiz yanlış olmayacaktır.

7-Oset-İnguş Etnik Çatışması
Kuzey Kafkasya’da en yoğun çatışmalardan bir tanesi de Osetler ile İnguşlar arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmaları çok eskiye götürmek mümkündür. Osetler ile İnguşlar arasındaki çatışma dini farklılıklara dayanmaktadır. Bir önceki bölümde etnik yapıdan bahsederken Osetler’in Hıristiyan, İnguşlar’ın ise Müslüman olduğunu vurgulamıştık. Din Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda hassas noktadır ve dini kimlik çoğu zaman insanların kendilerini tanımlama şekli olmaktadır.

1944 sürgünüyle yurtlarından kovulan İnguşlar’a 1957 yılında Kruşçev’in aldığı kararla geri dönme izni verilince diasporadaki İnguşlar’ın bir bölümü Kuzey Kafkasya’ya dönmüş ve böylece Oset-İnguş kavgası başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Ruslara yaptıkları yardımlar sonrasında İnguşların toprakları Osetlere hediye edilmiştir. İnguşlar anayurtlarında oy verme, medeni haklardan yararlanma, işe girme ve emeklilik gibi pek çok vatandaşlık haklarından yararlanamamışlardır.

Özellikle Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Viladikafkas’ın Prigorodniy bölgesi için anlaşmazlık söz konusudur. Hem İnguşlar hem de Osetler bölgenin kendilerine verilmesi gerektiğini vurgularlar. Bu anlaşmazlık etnik gruplara silahlı çatışma olarak yansımış ve sonuçta da Rusya çatışmaya müdahale etmek zorunda kalmıştır. İki taraf arasında yapılan anlaşmalar ise etnik çatışmaları durdurmaya yetmemiştir. Sivil halkın silahlanması ileride etnik çatışmaların etnik savaşa dönüşme ihtimalini göstermektedir.
 
Kaynak: bilgesam.org

Ulusal Kanal televizyonunda Kiraz Perinçek tarafından çekimi yapılmış olan “Düzce Yeşilyayla Şenlikleri” adlı belgeseli bir yıl arayla tekrar izlediğimde yeni güzellikler ve özellikler fark etmeye başladım. Bu özellikleri yazmaya, bu saptamalarımı müzik bilimcilere, araştırmacı müzikologlara ve sosyal tarihçilere açmaya karar verdim.

Abhaz halk danslarında yapılan vokal doğaçlamalarda görülen bir çok özellik Amerikan yerli halk ezgileri (Kızılderili müzikleri) ve danslarıyla benzerlik göstermektedir.

Abhaz dans müziklerinin Kızılderili müziğiyle benzer özellikleri:

1. Dans sırasında tahtaya vurarak ritim tutanların çıkardığı doğaçlama vokal ezgiler çoğunlukla pentatonik özellikte olup Amerikan yerli müziğinin ana karakteriyle örtüşmektedir.

2. Bu doğaçlama vokallerde çıkartılan haykırışlarda Amerikan yerlilerinin haykırışlarıyla örtüşme vardır.

Abhaz haykırışı: “Yooo heyyo hooo heyyo hooo…”, “Vo veyda yo ho ho…”

Kızılderili haykırışı: “Yo ho hey hooo, yo ho hey hoo…” (Bkz. M.Morgül, Eğitimde Dramaya Merhaba, “Gluskabi’nin Av Şarkısı”. KÖK yay. Ankara 1999)

Dans figürlerinde dikkat çeken benzerlikler:

1. Abhaz dans ayak uçlarında ve ayakkabısız yapılmaktadır.

2. Figürler tamamen ayaklardadır. Geyik çevikliğinde ayak figürleri vardır. Ayak uçlarının ne zaman yere dokunduğu adeta takip edilememektedir.

3. Dans açık alanda, alkışlayanların ortasında ve herkesin önünden geçilerek yapılmaktadır.

Sosyal açıdan benzerlikler:

1. Kolların dirsekten kırıldığı anda görülen figür Kızılderili savaş danslarını çağrıştırmaktadır.

2. Kızlar ve erkekler birlikte dans ederler, evlilikte kendi eşini seçmede özgürdürler. Kızılderili kadınlar da erkekleriyle eşit pozisyondadır.

3. Yeşilyayla (Bıçkı) köyündeki Abhazların geleneksel işleri ağaç işçiliğidir. Bu işin ürünü olan büyük bir kalas meydana uzatılır. Dansın temel ritim çalgısı bu büyük kalastır, üzerine düzgün kesilmiş sopalarla vurularak çalınır.

Kızılderililerin de dansları büyük ağaç oyma bir heykel (totem) etrafında yapılmaktadır. Ağaç kutsaldır ve ağaç işleme önelidir.

4. Belgeselde konuşan bir bey buraya nasıl göç ettiklerini anlatırken, Göç Öncesi yerine getirilen bir kuralı aktardı; önce seçici birlik gönderilirmiş. Kafkasların kuzeyinden bu yaylaya 1861’de gelmeden önce, yer beğenmek üzere bir seçici birlik göndermişler. Bu seçici birlik, geldikleri yerle aynı özellikte bir yer bulunca geri gidip diğer göçe karar verenleri alıp getirmiş. İstanbul Çamlıca tepesi beğenmedikleri yere örnekmiş.

Seçilen yerin geldikleri yerle aynı özellikte olması çok değerli bir ipucudur. Orman içinde ve yüksek yaylalarda yaşama geleneği Kızılderililerle örtüşür.


*Kaynak: Düzce Yeşilyayla Şenlikleri /Ulusal Kanal
*Yapım: Kiraz Perinçek
Mahiye Morgül

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery