Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına dönüşebilmiş değildir.

İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.

1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.

Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu, sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.

Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece 1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış, yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır. Ayrıca sürülenlerin toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.

Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1) Hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır. Sürgün sürecinde Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in tanıklığı şöyledir: 

"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." (2) Rus makamları sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (3) Yurtlarından edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır. Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4) Sürülenler bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi. 

1943-1944 Sürgünü 

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.

Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar, anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin, bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır? Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay mümkün olamamaktadır. Uluslararası hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir. 

Bir milletin yok ediliş fermanı 

1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.

23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü. Aynı şekilde 2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri de sürgün edilen halklar arasındaydı.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Her aileye 20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5) Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6) 

Haybah katliamı 

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı buna bir örnektir.

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır: 
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti: -Ogon! (Ateeş!)

...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7) Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.

Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı. 

Kırım ve Ahıskalıların sürgünü

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı. 

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.

Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi. 

Karaçay-Balkarların Sürgünü 

2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı. 

Avrupa'nın göbeğindeki vahşet

Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar, Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. 

Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. 

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır: 

-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler. (8) 

Sürgünün devam eden kötü sonuçları 

Kafkasya'nın kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve 1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı. 1864'te sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.

Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir karşılık bulamamış olması anlamlıdır.

Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır. Çeçenistan'da 1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir. Rusya'nın emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır. 

(1) "Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons. 
(2) age.
(3) Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty Affairs, Vol.1, No:2.
(5) Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992. Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax (Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in "Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.

Balo Bilatti Osetya'da dogdu. Diger ülkü arjkadaslari gibi o da Kuzey Kafkasya'nin özgürlügünü yitirmesinden sonra yurdunu terkederek Çekoslavakya'ya buradan da Polonya Varsova'ya yerlesti. Çok kültürlü, idealist ve çaliskan bir Kafkasyaliydi. Varsova ve Paris'de Çerkeslerle ilgili yayinlanan bütün dergilerde çok kiymetli makaleleri yayinlanmistir. Bütün yasami boyunca özellikle Barsbi Baytugan ile birlikte çalismistir. 1938 yilinda Varsova'da kisa ömürlü de olsa Rusça-Türkçe "Çagisiris" isimli derginin de sorumlu müdürlügünü yapmistir. Ikinci dünya savasindan sonra Almanya'da çesitli kurulus ve dergilerde çalismalarini sürdüren Bilatti daha sonra Amerika'ya giderek oraya yerlesmistir.

Balo bilatti'nin üzerinde en çok durdugu konu gelecekte özgürlüklerine kavusacak olan Kuzey Kafkasya uluslarinin birle?ik bir Kuzey Kafkasya Birligi içerisinde yer almalari idealiydi. Ona göre, ayri ayri kurulacak Çerkes cumhuriyetlerinin onlarin gelecegi bakimindan olumlu bir sonuç verme olanagi çok azdi. Bilatti'ye göre ayni kökenden gelen bu uluslarin, ayri ayri tanimlanmalari kadar zararli birsey olamazdi.Yazilarinda bütün bu gerçek görüsler her zaman somut bir anlayisla dile getirilmistir.

Kuzey Kafkasya'nin tarihinde fevkalade önemli haiz olaylar vardir.Bu olaylar , her simali Kafkasyali'nin kutsal gayeye ulasma yolunda gösterdigi çabalarda ve milli siyaset suurunun tayininde birer rehber yildizidir.Iste , 11 Mayis 1918 olayi da bunlardan biri ve hatta önemlisi olup Kuzey Kafkasy'nin yakin tarihinde vuku bulan gerçek manada milli bir hadisedir.Zira bu mutlu tarihte , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran tarihi karar alinmistir.

Mayis 1917'de vuku bulan , mesru ve müsterek "Daglilar Kurultayi" nda Kuzey Kafkasya millet temsilcileri tarafindan ( Rus Ihtilali'nin husule getirdigi müsait durumun nazara alinarak ) Kuzey Kafkasya'nin milli menfaatlerinin vazgeçilmez gayesine uyularak , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran ve Müstakil simali Kafkasya Daglilari Cumhuriyeti'nin ilanini öngören tarihi büyük karar alinmisti.Bu milli assamblenin aldigi kararlari ihtiva eden resmi beyannamede söyle diyordu :

"Asagida imzalari bulunan bizler , Kuzey Kafkasya'nin yetkili millet temsilcileri olarak su hususlari bütün dünya hükümetlerine duyurmayi seref telakki ederiz :

Kuzey Kafkasya halklari tarafindan mesru ve normal seçimle meydana getirilmis olan milli meclisin , 1917 mayis ve eylül içtimalarinda , Kuzey Kafkas Daglilarinda temsil yetkisi ve bütün selahiyetler uhdesine verilen Birlesmis Kafkasya Daglilari hükümeti , hüküm süren anarsi havasindan ötürü ve bizzat Petersburg hükümeti tarafindan , büyük Rus Çarlik Imparatorlugu'nu teskil eden milletlerin , "Siyasi geleceklerini kendilerinin yürütmeleri hakkinda istifade ederek ; asagida yazili kararlari almistir :

1-Birlesmis Kafkasya Daglilari Rusya'dan ayrilip müstakil bir devlet kurmaya kararlidirlar. 
2-Yeni tesekkül eden devbletin cografik hudutlari , simalden , Rus çarlik imparatorluguna dahil oldugu zamanki sinir esas alinmak suretiyle Dagistan , Terek , Stavrapol ; batidan Karadeniz ; dogudan Hazar Denizi ve güneyden ise komsu hükümetlerle bu hususta yapilacak anslasmaya göre düzenlenmek suretiyle tespit edilecektir. 
3-Bu karalarin bütün dünya hükümetlerine duyurulmasi ve malumat verme vazifesi asagida imzalari bulunan yetkili vekiller heyetine verilkmistir. 
Böylece , imzalari asagidaa yer alan bizler , bugünden itibaren müstakil "simali Kafkasya Devleti" nin mesru yol ile kuruldugunu hür dünyaya beyan ediyoruz .

Bu tarihi vesikanin altinda imzlalari bulunanlarin basinda Abdülmecit Çermoy ile Haydar Bammat yer almaktadir.

Acaba bu tarihi vesikanin dogus sebebi Rus Ihtilali ile onun yaratmis oldugu ve bütün Çarlik Imparatorlugu' nu kapsayan anarsik durum mudur , yoksa Kuzey Kafkasya'nin uzun yillardan beri devam edegelen hürriyete karsi sönmeyen asklari ve onun ugruna sistematik bir sekilde yaptiklari çetin mücadelelerin bir meyvasi midir ?

Evvela su hususu hatirlatmak gerekir : Uzun süren mücadeleler sonunda Kuzey Kafkasya halki Rus hakimiyeti altina girmek zorunda kalmisti , üstelik en verimli topraklari da Rus müstemlekesi haline getirilmisti.Bu yüzden , perisan olan ve toprakli halkin sayisi bir hayli kabarmisti.Bunu gören müstemleke idarecileri K.Kafkasyalilari Ruslastirma siyasetine basvuruyorlardi ve bu yüzdendir ki yerli halkin kültürel ve ekonomik inkisafini engellemeye çalisiyorlardi.

Kafkasya'daki Rus idarecileri , çesitli suçlardan ötürü ordudan atilmis olan son derece kaba , gaddar ve insafsiz kisilerdi. Tabiidir ki , bunlar yerli ahalinin dertlerine ve sikintilarina en basit bir ilgi bile göstermiyorlardi. Hakim durumlarindan istifade ederek himayesiz halki fevkalade siki baski altinda bulundurma gayretleri , tabii olarak onlarin hürriyetperver daglilar bu elim duruma tahammül edemiyorlar ve her firsatta isyan ediyorlardi.Bu milli kiyamlardan biri olan 1877-78 isyani büyük ölçüde tesirli olmus ve bütün vatan sathina sirayet etmisti.Ruslar ise merhametsizce ve vahsiyane bir tarzda kaba kuvvete dayanarak isyani bastirmaya çalisiyorlardi.Buna mukabil K.Kafkasyalilar, Dagli ananelerine yakisir sekilde yilmadan, korkmadan direniyorlardi.Bu sebeptendir ki , bütün Rus imparatorluk halki en tehlikeli isyanci mintika olarak K.Kafkasya'yi biliyordu.

Şurasi da gayetle sabittir ki , simali Kafkasyalilar'in ihtilalciligi tamamen milliyetçi bir suura malikti.Bu sebeptendir ki , Daglilar Bolsevikler'in sonsuz vadilerine inanmislar ve ihtilale hararetle katilmislardi.

Kafkasyalilar , Rus halkinin tam tersine sosyal durumu düzeltmek hedefinden ziyade tam manasiyla milli istiklal ruhunu yasatma çabasindaydilar.K.Kafkasya halklarini temsil eden mesru milletvekillerinin istirakiyle , 1917 yili mayisinda Terekkala'da ( Vladikkafkas ) toplanan Daglilar Meclisi , içtimalarinda görülmemis bir ittifak karariyla temsil selahiyetini alan ve hükümeti temsil eden komite , Bolsevikler'in ekim ihtilaliyle Rusya'ya hakim olmalarindan sonra da faaliyetlerine devam ediyor , müsterek Daglilar toplantisinda alinan kararlari tahakkuku için bütün gücüyle çalisiyordu.Ihtilalde kazanilan hürriyetin kaybedilmemesi için milletin tam bir birlik halinde vatan müdafaasina kosmasi çagrisinda bulunuyordu.

Gerek müsterek genel toplantida ve gerekse bir müddet sonra merkez komite tarafindan Rusya'dan ayrilmasi hususunda alinan kararlar Osmanli Imparatorlugu sinirlari dahilinde yasayan K.Kafkasyalilar'a da duyurulmustu.

sunu da unutmamak gerekir ki , Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar 1.Cihan Harbi'nden evvel Müstakil simali Kafkasya Istiklal Komitesi'ni kurmuslardi.Bu komitenin baskanligina 1877-78 Türk-Rus Savasi kahramanlarindan Müsir Fuat Pasa getirilmisti. O , harp sirasinda selahiyeti Türk temsilcisi olarak Berlin'e gönderilmisti. Alman Hükümeti'yle temaslari sirasinda Kafkasya meselesini de unutmamis ve bu ugurda gayretler göstermisti.Alman Hükümeti de "Bagimsiz Kafkasya Devleti"nin kurulmasi fikrini destekleyecegini vaadetmisti.Fuat Pasa'ya verilen sözde durularak Bohemya'da bulunan harp esiri Kafkasyalilar'dan mesru hükümetin manevi nüvesi teessüs ettirilmis bulunuyordu.Diger taraftan , Kafkas Istiklal Komitesi'nin temsilcileri 1916 'da Lozan'da gürültülü sekilde cereyan eden kongreye de istirak etmisler , harp eden taraflara ve Birlesik Amerika Baskani'na nota ile müracat bulunarak Amerika tarafindan ortaya atilan ve milletlere milli hakimiyet taniyan prensipleri bir kere daha hatilatmislardi.

Almanya ile Türkiye'nin "Müstakil Kafkasya" fikrini dostane ve samimi bir sekilde desteklemelerinde Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar'in bu çalismalarinin büyük rolü olmustur.Bu paha biçilmez gayretleri sarfedenler arasinda Müsir Fuat Pasa'dan sonra, zamanin basvekili ve sayili diplomatlarindan olan Hüseyin Rauf Bey , Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Islam Ordusu'nu Kuzey Kafkas Firkasi'nin kumandani Yusuf Izzet Pasa , bir müddet sonra M.Kemal Hükümeti'nin hariciye nazirliginda bulunan Bekir Sami Bey ve digerleri de vardi.Bu nüfuzlu kisilerin Türk dis politikasina tesirli olmamalari imkansizdi.Çünkü , bunlar Türk vatanperveri olduklari kadar Kafkas milliyetperveriydiler ; Kafkasya'nin müstakil olmasi için büyük gayretler sarfetmelerinin birinci sebebi de Türkiye'nin simalinden gelecek tehlikenin bu tampon devlet araciligiyla manialanmasiydi. Gerek K.Kafkasya Kurultayi'nin kararlari ve gerekse Istiklal Merkez Komitesi'nce alinan kararlara bakilacak olursa bu durumun göz önünde bulunduruldugu farkedilecektir. Ne var ki K.Kafkasya ihtilalden geregi sekilde faydalanma imkanlarina tam manasiyla sahip degildi. Durumun böyle oldugunu malesef aci tecrübeler göstermistir.

Çünkü : K.Kafkasya Daglilari asirlik mücadeleler sonucunda bitap düsmüs ve müstevli Ruslar onlarin zengin ülkelerini silip süpürürcesine sömürmüsler ve yerli halki Ruslastirmayi hedef tutan bir müstemleke siyaseti yürütmüslerdi.Bu durum karsisinda Kafkasyalilar'in müstevli Ruslar'a karsi olan ezeli düsmanliklarini gittikçe kuvvet kazaniyor ve onlar çocuklarini korumak amaciyla Rus okullarini ve maarifini boykot etmislerdi. Milli bir egitim sistemi uygulama imkanindan da mahrum olduklarindan kurtulus cephesinin entellektüel kadrosunun inkisafi çok agir ilerliyordu.Oysa ki ihtilal patlak verdigi zaman millete önderlik edecek olan münevverler zümresi çok cüzi miktarda idi ve üstelik bunlarin tecrübesi de kafi degildi. Bu agir sartlar altinda milletin mukadderatina hakim olmak ve her türlü badireyi atlayarak hürriyete ulasmak son derece güç bir durumdu. Bir kere, böyle mühim bir vazifenin layikiyla ifasi için tecrübeli ve münevver önderler kadrosunun kifayette olmasi ve zamaninda ( görülecek islere hazirlanma bakimindan ve devlet teskilatinin teessüs etmesi yönünden ) elvermesi lazimdi. Bundan baska ; hadiselerin gidisatini degerlendirip bunun içerisinde kendi yerini tespit ettikten sonra kendi milletini ve onun gayretler mecmuunu , bütün imkanlarin seferber edilerek organize edilmesiyle müstakil milli hayat teessüs edilebilirdi.

Diger taraftan komsu Kafkas milleti ( Azerbaycan , Gürcüstan vs. ) arasinda kuvvetli bir rabita tesis edilemedigi gibi müttefik devletler de gerekli yardim ve destegi yapmamislardi.

Isgal rejimi K.Kafkasya'nin içtimai hayat inkisafi ile alakadar olmuyordu.Bundan dolayidir ki , K.Kafkasya'da siyasi firkalar mevcut degildi ve siyasi faaliyet göstermek isteyen bir kisim münevverler ise Rus siyasi tesekküllerine iltihak etmek mecburiyetinde kaliyorlardi.Hal milliyetperver ve istiklalciydi fakat tecrübeli rehbere muhtaçti.Hadiselerin cereyani bu eksikligi bütün vuzuhuyla ortaya koymustur.Unutmamali ve bilinmelidir ki , üstün kuvvetlere karsi üç cephede mücadele eden genç simali Kafkasya Cumhuriyeti'nin yok olus sebebi bu yüzden olmustur.suna da hakkiyla isaret edilmelidir ki , tarihin çözüp halletmek üzere K.Kafkasya idarecilerine takdim ettigi bu problemi , bu kadar agir ahval ve serait içinde hallederek muvaffakiyete erismek son derece güçtü.

Kuzey Kafkasya'nin sükutundan bveri bozuk olan Dagli Kazak münasebetlerinin düzenlenmesi de güç bir mesele idi. Kazaklar, müstevli Rus hükümeti tarafindan Daglilara ait en seçkin arazilere iskan edilmislerdi.Bunun içindir ki Daglilar toprak meselasinin ele alinarak adilane bir tarzda çözümlenmesini istiyorlardi. Asirlardan beri kendi öz topraklarinin mahsulünü bizzat toplamak arzusunu duyuyorlar ve Kazaklarin gaddarca hareketlerine artik bir son verilmesini taleb ediyorlardi. Hatta, daglilar bu bozuk münasebetlerin düzeltilmesi ugruna Kazaklarla iyi komsuluk baglari kurulmasina ve müsterek hükümet tesisine bile riza göstermislerdi.

1.Umumi Daglilar Kurultayi 1917'de Terek-Kala'da içtima ettigi zaman toprak meselesinin adilane ele alinmasi görüsülmüs ve bilahare Terek-Kala ve Mezdok'ta yapilan Daglilar-Kazaklar toplantilarinda da ayni meselenin önemine isaret edilmis ve bu düzensizligin ortadan kalkmadigi müddetçe baris ve sükunun tesisine imkan olmadigi neticesine varilmisti. Esasen böyle bir antlasma her iki taraf için de son derece elzemdi. Bunlarin anlasmamasi için can atan Bolseviklerin propagandalarinin tesirinde kalan Kazaklar, Daglilarin ileri sürdügü teklifleri reddederek müsterek düsman kizillarin lehine hareket ediyorlardi. Bu düsüncesizce terekküp edilen hareket tarzini tasvip etmeyen tek tek Kazak liderleri de Bolseviklerin zehirledigi Kazaklar tarafindan ifsa ediliyordu. Bunlar arasinda Kazaklarla kurulmasi derpis edilen müsterek hükümet fikrinin öncülerinden Karavulov da vardi. bunun mukadder sonucu olarak da pek çok Kazak ve Kuzey Kafkas köy ve kasabasini harabeye çeviren kanli mücadele basliyordu. Diger taraftan Rus ordusuna mensup ve Kafkaslara siginmis binlerce kaçak asker de ayri bir problem teskil ediyordu. Bolsevik proragandistleri bu bassiz insanlari kandirarak anti-bolsevik kuvvetlere karsi silahlanmalarini tesise çalisiyorlardi.

Görülüyor ki, bu kadar çetin sartlar altinda çiçegi burnunda Kuzey Kafkas Devleti'nin muvaffak olmasi imkansiz bir hale geliyordu. Üstelik yeni hükümetin elinde talim görmüs, muntazam askeri birlikler de malesef yoktu. Çünkü esasret yillarinda müstevli Rus Hükümeti Kuzey Kafkasyalilarin modern askerlik sanatini ögrenmemeleri amaciyla, onlara mecburi askerligi tatbik etmemisti. Ayrica silah, cephane ve maddi vaziyet de namüsaitti. Yukarida da belirtildigi gibi, tecrübeli devlet adamlarinin bulunmayisi da çok büyük talihsizliklerin basinda gelmekteydi.

Iste bu ahval ve serait içinde Daglilar, vatanlarini müstevni Bolseviklere karsi müdafaya hayatlari pahasina basladilar. Öte yandan, Bolsevikler, Beyaz Rus ajanlarindan azami istifade ederek Dagli-Kazak düsmanlarini körüklüyorlar ve mücadeleyi provoke ediyorlardi. Ayrica Müslüman olan Daglilar ile Hristiyan olan Kazaklarin dini hislerini de istismar ederek bir hilal-salip mücadelesi yaratiyorlardi. Ayni zamanda yerli halk arasinda sun'i bir sinif kavgasi husule getirilmek için de her vasitaya basvuruyorlardi. Bütün bu provokasyon hareketleri kismen de olsa tesirini gösteriyor ve Daglilar arasinda anlasmazliklarin zuhuruna sebep oluyordu.

Osetinlerle Inguslarin arasi açilmisti; bu, Kuzey Kafkas tarihinde görülmemis bir hadiseydi. Keza Kabartaylar ile Osetinlerin içtimai bünyesinde yaralar açilmis, sinif kavgalari hissedilir hale gelmisti. Bütün bu hazin olaylarin müsebbibi, ölçüsüz maddi imkanlarla çalisan Bolseviklerdi.

Neticede, bolsevik ajanlarinin husule getirdigi infak yüzünden Daglilar Hükümeti Dagistan'da Temirhansura'ya tasindi. Zira Terek-Kala her türlü mücadele mikraki haline gelmis bulunuyordu.

Bu esnada "Beyaz Rus" hareketi de tesekkül etmeye baslamis ve hissedilir bir kuvvet haline gelmisti. Böylece silahli Bolsevik kuvvetlerine karsi vatanlarini savunan Kuzey Kafkasya Daglilari'na karsi ikinci bir düsman cephe daha tesekkül etmis bulunuyordu. Kazak Gönüllüler Firkasi kendisini Rus Ordusu'nun bir parçasi addediyor ve ayni gayeye hizmet ediyordu. Onlar, müttefiklere bagliliklarini ve bitaraf devletlerle Bolsevikler arasinda imzalanan "Brest-Litovsk" Antlasmasini tanimadiklarini ilan ediyorlardi. Gerçekten, müttefikler tarafindan büyük ilgi ve destek de görüyorlardi. Müttefikler, Kazaklarin, Kuzey Kafkasyalilarin ve diger milletlere mensup gönüllü muhariplerin Çarci General Denikin'in emrine girmeleri için çaba gösteriyorlardi.

Diger yandan, Inguslar 1918 yili ocak ayindan hazirana kadar, Ingusistani ikiye bölen Kazak köy ve kasabalarini dagitmislar ve onlari yurt disina kovmuslardi. Bu yüzden Kazak-Dagli mücadelesi kanli bir hal almis ve bunu gören Terek Kazaklari da Denikin'e iltihak etmisti.

Buna mukabil Kuzey Kafkasyalilar da Turklerde yardim talep etmeye karar verdiler. O sirada Azerbaycan'da Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumandasinda bulunan Kafkas Islam Ordusu'na bagli, Turkiyedeki Kuzey Kafkasya'lilardan kurulu simali Kafkas Firkasi derhal imdada yetisti ve Dagistan'a girdi. Kisa zamanda bu havaliyi müstevli Bolseviklerden kurtardi. KIuzey Kafkasya Daglilari büyük sevinç içindeydiler, vatanlarinin düsmanlardan süratle temizlenecegine ve milli hükümetin is görme imkanina kavusacagina inaniyorlardi.

Kuzey Kafkasya Hükümeti derhal, Kafkasya'da bulunan Alman isgal kuvvetleri kumandani ve Alman hükümetinin Kafkasya'daki yetkili mümessili General Freiher Kressfon Kressenstein ile görüsmelere basladi. Generel Freiher Kuzey Kafkas hükümeti temsilcisi Vassn Giray Cabagi ile yaptigi görüsmede Alman Hüümeti'nin Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tanimaya hazir oldugunu bildirdi. Öte yandan Alman Generali Kuzey Kafkas Cumhuriyetini desteklemek için kuvvetlerini cenuptan simale çekmeye hazirlaniyordu. Fakat bu sirada sonuçlanan Mondros Mütarekesi planlari altüst etti. Mütareke geregince Türk ordularinin Kafkasya'yi derhal bosaltmalari gerekiyordu. Türklerin bosalttigi mintikalara ise Ingilizler ve Denikin birlikleri yerlesiyordu. Ingiliz gererali Thomson ve Gnl. Kori, Albay Ranlison vasitasiyla Daglilar Cumhuriyeti'ni Denikin emrine girmeye zorluyorlardi. Bunlara göre küçük milletlerin bagimsiz yasamalari imkansizdi. Gnl Thomson Gürcistan Hükümeti'ne de bir telgraf çekerek, simal hududunda bulunan Gürcü birliklerinin silahlarindan tecrit edilmesini ve dagitilmasini istiyor ve Çarlik Rusyasi dirilene kadar Gnl. Kori kumandasindaki birliklerin nöbet tutacagini beyan ediyordu. Albay Ranlison ise daha da ileri giderek tehtidkar bir üslupla Denikin namina Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tazyik ediyor ve Gnl. Denikin'in idaresine girmelerini; aksi halde emrinde bulunan top ve diger silahlarin namlularini Kuzey Kafkasya üzerine çevrilecegini bildiriyordu.

Gnl. Denikin ise müttefiklerin gaye ve hedeflerini iyi bildiginden, Rusya'da Bolseviklerle savasan kuvvetlerinin büyük bir kismini Kafkasya'ya çekti ve Kuzey Kafkasya'ya bütün gücüyle saldirdi. Müttefiklerin verdigi modern silahlarla mücehhez Denikin birliklerine karsi vatanperver ve Kuzey Kafksyalilar anayurtlarini tek baslarina korudular ve bu ölüm kalim mücadelesine hayatlarijni koydular. Gnl. Denikin evvelki Kafkas harplerinden tecrübe kazanmis olacak ki, son derece gaddar davraniyor ve Kuzey Kafkas köy ve kasabalarini atese veriyordu. Bu suretle Kuzey Kafkasya tam bir atesderyasi haline gelmisti. Gürcistan hükümeti simali Kafkasya'ya her türlü yardima kosmak için can atiyordu. Lakin Azerbaycan Hükümeti Ingilizlerin baskisi yüzünden bu yardimin, kendi topraklarindan geçerek Kuzey Kafkasya'ya ulasmasina yardimci olma imkanindan mahrum oldugundan ancak cüz'i bir yardim Kuzey Kafkasya'ya ulasabildi. Bütün bu agir sartlar altinda umumi savas tam bir facia ile sona erdi, fakat Kuzey Kafkasya'lilar mücadeleyi yine birakmadilar. Milli kahraman seyh Uzun Haci'nin emrinde toplanarak vatanlarini karis karis müdafaya devam ettiler.

Diger taraftan büyük imam samil'in torunu Said samil'in yönettigi isyan hareketi de 1920 yilinda aylarca sürdü. 
Denikin Moskova kapilarina dayanmis durumda iken Bolseviklerin hariciye komseri Çiçerin radyodan, Kuzey Kafkasya Milleti'ne hitaben "Sovyet Hükümeti müastakil simali Kafkasya'yi tanidigini" ilan ediyordu. Komiser Narimanov da Necmettin Godsili'ye yazmis oldugu mektubunda Siz biliyorsunuz ki Sovyet Rusya, kendi rejimini istemeyen halklari buna mecbur etmiyor ve Dagistan'a müstakiliyet taniyor. diyerek simali Kafkasya'lilari Denikin'e karsi Bolseviklerle mücadeleye çagiriyordu. En küçük bile olsa disaridan yardim görme imkanindan mahrum bulunan Kuzey Kafkasya'lilar ise Denikin'in insafsizca taarruzlari karsisinda ytukarida zikrettigimiz yaldizli Bolsevik teklifine istemeye istemeye itilmek zorunda kalmislardi. Onlar Denize düsen yilana sarilir kabilinden Bolsevikler veya Beyazlarla isbirligi yapma talihsizligiyle karsi karsiya bulunuyorlardi. Bu engin bir denizde bogulmak üzere bulunan bir insanin son çirpinislari ve son kurtulus ümidi idi.

Sabik Rus Imparatorlugunu yeniden ihya etme hayali ile sarhos bulunan Denikin'in tarihi büyük hatasi yüzünden talihsiz Kuzey Kafkasya'lilarin güzel vatanlari indifa eden bir volkan haline gelmisti. Bu atesi söndürmek ve vaziyete bilakaydüsart hakim olmak isteyen Gnl. Denikin en seçkin kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'ya yigmis bulunuyordu.

Gnl. Denikin , tarihin hiçbir zaman affetmeyecegi bu hatasini mülteci olarak avrupa'da bulundugu siralarda yazdigi "Rus Inklabinijn Çerçevesi" adli hatira kitabinda bizzat itiraf etmis ve 1919 sonlarinda kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'da toplamak suretiyle Kuzeyde Bolseviklerle olan mücaledeki durumunu zayif düsürdügünü ve bu yüzdeb Rusya'nin bu tarihi faciaya sahne olmasina baslica müsebbip oldugunu kabullenmistir.

Nitekim mücadelesinin sonlarina dogru hatasini anlamis ve Kuzey Kafkasyalilari Bolseviklere karsi ayaklandirmak için, Kuzey Kafkasya'nin bagimsizligini tanidigini beyan etmis, lakin bu gecikmis hareketi Denikin'i kurtarmadigi gibi Kuzey Kafkasya'nin içinde bulundugu felaketli durumu degistirememistir

Bütün olumsuz kosullar karsiisinda halledilmesi gereken en önemli problem milli birlik ve beraberlik suurunu yasatmaktir. Kuzey Kafkasya'lilar Komünist rejim tarafindan sunni parçalara ayrilmis ve etnik gruplarin bagimsiz milletler olduklari yalani yerli halka asilanmaya çalisilmistir. Bu durum el'an yürürlüktedir.

Iste bunun içindir ki, Kuzey Kafkasya'lialr 11 Mayis 1918'in her yil dönümünde mazlum vatanlarini ve öksüz milletlerini yad ederken yukarida arzettigimiz "milli birlik ve beraberlik" suurunun önemini birkat daha taktir etmeli ve millet ve vatanseverligin bu gayeye hizmet etmek oldugunu bütün açikligiyla bilmelidirler.

Öte yandan biz Kuzey Kafkasya'lilar 11 Mayisi sadece milli bayram olarak degil milli matem olarak da aniyoruz.. zira 1919 yilinin mayis ayinda Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bagimsizligini kaybetme talihsizligine ugramistir.

11 Mayilarda, dünyanin 4 bucagina dagilmis bulunan muhacir Kuzey Kafkasya'lilar ve onlarin ahfadi anavatanlarini içten gelen sevgi ile hatirlamali ve mensup olduklari masum milletlerinin ugradiklari felaketi bir kere daha hür dünya kamuoyuna duyurmalidirlar.. Bilhassa Türkiyede ve yakin doguda yasayan Kuzey Kafkasya'lilari "Bagimsiz Kuzey Kafkasya" idealini yasatmayi ve atalarinin bu kutsal gayeye etmis olduklari hizmeti daha da ileri götürmeyi kendilerine en aziz ve kutsal bir görev bilmelidirler.

Balo Bilatti

Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Kafkas Sürgünü

Aralık 17, 2018

21 Mayıs 1864 Kafkasya’da tarihin durduğu gün. Işgal, sürgün, soykırım, göç Kafkasya kahramanların, güzel insanların, eşsiz tabiatın, yalçın ve geçit vermez dağların olduğu, anka kuşunun efsaneler ülkesi. Kafkasya, sıcak denizlere inme sevdasının kurbanı, işgal,kan, gözyaşı, savaş, soykırım ve sürgünler ülkesi. Sevda türkülerinden çok hürriyet türküleri söyleyen özgür ruhlu, özgürlük tutkunu, gururlu erkeklerin ve kadınların ülkesi. 

Türkiye’de ise sadece Çerkeztavuğu,Çerkez kızı, harika dansları, efsane İmam Şamil ve Çeçensavaşı ile hatırlanan güzel ülke. Türkiye’de Kafkasya bu simgelerle tanınır da, maalesef bu güzel ülkenin insanlarının Türkiye’ye niçin, ne zaman ve hangi şartlarda geldikleri ve kim oldukları çok az kimse tarafından bilinir. 

Halbuki bundan tam 136 yıl önce Kafkasyalılar için Türkiye’ye gitmek demek, uğrunda seller gibi kanların döküldüğü anavatanlarından kalplerini bırakarak sürgün edilmek ve bu sürgünde anlatılmaz acılar yaşamak demekti.21 Mayıs Kafkasyalılar için vatanlarından sökülüp atıldıkları,tarihte eşine ender rastlanan büyük sürgünün ve tarifsiz acıların yıldönümü. 

Büyük sürgün ve göçün üzerinden tam 136 yıl geçti. 21 Mayıs 1864, Kafkasya’da silahların sustuğu ve son mücadelenin de kaybedildiği, bu yüzden de büyük sürgünün sembolü kabul edilen gündür.

Bu son mücadele bir bakıma yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşlarının kısa bir özetidir. Bir avuç Çerkez, kendilerinden hem sayıca hem silahça kat be kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlar ve artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca kadınlar da silahlanıp savaşa katılmış ve son kahraman da şehit oluncaya kadar mücadele etmişlerdir. Vadi kan gölüne dönmüş, hırslarını alamayan Ruslar geride kalan çocukları birbirine bağlayarak toplara hedef yapmış ve hepsini imha etmiştir.

Bu son savaşın da kaybedilmesi ile Kafkasya tamamen işgal edilmiş ve tarihte benzerine zor rastlanır bir sürgün ve soykırım yaşanmıştır. Bu öyle bir sürgündür ki, yaklaşık 3.000.000 insan yerinden yurdundan sürülmüştür. Bu insanların yaklaşık 2.000.000’u vatanlarından kovulmuş ve Osmanlı topraklarına sürülmüş ancak hiçbir zaman geri dönememişlerdir. Halbuki onlar ilk fırsatta yurtlarına geri döneceklerini düşünerek, gittikleri yerlerde yıllarca ev bile yapmamışlardır. 

Bu sürgün sırasında yüz binlerce insan soğuktan, açlık ve susuzluktan ve bunların neticesinde hastalıktan kırılmış, yine bir kısmı da hayvanlar gibi tıklım tıklım dolduruldukları gemi ve sandallarda fırtınaya yenik düşerek ölmüşlerdir. Kıyıya ulaşabilenler ise, imkânların yetersiz olması nedeniyle aynı akıbete Osmanlı topraklarında yakalanmışlardır. Acılar, sağ kalanların da yakasını bırakmamış; Osmanlı toprakları içerisinde sürgüne maruz kalmışlar, bir kısmı da yerleştikleri yerin iklim koşullarına dayanamayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Büyük sürgün neticesinde Batı Kafkasya’nın nüfusunun yüzde 90’ı boşaltılmıştır.

Sürgün, 1859’da İmam Şamil’in esir düşmesi ve Doğu Kafkasya’da savaşın sona ermesi ile başlamış; 1864’te Batı Kafkasya’da savaşın bitmesi ile doruğa çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir. 

Ancak enteresandır ki, tarihin görebildiği ender trajedilerden biri olan bu soykırım ve sürgün hakkında hemen hiç kimse -ki bunlara bu sürgünlerin torunları da dahildir- hiçbir şey bilmemektedirler. Bu durumun birçok sebebi vardır. En önemlisi, Osmanlı Devleti’nin iskan politikasıdır. 26 milyon km. karelik bir coğrafyaya bu insanlar dağınık bir halde yerleştirilmişlerdir. 

Sürgün:
21 Mayıs 1864’te son silah da sustuktan sonra Çar II, Aleksandır’ın kardeşi Granddük Mihail Nikoleyeviç Ağustos ayında bir bildiri yayınlayarak, Çerkezlerin bir ay içerisinde Osmanlı topraklarına göçmeleri, aksi takdirde Rusya’nın iç bölgelerine yerleştirilecekleri tehdidinde bulundu. 

Osmanlı Devleti ile Çerkezlerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için anlaşan Rusya, bir yandan Rusya toprakları içerisinde devletin göstereceği yerlere gitmek isteyenlere yardımcı olunacağını açıklıyor; bir yandan da halkın arasında kuzeye gidenlerin derhal askere alınacağı ve 25 yıl boyunca İslâm halifesinin ordusuna karşı savaştırılacağı dedikodusunu yayıyordu. Bu dedikodu en az baskı yöntemleri kadar başarılı olmuştur.M.Yenuyov adlı Rus yazarın anlattığına göre; Müslüman köylerin halkı, vahşetleri ile ünlü Kazaklar nezaretinde hızla en yakın Rus Kazak köyüne götürülüyor ve oradan da Anadolu topraklarına gönderilmek üzere Karadeniz sahilindeki toplama kamplarına sevk ediliyordu. Bu sırada halkın yanına çok az bir şeyler almasına izin veriliyordu. 

Kazaklar kafilenin arkasından geliyor ve ormanlara kaçmak isteyenlere engel olmaya çalışıyordu. Yolda vahşi Kazakların tecavüzlerine direnmeye kalkanlar, bütün aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı. 

Sürgünün Zirve Noktası:
Sürgün ve göç, aslında 1859 yılından itibaren başlamıştı. Ancak 1863-1864 yıllarında zirve noktasına ulaştı. 

Göç, karadan ve denizden olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Karadan göçler, deniz yoluyla yapılanlara kıyasla çok azdır. Rusya Çerkezler’i bir an önce başından atabilmek için Karadeniz kıyılarına Osmanlı gemilerinin yanaşmasını yasaklamasına rağmen, sürgün için bütün Osmanlı gemi ve teknelerinin yanaşmasına izin vermiş, hatta kendi gemilerini bile görevlendirmiştir. Çünkü Çerkezler gemilere bindirilip Karadeniz’e gönderildiği an, Ruslar için iş bitmiş sayılıyordu. Karadeniz kıyılarına toplanan halk bir yandan açlık, hastalık ve soğukla mücadele ederken, bazen aylarca gemi bekledikleri oluyordu. Büyük bir kısmı daha gemiye binemeden açlık ve hastalıktan ölüyordu. 

Sürgün edilen halkın çektiği çile ve eziyetler hakkında ne yazılırsa yazılsın, hiçbiri gerçekleri yansıtmaya yetmez. İsmail Berkok’un ifadesiyle, Kafkas halkına reva görülen bu zulüm öylesine ağırdır ki, hiçbir yazarın vicdanı bu hadiseleri ayrıntılarıyla anlatmayı kaldırmaz; zaten denese de bu durumu ifade için tabir bulamayacaktır. Hakikaten bu araştırma esnasında en büyük zorluk, bu facia ile ilgili ayrıntılarda yazılı kaynak bulmakta yaşanmıştır. 

Yaşanan çileye bir küçük örnek verecek olursak; 1864’te sürgüne tanık olan A.P. Berje şunları yazıyor:
‘Novorossiyk koyunda 17 bin kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamayacağım. Onların bu durumlarını gören Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun mutlaka çöker ve perişan olur. Kışın soğuğunda, kar yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanlar tifo ve çiçek hastalığının da azizliğiyle tamamen mahkûmdurlar. Anasız bebeler ağlaşıyorlardı. Analarının kucağında iki kardeşten biri gözleri önünde ölümle pençeleşirken, kardeşi ölmüş anasının göğüslerinde süt aramaktaydı. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu.’ 

Gemilere Tepeleme Yükleniyordu
Karadeniz kıyılarında bu durum yaşanırken, gemilere binebilenler de çok farklı bir durumla karşılaşmıyordu. Çerkezler, Türkiye’ye gitmek için acele ediyorlardı. Gemiler genellikle, deyim yerindeyse tepeleme yükleniyordu. Gemi sahipleri dağlıları soyup her şeylerini ellerinden alıyorlardı. Normal zamanda 50-60 kişi alan güverteyi 300 veya 400 kişi dolduruyordu. 

Erkekler yarı bellerine kadar suyun içinde, çocuklarını ve karılarını gemiye taşıyorlardı. Bütün aile gemide yerini alınca onlar da biniyorlardı. Kadınları geminin ambarına indiriyorlardı. Erkekler güvertede çömelmiş halde öyle sıkışık yerleşiyorlardı ki; yolculuk sırasında tayfalar, yolcuların başları üzerinde yürümek zorunda kalıyorlardı. Çerkeslerin yanlarına aldıkları yiyecek, birkaç avuç darı ile birkaç küçük fıçı sudan ibaretti. 

Açık denizde yolculuk, bazen 5-6 gün sürüyordu. Denizde hava bozduğunda fazla yüklenmiş tekneler, denizde tutunamıyor ve batıyordu. Normal yüklenmiş tekneler ise, dalgalardan o kadar sarsılıyordu ki, zavallı yolcular üst üste yığılıyor ve birbirlerini eziyorlardı. Rüzgâr olmadığında gemiler yol alamıyor, o zaman da açlıktan ölüm ile yüz yüze kalıyorlardı. 

Tayfaların anlattıklarına göre böyle bir gemide ambardaki sıkışıklıktan dolayı ezilerek ölen iki kadın ve bir bebeği denize atmak zorunda kalmışlar. Üçüncü gün iki adam ve bir kadın daha ölmüş. Dördüncü gün on beş kişi ölmüştür. Bazı gemiler ise seyre uygun olmadığı için alabora oluyor; yüzlerce insan Karadeniz’e gömülüyordu. 

Osmanlı sahillerine ulaşanlarda ise yolcuların yarısı yolda ölmüş, Trabzon’a varmadan önce denize atılmışlardı. Gemilerde hastalanan ve ölenleri derhal denize atıyorlardı. Anlatılır ki; böyle bir gemide bir gün ağır bir koku gelir, ancak bir türlü kokunun sebebini bulamazlar. Nihayet birkaç gün sonra bu kokunun bir annenin kucağında yavrusunun cesedinden geldiği anlaşılır. Zavallı anne, yavrusu denize atılacağı için hiçbir şey söylememiştir. Zorla yavrusunun cesedi alınır ve Karadeniz’in soğuk sularına atılır. Ve biçare ana yüreği hemen arkasından kendisini de o ölüm kokan karanlık sulara bırakır. 

Karadeniz'e Binlerce İnsan Gömüldü
Bu ve benzeri şekillerde Osmanlı kıyılarına doğru yol alan gemilerde de binlerce insan ölmüş ve Karadeniz’e gömülmüşlerdir. Bu hadise dolayısı ile Karadeniz kıyısında kalan Abhazlar çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’den balık yiyememişlerdir. Çünkü inanıyorlardı ki o balıklar kardeşlerinin etleriyle beslenmişlerdir ve o balıkları yemeleri demek, kardeşlerinin etlerini yemek denmekti. 

Çaresizliğin, ölümün, açlık ve hastalığın Çerkes halkı için et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parça haline geldiği hiçbir kavramla ifade edilemeyen acı kader, bu zavallıların Osmanlı topraklarında da peşini bırakmadı. Rusya ile anlaşmasını 40-50 bin kişi için düşünen Osmanlı Devleti, gelen yüz binler karşısında çaresiz kalmıştır. Fatura yine bu talihsiz halka çıkmış ve binlerce insan, iskân edileceği yer için daha yola çıkarılamadan açlık ve hastalıktan ölmüştür. 

Trabzon Rus Konsolosu’nun Rus generallerinden Katreçef’e verdiği bir raporda şu bilgiler yer almaktadır:
Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkes geldi. Bunlardan ortalama olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şu ana kadar 19.000’i ölmüştür. Şimdi burada bulunan 63.900 kişiden her gün ortalama 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında ortalama her gün 200 kişi ölmektedir. Trabzon, Varna ve İstanbul’a gönderilen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğü haberini aldım.’

Çerkeslerin Osmanlı kıyılarındaki halini A.Fonvil şöyle anlatıyor: 
Trabzon yakınlarındaki Akçakale’ye çıktığımızda ilk göçmenlerin kışın başında buraya geldiklerini, sayılarının 12 bin olduğunu ve hemen hepsinin salgın hastalıktan ölmüş olduğunu öğrendik. Anadolu kıyılarına gelenlerin sayısı 60 bini bulmuştu. Sadece Akçakale’ye gelenlerin sayısı 15 bine ulaşmıştı. Hiç yiyecekleri yoktu ve Osmanlı hükümetinin sağladığı yardımı saymazsak, hemen hiçbir şey yemeden yaşıyorlardı. Verilen ekmek, ihtiyaçlarının ancak yarısını karşılıyordu. 

Çerkesler bu karmaşık ortamda bile bir düzen tutturmak için uğraşıyordu. Her aile kendisine, birkaç parça yoksul ev eşyasını koyduğu ayrı bir ağaç altı seçmişti. Bütün varlıkları, birkaç küçük tahtadan yapılma elbise sandığı ve içinde birkaç avuç darı bulunan deri torbadan ibaretti. Bazıları ateş için odun kesiyor, bazıları da ağaç dallarından korunağa benzer bir şeyler yapıyorlardı. Genç kadınlar su taşıyor, gece için yosundan ve kuru yapraklardan yatak hazırlıyor ve çocuklarını emziriyorlardı. Gözleri yaşla doluydu.’ 

‘Akçakale’de o kadar çok ölü vardı ki ağıtlar dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Konukseverliklerinden o kadar süre yararlandığım şimdi ise tamamen ayrıldığım bu talihsiz insanların kahredici yoksulluğu yüreğimi sızlatıyordu. Onlar benim dostlarımdı, silah arkadaşlarımdı. Aynı zamanda hepsinin mutlak ölüme mahkûm olduğunu biliyordum ve bu bana çok acı veriyordu. 

Köle Ticareti Had safhaya Ulaştı
Kafkasya’nın bu gururlu insanları içine düştükleri bu durumdan yararlanmak isteyen açgözlüler yüzünden köle ticareti yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu zavalıl insanlar çok ucuz fiyata bazen bir ekmek parasına köle olarak satılıyorlardı. Yüzlerce fırsatçı köle tüccarı, bu işten büyük kârlar elde etmişlerdi. Din ve sevap düşüncesiyle bu göçmenlere sahip çıkan az sayıda hayırsever dışında herkes bu insanlardan faydalanmaya çalışıyordu. Osmanlı şehirlerinde köle ticareti büyük boyutlara ulaşmıştı. Oysa yasalara göre köle ticareti yasaktı.

Çerkes kölelerin fiyatları arzın yüksek oluşu nedeniyle 60-80 rubleye kadar düşmüştü. 11-12 yaşındaki çocuklar se 30-40 rubleye satılıyorlardı. Trabzon’dan İstanbul’a köle nakliye güzergahı kurulmuştu, İngiliz tüccarlar bile köle ticareti yapıyorlardı. Sefalet ve fakirlik yüzünden göçmenler, hiç değilse karınları doyar diye evlatlarını satmak zorunda kalıyordu. Hatta Trabzon’daki Rus Konsolosu bile sanki hiç suçları yokmuş gibi bu durumu eleştiriyordu. 

Tahmini rakamlara göre 1863-1864 arasında 10 binden fazla insan köle olarak satılmıştır. 

Osmanlı'nın Aczi
Bu insanlar bu kadar zor koşullarda iken, hemen akla Anadolu halkı ve Osmanlı Devleti hiç yardım etmedi mi sorusu gelebilir. Gerçekte halk ilk gelenlere elinden gelen her yardımı yapmış, ancak kendisi de çok yoksul olduğu için ve gelenlerin ardı arkası kesilmediği için bir süre sonra hiç yardım edemez hale gelmiştir. Aynı şey Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Beklenen 50 bin kişiye karşın 1.5 milyon insan gelmiştir. Zaten devlet borçlu ve fakir bir haldedir. Bu yüzden Çerkez halkına gerekli yardımı yapamamıştır. Osmanlı Devleti o kadar zayıflamıştır ki, bu insanların iskanı meselesinde dahi Rusya’nın kesin talimatlarına harfiyen uymak zorunda kalmıştır.

Bu yaşananlardan sonra Kafkasya’lıların iskan edilmelerine geçersek, Osmanlı onları birarada tutmamaya özen göstermiştir. Anadolu çok fakir olduğu için bir kısmını Avrupa’daki topraklara yerleştirmiş, kalanları İstanbul çevresine Anadolu’yu ikiye bölecek şekilde Samsun-Hatay hattına, bir kısmını kutsal toprakları korumak için bugünkü Ürdün, Suriye’nin olduğu topraklara yerleştirmiştir. Osmanlı bu iskan işini belli amaçlara yönelik olarak ve planlı bir şekilde yapmıştır. Ancak sürün hastalık ve ölümler bu talihsiz halkı Osmanlı topraklarında da rahat bırakmamıştır. 

Örneğin Çukurova’ya yerleştirilen 74 bin Çerkes’den geriye sadece 4 bin kişi kalmış diğerleri sıtmadan ölmüştür. Sağ kalanlar için sürgün adeta kader haline gelmiş ve sürgün üstüne sürgün edilmişlerdir. Balkanlardan Sürgün: 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonuçları anayurda dönüşün kapılarını kapatırken, sürgün üstüne sürgün kapılarını açmıştı. 1878 Berlin Anlaşması’na, Çerkeslerin Balkanlardan çıkarılması şartını koymuşlar, Osmanlı Devleti de bunu kabul etmişti. Böylece Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler, tekrar sürgün edilerek Anadolu, Suriye ve Ürdün’e gönderdiler. 

Cengiz Demirci

Rus generali Ermolov merhametsizdi. Yaşlı Çeçenleri Dadayurt şehrinin harabe olmuş bölgesine geri gönderecekti. İhtiyar biçâreler, “Fakat biz yaşlıyız, size karşı savaşamayız. Mahzenler de yaşlı kadın ve çocuklar var, lütfen onları serbest bırakın” diye komutandan insani sorumluluğu yerine getirmesi için adeta yalvarıyorlardı. General acımasız bir biçimde kafasını ‘hayır’ diye sallayarak, ‘O çocuklar istikbalde asker olacaklar, kadınlarınız yeni çocuk doğuracaklar ve sizin gibi yaşlılar da onlara savaşmayı öğretecekler” diyor ve daha sonra ağzından korkunç bir emir çıkıyor: “Şehri içindekilerle beraber yok edin”. Ve taş taş üstünde kalmıyor, şehir yerle bir ediliyor.

Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, kadın, erkek ayrımı yapılmadan koca bir şehir mezarlık haline geliyor. Evet, 1995’ten bahsetmiyoruz yıllar öncesinden, 1802’den, büyük bir soykırımdan bahsediyoruz. O gün sadece iki çocuk kurtulabilmişti, onlar da henüz merhamet duygusunu yitirmemiş ve bu kanlı katliama fazla dayanamayan iki Rus askeri tarafından. Bu gün Dadayurt yok artık, Çeçenler, bu katliamları birbirlerine anlatıp, kendi dillerinde yazılara döküp istikbale kayıt düşüyorlardı. İslâm Hattatev 23 yaşın­da çınar gibi bir delikanlı. Sim­siyah saçları ve parlayan koyu yeşil kartal bakışlı gözleriyle Kafkasların geçit vermez heybe­tini andırıyor. Yaklaşık bir saatlik bir görüşmede yeknesak ve ezgi dolu bir ses tonuyla, yağmalanan ülkesi Çeçenistan tarihi hakkında, zaman zaman gözlerimizi yaşartacak suskunluk ve dalgınlığıyla, kendine has aksanıyla İngilizce bize birşeyler anlatmaya çalıştı.

“Yanımda kitaplarım ve ar­şivim yok. Fakat inanın anlattığım herşey gerçek” diye adeta yemin ediyordu. “Rus hükümetinin ger­çekleri değil, benim yıllardır baskı altında tutulan ülkemin gerçek­leri bunlar.” İslâm Hattatev; şu an Hollanda’da yaşayan Çeçenlerden biri. Diğerleri, büyük bir iş adamı, olan Eorz Ali İsmailov ile Aslambek A. Kadiyev Çeçenistan’ın resmî görevlisi olarak gece gündüz cephenin batı yakasında anlama kabiliyetini yitir­miş medeni (!) dünyanın önyargılı davranışını giderebilmek için üç­lü bir grup olarak Paris, Londra, Lahey, Bonn, Brüksel daha birçok me­kanlar arası mekik dokumaktalar. Genç avu­kat İslâm, uluslararâsı hukuk mastırı için 1994’ün Eylül ayında Leiden Üniversitesi’ne başlamıştı. Şimdi burada yapayalnız, Şu anda kaldığı sade bir odanın penceresinden gözü kilometre-lerce uzakta kalmış ülkesinde, doğduğu kö­yünde, yerle bir olmuş Grozni’de geziyor.

Babasının, annesinin ve kız kardeşinin kur­tuluş ümidini sebepler açısından emniyet tel­kin eden dağlara bağlıyor. Kısa bir suskun­luktan sonra değişmeyen bir ses tonuyla, “Ya da ölmüşlerdir” derken, çaresizlik için­de gözlerinden boncuk boncuk yaşlar boşalıyor. “Ruslar bize ‘hayvan’ (vahşi) diye hitap ederler, ‘vahşi ve katiller’ diye. Ben Mos­kova Üniversitesi’nde hukuk okudum ama bu hiçbir şeyi değiştirmez, ben onların gö­zünde hep suçluyum!. Onların gözünde bü­tün Çeçenler vahşidir; çünkü tarih boyunca biz hep biz kalmak istedik. Onlara hiçbir zaman teslim olmayı düşünmedik ve onların nazarında hep suçlu kaldık. Biliyorum, bizi öldürmeye devam edecekler, yok edene ka­dar:”

Çeçen tarihine altın harflerle yazılan şeyhi Mansur’un modern zamana bir yan­sımasını andıran İslam Hattatev anlatmaya devam ediyor: 
Sözde bizim emniyetimiz için “her Çe­çen evde birkaç Rus askeri yerleşecek” dedi Stalin. Her gün sıcacık yemek ve sıcacık ev. Almanlarla savaşmak da yoktu. Ailelerimiz Rus askerlerin her türlü ihtiyacını görüyor­du. Hitler bizim petrolümüzü istiyormuş bu nedenle buraları iyi korumamız gerekiyor­muş. Askerler burada uzun, bir süre kalıcıdır demiş Stalin. Emniyet için.

Fakat 23 Şubat 1944 sabahı her Çe­çen başında bir süngüyle uyandı, ‘kalkın ve yürüyün’ diyerek bütün Çeçen halkını pijamalarıyla yollara döktüler. ‘Sizi hainler doğ­ru Sibirya’ya’ deniliyordu. Karşı gelen kim olursa, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk anında kurşunlanıyordu. Hatta kafileden, sıradan bir adım geride kalanın üzerine kurşunlar boşaltılıyordu. Ölenleri gömmek isteyenleri bile öldürüyorlardı. Yüzbinlerce insan hayvan vagonlarında Sibirya’nın bilinmez yerlerine sürüldü

Özellikle dağlarda korkunç bir dram yaşandı. Operasyon bir hafta sürecekti! Bu Stalin’in kesin emriydi. Fakat askerler işi zamanında bitirememişti. Dağların yüksekle­rinde büyük ve güzel bir göl vardır. İşte o gölde yaklaşık 50.000 Çeçen’i kadın, kız, çoluk çocuk boğdular. Böylece Stalin’in em­rini zamanında yerine getirmiş oldular. Baş­ka bir yerde 1.000’e yakın insan bir araya toplatılarak, topluca yakılmıştır.

Evet bunları belki hiç duyamamışsınızdır. Ben ne lisede, ne de Moskova’da üniversitede bunları duy­dum. Bunlar hiçbir yerde yazılmadı. Fakat her Çeçen’in hafızasında bunlar bir film gibi saklıdır. Düşünebiliyor musunuz, bir halk yaşadığı ülkeden sürülsün, her bir kısmının başka bir bölgeye sürülmesi ve tekrar ya­pılanması ne kadar enerjisini alacaktır o mil­letin.

1957’de Çeçenler sürgünden ülkemize döndüğünde, doğal hakları olan, hiçbir şeyi­ni kolay kolay geri alamamışlar.Bu da başlı başına ayrı bir problem ol­muştur. Çünkü Ruslar bilinçli bir şekilde gelire elverişli yerlerimizi Yahudi ve Ermenile­re vermişler ki, geçmişte olan dostluğumuzu kuramayalım ve etnik gruplar arasında hep problem olsun. Mesela benim babam. Önce Sibirya’ya oradan ‘Kazakistan’a tekrar Çişne’ye geldiğinde, evimiz domuzlara ahır olarakkullanılıyormuş. O tekrar yüksek bir pa­raya oraları satın almış ve şimdi anlatıla­mayacak ne zorluklar yaşamış. Hâlâ ya­şıyor. Dün televizyonda CNN haberlerinde gördüm. Köyümüz bombalanmış, zannede­rim evlerimiz yıkılmıştır.”

Kalkıp cama doğru yürüyor. Dışarıya bakıyor, içindeki dalgalanmaları, bedenine sığamayışı, bir kafese hapsedilen aslanı andırıyor. “Halkımızın yansından çoğu böylece yok oldu. Rus insanıyla bir kavgamız hiç ol­madı bizim. Benim de öyle bir düşüncem yok. Burada Hollanda’da bana yardımcı olan tanıdığım Ruslar var. Çeçenlerin problemi ve anlaşamadığı Rus hükümetidir. Bi­zim hakkımızda sonu gelmeyen yalanları, bilinçli, art niyetli propagandalarıyla dünya­nın gözünde bizi terörist ve mafya ilan etti. Batıyı ve bütün dünyayı da buna inan­dırmayı başardı. Bunda batının ve medya­nın da büyük rolü oldu. Bizim sadece İslâmî kimliğimizi ön plânda tutarak (İslâmî terim­lerle kendisini motive eden askerleri gös­tererek) medya ile dünyaya öyle bir mesaj verdi ki, zaten kafasında İslâm’a karşı belirli bir ön yargısı olan dünyanın, bizi de ka­fasındaki o çerçevede bir yere oturttu. Bu da zaten Rusya’nın ve bazı güçlerin he­defiydi. Bunda da belirli ölçüde başarılı oldular. “Ateş olmayan yerden duman tüt­mez” denildi. Böylece dünya ile birlikte siz de bu tuzağa düştünüz.

Dünya bir kez daha akl-ı selimle dü­şünmeyi bir kenara itti ve ön yargılı davran­dı. Bir soykırıma böylece ortak oldu. Hâlbuki bizim yaptığımız şeylerle Rus politikacı­larının yaptığı şeyleri yan yana koyup bir kıyas edebilirseniz, halkımızın direnişindeki masumiyetini bütün çıplaklığıyla görebilirsiniz. Fakat dünya bir kere daha çok geç kaldı.”

Duvarda kendi eliyle çizdiği ve derin bir özlemi hatırlatan bir resim. Kafkas sıra dağları ve dağların arkasından doğan, belli ki arzu ettiği hürriyet güneşi. Dolap ve bir çalışma masası ve kitapları. Caddeye bakan çıkıntılı bölmede secde yeri üzerine katlanmış dede yadigârı seccadesi Avrupa’nın bu en medenî ülkesinde sesini ve derdini kim­seye duyuramamanın bir ezikliği içinde tek sığınağıydı.

Üniversiteye yakın üç katlı bir binada mütevazı bir oda. İslâm, temiz ve titiz. Asil bir aileden geliyor belli. 
“Ailem asırlardır ülkemizi yöneten do­kuz boydan birini oluşturuyor. Bayrağımızdaki dokuz yıldız, dokuz boyu temsil eder. Yüz yıllardır ülkemiz bu dokuz boydan se­çilen meclisle yönetilir. Çeçenler hiçbir za­man isteyerek başka bir milletin bağım­sızlığı altına girmemiştir. Bu nedenle meclis­ten çıkacak bir kararla bütün Çeçenler silah­la ülkesini savunmaya geçer. Hakkımıza te­cavüz edilmediği sürece kimseye savaş ilan etmiş değiliz. Babalarımız hiçbir zaman sa­vaş taraftan olmadı. Fakat şimdi inanıyo­rum ki, eğer babam hayatta ise kesinlikle ülkesi için savaşıyordur. Ben de ülkemde ol­saydım şimdi elimde bu kalem yerine silah olurdu.

Ben Çişne’de doğdum. Grozni’ye ya­kın bir köy. Yüzyıllardır ülkemize başkentlik yapmış ipek yolu üzerinde zengin bir kültür ve ticaret merkezi idi. Yahudi, Ermeni, As­yalı ve Kafkasyalı birçok ırk beraberce ya­şıyorduk. Kafkasların hep koruyucusu ol­duk. Timur’u bile Çişne’yi yağmaladığı hal­de durdurmayı başardık.” (1369-1404)

Kuzey Kafkasya, Karadeniz ile Hazar denizi arası, yedi cumhuriyetçik ve en az 40 çeşit milletten oluşuyor. Karaçaylar, Kadarbeybalkarlar, Abhazya, Acarlar, Çeçen, İnguş, Osetya, Dağıstan ve daha değişik grup­lar. Uzun süreli savaş ve yağmalamalara ve “parçala, böl, yut” taktiğiyle tarihte bilin­meyen soykırımlarla nihayet 1864’te bu bölge Ruslar’ın eline geçer. Direnme 1550’lerde başlar. O zamanlar güçlü bir devlet olan Kırım Hanlığı Ruslar’ın saldırısını önler. Daha sonra 18.
yüzyılda Ruslar tekrar saldırır. Nihayet 1783’te Kırım Hanlığı’nın düşmesiyle zorunlu bağımlılık başlar. 1835’ten 1859’a kadar işgalci Ruslara kar­şı Çeçenler tarihe destan olacak direniş­leriyle Kafkaslara Şeyh Şamil’in destanını yazarlar. 1877’de Çeçenler yine kitle halin­de direnişe geçerler ve yine soykırım, hara­be şehirler ve toplama kamplarında çile çe­kerler.

1917 ihtilalinde de Rus taktiği aynı idi. Kafkas halkı yine plânlı bir şekilde sarıldı. Halkların özerk yönetimi ellerinden alındı. Yeniden sunî sınırlar çizildi ve böylece halk­lar arasında iç savaşlar oluşturuldu. Sonuçta Stalin’in emriyle bilinmeyen yönlere sür­günler ve bilinmeyen yerlerde soykırımlar yapıldı. Şimdilerde komünizmin çökmesiyle Çeçenler’de yeşeren ümit, kafkasları bütü­nüyle sarmış durumda. İslâm: “Rusların bizi devamlı yönet­meye kalkması beni hiç şaşırtmıyor.

Çeçenistan’ın bereketli ve zengin topraklan var. Ruslar, gelip Çişne’nin yanına yerleştiler, Grozni’ye. Tabii ki, bu bir tehditti.
Çeçen olmayan bazı aileleri oraya yerleştirmeyi ba­şardılar. Zamanla Çişne’nin önemini azalt­tılar. Sonraki yıllarda çeşitli entrikalarla Grozni yeni başkentimiz oldu.

Bakın size bir şeyi daha açıklayayım: Burada da sık sık karşılaşıyorum, bizi mafya olarak biliyorlar. Rus hükümeti bu elbiseyi bize dünyakamuoyunun önünde güzel giy­dirmiş. İşin aslı şudur: Biz birbirimize tutkun bir milletiz, 1957 sürgün dönüşünden sonra çok ciddi çalıştık, gençlerimizi hep okuttuk, ticaretle çok ciddi şekilde İlgilendik,kısacası yeniden yapılandık ve bu yönümüzle Rus­ya’ya yakın zamana kadar ekonomik açıdan birçok katkıda bulunduk. Bunu bütün dünya biliyor.

Ben Moskova’da hem okuyor hem de birçok ticarî işin avukatlığını yapıyordum. Rusya’nın dünyaya açılan kollarıydık adeta. Bu gelişmeden rahatsız olan Rusya, bizi karalamak için karanlık bir senaryo üretti. Sahip olduğumuz zenginliği elimizden al­mak için bizi mafya ilan etti. Bırakın mafyayı, kötü alışkanlıklarla uzaktan yakından bir alâkamız bile yok. Ben liseyi Çişne’de okudum, üniversiteyi Moskova’da. Tama­men komünizm ahlakıyla donatılmış bir eği­tim sisteminde yetiştik. Fakat hafta son­larında, tatillerde bizim evimiz, bir okul olurdu.

Tarihimizi, kültürümüzü yaşayan kay­naklardan yaşlılarımızdan alırdık. Annelerimiz çocukların eğitimiyle, edepli yetişmesiyle çok yakından ilgilenir. Tatlı bir disiplinimiz vardır. Buna paralel sosyal birkontrol.

“Türkiye’den fazla bir şey bekleyeme­yiz, evet halk herşeyi ile bizim yanımızda, bunu buradaki Türklerde de görüyorum, fakat dünyada belirli güçler var. Bu sebeple gönlüm çok şey arzu etse bile Türkiye’nin dikkatli davranmasında yarar var. Ümit edi­yorum ki, Türkiye’nin ileriye yönelik plânları vardır. Bizim de zaten diğer Türk cumhuriyetlerinden ve İslâm devletlerinden fazla bir beklentimiz yok. Gözlerimiz ve kalbimiz Türkiye’de.
Buğra Büyük

Arşivler milletlerin hafızası mesabesindedir. Her bir arşiv belgesi, bir milletin tarihinde cereyan etmiş bir olayı, kronolojik, ekonomik, politik, sosyolojik vb. bir çok açıdan aydınlatır. Osmanlı Arşivleri, gerek tarihi derinlik, gerek muhafaza sistemi ve gerekse belge adedi itibarıyla dünyanın önde gelen arşivleri arasındadır.

Otuz kadar ülkeyi doğrudan, diğer onlarca ülkeyi de dolaylı olarak ilgilendiren Osmanlı Arşivleri, en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak, bir çok millet için, özellikle de Kafkasyalılar için hala keşfedilmeyi beklemektedir.

Tehcir, sürgün, iskân, oryantasyon gibi hayati meselelerle ilgili binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri'nin en büyüğü Başbakanlık Osmanlı Arşivi'dir. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, Şer'iyye Sicilleri Arşivi, Tapu arşivleri ve yerel arşivler yanında Türkiye sınırları dışında kalmış Osmanlı Arşivleri de bulunmaktadır.

İkiyüz milyona yakın belge ihtiva eden Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde tasnif çalışmaları hızla sürmekle birlikte, bu güne dek ancak beşte biri araştırmaya açılabilmiştir. Hizmete sunulan binbeşyüz kadar katalogu senelerce tarayarak Kafkasya ile ilgili belgeleri inceleyen değerli araştırmacı dostlarımızın çalışmalarından siz duyarlı izleyicilerimizi de haberdar etmek istedik. Dört asır süren ve milyonlarca insanın kanına mal olan Rus-Kafkas savaşlarının bittiği ve 'Büyük Çerkes Sürgünü'nün başladığı 21 Mayıs 1864 faciasının 139. yıldönümünde, tarihin karanlıklarında kalmış ve tüm zamanların en büyük nüfus hareketlerinden biri olan bu büyük olaya ışık tutacak belgeleri sizlerle paylaşmak istedik.

Her hafta yeni bir belge bulacağınız bu sayfada Osmanlı Arşivleri'nden, zaman zaman Rus, İngiliz ve Gürcü arşivlerinden örnek vesikalar sunacağız sizlere. Mazi bilgimizin güçlenmesi, hal bilgimizin berraklaşması ve istikbal perspektifimizin büyümesine katkı sağlaması temennilerimle...


BOA, İ.MVL (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade-i Meclis-i Vâlâ),

Belge no: 20949, 23 Şa'bân 1278*

Özet: İskân-ı Muhâcirîn Komisyonu görevlisinin, Kabardey, Hatukay ve Çeçenler'den oluşan yaklaşık bin hane Çerkes muhacirinin Uzunyayla'da yerleştirilmesi husunda yürütmüş olduğu hazırlık çalışmalarını içeren ve Sadaret'e (Başbakanlığa) sunulmuş 1861 tarihli rapor.

"Cânib-i Seniyyu'l-Cevânib-i Hazret-i Sadâretpenâhîye

Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Min gayr-i liyâkat mukaddemce Ankara tarafına vukû'bulan me'mûriyet-i 'âcizânem iki esas üzere mübtenî olup onun birisi Uzunyayla'da iskân olunan muhâcirînin tesallut-ı eşkiyâ-yı aşâyirden muhâfazasıyla i'âde ve istihsâl-i vesâil-i âsâyiş ve ma'mûriyeti ve diğeri iskân-ı aşâyir maddesi olduğuna ve bu memûriyetimin merkezi Ankara Eyaleti ve dâiresi Maraş ve Harput sancaklarıyla Konya ve Sivas ve Adana eyaletleri bulunduğuna mebnî olbâbda taraf-ı kemterâneme i'tâ buyurulan ta'limât-ı seniyyeyi istıshâben buradan doğruca merkeze gidilerek Kabartay kabilesinden sekiz yüz elli hâne Uzunyayla'nın Sivas cihetinde teşkîl olunan Mesudiye nâm kazaya ve üçyüzellibeş hânesi dahi Kelmikâd? ve Kazâbâd ve Kazâ-i Erba'a ve Yıldız ve Sivas illeri kazâlarında te'sîs ve binâ kılınan hânelere yerleştirilip sâye-i keremvâye-i cenâb-ı mülûkânede esbâb-ı tavtîn ve terfîhleri istihsâl kılınmış ve yine mezkûr Kabartay kabilesiyle Altıkesek ve Hatukay ve Çeçen kabilelerinden Uzunyayla'nın Kayseriye kıt'asına musâdif olan mahallerinde tevattuna tâlib bulunan binotuzdokuz hâne için geçen sene iki yüz dokuz hâne yapılabilmiş ise de her nasılsa yerleşmek müyesser olamamış olduğu halde bunlar dahi Cemâziye'l-evvel 78 tarihiyle takdîm kılınan lâyihâda arz ve beyân olduğu vechile Afşar'ın terk eylediği hânelerle mezkûr hânelere yerleştirilerek ve Aziziye ve Mesudiye nâmıyla kazâlar teşkîl olunarak ber-vefk-i matlûb îvâ' ve iskân edilmişdir İskân-ı aşâyir meselesine gelince bunların en serkeş ve vahşîsi Afşar aşîreti olarak işe onlardan başlanmak lâzım gelmesiyle beraber ahvâl-i ma'lûmelerine ve nüfusça cem'iyyetlerine mebnî tutulacak tedbirin şu vakitte mûcib-i gâile olacak sûrette olması ehemm ve elzem olduğundan ve muahharan olbâbda şeref-sâdır olan emirnâme-i sâmînin ahkâmı dahi ol merkezde bulunduğundan bu sûret aranılmakta bulunduğu halde zât-ı şevketmeâb-ı hazret-i pâdişâhînin muvaffakiyyet-i seniyyeleri eseri ve diğer taraftan dahi olunan nesâyih ve te'mînât ile muhâcirînin oralara yerleştirilmiş olması te'sîriyle aşîret-i mezkûrede hiçbir gûne vahşet ve şekâvet görülmeyerek bil'aks muhâcirîne haneler terketmek ve i'âneler eylemek gibi hizmetlerde bulundukları gibi mukaddemâ Bâb-ı Âlî'ye arz ve beyân olunduğu üzre emr-i iskânları dahi sâye-i teshîlâtvâye-i pâdişâhîde bi's-suhûle hâsıl olmuş ve binâen'aleyh maslahât gâilesizce bitmiştir.

Sâye-i me'âlivâye-i hazret-i pâdişâhîde işbu icraât havâlî-i merkûmede geşt ü güzâr ve ibâdullaha rahne ve hasâr etmekte olan Tâcirlü ve Delikanlu aşîretlerinin dahi pây-ı hasar ve ziyanlarını oralardan kat' etmiş olmasıyla beraber bu asâyişin devamını istihsâl eylemek lâzımeden olduğundan mezkûr Uzunyayla ve havâlîsinin kapı ve kilidi makâmında bulunan ve Elbistan kazasında Tâcirlü yaylağı denilen mahalle yerleştirilmek için üçyüzseksen kadar muhâcir hâneleri zikr olunan Elbistan'a gönderilmiş ve Sivas ve Amasya ve Bozok taraflarına vürûd eden muhâcirlerden daha beş altıyüz hanenin mahall-i mezbûra gönderilmesi takviyyeti mûcib olacağından avdet-i çâkerânemde bunun dahi îcâbı icrâ olunacağı ve bimennihi Te'âlâ hulûl-ı evvel-i baharda bunların iskânı maddesi tamamıyla hâsıl olarak matlûb olan devam-ı emniyet kaziyyesinin tamamıyla husûle geleceği derkâr bulunmuştur ve bu kâbilden olmak üzere Kayseriye sancağında kâin Köstere? kazasına tâbi' Harmancı nâm arâzî-i vesî'ada Lek ve Garanitli? aşîretlerinin meştâları Adana eyâleti dahilinde ise de müsâ'adelü tutmalarından mı veya bir başka mütâle'adan mıdır her ne esbâba mebnî ise şimdiye kadar iskânları hâsıl olamamış ve bunlar yaz günleri mezkûr Harmancığa geldikçe ahâli-i mezkûrenin mezrû'ât ve harmanlarına itâle-i dest-i te'addî ve hasar ve daha türlü türlü harekât-ı bağiyânede inat ve ısrar edegeldikleri vâsıl-ı sem' ve tahkîk ve istihbâr olunduğundan sâye-i hazret-i şâhânede aşâyir-i merkûmenin dahi insidâtda şekâvet ve mazarratları zımnında oraya dahi biraz muhâcirîn iskânı tasavvurunda bulunduğu halde Aydın tarafından ve Çeçen kabîlesinden ikiyüzkırk kadar hane gelmiş olmasıyla bunlar teşvîkât-ı lâzıme îfâsıyla mezkûr Harmancığa gönderilmesi kararlaştırılarak îcâbı derdest-i icrâ bulunmuş ve bu sûretten bi'l-cümle halk memnun olarak hatta Kayseriyye ahâlisi memnuniyet-i hâsılalarını i'lânen bin kile hınta i'tâ eylemiş ve lazım gelen haneleri bimennihi Te'âlâ evvel-i baharda inşâ olunacağı bedîhî ve fakat burası dahi daha üçdörtyüz hane ikâmesiyle kuvvetlendirilmeğe muhtâc bulunduğundan mevrûd hanelerden buraya dahi ol miktar hanelerin gönderilmesi musammem bulunmuştur.

Mukaddemâ gelmiş olan muhâcirînin lâzim'ut-tesviye daha birçok işleri olmasıyla beraber bir taraftan dahi peyderpey muhâcirîn kabîleleri vürûd etmekte olduğundan Ankara ve Sivas eyâletleri cihetince olan memûriyyet tamamıyla îfâ olunamamış ise de hasb'el-mevsim bunların esbâb-ı iskâniyeleri emrinde bir şey yapmak kâbil olamayacağından ve beyhûde ma'aş alarak emrâr-ı evkât etmekliğimi ubûdiyyet-i âcizânem tecvîz etmeyerek Konya eyâletinde vâki' Beyşehri Gölü'nün Konya Ovasına icrâsı ve keyfiyât ve mesârifâtını keşf eylemek dahi mesâil-i memûriyyet-i bendegânemden bulunduğundan bimennihi Te'âlâ muhâcirîn ve aşâyirce olacak bakiyye-i icra'ât şayân buyurulacak ruhsat-ı seniyyeye göre bi'l-avdet evvel-i baharda ikmâl olunmak üzere mezkûr gölün keşfinden sonra bazı ifâdât-ı şifâhiyye zımnında Dersa'âdet'e avdet-i âcizânem keyfiyyet-i makâm-ı mu'allâ-yı sadâretpenâhîlerinden bi'l-istîzân şâyân buyurulan müsâ'ade-i seniyyeye mebnî mezkûr gölün keşfi zımnında Konya'ya gidilmişti.

Emr-i keşfe Beyşehri Gölü'nden başlanmak lâzım ise de iş bu göl müntehâsı olan Seydişehri'nde diger bir göl teşkil ederek bu göl dahi mukaddemâ ekser seneler Konya ovasına cereyân etmekte olduğu halde muahharan mecrâsı kapanmış idüğünden ve bu mecrânın küşâdı bu sene Konya Ovasına suyun cereyânıyla küllî fevâidi mûcib olacağı derkâr bulunduğundan ve Beyşehri Gölünün başka tarîk ile de akıtılması mümkinâttan görünüyor ise de bunun tesviyesi mevsîm-i sayfa mütevakkıf olmasıyla bunun ba'dehu îcâbına bakılmak üzere mezkûr suyun sâlifu'z-zikr mecrâ-yı kadîminden icrâsı zımnında beraber olan mühendisler ve Konya meclis azasından birkaç zat ile mecrâ-yı mezbûre varılarak taraf-ı 'abîdânemden kırk bin kuruşa yakın akçe sarfı ve ikdâmât-ı kâmile ifâsıyla onüçgün zarfında binikiyüz arşın tûl ve on iki arşın arz ve bir arşından dört arşına kadar 'umkunda bir hendek küşâd olunduktan sonra Beyşehri tarafına azîmet ve ber-muktezâ-yı irâde-i seniyye bu göl dahi lede'l-keşf Dersaâdete avdetle keşf-i mezbûru mutazammın tanzîm olunan haritası leffen takdîm kılınmış ve tafsîlâtı haritaya merbût varakadan müstebân olacağı bedîhî bulunmuştur.

Bâlâda hâme-güzâr-ı arz u iş'âr olduğu üzere sâye-i tevfîkâtvâye-i hazret-i şâhânede mesâil-i memuriyetimin bir takımı bu suretle karîn-i hitâm olmuş ise de gezilecek mahallerin yek diğerini bu'diyeti ve icrâ-yı maslahatın teşettütü ve vaktimin darlığı ve şitânın duhûlü cihetleriyle muhâcirîn ve aşâyirce daha pek çok yapılacak şeyler olduğu gibi çend mâh mukaddem elviye-i merkûmeye vürûd edip müsâferet üzere bulunanların dahi yerleştirilmesi ve bunların ifâdelerine göre ba'demâ vürûd edeceklerin dahi vakit ve zamanıyla iskân kılınması ehemmiyyattan olup şâyân buyurulacak ruhsat-ı seniyye üzerine ba'de'l-'îd 'avdetle tez elden bunların elden çıkarılması ve ba'demâ zuhûr edecekler için mevâki' ve levâzım-ı iskâniye tehyî'e edilmesi lâzım geleceği derkâr olarak fakat Afşar aşîreti ile aşâyir-i sâirede nîmet-i bî-minnetimiz efendimiz hazretlerinin muvaffakiyet-i seniyyeleri eseriyle ber-minvâl-i muharrer şimdilik dâire-i medeniyyete duhûl ederek mukaddime-i emniyet ve âsâyiş hâsıl olmuş hükmüne girmiş ise de bunlar min'el-kadîm hâl-i bedeviyete alışmış ve hırsızlık ve yağmagerlik âdetlerini i'tiyâd edinmiş oldukları cihetle ednâ mertebe fırsat buldukları halde icrâ-yı habâsete cesâret edecekleri misillû muhâcirlerin ehl-i 'ırzından bî-edeb takımı ve söz anlamaz gürûhu daha çok olmak hasebiyle onların dahi arasıra bunlara sarkıntılık ederek bu iki kavim beyninde cidâl ve kıtâl eksik olmayacağı melhûz olduğundan ve her mahalde başka başka zaptiyeler var ise de aşiret takımı her nasılsa onlardan pek de ihtirâz etmemekte ve hükümetlerin icrââtınca dahi bazı mertebe zaaf gösterilmekte idüğünden muhâcirîn ve aşâyir-i merkûmenin emr-i iskânı tamamiyle hâsıl olarak bunlar sahîhan mazhar-ı medeniyet oluncaya kadar es'ârın ucuzluğu cihetiyle Sivas ve Kayseriyye'nin mevki' ittihâzıyla hiç olmaz ise oralarda yedi sekiz bölük suvâri ve mükemmel bir iki tabur şeşhâneci asâkir-i nizâmiye bulundurulması ve bununla beraber Aziziye her ne kadar kaymakamlıkla idare olunuyor ise de muhâcirînin kesreti ve sâlif'üz-zikr Aziziye ve Mesudiye kasabalarının cihet-i teşkili ve aşâyir cevelângahlarına kurbiyyeti mülâbesesiyle hükümet-i mahalliyenin iktidarlı bir halde bulunması mertebe-i vücûbda göründüğünden îcâbının icrâsı verilmesi ve doğrusu Anadolu halkı bunca tekâlif ile mükellef oldukları halde iskân-ı muhâcirîn emrinde pek çok fedakarlıklar etmekte iseler de bazı memûrîn taraflarından istenilen sûrette ikdâmât görülemediğinden 'avdet-i âcizânemde bu yolda teshîlât ve mu'âmelât-ı kâmilenin îfâsı zımnında iktizâ edenlere evâmir-i ekîde gönderilmesi vabeste-i irâde-i hikmet-ifâde-i hazret-i sadâretpenâhîleri olmağla her halde emr u ferman hazret-i men lehu'l-emrindir fî 23 Şaban sene 78 Bende Me'mûr-ı İskân-ı Muhâcirîn (Mühür: Muhammed ...?)"

Belge: 2- BOA, A.MKT.UM, 523/88

Özet: Samsun'a gelen 135 kişilik kafilenin Sivas civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, ilk bahar gelip hava şartları düzelene kadar yerine getirilemeyeceğinden, Yozgat civarında geçici olarak iskanlarının en güzel şekilde yapılması hususunda Ankara valisine gönderilmiş emir (1861 tarihli).

Ankara Mutasarrıfı Rıdvan Paşa'ya

Muhâcirîn-i Çerâkise'den Samsun iskelesine vürûd eden yüz otuz beş nüfusun evvel-i bahârda Sivas cânibinde meskûn kabileleri nezdinde ivâ olunmak üzre şimdilik Yozgad tarafına sevk ve i'zâm olundukları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 78 tarihi ve otuz dört numrosu ile murakkamen vârid olan tahrîrât-ı sa'adetleri ma'lûm olarak iktizâ-yı keyfiyet Ankara ve Sivas mutasarrıfları sa'adetlü paşalara yazılmış idiğü beyânıyla şukka Canik mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretleri tarafından iş'âr olunarak ve keyfiyet Sivas mutasarrıfı sa'adetlü paşaya bildirilmiş olmağla merkûmların misâfireten ber-minvâl-i hulûl-i mevsim-i bahâra değin orada hüsn-i iskânları esbâbının istihsâliyle havalar kesb-i i'tidâl eyledikde Sivas'a irsâlleri husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka Sivas Mutasarrıfı Zeki Paşa'ya ve merkûmların alâ tarîki'l-müsâfere şimdilik orada hüsn-i iskânlarıyla havalar kesb-i i'tidâl eyledikde ol-tarafa irsâlleri Ankara mutasarrıfı sa'adetlü paşaya yazılmış olmağla oraya vusûllerinde ber-mûceb-i ta'lîmât-ı emr iskânları esbâbının istihsâline himmet olunması lâzım geleceği beyânıyla şukka

Belge: 3- BOA, A.MKT.UM 523/96-2

Özet: Samsun'a gelen 868 kişilik kafileden Dağıstanlı mültecilerin Erzurum civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, şiddetli kış sebebiyle yerine getirilemediğinden, ilk bahara kadar Samsun'da kalmaları, Nogay mültecilerin ise Amasya'ya gönderilmesi hususunda Samsun valisinin başkente sunduğu öneri (1861).

Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Nugay kabilesinden ve Dağıstan Çerkeslerinden şehr-i sâbıkın on üçüncü günü karşı yakadan Bersüd nâm vapur ile doğruca Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nüfus muhâcirînin sâye-i şevket-vâye-i hazret-i mülûkânede münâsib yerlere yerleşdirilerek istirahat-ı mümkinelerinin istihsâliyle beraber nüfus defterleri terkîm ettirildikden sonra içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz nüfusun rüesâsı tarafından i'tâ kılınan bir kıt'a varakada mukaddemce gelerek Erzurum cânibinde tavattun etmiş olan kabileleri nezdinde iskân etmek üzre denizde esnâ-yı râhda Trabzon'a çıkmak arzu etmişler ise de vapur-ı mezkûru süvârisi yolundan saptırmayarak doğru Samsun'a götürmüş olduğundan bahisle yine Trabzon tarîkiyle Erzurum'a i'zâmları husûsu istid'â kılınmış ve eğerçi vakt-i şitânın nefr-i bî-cihetiyle esnâ-yı râhda melhûz olan şakkına düçâr olmamak için bu kışlık buralarda barındırılacakları tefhîm olunmuş ise de kış basmaksızın Erzurum'a dâhil ve müte'ellifâtlarına dâhil olacaklarının serdiyle istid'â-yı meşrûhâlarında ısrâr etmiş olduklarına binâen nüfus-ı mezkûre bi't-tefrîk tesâdüf eden Vâsıtâ-i Ticâret nâm vapura irkâben Trabzon ve üst tarafı olan üç yüz otuz nüfusu dahi istid'â-yı vâkı'âları vechile Amasya'ya sevk ve i'zâm ve keyfiyet Trabzon eyâleti valisi devletlü paşa hazretleriyle Amasya mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretlerine ihzâr kılınmış ve ber-minvâl-i muharrer Trabzon'a gönderilen takımın sağîr ve sağîrelerinden ma'adâsının nısfı i'tibâriyle îcâb eden …. İle Amasya'ya sevk olunanların araba ücretleri ve ber-mûceb-i ta'lîmât-ı cerîde yarımşar kıyye nân-ı azîz bedeli olarak on günlük yevmiyeleri Canik mal sandığından tesviye ve i'tâ ve marrû'l-beyân tanzîm ettirilen nüfus defteri dahi bu def'a muhâcirîn komisyonu riyâset-i celîlesi cânibine isrâ kılınmış idiğü muhât-ı ilm-i âlem-arâ-yı cânib-i vekâlet-penâhîleri buyruldukda ol-bâbda ve kâffe-i ahvâlde emr u ferman men lehü'l-emrindir.

fî 9 Cemâziye'l-evvel sene 278 Bende Mutasarrıf-i Livâ-i Canik Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye arîza-i sıdk-ı farîza-i kemterânemdir Bimennihi te'âlâ Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nefer muhâcirînin içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz neferi akdemce Erzurum'da iskân ettirilmiş olan kabileleri nezdine göndermelerini istid'â etmeleriyle vapura irkâben ol-cânibe ve küsur üç yüz otuz dokuz nüfusun dahi istid'âları vechile li-ecli'l-iskân Amasya'ya sevk ve i'zâm kılındıkları ifâdesine dâir fî 9 Ca sene 78 tarihli Canik mutasarrıfının tahrîrâtı 1 kıt'a Muhâcirîn Komisyonu fî 23 Ca sene 278

Belge: 4- BOA, A.MKT.UM 524/13

Özet: Samsun'a gelen 727 kişilik Çerkes mülteci kafilesinin Yozgat'a gönderildiği, daha sonra geleceklerin Amasya ve Samsun'un kazalarında yerleştirilmesinin uygun olacağı, iskan esnasında muhacirlerin gönüllerinin hoş tutulması için gerekenin yapılması (1861).

Canik Mutasarrıfı Kâmil Paşa hazretlerine li-ecli'l-iskân Sivas'a gönderilmek üzre Samsun'a vürûd etmiş olan yedi yüz yirmi yedi nefer Çerkes muhâcirleri Yozgad'a sevk ve i'zâm olduğu ve ba'demâ geleceklerin evvel-i bahâr hulûlüne değin Amasya ve Canik sancaklarının münâsib kazalarında iskân ve ivâ olunacakları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 278 tarihi ve otuz üç numro ile murakkamen tevârüd eden tahrîrât-ı sa'adetleri me'âlî ma'lûm-ı senâverî olduğu sûret-i iş'âr-ı sa'adetleri yolunda olduğundan muhâcirîn-i vâridenin ve bundan böyle tevârüd edeceklerin ber-vech-i inhâ icrâ-yı müsâferetleriyle tatyîb-i kulûbları vesâilinin istihsâli ve havalar müsâid olduğu anda li'ecli't-tavtîn iskân olunacak mahallere sevk ve isbâli husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka

Belge - 5:

Çorum'da Çerkes muhacirler 240 ev inşası İ. MVL-24400-d, 19 Cemâziyelâhir 282 / 27 Teşrîn-i Evvel 281, (no)932

Özet: Çorum'da Çerkes muhacirler 240 evin inşasında istihdam edilen insan ve hayvanlar için ödenmesi gereken meblağın, mal ve hizmet sahiplerinin bağışı olarak Hazine'ye bağışlandığı, bu bağışın kabul edilmesi ve gazetede yayınlanması hususunun padişahın iradesine bağlı olduğu konusunda Meclis-i Vâlâ'dan gönderilen teklif (1865).

Muhâcirîn Komisyonu Riyâset-i Behiyyesi'nin Meclis-i Vâlâ'ya havâle buyurulan tezkiresi meâlinden müstebân olduğu üzere muhâcirîn-i Çerâkise içün Çorum Kazâsı'nda inşâ olunan yüz kırk hânenin bedeli olan otuz beş bin guruş ile hayvânât bahâlarının Hazîne-i Celîle'ye terk ve teberru' kılındığı muhâcirîn iskânına me'mûr yâver Efendi tarafından bâ-telgraf inhâ olunduğu beyânıyla îcâbının icrâsı istîzân olunmuş ve ahâlî-i merkûmenin bu vechile vukû'a gelen hidmetleri eser-i hamiyyet ve musâdakatları olarak şâyân-ı tahsîn görünmüş olduğundan meblağ-ı mezkûr ile hayvânât bahâlarının kabûlü karîn-i müsâ'ade-i seniyye buyurulduğu halde keyfiyetin ahâlî-i merkûmeye tebşîri mahalline emirnâme-i sâmîleri tastîriyle hazînece îfâ-yı muktezâsının Mâliye Nezâret-i Celîlesi'ne havâlesi ve maslahatın Cerîde-i Havâdis'de derc ile i'lân kılınması tezekkür kılındı ise de ol bâbda emr ü fermân hazret-i men lehu'l-emrindir fî 19 Cemâziyelâhir sene 282 ve fî 27 Teşrîn-i Evvel sene 281
Mihrân .......? / Muhammed Rauf / Ahmed Tevhîd / ............? Paşa bulunamadı / Sâmi Paşa bulunamadı / Kâmil Yusuf

Ayşe Kocakoç'un transkribe ettiği bu belge, Fethi Güngör tarafından tashih edilerek yayına hazırlanmıştır.

“Tarih” denilince herkesin algıladığı “şey” hemen hemen aynı. Yani “savaş”. Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için “tarih” denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine “tarih” denilince akla gelen bir başka “şey” de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle “tarih” dünü çağrıştırmaktadır. Oysa “tarih” bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. “Tarih” yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır.

Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır.

Gerçektir, Çerkes Halkı’nın da tarihinde acı günler vardır. Ama “en acılı gün bizimkidir” yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay “Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla “SAVUNMA” dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır.

İşte her yılın 21 Mayıs’ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır.

2002 yılının 21 Mayıs’ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya’da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır.

Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık’taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, “Bu gün 40’ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır.” demiştir.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi’nin ortak başkanı Boris Giliev; “Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı...” demiştir,

Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; “Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir.” demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; “Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum” demiştir.

Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı’nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür.

Nalçık 2002 / 21 Mayıs Ali Çurey / Musa Eldarov

Soykırım Nedir?

Aralık 14, 2018

"Soykırım" (Genocide) sözcüğü, ilk kez Raphael Lemkin tarafından 1943 yılında eski Yunanca genos (soy veya kabile) ve Latince cide (öldürmek) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Avrupa Yahudilerinin yok edilmesi dahil, Nazilerin uyguladığı sistematik katliam politikalarını tanımlamaya çalışan Lemkin, soykırım kavramını "ulusal toplulukları yok etmek amacıyla, topluluğun yaşaması için gerekli temelleri yıkılmasını hedefleyen çeşitli etkinliklerin koordineli planı" için önermiştir.

Lemkin'e göre "kitlesel katliam" Nazilerin sistemli katliam politikalarını tanımlamakta yetersizdi, çünkü bu kavram suçun işlenmesine ilişkin, savaşın uygulamasından bağımsız olarak sadece "ırksal, ulusal veya dini" nedenlere dayalı saikleri göz önüne almıyordu. Savaş suçları ile kez 1907'de Lahey Sözleşmesi'nde tanımlandı, fakat soykırım suçu ayrı bir tanım gerektiriyordu, çünkü bu "sadece savaş kurallarına karşı bir suç değil, fakat sadece ilgili kişi veya ulus ötesinde tüm insanlığı etkileyen bir suç"tu.

Lemkin'in çalışmasından bir yıl sonra, Nuremberg'de kurulan Ulsulararası Askeri Mahkeme, üst düzey Nazileri "insanlığa karşı suç" işlemekle yargıladı. İddianamede "soykırım" sözcüğü yasal olarak değil, betimleyici bir sözcük olarak yer aldı. Nuremberg Davalarında, Nazi savaş suçlularının hem kendi, hem de diğer uluslara yönelik katliamları için kullanılan "insanlığa karşı suç" ilkesinin kapsamı daraltılmıştı. Bu suç sadece uluslararası çatışmalarda işlenen suçları kapsayacak şekilde tanımlanmıştı.

Uluslararası Askeri Mahkeme Tüzüğü insanlığa karşı suçları "savaştan önce veya savaş sırasında sivil nüfusa uygulanan katliam, imha, köleleştirme, sürme ve diğer insanlık dışı eylemler; veya suçun işlendiği ülkenin yasalarına uygun olup olmadığına bakılmaksızın Mahkeme'nin yargı alanına giren herhangi bir suçu işlemek içim siyasi, ırksal ve dini nedenlerle zulmetmek" olarak tanımladı. İnsanlığa karşı suçlar tanımı, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü'nün hazırlanması sürecinde daha rafine edildi.

9 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme'yi kabul etti. Bu sözleşme ile "soykırım", üye devletlerin "engellemesi ve suçu işleyenleri cezalandırması" gereken uluslararası bir suç olarak tanımladı.Sözleşmeye göre, "ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi,
b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi,
c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak,
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.

Sınır Tanımayan Doktorlar (Medecins Sans Frontieres) örgütü eski başkanı Alain Destexhe, soykırımı diğer bütün suçlardan ayıran özelliğin arkasındaki niyet (saik) olduğunu vurgular. Destexhe'ye göre "Soykırım insanlığa karşı işlenen bütün diğer suçlardan çok farklı ölçekte bir suçtur. Soykırım hedef seçilen grubun tüm olarak yok edilmesi niyetini içerir. Bu nedenle soykırım insanlığa karşı işlenen en ağır ve en büyük suçtur."

2002 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) kuruldu ve Roma Statüsü Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne, soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve saldırı suçuna ilişkin yargılama yetkisi tanıdı.

Soykırım insanlığa karşı işlenen en ağır ve en büyük suç olduğu için, bu suçu işleyenler suçlarını inkar etmek için çok çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Israel Charny* inkar taktiklerini aşağıdaki şekilde özetlemektedir:

1. İstatistikleri sorgula ve küçümse.
2. Gerçekleri dile getirenlerin niyetlerine saldır.
3. Ölümlerin kasıtlı olmadığını iddia et.
4. Kurbanların garabetini/yabancılığını vurgula.
5. Ölümleri kabileler arası çatışma ile meşrulaştır.
6. Ölümlerden "kontrol edilemeyen" güçleri sorumlu tut.
7. "Barış sürecinden" çekilebilecek olan soykırımcıları kışkırtmaktan kaçın.
8. Mevcut ekonomik çıkarlar için inkarı meşrulaştır.
9. Kubranlara iyi muamele edildiğini iddia et.
10. Bütün olanların soykırım tanımına girmediğini iddia et.
11. Kurbanları suçla.

Soykırım dünyadaki en önemli insan hakları sorunudur. Gelecekte yeni soykırımların gerçekleşmesini engellemek için geçmişte gerçekleşen soykırımların tanınması ve soykırıma uğrayan halkların haklarına saygı duyulması ve haklarının iadesi gereklidir. Geçmişteki suçların tanınması soykırımı engelleyecek ve durduracak siyasi iradenin oluşturulması için zorunludur.

* Israel Charny, "Templates for Gross Denial of a Known Genocide: A Manual", The Encyclopedia of Genocide, Cilt 1, ABC-CLIO, 1999, s. 168.

Muhacerat, yani Kafkas halklarının büyük kısmının 19.y.y.da Osmanlı Devleti’ne ve yakındoğu’nun diğer ülkelerine göç hareketi yakın dönem Kafkasya Tarihi’nin en karmaşık ve trajik sayfalarından biridir.

Kafkas halklarının göç harekatı tarihin değişik dönemlerinde çok defa yaşanmış ve her biri belli sebeplerden kaynaklanmıştı.Fakat 19.y.y.’ın ikinci yarısında Dağlıların Halk Kurtuluş Mücadelesi’nin yenilgiyle bitiminden sonra yaşanan muhacerat, Kafkasya’da kendi medeniyetini ve özgün kültürünü yaratan bir halkın ülkesini terke zorlanması özelliğini taşıyordu...

Devrim öncesi Rus tarih yazımında Kafkas savaşlarının başlangıç tarihi 1799 olarak verilmektedir. Avrupa ve Türk tarih belgelerinde ise Kafkas savaşının başlama tarihi Ruslarınkinden epeyce farklıdır. Batılı kaynaklarda, temelde, Suvorov'un 1782'de Nogayları katletmesinin Kafkas savaşlarına giriş sayılabileceği görüşü hâkimdir Avrupa tarihçiliğinde, Şeyh Mansur İsyanı ve onun 1785'te Anapa'dan Kızlar'a dek "cihat" çağrısı, Kafkas savaşının asıl ilk adımı olarak görülür.

Aynı şekilde, Türk tarih yazımı da, Suvorov'un Nogayları yok etmesi olayının Kuzey Kafkaslar üzerindeki "önemli sonuçlarına" değinerek, Babıâli'nin Şeyh Mansur'u Ruslara karşı "kışkırtması"nı Kafkas savaşının başlangıcı olarak göstermektedir. Türk tarihçileri, Şeyh Mansur İsyanı'nın, ilk kez "tüm Kafkas boylarını birleştirmeye" yeltenerek "Kafkasya'nın kaderini değiştirdiği" olgusunu özellikle vurgulamaktadırlar.

Gerçekten de, Kuzey Kafkas halklarına karşı genel askerî harekât, Tümgeneral A.P. Ermolov'un Kafkas Ordusu Başkomutanlığı ve Kafkas Bölgesi Başyöneticiliğine tayin edildiği andan itibaren, yani 1816'da başlamıştı. Savaş, onun yönetiminde, sonradan Rus birliklerinin Kuzey Kafkas boylarının yerleşim bölgelerine akını ve köylerin yakılıp yıkılması şeklini alan, yumuşatılmış partizanca taktiklerle yapılırdı. Hasım tarafın bölgesini ele geçirmek ve zapt etmek gibi bir amaç güdülmezdi.

Kafkas savaşlarının seyrini üç döneme ayırmak mümkündür:

1) İlk dönem 1816–1846 yılları arasını kapsamaktadır. Bu, Rus birliklerinin bölgeyi işgal etmedikleri ve elde tutmaya çalışmadıkları, ancak tehlikeli kişileri tutuklamak üzere tenkil müfrezeleri yolladıkları; dağlıların Türkiye ile alışverişine ve Kafkasya'ya silah sokulmasına engel olmak üzere de Karadeniz kordon boyunu oluşturmaya başladıkları dönemdir.

2) İkinci dönemin (1846–1856) özelliği, Rus birliklerinin yavaş ilerleyişi ve ele geçirdiği toprakları zapt ederek Kazakları kordon boyuna göç ettirmesidir.

3) Üçüncü dönem (1856–1864), Kuzey Kafkasya'yı boyunduruk altına alma planının hazırlandığı ve uygulamaya konduğu dönemdir. Bu dönemde dağlılar yığınsal olarak sürgün edildiler, 'Ruslaştırılma"ya tâbi tutuldular ve ardından da dağlık topraklara Ruslar iskân edildiler.

Kuzey Kafkas halklarının yerlerinden sürülme planları, Kafkas ordusu komutanlıkları ve

Rusya İmparatorluğu Genelkurmayı tarafından ancak Kafkas savaşının üçüncü safhasında geliştirilmeye başlandı. Plan, bölgedeki Rus egemenliğinin sadece Kuzey Kafkasya'nın tümüyle fethi söz konusu olduğu sırada değil, gelecek yüzyıllar için de güçlendirilmesini amaçlıyordu. Ama ondan önce, 1840'ta Çar I. Nikola'nın emriyle, Rusya tarafına gönüllü olarak geçen dağlılar, Don Kazakları ordusundan sayılarak kordon boyuna yerleştirildiler. 1845'ten itibaren Rus tarafına katılan dağlıların sayısına ilişkin düzenli rapor ve istihbarat kayıtları tutulmaya başlandı. Buna göre, 1840'dan 1849'a dek Rusların tarafına yalnızca 120 kişi geçmişti. Mayıs 1855'e dek kayıtlara geçen insan sayısı 33 bin 200 idi (17 bin 187 erkek, 15 bin 900 kadın ve 113 çocuk).

Rus İmparatorluğu tarihinde, daha önce de, yerleşik halkın sürülerek yeni elde edilen toprakların "Ruslaştırıldığı" ve bu bölgelerin kendisine bağlandığı olmuştur. Ama bu sadece Müslüman halklara yönelik bir uygulamaydı. Rusya'daki Müslümanların yığınsal olarak Osmanlı İmparatorluğu'na ilk göçleri, 1837 yılında, 29 ailelik bir Kırımlı Tatar grubunun Kırım'dan Türkiye'ye göçme izni aldığı zaman başlamıştır.1856'da yer değiştirenlerin sayısı 200 bin kişiye ulaştı. Tatar muhacirlerin taşınması için, sultanın talimatıyla, Gezlev, Kerç ve Balaklava limanlarına 12 gemi ve 13 yelkenli gönderilmişti.

Ayrıca, Osmanlı hükümeti Kırımlı Müslümanların naklini Türk donanmasına ait gemilerle de gerçekleştiriyordu. Bu nedenle, Osmanlı donanmasının üçte ikisi Tatar muhacirlerin taşınması için kullanıldı. 1860'ta Türk hükümeti Kırımlı 300 Tatarın daha uyruğuna geçmesine izin verdi. Sadece 1860'ın Nisan-Ağustos ayları arasında Kırım'dan göç eden Tatarların sayısı 100 bindi. Rus yazar A. Andreyev'in yazdığına göre, "Ellilerin sonu ile altmışlı yılların başlarında (XIX. yy.- A.A.) Tatar sürgünü çok büyük boyutlara ulaştı: Tatarlar yığınlar halinde çelik çubuklarını bırakıp adeta Türklere koşuyorlardı. 1863 yılına doğru, sürgün bittiğinde, yarımadadan gidenlerin sayısı uzadıkça uzuyordu. Yerel bir istatistik komitesine göre, gidenler, her iki cinsiyetten 141 bin 667 kişiydi. Tatarların ilk göçünde yer alanların çoğu dağlıydı, ama bu kez sürülenlerin neredeyse tamamı düzlük yerlerdendi".Türk tarihçisi Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yığınsal sürgünlere ilişkin araştırmasında, "Kırım savaşından 1860 yılına dek göç edenlerin sayısının en azından 141 bin 667 kişi olduğunu" belirtmektedir. "1862 yılına gelindiğinde muhacirlerin sayısı 369 bin 28'e ulaşmıştır. Bu sayıya sadece Kırım'dan gelenler dahildir."Türk tarihçi Kemal Karpat'ın verilerine göre, 1783–84 yıllarında Kırım'dan Osmanlı İmparatorluğu'na 80 bin civarında Tatar göç etmiş ve bunlar Besarabya, Dobruca ve Anadolu'da iskân edilmişlerdi.

1861–64 yıllarında Kırım'dan 227 bin 627 kişi daha göç etti (126 bin 2 erkek ve 101 bin 605 kadın).Kemal Karpat, 1783 ile 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmiş olan Kırım Tatarlarının toplam l milyon 800 bin kişi olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Kırım İstatistik Komisyonu'nun resmî verilerinde, sadece yasal yollarla göç etmiş olan Tatarların, yani pasaport almış olanların sayısı görünüyordu. Bunlardan bazıları daha sonra geri dönmek istemişti. Bunun üzerine, 7 Mayıs 1860 tarihinde, Dışişlerinden İstanbul'daki Rus Sefaretine geri dönmek isteyen Kırım Tatarlarına vize verilmesi talimatı gönderildi.

Kırım Tatarlarının ardından, Nogay ve Kuban steplerinden Nogaylar da, Gunib köyünün Ruslara geçmesi ve Şamil'in tutsak edilmesine sert tepki göstererek, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettiler. Nogaylar'ın toplu olarak Osmanlı İmparatorluğu topraklarına resmî göçü, 1860 yılında, hacca giderek Kâbe’yi tavaf etmek bahanesiyle yapılmıştır. Nogaylardan Galauz-Sablinlerin, Beştovokumların ve Galauz-Cem boylukların tamamı Türkiye'ye göç etmişlerdir. Çoğu Rusya'ya birkaç kez geri dönüp tekrar göç ettiklerinden, Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Nogayların sayısını tam olarak tespit etmek zordur. Türk araştırmacı Kemal Karpat'ın verilerine göre, bunların sayısı 46 bin ile 50 bin arasındadır. Rus yazarı Tomilov'un verilerine göre ise, Kırım Savaşı'nın ardından 20 bin Nogay ailesi Rusya'yı terketmiş ve bunlar Adana ovasına yerleştirilmişlerdir. 1904 yılında Türkiye'de sadece 2 bin Nogay ailesi kalmıştır.

Çerkeslerin yığınsal göçlerinde, Kırımlı Tatarlar ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğu'na gelmelerinin belirgin bir rolü olmuştur. Herşey bir yana, Kırımlı Tatarlar ve Nogaylar, Kuzey Kafkas Müslüman boylara öncü ve örnek olmuşlardır. Bazı Türk uyruklu Tatar ve Nogaylar, önce kendi kendilerine, sonraları ise Osmanlı hükümetinin teşvikiyle, kendi örneklerini izleyerek hak dininin halifesinin ülkesine göç etmeleri için, Kuzey Kafkas boyları arasında hararetli bir ajitasyon başlattılar. Bu propaganda amacına ulaştı ve dağlıların çoğu İslâm halifesinin ülkesinde mutlu bir yaşam rivayetine kandı. Meselâ, 1864 göçü sırasında pek çok mahrumiyete katlanan Çerkeslerin çoğu, kendilerini, "İslâm halifesinin ülkesinde hepimizi bir tas pirinç bekliyor" düşüncesiyle teselli ediyorlardı.

Çar hükümeti, Kırım Savaşı'nın ardından dağlıların sürülmelerine yönelik projeleri müzakere etmeye koyuldu. Bu projeler özellikle Doğu Kafkasya'nın tam anlamıyla teslim alındığı 1859–60 yıllarında gündeme geldi. Batı Kafkasya Ordugâh Kurmay Başkanı 20 Eylül 1860 tarihinde şöyle diyordu: "Dağ kavimlerinin deniz kıyısına sıkıştırılmaları, onları (aralarında hiçbir bağ olmasa da) bizim sunacağımız şartlara boyun eğmeye zorlayacak ve yaklaşan kış harekâtı sırasında birliklerimizi dağların tepelerine yığmamız Kafkasya'nın sağ cenahının yatıştırılması için çok yardımcı olacaktır."Başlangıçta dağlıların göçertilmelerine ilişkin tartışılan birkaç proje vardı. Bunlar dağlıların yalnızca Türkiye'ye değil, düzlüklere ve Rusya'nın iç bölgelerine de yollanmalarını öngörüyordu. Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin tartışılan projelerde öne çıkan ortak özellik, hepsinin yerleşik halktan kurtulma gereği ve Rus ya da Hıristiyan öğe ile değişiminin kaçınılmazlığını temel almasıydı. Dağlıların sürgün edilmesinden başka alternatif öngörülmüyordu. Çar hükümeti ve Kafkasya yöneticileri bundan kaçınıyorlardı. General L. Fadeyev, Rusya İmparatorluğu'nun o zamanki yöneticilerinin düşüncesini, Kafkasya'dan Mektupları’nda şöyle ifade etmişti: "Doğu ve Batı Kafkasya arasında köklü bir fark vardı: Çerkesler, denize açık konumlarından dolayı, asla, hem ana yurtlarında kalmayı sürdürüp hem de Rusya'nın arkasında sağlam bir dayanak oluşturamazlardı. Karadeniz'de patlayacak ilk silahın onları yeniden ayaklandıracağını bile bile, bir dönemcik olsun barış için, Kuban ötesi halkını Rus yönetimine boyun eğdirmek için, sürekli, kanlı, olağanüstü pahalıya mal olacak bir savaşın sürdürülmesi gerekirdi. Halkı yeniden eğitmek asırlar sürecek bir işti. Oysa zaman, Kafkasya'nın dize getirilmesinde asıl önemli öğenin ta kendisiydi. Karadeniz'in batı kıyısını Rus toprağına dönüştürmemiz gerekiyordu. Bunun için de bütün sahili dağlılardan arındırmalıydık."

Böylelikle, Rus siyasî çevrelerinde, Kuzey Kafkasya'nın fethinin baş şartının, o bölgenin yerli halktan arındırılması olduğu kanaati oluştu. Bununla birlikte, generallerden bazıları, özellikle Kafkasya savaşına katılmış olanlar, böylesi bir önlemin dağlıların şiddetli tepkisine davet olduğu ve savaşı kanlı, uzlaşmasız bir mezbahaya çevireceği uyarısında bulundular. 1857'de Tuğgeneral Milyutin, Savunma Bakanına ilettiği "Rus Kazaklarının Kafkasya'da iskânı ve bazı yerli boyların yerlerinin değiştirilmesinde izlenecek yollar" hakkındaki notta, düşman kabilelerin topraklarının Kazaklara devredilmesini, buradaki yerli halkın da, Don birliklerinin topraklarına gönderilmesini ve oralarda dağlılar için "koloni benzeri özel yerleşim yerleri" kurulmasını tavsiye etmekteydi. Bu not, Milyutin'in teklif ettiği bu tedbirin dikkate alınması için, Kafkas ordusu birliklerine kumanda eden Çar Yaveri General Koçebu, Çar Yaveri General Homutov ve Tümgeneral Wolf'a yollanmıştı.

Tümgeneral Wolf'un verdiği cevapta, "Tuğgeneral Milyutin'in pusulasının, Kafkasya'yı tanımış olan bir insanı şaşırtmamasının imkansız olduğu; teklif edilen önlemlerin katı ve zorbaca olmasının yanısıra pratikte uygulanmasının kolay olmadığı", belirtiliyordu. "Dağlıyı bilen, onun, yurduna, dağlı değerlerine ve yaşam tarzına derin bağlılığını ve düzlüğe taşınacağına ölümü tercih edeceğini de bilirdi. Bir tekinin bile bu şartlara boyun eğmeyeceğini kesin olarak söylemek mümkündür. Gerçekte istenen (bu fikrin altında yatan ve bu arada açıklanmayan niyet) dağlıların tâbi olmaları değil, telef olmalarıdır."

Çar Yaveri General Koçebu da, cevabında, "Milyutin tarafından önerilen tedbir, yani bütünüyle bir boyun Don bölgesine nakledilmesi, Kafkasya'yı kazandırmakla noktalanacak yerde, Kafkasya çöle döndürülmedikçe sona ermeyecek ve her zamankinden daha şiddetli bir savaşa yol açacaktır. Dağlıların, üstelik sadece cemaatlerin değil, sahipsiz tek tek ailelerin bile bu şartlar karşısında boyun eğmeleri beklenemez... Kafkas boylarının Rusya'ya gönderilmesi teklifine kesin olarak itiraz ederek, Kafkasya'nın yatıştırılması görüntüsü altında bu önlemi tehlikeli bile bulmaktayım" diyordu.

Ancak bazı generallerin isteksizliği ve olumsuz yaklaşımları, hükümetin Kafkasya'nın batısındaki boyları anayurtlarından etme kararını değiştiremedi. Nitekim Kuban bölgesi ordu komutanı ve Kazak birliklerinin başı olarak atanan Graf Evdokimov, Kasım 1860'ta, bu yörede bir inceleme gezisi gerçekleştirerek Kafkas ordusu başkomutanına, bölgenin istilası yöntemine ilişkin kendi görüşlerini özetleyen bir rapor sundu. Evdokimov'a göre kesin çözüm, "Byelaya ve Laba nehirleri arasındaki alanın tamamı ile Karadeniz'in batı kıyısına Kazak köylerinin iskân edilmesi, dağlılara da düzlüğe inmelerinin ya da çekip Türkiye'ye gitmelerinin teklif edilmesi" idi. Evdokimov’un önerileri, Kafkas Ordusu Başkumandanı Baryatinski'nin taktirini kazandı. Doğu Kafkasya'da Lezgilere ve Çeçenlere boyun eğdirten bu general, Batı Kafkasya'da böylesi bir uygulamanın kaçınılmaz olduğunu varsayarak, "Batı Kafkasya'da savaşın nihai hedefi olarak, Çerkeslerin dağlardaki sığınaklarından kayıtsız şartsız kovalanmasını" istiyordu.1860 yılında; Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığının Kafkasya Müslümanlarının Türkiye'ye göçertilmesi konusunda. Savunma bakanına gönderdiği yazılardan birinde, "Prens Baryatinski'nin, devletin yararını gözeterek, Kafkas sıradağlarının kuzey yamacındaki Müslüman boyların Türkiye'ye göç etmeleri için kesin ve açık olarak emir vermiş olduğunu ve bu arada dağlıların, Rusya'ya karşı dinî bir tahammülsüzlük ve düşmanca bir yaklaşımla doldukları Türkiye'den geri dönüşlerini de tehlikeli bulduğunu eklediğini" belirtti.

Temelde tartışılan sorun şuydu: Yerlerinden sürülenlere, Kuban, Don ya da Rusya'nın iç vilayetlerinde toprak mı verilmeliydi yoksa Türkiye'ye göç etme hakkı mı tanınmalıydı? Bu nedenle daha 1857'de İmparator II. Aleksandr döneminde Kafkasya Komitesi kurulmuştu. Bu komite bünyesinde kurulan bir alt birim (bazen ayrı bir komisyon olarak da tanımlanıyordu) Kuban ötesi bölgenin kolonizasyonuyla ilgiliydi. Kafkas Komitesi'nin çözümlemesi gereken sorunlardan biri de, Rusya İmparatorluğunun, sürülen dağlıların yeniden iskân edilmesine ayrılabilecek yeterli toprağı olup olmadığının araştırılmasıydı. Kafkas Komitesi bu konudaki düşüncelerini Bakanlar Kurulu'na sundu. Dağlıların göç ettirileceği yeter miktarda boş toprak sorununa Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu'nda 25 Temmuz 1861'de özel bir oturum ayrılmıştı. Sonuçta Bakanlar Kurulu'nun konuyu görüşmesinin ardından, "Sadece Ural ve Orenburg Kazak birliklerinin, büyük dağlı cemaatlerini, Rus yerleşimlerinin arasına yerleştirmeye yeterli olacak büyüklükte topraklarının olduğu", ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu kararının II. Aleksandr tarafından onaylanmış olduğuna bakılmaksızın, koca dağ boylarının göçertilmesine ilişkin büyük mali giderler ve Sibirya'da bir Kafkasya yaratmak gibi bu kadar geniş çaplı bir planın gerçekleşmesinin büyük zorlukları göz önüne alınarak, her halükârda Baryatinski, Evdokimov vb.nin planları üzerinde durulması kararı alındı: Dağlılara Kuban'a taşınmak ya da Türkiye'ye göç etmeyi teklif etmek. Evdokimov bu konuda, "insanlığı önce kendi adamlarımıza; en son Rus'un menfaati tatmin olduktan sonra, geriye, dağlıların önüne kısmetlerine ne kalırsa koyma hakkını kendimde görüyorum" diyordu.

Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin sunulan plana nihai onayı vermek ve durumu şahsen yerinde görmek için İmparator II. Aleksandr 1861 yılı Eylül ayında Kuzey Kafkasya'ya geldi. Daimi yerleşim yeri olan Memruk Ora'da, çarın huzuruna, Şapsuglar, Abazalar, Ubıhlar ve başka bazı Batı Kafkas boylarından bir delegasyon çıktı. Heyet, Rus yönetimine sadık kalacaklarına yeminle söz vererek, çardan onları doğdukları yerlerden sürgün etmemelerini istedi. Çarın verdiği cevap ise şuydu: "Size bir aylık bir süre tanıyorum. Abazalar, ebediyen hükümran olacakları, kendilerine millî düzenlerini ve mahkemelerini kuracakları toprakların verileceği Kuban'a göçmek isteyip istemediklerine karar versinler. Yoksa Türkiye'ye gitsinler."

Batı Kafkasya'nın fethi operasyonunun bitirilmesine hazırlık amacıyla ve Türkiye'ye gitmeleri için son formaliteleri tamamlamak üzere dağlıların Karadeniz kıyılarına gönderilmeleri örgütlenirken üç kol oluşturulmuştu: Adagumlar, Şapsuglar, Abazalar. Bu adlardan, hangi boyları kapsadıkları belli.

Dağlıların toplu olarak sürgün edilmeleri düşüncesini mümkün kılan nedenler ve şartlar üzerinde kısaca durulmasının tam yeridir.

Dağlıların toplu olarak gözden çıkarılmasının asıl nedeni, Rusya'nın rahat durmayan, savaşkan, cesur ve çenesine kadar silahlı dağ sakinlerinden kurtulma isteğidir. Bölge, insanlar boyun eğmek istemediği için, sürekli bir İstikrarsızlık ve dalgalanma odağı olarak ortaya çıkıyor, çar hükümetini Kuzey Kafkasya'da oldukça büyük bir ordu tutmak zorunda bırakıyordu. Bu da büyük masraflara yol açıyordu. Ayrıca, Rusya'nın hedefi, Osmanlı İmparatorcuğu’nun Kuzey Kafkas Müslüman halklarını akın akın iskân ederek topraklarındaki İslâm nüfusunu çoğaltmaya yönelik politikasına denk düşüyordu.

Kırım Savaşı, imparatorluk savunmasının en zayıf bölgelerinden birinin Karadeniz kıyıları olduğunu göstermişti. Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya'daki etkisi ve dağlılarla bağları göz önüne aldığında, yeni bir Türk-Rus savaşı çıktığı takdirde Türk çıkarma birliklerinin Karadeniz'in batı kıyısını işgal edeceklerini ve 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda Abhazya'da sık sık görüldüğü gibi Kuzey Kafkasya'da bir kez daha genel bir isyanı tahrik edeceğini hesaba katmadan edemezdi. Kuzey Kafkasya tepeleri, zor ulaşılan dağ köylerinin varlığı, dağlılara karşı koyma imkânı veriyordu. Bundan dolayı, Kafkas savaşı bittikten sonra bile, Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Rus yönetimine karşı için için direniş politikalarını sürdürdüklerini ispatlayan bir başka olgu da, Çeçenistan ve Dağıstan'da, yiğitlik ve kahramanlık kisvesi altında Ruslar’a karşı savaş eğitimi veren tarikatların öğretilerinin müthiş yaygın olmasıdır. Bu şartlarda, Çar hükümeti egemenliğini sağlamlaştırmak için en sert önleme başvurmak zorunda kaldı: Kazak köylülerinin iskân edilmesi yoluyla Kuzey Kafkasya'nın Ruslaştırılması. Rusya İmparatorluk yasalarına göre her Kazak için 30 desyalin (l desyatin=l,09 hektar) toprak gerekiyordu. Oysa Rus Kazak birliği 6 bin kişiden oluşuyordu ve Kuzey Kafkasya'daki toprakların azlığı, sorunun dağlıların topraklarına el koymaktan başka bir şekilde çözülmesine izin vermiyordu.

Batı Kafkasya'nın jeostratejik konumunu ve denize çıkışının oluşunu dikkate alan Rus yönetimi, çabasını öncelikle Kafkasya'nın bu kısmında sağlam bir iktidar kurmaya yöneltmişti. Bu nedenle de dağlıların sürgün edilmesi ve Kafkasya'nın Ruslaştırılması politikası yoğun bir biçimde başlatıldı ve asıl olarak Batı Kafkasya'da sürdürüldü. Rus yönetimi 1865–66 yıllarında ise, (başta Çeçenya olmak üzere) Doğu Kafkasya'yı ele geçirdi.

Çar hükümeti Kuzey Kafkasya'nın batı bölümündeki dağlıların toplu olarak sürülmesine karar verdiğinde, kendini bir tercih yapma mecburiyetinde buldu: Bu boyları Kuban'a sürmek ya da onlara Türkiye'ye gitme hakkı tanımak. İkinci seçenek, göç edenlerin yerleştirilmesi için ek harcama yapılmasını ve onlara yetecek toprak, evlerin inşası için para ayrılmasını gerektirmeyeceği için, tercih nedeniydi. Bütün bu giderler Türk hükümetinin omuzlarına yükleniyordu. Etrafları Rus yerleşimleri ile çevrilse ve düzlüklere ayrı boylar halinde yerleştirilseler bile, dağlıların kendi aralarında yeni yeni kargaşaların ortaya çıkmayacağına dair Çar hükümetinin elinde hiçbir garanti yoktu. Tüm bu şartlar, Çar hükümetinin ikinci seçeneği tercih etmesinde belirleyici oldu.

Öte yandan, karşı tarafın, Kuzey Kafkas boyları ve halklarına sığınak sunacak hükümetin rızası olmadan dağlıların Türkiye'ye göçünün organize edilmesi imkansızdı. Bu göçün örgütlenmesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun rolü Rusya'nınkinden az olmadığı gibi muhtemelen daha da fazladır. Bazı tarihçiler göç sırasında Rusya'nın rolüne değinirken, aslında göçe ilham verenin, amacı olabildiğince çok Çerkes'i kendine çekmek olan Türkiye olduğunu belirtirler. Osmanlı İmparatorluğu, asrı aşan bir süre boyunca alttan alta, dağlıları Rusya'ya karşı savaşa kışkırttı; para ve silah yardımında bulundu. Çerkes boyları, İstanbul ve Trabzon'da daimi temsilci bulunduruyorlardı. Dağlıların Osmanlı imparatorluğuyla ticari, dinî, siyasî ve askerî bağları, onların Türkler’in yardımına bağladıkları umudu arttırmıştı ve Çerkesler halifenin şahsında tüm Müslümanların hamisini görüyorlardı. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bir savaş boyunca hezimete katlandıkları için, kalan tek umutları, Türkiye idi. Rus yazan N. Dubrovin, "Çerkesler Türkiye'nin, nüfusu ve sathı ile dünyanın en kudretli süper gücü olduğuna açık yürekle inanmışlardı" diye yazıyor ve şöyle devam ediyor: "Onlar sultanın tüm Avrupa devletlerine hükmettiğine ve son savaşı başlatıp Müslüman tebaayı rahatsız etmemek için Fransızlar’a ve İngilizler’e Rusları kovmalarını emretmiş olduğuna, inanırlardı."Türk tarihçi Abdullah Saydam, "Artık silahla karşı koyacak halleri kalmadığından, yakınlarının, tanıdıklarının yaşadığı ve hükümdarına da 'halife' olarak saygı gösterdikleri Osmanlı İmparatorluğu'na göç, bu halklar için tek kurtuluş çaresi sayılıyordu" diye yazmıştı. Paris’te yayımlanan Mousoul-man'me (Müslüman) adlı gazetenin başyazarı Mehmet Eceruh, bu duruma ilişkin gözlemini "Kafkas Dağlılarının Türkiye'deki Rolü" adlı makalesinde, "Osmanlı'nın temsilcisi olup, pratikte kıyı köylerinin amiri de sayılan Anapa Paşasının şahsında Türkiye ile ticari ve idarî anlamda sürekli ilişki içinde olan Çerkesler; Türkiye'yi, tehlike anında kendilerine destek çıkacak öz devletleri olarak görmeye alışmışlardı" diye yansıtmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey Kafkasyalıların kendi topraklarına akınından çıkarı, Çerkesleri kullanarak çözeceği aşağıdaki stratejik amaçlarla açıklanabilir:

1) Hıristiyan halkın yaşadığı yerlerde Müslüman varlığının arttırılması;

2) Çerkeslerin, egemenlik altındaki halkların millî kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında askerî güç olarak kullanılmaları;

3) Türk ordusunun savaş yeteneğini arttırmak ve özellikle de, Rus Kazak birliklerine karşı koyabilecek sipahi birliklerinin yaratılması için Çerkeslerden yararlanmak.

Böylece, dağlıların Kafkas Savaşı sonrasında kitlesel sürgününde temel etken, Rusya ve Türkiye'nin izledikleri siyasetler ile bu konuda çıkarlarının çakışması olmuştur. Avrupalı güçlerin, dağlıların sürgün sorunu karşısında aldığı tavrın başlarda Türkiye'ninkiyle aynı olduğunu belirtmek ilginç olacaktır. İngiltere ve Fransa, Kafkasya'dan yerlilerin göçünü teşvik ediyorlardı. Bununla Rusya'yı zayıflatıp Türkiye'yi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Ancak dağlıların göçü genel bir hal alıp ardından oraya Rus toplulukları yerleştirilince, yani Rusya'nın bu bölgeyi daha güçlü olarak kendi arkasına alabileceği tehdidi doğunca, Kırım koalisyonunun üyesi de olan Avrupalı güçlerin yaklaşımı değişti ve dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi konusunda binbir engel çıkarmaya başladılar. 1864 Mayıs'ında Lord Stradford Redcliff İngiliz Parlamentosu'nda dağlıların göç ettirilmesi sorununu gündeme getirdi. Redcliff, İngiliz hükümetinden, "sürgün edilenlerin acılarını yatıştırmak amacıyla gerekli önlemleri alması" için Rusları uyarmasını talep etti. Buna rağmen, ne İngiliz, ne de Fransız hükümetleri bu konuda hiçbir etkin girişimde bulunmadı.

Dağlıların göçüne ilişkin Rusya ve Türkiye'nin izlediği resmî politikaların dışında, göçün çapının bu denli geniş olmasına yol açan başka etkenler de vardır. Bunlar:

1) Türk görevlilerinin dinî propaganda ve ajitasyonu;
2) Mekke'ye hacca gitme görüntüsü altında Türkiye'ye taşınma;
3) Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu ile şahsî ilişkileri (harem politikası ve akrabalık bağları);
4) Çerkeslerin sosyal yapısı;
5) Dağlılara, Türkiye'ye özel serbest geçiş hakkı tanınması;
6) Savaştan sonra çarlık memurlarının ve Kazakların Çerkeslere kötü muamelesi.

Bunlardan bazıları üzerinde durmak gerekir:

Din ortaklığı Türk sultanının bu konudaki eğilimini güçlendirdi: o aynı zamanda, İslâm dinine mensup Kafkas boylarının da halifesiydi. Öte yandan, "dağlıların padişahı, Müslümanların başı olarak kabul etmeleri, onun siyasî erkine boyun eğmeleri için yeterliydi".Bu durum (din ortaklığı ve halifelik), görevlileri yoluyla dağlıları "Müslüman kardeşliğine" çağırarak ve "sürgün halinde her türlü ihsan vaat eden" Türk hükümetlerinin işine yarıyordu. Türk hükümeti, göç sırasında bile hiç ara vermeksizin, dağlılar arasında mollalar ve ajanları aracılığıyla aşağıdaki iddialarla, ajitasyonu sürdürüyordu:

1) Kâfirlerin ülkesinde, onların egemenliği altında yaşamak imkânsız. Bu durumda ya savaşıp ölmek ya da Müslüman ülkelere göç etmek gerekir.
2) Göç etmek, alnımızın yazgısı. Allah'ın emri ile asla çelişmez; Muhammed, Mekke'den Medine'ye göç ederek, İslâm'da hicreti daha baştan kendi başlatmıştır;
3) Müslüman ülkelere hicret edin. Sonra geri gelip ana vatanınızı kurtaracaksınız;
4) Gâvur ülkesinde ölmek ve İslâmi ritüeller olmadan cenaze kaldırılması Müslümanlığa aykırıdır. Bu durumda, ölenlerin ruhu şad olmaz.

Kuzey Kafkas halklarının Türkiye'ye göçünde dinî propagandanın etkin bir rolü olmuştur. Rus tarih biliminin bazı temsilcileri, özellikle de Türk tarihçileri, Çerkeslerin kitlesel olarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmelerinde din faktörünün rolünü biraz fazla büyütmektedirler. Oysa Ahmet Çalikov'un isabetli tespitine göre, "dinî fanatizm ona yüklemeye çalıştıkları rolü oynasaydı, o takdirde, dağlıların göçü öncelikle dinciliğin daha derin kökler saldığı Dağıstan'da olurdu. Orada şeriat azatlığı yenmişti, oysa Çerkeslerde şeriat asla azatlığı kıramamıştı".

Göçü hazırlayan şartlara, Türk görevlilerinin, sadece dinî değil, daha iyi bir kader umudu aşılayan ve göçe açık çağrı olan sosyal amaçlı dinî propagandası da eklenebilir. Sürgün sırasında, l Haziran 1863 tarihinde, Türk görevli Muhammed Hasaret, Çerkeslere bir haber getirdi: "Ailelerinizi ve gerekli eşyalarınızı alın, çünkü hükümetimiz sizlere ev inşa etmeye uğraşıyor, tüm halkımız da bu işe katılıyor. Uzayan işleriniz sizleri bahara kadar buralarda tutsa da, bitirir bitirmez sizden öncekiler gibi hevesle taşınmak için acele edin."Yine o 1863 yılında Türk hükümeti Kafkasya'dan göç edecekler için bağış kampanyası ilân etti.

Dağlıların göçünün bir başka biçimi doğrudan dinî faktörle ilişkilidir: Mekke'ye giderek hac görevini yerine getirme görüntüsü altında Osmanlı İmparatorluğu'na göç. Başlarda bu gerekçeyle kitleler halinde ilk göçenler Nogaylar olmuştur. Sonraları Kafkas yönetimine Çerkeslerden de bu doğrultuda pek çok istek gelmeye başladı. Hacılar, altı aylık yurtdışı pasaportlarını elde eder etmez, Türkiye'ye yollanıyorlardı. Burada pasaportları zaman aşımına uğrayınca yetkililere teslim ediyor ve yerine "hamidiye"lerini alıyorlardı. Göç edecek olanlar haccı ileri sürerek yurt dışına çıkmaya daha yatkındılar: Altı ay süreyle Rus yurttaşı sayıldıkları için isterlerse vatanlarına dönebileceklerdi. Hâlbuki Türk yetkililer, genellikle daha geçerlilik süresi dolmadan bu pasaportları ellerinden alıyor, onları "muhacir" ilân ediyorlardı. Türk hükümeti, Kuzey Kafkasyalılar’ın yasal olmayan yollardan göçü konusunu açtığında, Çar II. Aleksandr'ın direktifine uyan İstanbul'daki Rus elçisi, Türk yönetimine resmen şu bilgiyi verdi: "Müslümanlarımız, kendilerine nakilhane yapmak üzere değil Kâbe’yi tavaf etmek için verilen izinle Türkiye'ye gelmekteler. Biz, dinî inancın gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı koymayı istemediğimiz gibi karşı çıkamayız da."Bunun yanı sıra Rus hükümeti, büyük bölümünün geri dönmediğini göz önüne alarak, hacıların hacca gitmeden önce tüm vergilerini ve borçlarını ödemesi gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Tersi durumda her hacı, süresi içinde dönmediği takdirde, ardından borç ve mükellefiyetlerinin ödeneceğine dair cemaatinin kefaletini bırakmalıydı.

Göçe yol açan faktörlerden biri de, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu ile asırlardır var olan ilişkisiydi. Birçok Çerkes, eskiden beri, daha XIX. yüzyıl öncesinde bile, Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek görevler edinmişti. 1584–85 yıllarında sadrazam mevkiinde bulunan kişi, ordusu iki kez (1578 ve 1585 yıllarında) Kafkas ötesine saldırıda bulunmuş ve hatta Tebriz'i ele geçirmiş olan Özdemiroğlu Çerkes Osman Paşa'ydı. Daha sonraları ise, Batı Karadeniz kıyılarında birkaç askerî harekâtını başını çeken Çeçenzade Hacı Hasan Paşa, Trabzon valisi olarak; atandı. XIX. yüzyılın ilk yarısında ordu ve devlet çarkındaki; pek çok yüksek görevi Çerkesler doldurmuştu. Hatta II. Mahmut'un ölümünden sonra, kısa bir süreyle ülke yönetimi Çerkes ordu komutanlarının eline geçti. Abdülmecit döneminin ünlü mareşallerinden ikisi, Çerkes Hafız Mehmet Paşa (ölümü 1866) ve Çerkes İsmail Paşa (Ölümü 1861) Kafkas kökenliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyılda ünlü siyasî kişiliği Hüsrev Mehmet Paşa, Abaza kökenli olup, esir olarak satın alınmış, Sultan III. Selim’in saltanatı sırasında (1789–1807) Osmanlı Donanması Başkomutanı düzeyine yükselmiş, II. Mahmut döneminde Osmanlı Ordusu Başkomutanlığına getirilmiş, Abdülmecit döneminde ise 1855’te ölümüne dek sadrazamlık yapmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı sarayında sözlerinin o kadar geçmesinde etkili bir başka özel neden de, "harem politikası" olarak adlandırılan siyasetti. Kuzey Kafkasya, Mısır'da Memlukluların yönetiminde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, köle-halayık sağlayan başlıca ticarî kaynak olmayı sürdürmüştür. İkisi arasındaki fark, Memluklulara koruma görevi için genç erkekler sunulurken, sultan ve paşa haremleri için Osmanlı İmparatorluğu'na kız çocukları ve genç kızların ihraç edilmesiydi. A. Dubrovin, "Haremler, satın alınmaları temelde Anapa ve Suhumi kalelerindeki Türkler yoluyla daha da hareketlenen Çerkes kızları ile dolup taşıyordu. Türkiye'ye kadın nakli öyle büyük sayılara ulaşıyordu ki, bazıları Türk neslinin ıslahını Çerkes kadınların varlığına bağlar" diye yazmaktadır. Kuzey Kafkas kadınları yoluyla "Türk ırkının iyileştirilmesi" fikri Mehmet Eceruh'ta da yansımasını bulur: "Dağlılar ve Çerkesler Osmanlı tipini asilleştirerek, canlı bir damarı devlet yönetimine de sokmuşlardı." Çerkes kadınları, İttihat ve Terakki iktidarının haremlerin dağıtılmasına ilişkin emrine (1909) kadar, Osmanlı haremlerindeki üstün konumlarını korumuşlardır. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, her yıl Çerkezistan'dan Türkiye'ye 4 bin kadın ve erkek köle gönderiliyordu.

Haremlerde Çerkes kızlarının çoğalması, III. Mustafa'dan (1757–1773) itibaren Osmanlı sultanlarının neredeyse tamamının Çerkes kadınlarıyla evlenmelerine yol açmıştı. III. Selim'in (1789–1807) annesi, II.Mahmut'un (1808–1839) karısı ve aynı zamanda Sultan Abdülmecit'in (1839–1861) annesi, Abdülaziz'in (1861–1876) annesi ve V. Murat'ın (1876) annesi olan Abdülmecit'in karısı ve II. Abdülhamit’in (1876–1909) karısı hep Çerkes'ti.

Osmanlı sultanlarının kendilerini Çerkeslerle çevrelemeleri, bazı tarihçilere göre, iktidarın belli bir istikrara kavuşmasına yol açmıştır. Çerkeslerin kana kan geleneğinin Osmanlı sarayında da benimsendiği dikkate alındığında durum daha iyi anlaşılır. XIX. yüzyılda sultanın zorla tahttan indirilme olayı sadece bir kez olmuştur (1876'da Abdülaziz). Buna karşın, komploya karışanların hepsi, Mithat Paşa'nın evinde toplantı yaptıkları bir sırada devrik sultanın akrabası olan Çerkes Hasan tarafından öldürüldüler. Çerkeslerde kan bağlarının güçlü olması, Türkiye'de saygın bir mevki sahibi olmayı başaran bir Çerkes'in akrabalarını etrafına toplayıp, onlara olabildiğince iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya gayret etmesini gerektiriyordu. Yeni gelen akrabalar da, yaşam şartları düzelip sıra kendilerine geldiğinde, geride kalan akrabalarını yanlarına çekiyorlardı. Karadeniz kordon boyunda görevli bir komutanın kölelerin Türkiye'ye nakli konusundaki 6 Kasım 1843 tarihli raporunda belirttiği üzere: "Başlangıcı tarihin derinliklerine uzanan bu utanç verici ticaret, dağlılara, Türkiye'de sadece sıradan kişilerle değil Babıâli'nin ileri gelenleriyle de bağlantı kurma imkanı sağlamıştır. Dağlılar tarafından küçük bir bedel karşılığında satılan erkek çocuklarının yüksek makamlara yükselmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek düzeyde devlet adamı olmaları az rastlanan bir durum değildi. Anapa civarlarından bir Natuhay olan Hafız Paşa ve Gelencik berisinden bir Şapsug olan Halil Paşa buna örnektir."Kafkas Genel Valiliği tarafından Çerkezistan'da 1837'de hazırlanan bir raporda, "Türkiye'de önemli devlet görevlilerinin Çerkezistan'da eş durumundan akrabaları bulunduğu" önemle belirtiliyordu. Bu nedenle Kafkasya ile kaçak ticaret, Babıâli'nin koyduğu yasak fermanlarına rağmen, üst düzey yerel yöneticiler tarafından gizlenip, üzeri örtülerek kolaylık görmekteydi.

Kuşkusuz, damarlarındaki Çerkes kanı, Osmanlı sultanlarının dağlıların Türkiye'ye nakli karşısındaki tutumlarının oluşmasında kendisinden beklenen rolü yerine getirmiş; Çerkeslerin Osmanlı sarayında önemli makamları ele geçirmelerinde, devlet çarkında ve orduda göçe yaklaşılmasında en önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu sübjektif yaklaşım, Türk tarih yazımında, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu'na göçlerinin bir nedeni olarak işlenmektedir. Ancak, Türkiye'deki Kuzey Kafkas diasporasının bazı yayınlarında, dağlıların Türklerle yoğun bağlarının olması ve Türklerin göçü teşvik etmeleri, "Osmanlı yönetiminin göçe daveti" olarak değerlendirilmektedir."

Çerkeslerin göçünün yığınsallığının nedenlerinden biri olan Kuzey Kafkas boylarının sosyal yapıları üzerinde özellikle durmak kaçınılmaz olmaktadır. Bütün öteki Kuzey Kafkas boylarında olduğu gibi, Çerkes halkının da köylüler ve köleler üzerinde yükselen kendi aristokratları (Doğu Kafkasya'da prensler, uzdenler-saraylı sınıfı) vardı. Bu yapıya ilk darbe, çar yönetiminin köleliğin lağvı emriyle vurulmuştur. Son darbe ise, Çerkes soylularına kölelerini azad etmeleri konusunda verilen talimat oldu. Ancak Çerkes cemaatine asıl darbe, Rusya'daki feodal hakların iptali ve Çerkes prenslerinin ve uzdenlerinin köylülere özgürlüklerini iade etmek zorunda kalmaları olmuştur. Bu dönemde birçok Çerkes derebeyi, rızalarıyla köylülerini azad etmekten kaçınmak için, tebaalarıyla birlikte Türkiye'ye göç kararı almışlardır. Bir Çerkes prensinin, yetiştirilmesi için oğlunu yolladığı köylük yöre, geleneklere göre ona akrabalık bağlarıyla bağlı sayılırdı. Bundan dolayı prens ve uzden ile birlikte birkaç köyün bütünüyle göç ettiği görülmüştür. Kafkas savaşlarında yer almış olan General R. Fadeyev'in de kabul ettiği gibi: "Türkiye'ye göç eden dağlılara derebeyliklerinin mensuplarını da toplu olarak yanlarında götürmelerine izin vererek, aynı zamanda kendimizi, çalışkan, barışçıl ve asla tehlikeli olmayan insanlardan oluşan iş görebilir bir kitleden mahrum ediyorduk."Abaza Prensi Açba Türkiye'ye göç ettiğinde, onu bin "akraba" köylü izlemişti. 1864 yılında Kafkas iktidarında Abhazya'nın yöneticisi Mihail Şirvaşidze'nin, yanına 20 bin Abaza'yı alarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeyi planladığına dair bir şüphe uyanmıştı.

Çerkes asillerinin buna benzer geçişleri, dağlıların gidişini çıkarına gören Kafkas iktidarının, Türkiye'ye kitlesel olarak geçiş girişiminde bulunmalarına engel çıkarmaması ile daha da kolaylaşıyordu. Hatta kruvazör tatbikatı sırasında, Türk kervansaraylarında mahsur kalan dağlıları götürecek olanlara geçiş izni verilmesi için Rus gemilerine talimat verilmişti."

Göçü elverişli kılan faktörlerden sonuncusu da, Kazak çavuşların ve yerli Rus polis yetkililerinin, özellikle Kafkas savaşı bittikten sonra işgal altındaki yerli halka yönelik davranışlarındaki zorbalıktır. Kazakların, basit suçlar yüzünden Çerkesleri öldürdüğü, ancak cezasız kalmış cinayet sayısının hiç de az olmadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Çerkesler, kendilerini pek de dikkate almayan Rus makamlarına şikâyette bulunmaktan çekiniyorlardı. Savunmasız kalmışlık duygusu, Kafkas savaşı bittikten yıllar sonra bile, Kuzey Kafkasyalılar arasında Türkiye'ye göç etme isteğinin canlı kalmasına yol açmıştır. Halk içinde, savunmasız bir biçimde Rus komşularının zulmüne terkedilmiş oldukları kanaati kök salıyordu. Bu durumda tek kurtuluş Türkiye'ye göç olabilirdi. R. Fadeyev, "Çerkes nüfustan arta kalanları kovmak gerekseydi, hükümet, adalet duygusunu zedelemeden başka yöntemler de bulabilirdi" diye yazmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na kitlesel göçlerinin temel nedenleri ve bunu kolaylaştıran faktörler bunlardı.

Dağlıların zorunlu sürgün kararı alındıktan sonra, çar hükümeti bu uygulamanın diplomatik altyapısını oluşturmaya yöneldi. Bu hazırlığa, 1858'de, ilk gönüllü göçmen gruplarının Anadolu'ya geçişiyle birlikte girişildi."1859 Haziran'ında, Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanı, İstanbul’daki Rus Elçisi Prens Lobanov Rostovski'yle yaptığı görüşmede, "Son zamanlarda olağanüstü ivme kazanan ve Babıâli'de sıkıntı yaratan", Müslümanların Rusya'dan Türkiye'ye göç serbestîsinin sınırlandırılması konusunda ricada bulunmuştu. Görüşme sırasında bakan, Rus hükümetinin, göç ve Rus Müslümanlarının Türk uyruğuna geçişleri konusundaki niyetini anlamak istemiş ve muhacirlerin ara vermeksizin hızlanan sel gibi akışı karşısında endişelerini belirterek, "bundan böyle göçün bir düzen dahilinde yapılmasını, her iki hükümetin önceden karşılıklı anlaşması olmaksızın gerçekleşmemesini" talep etmişti. Bu görüşmeyi Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı resmî notası izledi. Bu notayla Türk hükümeti, Rus tarafının, Kafkas Müslümanlarının göçü ve Türk uyruğuna kabul edilmeleri durumunda Rus vatandaşlık haklarını kaybedip etmeyecekleri konusunda görüşünü bildirmesini resmen istedi.

Çarlık hükümeti, bu notayı Türk tarafıyla Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Türkiye'ye göçü hakkında anlaşma sağlayacak görüşmeler için uygun bir araç olarak değerlendirdi. Sorun İmparator II. Aleksandr ve Kafkas Ordusu Başkomutanlığının incelemesine sunuldu. Ardından 26 Ocak 1860'ta, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki temsilcisine, Türk hükümetinin notasına verilen yazılı cevap geldi. Elçiye hitaben yazılan önyazıda ayrıntılarıyla şunlar belirtiliyordu:

"Haşmetmeapları, aşağıdaki maddelerin cevap olarak kabul edilmesini buyururlar:

1) Biz hiçbir zaman, bizim dışımızdaki devletlerin, hükümetimizin izni olmaksızın bizden ayrılanları tebaalarına alma haklarını tartışmadık ve hâlâ da bu iddiada değiliz.

2) Bizim Müslümanlarımız, oraya yerleşmek üzere değil de, Kâbe’yi ziyaret etmek için Türkiye'ye çıkış izni talebinde bulunuyorlar. Biz, dinî inancın bir gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı duramayız, durmayı da istemeyiz.

3) Devletimizin hükümetinin onayı olmaksızın gidip herhangi bir devlete yerleşmek olmaz. Burada bunun uluslar arası hukuk ilişkileri kapsamında açığa kavuşturulması gereksizdir.

4) Göç izni, alışılmış yurtdışı pasaportu ile değil, daima yazılı özel bir belgeyle verilmektedir.

Göç daima süresiz bir zaman için gerçekleşmektedir.

Bir kişiye izin verilmiş olmasının anlamı, o kişinin kendiliğinden Rus tebaasından çıkmış olduğudur.

Bu kurallar ayrıca tasdik gerektirmez.

... Hükümdar İmparator'un yukarıda işaret ettiklerine bir ekleme daha yapmak uygun düşer:

Arzu ederiz ki, bizden ayrılanlar sınırlarımıza yakın yerlere yerleştirilmesin.

Babıâli ile olan dostluk ilişkilerimize dayanarak söz konusu girişimi önlemeye çalışınız. Türk hükümeti böyle bir şeye karar verirse, bizim de haklar konusunda telâşlanmamız gerekmeyecektir.

Lobanov Rostovski, bu yazıyı aldıktan sonra Türk hükümeti ile Çerkeslerin göçü konusunda görüşmelere başladı. 1863 baharında da Feld Mareşal Baryatinski, Karadeniz kordon boyunun sol yamacından 3 bin dağlı aileyi Osmanlı İmparatorluğu'na göndermeyi öngördü.

Türk hükümeti ile Kuzey Kafkas Müslüman halklarının ve boylarının göçüne ilişkin görüşmeleri hızlandırmakla özel olarak görevlendirilen Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov İstanbul'a gönderildi. Ad. Berje'nin de tanıklık ettiği gibi, "Ona verilen görev, Babıâli göçmenleri kabul etmediği takdirde önümüze çıkabilecek zorlukların neler olabileceği konusunda Çar’ın temsilcisi Prens Lobanov Rostovski'yi aydınlatmaktı. Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov bu görevi mükemmel bir biçimde yerine getirdi ve Prens Lobanov Rostovski'yle birlikte, Türkiye'nin sınırlarımızdan uzağa yerleştirmeyi taahhüt ettiği 3 bin aile için gerekli izni Babıâli'den kopardı. Bunun ardından, göç 1860, 1861 ve 1862 yıllarında da diplomatik yazışmaya gerek olmaksızın sürdü".

Türk hükümetinin başta 40 bin ile 50 bin dağlının göçüne, göçün aşamalı olarak cereyan etmesi şartıyla, onay verdiğini belirtmek gerekir.Ancak, Türkiye Göç Komisyonu'nun verilerine göre, sadece 1863 yazında Anadolu limanlarına ulaşan göçmen sayısı 80 bindir.

16 Ocak 1860 yılında Osmanlı hükümetinin girişimiyle özel bir göç komisyonu, Muhacir Komisyonu, kurulmuştu. Bu komisyonun başına Çerkes asıllı Trabzon Valisi Hafız Paşa getirildi. Muhacir Komisyonu, kurulduğu andan itibaren Ticaret Bakanlığı'nın yönetimine bağlandı. Ama Temmuz 1861'den itibaren buradan koparak, bağımsız çalışmaya başladı.Hafız Paşa'dan sonra komisyonun başına Trablus Valisi İzzet Paşa getirildi. Yönetim kuruluna ise birkaç Çerkes ağayla birlikte, aynı zamanda Edirne mutasarrıfı da olan Bidcan Paşa girdi. Komisyonun görevleri arasında, Karkas muhacirlerin geldiği tüm limanların kontrolü, göçmenlerin iaşe ve ibadeleri ve yerleştirilecekleri yerlerin tayini de vardı.19 Mart 1875 tarihinde komisyon lağvedildi ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir müdüriyet oldu.

Dağlıların sürgünü konusunda diplomatik altyapı hazırlanırken, Rus hükümetinin önündeki başlıca sorunlardan biri de, göç sonrasında, muhacirlerin geriye dönüşünü engellemeye yönelik alınacak önlemlerin geliştirilmesi olmuştu. Kuban yöresi yöneticisi, göç etmiş şahısların Kuban bölgesine geri gelmelerinin, buradaki dağlı nüfusun zihnini bulandıracağını düşünüyordu. Rus hükümeti, Türk propagandası ve Rusya'ya karşı büyük düşmanlık aşılanmış olduğu ve bunun dağlılar arasında yeni çalkantılara neden olacağı düşüncesiyle, Türkiye'ye yerleşmiş olan Çerkeslerin geri dönmesinden sakınıyordu. Ancak muhacirler, Türk makamlarının vaatlerini yerine getirmediğini gördükleri için, göçten hemen sonra geri dönme isteğinde bulunmuşlardı. 6 Haziran 1861 tarihinde Kafkas Ordusu Komutanı Prens Orbeliani Savunma Bakanlığı'na sunduğu bir raporda şunları yazıyordu: "Türkiye'ye farklı zamanlarda ve hatırı sayılır kitleler halinde gönderilmiş olan Kuzey Kafkas sakinlerinden göçmenlerimizin büyük bölümü, beklenildiği üzere, Babıâli'nin himayesi altında çıkar ve rahatlıklar konusunda verilen vaatlerle aldatılmışlardır ve bu nedenle de son zamanlarda, ısrarla, yurtlarına dönmek için fırsat arayışı içindedirler." Hatta 1902 yılında, bir Çerkes topluluğu, Kafkasya'ya gönderilmeleri talebiyle Samsun'daki Rus Konsolosluğunu işgal etmişti.

Göçmenlerin gittikleri yerlerde düştükleri zor durum onları ana vatanlarına geri dönmeye sevk etti.1864 yazında 100 Şapşığ ailesi Kafkasya’ya geri dönmek isteğiyle İstanbul’daki Rus elçisine başvurdu.Onların ardından Samsun’da bulunan Natuhaylar’dan 100 başvuru daha geldi.Göçmenler değil Kuban topraklarında , Sibirya’da, Solomki’de bile yaşamaya razı olduklarını yazıyorlardı. Din değiştirme ve askerlik dışında bütün şartları kabul ediyorlardı.1872’de 8.500 Çerkes ailesi İstanbul’daki Rusya Konsolosu İgnatiyev’e bir dilekçe ile başvurdular. “Sekiz yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar.Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler Onun (Çar’ın) yüksek himayesinden yararlanmak için geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakarlığa hazırız”[20]

Rusya'nın İstanbul Elçisi İgnatyef ve Trabzon Konsolosu Moşnov dağlıların geri dönme isteklerini rapor ediyorlardı. İgnatyef'in Çerkeslerin Kafkasya'ya geri dönme talepleri konusundaki bir raporu üzerine Çar, 18 Mart 1865 tarihinde bu işe bir nokta koydu: "Dağlıların geri dönüşü söz konusu bile edilemez." Bunun üzerine İgnatyef'e, konsoloslara dağlıların geriye göçünü reddetmeye yönelik, buna uygun önlemler alma emrini vermesi için talimat verildi.3 Nisan 1865'te İgnatyef, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslara Çerkes muhacirlerin geri dönüşünü kesinlikle yasaklayan bir talimat gönderdi. İgnatyef'in talimatından sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslukları, Türk tebaasındaki Çerkeslerin pasaportlarına vize vermemeye başladılar. Çerkeslere Rusya İmparatorluğu topraklarında kısa süreli bulunma izni bile verilmedi. Bir Çerkes muhacirin böyle bir talebi üzerine İstanbul'daki Rusya Başkonsolosu konuya son noktayı koydu: "Reddedildi. Başkonsolosluk muhacirlerle hiçbir şekilde muhatap olmayacaktır."

1883 yılında İstanbul'daki Rusya Elçiliği konsoloslara yeni bir talimat gönderdi: "Rusya'ya gidecek olan Türk tebaalıların pasaportlarına vize verilirken, Türk vizesi edinen Kafkas çıkışlıların, bu konuda ilgili makamların bir ön pazarlığı olmaksızın, sınırlarımıza geri dönmemeleri için olağanüstü bir dikkat gösterilmesi...' 1861'den itibaren, Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu kararına uygun olarak, Türkiye'den yasadışı yollardan dönüş yapan dağlıların geri gönderilmelerine ya da, Ural'a veya Orenburg'a yerleştirilmelerine karar verilmişti. Bazı dağlılar kendi başlarına Kafkasya'ya dönüyorlardı. Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens Mihail, bu tanıklığı abartılı saysa da, Kafkas ordusunun istihbarat birimlerinin verilerine göre, 1860–65 yılları arasında, bu yolla 200–300 kişi geri dönmüştür. 22 Eylül 1886 tarihinde, Kafkasya'daki Vatandaşlık Dairesi Başmüdürü General Prens Dondukov-Korsakov, "Kafkasya Yöresi Valileri, Bölge ve Çevre Yöneticilerine Gizli Genelge" yayımladı. Bu genelgede, "Temelli yerleşmek üzere göç etmiş olan Kafkasyalı Müslümanların Türkiye'den geri dönüşleri hakkında son yıllarda ulaşan istihbarı bilgiler göz önüne alınarak, Sayın Valilerden ve Çevre Yöneticilerinden, kendilerine bağlı yerel polis görevlilerine, sınırlarımız dahilinde ortaya çıkan herkesi sıkı bir biçimde gözetlemelerini önermelerini rica ederim. Amaç, daha önce geri gelmeme yükümlülüğü ile yurtdışına göç etmiş kişilerden geri dönenleri tespit etmek ve bunları derhal bölgeden uzaklaştırmaktır" deniyordu.

Burada, Rusya'nın Kafkas muhacirlerinin geriye göçü konusunda takındığı tavrın Türk tarafının tutumuyla çakıştığını belirtmek gerekir. Aynı şekilde, Türkiye de, dağlıların Kafkasya'ya dönüşlerinin engellenmesine yönelik önlemler alıyordu. Mülteciler arasında gelişmekte olan memnuniyetsizlik ve geriye dönme isteklerini ifade etmelerine had safhada olumsuz yaklaşıyordu. Meselâ, 1865 yılında, Ardahan bölgesine yerleştirilmiş olan 1.200 Çerkes Kuzey Kafkasya'ya geri dönme girişiminde bulunduğunda, Türk makamları bunların üzerine düzenli birlikler yolladı. Bundan öte, olabildiğince çok Müslümanı kendi topraklarına çekmekte çıkarı olan Türk makamları, usulüne uygun altı aylık pasaportlarla Türkiye'ye gelmiş olan diğer Rus Müslümanları bile pasaportlarına el koyarak muhacir ilân ediyorlardı.

Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye göç ettirilmelerinin diplomatik hazırlık aşamasında, Türk ve Rus tarafları arasında şiddetli görüş ayrılığı ve tepki yaratan konu, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilecekleri yerlerdi. 1864–66 yıllarındaki Çeçen göçü sırasında özel bir güncellik kazanmış olan bu sorun, iki devlet arasındaki diplomatik yazışmanın ana konularından biri olmuştu.

Osmanlı hükümetinin, Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere ve Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmesinden çıkarı vardı: Bir savaş durumunda, Rusya'ya karşı düşmanlık duyguları ile doldurulan Kafkasya dağlılarının savaş deneyiminden yararlanacaktı. Dağlıların imparatorluk sınırı yakınlarına yerleştirilmelerinin ardındaki tehlikeyi fark eden Rus hükümeti, bu uygulamaya olabildiğince karşı koydu. Rusya'nın sert ve olumsuz tepkisinin başlıca nedenlerden biri de, bütün Türk-Rus savaşlarında, Rus ordularının Asya savaş sahnesindeki başarılarını, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Hıristiyan sakinlerinin yardımına borçlu olduğunun bilincinde olmasıydı. Kafkas Müslümanlarının bu bölgelere yerleştirilmesi böylesine önemli bir stratejik dağılımı değiştirecek güçte bir tehditti. Rusya'nın diplomatik baskısı sayesinde, 1860–64 yıllarında, muhacirlerin önemli bir bölümünün Küçük Asya'nın iç taraflarına ve Balkanlara yönlendirilmesi sağlandı. Buna karşın, Türk hükümeti Kafkas makamlarına, 1864–66 yılları arasında göçecek olan 5 bin Çeçen ailesini, Erzurum ve Kars vilayetleri dahilinde Soğanlık sıradağlarından Van gölüne kadar uzanan alana yerleştireceğini bildirdi. Bu, Rus tarafının şiddetli tepkisine yol açtı. Kafkas Ordusu Karargâh Komutanı General Kartsev, 1864 yılı Kasım ayında Tersk yöresi yöneticisi ve Çeçen (Karabulaklar ve Nazranovlar) göçünün organizasyonunda başı çekenlerden biri olan General Loris Melikov'a, "Gelecek Çeçen göçmenlere Erzurum Paşalığının ötesine, Erzincan ve Diyarbakır sınırları dahilinde ve asla bizim sınırımıza komşu olmayan bir toprağın tahsisi için Türk hükümetinin fikrini değiştirmesi yönünde her türlü gayreti göstermesinin" İstanbul’a gönderilen Rus elçisine tembih edildiğini bildirdi. Ancak, Babıâli, Rus elçisinin ileri sürdüğü hiçbir gerekçeye aldırmadan bu talebi reddetti ve Çeçenlerle Osetlerin bir bölümünü Soğanlı sıradağlarının (Sarıkamış) civarına yerleştirdi. Bu bilgiyi alan Çar hükümeti Çeçenlerin göçünün bütünüyle durdurulması tehdidinde bulundu ve hatta bu konuda gerekli talimatları yayımladı. İstanbul'daki elçi İgnatyev'in de bildirdiği üzere: "Ali Paşa'ya, tekliflerim kabul edilmezse Kafkas Genel Yönetiminin tek bir Çeçen'i bile Türkiye’ye göndermeyeceğini bildirerek, son kozumu kullanmaya karar verdim. Bu bildirim beklenen etkiyi gösterdi. Türk bakan nihayet bana Babıâli’nin yukarıda anılan 5 bin Çeçen aileyi sınırlarımızdan uzağa, Halep civarına yerleştirmeyi kabul ettiğini haber verdi..."Varna viskonsülünün açıkladığına göre:Çerkeslerin Rusya'dan Türkiye'ye göçlerinin Çar Hazretlerince durdurulmasının ardından Türk hükümeti, Bulgaristan'a eskiden yerleştirilmiş olan Çerkesleri göndermeye başladı. Çeçenlerin Erzurum vilayetinden uzaklaştırılacakları ve bu arada muhacirlerin gönderilecekleri başka yerlerin bilgisi bu ilin valisi tarafından Rusya'nın Erzurum Konsolosu'na resmen iletilmiştir. İstanbul'dan aldığım talimatlarda görüldüğü üzere, bu göçmenlerin Viranşehir ve Konya civarlarına iskân edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bu göçmenlerin yirmi gün önce Karahisar üzerinden Sivas'a gönderildiklerini size bildirmeyi dostluk görevi sayarım.

Çeçenlerin Sarıkamış'tan Resul Ayn'a naklinin ardından Dağıstanlılar ve Osetler Soğanlı sıradağları civarında kaldılar. Bunların oradan gönderilmesine yönelik diplomatik çabalar 1870 yılına dek sürdü. Erzurum'daki Rus konsolosunun bildirdiğine göre, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerine gönderilen muhacirler, yerleşmek üzere bütün aile efratlarıyla Erzurum ve Kars'a geliyorlardı.Erzurum vilayet yetkilileri ise, Babıâli'nin, "Muhacirlere Erzurum vilayetinde yerleşmeyi yasaklayan ilgili anlaşmaların sadece Çeçen ve Lezgileri kapsadığı; Dağıstanlı boylara ve Kabartaylılara ise arzuladıkları yerlere yerleşme izni verilmesi" konusundaki direktiflerine dayanarak muhacirlere göz yumuyorlardı.Rus konsolosun raporunda belirttiği gibi, "Boylar arasında yapılan böyle bir ayrım, Türklere, hem Çeçenleri hem de Lezgileri, 'Dağıstanlı ve Kabartaylı adı altında' yerleştirme olanağı veriyordu.

Rus konsolosunun da dediği gibi, Türk makamları çıkarlarına uygun gördüklerinde, evrensel olarak kabul gören "Çerkes" terimini gözardı ediyor ve Kuzey Kafkas halkları arasında ayrım yapıyorlardı.

Sonuç olarak Rus hükümeti, dağlıların Türkiye'ye sürülmesinin diplomatik hazırlık aşamasında üç sorunu çözmüş oldu:

1) Dağlıların kabulü ve iskânı konusunda Türk tarafının onayını aldı,
2) Dağlıların geri dönüşünü engellemeye yönelik önlem aldı.
3) Sürgün edilen dağlıların Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmemelerini ve hali hazırda Rus İmparatorluğu sınır boyundaki vilayetlere yerleştirilmiş bulunan Çerkeslerin Osmanlı imparatorcuğu’nun iç bölgelerine kaydırılmalarını sağladı.

Dağlıları Kafkasya'dan sürgün etme siyasetinde en önemli safha diplomatik hazırlıktı. Dağlıları sürgün etme siyasetine Kabartay'dan başlanmıştı. Daha 1780–1800 ve 1812–15 yıllarında, buradan 60 bin civarında Çerkes, küçük gruplar halinde Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmişti.1837 yılında Kabartay'dan ve Çerkezistan'dan Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 370 aile, Karadeniz kıyısına yerleştirildi. İ.V. Bentkovski'nin iddiasına göre, 1860'a dek, Kabartay ve Laba arasındaki neredeyse tüm dağlı ve Nogay nüfus Türkiye'ye göçertilmiştir. "Sorun böylece azalırken, iki mesele öne çıktı: Kalan dağlıların, Kuban nehrinin sol kıyısındaki zengin düzlüklere gönderilmesi ve Kafkasya'nın en önemli dağ dizisinin önünün, köyler dolusu Kazak'ın yerleştirilmesi suretiyle savaşkan Rus öğe tarafından iskânı.

1860 yılında Kabartay'dan Türkiye'ye 237 aile göç etti. Oysa göç etmeyi isteyenlerin sayısı bini aşıyordu. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, 1860–61 yılları içinde Osmanlı İmparatorluğu'na, her iki cinsten 10 bin 343 kişiden oluşan 941 Kabartay ailesi göçmüştü.

1860 yılından itibaren muhacirlikte bir hareketlenme gözlenmektedir. Kafkasya Ordu Komutanlığı dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi sürecini iki aşamada öngördü:

1) Türkiye'ye göç etme isteği gösteren ya da mecbur edilen Çerkeslerin dağ boğazlarından ve Kuzey Kafkas boylarının yoğun olarak yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki yerleşim yerlerinden sürülmeleri;
2) Dağlıların deniz yoluyla Türkiye'ye götürülmeleri.

Mal varlıklarının bir kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, dağlıların Kafkas dağlarını aşarak kara yoluyla göçü yasaklanmıştı.

Muhacir gruplarının yurtdışına çıkarılması için ayrılan limanlar, Suhumi, Soçi, Tuapse, Novorossiysk ve Anapa idi. Buralara Türk nakliye gemileri ve özel tekneler yanaşabiliyordu.1863 yılında Kafkas üst yönetimi gayri resmî yollardan göç edilmesine engel olunmaması yönünde emir verdi. Böylece, Türk kaçakçıları kıyıya yanaşma ve dağlıları götürme imkanı bulmuş oldu.

1860 yılında Kafkas ordusu Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göçünün ilk aşamasını gerçekleştirmeye girişti ve onları dağlardan kıyılara sürdü. Bu amaçla ve eş zamanlı olarak Adagum, Şapsug, Abadze ve Dahovsk birliklerinin Çerkes köylerine baskınları başlatıldı. Yıllar süren savaşta güçleri tükenen Kazılbeygüler, Başılbeygüler, Tamovgiller ve Beslenlerin bir kısmı 1859 Şubat'ında boyun eğeceklerini ilân ettiler; 1859'da Biceduklar, Ağustos'ta Temirgoylar, Mahoşevler, Egeruklar, Beslenler, Şakirevgiller ve Kuban ötesinden Kabardinler;

Kasım’da Abazalar; 1860 Ocak ayında Natuhaylar ve Pshovlar tamamen teslim oldular. Bu boyların hepsi, nakledilmek üzere, Karadeniz kıyılarına sürüldüler. Beslengiller sürgün edilmeye inatla direndiler, ancak 20 Haziran 1860'ta aniden kuşatıldıklarında teslim olmak zorunda kaldılar ve 4 bin Beslen ailesi öteki dağlı sürgünlere katıldı.

Yukarıda adı geçen boyların sürülmesinden sonra, 1Temmuz 1861'de, Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens. Mihail, Savunma Bakanı'na şu bilgileri veriyordu: Büyük, Küçük Zelencuk, Urupa, Laba ve Hodz nehirlerinin yukarılarında yaşayan ve sayıları çok fazla olmayan dağ boyları, adlarını tam vermek gerekirse, Kazı Ibeygüler, Başı Ibeygiller, Bagovfeiller, Şakirevgiller ve Tamovgiller, kendilerine Türkiye'ye taşınma izninin verilmesi talebiyle Kuban ve Tersk bölgesi ordu komutanlığına başvurmuşlardır. Bize düşmanlık besleyen ve yağmalama alışkanlığı olan bu boyların, dağlardaki bize ait Kazak yerleşimlerini sürekli endişe ve kaygı içinde bırakan üstünlükleri dikkate alınarak, ücra dağlık yerlerden düzlüklere sürülmeleri ancak silah gücü kullanarak mümkün oldu. Yukarıda anılan boylardan Türkiye'ye gitmeyi isteyecek olanlara yol vermesi için General Graff Evdokimov'a izni, onlara göç öncesinde Şebelda üzerinden Suhum-Kale'ye yol almaları iznini, insan ve zaman kaybı olduğunda sorulacağı açık olduğu için, ben verdim. Kendisine Kutais Genel Valiliği görevi verilen kişiye de, onların Türkiye sınırlarına geçirilmesine yönelik üzerine düşen bütün önlemleri alması için emir verdim.

1864 Mart'ına doğru Rus birlikleri Çerkeslerin Kafkas dağlarının kuzey yamacı ve Psezuapse'ye kadar olan kıyı bölgesinden sürülmesini tamamladı. Mayıs 1864’te Batı Kafkasya'nın bütün Çerkes boyları, artık kontrol altına alınmış, büyük çoğunluğu Karadeniz kıyılarına gönderilmiş ve Türkiye’ye götürülmeyi bekliyordu. Bunun ardından Çar hükümeti, ikinci aşama olan Çerkeslerin Türkiye'ye gönderilmesi safhasına el attı. Türkiye'ye göçmeyi tercih edenlerin dışında, Kuban'a yerleştirecek pek fazla kişi kalmamıştı. Kafkas makamlarının resmî verilerine göre, sadece 130 bin dağlı Kuban bölgesine gitmiş, diğerleri Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşme isteği göstermişti. Öte yandan, Kuban'a yerleştirilmiş olanlardan bir bölümü de sonradan Türkiye'ye göç etme talebinde bulundu. 1864 yılında onlar da gittikten sonra, Kuban bölgesinde kalan dağlıların sayısı 100 bin ile 80 bin kişiye düşmüştü.1865 yılının verilerine göre ise, Kuban bölgesinde sadece 60 bin dağlı kalmıştı.

Dağlıların Türkiye'ye nakledilmesinde başlıca engel, taşımak için yeterince tekne bulunmamasıydı. Bu yüzden Çerkesler, aylar boyunca Karadeniz sahilinde açık havada beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu da, birçok dağlıyı, özellikle de kadın ve çocukları telef eden salgın hastalıkların yayılmasına neden oldu. 1864 Mart'ında Büyük Prens Mihail Savunma Bakanı'na şu bilgiyi aktarıyordu: Kafile başkanlarından alınan istihbarata göre, taşınma, şimdilik Türk takaları ve Trabzon konsolosunun bize göndermiş olduğu tek bir Türk gemisi ile gerçekleştirilmekte. Söz konusu araçlar bu denli sınırlı olsa da, sadece Tuapse'den, geçtiğiniz ay 14 bin can yollanmıştır. Cuba nehri ağzında, Konstantinovsk, Anapa ve Taman'daki takviye ile nakliye ufak ufak da olsa, epeyce anlamlı boyutlarda sürmektedir.

4 Nisan 1864 tarihli telgrafta Prens Mihail, Çardan şu ricada bulunuyordu: Fetih işi, yurtdışına çıkarma işleminin kolaylaştırılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Kumpanya ve savaş gemilerinin bu işte kullanılması için ısrarla izninizi rica ederim.6 Nisan 1864 tarihinde, Savunma Bakanı General Milyutin, Prens Mihail'e Çarın cevabını iletiyordu: "Hükümdar İmparator'un, İmparatorluk Alteslerinin Karadeniz'in batı sahilinin asi yerleşimcilerden nihai olarak arındırılması konusundaki çağrınızı özel bir memnuniyetle okuduğunu, Cihanşümul Lütufkârın, Haşmetmeaplarımızın, göç eden dağlıların Türkiye'ye nakli için gereken harcamaların yapılmasına izin verilmesini buyurduğunu, bununla birlikte, masrafların olabildiğince kısıtlı tutulmasına özel bir ilgi atfedileceğinden bütünüyle müsterih olduğunu, bilgilerinize sunarım.

Bu amaçla Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi ile yapılan görüşmeler başta iyi gitti ve dağlıların nakli için üç büyük gemi ayrıldı: "Anapa", "Elbrus" ve "Redut-Kale". Ancak sonraları anlaşma bozuldu. Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi'nin bu işten vazgeçmesinden sonra, Kafkas yönetimi, Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye nakli için donanmaya ait gemilerin kullanılmasına niyetlendi. Bunun için gemilere ticarî bandıra çekilecekti. Ancak bu konuda görüşü sorulan Amiral Glazenapa'nın, "Ticarî bandıra çekilmesi son derece zordur: Gemi evraklarının bağımsız özel bir kişi ya da kuruluş üzerine yapılması gerekir. Taşıma Türk gümrük muhafızlarının kontrolüne tâbi olacak ve onların devlet malı olduklarını gözden kaçırmak mümkün olmayacaktır" cevabı vermesi üzerine bu önlemden de vazgeçilmek zorunda kalındı.

Sonunda Kafkas yönetimi şu karara vardı: Dağlıların nakledilme işini Türk gemilerine teklif etmek ve özel tekneler kiralamak. 17 Nisan 1864'te Çar hükümeti, Kafkasya Genel Valisinin dağlıların nakli için Türk gemilerini kullanma önerisine, "silahlı olmamaları" şartıyla izin verdi. Özel teknelere gelince, 1862 yılında Kerç'te, buharlı gemiler kişi basma 4 ruble 40 kuruş, yelkenli gemiler ise kişi başına 4 ruble taşıma fiyatıyla kiralanmıştı.

Batı Kafkasya dağlılarının göçü tamamlandıktan sonra, Rus hükümeti Doğu Kafkasya'dan, özellikle de Çeçenistan’dan benzer bir sürgün başlatmaya niyetlendi. Bölgede, boyunduruk altında ancak tam anlamıyla barışçıllaşmamış ve Rus yönetimine sürekli huzursuzluk kaynağı olan müthiş kalabalık bir nüfus vardı. Çeçenler ve İnguşlar arasında ülkeden göçüp gitme hareketliliğini yaratan girişim Tersk bölgesi yöneticisi Tuğgeneral Loris Melikov'dan geldi. Eskiden Çar ordusunda hizmet etmiş bir subay olan ve Türkiye'de yaşayan General Musa Kunduhov bu işte ona yardımcı olmayı vaat etmiş, 3–4 bin, Çeçen ailesini Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeye ikna edeceğine söz vermişti.

Kunduhov'un ajitasyonu, Çeçen nüfusun tam da Rus yönetimine daha tehlikeli görünen ve sürgün edilmek üzere mimlenmiş olan kesimi arasında başarılı olmuştu. Çalikov, "ustalıkla yerleştirilen ağa düştüler" diye yazar,

Loris Melikov ve Musa Kunduhov'un marifeti sonucunda 1865–66 yıllarında, her iki cinsten 23 bin 57 kişiden oluşan 4 bin 989 Çeçen ailesinin (Karabulaklar ve Nazranovlar) Türkiye'ye göçü başladı.

Ayın 22'sinde Daho Müfrezesi Tuapse nehri boyunca aşağıya doğru 13 verst ilerledi... Şapsığlar birliğe engel olmadıkları gibi yaşlı heyetleri çeşitli yönlerden karşılamaya çıkıyorlardı. Hepsi taleplerimizi derhal karşılamaya hazır olduklarını bildirdiler. O gün dağlardan kaçan birkaç Rus esir birliklerimize geldi... Yöredeki bütün Şapsığların şaşkın halde olduğunu anlattılar. Harekâtın ani olması ve hızı, gök gürültüsü gibi herkesi sersemletmişti. Büyük kısmı ailelerini ve eşyalarını çıkarmak için evlerine koşmuştu. Fakat Şapsığ yaşlıları ve halkın çoğu kayıtsız şartsız itaat ettiğini bildirirken, küçük Dağlı grupları yan taraflarda gizlice birliğe eşlik ediyor ve nasıl olursa olsun bize zarar verebilmek için fırsat kolluyorlardı. Bazen sağ bazen de sol taraftan silah sesleri geliyordu..."

"Birkaç Türk koçerması karaya çekilmiş, kıyıda duruyordu. Türkiye'ye giden Dağlılarla doluydular. Hemen yakında karıları, çocukları ve mallarıyla göçmenler büyük bir kamp kurmuştu. Burası tam Tuapse nehrinin ağzında, milden oluşan geniş bir alandı.

Aşağıda, koçermaların yanaştığı deniz kıyısında taştan derme çatma yapılmış bir dizi baraka vardı. Bu barakalarda eskiden Türkiye'den gelen tüccarlar kalıyordu. Şimdi ise burada göçmen aileleri kötü havadan korunuyordu... Daho Müfrezesi Tuapse ağzı yakınında 23 Şubat'tan 4 Mart'a kadar kaldı."

"Bu arada ele geçirilen bölge biraz temizlenmişti. Şapsığlara göç etmeleri için verilen süre dolmuş, onlar da verdikleri sözü yerine getirmişlerdi. Türk koçermalarının yanaştığı kıyıdaki kamp her gün büyüyordu ve müfrezenin ayrılma zamanı geldiğinde çok büyük ölçülere ulaşmıştı. En kısa süre Şapsığlara tanınmıştı, ama Dağlılar buna hazırdı. Daha sonbaharda, kuzey eğiminden onlara birkaç kez, yurtlarını önceden bırakmayanlardan birliklerin harekâtı sırasında hemen göç etmelerinin isteneceği bildirilmişti. Şapsığ toplulukları kıyıda toplanırken dağların kuzey tarafından da büyük Abzeh grupları geliyordu. Onlara sonbaharda verilen süre l Şubat'ta dolmuştu ve Pşeha Müfrezesi çoktan Psekups'un üst taraflarında harekâta başlamıştı. Gitmek için bekleyen göçmenlerin Tuapse'nin ağzından yukarıya doğru 2 verst ve yanlardan 2 verstlik arazide kalmalarına izin verildi. Yapabilenler ve zaman bulanlar kendilerine tahtalardan derme çatma barakalar yaptılar. Tam gemilere yükleme yapılan yerde her gün kalabalık bir pazar kuruluyordu... Fiyatlar inanılmayacak kadar düşmüştü. Sekiz pudluk iyi bir boğa bir gümüş rubleye, koç yirmi kapiğe veya bir çeyrekliğe satılıyordu... Atlar sudan ucuzdu. Büyükbaş hayvanlar ve koyunlar yiyecek olarak talep görüyordu, atlar ise yem olmadığı için sadece yük oluyordu... Ayrıca rublelik Dağlı atları pek sağlam değildi. Doğrusu dağlara iyi tırmanıyorlardı, ama pek zayıf ve güçsüzdüler. Düzgün bir at, eyeri ve koşumuyla birlikte dört beş rubleye alınıyordu. Bazen iyi cins atlar da düşüyordu. Onlara yirmi, otuz ve daha fazla fiyat biçiliyordu. Buna karşılık cins olmayan Dağlı atları çok kolay elde ediliyordu, fiyatları kapikle sayılıyordu... Asıl ticaret kalemi ise silahtı. Dağlılar Türkiye'de silah taşınmasına izin verilmediğini biliyorlardı. Zengin işlemeli değerli kılıçlar yok pahasına satılıyordu,

"Türkiye'ye göç etmeye karar veren Dağlılar ilkbaharda toprağı ekip biçebilmek için yeni yerlerine erken varmakta acele ediyorlardı... Yolculuk için farklı, bazen oldukça yüksek fiyatlar isteniyordu. Daha çok para kazanmak isteyen gemiciler çok büyük miktarda yolcu alıyorlardı. Ancak 30-40 kişi alabilecek gemiye 200-250, hatta 300 kişi dolduruyorlardı, hem de eşyalarıyla. Güvertede nasıl yerleşirlerse hep öyle kalmak zorundaydılar. Yatmak, uzanmak bir yana geçecek yer bile yoktu... Elbette insanı çileden çıkaran bu sahnelerin dikkat çekmemesi mümkün değildi. Birlikler deniz kıyısına gel¬dikten hemen sonra tedbirler alındı. Velyaminovski karakoluna göçün gidişatını düzenlemek üzere bir subay tayin edildi... Ne yazık ki, Tuapse'de alınan tedbirler çok etkili olmadı... Henüz birliklerimiz tarafından ele geçirilmeyen ve Ruslar gelmeden gitmekte acele edenlerin toplandığı yerlerde en kötü suiistimaller oluyordu.

... Sık sık rastlanan manzara şuydu: Koçerma bir yere yanaşıyor, daha karaya çekilmeye fırsat kalmadan çevredeki Dağlılar hücum ediyorlar ve neredeyse zor kullanarak kendilerini çabucak götürmesi için sıkıştırıyorlardı...

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilen Kuzey Kafkasyalıların niceliğine ilişkin verileri gözden geçirmek kaçınılmazdır. Çerkes halklarının tarihine "İstambılak İueşhue" (Büyük Göç) adı ile kazınmış olan 1857–1864 göçünden sonra Batı Kafkasya nüfusu yüzde 90 azalmıştır. O dönemin resmî belgeleri göçmenleri üç kategoriye ayırıyor:

1) Taman, Anapa, Novorossiysk ve Tuapse'den, Özel Komisyon denetiminde göç edenler. Bu kategoride olanlar parasal yardım alıyorlardı.
2) Batı Karadeniz'in farklı noktalarından Türk tekneleriyle Kafkasya'yı terk eden göçmenler. Bunların sayısının ancak bir kısmı tespit edilebilmiştir.
3) Resmî makamların denetimine tâbi olmaksızın Türk tekneleriyle Tu, Neçepsuho, Cuba ve Pşadı nehirleri yoluyla giden muhacirler.

Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî verilerine göre, 1863–64 yıllarında Batı Kafkasya'dan Türkiye'ye 312 bin kişi götürülmüştü. Kuban bölgesinden (Büyük ve Küçük Kabarda ve Don Rostov'una kadar olan topraklardan) 1858–64 yıllarında götürülenlerin sayısı yaklaşık 398 bin kişi olarak kabul ediliyor.

Resmî verilere göre, 1858–64 yıllarında, Kuzey Kafkasyalıların göçüne ilişkin toplam harcama, önemli bölümü tekne sahiplerine ödenmiş olan 289 bin 678 ruble 17 kuruştu.

Böylece I.Nikola’nın “Her ne pahasına olursa olsun bütün dağ kavimlerinin pasifize edilmesi ve karşı koyan olursa vurulması” emri yerine getirilmiş oldu.

R. Fadeyev'in verilerine göre, 1864 yılında Türkiye’ye göçmüş olan dağlıların sayısı (gözden kaçan 15 bin göçmen dahil) 210 bin kişidir. Ona göre, 1865 yılında, 40 bin civarında insan sürgün edilmişti ve gidenlerin sayısı genel olarak 250 bin kişiye ulaşmaktaydı. Birleşik Kafkasya gazetesinin, 1964'teki birinci sayısında tercümesi yayımlanan, R. Fadeyev'in "Çarın Generali Kafkasya'da" adlı makalesinde, bu sayı l milyon kişiye çıkmıştı.

Ad. Berje, 1858–64 yılları arasında Türkiye'ye 493 bin 194 dağlının göçmüş olduğunu söylüyor. Ad. Berje'nin belirttiğine göre, 1864 yılında, "Gagra'dan Kuban nehri ağzına kadar Kafkasların başlıca dağ dizilerinin tüm sakinleri Osmanlı İmparatorluğu'na yollanmıştı...

Rus ve bu arada Sovyet tarih bilimi, göç eden Kuzey Kafkasyalıların ortalama sayısının tespiti için, Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî istatistik verilerini temel alıyorlardı. 1864'ten sonra göç eden dağlıların sayısı, L.G. Lopatinski'ye göre 500 bin kişiyi aşmaktadır. A.H. Kasumov, 1858 ile 1867 arasında resmî kayıtlarda da 500 bin olarak gösterilen ve 470 bini Adige-Çerkes olan Türkiye'ye göç eden Kuzey Kafkasyalı dağlı sayısını şüpheli bulduğunu açıklayarak, XIX. yüzyıl ortalarına doğru Kuzey Batı Kafkasya'da bir milyondan fazla Adige'nin yaşadığına, "Kafkas Savaşı ve Türkiye'ye sürgün sona erdikten sonra ise bu halktan sadece 100 bin kişi kaldığına" işaret ediyor.Tarihçi ve etnograf D.E. Ercmecv, 1.8 milyona yakın dağlının Türkiye'ye göç ettiğini, ancak taşınma esnasında zor koşulların ve alışkın olmadıkları iklimin yarattığı hastalıklar nedeniyle önemli bir bölümü telef olduğu için, 1875–76 yıllarında l milyon civarında olduklarını hesaplamaktadır. Ancak başka bir araştırmacı, Alexandre Grigoriantz'a göre ise, 1863 yılında, birkaç ay içinde Türkiye'ye gönderilmek üzere 500 bin civarında Çerkes ve 120 bin Abaza toplanmıştı ve göçmenlerin toplam sayısı sadece 1864 yılında 750 bin kişiydi.Resmî verilere göre, 1883'te Kafkasya'da, sadece 56 bin 423 Çerkes ki bunlardan 16 bini Abaza'ydı, 12 bin Biceduh ve ancak 2 bin 500 Şapsug yaşıyordu.

Çağdaş Rus yazarı R.G. Landa, farklı kaynaklara dayanarak, göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısının l ile 3 milyon arasında gidip geldiğini söylemektedir. Aynı yazar, "Osmanlı İmparatorluğu'nda göçmenlerin, XIII. yüzyılda gitmiş olan Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının iyi kötü, ama en çok da Çerkeslerin, millî bilinçlerini koruduklarını" da yazmaktadır.

Başka İki Rus yazarı, V.E. Davidoviç ile S.Y. Suşçiy, Güney Rusya'nın Kültür Oluşumunda Etnik ve Yöresel Faktörler adlı ortak araştırmalarında, birçok araştırmacıdan edindikleri verilere göre, farklı etnik topluluklara ait 350 bin ile 700 bin kişinin Rusya'yı terk ettiğini belirtmektedirler.

Bu suretle göçen dağlı sayısı, Rus ve Sovyet tarih yazımında 500 bin ile l milyon arasında görünmektedir.

Osmanlı hükümetinin Kuzey Kafkasya'dan gelen muhacirin, sayısına ilişkin resmî verileri Takvim-i Vekayi gazetesinin bir sayısında yayımlanmıştı. Gazetenin verdiği bilgiye göre, padişahın, 1870 yılında, Babıâli'ye ziyaretlerinden birinde, ülkenin genel gidişatı tartışıldığı sırada, ona Kafkas muhacirlerine ilişkin özel bir rapor sunulmuştu. Bu rapora göre, boylar halinde göçen ve 1272 (13.IX.1855–31.X.1856)'den 1280 (17.VI.1863)'e dek Osmanlı İmparatorluğu vilayetlerine yerleştirilenler toplam 311 bin 333 kişiydi.1280 (18.VI.1863- 18.VI. 1864)'de gelmiş olan muhacir sayısı 283 bindi. Böylece resmî Osmanlı verilerine göre, göçmenlerin sayısı 1864 Haziran'ına dek 595 bin kişiyi bulmuştu. Bu sayıya sadece yerleştirilmiş olanlar dahildir.

Hâlbuki o sırada, 1281 (6.VI.1864–26.V.1865) yılında Anadolu'ya 87 bin muhacir daha gelmişti.

Türk tarih yazımımda, (bu ülkede yaşayan Kuzey Kafkas cemaatinden araştırmacıların çalışmaları da dahil) Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden dağlıların sayısının l milyon ile 2 milyon kişi olduğu kabul edilmektedir. Türk tarihçi Ali Meram Kemal, "Sadece 1860 ile 65 yılları arasında Kafkasya ve Kırım'dan l milyon insanın sürgün edilmiş olduğunu ele alırsak, Balkanlara gönderilmiş olan 300 bin muhacir ile Suriye'ye ve Ürdün'e nakledilenler çıkarıldığında, sadece Anadolu'da 600 binden çok göçmenin yerleşmiş olduğu ortaya çıkar" demektedir. Kafkasya tarihi araştırmacısı General İsmail Berkok, bu sayıyı l milyon kişi olarak belirlemektedir. Bir başka Türk yazarı Erel Şerafettin de bu sayı için, l milyon kişi der. Araştırmacı Fuad Dündar'a göre, "1859–1879 yıllarında Kuzey Kafkasya'dan 2 milyon dağlı ayrılmış, bunlardan sadece 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşabilmiştir".

Kemal Karpat'ın kanaatine göre, 1859'dan 1879 yılına dek olan dönemde, çoğunluğu Çerkes, 2 milyon insan Rusya'yı terketmiş, bunlardan ancak l milyon 500 bini hayatta kalabilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilmişti. 1881'den 1914'e kadar bir kez daha Rusya'dan, çoğu Kuzey Kafkasyalı olan, Kazanlı Tatarlar ve Ural Müslümanlarından 500 bin kişi ayrılmıştı.

Türk tarihçi Ahmet Hazer Hızal, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin kişinin göçtüğünü kabul ederken, Ahmet Cevat Eren sadece 600 bin demektedir.1865–66 yıllarındaki Çeçen göçünün başını çekenlerden biri olan Musa Kunduhov'un anılarında da, 600 bin sayısı ile karşılaşılır.

Rumeli'den Türk Göçleri adlı kitabı hazırlayan Bilal Şimşir’e göre, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin Çerkes göçmüştü. Kafkas kökenli Türk araştırmacı General Salih Polatken, "l 000 000 civarında insan yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı" demektedir. Türk tarihçi Ahmet Cemal Şener, bazı kaynaklarda göçmenlerin sayısının 500 bin kişi, bazılarında ise 2 milyon kişi civarında verildiğini yazmakta.

Bir diğer Türk tarihçi olan Abdullah Saydam, Osmanlı hükümetinin istatistik verilerini temel alıp muhacirlerin yüzde 25-30’lara ulaşan ölüm oranını ve 1865 sonrasında gelenleri de ekleyerek, Osmanlı İmparatorluğu'na 1856–1876 yılları arasında Kırım ve Kafkasya'dan l milyon - l milyon 200 bin muhacirin geldiğini hesaplamaktadır.

Türkiye'de yayımlanan İslâm Ansiklopedisi ile Türk Ansiklopedisi'nde verilen sayıların oldukça farklı olması ilginç bir olgudur, İslâm Ansiklopedisi sayıyı 1 milyon 500 bin göçmen olarak verirken, Türk Ansiklopedisi'nde sadece 500 bin kişiden söz edilmektedir. Türk dergisi Nokta'da, "Büyük göç sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'na 2 000 000 kişi göç etti" denmiştir.

Türkiye'de ve Ortadoğu'da yaşayan Çerkes yazarların açıkladıkları sayıları ayrıca ele almak gerekir. Önemli Çerkes tarihçilerinden, aynı zamanda Türkiye'deki Kafkas diasporasının faal bir öncüsü olan İzzet Aydemir, Göç /Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi başlıklı araştırmasında sayıyı l milyon 500 bin kişi olarak verir. Kafli Kadircan, Anadolu'ya l milyon 616 bin Kuzey Kafkasyalının geçtiğini hesaplar. Psimaho Kosok (Ketsev), Kuzey Kafkasya'dan ancak l milyon Çerkes muhacirin ayrıldığını ve 200 bin kadar Oset ve Çeçen muhacir olduğunu tahmin etmektedir. Vassan Giray Cabagi, sayıyı, diğerlerinden biraz eksik, 780 bin kişi olarak veriyor. Çerkes Tarihi'nin yazarları Hayri Ersoy ve Aysun Kamacı, yaygın olan verilerin l milyon ile l milyon 500 bin göçmenden söz ettiğini belirtmektedirler.

İttihat ve Terakki döneminde İstanbul'da çıkan Çerkes gazetesi Guaze'nin yazdığına göre, l milyon 760 bin Çerkes, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikinci bir anavatana kavuşmuştu.

Ürdün'de yaşayan Çerkes yazarı Mohammad Kheir Haghandoqa ise, 1858–78 yılları arasında Kuzey Kafkasya'dan l milyon 500 bin muhacirin ayrıldığını ve bunlardan 600 bininin Çerkes olduğunu tahmin etmektedir. Shaukat Mufti (Habjoko) sayıyı 500 bin olarak belirtse de, Hayati Bice'ye göre, 1859–79 yıllarında Anadolu'ya göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyondu. Bu sayı, Nihat Berzeg'in saptadığı sayıyı tutmaktadır.

Çerkes araştırmacı R. Traho'nun ilk kez 1959 yılında Münih'te yayımlanan Çerkesler adlı kitabında, 1859–1864 yılları arasındaki göçmenlerin l milyondan fazla olduğu belirtilmektedir.
Batı tarihçiliğinde, 1859–1864 yılları arasındaki Kafkas muhacirlerinin sayısının l milyon kişi olduğu görüşü hâkimdir. Peter Alford Andrews de, Türkiye Cumhuriyetinde Etnik Gruplar adlı çalışmasında, sayıyı l milyon göçmen olarak belirler, R. Konqvest ise, Kafkasya'dan 600 bin kişinin ayrılmış olduğunu hesap etmiştir. Alman yazarı Saks da aynı sayıyı vermektedir. Amerikalı yazar Justin Mc. Carthy'nin verdiği bilgiye göre, Rusya ve Balkanlardaki bütün muhacirlerin gitmesiyle birlikte Anadolu'nun Müslüman nüfusu 1878'den 1911'e dek yüzde 50 oranında artmıştı.

En düşük göçmen sayısı, 200 bin kişi, İran kaynaklarındadır. Böylece, ortaya farklı veriler koyup, birçok da kaynak incelendiğinde, yolda ve Karadeniz'in Anadolu kıyılarındaki geçici muhacir kamplarında telef olanlar da hesap edilince, 1857–1866 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmiş olan Kuzey Kafkasyalıların sayısının 1 ila 1,5 milyon kişi olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 35 Chivi yazıları İstanbul 2004
Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 32-33 Chivi yazıları İstanbul 2004

Uluslararası Hukuk Belgelerine Göre Kafkas Halklarına Uygulanan Soykırımı ve İnsanlık Suçları

Bu makale, 21 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Geçmişten Günümüze Kafkasların Tradejisi" Başlıklı Uluslararası Konferansta tebliğ olarak sunulmuştur.

Kafkasya, jeostratejik konumu ve doğal zenginlikleri ile tarihin bilinen bütün dönemlerinde emperyal güçlerin iştahını kabartmıştır.

Kafkasya, tarih boyunca en kötü günlerini Rusya’nın bu bölgeye yönelik işgal girişimleri ile birlikte yaşamıştır. O topraklar üzerinde binlerce yıllık geçmişi olan yerli halklar, uğradıkları saldırılar ve uygulanan gayri insani politikalar sonucu bugün yok oluşun eşiğine gelmiştir.

Bir zamanlar Moskova çevresinde dağınık vaziyette yaşayan küçük Rus hanlıklarının birleşerek Kazan'ı işgal ettikleri 1552 senesi Rusların bir devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları yıldır aynı zamanda. Sonrasında kurulan Rus devletleri, takip eden 400 yıl zarfında hükmü altında bulundurdukları toprakları tam 36 kat genişletmiştir. O tarihten bu yana görev alan tüm Rus yönetimleri hep aynı istikamette çalışmış, Rusya topraklarını daha da büyütmeyi hedef seçmişlerdir; ki bunlara bugünkü yönetim de dahildir.

Rus yönetimleri bu süreçte işgal edilen toprakların sakinlerine telafisi mümkün olmayan zayiatlar verdirmiştir. Kafkas halkları da bundan payını almış, özellikle 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren emsali görülmedik ağır saldırılara uğramıştır. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı...ayırmadan tüm insanlar ile yaşam koşullarını ortadan kaldırmak maksadıyla yerleşim birimlerini hedef alan saldırılarda sivil halk katledilmiş, aşağıda hukuki boyutu ortaya konulduğunda görüleceği üzere soykırım suçu açık bir şekilde irtikap edilmiştir.

Saldırılardan yenilgiyle çıkan Kafkasyalıların hayatta kalanları da yurtlarından sürülerek ikinci bir soykırıma tabi tutulmuştur.

Hakikat bu iken, Kafkasyalılar’ın uğradıkları muamele uluslararası literatürde hala doğru bir şekilde isimlendirilmemiş, sürekli görmezlikten gelinmiştir. Kafkas halklarının geçmişte uğradıkları ve hala muhatap tutuldukları musibetin mer’i uluslararası hukuktaki adı “Soykırım” ve “İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suç”tur.

Biz bu tebliğimizde, geçtiğimiz yüzyıllarda Kafkas halklarının tümüne karşı işlenen suçun uluslararası hukuktaki vasfının “soykırım suçu” “insanlığa karşı işlenmiş suç” olduğuna ve bu suçların bugün de en kaba şekliyle sürdürülüyor olmasına dikkat çekecek; kavramların doğru ve yerinde kullanılmasının önemine işaret edeceğiz.

Çünkü, yıllar geçmiş, soykırımının açtığı yaralar kabuk bağlamak yerine daha da derinleşmiştir. Anayurdumuzda buna bağlı olarak ortaya çıkan ve bugün artık patlama noktasına gelen ulusal sorunlar realist ve köklü çözümler beklemektedir. Bu yolda mesafe alabilmek için de özellikle terminolojiyi doğru oluşturmamız gerekiyor.

Bu kısa girişten sonra, önce “soykırımı”; sonra da “insanlık suçu” kavramlarını irdelemeye geçebiliriz.

1. SOYKIRIM
Yunanca’da kavim manasına gelen genos ve Latince’de öldürmek manasına gelen “Cid”(caedere) köklerinden türetilen genocide (:soykırım) teriminin etimolojik anlamı “kavim öldürmek”tir. Ruanda Uluslararası Mahkemesi Statüsü Savcısının deyimiyle soykırım “suçların suçu” dur.

Kavramı kristalize eden uluslararası sözleşmeler ve ceza mahkemelerinin statülerine baktığımızda, ilk kez 1930’lu yılların ortasında Prof. Raphael Lemkin tarafından kullanılan genocide tabirinin sadece öldürme fiillerini kapsamadığını görürüz. “Soykırım” kavramı uluslararası hukuk metinlerinde başlıca iki yerde tanımlanmış ve düzenlenmiştir.

1. Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme
2. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü

Soykırımın bir devletler hukuku suçu olarak kabulünde, 2. Dünya Savaşı’nda Almanların işgal altında tuttukları ülkelerde giriştikleri eylemler ve Yahudilerle, Çingeneleri toplama kamplarına gönderip, bunların birçoğunu yok etmelerinin dünya kamuoyunda yarattığı tepkinin büyüklüğü rol oynamıştır. Bu tepkiler ilk meyvesini Nüremberg Ceza Mahkemesi’nde vermiş ve mahkeme statüsünde insanlığa karşı suçlar cezalandırılmıştır. Nüremberg mahkemelerinde spesifik olarak savaş suçlularının yargılanması ve cezalandırılması, bu tarihten önce yazılmış bir metne istinad etmediği için, suçların ve bilhassa cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğine dair bazı itirazlara yol açmıştır.

Bu yargılamaların ardından, daha 1930’lu yıllarda bu konuyu kitabında işlemiş olan Prof. Raphael Lemkin’in de çabalarıyla “soykırım” kavramının içerik ve sınırlarının belirlenmesi konusu gündeme gelmiştir. Ve bütün bu çalışmalar 9 Aralık 1948 tarihinde uluslararası katılımlı “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeyi” doğurmuştur. Sözleşme 12 Ocak 1951'de de yürürlüğe girmiştir. (EK-1)

1.A SOYKIRIMIN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME
Uluslararası bir hukuk metni haline gelen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”, her şeyden önce soykırımı, B.M. ruhuna ve amaçlarına aykırı, ister savaş zamanında ister barış zamanında işlenmiş olsun bir devletler hukuku suçu olarak kabul etmiş ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmiştir (md.1).

Bunun yanında, insanlığın böyle bir musibetten kurtulması için uluslararası bir işbirliğinin gerektiği konusunda da mutabakat olduğu bildirilmiştir.

Sözleşmenin 2. maddesinde soykırım sayılacak eylemler şu şekilde sıralanmıştır:

“ İşbu Sözleşmede jenosit, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun, kısmen veya tamamen imha edilmesi maksadıyla, aşağıdaki fiillerden herhangi birinin irtikap olunması demektir:

a) Grup üyelerinin katli;
b) Grup üyelerinin bedeni ve akli melekelerine ciddi surette zarar verilmesi;
c) Grubun, bedeni varlığının kısmen veya tamamen imhası sonucunu doğuracak hayat şartlarına kasten tabi tutulması;
d) Grup içinde doğumları sekteye uğratacak tedbirler alınması;
e) Bir grup çocuklarının, diğer bir gruba zorla nakledilmesi”.

Sözleşmenin 3. maddesiyle ise cezalandırılacak fiiller sayılmıştır. Bunlar:

a) Jenosit;
b) Jenositi irtikap için anlaşma;
c) Jenositi irtikap için doğrudan doğruya ve alenen tahrik;
d) Jenosite teşebbüs;
e) Jenosit suçunda ortaklık.

Sözleşmenin 4. maddesinde ise faillere ilişkin düzenleme vardır. Buna göre, soykırım suçunda, faillerin, hükümet ricalinden olması, memur veya sivil olması ayırımı yapılmadan cezalandırılma yoluna gidilecektir.

Sözleşme 5. Maddesiyle taraf devletlere bir yükümlülük getirmektedir. Buna göre, taraf devletler, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere, kendi anayasalarına uygun olarak gerekli yasal tedbirleri almayı ve bilhassa soykırım ve 3. maddede ifadesini bulan fiilleri işlemekten suçlu bulunacak kişilere uygulanacak etkili cezai yaptırımları yasalaştırmayı taahhüt etmektedirler.

...

Soykırım suçunu tanımlayan ikinci uluslararası hukuki belge Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’dür.

1.B ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ STATÜSÜ
17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü (U.C.M.S.)’nün 5. maddesiyle soykırım suçu mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmiştir.

Statü’nün 6. maddesi soykırım suçunu düzenlemektedir. Buna göre:

“Soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal, dinsel veya bunlara benzer bir grubu yok etmek amacıyla işlenen fiillerdir. Bu fiiller:

a) Grup üyelerinin öldürülmesi
b) Grup üyelerine bedenen veya manen ciddi şekilde zarar verilmesi
c) Grubun yaşam koşullarını kasten, onun kısmen veya tamamen fiziksel imhasına sebep olacak şekillerde zorlaştırma. (Ki 13-31 Mart 2000 ve 12-30 Haziran 2000 tarihlerinde New York’ta yapılan toplantılarda Statü’de yer alan suçların unsurlarını içeren bir metin hazırlanmıştır. Bu metinlerde “yaşam koşulları” ibaresinin, bununla sınırlı olmamak kaydıyla, yaşamak için zorunlu olan kaynaklardan, örneğin beslenme, tıbbi servislerden mahrum bırakılmak veya kişinin ya da kişilerin evlerinden kovulmalarını içerebileceği belirtilmektedir.)
d) Grup içinde doğumları önlemek için tedbirler almak
e) Bir grupta yer alan çocukların başka bir gruba nakli

Uluslararası Ceza Mahkemesi Statünün 25 (3) (b) maddesine göre soykırım suçu işleyen ya da işlemeye yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden, suça teşvik veya tahrik eden herkes soykırım suçlusudur.

Ayrıca 23 (3) (e) maddesi uyarınca da bir kimsenin doğrudan ve alenen diğerlerini soykırım suçu işlemeye kışkırtmasıda soykırım suçunu oluşturur.

Statünün 25 (3) (c ) maddesine göre bir başkasının soykırım suçu işlemesine veya işlemeyeteşebbüs etmesine yardım eden, cesaret verenherkes soykırım suçlusudur.

25 (3) (f) maddesi soykırım suçu işlemeye yeltenen herkesin soykırım suçlusu olduğunu belirtir.

2. İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR
“İnsanlığa karşı işlenen suç” kavramının ilk kez bir uluslararası metinde bütün unsurlarıyla yer almasına, yine 8 Ağustos 1945 tarihinde Londra Anlaşmasına taraf olan A.B.D., Fransa, İngiltere ve S.S.C.B. tarafından kurulan Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsü’nde rastlamaktayız. Nuremberg Statüsüne, “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın eklenmesinde amaç, savaş suçlarına ilişkin geleneksel formulasyonun Naziler’in gerçekleştirdiği birçok eylemi cezasız bırakmasıydı.

Sonraki yıllarda Yugoslavya ve Ruanda’da kurulan ceza mahkemelerinde insanlığa karşı işlenen suçların vasfı daha da genişletilmiştir.

17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesi, insanlığa karşı işlenen suçun işlendiği zaman konusunda savaş zamanı-barış zamanı ayrımı yapmadan şöyle bir tanımlamaya gitmiştir:

“Bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara1 bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen aşağıdaki fiiller insanlık suçudur:

a) Adam öldürme
b) Toplu yok etme2
c) Köleleştirme3
d) Halkın sürülmesi veya zorla nakli4
e) Uluslararası hukukun temel ilkelerine aykırı olarak hapsetme veya fiziki özgürlükten başka şekillerde ağır bir biçimde yoksun bırakmak
f) İşkence5
g) Irza geçme, cinsel köleleştirme, fuhşa zorlama, hamileliğe zorlama, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta diğer cinsel zorlamalar
h) Siyasi, ırkçı, ulusal, etnik, kültürel, dinsel ya da cinsel sebeplerle, ya da uluslararası hukukta kabul edilemez olarak benimsenen evrensel başka ölçütlere bağlı olarak herhangi bir gruba veya belirlenebilir bir topluluğa zulmetme6
i) Kişilerin zorla kaybettirilmesi7
j) Ayırımcılık suçu8
k) Fiziki bütünlüğe ya da fizik ya da ruh sağlığına ağır kayıplara ya da büyük acılara bilinçli olarak sebep olacak diğer insanlık dışı eylemler”

3. KAFKAS HALKLARINA YAPILANLAR?
Uluslararası hukuk metinlerinde yer alan bu tanımlamalara göz attıktan sonra her maddenin altına o günlerin şahitlerinin ağzından -ki çoğunluğu Rus’tur- aktarılan onlarca örnek yazabilir, üzerlerinde tek tek tek yorum yapabiliriz. Bu da yazımızı kitap hacmine çıkarmamızı gerektirir. Biz bu yola girmeden Kafkas halklarına reva görülen muamelelerden bazı örnekler vererek yukarıda sıraladığımız suçların hangileriyle örtüştüğünü bulmayı ise sizlere bırakacağız.

* 1848 yılında yayınlanan “Kavkaz” isimli Rusça gazetenin 23 sayılı nüshasında şunlar yazıyor: “Çar generalleri, dağlık arazilerde gerçekleştirdikleri ceza operasyonlarında, önüne gelen her şeyi imha ediyor, yakıyor, yıkıyor, yağma ediyorlardı. Hayvanlarına el koyuyor, sivil halkı esir ediyorlardı. Yerlilerden birinin hayvan çalması gibi her hangi bir küçük hırsızlık suçu yüzünden, hiçbir suçu olmayan köylerin tüm halkı imha ediliyordu.”
* Aynı ideallere hizmet eden ve 1812-1826 yılları arasında Karadeniz Bölgesi Birlikleri Komutanlığı’nı yapan General Volosof sadece 1822 yılında 17 büyük, 119 küçük Çerkes köyünü yeryüzünden silmiştir. Operasyonların hedefi, bölgeyi yerli halktan arındırmaktır. Nitekim bir Rus şovenisti olan P.P. Korolenko 1874’de yayınlanan “Çernomortsi” isimli kitabında Vlasov’u överken şunları yazmaktadır: “1825 yılı boyunca bizim müfrezeler Kuban ötesini ezip geçiyorlardı ve dağlıların köylerini yok ediyorlardı. Yangın ve baskınlarda binlerce Çerkes hayatını kaybettiği gibi, yiyecek ve yakacak rezervleri de imha edildiği için sağ kalanlar da açlık ve hastalıktan ölüyorlardı…”
* Rus Tarihçi Y.D. Felisin ise Kafkasyalılara yapılanları “Kubanskiy Sbornik” Dergisi (cilt 10, sayı 164)’nde şöyle tasvir ediyor: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü."
* Yine 16 Ekim 1833 tarihinde Kafkasya’da savaşan Baron Rozen’in, Harbiye Vekili A.İ.Çernişev’e yazdığı, ”Natuhaçlar, Şapsığlar ve Abzehler, bizimle ticaret yapmamaya yemin etmiş bulunuyorlar… Onlarla dostane ilişkiler kurmak imkansız bir şeydir… bu ırkı yok etmek zorundayız” sözleri pek yorum yapmaya gerek bırakmıyor.
* Tarihçi, yazar ve Kafkasya Uzmanı olan Platon Zubov, “1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”.
* Asker olarak Kafkasya’da bulunan ünlü yazar Kont Lev Tolstoy ise şunları yazıyor: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin, ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”
* Rus Tarihçi Zaharyan ise işledikleri soykırım suçunu açıkça itiraf etmektedir: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Köylerini yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”

Özellikle Sisianov, Bulgakof, Yermolov, Kosarev, Velyaminov, Emmanuel, Vlasov ve Zass gibi Çar generalleri yerli halka karşı işlenen soykırım suçunun o dönemdeki icracılarıdır ve zulümlerini devlet politikası olarak gerçekleştirmişlerdir.

*Çar döneminin şoven tarihçilerinden R. A. Fedayev “Kafkasya Mektupları” (1865) adlı kitabında açıkça şöyle yazmaktaydı. “Kuban ötesi dağlılarının toprakları devlete lazımdır, kendilerine ise hiç gerek yoktur. “
* Dağlılara karşı savaşan M.İ. Benyukov hatıralarında (Russkiy Arkhiv, S.Petersburg, Kitap, Sayı:1-2, sayfa 435) , “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdomükov’un Kafkasya’daki savaşın bitiminin bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulmasıyla mümkün olacağın inandığını, boyun eğseler dahi zararlı ve tehlikeli olduklarını düşündüğünü, bu yüzden onların sayıca azaltılmaları ve yaşama şartlarından yoksun kalmaları için her yola başvurduğunu” yazmaktadır.
* Çar temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustos'unda Batı Kafkasya'nın bütün halklarına yaptığı "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde bütün yerleşik halk harp esiri olarak Rusya'nın muhtelif bölgelerine sürülecektir" duyurusunun ardından Kafkas toplumları Karadeniz kıyılarına sürüldü. Bütün bu dönemde Rus şovenizmi tarafından vatanlarından atılan Kafkasyalıların sayısı 2 milyon civarındadır ve bu nüfusun çoğunluğunu Kuzeybatı Kafkasya'nın sakinleri oluşturmaktadır; yani Adigeler, Abazalar, Ubıhlar v.d.
* Yine bilinmektedir ki bu nüfusun en az yarısı elverişsiz şartlar sebebiyle ilk bir kaç yıl içinde yollarda veya vardıkları yerlerde ölmüştür.
* 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493 bin 124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu...'
* İngiltere’nin Trabzon Konsolosu Stevens ise, 24 Eylül 1864 tarihinde gönderdiği bir raporda Trabzon’dan karaya çıkan yaklaşık 220 bin kişiden 100 bin kadarının salgın ve hastalıklardan öldüğünü bildiriyordu. (Yani Trabzon Rus konsolosunun Mayıs ayında 30 bin kişi olarak bildirdiği ölü sayısı Eylül ayında 100 bine çıkmıştır.)
.* ..Ve nüfusundan arındırılmış Kafkasya'nın milli servetleri de emperyalist Ruslar tarafından hoyratça yağmalanmış, gasp edilen topraklara Kazak ve Rus kolonyolistler yerleştirilmiştir.

...

Yönetimler ve sistemler değişse de Rusya’nın Kafkasya'ya yönelik şövenist, soykırımcı politikaları hiç değişmemiştir.

Sovyetler döneminde tüm halkların aydınları ve milliyetperverleri gibi Kafkas halklarının aydınları ve milliyetperverleri de sudan sebeplerle yok edilmiş, soykırım cürümünün işlenmesi sürdürülmüştür.

* Yine 1943-1944 yıllarında Çeçen-İnguşlar, Karaçay-Balkarlar, Kırım ve Ahıska Türkleri topluca Orta Asya ve Sibirya steplerine sürülmüş, berbat yaşam şartlarında nüfuslarının büyük bir bölümünü kaybetmişlerdir.
...
* Yine, Federasyon döneminde, Çeçenistan'a 1994’ten buyana bütün acımasızlığıyla devam eden saldırılar günümüzün somut soykırım suçlarıdır.

Son dönemde Çeçenistan'a yönelik Rus saldırıları sonucu 42 bini daha ilkokul çağındaki çocuklar olmak üzere nüfusun dörtte birini oluşturan 250 bin sivil en barbarca yöntemlerle öldürülmüştür.

20 bin kişi Rus askerleri tarafından evlerinden alınıp götürülerek yargısız infaza tabi tutulmuştur.

Çeçenistan'daki 424 köyden Rusların yaşadığı 3 tanesi hariç 421'i havadan bombardımanla enkaz haline getirilmiştir.

400 bin insan komşu cumhuriyet ve bölgelere sığınmıştır.

...

19. yüzyılda, Orta Doğu’nun fethedilmesi, hristiyan koloniler oluşturulması ve müslümanların Avrupa’dan atılması hususları birçok Avrupalı tarafından tarihi bir zorunluluk olarak görülüyordu. Rusya, Kırım ve Kafkasya’da yaptığı katliamlar ve sınır dışı etmeleriyle özellikle 1862-1864 yılları arasında arzulanan “Etnik temizliği” sağlıyordu. Bu dönemde, Mikhail Katkov gibi Slav milliyetçileri, “üçüncü Roma” gibi imparatorluk hırsları ve “sıcak denizlere ulaşma isteği” gibi stratejik çıkarlara vurgu yapan “milli” mazaretler üretmiş, yönetimlere akıl hocalığı yaparken Rus Halkını da bu katliamlara hazırlamışlardır.

Günümüzde ise Putin’in yine aynı paraleldeki “Büyük Rusya” hayalleri bu eylemleri güdülemektedir.

4. SONUÇ
Yukarıda saydığımız bütün örnek olay ve ifadeler “Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”nin 2’nci ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 6 ncı maddesinde “soykırımı sayılacak eylemler” olarak nitelendirilmiştir.

Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesinde bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen fiiller” bölümünde sıralanan insanlık suçlarının tamamı Kafkasyalılara karşı icra edilmiş ve hala da edilmektedir.

Diğer belgeler bir tarafa, sadece Rus arşiv ve kütüphanelerinde bunların yüzlerce, binlerce belgesi vardır.

....

Peki, 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi'nin 150 yıl önceki olaylara da uygulanmasını savunmak bir çelişki sayılmaz mı?

Sayılmaz.

Bir kere 150-200 yıl önceki olaylar bu soykırım operasyonunun başlangıcı olup fasılalı olarak günümüze kadar devam ede gelmiştir ve Çeçenistan’da hala devam etmektedir. Soykırım sözleşmesinin giriş bölümünde “tarihin her döneminde soykırım insanlığa büyük kayıplar verdirmiştir” deniyor. Bu hükme dayanarak çok sayıda hukukçu, sözleşme kabul edilmeden önce de soykırımların vuku bulduğunu; sözleşmenin soykırım diye yeni bir suç ihdas etmediğini; sadece mevcut bir suçu, ismini koyarak, teyit ettiğini belirtiyor. Bu hukukçular bu nedenle sözleşmenin geriye dönük uygulanabileceğini ileri sürüyorlar.

Nitekim müttefikler, Nazilerin işledikleri suçun vahameti karşısında, daha önce uygulaması olmayan bir uluslararası mahkeme kurarak (Nuremberg Mahkemesi) sanıkları yargıladı. Bu bir tür geriye dönük uygulamaydı.

Mahkeme, Yahudileri yok edenleri 'insanlığa karşı suç' kavramına göre mahkûm etmesine rağmen, daha sonra sözleşmeyle tanımlanan soykırımdan esinlenerek 'Yahudi soykırımı' kavramı kabul edildi. Almanya da buna itiraz etmedi. Bu da geriye dönük bir uygulamaydı.

Soykırım Sözleşmesi'nde geriye dönük uygulama konusunda açık bir hüküm bulunmuyor.

Bu boşluğu doldurmak için 1968'de 'Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zaman aşımı Uygulanmaması Konusunda Sözleşme' oluşturuldu. Bunun 1. maddesi 'işlenme tarihiyle ilişkisiz olmak üzere'... '1948 Sözleşmesi'nde tanımlandığı şekliyle soykırım suçuna zamanaşımı uygulanamaz' diyor.

Peki, Kafkasyalılara karşı işlenen soykırım ve insanlık suçunu gündeme taşıyarak ne yapmak istiyoruz?

Öncelikle belirtmeliyim ki, Birleşmiş Milletler Teşkilatı bugünkü tasarımıyla, adaleti sağlayan, insanlığa barış ve huzur getirmeye çalışan bir kuruluş hüviyetinde görünmüyor maalesef. Onun için fazla hayalperest olamayız. BM’de veto yetkisine sahip 5 ülkeden birinin Rusya olması sebebiyle BM’den soykırımla ilgili bir kararın çıkabileceğini düşünemeyiz. (BM’den böyle bir karar çıkabilmesi için öncelikle kuruluşundaki bu adaletsiz yapının revize edilmesi gerekir.)

Ancak Kuzey Kafkasya'da işlenmiş ve işlenmekte olan soykırım suçlarının üye ülkelerden birinin başvurusu ile(8.Madde) en azından BM gündemine taşınabilmesini;

Ayrıca Çeçenistan’da hala bu cürümü irtikap eden ve Çeçen halkının kökünü kurutmadan da vazgeçmeye niyetli gözükmeyen Rus yönetiminin bir an önce durdurulması için BM dışından uluslararası bir kamuoyu baskısı oluşturulması için çalışmalar yapılmasını istiyoruz.

Ermenilerle ilgili soykırım kararının Rusya Federasyonu Duması’nda kabul edildiğini göz önüne alırsak, bugünkü Rusya yönetiminin ‘başkalarınca işlendiğine inandığı’ soykırım suçları üzerinde çalışmak yerine, önce kendi kapısının önünü temizleyerek, Rus devletinin ve insanlarının işlediği suçlar ile siyasi mirasçısı olduğu geçmiş Rus yönetimlerinin işlediği soykırım suçlarının sorumluluğunu üstlenerek, bu politikaların açtığı yaraların kapatılması için çalışmasını/çalışmaya mecbur edilmesini istiyoruz.

Kafkasya’daki etnik cumhuriyetlerimizin düşürüldükleri nüfus zafiyetinin aleyhlerine kullanılmadan statülerinin güçlendirilmesini ve yasalarla güvence altına alınmasını/aldırılmasını istiyoruz.

Ayrıca, uyguladıkları soykırım politikalarıyla Kafkas halklarının varlığını sürdürebilmelerini kritik bir duruma düşürenlerin, milli varlık ve kültürümüzü koruyacak ve geliştirecek ciddi tedbirlere destek vermesini/verdirilmesini istiyoruz.

Özellikle Kafkasyalı tarihçi ve diğer akademisyenlerden de bütün ilgili bölge arşivlerini tarayarak, Kafkasyalılara karşı işlenen soykırım ve insanlık suçu belgelerinin tamamını toparlayarak uluslararası kamuoyunun gözü önüne sermesini istiyoruz.

Vatanından sökülüp atılan insanların torunları olarak anayurdumuzla bütünleşmemizin önündeki bütün hukuki ve fiili engellerin kaldırılmasını, vatana dönüşün teşvik ve finanse edilmesini istemeye hakkımız olduğuna inanıyor ve artık bu hakkı ne pahasına olursa olsun kullanmak istiyoruz.

Dip Notlar

1 Statü 7. 2 (a): Sivil halka yönelik saldırı şeklindeki insanlığa karşı işlenen suçların bir devletin veya bir organizasyonun siyasi amacını takip eden veya bunu daha da geliştirmek amacıyla yapılmalıdır.
2 Statü 7.2 (b): Toplu yok etme; sivil halkın yaşam koşullarını kasıtlı olarak zorlaştırmayı ve her halde sivil halkın bir bölümünün yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak yiyecek ve ilaç girişinin önlenmesini de kapsar.
3 Statü 7. 2 (c ): Köleleştirme; gücün kişiler üzerinde mülkiyet hakkı şeklinde kullanılmasını ve özellikle kadın ve çocukların ticaretini de içerir.
4 Statü 7. 2 (d): Halkın sürülmesi ve zorla nakli; kişilerin uluslararası hukukun gereklerine aykırı olarak yasal olarak bulundukları yerden sürülmesi veya herhangi başka zorlayıcı eylemleri kullanarak oradan uzaklaştırılmasıdır.
5 Statü 7. 2 (e): İşkenceden anlaşılması gereken yasal olarak verilen cezaların kişide yarattığı acının dışında, gözaltında ya da sanığın kontrolü altında bulunan kişilerin kasten fiziki ve manevi acılara, ıstıraplara sevk edilmesidir.
6 Statü 7. 2 (g): Eziyet, bir grubun veya topluluğun kimliği yüzünden temel haklarından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde mahrum edilmesidir.
7 Statü 7. 2 (i): Kişilerin zorla kaybettirilmesi kişinin hukukun korumasından uzun bir süre uzak tutulması kastıyla devletin veya siyasi organizasyonun emriyle, desteğiyle veya göz yummasıyla yakalanması, alıkonması veya kaçırılması ve devamında bu özgürlüğün kısıtlandığının reddedilmesi veya bu kişilerin nerede olduğuna ya da akıbetlerine dair bir bilgi verilmemesidir.
8 Statü 7. 2 (h): Ayırımcılık suçundan anlaşılması gereken, insanlığa karşı suç olarak sayılan eylemlere benzer ağırlıkta olup örgütlenmiş sistematik bir baskı rejiminin sonucu olan eylemlerle, bir ırk grubunun diğer ırk grubu veya grupları üzerinde bu rejimin sürdürülmesi amacıyla yapılan eylemlerdir.

EK-1
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, SOYKIRIMI SUÇUNUN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME

Genel Kurulun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilmiş ve imzaya ve onaya veya katılmaya sunulmuştur.

Yürürlüğe giriş: 12 Ocak 1951

BAŞLANGIÇ
Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96(I) sayılı kararında soy kırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soy kırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:

Madde 1
Önleme ve cezalandırma görevi

Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soy kırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2
Soy kırımı oluşturan eylemler

Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.

Gruba mensup olanların öldürülmesi;

Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;

Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Madde 3
Cezalandırılacak eylemler

Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

a)Soy kırımda bulunmak;
b) Soy kırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
c) Soy kırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
d) Soy kırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
e) Soy kırıma iştirak etmek;

Madde 4
Kişilerin cezalandırılması

Soy kırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.

Madde 5
Uygulama mevzuatı

Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soy kırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.

Madde 6
Soy kırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması

Soy kırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.

Madde 7
Suçluların iadesi

Soy kırım fiili ve Üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez.

Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.

Madde 8
Birleşmiş Milletlerle işbirliği

Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soy kırım fillerinin veya Üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre harekete geçmesini isteyebilir.

Madde 9
Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması

Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soy kırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.

Madde 10
Orijinal metinler

Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.

Kaynakça:
- Timuçin Köprülü, Arş.Gör, Soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar ve TCK tasarısı, http://www.law.ankara.edu.tr/yazi.php?yad=985
- Geriye dönük uygulanabilirlik (2), Gündüz Aktan, Radikal, 10 Mayıs 2005
- N.Luxemborg, Terc. Sedat Özden, Rusların Kafkasya’yı işgalinde İngiliz politikası ve İ.Şamil, Kayıhan yayınları, İstanbul, 1998.
- Ali Kasumov-Hasan Kasumov, Terc.Orhan Uravelli,Çerkes Soykırımı, Kaf-Der, Ankara,1995
- Gen.İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958
- N.Berzeg, Çerkes Sürgünü, Ankara,1996
- Antero Leitzinger, Çerkes Soykırımı,

Erol Karayel
kaynak: kafkasevi.com

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery