I - Geçmişte

Kuzey Kafkasya'nın geçmişteki jeopolitik önemini açıklayabilmek için öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Kuzey Kafkasya geçmişte kimin için önem taşıyordu?

"Geçmişte" deyince Kuzey Kafkasya'nın Rusya tarafından işgal edilmesinden itibaren başlayan bir dönem olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kafkasya'nın hangi ülkeler ve ne için önemli olduğuna sırayla değinmek istiyorum.

Lehistan (günümüzdeki adıyla Polonya) ile başlayalım. Aslında Lehistan'dan daha ziyade Polonyalılardan bahsetmek gerekir. Çünkü o dönemde Lehistan Rusya İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Sürgündeki Lehistan'ın bağımsız kurtuluş liderleri, Kuzey Kafkasya'da Rusya emperyalizmine karşı savaşı kendi bağımsızlık mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünüyorlardı.(1) Polonya, bağımsız bir devlet olduktan sonra, hükümeti ya da daha doğrusu Mareşal Pilsudzki'nin arkasında yer alan siyasi güçler bu fikri devam ettirdiler.(2) Fakat Polonya'nın ve Polonyalıların, Kuzey Kafkasya'ya vefalığı ve siyasi arzularına rağmen bunları Rusya ve Sovyetler Birliğine karşı yerine getirmek için güçleri yetmedi.

Batıya geçelim. İngiltere için geçmişte Kuzey Kafkasya nasıl bir önem taşıdığı hala tartışılan bir konudur. Bu noktaya vardık ki David Urquart, James Bell, Longworth gibi kişilerin sarf ettikleri gayretleri ve savundukları tezlerine rağmen, İngiltere Kuzey Kafkasya'ya ciddi bakmış ama hiçbir zaman bölgeyi ön plana almamıştır.

Fransa için söyleyecek fazla bir şey yok, çünkü devlet olarak Kuzey Kafkasya'yla pek ilgilenmemiştir.

Almanya'ya gelince, yirminci yüzyılın ilk yansında, çok ciddi bir Kafkasya politikası üretmiş ve uygulamıştır.(3) Bu politika Rusya ve sonra Sovyet Birliğine karşı global bir parçalama projesi içinde yer alıyordu. Fakat bu projede Alman ikinci imparatorluk döneminde olsun Hitler döneminde olsun, Kuzey Kafkasya'dan daha ziyade Güney Kafkasya önem taşıyordu. Kuzey Kafkasya bir geçit olarak görülmektedir. Almanya, birinci dünya harbinden sonra, müttefik olarak Kuzey Kafkasya'ya değil Gürcistan'a yöneldi, İkinci Dünya Harbinde Hitler’in orduları Kuzey Kafkasya'da durdu, fakat esasen Bakü'yü ve petrolleri hedefliyordu.

Osmanlıya gelince, Alexandre Bennigsen'in ustalıkla bize anlattıklarına göre Kuzey Kafkasya'ya Rusya bırakıldıktan sonra Padişahlar Şamil'in ve Çerkeslerin mücadelelerini açıkça desteklemediler. Kuzey Kafkasya'ya en sıcak bakan Osmanlı siyaset adamı, Enver Paşa oldu.

İktidarda bulunduğu dönemde Kuzey Kafkasya'nın nihayet gerçek bir önem kazandığını söyleyebiliriz. Fakat Almanya için söylediklerim Enver Paşa için de geçerlidir: daha çok Bakü'ye ve Güney Kafkasya'ya bakıyordu.

Bütün bunların sonucunda, konumuzda en önemli yere sahip Rusya'dır. Çünkü Rusya ve Sovyetler Birliği için, Kuzey Kafkasya çok ama çok büyük bir önem taşır.

Bu önemi belirtmek için önce kendimize bir soru sormamız gerekir: Kuzey Kafkasya bir bütün olarak mı önemli? Yoksa önem derecesi bölge, güzergah ve konumlarına göre mi değişiyor?

Tabii ki bunda yine kendimize cevap: "Bölge, güzergah, konumlar" olacaktır. Niye sadece Adigeler ve Abazaların bir kısmı sürgün edildi? Ve diğer Kafkas otokton halkları sürgün edilmedi? Çünkü Rusya için Karadeniz kıyısı hayati bir jeo-politik önem taşıyordu. Kuban, Terek, Hazar Kıyısı, Daryal geçidi güzergahları için aynı şey söylenebilir.

II. Günümüzde Kuzey Kafkasya'nın Jeopolitik Önemi

Günümüzde Rusya için Kuzey Kafkasya'nın önemi çok arttığı açıkça görülüyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor.(4) Tuapse limanı için de böyle genişletme ve büyütme planı var. Amaç: Tuapse'nin kapasitesini 35.8 milyon tona yükseltmek.(5) Bunlar açıkça gösteriyor ki Rusya yakın bir gelecekte Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarını daha kullanacak.

Gayrı resmi bir şekilde Rusya Abhazya'nın Gudauta limanı askeri üs olarak kullanıyor. Yeni Abhazya'nın ablukasını uygulattıran gemiler, Rus gemileridir.

Rusya donanması, Sebastopol'da ya da Gürcistan limanlarında imzalanan anlaşmalara göre kalabilir, fakat geçici olarak. Yoksa Kuzey Kafkasya'nın kıyısında sürekli kalmayı düşünüyor. Türkiye Soçi'de binlerce işçisi bulunmasına rağmen, bir konsolosluk açmak için Novorossisk'i seçmiş olması enerji güzergahlarının Türkiye için daha önemli olduğu ispatıdır.

Bugün Kuzey Kafkasya'da jeopolitik açıdan Rusya için önemli olan Karadeniz kıyısı enerji borularıdır. Azeri petrolü ve kazak petrolünün büyük kısmı şu anda Kafkasya'dan geçip Avrupa ve uluslar arası pazarlara ulaşır. "Mavi Akım" denen Türk-Rus gaz taşıma projesi yine de Kuzey Kafkasya'nın kıyısından geçiyor... Güzergahı: Stavropol-Tuapse (Jubga)-Samsun'dur.

Kuzey Kafkasya petrol üretimi yüzde birlik bir oranla Rusya petrol üretiminde çok küçük bir payı oluşturuyordu. Bu pay çökmeye başladı. Kuzey Kafkasya'da esasen petrol meselesi bir üretim meselesi değil, bir geçiş meselesidir.

Limanların büyütülmesi ve petrol taşımasının artırılması çevre için önemli bir sorun yaratır. Novorossik gibi bir şehir, çimento sanayisinden olsun petrolün tankerlere taşınmasından olsun çok büyük zarar gördü ve görecek. Kuzey Kafkasya kıyıları genel bir doğal felaket tehdidi altındadır.

Enerjiden sonra askeri ve silah sorunu hakkında birkaç söz söyleyelim. Artık Rusya Güney Kafkasya'da istediği kadar silah ve asker biriktirmez. Silahları ve askerleri Kuzey Kafkasya'da yığınak yapıyor. Böylece Kuzey Kafkasya yerel gerginliği bahane ederek AKKA'nın silah limitlerine uymayıp bu limitleri aştı. Rus ordusunun silâhlarının miktarının artırılması Türkiye ve bir çok batı ülkeleri tarafından güvenlik, istikrar ve barış açısından bir tehlike olarak görülür. Bu askeri, yığınağın asıl amacı nedir? Kuzey Kafkasya'yı kontrol etmek ve yeni bir sınır çizmektir.

Geçmişin aksine Kafkasya, Rusya'nın Güney sınırı olarak bugün daha farklı bir konumdadır. Çeçenistan savaşını, bir çok Müslüman ülkeler ve İslamcı gruplar, ortak bir din ve din kültürü davası olarak sunmuşlardır. Fakat çeşitli nedenler için Çeçenistan'a "Müslüman" yardım zayıf olmuştur. Kaldı ki Kuzey Kafkasya, bilhassa Doğu Kuzey Kafkasya bir kültürel, askeri, dini cephe olarak görünmeye devam edilir. Çerkes diasporada birçok kişinin, diaspora’ya özgü görevinin Kuzey Kafkasya'nın yine de islamlaşması olduğu düşünülmektedir.

Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır.
Amerika'nın Kuzey Kafkasya'ya nasıl baktığı, ona ne kadar önem verdiğini belirtmek güçtür. Amerika hem Bakü-Ceyhan'dan geçen Doğu-Batı enerji güzergahını destekliyor, hem de Rusya'nın enerji hatlarının güvenliğinin sağlanmasının da önemli olduğunu açıklıyor.

Fakat bu güzergahın güvenliği Amerika için gerçekten önemli mi? Yoksa Bakü-Ceyhan alternatifi olarak bir rakip mi? Amerika diyor ki: Kuzey Kafkasya'da demokratikleşme bir ön koşuludur ve kendi politikasının bir unsurudur.

Kuzey Kafkasya'nın jeopolitik öneminin konusunu burada noktalayalım.

III. Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerinin geliştirilmesinde Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Çerkeslerin potansiyel etkisi

Karadeniz'in son yıllarda en önemli gelişmesi tartışmasız Türk-Rus İlişkilerinin iyileşmesi ve artmasıdır. Bu artışın, bugüne kadar bütün krizlere rağmen sağlam olduğu göz önündedir. Bu gelişmeler Türkiye'nin, Rusya'nın tekrar Kafkasya'ya dönmesine göz yummasıyla başlamıştır. (Eylül 1993'de Sn.Çiller'in Moskova'ya ziyaretiyle başlamıştır.)

Bu Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesi bence Türkiye açısından, şu anda Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik politikalarından daha önemlidir. Bu ilişkiler çok boyutludur. Örneğin, turizm, inşaat, enerji, silah alımı vs. hatta ortak bir silah üretimi bile düşünülmektedir. Ekonomik açıdan, bazı Rus bölgeleri bu ilişkilerinde daha önemli bir yer alır. Moskova, Batı Sibirya ya da Rusya'nın Güneyi, yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar.

Türkiye'nin Gürcüstan'la ilişkileri daha sınırlı bir boyutta gelişmiştir. Abhazya savaşı döneminde resmi olarak "tarafsız Türkiye" yaklaşımı değişti. Çünkü işbirliği güçlendirildi ve askeri bir boyut bile kazanmaya başladı. Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleriyle Türkiye'nin ilişkileri kötü olmamasına rağmen su anda çok zayıftır. Rusya'nın Güneyi yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar) şu anda Türkiye için büyük bir jeopolitik önemi taşır. Bu Cumhuriyetlerin önemi ve çekiciliğinin arttırılması görevi Çerkes diasporasına düşer. Bu ortamda çok gerçekçi olunması gerekir: "büyük Çerkezistan" (yani Kuzey-Batı Kafkas Cumhuriyetlerinin birleşmesi) gündemde değil, Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerin güç ve potansiyelini arttırmak için, zaman, sabır, istikrar, barış, birlik ve gayret ister. Rusya için yakın gelecekte Kuzey-Doğu Kafkasya da kalmak zor olacaktır, buna mukabil Orta ve Kuzey-Batı Kafkasya'da bir yüzleştirme politikasına girmek Çerkesler için yıkıcı olur. Çünkü ikinci bir sürgüne dayanılmaz. Tek yol askeri ve petrol meselelere endeksli olmadan, diaspora ve Kuzey Kafkasya'daki ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmektedir.

Eskiden Sovyetler Birliği'nde bölgeler arasındaki ilişki değil, bölge-merkez ilişkileri ön plandaydı. Yeni jeopolitik çerçevesinde bölgesel işbirliği genişletmesi gerekir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri'nin içe dönük değil, dışa açık olması gerekir ve Rusya-Türkiye arasındaki aracılık işlevinin tekelini Güney Rusya'ya bırakmamak için bu Kafkasya Cumhuriyetleri mutlaka ekonomi, ulaşım ve iletişim potansiyeli arttırması lazımdır. Diaspora sırf dönüş kavramıyla değil, gidiş-dönüş kavramıyla da katkıda bulunmalıdır.

IV - Diasporanın Katkısının Bilançosu ve Öneriler

Aşağıda belirtilen konuların incelenmesinden de anlaşılacağı gibi ulaşılan bilanço önemsizdir. Bu husus, çoğunlukla diasporadaki dernekçilik akımının amatörce tavrıyla açıklanma yoluna gidilmektedir, ama bu bir mazeret olamaz. Bugüne kadar yapılmış olanlar büyük ölçüde yetersizdir, fakat aynı zamanda, ve özellikle -Çerkes dostlarım beni bağışlasınlar- sistematik olmayan, dar ufuklu ve yarım yamalak bir biçimde yapılmıştır. Özetlemek gerekirse, bu konuda her şeye, ya da neredeyse her şeye baştan başlamak gerektiği söylenebilir.

Diasporanın katkısının kendine özgü durumundan kaynaklanan bir başka problem de mevcuttur. Bu konuda, her zaman olmasa da çoğu zaman ki farklı nesli temsil eden iki ekol olduğu söylenebilir. Daha ziyade yaşlılardan oluşan birinci ekolün mensuplarına göre diasporadaki Çerkesler; Kafkasya Cumhuriyetlerine yardım etmeli ve kayıtsız şartsız desteklemeli, ama politikaya karışmaktan ya da bu ülkelerin politik ve ideoloji tercihlerini etkilemeye kalkışmaktan kaçınmalıdırlar. Çoğu zaman biraz daha genç kişilerce temsil olunan bir başka akım, içişlerine müdahale tabusunun bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindedir: Diaspora kavramının içeriği, çek imzalayan bir elden ya da Kafkasya'nın yaşadığı dramların ritmine göre çarpan bir yürekten ibaret değildir. Ekoller arasındaki bu ihtilaf olağan dışı değildir, hatta klasikleşmiştir ve Ermeni ya da Yahudi diasporası gibi diasporalara bakılacak olursa bu kutuplaşmanın şiddetle boy gösterdiği görülür. Her ikisine de saygı duymak gereken, bu tavırlar, şu soruyu gündeme getirmektedirler: Diasporanın katkısı maddi ve manevi destekle mi sınırlı tutulmalıdır, yoksa Kafkasya'da eleştirilere uğramak pahasına, Kafkasya meselelerine daha yoğun bir biçimde katılım ve müdahale boyutuna mı ulaşmalıdır? Kayıtsız şartsız destek tavrı çoğu zaman diasporanın kendi hakkında sahip olduğu kompleksli bir imajla ilişkilidir: Diaspora, referans alınan toprağa kıyasla kendisinin soysuzlaşmış bir unsurdan ibaret olduğu ve gerçek kültürün ancak Kafkas toprağında korunabildiği kanaatindedir. Bu bakış, her iki yönde de abartılıdır: Diasporanın yeri küçümsenmekte, referans alınan bölgenin yeri ise ölçüsüzce büyütülmektedir.

Şimdi, her konu bakımından teker teker diasporanın rolünü inceleyelim:

Ekonomik açıdan, bilançonun bugün için geniş ölçüde olumsuz olduğu söylenebilir. Yatırımlar çok sınırlı boyuttadır. Bu cılız neticeyi açıklayabilecek yerel sebepler de mevcuttur: (Bölgedeki politik istikrarsızlık, Pazar ekonomisine geçişteki zorluklar, ekonomik ve sınai yatırımdaki yetersizlikler). Ancak, hangi eğilimden olurlarsa olsunlar, diaspora mensupları kendi hataları üzerinde de düşünmelidirler.

Başarısızlığın temel sebepleri, girişimlerin bireysel niteliğinden, (koordinasyon yoktur) ekonominin geçiş döneminde oluşunun bilinmemesinden ve yerel pazarların tanınmamasından kaynaklanmaktadır. Diasporalı işadamları, yatırım (fabrika kuruluşları, joint-venture anlaşmaları, altyapı inşaatları) yapmak yerine riskli kısa vadeli kar peşine düşerek yatırımcıdan ziyade tüccar gibi davranmış izlenimi vermektedirler.

Buna bir de, diasporanın Türk yatırımların (örneğin inşaat ya da gıda sektöründe hikmet veren büyük şirket gruplarını) ve evveliyetle yabancı sermayeyi Kafkasya'ya yönlendirmekte başarısız kaldıklarını eklemek gerekir. Bazıları, bu başarısızlıkları gerekçelendirmek için Kafkasya'nın ekonomik ve özellikle sınai açıdan yetersiz altyapısını öne sürmüşlerdir. Ancak örneğin, beyaz turizm (yani dağ turizmi ) ya da yeşil turizm yatırım yapmak için elverişli başlangıç noktaları olabilirdi. Kuzey Kafkasya'da yokluğunu en çok hissettiren unsurlardan biri de teknolojidir. Bu açıdan Sovyet döneminde donanımsız biline gelen Kafkasya'nın 1990'ların başından beri daha da gerilediği söylenebilir. Ekonomik kalkınmayı kolaylaştıran teknolojileri bölgeye acilen nakletmek gerekmektedir.

Bu ekonomik incelemenin sonunda, diasporanın koordinasyon, beceri bakımından eksiklikler taşıdığı söylenebilir, buna irade eksikliğini de eklemek gerekir. En çarpıcı hususlardan biri de Kuzey Kafkasya'daki ekonomik faaliyetlere ilişkin ülke ve alan bazında verilerin bulunmayışıdır. Burada kastettiğim, istatistikler değildir. Sovyet istatistiklerinin şöhreti malumdur, 1990'dan bu yana durumun iyiye gittiği söylenemez. İstatistiklere ulaşılsa bile, bunlar çoğu zaman Sovyet döneminden kalmadır. Oysa o zamandan bu zaman pek çok değişiklik olmuştur, (zorunlu ya da gönüllü göç, ekonomik faaliyet yaratılması ya da sona ermesi vs...) Kuzey Kafkas ekonomisinin gerçek durumunu tanımak için, diaspora mensuplarının Kafkasya'ya giderek sistematik biçimde ve hatır gönül dinlemeden envanter çıkarmaları gerekmektedir. Bu çalışma yapılmadığı sürece bugünkü durum devam edecek ve el yordamıyla denemeler halinde yatırım yapma uygulaması sürecektir.

Ekonominin ardından ekolojiden söz edilmesi bazılarına şaşırtıcı gelebilir.(6) Oysa, diaspora çocuklarının çevre sorunlarına gösterdikleri olağanüstü hassasiyeti bilenler şaşırmamalıdır: Onlar, bu hassasiyeti Çerkeslerin doğaya duydukları derin saygıdan, insan ve tabiatın bir bütün oluşturduğu duygusundan miras almışlardır. Atalarının 1864'te arkalarında bıraktıkları Hazar Denizi ya da Karadeniz kıyılarında yaşanan (ve yukarıda bahsedilen) ekolojik katliamlar karşısında diasporanın gösterdiği suskunluk, henüz Kafkas toprağını, Türkiye'de sığındığı binlerce köyü sahiplendiği gibi sahiplenemediğini göstermektedir. Çok geç olmadan, doğal mirasının, dağlarının, göllerinin, dere ve sahillerinin kurtarılması için diasporanın acilen harekete geçmesi lazımdır. Doğanın korunması için mücadele veren sivil toplum grupları tüm Kafkasya'da mevcuttur, bu mücadeleyi onlarla beraber yürütmek lazımdır. Diaspora açısından bu girişim, atalarının hatırasına sadakat manasına gelir.

Doğal mirasın korunması da ekonomik yatırımlar gibi önceden bilgilenme çalışması gerektirmektedir. Diasporanın Kuzey Kafkasya hakkındaki bilgilerinin yetersizliğine ilişkin tespit genel bir nitelik taşımaktadır ve hem bugünkü hem de yarınki çabaları felç etmektedir. Geleneksel bilgi edinme yöntemleri bilinir: Seyahatten dönenler gördüklerini birkaç hafta sonra anlatırlar, bilgiler cemaat içinde kulaktan kulağa aktarılır. Bunun istisnası, seyyahın gözlemlerini yazıya dökerek dergilerde yayınlamasıdır, ki bu dergileri de pek az kişi okur. Nihayet, ara sıra seyyahlar beraberlerinde biraz bayatlamış da olsa bazı belgeler getirirler, ama bunları da okuyan azdır çünkü Kiril alfabesi itici gelir.

Bunların ötesinde "bilgilenme", Türk basınında yayınlanan makalelerin yeniden elden geçirilmesine dayanır ki Türk basını da çoğu zaman Batı basınının ya da Rus basınına bağımlılık içindedir. Ancak bu bilgiler sistematik değildir ve pek çok kaynak ihmal edilmiştir. Bilgisayar, Web sitesi ve mail bakımından diaspora bugün hâlâ acınacak biçimde donanımsızdır. İşin daha da vahim tarafı, Kuzey Kafkasya modern iletişim araçları bakımından tamamen donanımsızdır (fax, bilgisayar vs...). Her ne pahasına olursa olsun bölgeyi donatarak diasporanın eylemleri bakımından zorunlu her alanda sürekli ve günü gününe haber toplamak gerekmektedir.

Böylece haber toplanması, Batılı ülkelere ve Türkiye'ye yayın yoluyla ulaştırılarak bölgeyi tanıtabilecek, veri stoklarını oluşturma avantajını sağlayabilir. Bu proje, günümüz koşullarında pek çok kişi açısından vakitsiz ya da çılgınca gelebilir, ancak bana kalırsa tüm cumhuriyetlerde muhabirleri bulunan, yerel medyalarla,(7) hükümetlerle ve özellikle sivil toplumla bağlantıları olan bir diaspora haber ajansı kurmak zorunludur.

Bilgilenme sorunu bizi doğal olarak dil sorunlarına götürür. Türkiye'de Kafkas dillerini öğreten merkezler bulunmasa da, birkaç yıl önce ümitsiz görünen bu proje günümüzde gerçekleştirilebilecek hale gelmiştir. Bugün, bu öğretimin üniversite bölümlerinde ve araştırma merkezlerinde yapılacağı günler yakındır bile denebilir. Zamanı geldiğinde, diaspora bu işin üstesinden gelebilecek midir? Cevap maalesef olumsuzdur. Bazıları, haklı olarak böyle bir sorunun kısa süre öncesine kadar Türkiye'de tabu olduğunu mazeret göstereceklerdir. Doğrudur, ama her şey çabuk, çok çabuk değişmektedir. Oysa, günümüzde Kafkas diasporası içinde bir tane Kafkas dilleri profesörü yoktur, büyük Batı üniversitelerinin dilbilim bölümlerine gönderilen öğrenci bile yoktur. (En önemlilerini saymak gerekirse Amerika, Almanya, Hollanda, İskandinavya, İngiltere ve Fransa'daki üniversiteler örnek gösterilebilir). Oysa, yeterli puanı tutturamadıkları için Türk üniversitelerine giremeyen öğrencileri dışarıya yollamak için değil de en başarılı, en parlak, en ciddi ve en çok motivasyon sahibi öğrencileri hem Kafkas dilbilimi hem de Kafkasya bağlamında, mesela tarih, antropoloji, arkeoloji gibi başka beşeri bilimler okumak üzere dünyanın dört bir yanına göndermek üzere bir burs sistemi oluşturmak ne kadar kolay olacaktır. Eğitimlerini bitiren bu öğrenciler gelecekteki yüksek öğretim kadrolarını dolduracaktır.

Bu arada, yukarda belirtilen dil sorununu çözmek için acele etmek lazımdır. İki çözüm belirmektedir: öğrencileri yurtdışına yollamak ya da Kafkasya'dan Türkiye'ye Kafkas dilleri öğretmenleri getirmek. Çok iyi öğretmenler mevcuttur, çünkü dil-bilim ve dil öğretimi Sovyet yönetiminin en iyi yaptığı işler arasındaydı. Muhtemelen ikinci çözüm benimsenecektir, çünkü hayata geçirilmesi daha kolaydır. Ancak, daha şimdiden en iyi elemanların peşine düşmek lazımdır.

Şimdi de, en hassas sorunlar olan politik sorunlara geçelim. Diasporanın politik, hatta ideolojik katkısı ne olmalıdır? Türkiye'de 1994'ten beri bu tartışma, Türk iç politikasındaki kutuplaşmanın (İslamcı-laik) bir yansıması haline gelmiştir denebilir. Kendisine çok enerji kaybettiren ve çoğu zaman elini kolunu bağlayan bu kısır çatışmalardan kurtulması diaspora için hayati önem taşımaktadır. Kısa bir cevap vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim: Kuzey Kafkasya'da camiler inşa etmeyi ve rejimler de toplumları demokratikleştirmeyi bir arada istemek mümkündür. Bu iki öneri arasında ilkesel bir uyuşmazlık yoktur.

Kuzey Kafkasya'nın demokrasiye geçiş sürecinin gösterdiği tablo karanlıktır ve muhtemelen 1990'ların başına göre daha karanlıktır. Görünenin aksine, (seçimler, siyasi kurumlar...) Kuzey Kafkasya'da demokratik bir siyasi hayat yoktur. Bu deyimle asıl kastettiğimiz, temel hak ve özgürlüklere saygı, kuvvetler ayrılığı ve azınlığın kendini ifade etme hakkı ve ... iktidara ulaşabilme hakkıdır. Kimse bana "Batı'nın bu kuralları, Rus işgalinden önce pek çok bölgede ilkel bir demokrasi gibi işleyen Kuzey Kafkas yerel politik coğrafyasına uyumsuzluk gösterir" demesin. Karşılaşılan sorunun bir gecikme sorunu olduğu yönünde sözleri sıkça duyuyorum, bunu da kimse bana söylemesin. Kuzey Kafkasya toplumları, temel Sosyo-politik değişimlerin mücadelesini vermek için 1789'u ve Fransız devrimini beklememişlerdir.

Bugün, aynı gri takım elbiseli aparaçikler, aynı imtiyazlı nomenklatura mensupları her yerde iktidardadır, sanki hiçbir şey değişmemiş gibidir. Her yerde yandaşları kayırmacılık, politik hayatın suçla iç içeliği, mafyaların etkisi hakimdir. Kuzey Kafkasya'da kurumları ve toplumu demokratikleştirme mücadelesi verenlere diaspora yardım etmelidir. Fakirlerin sokakta öldüğü ve yaşanan ortak felaketten kaçışın daima alkolizme götürdüğü kokuşmuş günümüz Rusya'sından uzak, adil bir demokratik toplumu müdafaa etmelidir. Diaspora, büyük hukukçu ve avukatlara sahip bulunmakla haklı olarak övünmektedir. Madem öyle, Kuzey Kafkasya için bir politik platform tanımlamak, insan haklarını, Hukuk Devletini, sosyal ve politik demokrasiyi savunmak uğrunda hep beraber çalışsınlar.

"Ne amaçla?" diye soracaksınız bana, "Diaspora neden böyle bir misyon üstlensin?" Cevabım basittir: Çünkü Kuzey Kafkasya'nın yeri Avrupa'dadır, "Asya despotizmi"nde değil. Çünkü, defalarca adaletsizlik ve zulüm altında inleyen Kuzey Kafkasya halklarının barış ve özgürlük içinde yaşamaya hakları vardır. Bu temennime idealist, tatlı bir rüya gözüyle bakılabilir. Bu programın gerçekleşmesi yoluna büyük- küçük menfaat ve imtiyazların taş koyacağı doğrudur, ama Çerkeslerin kendileri hakkında sahip bulundukları fikirleri hayata geçirecek bir toplum inşa etmenin bedeli de budur.

Kuzey Kafkasya'nın özgür yaşaması hakkının savunma yolundaki bu mücadeleyi diaspora yurt dışında da vermelidir. Uluslararası adalet önünde Kuzey Kafkasya halklarının uğradıkları zararların, geriye dönüş hakkının tanınması ve Kuzey Kafkasya ihtilaflarının giderilmesi için özgün hukuki çözümler önerilmesi için diaspora hukukçularının, yabancı meslektaşları ile işbirliği halinde çalışmalarının zamanı gelmiştir de, geçmektedir bile(8)... Nihayet, son noktayı koymadan önce belirtelim ki, her gün tüm dünyaya Kafkasya'daki çatışmaları ve orada işlenen insan hakları ihlallerini aktaran hükümet dışı sivil örgütler ve insancıl örgütlerle diasporanın sağlam ve kalıcı ilişkiler kurmasının zamanı gelmiştir.

Bu metni 1999 sonbaharında Moskova'da tutuklanan ve bugün hâlâ, bütün hukuk kuralların aykırı biçimde ve keyfi olarak Doutyleri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Çeçen diplomat ve tarihçi Mayerbek Vaçaguaev'e ithaf ediyorum.

(*) Çerkeslerin Sürgünü (21 Mayıs 1864), Ankara, 2001, S:178-191.

(1) Çerkesya bağımsızlık savaşı'nın son dönemindeki Polonyalıların katkısı için, bkz; A.Fonwill - Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), Nart, 1996.
(2) Promethee grubu
(3) Bu konuda kaçınılmaz bir çalışması var: Wolfdieter BIHL, Die Kaukasus - Politik der Mittelmachte (Merkezi Devletlerin Kafkasya Siyaseti), C.l (l 975) ve C.11 (l 992), Bölhau, Wîen-Köln-Gratz.
(4) Itar-Tass, 15 Temmuz 1997.
(5) DEIK, The Black Sea Region, DEIK Yayınlan, İstanbul, 1994.
(6) Diasporanın Kafkasya ile olan ilişkilerini geliştirebileceği bir başka alan da spordur. Yahudi diâsporası ile İsraillilerin buluştuğu Makkabiad isimli spor karşılaşmaları model alınarak dünyadaki tüm Kuzey Kafkasyalıların katılabileceği Kuzey Kafkasya Olimpiyatlarının organize edilmesi düşünülebilir. Beşiktaş Spor Kulübünün kurucuları Ahmet ve Mehmet Fetgerey Şoenu kardeşlerden bugüne Türkiye'de kitle ve elit sporlarının gelişimine büyük katkılarda bulunan Çerkesler böylelikle kültür fiziğe verdikleri önemi bir kez daha kanıtlamış olurlar.
(7) Diasporanın kullanımına yönelik olarak Kuzey Kafkasya medyalarının bir rehberinin hazırlanması ilk adımı oluşturabilir.
(8) Diaspora tarafından yayınlanan dergi ve kitaplara bakıldığında, pek çok konuda olduğu gibi bu konudaki katkısınin da ne kadar zayıf olduğunu görmek çarpıcıdır. Kuzey Kafkasya'da ise hükümetler ve temsilcilerince üretilip geliştirilmiş savunmalara rastlanmaktadır.

Dr. Alexandre TOUMARKİNE

SSCB DEVRİNDE YER ADLARINDA DEĞİŞİM SÜRECİ

Devletin var olduğu her yerde yer adlarında değişimi siyasi iktidar belirlemiştir. SSCB'de siyasi iktidar, yer adlarını sokak adlarına varıncaya kadar yöre halkını düşünmeden değiştirmiş, yöre halkının tarihi ve kültürel geçmişini yok saymış, yeni bir tarih, yeni bir kültür, yeni bir insan tipi (Sovyet insanı) yaratmaya çalışmıştır. Bu çabanın sonucunda bulunduğu coğrafyaya siyasi, tarihi, kültürel açıdan yabancılaşmış köksüz ve yapay yer adları ortaya çıkmıştır. Moskova'da bulunan "Komüniçiski Rayonu" bulunduğu coğrafyaya yabancılaşmış yer adlarına verilebilecek örneklerden sadece biridir.

SSCB'nin ilk kurulduğu yıllardan başlayarak Car hanedanını hatırlatan 'Yelizavedgrad", "Yelizavedpol", "Nikolayevsk", "Aleksiyevsk" gibi Çar ailesine ait adlar ile çar, prens, prenses, vb. gibi adlar içeren yer adları, hızla Bolşevik Ekim Devrimi'ni hatırlatan yer adları ile değiştirilmiştir, örneğin: "Sarevokokşaysk", "Krasnokokşaysk" olarak; "Sarevosançursk", "Sançursk" olarak; "Imperatorsk Limanı", "Sovetskaya Limanı" olarak değiştirilmiştir (Rusça Sar: Çar, Krasno: Kızıl). Özellikle Romanov hanedanının adını taşıyan yer adları SSCB'nin ilk yıllarında silinmiştir. Örneğin: "Romanov-Na-Mumane" kentinin adı 1917 yılında "Murmansk" olarak; Beyaz Rusya'da bulunan "Romanovo" kentinin adı 1918 yılında "Lenino" olarak değiştirilmiştir. Ancak SSCB'nin coğrafi büyüklüğü SSCB'nin 70 yıllık ömründe Çar hanedanını hatırlatan bütün yer adlarının değiştirilmesine yetmemiş, yukarıda örnekleri verilen Kuzey Kafkasya'daki yerleşim yerlerinin yanında, "Aleksandriya", "Mariinsk", "Pavlograd", "Pavlovsk" gibi bazı yer adları da günümüze kadar gelebilmiştir.

Çarlık Rusyası aydınlarından bazılarının adlarını taşıyan yer adları da SSCB devrinde değiştirilmiştir. Örneğin: Çarlık devrinde Orta Asya'yı araştıran ünlü Rus gezgini Prejevalsk'a yaptığı araştırmalardan dolayı general rütbesi verilmiş, Kırgızistan'da bir kente de adı verilmişti. SSCB devrinde adı "Kara-Kul" olarak değiştirilen kentin adı Kırgızistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra 1992 yılında tarihi adı olan "Karakol"a tekrar kavuşmuştur.

1917 yılında Çarlık Rusyası'nın başkenti olan St. Petersburg'da yaklaşık 1500 kadar bulundukları yerle özdeşleşen anlamları olan önemli köprü, meydan, cadde, sokak vb. adı bulunuyordu. 1917 Ekim Devrimi sonrası bu adların 500 kadarı değiştirilmiş ve 400 kadarı da tamamen haritadan silinmiştir. Böylece Ekim Devrimi sonrası eski yer adlarının yaklaşık 1/3'ü kalabilmiştir. Yeni adlar "Bağımsızlık Köprüsü", "Birlik Köprüsü", "Proleter Diktatorya Meydanı", 'Yoldaş Sokağı", "Köy Fakiri Sokağı", "Sovyetler Caddesi", "Çalışkanlar Adası" gibi Bolşevik ideolojiye uygun sloganlar ile doldurulmuştur. Bu slogan yer adlarının bir kısmının kullanılmasına SSCB'nin dağılması sonrası da devam edilmiştir. Çalık Rusyası'na başkentlik yapmış iki büyük kent olan St. Petersburg ve Moskova'da yer adlarındaki değişim diğer kentlere göre çok daha büyük oranda olmuştur. Moskova'nın SSCB'nin başkenti olmasından dolayı Sovyet devlet adamlarının adları "Malenkov Sokağı", "Huruşov Sokağı" gibi kentteki yer adlarına sıkça verilmiştir.

İzlenen devlet politikası sonucu çok sık bir biçimde değiştirilen yer adlarına 1917 Ekim Devrimi sonrası genelde Lenin, Stalin gibi Bolşevik önderlerin adları veya "Oktabirski" (Ekim), "Pervomayski" (Bir Mayıs), "Sovetski" (Meclis), "Komsomolski" (Genç Komünist), "Pobeda" (Zafer), "Savetskaya" (Sovyet), "Svaboda" (Bağımsızlık), "Udami" (Öncü), "Komünarsk" (Birlik), gibi Bolşevik Ekim Devrimi'ni hatırlatacak adlar verilmiştir. SSCB döneminde Lenin'in ilk iktidar yıllarında 8 küçük yerleşim yerine "Lenin" adı verilmiştir. 1918 yılında da "Tvaşenkova" köyünün adı Troçki'nin onuruna "Troçsk" olarak değiştirilmiştir (Şamara vilayetinde bulunan bu köyün günümüzdeki adı "Ça-payevsk"dir). Ayrıca iktidara gelen liderin adı büyük bir kente ad olarak verilmişse, bu kentin civarındaki küçük yerleşim yerlerinin adları da liderin çalışma arkadaşlarının adlarını taşıyacak ve Bolşevizmi hatırlatacak şekilde değiştirilmiştir. Örneğin: Stalinabadskaya Oblastı Vilayeti'nin rayonları (ilçeleri) Mikoyanabad, Oktayabirsk, Kirovabad, Kuybisev, Ordjonikidze, Kaganoviç adlarını taşımıştır.

1926 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi 1917 yılında başlamış olan din ve din adamlarının adlarını taşıyan yer adlarının değişimini durdurmuştur. Bu nedenle SSCB'de genelde din teması içeren yer adları değiştirilmeden kullanılmaya devam edilmiştir. Örneğin: Moskova'da halen "Arhangelskoye", "Spaskoye", "Nikolskoye", "Voskresenskoye" gibi adlar kullanılmaktadır.

Çarlık Rusyası'nda devlete beyaz renk egemen olmuştur. SSCB devrinde ise devletin resmi rengi kızıl olmuştur. Bu nedenle SSCB döneminde adında "beyaz" içeren yer adları, "kızıl" ile yer değiştirmiştir. Örneğin: "Velikoknajiskaya" (Büyük Prens)'nin adı "Proletarskaya", "Generalski”nin adı "Krasnoarmeski" (Kızılordu), "Dvoranski" (Toprak sahibi)'nin adı "Kristiyanski" (Çiftçi), "Belikluç" (Beyazanahtar)'ın adı "Krasnokluç" (Kızılanahtar), "Liman"ın adı "Krasnaliman" (Kızılliman), "Baki"nin adı "Krasniyebaki" (Kızıl Baki) olarak değiştirilmiştir. Bazı kentlerin adı tamamen kızıl renge bağlı olarak değiştirilmiştir. Örneğin: "Krasnograd" (Kızılkent), "Krasnoznanosk" (Kızılbayrak), "Krasnomaysk" (Kızılmayıs), "Krasniluç" (Kızılışık). Bazı kentlere de içinde 'Kızıl" (Krasni) içeren adlar takılmıştır. Örneğin: "Krasnodar" (Kızılhediye) (Eski adı: Yekaterinodar), "Krasnogvardeysk" (Kızıltümen) (Eski adı: Gatçina), "Krasnokokşaisk" (Eski adı: loşkar-Ola), "Karsnouralsk", "Krasnovodsk" (Kızılsular), 'Krasnoyarsk" (Kıpkızıl), "Krasnoye" (Kızıllı).

SSCB'de uygulanan yer adlarında değişim her zaman olumsuza doğru olmamıştır. Bazı anlamı hoş olmayan, kişi lakaplarından, toprak sahibi adlarından kaynaklanan "Balda" (Sersem), "Durak" (Deli), "Astalop" (Kalın kafa), "Svinya" (Domuz), "Bardak" (Genelev), "Sople" (Sümük) gibi adlar taşıyan yer adları da SSCB döneminde değiştirilmiştir. Ayrıca yazar Nekrasov'un romanlarında da yer alan fakirlerin oturduğu yerlere takılan "Galodniye" (Aç), "Niyesıt" (Yan tok), "Niyel" (Aç karın), "Goremıka" (Bela) gibi yer adları da SSCB döneminde değiştirilmiştir. Ancak hoş olmayan veya fakirliği belirten yer adlarının yeni adları da siyasi tarih açısından ilginçtir. Bu yerlerden bazılarına "Voşproletaryata" (Proleter Başkan), "Komüntem" (Uluslararası Komünizm), "Komünam" (Komün Başkanı), "Novibıt" (Yeni Yaşam), "Novistrul" (Yeni Kuruluş), "Parişkaya Komün" (Paris Komünü) adları takılmıştır.

SSCB'de takılan saçma yer adlarına da rastlanılmıştır. Örneğin: "Aramatnoye" (Mis kokan), "Otratnoye" (Sevindirici), "Svedloye" (Aydın), "Sol-niçnoye" (Güneşli), "Ukromnoye" (Mütevazi), "Uyutnoye" (Huzur), 'Yarkoye" (Parlak), "Yasnoye" (Şeffaf).

Lenin'in ölümünden sonra Çarlık Rusyası'na başkentlik yapmış olan St. Petersburg'un adı Leningrad olarak değiştirilmiştir. Böylece Bolşevik liderlerin adlarının yalnızca küçük yerleşim yerlerine verilmesi dönemi kapanmış, büyük yerleşim yerlerine de verilmesi dönemi açılmıştır. Böylece 1941 yılına kadar SSCB'nin 24 büyük kentinin adı değiştirilmiştir. Bu kentlerden 20'sine 1924-1940 yıllan arasında Lenin, Stalin, Voroşilov, Kalinin, Ordjonikidze, Frunze, Kirov, Molotov, Kuibişev, Petrovski, Sverdlov gibi Bolşevik liderlerin ve Gorki, Jambıl, Çkalov gibi Bolşeviklere yakın aydınların adları verilmiştir. Örneğin: Bu değişim sırasında "Perm"in adı "Molotov", "Samara"nın adı "Kuibişev", "Viatka"nın adı "Kirov", "Gence"nin adı "Kirovabad", "Zinovievsk"in adı "Kirovograd", "Khibinogorsk"un adı "Kirovsk", "Tver"in adı "Kalinin", "Königsberg"in adı "Kaliningrad", "Bişkek"in adı "Frunze", "Nikolsk-Ussuriiski"nin adı "Vroşilov", "Lugansk"ın adı "Voroşilovgrad, "Alçevsk" ve "Stavropol"un adları "Voroşilovsk" olarak değiştirilmişti. Yerleşim yerlerine Bolşevik liderlerin, Sovyet devlet adamlarının yanında K. Marks ve F. Engels'in adı da verilmiştir.

Benzeri süreç içinde örneğin Özbekistan'da da yerleşim yerlerine Sverdlov, Şaumyan, Babuşkin, Kirov, Frunze, Kuybişev, Ordjonikidze ve Şçors'un adı verilmiştir. Bununla yetinilmeyerek Rus-Sovyet kuklası Özbek yöneticilerin adları da yerleşim yerlerine verilmiştir. Örneğin: Özbekistan SSC’nin ilk Devlet Başkanı olan Sovyet işbirlikçisi Ahunbabayev'in adı cumhuriyet içinde 40'a yakın kent ve köye verilmiştir.

SSCB'de özellikle II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Almanlara yakın olabileceği düşünülen halklara uygulanan sürgün politikası sonrası da söz konusu halkların yaşadığı yerlerin adlarında hızlı bir değişim yaşanmıştır. Volga Alınanlarının, Kırım Tatarlarının, Kalmukların, Karacayların, Çeçenlerin, Inguşların, Balkarların, Ahıskalıların (Mesketlerin) sürgünü sonrası ya yer adları hemen değiştirilmiş ya da kentlerin, kasabalann, köylerin bütünüyle terk edilmesi ile yerleşim yeri tamamen kaybolmuş ve haritadan silinmiştir. Böylece halklar gibi yer adları da etnik temizliğe, soykırıma ve asimilasyona uğramıştır. Volga kıyısındaki Alman kenti "Pavoljiya" örneklerden sadece biridir. Savaş döneminde askerlerin şehit düştükleri yerlere de şehitlerin adları yöre halkına danışılmadan verilmiştir.

SSCB'de yer adlarının değişimi, SSCB Merkez Karar Komitesi'nin kararına dayanarak yapılmıştır. 1923-1936 yılları arasında 12 yer adının değişimi kararı kabul edilmiştir, 1 Haziran 1936 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi yer adlarındaki değişimin durdurulması yönündeki bir kararı kabul etmiştir. Ancak bu karara rağmen ad değişimleri bütün hızıyla devam etmiştir. 11 Eylül 1957 yılında SSCB Merkez Karar Komitesi yasayan devlet adamlarının adlarının yer adı olarak verilmemesi yönünde bir karar almıştır. Bu tarihten sonra alınan kararlarda dayanak olacak olan bu karara göre devlet adamlarının adları ancak ölümlerinden sonra yer adı olabilecektir. Aslında yer adlarının değişimini frenlemeyi amaçlayan 11 Eylül 1957 tarihli karar, tam tersine yaşamayan kişilerin adlarının yer adı olarak verilmesi yolunu açmıştır. Böylece Bolşevik veya Komünist liderler dışındaki kişilerin adları da yer adı olarak takılmaya başlanmıştır. Bu tip yer adlarına örnek verilecek olursa: "Dimitrovgrad" (Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Georgiu Dej" (Romanya Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Kotvald", "Ivano-Frankovsk", "Stahanov" (örnek isçi), Tolyati" (İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri), "Torez", "Şevçenko" (Ukraynalı yazar). 1957 yılı kararına dayanarak değiştirilen yer adları da kişilerin ölümü sonrası tekrar yer adı olarak verilmiştir. Örneğin: Kızıl Ordu generalleri olan Budyonni'inin adı "Budyonovsk", Varaşilov'un adı da "Varaşilovgrad" olarak kent adı olmuştur.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra yer adlarında değişim sıklaşmış, adı defalarca değiştirilen kentlere bile rastlanılmaya başlanılmıştır. Örneğin: "Rıbinsk" kentinin adı 1946-1957 yıllan arasında "Sçerbakov", 1984-1989 yılları arasında "Andropov" olarak değiştirilmiştir. "Svyatoy Krest" kentinin adı ise dört defa değiştirilmiştir. SSCB döneminde yüzlerce kasabanın, köyün adı "Oktiabrskii" (Ekim Devrimi), "Komsomolsk" (Genç Komünist Birliği), "Pervomaiskoie" (Bir-mayıs), "Krasnoarmeisk" (Kızılordu), "Krasnogvardeisk" (Kızılmuhafızlar), "Krasnyi Oktyabr" (Kızıl Ekim), "Krasnye Barrikadi" (Kızıl Barikat), "Komüntem" (Uluslararası Komünizm) gibi Sovyet mirası adlarla değiştirilmiştir, özellikle Lenin ve Stalin adlarından türetilmiş adlar da binlerce yerin adı olarak kabul edilmiştir: "Lenina", "Leninabad" (Hokand, Aleksandra Esçata), "Leninakan" (Gümrü, Aleksandropol), "Leningori", "Leninka", "Lenino", "Leningrad" (St.Petersburg), "Leninogorsk" (Ridder), "Leninskii", "Leninizm", "Leninjol", "Stalina", "Stalino" (Donetsk), "Stalinsk", "Stalinskii", "Stalinskaya", "Stalinskoye", "Stalinogorsk" (Novokuznetsk), "Stalingrad" (Tsaritsin, Volgagrad), "Stalinabad" (Duşanbe), "Stalinir" (Tskhinvali) bu yer adlarından bazılarıdır.

Görüldüğü gibi, II. Dünya Savaşı sonrası hiçbir bilimsel araştırma yapmadan ani bir şekilde aceleyle yapılan yer adı değişimleri sonucunda çok sayıda benzer yer adı ortaya çıkmıştır. Ayrıca hemen hemen her bölgede bölgenin coğrafyası ile ilgili uydurma adlar da ortaya çıkmıştır, örneğin: Deniz kıyısında olan kente "Vızımorye" (Deniz kıyısı), ırmak kıyısında olan kente Töreciye" (Irmak boyu), ovada bulunan kente "Krasnayadalina" (Kızıl ova), göl kıyısında bulunan kente "Rıbaçiye" (Balıkçı) adı verilmiştir.

Komünist veya Bolşevik liderlere ait bazı adlar da yer adı olarak takılmıştır. Örneğin: Lenin (1870-1924)'in doğduğu yer olan Simbirsk'in adı "Ulyanovsk" (Lenin'in soyadı) olarak değiştirilmiştir. "Iliçevsk" (Lenin'in babasının adı), "Sergo" (Ordjonikidze'nin adı), "Rozovka" (Rosa Lüksemburg'un adı), "Lüksemburg" (Rosa Lüksemburg'un soyadı) bu tip yer adlarına giren diğer örneklerdir.

SSCB döneminde takılan yer adlarının en önemli özelliği, yasamla bağlantısının az olması ve siyasi duruma göre yer adının sıkça değiştirilmesidir. Siyasi ortama göre yer adları o kadar sık değiştiriliyordu ki bazı yer adlarının adı daha adı verilen kişi yaşarken değiştiriliyordu. Örneğin: Stalin döneminde Ordjonikidze'nin adını taşıyan bazı yer adları değiştirilmiştir. "Slutsk" kentinin adının "Pavlovsk", "Varaşilovsk"un adının "Stavropol" olarak değiştirilmesi gibi bazı yer adlarının değişiminde ise herhangi bir mantık izlenmemiştir.

SSCB'de yer adlarında son büyük değişim 1972 yılında uzak doğu bölgesinde Çin kökenli coğrafi adların kaldırılması ile ilgili yapılmıştır. Bu değişim diğer bölgelere göre daha sakin bir ortamda yapılmıştır.

Yaşayan devlet adamlarının adlarının yer adı olarak verilmemesi yönündeki 1957 tarihli karar, 1982-1985 yıllan arasında son kez uygulanmıştır. Böylece birçok kente Ustinov, Brejnev, Andropov ve Çernenko'nun adı verilmeye başlanmıştır. Halk tarafından benimsenmeyen ve sevilmeyen bu Komünist Partisi liderlerinin adlarının yer adı olarak verilmesi büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Bu hoşnutsuzluk köylerin, kasabaların, kentlerin, caddelerin, sokakların, meydanların, köprülerin, otobüs, tren ve metro istasyonlarının, havaalanlarının, limanların, statların, tiyatro ve sinemaların, adaların, dağların, küçüklü büyüklü akarsuların, kanalların, göllerin, plajların, kanalların, ovaların, ormanların, koruların, parkların, çöllerin, sarayların, fabrikaların, okulların, üniversitelerin kısacası yer adı olan bütün birimlerin tarihi adlarına tekrar kavuşması yolunda büyük bir halk hareketinin başlamasına yol açmıştır. Bu halk hareketi sonucunda, 1988 yılında Sovyet Kültür Bakanlığında yer adları ile ilgili oluşturulan kurulda yer adlarının konulmasında ve değiştirilmesinde yasal yetkinin nasıl kullanılacağı konusu çözümlenmiştir. Yapılan yasal düzenlemeyle eski ve yerleşmiş yer adlarının tarihi anıt sayılması ve devletçe korunması kararlaştırılmıştır. Bunun yanında 1980’li yılların sonunda Ustinov, Brejnev, Andropov ve Çernenko'nun yanında Stalin'e yakın Jdanov, Varaşilov ve Kalinin'in adlarını taşıyan tüm eski kent, köy, rayon, okul vb. yerleşim yerlerinin adları değiştirilmiştir. Böylece kentler tarihi adlarına tekrar kavuşmaya başlamıştır, örneğin: bu değişim süreci içinde "Gorki" adının kaldırılması sonucu kent tarihi adı olan "Nijni-Novgorod"a tekrar kavuşmuştur.

SSCB döneminde yaşanan yer adlarının Sovyetleştirilmesi ve bazılarının Ruslaştırılması süreciyle örneğin: "Minsk", "Moskova", "Gorki" ("Nijni Novgorod"), "Donets" kentlerinin sokak adlarının %70'i aynı adları taşır hale gelmiştir. Sovyetleştirme ve kısmen Ruslaştırma sonucunda, ülke çapında Kirov'un adını taşıyan 150, Kalinin'in adını taşıyan 100, Kuybişev'in adını taşıyan 40 yerleşim yeri olmuştur. Stalin'in 1954 yılında ölümünden sonra 23 kente "Kirov", 16 kente "Lenin", 12 kente "Stalin", 8 kente "Ordjonikidze", 'Voroşilov", "Djerinski", "Kakanoviç", "Kalinin", "Kuybisev", 6 kente "Molotov", 4 kente "Budiyonni", 3 kente "Sverdlov"un adı verilmiştir. Bazı kentlerin adında meydana gelen değişim bir siyasi tarih geçitini andırmaktadır. Örneğin: Gence Yelizavetpol - Gence - Kirovabad - Gence: Rıbinsk - Serbakov - Rıbinsk - Andropov - Rıbinsk: Lugansk - Voroşilovgrad - Lugansk – Voroşilovgrad - Lugansk: Vladikafkas - Ordjonikidze - Djaudjikau - Ordjonikidze - Vladikafkas. Bazı yerleşim yerlerinin adları da, ya değiştirilmesi unutulduğundan ya da değiştirilmesi teklif edilmesine rağmen değişimin çeşitli nedenlerle gerçekleşmemesinden dolayı aynı kalmıştır.

BDT DEVRİNDE YER ADLARINDA DEĞİŞİM SÜRECİ

SSCB döneminde siyasi iktidarın yer adlarında yaptığı sorumsuzca değişim halkın tarihi ile olan bağlarını gevşetmiş, bazen da kesmiştir. SSCB'yi oluşturan 15 Birlik Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına kavuşmasıyla, Rusya Federasyonu da dahil olmak üzere bütün cumhuriyetlerde Gorbaçov döneminde başlamış olan ekonomiden kültüre, tarihten dile kadar her alanda SSCB mirasından olabildiğince uzaklaşma ve bu mirası silme dönemi hızlanmıştır. Söz konusu bu dönem içinde yer adlarında da SSCB döneminin izlerinin hızla silindiği görülmektedir.

1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba gösterilmiştir. Rusya Federasyonu'nda yer adlarının değiştirilmesi Rusya Federasyonu Parlamentosu dışında federe cumhuriyet , özerk bölge ve kent parlamentolarına aittir. Örneğin: Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi Komisyonu bulunmaktadır.

Rusya Federasyonu gibi bağımsızlıklarını ilan eden diğer Birlik Cumhuriyetlerinde de milliyetçiliğin yükselmesiyle paralel olarak yer adlarında değişim süreci hızlanmıştır. Ancak sömürgecilik siyaseti gereği Çarlık Rusyası'ndan itibaren dil ve kültür içeriği bakımından Ruslaştırılan, Sovyetleştirilen ve Rusça telaffuzları resmen kabul edilen yer adlarının hızla terk edilmesi, telaffuzların yerel dillerde olmaya başlaması bu cumhuriyetlerde yasayan Rusları ve Rus kültürünü benimsemiş diğer azınlıktan rahatsız etmiştir. Bu değişim süreci içinde örneğin: Çarlık Rusyası ve SSCB devirlerinde Rusça telaffuzları olan "Alma-Ata" ve "Aşhabad" resmi ad iken, Kazakistan ve Türkmenistan'ın bağımsızlığı sonrası Kazak telaffuzu ile "Almatı" ve Türkmen telaffuzu ile "Aşgabat" olarak resmi ad olarak kabul edilmiştir.

(*) Hasan KANBOLAT TlKA'da uzman olarak çalışmaktadır.
(**) Avrasya Etüdleri, TİKA Yay., Ankara, 1996, s:110-125.

(19) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karaycv, Toşkent Şahrl va Vilayatı Toponimleri Muammolari, Toşkent Şahar Hakimliği - Özr Fa Tilşunaşlik Instituti - Özbekistan Madaniyat Fondi - Özbekistan Mahalla Fondi, Taşkent 1995, M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent Sahilindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Ulerlin Salbi Akibetieri", s. 52.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.; Atlas Kırgızskoy SSR, s. 29.
(20) Çarlık Rusyası'nda Romanov hanedanının adı 1917 Bolşevik devrimine kadar Çar hanedanına yaranmak isteyenler tarafından sıkça yer adı olarak takılmaya devam edilmiştir. Örneğin: Kırgızistan'da bulunan "Tayalı-Ank" köyünün adı 1910 yılında "Romanovskoye" olarak değiştirilmiştir. (Bkz: Kıyas Moldokasımtegin, a.g.m., s. 109).
(21) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 9
(22) Prof. Dr. A. Zeki Velidi Togan, Türkili Haritası ve Ona Ait İzahlar, A. Kıral Basımevi, İstanbul 1943, EK: 'Türkili Haritası".; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 10.; Kıyas Moldokasımtegin, a.g.m., s. 114, 115.
(23) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 7.
(24) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 7.
(25) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(26) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(27) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(28) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(29) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 10.
(30) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 11, 12.
(31) "Krasnodar" vb. Maddeler, New Century Cyclopedia of Names (N.C.C.N.), Vol. 2, New York 1954, s. 2330.
(32) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 11.
(33) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(34) "Voroshilov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 3, s. 4043; "Frunze" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 1656.; "Kalinin" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2237, 2238; "Kirov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2298, 2299.; "Kuibyshev" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2338, 2339.; "Molotov" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 2, s. 2785, 2786.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(35) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent Sahilindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Uleriin Salbi Akibetieri", s. 52.; Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 13.
(36) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahirnov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., M. Safarov, K. Tahirov, 'Taşkent şahirindeki Muvakkat Caynomlerinin Paydabolişi ve Ulerlin salbi Akibetieri", s. 52.
(37) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., S. Karayev, "Özbekistan Oykonimlerinin Toponomik Leksikası", s. 57.
(38) Sovyet tarihinde II. Dünya Savaşı "Büyük Anavatan Savaşı" olarak geçer.
(39) Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Isabelle Krindler, The Soviet Deported NarJonaliöes: A Summary and an Update, Soviet Studies, Vol. XXXVIII, No. 3, July 1986, s. 387-405.
(40) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 6.
(41) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(42) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 8.
(43) SSCB'de Mayıs 1935 tarihinden itibaren "Her şeyi kadro belirler" sloganı yerine "Herşeyi teknik belirler" sloganı kullanılmaya başlanmış, rekabeti arttırmak amacıyla madalyalar dağıtılmaya başlanmış ve Stahanovizm adı ile tanınan "Örnek işçi" yaratma hareketi başlamıştır. Bkz.: 1917'den 1986'ya Sovyetler Birliği Nereden Nereye, Zemin, Sayı: 2, Kasım 1986, İstanbul, s. 73.
(44) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(45) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 3.
(46) Martin Gilbert, Soviet History Atlas, RourJedge & Kegan Paul, London 1979, s. 36-37.; "Lenin" Maddesi N.C.C.N., Vol. 3, s. 2430, 2431.; "Stalin" Maddesi, N.C.C.N., Vol. 3, s. 3688, 3689.; Atlas Kırgızskoy SSR, s.29.
(47) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(48) "Lenin" Maddesi N.C.C.N., Vol. 3, s. 2430, 2431.
(49) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(50) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(51) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(52) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(53) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(54) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(55) Hamid Neğuç, a.g.m., s.28, 31, 32.
(56) Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 14.
(57) Değişim Sovyet mantığına göre gerçekleşseydi örneğin: "Moskova"nın adı Lenin'in SSCB'nin kurucusu olmasından dolayı "Leninsk", Kırım'da bulunan "Bahçesaray" kenti üzerine Puşkin'in bir eseri olduğundan bu kentin adı da "Puşkfrıgrad" olabilirdi. Bkz: Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 15.
(58) Örneğin: Günümüzde Rusya Federasyonu gençliği Tolstoy'un "Savaş ve Barış" adlı romanını okuduğu zaman olayların geçtiği "Austerlitz", "Tilzit", "Kuokkala" gibi kentleri haritada bulması zordur. "Tulskaya Vilayetinde bulunan XIX. Y.Y.’lın ünlü kaplıcası "Uhvinsk"in adı da "Çekalin" olarak değiştirilmiştir. "St. Petersburg"da bulunan tarihi "Sarskoselski Lisesi" ve ünlü "Petergof Çağlayanlarının adları da günümüze ulaşamamıştır. Bkz: Y. M. Pospelov, a.g.e., s. 16.
(59) Eski Birlik Cumhuriyetieri'nde yer adlarında meydana gelen değişime örnekler için bkz: Joan Padro, The Marketization of Russian, Russia & The Seccessor States Briefing Service, Vol: 2, No: l, February 1994, UK, s. 51-54.; Foreign Names Information Bulletin, No: 1 February 1992, No: 2 June 1992, No: 3 October 1992, No: 4 February 1993, No: 5 September 1993, No: 6 December 1993, Prepared by U.S. Board on Geographic Names Foreign Committee Staff, PuHished by the Defense Mapping Agency; G. Y. Meşediyev, Zagafgaziyanın Azerbaycan Toponomileri, Elm Yayını, Baku 1990; B.E. Bugadov, Türk Uluslarının Yer Yaddaşy, Elm Yayını, Baku 1994.; Kırgızskaya Respublika Administrativno-Territorialnoye Deleniye, Kırgız Cumhuriyeti Yüksek Sovyeü Yüksek Kurulu Yayını, Bişkek 1993., s. 95.; S. Ataniyazov, M. Begliyev, M. Söegov, Türkmenistanın Velayatlarının, Etraplannın, seherlerinin, şehercelerinin ve Ovalarının Atlan, Ruh Yayını, Aşgabat 1995.
(60) Örneğin: Rusya Federasyonunda bulunan Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde SSCB'nin dağılması sonrası Çarlık Rusyası'nın XIX. Y.Y.'da bölgeyi işgalini hatırlatan yer adlarını hızlı bir şekilde değiştirme hareketi yaşanmaktadır. "Nartkale" kentinde 1 Haziran 1993 tarihine kadar onlarca sokak ve caddenin adı Sovyet adlarından temizlenerek yerel adlar takılmıştır. Buna göre kentte adı değiştirilen caddelerden bazıları şunlardır (Ok ad eski, ikincisi yerel yeni ad): "Djerjinski": "Şapsığ", "Krasnaya": "Kazanoko Jabağı', "Kalinin": "Wubıh", "Komsomolskaya": "Natuhay", "Kirova": "Bjeduğ", "Ordjonikidze": "Abzah", "Frunze": "Abaza", "Suvorov": "Mahoş", Timuryazcv": Abhazya kahramanı "Hasan Alhas" Caddesi (Eski Caddelere Yeni Adlar, Nart'ın 13/1993 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 12, Nisan 1993, Samsun, s. 80). Yer adlarında hızlı değişimin en belirgin örneği olan Dudayev yönetimindeki Ceçenistan'da yer adları havaalanına varıncaya kadar tek taraflı olarak değiştirilmiştir. Örneğin: "Çeçenistan"ın adı "İçkeriya", "Grozni’nin adı "Sunçkale", "Grozni Havaalanı’nın adı "İmam Mansur Havaalanı" olarak değiştirilmiştir.
(61) Rusya filmler Akademisinin Dilbilim ve Edebiyat Başkanlığı'nda Başkan Yardımcısı ve Toponocni üzerine uzman olan Dilbilimci Prof. Dr. Nerumak Vlademir Petroviç, 1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonunu oluşturmuştur. N. V. Petroviç bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba göstermiştir. Şubat 1992 tarihinde Rusya Federasyonunda oldukça liberal bir dil yasası çıkmıştır. Dil yasasına ek kararname ve R. Hasbulatov'un bütçeden sağladığı ödenek ile Moskova'da Ulusal Diller Enstitüsü kurulmuştur. Bu Enstitü'nün Başkanı N. V. Petroviç olmuştur. Enstitünün amacı Rusya Federasyonunda bulunan dilleri araştırmak ve Parlamento'nun kabul ettiği liberal dil yasasının yürümesini, gerçekleşmesini sağlamaktır. Ancak Enstitü, kendisi ile aynı işi yapan Rusya ilimler Akademisi Dilbilim Enstitüsünün Sosyolingüistik Bölümünün yerine kurulan Rusya ilimler Akademisi Dil bilim Enstitüsü Ulus ve Dil Araştırma Merkezi ile yetki çakışmasını yaşamıştır. Bu nedenle Ulusal Diller Enstitüsü kadrosunu kuramamış, N. V. Petroviç'inde Ulusal Diller Enstitüsünden ayrılarak Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi Komisyonunda çalışmaya başlamasıyla kendisini toparlayamamıştır (Bu bilgi, Rusya ilimler Akademisi, Dilbilim Enstitüsü Uzmanı Bulat Valeyev'den alınmıştır.)
(62) Ş. Jelilov, E. Beğmatov, A. Böriyev, S. Zinin, H. Ibrahimov, Ş. Temurov, T. Turgunov, S. Karayev, a.g.e., R. Danıyarov, "Özbek Toponimlerinin Özga Dillarda Ifadalanişi Edilmesi Masalalanga Dair", s. 32.

Hasan KANBOLAT

Özet: Kafkasya’ya dışarıdan gelen bütün etnik ve kültürel unsurlar Kafkasya’nın yerli kavimlerinin etnik ve kültürel yapıları ile birleşerek ortaya yeni bir sosyo-kültür kalıbı çıkarmıştır. Bunda, Kafkasya’daki çeşitli halkların etnik yönden birbirleri ile karışarak akraba etnik gruplar haline gelmelerinin yani amalgamasyon sürecinin büyük rolü olmuştur. Bir etnik gruptan diğerine geçerek bir-iki kuşak içinde asimile olan fert ya da aileler, beraberlerinde getirdikleri kültürel unsurların yeni katıldıkları gruba benimsetilmesinde önemli rol oynamışlar ve böylece Kafkasya halkları etnik yönden birbirleri ile karışırlarken, kültürel yönden de benzer yapılar oluşturmaya başlamışlar ve ortak bir Kafkasyalı kimliği altında toplanmışlardır. 

“Kafkasyalı Kimliği”nin tarihî ve sosyo-kültürel temellerini ele alıp, tartışmaya açmadan önce, sosyolojik bir kavram olan “kimlik” kavramı ile tanımlamaya çalıştığımız “Kafkasyalılığın” etnik bir temele mi, yoksa tarihî süreç içinden süzülüp gelen sosyo-kültürel bir temele mi dayandığı konusuna açıklık getirmek gerekmektedir.

Kimi sosyologlar “etnik grubu”, daha büyük bir toplum içinde ırk, dil, milliyet veya kültür gibi unsurlarla birbirine bağlı ve içinde bulundukları geniş toplumdan ayrı olan bir sosyal grup olarak tanımlarlar(1) Kimileri ise kültürel farklılığı ön plana çıkararak, bir etnik grubu içinde bulunduğu daha büyük bir toplumun kültüründen farklı bir kültüre sahip olan müstakil bir nüfus kategorisi olarak açıklarlar(2).

Bir etnik grup, diğer etnik grupların üyeleri tarafından paylaşılmayan bir takım farklı özelliklere sahip olabilir. Sözgelimi biyolojik farklılık bunlardan biridir. Bir etnik grubun üyeleri belirli bir genetik kökene dayanabilir ve böylece bazı ortak fiziksel özellikleri paylaşabilirler. Ya da, bu farklılık kültürel bir farklılık olabilir ve bir etnik grubun üyeleri farklı fiziksel özellikler taşısalar da bazı ortak davranış tarzlarını paylaşabilirler. Linguistik farklılık da etnik grupları diğerlerinden ayıran önemli bir sosyolojik kriterdir(3).

Etnik bir gruba mensubiyet hissi bir insana diğerlerinden farklı olduğu hissini verir. Öyle ki, günümüzde bile toplumlar arasında insan örgütlenmesinin temel ilkelerini kan bağı, coğrafî yakınlık, ortak gelenek ve inançlar gibi unsurlar oluşturmaktadır(4).

Etnik grupların “azınlık” kavramıyla ilişkisini dikkatle değerlendirmek gerekir. Etnik gruplar mutlaka azınlık gruplar değildir ancak bir çok durumda bu yine de böyledir. Daha çok kültürel farklılıklar üzerinde duran etnisite (ethnicity) kavramı, etnik grubu ortak kökenden geldikleri ve ortak bir kültürün önemli kısımlarını paylaştıkları düşünülen ve daha büyük bir toplumun bir parçasını teşkil eden grup biçiminde açıklar(5).

Kafkasyalı Kimliği’nin etnik grup temeline dayanmadığının bir göstergesi, Kafkasya’yı oluşturan halkların bir mozaik görünümü arz eden çeşitliliğidir. Kafkasyalı Kimliği’ne sahip bu Kafkasya halklarını Karadeniz’den Hazar Denizi’ne doğru şöyle sıralayabiliriz:

1- Kafkas Dağları’nın güney eteklerinden Karadeniz sahillerine uzanan bölgede yaşayan Abhazlar ve onların Kafkas Dağları’nın kuzey eteklerinde yaşayan akrabaları Abazalar.

2- Nüfuslarının tamamına yakını Türkiye topraklarına sürülen, Kafkasya’da kalan çok küçük bazı grupları da Abhazlar ve Adigeler arasında eriyerek yok olan Ubıhlar.

3- Karadeniz kıyılarından Orta Kafkasların düzlüklerine kadar yayılmış olan ve Abzeh, Şapsığ, Hatkoy, Natuhay, Bjeduğ, Temirgoy, Jane, Besleney ve Kabardey gibi kabilelere ayrılmış olan Adigeler.

4- Orta Kafkaslarda Elbruz Dağı’nın çevresindeki yüksek dağlık arazide yaşamakta olan Karaçay-Malkarlılar.

5- Orta Kafkaslarda Daryal Geçidi’nin kuzeyinde ve güneyindeki dağlık bölgede yaşamakta olan Osetler.

6- Doğu Kafkaslarda Terek Irmağı havzasında yaşamakta olan Çeçen-İnguşlar.

7- Doğu Kafkasların dağlık kısımları ile Hazar Denizi kıyılarına kadar uzanan Dağıstan bölgesinde yaşamakta olan Avar, Lezgi, Dargı, Kumuk, Lak, Tabasaran, Rutul, Tsahur halkları.

Konuştukları diller açısından ele alındığında, Kafkasya halklarının üç farklı dil grubuna mensup oldukları görülmektedir: 

I-KAFKAS DİLLERİ

1-Abhaz-Adige Dilleri (Batı Kafkaslarda)

Abhaz, Abaza, Şapsığ, Bjeduğ, Jane, Besleney, Abzeh, Hatkoy, Temirgoy (Kemirguey), Natuhay, Kabardey halkları tarafından konuşulur.

2-Çeçen-Lezgi Dilleri (Doğu Kafkaslarda)

Çeçen-İnguş, Lezgi, Avar, Lak, Dargı, Tabasaran, Rutul, Tsahur, Agul halkları tarafından konuşulur. 

II- TÜRK DİLLERİ

1-Karaçay-Malkar (Orta Kafkaslarda)

2-Kumuk (Dağıstan’da) 

III- İRAN DİLLERİ

1-Oset (Orta Kafkaslarda)

2-Tat (Dağıstan’da) 

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapısındaki farklılaşmayı tayin eden etno-sosyal olaylar çeşitli olmakla birlikte, bu sürecin teşekkülünde coğrafya, değişik kültür kalıplarıyla çatışma, ekoloji gibi unsurlar rol oynamıştır.

Coğrafî faktörler insan faaliyetini sınırlayıcı faktörlerdir. Coğrafî şartlar bir dereceye kadar toplumsal oluşumları ve toplumsal örgütleri tayin eder. Coğrafî faktörlerin çeşitli toplumsal olaylara olan belirleyici etkileri aynı kesinlikte değildir. Kimi toplumsal olaylarla coğrafî faktörler arasında çok yakın ve çok kesin bir ilişki olduğu halde kimileri arasında da çok uzak bir ilişki vardır. 

Kültür ve kültürün içinde meydana geldiği çevre arasında değişmez bir sınır çizmek mümkün değildir. Çevre ve kültür fonksiyonel bir birlik gösterirler. Bir alandaki değişme, diğer alandakini de etkiler ve bu etkileşme süreklidir.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının da belirli bir ölçüde coğrafî şartlar altında şekillendiği düşünülebilir. Kafkasya’nın sarp dağlarla, sık ormanlarla, geniş düzlüklerle kaplı bölgeleri Kafkas halklarının hayat tarzlarını etkilemiş ve buna bağlı olarak sosyo-kültürel yapılarını şekillendirmiştir.

Kafkasya halklarının tarihlerini incelediğimizde, Kafkasya halklarını oluşturan çeşitli soy ve klanların çok eski dönemlerden itibaren birbirleriyle ilişki içine girdiklerini, nüfuslarını komşu Kafkas halklarından gelen unsurlarla beslediklerini görmekteyiz. Nüfus ve ırk yönünden Kafkasya halklarının birbirleriyle karışmalarının izleri Kafkas sosyo-kültürel yapısında kendini göstermektedir. Ancak bu karışma tek yönlü değil, karşılıklıdır. Dolayısı ile bütün Kafkas halklarının sosyo-kültürel yapıları da bu karşılıklı nüfus ve ırk karışımının etkisinde şekillenmiştir. Bugün Kafkasya halkları arasında kesin fizikî-antropolojik sınırların olmayışı ve dillerin farklılığına rağmen ulaşılan kültür birliği, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren Kafkasya halkları arasında süre gelen nüfus ve ırk karışımını belgelemektedir.

Sosyal yapılar son derece heterojendir. İnsanların yaş, cins, ferdiyet, şahsiyet farklılıklarının kompozisyonu, ayrı ayrı sosyal ve etnik grupları sosyal yapıların içinde yer alan sosyo-kültürel çevreye özellik kazandırırken, başka sosyal yapıların sosyo-kültürel çevrelerinden de onları ayırmış olur. Her toplum, kendi özel kültür çevresini ve dolayısı ile sosyo-kültür çevresini özel şartları içinde yaratır ve geliştirir.

Sosyo-kültür çevresi unsurları arasında âdetler, örfler, gelenekler ve görenekler sayılabilir. Kafkasya halklarını birbirlerine yaklaştıran ve ortak bir Kafkasyalı kimliği etrafında toplayan, onların sahip oldukları ve nesiller boyunca birbirlerine aktardıkları ortak âdetler-gelenekler ve hayat tarzı ve dünya görüşleridir.

Kafkasya halklarının bugün sahip oldukları sosyo-kültürel ve etno-sosyolojik yapıyı iyi anlamak ve açıklayabilmek için, onların tarihî geçmişlerini ve eski tarihî devirlerden günümüze kadar geçirdikleri dönemleri ve gelişmeleri bilmek gerekir. Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının tarih perspektifi içinde değerlendirilmesi bu sosyo-kültürel yapının etnik kökenlerinin ortaya çıkarılması açısından da önemlidir.

Kafkasya halklarının etno-sosyolojik yönden tarihî geçmişlerinin araştırılmasında öncelikle Kafkasya ve çevresinde yüzyıllar boyunca hâkimiyet kurmuş olan kavim, devlet ve boyların tarihlerinin ele alınması gereklidir.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının tarihî ve etnik kökenleri Kafkasya’yı dışarıdan etkileyen çeşitli medeniyet ve kavimlerle yakından ilişkilidir. Tarihin çeşitli dönemlerinde, gerek Sibirya-Orta Asya-Güney Rusya bozkırları yolu ile kuzeyden, gerek Anadolu-Ön Asya-Mezopotamya yolu ile güneyden, gerekse Karadeniz yolu ile batıdan Kafkasya’ya gelen çok çeşitli kavim ve medeniyetler, beraberlerinde getirdikleri pek çok kültürel özellikleri ve etnik unsurları Kafkasya’da bırakmışlar ve Kafkasya’nın yerli unsurları ile karışan bu sosyo-kültürel özellikler, Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının ortaya çıkmasında ve gelişmesinde son derece etkili olmuşlardır.

Tarih öncesi devirlerden Orta Çağ’a kadar, gerek ticaret amacıyla, gerekse savaşlar ve fetih yoluyla Kafkasya’ya giren eski Anadolu ve Mezopotamya kabileleri, Yunan, Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Kimmer-İskit gibi Proto-Türk kavimleri ile Hun-Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri, Sarmat gibi İran kavimleri Kafkas sosyo-kültürel yapısının temel taşlarını oluşturan medeniyet unsurlarını da beraberlerinde Kafkasya’ya getirmişler ve Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının şekillenmesinde en önemli rolü oynamışlardır.

M.Ö. 3 bin yılının ikinci yarısına ait olduğu tespit edilen Maykop medeniyetinin Anadolu ve Mezopotamya medeniyetleri ile sıkı bir ilişki içinde olduğu anlaşılmaktadır. Truva II medeniyeti ile olan ilişkinin yanında, Alacahöyük kraliyet mezarlarının ve bu mezarlarda bulunan hayvan biçimli ölü armağanlarının Maykop medeniyeti ile çok yakın bir ilişkiyi yansıttığı görülmektedir. Aynı şekilde, ele geçen mâdenî bıçak ve kılıçlar, Ege-Anadolu-Mezopotamya dünyası ile yakın ilişkileri açıklayacak benzerliktedir (6).

Kafkasya’nın Kuban-Terek ve Maykop medeniyet sahalarında ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular, Kafkasya’nın kuzey düzlüklerinin tarih öncesi sakinlerinin Anadolu ve Mezopotamya-Ön Asya medeniyetlerinin önemli derecede kültürel etkilerine maruz kaldıklarını belgelemektedir.

M.Ö. 5. yüzyıla kadar Kafkasya’nın yerli halklarının kültürlerinde, sosyal ve etnik yapılarında önemli izler bırakan Proto-Türk kavimlerinden Kimmerler kuzey bozkırlarının kurgan kültürü ve medeniyetini de Kafkasya’ya taşıyarak buradaki Maykop ve Koban kültürlerinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli Kafkas halklarına karışarak etnik yönden tarih sahnesinden çekilirken bunları yine Proto-Türk kavimlerinden İskitler takip etmiştir. İskitlerin de Kafkasya’nın etnik yapısının oluşumunda ve şekillenmesinde, Kafkas kültürünün ortaya çıkmasında önemli payları olduğu tarihî bir gerçektir.

M.Ö. 8-6. yüzyıllarda Karadeniz’in Kafkasya kıyılarında Yunan ticaret kolonileri ortaya çıkmış ve bu tarihten sonra Kafkasya uluslararası ticaret ilişkilerindeki mevkiini güçlendirmiştir(7). Karadeniz kıyılarında bugünkü Sohum kenti yakınlarında kurulmuş olan Dioscurias şehri Yunanlılarla Kafkasya kabileleri arasında mühim bir rol oynamakta idi. Tarihçi Strabon’un kaydettiğine göre, Dioscurias’ya çeşitli dillerde konuşan 70 kadar millet toplanırdı. Yerliler Dioscurias Irmağına ya karadan veya deniz kıyısıyla ve Kafkas Dağları’nı aşarak gelirler ve getirdikleri mallar da özellikle tunç ve bakırdan mamül mâdenî eşya, bal, deri ve ziraat ürünlerinden ibaret olurdu. Satılan bütün bu mallara karşılık, dağlarda her zaman yokluğu duyulan tuz alınırdı. Yunanlılar tuzu Kırım’dan getirirlerdi(8).

Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinde Yunan ve Roma kolonileri ile bu bölgede yaşayan yerli halk arasında kurulan ticarî ilişkiler, yerli halkın sosyal yapısında ve kültüründe de önemli izler bırakmıştır. Özellikle eski Yunan ve Roma mitolojilerindeki tanrılar ve kahramanlar Kafkasya kıyı bölgesi halklarının kültürlerine yerleşmiş ve yerli motiflerle birleşmiştir. Bugün Adige ve Abhaz halklarının mitolojilerinde, eski inanç ve geleneklerinin bir kısmında eski Yunan-Roma kültürünün izlerini görmek mümkündür.

Yunan ve Roma kolonileri Hun Türklerinin Kafkasya’ya akınları neticesinde ortadan kalkmıştır. Hunların Orta Asya’dan batıya göç ederek M.S. 370-375 yıllarında Volga Irmağı’nı geçip, Kafkasların kuzeyinde yaşayan Kuban Alanlarını boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir(9). Hunların Bulgar adı verilen boyları Kuban Irmağı kıyılarına yerleşerek burada yaşamakta olan Alanlar ve Adige halkının ataları olan yerli kabilelerle etnik ve sosyo-kültürel ilişki içine girdiler. Bu dönemden Adige diline geçen Hun-Bulgar Türkçesine ait kültür kelimeleri bu ilişkiyi belgelemektedir.

Alanların, Hazarların ve Kıpçakların Orta Çağ boyunca Kafkasya’da etkili oldukları, bu dönemde Kafkasya halkları ile etnik bakımdan karışırlarken, kültürel açıdan da kaynaşıp bütünleştikleri görülmektedir. Kafkasya halkları arasında ortak bir hayat tarzının doğmasına, benzer âdet ve geleneklerin ortaya çıkmasına Kafkasya’yı binlece yıl boyunca etkisi altında tutan bu tarihî süreç yol açmıştır. Bu bakımdan Kafkas halklarının tarihleri bir arada düşünülmeli ve gözden geçirilmelidir.

Kafkasyalı kimliğini oluşturan bu tarihî temelin yanı sıra, Kafkas sosyo-kültürel yapısının en önemli unsurları olan âdetler ve gelenekler de Kafkasya halklarını birbirlerine yakınlaştıran temel unsurlardandır. Doğum, evlilik, ölüm gibi hayatın her safhasında karşımıza çıkan toplumsal olayların gerektirdiği davranış biçimleri olan âdet ve geleneklerdeki benzerlik ve yakınlık, Kafkasya halklarının ortak bir kimlik etrafında kendilerini ifade etmelerini kolaylaştırmıştır. Bir düğün töreni sırasında Karadeniz kıyısındaki bir Abhaz ile Elbruz Dağı’ndaki bir Karaçaylı’nın, veya bir cenaze töreni sırasında Kuban Irmağı kıyısındaki bir Adige ile Terek Irmağı kıyısındaki bir Çeçen’in benzer âdet ve gelenekleri uygulaması onlar arasındaki sosyo-kültürel akrabalığın temelinin çok daha derinlerde aranması gerektiğini akla getirmektedir. Bu da bizi Kafkasya halkları arasındaki etnik ilişkileri ve etnik akrabalıkları incelemeye ve ortaya çıkarmaya sevk etmektedir.

Gerçekten de, bugün birbirinden tamamen farklı dillerde konuşan Kafkasya halkları, benzer âdet ve geleneklere, benzer toplumsal yapılara, benzer giyim-kuşam kültürüne sahip iseler, acaba etnik yapılarında da benzer unsurlar var mıdır, aralarında Kafkasyalı kimliğinin güçlü bir biçimde yaşamasında, aslında birbirleriyle akraba toplumlar haline gelmiş olmalarının rolü nedir gibi sorular akla gelmektedir.

Eğer Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar 1.100 kilometre boyunca uzanan Kafkas Dağları üzerinde ortak bir kültür ve kimlik meydana getirilmişse, bu kültürü oluşturan ve bu kimliği paylaşan unsurların etnik yönden de birbirleriyle karışmamalarına ve aralarında akrabalıkların kurulmamasına imkân yoktur.

Bugün Kafkasya halklarını oluşturan soyların etnik kökenleri incelendiğinde pek çok soyun komşu kabilelerden diğer kabileye geçtiği ve burada asimile olarak o kabileye karıştığı görülmektedir. Kafkas halkları arasında bölgeden bölgeye olan göçler neticesinde halklar karışıyor ve başka bölgeye göç eden bir soyun üyeleri bir-iki kuşak sonra orada tamamen asimile olarak önceki etnik özelliklerini büyük ölçüde kaybediyordu. Ancak bu gibi soylar etnik kökenlerini biliyorlar ve ona ait hatıraları koruyarak nesilden nesile aktarıyorlardı. 19. yüzyılda Kafkasya’da pek çok etnik gruba mensup soy, ekonomik ve dinî sebepler, atalık müessesesi, kültür akrabalığı, kültür temasları neticesinde etnik yönden birbirleriyle karışmışlardı.

18.-19. yüzyıllarda Osetler Kabardey prenslerinin hâkimiyeti altında yaşamakta ve onlara vergi ödemek zorunda olsalar bile, Oset ve Kabardey halkları arasında güçlü bir birlik oluşmuş ve aralarında akrabalık ilişkileri kurulmuştu. Aynı dönemde Osetlerin Malkarlılar ile de ilişkileri güçlüydü. Pek çok Oset ailesi çeşitli sebeplerden dolayı Malkar bölgesine göç ederek orada yerleşip asimile olurlarken, bir çok Malkar ailesi de Osetya’nın Digor bölgesine yerleşerek orada eriyip kaynaşmışlardı. Osetler ile İnguşlar arasında da benzer şekilde ilişkiler mevcuttu. Pek çok Oset ailesi İnguş bölgesine göç ederek orada asimile olurlarken, yine pek çok İnguş ailesinin de Osetya’ya göç edip yerleşerek Osetleştikleri tarihî bir gerçekti.

Osetler arasındaki Malkar kökenli bazı soylar Asan, Bay, Tsala, Bazi, Gatsi, Nafi, Guldi, Gatsila, Ortabay, Mistul adlarını taşıyordu (10).

Malkarlılar arasında asimile olan bazı Oset kökenli soylar şu adları taşıyorlardı: Gaza, Kemren, Atabiy, Koban, Guze, Kunduh, Glaş, Gasi, Musuka, Çora, Çoçay, Mizi (11).

Kabardeyler arasında da farklı etnik kökenlerden gelen pek çok soy yaşamaktaydı. Söz gelimi Kabardeyler arasındaki Karaçay-Malkar kökenli soylara örnek olarak Abay, Baysı, Bolat, Botaş, Bözü, Buday, Kuday, Kerti, Küçmez, Maşuk, Meçuka, Misak, Sokur, Ogurlu, Ulbaş, Şava soylarını verebiliriz.

18.-19. yüzyıllarda Kabardey’e göç eden Oset soylarından Tugan, Kubatiy, Bituv, Dudar, Çegem, Slon, Hosto, Tazi, Tavkel, Dadım gibi soylar burada asimile olarak Kabardeyleştiler (12).

Kabardeyleşen bazı Abaza soyları ise şunlardı: Abaze, Bag, Cantemir, Nır, Dıce, Tram, Kılıç, Mid, Marşanuk, Şikharo, Şadz, Şaçe, Ortan (13).

18. yüzyıl sonlarındaki Kafkas-Rus savaşları sırasında Dağıstan’dan Kabardey bölgesine gelip yerleşen pek çok aile burada Kabardeyleştiler. Bunlar Kumık, Gubaçik, Mahatay, Endi, Haci, Şamhal, İraz, Kazançı gibi soylardı. Aynı dönemde işgale uğrayan Kabardey topraklarından kaçarak Dağıstan’a sığınan bazı sülaleler de burada asimile olarak çeşitli Dağıstan etnik kimliklerini benimsediler. Dağıstan’daki Kabardey kökenli bazı soylar şunlardır: Çerkes, Çegem, Aznavur, Botaş, Tambiy, Kabardı.

Kafkas-Rus savaşları sırasında yaşadıkları bölgelerden kaçmak zorunda kalan önemli miktarda Çeçen ve İnguş aileleri Kabardey köylerine dağılarak yerleşmişler ve buralarda asimile olarak yaşamaya başlamışlardı. Sözgelimi, 19. yüzyıl başlarında Küçük Kabardey bölgesindeki Psıdahe köyünde 664 Çeçen (166 aile), Gayti ve Elceruko köylerinde 416 İnguş (164 aile) yerleşip yaşamaya başlamıştı. Bunlar zamanla asimile olarak Kabardey etnik kimliğine dahil oldular(14). 

Malkarlılar ve Kabardeyler arasında Çeçen adını taşıyan soyların kökeni de Çeçenlere dayanıyordu.

Kabardey’de kökenleri Nogay Tatarlarına dayanan bazı soylar da şunlardı: Yeseney, Kandavur, Kılıç, Navruz, Yeştrek, Canhot, Canbek, Nayman, Tsey, Şorokada, Tamaz, Altıyak, Karamırza, Negoy.

Karaçaylılar arasında da değişik etnik kökenlere sahip soyların sayısı oldukça fazlaydı. Örneğin Karaçay’ın Kart Curt köyünde Gürcü-Svan, Megrel, Abhaz, Dağıstan, Kabardey bölgelerinden kan davası ya da başka sebeplerden dolayı, tek başlarına ya da aileleri ile kaçıp gelerek yerleşen pek çok soy vardı (15).

Karaçay’da Abhaz kökenli olarak bilinen bazı soylar şunlardı: Catdo, Koban, Bagatır, Hosu, Albot, Bostan, Karaköt, Kipke, Kayıt, Geben, Dotdu. 

Karaçay’da büyük bir klan oluşturarak Semen, Korkmaz, Albot, Bostan, Canıbek soylarına ayrılan Tramlar da Abaza kökenliydi.

Karaçay’daki Tambiy soyu Kabardeylerin Tambiy soyundan idi. Karaçay’daki Tohçuk soyunun kökeni de Kabardeylerin Kaytuk sülalesinin Dohşuk soyuna dayanıyordu.

Karaçaylıların Aliy soyu Dağıstan’dan Karaçay’a gelip yerleşmişti. Şaman soyunun kökeni ise Bjeduğlara dayanıyordu. Goçiya soyu Gürcü-Svanlardan gelen bir aileye mensup iken, Appo soyunun kökeni de Kabardeylerin Temirkan soyundan geliyordu.

Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılmaktadır ki, Kafkasya halkları yüzyıllar boyunca birbirleri ile karışıp, birbirlerinin içinde asimile olurlarken, beraberlerinde taşıdıkları kültürel unsurların da değişik Kafkas toplumları arasında yayılıp benimsenmesinde önemli rol oynamışlardır. Böylece Kafkasya halklarının kanları birbirine karışırken, artık onları ırk bakımından birbirinden ayırma imkânı ortadan kalkmış, Kafkasya halkları etnik yönden birbirleriyle akraba toplumlar haline gelirlerken, geliştirdikleri ortak sosyo-kültürel yapı da onların bir millî kimlik altında toplanmalarını kolaylaştırmıştır. Günümüzde Kafkasyalı kimliğini oluşturan unsurlar tarih boyunca Kafkasya’da etnik yapıyı ve kültürü ortaya çıkarıp şekillendiren bu karmaşık sosyolojik süreçtir.

Kafkasya halkları günümüzde Abhazca, Adigece, Çeçence, Avarca, Lezgice gibi Kafkas dillerinin değişik gruplarında, Karaçay-Malkar ve Kumukça gibi Türk dillerinin çeşitli lehçelerinde veya Osetçe gibi Hint-Avrupa dillerinin İran grubuna mensup bir dilde konuşuyor olabilirler. Ancak bugün onlar için etnik bir gruba aidiyetin göstergesi sayılan bu farklı diller, onların ortak bir kültür ve kimlik altında toplanmalarını engelleyememiştir. Kafkasyalı kimliğinin temelini oluşturan etnik akrabalık ve ortak sosyo-kültürel değerler dil farklılığının üzerindedir.

Linguistik farklılık etnik gruplar arasındaki farklılığın önemli bir göstergesidir. Ancak dil akrabalığının ırk akrabalığını gerektirmediği de sosyolojik bir gerçektir. Kafkasya’da konuşulan farklı dil grupları burada farklı etnik grupların varlığını ortaya koyarken, Kafkasyalı kimliğini oluşturan ve etkileyen değişik kültürlere mensup kavimlerin tarih boyunca Kafkasya’da var olduklarını da belgelemektedir. 

KAYNAKÇA
ALİYEV, Umar Karaçay, İstoriko-etnologiçeskiy i Kulturno-ekonomiçeskiy Oçerk.-Rostov-na-Donu:Kraynatsizdat, 1927.
CANBEK, Ahmet Kafkasyanın Ticaret Tarihi-Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar.-İstanbul: Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği Yayınları, 1978.
FISHMAN, Joshua A. Language in Sociocultural Change.-California: Stanford University Press, 1972.
FOLTZ, William J. “Ethnicity, Status and Conflict.” Ethnicity and Nation-Building:Comparative, International and Historical Perspectives:103-106. Wendell Bell-Walter E. Freeman (Ed.).-London, 1974: Sage Publications.
GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul, 1980: Ötüken Neşriyat.
MORRIS, H.S. “Ethnic Groups.” International Encyclopedia of the Social Sciences. V :167-172 .-New York: The MacMillan Company & The Free Press, 1968.
SIMPSON, G.E. ve J.M.YINGER. Racial and Cultural Minorities. An Analysis of Prejudice and Discrimination.-New York: Plenum Press, 1985.
WARE, Caroline F. “Ethnic Communities.” Encyclopaedia of the Social Sciences, V: 607-613. Edwin R.A. Seligman (Ed.).-New York: The Macmillan Company,1948.
YAHTANİGOV, Hasan. Severokavkazskie Tamgi.-Nalçik, 1993.
ZOROĞLU, K. Levent. “Kafkasya Uygarlığı.” Kuzey Kafkasya (İstanbul), 1975, V (30). 

SON NOTLAR 
(1) WARE, Caroline F. “Ethnic Communities.” Encyclopaedia of the Social Sciences, V: 607-613. Edwin R.A. Seligman (Ed.).-New York: The Macmillan Company,1948: 607.s.
(2) MORRIS, H.S. “Ethnic Groups.” International Encyclopedia of the Social Sciences. V :167-172 .-New York: The MacMillan Company & The Free Press, 1968: 167.s.
(3) FOLTZ, William J. “Ethnicity, Status and Conflict.” Ethnicity and Nation-Building:Comparative, International and Historical Perspectives:103-106. Wendell Bell-Walter E. Freeman (Ed.).-London, 1974: Sage Publications: 103.s.
(4) FISHMAN, Joshua A. Language in Sociocultural Change.-California: Stanford University Press, 1972: 62.s.
(5) SIMPSON, G.E. ve J.M.YINGER. Racial and Cultural Minorities. An Analysis of Prejudice and Discrimination.-New York: Plenum Press, 1985. 11.s.
(6) ZOROĞLU, K. Levent. “Kafkasya Uygarlığı.” Kuzey Kafkasya (İstanbul), 1975, V (30): 23.s.
(7) CANBEK, Ahmet Kafkasyanın Ticaret Tarihi-Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar.-İstanbul: Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği Yayınları, 1978, 21.s.
(8) CANBEK, a.g.e. 27.s.
(9) GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul, 1980: Ötüken Neşriyat, 88.s.
(10) YAHTANİGOV, Hasan. Severokavkazskie Tamgi.-Nalçik, 1993. 28.s.
(11) YAHTANİGOV, a.g.e. 28.s.
(12) YAHTANİGOV, a.g.e. 49.s.
(13) YAHTANİGOV, a.g.e. 16-17.ss.
(14) YAHTANİGOV, a.g.e. 98.s.
(15) ALİYEV, Umar Karaçay, İstoriko-etnologiçeskiy i Kulturno-ekonomiçeskiy Oçerk.-Rostov-na-Donu:Kraynatsizdat, 1927. 52.s. 

Doç. Dr. Ufuk Tavkul 
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi. 
Kafkasya Dergisi (Araştırma Analiz) Yıl: 1, Sayı:1, sf:53-57, Ekim 2005-Mart 2006.

Yer adları, coğrafyanın aynası gibidir. Bir ülkenin coğrafyasında yer alan adlar, o coğrafya üzerinde yaşayan uygarlıklar ve en önemlisi coğrafyanın yaşadığı siyasi tarih süreci hakkında araştırmacıya değerli bilgiler verir. Geçmişe dönük birer pencere olan yer adları kentlerin, caddelerin, sokakların, nehirlerin, dağların v.b. yerlerin tanıtım kartıdır. 

I. SSCB ve Rusya Federasyonu 

Eski SSCB alanı içindeki yer adları siyasi tarih açısından incelendiğinde, yer adlarının özellikle Çarlık Rusya’sının Kafkasya ve iç Asya'ya doğru genişlemeye başladığı 17-18. Y.Y.'dan itibaren değişim süreci içinde olduğu görülebilir. 

Çarlık Rusya’sı, SSCB ve Rusya Federasyonu devirlerinde gerek Büyük Rusya ve gerekse Büyük Rusya dışı egemen olunan coğrafyada yer adları Moskova'da egemen olan ideoloji doğrultusunda sürekli ve sistemli olarak değiştirilmiştir. Örneğin: I. Petro tarafından kurulan St. Petersburg kentinin adı 1914 yılında "burg" eki Almanlığı anımsattığı gerekçesiyle Ruslaştırılarak "Petrograd" olarak değiştirilmişti. Bolşevik ihtilali sonrası kentin adı 1924 yılında "Leningrad" olarak tekrar değiştirilmiştir. SSCB'nin çözülmesi sonrası Rusya Federasyonu'nda Rus milliyetçiliğinin yavaş yavaş Bolşevik mirasın yerini tamamen almasıyla kentin adı 1991 yılında tekrar değiştirilerek tarihi adı olan "St. Petersburg" adına dönülmüştür. Görüldüğü gibi SSCB alanındaki en önemli kentlerden birinin adı 80 yıllık bir zaman dilimi içinde Rusya'da meydana gelen her büyük değişme ile birlikte Moskova'ya hakim olan resmi ideolojiye uygun olarak tekrar değişmiştir. 

Çarlık Rusya’sı ve SSCB zamanında sürgün-soykırım-etnik temizlik ve kolonizasyonun yaşandığı ve genelde Türk veya Türkiye'ye akraba halkların yaşadığı Kafkasya ve iç Asya'da nehir, dağ, köy adlarına varıncaya kadar yer adları değiştirilmiş, yeni ad Bolşevik İhtilali, Komünist Partisi'ni hatırlatan tarihi bir gün veya o yeri işgal eden Rus (SSCB devrinde Bolşevik) komutanın, alayın, çarın bir akrabasının (SSCB devrinde Bolşevik bir liderin, askerin, bürokratın, Komünist Parti yöneticisinin, aydının) adı olmuştur. 

SSCB devrinde yer adlarında değişim sıklaşmış, adı üç-dört kez değiştirilen kentlere bile rastlanılmaya başlanılmıştır. Örneğin: "Rıbinsk" kentinin adı 1946-1957 yılları arasında "Sçerbakov", 1984-1989 yılları arasında "Andropov" olarak değiştirilmiştir. "Svyatoy Krest" kentinin adı ise dört defa değiştirilmiştir (1). SSCB döneminde yüzlerce kasabanın, köyün adı Oktiabrskii (Ekim İhtilali), Komsomolsk (Genç Komünist Birliği), Pervomaiskoie (Bir Mayıs), Krasnoarmeisk (Kızıl Ordu), Krasnogvardeisk (Kızıl Muhafızlar), Krasnyi Oktyabr (Kızıl Ekim), Krasnye Barrikadi (Kızıl Barikat), Komintern (Uluslararası Komünizm) gibi Sovyet mirası adlarla değiştirilmiştir. Özellikle Lenin ve Stalin adlarından türetilmiş adlar da binlerce yerin adı olarak kabul edilmiştir: Lenina, Leninabad, Leninakan, Leningori, Leninka, Lenino, Leningrad, Leninogorsk, Leninskii, Leninizm, Stalina, Stalino, Stalinsk, Stalinskii, Stalinskaya, Stalinskoye, Stalinogorsk, Stalingrad, Stalinabad bu yer adlarından bazılarıdır.(2) 

Gorbaçov SSCB'sinde demokratik açılım sonrası gerek Rus ve gerek diğer etnik kimliklerin tekrar ön plana çıkmaya başlaması ile birlikte, tarihi yerleşim yerlerinin, kentlerin, köylerin, caddelerin, sokakların, nehirlerin, dağların ve hatta okulların, fabrikaların ve benzeri yerlerin adlarını tekrar eski adlarına dönüştürme süreci başlamıştır. 1988 yılında Sovyet Kültür Bakanlığı'nda yer adları ile ilgili oluşturulan kurulda yer adlarının konma ve değiştirilmesinde yasal yetkinin nasıl kullanılacağı konusu çözümlenmiştir. Yapılan yasal düzenlemeyle eski ve yerleşmiş yer adlarının tarihi anıt sayılması ve devletçe korunması kararlaştırılmıştır. Bunun yanında SSCB'nin çeşitli yüksek yönetim organlarının, L. Brejnev, A. Jdanov gibi Politbüro üyelerinin adlarını taşıyan tüm eski kent, köy, rayon. okul vb. yerlerin adlarının tarihi adları ile değiştirilmesine karar vermiştir. Çünkü SSCB döneminde yaşanan yer adlarının Sovyetleştirilmesi ve bazılarının Ruslaştırılması süreciyle örneğin: Minsk, Moskova, Gorki (yeni adıyla Nijni Novgorod), Donets kentlerinin sokak adlarının %70'i aynı adları taşır hale gelmişti. Sovyetleştirme ve kısmen Ruslaştırma sonucunda, ülke çapında Kirov'un adını taşıyan 150, Kalinin'in adını taşıyan 100, Kuybişev'in adını taşıyan 40 yerleşim yeri olmuştur.(3) 

1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonu'nu oluşturulmuştur. Bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba gösterilmiştir. Rusya Federasyonu'nda yer adlarının değiştirilmesi Rusya Federasyonu Parlamentosu dışında federe cumhuriyet, özerk bölge ve kent parlamentolarına aittir. Örneğin: Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi Komisyonu bulunmaktadır.(4) 

II. Gürcistan 

SSCB'nin dağılması sonrası bağımsızlığını kazanan Gürcistan'da Parlamento, diğer eski SSCB ülkeleri gibi yer adlarını millileştirmeye başlamıştır. Ancak yer adlarının Gürcüleştirilmesi sırasında ülkede bulunan özerk cumhuriyetler Acaristan ve Abhazya ile özerk bölge olan Güney Osetya'nın tarihi ve etnik yapısı dikkate alınmadığından, yer adlarının değişimi ülkede rahatsızlık yaratmıştır. Diğer yandan, günümüzde fiilen bağımsız olan Abhazya'da ise 1993 tarihinden sonra yer adları merkezden bağımsız, tek yanlı olarak Abhazlaştırılmaktadır. 

III. Kuzey Kafkasya 

Karadeniz'den Hazar Denizi'ne kadar uzanan Kuzey Kafkasya günümüzde: Gürcistan sınırları içinde olan Abhazya ve Güney Osetya, Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Krasnodar ve Stavropol Krayı (eyaleti) ile Adigey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Kuzey Osetya, İnguşya, Çeçenistan ve Dağıstan Federe Cumhuriyetlerinden oluşmaktadır. 

Kuzey Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafından işgalinin 1864 yılında tamamlanmasından itibaren başlayan sürgün-soykırım-etnik temizlik ve kolonizasyon politikası, yüzyıldan az bir süre içinde Moskova'nın üç farklı devlete (Çarlık Rusyası, SSCB, Rusya Federasyonu) başkent olmasına rağmen hiç kesilmeden devam etmiş, bölgenin özellikle kültürel, siyasi ve etnik yönden yavaş yavaş Ruslaştırılması politikası günümüze kadar devam etmiştir. Bu nedenle SSCB döneminde Kuzey Kafkasya dışındaki bölgelerde Çarlık Rusyası'nı hatırlatan yer adları Sovyetleştirilirken, Kuzey Kafkasya'da Çarlık Rusyası tarihini ve bölgenin Rusya tarafından işgalini hatırlatan adlara dokunulmamış, bilakis işgali hatırlatan adların takılması SSCB döneminde de sürdürülerek Ruslaştırma politikasına kesintisiz devam edilmiştir. Örneğin: Kuzeybatı Kafkasya'da (özellikle Krasnodar ve Stavropol Kray'da) bugün birçok yerleşim yerinin adı hala 19.yy ortalarında bölgeyi ele geçiren Çar II. Aleksander'ın (1855-1881) komutanları Lazarev, Golovin, Zass, Geyman, Reyevski'nin adlarını taşımaktadır. Kafkas-Rus savaşında yer alan Rus alaylarının adları olan Mingrelski, Apşeronski, Navaginski, Erivanski'de eski yerleşim yerlerine yeni ad olmuştur. Kuzey Kafkasya'da müslüman Şapsığları katleden ve topraklarından zorla çıkartan II. Aleksander'ın adı eski Şapsığ topraklarında Krasno-Aleksandrovski (tarihi adı: Lığotkh) olarak halen kasaba adı olarak bulunmaktadır, işin ilginç tarafı, 1864 yılında tamamlanan Kuzey Kafkasya'nın işgali sonrası yer adlarının Ruslaştırılması ile takılan Çar II. Nikola'nın (1895-1916) çocuklarının adları -Alekseyeuka, Tatyanovka, Mariya- köy adı olarak Çarlık Rusyası devrinden günümüze kadar korunmuştur.(5) 

Soçi kenti yakınlarındaki Şapsığ bölgesinde tarihi yer adlarının koku köy adlarına varıncaya kadar SSCB döneminde kazınmıştır. Örneğin: Thağepş köyünün adı ilk önce Kirov, daha sonra Boji Vodi olmuştur. Aynı bölgede adı Sovyetleştirilen köyler ise şunlardır. (ilk ad eski, ikincisi Sovyetleştirilen yeni adı) 

İlk Adı Sovyetleştirildikten Sonraki Adı 
Aguye : Kuybışev 
Şekhecey : Bolşoy Kiçmay 
Tkhakho : Malıy Kiçmay 
Şoyko : Bolşoye Psevuşkho 
Kodışehabl : Maloye Psevuşkho köyü(6) 


Gorbaçov devrinde yaşanan demokratik açılımın Kuzey Kafkasya'da da yaşanması bölgedeki federe cumhuriyetler de, özellikle Çarlık Rusyası’nın 19. Y.Y.'da bölgeyi işgalini hatırlatan yer adlarını hızlı bir şekilde değiştirme hareketinin yaşanmasına yol açmıştır. Örneğin: Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde Nartkale kentinde 1 Haziran 1993 tarihine kadar onlarca sokak ve caddenin adı Sovyet adlarından temizlenerek yerel adlar takılmıştır. Buna göre kentte adı değiştirilen caddelerden bazıları şunlardır: 

Eski Adı Yeni Yerel Adı 
Cercinski : Şapsığ 
Krasnaya : Kazanoko Jebağı 
Kalinin : Wubıh 
Komsomolskaya : Natuhay 
Kirova : Bjeduğ 
Ordjonikidze : Abzah 
Frunze : Abaza 
Suvorov : Vlahoş 
Tımuryazev : Abhazya kahramanı Hasan Alhas Cad.(7) 


Yer adlarında hızlı değişimin en belirgin örneği olan Dudayev yönetimindeki Çeçenistan'da yer adları havaalanına varıncaya kadar değiştirilmiştir. Örneğin: Grozni'nin adı Sunçkale, Grozni havaalanının adı İmam Mansur olarak değiştirilmiştir. 

IV. Kuzey Kafkasya'da Yer Adları 

Kuzey Kafkasya'da tarihi yer adlarına dönüş sürecini her Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ni ve Krasnodar ile Stavropol olmak üzere her Krayı (eyaleti) ayrı ayrı ele alarak incelersek başlıca yer adlarında meydana gelen değişim kısaca aşağıdaki şekilde olmuştur (Aşağıdaki listede yer adlarının çeşitli dillerde söylenişleri ve resmen kullanılmayan tarihi adları da ayrı yeten verilmiştir). 

Eski Ad Yeni (Resmi) Ad COĞRAFİ KONUM VE AÇIKLAMA 

Adıgey Özerk Bölgesi(8) Adigey Cumhuriyeti Coğrafi konum olarak Kuzeybatı Kafkasya'da Krasnodar Kray içinde adacık şeklinde bulunan Adige Cumhuriyeti, SSCB devrinde Krasnodar Kraya bağlı Özerk Bölge iken 5 Ekim 1990 tarihinde Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyet statüsüne yükseldi. SSCB'nin 1991 yılında dağılması sonrası 24 Mart 1992 tarihinde Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biri oldu. 

Maykop Miyekuape Adıgey Cumhuriyeti'nin başkentinin adı 1992 yılında değiştirilmiş ve 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi tarihi adına tekrar dönülmüştür. Kent için Nogaylar da "Mayköpbolğander" adını kullanmaktadırlar.(9) 

Teuçoj Adıgekale Adigey Cumhuriyeti'nde bulunan bu kentin adı Rusya Federasyonu Yüksek Sovyet Başkanı'nın kararı ile 26.09.1990 tarihinde, 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi tarihi adını yeniden aldı.(10) 

Obtyabrske Tehutemıkuay Adigey Cumhuriyeti'nde bulunan bu rayonun ve aynı adı taşıyan köyün adı Rusya Federasyon’u Yüksek Sovyet Başkanı'nın kararı ile 26.09.1990 tarihinde, 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi tarihi adını yeniden aldı. 

Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti(11) Çeçenistan Cumhuriyeti Kuzeydoğu Kafkasya'daki Çeçenistan Cumhuriyetinin çevresinde: Stavropol Kray, İnguşya, Dağıstan ve Gürcistan Cumhuriyeti bulunmaktadır. Cumhuriyet, Rusya Federasyonu federasyon anlaşmasını imzalamış ve tek yanlı bağımsızlığını ilan etmiştir. 

İnguşya Cumhuriyeti İçkeriya Çevresinde Stavropol Kray, Alanya (Kuzey Osetya), Çeçenistan ve Gürcistan Cumhuriyeti bulunan İnguşya Cumhuriyeti ise Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biridir. Cumhuriyet, Rusya Federasyonu'nun federasyon anlaşmasını imzalamamış ve tek yanlı bağımsızlığını ilan etmiş ve adını tek yanlı olarak " İçkeriya " olarak değiştirmiştir. 

Grozni(12) Sunçkale Çeçenistan Cumhuriyetinin başkenti olan bu kentin Osmanlı Devleti ve Kafkas halkları tarafından kullanılan eski adı olan "Sunçkale" adına İçkeriya Cumhuriyeti Rusya Federasyonu'ndan bağımsız olarak 1992 yılında tekrar dönmüştür. 

Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Dağıstan Cumhuriyeti Kuzeydoğu Kafkasya cumhuriyetlerinden olan Dağıstan Cumhuriyeti'nin çevresinde: Stavropol Kray, Kalmukya, Çeçenistan, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Hazar Denizi bulunmaktadır. Cumhuriyet, Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biridir. 

Temir-Han-Şura (Tarihi adı)(13) Buynaksk Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan,1920 yılına kadar cumhuriyetin başkenti olan kentin tarihi adı "Temir-Han-Şura"dır. SSCB döneminden itibaren günümüzdeki resmi adı "Buynaksk"tır. 

Gumkale (Tarihi adı) Georgiyevesk Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan kentin tarihi adı "Gumkale"dir. SSCB döneminden itibaren günümüzdeki resmi adı "Georgiyevsk"dir. 

Çülli, Çola, Tsali, Çor, Dermet, Demirkapı, Timurkahalka (Tarihi adları) Derbent Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan Derbent'e Laklar "Çülli", Dargiler "Çola", Tabasaranlar "Tsali". Ermeniler "Çor", Kumuklar "Dermet", Moğollar "Timurkahalka" derken Osmanlı kaynaklarında kentin adı "Demirkapı" olarak geçmektedir. 
Deşlahar (Tarihi Adı) Sergokala Dağıstan Cumhuriyeti’nde bulunan Sergokala'nın, SSCB öncesi Dargiler tarafından da kullanılan adı "Deşlahar"dı. SSCB döneminde kentin adı Bolşevik lider "Sergo Orjhonikidze"nin adı verilerek değiştirilmiştir. 

Leninski Karabudakkent Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan Kumukların yoğun olarak bulunduğu bir rayon. 

Kasumkentskiy Süleymanstans-kiy Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan, Lezgilerin yoğun olarak bulunduğu bu rayona 1990'lı yıllarda Lezgi şairi Süleyman Stalskiy'in (1869-1937) adı verilmiştir. 

Semender, Anjikala, Petrovsk, Şamilkala (Tarihi adları) Mahaçkala Dağıstan Cumhuriyeti'nin başkenti olan "Mahaçkala"nın Çarlık Rusyası devrindeki adı "Petrovsk"dur. 1919 yılında ' antibolşevik Necmettin Hotsinskiy kentin adını "Şamilkala" olarak değiştirmiştir. Ancak Dağıstan'da yönetimin bolşeviklerce ele geçirilmesinden sonra kentin adı 1918 yılında öldürülen Avar sosyalist Mahaç Dahadayev'den dolayı "Makhaçkala" olarak tekrar değiştirilmiştir. Dağıstan'ın otokton halklarının bu kente taktıkları ve halen günlük dilde kullandıkları tarihi ad ise "Anjikala"dır. M.S. 6.-12. Y.Y.'da Hazar Devleti'nin ilk başkenti olan bu kentin adı o yıllarda "Semender"di. 965 yılında kısa süre Rus işgalinde kalan kent. 12. Y.Y.'da Kıpçak işgali ile başkent olmaktan çıkmıştır.

Aulıovskiy Novolakskiy Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan bu rayon 1944 yılında Çeçenlerin Orta Asya ve Sibirya'ya sürgünü öncesi "Aulıovskiy" adını taşıyordu. Rayonda Aulı Çeçenleri yoğun olarak bulunuyordu. Çeçenlerin sürgünü sonrası rayona Laklar yerleştirilmiş ve adı "Novolakskiy" (Yeni Lak) rayonu olarak değiştirilmişti. Aulı Çeçenlerinin topraklarına geri dönmeleri sonucu Çeçenlerle Laklar arasında baş gösteren toprak anlaşmazlıkları sonucu Dağıstan Devleti Laklara yeni bir rayon kurarak toprakları eski sahiplerine bırakmaya karar vermiştir. Muhtemelen 1995-1996 yıllarında rayon eski adı olan "Aulıovskiy" ye tekrar kavuşacaktır. 

Svetogorsk Şamilkala Dağıstan Cumhuriyetinde bulunan Gergebilskiy Rayonu'nda bulunan Avarların yoğun olarak bulunduğu bir kent. 1990'lı yıllarda ad değişikliği yapılmıştır. 

Aksay Yahsay Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan, Hasayurttovskiy rayonunda Kumuk köyü. 

Andreyavul Endrey Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan, Hasayurttovskiy rayonunda Kumuk köyü. 

Dubkiy Noviçirkey Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan, Kızılyurt rayonunda kent. 

Zrihgeran (Tarihi adı) Kubaçi Dağıstan Cumhuriyeti'nde bulunan, Dahadaevskiy Rayonunda bulunan kentin Farsça kökenli tarihi adı "Zrihgeran" dır. 
Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Kuzeybatı Kafkasya cumhuriyetlerinden olan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin çevresinde: Stavropol Kray, Karaçay-Çerkes, Alanya (Kuzey Osetya) ve Gürcistan Cumhuriyeti bulunmaktadır. Cumhuriyet, Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biridir. 

Psiguven (Tarihi adı)(14) Nalçik Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkentidir. 1817 yılında kurulmuştur. 

Sovyet Rayonu Çerek Rayonu Holam-Bızmyı Rayonu Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde bulunan Sovyet Rayonu'nun adı SSCB'nin dağılması sonrası değiştirilmiş ve bu rayonun yerine iki rayon oluşturulmuştur. "Çerek Rayonu" ve "Holam-Bızınyı Rayonu" aynı adlı vadi ve akarsuların adını almışlardır. 

Posölok Sovyetskiy Kaşha-Taw Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde bulunan bu kasabanın adı SSCB'nin dağılması sonrası değiştirilmiş ve Balkar Türkcesinde "Kel Dağ" anlamına gelen "Kaşha-Taw" adını almıştır. 

Mingı-Taw Oşhamafe(15) Elbrus Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde bulunan Kafkas sıradağlarının en yüksek dağı (5642 m.) olan bu dağın Karaçay ve Malkar Türkleri tarafından kullanılan adı "Mingi-Taw", Kabardeyler tarafından kullanılan adı "Oşhamafe"dır. 

Karaçay-Çerkeş Özerk Bölgesi, Karaçay-Çerkes Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Kuzeybatı Kafkasya cumhuriyetlerinden olan Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nin çevresinde: Krasnodar ve Stavropol Kray. Kabardey-Balkar. Abhazya, Gürcistan Cumhuriyeti bulunmaktadır. Cumhuriyet. SSCB devrinde Stavropol Kraya bağlı Özerk Bölge iken Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyet statüsüne yükseldi. SSCB'nin 1991 yılında dağılması sonrası Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biri oldu. 

Battalpasinşk, Sulimov, Yejovo-Sulimovsk(16) Çerkesk Karaçay-Çerkes Federe Cumhuriyeti'nin başkenti ve nüfusu en kalabalık olan bu kentin Çarlık Rusyası devrinde adı "Battalpaşinsk"idi. Çeşitli tarihlerde "Sulimov" ve "Yejovo-Sulimovsk" adlarını da almıştır. SSCB devrinde kentin adı "Çerkesk" olarak değiştirilmiştir. 
Krasnovostoçnıy (Kızıldoğu)(17) Güm Doou Kabak, Krasnovostoçnıy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Gitçe Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Pervomayskoe (Bir Mayıs) Güm Abu Kabak, Pervomayskoe Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Gitçe Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Kuçmalka Kuçu-Balık, Kuçmalka Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Gitçe Karaçay Rayonu'nda akarsudur. Akarsunun hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Hacaut Shauat, Hacaut Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Gıtçe Karaçay Rayonu'nda akarsudur. Aynı adlı bir köyde bulunmaktadır. Akarsunun ve köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Ejkakon Uçkeken, Ejkakon Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Gitçe Karaçay Rayonu'nda akarsudur. Akarsunun hem Karaçay Türkcesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Humara Koban Abu Kabak, Humara Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkcesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Ordjonikidxevs-kiy Kvarakent, Ordjonikid-zevskiy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkcesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Novıy Karaçay (Yeni Karaçay) Ak Kala, Novıy Karaçay Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkcesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Karaçaevsk Markoli, Karaçaevsk Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Kamennomosts-kiy (Taşköprü) Taşkepyur, Kamenno-mostskiy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Verhnekamen-nomostskiy (Yukarı Taşköprü) Ogarı Taşkepyur, Verhnekamen-nomostskiy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Nijnaya Mara (Aşağı Mara) Teben Mara, Nijnaya Mara Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Verhnaya Mara (Sadık Mara) Ogarı Mara, Verhnaya Mara Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Novaya Teberda (Yeni Teberda) Kabak Djaşagan, Novaya Teberda Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Nijnaya Teberda (Aşağı Teberda) Sıntı, Nijnaya Teberda Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Verhniya Teberda (Sadık Teberdi) Teberdi Jam Teberdi, Verhniya Teberda Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Gidamskaya Kıngır Çat, Gidamskaya Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda dağdır. Dağın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Teberda Teberdi Şahar, Teberda Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Daut Selije Duut, Daut Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Dombay Dommay, Dombay Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Elbruskiy Hudes, Elbruskiy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Elbruskiy Taşçı Ulu-Toyuz, Elbruskiy Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda kasabadır. Kasabanın hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Verhnıy Uçkulan Oğan Uçkulan, Verhniy Uçkulan Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Karaçay Rayonu'nda köydür. Köyün hem Karaçay Türkçesindeki adı hem de Rusça adı kullanılmaktadır. 

Mikoyan-Şahar, Karaçayevsk Karaçay Şahar, Karaçayevsk Lenin devrinde kurulan günümüzde Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nin ikinci büyük kenti ve Karaçay Rayonu'nun merkezi olan kente ad alarak ilk kurulduğunda Lenin'in Ermeni kökenli bolşevik dostu "Mikoyan"ın adı verilmişti. Daha sonra "Kraçayevsk" adını almıştır. Günümüzde kentin Karaçay Türkçesindeki adı olan "Karaçay Şahar" adı da kullanılmaktadır 

Kasay-Kabak Habez Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Habez Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Oraq-Aulı Erkin-Yurt Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Balta-Aulı Qızıl-Yurt Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Habez Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Toktamıs-Aulı İyken-Halq Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Alaqay-Aulı Erkin-Halq Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür 
Şabaz-Aulı Adıl-Halq Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Qoban-Halq Erkin-Şahar Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Şahgireevski Aulı Ansua Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Adıge Habl Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Yegibokovski Aulı Abazakt Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Habez Rayonu'nda bulunan bir köydür. 
Dudarukovski Aulı Psıj Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Prikuban Rayonu'nda bulunan bir köydür. 

Kuzey Osetya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Kuzey Osetya Cumhuriyeti Alanya Cumhuriyeti Kuzeydoğu Kafkasya cumhuriyetlerinden olan Alanya Cumhuriyeti'nin çevresinde: Stavropol Kray, Kabardey-Balkar, İnguşya, Güney Osetya ve Gürcistan Cumhuriyeti bulunmaktadır. SSCB'nin dağılması sonrası Kuzey Osetya olarak adını değiştiren cumhuriyet, 12 Kasım 1994 tarihinde kabul ettiği anayasası ile adını "Alanya" olarak tekrar değiştirmiştir. Cumhuriyet, Rusya Federasyonu'nu oluşturan federe cumhuriyetlerden biridir. 

Terekkale. Ordjonikidze, Dzaudjiko, Bravkale(18) Vladikafkas Alanya (Kuzey Osetya) Cumhuriyeti'nin başkenti olan bu kentin Osmanlı Devleti ve Kafkas halkları tarafından kullanılan tarihi adı "Terekkale"dir. Kumuk ve Lakların kullandıkları ad ise "Bravkale"dir. 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası'nın Kuzey Kafkasya'yı işgalinden sonra kentin adı "Vladikafkas" olmuştur. SSCB devrinde kentin adı 1931-1944 arası "Ordjonikidze", daha sonra 1944-1954 arası Osetlerin bu kente taktıkları ve halen günlük dilde kullandıkları tarihi ad olan "Dzaudjiko" ve tekrar 1954-1990 arası "Ordjonikidze" olarak değiştirilmiştir. Kent 1990 yılında Çarlık Rusyası ve SSCB'nin ilk devirlerindeki devrindeki adı olan "Vladikafkas" adına 70 yıllık aradan sonra tekrar dönmüştür. 
Yekaterinodar, Kaleşkur 

(Tarihi adları) Krasnodar Kuzeybatı Kafkasya'da bulunan Krasnodar Kray'ın merkezi olan kent 1793 yılında II. Katerina tarafından kurulduğu zaman adı "Yekaterinodar"dı ("Katerina’nın Kenti"). Kentin adı 1920'de "Krasnodar" ("Kızıl hediye") olarak değiştirilmiştir. Bu kentin Kafkas halkları tarafından kullanılan tarihi adı ise "Kaleskur'dur. 

Şase, Saha, Navaginski (Tarihi adı)(19) Soçi Krasnodar Kray içinde bulunan Rusya Federasyonu'nun ve Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz'deki en önemli limanı olan "Soçi" kentinin tarihi adı "Saşe"dir. Adıgeler ise bu kente "Saha" adını verirler. Bu bölgede 1864 Çarlık Rusyası işgali öncesi yaşayan Wubıh halkı devrinde "Şase" nehrinin adıyla anılan bir Wubıh boyunun ikamet ettiği "Şase" adında bir yerleşim yeri bulunuyordu. Çarlık Rusyası'nın 1864 yılında bitirdiği işgal, soykırım ve etnik temizlik ile Wubıhların toplu halde Osmanlı Devleti'ne sürgün edilmesinden sonra kentin adı ilk önce "Navaginski", daha sonra "Soçi" olarak değiştirilmiştir. SSCB ve Rusya Federasyonu devirlerinde de kentin resmi adı bu şekilde kalmıştır. 

Tsemez, Soğucak (Tarihi adları). Novorossiisk Krasnodar Kray içinde bulunan Rusya Federasyonu ve Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarından "Novorossisk"in Osmanlı Devleti tarafından kullanılan adı "Soğucak"tır. Bu kentin 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi Adige halkı tarafından kullanılan tarihi adı ise "Tsemez"dir. 

Velyaminov(20) Tuapse Krasnodar Kray'da bulunan. Çarlık Rusyası devrinde tarihi adı da "Tuapse" olan kente "Velyaminov" adı verilmişti. 
Buğurkal (Tarihi adı) Anapa Krasnodar Kray'da bulunan Anapa'nın tarihi adıdır. 

Şhaguaşe (Tarihi adı) Byelaya Krasnodar Kray'da bulunan Kuban nehrinin kollarından biri olan ve 19. Y.Y.'lın ikinci yarısında civarında şiddetli çatışmaların yaşandığı akarsunun tarihi adı "Şhaguaşe" dir. 

Psışuape (Tarihi adı) Lazarevski Krasnodar Kray'da bulunan, 1920'liyıllarda Kuzeybatı Kafkasya'da Şapsığların yaşadığı Milli Rayon'un adı olan "Psışuape". Rusla.şiırma politikalarının II. Dünya Savaşı sonrası tırmanması ile birlikte 194? yılında Şapsığ Milli Rayon'un ortadan kaldırılması sonucu rayonun adı "Lazarevski" olarak değiştirilmiştir. İnlü Rus amiral Mikhail P. Lazarev (1788-1851) Kafkasya'da Çarlık Rusyası'nın koloniyalist politikalarını yürüten başlıca komutanlardan biridir. Lazarevski'de amiralin adını taşıyan bir sokak ve içinde büstünün de bulunduğu bir tren istasyonu da vardır. Çarlığın işgal ettiği topraklarda SSCB döneminde amiralin her yerde adı varken doğduğu kent olan Vladimır'de onu hatırlatacak hiçbir şeyin olmaması izlenen koloniyalist politikanın en güzel örneklerinden biridir.(21) 

Hafitsey (Tarihi adı) Gelincik Krasnodar Kray içinde bulunan, Rusya Federasyonu ve Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarından "Gelincik"in adı Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyası, SSCB ve Rusya Federasyonu devirlerinde de "Gelincik"tir. Bu kentin 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi Adige halkı tarafından kullanılan tarihi adı ise "Hafitsey"dir. 

Psıj (Tarihi adı) Kuban Krasnodar Kray'da bulunan, Kuzey Kafkasya'nın en önemli nehirlerinden biri olan "Kuban"m 18.yy Çarlık Rusyası işgali öncesi adı "Psıj"dır. Ancak halen kullanılan resmi ad "Kuban"dır. Bu nehir Osmanlı kaynaklarında da "Kuban" olarak adlandırılmaktadır. 

Şetkale, Aşıl, Voroşilovsk (Tarihi adları) Stavropol Kuzeydoğu Kafkasya'da bulunan Stavropol Kray'ın merkezi olan "Stavropol" kentinin Osmanlı Devleti ve Kafkas halkları tarafından kullanılan tarihi adı "Şetkale", Nogaylar tarafından kullanılan adı ise "Aşıl"dır. Bu kentin 1935-1943 yılları arasındaki adı ise "Voroşilovsk"dur. 
Nartsane (Tarihi adı) Kislovodsk Stavropol Krayı içinde bulunan "Kislovodsk" kentinin Kafkas halkları tarafından kullanılan kökeni Adıgeceden gelen tarihi adı "Nartsane"dir. 

Beştau, Psıfabe (Tarihi adı) Pyatigorsk Stavropol Kary'da bulunan kent, 19 Y.Y.'da Çarlık Rusyası'nın bölgeyi işgali sırasında ileri karakol olarak kurulan kale kentlerden biriydi. Nogaylar bu kente "Beştau", Adıgeler "Psıfable" (Sıcaksu) adını vermişlerdir. 

Kara-Töbe (Tarihi adı) Suvorovskaya Stavropol Kray içinde bir kent. "Suvorov" Çarlık Rusyası'nın ünlü generallerindendir. 
Acısu (Tarihi adı) Minvodi Stavropol Kray içinde bir kent. 

Abhazya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti(22) Abhazya Kuzeybatı Kafkasya'da, evresinde: Krasnodar Kray, Karaçay-Çerkes, Gürcistan Cumhuriyeti bulunan Abhazya, bağımsız cumhuriyet olduğunu ilan etmiş, ancak bu tek yanlı ilan Gürcistan tarafından kabul edilmemiştir. Abhazya için Abhazlar "Apsnı", Karaçaylar "Haçıpsı" adını kullanmaktadırlar. 

Sebastapoli, Sohumkale. Akua, Suhum, (Tarihi adları)(23) Sohum Abhazya'nın başkentinin adına Bizans imparatorluğu "Sebastapoli". Osmanlı Devleti "Sohumkale", Abhazlar "Akua" adını vermişlerdir. SSCB devrinde "Suhum" adı kullanılırken, Gürcistan tarafından kentin adı 1993 yılında "Sohum" olarak değiştirilmiştir. 

Kvcmo- Kolkhida, Gruzinskoye- Uşçclye Kolkhida Abhazya'da bulunan kentin adı Gürcistan tarafından değiştirilmiştir 

Pitsunda Biçvinta Abhazya'da bulunan kentin adı Gürcistan tarafından değiştirilmiştir. 

Kvemo-Cıulripşi Gulripşi Abhazya'da bulunan kentin adı Gürcistan tarafından değiştirilmiştir 

Lesezidze(24) Geçripş Abhazya'da bulunan kentin adı 1945 yılına kadar "Geçripş" iken. II. Dünya Savaşı'nda şehit düşen bir Rus Generali olan "Leselidze"nin adı aynı yıl kentin adı olarak verilmiştir. Gürcistan-Abhazya savaşı sonrası Abhazya hükümeti 1993 yılında tek yanlı olarak kentin adını değiştirerek tekrar "Geçripş" yapmıştır. 

Gantiadi Tsandripş Abhazya'da bulunan, Gürcüce şafak anlamına gelen "Gantiadi" kentinin adı Gürcistan-Abhazya savaşı sonrası Abhazya hükümeti tarl'ınclan 1993 yılında tek yanlı olarak değiştirilmiştir. 

Güney Osetya Özerk Bölgesi Güney Osetya Kuzeydoğu Kafkasya'da, çevresinde: Kabardey-Balkar, Alanya (Kuzey Osetya), Gürcistan Cumhuriyeti bulunan Güney Osetya 12 Aralık 1990 tarihinde cumhuriyet olduğunu ilan etmiş, ancak bu tek yanlı ilan Gürcistan tarafından kabul edilmemiştir. 

Kazbek (Tarihi adı)(25) Mqinvartsveri Gürcistan'da bulunan bu dağ, Kafkasya sıradağlarının en yüksek üçüncü dağıdır (5047 m.). Çarlık Rusyası devrinde adı "Stefan-Tsiminda", SSCB devrinde Kafkas halkları tarafından da kullanılan adı "Kazbek" dir. Dağın adı 1993 yılında Gürcüleştirilmiştir. 

(*)T.C. Dışişleri Bakanlığı Türk İş Birliği Kalkınma Ajansı. 
(**) Kafkas Araştırmaları III, İstanbul, 1997, s. 165-187. 

(1) Y. M. Pospelov, "İmena Gorodov: Vçera i Segodniya (1917-1992): Toponimiçeskiy Slovar", Moskova 1993, s.3. 
(2) Martin Gilbert, Soviet History Atlas, Routledge & Kegan Paul, London 1979, s. 36-37. 
(3) Hamid Neğuç, Yerleşim Yerlerimizin Adları Nereden Geliyor?, Sosyalistiçeske Adıgey gazetesinin 09.06.1990 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 2, Ekim 1990, Samsun, s.28. 31. 32. 
(4) Rusya İlimler Akademisi Dilbilim Enstitüsü Uzmanı Bulat Valeyev'in verdiği bilgiye göre: Rusya İlimler Akademisi'nin Dilbilim ve Edebiyat Başkanlığı'nda Başkan Yardımcısı ve Toponomi üzerine uzman olan Dilbilimci Prof. Dr. Neruznak Vlademir Petroviç, 1992 yılında Rusya Federasyonu Parlamentosu'nda Parlamento Başkanı Ruslan Hasbulatov'un desteği ile Tarihi Miras Komisyonu'nu oluşturmuştur. N. V. Petroviç bu komisyonda özellikle kent, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi için çaba göstermiştir. Şubat 1992 tarihinde Rusya Federasyonu'nda oldukça liberal bir dil yasası çıkmıştır. Dil yasasına ek kararname ve R. Hasbulatov'un bütçeden sağladığı ödenek ile Moskova'da Ulusal Diller Enstitüsü kurulmuştur. Bu Enstitü'nün Başkanı N. V. Petroviç olmuştur. Enstitü'nün amacı Rusya Federasyonu'nda bulunan dilleri araştırmak ve Parlamento'nun kabul ettiği liberal dil yasasının yürümesini, gerçekleşmesini sağlamaktır. Ancak Enstitü, kendisi ile aynı işi yapan Rusya ilimler Akademisi Dilbilim Enstitüsü'nün Sosyolinguistik Bölümü'nün yerine kurulan Rusya İlimler Akademisi Dilbilim Enstitüsü Ulus ve Dil Araştırma Merkezi ile yetki çakışması yaşamıştır. Bu nedenle Ulusal Diller Enstitüsü kadrosunu kuramamış, N. V. Petroviç'in de Ulusal Diller Enstitüsü'nden ayrılarak Moskova Kenti Parlamentosu'nda Tarihi Yer Adları'nın Verilmesi komisyonu'nda çalışmaya başlamasıyla kendisini toparlayamamıştır. 
(5) Hamid Neğuç, a.g.m., s. 28, 31. 
(6) Genrikh Ananenko. Şapsığ Ulusal Rayonu'nun Tarihçesi, Adıge Maq'ın 18.01.1991 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 5, Temmuz 1991. Samsun, s. 9. 
(7) Nart. 13/1993 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 12, Nisan 1993, Samsun, s. 80. 
(8) 1.7, 21, 22. 25. 27 No'lu maddeler için bkz: Foreign Names İnformation Bulletin, No: 2, 1 June 1992. Prepared by U.S. Board on Geographic Names Foreign Committee Staff, Published by the Defense Mapping Agency. s. 5, 6; 1 No'lu madde için ayrı yeten bkz: Adıge Maq'ın 31.03.1992 tarihli nüshasından naklen Kafkasya Gerçeği, Sayı: 8, Nisan 1992, Samsun, s. 61. 
(9) "Mayköpbolğander" üzerine bilgi, Rusya Federasyonu Milli Eğitim Bakanlığı Milli Eğitim Problemleri Enstitüsü'nün Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Şubesi uzmanı Doç. Dr. Maria Bulgarova'dan alınmıştır. (Söz konusu olan Enstitü'nün bu şubesi 1996 yılında finansman sorunları neden gösterilerek kapatılmıştır.) 
(10) 3 ve 4 No'lu maddeler için bkz: Kafkasya Gerçeği, Sayı: 4, Nisan 1991, s. 44. 
(11) Foreign Names Information Bulletin, No: 6, 1. December 1993, s. 40. 
(12) 6. 8, 14, 63, 64, 66, 71-74 No'lu maddelerdeki bilgiler için bkz: Miralay İsmail Berkuk, Büyük Harpte Şimali Kafkasya’daki Faaliyetlerimiz ve 15. Fırkanın Harekatı ve Muharebeleri, 64 sayılı Askeri Mecmua'nın tarih kısmı. 1 Eylül 1934 , Sayı:35, İstanbul. 
(13) 8-20 No'lar arası maddeler için bkz: Dagestanskaya ASSR Administrativno-Territorialnoye Deleniye, Mahaçkala 1980; s. 39. 48, 89, 98, 103; 8, 11, 14 No'lu maddeler için ayrı yeten bkz: Atlas Dagestanskoyı ASSR, Moskova 1980, s. 29; Söz konusu maddelerdeki açıklayıcı bilgiler için Dağıstan İlim Merkezi uzmanlarından Doç. Dr. Hasan Orazayev'in bilgilerinden de faydalanılmıştır. 
(14) 22 No'lu bilgi için bkz: General İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, İstanbul 1958, s. 9.; 23, 24 
No'lu bilgiler. Kabardey-Balkar Üniversitesi Filoloji Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ariwka 
Geleyeva'dan alınmıştır. 
(15) Özdemir Özbay. Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya, Kar-Der Yay., Ankara 1995, s. 147. 
(16) 27, 51. 73. 74. 52-61 No'lu maddelerdeki bilgiler, Doç. Dr. Maria Bulgarova ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Üniversitesi Filoloji Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tatyana Hapçayeva'dan alınmıştır. 
(17) 28-51 No'lu maddeler için bkz: Karaçay-Gitçe Karaçay Rayonu Haritası, Karaçaevo-Çerkeskiy Gosudarstvennıy Pedagogiçeskiy Üniversite Estestvenno-Geografiçeskiy Fakultet, Karayaevsk 1994. 
(18) Foreign Names Information Bulletin, No: 1, 5 February 1992, s. 5; Argun, Yıl: 1, Sayı: 3, 15 Ağustos 1991, İstanbul, s.1, ; 63-65. 73, 74 No'lu bilgiler için bkz: Victor and Jennit'er Louis, The Complele Guide to the Soviet Union, Lohdon 1980, s. 54, 73, 114, 158, 300. 
(19) Yeni Kafkas, Sayı: 18 (42). Yıl: 3. Kasım-Aralık 1959. s. 9. 
(20) 67-69 No'lu maddeler için bkz: Cevdet Hapi, Kafkasya III (Tarihsel, Nüfus, Koloni Dönemi). Kafdağı, Yıl: 3, Sayı: 31/32. Ağustos/Eylül 1989, Ankara, s.12. 
(21) Hamid Neğuç. a.g.m., s. 31; Lazarev üzerine ayrı yeten bkz: Mehmet Saray, Atatürk'ün Sovyet Politikası. Damla Neşriyatı. İstanbul 1990. s. 33; Victor and Jennifer Louis, a.g.e., 73. 
(22) Foreign Names Information Bulletin, No: 2, 1 June 1992, s. 4. 
(23) Gerg Amıcba. Ortaçağda Abhazlar, Lazlar. Çeviren: Hayri Ersoy. Nart Yayıncılık, İstanbul Kasım 1993. s. 111. : 77. 78 No'lu maddeler için bkz: The Caucasus Region haritasındaki açıklayıcı bilgiler, Prepared by the U.S. Board on Geographic Names Foreign Committee Staff. Published by the Defense Mapping Agency. 1994. 
(24) 83, 84 No'lu maddelerindeki bilgiler Abhazya Cumhuriyeti Türkiye Temsilcisi Aüzba Vlademir Camal'den alınmıştır. 
(25) Foreign Names information Bulletin. No: 6, 1 December 1993. s. 14., Victor and Jennifer Louis. a.g.e., s. 117.

Hasan KANBOLAT

Milli kurtuluş hareketi ideologlarının genellikle dayandıkları esas, milletlerin istiklal hakkıdır. Bu haktan onlar, sadece faaliyetlerinin yapısal kısmına hukuki bir şekil vermek amacıyla da yararlanırlar. Milletlerin istiklali prensibi yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve o zaman için yeni olan rasyonalizm gibi çok kuvvetli felsefi akımların esaslarını çizen düşünürlerin eserlerinde, istiklal prensibinin ilk aşamalarına rastlamaktayız. Rasyonalist ekol taraftarları, tüm ilmi sahalarda yapılan buluşların (Newton, vs.) etkisi altında “insan aklının başaramayacağı hiç bir şey yoktur” gibi bir görüşe ulaşmışlardı. İnsan aklını gereğinden fazla takdir o dereceye gelmiştir ki, rasyonalistler, “aklı” yüksek bir kuvvet ve tabiatın bütün esrarını anlamakta sonsuz bir kabiliyete sahip kabul etmekte tereddüt göstermiyorlardı. Onlara göre her şeyi yapabilen ve her şeyden güçlü olan insan aklı, yaşamımızı yönlendirmede yegane belirleyici olmalı; akli muhakeme yoluyla esasa bağlanmayan şeyler tamamen atılmalıdır. 

Bu noktadan hareketle rasyonalistler, zamanın politik-toplumsal hayatına ait kuralları ve aklın en basit anlayışına ters gördükleri dinsel dogmaları (nassları) şiddetle eleştirmeye başladılar. Onlara göre, gerek din, gerekse devlet hayatında varolan toplumsal ve siyasi şekiller aklın isteklerine zıt ve insanlığın gelişmesini durduran eskimiş prensiplerdi. Bunun için de onlar mantıklı düşünceyle elde edilen ve akla dayanan yenilikler istiyorlardı. Bu tarz görüşler, bilhassa başta tanınmış John Locke olmak üzere İngiliz rasyonalistlerince XVII. asrın sonlarında ve XVIII. asrın başlarında ileri sürülmüştü. 

O sıralarda İngiltere’de iki politik akım çarpışıyordu. Bir tarafta muhafazakar akımın kurucusu Stuart hanedanının mutlakiyetine taraftar olanlar, diğer tarafta da liberaller, parlamentarizm ve Hanover hanedanı yanlıları vardı. Bilindiği gibi bu mücadele liberallerin zaferiyle neticelenmişti. Stuart hanedanı kaldırarak, İngiliz tahtına III. William d’Oranges getirilmişti. Yeni kral “İngiltere halkının hürriyet beyannamesini” imzalamak suretiyle, parlamentodaki temsilcilerin şahsında, halkın bütün haklarını tanıyordu. Bu ihtilali sağlam temellere oturtmak amacıyla John Locke “Halk İdaresi Üzerine Denemeler” isimli bir eser yayınladı. Locke, eserinde monarşinin kökenine ilişkin yeni bir kuram ortaya atarak, monarşik otoritenin mutlakiyet yanlılarınca zannedildiği gibi tanrıdan değil, halk iradesinden geldiğini ispat ediyordu. Locke’un çalışmasına göre, kral halkın kendisine verdiği vekalet sınırlarını aşarsa ve despot bir yönetime kalkışırsa “tabii hukukun baskılarına yol verdiği için azledilebilir”di. İngiliz düşünürlerinin bu görüşleri o zamanki Avrupa’da yaygınlık kazanmış, özellikle Fransa’da sıcak ilgiyle karşılanmıştı. Nitekim sonraları bu düşüncelerin yaygınlık kazandığı ve geliştiği yer de Fransa oldu. 

Fransa’da rasyonalizm ekolünü sürdürenler Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, d’Alembert ve diğer ansiklopedistlerdi. Bunların şahsında, rasyonalizm ateşli taraftarlar bularak gelişmişti. Ansiklopedistler, İngiliz rasyonalistlerinin düşüncelerini pratiğe aktararak, kendi bakış açılarını Avrupa toplumlarına mal etmeyi başarmışlardı. Fransız düşünürleri, İngiliz düşünürlerin halk hakimiyetine bütünlüğü ve tüm haklarının ilk kaynağı olan halk hakkındaki görüşlerini tahlil ederken çok daha ileri gidiyordu. “Kanunların Ruhu”nda, zamanın siyasi sistemlerini inceleyen Montesquieu, en iyi siyasi sistem olarak, vatandaşlara tam bir hürriyet sağlayabilecek sistemi kabul etmektedir. Rousseau ise, “Sosyal Mukavele”sinde insanların hür ve bağımsız olarak dünyaya geldiklerini, dolayısıyla, kral da dahil olmak üzere hiç kimsenin halkı tazyik ve baskı altına almaya hakkı bulunmadığını ispata çalışıyor. Rousseua’a göre, halkı çeşitli tabakalara ayırmak insanlığın doğal hakkına ters harekettir ve zararlı sonuçlar doğurur. Bu zararlar, diğer tabakaları baskı altına almak için, cemiyetteki belli bir tabakaya dayanmak isteyenlerin zihniyetinden kaynaklanan zararlardan hiç de aşağı değildir. 

Görüldüğü gibi, bütün bu kuramlar, esasen ayrı ayrı fertlerin menfaatlerini korumaya yönelik olmuş, ferdin çıkarları adına sosyal reformlar talep ederek, her vatandaşın hürriyet ve hak davası fikrini ileri sürmüşlerdir. Düşünürlerin bu fikirleri, etkilerini göstermekle gecikmemiş ve bir çok ülkede yankı yapmıştır. Fransız ihtilali başta olmak üzere, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda beliren toplumsal içerikli ihtilallerden hareketle, uluslararası hukuk kuralları ve milletlerin bağımsızlık hakları, hep bu düşünürlerin etkileriyle meydana gelmişti. Kişi hakları, bir bütün olarak, halk ve milletlere de geçerli kılınmıştı. 

Milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi, pratikte ilk defa 1776 yılında Birleşik Amerika’nın siyasi bağımsızlık savaşı sırasında uygulanmıştı. Bu savaşın ideologları İngiliz rasyonalistleri ile Fransız ansiklopedistlerinin prensiplerden ilham alarak hareket ediyordu. Onlar da insanların özgür doğduklarını söylüyor ve hakimiyetin halktan çıktığı düşüncesini savunarak, ayrı ayrı fertlerden çok, bir bütün olan halkın hakkından bahsediyorlardı. 

İngiliz kolonileri olan Kuzey Amerika’da, bağımsızlık haklarını belirlemek için yazılan bildirgede milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi çok net ve somut tarzda formüle edilmişti. Öyle ki, bu beyanname, çağdaş milli kurtuluş hareketleri için de mükemmel bir örnek oluşturuyor. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtuluş hareketi, kavimsel özelliklerin yeni bir milletin oluşması sürecinde her zaman önemli bir belirleyici olamadığını da göstermektedir. 

Daha sonraları, bu ilke ve dereceye kadar, I. Napolyon’un hakim olduğu dönemlerde de kendini göstermiştir. Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren I. Napolyon sıklıkla bu prensibe dayanmıştır. Yanı sıra, Viyana Kongresi de (I. Napolyon’a nazaran daha bozulmuş bir şekilde olsa bile), bu ilkeden yararlanmıştır. O günlerin Fransa karşıtı koalisyonu, söz konusu prensibe dayanarak İsviçre ve bazı İtalyan ve Alman devletlerinin bağımsızlıklarını güvence altına almıştır. Daha sonraları, 1821 yılında, aynı bağımsızlık prensibi şiarı altında Yunanlılar özgürlük mücadelelerini başlatmış ve 1829 yılında başarıya ulaşmışlardı. 1822’den itibaren orta ve güney Amerika’daki İspanyol ve Portekiz sömürgeleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 1839’da Belçika’da aynı olay gerçekleşmiştir. 

XIX. yüzyılın politik yaşamını aydınlatan sayfaları incelediğimizde, meydana gelen siyasi olaylardan çoğunun milletlerin bağımsızlığına yönelik olduğunu görürüz. XIX. yüzyıldaki milli hareketler iki yol takip etmiştir: Bunlardan biri, büyük devletlerden ayrılarak, baskıdan kurtulmak için esir milletlerin vücuda getirdikleri akımdır. Vaktiyle Avusturya, Osmanlı ve Rusya sınırları dahilinde beliren ayrılma hareketleri buna örnektir. Diğeri ise, küçük devletlerin daha büyük siyasal yapı haline gelebilmek için birleşmeleri hareketidir. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi.... 

Milli bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın uygar bölgelerinde ve Amerika’da şu veya bu tarzda olumlu sonuçlar verirken; Doğu Avrupa’da, Rusya sınırlarında esir milletlerin doğal eğilimlerine karşı amansız bir mücadele yapılıyordu. Lehlerin, Finlerin ve başkalarının bağımsızlık uğrundaki girişimleri acımasızca eleştiriliyor ve sonuçta binlerce vatandaşın kanına mal oluyordu. 

Fakat aynı zamanda, Rusya, dışta milletlerin bağımsızlık hakkını savunuyor ve bencil amaçlar güden dış politikası adına bu prensibe dayanıyordu. Mesela, XIX. yüzyılın sonlarında Yunan yurtseverlerine her türlü yardımda bulunan kişi, imparator I. Alexandr olmuştur. Aynı şekilde “Slavları koruma” bahanesiyle Balkanlarda harekete geçen devlet Rusya olmuştur. Kendi memleketi dahilinde aşırı bir merkeziyet sistemi kurarak, silah gücüyle birçok milleti ilhak eden ve bu milletlerin hareketlerini vahşice bastırmadan çekinmeyen Rusya, dışta kendisine “kardeş” olan ve olmayan milletlerin hürriyetlerinin savunucusu kesiliyor ve onların hareketlerine yardımda bulunuyordu. 

Milletlerin istiklali prensibinin daha geniş surette uygulanmasına en nihayet günümüzde, yani savaşan koalisyonun bencil niyetlerini gizleme amacıyla bu şiarı ortaya attıkları sırada şahit oluyoruz. Milletlerin bağımsızlığı ilkesi daha açık şekilde Wilson’un 14 maddelik ünlü beyannamesinde ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi bu beyannamede, mağlup, galip ve yeni oluşan milletlerin yazgısını çözümlemede esaslı bir rol oynamıştır. 

Görüldüğü gibi, milletlerin istiklali ilkesi birçok millet ve devletin tarihsel yaşamında önemli bir faktör olmuştur. Bu hak, yalnız bir halkın ortak çıkarlar etrafında birleşerek kendisini bir millet olarak algıladığı zaman, dinamik bir kuvvet haline gelebilmiştir. Milletlerin bağımsızlık hakkı, insan hakları ve vatandaşlık hukuku gibi düşüncelere değer kazandıran, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefi akımların ürünlerinden başka bir şey değildir. Kuzey Kafkasya da, kendi bağımsızlık savaşında milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesinden hareket ediyor ve ona dayanıyordu. Kuzey Kafkasya kurtuluş hareketi bu haktan yararlanarak, bütün Kuzey Kafkasyalıların milli birliğine dayanmaktadır. Kuzey Kafkasyalılar tek millet gibi hareket ederek, haklı milli arzularının gerçekleşmesine çalışıyorlar. 

Rus hükümeti Kuzey Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, öncelikle, Kuzey Kafkasyalılarda ortak niteliklere ve yazgıya sahip olduklarına dair şüphe uyandırmaya çalıştı. Böylelikle, netleşmeye başlayan milli ideolojiyi manevi dayanaklarından mahrum bırakmak istiyordu. Bu maksatla, bir sürü “bilim emekçileri” seferber edilerek Kuzey Kafkasyalıları “tetkike” koyuldu. Asırlık gerçekler tahrif edilmeye başlandı. Rus emperyalizminin menfaatleri doğrultusunda, mahkum halkın “değişik ırk ve kavimden” oluştuğu hakkında bütün dünyada yalan bilgiler ve uyduruk kuramlar yayıldı. Rusya’nın sömürgeci sisteminin zorba metotlarını Kuzey Kafkasya’da pekiştirmek gayesiyle muhtelif “araştırmacılar” ilmi değeri olmayan kitaplarında Kuzey Kafkasya’da vahşi ve yarı vahşi kavimlerin bulunduğunu kanıtlamaya çabalıyordu. Bu “araştırmacılar”a göre, “vahşi” kavimlerin tek uğraşları “bitmek bilmeyen düşmanlık ve kendi kendilerini yok etme” idi. “Bunlar devlet kurmaya kesinlikle uygun değildi”ler. Dolayısıyla “araştırmacılar”a göre, Rus hükümetinin çok sert, fakat babacan himayesine muhtaçtı. 

Bu çürük kuramı olaylarla desteklemek için Rus hükümeti, Kuzey Kafkasyalıların birleşik cephesini parçalamaya ve 150 yıl boyunca Ruslarla gerçekleştirilen savaşlarda Kuzey Kafkasyalılarla güç veren birliği kırmaya çalışıyordu. Satılık adamlar elde ederek, halkın bir bölümünü diğer bölüme karşı ayaklandırmak suretiyle ortak yaşamı bozmaya, halk tabakaları arasında düşmanlıkları körüklemeye, özellikle kabileler arasında karşıtlıklar yaymaya gayret sarf ediyordu. 

Tüm bu tedbirler, Rus “alimlerin” ilmi eser diye ortaya attıkları hezeyanlarla birlikte, Kuzey Kafkasya hakkında bilgisi olmayan veya sınırlı bilgi sahibi çevre üzerinde Rusya’nın istediği etkiyi yapıyordu. Bu etkilere kapılanlar yalnız yabancılar değildir. Ne yazık ki, kendi halkımız arasından çıkanlar da vardır. Bereket versin ki, “Rus alimlerinin” ağına düşenler parmakla sayılacak kadar azdır. 

Burada bilimsel değerden mahrum ve bencil maksatlarla alelacele ortaya konulan kuramları araştıracak değiliz. Çünkü, bunların çoğu zamanla çürümüş ve ortadan kalkmıştır. Mevcut olanlar da yok olmak üzeredir. Bu makalede özellikle, bütün milli kurtuluş hareketlerini doğuran ve halkın ruhunu koruyan olayların içeriğini ve Kuzey Kafkasya’daki yansımalarını araştıracağız. 

Bahsedeceğimiz olay, belli bir halk topluluğunun kendi milli birliğinin farkında olması, kendisini bir millet olarak algılaması ve bununla ilgili halde, yalnız kendi camiası dahilinde hür yaşamak arzusudur. Pratikte bunun gerçekleşmesi, ancak milliyet bilincine sahip zümrenin kendi devlet sınırları içinde yaşamasıyla mümkündür. 

Bu şuur nasıl bir faktördür? Milli duygu ve millet nedir? 

“Millet” mefhumunun tarifi ve bu kelimenin ifade ettiği gerçek anlam üzerinde sosyologlar ve sosyoloji ilmine yakın diğer ilimlerle uğraşanlar uzun süredir çalışmaktadır. Bugün hemen herkes tarafından kabul edilen ve uzun uzadıya süren tartışmalar sonucunda belirlenen tarif, hiç şüphesiz tarihin farklı devirlerinde, beynelminel devlet ilişkilerine göre değişik aşamalardan geçmiştir. 

Şuna da işaret edelim ki, gerek eski devirde ve gerekse orta çağlarda, hatta XIX. yüzyıla gelinceye kadar yeni dönemlerde bu mesele üzerinde hemen hiç durulmamıştır. Söz konusu devirlerde daha başka ilkeler üzerine kurularak, bu tarife pek de ihtiyaç göstermeyen diğer koşullar çevresinde gelişmişlerdi. Bu sebeple ilim adamları, bu meseleye çok az ilgi göstermekle yetinmişlerdi. 

Yalnız XIX. yüzyılın ilk yarısında, milletlerin bağımsızlık arzusu etrafında meydana gelen olaya, bilim çevreleri kurumsal esaslar aramaya ve milli bağımsızlık hareketini yönlendiren iç ve dış faktörleri belirlemeye, bunları açıklamaya yönelmiştir. Elde edilen bilimsel fikirlere dayanılarak “millet” mefhumunun izahına girişilmiştir. 

Bu alanda yapılan ilk denemenin pek başarılı olduğu söylenemez. İlk başlarda daha fazla önem verilen şey, kök ve kan yakınlığı idi. Başka bir deyişle kavimsel ve ırksal özellikler ön plana çıkarılarak “millet” kavramı açıklanmak isteniyordu.Halbuki, çoğu defa gerçek, bu tarz bir tarife hiç de uygun düşmüyordu. Bu kuram, mevcut milletlerin son derece karmaşık şekli ayrılıklarını izahtan ve bu milletlerin kökenini belirlemekten acizdi. Zira, gerek kavimsel ve gerekse ırksal unsurlarla karışarak uzunca sürede kristalize olan muhtelif milletleri bu tarifle açıklamak ve tahlil etmek mümkün değildi. 

Genel bir kural olmak üzere şuna da işaret edelim ki, büyük sayılan milletler, nicelik bakımından muhtelif unsurlardan meydana gelmiştir. Örneğin İtalyan milleti Etrüks, Eski Roma, Kelt, Yunan, Germen, Arap vs. gibi milletlerin bir karışımı olarak vücut bulmuştur. Fakat İtalyan milletini oluşturan bu çeşitli unsurlar, uzun asırlar boyunca hayat kazanında o derece kaynaşmıştır ki, bugün İtalyan milletini bütünleşmiş bir kütle ve millet gibi kabul etmekte kimse tereddüt etmiyor. Aynı şey Hall, Romalı, Kelt vb. kavimlerden oluşan Fransa için de söylenebilir. Rus milleti de Slav ve Slav olmayan Ugro-Fin, Moğol vs. kavimlerden meydana gelmiştir. Yeni milletler ise, mesela Kuzey Amerika, hemen hemen tüm ırk ve milletlerden teşekkül etmiştir. 

Bütün bu örnekler, “millet” kavramını tarif ederken ırksal ve kavimsel esaslara dayanmanın kesinlikle doğru olmadığını açıkça göstermektedir. 

Daha sonraki araştırmacılar, daha başarılı ve iyi bir tarif bulabilmek arzusuyla dil ve din gibi nesnel belirtilerden hareket ederek bu faktörleri tetkike koyuldular. Böylelikle gerçeğe daha yakın bir tanım bulacaklarını umuyorlardı. M. Block, Blunchli, Schaffle ve başta tanımış P. S. Mazzini olmak üzere bütün İtalyan kuramcılar bu ekole mensuptu. 

Mazzini’nin tarifine göre, millet, aynı sınırlar dahilinde yerleşik, kök, dil, adet, ortak yaşam ve politik bilinç itibarıyla özdeş, birleşmiş tabii bir halk topluluğudur. Görülebileceği gibi, bu tanıma dahil edilen bazı unsurlar ve faktörler önceki satırlarda tahlil edilmiştir. Dolayısıyla bunlar üzerinde tekrar durmayacağız. Yalnız yukarıdaki tanımda önemli bir yer işgal eden dil faktörüne dikkat edelim. Bu tanımı savunanların hemen hepsi, milletin teşekkülünde dil faktörüne mühim bir yer ayırmaktadır. 

Nitekim, tanımı veren Mazzini de aynı perspektiften hareket ediyor. Yalnız şu var ki, Mazzini tezini, geçen yüzyılın ortalarında, birkaç parçaya bölünerek kısmen mahkum bulunan İtalyan halkının bir millet olmaya başladığı, birlikte yabancı boyunduruğundan kurtulmaya çalıştığı bir sırada ileri sürmüştü. Bu hareketin ideologlarından biri olan Mazzini, tezinde her şeyden evvel İtalyan milletini kastediyor ve onun çıkarlarından hareket ediyordu. Mazzini, formülünde İtalyan milletini birleştirecek faktörleri şekillendirmek istediği için kuramını, bu birleşmeye yardım eden belirleyiciler üzerine kurmuştu. Bunun içindir ki, Mazzini’nin tanımı taraflılıktan kurtulamamış ve her yerde uygulanabilmekten çok uzak kalmıştır. 

Milli bir öğe olması itibarıyla dil birliğinin, Mazzini ve takipçilerinin sandıkları gibi pek de büyük ehemmiyeti yoktur. Örneğin İngiliz, İrlandalı ve Kuzey Amerikalılarda olduğu şekilde aynı dili konuşan milletler vardır ki, bunları aynı millet gibi telakki etmek kimsenin hatırına gelmez. Aynı şey Norveçli, Danimarkalı, İspanya İspanyolları ve bunların güney Amerika’daki kolonilerine ilişkin olarak da söylenebilir ki, buralarda resmi dil hala İspanyolcadır. 

Bununla birlikte, biz aynı dili konuşan milletlere rastladığımız gibi, birkaç dil grubundan meydana gelmiş, çok dilli milletlere de rastlıyoruz. Mesela İspanyol ve Katalonlardan ibaret İspanyol milleti; Fransız ve Bretonlardan ibaret Fransız milleti; Alman, Fransız, İtalyan ve Retoromanlardan müteşekkil İsviçre milleti, hepsi çok dilli milletler grubuna dahildir. Hatta Prof. Jellinek daha da ileri giderek Alman dilinin iki lehçesi (Hochdeutsch ve Niederdeutsch) ve Fransız lehçeleri (Kuzey Fransa ve Provansal lehçeleri) için ayrıca bağımsızlık hakkı tanıyor. Zira, profesöre göre, bu lehçeler arasındaki fark o derece önemli ki, bunları ayrı birer lisan gibi kabulde tereddüt edilemez. İşte görülüyor ki, bütün bu “muhtelif diller” Fransız ve Alman milletinin birliğine hiç de engel değildir. 

Mazzini’den sonraki milli mesele kuramcıları gerçeğe daha fazla denk düşecek bir tanım bulmak yolunda çalışmıştır. Yeni çağ araştırmacıları “millet”in oluşumunda rol oynayan faktörlerin öznelliğine ağırlık verdiler ki, sonuçta bu kavramı hakkıyla ifade edecek yeni bir milli hareket kuramı vücuda getirdiler. 

Bu kuramın en ileri gelen savunucularından biri E. Renan’dır. Renan “Qu’est-ce que la nation” isimli eserinde Mazzini’nin tezini çürüterek şunları söylüyor: “İnsan bir nehrin akışı ve dağ silsilesi gibi, ne kendi ırkının ve ne de kendi dil ve dininin esiri olamaz... Millet denilen şey, manevi şuuru doğuran sağlam ruhlu ve sıcak kanlı insanların büyük yığınıdır”. 

Aynı perspektif Prof. Gumplowicz tarafından da savunulmaktadır. Gumplowicz’e göre millet, kavimsel bir kavramdan çok, asırlar boyunca oluşmuş ve yerleşmiş tarihsel bir kavramdır. Ve milli birliğin temelini teşkil eden nokta ruhidir ve bu da ancak dilin yardımıyla ifade edilir. 

Bu söylenenleri Viyana’da devletler hukuku profesörü Jellinek daha açık bir kesinlikle ifade ediyor. Renan’ı takip eden Jellinek’e göre milletin oluşumunda önemli olan şey, dil, köken, din gibi nesnel belirtiler değildir. “Millet”in tanımında bunlar esas alınamaz. Asıl temel, bizi son hedefe götürebilecek öznel belirleyicilerdir. Herhangi bir halk kendisini her türlü karışma eyleminden korumaya muvaffak olduğu takdirde bile, bunu ancak tarihi kader birliğini ve belirli kültürel öğeleri koruma suretiyle yapabiliyor. Hatta kabile birliği bile kendi başına birleştirici bir amil olamaz. Zira tam bir birlik için kabile bağı bilincini ortaya çıkarabilecek hislerin mevcut olması lazımdır. Viyanalı alimin fikrine göre, milli şuur ve millet kavramının içeriği dinamik niteliktedir. Milli camia mensupları arasında kültürel birlik kuvvetliyse, aynı şekilde milli gelişmenin tarihsel sürecinde birleştirici öğeler de fazla ise, milli duygu da güçlü demektir. 

Bütün bunları açıkladıktan sonra Jellinek “millet”in tanımını yapıyor ve diyor ki; “Ancak özel, kültürel unsurlara, ortak tarihi geçmişe dayanan ve kendisini diğer gruplardan ayrı gören insan gruplarına millet denilebilir”. 

Milli mesele Leh ilim adamlarının araştırmalarında da önemli bir yer tutar. Bunlar da çoğunlukla yukarıda isimleri zikredilen otoritelerin düşüncelerine yakındır. Mesela Prof. Kulezycki “Sosyolojinin Esasları” ve “Devlet İlmi” adlı eserlerinde “millet”in tanımını dıştan görünen belirtilere göre yapanların dikkatini çekerek şu formülü teklif ediyor: “Millet, kendisini böyle addeden ve bunu kanıtlayan grup ve bireylerden ibaret toplumsal bir birliktir”. Devletler hukuku profesörü W. Komarnikki’ye göre, “millet” kavimsel ve ırksal unsurlara dayanan tabii bir grup olmadığı gibi, dil ve din birliği bakımından birleşmiş gruplar da değildir. Biz milleti her şeyden evvel tarih ve kültürün neticesinde meydana gelen bir grup gibi algılıyoruz. Millet, tarihsel ve kültürel bir bütünlüktür. Halk tarihi yaratır, tarih ise ayrı insan gruplarını bütünleştiren hatıralar ve gelenekler vücuda getirir. Dolayısıyla bu grubun manevi sermayesi ve malı olmuş temeller üzerinde, arzu ve amaçların ortaklığı, müşterek organizasyonlar ve kurumlar oluşturulur. Millet gerçeği, amaç ve isteklerin bilinçli bütünlüğünden kaynaklanır. 

Böylelikle görüyoruz ki, yeni ilmi düşünce, geçen yüzyılın ortalarında yaşayan kuramcıların milli mesele ve “millet” kavramını açıklama konusundaki temel yaklaşımlarından bütünüyle ayrılarak, gerçeğe daha uygun tanım yapmaya muvaffak olmuştur. Biraz önce isimlerini sıraladığımız çeşitli milletlere mensup düşünürler, netice itibarıyla aynı şeyi söylüyor. Hepsi de muhtelif tarzda aynı şeyi ifade ederek doğruluyor. Hepsinin ortak kanaatine göre millet, öncelikle ortak duygu ve emel, ortak tarihi geçmişte saklı ruh ve ortak yaşam yolunda gösterilen irade gücü demektir. 

Bu tarif Kuzey Kafkasya için de bütünüyle geçerlidir. Kabile ayrılıklarına rağmen Kuzey Kafkasyalıların ortak bir geçmişi vardır. Herkesin gözünde bu geçmiş aynı derecede kutsaldır. Medeni ve kültürel değerler uzun asırlar boyunca aynı sınırlar dahilinde süre gelen müşterek yaşamın ürünüdür. Nihayet onların tek emeli, kendi milli sınırları dahilinde müşterek yaşamaktır. 

Kuzey Kafkasya’nın milli birliği için uygun olmayan bir durum varsa, o da, ortak bir dilin mevcut olmamasıdır. Fakat yukarıda gördüğümüz gibi, dil birliğinin, milli birlik üzerinde pek de önemli rolü yoktur. Ve bu vazgeçilmez bir faktör değildir. 

Bununla birlikte dil konusunda bile, Yafetidoloji olarak anılan yeni Kafkasya dilciliği, Kuzey Kafkasya’nın milli hareketi için önemli ufuklar açmaktadır. Yafetidolojinin ispat ettiğine göre, Kafkas dil ve lehçeleri; hatta aslında yafetik kökten gelmeyen Oset ve Türk dil ve lehçeleri bile birbirlerine çok yakındır. Dolayısıyla, bu yakınlık olduktan sonra, bağımsız bir devlet haline gelince ortak bir dil meydana getirmek o denli zor olamaz. Bu alanda 1926-1929 yıllarında bazı denemeler yapılmıştır. Kuzey Kafkasyalı ilim adamları meseleyi görüşerek, başlangıçta bütün Kuzey Kafkasya alfabesini birleştirmeyi düşünerek ilk adımı atmışlardır. Fakat Kuzey Kafkasya’yı çeşitli milletlere bölmeyi amaçlayan Sovyet hükümeti bütün bu faaliyetlere son vermiş, tüm projeler böylelikle sonuçsuz kalmıştır. Halkın arzusuna rağmen, değil yalnız ortak lisan oluşturmak, hatta 1926 yılından itibaren Rostov’da “Kuzey Kafkasya Alfabelerini Birleştirme Komisyonu” adlı heyet mevcut olmasına rağmen, Kuzey Kafkasya alfabesi bile birleştirilememiştir. 

Fakat kuşku yok ki, Kuzey Kafkasya’nın milli gelişimine set çeken engeller kalktıktan ve yurdumuz tam anlamıyla hür ve bağımsız olduktan sonra, ortak dil problemi tamamen halledilmiş olacaktır. Yafetidolojinin tespit ettiği bu dil yakınlığı Kuzey Kafkasya’da dil meselesini çözümlemede, diğer çok dilli milletlere nazaran daha uygun bir zemin yaratmıştır. Kuzey Kafkasya’nın konumu bu hususta İsviçre, Belçika ve öteki çok dilli milletlerden daha iyidir. 

O halde çok dilli bir millet olmamız bizi düşündürmemelidir; çünkü milli birlik unsurlarımız çok güçlü olduğu için bu engeli her zaman kaldırabilecek durumdayız. 

İşte, bu temel birliğin dinamik kuvveti bizi hürriyete kavuşturacak ve sonra kendi milli devletimizde bütün güç problemleri ve elbette ortak dil meselesini olumlu şekilde halletmemize yardım edecektir.

Federatif Devletin Esasları 
Geçen sayılardan birinde “Kafkasya Konfederasyon Antlaşması”nı tahlil ederken, onun ideal yönünü ve pratik değerini vurgulamış ve şunu da eklemiştik: Bağımsız Kafkasya’nın konfederatif esaslar çerçevesinde birleşmesi daha güçlü birleşmeye, yani federasyona geçmek için bir aşama olmalıdır. 

Federasyonun yararlarından bahsederken, bunu gerektiren birçok fikirden faydalanarak hareket etmiştik. Belirttiğimiz esaslara sadık kalarak, bu yazımızda işleyeceğimiz tezi, ilmi nitelik taşıdığını iddia edebileceğimiz kuramsal kanıtlarla açıklamak isterdik. 

Federatif devletin gerçek çehresini, federasyonu meydana getiren parçalardaki yasama, yürütme, yargı kurumlarından başka, merkezi (federal) hükümetin de yasama, yürütme ve kısmen de yargı müesseselerine sahip bulunması oluşturur. Yani “konfederasyon”dan farklı olarak, bağımsız devletin çatısını teşkil eden unsurlar burada, birlik nispetinde de temsil edilir. Aynı zamanda yerel kurumlarla, ortak kurumların yetkileri dikkatle sınırlanarak gerek federal anayasada, gerekse yerel anayasalarda belirlenirler. 

Birçok devletin tecrübelerinden anlaşılmaktadır ki, çağdaş yaşamın hayli karmaşık ve çeşitli koşullara uymaya yatkın elastikiyeti ile federasyon güvenilir bir siyasi yapıdır. Bu sistem çok milletli devletlerin özgün şartlarında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözümlemesi ve bu devletlerin çöküşünü önlemesi dolayısıyla fevkalade bir değer kazanmaktadır. 

Federatif yöntem, bu gibi devletlerde yerel çıkarlarla genel çıkarları uzlaştırma yoluyla gereksiz karşıtlıkların ortadan kaldırılmasına yardım etmekte ve böylelikle, ülkenin ortak menfaatlerini dışarıya karşı layıkıyla temsil etmek üzere içinde güçlü bir yapı yaratmaktadır. Bu durum bilimsel düşünceye de etki yapmış federasyon üzerine araştırmalara ciddiyet kazandırılmıştır. Devletler ve milletlerarası hukuk düşünürleri, milletlerin birlikte yaşayabilmeleri için federasyonu en yüksek ve en mükemmel bir şekil olarak algılamaktadırlar. Onlara göre büyük veya küçük, bütün devletlerin ortak bulunan olumlu yönlerini üzerinde toplayan federasyon, hukuki bir devlet teşkilatının en mükemmel şeklidir. 

Bu ilmi düşünce, federatif devletlerin gündelik hayatında da doğrulanmaktadır (tabii SSCB gibi uyduruk federasyonlar hariç). Bu federasyonlarda, dışarıya karşı birleşik hareket eden küçük devletler içte istiklallerini koruyarak olumlu neticeleriyle küçük devlet yaşantısını sürdürmektedirler. 

Federasyonda, bütünlük parçalar ile, merkeziyet yerinden yönetimle, genelin çıkarları parçanın çıkarları ile yanyana, uyuşmalık yaratmaksızın yaşamakta ve devlet hayatının uzuvları arasında ahenk bozulmamaktadır. 

Kuşatıcı birlik, farklı unsurların milli özelliklerine kesinlikle zarar vermemektedir. Zira onların serbest gelişimleri için mutlaka gerekli olan siyasi kimliklerine asla dokunmamaktadır. Federatif devleti oluşturan parçalar birbirini bütünler, destekler ve zenginleştirir. Federasyona katılan devletler büyük bir siyasi birlik yarattıklarından, buna paralel zengin iktisadi olanaklara da sahip olmaktadırlar. Sonuçta serbest gelişim ve güven için en iyi şartlar yaratılmaktadır. 

Birleşik devletin yasama müessesinde hata yapma ihtimali çok azdır. Merkezi ve yerel parlamentolar değişik önlemlerle işbirliği yaparak farklı parçaların yaratıcı güçlerini sevk ve idare ederler; aradaki ırki, medeni ve diğer farklılıklardan kaynaklanan ayrılıkları silerler. 

En önemlisi ise; federatif kuruluşu çağdaş devlet bağımsızlığı anlayışına bütünüyle uygun düşmektedir. Daha XVI. yüzyılda, bu anlayışın Jean Bodin tarafından yapılan formülünü modern, dolayısıyla federatif devlet şekli ile uzlaştırabilmek mümkün değildir. Çünkü Jean Bodin kendi kuramını Batı Avrupa monarşilerinin çıkarlarına yönelik, onların merkeziyetçilik ve aynı zamanda ayrılıkçı emellerine ilmi bir esas yaratmak için ortaya atmıştı. 

Fakat XVIII. asır sonlarında başlayan hareketin ideolojik tesiri altında doğup önemi giderek artan milletlerarası hukuk sayesinde, yanı sıra oluşan federasyonlarla güç kazanan yeni devlet kuramı, federatif devletteki ayrı parçaların hakimiyetine tamamen uygundur. 

Devletler ve milletlerarası hukukun bugünkü kuramcılarının çoğuna göre, geniş demokratik katılım vasıtasıyla veya uluslararası anlaşmalarla birçok haklardan, hatta haklarının hepsinden kaçınan bir devlet, istiklal ve hakimiyetini yitirmeyebilir. Bu çerçevede, federasyona giren ve kendi arzusuyla kendi haklarını sınırlayan ve bir bölümünü ortak federal organlara devreden bir devlet dahi otoritesini yitirmiş olmuyor. Federasyonu meydana getiren parçaların haklarını federal anayasa korumaktadır. 

Mevcut federasyonlarda hakimiyetin pratikte nasıl gerçekleştiğini kaydetmek yersiz değildir. Örneğin İsviçre ve Amerika Birleşik Devletleri’nde senato üyeleri, federasyona dahil ayrı ayrı parçaları temsil ederler. (Katılımcı devletlerde yürütme kuvveti merkezi hükümetten türeyen bir kuvvet değildir.) İsviçre anayasasının üçüncü maddesine göre, birlik anayasası tarafından hakimiyet sınırlanmamışsa her kanton bağımsızdır. Fakat birlik anayasasını kabul edenler de kantonların kendileri olduğu için bu sınırlama kendi kendini setlemekten ibarettir ki, dolaylı olarak kantonların hakimiyeti prensibi zedelenmemektedir. 

Milletlerin federasyon prensibi çerçevesinde beraber yaşamaları genel olarak budur. Bahsedilen müşterek hayatın başlıca şartı, federasyonun özgür arzu ve bilinçli bir çalışma ürünü olmasıdır. Bu esas koşul yoksa, federasyon bütün anlamını yitirir. Çünkü federasyonların asla zorlamaya tahammülü yoktur. 

Bundan şu anlamı çıkarabiliriz: Federatif birlik, ancak maddi ve manevi bakımlardan eşit güçler arasında yapılabilir. Aksi takdirde federasyon, güçlünün güçsüzü yutmaya çalıştığı bir maskeye dönüşür. Büyük milletlerin bu karakteri yapılarında mevcuttur, insanın doğasından kaynaklanır. Başlangıçta serbest arzuya dayansa bile, büyük milletlerin küçük milletlerle yaşaması ister istemez çatışmaya dönüşür. 

Büyük milletlerin çevresinde küçük milletlerin birleşmesi ile teşekkül eden devletlerin yazgıları hep böyle olmuştur. Küçük milletler ya büyükler tarafından yutulmuş ya da ortak çabalarla devleti dağıtarak büyük milletten kurtulmuşlardır. 

Gelecekteki Kafkasya Federasyonunu bu bakımlardan hiçbir tehlike tehdit etmiyor. Zira, sadece menfaatlerin ortaklığı, medeni ve tarihi bağların çokluğu değil; maddi ve manevi imkanların eşitliği de Kafkasya milletlerinin sıkıca birleşmelerini kolaylaştırmaktadır. 

Millet ve Dil 
Millet nedir, milletin oluşumunda temel belirleyiciler hangileridir, millet ve dil arasında ne gibi bağlar mevcuttur? Bütün bu meseleler şu ya da bu şekilde dergimizin sayfalarında araştırma konusu olagelmiştir. 

Buna rağmen, dergimizde “ortak devlet dili meselesi” etrafında yapılan tartışmaları dikkate alarak, yukarıda bahsedilen ve önceden araştırılan probleme tekrar dönmek ve şimdi ele aldığımız dil meselesi arasında bir illiyet (sebep-sonuç) ilişkisi bulmaya çalışacağız. 

Önceki yazılarımızda biz, bugünkü “millet” mefhumunun hayatın gerçek taleplerine uymak suretiyle kurulduğunu ve ırk, din ve dil gibi objektif özelliklere, yani dışsal belirleyicilere dayanmadığını kaydederek; bu kavramın uzun ilmi tartışmalardan sonra doğru olarak subjektif faktörlere dayandığını söylemiştik. “Millet”in bu genel ve doğru tanımı, fiziksel bünyelerinin karışıklığına bakılmayarak mevcut milletlerin hepsine uygulanabilir. 

Bu yeni ve herkes tarafından kabullenilen subjektif perspektife göre, “millet” artık ne “ırk”, ne “dil” ve ne de “din” ile birebir özdeş şekilde algılanmıyor. Bu unsurlar, herhangi bir milletin farklı kısımlarının daha kolay ve daha çabuk birleşmesine yarıyor ve milletin bütünleşmesi sürecini destekliyorsa da, milletin oluşumu, varlığı ve gelişimi için zorunlu koşullar olarak kabul edilmiyor. 

İşte bu noktadan hareketle dergimizde şunlar yazılmıştı: “Millet, tarihsel bir sonuç olup, şimdiki zamanda ve gelecekte müşterek yaşama iradesini içermekte ve milli birliğe duyulan özlemi ifade ediyor. Millet, yeryüzünün belli bir bölgesinde asırlara yayılan ortak bir hayat ve bundan doğan sosyal, kültürel, ekonomik ve politik şekil ile menfaatler neticesinde ortaya çıkar”[1]. Daha sonra şunlar vurgulanıyordu: “Halk, millet; bu herşeyden evvel ortak görenek, ortak tarihsel akış içinde kültür birliği ve gelecekte birlikte yaşama iradesi ile takviye edilen ruhtur”[2]. 

Subjektif kurama göre “millet”in kökenini ailede aramak hiç de doğru değildir. Ve “millet” tanımı bazılarının düşündüğü gibi biyolojik kurama dayanılarak yapılamaz. 

Gerçekten de ırk ve millet gibi taban tabana zıt iki kavramı bir araya getirebilmenin imkanı var mıdır? Biyolojik kuramda olduğu gibi, milletin kökenini ailede aramak doğru mudur? Elbette hayır. Çünkü yeni bakış bütünüyle aksi bir yol önermekte ve ailenin kökenini aşiret ve kabile gibi daha büyük insan topluluklarında aramak gerektiğini ileri sürmektedir. 

Görüldüğü gibi, ırk-kan yakınlığı, iskelet, kafatası, boy vs. sadece biyolojik bir olaydır. Millet ise, ortak gelenek, düşünce tarzı, görenek vs.’den hareket eden insanların ruhi bağımlılıklarının ürünüdür. 

Tanınmış alim, filozof ve sosyolog Prof. Ernest Barker’e göre, “millet, kan birliği sonucunda meydana gelen fiziki bir olay olmayıp, gelenek birliğine dayanan ruhi bir hadisedir. Bu, bütün tarih boyunca insan düşüncesi, duygusu ve iradesi ile kurulmuş ortak bir ruhsal içerik ve sun’i bir bünyedir”[3]. 

Stammer adlı diğer bir tanınmış alim, aynı düşünceyi şu şekilde izah ediyor: “Bu olay (milli birlik hissi -B.B.-) sunidir, çünkü ruhsaldır. İnsanlar bunu kendilerinde zaman geçtikçe yavaş yavaş oluşturuyorlar“[4]. Nihayet Leh ilim adamlarından Meçislav Şerer “Bu şuur (milli şuur -B.B.-) ortak kader, ortak sevinç, geçmişe ilişkin ortak gurur ve geleceğe yönelik ortak ümide sahip insan grupları arasında doğar ve grup üyeleri arasında kendini gösteren yürek bağıyla birlik meydana getirerek bunları sağlam bir kütle haline getirir” demektedir[5]. 

Böylelikle millet, subjektif faktörlerle vücuda gelen ve coğrafi bağlarla bağlı ayrı cemiyetleri, ruhen farksız gruplar halinde birleştiren içsel duygu ve yönelişlerin ürünü olmaktadır. Dolayısıyla “millet”i fiziksel bir vakıa halinde algılamakta mana yoktur. 

Bu yavaş gelişim süreci, en çok bilinen milletlerde bile henüz tamamlanmamıştır. Le Bon’un fikrine göre, mesela Fransız milletinde, milli dayanışma olgunlaşmamıştır. Fransız ihtilali, milletin farklı kısımlarının bütünleşmesini çabuklaştırmışsa da; Pikardilerin, Flamanların, Burgonların, Normanların, Gaskonların, Bretonların, Provansalların v.s. bütünüyle kaynaşması henüz gerçekleşmemiştir. Le Bon’a göre, bunların karakter, ideal, duygu ve düşünceleri arasındaki fark öylesine büyük ve barizdir ki, şimdiden karakteristik Fransız tipi hakkında bir şey söylenemez. Le Bon, İtalyan milletini de aynı vaziyette görüyor ve “İtalya’da Pigemonları, Sicilyalıları, Venedikllileri, Romalıları ve diğerlerini görüyorum ama, İtalyanları göremiyorum” diyor. 

İngiliz, Şotlan, Valys ve İrlandalılar arasındaki fark ve çekişme o denli büyük ki; Ernest Barker, bunları sadece ayrı birer millet halinde algılamakla kalmayıp, siyasi hayat şekillerini de bağımsız devlet şekline benzetmektedir. Biz bütünlüğü şüpheli olan diğer milletlerden bahsedecek değiliz. Fakat şunu söyleyebiliriz: Bugün Almanya’da kullanılan birleştirme tedbirleri, Alman milletinin tamamen birleşmesinde pek de son aşama değildir. 

Şimdi Kuzey Kafkasya milletini ele alacak olursak; onun kendi bilincini bulmasındaki esasların da, diğer milletlerdeki esaslarla aynı olduğunu görürüz. 

Öncelikle şuna dikkat çekmek lazımdır ki, Kuzey Kafkasyalılar öteden beri tek ve müşterek bir sınır dahilinde yaşamaktadırlar. Belli bir coğrafyada bulunmanın da, kitle için kuvvetli ve daimi bir birlik sembolü olduğunu elbette biliyoruz. M. Şerer bu konuda şunları söylemektedir: “Ana toprakta mıknatıs gücünün kaynağı saklıdır. Aynı toprak üzerinde doğmuş olanlar, hep bu güce kapılarak ortak arzularıyla, daha doğrusu tutkunluklarıyla, kendilerini birleşmiş hissediyorlar. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca, üzerinde milli yaşam oyunu oynanan bir alan olan ve sayısız nesillerin acılarını ile sevinçlerini taşımış bulunan toprak, bütünlüğün ve toplumun sürekliliğinin en mükemmel sembolüdür”. 

Kuzey Kafkasya milleti, birçok ortak öğelerle tek ve müşterek bir manevi ruh vücuda getirebilmiştir. Bu ruh kendisini, halk yaratıcılığı, edebiyat, maddi kültür vs. gibi hayatın muhtelif alanlarında ortak şekilde göstermektedir. 

Kuzey Kafkasya milleti, milli olgunluğunu, yakın geçmişte bağımsız hayata dair iradesini açıklamak ve bu iradeyi önce beyaz, sonra da kızıl istilacılarla mücadele sırasında verdiği kurbanlarla sağlamlaştırmak suretiyle pekala gösterebilmiştir. 

Hiç şüphesiz, bugünün acı günleri Kuzey Kafkasya milletini daha fazla birleştirmek için iyi bir çimento olacak ve ona yakın bir gelecekte milli ve özgür hayatını elde ederek bağımsız bir devlet halinde yaşama mutluluğunu sağlayacaktır. 

* * * 

Milli bünyemizin tek zayıf noktası, milletimizin çok dilli olması ve tek, ortak milli bir dilin mevcut bulunmamasıdır. Fakat bu zayıf nokta, Kuzey Kafkasya milletinin dayandığı esasları sarsabilecek şekilde değildir. Zira, yukarıda da açıkladığımız gibi, ortak dil, millet halinde yaşamanın zorunlu bir şartı değildir. 

Mesela biyolojik açıdan farklı olup, ortak lisandan yararlanan milletler olduğu gibi, biyolojik bakımdan hemen aynı olup, iki ya da daha çok dil kullanan milletler de vardır. 

Bununla birlikte, bir milletin gelişiminde ortak dilin önemi ve yeri o kadar büyük ki, herhangi bir millet tek ve genel bir milli dil vücuda getirmek mecburiyetindedir[6]. “Millet”e özgü, karakteristik, subjektif unsurlarla beraber, tek ve genel bir milli dile sahip bir millet, en ideal ve olgunlaşmış bir millettir. 

Ortak milli dilin sadece pratik yönüne eğilmeyerek, genel milli dili kullanma neticesinde kendini gösteren ve milli psikolojiyi destekleyen bazı şeylere ayrıntılarıyla bakalım.

Düşünce ve duygu dil ile, daha doğrusu söz ile birbirine bağlıdır. Bunların yardımıyla dil ve millet arasında bazı psikolojik (ruhsal) ilişkiler oluşur. Barker buna “akrabalık” adını veriyor ve milletin birleşmesinde dile çok büyük yer vererek bu konudaki fikrini şöyle açıklıyor: “Her ifade, duygularla ilgili ve düşünceler uyandıran unsurlarla yüklüdür. Bu unsurları anahtar, yani dil olmadan kimse çözemez, duygu ve düşünceleri anlayamaz. Bir milletin dilini bilmeden hiç kimse o milletin kalbine nüfuz edemez ve halkın ruhunu anlayamaz. Tam tersine, dil bilinince, bu vasıtayla, bize derinden tesir eden ruhi bir kuvvetin geldiğini hissediyoruz”. 

Böylelikle, dil halkın ruhunu açıyor ve onu daha kolay anlaşılacak bir şekle sokuyor. Fakat dilin en büyük önemi, milli edebiyatın oluşturulmasında ve milletin manevi kültürü ile sıkıca ilişkili olan milli yazı kültürünü yaratmasındadır. 

Baker’e göre “kendi dili ile vücuda getirilmiş bir milletin edebiyatı, onun hayat şekillerinden ve gelişimini etkileyen faktörlerden biri oluyor. Bu edebiyat, milletin psikolojisine nüfuz ederek, onu kendi tesiri altında bırakıyor”. 

Mc Neile Dixon daha açık şekilde, “edebiyat renk kazanmakta ve milli hayatın karakterini ifade etmekte” diyor. 

Milli karakterin ürünü olan edebiyat, aynı zamanda milli düşüncenin gelişimine de etkide bulunabilir. Fakat edebiyatın doğuşu ve serpilmesi için ortak milli dilin varlığı gereklidir. M. Şerer şunu ifade ediyor: “Ortak bir dilin mevcut olmaması, saf bir milli edebiyatın ortaya çıkmasına engel olmaktadır”. 

Biz de şunu diyebiliriz: Ortak dil, ortak milli edebiyatla birlikle, milli bağlılığı desteklemeye yarayan ve milli şuuru kuvvetlendiren önemli faktörler arasındadır. 

Dolayısıyla, mevcut milletlerin yalnız ortak bir devlet dili yaratmak değil; bunu aynı zamanda ortak milli bir dil haline getirmek için sistematik halde çalışmalarına şaşmamak lazımdır. Bilindiği gibi, vaktiyle çok dilli olan Fransa’da roman dili gündeme getirilmiş; mevcut dil ve lehçelerden “langue d’oil”, önce ortak devlet dili daha sonra da ortak milli dil olmuştur.

Yine pek iyi biliyoruz ki, Appen Yarımadasında birçok millet ve dilin karışması sonucunda, nispeten daha yakın bir geçmişte tek dilli bir İtalyan milleti vücuda gelmiştir. 

Aynı manzarayı Alman milleti arasında da görmekteyiz. Sınırlı derecede anlaşılan mahalli lehçelerden kompoze Almanca meydana çıkarak Luther ve bütün Almanya’nın dili olmuştur. 

Nihayet, bugüne kadar üç dili muhazafa eden İngiltere’de Latin ve eski Fransız dillerinden sonra “East Middland” lehçesi bugünkü İngiltere’nin dili haline gelerek, yavaş yavaş ortak devlet dilinden, ortak milli dil haline dönüşmedi mi? 

Çok genç milletler arasında da benzer dil birliklerine rastlamaktayız. Mesela Amerika, Yugoslavya, Çekoslovakya vb. hep dil birliğine çalışan devletlerdir. Hatta dillerin eşitliği hakkının anayasalar ile tanındığı yerlerde (Belçika, İsviçre) bile bu birlik yolunda güçlü çalışmalar yapılmakta; gelecekte ortak milli dil meselesini olumlu şekilde halledilebilecek zemin hazırlanmaktadır. 

Biz bütün bu örneklerin inandırıcı olduğunu zannediyoruz. Bu örnekler bize, ortak milli meselenin çözümlenmesi için gerekli sınırlı kuralları göstermektedir. Kendisini bir millet olarak muhafaza etmeyi isteyen bir millet, ortak milli bir dil vücuda getirme yolunda şuurlu olarak çalışmalıdır. 

Tarihimizin şimdiki aşamasında Kuzey Kafkasya kabileleri, kendi milli “benlikleri”nin korunmasında en iyi bir silah olan anadillerini korumak zorundadırlar. Fakat bağımsızlık elde edildiği, özgür milli hayat devresine girildiği günden itibaren onlar, tek, ortak milli bir dilin oluşumuna bilinçle katılmalıdırlar. 

Hür Kuzey Kafkasya’da bir Avar, bir Kabardin, bir Balkar, bir Osetin, bir Çeçen, bir Kumuk vs. değil, ancak Kuzey Kafkasyalı olmalıdır. 

Milli Merkeziyetçilik 
Dergimizin önceki sayılarından birinde Cevan Bey “İki Yol” başlıklı makalesinde öteden beri temas ettiğimiz şu problemden bahsetmişti: Acaba biz, tüm faaliyet ve hareketimizde çok kabileli oluşumuz esasından mı hareket edeceğiz; yani bu yönü müşterek bir hale getirerek derinleştirecek miyiz? Yoksa ortak kök ve kan bağı ile sağlamlaşan hayatı, ruhi hususlardaki ortak niteliklerimizi göz önüne alarak, her yerde tek milli irade ve emeli savunarak kabile veya milletlerden bir devlet yaratmaya mı çalışacağız? 

Cevan bu konuda şunları söylüyor: “Çok eskiden beri biz, Kuzey Kafkasya milli-politik düşüncesinin pratik teşebbüs ve faaliyetlerinde esas olmak üzere, kabile ayrışması prensibini değil, gerçek milli merkeziyetçilik esasına değer vermişizdir. Kuzey Kafkasya milli meselesini hiç bir zaman müşterek milli davanın gerçekleşmesi için taktik amaçlarla birleşmemiş, ayrı ayrı kabile yahut milletlerin bir meselesi gibi algılamamışızdır. Milli uyanış problemi bizim için daima kendi istiklalini ve yaşama hakkını elde etmeye çalışan tek Kuzey Kafkasya milletinin meselesi olarak kalmıştır”. 

Cevan Bey’in düşünce ve kanaatini takip ederek, söz konusu makalesinde ileri sürülen fikirlere bazı şeyler eklemeyi gerekli görüyoruz. 

Bize göre, Kuzey Kafkasya’nın jeopolitik durumu ve genel şartları hepimizi apayrı bir vaziyetle yüz yüze getirmektedir. Bu vaziyet ise, milli uyanış düşüncesini, değil kabile ayrışması esasına dayandırmak, hatta bu tarz bölünme fikrini beslemek bile milli meselemiz için tehlikeden başka bir şey değildir.

Kabile bölümlemesi kendi başına Kuzey Kafkasya’da ayrı bir zihniyetin varlığına işaret eder ve bu, istiklalimizin açık ve gizli düşmanlarının aktif desteği sonucunda, Kuzey Kafkasya milletini oluşturan ayrı ayrı kabileleri milli birer bütün haline getirmeyi hedef alan açık bir siyasi harekete dönüşebilir. Kabile ayrışması ezeli düşmanlarımızın elinde iyi bir silah olacak ve bu silahla düşman, kabile düşmanlıkları meydana getirerek bütünüyle kenetlenmeye vakit bulamamış Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya gayret edecektir. Kuzey Kafkasya milletinin parçalanıp dağılması, tek milli irade gibi bir esastan mahrum kalacak olan Kuzey Kafkasya devleti fikrinin yok olmasına yol açacaktır. 

Kuzey Kafkasya tarihinin başlıca gelişme aşamaları incelendiğinde görülür ki, bu tarih, birkaç asır boyunca birbirini ezmeye gayret eden iki siyasi akım arasındaki mücadelenin izlerini taşımaktadır. Tarihin o merhalesinde önde gelen ve hakim olan, Kuzey Kafkasya’nın ayrı ayrı kavimlerinin tamamen tabii ve sağlam, devlet kurma ihtiyacı neticesinde ortaya çıkan bir akım, parçalanmış kabileleri müşterek tek devlet sınırları dahilinde birleşmeye ve bu kabileleri tek bir millet haline getirmeye çalışmıştır. Alan ve Hazar döneminde, daha sonra Adige döneminde ve nihayet Mansur, Gazi Muhammed, Hamzat Bek, Şamil zamanlarında hep böyle olmuştu. Kuzey Kafkasya’da yabancı kuvvetlerin tahrik ve yardımlarıyla tutunan ikinci akım ise, bütünüyle bu düşünceye ters amaçlar takip etmiştir. Bu akım, kabile akımlarına göre parçalamaya, ayırmaya teşebbüs etmiş, tarihi kader ve siyasi, manevi menfaat birliğinin sağlam bağlarıyla bağlanan kabilelerin doğal birleşme sürecine her vasıtayla engel olmaya çalışmıştır. 

Bu iki cereyan arasındaki mücadele en sert şeklini Kuzey Kafkasya’nın Moskova ile yaptığı efsanevi nitelikteki, yaklaşık iki asırlık mücadelesi sırasında almıştır. İşte bu dönemde ikinci (parçalayıcı) akım, her vasıtayı kullanarak Kuzey Kafkasya kabilelerinin direnişini zayıflatmaya ve ülkenin servetini ele geçirmeye can atan Moskova’nın sıfatında kuvvetli ve zengin bir koruyucu bulmuştu. Fakat geçen asrın 30’lu yıllarında Şamil’in dehası, eşit olamayan kuvvetler arasındaki mücadelenin ağır koşullarında, Kuzey Kafkasya’nın o günlerdeki hayatına göre değiştirilen hukuk kaideleri doğrultusunda idare edilen birleşik bir Kuzey Kafkasya devleti meydana getirerek birleşme hareketi için kuvvetli bir temel oluşturmuştu. Büyük Şamil’in Kuzey Kafkasya bütünlüğünün bir sembolü oluşu boşuna değildir. Fakat Kuzey Kafkasya’da milli birlik bilinci bulunmasaydı hiç şüphesiz, Şamil’in dehası da kuzeyden gelen bölme çabalarına karşı aciz kalacaktı. Şamil’in yarattığı devletin temelinde, işte bu milli birlik şuuru olmuştur. 

Kafkasya’da kökleşen Çarlık, kendi ayırma ve parçalama faaliyetini devam ettiriyordu. Kendi milli siyasetlerinde, varisi oldukları çarlığın denenmiş metodlarından yararlanan bolşevikler bile aynı yolu takip ettiler. Sovyet hükümeti de Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya teşebbüs ediyordu. Kuzey Kafkasya toprağını bir çok ayrı ve keyfi şekilde oluşturulan idari bilimlere ayırmak, yerli kabile özelliklerini kötü niyetle belirginleştirmek ve dil ayrılıklarını kuvvetlendirmek şeklindeki hareketler bolşeviklerin sistemli bölme planını uygulamaya yönelik tedbirlerdir. 

Dolayısıyla bunun için, hatta bağımsız bir hayat sürdüren tamamen dayanışma halindeki bir millet için bile büyük bir tehlike oluşturan kabile ayrılığı fikri, daha kendi kurtuluşu için mücadele halindeki Kuzey Kafkasya milleti açısından hiç de uygulanabilir değildir. Belirtmek gerekir ki, bu düşünce Kuzey Kafkasya’da tutunamamış ve tarihimiz onu ülke koşullarında, bozguncu siyasi bir zihniyet olması dolayısıyla daima reddetmiştir. 

Vilayet-kabile bölünmesini kabul etmeyerek, buna karşı milli merkeziyetçilik fikrini savunurken, biz federalizm sistemini bile red etmeliyiz. Çünkü federalizm, bir siyasi yönetim şekli olması dolayısıyla bölme en çok yakın ve uygun bir sistemdir. Bunu yerine daha gelişmiş ve milletin süreklilik gösterebilen siyasi teşkilat şekli olan üniter devlet fikrini kabullenmeliyiz. Kabile taksimatı, federalizm ile sıkı sıkıya bağlı bulunmakta ve bu yönetim tarzında daha fazla gelişme zemini bularak en sonunda devletin bütünlüğünü tehdit eden bir bölge milliyetçiliği şeklini almaktadır. Buna göre, federalizm bizim politik hedeflerimiz tatmin edemez ve bizim için bir siyasi ideal olamaz. 

Genellikle kabul edilen bir inanca göre, federalizm, dağınık insan cemiyetlerinin bir araya gelmelerini sağlayan bir araç, kendi çıkarlarının birliğine ve tarihsel kader ortaklığına inanmış farklı sosyal grupları siyasi birliğe götüren yolun aşamalarından biridir. Ancak gerçekte federalizm hiç de, federal idarenin her zaman ve her yerde siyasi şekli aşamalarından ibaret olmayıp, dağınıklıkla tam birleşme arasında bir köprü vazifesi yaptığını iddia eden tek siyasi bakış da değildir. Federal yönetim her somut tarihi olayda birleştirme rolü oynamak, uzlaşma ve barış amacı takip etmek veya parçalamak için uygun koşullar oluşturmak gibi durumlarda özel bir önem ve karakter taşımaktadır. Mesela ilim, arazi-vilayet, mesleki-iktisadi, milli idare ve uluslararası olmak üzere bir çok federatif idare alternatifini seçme ve hayati tecrübelere dayandırarak son şeklin, yani beynelminel federalizmin ifade ettiği manaya daha yakın olduğunu kabulleniyor. Çünkü beynelmilel federalizmde, oluşturulan birliğe, bağımsız devletler ya da farklı milletler dahil bulunuyor. Diğer şekillerinde ise federatif sistem, takip edilen amacı tatmin edemediğinden kabule değer görülmüyor. 

Federatif yönetimin zayıflığı geçmişte Napolyon tarafından da ifade edilmişti. Ona göre “federalizm güçleri parçaladığı için büyük devletleri zayıflatmakta” idi. Federalizmin tanınmış yandaşlarından Tocqueville federatif birleşmelerin bu olumsuz yönüne daha açık bir şekil vererek şunları söyler: “Federal sistemin üstün taraflarını kimse benden daha fazla takdir edemez. Bu sistemde, insanlığın emniyet ve hürriyeti yararına en güçlü kombinezonlardan birini görüyorum. Böyle bir sisteme sahip olan toplumun şahsına özeniyorum. Fakat ben, federasyona dahil olan milletlerin eşit güçle, yönetim üstünlüğünü elinde millete karşı uzun süre mücadele vereceklerine dair inancımı terk ediyorum”. Tocqueville tarafından gayet yerinde vurgulanan bu son yön, Kuzey Kafkasya koşullarında özel bir öneme sahiptir. Federatif Kuzey Kafkasya, sayıca bizden çok üstün olan dış düşmanla mücadele söz konusu olduğunda fena bir konumda kalacaktır. Çünkü, federasyon gereği, soğukkanlı merkezi bir iktidardan mahrum bulunacak ve sonuçta milli kuvvetleri federasyonun bütünlüğüne, kudretine zarar vermeden tamamen ve azami şekilde seferberliğe yöneltmekte acizleşecektir. 

Ayrı ayrı kantonların, eyalet ve kabilelerin uzlaşması, karşılıklı fedakarlık esası üzerine kurulan federatif sistem aynı zamanda fevkalade hassas ve nazik özellik taşıyan basit bir hoşgörüden ibarettir. İşte bu niteliği dolayısıyla üniter devletin karakterini oluşturan kuvvet ve dirençten mahrumdur. Federatif sistemin varlığı bazı özel şartlara gereksinim duyar. Bu şartlar ise, federasyona katılan kabile, millet vs.’nin toprak ve sayı bakımından eşitliğine özel bir dikkat vermekten, halkın bütün kanunlara ve merkezi hükümet ile yerel hükümetler arasındaki uyuşmazlıkları çözümleyen federal mahkemenin kararlarına baş eğebilecek tarzda gelişmiş bir hukuk bilincine sahip bulunmasından ibarettir. 

Otoriteyi birleşik ve yerel hükümet kurumları arasında paylaştırmak (tabii bundan bahsedilebilirse) ve farklı kanton, eyalet hükümetlerinin karşılıklı ilişkilerini bozan sürekli uyuşmazlık meselesinden ileri gelen hakimiyet kurma sürecinin zorluk ve karışıklığı, sadece barış dönemindeki olağan faaliyete zarar vermekle kalmaz, savaş zamanında da güç ve enerjinin lüzumsuz şekilde boş yere harcanmasına neden olur ki, bu durum, tabiatıyla federatif devletin direnci ve istikrarının azalmasına etki eder. 

Federalizmin ayırıcı etkileri orta ve güney Amerika’nın siyasi tarihinde kendini çarpıcı şekilde göstermektedir. Yukarıda da vurguladığımız gibi hoşgörüye dayanan federatif yönetimin şeklinin ne İspanyol, ne de Portekiz dünyası yaratmaya uygun olmadığı anlaşıldı. Mesela, yalnız Kuzey Amerika federalizminin etkisi değil, aynı zamanda İspanyol ırkında hayli gelişmiş olan ve Amerika coğrafyasına da aktarılan bireycilik ve özgürlükçülüğün baskısı altında İbero-İspanyol Amerikasında gelişen federal zihniyet, İspanyol dünyasının bir dizi ayrı devlete parçalanmasına yol açmıştır. Güney Amerika’da federalizm çoğunlukla bir birleştirici faktör değil, ayrışma kuvveti olmuştur. Bu birleştirici olmayan kuvvetten, farklı bütün siyasi çevreler kendi amaçları doğrultusunda bugün bile yararlanmaktadır. Yeryüzünün bu bölgesinde eyaletlerin bağımsızlığı ile federalizm düşüncesi, çoğu kez vatandaşlar arasında kanlı savaşlara ve ihtilallere neden olmuş, buralarda milli birlik aleyhindeki mücadelelere yol açmıştır. Bu durum ise, bilindiği gibi yerel devletlerin meydana çıkmasına neden olmuşsa da, uluslararası hayatta politik değer kazanmalarına set çekmiştir. 

Hemen kaydetmek gerekir ki, federalizmin birleştirici unsur rolünü yüklendiği devletlerde bile, üniter sistem kuvvet kazanmaktadır. Federatif yönetim sisteminin ilk görüntüsünü değiştirmek ve Güney Amerika devletlerinden bazılarında olduğu gibi sistemi zararsız bir gelişme yoluyla üniter devlet sistemine yaklaştırarak, federatif sistemin karakterini etkilemektedir. Bu son derece doğal bir olaydır, çünkü gelişme ve ilerleme yasası gereğince, olgunlaşmamış her form, bir oluşum sürecinde olgunluğa doğru ilerler ve böylelikle konfederasyon federasyona, federasyon da üniter devlete dönüşür. 

Bununla birlikte bazı tarihi örnekler bize, son şeklin, yani üniter devlet şeklinin bu süreçten geçmeksizin de elde edilebileceğini göstermektedir. Çeşitli kavim ve ırkların karışmasıyla oluşan İtalyan milletinin gelişim tarihi ve bu milletin siyasi yönetim meselesini çözümleme tarzı, bizim için yararlanılacak dikkate değer bir örnektir. İtalyan örneğinde biz, Kuzey Kafkasya milleti ve devletleşmesi ile ilgili her birimizi düşündüren sorulara tatminkar cevaplar bulabiliriz. Her şeyden evvel bu örnek bize, kendi son şeklini bulmamış ve henüz dayanışma halindeki milletlerin, siyasi gelişimlerini tamamlamak için federalizmden geçmek zorunda olmadıklarını göstermektedir. Tam tersine, İtalyan örneğinde görüldüğü gibi, bir millet birdenbire üniter devlet şeklini kabullenebilir. İtalyan milletinin yol gösterici liderleri, birleşmiş İtalyan devleti kurulurken, ülkenin parçalanmış pozisyonuna dayanan federalist zihniyeti bir kenara atmaktan hiç çekinmeyerek, tek merkezi bir krallık vücuda getirdiler. O dönemlerde birçoklarının “İtalyanlar artık bir millet midir?” diye tereddütlerini belirttiklerini de ifade etmek gerekir. 

Kafkasya’nın genel durumu bakımından, öyle zannediyoruz ki, siyasi bir teşkilat olması itibarıyla dört Kafkasya milletini birleştirmeye yarayacak olan federalizm, kayıtsız şartsız kabul edilebilecek politik bir ideal olabilir. Buna karşılık, Kuzey Kafkasya’da Kuzey Kafkasya milleti için federalizm prensiplerini (kabile yahut diğer bir esası) kabul etmeye hiç de gerek yoktur. Zira, geçici ve sabit olmayan bir devlet şeması, Kuzey Kafkasya milleti için siyasi bir ideal olamaz. İbero-Amerikan milletleri veya İsviçre örnekleri hiç de tatmin edici değildir ve yaklaşımımızı çürütecek konumdan uzaktır. 

Orta ve güney Amerika milletlerinin bugün federalizm deneyimi ile meşguliyetleri bir taraftan jeopolitik konumlarının gereğinden, öte taraftan da Monroe’nun “Amerika Amerikalılarındır” ilkesini koruma arzusundaki Kuzey Amerika’nın himayesinden kuvvet almaktadır. İşte bu iki belirleyici faktör, burada federalizm taraftarlarının merkeziyetçilerle sürekli mücadelesine (federasyonlarda alışılmış olay) ve mücadeleden çıkan ihtilal hareketlerine, yanı sıra politik kargaşalara zararsız bir şekil vermiş, hiç bir dış sarsıntıya fırsat vermeyecek uygun bir durum yaratmıştır. 

İsviçre’de hayatın normal, barışçıl ve huzurlu akışı bile Avrupa’daki büyük devletler arasındaki rekabetin bu ülkenin mevcut şeklinde kalmasına ihtiyaç duymasına bağlıdır. Buna rağmen İsviçre’de de son zamanlarda merkeziyetçilik akımı kuvvetlenmiş ve ünitarizme doğru yöneliş başlamıştır. 

Fakat bize kalırsa, Kuzey Kafkasya’da federalizm, gelecekte Kuzey Kafkasya milletinin gereksinimlerini karşılayamayacaktır. Kendi politik ve bağımsız yaşantısını kurmak zorunda kalacağı şartlar dahilinde kabile bölümlemesi fikri ve bunu takip edecek federalizmin Kuzey Kafkasya’da zemin bulabilmesi kuşkuludur. Doğal olarak, zayıf noktalarımız arasında ilk sıralarda yer alan kabile ayrılıklarından yararlanmaya hazır güçlü dış düşmanlar karşısında, milletin varlığını tehlike altında bırakacağından, bu gibi şeylerle uğraşmak, istiklali yitirmeyi göze almak demektir. 

Yeterli derecede güç kazanmamış, zayıf bir millet yüksek siyasi bir hazırlığı olmadan ve azami kuvvet harcamayı beceremeden, henüz tamamlanmamış bir devlet kuruculuğu ve hele zayıf bir merkezi hükümet ile karşımızdaki oldukça önemli ve çetin problemleri halletmeye girişemez. Kuzey Kafkasya milletinin, son politik teşkilat şekline giden yolda geçici aşamalarda durmaya zamanı yoktur. Milletimiz, sırası gelince İtalyan milletini örnek almak ve kısa sürede şekillenmek ve elbette gelişmeye, emniyetli bir varoluş ortamı yaratabilmeye yarayacak bir devlet sistemi seçmek mecburiyetinde kalacaktır. Şimdiden denilebilir ki, ne kabile ayrışması ve ne de mahiyeti itibarıyla Kuzey Kafkasya devletinin şiddetle ihtiyaç duyduğu güç ile istikrardan mahrum bulunan federalizm, seçilecek sistem arasında yer bulamaz.

Bunu kaçınılmaz kılan bir nokta da, bizim siyasi arzu ve amacımızın federatif bir birlik haline gelmiş ayrı ayrı kabilelerin basit uzlaşmasını değil, birbirine bağlı üniter devlet şeklinde ifadesini bulan milli birliği esas alışıdır. Ancak bu tarz yapıcı bir zihniyet ve düşünüş üslubu çağın ruhuna uygun olabilir, böylelikle diri, aktif ve yaratıcı güçlerin millet için harekete geçirilebilmeleri sağlanır. Totalizm devrinde emperyalist arzuların yeniden kuvvetlendiği bir sırada, federalizm Kuzey Kafkasya için tehlikeli bir yapıdır. 

Federalizm fikri bizim için ancak, Kuzey Kafkasyalı diye bir milletin varlığını inkar ettiğimiz takdirde yer bulabilir. O zaman federatif yapı tartışılabilir ve Kuzey Kafkasya devletinin kuruluşu incelenirken kendisine bir haklılık sağlayabilir. 

Ancak bunun aksine biz, Kuzey Kafkasya’nın bütün milli çevrelerince kabul edilen bir Kuzey Kafkasya milletinin varlığı fikrinden hareket edersek hiç kuşkusuz şu mantıki sonuca ulaşırız: Bizim için en iyi politik kuruluş şekli, bazılarının savunduğu federalizm değil, belki de yerinden yönetimli ve bazı eyaletlere verilecek özerklikle donanmış üniter bir devlet sistemidir. 

İşte, milli hareket pratiğinde kabile ayrışmasına değil, Cavan Bey’in kaydettiği gibi, karışık bile olsa tek ve hayatiyet gösteren Kuzey Kafkasya milletinin varlığına derin bir iman ve inançtan kaynaklanan milli merkeziyetçiliğe dayanan Kuzey Kafkasya devlet yapısını biz bu şekilde algılamaktayız. 

Ortak bir milli dilin olmaması, dilden başka bütün unsurları içine alan bir milletin varlığından şüphelenmeye temel teşkil edemez. Bu sayfalarda defalarca yazıldığı gibi, bir milletin hayatında dilin büyük önemi vardır. Fakat, bu dilin milletin tüm fertleri için ortak olması vazgeçilmez bir şart değildir. Vaktiyle biz bu meseleyi daha kapsamlı işlerken, millet kavramının çok net olmağını, objektif tariflere kolayca maruz kalabildiğini ve göreli bir karakter taşıyarak zaman, mekan ve hakim dünya görüşünün etkisinde çeşitli şekillerde yorumlanabildiğini kaydetmiştik. Kök, dil, din, gelenek, vs. gibi bu kavramı tarif için vaktiyle kabul edilmiş objektif faktörler çoktan beri önemlerini yitirmiş ve bugün belirleyici bir rol oynama pozisyonlarını kaybetmişlerdir. Belirtilen unsurlar, gerek dil ve gerekse ırk bakımından karışık bir halkın bulunduğu yerlerde “millet” kavramını formüle etmekte yetersizdir. Bu unsurlar daha çok “millet” olgusunu destekleyici nitelikte, doğal faktörlerdir. Diğer bir deyişle “millet”in derin anlamını kavrayabilen, onun öznel niteliklerine sahip unsurlar değildirler. 

“Millet” şu ya da bu nedenle yakınlaşmış, duygu ve düşünce bakımından dayanışma halindeki insan gruplarının bilincinde meydana çıkan, maddi olmayan olayların akışında doğan, sadece psikolojik ve kültürel hadisedir. Kendi ruhsal yakınlıklarının, birlikteliklerinin ve diğer insan gruplarından farklılıklarının farkında olan, ortak çıkarlarına hizmet için görev duygusuna ve çoğunluğun iyiliği için sıkı işbirliğinin gerekliliğine inanan sosyal gruplar, basit insan yığını olmaktan çıkarlar ve organik şekilde birbirlerine bağlanmış, daha derin ve bütünleşmiş varlık haline gelirler. Bu bağlılık tamamen ayrı bir devlet yaratmak suretiyle hukuken ve fiilen şekillenerek kendini göstermektedir. Böyle bir milletin birleşik hale gelişi de ancak milli dil, tarihsel kader birliği vs.nin varlığıyla kuvvetlenmektedir. Fransa, Belçika, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, İspanyol Amerikası ülkeleri, Portekiz, Brezilya, yanı sıra İsviçre gibi ülkeler, ortaya koyduğumuz görüşleri doğrulayan parlak örneklerdir. 

Milletin oluşumu için, milleti meydana getiren farklı parçaların uzun süre tek bir devletin sınırları içinde bulunmasını gerekli gören görüş bile eleştiriye dayanamayacak derece zayıftır. Objektif belirtiler, kendi başlarına bir milletin oluşumunda yapıcı fonksiyon yüklenmedikleri gibi, bir devlet içinde uzun müddet yaşamak bile farklı parçaların bir millet haline gelmelerini sağlayan zaruri şart sayılamaz. 

Bazı imparatorluklarda farklı unsurların uzun süre bir devlet çatısı dahilinde kalmalarına rağmen, Amerikan Milletleri ve savaş sonrası siyasi haritanın değişmesiyle ortaya çıkan milletler[7], sonradan ayrılan koloniler görüşümüzü destekler konumdadır. Fakat bunun daha güçlü ve mühim örneği, Roma İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde yükselen İtalyan milletinde izlenebilir. Hatırlanabileceği gibi bu imparatorluğun kalıntıları, bin yıldan daha fazla bir çok küçük bağımsız devlet, eyalet ve şehir halinde yaşamış ve hiç bir zaman tek millet, tek devlet halini alamamıştı. Görülüyor ki, “millet” gerçeği subjektif belirleyicilerden, psikolojik motiflerden ibaret olup, belirgin özelliği de uzunca bir tarih süreci içinde insanların edindikleri şuurdur. İşte bu uygarlık ve kültürel birlik bilinci, belli bir toplumsal grubu duygu ve düşüncede bütünleştirerek, tek ve bağımsız bir devlet bünyesinde siyasi yaşam azmi ile iradesini meydana getirmektedir. Kuzey Amerika’nın karışık halkı, bir millet olarak yaşamak iradesini 1787 anayasası ile belirlediği andan itibaren, olgun bir millet kimliği göstermeye başlamıştır. Anayasanın başlangıcında yer alan “biz birleşik cum-huriyetler milleti, bu anayasayı yayınlıyor ve tesis ediyoruz” cümlesinde kuzey Amerika milletinin milli şuur ve milli olgunluk ürünü olan tek iradesi, bütünüyle ifade edilmektedir. Aynı şeyi 1874 yılında kabul edilen İsviçre anayasasında da görmekteyiz. İsviçre milletinin iradesini ortaya koyan anayasanın başlangıcında şunları okuyoruz: “Her şeye gücü yeten tanrı adına! İsviçre konfederasyonu, kantonların birliğini sağlayan, İsviçre milletinin birlik, kuvvet ve şerefini korumak ve güçlendirmek amacıyla bu federal anayasayı kabul etmektedir”. 

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Kuzey Kafkasya halkında ruhi birlik ve milli yakınlık bilinci var mıdır? Acaba, herkesin yararına, tek bir milli iradeye hizmet etmek göreviyle yükümlü olduğunun farkında mıdır? Ve bu milli iradeyi bağımsız bir devlet yaratacak, şekillendirecek ve kanuni bir şekle sokmak arzusunu taşımakta mıdır? Bütün bu sualleri cevaplandırmak gerekli midir? 

Halkımızın gelişmiş milli bir şuura sahip olduğunu ve milli varlığı korumak için mücadeleleri gösteren Kuzey Kafkasya tarihi bütün sorulara olumlu cevap teşkil eder. Kuzey Kafkasya milleti eski bir geçmişe sahiptir, fakat, Kafkasya’nın devre dışı bırakılmayan jeopolitik konumundan kaynaklanan özel koşullar ve nedenlerle gelişmesinin son formuna henüz ulaşamamıştır. 

Çarlık döneminde olduğu gibi, şimdi de Sovyet rejiminde uygulanan sömürge yönetimi ve mahkum milletleri parçalama siyaseti Kuzey Kafkasya’nın milli dayanışmaya ilişkin gelişimine imkan vermemiş ve halen de vermemektedir. 

Acaba bu durum, mevcut şartları olduğu gibi değerlendiren, tarihi olayları bütün boyutlarıyla tahlil eden, sadece kendi milletimizin yüzyıllara uzanan hayat tecrübesinden değil, tarihleri bize benzeyen milletlerin deneyimlerinden ders alabilme olanağına sahip bizlerin, milli gelecek probleminin çözümünde kabile bölümlemesi esasını kabullenmek mecburiyetinde olduğumuzu mu ifade eder? Çağımızın ruhuna ve gereklerine uyarak, bizi daha çabuk ve zararsız şekilde belirlenen hedefe ulaştıracak yol mu iyidir? Yoksa bize düşman olanların yolunu takip ederek geçmişe dönmek ve geride kalan kabile devrini diriltmek mi iyidir? 

Düşüncemize göre “Usus est magister optimus”tan iyisi yoktur. Dolayısıyla tarihteki tecrübelerden ders alarak daima ileriye doğru gitmek ve bizi başka milletlerden ayıran mesafeyi en kısa zamanda kapatmaya çalışmak lazımdır. 

Milli davamızın başarısı için, biz bütün teorik ve pratik hareketlerimizde eyalet-kabile milliyetçiliği prensibinden, milleti parçalayan federalizmden değil, en diri ve en gelişmiş devlet şekli olan milli merkeziyetçilik prensibinden hareket etmek zorundayız. 


1 Barasbi Baytugan - “Yaşamaya Hakkımız Var mıdır?”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1933, No: 37.
2 Balo Bilatti - “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1934, No: 50.
3 Ernest Barker - Milli Karakter ve Oluşturan Faktörler.
4 Stammer - Wirschaft und Recht.
5 Şerer - Sosyoloji ve Siyasette Milli İde.
6 Biz burada ortak milli dil ile ortak devlet dilini farklı algılıyoruz. Çünkü, ortak devlet dili, daha ziyade mekanik birliğin vücuda gelmesine yarayan teknik bir vasıtadır.
7 Yazar I. Dünya Savaşını kastetmektedir. (Ed.)

Yeryüzünde güzelliği, verimli toprakları, göklere dek yükselen yüce dağlarıyla yerkürenin parçalarından biri olarak varlığa sahip bulunan Kuzey Kafkasya 18. yüzyıl sonlarına doğru Rusların kirli çizmeleri altında çiğnenmiş, düşmanın çekirge akışını anımsatan istila hırsıyla devamlılık kazanan büyük üstünlüğüne rağmen yarım asır Kadar kutsal toprağın sinesini karış karış savunan masum ve kahraman ahalisi de nihayetinde sonsuz ve kirli istila akışına karşı yenilerek esaret devresine girmişti. 

Hala devam etmekte bulunan bu üzücü esareti, kurtuluş ile ancak rahat nefes alabilecek olan Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimize hatırlatırken, esaretin ve halen devam edişinin sebeplerini ve daha sonra bu esaretten kurtuluş çaresinin araştırılmasından meydana gelen konumuzu üç aşamaya ayırarak inceleyip detaylandıracağız: 

1. Kuzey Kafkasyalılar neden mağlup olmuşlardır? 
2. Esaretten sonra nasıl bir sosyal durumla karşı karşıya gelmişlerdir? Ve bu durum toplumsal birliklerine, yaşamlarına ne gibi tesirler yapmıştır, hangi özellikleri kaybettirmiştir? 
3. Bu esaretten kurtulmak için takip edilmesi gereken yol ne olmalıdır?

Kuzey Kafkasyalılar Neden Mağlup Olmuşlardır nedenlerini üç noktada incelemek gerekir:

I- Rus İmparatorluğunun belli bir program altında yeryüzü parçalarını ele geçirmesi ve sonunda dünyaya hakim olması yolundaki düşüncesi Rusların tarihe geçen Büyük Petro'ları, vahşi bir şekilde hemen hemen bütünüyle bilinçsizce hayat süren milletini yarı ilmi yarı zor kullanarak uyandırmaya çalışmış, az çok medeni ve insani bir yaşam oluşturmalarına etken olabilmişti. O zamanki belirgin hayat felsefesine karşı Büyük Petro'nun ve onun açtığı ekolü takip eden devlet adamlarının, milletleri üzerine yaptığı etkiler dikkate değerdir. Özellikle devlet teşkilatında başarı elde edilir edilmez Saray tarafından ilk düşünülen konu toprakların genişletilmesi ve otoritenin yerleştirilmesi oldu. Bu düşünce ile düzenlenen programın başında Kafkasya; sırasıyla Kırım, Ukrayna'nın batı kesimleri, Lehistan, Türkistan vb. yer alıyordu. Ruslar açısından bu memleketlerden en cazip olanı Kafkasya idi. Çünkü diğerlerine göre zengindi, güzeldi, büyüktü. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'na karşı doğal bir set ve ona saldırmak için mükemmel ve büyük bir hareket noktasıydı. Rusların bu istila fikrini veren birinci sebep de, saldırmak istedikleri memleketlerin güçlü bir devletin elinde bulunmamaları veya kuvvetli bir devlet tarafından korunmamalarıydı. Zaten öteden beri, kuvvetli olan devletlerin zayıf komşularını çiğnediği, güçsüz bulduğu an, sınırlarını takviyeye bile lüzum görmeden saldırdığı tarihte izlenen olaylardandır. Fakat güçlü bir komşu devletle karşı karşıya geldiğinde yapacağı ilk iş sınırların sağlamlaştırılmasıdır. Bundan dolayı, askeri bir harekatta, saldırı kararı verilirken, düşmanın zayıf yada güçlü oluşu karar üzerinde etkilidir. Ruslar o tarihlerde Kafkasya basta olmak üzere, belirttiğimiz memleketlerin istila edilmesinde, onların zayıf olmalarını göz önünde bulundurarak ve kalabalık insan sürülerini toplayarak güçsüz bulduğu ülkeleri çiğnemiş, imparatorluk sınırlarına dahil etmiştir. İşte bu istila düşüncesi ve daha sonraki uygulaması Kafkasyalıların esir olmalarındaki etkenlerden biridir.

II- Kafkasya'nın coğrafi konumu. Kafkasya'nın coğrafi konum bakımından eski tarihte Asya'dan Avrupa'ya gerçekleştirilen göçlerde bir köprü vazifesi yüklendiği gibi, 18. yüzyıl sonlarında Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu ve İran hükümeti ile ilişki kurma imkanını verecek önemli bir araç ve köprü oluşu... Gerçi o tarihte, şimdiki Romanya-Basarabya'da aynı sınırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile ilişki halinde bulunmalarına rağmen, orduların şevki açısından ve özellikle slav ırkına dahil milletlerin başkaldırışını sağlamak ve bunların Osmanlılar üzerine musallat edilip Osmanlı'nın elindeki Avrupa topraklarının kurtarılması fikrini içermesi açısından, yalnız bu yöndeki ilişkiyi yeterli görmüyordu. Rusların, yakınlarındaki zayıf, küçük milletleri ve devletleri yutarak, en güçsüz gördüğü büyük devletlerden olan Osmanlı devleti ile derhal temasını temin etmek için tek yol Kafkasya idi. Nitekim Rusya, Lehistan'ı kuşattıktan sonra Almanya ve Avusturya devletlerinin karşısında güçlü olmalarından dolayı o cephelere saldırmayı terk etmiş, Türkistan, Kırım ve Kafkasya'yı kuşattıktan sonra, Romanya üzerinden bilinen saldırılarını gerçekleştirerek slav milletlerini kurtarmış, Osmanlıların başına bu küçük slav milletlerini musallat ederek kendisi Kafkasya'dan Osmanlılara saldırmıştı. Ruslar için Kafkasya bir toplanma bölgesi, Tiflis ise bir toplanma noktası olmuştu. Büyük Petro'nun uyandırdığı Ruslar dünyaya hakim olmak için, küçük milletlerden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nu yutmak hayalini kuruyorlardı. Osmanlı Asyasının ele geçirilmesi için yegane yol Kafkasya idi ve burada kuvvetli bir devlet olmadığı veya güçlü bir devlet tarafından himaye edilmediği için bölgenin istila edilmesinde zorluk yoktu. İşte, Kafkasya'nın o zamanki coğrafi durumu da, istila nedenlerinden birini oluşturur. 

III- Kuzey Kafkasya'nın sosyal, kültürel, politik vaziyeti. Kuzey Kafkasyalıların, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan din, adetler, dil, ırk ve vatan birliği gibi sosyal unsurlardan mahrum bulunması yada bunların eksikliği ve aynı zamanda irfanın da noksan olması esaretin en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Daha önce bahsettiğimiz iki önemli sebeple Rusların Kafkasya'yı istila fikirleri ürettikleri zaman Kafkasya halkının sosyal açıdan bir birlik halinde olmamaları da, istila düşüncesini taşıyan kimselere büyük yardımda bulunmuştur. Şayet Kafkasya bir birlik durumunda olsaydı, istilacı düşmanlara karşı durabilecek bir devlet, bir birlik kurabilseydi, o takdirde vaziyet farklı olabilirdi. Kafkasya'nın sosyal ve tarihi hayatını anlatan birçok eser basılmış, birçok yazılar yazılmış, fakat bütün bunlar kendileri tarafından değil, yabancılar tarafından yayınlanmış eserlerdir. Bir yabancı hiçbir zaman, bir başka milletin mutluluğuna yön vermeyi düşünmez, sadece bugünkü ve geçmişteki durumlar ile ilgili incelemelerde bulunur. Bu da çok doğaldır. Bu açıdan bakıldığından Kafkasyalıların sosyal, tarihi hayatları tüm yönleriyle ortaya konmamıştır. İstiladan önce Kuzey Kafkasya halkı, çeşitli dillere sahip, birbirinin lisanından anlamaz, birlik, beraberlik, hürriyet, vatan vs. kurtuluş hareketinde vasıta olacak esas unsurlardan da ne yazık ki mahrum durumdaydı.

Bir milletin bireylerini birliğe yöneltecek ve bir bütün haline getirecek sosyal unsurlar şöyle sıralanabilir: Din, dil, kan ve ırk, vatandaşlık, örfe ve adetler. Bütün bu unsurlar incelendiğinde görülür ki, hiçbirisinin de gönüllere rahatlık verecek derecede Kuzey Kafkasyalılarda sosyal bir bağ olma kabiliyeti taşımamaktadır. Şimdi bunları birer birer inceleyelim: Din o zamanlar Kuzey Kafkasyalıların o zamanki durumlarına göre sosyal bir bağ oluşturamazdı. Çünkü, İslam dini Arap lisanı ile sabit kılındığı için bunu anlayacak halk yoktu. Ancak, yarım yamalak, medrese köşelerinde Arapça öğrenen kimseler tarafından halka din ve inançlar aktarılmaya çalışılmışsa da, maalesef yabancılık ve bilinçsizlik içinde bu da sosyal bir bağ olmaktan çok uzak kalmıştı. Nitekim, Osetya, Abhazya ve Gürcistan'ın bir kısmı Hıristiyan olarak kalmış, saldırı zamanında da, diğer unsurlardan daha çok, bu din bağıyla düşmanlarla savaşan Şeyh Şamil'e katılan fertler de azınlık derecesinde kalmış ve halkın ruh ve adetlerine yabancı gelen bu bağa karşı cazip bir varolma duygusu uyandıramamıştı. Tarih incelenecek olursa görülür ki, hayret verecek şekilde, büyük kahramanlar, genellikle kendi ırkdaşlarına karşı da savaşmış ve bazen ırkdaşlarını düşman safları içinde Bulmuştu. Aynı dili konuşmayan bazı ırkdaşlar ise bir araya gelerek düşmanın saldırısına karşı durmak, ölmek duygusunu bile duymamıştı.Eğer o zaman din ve inanç bağlarıyla beraber, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan vasıtalardan dil birliği, ırkdaşlık, vatandaşlık vb. duygular da uygulanmaya konsaydı ve millete böyle bir telkin yapılsaydı, hiç şüphe yok ki, dünyaya şöhret salan ve bir avuç inananla Ruslar gibi bitmez tükenmez akıntı haline gelen bir düşmana karşı yarım asır gibi uzun zaman direnirken belki de kutsal toprakları düşmanın kirli çizmeleriyle ezmesine önlem alabilirdi. 

Dünya tarihi ile sabittir ki, din ve inanç bağları bir milleti veya milletlerin fertlerini birleştirecek yeterli bir bağ değildir. Hıristiyan tarihindeki örneklere bakılacak olursa, Osmanlıların senelerce askeri kuvvetle yardım ettiği, din ve inanç bağlarıyla bağlanmaya çalışmış olduğu halde, yenmek mümkün olmayarak, genel savaş sonunda çözülmüşlerdir ki, bu da çok açık bir delil teşkil etmektedir. İşte zavallı Kuzey Kafkasya istila edilirken, insanları birleştirmek ve düşmana karşı savunma kuvvetleri oluşturmak için başvurulan bağlardan biri de, fayda sağlamayan bu din bağı idi. Adetler ise Kuzey Kafkasyalılarda öteden beri yer etmiş, milli içeriği tam olarak oluşmuş bir durumda bulunmaktadır. Hiç kuşku yoktur ki, Kuzey Kafkasyalıların yaşamları müstakil ve kendilerine has gelişim gösterseydi, dünya milletleri arasında adet ve gelenekler açısın dan "yazılı olmayan kanun" sıfatıyla bilinen kanunlara her zaman örnek olarak gösterilen İngiliz geleneğinin çok daha üstünde ve hatta bütünüyle açıklık kazanmış şekilde adetleri gelişmiş, bunlara bağlı kalınan ve bunlarla hükmedilen bir durum doğacaktı. İstila sırasında Kuzey Kafkasyalılarda irs ve gelenek bağı bulunmasına rağmen bu adetlerden bir kısmı biraz iptidai olduğu ve yanlış fikir ve amaçlara yönlendirdiği için zararlı hale dönüşmüştü. Ne yazık ki, ilim ve şuuru yüceltmek gayesiyle değiştirilmesi konu edilmemiş ve saldırı zamanında da toptan müdafaa konusunda ters etki yapmış ve düşmana karşı birleşmeleri gerekli olan kişiler bu zayıf adetler sebebiyle anlaşmazlığa düşmüş, neticede bir kabile başkanı Şeyh Şamil ile birleşirken, karşı taraf da düşmanlarla birleşmiştir. Zararlı olan bu çeşit adetleri de insafsız, medeni olmayan, özellikle bugün uygar dünyada nefretle karşılanan sınıf ve tabakalar kabullenirler. İste saldırılar karşısında bile, sadece zararlı olan adetler ve inanışların etkisi düşman lehine ve Kuzey Kafkasyalıların aleyhine bir etken olmuştur. Irkdaşlık unsuru açısından ele alındığında, gerek istila zamanında ve gereksi istiladan sonra saf kalan kısmında olsun ırk konusunda şaheserlik gösteren, gezgin, hareketli ve sağlam bir ırka Kuzey Kafkasyalılar sahip bulunmuşlar. Bilginler, yeryüzünün ırklarını sınıflandırırken beyaz ırk olarak Kafkasya ırkını ayırırlar. İstila zamanında, çok önemli unsurlar arasında yer alan sosyal özelliklerin, savunmada olumsuz neticeleri olmasına rağmen yıllarca yalnız ve parça parça kütleler halinde donanımsız mücadeleyi gerçekleştirmeleri, tarihin benzerini kaydetmediği üstün düşmana karşı mücadele etmiş olmaları, savaşmaları ve zaferler kazanmaları ancak ırklarının yüksekliği ile ilgilidir. Dayanmak, fedakarlık vb. gibi bazı hasletleri ifade eden kelimelerin anlamı ve sınırları, bu ırk için çok geniş ve belki de sınırsızdır. Bu yönden, zor şartlar altındaki karşı koyuş ile diğer savunma olayları arasında bir karşılaştırma yapıldığında gerçek kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Eğer bahsettiğimiz olumsuz sebepler bulunmamış olsaydı, Ruslar gibi sürü halinde yasayan bir millet değil, en gelişmiş bir millet bile topraklarında kendilerine has bu ırk mevcutken Kafkasya'nın bir karış toprağına dahi zor burunlarını sokabilirlerdi. Fakat ne çare ki böyle olmamıştır. Irk ve kan yüksekliğinin bir sonucu Kuzey Kafkasyalılarda vatan sevgisi çok üstündü. Ancak bu sevgi ve muhabbet, doğal ve bilinçsiz bir durumdan çıkarılıp, bütünüyle bilinçli bir hale sokulamamıştır. Çünkü bu, ancak ilim ve irfanla olurdu, ilim ve irfan ise, başta (müşterek/edebi) lisan yokluğundan dolayı ortaya çıkartılamamıştı. Aslında tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi ile, bilinçli bir vatan sevgisi arasında ilk bakışta bir fark yok gibidir ve yoktur da. Fakat aralarında bir farklılığı gerektiren yegane sebep şöyle açıklanabilir.Tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi daime kalpte yaşar, fakat, vatana yönelik bir saldırı anında yine kalpte bulunmasına rağmen harekete geçmez. Bütünüyle bilinçli bir vatan sevgisi ise sürekli yürekte bulunur, buna karşılık herhangi bir saldırıdan sadece etkilenmekle kalmaz, harekete geçer; saldırgana karşı şahsi bir eyleme dönüşerek ya öldürür veya ölür, vatanın bir karış toprağını bile kimseye vermeye dayanamaz. İşte vatan sevgisi açısından ele alındığında, bu noktanın istilaya zemin hazırlayan faktörlerden biri olduğunu unutmamak lazımdır. Dil bağlamında incelendiğinde; dilin, şahsi iradenin görünür bir aracı olarak insanlar için çok önemli olduğu ifade edilebilir. İnsanoğlunun yaratılışından beri konuşulan diller ve dil anlaşmazlıkları hakkında efsanevi boyutlarda çok şeyler söylenmiştir. Fakat böylesi efsanelerden çok, yaratılış zamanında insanların çeşitli bölgelerde toplu halde yaşayamamaları sebebini kabul etmek lazımdır. Yeryüzünün boş kısımlarına dağılmak, güzel ve daha iyi yerleri aramak ve sonuçta da bir yerde yerleşip, yer sahibi olmak gibi doğal amaçlar neticesinde çeşitli ifade tarzları doğmuştur. Bugün, ileri düzeye gelmiş milletlerde bile dil anlaşmazlığı, az da olsa görülmektedir. Gariptir ki, insanoğlu ilerleme yolunda hızlı adım atmakta olduğu halde, kendi menfaatine her zaman bir engel, hiç olmazsa bir külfet getiren lisan anlaşmazlığını ortadan kaldırma yolunda hiçbir çaba göstermemektedir.

Dil bakımından Kuzey Kafkasya, yeryüzünün en garip ülkelerinden biridir. Kafkasya'yı bu duruma getiren tek sebep, herhalde insanoğlunun Asya'dan Avrupa'ya göçü sırasında bu memleketin bir köprü vazifesi yapmasıdır. Bununla beraber ırk ve kanın yol açtığı benlik duygusu ve Kafkasya'nın coğrafi özellikleri de bu konuda bir etken olmuştur. Şimdiye kadar Kuzey Kafkasya'da yüzlerce dil konuşulduğu hakkında birçok rivayetler, yazılar varsa da, durum abartıldığı kadar değildir.

Ancak durum bazı milletlerinkinden biraz fazladır. Şimdiye kadar bu dillerin düzenleştirilmesi ve birleştirilmesine dair hiçbir çalışma olmadığı için, başlangıçta olduğu gibi kalmıştır. Kuzey Kafkasyalılar arasında lisan farklılığı olduğu halde ırk, vatan sevgisi, adet ve gelenekler, yaşam ve giyim tarzı, dini inançlar vs. gibi özellikler açısından halk arasında müthiş ve kuvvetli bir birliktelik görülmektedir. Halbuki, asrın çoğu sosyologlarının düşünüş ve araştırmalarına göre, bir toplumun fertlerini birbirine bağlayacak en kuvvetli ve tek bağ, dildir. Son asırlarda yapılan bilimsel araştırmalara göre, Kuzey Kafkasyalılar arasında, doğal olarak bir ayrılık olduğunu görmemek imkansızdır. Ancak bu birlikteliğin başlıca sebebi, örf ve adetlerin kuvvetli ve bir bütün olması nedeniyle aile terbiyesinin de aynı oranda güçlü ve dolaysız şekilde ortaya çıkmasıdır.

Rusların saldırıları sırasında (şimdi de olduğu gibi) Kuzey Kafkasya'da dikkate değer ve Kuzey Kafkasyalıların bütününün isteklerini anlatabilecekleri ortak bir dil yoktu. Bir dili konuşan kişiler Dile yazı bilmeksizin, şifahi olarak konuşurdu. Çünkü hiç bir dil için alfabe bulunamamış, yazılmamış ve düzenlenmemişti. Mücahitler ise, genellikle dinden ilham alarak Arapça okur, yazarlardı. Doğal olarak, herkesin bilmediği bu dil, bütün toplumun ihtiyacını karşılayamazdı, karşılaması da imkansızdır. İşte saldırılar sırasında Kuzey Kafkasyalılar için resmi ve başlı başına bir dil olup da, toplumun bireylerini bir araya getirememesi önemli sonuçlar doğurmuş, bazı zümreler diğerlerinden ayrı kalarak birliktelik oluşturamamış, sonuçta da bu durum düşmanın lehine, fakat Kuzey Kafkasyalılar aleyhine hiç hissedilmeden istilayı kolaylaştırmıştı. Bir bütün halinde ele alındığında, işte ayrıntılarıyla anlattığımız 1-Çarın cihanı istila fikri, 2-Kafkasya'nın coğrafi durumu, 3-Kuzey Kafkasyalıların sosyal hastalıkları, istila ve esaret unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fakat, Kuzey Kafkasyalılar, bu gibi sebep ve hastalıkların etkilerine hayli maruz kalmakla birlikte, üstün durumda bulunan düşmana karşı ezik durumda olmamış; gerek kitle halinde, gerekse kişisel olarak yine vatani ve ırki görevini yerine getirerek dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde ülkesini korumuş, olağanüstü acı ve zorluklara katlanmış, köyleri yerle bir edilene, yok olana dek, yüksek dağların zirvesinde yasayan kartalların yuvalarını ev edinerek düşmanla yarım asır mücadeleyi sürdürmüş; sonunda bir kayanın, çağlayan bir derenin veya bir yamacın köşesinde şehit olmuş, böylece Kafkasya'nın da esaret devresi başlamıştır.

Bahsedilen sosyal hastalıklar nedeniyle Ruslar'a sığınan bazı kişiler de, istila tamamlandıktan sonra zorlanmaya başlamışlar, kirli bir düşmanın kirli çizmeleri altında sadece yaşamanın değil, ancak belli bir zamana kadar inlemenin mümkün olduğunu sonradan anlayarak değerlendirmişlerse de, iş işten geçmişti.

Kuzey Kafkasya'nın acılı ve zorlu uğraşı bu surette neticelenirken, asıl felaketin büyüğü olan esaret ve göçü öte yandan başlamaktaydı. 

Gortsı Kavkaza, Varşova, 1933, No:43, s:5-18 ve No: 44, s:2-6.


Tevfik Çiper

ÇAR HÜKÜMETİNİN KAFKASYA’DAKİ İŞGAL POLİTİKASI: 

Rusya'nın Perslerle (1826-1828) ve Türkiye’yle (1827 -1829) yaptığı savaşlarda zafer kazanması Rus İmparatorluğu’nun gelecekteki fetihleri için bir basamak olarak kullanacağı Transkafkasya’ya saldırmasını olanaklı kıldı. Çeçenistan'ı, Dağıstan'ı ve Çerkesya'yı içine alan Doğu ve Kuzeydoğu[1] Kafkasya'nın fethedilmiş olarak görülmesine rağmen, gerçekte bu bölgelerin özgürlük aşığı dağlı halkları Çar politikasına karşı direniyorlardı ve henüz pasifize edilmemişlerdi. Çar Hükümeti, işgal edilen Kuzey Kafkasya vilayetleriyle Transkafkasya arasında bir tampon bölge oluşturan bu dağlı kabileleri boyunduruk altına alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştı. 

Dağlı halk, Çarizmin sömürgeci boyunduruğunun ağır baskısından yakınmaktaydı. Verimli vadileri bırakarak dağlara sürülen dağlılardan alınan bu verimli topraklara, Çar hükümetinin emellerine destek olacakları gözüyle bakılan Kazak köyleri kurulmuştu. Çar Hükümeti bu özgürlük aşığı dağlılara karşı saldırılarına 19. yüzyılda başladı. Tekrar Ordu Kumandanlığına getirilen Paşkevich, 1837'de Çar'dan ''Dağlıları tamamen bastır, boyun eğmeyenleri yok et'' şeklinde emirler alıyordu. Paşkevich atalarınınkine eşit bir şevkle ve vahşice bir politika oluşturdu.

Çar Hükümetinin politik açıdan onur kırıcı, ekonomiyi çökerten ve sürekli baskısına karşılık dağlılar 1820'li yılların sonunda bağımsızlık mücadelesini başlattılar. Mücadele, Çarlığa ve onun uşakları olan yerel Hanlara yönelikti ve kısa sürede bir kitlesel halk hareketine dönüştü. Bu dağlıların sömürgeci Çar Hükümetine karşı verdiği bir mücadeleydi. Bu mücadelenin, İslamiyet’in bir tarikatı olan Müridizm'in dini bayrağı altında olması gerçeği Kafkas halklarının geri kalmış toplumsal yaşamlarıyla açıklanabilir.

MÜRİDİZM: 

İslamiyet'in Kafkasya'da ilk olarak görünmesi 7. yüzyıldaki Arap fetihleri zamanına rastlar, fakat İslamiyet Kafkasya'da çok yavaş yayılmış ve 18. yüzyıla kadar dağlara girememişti. Doğuda eski zamanlardan beri bilinen ve Kafkasya'ya 15. yüzyılda giren Müslümanlık, rahiplerle çok az benzerlikleri olan Dervişlerin buyruklarıyla oluşturuldu. Orta ve Önasya'da iyi bilinen bu buyrukların öğretileri Dağıstan ve Çeçenistan'a ''yol'' yani kurtuluş yolu anlamına gelen Tarikat adı altında yayıldı. Tarikatçılar yani daha doğru olarak Müridler öğretmenlerinin isteklerine kayıtsız-şartsız itaat etmeye söz vermişlerdi. Bu da yüzden köylüleri ilk defa oluşturulan böyle bir hareketin önemini kanıtlayan bir gerçektir. Kafkasya'da tarikatın öğretileri tamamen diniydi ama sonraları Dağıstan köylüleri arasında yayılmasıyla tamamen askeri ve politik bir kişiliğe büründü. Rus araştırmacıları buna Müridizm adını verdiler. 

Yarag köyünden Molla Muhammed veya Kurali Mohama 1823'te tarikatın Dağıstan'daki ilk öğreticisi olarak ortaya çıktı. Fakat onun öğretilerine Gimrili tanınmış bir vaiz; Gazi Muhammed, tarafından yeni bir biçim verilmiştir. Gazi Muhammed, tarikata askeri ve politik bir kişilik kazandırmış ve işgalcilerle birlikte feodal beylerin de dahil edildiği kafirlere karşı bir Mukaddes Savaş ve Gazavat fikrini ileri sürmüştür.

1820'li yılların sonlarında, Çar'ın istila politikasına karşı yürütülen mücadelenin şiddetlenmesi gerektiğini hocası Kuralı Mohama'dan daha hararetli bir şekilde savunan Gazi Muhammed, politik mücadeleye olan isteğe Müridizm'de daha açık bir ifade geliştirdi. Bu sırada Çar Hükümeti, dağlı kabileler arasındaki kavgalardan mümkün olduğu kadar çok yararlanmaya çalışıyordu. Bu nedenle Gazi Muhammed bu kavgaların sona ermesi için vaaz vermeye başladı ve hatta kan davasına bir son vererek kabileleri Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede birleştirmeye teşebbüs etti. Konuşmalarında, Müridizm ile bağımsızlık savaşının birleşmesinin yani Gazavat'ın gerekliliğine tekrar değindi. Lenin ''Politik bir direnişin dini çerçeve içinde ifade edilmesi yalnız Rusya için değil, gelişimlerinin belli aşamalarında tüm halklar için geçerli bir olgudur'' der. Marx'a göre Gazavat, dağlıların bağımsızlık için verdikleri en uygun mücadele biçimiydi. 

KUTSAL SAVAŞIN BAŞLAMASI: 

Gazi Muhammed nispeten kısa bir süre içinde Dağlı erkek nüfusunun büyük bir bölümünü etrafında topladı ve 1830-1832 yılları arasında başarılı bir dizi askeri harekat gerçekleştirdi. Gazi Muhammed'in askeri bir lider olarak kendisini kanıtladığı Vnezapnoya, Burnoya ve Derbent kalelerinin Dağlılar tarafından kuşatılması özellikle dikkate değer o1anlardır. Ama yöre Hanlarına ve özellikle Avar Hanedanlarına karşı yapılacak mücadeleler de Gazi Muhammed'in planları arasında yer almaktaydı.

Gazi Muhammed, bağımsızlık mücadelesi çalışmalarında bir devlet sisteminin unsurlarını yaratmaya çalıştı. Cemaatların (Köy kurultaylarının) ve Müridlerin çoğunluğunun desteğiyle Dağlıların İmam'ı veya askeri, manevi ve toplumsal yöneticisi oldu. 1832'de köyünü -Gimri Kalesini- kendilerini kuşatan Çar'ın birliklerine karşı savunurken silahı elinde olduğu halde öldü. 0 zamana ait bir hikaye Gazi Muhammed'in ''süngüler üzerinde asılı durduğunu'' ve mücadele ruhunu yükseltmek için Müridler tarafından muharebe alanına dikildiğini söyler. 

Gimri'de Gazi Muhammed'le birlikte savaşan Şamil ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen düşman birliklerini yarmayı ve saklanmayı başarmıştı. Bu sırada, Doğu ve Kuzeybatı Kafkasya'da Çar Hükümeti ile Çerkes, Çeçen ve Dağıstan'lı dağlılar arasında şiddetli çarpışmalar olmaktaydı. Çerkesler savaşı Don ve Volga nehirlerine kadar taşımakla tehdit ediyorlardı. Rus Generalleri de askeri seferlere ve hücumlara başlamışlardı. Pasifize edilmiş Transkafkasya'da ardı-arkası kesilmeyen karışıklıklar patlak vermekteydi. Jaro-Belokan'da 1830'da artan vergilere karşı halkın başlattığı bir ayaklanma vardı; ayaklanma yaklaşık altı ay sürdü ve yerel feodal beylerinin de yardımıyla Çar Hükümeti tarafından vahşice bastırıldı. Aynı şey 1837'de Talych Hanlığında da yaşandı.

Çar Hükümeti Kafkasya'daki kuvvetlerini gittikçe artırıyordu. Her yerde askeri garnizonlar kurulmuştu. Karadeniz sahilinde, Karadeniz Hattı olarak bilinen ve Abhazya'dan Sujuk Kalesine kadar uzanan büyük askeri istihkam sistemleri inşa edildi. Kuzeydoğu Kafkasya'da Kafkas Hattı diye bilinen askeri istihkamların sayısı da arttırıldı.

1832'de toplanan Dağıstanlı Müridler, yaşlılar ve ruhban sınıfı geniş bir mürid kitlesinin lideri olan Gamzat Beyi Gazi Muhammed'in yerine geçmek üzere imam seçtiler. Gamzat Bey Çar Hükümetine karşı birleşmek üzere Avar Hanlarıyla müzakereye başladı, ama bu sırada Gamzat Bey'e bağlı bir grup köylü başlarında İmam olmadığı halde Hanları yendiler. Khanzukh Müridler tarafından işgal edildi ve önemsiz bir Avar Hanı olan Pokhu Bike yenildi. Gamzat Bey Khanıukh camiinde dua yapılırken haince öldürüldü ve cami ateşe verildi. Gamzat Bey'i öldürenler ve suikastı düzenleyenlerin başları Hacı Murat ve Osman'dı. Bu durumda Rus Generalleri, kuklaları durumundaki Hacı Murat'ın, Avar Hanlarının Müridlere karşı eskiden beri sürdürdükleri mücadeleyi üstlenmesiyle Avar memleketindeki konumlarını daha da kuvvetlendirdiler.

Gamzat Bey'in ölümünden sonra Şamil, müridleri toplayıp Hacı Murat ve Rus Generallerine karşı mücadele etmek için onlarla beraber and içti 1834'te ise Müslüman bilginlerinin, yaşlıların, Koisubu adayı Uzden tanınmışlarının ve dağlık Dağıstan'ın özgür halklarının hazır bulunduğu bir toplantıda imam seçildi. 

ŞAMİL: 

Şamil 1801 veya 1802' de bir Avar Uzden Dağlı Ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinin gelişiminde önemli bir yeri olan Gazi Muhammed'le beraber büyüdü. Dağlıların en önemli yöneticisi, cesur bir askeri lider, gösteriş1i bir asker ve kanun koyucu, çelik iradeli, zeki ve gerilla savaşlarına lider olabilecek bir kimseydi. Sekreteri, Hacı Ali, Şamil'i şöyle anlatıyordu: ''Şamil, bilgili, dindar, uzak görüşlü, cesur, azimli bir adam olmasının yanında iyi bir binici, iyi bir nişancı, iyi bir yüzücü, iyi bir güreşçi, iyi bir koşucu idi, kısaca onunla kimse yarışamazdı. Gamzat Bey'le beraber iken Dağıstan'ın halkını ve arazisini iyi bir şekilde inceledi. Aklına koyduğu her şeyi yapabilirdi. Kan davalarının ve klan kavgalarının sona ermesinden sonra toplulukları emirlerini yerine getirmeye hazır bir halk haline getirdi. ''Şamil'e olan bağlılık o kadar büyüktü ki Dağlılar ''Şamil'in bir emri ile canlarına kıyabilir, öz babalarına, kardeşlerine, çocuklarına karşı savaşabilirlerdi.” Şamil'in imamlığı 25 yıl devam etti.

Köylü hareketi 1830'lu yıllarda Ermenistan'dan Gürcistan'a tüm Transkafkasya'ya yayılmıştı. 1837'de Ermenistan'ın Savan Gölü bölgesinde büyük bir köylü ayaklanması meydana geldi. isyancılar vergilerin azaltılmasını ve melik[2]lerin kaldırılmasını istiyorlardı. Aynı yıl Kuba bölgesinde müridizmin sloganlarını kullanan başka bir isyan patlak verdi. İsyana zorla toplanan Müslüman süvari alayının Varşova'ya tayin edildiği haberi neden oldu. İsyan hain bir grup bey vasıtasıyla oluşturulan silahlı güç tarafından bastırıldı. Çar'ın birliklerinin baskısı altındaki Şamil, isyancılara yardım edememişti. 

Şamil, Dağıstan, Çeçenistan ve İnguş bölgesinin özgür topluluklarını'' Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede yer almaları için ikna etmeye çalışıyordu ve hatta işi kutsal savaşta yer almak istemeyen köyleri toptan yok etmeye kadar götürmüştü. Şamil, otuzlu yılların sonunda çevresindekilerle birlikte dağlık Dağıstan'ın doğal olarak savunmaya oldukça uygun ve takviye edilebilir durumdaki Akhulgo yöresine yerleşti. Rus ordusundan kaçan firarilerin de yardımıyla gerçekleştirilen istihkam sistemiyle zaptedilmez bir kale durumuna getirilen Akhulgo'nun ortasında imam için Avrupa stili iki ev inşa edilmişti. Akhulgo'nun sağlamlığı Çar'ın birliklerince, başarısızlığa uğradıkları bir denemeden geçirildi. Bu durumda Rus Generalleri Şamil'e; ''dağ krallığının yöneticisine'', bir dizi barış önerileriyle yaklaşmak istediler ama Önerilerin hepsi Şamil tarafından reddedildi. Bunun üzerine çok sayıda askeri birlik Akhulgo'nun etrafına yığılmaya başladı. Akhulgo'ya o kadar çok asker getirilmişti ki bu askerlerin çekilmesiyle Karadeniz Hattı güçsüz düşmüştü. Kuşatma altındaki Akhulgo 1839'da ağır bombardıman ateşine tutuldu. 

Şamil hemen hemen bütün müridlerini kaybetti. Akhulgo'da akan bu müridlerin kanı binlerce Çar askerinin de hayatına mal olmuştu. Yöreyi iyi bilen Şamil, ikinci bir defa, kendilerini çevreleyen düşman zincirinden kaçmayı başardı.

Halk hikayeleri, Uzdenlerin savunucusu ve Çar Genera1lerinin korkulu rüyası Şamil'i ele geçirilemez bir kişi olarak anlatıyorlardı. Şamil'in Akhulgo'dan kaçışıyla dağlıların bağımsızlık mücadelesinin safhası sona erdi. Bu süre içerisinde, mücadele, gücünü Uzdenlerden alan geniş çaplı bir ulusal hareket haline gelmişti.

Şamil 1839'un Ağustosunda Çar Hükümeti tarafından istila edilen ve Rus yönetiminin ağır boyunduruğu altında bulunan, Çeçenistan'ın dağlık bölgelerine çekildi. Görevli olarak burada bulunan bir maceraperest General Pullo, kendisine karışılmamasından faydalanarak dağlıları kırıp geçirmekteydi. Dağlılar her yıl 20.000 gümüş rublelik dayanılmaz bir vergi ödemek zorundaydılar, birçok yerleşim bölgesi tamamen tahrip edilmişti ve dağlılar silahsızlandırılmışlardı. Bu kötü muameleler Çeçenleri sonu olmayan ayaklanmalara teşvik etti ve bazı köylerde yaşayanlar yalnız bir yıl içinde birkaç kez isyan ettiler. 

ŞAMİL’İN PARLAK DEVRİ (1840-1847):

Şamil Çeçenistan'da bir kahraman gibi karşılanmıştı. Etrafında hemen kalabalık bir mürid kitlesi toplandı. Gazavat tekrar başladı. Çar'ın Generallerinin zaman kaybetmeleri ve insiyatifin ellerinden çıkmasına göz yummaları Şamil'e askeri zaferler kazanması için uygun bir ortam sağladı. N.G.Chernyskevsky'e göre 1940 ile 1847 arası hareketin doruğa ulaştığı ve Şamil'in ''parlak devri''ni yaşadığı dönemdir. Akhulgo kuşatmasından sonra Şamil, askeri bir güç, devlet örgütlenmesi, askeri istihkam sistemi olmadan ve düşmana sürekli akınlar düzenlemeden bağımsızlığın kazanılmayacağına inandı. Şamil, otuzlu yılların sonunda Çeçenistan'da harekete geçti. Önce askeri istihkamlar kurdu ve müridlerden oluşan askeri birlikler meydana getirdi, Çar'ın birliklerine saldırdı, onları geri püskürttü ve Çeçenistan'ın önemli bir bölümünü geri aldı. 1940'dan sonra tekrar Dağıstan'daki özgür toplulukların bir kısmının önderi durumuna geldi. Adı yine Tüm Kafkasya'da dillerdeydi. 1840 ve 1846 arasında arka arkaya parlak zaferler kazandı. Bilhassa, Sunja'ya Valersk'te 1840'da meydana gelen kanlı muharebe en önemlilerinden biridir ve o savaşa katılmış Şair Lermontov tarafından anlatılmıştır. Çar'ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Hacı Murat 1940'da, düşman olmalarına rağmen Şamil'e katılmıştı. 1842'de İchkerin'e yapılan Grabbe komutasındaki askeri sevkıyat ve 1845'te Vorontsov'un gerçekleştirmek istediği hücum, başarısızlığa uğratıldı. Şamil Çar'ın birliklerine karşı ciddi başarılar kazanmaktaydı. Rusların askeri istihkamlarının önemli bir bölümü tahrip edildi. Özellikle Çeçenistan'ın dağlık bölgesi olan İchkern'in içlerine yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan sefer en önemlilerinden biriydi; Çar'ın birlikleri dağlıların gerçekleştirdikleri cesur akınlar ve şiddetli hücumlarla dağıtılmış; çok miktarda silah, üniforma ve yiyecek müridlerin eline geçmişti. Çar'ın Generalleri Şamil'in bu parlak zaferi karşısında güvenlerini kaybettiler. 

Bu sıralarda Transkafkasya'nın önemli bir kısmı, özellikle Gürcüstan, köylü isyanlarına sahne oluyordu ve bu durum dağlıların Çar yönetimine karşı sürdürdükleri mücadeleye yardım etmekteydi. 

Rusya'yı Kafkasya'daki savaşta güçsüz duruma düşürmek isteyen İngiltere ve Fransa kendi mütecaviz fikirleri doğrultusunda Karadeniz sahillerinden dağlılara silah ve askeri, araç gereç yollamaktaydılar. Ama bu yardımlar çok az miktarda gerçekleştiğinden dağlıların çoğu kendi köylerinde ürettikleri silah ve tüfekleri kullanmaktaydılar. İngiltere kendi himayesi altındaki toprakları genişletmek ümidiyle Karadeniz'e silahlı birlikler çıkarttı. İngiltere ve Fransalı casuslar Karadeniz sahillerini dikkatli bir şekilde incelemekteydiler. Fakat Anglo- Fransız müdahalesinin Çerkeslerin mücadelesinde önemli bir yeri yoktu. Çerkesler bu eşit olmayan savaşta bağımsızlıklarını kendi kendilerine savunmaya mecbur bırakılmışlardı ve kazandıkları zaferleri de yalnız kendi kendilerine borçluydular.

Dağlılar kendilerini ormanlık arazide saklamakta ustaydılar. Ve sanki ağaçlar, uçurumlar Rus birliklerine ateş ediyormuş gibiydi. Ağaçları kesip üst üste yığarak kullanışlı barikatlar yapıyor ve arkalarından ateş ediyorlardı. Dağlıların taktikleri Lermontov'un ''Valerik'' adlı şiirinde çok iyi anlatılmıştı. Bu barikatlar düşmanların ilerlemesini durdurmuş ve dağlılara zaman kazandırmıştır. Engels dağlıların zaferlerinin nedenlerini şöyle açıklıyordu: ''Dağlıların bölgelerinin savunmasında temel dayanakları saldırı taktikleridir. Her defasında Rus birlikleri dağ savaşına iyi uyum sağlayamayan İngilizler gibi Kafkasyalılara saldırdılar, bunları yendiler ve köylerini tahrip ettiler. Arkalarında bıraktıkları dağ geçitlerini kaleler zinciriyle tahkim ettiler. Kafkas dağlılarının gücü, onların dağlardan düzlüklere devamlı akınları, Rus mevkilerine ve karakollarına ani atakları, ileri Rus hatlarının gerilerine ani saldırılarına ve kurdukları tuzaklara dayanmaktaydı. Yani Dağlılar Ruslardan daha hafiftiler ve bunun avantajlarından en iyi şekilde faydalandılar. Gerçekte, dağlıların bütün geçici başarılı başkaldırmalarında olduğu gibi bu başarıları da denebilir ki saldırı taktiklerinin ürünüdür.

Şamil 1840-1841 yılları arasında Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin önemli bir bölümünün yöneticisiydi ve etkisi Khabardey'e kadar yayılmaktaydı. Savaşabilen on binlerce mürid önemli noktaların savunulması için düzenlenmişti ve bunların çevrelerinde kendilerine dost insanlar yaşamaktaydı. Şamil'in başlıca gücü Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin Uzdenlerinden oluşmaktaydı. Batı Kafkasya'daki kuvvetleri ise henüz serfleştirilmemiş Tlfıkotl köylülerinden meydana gelmekteydi.

Şamil, bağımsızlık savaşında geniş halk kitleleri tarafından destekleniyordu ama zengin tabaka, ruhban sınıfı ve tacir-tüccarlar mürid ayaklanmalarında yalnızca zaman zaman yer aldılar geneldeyse kendi özel çıkarlarıyla ilgilendiler. 

ŞAMİLİN İMAMLIĞININ YÖNETİM SİSTEMİ: 

1840'lı yıllarda mürid hareketinin zaferler kazanması büyük ölçüde Şamil'in imamlık veya devlet düzenine dayandırılabilir. Bu yıllarda imamlık, askeri karakteristikleri net bir şekilde belirlemişti.

Şamil, kontrolü altındaki bölgeyi askeri hedeflerine uygun olarak naiblik adı verilen bölgelere ayırmış, başlarına da imam tarafından atanan vekiller getirilmişti. Bu naibliklerin sayısı sık sık değişmekte idi; ellilerde 82 tane vardı. Naibliklerin başlarında bulunanlara Naib adı verilmekteydi. Bütün Naiblerin eşit görevleri vardı ve yönetimlerini imamdan gelen talimatlara göre uyguluyorlardı. Şamil mürid diye bilinen en yakın arkadaşlarını Naib gruplarının yönetimiyle yükümlü kılmıştı.

Her Naib'in imam'ın emirleri doğrultusunda yetki verdiği, emrine amade hakimleri, alimleri (islam bilginleri), ruhban sınıfı ve savaşçıları vardı. Hakimler, ''düzeni sağlamaya'', anlaşmazlıklara bakmaya, suçluları cezalandırmaya, İmam'ın emir ve dualarını köylerine yaymaya söz vermişlerdi. Davalara, şeriat yani temeli Müslümanlığın kanunları olan, Şamil ve azaları tarafından İmamlık'ın askeri ve siyasi amaçlarına uygun olarak ıslah edilmiş kanunlara göre bakılıyordu. Naiblerin görevleri özel bir kanunla (nizamla) belirlenmişti. Bu kanunlarla her naibin ''şeriatın doğru ve sürekli olarak uygulanması, kabileler arası kavgaları çözümlemesi, ve aralarındaki kan davalarına son verilmesi'' isteniyordu.

Şamil devleti 1845'e kadar Dargı, 1845'ten sonra ise Vedeno köyündeki çok iyi donatılmış evinden yönetti. Şamil'in ikametgahı etrafında bir sürü bina olan, iyi donatılmış bir kaleydi. Düz bir yere inşa edilmişti ve kendisine bağlı seçme birliklerden oluşturulmuş özel muhafızlarla korunmaktaydı. Her Awul'un (köy), en cesur fertlerini Şamil'in muhafızlığı için seçmek gibi bir görevi vardı. Naiblerin toplantıları Şamil'in ikametgahında yapılır, toplantılarda savaşın idaresi tartışılır ve Naiblerin haberleri dinlenirdi. Şamil kanuni sorunların tartışılmasını kendisi idare eder, şikayetleri dinlerdi, bu sırada bir sekreter de Şamil'in danışmanlarının yardımıyla hazırladığı emirlerini yazardı. 

Devletin yönetimiyle ilgili karmaşık sorunlar mecliste tartışılırdı. Burada, önce imam sorunu kısaca anlatır ve kendi fikirlerini söylerdi. Fakat üyelerin İmam'ın fikirlerini kabul veya red etme hakları vardı. İmam'ın yalnızca askeri veya taktik hareketlerinde karar verme yetkisi vardı. Sorular mecliste hazırlanan bir sıra dahilinde tartışılırdı. Toplantılarda nihai kararlar verilir ve derhal yerine getirmek için tedbirler ana hatlarıyla saptanırdı. Özellikle askeri sorunların söz konusu olduğu durumlarda Şamil Naibleri toplantıya çağırırdı. Bu toplantılarda tartışılan başlıca sorunlar Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş ve müritlerin güçlendirilmesiydi. Böyle toplantılardan özellikle birinin önemli bir yeri vardı. Kayıtlara genellikle 1847 diye geçen ama son yapılan araştırmalar sonucu 1845'ten geç olmadığı anlaşılan ve Andi'de yapılan bu toplantıda Şamil Naiblerin ve halkın daha ne kadar itaat edebileceklerinin ve savunma yapabileceklerinin araştırılmasına karar verilmişti. Toplantıda hazır bulunan üyelerin hepsi Şamil'in isteklerini tam olarak yerine getireceklerine söz verdiler. Toplantıda Şamil herkesin ortak görevlerini ve ihlali durumundaki sorumluluklarını belirtir yazılı bir emir çıkardı. Toplantıda ayrıca Naiblerin yönetimlerini kötüye kullanmaları ve gittikçe artan servetleri sorunu da tartışıldı. Ve naiplerin zengin, mal mülk sahibi olmamalarına, kıskançlık ve zulümden vazgeçmelerine, birbirlerine yardım etmelerine ve hareketlerinin zalimce değil şeriata uygun olmasına karar verildi.

Şamil büyük bir ordu oluşturmuştu. Talimnamesinde askeri birimlerin takviye edilme kuralları da belirtilmişti. Her Naib bütün köylerden her on aileden bir atlı savaşçı almak kaydıyla toplanmış 300'den fazla süvariye sahip olmak zorundaydı. Süvariyi seçme yetkisi ailelerin ileri gelenlerine bırakılmıştı ve diğer dokuz aile idameyle sorumluydu. Bu, Uzdenlerin ağır yüklerinden biriydi ve temelde geniş Uzden kitlesinin omuzlarına yüklenmişti. Düzenli orduya ek olarak yine Naiblerin emrinde köylerdeki 15-50 yaş grubu arasında yer alanlardan teşkil edilmiş milis kuvvetleri de vardı. Bunlardan tüfek atış talimi yapmaları ve iyi birer süvari olmaları istenirdi. Şamil'in ordusunda en önemli görevler bu milisler tarafından yerine getirilirdi. Ayrıca bu orduda Rus ve Polonyalı kaçaklardan oluşturulmuş bir müfreze de vardı. 

Şamil'in bütün köylere dağıtılmış halde bulunan birliklerin başlarında kendi komutası altında bulunan subaylar (Naibler ve her 500, 100 ve 10 askerin sorumluları) bulunurdu. Silahlı mürid gücünün çoğu kalelerde yetiştirilmişlerdi. Şamil'in ordusunda milisler de dahil, toplam 40-50 bin civarında yaya ve atlı bulunmaktaydı.

Şamil savaşçılarını paye ve rütbe vererek mükafatlandırırdı. Silah, at, koyun, çeşitli maddeler ve para gibi ödüller de vardı. Korkaklıklar için üniformalara itibardan düştüğünü belirtir bir işaret dikilmesini emretmişti. Örneğin sağ kola bir parça keçe dikilebilirdi. Bu işaretler ilk cesaret belirtisinden sonra sökülürdü. Kaçmak isteyen askerler korkaklıklarından dolayı ya bir çukura koyulur ya da ayaklarından zincire vurulurlardı. 

Şamil, küçük çapta bir topçu sınıfı bile meydana getirmişti. Dağlılar 'bin savaşçı'' diye adlandırdıkları topun gücüne büyük hayranlık duyuyorlardı. Kendi toplarını kendileri yapmayı başardılar. Gotsatl'lı Murtaza Ali dökümlerdeki hüneriyle ün kazanmıştı. Toplarda Şamil'in nişanı vardı. Ama bu topların kalitesinin çok düşük olduğu da söylenmeli. Yapılan 50 civarında topun yalnız 12 veya 14'ü kullanılabilir durumdaydı. EI bombaları Ruslardan ele geçirilmişti ama mermiler dağlılar tarafından bakıra, kurşun ve kalay karışımı bir maden takılarak yapılıyordu. Barut Şamil'in düzenlemesiyle çeşitli köylerde yapılıyordu ve hatta Vedeno'da bu amaçla bir fabrika kurulmuştu. Şamil güherçile imalatını teşvik ediyordu. Çok miktarda kükürt üretilmekteydi. Kılıç ve Kamalar güzel tabancaların yapıldığı Çeçenistan ve Dağıstan'daki köylerden sağlanıyordu. Silahların bir kısmı ise Türkiye ve Kırım'dan sağlanmaktaydı. Askeri konularda, kendilerine özel ayrıcalıklar verilmiş, Rus ordusundan kaçan askerlerden büyük ölçüde yardım gördüler. Şamil, askeri devletinde önemli- toplumsal değişiklikler de yaptı. Hanların ve Beylerin eski ayrıcalıklarını kaldırdı. Bu kaldırılan ayrıcalıklar arasında yönetme, yargılama ve vergi koyma hakları da vardı. Bu reformlar Uzdenlerin yükünü şüphesiz hafifletti. Ayrıca köylerde oturan kölelerin özgür kabul edilmesine karar verildi, kölelerin özgürleştirilmesi sonradan tamamlanamadı.

Şamil özellikle Rus Çarlığının tarafını tutan Han ve Beylerle uzun ve yorucu bir savaş içerisine girmişti. Dağıstanlı ve Çeçenistanlı savaşçılar bağımsızlık savaşında Şamil'in liderliği altında iken, Avar bölgesindeki Gazi Kumuk'taki sarayları ve Tarkov Şamhallığını yerle bir etmişlerdi. Bu Hanlıklarda Hanlara verilen tüm ayrıcalıklar Şamil tarafından kaldırıldı. Feodalizmin yenildiği bazı köylerde toprak sahiplerine bağlı Uzdenler özgürleştirildi ve köleler azat edildi. Böyle azat edilmiş köleler yerli halklı aynı oranda vergi vermeye başladılar.

Şamil, imamlıkta bir devlet hazinesi kurdu. Dağıstanlı, Çeçenistanlı bütün kabilelerin bu hazineye zyakyat (gelirlerinin onda biri) ödemeleri istenmişti. Vergilerin düzenli olarak toplanması sağlandı. Şamil, ruhban sınıfının gelirlerine de sınırlamalar getirdi. Camilerin ellerinde bulunan mallar devletleştirildi ve ruhban sınıfına uygun ve sabit bir ücret ödenmeye başlandı. Hazinenin gelir-giderleri Şamil'in sekreteri tarafından kaydedilmekteydi. Devlet hazinesinin yukarıda sözü edilen Zyakyatın dışında başka bir geliri daha vardı. Kharaj denilen bu otlak ve birkaç mesken vergisi her yüz koyun başına bir taneydi ve önceleri Hanlara ödenmekteydi. Khum (savaş ganimetlerinin beşte biri ) Şamil'e yani hazineye verilmekteydi. Para olarak yapılan bütün yardımlar direkt olarak Şamil'in hazinesine giderken, tahıllar Naibler tarafından muhafaza edilir ve İmam'ın talimatlarına uygun olarak dağıtılırdı. Şamil'in devlet hazinesi oluşturması, merkezi bir devletin kurulmasına doğru atılmış somut bir adımdı.

Şamil dağ ticaretinin gelişmesine de ilgi gösterdi ve savaş ortamı olmasına rağmen ticareti geliştirmek için her yola başvurdu. Ticaret merkezlerine ayrıcalıklar ve çeşitli yararlar sağladı. Şamil, kendilerine Devlet hazinesinden para yardımı yapılan tacirler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Şamil dış ticareti de teşvik etti ve imamlığa dışarıdan mal ithal eden tacirlere çeşitli ayrıcalıklar verdi. Zenginlikten doğan ''ahlaki bozukluğa'' karşı mücade1e etti ve gümüş işlemeciliğini, halkın ulusal sorunlarıyla tarımı bir kenara bırakıp bu işle uğraşmaya başlayabilecekleri korkusuyla yasakladı. Dağlıların Ispartalı gibi Müridizm'in kuralları ile birlikte yaşamalarının askeri disiplinin devamını temin edeceğine inanıyordu. Sigara ve şarap içmeleri şarkı söylemeleri ve dans etmeleri müridlere yasaklanmıştı ve yakalananlara ağır cezalar veriliyordu.

Şamil, şeriatın tam olarak uygulanmasını isterken, kabile ve klan ayrılığını yok etmek için heterojen yerel kanunla (abat'la ) da mücadele ediyordu.

Şamil el sanatlarının gelişimini de teşvik ediyordu. Sarayının etrafındaki özel meskenlerde hünerli silahtarlar, demirciler ve marangozlar yaşamaktaydı.

Şamil reformlarına işlerlik kazandırmak için çevresinde ilim ve sanat bilen akıllı adamların olmasını hayal ederdi. Avrupalıların yaşamlarıyla ilgilenirdi ve tesadüfen yaptığı bir görüşmede Fransızları, Macarları ve onların yaşamlarını ve askeri örgütlenmelerini sormuştu. Rusya’nın Avrupada kalan bölgesinde yaşadığı sırada Avrupa teknolojisine büyük ilgi göstermiştir: Gemiler, lokomotifler, dürbünler ve rüzgar değirmenleriyle ilgilenmiş ve hatta St. Isaac Katedralinin kubbesini görebilmek için sarığını çıkarmıştır. 

ŞAMİLİN YENİLGİSİNİN NEDENLERİ:

Şamil'in yönetim sisteminin dağlıların bağımsızlık savaşlarında özellikle de en hararetli olduğu dönemlerde zaferler kazanmalarına büyük yardımı olmuştur. Ama kırklı yılların sonlarında imamlıkta dağılmalar görülmeye başlandı ve Şamil'in yarı-ataerkil demokrasisinde feodal yöntemlerin canlanmasına doğru eğilimler ortaya çıktı.

Naibler feodal sömürü tarzının yeniden kurulmasını ister bir görüntü sergilemeye başladılar. Savaş süresince mal-mülke, tahıla ve mevkiye sahiptiler. Daha doğrusu bunlar kendi emirleri altındaydı. Naiblerin gücü bu zenginliklerden ve ellerindeki uzdenlerden gelmekteydi. Ve bu, politikalarını da etkiledi. Dini, sivil ve askeri araç-gereçler klan ileri gelenlerinden, ruhban sınıfından, uzden asillerinden ve yaşlılardan oluşan Naiblerin eline geçmişti. Zenginleşen rütbeli uzdenler Şamil'in yönetim sisteminde merkezi bir yer ele geçirmeye teşebbüs ettiler. Naiblerin çoğu Şamil'in emirlerine uymaktan vazgeçtiler, rüşvet aldılar ve halkı soydular. Halk Naiblere karşı ayaklanmaya başladı. Naiblerse ekonomik durumlarını kuvvetlendirdikten sonra Rus Çarlık Hükümetiyle gizli ilişkilere girerek servetlerin korumaya çalıştılar. Çar Hükümetinden ayrıcalıklı durumlarının devamını istiyor, halkı da Şamil hakkında yalanlar uydurarak kandırıyorlardı. Amaçları halkı Şamil'e karşı kışkırtmaktı. Bazı Naibler Şamil'i bırakıp Rus Çarlığı tarafına bile geçtiler. Tüm bunlar olurken Şamil'in oğlu Gazi Muhammed 1847'de Dağıstanlı ileri gelenlerinin yaptıkları bir kongrede imamlığın varisi seçildi. Böylece seçimle gelen imamlık otoritesi, yerini veraset faktörüne bırakmış oldu. Gazi Muhammed'in yönetimi altındaki naibliklerin çayır ve otlaklarında elde edilen yıllık gelirler devlet hazinesine gitmeyip Gazi Muhammed'in şahsi payı olarak kaldı. Toprak bağışları yapıldı. 

Önemli miktarda Naib'in açık ihaneti gibi Şamil'in devletinin ekonomik ve askeri kaynaklarının tamamen tükenmesi Çar Hükümetinin istilasına karşı koyan müridlerin gücünün ciddi bir şekilde zayıflamasına yol açtı.

Çar Hükümeti de Şamil'in zayıflamasından faydalanmak için ordusunu hem asker hem de silahla takviye ettikten sonra saldırıya geçti. Hile savaşı artık açık savaş durumuna gelmişti. Rus komutanı bir tüfek menzili genişliğinde kesilen ''dar geçitler sistemine'' başvurdu, böylece dağlıları ormanların doğal koruyuculuğundan mahrum ediyorlardı.

Batı Kafkasya'daki Müridler ise Çar ordusunun doğuya kaydırılmasının avantajından da faydalanarak savaşa devam ettiler. Şamil kuvvetlerini birleştirmek için Kakhetia'ya ve Khaberdey'e akınlar yaparak birçok kez batıya girmeye teşebbüs etti ama bu akınlar başarısızlıkla sonuçlandı ve 1848'in yazında önemli bir Awul olan Gergebil teslim oldu. İmamlığın tarihçisi Muhammed Tagir ''Naibler hayal-i sükuta uğradılar, ümitleri suya düştü, gayretleri, enerjileri ve şevkleri tükendi'' diye yazar. Mürid kampları arasındaki kavgalar her geçen gün biraz daha keskinleşiyordu. Çar Hükümeti, Naiblere ve yaşlılara rüşvet verme siyasetini benimsedi ve Hacı Murat'ın sadakatini açıkça transfer etti. İlisul Sultanı Daniyel, Şamil'e karşı aktif bir hareket başlattı. Müridler zayıfladı. Şamil bütün kuvvetlerini savaşa sürdü; şimdi artık Tabasaran'a bir sefer düzenliyordu. Fakat zafer elden gitmişti. Rus generalleri muhbirleri aracılığıyla Şamil'in kampında olan-biten her şeyden haberdar olmaya başlamışlardı ve her geçen gün azalan, tükenen müridlere karşı yerli birlikler, yeni takviyeler gönderiyorlardı. 

Kırım savaşının da sona ermesinden sonra Kafkasya'ya takviye birlikler gönderilmesi olanaklı oldu. Şamil'in ufak birliği Baryatinsky komutasındaki birliklerin oluşturduğu demirden halka ile çepeçevre kuşatılmıştı. 1858'in tamamı ve 1859'un mayısına kadar olan süre içinde General Yevdokimov komutasındaki birlikler Çeçenistan'ı istila ettiler ki Çeçenistan Şamil'in devletinin en zengin tarım bölgesi ve zahire ambarıydı. Şamil'in iyi donatılmış ikametgahı ve müridlerin merkezi durumundaki Vedeno 1 (13) Nisan 1859'daki saldırıyla düştü. Şamil Çar ordularının şiddetli hücumundan önce küçük bir mürid grubuyla geri çekilmiş. Önce Andiya'ya oradan da yüksek bir dağın tepesine, Gunip'e sığınmıştı. Gunip kuşatması 10 (22) Ağustos'tan 25 Ağustos (6 Eylül) 1859'a kadar sürdü. Şamil 300 müridi ve bir topuyla çok iyi donanmış binlerce kişilik Çar ordusuna karşı kendini günlerce savundu. Ama 25 Ağustos'ta, (6 Eylül) Gunip de düştü. 

Boryatinsky'nin Çar'a gönderdiği haber Gunip alındı. Şamil yakalandı ve St. Petersburg'a gönderildi'' şeklindeydi. Şamil bir grup muhafızın denetiminde Petersburg'dan Kalugo'ya gönderildi ve 1869'a kadar orada kaldı. 1870'te Çar'ın izniyle Mekke'ye giden Şamil bir yıl sonra almış olduğu ve bir türlü iyileşmeyen yaralardan dolayı öldü. Şamil'in yakalanmasıyla, Kafkasya'nın doğu bölümünün istilası tamamlanmış oldu. 

1841 GURLA İSYANI:

Dağlılar bağımsızlıkları için mücadele ederlerken Gurla'da bir ayaklanma meydana geldi. Şamil'in parlak zaferler kazandığı döneme, 19. yüzyılın ilk yarısında 1841 'e rastlayan ve Gürcistan’da meydana gelen bu köylü hareketi Gurla köylülerinin isyanıydı.

1841 Gurla isyanı Çarlık Rusya’sının sömürgeci rejiminin ve yerel toprak sahiplerinin baskıları sonucu patlak verdi. İsyanın sebebi, yeni vergi kanunu ile toprak vergilerinin para şeklinde toplanmaya başlamasıydı. Gurla'daki feodal sistem aşırı bir şekilde ağırdı. Gurla serfleri tamamen toprak sahiplerine bağlıydılar. Tiflis'te yaşayanların %22 sinin serf olmasına karşın Gurla'daki köylülerin %63'ü serfti. Gurla, yönetimdeki bağımsızlığını Gürcistan'ın diğer bölümlerine kıyasla daha uzun süre elinde tuttu ve Rus yönetim sisteminin tamamen girdiği ve bölgenin Gürcistan meretia eyaletinin bir parçası durumuna geldiği 1840'ın 10 (22) Nisanına kadar bu böyleydi. Bölgenin kontrolünü bir kere ellerine geçiren Rus Yöneticileri 1841'de düzenli bir nüfus vergisini zorla toplamaya başladılar. Ve bütün eski ödentileri para şeklinde ödenen tek bir vergi şekline getirdiler. Bu değişiklik zaten yerel toprak sahiplerine karşı devamlı artan sorumluluklarından şikayetçi olan Gurla köylüleri üzerinde ters etki yaptı.

1841'ın başlarında Gurla'da çok büyük bir huzursuzluk ve isyanın hazırlık belirtileri vardı. Gizli köy kurultayları teşkil edilmişti, sorumlu kimselere karşı şikayetler yapılmakta ve ''tahrik mektupları'' ortalıkta dolaşmaktaydı. İsyan 22 Mayıs (3 Haziran) 1841'de başladı Ve Ağustosa kadar tüm Gurla'ya yayıldı Rus idari otoritesi tahrip edildi ve toprak sahiplerine karşı misillemeler başladı. Gurla Hükümeti isyancıların eline geçti. Gurlalılar Ozurgeti'deki Gurla idari merkezine, Rus otoritelerine yardım etmek için acele eden Magrelie Prensi Davlani'nin silahlı güçlerini püskürttüler. Çar yönetiminin tahminlerine göre isyancıların sayısi 7000'den fazlaydı. İsyan İmeritia'ya yayıldı. Fazlasıyla rahatsız olan 1. Nikola ''acilen en etkili ve sonuca götüren önlemlerin alınması ve isyancıların bastırılması'' şeklinde emirler yağdırıyordu. Eylül başlarında on topla takviye edilmiş 4000 civarında Çar kuvveti Gurla'ya getirildi. Zekice hazırlanmış bir planla isyancıları yandan sarıp Ozurgeti'ye gelen komutan Argutinsky Dolgoruky Çar'ın birliklerine çok çabuk bir zafer kazandırdı.

Bu sırada yerel asilzadeler Çar'ın yöneticilerine mümkün olan her yolla yardım ediyorlardı. İsyan vahşice bastırıldı. İsyanın liderleri Türkiye'ye kaçtılar, yakalanan 50 kişi divan-ı harbe verildi. Ceza müfrezeleri köyde intikam aldılar. Köylülere eski vergilerini üç gün içinde, günlük vergilerini ise günü gününe ödemeleri ve isyan sırasında tahrip olan köprüleri, yolları ve binaları yeniden onarmaları emredildi. 

KUZEY BATI KAFKASYLI DAĞLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ:

Şamil'i yenen Çar Hükümeti tüm güçlerini Kuzey-Batı Kafkasyalıların bastırılmasına yöneltti.

Şamil'in parlak zaferler kazandığı dönemde, Batı Kafkasya'daki Çerkes Kabileleri de cesaretle bağımsızlıklarını savunuyorlardı. Çar Ordusunun alışmadıkları ve dağlık bir arazide savaşmak zorunda kalmalarından doğan avantajları zekice kullanıyorlardı. Batı Kafkasya'daki Çar kuvvetleri istemedikleri şartlarla yüz yüze gelmişlerdi. Deniz tarafından İngiliz ve Fransız kaçak mal gemilerinin saldırılarının, dağlardan ise Çerkes kabilelerinin ani hücumlarının tehdidi altındaydılar. Bir mermiye hedef olma riskini göze almadan kale duvarının dışına çıkmak olanaksızdı. Odun kesmek, sığır beslemek, ot biçmek, sebze yetiştirmek ve mezar kazmak gibi işlemlerin hepsi hayatlarına mal olmaktaydı. Garnizonların ikmali neredeyse yapılamıyordu. Gerekli olan yiyecek ve malzemenin ikmali Azak denizinden ve yalnızca dokuz mavna ile yapılabilmekteydi. Karadeniz sahili hattındaki kalelerde humma ve tifüs gibi hastalıklar baş gösterdi ve ölüm oranı felaket denilebilecek boyutlara ulaştı. Mikrop yüzünden kaybedilenlerin yerini doldurmak için gelen yeni kuvvetler yeterli değildi. 

1840'ta dağlılar birçok kale ve istihkam merkezini ele geçirdiler. 2 (14) Nisan 1840'ta Rus komutanının hayret dolu bakışları altında Nikolayev Kalesi düştü. Bundan önce zayıf bir şekilde donatılmış Karadeniz hattı gedik vermişti. Şimdi artık dağlılara si1ah, barut ve demir ikmali yapmak çok kolaydı. 1840 dağlıların Çar Hükümetine karşı sürdürdükleri mücadelede bir zafer yılıydı. Şamil bu avantajlı durumdan faydalanmak isteyip Süleyman Efendi'yi Batı Kafkasya'ya vekil olarak gönderdi ama Süleyman Efendi rüşvet almış bir haindi. Buna rağmen Şamil etkisini Batı Kafkasya'ya kadar genişletme planından vazgeçmedi ve bu amacını gerçekleştirmek için mürid hareketinin önemli bir adamı olan Muhammed Emin'i seçti. 

ÇERKESLERİN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİNİN LİDERİ, Muhammed EMİN:

Muhammed Emin, 1818'de Dağıstan'da doğdu. Gençliğinde Koran'ın öğrencisi olduğundan adım adım dolaştığı Kafkasya ve Küçük Asya hakkında çok iyi bilgi sahibiydi. 1836'da Şamil'in müridlerine katıldı. Ve daha sonra Şamil tarafından Batı Kafkasya'daki Kuban ötesi bölgeye Naib atandı. Muhammed Emin Batı Kafkasya'ya varır varmaz Çerkes kabileleri arasında, Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş hakkında vaazlar vermeye başladı. Onun öğretileri verimli toprağa düştü.[3] Halkın büyük bir bölümü Çar hükümeti tarafından güçsüz düşürülmüş ve köleleştirilmişti. Ve gazavat bayrağı altında bir isyan başlattılar. Batı Kafkasya'nın zayıfça birleşmiş[4] çok sayıda kabileler arasında, Muhammed Emin bir merkezi devlet sistemi oluşturmakta başarılıydı. Kanunlar çıkartıp tek tip bir yönetim şekli teşkil etti. Ve düzenli bir ordu meydana getirdi. Müslüman din adamları onun emirleriyle halkı gazavat konusunda telkin etmeye çalıştılar. Müridizmi Çerkes kabileleri arasında yerleştirmeye yönelik bir siyaset güden Muhammed Emin, Şamil'in imamlığına birçok yönden benzeyen bir yönetim sistemi oluşturdu. İki topla takviye edilmiş üçyüz “murtazek” savaşçısından oluşan bir muhafız birliğinin savunduğu bir kulede ikamet ediyordu. Muhammed Emin birbiriyle zayıfça birleşmiş Çerkes kabilelerini yönetirken askeri birliklerine güveniyordu. Ordusu Şamil'inkine benzer bir şekilde tanzim edilmişti.

Muhammed Emin'in liderliğindeki dağlılar, Çar Hükümetine karşı yürüttükleri şiddetli savaşta, Rus birlikleri tarafından istila edilen bölgeye yalnız 1849 yılı içerisinde 101 akın düzenlediler. Rus birlikleri Kırım Savaşı sırasında Karadeniz Hattı üzerindeki bütün istihkamlarını, dağlıların baskısıyla geri çekmek zorunda kaldılar. Muhammet Emin de pozisyonunu güçlendirmek için çok sayıda reform yaptı. Askeri fonksiyonları olan “Halk Meclisleri” kurdu. Yönetimi altındaki halkı her biri yüz aileyi içine alan cemaatlara böldü. Bunlar seçilmiş yaşlılar tararından yönetilmekteydi. Her biri bir Müftü ve üç Kadıdan oluşan merkezi idareli dört bölge organize etti. Her Müftü bir bölgenin yönetimindeydi ve onun meclisini oluşturan Kadılar yönetimi ve yargılama gücünü ellerinde tutuyorlardı ve halk tarafından sağlanan atlılardan oluşan bir muhafız alayları vardı. Her bölgede bir cami, bir dini okul, suçluların gözetildiği bir hapishane hakimlerin, idarenin ve savaşçıların ordugahları, bir ambar ve bir ahır vardı. 

Muhammed Emin Tlfekotller veya özgür köylüler tarafından desteklenmekteydi ama başlıca dayanağı özgür olma ümidi taşıyan kölelerdi. Muhammed Emin yönetimde doğru ve adildi, casuslar idam ediliyor, hırsızların elleri kesiliyordu. Naib'in emrine itaat etmeyenler, müridizme karşı gelenler veya Rus Hükümeti tarafını tutanlar yaşına ve cemiyet içerisindeki yerine bakılmaksızın hapse atılıyorlardı. 

Yerli halktan koyun, tahıl veya saman şeklinde vergi ödemeleri istenmişti. Camilerden gazavatı desteklemek için şeriatça karar kılınan dini bir vergi düzenli olarak toplanmaktaydı. Muhammed Emin de Şamil gibi halkı ticarete teşvik ediyordu.

Muhammed Emin Çerkes beylerine şiddetli akınlar düzenledi. Yerel Feodal beyleriyle mücadele etmesindeki amaç bütün Kuban ötesi kabilelerini tek bir birlik altında toplamaktı. Muhammed Emin, Şamil'in Batı Kafkasya'daki Valisi olarak görünmekteydi. Ama gerçekte, Kuban'dan Abhazya'ya kadar olan bölgedeki tüm Çerkeslerin yöneticisiydi. Rus kordonunu yarıp Şamil'le birleşmeyi çok istiyordu ve birkaç kez harekete geçti ama başarılı olamadı. Şamil güçlü olduğu sürece Muhammed Emin de zaferler kazandı ama Şamil'in ele geçirilmesinden sonra Çar'ın orduları tarafından sarıldı. Muhammed Eminin Türkiye Sultanı tarafından tayin olunan yerel prens Sefer Bey'le yaptığı savaş Çerkes kabilelerinin gücünü zayıf1atmıştı. Halk savaşlardan dolayı güçsüz düşmüş, Kafkasya'daki köylerin büyük bir çoğunluğu yağma edilmiş ve ateşe verilmişti. Dağlıların en iyi toprakları ellerinden alınmış, dağlar temizlenmiş ve arazi, gelecekteki Ruslar için hazır duruma getirilmişti.

Muhammed Emin Şamil'in düşmesinden hemen sonra 20 Kasım (2 Aralık) 1959'da kuşatma altına alındı. Fakat bu bile Kafkasya’daki savaşa bir son vermedi. Hemen hemen beş yıl, her yönden kuşatılan dağ kabileleri kahramanca direndikleri Çar'a karşı inatçı bir mücadele sürdürdüler. 1859'dan sonra 70 tabur, bir ağır süvari tümeni, 20 kazak alayı ve 100 top dağlılara karşı yönlendirildi. 60'lı yılların başına kadar Batı Kafkasya ile mücadele sona ermemişti. 1864 yılı ise genellikle Kafkas savaşlarının sona erdiği yıl olarak kabul edilir. Bundan sonra dağlılar topraklarından sürüldüler. 

Savaşlardan sonra Kafkasya'ya sağlam bir şekilde yerleşen Çar Hükümeti sert tedbirler aldı. Bunlar arasında dağlıların Batı Kafkasya'daki yerlerinden tahliye edilmesi de bulunmaktaydı. Dağlılar sığırlarını ve diğer mal-mülklerini çok düşük fiyatlarla sattılar; bir subay 50 kopek (Rus Para birimi Rublenin % 1 'i ) karşılığında 40 koyun alıyordu. Atlar 10 kopek karşılığı satılmaktaydı. Türkiye'ye göç edenlere silahlarını yanlarına almalarına izin verilmemişti, bu yüzden dağlılar silahlarını ederlerinin onda birine sattılar. Bölge terk edilmişti. Öyle ki Tuapse'den Bzybi'ye kadar olan bölgede dağlıların yaşadığı yalnız bir köy kalmıştı. Böylece kanlı ''Kafkasya'nın işgali”, sona ermiş oldu.

Çar Hükümeti Kafkasya'da yerleşim merkezleri kurmaya başladı; 1860 ile 1864 yılları arasında 111 köye 14396 aile yerleştirildi. Çar'ın toprak sahiplerini ve burjuvaziyi gözeten politikası, Rus köylülerini ve Kazakları bu bölgeye yerleştirmek ve böylece süper güç olma heveslerini destekleyen güvenilir bir bölge yaratmaktan ibaretti. 

[1] Kuzey–Batı olması lazım, orijinlinden İngilizce’ye çevirisinde bir hata olmalı (Çevirenin notu)
[2] Ermenistan’da ve Azerbaycan’da asil sınıf 
[3] Adıgey’de verimli toprak Tlfelotl sınıfıydı, 19. yüzyılın başlarından beri anti-feodal ve anti-sömürgeci savaşı üstlenen bu sınıf, Muhammed eminin oluşturmaya çalıştığı ulusal devlet için uygun bir zemindi.
[4] Burada “zayıf birlikten” kastedilen 1807’de Kakubatko Şubako tarafından örgütlenme temeli atılan Ulusal And Meclisi –Çile Tharı’o Khase- dir. Başta feodal beylerin egemenliğinde olan bu meclis, Tlfekotl’lerin güçlenmesiyle Tlfekotl ağırlıklı olmuştur. Ulusal And Meclisi zayıf bir birlikti, fakat Adigey kabilelerinin Adige ulusu oluşumuna doğru attıkları büyük bir sosyal adımdı. 

S.K.BUSHUYEV 
THE HISTORY OF RUSSIA, Bölüm: 16, Sayfa: 337-356, Çev: Tarık TOPCU 
(Kafdağı Dergisi, Yıl:1, Sayı:6-7 sf: 13-24, Ankara 1987.)

Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavkaza) (*)

Batıdaki Kuzey Kafkasya Emigrasyonu

Avrupa sahnesindeki ilk Kuzey Kafkasyalı göçmenler, 1864 sürgünü sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda Hristiyan unsura karşı denge unsuru olarak kullandıkları Çerkeslerdi. Gustav Bullumer’in 1931’de kaydettiğine göre,150-200 bin civarındaki bu koloninin uzantıları Rodos ve Serez’e, Niş ve Tirot’a ve Kossov-Pole’ye dek ulaşıyordu. Eski Yugoslavya sınırlarında dağınık haneler dışında 23 yerleşim birimi tesbit edilmişti (1). Rusya’nın istila sürecinde olduğu gibi, sürgün sırasında da kimi Batılı çevrelerin sempatisini toplayan Kuzey Kafkasyalılar (2) 1876’da Bulgar isyanının bastırılmasında yüklendikleri roller sebebiyle tepki almış, büyük çoğunluğu Anadolu içlerine ya da Osmanlı sınırlarındaki başka bölgelere çekilmişlerdi (3).

Bu büyük mobiliteden yaklaşık yarım asır sonra da, Batı ülkelerinde, serüvenleri öncekilerden biraz daha farklı küçük Kuzey Kafkasyalı topluluklar belirmişti. 1917’de Rusya’da birbiri ardına gelen iki büyük siyasal dönüşümü yaşayan bu topluluk, Şubat ve Ekim ihtilallerinin ardında büyük beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla dolu günler geçirmiş, “demokratik bir Rusya cumhuriyeti” düşünün iflasından sonra politik tercihlerini daha net ifade edebilmişlerdi. Tercihleri, bazı nüanslara rağmen büyük ölçüde ülkelerinin “bağımsızlığı” idi; ne var ki, siyasal, ekonomik ve askeri yetersizlikler içinde çabaları köklenemeyecek, 11 Mayıs 1918’de ilan edilen “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti” yıpratıcı savaşta yıkılıp gidecekti.

Bu, “milli bağımsızlık” rüyasının da dramatik biçimde sonu demekti. 1920’den 1921 baharına dek hareket içinde yer alanların ya da eklemlenenlerin birçoğu başka iklimlere savrulacaklardı. Kategorik olarak, Batı literatüründe “Sovyet Doğu Halkları” terimiyle karşılanan, Rus ya da Slav olmayan halklardan ibaret geniş bir etnik yelpazeye dahil Kuzey Kafkasya göçmenleri (4) ne yeni otoriteye boyun eğmeye niyetliydiler, ne de iktidar koltuklarına kurulanlar onlarla birlikte yaşamaya. Serüvenin eksenini bu gerçek oluşturuyordu. Belirsizlik ve yalnızlık duygusu içinde kıvranan, değişik kökenlere mensup, farklı dilleri konuşan, inanç dünyaları heterojen, yaşam tarzları bambaşka göçmen kafileleri akın akın yakın coğrafyalara sığınıyorlardı. 1917 ve sonrasında İstanbul mülteci kenti görünümüne bürünmüştü (5).

1917-1921 döneminin Kuzey Kafkasya politik sahnesinde rol yüklenen “liberal milliyetçi” ve “sosyal demokrat” birçok isim dönüşü olmayan bu serüvenin oyuncuları olmaktan kurtulamadı. Buna karşılık, geniş toplumsal destek alan İslamcı kadrolar ülkelerinden ayrılmadılar ve uzun süre yeni rejime kafa tutarak Kızılordu’nun kurşunlarıyla hayatlarını yitirdiler.

Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere 1919 baharında Fransa’ya giden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti başkanı Abdülmecid Çermoy bir daha ülkesini göremedi, 1937 yılında Lozan’da hayatını tamamladı. Dışişleri Bakanı Haydar Bammat son anlara dek çalışmalarını sürdürdüyse de sonunda o da yazgısını kabullendi. 31 Mart 1965’te Paris’te ölümüne dek politik çalışmalarını devam ettirdi. Pşimaho Kosok ve Mikail Halil gibi iki bilinen sima, yaşamlarının geri kalan kısmını, bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye’de geçirdiler. Halil 26Temmuz 1936’da İstanbul’da, Kosok ise 10 Ocak 1962’de yine aynı şehirde vefat etti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti parlamento başkanlığı ve Maliye Bakanlığı yapan İnguş mülteci Wassan Giray Cabağı Polonya’ya yerleşti. Tatar Müslümanlarla birlikte “Przeglad Islamski” dergisini çıkardı. 1938 yılında Polonya haber ajansı PAT’ın Türkiye temsilcisi oldu, 1942’de Almanya’ya giderek anti-sovyetik yapılanmalara destek verdi, 1949’da İstanbul’a yerleşti ve 18 Ekim 1961’de vefat etti.

Çerkes Süvari Tümeni komutanlarından General Kılıç Girey kader arkadaşlarıyla bin bir güçlükle karaya çıkabilmiş, Samsun ve İstanbul’da kısa süre kaldıktan sonra Fransa’ya yerleşmişti. Onun Mustafa Kemal’den Doğu Cephesinde görev istediği, ancak arzusunun kabul edilmediği söylenegelmiştir (6). Kılıç Girey II. Dünya Savaşı’nda Almanların organize ettiği lejyonerlere komutanlık yaptı. Doğduğu köye kadar gitti. Fransız tabiyetinde olmasına rağmen, Yatla Anlaşması sonrasında Sovyetlere teslim edilen soydaşlarıyla aynı kaderi paylaşmayı seçti. Düzmece bir mahkeme sonucu ölüm cezasına çarptırılarak 1946’da Moskova’da idam edildi. Kardeşlerinden Beyazıt Girey ise, 1967’de ölümüne kadar Samsun Çarşamba’da mütevazi şekilde yaşadı. Mültecilerden eski Terekkale Belediye Başkanı Prof. Gappo Bayattı (Gappo Bayef) ise Almanya’ya yerleşerek Berlin Üniversitesi’nde Osetinoloji Kürsüsü başkanlığı yapmış; Batıda eğitim gören ender insanlardan ünlü ressam Halil Bek Musayassul güç bela son vapura binerek, İstanbul üzerinden Almanya’ya gitmişti (7). İnguş Alayı subaylarından Kuriyev de önce Fransa’ya, II. Dünya Savaşı sonrasında ise Almanya’ya yerleşerek 1952’de Münih’te ölmüştü.

Düş kırıklıklarına ve fiziksel uzaklıklarına rağmen, mülteciler “Sovyetleştirilmiş” Kuzey Kafkasya’nın geçici bir olgu olduğunu düşünerek işin ucunu bırakmamaya kararlı görünmüşlerdi. Ankara’daki ilk Sovyet Büyükelçisi Mdivani, “Tiflis Revkom”una gönderdiği raporda, Türklerin de desteklediği bazı çevrelerin Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı yolunda çalıştıklarından ve Sovyetler için tehlike arz ettiklerinden söz ediyordu (8). Kuşkusuz ki, raporda Türk resmi çevrelerinin bu tür çalışmalara destek verdiklerine ilişkin kayıt somut dayanaklardan yoksundu. En azından, gereksinim duyulan maddi yardımın elde edilebilmesi için, Sovyet rejimini gücendirmeme politikası takip eden Anadolu hareketinin karar mekanizmalarında yer alan başta Mustafa Kemal olmak üzere kimi simalar, Kafkaslardaki “anti-bolşevik” devletçiklere sıcak bakmadığı gibi, onları İtilaf kuvvetlerinin birer “kuklası” olarak görmüştü (9).

BMM’nin bazı isimlerince eleştirilmesine karşılık, en azından Nisan 1922’de patlak veren “casusluk olayı”na dek geçerli olan bu politika (10), özellikle optimist beklentilere sahip siyasi mültecilerin kaderini de etkileyecek; onların en kesif Kuzey Kafkasyalı kolonilerin bulunduğu Türkiye’de değil de, Paris, Prag, Varşova gibi merkezlerde toplanmalarına yol açacaktır (11). Böylelikle olumsuz politik koşullar altında mülteciler, çalışmalarını derinden etkileyecek başka bir tarihi sürece monteleniyorlardı. Diğer bir deyişle, başkalarının tarihiyle, yani Avrupa tarihiyle organik bağ kuruyorlardı (12).

Çekoslovakya’da Bir Mülteci Teşkilatı: Kafkasya Dağlıları Birliği

Çalışmamıza konu olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın (“Kafkasya Dağlıları Birliği – KDB) kurulduğu Çekoslovakya I.Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde haritada yer buldu. Renkli etnik yapısı, gelişmiş endüstrisi ile iki savaş arası dönemde “Avrupa’da demokrasiyi en mükemmel şekilde ve başarı ile uygulayan” ülke olarak tanımlanan Çekoslovakya’nın (13) panoraması, gerek Rus iç savaşı sırasında, gerekse Bolşevik rejimin tesisinden sonra ülkeye akan göçmenlerle daha da ilginçleşti.

Kuşkusuz ki, bu süreçte “Bolşevizm”i evrensel bir ideoloji olarak görmeyen yöneticilerinin yarattığı yumuşak atmosferin de rolü vardı. Avrupa’da SSCB’yi en son tanıyan iki ülkeden biri Yugoslavya, diğeri ise Çekoslovakya idi. Cumhurbaşkanı Masaryk, başında bulunduğu devletin Bolşevik Rusya’ya karşı tavrını çok erken bir dönemde seslendirmişti. Masaryk ilk bağımsızlık yıldönümü kutlamalarının yapıldığı 28 Ekim 1919 günü, parlamentodan halka hitap ederken, Sovyet rejiminin Çarlık döneminden fark göstermediğini, “Lenin’in mükemmel bir Rus tipi olduğunu ve Bolşevizmin çarlığı aşamadığını ama Korkunç İvan’ın metodlarını aynen devam ettirerek onu yeniden kurduğunu” ifade etmişti(14).

Avrupa’nın bu yeni devletinde Kuzey Kafkasya kolonisinin ne şekilde oluştuğuna dair detay bilgilerden ne yazık ki şimdilik mahrumuz. Ölümüne dek Kuzey Kafkasya mülteciörgütlerinde aktif roller yüklenen ve 1922’de Türkiye üzerinden Prag’a yerleşen barasbi Baytugan örneği, bu konuyu açıklamaya yetmemektedir. 1920-1923 döneminde, özellikle işgal altındaki İstanbul’da biriken çeşitli etno-linguistik grupların tamamına yakınının “Rusya göçmenleri” olarak tanımlanmaları, diaspora yazınında ise mültecilere ilişkin ancak satır aralarında rastlanabilen bilgilerin varlığı hareket alanımızı oldukça sınırlamaktadır. Sözkonusu dönemde, mültecilere gerek yerel, gerekse uluslar arası kuruluşların yardımlar sağladığı bilinmektedir (15). Özelde Kuzey Kafkasya göçmenlerine yönelik yardımlar ise, bazı açıklamalara göre, 1864 sürgünü ile Osmanlı topraklarına yerleşen unsurlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu unsurlardan biri işgal altındaki İstanbul’da faaliyetlerini sürdürebilen “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”dir (16).

Mülteciler tarafından neşredilen eserlerde öncü bir konumu olan “Kavkazski Gorets”in sayfalarında rastladığımız ilginç bir fotoğraf, göçmen topluluklara tanınmış bazı isimlerin de yardımda bulundukları kanaatini güçlendirmektedir. Sözkonusu derginin 1924’te çıkan ilk sayısında Osmanlı dönemi siyasal hareketlerinin renkli simalarından Hüseyin Tosun Bey’in fotoğrafı yer almaktadır. Aynı zamanda 1908 Meşrutiyeti sonrasında faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin de aktif elemanı olarak Kafkasya meselesiyle bu denli içli dışlı bu ismin mültecilere yardım yapması güçlü bir ihtimaldir (17).

Kuzey Kafkasya emigrasyonunun Çekoslovakya’da belirmesi uluslararası bir kuruluşun yerleştirme programı çerçevesinde gerçekleşmiş olmalıdır. İstanbul’da mülteci topluluklara destek veren Beynelminel Kızılhaç Komitesi’ne Yüzbaşı Burnier’in başkan olduktan sonra Çekoslovakya’ya gönderildiği ifade edilen “3000 Kazak” ve “600 üniversite ve lise öğrencisi” (18) arasında bazı Kuzey Kafkasya göçmenlerinin de bulunduğu düşünülebilir. Bu düşüncemizi destekleyebilecek bir başka husus “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin üye profilidir.

1920-1921 göçmenlerinin Prag merkezli teşkil ettikleri ilk formel yapı olan “Soyuz Gortsev Kavkaza”nın kurucuları, tüzüğü ve kesin kuruluş tarihine ilişkin de net bilgilerimiz bulunmamaktadır. Bununla beraber, Nisan 1924’te yapılan genel kurulda “altı aylık çalışmaların değerlendirildiği” kaydedildiğine göre (19), birliğin Kasım 1923 itibarıyla faaliyette olduğu anlaşılmaktadır. Kompoze bir örgüt görünümündeki “Kafkasya Dağlıları Birliği” içinde Kuzey Kafkasya’nın muhtelif kavimlerine mensup yerli unsurların yanı sıra Kazak mülteciler de bulunmaktaydı. Çekoslovak halkına ve hükümetine şükran duygularını dile getiren KDB’nin kısmen daha derli toplu olan örgütsel çalışmaları hakkındaki malumatımız ise, birliğin 1924’te yayımlanmaya başlayan periyodiğinde kayıtlı olanlardan ibarettir.

Öncelikle, mültecilerin dayanışma ve yardımlaşması amacına yönelen KDB’nin faaliyetleri siyasal içeriğe de sahip olmuştur ki, bu bağlamdaki en büyük hedefi, ortadan kaldırılan “cumhuriyet”lerinin federatif esaslarda yeniden tesisi teşkil etmiştir. Dar anlamdaki amaçlar arasında, politik bilincin geliştirilmesi, dünyanın birçok ülkesine dağılmış eski ve yeni muhaceretin “merkezi bir teşkilat” içinde birleştirilmesi, “kardeş birlikler ve şahıslarla” irtibatın sağlanması, “Batı Avrupa’nın bilgi birikiminden ve çalışma sisteminden yararlanarak anavatan Kafkasya’nın kalkınması ve yükselmesi”ni amaçlayan eğitim seferberliği gibi konular sıralanmıştır (20).

KDB’nin ikincil amaçlar doğrultusunda aktif konumda olduğu tartışmasızdır. Nitekim birlik, hastalanan üyeleri için Çekoslovak Kızılhaçından yardım tedarik etmiş (21), Çekoslovak hükümetinden öğrenci bursları sağlamıştır. KDB yönetimi, kuruluşundan itibaren ciddi girişimler neticesi, olanakların genişletilmesine çabalamış, böylelikle birçok mülteci genç yüksek öğrenimlerini sürdürebilmişti. Bu gençlerin bir kısmı çevrelerinden kopmuş, bir kısmı da yakın bir gelecekte, 8 Kasım 1926’da kurulacak Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza’nın (“Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”) (22) kadrolarını oluşturmuşlardı.

“Kavkazski Gorets”te kaydedildiğine göre, Brno şehrinde Prag’daki faaliyetlere paralel çalışması düşünülen şube için Barasbi Baytugan ile Tatar mülteci Abdullah Mustafin görevlendirilmiş, ancak bu girişim, ekonomik sıkıntı sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı (23).

Kafkasya Dağlıları Birliği’nin bilebildiğimiz ilk genel kurulu, N. F. Rudlof’un divan başkanlığında 29 Nisan 1924 tarihinde toplanmıştır. Birlik başkanı N. A. Bigayev ile denetleme kurulu üyesi K. D. Guldiev’in yanı sıra öğrenci temsilcilerinden B. Salamov’un konuşmalarından sonra, altı aylık faaliyet dönemi için yeni yönetim kurulu belirlenmiştir. KDB’nin bu devreye ilişkin yönetimi Kuzey Kafkasya ve Kazak mültecilerden oluşurken, başkanlığa Rusya Müslümanları arasında bilinen bir isim olan Ahmet Tsalıkkatı getirilmiş, sabık “Kuban Yasama Radası” üyelerinden Murat Hatağogu “başkan yardımcısı”, V. V. Vazov “sekreter”, K. D. Guldiev “veznedar”, Elmurza Bekoviç Çerkaski “üye” sıfatlarıyla yönetim kuruluna diren diğer üyeler olmuşlardı. Birlik “denetleme kurulu”na ise üç isim, N. A Bigayev, Krımgirey Kuçmazukin, Dzanbolat Derikov seçilmişlerdi (24).

“Kafkasya Dağlıları Birliği”, Tsalıkkatı yönetiminde en faal devresini yaşamıştır. Prag günlerinde siyasi muhaceretin örgütlenmesi de dayanışmasıyla uğraşan Tsalıkkatı, “Kavkazski Gorets” için sergilediği performansa ek olarak bazı konferanslar da düzenledi. Güçlü yazarlığının yanı sıra hitabet gücünü kullanarak bazı konferanslar verdi. Bunlar arasında, 6 Haziran 1924’te “Kuzey Kafkasya Toplumlarının Mücadelesi” ile 12 Haziran 1924’te ünlü ozan Puşkin’in 125. doğum yılı dolayısıyla düzenlenen anma gününde “A. S. Ouşkin, Kafkasya ve Kafkasya Dağlıları” başlıklı konferanslar (25) önemlidir. Özellikle 6 Haziranda Prag’daki “Russki Dom”da (“Rus Evi”) aralarında Harlamov gibi Don Kazaklarının, Falçıkov, Orluşin, Zvagin ve Kruçkov gibi Terek Kazaklarının bulunduğu dinleyiciler karşısında verdiği konferans dikkate değerdir. Kuzey Kafkasya’nın önemli bir paradoksunu teşkil eden “Kazak problemi”ne ilişkin konuşmasında Tsalıkkatı, meselenin demokratik kurallar çerçevesinde çözümlenebileceğini, Kazak ve Kafkas unsurları arasındaki ilişkilerin ortak bir platformda çalışılarak iyileştirilebileceğini, geçmişte Kazak kolonizasyonuna tabi tutulan Kuban’ın Kafkasya’nın ayrılmaz parçası olduğunu ifade etmişti. Ortaya koyduğu birkaç maddelik paket netti; buna göre “Kuzey Kafkasyalıların egemenliği ilkesinin kabulü”nü, “toprak probleminin asgari olarak sosyalist program dahilinde çözümlenmesi”ni,”Kuzey Kafklasya’da Kazak şeridinin ortadan kaldırılması”nı, “Kazak kantonunun Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içinde kalması”nı öneriyordu. Konferansın bitiminde, iki unsur arasında ilişkilerin artırılmasına yönelik olarak Murat Hatağogu’nun başkanlığında, Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin sekreteryasında bir kurulun çalışması da karara bağlandı. Bu toplantıda Don ve Terek Kazakları söz alarak konuşma yaptılar (26).

Ancak sözkonusu konferansın “Kafkasya Dağlıları Birliği” bünyesinde detaylarını bilemediğimiz bir rahatsızlığı gün yüzüne çıkardığı söylenebilir. Tsalıkkatı’nın başkanlığa geldiği Nisan 1924 ile Ağustos 1924 arasındaki kısa dönemde sert çekişmelerin yaşandığını düşünmekteyiz.

Birlik dahilindeki Kazak liderlerinden bazılarının düşünce ve tutumlarının, Kuzey Kafkasyalı mültecilerce hoş karşılanmadığı, özellikle birliğin eski başkanı ve “denetleme kurulu” üyesi Nikolay Andreyeviç Bigaev’in eleştirildiği anlaşılmaktadır. Bigaev’in “Kazatsii Spoloh” dergisinde yayımlanan bir makalesi, “Kavkazski Gorets”te Elmurza Bekoviç Çerkaski tarafından polemik konusu yapılmıştır. Çerkaski “Kuzey Kafkasyalılar arasında Rus kültürve uygarlığının birleştirici işlev yüklendiğini”, “Kuzey Kafkasya’nın kaderinin Rusya ile ayrılmazlığını” ifade eden Bigaev’i “uzak görüşlülük” ve “doğruluk”tan mahrum bir kişi olarak tanımlayarak “samimiyet”e davet etmiştir (27).

Birlik bünyesindeki bu gerginliğin bir yansıması olsa gerek “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin 1 Kasım 1924 günü yapılması gereken olağan genel kurulu yerine, 8 Ağustos 1924’te olağanüstü genel kurula gidilmiş, birliğin yönetimi farklılaşmıştı.

Olağanüstü genel kurulda Tsalıkkatı’nın bırajtığı başkanlığa, onun ağırlığıyla Hatağogu getirilmiş, Ahmet Nabi Magoma (başkan yardımcısı), V. Beselov (sekreter), K.Guldiev (veznedar), Elmurza Bekoviç Çerkaski (üye) yeni yönetim kurulunu teşkil etmişlerdi (28).

KDB’nin Çekoslovak Hükümetinden Sağladığı Burslarla Okuyan Öğrenciler

Çekoslovakya’ya yerleşen topluluklar arasında, resmi kanallardan aktarılan yardımlardan en fazla payı Ukraynalı göçmenler alıyordu. Bunda iç poltika hesaplarının da belirleyici rol oynadığı söylenebilir. Vlodimir Mursky’in kaydettiğine göre, Prag ve Podebari’de Ukraynalılara ait “orta” ve “yüksek” öğretim seviyesinde faaliyet gösteren birçok eğitim kurumu bulunmaktaydı (29). Ukraynalılar ile karşılaştırıldığında, Kuzey Kafkasya kolonisi hem sayıca çok daha azdı, hem de aldıkları yardımın boyutu sınırlıydı. Böyle olunca ister istemez “öncelikler” problemi önem kazanıyordu.

1924 baharı itibarıyla Çekoslovak hükümetinden burs alan öğrencileri ve okudukları okulları biliyoruz. Bu isimlerden Abatsiyev ve Çerkaski’nin belirtilen dönem itibarıyla 4. sınıf, Bode Salamti’nin 3. sınıf, Hamid Bekuh ve Kosta Gulditi’nin 2. sınıf öğrencileri olmaları karşımıza iki ihtimal çıkarmaktadır: Ya belirtilen öğrenciler yüksek öğrenimlerine ara sınıflardan devam ederek Bursalardan faydalanmışlardır, ya da öğrenimlerine Çekolslovakya’da başlamışlarsa, KDB’nin kuruluşundan önce de Çekoslovak hükümeti burs vermiştir. Burada ikinci ihtimal kuvvetli olmakla beraber, birliğin faaliyete geçmesiyle bütün bursiyerler “Kafkasya Dağlıları Birliği” yönetimi kanalıyla belirlenmişti. 1924 itibarıyla Prag ve Brno'da çeşitli okullara devam eden on beş öğrenci bu burslardan yararlanıyordu:

M. Abatsiyev (Oset. Prag Üniversitesi, Hukuk Fakültesi), Elmurza Bekoviç Çerkaski (Adiğe. Prag Kraliyet Üniversitesi. Tabii Bilimler Fakültesi), Hamit Bekuh (Adiğe. Ukrayna Akademisi), Kazi Bessolt (Oset. Prag Ticaret Enstitüsü), Beybulat Bjeğako (Adiğe. Prag Politeknik Okulu. Zırai Bilimler Fakültesi), Kosta Gulditi (Oset. Prag Rus Enstitüsü Köy İşleri Bölümü), Cemaleddin Kanukati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Krımgirey Kuçmeziko (Adiğe. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Ahmet Nabi Magoma (Avar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Abdullah Mustafin (Tatar. Brno Kimya Bölümü), Bode Salamti (Oset. Prag Politeknik Okulu Ulaştırma Bölümü), Salkazanti (Oset. Prag Demiryolları Yüksek Okulu), Ruslan Tlatdati (Oset. Prag Politeknik Okulu Zirai Bilimler Fakültesi), Ali Şahan (Balkar. Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü), Murat Hatağogu (Adiğe. Prag Hür Ukrayna Üniversitesi Finans Bölümü)(30).

Birliğin yayın organında belirtildiğine göre, bu dönemden sonra Çekoslovak hükümetinden 10 kişilik ilave burs sağlanmış; Kosta Zangi (Oset), İ. Sidakov (Adige), İ. Urusbiev (Balkar), Aytek Kundukh (Oset), M. Şumanukova (Adiğe), Barasbi Baytugan (Oset. Brno Zirai Bilimler)bu kontenjandan yararlanırken, ayrıca vizesiz şekilde gelen Nevruz Sunç (Balkar) ile A. Sultanzade (Azeri) de bursiyerlere dahil edilmiştir. Göçmen gençlerden Hadjet Siatokova (Adiğe) için iki yıllık özel burs alındığı da belirtilmişti (31). Adı geçen talebelerden ikisi, M. Şumanukova (Adiğe) ve Hadjet Siatokova (Adiğe) bayan olup, listelerde ismine rastlanılmayan Ethem Tabasaran’ın da bursiyer statüsünde Brno’da okuduğu bilinmektedir.

KDB’nin Yayın Organı “Kavkazski Gorets”te Yer Alan Çalışmalar

29 Nisan 1924’te toplanan KDB genel kurulunda, süreli bir yayının çıkarılmasına ilişkin alınan kararın pratiğe aktarılması pek uzun zaman almadı. Bu genel kurulu takip eden günlerde birlik yönetimi, Avrupa sahnesinde Kuzey Kafkasyalı mültecilerin organize ettikleri ilk dergi olan “Kavkazski Gorets”i yayımlamaya başladı. Derginin dizaynı, yayın konusunda deneyimli bir isim olarak redaktörlüğü üstlenen Ahmet Tsalıkkatı tarafından yapıldı ve ilk sayı 1924 baharında “Legiografiya” matbaasında basıldı. Künyesinde, merkezi “Praha, Kral. Vinohrady, Palaceho tr. 106 Dieck” adresi gözüken “Kavkazski Gorets”in idaresini daha sonra, birliğin 8 Ağustos 1924’teki olağanüstü genel kurulunda seçilen yeni başkan Murat Hatağogu ele aldı. Redaktörünün farklılaşmasının yanı sıra merkez de “Praha XIV, Hornı Krc, c.57” adresine nakledildi. Bununla birlikte, “Kavkazski Gorets”in yayın hayatı uzun olamadı. Brno’da şube açma girişiminde karşılaşılan finansman sorunu, dergi konusunda da mültecilerin karşısına dikilmişti. Nitekim kısıtlı maddi olanakların “sıkıntı verdiği”ni kaydeden KDB yönetimi (32), ancak 1925'te zorlukla çıkartabildiği 2-3. birleşik sayıdan sonra süreli yayın konusunu belirsiz bir zamana dek askıya alacaktır.

İlk sayısında, kapağında yalçın Kafkas Dağlarını sembolize eden bir gravür kullanılarak çıkan “Kavkazski Gorets”, Kuzey Kafkasya mültecilerinin dramatik serüvenlerinde en azından “ilkler”den biri olması dolayısıyla önem taşır. İiçerik bakımından da dikkate değer bulunan dergide pek az resim ve fotoğraf kullanılmıştır. Bunlar, “Kafkasya'nın milli kahramanı” Şamil'in ve Çekoslovak Cumhurbaşkanı Thomas Masaryk'in portreleri ile ünlü Oset ozan Kosta Hetagkatı (1859-1906) ve Hüseyin Tosun Bey’in fotoğraflarından, ayrıca ressam Tugantı Saladin’in yaptığı bir tablodan ibarettir.

“Kavkazski Gorets”in sayfalarında genç kuşak göçmenlerin yanısıra, tanınmış isimlerle karşılaşmak mümkündür. Kuşkusuz ki, bu bağlamda en dikkate değer kişi, “Ahmed”, “Kurtatag” ve “A.T.” gibi imzalarla da yazarak birinci sayının yükünü taşıyan Tsalıkkatı’dır. Ancak onun adına daha sonraki sayılarda rastlanılmaması, arkaplanını bilemediğimiz bir küskünlüğün ifadesi halinde yorumlanabilir.

Ukraynalı yazar Stavropluk Çeh’in, bugüne dek Kuzey Kafkasya konulu hemen hemen tüm periyodiklerde yayımlanan “Adige” adlı hikayesinin Elmurza Bekoviç Çerkaski’nin çevirisiyle yer aldığı “Kavkazski Gorets”te Grigori Ayolo, Konstantin Çheidze (“Konst. Al.” İmzasıyla yazısı yayımlandı) gibi sosyal demokrat Gürcü mültecilerin yanı sıra, Abhaz milliyetçi Simon Basarya’nın bir makalesine de yer verilmiştir. “Apsua” mahlası kullanan Basarya, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti İstanbul temsilciliği ve Abhaz Halk Konseyi başkanlığı yapmış, ülkesi “Bolşevikleştirilmesi”ne rağmen doğduğu topraklardan ayrılmamıştı. Abhazya’nın etnografik ve politik durumuna ilişkin bu makalenin “alıntı” olduğuna dair herhangi bir şerhin bulunmaması, düşük bir ihtimalle de olsa, Basarya’nın KDB çevreleriyle doğrudan temasını düşündürmektedir.

1917’de Kuzey Kafkasya sahnesinde bazı simaların, gerçekte “ideolojik” olmaktan çok “taktik” nedenlerle Bolşevik harekete destek sağladıkları, Konstantin Çheidze’nin “Kavkazski Gorets”teki anlatımıyla da netleşmektedir. Yazarın Poltava’da askeri okulda birlikte okuduğu Çeçen ihtilalci Aslanbek Şeripov’u portrelemesi ilginçtir. Çheidze’nin anlatımına göre Şeripov, “İslam dinine yobaz denecek kadar bağlı”, “büyük mücadeleleri ve büyük kahramanlıkları düşünen”, “İmam Mansur’un ve İmam Şamil’İn kahraman şahsiyetlerine açık şekilde Ruslara kin besleyen” ve bu arada siyasi rakiplerini bile ölümden kurtaran bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu yazının çevirisi, kırksekiz yıl sonra İstanbul’da çıkan bir dergide yayımlanmıştır (33).

“Kavkazski Gorets”te yayımlanan kıymetli etüdler arasında, Kafkasya’nın “ilk büyük imamı” sayılan Mansur’un yaşamı ve aktivitelerine ilişkin, “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev” başlıklı yazı zikredilebilir. Bu çalışma “Nart” imzasını kullanan bir mülteci tarafından kaleme alınmıştır (34). Dergide karşılaştığımız ilginç bir isim de, Ambalova’nın Nart efsaneleri üzerine bir derlemesine “sunuş” yazan Alihan Kantemir’dir (35).

Kuşkusuz ki, “Kavkazski Gorets”te yayımlanan yazılar, ayrı bir araştırma konusu olabilir. Mültecilerin psikolojisini, olaylara yaklaşımlarını daha sağlıklı irdeleyebilme açısından bu tarz bir araştırmanın yapılması da gereklidir. Bununla birlikte, biz yayımlanan bu yazılara kuşbakışı bakmakla yetinelim. “Kavkazski Gorets”in ilk sayısında KDB yönetiminin (36), redaktörün (37), dergi idaresinin (38) açıklama/bildiri yazılarından başka şu isimler yer almıştır: Magomet, Garip Sultan, A. Kulebyakin, İsmail, Tsalıkkatı Ahmed, Aslanbek Şeripov, Ahmed, A.T., Galgay, Apsua, Kurtatag, Bekoviç Çerkaski, Tar. Zakatalskiy. Bu sayıda ayrıca, çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm ile kritiklerin yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır (39).

1925 yılında çıkan 2-3. birleşik sayıda yer alan imzalar ise şunlardır: Georgiy Rıbinçev, Nart, yazarı belli olmayan bir şiir, A. Kulebyakin, Tsıtsko Ambalova, Sergey Gorodetskago, Bessolt Kazi-Han, Stovropulk Çeh, P. Erguşeva, Adıgeytsa, Konst. Al., Grigori Ayollo, Elmurza Bekoviç Çerkaski, X., N.B., Kabardinskiy, N.A., Bek-murz. Ve yine çeşitli alt başlıklarla KDB aktivitelerinin verildiği bölüm (40).

KDB’nin Dağılma Süreci

Batıya yerleşen Kuzey Kafkasya emigrasyonu arasında “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin önemi 1926 sonlarında azaldı. Bunda, Pilsudski idaresindeki Polonya’nın Avrupa sahnesinde merkezi konuma ulaşma gayretlerinin bir uzantısı olarak antisovyetik hareketlere ağırlık vermesi ve ülkeleri Sovyet hegamonyası altında bulunan mültecilere siyasi-maddi destek sağlamasının rolü vardı. Bu çerçevede, Rus olmayan halklara mensup kadrolar “Promethe” hareketi dahilinde yer aldı (41).

Gelişmeyi kendileri için “yeni ufukların açılması” olarak algılayan Kuzey Kafkasya mültecilerinin bir kanadı da bu girşime destek vererek, 18 Kasım 1926’da resmen “Narodnaya Partii Gortsev Kavkaza”yı (Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” - KDHP)kurdular (42). Girşimi sürükleyenler arasında bulunan Said Şamil’in ifadesine göre, Varşova “milli faaliyet için bir hazırlık merkezi ve bir karargah” olarak kabul edildi ve partinin kadrolarını Prag’daki “münevver gençler” oluşturdu (43). KDHP’nin Prag’da faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Birliği”nin dönüştürülmesiyle ortaya çıktığını vurgulayan Şamil’in bu anlatımı, yeni organizasyonun katılımcı profiliyle de doğrulanabilir.

Gerçekten de KDB mensuplarının birçoğu KDHP bünyesinde yer alarak sorumluluklar yüklendiler ki, bunlar arasında, Ahmed Tsalıkkatı, Elmurza Bekoviç Çerkaski, Barasbi baytugan, Adil Bek Kulatti, Mirza Bek Kulatti, Aytek Kundukh, Ahmet Nabi Magoma, Gazihan Bessolt, Cemaleddin Kanukati, Kosta Zangi, Ahmet Canbek gibi isimler vardı.

Bununla birlikte, KDHP’nin faaliyete geçmesine rağmen, “Kafkasya Dağlıları Birliği” feshedilmedi ve bir süre daha formelliğini muhafaza etti. Birlik, Varşova merkezli yeni siyasal yapılaşmada kendisine yer verilmeyen Murat Hatağogu başkanlığında çalışmalarını sürdürdü. Bazı yazılardan anlaşıldığına göre, Hatağogu yönetimi altındaki bu döneme, KDHP ileri gelenleri soğuk bakmışlardır. Partinin ilk yayını “Volnıye Gortsı”nin sayfalarında, KDB veKDHP üyelerinden Aytek Kundukh tarafından sert bir dille eleştirilen birlik yönetimi 1927 baharında revize edilmiştir. Kundukh bu yazısında , Hatağugu yönetimindeki KDB’nin pasif bir yapıdan öteye gidemediğini, örgütün mali kaynaklarının diğer üyeleri rahatsız edecek şekilde denetimden uzak tutulduğunu kaydetmiş (44), bu eleştirinin üzerinden çok geçmeden KDB başkanlığına Avar mülteci Ahmet nabi Magoma getirilmiş (45) ve aktivitelerde bir daha Murat Hatağogu’nun adına rastlanılmamıştır.

Portreler

“Kafkasya Dağlıları Birliği”nde yer alanlar arasında,özellikle zamanla sessizliğe bürünenlerin yaşam öykülerine ilişkin bilgilerimiz yok denecek düzeydedir. Buna karşılık, politik aktiviteleri sürdürenler hakkında sınırlı da olsa bilgi mevcuttur.

Bunlardan bir dönem KDB başkanlığı yapan Oset mülteci Ahmet Tsalıkkatı, emigrasyonun düşünsel beslenme kaynaklarından biri oldu. Büyük beklentiler ve hayal kırıklıklarıyla dolu ömrü 2 Eylül 1928’de kırk altı yaşında tamamlanana dek Kuzey Kafkasya mültecileri arasında “manevi lider” pozisyonunu korudu. KDB ve KDHP’nin süreli yayınlarında birçok çalışması yayımlandı, kitaplar hazırladı (46) ve konferanslar (47) verdi. İlerleyen hastalığına Varşova’da yenik düşmesi Avrupa sahnesindeki mülteciler için ilk büyük kayıptı. Tsalıkkatı Kuzey Kafkasya’nın yetiştirdiği ender aydınlardan olmasına rağmen, yaşamı, fikirleri ve çalışmalarına ilişkin etüdler ancak 1990’lı yıllarda yapılmaya başlandı (48).

Köklü bir Kabardey aileye mensup olan Elmurza Bekoviç Çerkaski öğrenimini Prag Kraliyet Üniversitesi Tabii Bilimler Fakültesi’nde tamamladı. Öğrenciliğinde aktif olan Çerkaski’nin formasyonu ile ilgili yazılarının yanında bazı çevirileri de yayımlandı. Çerkaski öğrenimini bitirdikten sonra Paris’e yerleşti. KDHP saflarında yayın dünyasının içinde oldu. Bir süre, partinin ikinci periyodiği “Gortsı Kavkaza”nın redaktörlüğünü yaptı (49) ve 1934’te vefat etti.

Oset mülteci Kazi Bessolt (Gazihan Beşolt) Prag Ticaret Enstitüsü’nde öğrenimini tamamladı, KDHP liderliği tarafından Paris’e gönderilerek “Promethe” dergisinin redaksiyon kurulunda Kuzey Kafkasya seksiyonunda yer aldı (50). Çerkes Süvari Tümeni subaylarından Kuşuk Uluguay’ın kızkardeşi Hayriye hanımla evlenen Bessolt, bir dönem Arnavutluk Kralı Zogo’ya danışmanlık yaptı (51). II. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’a yerleşerek Teşvikiye’de oturdu. Cumhuriyet Türkiyesinin demokratikleşmesi sürecinde oluşturulan ilk kuruluş olan Kuzey Kafkasyalılar-Türk Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Almanya’nın Münih şehrinde vefat etti.

Avar mülteci Ahmet Nabi Magoma Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü’nde geçirdiği parlak öğrencilik yıllarından sonra Prag Üniversitesi’nde akademisyenliğe başladı, buradaprofesör olarak öğretim üyeliği yaptı. Hatağogu’nun tasviyesinden sonra KDB’nin başkanlığına getirildi. Zamanla içinde bulunduğu gruptan koparak sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Haydar Bammat’ın liderliğini yaptığı “Kavkaz” grubuna dahil oldu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”nin kurulmasında rol aldı, başkanlığını yaptı. “Kavkaz”, “Obyedınennıy Kavkaz”, “Problems of the Peoples of the USSR” gibi dergilerde yazdı. 26 Mart 1961’de Münih’te öldü (52).

1924 baharında Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi olan Oset mülteci M. Abatsiyev, kısa bir zaman sonratopluluktan koptu ve yine bir Oset mülteci olan Hatayev ile birlikte 1929’da “Soyuz Narodov Kavkaza” (“Kafkasya Milletler Birliği”) adını verdikleri, emigrasyon içinde önemsiz sayılabilecek oluşumu sürüklemeye çalıştı. Çabaları, Rus mültecilerin tanınmış ismi Milyukof önderliğindeki “Rus Demokrat Birliği”nin uzantısı olarak görüldü ve “beyinleri altüst olmuş” insanların yapabilecekleri gayretler halinde değerlendirildi (53). Abatsiyev’in 1937 yılında verdiği bir konferans KDHP mensuplarınca yöneltilen eleştirilerden kurtulamadı (54).

Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı. 1922’de yerleştiği Çekoslovakya’da burslu okuyarak ziraat mühendisi oldu (55). Yaşamı boyunca politik çalışmaların içinde yer alarak kalemini bırakmayan Baytugan, rakip Kuzey Kafkasyalı grup tarafından “kendine hayrı olmayan adam” diye nitelendirildi, “ulusal stajını Denikin ordusunun kanatları altında yapmakla” suçlandı (56). KDB’den sonra KDHP bünyesinde yer alarak partinin yayın organlarını yönetti, konferanslar verdi (57), bu arada “Instytutu Wschodnieo w Warszawie”nin (“Varşova Şark Enstitüsü”) ciddi bir yayını olan “Wscod”un (“Şark”) redaksiyon kurulunda bulundu. Çerkaski’den sonra birkaç sayı kolektif düzenlemeyle çıkan “Gortsı Kavkaza”nın idaresini 25. sayıdan itibaren yüklendi. Partinin diğer yayınları olan “Severnıy Kavkaz”, “Golos Rodini” dergilerinin sorumlu müdürlüğünü yaptı. 1942’de Berlin’de kurulan “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi”ne katıldı. II. Dünya Savaşı sonrasında İtalya ve İngiltere’de bulundu. 1953’te Almanya’ya döndü ve soğuk savaşın bir enstrümanı olarak ABD’nin finanse ettiği “Radio Liberty"nin Kuzey Kafkasya seksiyonunda çalıştı. 1970’te emekli oldu. 1986 yılında Münih’te öldü.

7 Mart 1900’de Dağıstan’da doğan Ethem Tabasaran 1920’de Sivastopol üzerinden Rusya’yı terk ederek Çekoslovakya’ya gitti. Brno kentinde bursiyer olarak okudu, maden mühendisi oldu. Türkiye’de Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde çalıştı. Adını politik aktivitelere hiçbir dönem karıştırmayarak emekliliğini geçirdiği İstanbul’da 24 Ağustos 1986’da öldü (58).

Oset aktivist Aytek Kundukh da arkadaşları gibi Çekoslovak hükümetinin verdiği burslarla eğitimini tamamladı. KDB bünyesinde çalıştı. KDHP’nin kuruluşunda bulundu ve Ahmet Tsalıkkatı’nın gözetiminde, bu teşkilatın ilk periyodiği olan “Volnıye Gortsı”nin redaktörlüğünü yaptı (59). Mülteci teşkilatların bazı toplantılarında KDHP’yi temsil etti (60). Kuzey Kafkasya ile doğrudan bağlantı sağlaması için İran’a gönderilen Kundukh birçok makaleye imza attı. Ne biyografisi, ne de akıbetini tesbit edebildiğimiz Kundukh’un, 19. yüzyılda İmam Şamil liderliğindeki Kuzey Kafkasya direnişinin ideolojik zeminini oluşturan “müridizm”i etüd ettiği “Kafkasya Müridizmi (Gazavat Tarihi)” adlı eseri yakın zamanlarda yayımlanabildi (61).

KDB bünyesinde çalışan iki isim, Ali Şahan ve Nevruz Sunç hakkında elde edebildiğimiz bilgiler, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşerek toplama kamplarında yaşayan ve daha sonra Türkiye’ye yerleşen bir mülteci tarafından verilmiştir. Öğrenimini Prag Politeknik Okulu Elektromekanik Bölümü’nde bursiyer olarak tamamlayan Balkar mülteci Ali Şahan’ın II. Dünya Savaşı yıllarına dek neler yaptığı bilinmemektedir. Sn. Musa Ramazan “kibar, eğitimli ve modern bir insan” kelimeleriyle tanımladığı Şahan’ı toplama kampında tanıdığını ve soydaşlarına yardım ettiğini kaydetmiştir. Ramazan bir başka mülteci olan M. Şakman’a dayanarak Şahan’ın Nasyonal Sosyalist Parti üyesi olduğunu, savaş sonrasında ise muhtemelen İngiliz gizli servisi hizmetinde bulunduğunu kaydetmiştir. Yine bir Balkar mülteci olan ve Çekoslovak hükümetinden aldığı bursla Prag’da okuyan Nevruz Sunç’un 1940’lı yılların sonlarındaTürk istihbaratında çalıştığı Musa Ramazan tarafından ifade edilmiştir (62).

--------------------------------------
(1) “Mitteilungen der Geographischen Gesellschaff in Wien”, No:7-9’dan Adil Bek Kulatti – “Jugoslaviya’da Çerkesler”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1936, No: 22, s:8.
(2)Batılıların sempatileri için bkz: Taitbout de Marigny – Çerkesya Seyahatnamesi, (çev: Aydın Osman Erkan), Nart Yay., İstanbul, 1996; A. Fonvil – Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), (çev: Murat Papşu), Nart Yay., İstanbul, 1996.
(3)Balkanlarda iskan edilen Çerkeslerin Bulgar isyanının bastırılmasındaki rolleri tepki doğurmuş ve ikinci bir göç dalgası yaşanmıştı. Kafkas-Rus savaşları sırasında Kafkasyalılar lehine oluşan sempati bu olaylarda ortadan kalkmış, Aralık 1976’da açılan İstanbul Konferansı’nda Rus Büyükelçisi İgnatiev, Çerkeslerin Rumeli’den kovulmalarını istemiştir. Avrupa devletleri, büyükelçinin bu fikrine itiraz etmemişler, konferansta Çerkeslerin Avrupa’dan Asya’ya sürülmelerini resmen istemişlerdi. (Bkz: Bilal Şimşir – Rumeli’den Türk Göçleri, TKAE Yay., Ankara, 1970, C:II, s: CLI-CLII).
(4) Mühlen bu terimi, Kırım’dan Kafkasya’ya, Orta Asya ve Ural ile Volga arasındaki bazı bölgelerde yaşayan ve “lisan, etnik mensubiyet ve kültürel bağlılık ifade etmeksizin bir sıra kavim için sadece pragmatik bir genel kavram” olarak kullandığını ifade etmektedir. (Bkz: Patrik von zur Mühlen – Gamalıhaç ile Kızılyıldız Arasında, İkinci Dünya Savaşında Sovyet Doğu Halklarının Milliyetçiliği, (çev: Eşref Bengi Özbilen), Mavi Yay., Ankara, 1984, s:1-2).
(5) İstanbul’dan mülteci panoramaları için bkz: Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996; Tülin Aktuzlu – “Willy Sperco’nun Gözüyle İşgal Altındaki İstanbul”, Toplumsal Tarih, No:30 (Haziran 1996), s: 29-33).
(6) Sn. Sefer E. Berzeg 2 Ocak 1995 tarihinde yaptığımız sohbette, aile çevresinde bu konunun dile getirildiğini ifade etmiştir.
(7) Musayassul’un macerası kendi kaleminden de takip edilebilir. Bkz: Halil Bek Musayasul – Son Bahadırların Ülkesi, (çev: Süreyya Ülker), İstanbul, 1988.
(8) Mdivani’nin raporunda şunlar kayıtlıdır: “Ankara’da Şimali Kafkasya dağlarının istihlası için Musavat ile birlikte aynı siyaseti takip eden bir teşkilat var. Türkler bu hazırlığın kemale ermesi için müsaade ediyorlar ve müsait bir fırsatta bizden gayr-ı memnun ve çok hassas olan Kafkasya’ya bu isyan kıvılcımını atmak istiyorlar. Bizim siyasetimiz ve askeri müessesatımız bunun önüne geçmeye hazırlanmalıdır” (Bkz: Fethi Tevetoğlu – Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler (1910-1960), Ankara, 1967, s: 235).
(9) Mustafa Kemal daha 14 Ağustos 1920'de, TBMM kürsüsünde “Bolşeviklerle” sürdürülen ilişki çerçevesinde Kızılordu’nun Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’da başarı sağlayabildiğini vurgulamıştı: “1 Ağustos tarihinde Rus Bolşevik Hükümeti'nin Kızılordusuyla, Büyük Millet Meclisi Ordusu Nahçivan'da birbirileriyle nesnel olarak birleşmiş oldu. Oraya giden kuvvetlerimiz, Kızıl kuvvetler tarafından özel tören ve saygılarla kabul edilmişlerdir. Burada birleşen iki hükümet kuvvetleri, öteki kuvvetler gelinceye kadar orada ortak tedbirler almakta bugün dahi devam etmektedirler”. (Bkz: Doğan Avcıoğlu - Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay., İstanbul, 1978, C: 2, s: 457).
(10) Farklı yaklaşımlar için bkz: Salahi R. Sonyel - Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, TTK Yay., Ankara, 1973, s:172-183. Cebesoy hadisesi ile ilgili bkz: Ali Fuad Cebesoy - Moskova Hatıraları, Vatan Neşriyat, İstanbul, 1955, s:329-330 ve Bülent Gökay – “Ali Fuad Paşa Moskova Büyükelçiliği'nden Niçin Ayrıldı?”, Tarih ve Toplum, İstanbul, 1992, No:32, s:72.
(11) Üstelik M. Kemal “Sovyet Rusya ile imzalanan 1921 Dostluk Anlaşması'nda, topraklarında Rusya'ya karşı unsurların faaliyetlerine izin vermeyeceğini, Rusya'nın da aynı yolda davranması koşuluyla” kabul etmişti (Bkz: Doğan Avcıoğlu - a.g.e., C:4, s:1429.)
(12) Sonuçta, mültecilerin kurdukları organik bağ Avrupa tarihi ile idi. Bu tarih ise, Koçak'ın sözleriyle “Versay Anlaşmasının oluşturduğu statükoyu korumaya çaba harcayan İngiltere ve Fransa'nın öncülüğünde anti-revizyonist devletler grubu ile Versay Anlaşması'nın değiştirilmesini amaçlayan ve Almanya ile İtalya'nın öncülük ettiği devletler arasındaki siyasal, diplomatik, ekonomik, kültürel, ideolojik ve nihayet askeri mücadele tarihi”nden ibaretti. (Bkz: Mete Tunçay-Cemil Koçak-vd - Türkiye Tarihi (Çağdaş Türkiye 1908-1980), Cem Yay., İstanbul, 1992, s:156).
(13) 1918 sonbaharında Avusturya-macaristan İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde imparatorluktaki tüm azınlıklar ayaklandığında Thomas Masaryk, Edouvard Beneş ve Stefanik gibi Çek liderler 18 Ekim'de “Çekoslovak Milli Konseyi”ni kurmuşlar; Prag'daki milliyetçi lider Kramar da 28 Ekim 1918'de kansız bir ihtilalle kente hakim olmuştu. Çekoslovakya’nın tarih sahnesine çıkışı bu noktada gerekleşmişti. Paris ve Prag gruplarının ortak hareketleriyle varlık kazanan ülkenin ilk cumhurbaşkanı Masaryk olurken, Kramar başbakanlığa, Beneş ise dışişleri bakanlığına getirilmişti. 1921 rakanlarına göre sınırları dahilinde 6.5 milyon Çek ağırlığının yanısıra, 2.2 milyon Slovak, 3.1 milyon Alman, 747 bin Macar, 459 bin Ruten, 76 bin Leh ve 180 bin Yahudi yaşıyordu. Südet bölgesinde, Almanlar ile Çekler arasındaki düşmanlık hisleri daima canlılığını korumuştu. 1920 anayasası çerçevesinde azınlık hale gelen Almanlar, Çekoslovakya'nın Fransa ve Küçük Antant ile ilişkilerinde geliştirdikleri karşıt tavırlarla dikkat çekerken, Çeklerin içinde erime kaygısı duyan Slovaklar Macaristan'a eğilim gösteriyorlardı. (bkz: Bkz: Fahir Armaoğlu - 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), T.İş Bankası Yay., Ankara, 1984, (2.B.), s:180-182).
(14) Hans Kohn - Panislavizm ve Rus Milliyetçiliği, (çev: A.Oktay Güner), Kervan Yay., İstanbul, 1983, s:225.
(15) Clarende Richard Johnsen (ed.) – İstanbul 1920, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996.
(16) İstanbul’da kurulan “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti” tüzüğüne için bkz: Sefer E. Berzeg - Gurbetteki Kafkasya'dan Belgeler, Ankara, 1985, s:29-31; Vasfi Güsar - “İstanbul Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”, Kafkasya Kültürel Dergi, Ankara, 1975, No: 48, s: 21, Yısmeyl Özdemir - “Yaşanmış Öyküler - Anılar”, Kafdağı, Ankara, 1988, No: 19-20, s: 46
(17) 1864 sonrasında Kuzey Kafkasya’dan sürülen “Şhaplı” adlı Çerkes/Wubıh ailenin çocuğu olan Hüseyin Tosun Bey Galatasaray Lisesi’ni ve Harbokulu’nu bitirmiş, ihtilalci eylemleri sebebiyle tutuklanmış, 1896’da Trablus Askeri Rüşdiyesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilmişti. 1902’de Paris’te toplanan “Osmanlı Liberalleri Kongresi”ne Çerkes göçmenleri temsilcisi sıfatıyla katılmış, bu kongredeki anlaşmazlıkların uzantısı olarak hemşehrisi Prens Sabahattin Bey’le “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer almıştı. “Milli Ajans” müdürlüğü de yapan Hüseyin Tosun, İngilizler tarafından Malta’ya sürülenlerden biriydi. Aynı zamanda ateşli bir Kafkasya milliyetçisi olarak da tanınan Hüseyin Tosun 1908 Meşrutiyetinden sonra faaliyete geçen Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Kafkasya Komitesi, Türkiye’de Şimali Kafkasya Politik Göçmenleri Komitesi, Şimali Kafkasya Cemiyeti gibi teşekküllerin aktif elemanlarındandır. (Bkz: Sefer E. Berzeg - Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:227-228).
(18)Rusya göçmenleri tarafından muhtemelen 1923’te (1924?) yayımlanan “Spasibo”dan aktaran Behzat Üsdiken – “Spasibo-Şükran”, Tarih ve Toplum, No: 88 (Nisan 1991, s:59.
(19) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(20) Aynı yerde.
(21) Kavkazki Gorets’te kaydedildiğine göre, “Birliğin hastalanan üyelerinden iki kişiye Dr. Ulman'ın yardımı ile 1500 kron Çekoslovak Kızılhaç'ından elde edilmiştir.” (Bkz: “V soyuza gortsev Kavkaza ve Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136)..
(22) Varşova merkez olmak üzere kurulan parti önceleri “Narodnoya Partiya Vılnıh Gortsev Kavkaza” (Hür Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) olarak anılmış, daha sonra “Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları Halk Partisi) unvanı kullanılmıştır. Partinin kuruluş tarihine ilişkin bilgi için bkz: Barasbi baytugan – “Znamenatelnaya data”, Gortsı Kavkaza, Paris, 1931, No:26, s:4)
(23) “V soyuza gortsev Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(24) “Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:70.
(25) Tsalıkkatı’nın bu konuşmasına ilişkin haber için bkz: “Prazdeniya soyuzom gortsev Kavkaza 125-letiya so dnya rojdeniya A. S. Puşkina”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(26) Tsalıkkatı’nın bu konferansına ilişkin haber için bkz: “Gortsı Kavkaza i Kazaki”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71.
(27) Elmurz - “Oktrıtoe pismo N. A. Bigaevu”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:86-91.
(28) Bkz: “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s: 135.
(29) Bkz: Vlodimir Mursky – Ukrayna ve istiklal Mücahedeleri, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1930, s:210-211.
(30) “Gortsı Kavkaza studentı uçaşçiyesya v Çehoslovakii”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:71-72.
(31) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:135-136.
(32) “Hronika soyuza”, Kavkazki Gorets, 1925, No:2-3, s:136.
(33) Bkz: Konstantin Çheidze – “Aslanbek Şşeripov”, (çev: Ahmet Canbek), Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1973, No:21, s:2-5.
(34) Nart - “Oçerki iz jizni Mansura, pervogo imama kavkazskih gortsev”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:48-58.
(35) Bkz: Tsotsko Ambalova – “Skazaniya GortsevKavkaza o Nartah”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:10-19. Kantemir’in kaleme aldığı “sunuş” bu yazının 10-11. sayfalarında bulunmaktadır.
(36) Soyuz Gortsev Kavkaza – “Obraşniye k gortsam Kavkaza, emigrirovavşim v Ameriku”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, kapak içi.
(37) Redaksiyon – “Ot redaktsıy”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:2.
(38) Kavkazki Gorets – “Salam Gortsev Kavkaza Çehoslovatskomu narodu”, Kavkazki Gorets, 1924, No:1, s:3-5.
(39) Magomet (Magomed Çukua?) – “İngusskaya pesnya”, s:6; Garip Sultan – “Balkarsakaya pesnya”, s:7; A. Kulebyakin – “Pesnya Zelimhana”, s: 8-9; “Kabardinskaya pesnya”, s: 10; “Ohotniki za tutami”, s: 11-13; İsmail- “Poslednıy vrok”, s:14-16; Tsalıkkatı Ahmed – “Zapinski kavkaztsa”, s: 17-33; Aslanbek Şeripov – “Abrek Geha”, s: 34-36; Ahmed (Tsalıkkatı) – “Motivi Poezii Kosta”, s: 37-43; A. T. (Ahmed Tsalıkkatı) – “Zadaçi gorskoy intelligentsiy”, s: 44-48; Galgay – “O Galgayah”, s: 49-50; Apsua (Simon basarya) – “Neselko clovob Abhazii”, s:51-53; Kurtatag (Ahmed Tsalıkkatı) – “Estyestvennıye bogatsva territorii gortsev Kavkaza”, s: 54-60; Elmurza Bekoviç Çerkaski–“Polyrznıye rastyeniya Kavkaza-I”, s:61-64; Tar. Zakatalskıy –“Pervıye deyatelni natsionalnogoobrazovaniyagortsevKavkaza”, s:65-69; “Hronika gorskoy jizni”, s: 70-72; “Bibliografiya”, s:73-78.
(40) GeorgiyRıbiçve – “Druzyam gortsam”, s:1; Nart –“Kavkazskiy gorets”, s:2; “Pesn ob Elmurze Byarçi”, s:3-9 ve “Oçerki iz jizni mansura,pervogo imamakavkazskih gortsev”, s:48-58; (?) – “Tsevetı kavkaza”, s:2; A. Kulebyakin – “Manaret”, s:3; Tsotsko Ambalova – “Skazniya Gortsev Kavkaza o Nartah”, s:10-19; sergey Gorodetskago – “Atsamaz i Aunda. Rvyakptsumgiş-Vdltyuts”, s:20-22; Bessolt Kazi Han – “Bıl iz Osetinskoy jizni”, s:23-27; Stavropluk Çeh – “Adige”, s:28-35; P. Erguşeva – “Otrıvki iz povesti’na Kavkaze v smutu”, s:36-45; Adıgeytsa (Ahmet Canbek) – “Naip Magomed-Amgen (1847-1859)”, s:46-47; Konst. Al. (Konstantin Çhesidze) – “Aslan-bek Şiripov”, s:59-65; Grigori Ayollo – “Ploho perevarennove çujoye”, s: 66-85; Elmur(a Bekoviç Çerkaski) – “Oktrıtoe pismo N. A. Bifayevu”, s:86-91 ve “Polyeznıye rastyeniya Kavkaza – II”, s: 128-131; X. – “Neselko clov o state B. Salamova”, s:92-93; N.B. – “Osetinı”, s:94-104; Kabardinskiy – “O religiozno-obşestvennoy jizni gortsev”, s:105-116; N. A. – “Adatı”, s: 117-120; Bek-murz – “Babizm i Behaizm”, s:121-127; “Hronika gorskoy jizni”, s:132-136.
(41) Promethe hareketi 926 sonbaharından II. Dünya Savaşının patlak vermesine dek Pilsudski diktatoryasındaki Polonya tarafından desteklenen “Rusya mahkumu milletler bloğu” olarak tanımlanabilen siyasi harekettir.
(42) Barasbi Baytugan – “Znamenatelnaya data” Gortsı Kavkaza, Paris 1931, No: 26, s:4.
(43) Said Şamil- “Said Şamil’den Muhaceretteki Kuzey Kafkasyalıların ‘Esir Vatan’ın Kurtuluşuyla İlgili Mücadelelerine Işık Tutan Tarihi Bir Mektup”, Birleşik Kafkasya, Eskişehir, 1995, No:3, s:49-50.
(44) Bkz: Aytek Kundukh – “Okttrıyoy pismo predsedatelyu Soyuza Gortsev v Ç.S.R.M. Hatgogu”, Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No:1, s:19.
(45) Bkz: Volnıye Gortsı, Prag, 1928, No:6.
(46) Tsalıkkatı’nın muhaceret döneminde yayımlanan ve yayımladığı/hazırladığı ifade edilen kitapları: “Kavkazski Gorets”in ilk sayısındaki kayda göre “Kavkaz v ogne revolyutsi” (Kafkasya İhtilal Ateşinde) isimli çalışmasının ilk cildini, “Zapiski Kavkaztsa” (Bir Kafkasyalının Notları) romanını ve “Gorskaya Respublika” (Dağlı Cumhuriyeti) kitabını bitirmiştir. Bunlardan “Zapiski Kavkaztsa”nın bir bölümü “Kavkazski Gorets”in ilk sayısında yayımlanmıştır. 1877-1878 Kafkasya başkaldırısının 50. yıldönümü dolayısıyla Prag'da verdiği konferans Kafkasya Dağlıları Halk Partisi tarafından küçük bir kitapçık olarak 1928’de “Borba za volyu gor Kavkaza” (Kafkas Dağlarının Özgürlük Mücadelesi) başlığıyla yayımlanmıştır. 1926'da Prag'da basıldığı kaydedilen “Brat na brata” (Kardeş Kardeşe Karşı) adlı romanın (“Volnıye Gortsı” dergisinde bu romanın basıldığına dair ifade vardır. Bkz: "Novy Knigi", Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No: 1, s: 23) devamı olduğu bildirilen “Okravalennıye gorı”nin (Kana Bulanmış Dağlar) akıbeti ise meçhul kalmıştır.
(47) Tsalıkkatı'nın verdiği konferanslardan bazıları: Prag’da “Kazak problemi"nin demokratik kurallar çerçevesinde çözümlenebilmesine yönelik olarak “Borba obşestvennıh sil na Severnom Kavakaze” (Kuzey Kafkasya Toplumlarının Mücadelesi) başlığıyla sunduğu konferans (6 Haziran 1924 - Russki Dom). Yine Prag'da, Puşkin'in 125.doğum yılı dolayısıyla “A.S. Puşkin. Kavkaz i Kavkazski Gortsı” (A. S. Puşkin, Kafkasya ve Kafkasya Dağlıları) başlığıyla verilen konferans (12 Haziran 1924 - Russki Dom). Kafkasya’da çıkan 1877-1878 isyanının ellinci yıldönümü dolayısıyla KDHP Prag teşkilatı tarafından organize edilen ve kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde verdiği “Borba za volyu gor Kavkaza” (“Kafkasya Dağlarının Özgürlük Mücadelesi”) başlıklı konferans (28 Nisan 1927-Graf Oteli). Kuzey Kafkasya’nın 9. bağımsızlık yıldönümü kutlamaları dolayısıyla KDHP Prag teşkilatı tarafından düzenlenen toplantıda verilen konferans (11 Mayıs 1927).
(48) Ahmet Tsalıkkatı’nın yaşamı ve çalışmalarına ilişkin olarak bkz: Tambi Elekhoti – “Akhmed Tsalıkkatı", Gortsı Kavkaza, Paris, 1928, No:1, s:2-3; İbrahim Çulik – “Pamyati izgnannika”, Gortsı Kavkaza, Paris, 1928, No:8-9, s: 8-11; M. Aydın Turan – “Ahmet Nimbolatoviç Tsalıkkatı (1882-1928), Yedi Yıldız, İstanbul, 1994, No:3, s:19-24; Sefer E. Berzeg – Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:25-255; M. Aydın Turan – “Kuzey Kafkasya ve Rusya Müslümanlarının Öncü Aydınlarından Ahmet Tsalıkkatı” , Tarih ve Toplum, İstanbul, No: 153, s:48-57; Zoya Salagayeva – “Ahmet Tsalıkov (Tsalıkkatı)”, Naşh Dagestan, Mahaçkale, 1993, No: 165-166, s: 35-36.
(49) “Gortsı Kavkaza” dergisi KDHP’nin ikinci yayın organı olarak Kasım 1928'de Paris'te yayımlanmaya başladı. Künyesinde merkez adresi “3, Rue du Sabot” olarak gözüken “Gortsı Kavkaza”nın ilk sayılarında (8-9. birleşik sayı dahil olmak üzere) redaktörlüğü Elmurza Bekoviç Çerkaski yapmıştır.
(50) Bkz: Said Şamil- “Said Şamil’den Muhaceretteki Kuzey Kafkasyalıların ‘Esir Vatan’ın Kurtuluşuyla İlgili Mücadelelerine Işık Tutan Tarihi Bir Mektup”, Birleşik Kafkasya, Eskişehir, 1995, No:3, s:52.
(51)Bessolt gibi, Arnavutluk Kralı Zogo’ya müşavirlik yapan diğer Kuzey Kafkasyalı Kuşuk Uluguay’dır. (bkz: Ramazan Traho – “Colonel Kusuk Ulugai”, Caucasian Review, Münih, 1955, No:3, s:139.
(52) Magoma’nın biyografisi için bkz: Alihan Kantemir – “Profesör Ahmet Nabi Magoma (1897-1961)”, Dergi, SBÖE Yay., Münih, 1961, No:23-24, s:9-94.
(53) Bkz: M(agomed) Ç(ukua) – “Beyinleri Altüst Olmuş İnsanlar”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1937, No:37, s:6.
(54) Bkz: “Milyukofçu’nun Konferansında”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1937, No:37, s:8.
(55) Musa Ramazan – “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1986, No: 62, s:44-45.
(56) Baytugan kendisi hakkında bu sözleri sarfeden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Haydar Bammat’ı tarih hakkında bilgisizlikle itham etmiş ve samimi davranmıştı. Adeta bir neslin dramının saklı durduğu cevabında “devrim beni 17 yaşımda yakaladı. Anavatanda kalan herkes için iki seçenek vardı, beyazlar ya da kızılların safında çarpışmak” diyor ve Bammat'ın aslında sanıldığı gibi büyük işler yapmadığını vurguluyordu: “Denikin'e karşı mücadeleyi Tiflis meclisi değil, Çeçenistan'da Gikalo, Osetya ve Kabardey'de Nazır Kathanov ve 'kermenistler'den oluşan savunma konseyi yönetiyordu”. (Bkz: Barasbi Baytugan – “Pod dımovoy zavesoy demagogiy”, Kavkaz, Varşova, 1935, No:14, s: 26-28).
(57) Örneğin, Baytugan’ın 14 Aralık 1927'de Prag'daki parti binasında Kuzey Kafkasya intelijansiyasının geçmişteki hatalarını ele aldığı konferansın haberi için bkz: “V Soyuza Gortsev Kavkaza v Ç.S.P.”, Volnıye Gortsı, Prag, 1928, No:6, s:25.
(58) Ethem Tabasaran’ın kısa biyografisi için bzk: “Haberler”, Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1986, No: 63, s: 47.
(59) Çekoslovakya’nın başkenti Prag’da yayımlanan “Volnıye Gortsı”nin ilk altı sayısında (ki, muhtemelen 6. sayıdan sonra yayımlanmamıştır) Aytek Kundukh redaktör olarak çalışmıştır. Bu derginin birinci sayısı 26 Mart 1927, ikinci sayısı 3 Mayıs 1927, üçüncü sayısı 28 Haziran 1927, altıncı sayısı ise 19 Ocak 1928 tarihlerinde yayımlanmıştır. Arada kalan dördüncü ve beşinci sayıları bulamadığımız için yayım tarihlerini kaydedememekteyiz.
(60) Bkz: “10-letnie Ukraynskoy revolyutsii”, Volnıye Gortsı, Prag, 1927, No:3, s:20.
(61) Aytek Kundukh - Kafkasya Müridizmi (Gazavat Tarihi), (haz: Tarık Cemal Kutlu), Gözde Kitaplar yay.,İstanbul, 1988.
(62) II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’ye yerleşen Dağıstanlı/Lak mülteci Sn. Musa Ramazan’la çeşitli tarihlerde yapmış olduğumuz sohbetlerde anlatılmıştır.

(*) Toplumsal Tarih, İstanbul, Nisan 1997, No: 40, s:43-52.

M. Aydın Turan

Çerkeslerin İslamlaşması; Çerkeslerin Eski Dinleri ve İslamiyetin Kuzey Kafkasyaya GirişiSovyetler Birliğinin dağılmasını takiben, öncesindeki huzurluğun ayyuka çıktığı coğrafyalardan biri de Kafkaslar olmuştur. Birbirine yakın ve uzak onlarca etnik unsurun birbiriyle iç içe yaşama savaşı verdiği bu bölgede, İslâm çok güçlü bir unsur olarak yer almakta. Kafkasların İslâmiyet ile

Surhay

Aralık 03, 2018

SurhayDağıstan: Toplam iki milyon nüfusu bulmayan ve yaklaşık otuz farklı dilin konuşulduğu Kuzey Kafkasya’nın mağrur dağ ülkesi. Kendini kötü gözlerden saklarcasına, adeta bir başka âlem arar gibi başını bulutlara gömmüş muhteşem dağlar. Bir başka âlemin olmadığına inanası gelir insanın. Burasını dünyanın tahtı veya kalesi sanıyor insan.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery