21 Mayıs anma programları, özellikle diasporada, ilk organize edilmeye başlandığı yıllardan itibaren içerik ve söylem bağlamında hep tartışıla gelmiştir... Bir dönem “göç” veya “zorunlu göç” gibi kavramlarla ifade edilen tarihimizin en önemli kırılma noktası, uzunca bir süredir sürgün olarak adlandırılıyor...

Bu kavramları eksiğiyle fazlasıyla bir gözden geçirip doğru isimlendirmeyi yapma ve fonksiyonel bir şekilde organize olma zamanı geldi de geçiyor bile...

Göç kavramının, “dini, iktisadi, siyasi, sosyal ve diğer sebeplerden dolayı insan topluluklarının bir yerden bir başka yere gitmesi” olarak tanımlandığını göz önünde bulundurduğumuzda, söz konusu topluluğun isteğe bağlı olarak yer değiştirmesi anlamını doğurabileceğinden yaşanan vakayı ifade etmediği ortaya çıkmaktadır... Kitlesel olarak katliama uğramış, zorlayerinden yurdundan edilmiş bir toplumun yaşadığı olayları göç olarak adlandırmak görüldüğü gibi “abesle iştigal”dir...

Sürgün ise 21 Mayıs 1864 sonrasında yaşanan olayları anlatmak için doğru bir isimlendirme olsa da bütünsellik arz etmediği için “eksiktir”. Sürgün öncesi çekilen acıları dikkate almayan, sadece “21 Mayıs 1864” günüyle sembolleşmiş sürgün yıllarını temel alan bu adlandırma, görüldüğü gibi hem kendi toplumumuza hem de dünyaya, yaşanan acıların bütününü anlatacak anlamı tam olarak barındırmamaktadır.


Halkımızın yaşadığı hazin olayları tam anlamıyla karşılayan ve sürgün acısını da içerisinde barındıran yegâne kavram “soykırım”dır... Uluslararası yasalarda da insanlığa karşı suç olarak adlandırılan bu kavram dünyaya kendi yaşadıklarımızı anlatabileceğimiz en sağlıklı verileri de içerisinde barındırmaktadır... Ayrıca bize uygulanan kitlesel katliamları, toplu sürgünleri yaşayan küçük büyük bütün olayları incelediğimizde toplumumuza 145 yıl önce yaşatılanların bu uluslararası tanımlamaya nasıl da karşılık geldiği “berrak zihinler” tarafından hemen anlaşılacaktır...

Toplumumuza karşı soykırım suçu işleyen, kültürel, siyasi, ekonomik gelişimimizi engelleyen ve bu çabalarını (yönetimler değişse de, ara dönemler olsa da) zihinsel ve aksiyoner anlamda hiç değiştirmeden devam ettiren esas faili gözden uzak tutmak için yapılan bir tartışma daha vardır ki; hem kendi toplumunu gizli bir “aşağılama”, hem de tarihi olayları saptırma ve sulandırma maharetini içerisinde barındırmaktadır... Yaşanan olayları Osmanlı Devleti’nin gönderdiği sayılı “yefendi”ye bağlamak abesle iştigalinde ötesinde saplantılı bir ruh halini sergilemektedir...

Sovyet sempatizanlığı gözlerini bürümüş bir grup diaspora cengaveri tarafından Soğuk Savaş yıllarında bolca dillendirilen bu söylemin, tüm gerçeklerin gün yüzüne çıkmış olmasına rağmen hala dillendiriliyor olması şüpheyle yaklaşılması gereken bu ruh halinin göstergesidir...

Ayrıca yüz binlerce insanın toplu olarak yer değiştirmesine bir kaç “yefendi’nin sebep olduğunu dillendirmek toplumuzun genelinin “saf” olduğunu ve her söylenene kandığını iddia etmek değil midir? Bu söylem aynı zamanda toplumumuzu aşağılayan bir detayı da içerisinde barındırmıyor mu?

Sovyet Rusya döneminde Rusya tarihi boyunca gerçekleştirilen toplu sürgün ve katliamların üzerini örtmek için çeşitli şekillerde tarihi olayları saptırma girişimleri olduğu bilinmektedir... Bu tarz çalışmaların günümüzde gerek 450. yıl saçmalıklarıyla gerekse 21 Mayıs anmalarının içini boşaltma çabalarıyla hem anavatanda hem diasporada tekrar ısıtılmasının sebepleri ve olası siyasi sonuçları, toplumu ve geleceği için düşünen “samimi” Kafkasyalıların sorgulaması gereken önemli konulardır.

Özellikle diasporada yaşayan Kafkasyalıların üzerinde düşünmesi ve araştırması gereken konu bu gün neden burada yaşadığımızdır. Bir grup “yefendi”ye kandığı söylenen atalarının yüzünden mi, yoksa katliamlarına Kafkasya’da hala devam eden, birilerinin “büyük abisi” Rusya yüzünden mi?

Bu soruya tarihi belgeler, toplumsal hafızamız ve günümüzde halen görmek isteyenin gördüğü hukuksuzluklar cevabını zaten vermektedir. Toplumumuzu gerçeklerden uzaklaştırmak için konsolosluk koridorlarında hazırlanan ve bir kesim “kerameti kendinden menkul diaspora thamadesi” tarafından uygulanmaya çalışılan toplum mühendisliği örneği çalışmalar belki mide bulandırabilir ancak toplumsal hafızamızı değiştirmeye yetmeyecek, beyhude çabaların ötesine geçemeyecektir.

Birileri Kefken’deki mezarlıkta yatan atalarımızın kemiklerini sızlatacak “mesnetsiz” barış çağrılarını bu topluma yutturmaya çalışabilir. Ancak bizler 24 Mayıs Pazar günü tam da atalarımıza yaşatılan ve halen devam etmekte olan soykırımların bir numaralı müsebbibi olan Rusya’nın Taksim’deki konsolosluğu önünde olacağız ve senelerdir yaptığımızın aksine bu sefer ağlamayacağız, yumruğumuzu sıkıp gür bir sesle tüm dünyaya haykıracağız:

“21 Mayıs Çerkes Soykırımı Günü teslimiyetin değil, direnişin günüdür!”

Yekuaş Kuban KURAL
05 Mayıs 2009
Kafkasya Forumu

SSCB’nin dağılmasının ardından, radikal İslâmî ülke ve örgütler, Hıristiyan misyoner teşkilatları, Hindistan'daki Budist mihraklar ile benzeri kuruluşlar; Kuzey Kafkasya’da da mezhep ihracına, cemaatlerini artırmaya, ülkeleri lehine kamuoyu oluşturmaya, ekonomik çıkar sağlamaya ve iç düzenini bozmaya yönelik dinî propaganda faaliyetlerini yürütebilecekleri yeni vasatlara kavuştular. Bu bölgede devam eden misyonerlik faaliyetlerinin planlı bir şekilde sürdürüldüğü, mevcut ekonomik zenginliklerin ele geçirilmesi amacı doğrultusunda, bazı Batılı ülke organizasyonlarının bu türden faaliyetlerinin her geçen gün de çeşitlendiği gözlemleniyor.

Misyonerlik anlayışı çerçevesinde Hıristiyanlar, tarih boyu gittikleri yörelerde hitap ettikleri insanlara Hıristiyan mesajını duyurmayı değil, onları Hıristiyanlaştırmayı hedeflediler. Hıristiyan egemen güçler, egemenlikleri altında yaşayan farklı inanç ve kültür bağlısı halkları hızla asimile etmeyi, İsa’nın kendilerine yüklediği dinsel bir görev bildiler.

Misyonerler, çalışmalarında gittikleri ülkelerde yaşanmakta olan ekonomik sıkıntıları, insanların ekonomik yetersizliğini, kendi ekonomik üstünlüklerini ve diğer psikolojik faktörleri de kullanıyorlar. Ayrıca, her bölgenin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel şartlarını tespit ettikten sonra, inanç boşluğundan ve bu ülkelerdeki inanç özgürlüğünden yararlanarak, bu şartlara uygun çalışmalar yürütüyorlar. Bazı yerlerde aileler, bazı bölgelerde tek tek fertler üzerinde çalışan misyonerler, lehlerine olabilecek her unsuru değerlendiriyorlar.

Kuruluşlarından itibaren gerek Katolik, gerekse Protestan Hıristiyanlık'ta misyonerlik teşkilatları hiç bir dönemde sadece dini amaçlı müesseseler olmadı. Misyonerlik faaliyetlerinin etkileri her zaman dinin kapsama alanının dışına taştı, siyasi, coğrafi, sosyal ekonomik, kültürel bakımlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar doğurdu. Bu kuruluşların bütün faaliyetleri, sadece dindar insanların bağışlarıyla yürütmedikleri, misyonerlik kuruluşlarının, bağışlar, kilise gelirlerinden kesintiler ve gayrımenkul kiraları gibi gelirlerinin yanı sıra, ABD ve Almanya gibi ülkelerin gizli ödeneklerinden de finanse edildikleri ifade ediliyor.

Kafkas halklarının % 55,9'unun Müslüman ve % 49,6'sının ise Hıristiyan olduğu ifade ediliyor.

Misyonerler öncelikle etnik ve dini bağlara sahip oldukları gruplara yöneldiler. Protestan ve Ortodoks kiliseler, Yehova Şahitleri ve diğer misyonerler öncelikle gittikleri bölgedeki Hıristiyanlar üzerinde çalışmalara yöneldiler. Daha sonra yetiştirdikleri bu elemanlar vasıtasıyla diğer topluluklara yöneldiler.

SSCB döneminde tüm bölgede olduğu gibi Kuzey Kafkasya’da da ateizm resmi devlet dini gibi benimseniyordu. SSCB’nin dağılmasının ardından misyonerler ortaya çıkan inanç boşluğunu doldurmak amacıyla bölgeye yöneldiler. Bu kapsamda, Kafkasya’da da etkili olmayı amaçlayan kiliselerin, bölgeye yatırım yaptıkları biliniyor.

Merkezi İsveç'te bulunan IBT (Institute of Bible Translation) tarafından İncil'in Adige, Kabartay, Osetin, Karaçay, Çeçen, Nogay, Avar, Lezgi, Kumuk, Lak, Dargin, Tabasaran, Şor, Rutul, Agul, andi ve Bezhti dillerinin bir kısmına tercüme ettirdiği ve diğerlerine de ettirilmeye devam ettiği biliniyor. Bölgede İslâmiyet'in çok güçlü olmadığını düşünen misyonerler tarafından, bölgedeki Müslümanların, din değiştirmesini sağlamak amacıyla kiliseler inşa ediliyor. Misyonerlerin faaliyetleri sonucunda sayıları az da olsa bazı gençlerin Hıristiyanlığı kabul ettikleri ifade ediliyor.

Moskova'da Nisan 1997’de Kafkas Cumhuriyetlerinden Hıristiyan dinine mensup şahısların katılımıyla yapılan bir toplantıda kurulan Hıristiyan Kafkasya'yı Müslümanlardan Kurtarma Derneği de Kafkasya’da Hıristiyanlığın yayılmasına yönelik faaliyet gösteriyor.

RF’da Ekim 1997’de çıkarılan “Dini Örgütlenme ve Kişisel Hürriyetler” yasasından sonra kiliselerin önemli güç kazandıkları biliniyor. Bu tarihten sonra Adige Özerk Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta bulunan ve büyük harcamalar yapılarak restore edilen kiliseler, Hıristiyanlık dininin yayılmasına yönelik faaliyetlerde ve Rusların bulunduğu her köye kilise yapılması için çalışmalarda bulunmaya başladı.


Abhazya’da da Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamak amacıyla Rus Ortodoks Kilisesi tarafından Müslüman halkın yoğun olarak ikamet ettiği bölgelere papazlar tarafından ziyaretler düzenleniyor ve özellikle Abhazca basılan İncil ücretsiz olarak halka dağıtılıyor. Ülkedeki kiliseler de RF tarafından maddi olarak destekleniyor. Ayrıca, misyonerler tarafından, bölge halkına yönelik para, kitap ve ücretsiz yiyecek yardımı yapılmasının yanı sıra, fakir ailelerin sağlık sorunları ile de yakından ilgileniliyor. Misyonerler, özellikle, şehirli, entelektüel ve karışık evlilik yapan kişilere yönelik faaliyet gösteriyorlar.

Sohum'da Almanlar tarafından yapılan Protestan kilisesi ve Vatikan tarafından inşa edilen Katolik Kilisesi ile RF Ortodoks Kilisesi tarafından maddi olarak desteklenen Abhazya’daki Hıristiyanlık Eğitim Okulu’nda da Abhaz halkının asıl dininin Hıristiyanlık olduğu yönünde propaganda yapılıyor. Abhazya Ö.C. televizyonunda papazlar tarafından vaaz veriliyor. Rusya Hıristiyan kiliseleri teşkilatı tarafından maddi olarak desteklenen basın organlarında da Abhazlar arasında Rus kilisesine olan bağlılığın arttırılması amacıyla yayın yapılıyor.

Halkının büyük bölümü Müslüman olan Abhazya’da halk, bu tür faaliyetlerden rahatsızlık duyduğunu sık sık dile getiriyor. Hatta zaman zaman Müslümanlar ile ateist ve Hıristiyan gruplar arasında dinsel çatışmaların meydana geldiği biliniyor.

Rusya Çeçenistan’da giriştiği insan hakları ihlallerinin yanı sıra, bölgeye gönderdiği misyonerler vasıtasıyla halkın din değiştirmesine yönelik çalışmalarda bulunuyor. Örneğin, 2007 yılında Hıristiyan nüfusun hiç bulunmadığı Çeçenistan’ın Kurçaloy kasabasında Rus misyonerler tarafından bir kilise açıldı. Rus Provoslav Kilisesi tarafından Kurçaloy’da Çeçenlere yönelik çıkarılan “Provoslav Kurçaloy” adlı bülten, tüm Çeçenlere dağıtılıoyor. Halbuki, SSCB döneminde 1990’da Kurçaloy’da Çeçenistan’ın ilk medresesi ile Rus-Çeçen 1994-1996 savaşı sona erince de bir Kur’an Kursu da açılmıştı.

Diğer taraftan, Çeçenistan’da ve İnguşetya’da 1994-2007 tarihleri arasında gizli olarak, bizzat savaşta yer alan Rus Provoslav Kilisesi’nin papazlarının, adam kaçırma ve FSB teşkilatının sorgularında yer aldıkları ifade ediliyor. Günümüzde ise, Rus gizli servisinin desteğiyle Rus misyonerlere, açık bir propagandayla Çeçenistan ve İnguşetya halkının din değiştirmesini sağlamaya yönelik görevler verildiği kaydediliyor. Misyonerler tarafından FSB’nin de desteğiyle, Çeçenistan’ın her yerleşim bölgesinde bir kilise yapılmasına çalışılıyor. Diğer taraftan, Çeçenistan’ı ve İnguşetya’ya, FSB tarafından özel olarak yetiştirilen uzman misyonerler ile öğretmen Rus aileleri, büyük maaş bağlanarak getiriliyor. Bugün, Kuzey Kafkasya’da bulunan Rus askerlerinin Provoslav mezhebine bağlı kutsal savaşçılar olarak gösterildiği ve vaazlarda Müslümanların öldürülmesine teşvik edildiği ifade ediliyor.

İnguşetya'daki Çeçen mültecilere yönelik olarak Hıristiyan ve Budist misyoner teşkilatları, dini propagandanın yanı sıra, insani yardım adı altında sürdürdükleri faaliyetlerle de dinlerini yaymaya çalışıyor. Mültecilere yardım getiren insani yardım kuruluşlarının beraberlerinde getirdikleri misyonerler, haftalık uyguladıkları yardım programına katılanların dini etkinliklere de iştirak etmesi şartını getiriyor. Etkinlik sonrasında katılımcılara, içinde dini içerikli kitapçıklar ile gıda maddeleri bulunan bir yardım paketi dağıtılıyor.

Dağıstan'daki Müslümanlar ise İslami kimliklerini geri almak için yoğun bir çalışma içerisindeler. Buna karşın, Rus gazetelerinde, Dağıstan'da yaşayan Kumukların “Türk ve Müslüman olmadığı" yönünde temalara yer veriliyor. Dini okullara yönelişin arttığı bölgede, Hıristiyan misyonerlerin son yıllarda önemli çalışmalar yaptığı da biliniyor. Radyo ve TV vasıtasıyla Hıristiyanlığın genç Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmaya çalışıldığı Dağıstan'da, Hıristiyan misyonerlerin arkasında önemli bir güce sahip olan Rus Ortodokslar bulunuyor.

Kabartay-Balkar Ö.C.de bir kilisede Rusça Hıristiyanlık propagandasına yönelik yayınlar yapan bir radyo faaliyet gösteriyor. Ancak, radyo yayınları bölge halkı tarafından tepkiyle karşılanıyor. Ancak, Kafkasya’da sürdürülen tüm bu misyonerlik faaliyetlerine karşın, halkın İslâm dinine ilgi duymaya başladığı ve misyonerler tarafından sürdürülen Hıristiyanlık propagandasına tepki gösterdiği kaydediliyor.

SSCB döneminde gerek Müslümanlar, gerek Ortodoks Hıristiyanlar ateist politikalardan mağdur olmuşlardı. Bu nedenle, günümüzde, dinler arasındaki farklılıklara değil ortak yönlere ve birleştirici unsurlara önem verilmesi gerekir. Devlet kontrolünde olmayan, finans kaynakları bilinmeyen, çalışmaları ülke yasaları ile uyuşmayan tüm vakıf ve kişilerin faaliyetleri de gerçek dini kuruluşların çalışmaları ile bir tutulmamalıdır. Hıristiyanlara ve Müslümanlara tanınan haklara ilişkin yapılan uygulamalar arasında fark gözetilmemelidir. Günümüzde misyonerlik faaliyetlerinin etkisiz kılınması için özellikle aydın din adamlarının istihdam sorunu yönetimler tarafından çözümlenmelidir.

Global Yorum İnternet Dergisi Naciye Saraç

Uluslararası sosyolojide “Kafkasya ilişkilerine” ilgi gelenekseldir. Rus ilgisi, ülkenin toprak bütünlüğünü koruma çabalarıyla paralel olarak 1980’lerin sonlarından beri artmaktadır. Kafkasya’nın 21. yüzyıldaki geleceğine dair basit tahminler yapmakla artık tatmin olmayan Batı, burayı jeopolitik ilgi alanı ilan etmiştir ve şimdi de Rusya’nın Kafkasya politikasını sert bir dille eleştirmektedir.

Federal merkez’in Kafkasya’daki politikası baskı ve objektif gerçekliği ve bölgenin spesifik karakteristiğini görmezden gelen basiretsiz kararlara dayanmaktadır. Kafkasya, Rus politikacıları tarafından iki bölgeye ayrılmıştır; Rus (Kuzey) yarısı ve Rus olmayan yarı (Güney). Bununla birlikte Kafkasya çevresel ve sosyokültürel bütünlüğüyle ayrılmazdır. Kafkas halkları, etnik farklılıklarına rağmen ortak manevi değerlere sahiptir. Bunlar “Kafkas medeniyeti”, “Kafkas misafirperverliği”, “Kafkas zihniyeti” ve benzerleridir.

Kafkasyalı düşünürler son zamanlarda Kuzey Kafkasya tarihinin yeni bir yorumu üzerine denemeler yapmaktalar. V. V. Chernous, bölgeye yönelik var olan medeniyetsel yaklaşımlar analizinde Kafkas medeniyetini “polietnik, farklı dinleri birleştirici (yerel pagan mezhepleri Hıristiyanlık unsurlarıyla ve çeşitli İslam usulleriyle sentezleyerek birleştirme), teraslama tarımı, dağda sığır yetiştiriciliği ve at yetiştiriciliğinin bir arada var olduğu, dağları, yamaçları ve düzlükleri birleştiren, dağlıların orijinal geleneksel kanunlarıyla ve psikolojik yapılanmasıyla somutlaşmış, hükümet dışı kendi kendine organizasyon oluşumlarının hüküm sürdüğü bir medeniyet”(1)olarak tanımlıyor. Bununla birlikte Kafkasya’da, özellikle kuzey yarısında görülen sosyokültürel süreç henüz felsefi, sosyolojik ve kültürel açıdan tam anlamıyla analiz edilmemiştir. Kafkas medeniyetine karşı artan negatif tutum burada dikkate alınmalıdır. Kuzey Kafkasya’nın şimdi bir seçim bölgesi olarak doğduğunu söyleyen V. A. Avksentyev bu sürecin “gelecekte Kuzey Kafkasya medeniyeti olarak adlandırılacak ortak yaşam tarzının kuruluşunda temel oluşturabileceğini”(2)öne sürmektedir. Kafkasya, “süregelen çapraz-kültür etkileşim bölgesidir ve bir ‘Kafkas medeniyeti’ teorisi bilimsel eleştiriye tahammül edemez”(3).

Yine de, ortak “Kafkas medeniyeti”nin gerçekten var olduğunu öne süren, pek çok eşsiz kültürle ve dünyanın neredeyse tüm dinleriyle arasındaki yoğun etkileşimde tanımını bulan bir görüş açısı mevcuttur(4).

Bununla birlikte sorular doğal olarak yükselir: R. G. Abdulatipov’un medeniyet anlayışı nedir? “Kafkas medeniyeti”nin belirleyici özellikleri nelerdir? Kafkas görgü kuralları, Kafkas medeniyetinin kuruluşuna konabilir mi? Eğer medeniyet, manevi değerleri paylaşan bir insan topluluğu olarak anlaşılıyorsa, bu sorunun cevabı doğal olarak evet olacaktır. Bu anlamda, filozofların fikri doğrulanabilir.

Kafkas medeniyeti, şu an Kafkasya’da meydana gelmekte olan uygarlık sürecini açıklayabilir. Öte yandan, Kafkas halklarınca edinilen sosyal deneyimi nakletmez. Bu işlevi gerçekleştiren, medeniyetten ziyade bu deneyimi koruyup bir nesilden diğerine aktaran kültürdür. Kültür ayrıca insanlar için toplum hayatına yenilikler getiren yeni yaşam, davranış ve iletişim programları meydana getirir. İnsanlarda biyolojik programları saklayıp nakleden biyolojik genetik kodun yanı sıra bir başka kodlama sistemi vardır; edinilen sosyal deneyimin bireyler ve nesillerce paylaşıldığı sosyal kod(5).

Bu sebeple “Kafkas medeniyeti” ve “Kafkas kültürü” kavramlarının bir arada var olabilmesi mümkün görünmektedir. Burada akla gelen soru, “Kafkas kültürü”nün kullanımının ne kadar doğru olduğudur.

Rus bilimince nadiren değinilen bu olgu şimdi Rus Bilim Akademisi, Kabardey-Balkar Ulusal Merkezi, Dağlık Bölgeler Ekoloji Enstitüsü, Sosyal Ekoloji Laboratuarı’nda O. N. Damenia, Kh. G. Tkhagapsoyev ve A. Yu. Shadzhe tarafından incelenmektedir. Bu ekip Kafkasya’nın sosyokültürel bütünlüğünün ontolojisini dağlarda ve eteklerinde yaşayan Kafkas halklarının uzun zamandır süren ortak varlığıyla, ortak tarihiyle, etno-genetik yakınlıkla vb. kanıtlar.

Varsayılan Kafkas kimliğine değinen bazı yabancı meslektaşlar şimdiye kadar kimsenin bu kimliği kavramlarıyla tanımlamayı veya politika için bir faktör haline getirmeyi başaramadığını söylüyor(6). G. Nodiya’ya göre “Kafkasyalılık” eskiden gelen misafirperverlik gelenekleri, yoğun bir şekilde törenselleşmiş davranışlar ve askeri yiğitlik unsuruyla ilişkilendirilmektedir.

Evrimsel kültürel antropolojiyi temel alarak Kafkas kültürünün genel hatlarını belirtmeye çalışacağız. Ama önce O. N. Damenia tarafından öne sürülen “Kafkas kültürü” kavramını inceleyeceğiz. Merkezinde, Kafkas kültürünü Doğu ve Batı kültüründen ayıran orijinal model bulunmaktadır. Batılı insanın bilinçaltında kendi kendine yetme olgusu eksiktir. Davranışlarında, dış dünyada kendini mükemmelleştirmeye çalışarak bu eksikliği telafi etmeye çalışır. Aynı olgu, Doğu kültürüne ait bir bireyin zihniyetinde de gözlemlenebilir. Varlığının bütünlüğünü dış dünyada değil, kendi içinde arar. Kafkas kültüründe ise kişi kendinden ve dünyadan memnundur, kusursuz bir varlık arayışında değildir. Birey varlığı olduğu gibi gösterir(8).

Aslında bir kültürün köklü izleri ayrı konduğunda dikkat geleneksel olarak insan davranışı modellerine ve sosyal etkileşimin düzenlemelerine yönelir zira kültürün asıl orijinalitesini gösteren onlardır. Mensubiyet, Kafkasların yaşamını düzenleyen sosyal düsturun önemli değişkenlerinden biridir. Kafkas kültürü, dinamik Avrupa kültürüyle kıyaslandığında daha durağandır. Bu, mensubiyetin burada güncelliğini ve önemini hala kaybetmemiş olmasını bir dereceye kadar açıklar. Diğer taraftan bu kültürel olgunun bir temel değeri görevini üstlenerek var olmasını sağlar(7).

Etnik ilişki, Kafkasyalılar tarafından varlık hiyerarşisinin basamaklarından biri değil, en üst noktası olarak algılanır. Mensubiyet, hem bireysel hem sosyal kimlik kategorisidir. Dürüstlük, şeref, adalet ve bilgelik gibi değer kategorileriyle ilişkilendirilir. Bu olgu, bireyin haysiyet, doğruluk ve özgürlüğe dair fikirlerini şekillendirir. Kafkaslar, mensubiyeti hayatları için ideal bir model olarak görür. Kafkas kültüründe bireyin yaşamının, davranışlarının ve iletişiminin düzenleyicisidir. Bu işlevi süren bir olgudur.

Sosyal ve ekonomik faktörlerin mensubiyet üzerindeki etkisinin önemsiz olduğu dikkate alınmalıdır. Uygulamalı batı sosyolojisinin liderlerinden biri olan R. Inglegart en olgun endüstri toplumunda bile “bir kültürün ilk dönemlerinde özümsenmiş anahtar kavramlarında görülebilecek değişimin çok hafif olacağını” öne sürmüştür(9). Kafkas kültürüne özgü bir olgu olan mensubiyet hiç değişmemiştir; Kafkas halklarının psikolojik ve kültürel evrenlerinin yegane açıklamasıdır.

Kesin olarak söylemek gerekirse mensubiyet mutlak değildir. Ne bireyselliği bastırır, ne de bilinçli seçimi inkar eder. Kafkas kültüründe birey kendini (Avrupa ve Amerika kültüründeki bireyden farklı olarak) mensubiyet ile kavrar. Kafkas mensubiyeti bireysel, sosyal ve politik yaşamda önemli bir rol oynarken “Avrupalı” trans-etnik kimlik önerir. Mensubiyet prensipler, idealler ve kusursuzluk normları belirtir. Kafkas ruhunun hali etnik kimliğiyle bağdaşıktır. Bir Kafkas için mensubiyetin değerlere dair bir içeriği vardır, maksatlı özü haline gelmiştir. Etnik bir topluma ait olmayla belirlenen değer-kaynaklı davranış, bu kültürel olguda bireyin spesifik tanımlamasıdır. Bu bağlamda mensubiyet bireyin hayattaki yönlenişini belirleyen değer bazlı bir paradigma rolü oynar.

Kafkasya poli-etnik bir bölge olmasına rağmen, sosyokültürel bir bütün olarak varlığı imkansız değildir. Bu, Kafkasya’nın kültürel geçmişini bir mit haline getirme veya mutlaklaştırma çabası değildir. Tanımını çeşitli etnik kültürlerin birleşimiyle bulan Kafkas kültürü karmaşık bir tarih ve ne Doğu ne de Batı kültürüne benzeyen bir kültür olgusudur.

NOTLAR
(1) Chernous V.V. – “Russia and the Peoples of the Northern Caucasus: Problems of the Dialogue of Cultures and Civilizations”, Scientific Thought of the Caucasus. 1999. No. 3. P. 154-167.
(2) Avksentyev V.A. – “Theoretical Aspects of the Research of Ethnic Processes in the Northern Caucasus”, Ethnic Processes on the Eve of the 21st Century. Conference Proceedings (15-20 September, 1998). Stavropol, 1998. P. 11.
(3) Avksentyev V.A. – “Problems of the Formation of a New Non-conflict Ethnic Relationship in the North Caucasian Region”, Contemporary Ethnic Problems. Issue 5. Problems of Harmonization of Interethnic Relations in the Region: Conference Proceedings (14-15 September, 1999). Stavropol, 1999. P. 19.
(4) Abdulatipov R.G. – “Caucasian Civilization: Originality and Integrity”, Scientific Thought of the Caucasus. 1995. No. 1. P. 56.
(5) See Stepin V.S. – “Culture”, Voprosy Filosofii. 1999. No. 8. P. 61-71.
(6) Koppiters B. – “Introduction. Georgians and Abkhazians”, Way to Reconciliation. M., 1998. P. 14.
(7) Nodiya G. – “Conflict in Abkhazia: National Projects and Political Circumstances”, Way to Reconciliation. M., 1998. P. 32.
(8) Damenia O.N. – “Problem of Identification of the Caucasian Culture”, Herald of the Adygh National University. Maykop, 1998. No. 1. P. 57.
(9) Inglegart R. – “Cultural Shift in the Mature Industrialized Society”, New Post-industrial Wave in the West. Anthology / Ed. by V.L. Inozemtsev. M., 1999. P. 252.

(*) Sosyal Ekoloji Laboratuarı, Kabardey-Balkar Dağlık Bölgeler Ekolojjsi Enstitüsü Bilimsel Düşüncede Kafkasya: Bilim ve Politika Dergisi - Rostov-on-Don: Kuzey Kafkasya Yüksek Öğrenim Araştırma Merkezi, 2000. No. 2 (22).

A.Yu. Shadzhe: Felsefe Doktoru, Profesör, Felsefe ve Sosyoloji Bölümü, Adige Ulusal Üniversitesi; Kıdemli Araştırmacı,

A.Yu. Shadzhe (çev: Saraha Vedat)

Kardeşlik Andı

Şubat 28, 2016

1.Dünya savaşından önce Anadolu’da bir çok yerde olduğu gibi Düzce’de de Ermeni azınlık yaşardı. Yüzyıllardır Müslüman Türklerin himayesinde dinlerine, dillerine, geleneklerine karışılmamış, huzur ve refah içinde yaşamışlardı. Anadolu’ya Türkler akın ettiklerinden beri Ermenilere hep sahip çıkmışlardı. Ermeniler de Türklere sadık bir millet olmuşlardı. Türkler onlara millet-i sadıka diyorlardı.

Roma ve Bizans Ermenilere baskı yapmış onları imparatorluğun her yerine dağıtmıştı. Güçlü İran ve Roma arasında kalan Ermeniler ezilmiş dağılmış bir milletti. Şartlar onları Türklerin doğal bir yandaşı haline getiriyordu. Türkler onlara tüm bir özerklik verdiler. Hıristiyanlar askerlik hizmetinden muaftı. Müslümanların tabiiyetini kabul etmiş Hıristiyanlara Zimmı deniliyordu. Devlet onları koruma karşılığında cizye denilen bir vergi alıyordu. Hayatlarının ve özgürlüklerinin himayesi mukabilinde “zimmetlerine terettüp eden” bir vergi anlamında idi. Ayrıca koruma ve halkının mutluluğu için çalışmak Türk Devlet geleneğine uygundu.

Devlet güçlü olduğu müddetçe sorun yoktu. Sanayi devrimini yapan Avrupa silah üstünlüğünü ele geçirince doğuya yöneldi. Misyonerlerin refakat ettiği sömürgeciler orta çağın haçlılarından beterdi. ‘Doğu sorunu’ ve “Hasta adam” dedikleri Osmanlının mirasını paylaşmak üzere harekete geçtiler. Osmanlı tebaası Arapları, Hıristiyan Ermeni ve Rumları ayaklandırarak, Ulusçuluk cereyanlarını körükleyerek asırlarca kardeşçe yaşamakta olan milletleri birbirine düşman ettiler.

Emperyalizmin “Parçala ve Hükmet” düsturu uyarınca ülkeleri harita üzerinde lokma lokma bölüyorlar perde arkasında paylaşıyorlardı.

Asırlardır Osmanlı kültürü ile yoğrulmuş, devlete sayısız hizmetler vermiş Millet-i Sadıka ya da fitne bulaşmakta gecikmedi. Anadolu’da özel amaçla kurulan Amerikan kolejlerinde okuyan Hıristiyan gençler çok “başkalaşmıştı”. Babalar ve oğullar artık farklı düşünüyorlardı. Dinlerin siyasi amaçlar için kullanılması anlamında ideolojileşmesi ve ideolojilerin mutaassıp bir din haline dönüşmesi, hayalperest gençleri radikal cereyanlara çekti.

Bütün semavi dinlerin özündeki, Allah’ın birliği, İnsanlığın kardeşliği, merhamet ve yüksek ahlaki prensipler bir tarafa bırakıldı. Gözünü kan bürümüş teröristler katliam ve tahribatları ile barış ve kardeşlik ortamını yok ettiler.

Amerika Ermenilere Doğu Anadolu da yurt ve devlet vaat ediyordu. Hayal büyüktü. Ama her yerde Ermeniler azınlıktı. Müslümanları katlederek kan buğuları tüten yangın yerine döndürülmüş bir ülkede ermeni vatanı yaratmaya kalktılar.

Kiliseler silah deposu olmuş, uzun hazırlıklar yapılmıştı. Arkalarında Osmanlıyı yıkmak isteyen Dünyanın yeni hükmedicileri vardı. Ermeni Komitecileri İstanbulda bile katliam yaptılar. 1896’da Taşnakçılar ve Hınçak teröristleri Osmanlı Bankasını bastılar. Bombalarla masum insanları katlettiler. (753 adet bomba kullandıkları tesbit edilmişti) Rus Elçiliği baş tercümanı Maksimof’un aracılığı ile katiller ellerini kollarını sallayarak, Osmanlı Bankası genel müdürü Sir Edgard Vincent’in yatı ile İstanbul’dan ayrıldılar.

21 Temmuz 1905’de Yıldız Camii avlusunda Padişah Abdülhamid’e bile bombalı suikastta bulundular. Hassa alayından 26 seçkin Subay ve asker kurban gitti. Padişah kılpayı kurtulmuştu. Hareketin arkasında kimlerin olduğu açıktı ama devlet çok zayıflamış bir kısım aydınlarımız özgürlük ve eşitlik hayalleriyle uyuşturulmuştu. Şair Tevfik Fikret, “ey şanlı avcı attın ama ne yazık ki vuramadın” diye Ermeni teröristleri alkışlıyordu.

Osmanlıya gerçekten sadık Ermeniler komitecilere:

- Yaptığınız insanlığı sığmaz! Devleti yıkmak isteyenlere alet olmayın! Elinizdeki huzur dolu hayatı kaybedersiniz! Dedilerse de söz dinletemediler. Karar tepelerde verilmişti…

Sadık Ermeniler suikastlara kurban gitti. Veya korkutuldu..

Teröristler, nasılsa arkamızda Amerika ve Avrupa var diyerek Müslüman ahaliye saldırmaya devam ettiler.

1.Dünya savaşı patlayınca erkekleri askere gitmiş köyler Rus destekli Ermeni çetelerince basıldı. Yapılan kötülükler ve cinayetler soykırım boyutlarına varmıştı. Müslümanlar, “bu en zor günümüzde bizi arkamızdan vurdular. Koynumuzda yılan beslemişiz” dediler. Yüzbinlerce insan katledildi. Müslümanlarda karşılık verdiler.

Yüce Allah “Fitne insan öldürmekten beterdir”(Bakara 191)buyuruyor.

Peygamberimiz de “Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin” diyerek toplumun huzurunu bozanları mahkum etmiştir.

Günümüzde Kürt ayrılıkçılığını tahrik ederek haneleri söndürenler ve onulmaz yaralar açanlar yine aynı amacı, Türk devletini yıkmak, parçalamak amacını gütmektedirler. Tarih adeta tekrarlanıyor.

Fitne çıkarıncaya kadar Ermenilerin Müslümanlarla çok güzel bir geçimleri vardı. Dinleri dışında yaşayışça Osmanlılara benzemişlerdi. Kabiliyetli bir millettiler. Doktor, sanatkar, ziraatçı, yapı ustası, ticaret erbabı olarak toplumda saygın bir yerleri vardı.

Anlatıldığına göre Düzce’de yaşayan Ermenilerle bazı Adige aileleri arasında birbirlerini koruyacakları hususunda samimi dostluk ve andlaşmaları vardı. Kafkasya da gayri Müslim (Ermeni ve Rum) tüccar takımı ticaret esnasında korunabilmek için tanınmış bir ailenin himayesini sağlarlardı. Konukları korumak bilinen bir Kafkas geleneğidir. (Bk.Çerkesya Seyahatnamesi.Shf.20 Şovalye T.De Marigny)

Geleneğe göre dost Ermeni ailesi kendi aile adı yanında Adige aile adını da kullanırdı. Düzce Bataklıçiftlik köyünden (Şhalakho hable) Güser ailesi Ermeni Leon ailesi ile dostluk kurmuştu. Adigeler bu aileyi Guser Livan diye tanırlar ve saygı ile korurlardı. Bugün hala o köyde oturan Guserler ticari yetenekleri ile tanınırlar. Değerli arkadaşım Gusar Ferit(Dğ.1942) İstanbul’a göçen Tüccar Leon ve ablası Ariknaz hanımı hatırlamaktadır. Ölümlerine kadar dostlukları devam etmiş.

Yine aynı köyde akrabalarımdan Xıdzel Salih (Hızal) Bakırcı Bogos usta ile dost imiş. Salih amcanın hanımı vefat edince Havva, Kamil Nesibe yetim kalmışlardı. Onların bakımsız kaldığını gören Bogos’un hanımı sık sık köye gelir yemek yapar, çamaşırları yıkar, çocukları temizlermiş, O olmadığı zamanlarda karşı komşu Şegaşelerin nineleri Memetapkh Nenej çocuklarla ilgilenirmiş,

Xıdzel Salih iri yarı bir adammış. Yaptığı sofra kendine göre olduğundan çocuklar ancak dizleri üstünde kalkarak bu yüksek yer sofrasında yemek yiyebiliyormuş. Salih amca ete düşkün olduğundan ya hayvan keser veya ilçe merkezinden et getirirmiş. Çocuklar ona Adige adetince Lah (et getiren) diye isim takmışlar. Bunları bana Havva halanın kızı Nezihe abla anlattı.

O zamanın insanları hangi ırktan hangi milletten veya dinden olursa olsunlar. Osmanlı olmakla öğünürler, ortak insanlık değerlerini her şeyin üstünde tutarlardı.

Sonra olanlar oldu. Dünyayı paylaşmaya kalkan kapitalist haydut devletler, asırların tesis ettiği huzuru bozdular. Kurunun yanında yaş da yandı. Ermeniler bir gecede toplandılar. Khovk’apkh Zaliha nenej (1973 de 87 yaşında vefat etti) onların gurup gurup toplanarak götürüldüğünü anlatıyordu. Devleti elinde tutan İttihad ve Terakki Partisinin Sürgün kararnamesi 14 Mart 1915 tarihini taşımaktadır.

Salih amca çocuklara Ermeni yağmasından güzel mendiller getirildiğini görünce:

- “Kimin malını kime veriyorsunuz? Onlara ait en ufak bir şeye dokunmayın… Lanetli mal hayır getirmez…” demiş.

Yine anlatıldığına göre Düzce Asar deresi boyunda oturan Kavalalı İsmail beyin annesinin Ermeni Kuyumcuya emanet ettiği içi altın dolu bir keseyi ( Kuyumcu kesenin ağzında nenenin adını görünce sahibini anlamış) Bulgaristan’dan gelerek teslim etmişler. Kavala’lılar İstanbul’a göçtükleri ve adresleri belli olmadığı için Keseyi sahibine verilmek üzere Azovbek Mahamet’e vermişler. (1928 yılı) Azovbek İstanbula giderek yaşlı kadını bulup emaneti kendisine ulaştırmıştı. O zamanlar banka olmadığı, evlerde değerli şeyleri saklamak mahzurlu olduğu için para ve mücheverler kuyumcuların kasasında saklanırdı. Bugünkü durumu yaratanlara duyurulur.

Bilgi alınan kaynaklar:
Nezihe Erdem( Em.Öğretmen yaşı 80)
Ferit Gusar (Sigortacı)
Fahri Özbek (Azovbek) Emekli Kooparatif Müdürü

Birleşik Kafkasya Dergisi - Sayı: 1 - A. Hazer HIZAL

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya Federasyonu içersinde kalan Kafkasya, bir taraftan Çeçenistan gibi tam bağımsızlığını ilân eden bir özerk cumhuriyetin Rusya ile giriştiği hürriyet savaşına, diğer taraftan da birbirlerine karşı iktidar, güç ve toprak savaşına giren değişik Kafkas etnik toplulukları arasındaki mücadelelere sahne oldu.

Kafkasların doğusundaki Dağıstan’da yaşamakta olan Avar, Lezgi, Kumuk, Lak, Dargı gibi Kafkas halkları, Sovyetler döneminde temelleri atılmış olan etnik gerginlik ve toprak meseleleri yüzünden birbirleriyle savaşacak konuma geldiler. Çeçenlerin savaşı Dağıstan’a yayma teşebbüsleri Dağıstanlılar ile Rusya Federasyonu’nu karşı karşıya getirdi. Bu arada, tarihî topraklarının ve nüfuslarının önemli bir bölümü Azerbaycan sınırları içinde kalmış olan Dağıstan halklarından Lezgiler ve Avarlar, siyasî hak ve toprak talepleri yüzünden Azerbaycan ile ilişkilerini gerginleştirdiler.

Orta Kafkaslarda, Çarlık döneminden beri Osetlerle İnguşlar arasında etnik çatışmalara sebep olan toprak ve sınır meseleleri Sovyet döneminde olduğu gibi, Rusya Federasyonu döneminde de çözüme kavuşturulamadı ve Osetlerle İnguşlar arasında zaman zaman yaşanan silâhlı çatışmalar bu iki Kafkas halkını kanlı bir savaşın eşiğine getirdi. Diğer yandan, Stalin’in parçala-böl-yönet politikasının bir gereği olarak Sovyetler Birliği döneminde Kuzey Osetya ve Güney Osetya olarak ikiye bölünmüş olan Oset halkının Gürcistan sınırları içinde yaşayan Güney Osetya bölümü, Gürcistan’dan ayrılıp Kuzey Osetya (dolayısıyla Rusya Federasyonu) ile birleşmek için siyasî bir mücadele ve savaş başlattı.

Orta Kafkaslarda etnik gerilim ve çatışmalara sahne olan diğer bölgeler ise Kabardin-Balkar Cumhuriyeti ile Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti idi. Stalin döneminde Adige-Çerkes-Kabardey olarak üç farklı etnik isimle adlandırılan ve üç farklı özerk bölge ve cumhuriyete bölünen Adigeler ile, Karaçay ve Balkar adları altında ikiye bölünen ve iki farklı cumhuriyetin sınırları içine alınan Karaçay-Malkarlılar arasında toprak ve sınır problemleri sebebiyle zaman zaman etnik gerilimler yaşandı.

Stalin döneminde Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyet haline getirilen Abhazya, kuzeydeki akrabaları Adigeler ile birleşik bir devlet kurabilmek (dolayısıyla Rusya Federasyonu’na bağlanmak) için Gürcistan devletine karşı bir bağımsızlık mücadelesi başlattı. Gürcülerle Abhazlar arasında kanlı savaşlara yol açan bu mücadele henüz bir sonuca ulaştırılamadı.

Kafkas halkları gerek Rusya Federasyonu’na, gerekse birbirlerine karşı bir siyasî mücadele ve etnik savaş halinde iken, Çarlık döneminde Kafkasyalılara karşı yapılan savaşlarda kullanılmak ve Kafkasya’yı kolonileştirmek amacıyla Rusya ve Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinden buraya getirilip yerleştirilen Kazaklar da Kafkasya’da önemli bir etnik unsur ve siyasî güç olarak ortaya çıktılar. Kazak adını Kıpçak-Türk lehçesinde “yalnız, başıboş, hür, serbest” anlamalarına gelen “kazak” kelimesinden alan bu etnik grup gerek Rusça’da, gerekse Osmanlı Türkçesinde Kazak adıyla tanınmaktadır. Rus kökenli Hıristiyan bir halk olan Kazakları, Orta Asya’da yaşayan Türk kökenli Kazaklardan ayırmak için Türkçede yeni bir isim olarak “Kozak” adını uydurmak ve kullanmak bilimsel bir hatadır. Osmanlı Arşiv belgelerinde “Kazak” adıyla geçen bu halkı bütün Kafkas halkları Kazak adıyla adlandırırken, Anadolu Türkçesinde de onlar için Kazak adı kullanılmaktadır.

Kazaklar hem Rusya Federasyonu’ndan talep ettikleri etnik ve siyasî haklar, hem de Kafkas halklarına karşı giriştikleri etnik politika ile bölgenin etnik-sosyal-siyasî yapısında istikrarı bozacak yeni bir tehdit unsuru olarak dikkati çekmektedirler. Karadeniz kıyılarından Hazar Denizi kıyılarına kadar Kafkaslarda kanlı bir Kafkas-Rus mücadelesinin kıvılcımlarını ateşleyen Kazak hareketi, gerek yeni bir Kafkas-Rus savaşına, gerekse Hıristiyan-Müslüman çatışmasına yol açarak Kafkasya’nın istikrarını ve geleceğini karartacak yeni bir etno-politik harekettir.

KAZAKLARIN ÇARLIK DÖNEMİNDE KAFKASLARA YERLEŞTİRİLMELERİ

Kazakların Don bölgesinden Kafkaslara girmeye başlamaları 16. yüzyıl başlarını bulur. Bu dönemde Kafkasya’nın kuzey doğusundaki ıssız ve boş bölgeler Kazaklar tarafından doldurulmaya başlandı. 17. ve 18. yüzyıllarda Hazar Denizi kıyısındaki Agrahan yarımadası ve Terek Irmağı’nın aşağı havzaları Greben Kazakları tarafından kolonileştirildi. Terka kasabasının 1722 yılında terk edilmesinin ardından Kızlar bölgesindeki Kazakların Agrahan Irmağı üzerindeki Krest kalesine yerleştirilmeleriyle, bütün Aşağı Terek Ordusu “Agrahan Ordusu” olarak yeniden adlandırıldı (Pokshishevskiy 1984: 515).

Deli Petro olarak da anılan Birinci Petro’nun tahta geçmesiyle Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası millî bir hedef ve siyaset olarak benimsendi. 1707 yılında keşif maksadıyla Kafkasya’ya gönderilen Rus birlikleri Batı Kafkaslarda imha edildi. 1711 yılında Doğu Kafkaslara giden Kont Apraskin komutasındaki Rus ordusu da aynı akıbete uğradı. Bu arada Dağıstan’da meydana gelen gelişmeler Rusya’nın Dağıstan’ı işgal etmesi için bir bahane teşkil etti. İran hâkimiyeti altındaki Şirvan ve Revan eyaletlerine hücum eden Dağıstanlılar, İran’ın kendilerine her yıl gönderdiği vergi mahiyetindeki hediyeleri bu yıl alamadıklarını ileri sürerek bölgede ticaret yapan Rus tüccarlarının mallarını yağmaladılar. Rus çarı Birinci Petro derhal dört milyon rublelik zararın kendilerine ödenmesini istedi (Gökçe 1979: 30). Bunun reddedilmesi üzerine 1722 yılında Rus çarı Birinci Petro komutasındaki Rus ordu ve donanması karadan ve Hazar denizi kıyılarından Dağıstan’a girerek Kafkasya’yı doğudan istila etti (Hızal 1961: 35). Rus ordusunun piyade ve topçu kuvvetlerine 70.000 kadar Kazak, Tatar ve Kalmuk atlısı da eşlik ediyordu (Baddeley 1989: 53). Petro’dan sonra Rusya tahtına geçen Çariçe Anna döneminde İranla yapılan bir anlaşma neticesinde Derbent İran’a bırakıldı ve Rusya Terek ırmağının belirlediği Terek Hattı’na çekilmek zorunda kaldı. Çariçe Anna’nın ölümünden sonra tahta geçen Çariçe Elizabet’in 21 yıllık iktidarı süresince Rusya’nın Doğu Kafkaslardaki tek düşüncesi Terek Hattı’nda savunmada kalmaktan ibaret oldu (Baddeley 1989: 59).

1762 yılında Çariçe Katerina’nın Rusya tahtına geçmesiyle Rusya’nın Kafkasya’ya yönelik siyasetinde belirgin bir değişme göze çarpmaya başladı. Katerina Terek Hattı’nda yerleştirilmiş olan Kazakların güçlendirilerek bu hattı daha güneye taşımanın önemini kavramıştı. Bu sırada Kabardey bölgesini hâkimiyetleri altında tutan Kabardey prensleri arasında yaşanan bir savaş sonrasında bir Kabardey prensi yanındaki 49 aile ile birlikte Rusya’ya sığınmıştı. Ruslar bu prensi Orta Kafkaslardaki Mozdok bölgesine yerleştirdiler. 1763 yılında bir Ortodoks kilisesi inşa edilen Mozdok yoğun bir yerleşim merkezi haline gelmişti. Terek ırmağı kıyısında yer alan Mozdok ileriki yıllarda, Rusya’nın Kafkasları işgalinde köşe taşlarından birini oluşturacaktı. Osetlere karşı yürütülecek misyonerlik faaliyetlerinin merkezi olan Mozdok civarında yaşamakta olan Kabardeylerin bir kısmı çoktan Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Rusya bu sayede Müslüman Kafkasyalılara karşı girişeceği bir savaşta yerli müttefikler elde etme imkânına kavuşmuştu.

Belgrad anlaşmasıyla Ruslar Mozdok’un kendi sınırları içinde kaldığını iddia ederlerken, bölgeyi hâkimiyetleri altında tutan Kabardey prensleri bu toprakların kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı. Mozdok’ta yer alan Rus kalesinin kendi güvenliklerini tehlikeye attığını düşünen Kabardey prensleri, ellerinden kaçan kölelerin de Mozdok’a sığınmaya başlaması üzerine durumdan iyice rahatsız oldular ve Rusya’ya savaş açtılar. Kabardey-Rus savaşları 1765 yılından 1779 yılına kadar devam etti.

Bu sırada, Mozdok’ta bir Rus kalesinin inşasını endişeyle izleyen Osmanlı devleti Rusya’nın Kafkasya içlerine doğru yayılma siyaseti güttüğünü anlayarak diplomatik girişimlerle bunu engellemeye çalıştı. Ancak Ruslar bölgeye Volga Kazaklarını getirip yerleştirerek oluşturdukları hat boyunca hatırı sayılır bir askerî güce ulaştılar. Bunun üzerine Osmanlı devleti 18 Kasım 1768’de Rusya’ya savaş ilan etti. Osmanlı devletinin yanında yer alan Kafkas kabileleri Rusları pek çok yerde bozguna uğratmaya başladılar.

18. yüzyıl öncesinde Kafkasya’nın kuzey batı cenahı Azak bölgesindeki Osmanlılar ve Küçük Nogay Ordası tarafından elde tutuluyordu. Kuban Irmağı’nın sol kıyılarında ise Adige kabilelerinin kalabalık ziraî yerleşim birimleri yer alıyordu. Azak’ın ele geçirilmesinin ardından Kuban ve Terek topraklarının Ruslar tarafından zapt edilmesi başladı. Ruslar burada Kazak yerleşim birimlerini ön cephede bir zincir oluşturacak şekilde düzenlerken, onların Don bölgesi ile irtibatlarını sağlayacak yolları da hazırlıyorlardı. 18. yüzyıl sonlarında Kazak istihkâm hatları meydana getirilmişti. 1774-1780 yılları arasında Azak-Mozdok hattı Kazak stanitsaları ile doldurulurken, 1739 yılında Mozdok’tan doğuya uzanan Mozdok-Kızlar hattı tamamlanmıştı.

1742’de Don Kazaklarından 1.000 aile Terek Kazaklarını güçlendirmek için buraya nakledildi ve Kızlar Kalesi ile Greben Kazakları arasındaki bölgeye yerleştirildi. 1770 yılında Kazak Volga Ordusu Mozdok bölgesine kaydırıldı. 1775’de 675 Kazak ailesi Stavropol yakınlarındaki yeni bir kaleye yerleştirildi (Pokshishevskiy 1984: 516).

1775 yılında ilga edilen ve yaklaşık 20.000 Don Kazağı tarafından takviye edilmiş olan Zaparojnıy Ordusu, Kuban Irmağı’nın sağ kıyısına nakledildi. Bu bölgede 2.626 kişiden oluşan altı Kazak stanitsası kuruldu. 1792’de 13.000 Kazak askeriyle birlikte 5.000 Kazak kadını bölgeye nakledilirken, sonraki yıllarda 7.000 kişilik bir Kazak nüfusu daha bu bölgeye kaydırıldı (Pokshishevskiy 1984: 516).

1777 yılında Rusya Kafkasya’daki askerî birliklerini ikiye ayırarak, Kafkas ve Kuban ordularını kurdu. Kafkas ordusunun komutanlığına Yakobi getirilirken, Kuban ordusunun komutanlığına Suvarov atandı. Bu iki generalin işbirliğiyle Rusya Batı Kafkasya’daki hattını iyice geliştirerek güçlendirdi ve Terek hattı ile Karadeniz arasındaki Kafkas kabilelerine karşı yürütülecek kanlı savaşın altyapı temellerini attı. General Yakobi Orta Kafkaslar’daki Mozdok’tan batıya doğru Ekaterenograd, Georgievsk ve Stavropol kalelerini kurdu. Rusya topraklarında yaşayan köylüleri getirip yerleştirerek Rus kolonizasyonunu Stavropol’dan başlattı. Böylece Mozdok’tan Rostov’a kadar kuzey-batı yönünde uzanan hat tamamlanmış oldu. General Suvarov da Laba ırmağının Kuban ırmağı ile birleştiği noktadan başlayarak, Kuban ırmağının denize döküldüğü Kerç boğazına kadar uzanan bölgede inşa ettirdiği kalelerle Kuban hattını kurdu ve Kafkas kabilelerini kuzeyden kuşattı.

Rusyanın 1782 yılında Kırım hanlığını ilhak etmesiyle Kafkasya’nın kuzeyindeki geniş bozkırların hâkimiyeti de Rusların eline geçmişti. Rusya Nogayları Kırım topraklarından tamamen çıkararak kuzeydeki boş Ural ve Volga bölgelerine sürdü. Boşalan bölgelere Rus köylülerinin getirilip yerleştirilmesi bütün hızıyla devam etti. Böylece Kafkasya’nın kuzeyi yoğun Rus nüfusuyla kuşatılmış oldu.

1783 yılının Ağustos ayında Tiflis ve çevresini hâkimiyeti altına alan Rusya, Kafkas Ötesinde önemli bir ilerleme sağladı. Aynı yılın Kasım ayında iki Rus taburu Tiflis’e girdi. Kafkasları güneyden kontrol altına alan Rusya bir yıl sonra Orta Kafkaslar’da yer alan Osetya bölgesinde Vladikafkaz kalesini inşa ederek Kafkasya’da kalıcı bir istila hareketinin temellerini attı (Saydam 1995: 92).

Osmanlı devletinin Kafkasya üzerindeki etkisini tamamen ortadan kaldıran Ruslar Kafkasya’da kurdukları hattı güçlendirmek için Don Kazaklarını bölgeye getirip yerleştirmeye devam ettiler. 1795 yılında 1.000 kadar Kazak ailesi, yeni kurulan altı stanitsaya yerleştirildi.

1792’de bir kamp merkezi olarak kurulan Yekaterinodar (bugünkü Krasnodar) kasabası Kazak yerleşim zincirinin bir merkezi haline geldi. Böylece 1792’de Karadeniz Hattı, 1794’te Kuban Hattı kurulmuş oldu. Rus hükûmeti meydana getirilen Kazak hattının zayıf bölümlerini kanun kaçağı göçmenler ve Ukrayna’dan getirilen toprağa bağlı erkek kölelerle takviye etme yoluna gitti. Neticede, Kafkaslardaki Kazak nüfusu hızla artmaya başladı. 1802 yılında Karadeniz ordusunda 36.200 Kazak varken, bir yıl sonra bu sayı % 50 oranında artmıştı. 1809-1811 yılları arasında 23.100 erkek ve 16.700 kadın Kazak köylüsü Poltava ve Çernigov bölgelerinden Kafkasya’ya göç ettirildi. 1821-1825 yılları arasında 20.300 erkek ve 19.700 kadın, 1845-1850 yılları arasında 8.500 erkek ve 7.000 kadın Harkov’dan Kafkasya’ya nakledildi (Pokshishevskiy 1984: 517).

Rus hükûmeti Kafkasların kuzeyindeki düzlüklerde ilk Kazak hattını oluşturup bunu sağlama aldıktan sonra, Kazak hattını yavaş yavaş Kafkas Dağları’nın eteklerine doğru çekme gayretine girişti. 1803 yılında Batalpaşinskaya Kazak stanitsası Kuban Irmağı kıyısında kuruldu. 1817’de Vladikavkaz’dan Kislovodsk’a (1803’te kuruldu) giden yolu emniyete almak amacıyla Kafkas Dağları’nın eteklerinde Nalçik kasabası kuruldu. Hıristiyan Osetlerin yaşadıkları Vladikavkaz Rus hâkimiyetine daha erken bir dönemde girmişti ve 1784 yılında kurulmuştu. 1777’de bir kale olarak kurulan Stavropol, 1785’te bir kasabaya dönüşmüştü. Savunma hattının en zayıf olduğu Kuban ve Malka ırmakları arasındaki bölge Ruslar tarafından “Ölüm Hattı” olarak adlandırılıyordu (Pokshishevskiy 1984: 518).

1816 yılı sonbaharında Kafkasya’daki Rus ordusunun komutanlığına getirilen General Yermolov Kafkas dağlarında yaşayan herkesi ister savaşçı, ister barış yanlısı olsun, Rus devletinin bir tebaası olarak kabul ediyor ve onların kayıtsız şartsız boyun eğmelerini istiyordu. Bu düşünceyle ilk önce dikkatini Sunja ve Terek ırmaklarının arasında yaşamakta olan Çeçen kabileleri üzerinde yoğunlaştırdı. Onları kontrol altında tutabilmek için 1818 yılında inşa ettirdiği büyük bir kaleye Çar 4. İvan’ın lakabı olan ve Rusçada “korkutan - tehdit eden” anlamına gelen Grozni adını verdi. Grozni kalesinin tamamlanmasının ardından Yermolov Çeçenistan’ın doğusunda, Dağıstan sınırında yer alan Endirey’de bir kale daha yaptırarak, küçük kaleler zinciriyle Grozni ile birleştirdi. 1821 yılında Tarho’da inşa edilen üçüncü bir kale ile Yermolov Hazar denizinden Vladikafkaz’a kadar uzanan hattı tamamladı.

1822 yılında Terek Hattı’nın Terek ırmağının sol tarafına aktarılarak Kabardey’in iç bölgelerine doğru uzatılması Kabardeylerin ayaklanmasına yol açtı. Yermolov ordusuyla bölgeyi işgal ederek bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı. Savaşlar ve salgın hastalıklar sebebiyle nüfuslarının beşte dördünü kaybetmiş olan Kabardeyler’in bir kısmı Kuban ırmağının ötesinde yaşamakta olan Adige kabileleri arasına göç ettiler. Doğudan batıya doğru yeni kalelerle Kabardey’i kuşatan Rusya böylece onlarla diğer Kafkas halklarının irtibatını da kesmişti (Kasumov 1992: 49).

Karadeniz sahilindeki Anapa’nın 1827’de Rus ordusu tarafından ele geçirilmesinin ardından Karadeniz Kıyı Hattı oluşturuldu. Bu hattın vazifesi savaşçı dağ kabileleri olan Adigeleri kontrol altına alırken, onlara Osmanlı Devleti tarafından deniz yoluyla gelecek askerî yardımları önlemek ve ticareti engellemekti. Bu amaçla 1831-1838 yılları arasında Gelencik, Sucuk ve Novorossiysk kaleleri kuruldu. 1830-1842 yılları arasında kurulan 17 kale Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki güvenliğini sağladı. Bu kalelerde Azak bölgesinden getirilen Kazaklar ile Tuna ötesinden getirilen Zaporoj Kazakları görev yapıyorlardı (Pokshishevskiy 1984: 518).

1840-1850’li yıllarda Kuban hattı Kafkas dağlarına doğru yaklaştırılmaya başlandı ve buradaki ırmak boylarında yeni hatlar oluşturuldu. Urup, Laba ve Belaya ırmakları boyunca uzanan yeni Kazak hatları, bölgenin sarp dağlar, kayalıklar ve sık ormanlardan meydana gelen zor coğrafî şartları sebebiyle savunmaları zayıf hatlar olarak dikkati çekiyorlardı. Bu bölgede kurulan yeni Kazak köyleri arasında irtibatı sağlamak için yeni yolların inşa edilmesi gerekiyordu. Çok zor şartlar altında Rus hükûmeti Kafkas Dağları’nda bu yolları açmayı başardı (Pokshishevskiy 1984: 518).

Kafkas-Rus savaşlarının ardından, 1858-1866 yılları arasında bilhassa Batı Kafkasya’daki Adige kabilelerinin kitle halinde Osmanlı Devleti topraklarına göç etmeleriyle bölgedeki Kazak yerleşim birimlerinin savunmaları rahatlarken, Kazakların da Kafkasya’daki yeni topraklarına kalıcı bir biçimde yerleştirilmeleri giderek kolaylaştı. Kazak kolonileştirme hareketi sonucunda, 1912 yılı sonunda Kafkasya’da Kazaklara ait topraklar 17 milyon hektarı bulurken, bunlardan 2.430.000 hektarı Kazaklara ait özel mülkü oluşturuyordu (Pokshishevskiy 1984: 521).

1890’lı yıllarda Kuban eyaletine yerleştirilen Kazak göçmenlerinin sayısı giderek arttı. 1890’da 9.800 kişi, 1893’te 26.300 kişi, 1894’te 23.000 kişi, 1895’te 131.000 kişi Kuban Hattı civarında iskân edildi. Bu sayının giderek artmasını 1896 yılında bitirilen ve yeni göçmenlere ihtiyaç duyan Batı Sibirya Demiryolu Hattı’nın açılması engelledi (Pokshishevskiy 1984: 523).

ÇARLIK DÖNEMİNDE KAZAKLARIN TEŞKİLATLANDIRILMALARI

Çarlık Rusyası’nın askerî birliklerinin içersinde değişik alay ve bölükler oluşturan Kazaklar, 1845 yılından itibaren yüzer kişilik altışarlı gruplara ayrılmaya başladılar. Ordu içindeki sorumluluklarına karşılık bazı imtiyazlara sahip olan Kazaklar vergilerden ve askeri harcamalardan muaf tutuluyorlardı. Orduya düzenli asker vermiyorlardı ve Kafkasyalılardan ele geçirilen toprakların bir kısmı onların mülkiyetine bırakılıyordu. Kazaklar askeri hizmetlerin dışında sınırların korunması, yol, posta, bakım-tamir, nüfus sayımı, vergi toplanması ve diğer görevlerle birlikte Kafkasya halkları arasında meydana gelen ayaklanmalara karşı da jandarma vazifesi yapıyorlardı. Çiftçilikle de uğraşan Kazakların genellikle nehir boylarına kurdukları köylerin merkezlerinde kilise, köy idare binası, orta dereceli okullar ve alış-veriş için dükkanlar bulunuyordu.

Kafkasya’daki Don, Kuban ve Terek Kazak Ordularının her biri askerî bir merkeze bağlı olup, başlarında “Büyük Ataman” statüsünde bir komutan bulunurdu. Bu merkezin bölge ve nahiyelerinin başında ise “Küçük Atamalar” yer alırdı. Görev başına çağrılan her Kazak atı ve techizatı ile birlikte görev yerinde bulunmak zorundaydı. Bütün Kazak erkekleri 18 yaşından başlamak üzere yirmişer yıl mecburi olarak askeri hizmette bulunmak zorundaydılar. Çarlığın yıkılmasının ardından 1918 yılında Kazakların statüsü diğer vatandaşların seviyesine indirildi.

Kafkasya halklarıyla yüzyıllar boyu savaş şartları altında yaşayan Kazaklar zamanla Kafkasya halklarının hayat tarzlarını, giyim-kuşamlarını, silahlarını, binicilik ve savaşçılık özelliklerini benimsemeye ve taklit etmeye başladılar. Rus yazarı Tolstoy “Kazaklar” adlı romanında bundan şöyle bahseder:

“Kazağın giyimi olduğu gibi bir Çerkes giyimidir ve çok gösterişlidir. En iyi silahlar Dağlılardan (Kafkasyalılardan) alınır, en iyi atlar gene onlardan ya satın alınır ya da çalınır. Genç bir Kazak Tatarca bilmekle kurumlanır, gönül eğlemek için kardeşiyle bile Tatarca konuşur. Bütün bunlara karşılık, dünyanın bir köşesine atılmış, yarı vahşi Müslüman kabileleriyle, askerlerle çevrili bu Hıristiyan halk, kendini uygarlığın en yüksek aşamasına erişmiş sayar. Sadece Kazakları insan görür, onların dışında herkese hor bakar.

Kazak zamanının büyük bir kısmını karakollarda, seferlerde, avda, balık tutmakta geçirir. Evinde hemen hemen hiç çalışmaz. Köye inmesi büyük bir olaydır, indi mi de eğlencesine bakar.

Kazaklar şaraplarını kendileri yaparlar. İçki içmek yalnız tümüne özgü bir eğilim değil, aynı zamanda bir gelenektir onlar için. Bundan kaçınmak ise ihanet gibi bir şeydir.

Kazak, kadına kendi rahatını sağlayan bir araç gözüyle bakar. Kızların eğlenmesine pek karışmaz ama, evli kadını genç yaşından ihtiyarlayana kadar çalıştırır. Doğu geleneklerinin gereği olarak kadının uysal ve çalışkan olmasını ister. Bu görüşler yüzünden Kazak kadını hem ruh hem de fizik bakımından iyi gelişmiştir. Genel olarak Doğuda olduğu gibi, görünüşte erkeğine boyun eğer, ama evin yönetiminde Batılı kadınla karşılaştırılamayacak kadar etkilidir.

Kazak, çalışmanın bir Kazak için ayıp olduğuna, ancak bir Nogay işçisine ve kadınlara yakışır bir şey olduğuna kesinlikle inanmıştır.

Kazak kadınları da Çerkes giysileri giyerler. Yalnızca başörtüleri Rus biçimidir. ” (Tolstoy 1974: 32-34)

Tolstoy “Kazaklar” adlı romanında Kazak toplumunun sosyal yapısı, âdetleri-gelenekleri hakkında detaylı bilgi verirken, onların etno-psikolojik yapıları ile de ilgili önemli tahliller yapmaktadır ki, bunlar günümüz Kazak toplumunun davranış biçimlerini anlamada ve analiz etmede son derece önemli bilgiler içermektedir.

Kafkas-Rus savaşlarının Kafkasyalıların yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından yüzbinlerce Kafkasyalı, bu cümleden Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstanlı Osmanlı Devleti topraklarına sürüldüler. Bilhassa Batı Kafkaslarda Abhaz ve Adigelerin yaşadıkları ve işleyerek müreffeh bir hayat sürdürdükleri topraklar neredeyse tamamen boşaltılarak Rus köylülerine ve Kazaklara dağıtıldı. Batı Kafkasların en verimli mıntıkası olan Kuban’da Kazaklara adam başına 33 hektar toprak verildi. Ancak bölgenin yerli halklarının topraklarından sürülmelerinin ardından Kazaklar, sarp dağlar, tepeler, sık ormanlar ve vadilerle kaplı bu engebeli coğrafyada toprağı işlemeye muvaffak olamadılar. Adigelerin yüzlerce yılda yetiştirdikleri bağlar, bahçeler, tarım alanları mahvoldu. Çalışmayı ayıp sayan bir zihniyete sahip Kazakların elinde yok olan bu zenginlik Rusların bile dikkatini çekti. Nitekim, Yakov Abramov 1884 yılında Petersburg’da yayımlanan “Kafkasya Dağlıları” adlı makalesinde şunları yazmaktadır:

“Dağlılar gittikten sonra Kazakların hiçbir işe yaramayacağı ve bunların medeniyete liyakatsizliği hemen kendisini gösterdi. Yalnız 1868 yılında 12 Kazak stanitsası lağvedildi. Ben, Batı Kafkaslarda vaktiyle Dağlıların yeşil çimenli ovalarının, tarlalarla ve bağlarla örtülen geniş sahalarının Rus hakimiyeti zamanında harabe haline döndüğünü kaydetmiştim. Aynı vaziyeti Terek Vilâyeti’nde de müşahede ediyoruz. Üç yıl yaşadığım Nalçik’te senelerce sarfedilen emeğin mahsulü olan Kabardin medeniyetinin Ruslar tarafından ne vahşilikle imha edildiğine şahit oldum. Zengin ve mâmur memleket boşaltıldı ve harabeye döndü. Medeniyetin yayılması için Kazaklar katiyen işe yaramadı. Evvelce Dağlılar tarafından iskân edilmiş yerler kimseyi celbetmiyor. Buralarda ekin ekmeye imkân bulunacağına kimse inanmıyor. Halbuki bu yerlerde yoğun bir biçimde halk yaşıyordu ve her taraf ekilmişti. Kuru taşlar ve kayalar üzerinde sırf insan eliyle yapılmış tarlalar ve otlaklar, baştan başa çalılarla örtülmüş ve medenî ziraat kaybolmuştur.” (Hızal 1961: 51)

Bir başka Rus yazarı olan P. Tsirulnikov, “Çerkes-Abzehlerin Eski Harabeliklerinde” adlı makalesinde Kafkasya’da yerleştirilen Kazaklar için şunları söylemektedir:

“Bu zengin memleket Kazaklara üvey ana oldu. Kazakların sefaleti o dereceye geldi ki, ‘Şöhret Kazak şöhreti, hayat köpek hayatı’ sözü bir darb-ı mesel halini aldı.” (Hızal 1961: 51)

SOVYET İHTİLALİ DÖNEMİNDE KAZAKLAR

1917 Bolşevik ihtilaliyle bütün imtiyazlarını kaybeden Kazaklar derhal kendi yönetimlerini kurmaya ve geleceklerini tayin etmeye koyuldular. Kazak generali Kaledin liderliğinde kurulan Don Kazak Devleti’nin ardından, bu devlete karşı olan Kuban ve Terek Kazak Devletleri de peşi sıra kuruldu. Ancak bu Kazak devletleri henüz tam olarak teşkilatlanamadan harekete geçen Sovyet ordusu 1918 Martında Kazak devletlerini ele geçirdi. Bu sırada Almanların Ukrayna’nın doğusundan Don bölgesine ilerlemeleri Kazakların tekrar toparlanmaları için bir fırsat oldu. Beyaz Ordu komutanı general Denikin’in Kuban bölgesindeki Bolşevik yönetimine son vermesi Kuban ve Terek’te Kazak devletlerinin yeniden kuruluşunu kolaylaştırdı. Ancak Beyazların Kazakların bağımsızlığına karşı çıkmaları ve gelişen olaylar neticesinde Denikin’in güç kaybederek Kafkasya’yı terk etmesinin ardından, 10 Ocak 1920 tarihinde Kazaklar Don-Kuban-Terek Birleşik Kazak Devletini kurdular. Ancak bu devlet fazla uzun ömürlü olmadı ve Sovyetler 1922’de Kazak devletini yıkarak, Don Sovyet Cumhuriyeti ve Kuban Sovyet Cumhuriyetini tesis ettiler. Sovyetler bir sonraki aşama olarak Kazak Sovyet Cumhuriyetlerini de tasfiye ederek, Kazak adını ortadan kaldırdılar. Buna mukavemet eden Kazakların direnişi ancak 1924 yılında kırılabildi (Arslan 1998: 152).

PERESTROYKA VE RUSYA FEDERASYONU DÖNEMİNDE KAZAK HAREKETİ

Gorbaçev’in Sovyet toplumunu serbestleştirme hareketinin en beklenmedik sonuçlarından biri Rusya’nın ve Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerindeki Kazak topluluklarının yeniden dirilişiydi. Sovyet hâkimiyetinin ilk yıllarından beri ilk defa olarak 1990 yılında Kazaklara resmen birleşme izni verildi. 1990 yılının Haziran ayında Moskova’da kurulan Kazak Birliği bütün Kazakları birleştirme amacında olduklarını bildirdi. 1920’lerden 1940’lara kadar Sovyet hükûmeti tarafından sert bir baskı altında tutulan Kazakların yeniden canlanma hareketleri ancak 1980’lerin sonunda, Kazakların Sovyet aleyhtarı ve hükûmet karşıtı oldukları hususundaki suçlamaların kaldırılmasından sonra başladı. Bunu, çeşitli Kazak örgütlerinin kitle halindeki uyanışları takip etti. Çarlık Rusyası döneminde “Ordu” adı verilen Kazak topluluklarının örgütlenme biçimleri Don, Kuban, Terek ve Orenburg Ordularının yeniden kurulmasıyla günümüze uyarlandı. Bu ordular bir bölgede yoğun olarak yaşayan Kazak nüfusunu birleştirdi. Ancak Çarlık Rusyası dönemindeki benzerlerinin tersine, bu yeni Kazak Orduları askerî-idarî birimleri temsil etmiyorlardı ve Kazakların eskiden sahip oldukları imtiyazları taşımıyorlardı.

Bölge teşkilâtları da hesaba katılırsa, toplam olarak Rusya’da 200, Ukrayna’da 9, Moldova’da 5, Kazakistan’da 6, Kırgızistan, Tacikistan ve Letonya’da birer Kazak örgütü faaliyet göstermektedir.

1989-1991 yılları arasında, liderliğini Sovyetler Birliği başkanı M. Gorbaçev’in yaptığı Birlik Merkezi ile Boris Yeltsin liderliğindeki Rusya Demokratları arasındaki mücadele sırasında, her iki taraf da muhtemel müttefikleri olarak gördükleri Kazakların desteğini aradılar. Birlik Merkezi başlangıçta bu desteği almakta başarılı oldu.

İlk büyük Kazak örgütü olan Kazak Birliği, 28-30 Haziran 1990 tarihinde düzenlenen bir kongre sırasında kuruldu ve 1992 yılında resmen tescil edildi. Kazak birliği kurulur kurulmaz kendisini Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kontrolü altında buldu. Birliğin liderlerinin bir çoğu orta seviyedeki parti üyeleri ve devlet yöneticilerinden meydana geliyordu. Birliğin atamanı olan Aleksandr Martinov Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin bir üyesiydi ve Moskova Otomobil Fabrikası’nın yöneticilerinden biriydi. Yardımcılarından Gari Nemçenko bir Komünist Parti üyesi, Mihail Şolohov albay ve meşhur yazar Şolohov’un oğlu, Gennadi Koçetkov bir KGB görevlisi, Vladimir Bogaçev bir tuğgeneral ve Uzak Doğu Askerî Bölgesi komutan yardımcısı idi. İlk televizyon konuşmasında “Kazak Birliği’nin amaçlarının Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin amaçlarıyla tamamen örtüştüğünü” belirten Valeriy Latinin de ataman yardımcılığına getirildi. Kazak Birliği ayrıca merkezî hükûmetten ve mahallî parti organlarından da önemli destek sağladı.

1991 yılında, Rusya’daki ilk başkanlık seçimlerinin arifesinde, Kazak Birliği’nin liderleri üyelerine Nikolay Rijkov’a oy vermeleri için çağrıda bulundular. Kazak Birliği’nin bazı eylemcileri 1991 Ağustosu’ndaki askerî darbe girişimini desteklediler. Ancak ataman Martinov’un Birlik üyelerine soğukkanlılıklarını korumaları yönünde telkinde bulunması onun muhalifleri tarafından “korkakça bir bekle-gör ve karışmama” politikası olarak değerlendirildi.

Moskova’daki askerî darbe girişiminin başarısızlığı, Kazak Birliği’ni kendilerini destekleyen Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin çöküşüyle birlikte büyük bir krize sürükledi. Birlik üyelerinin büyük bir çoğunluğu “Beyaz” anti-komünist Kazak örgütlerine geçtiler ve birliğin liderleri istifaya zorlandılar. Şolohov ve Nemçenko da bu liderler arasındaydı.

Şiddetli bir anti-komünist olan S. Meşçeryakov, Şolohov’un yerine geçerek ataman yardımcısı oldu ve ataman Martinov’a istifa etmesi için baskı yaptı. Bu teşebbüsün başarısızlığa uğraması üzerine, Meşçeryakov “Güney Rusya Kazak Cumhuriyetleri Birliği”ni kurmak amacıyla Kazak Birliği’ni terk etti. Ancak Meşçeryakov’un ayrılıkçı hisleri Kazakların çoğunluğu tarafından hoş karşılanmadığından, onun bu hareketi etkisini çabuk kaybetti.

1993 yılı boyunca, Kazak Birliği’nin liderleri kendilerinin muhalif görüşlerini değiştirmeden, Kazakları hükûmet hizmetine çekmeye çalışan Rusya hükûmetiyle tedricen bir işbirliği içine girdiler.1993 yılının ilkbahar ve yaz aylarındaki anayasa krizi sırasında, Birlik liderliği başkan Yeltsin’in bazı uygulamalarını destekledi. Kazak birliği, ülkedeki herhangi bir olağanüstü durum ya da sıkıyönetim uygulaması sırasında kendilerine ihtiyaç duyulursa, güvenliği sağlamada yardımcı olmaya hazır olduklarını ilân etti.

KAZAKLARLA KAFKASYA HALKLARI ARASINDAKİ ETNİK MÜCADELE VE GERİLİM

Rusya’nın Kafkasları kolonileştirme harekatıyla birlikte Terek Irmağı boyunca Kazaklar yerleştirildi ve Terek Irmağı Kafkasyalılarla Rusya arasında Kazak yerleşim birimlerinin ileri karakol vazifesi gördüğü bir sınır haline geldi.

1567 yılında Kazaklar tarafından kurulan ve 1980’lere kadar nüfusunun % 80’ini Rusların oluşturduğu Kızlar şehrinde 1990’lı yıllarda Rus nüfus % 50’ye düştü. Çeçen direnişçilerin saldırılarından korkan Ruslar Dağıstan’ı terk etmeye başladılar. Ancak bölgedeki Rus nüfusunun azalmasına mahalli Kazak örgütleri kesin bir biçimde karşı koydular. Düzenledikleri birçok toplantıda Kazaklar bölgelerinin Dağıstan’dan ayrılmasını gündeme getirdiler. Sovyet İhtilali öncesinde Terek Kazak Ordusu’nun toprakları şimdiki Stavropol, Dağıstan, Çeçenistan, Kabardin-Balkar ve Kuzey Osetya topraklarına yayılmış biçimde tek bölgesel-idarî bir birim oluşturuyordu. Perestroyka’dan sonra Terek Kazakları, Rusya Kazak Orduları Birliği’nin bir parçası olan Terek Kazak Ordusu içinde örgütlendiler ve Kazak topraklarının Kafkasya’daki yerli halklara ait cumhuriyetlerin topraklarından ayrılmasını istediler (Rotar 1996).

Kazaklarla Çeçenler arasında süre gelen etnik çatışma ihtimali göze alındığında, 1996 yılının Ocak ayında Dağıstan’ın Kızlar şehrinde Çeçen direnişçi Salman Raduyev’in düzenlediği rehin alma eyleminde, bu şehrin tesadüfî olarak seçilmediği anlaşılıyordu.

Kafkas-Rus savaşları boyunca Kazaklarla Çeçenler arasındaki ilişkiler her zaman gerginliğini korumuştu. Terek Irmağı boyunca kurulan Kazak stanitsaları ve kaleleri Kafkasya’nın dağlı kabilelerini baskı altında tutmayı amaçlıyordu. Kazaklarla Çeçenler arasındaki çatışmalar Sovyet döneminde bile sık sık patlak verirken, Çeçenistan’da Cohar Dudayev’in iktidara gelmesiyle daha da alevlendi.

Çeçenler tarih boyunca olduğu gibi, yine Kazak köylerine sığır ve araba çalmak için saldırılar, baskınlar düzenlemeye başladılar. Bu olaylar neticesinde, Terek Kazak Ordusu Atamanlar Konseyi Rus birliklerinin Çeçenistan’ı işgalini hoş karşıladıklarını ve gönüllü birliklerini göndermeye hazır olduklarını bildirdi. 1996 yılı Mart-Mayıs aylarında General Yermolov Kazak Taburu Çeçenistan’da direnişçilere karşı savaşa girerken, Terek Kazakları da böylece bu savaşa karışmış oldular. Rus birliklerinin Çeçenistan’dan çekilmeye başlamaları üzerine 1996 yılı Aralık ayında Terek Kazakları Mineralnıy Vodı şehrine giden demiryolunu kestiler ve Çeçenistan’daki Kazak bölgeleri olan Naurski ve Şelkovski ilçelerinin Stavropol Eyaletine bağlanmasını istediler (Rotar 1996).

Çeçenistan Cumhuriyeti ile Stavropol Eyaleti arasındaki gerilim 1991 yılından beri giderek artmaktadır. Stavropol Eyaleti’nin Çeçenistan ile sınır olan doğu bölgelerinde Çeçen silâhlı gruplarının sayısız terörist saldırıları, adam kaçırma olayları, araç ve sığır çalma teşebbüsleri kaydedilmiştir. Bölgede yaşayan Kazaklar bunun üzerine bazı siyasî taleplerini gündeme getirerek, Çeçenistan’da yaşamakta olan Kazakların soykırımının engellenmesini, kendilerini savunmak amacıyla silâhlanan Kazaklar hakkında dava açılmamasını, Çeçenistan’daki tarihî Kazak topraklarının buradan ayrılarak Terek Bölgesi adı altında Stavropol Eyaleti’ne bağlanmasını, Terek Kazak Taburlarının resmen silâhlandırılmasını istediler. Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’in, Terek Kazak Ordusu’nun statüsünü onaylayan kararnamesinin ardından, Stavropol Bölge Güvenlik Konseyi Kazak Savunma Güçleri oluşturulması ve sınır bölgelerinde yaşamakta olan Kazakların silâhlandırılması meselesine önem verdi.

1989-1999 yılları arasında iki milyondan fazla göçmenin Kafkasya’nın değişik bölgelerine yerleşmek amacıyla göç etmeleri Kafkasya nüfusunun etnik yapısında olumsuz etkilere yol açtı. Özbekistan ve Kırgızistan’daki etnik çatışmalardan sonra buradan kaçan Ahıska Türkleri, Karabağ savaşından kaçan Azeriler ve Ermeniler, Oset-Gürcü çatışmasından kaçan Güney Osetyalılar Kafkasya’ya sığındılar. Bu dönemde Kafkaslara yerleşen yeni göçmenlerin 1.300.000’i Rusya Federasyonu’nun değişik bölgelerinden gelirken, 700.000’i de eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelmişlerdi. Bu göçmenlerin yaklaşık 700.000’i Krasnodar Eyaletine, 480.000’i Rostov Bölgesine, 360.000’i Stavropol Eyaletine yerleşmişlerdi. Bu etnik hareketlilik özellikle bu üç bölgede yaşamakta olan Kazaklar arasında huzursuzluğa yol açtı.

1999 yılı Eylül ayında, Don Büyük Ordusu’nun yeni seçilen atamanı V. Vodolatskiy, Atamanlar Konseyi’nde bölgedeki etnik ilişkilerle ilgili olarak Rusya Federasyonu başkanı ile başbakanına, Rostov ve Volgograd bölgesi halklarına ve Rostov Bölge İdaresi Başkanı V. Çub’a müracaat ederek, bölgelerine yönelen göç hareketine yönelik acil tedbirler alınmasını ve düzenlemeler yapılmasını talep etti. Vodolatskiy’in V. Çub’a yazdığı açık mektupta kısaca şunlar söyleniyordu:

“Bölgemizde konumlarını güçlendiren Çeçen, Avar, Ahıskalı, Azeri, Abhaz, Dağıstanlı ve Ermeniler ile Kafkasların diğer bölgelerinden etnik gruplar, mahallî idarecilerin göz yummasıyla saygısızca ve hatta taşkınca davranarak, bölge sakinleri ve bilhassa Kazaklar arasında endişe uyandırmaktadırlar. Bölge sakinleri ile bu diasporaların temsilcileri arasında meydana gelen hadise ve çatışmalarda ise, onlar alaycı bir biçimde bütün yetkilileri rüşvete bağladıklarını ve kendilerini bölgenin asıl efendisi olarak hissettiklerini belirtmektedirler. Bu durum etnik mücadeleyi tahrik etmektedir. Don Büyük Ordusu’nun Kazakları katiyetle inanmışlardır ki, Rostov Bölgesine yönelen bu göç hareketi kendiliğinden oluşmuş değil, örgütlenmiş ve düzenlenmiş bir süreçtir.”

Kazakların bu ifadelerine karşılık Rostov Bölgesi yetkilileri göçü kontrol altına alacak yeni kuralları uygulamaya koydular.

Kazak ayrılıkçı hareketi 9 Ağustos 1995’te Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’in Kazak topluluklarını tescil eden kararnamesi sonrasında başladı. Kazaklar resmî yetkililer tarafından resmen tescil edilmekle birlikte siyasî faaliyetlerle meşgul olmaktan men edildiler. Hükûmet tarafından resmen tescil edilmeyen ve kendilerini Kazak etnik grubunun temsilcileri olarak adlandıran Kazak alt grupları, tescil edilmiş Kazaklara karşı bir muhalefet oluşturarak onlarla çatışmaya girdiler.

Bilhassa Çeçenistan’a sınır komşusu olan Stavropol Eyaleti yöneticileri Kazakların baskıları neticesinde, Kazak teşkilâtlarının denetiminde olmak üzere bütün halkı silâhlandırma meselesini gözden geçirmeye başladılar. Ancak Çeçenistan gibi silâh deposu bir bölgeye komşu olan bir başka halkı silâhlandırmanın, bir etnik savaşa yol açma ihtimali gözden kaçırılmamalıdır. Çeçenlerle Kazaklar arasında çıkabilecek bir savaşın bütün Güney Rusya Kazaklarını olduğu gibi Kafkasyalıları da ayaklandırma ve savaşa sokma riski muhtemeldir.

Rostov Bölgesinde mülteci konumunda bulunan Çeçenler ve Dağıstanlılar ile Kazaklar arasında bir etnik çatışma ihtimali bulunmaktadır. 2000 yılının ilk üç ayında burada Kazaklarla Kafkasyalılar arasında siyasî temele dayanan pek çok çatışma gerçekleşmiştir. Neticede Çeçenlerin bölgeden tahliye edilmelerini isteyen bir toplantı düzenlenerek, Kazakların burada onlarla birlikte yaşayamayacakları açıklandı. Rostov Bölgesindeki ekonomik sıkıntılar da Kazaklarla Kafkasyalılar arasındaki gerginliğin artmasına sebep olmaktadır. Ziraat sektörünün küçülmesi bölgedeki işsizlik problemini yalnız mülteci Çeçenler için değil, bölgenin yerli sakinleri için de ağırlaştırmıştır. Bu durumda, göçmenlerin bölge sakinlerinin yerine işe alınmaları bir ayrımcılık yaratmakta, bu da etnik çatışma tehlikesini körüklemektedir. Sabit gelir kaynaklarının yokluğu zirai ürünlerin çalınmasına yol açmakta, bölge sakinleri bu hırsızlıklardan göçmen Kafkasyalıları sorumlu tutmaktadırlar.

1999 yılında Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlığı seçimleri etnik gruplar arasında tam bir rekabet ve mücadeleye sahne oldu. Rusya Federasyonu Kara Kuvvetleri Komutanı iken emekliye ayrılarak aday olan Karaçay kökenli V. Semenov, Adige aday Derev’e karşı seçimleri kazandı. Seçimler bölgede yaşayan Kazakların da ikiye ayrılmalarına yol açtı. N. Kozitsin atamanlığındaki Don Kazakları Adigelerin tarafında yer alırken, Yu. Antonov atamanlığındaki Kuban Kazakları Karaçaylıları desteklediler.

19. yüzyıl başlarında İnguşlar Terek ırmağının sağ tarafında yaşıyorlardı. Çarlık Rusyası 1810 yılında İnguşlara toprak mülkiyeti hakkı tanıdı ve Oset toprakları ile İnguş toprakları arasına sınır çizildi. Osetler ve İnguşlar 1860’lı yıllara kadar bu sınırın iki tarafında yaşadılar. Kafkas-Rus savaşları sırasında topraklarından göç ettirilen İnguşların yerlerine Rus Kazakları yerleştirildi. İnguşların bir bölümü Oset topraklarında kalırken bir bölümü de Çeçenlere komşu topraklarda kaldılar. İnguşlar topraklarını geri alabilmek için Rus Kazakları ile mücadeleye giriştiler (Tavkul 2002: 84).

Çarlık Rusyası 1917’de yıkıldıktan sonra Kafkasya’da kurulan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti 1920 yılında bir karar alarak Çarlık döneminde Kazaklara verilen İnguş topraklarını İnguşlara iade etti. Sovyet işgaline uğrayan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetinin ortadan kalkmasıyla Sovyetler tarafından Kafkasya’da sözde özerk cumhuriyetler kuruldu. 7 Temmuz 1925’de Rusya Federasyonuna bağlı Kuzey Osetya Özerk Bölgesi oluşturuldu. Bu bölge 5 Aralık 1936’da özerk cumhuriyet statüsüne yükseltildi. Bu arada Kuzey Osetya cumhuriyetinin başkenti Orconikidze (Vladikavkaz) şehri Osetler ve İnguşlar arasında bölündü. Terek ırmağının sol tarafı Osetlere verilirken Prigorodnıy Rayon adı verilen Terek ırmağının sağ tarafı İnguşlara bırakıldı. 1939 nüfus sayımına göre Prigorodnıy bölgesinin 33.800 kişilik nüfusunun 28.100 kişilik bölümü İnguşlardan oluşuyordu (Tavkul 2002: 85).

1999 yılı Ağustos ayı başlarında Şamil Basayev komutasındaki Çeçen silâhlı birliklerinin Çeçenistan-Dağıstan sınırından Dağıstan’a geçerek sınırdaki üç köyü işgal etmeleriyle birlikte Rus-Çeçen çatışması yeni bir boyut kazandı. Basayev ve Hattab komutasındaki Çeçen silâhlı grupları Çeçenistan’ın Vedeno bölgesinden Dağıstan’ın Botlih bölgesine girerek 3 köyü ele geçirdiler. Rusya başbakanı Sergey Stepaşin Genel Kurmay Başkanı Anatoli Kvaşnin’den askerî müdahalede bulunmasını istedi. Rusya Çeçenlerin Dağıstan’da işgal ettikleri bölgelere bir operasyon düzenledi. Ancak 1994-1996 yıllarındaki Rus-Çeçen savaşında hezimete uğrayan Rusya bu defa Çeçenlere daha temkinli yaklaşmayı tercih etti. 8 Ağustos’ta Yeltsin’in emriyle bölgeye giden Rusya Başbakanı Sergey Stepaşin “Çeçen savaşındaki hataları tekrarlamayacağız. Daha fazla Rus askerinin ölmesine izin vermeyeceğiz” diyerek Rusya’nın ihtiyatlı tavrını sergiledi.

Dağıstan’daki Çeçen güçlerine karşı Rusya, İçişleri Bakanlığına bağlı özel OMON birliklerini bölgeye gönderdi. Bu arada bölgede yaşamakta olan Rus Kazakları da Rusya tarafından silâhlandırılmaya başladı.

1994-1996 yılları arasındaki Çeçen-Rus savaşı sırasında 400 bin kişi Çeçenistan’dan kaçarak mülteci konumuna düştüler. Savaşın bitmesini tâkip eden aylarda bunların yaklaşık 200 bin kadarı geri döndü. Çeçenistan’da yaşamakta olan Avar, Nogay, Kumuk ve Rus Kazakları Çeçenlerden gelebilecek bir ters tepkiden çekinerek toplumsal konularda onlarla bir rekabet ve çekişme içine girmekten kaçındılar. Kültürel merkezler ve birlikler oluşturmuş olan bu etnik gruplara karşı Çeçenler de aleyhte bir davranış sergilemediler (Tavkul 2002: 140).

Dağıstan’da yaşamakta olan Ruslar iki gruba ayrılmaktadırlar. Birinci grup Çarlık Rusyası döneminde 16. yüzyıldan itibaren Terek ırmağının sol kıyılarına yerleştirilen Kazaklardır. İkinci grup ise bölgenin Rusya hâkimiyetine geçmesinden sonra 19.-20. yüzyıllarda bölgeye göç edip, büyük çoğunluğu şehirlerde yerleşen Rus göçmenleridir.

Kazakların Terek ırmağının sol kıyılarındaki toprakları bugünkü Kızlar bölgesi içinde kalmaktadır. 1960’larda burada yaşamakta olan Rus olmayan nüfus bölgenin % 15’ini meydana getiren bir azınlık durumundaydı. Ancak yüksek doğum oranı ve dağlık bölgelerden ovalara büyük bir nüfusun göç ettirilmesiyle, günümüzde Kızlar bölgesinde Rus olmayan nüfus toplam nüfusun % 50’sini meydana getirmektedir. Ruslar mahallî idarî birimlerde temsil edilmemekte, meselâ bölgenin polis teşkilatının ancak % 10’u Ruslardan meydana gelmektedir. 1990’da Rus Kazakları Aleksandır Elson liderliğinde “Aşağı Terek Kazak Birliği”ni kurdular. Bu teşkilat Dağıstan’dan Stavropol’a kadar bütün Rus Kazaklarının bölgelerini birleştirmeyi amaçlıyordu. Dağıstan’daki Rus Kazaklarının kurduğu “Aşağı Terek Kazak Birliği” aynı zamanda Kuzey Osetya’nın başkenti Vladikavkaz’da üslenmiş olan Terek Kazak Ordusu teşkilatının da bir üyesi idi. Dağıstan’daki diğer Ruslar da Sergey Sinitsin liderliğinde kurulan Rusya Slav Hareketi adlı teşkilatın çatısı altında birleşmişlerdi.

1994 yılı Temmuz ayında Mahaçkala’da Russkaya Obşçina (Rus Toplumu) adıyla yeni bir örgüt kuruldu. 200 bin kişilik Rus toplumunu temsil ettiğini ileri süren bu örgüt Dağıstan’daki Rusların haklarını koruma amacında olduklarını bildirdi. Rusya Federal Hükümeti bu örgütü destekleyerek Dağıstan’ın iç politikasındaki etkisini artırmayı düşünüyordu.

Kazaklar ve Ruslar bugün Dağıstan’da devletin üst siyasî kademelerinde temsil edilmemektedirler ve ekonomik reformlar ile özelleştirme konularından yararlanamadıklarını düşünmektedirler.

Vladikavkaz’da üslenmiş daha radikal Kazak örgütleri Kafkasya’daki ortamı gerginleştirirken, Dağıstan’daki Rus Kazakları henüz fazla sert iddialarla ortaya çıkmamaktadırlar.

1990-1991 yıllarında genellikle Avarların desteklediği, Dağıstan’ın Rusya Federasyonu ile olan bağlarının koparılması teklifine Kazaklar şiddetle karşı çıkmışlar ve Avarlar ile Kazaklar arasındaki ilişkiler gerginleşmişti. Kazaklar Rusya Federasyonu içinde askerî bir toplumsal sınıf olarak tanınmak istiyorlardı. Kazaklar Dağıstan’ın Rusya Federasyonundan tam bağımsızlığını ilan etmesi durumunda kendi topraklarını Rusya Cumhuriyetine katmakla tehdit ettiler. 1990’da Kuzey Osetya’nın başkenti Vladikavkaz’da gayrı resmî bir Terek Kazak Ordusu’nun kurulması bölgedeki Kafkas halklarını endişeye sevketti. Oset-İnguş etnik çatışmalarında Osetlerin yanında yer alan Terek Kazak Ordusu Rusya Federal Hükümeti tarafından umut ettiği desteği sağlayamadı.

Kafkasyanın özellikle batı bölgelerine nazaran Dağıstan, etnik ve siyasî açıdan Rusların zayıf oldukları bir ülkedir. Dağıstan halklarının sahip oldukları güçlü etnik kimliklerinin yanında, bölgede hâkim olan İslamî tarikatlar Dağıstan halkları arasında İslamî kimliğin de güçlenmesini sağlamış ve Ruslara karşı etnik ve siyasî direnişi hızlandırmıştır.

Dağıstan’ın toplam nüfusu içinde Rusların oranı düşük doğum nispeti ve göç sebebiyle azalmaktadır. 1959-1979 yılları arasında Dağıstan’daki Rus nüfusu 214.000’den 190.000’e düşmüştür. 1989-1994 yılları arasında 13.000 Rus’un Dağıstan’ı terk ettiği görülmektedir. Rusların yoğun olduğu Kızlar bölgesinden resmî olmayan istatistiklere göre her ay yaklaşık 500 Rus Rusya’ya göç etmektedir (Tavkul 2002: 165).

Adige Cumhuriyetinin yer aldığı Rusya Federasyonunun Krasnodar Eyaletinin merkezi olan Krasnodar şehri 17. yüzyıl sonlarında Zaporoj Kazakları tarafından kurulmuştu. Kazaklar Krasnodar şehrinde ve eyalette siyasî ve idarî bir güç oluşturdular ve hesaba alınması gereken bir güç olarak kaldılar. Moskova tarafından tayin edilen bir idareci tarafından yönetilen Krasnodar eyaletinde Kazaklar son yıllarda mahallî polis teşkilatına yardımcı unsurlar olarak görevlendirilmeye başladılar.

Kazaklara tanınan bu gibi ayrıcalıklar bölgenin etnik yapısında karışıklık ve huzursuzluklara sebep oldu. Resmî rakamlara göre 1994 yılında Krasnodar eyaletinde 120 farklı etnik grup yaşamaktaydı (Nissman 1995).

Son yıllarda Adige Cumhuriyetinin parlamentosunun aldığı üç aşamalı bir karar Krasnodar eyaletindeki var olan etnik dengeyi tehdit eder duruma geldi. İlk olarak Adige Cumhuriyeti parlamentosu Krasnodar eyaleti yönetimine, Karadeniz kıyısında yaşamakta olan Şapsığlar için özel bir bölge kurulmasını teklif etti. Adige parlamentosu ikinci olarak Adige Cumhuriyetinin sınırlarında bir değişikliğe gidilerek, Krasnodar eyaleti içinde bir ada görünümünde olan cumhuriyetin doğu sınırlarının Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti ile, güney sınırlarının ise Abhazya ile birleştirilmesini teklif olarak sundu. Adige parlamentosunun kendi anayasasını kabul etmesi ise Krasnodar eyaletinde hassas dengeleri sarsan üçüncü aşama oldu.

Krasnodar eyaleti yönetiminin başkanı Y.M. Haritonov 15 Nisan 1995’te yaptığı bir açıklamada Şapsığlara özerklik verilmesi konusunda Krasnodar eyaletinin değil, Moskova’nın söz sahibi olduğunu açıkladı (Nisman 1995).

Bundan iki ay sonra Krasnodar eyaletinde söz sahibi olan Kazak gruplarından “Kuban Vatanseverler Kongresi” Adige Cumhuriyetinin sınırlarında yapılacak her türlü değişikliğe karşı çıkacaklarını açıkladı. Kuban Vatanseverler Kongresi Adige Cumhuriyeti sınırlarının Karaçay-Çerkes ve Abhazya Cumhuriyetleri ile birleştirilmesinin Kafkasya’da bir Müslüman devletler kuşağı ya da Hazar denizinden Karadenize kadar Kafkasya’da bir islam devleti meydana getirme fikriyle bağlantılı olduğunu ileri sürdü.

Rusya Federasyonu’na göç etmek zorunda kalan Ahıska Türkleri gittikleri pek çok yerde Ruslar ve Kazaklar tarafından iyi karşılanmadılar ve aralarında sosyal, siyasî ve ekonomik sebeplere dayanan etnik gerginlik ve çatışmalar baş gösterdi. Özellikle Rusya Federasyonu’nun Kafkasya kısmında yer alan Krasnodar bölgesine göç eden yaklaşık 16.000 Ahıska Türkü buradaki Kazaklar tarafından istenmeyen unsurlar olarak ilan edildiler ve bölgeyi terketmeye zorlandılar. 1997 yılında sayıları 13.000 civarına düşen Krasnodar bölgesindeki Ahıska Türkleri en temel vatandaşlık ve insan haklarından mahrum olarak yaşarlarken, bölgedeki resmî yöneticilerin ve etnik grupların baskıları sonucunda bir etnik temizlikle karşı karşıya kalmışlardır. Bölgede hâkim etnik grup olan Kazaklardan oluşan polis güçleri Ahıska Türkleri üzerinde büyük bir baskı kurmuşlar ve haksız yere tutuklamalara ve hapis cezaları vermeye başlamışlardır. Sürgünlerinin yıldönümü olan 14 Kasım 1997’de düzenledikleri bir anma toplantısında Kazaklar Ahıska Türklerini açıkça katliam yapmak ve Krasnodar’dan sürmekle tehdit ettiler. Rusya Federasyonu hükümetinin Federatif İlişkiler ve Milliyetler Bakanı Vladimir Bauer Krasnodar’dan Türkiye’ye ve Gürcistan’a gönüllü olarak göç etmek isteyen Ahıska Türklerine destek sağlanacağını açıkladı. 24 Kasım 1997 tarihindeki açıklamasında Bakan yalnızca Rusya vatandaşlığına sahip Ahıska Türklerinin Krasnodar’da yerleşmelerine izin verileceğini bildirdi. Bu durum federal ve mahallî idarecilerin Ahıska Türklerinin organize edilmiş bir göçünü başlatmaya hazırlandıkları şeklinde yorumlandı. Fizikî-psikolojik bir baskının yanı sıra soykırım tehlikesi ile de karşı karşıya bulunan Krasnodar bölgesindeki Ahıska Türkleri gayrı insanî şartlar altında yaşamaya zorlanmaktadırlar. Rusya Federasyonu vatandaşlığına sahip olmadıkları için kanunî olarak çalışmaları, mülk sahibi olmaları, resmî belgeler edinmeleri ve hatta evlenmeleri bile yasaktır. Pasaport ve ehliyet gibi bölgeye göç etmeden önce edindikleri şahsî belgelerini kaybetiklerinde Rusya makamlarına başvurarak yenilemelerine imkân yoktur. Kendi aralarında yaptıkları evlilikler resmen onaylanmamakta ve tanınmamaktadır. Ahıska Türkleri Krasnodar bölgesinde sosyal güvenlik ve halk sağlığı sistemine de dahil edilmemişlerdir. Ortaokul seviyesinin üzerinde eğitim almaları da imkânsızdır. Ahıskalı çocuklar için okullarda Türkçe öğretmeyi isteyen öğretmen bulunmadığı gibi, onların haklarını koruyan hiçbir kanun da yoktur. Mahallî idareciler Ahıska Türklerinin Krasnodar bölgesinden başka bir yere göç etmeleri için iki sebep ileri sürmektedirler:

1-Ahıska Türkleri illegal yollardan gelip bölgeye yerleşmişlerdir. Vatandaşlık ve oturma belgeleri yoktur.

2-Ahıska Türkleri kültürel açıdan bölge insanlarıyla, özellikle Kazaklarla uyuşamamaktadırlar ve onların bölgedeki varlığı etnik çatışma tehlikesini güçlendirmektedir.

1998 yılı Mart ayında Krasnodar bölgesinin mahallî idarecileri ve bölgedeki aşırı milliyetçi Kazaklar Ahıska Türkleri üzerindeki baskılarını arttırarak onları bölgeyi terketmeye zorladılar. Krasnodar bölgesi Kazaklarının lideri Ahıska Türklerini bölgeyi derhal terketmeleri için uyardığını, şayet kendileri gitmezlerse bölgeyi zorla tahliye edeceklerini açıkladı. Moskova’da bulunan Ahıska Türklerinin teşkilatı “Vatan”ın başkanı Yusuf Sarvarov, Krasnodar’da mahallî idarecilerin etnik gerilimi azaltmaya yönelik hiçbir tedbir almadıklarını bildirdi. Krasnodar bölgesindeki problemi çözmek için 6-7 Haziran 1998’de Rostov’daki Bolşaya Orlovka’da düzenlenen görüşmede bu meseleler tartışılarak bir çözüm yolu bulunmaya çalışılırken, Ahıska Türklerinin Türk kimliklerini kaybetmeden ata yurtlarına dönüşleri için çalışılmasına karar verildi. Ahıska Türkleri Gürcistan’dan bir çözüm beklerlerken, Gürcü hükümetinden hiçbir ekonomik ve siyasî taleplerinin olmadığını, tek gayelerinin Gürcistan cumhuriyetinin bir vatandaşı olarak vatanlarına yerleşmek olduğunu ifade ettiler. Bugün Krasnodar bölgesinde kalan 12.000 Ahıska Türkü, Krımski, Beloreçenski, Apşeronski ve Abinski ilçelerinde yaşamaktadırlar.

SONUÇ

Etnik temelli siyasî grupların bölgede etkilerini artırma mücadelesi, Kafkasya’yı Rusya Federasyonu içersinde derinleşen krizlerin merkezi olan bir bölge haline getirmiştir.

Tarihî olarak, Kazaklar Kafkasya’ya coğrafî esasa göre çeşitli ırmak boylarında yerleştirilmişlerdi. Bu şekilde Don, Kuban ve Terek Kazak Orduları oluşturulmuştu. Kazakların günümüzdeki teşebbüsleri ise bu coğrafî bölünmeyi siyasî bir bölünmeyle yer değiştirmeye zorlamak yönündedir. Rusya Federasyonu yetkilileri Kazak hareketini kontrol altına almaya çabalamaktadırlar.

Kazakların örgütleri 19. yüzyılda Güney Rusya’yı Kafkasyalıların hücumlarından koruyan geleneksel Kazak Savunma Hattı’nın yeniden hayata geçirilmesine çalışmaktadırlar. 1989 yılından beri Kafkas cumhuriyetlerinden Rusya’ya göç eden Rus nüfusundaki büyük artış Kazak Savunma Birimlerinin oluşturulmaya başlanmasında önemli rol oynamıştır. Ancak Çeçen-Rus savaşında olduğu gibi, Kazakların Rusya tarafından silahlandırılması Kafkasyalı etnik gruplar arasında rahatsızlık yaratmaktadır.

Kazaklar kendilerini Ruslardan ayrı bir etnik grup olarak kabul ederek, etnik kimlik temelinde siyasî haklar istemektedirler. Kazaklar mülkiyet statüsü konusunda ayrıcalıklar, hükûmetin bütün organlarında temsil hakkı, prestijli işlerde görev almada öncelik gibi talepler dile getirmektedirler. Silâhlı çatışmaların yaşandığı bölgelere coğrafî yakınlığı öne sürerek, silâh taşıma haklarının meşrulaştırılmasında ısrar etmektedirler.

Kazakların Rusya Federasyonu’ndan esas siyasî talepleri Rus ordusunun içinde Kazak askerî birliklerinin kurulması, kendi idarî teşkilâtlarının eski haline getirilmesi ve Sovyet ihtilaliyle kaybettikleri haklarını ve ayrıcalıklarını yeniden elde etmektir.

KAYNAKÇA
ARSLAN, Ali (1998), “Don-Kuban-Terek Birleşik Kozak Devleti’nin kuruluşu ve bağımsızlığının tanınması için Osmanlı Devleti’ne müracaatı (1917-1921)” Kafkas Araştırmaları, IV, 129-152.
BADDELEY, John F. (1989), Rusların Kafkasya’yı istilası ve Şeyh Şamil.-İstanbul.
GÖKÇE, Cemal (1979), Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya siyaseti.-İstanbul.
HIZAL, Ahmet Hazer (1961), Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklal Davası.-Ankara.
KASUMOV, Aliy Hasanoviç - Hasan Aliyeviç Kasumov (1992), Genotsid Adıgov. İz İstorii Borbı Adıgov za Nezavisimost ve XIX veke.-Nalçik: İzdatelstvo “Logos”,
NISSMAN, David (1995), “Another Group in the Caucasus-The Adygey-Challange Moscow’s Control There” Prism, 1 (7), June 16.
POKSHISHEVSKIY, V.V (1984), “Geography of prerevolutionary colonization and migration processes in the North Caucasus”. Soviet Geography. Vol. 25, iss. 7, 514-528.
ROTAR, İgor (1996), “A New Caucasian War: Myth or Reality?” Prism, 2 (3), February 9.
SAYDAM, Abdullah (1995), “Kuzey Kafkasya’daki Bağımsızlık Hareketleri” Avrasya Etüdleri, 2 (1), 88-122.
TAVKUL, Ufuk (2002), Etnik Çatışmaların Gölgesinde Kafkasya.-İstanbul: Ötüken Neşriyat.
TOLSTOY, L.N. (1974), Kazaklar (Çev. Nedim Önal). İstanbul: Altın Kitaplar.

Doç. Dr. Ufuk TAVKUL

Kafkasyalılık

Şubat 28, 2016

Evet, bugün öyle görünüyor ki, halklarımızın yani Kafkasya’nın içinde bulunduğu durumun kurallara uygunluğunu kabul etmek daha objektif olacak. Fakat bu kurallılık doğal ve söylendiği gibi bizim gelişimimizin, hatta devrimci hamlelerin bir sonucu değildir. Ama evrimci bir hareket de olmayıp, halklarımızın kendileri için doğal olmayan, devrime yabancı yaşam biçimlerine, yabancı mücadele bayrakları altında sürüklenmesidir. Evet, bizim doğal olmayan yasallılığımız, halklarımızın- yaşam ve ruhlarının- zor kullanılarak Rus halkının tarihsel sosyo-politik ve ekonomik gelişim sistemine dahil edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Kafkasya’nın yüz yıl önce Rusya ile başlayan teması, sürekli var olan çelişkileri, daha önce hiç olmadığı kadar açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu çelişkiler eski yarı vahşi halkların komünist ideolojiyle birlikte sınıf savaşı yapmaları, eski dünyanın yıkım süreçlerine dahil olan Ekim devrimi ve imparatorluğun fetih siyasetinin ilerici rolü sayesinde ortaya çıkmıştır. Marksist-Leninist diyalektik, temasa geçmeleri halinde halkların yakınlaşma eğilimi içine gireceklerini çok iyi kavramış fakat uzun süre dikkate alınmamaları halinde kaçınılmaz bir biçimde çelişkiye dönüşecek olan ulusal özelliklerin değişmezliğini hiç fark edememiştir. Halklar ve özellikleri gibi sürekli olan şeyler arasındaki çelişkilerin değişmezliği ise kaçınılmazdır.

Günümüzde bu dikkate alınabilir. Fakat bunun için halkların kaynaşmasının, özellikle de yapay kaynaşmasının kaçınılmazlığını öne süren Lenin-Stalin dogmasını reddetmek gerekir. Dünyanın gelişimi, bir ulus olarak canlanan etnik grupların diğer uluslarla kaynaşamayacağını, gelişimlerinin ise ulusal bilincin artmasıyla -birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir. Bu bilinç, tek başına oluşun gelişmemiş tabakalarından kurtularak, diğer halklara ve bununla birlikte de çoğu zaman değişik savaş biçimlerine dönüşen ulusal bağımsızlığa maksimum derecede açılmaya yöneliktir. Kafkasya buna parlak bir örnektir. Kafkasya tarihi, Kafkas ırkına ait olan, fakat ulus olma formasyonuna ulaşamamış etnik grupların birçok yakınlaşma ve tek başına oluş süreçlerini içeren bir gelişim tarihidir ve ulusal ruhun yok edilemeyeceğinin bir kanıtıdır.

Yalnızca Kafkas ırkında ruh salt bir özdeşliğe ulaşmakta, yalnızca burada ruh doğa ile tam bir kıyaslamaya girişmekte; kendisini salt bir bağımsızlık içinde tanımakta, iki aşırılık arasında kaybolmaktan kurtulmakta, kendini ve özünün gelişimini tanımlamakta böylelikle de dünya tarihini doğurmaktadır. Dünya tarihinin gelişimi “Kafkas ırkından geçmektedir.” Hegel, “Ruhun Felsefesi”nde böyle yazmaktadır. Ne yazık ki, çağdaş Kafkasya’nın ne tarihsel ne de felsefi düşüncesi `henüz böyle bir kendini kavrama derinliğine ulaşamadı. Gerçi Kafkasyalıların davranışları bize, kendi ayrıcalığını sezgisel olarak hissettiğini gösteriyor.

Dünyada Kafkasya da dahil tek yönlü süreçler yoktur. Fakat uzak ve yakın tarihin artılarının ve eksilerinin birçok açıdan benzersiz olan bu ülkenin halkları tarafından değerlendirilmemiş, yani onların yarattığı faktörler tam olarak etkili olamamıştır. Kafkasyalılar jeopolitik üstünlüklerini bilinç altında hissetmişler, bu da onların dirence, en güç koşullarda bile kendini koruma yeteneğine sahip olmalarında bir etken olmuştur. Avrupa Asya halkları, özellikle Rusya, Kafkasya’yı Kafkasyalılardan daha fazla değerlendirmişlerdir. Rusya’nın Kafkasya’ya hakim olma sorununda her tür devlet düzeni ve rejiminde gösterdiği sistematiklik, sebat; sertlik ve sürekliliği bununla açıklayabiliriz. Kafkasya’ya böylesine ısrarla yaklaşmalarındaki birçok nedenden birisi de ülkemizin jeopolitik ve etnik açıdan sınırlılığıdır.

Kafkasya’ya yapılan fetih seferleri tarihini anımsayalım. Bu seferler pratik olarak dünyanın dört bir tarafından yapılmakla birlikte, Kafkasya’ya en aktif biçimde kuzey ve güneyden saldırılmıştır.

Kafkasya’nın benzersizliği, burada Avrupa ve Asya’nın, Doğu ve Batı’nın yalnızca kültürel değil, etnik olarak da birleşmesi ve Kafkasyalılık kavramının kaynaşmasıdır. Kafkasya, böylelikle iki kıtanın, Asya ile Avrupa’nın arasında ve sınırları içinde, siyasi ve hatta coğrafi olarak bulunmaktadır. Bu sıradışı üstünlüğü; yalnızca , etno-kültürel değil, felsefi açıdan da kavramak durumundayız.

Dünyada, tarihin bilinen döneminde fetih amaçlı askeri çatışmalar yaşamayan iki komşu ulus bulmak güçtür. Bu açıdan yalnızca Kafkasya bir istisnadır ve Kafkasya halkları Kafkasyalılığı bir prestij olarak kabul etmişlerdir. Başka bir deyişle, Kafkasya insanlığın bilincinde kendine özgü özellikleri ve bunlardan kaynaklanan durumuyla ayrı bir kıta olarak algılanır ve yaşamını sürdürür. Belki de bu nedenle, bu kabul edilmeyen kıta özgürlük mücadelesinde bu denli ısrarcıdır. Kafkasya’da bazen bir tek halkta olduğundan daha güçlü bir birlik olma bilinci vardır. Ayrıca, Kafkasyalılığın bazen bir ırk özelliği değil de, - bir ulus özelliği olarak düşünülmesi de çok normal görünmektedir. Mantıksal olarak izin verilmemekte birlikte bu akla gelmektedir.

A. Avtorhanov bundan son derece inandırıcı olarak söz etmektedir: Dillerdeki diyalektik farklı boyların mevcudiyetine karşın, dağlılar kültürel ve etnografik tarihsel verilere göre, gerçekte birbirleriyle akraba kabilelerden oluşan tek bir halk oluşturmaktadır. (“Ubiystvo Çeçeno-inguşskogo Naroda, Narodoubiystvo v SSSR” sf: 7) Aynı şeyi Kafkasya kökenli olmayan halkları da dahil ederek tüm Kafkasya için de söylemek mümkündür. Çünkü günümüzde bir çok bakımdan “Kafkasyalılaşmışlardır”. Özellikle günümüzde Kafkasya’da oluşan siyasal süreçleri ve ulusal-devlet olarak kuruluş düşüncesini Kafkasyalılık bakış açısından irıcelemek gerekir. Bu bizim ulus olarak yeniden doğuş mücadelemizde dayanak noktamız olacaktır. Buna özgürlük idealine olağanüstü bağlılığımızı da ekleyebiliriz. Bu, hiç kısıtlamasız, koşulsuz bir ulusal ve kişisel özgürlüktür: Kollektif ve bireysel özgürlüğün birleşmesi, “uygarlık yanlısı” Rusya’nın vahşi göründüğü maksimum bir özgürlük; gerçekte özgür bir ruhun konsantre ifadesi, Kafkasya’nın bir özelliğidir.

Fakat Kafkasyalılık bilincinde, Rus ve Sovyet imparatorluğunun ağır; yok etmeye varan siyasetinin bir sonucu olarak beliren bir deformasyonun varlığını yadsımak da mümkün değildir ve geçmişte herkesin bildiği bu şeyleri anımsatmaya gerek yoktur. Bizim için gerekli oları bugünkü faktörler ve biçimlerdir.

Ulusal olarak yeniden doğuş düşüncesi günümüzde tüm dünyaya mal olmuştur. Fakat Rus İmparatorluğu halkları ve özellikle de Kafkasya açısından değerlendirilmeli ve ulusal özgürlük aracılığıyla da gerçekleştirilmelidir; aksi takdirde salt düşünce olarak kalır. Üstelik ulusal özgürlük, geleneksel anlamda dar bir ulusallık olarak değil, tüm Kafkasya göz önüne alınarak düşünülmelidir.

Bunu; imparatorluk merkezi tarafından açıkça beslenen bazı Kafkas halkları temsilcilerinin savunduğu Kafkas ayrılıkçılığı fonunda vurgulamak önemlidir. Herhangi bir Kafkas halkının, Kafkasya birliğirıi göz ardı ederek ve diğerlerinden koparak özgürlük ve yeniden doğuşa ulaşabileceği gibi yanılgılar, kötü yanılgılar olup; Kafkasya’nın kaderi açısından baltalayıcı ve stratejik özellikler taşırlar. Bu yanılgılar imparatorluk merkezince, Kafkasya halkları arasındaki çatışmalara da dayanarak, (İnguş-Osetin v.b.) kışkırtılmakta ve desteklenmektedir. Bu yapılırken de, her iki tarafta bu sorunun çözümünün tümüyle Rusya’ya bağlı olduğu, çünkü bunun Rusya’nın iç sorunu olduğu havası yaratılmak istenmektedir. Ve her iki taraf da, birbirlerini öldürerek imparatorluğun kucağına düşmekte, böylelikle de Kafkasya’nın ortamını altüst etmektedirler. Her iki tarafta yalnızca bu yolu görebilmekte, bunun özellikle kendileri için bir felaket olacağını fark etmemekte, daha başka güvenli bir yolun olduğundan, yani sorunlarını Kafkasya Ocağı yoluyla çözümleyeceklerinden, ama önce bu ocağı kurmaları gerektiğinden söz etmemektedirler.

Ama bu nasıl yapılacaktır? İşte Kafkasyalılar için en önemli soru budur. Bunun için öncelikle Kafkasya kendisine bakmalıdır: Her Kafkas Cumhuriyeti, fonksiyonu bir süre için kesilmiş Kafkasya devletinin bir üyesi olduğunun bilincine varmalıdır. Daha sonra tüm ilerideki hareketler bu birliğin siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını düzenlemeye yönelik olmalıdır. Birlik için çalışan unsurlar olduğu kadar, bu birliği dağıtmaya yönelik unsurlar da ortaya çıkmıştır. Dinsel unsura özel bir dikkat yöneltilmelidir, çünkü bu birleştirici olduğu kadar, parçalayıcı da olabilir. Eğer imparatorluk merkezinin Müslümanları ve Hıristiyanları kıyaslayarak bundan ikinci şıkta yararlandığı dikkate alınırsa, bu konudaki çalışmanın dinlerden birisini ön plana çıkarmak için değil, onların potansiyelini birleştirmek için yapılması gerekir ve bu Kafkasyalılık düşüncesi geçerli olacak biçimde olmalıdır.

Ben Kafkasyalıyım. İşte günümüzde herhangi bir Kafkasyalı yurtseverin konumu ve siyasal olarak öncelik vermek durumunda olduğu konular, sloganı ve düşünsel dayanağı bunlardır. Kafkasyalılık; işte bizim ulusal kurtuluş davasındaki milliyetimiz budur. Ama ancak Kafkasya’nın kurtuluşundan sonra biz Azerbaycanlı, Abhaza, Gürcü, Ermeni, Adigeyli, Balkarlı, Kabardin, Karaçaylı, Çerkes, Osetin, Abazin, İnguş, Çeçen ya da Dağıstan hakları olabileceğiz; ya da hiç bir zaman olamayacağız. Kafkasyalılığın tek alternatifi vardır; o da komünist imparatorluğun asimile olmuş, kişiliksiz halk kitlesi olmaktır.

Ben seçimimi yaptım. Kafkasyalıyım.

Bağımsızlığın Eşiğinde,Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 190-195. Ank. 1996.
Zelimhan Yandarbi(yev)

Milli Tarih Şuuru

Şubat 28, 2016

Sosyal ilimler, “millet kavramını”; din, dil, ırk vatan ve kültür birliği içinde olan, aynı tarihi ve ideali paylaşan, geçmişte olduğu gibi gelecekte de beraber yaşamayı amaçlayan insan toplulukları olarak tarif eder. Ayrıca, bir insan topluluğunun, milli bütünlüğe kavuşması için, belli bir süre birlikte olması tezi savunulur. Aynı vatanı paylaşan insanlar arasındaki ilişkiler, milli kültürü oluşturduğu gibi, dıştan gelen tehlikelere karşı gösterilen tepkiler milli birliği meydana getirir denilmektedir.

Kısaca, millet olma, bir insan topluluğunun müşterek duygu ve düşüncenin doğuşunda, beraber yaşanan hayat, topluluğun geçmişi (ki, ne kadar uzun bir zamanı ifade ediyorsa, o kadar değer kazanır), en önemli unsur olurlar.

“Millet” denen sosyal varlığın, sosyal oluşumun meydana gelmesinde etkili olan en büyük değerlerden birinin, topluluğun tarihi olduğu görülür. İyi veya kötü günlerin beraber yaşandığı, her türlü hatıranın gömülü olduğu zaman.. Müşterek kültürün doğuşuna vesile olan ilişkiler dizisinin, olayların saklandığı geçmiş.. Bütün bunlar, milletin tarih şeridini meydana getirir.

İnsanın, yeryüzünde topluluk halinde yaşamaya başladığı en eski zamandan itibaren Kuzey Kafkasya’da tarihe malzeme bulmak mümkündür. Son ikibin yılın Kuzey Kafkasya’sı daha net görüntüler verir. Yakın çağ ve zamanımız ise, “Kuzey Kafkasya’nın sahibiyim” diyen bir milletin varlığına şahittir. Bu millet, adını tarihe tescil ettirmek üzereyken Ruslar tarafından boğulmak istenmiştir. Dağıtılmış yarı mefluç bir hale getirilmiştir.

Kuzey Kafkasyalılarda milleti meydana getiren değerlerin var olup-olmadığını incelersek, olumlu sonuçlar alırız:

1. Vatan Birliği : Kuzey Kafkasya, doğal bir bütünlüğe sahiptir. Güneyden Kuzeye doğru; Kafkas dağlarının zirvelerinden Maniç Nehri’ne, doğudan batıya doğru; Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar uzanır. Kabaca hudutları çizilen bu ülkenin gerçek sahipleri, asırlardır orada oturan Kuzey Kafkasyalılardır.

2. Din: Kuzey Kafkasya halkı Müslüman’dır. Ayrıca Kuzey Kafkasyalılar, İslamiyet’in beraberliğinde getirdiği çok geniş bir hoşgörüye sahiptirler.

3. Dil: Kuzey Kafkasya’da düşündürücü olan dildir. Birkaç dil ve bunların lehçeleri konuşulur. Fakat, millet olmak için dil, yeterli bir engel değildir. Yeryüzünde ayrı diller konuşan toplulukların meydana getirdiği milletler vardır. Bu tür milletlerin kurduğu devletler zamanımızda çoktur.

Kuzey Kafkasya, bağımsız kalabilmiş olsaydı, bu güne kadar dil birliğine çoktan yaklaşmış olacaktı. Bu hususun sağlanması gene mümkündür.

4. Irk : Mevcut milletlerin hiçbiri tek bir ırktan meydana gelmemiştir. Kafkasyalıları bölmeğe çalışanlar, bu gerçeği çok iyi bilirler. Evet, Kuzey Kafkasya’da bazı ırklar karışmıştır. Fakat, kendisini yabancı kabul eden hiçbir unsur yoktur. Kan birliğine doğru önemli adımlar atılmıştır.

5. Kültür Birliği : Yüzyıllar boyu sürdürülen müşterek hayat, Kuzey Kafkasya kültürünü meydana getirmiştir. Bugün, gerek anavatanda ve gerekse mucaherette bulunan Kuzey Kafkasyalıları dimdik ayakta tutan bu kültürdür. Kuzey Kafkasya, gelenekleriyle, yazılı ve sözlü edebiyatıyla, müziği ile bir bütünlük arz eder. Bunun aksini hiç kimse iddia edemez.

6. İdeal Birliği : Kuzey Kafkasya’da birlik içinde bağımsız yaşamak, her zaman tek düşünce olmuştur. Milli birlik ruhu, o kadar yaygın ve o kadar eskidir ki, yüzyıllar boyu çok büyük dış güçler Kuzey Kafkasya’nın bu sosyal değerini yıkamamışlardır.

Batu Han orduları karşısında bütün kavimler karton kuleler gibi savrulup giderken Kuzey Kafkasya inatla direnmiştir. Altın Ordu’ya karşı durabilmiştir. Timur Orta Doğu’da kasırga gibi eserken, Kuzey Kafkasya’da hızını kesmek zorunda kalmıştır. Kırım Hanlarının, Nogay ve Kalmuk göçebelerinin her saldırışı püskürtülmüştür. Osmanlı’lar, sadece sahillerde tutunmakla yetinmişlerdir.

Dünyanın en korkunç emperyalist devleti Rusya’ya karşı ise, bir bütün halinde karşı koymuştur. Tek bir vatan, tek bir millet olduğunu cihana ispat etmiştir.

Doğu’da Çeçenler arasından çıkan İmam Mansur, ülkenin en batısındaki Anapa Kalesi’ni savunmuştur. Orada Ruslara esir düşmüştür. İmam Şamil’in, naipleri, Batı’da valilik yapmışlardır. Halk tarafından sayılmış, saygı görmüşlerdir. Vatan müdafaası, tek bir yürek, tek bir yumruk halinde milli güçle yürütülmüştür.

11 Mayıs 1918 tarihinde kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Kuzey Kafkasya’nın ideal birliği içinde olduğunun en büyük delilidir. Emperyalist Çarların varisçisi kızıllar, bu genç cumhuriyeti yaşatmamışlardır. Kuzey Kafkasyalılar, kurdukları devleti gene milli birlik içinde savunmuşlardır.

Bütün bu olanlara rağmen, Kuzey Kafkasya’nın ideal birliği yok olmamıştır. İdeal birliği bugün de vardır. Gelecekte de var olacaktır.

Bu ideal, gelecekte Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığını sağlayacak şekilde güçlenerek yaşayacaktır.

7. Tarih Birliği : Çok gerilere gitmeğe gerek yok. Son yılların olayları, Kuzey Kafkasyalıları bir bütün halinde etkilemiştir. Her şey birlikte yaşanmıştır. Her acı, her sevinç birlikte tadılmıştır.

Açık ve seçik bu gerçeklere rağmen, bazı imajlar, bazı düşünceler telkin edilmeğe çalışılmaktadır.

“Kuzey Kafkasya’da özerk cumhuriyetler varmış. Kendi dilleri ile yazıp okuyorlarmış. Her cumhuriyetin halkı önemli haklara sahipmiş.”

Bu durum, Rus emperyalizminin Çarlık devrinden beri yürüttüğü yayılımcı politikanın devamından başka bir şey değildir. “ Parçala, yut!” planının değişmez hedefidir.

Kuzey Kafkasya’da tek bir millet vardır. Bu sebeple tek bir cumhuriyet kurulabilir. Bu cumhuriyetin eğitim, kültür, ekonomi planlarını hazırlamak, Ruslara değil, Kuzey Kafkasyalılara düşerdi. Bunun böyle olması gerektiğini elbette zaman gösterecektir. Hiçbir yalan, hiçbir yanlış iş sonsuza kadar devam etmeyecektir.

Telkin edilmek istenen en önemli şeylerden biri de şudur :

“Ruslarla aramızda bazı tatsız şeyler olmuştur. Şimdilik bunları unutmamız gerekir. Bugünkü Rus yönetimi, soydaşlarımıza önemli haklar tanımıştır. Bunlara gölge düşürmek gibi bir hata yapabiliriz. Sonra, Kafkasya’yı Çarlar istila etmiştir. Komünistlerin bunda günahı yoktur.”

Bizi geçmişimizden kimse koparamaz. Tarih, bir milletin boy verdiği verimli bir topraktır. Bir milletin kökleri, tarihinde saklıdır. Yaşamak, dal budak salmak için tarihinden güç alır. Milli gururu, tarih şuuru olmayan yığınlar millet olma vasfını kaybederler.

Yüzyıl süren kanlı savaşları nasıl unutabiliriz? Anapa savunmasını, Dargo’yu, en son Hodz Vadisi’ndeki kanlı boğuşmayı nasıl olmamış kabul edebiliriz? Yüzbinlerin yurtlarından sürülüşünü nasıl inkar edebiliriz?

Ya kızılların yaptıkları… Genç Cumhuriyetin yıkılması. Çeçen ve Karaçayların sürülmesi. Seçkin aydınların yok edilmesi. Bunları nasıl unutabiliriz?

Bütün bunlar, Kuzey Kafkasya’nın gerçek sahipleri olduğumuzun belgeleridir. Tapu ilamlarıdır. Bütün dünya, bu olaylarla bizim gerçek hüviyetimizi öğrendi. Bunlardan nasıl vazgeçebiliriz? Köksüz, tarihinden kopmuş bir topluluk millet olabilir mi?

Geçmişi unutmamız gerekirmiş! O zaman geriye ne kalır? Koca bir hiç!

Biz tarihini bilen bir millet olacağız. Acı da olsa, gerçekleri bileceğiz. Nesillerimize bu acı gerçeği öğreteceğiz.

Böylece kimsenin saptıramayacağı, zaten varolan “Milli Tarih Şuuru”, milletimizin belleğine sonsuza kadar yaşayacaktır.

Bunu yok etmeğe kimsenin gücü yetmeyecektir.

Osman ÇELİK

Neden Konfederasyon?

Şubat 28, 2016

Bir toplumu yaratan; ne ırktır, ne kan bağıdır. Temel öğe biz duygusudur. Bu duygu ortak kültür yaratır. Ortak kültürü yaratanda, yüzyıllar boyu bir arada yaşamaktır. Yani kuşaklar boyu, aynı koşulları paylaşmaktır.

1864 yılında; yurtlarını, Kafkasya’yı terk etmek zorunda kalarak, Osmanlı topraklarına intikal edenlere ÇERKES’ ler adı verilmiş, kayıtlara öyle geçirilmiştir. ÇERKES kelimesi, KAS unsuruna mensup bütün Kafkas Kabilelerinin adıdır. Bunların her birinin kendine mahsus ayrı dil ve kültürleri olmakla birlikte ananeleri, kader birliği onların birbirlerinin kardeşi olmalarını sağlamıştır. Hiç olmasa, aynı coğrafi bölgenin; insanı, komşusu ve kader birliği içinde ve müşterek bir yaşantıya sahiptirler. Biz Duygusu ile bütünleşmişlerdir.

Biz Duygusu ile bütünleşen bu insanların, dernek kurarak aralarında dayanışma sağlama çalışmaları 1908 yılından bu yana sürmektedir.

1908 yılında İstanbul’da; Çerkes İttihat Ve Teavun Cemiyeti,

1914 yılında İstanbul’da; Kafkaslılar Arasında Neşri Maarif Cemiyeti

1918 yılında İstanbul’da; Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti,

1920 yılında İstanbul’da; Kafkas Tealin Cemiyeti, Kafkasya İstiklal Komutası, Siyasi Göçmenler Komutası kurulmuştur.

Cumhuriyet Döneminde; kurulan dernek, vakıf, klüp ve federasyonlar, dayanışma komutaları faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Günümüzde; yüze yakın Kafkas Derneği mevcuttur. Bir kısmı Kafkas Dernekleri Federasyonu, bir kısmı Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu kapsamında, bir bölümü de bağımsız olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

Bu yapılanmada, toplumu tatmin etmemiştir. TEK TEMSİL arzusu; her platformda dile getirilmekte, her geçen gün bu özlem kuvvetli bir şekilde ifade edilmektedir. Birlikten kuvvet doğar prensibi gerekçe olarak vurgulanmaktadır.

5253 sayılı Dernekler Kanunu ve Dernekler Yönetmeliğinde “kuruluş amaçları aynı olan, en az üç federasyonun bir araya gelmesiyle konfederasyon oluşturulabileceği” ön görülmektedir. Bu durumda Konfederasyon oluşturmak için; bir federasyona daha ihtiyaç vardır. En az beş dernek bir federasyon oluşturabileceğine göre; faaliyetlerini bağımsız sürdüren derneklerle,bir federasyon oluşturulabilir. Bu federasyonun oluşumu ile; konfederasyon oluşturma çalışmaları yapılabilir.

Konfederasyon; derneklerin doğrudan yer almadığı ancak, federasyonları ile temsil edilebildiği bir üst kuruluştur. Bu anlamda; bütün birleşme çeşitleri içerisinde, toplumla direkt teması olmayan SOYUT BİR KURULUŞ olarak kendini gösterir.

 

Konfederasyonlar aşağıdaki özelliklere sahiptir.

- yetkileri İÇ ve DIŞ TEMSİL olarak belirlenebilir.

- Çok disiplinli bir alt yapı ister.

- Federasyonların uyumlu ve disiplinli olması durumunda, konfederasyon bütün toplum için ortak bir ses ve ortak bir TEMSİL durumunu oluşturabilir.

 

Konfederasyon oluşması halinde;

- Profesyonel bir yönetim kadrosuna

- Uygun bir yönetim merkezine

- Yeterli bir bütçeye sahip olması gerekecektir.

Niçin Konfederasyon Oluşturmalıyız:

Bugün neden yakınıyoruz. Temsilde çok parçalı oluşumuz. Dolayısıyla etkin

olamayışımız.

Hangi kuruluşumuz; camiamızı ben temsil ediyorum diyebilir. Hiçbir kuruluşumuzun TEK TEMSİL gücünün kendisinde olduğunu beyan etmesi mümkün değildir. Toplumumuz bize ne diyor; BİRLEŞİN. TEK TEMSİL. Bir an önce bir araya gelin diyor. Buna kulak vermek durumundayız. Bilindiği gibi; bir işte başarılı olmak istiyorsanız, iki vazgeçilmez faktör vardır. Bunlardan birisi YETERLİ KAYNAK, diğeri ise bu kaynağı, doğru ve öncelikli projelerin oluşumunda kullanabilecek bir ÖRGÜTLENME. Bunlardan birisinin yetersizliği, başarıyı olumsuz, yokluğu ise imkansızlığa neden olur. Doğal olarak Konfederasyon’un belirlenmiş görevleri olacak, bu görevler oluşturulacak Tüzük de yer alacak, Konfederasyon’a bağlı Federasyonlarda bu Tüzüğe uymakla yükümlü olacaklardır.

Konfederasyon oluşumunda nasıl bir uygulama yapılabilir.

Konfederasyonu oluşturacak Federasyon zor bir KOMİSYON oluşturulabilir. Bu

Komisyon aşağıda ki işlemleri yapabilir:

- Komisyon asgari müşterekleri tespit eder,

- Bir Konfederasyon Kuruluş Protokolü hazırlanır,

- Kuruluş Protokolü federasyonların tasvibine sunulur uygun bulunduktan sonra Konfederasyon Tüzüğü hazırlanır.

- Kuruluş çalışmalarına geçilir.

Sonuç olarak; toplumumuzun bugün ulaşmış olduğu seviye ve tecrübe; her bakımdan güçlü bir KONFEDERASYON oluşturarak, TEK TEMSİL’i güçlü bir şekilde kullanabilecek durumdadır. Yeter ki BEN duygusundan kurtularak, BİZ diyebilelim. Bunun gerçekleşmesi emek ister, inanç ister. Her şeyden önemlisi güven ister. Temsil gücünün her platformda etkin şekilde kullanabilecek, yetişmiş insanımız vardır. Kaynağımız vardır.

TEK TEMSİL gücünü kullanmak için, Konfederasyon çatısı altında toplanmak, toplumumuzun isteği olup, etkin olmanın tek yoludur.

Osman AKYOL

Dünyanın en geniş ülkesi olarak Rusya bir Avrasya devidir. Petersburg’dan Vladivostok’a kadar uzanan uçsuz bucaksız topraklar, Rusya’yı dünyanın en geniş ve en büyük ülkesi haline getirmektedir. Rusya bu konumu ile, hem Asya’nın hem de Avrupa’nın bütün kuzey bölgelerini sınırları içine almaktadır. İki kıtanın kuzey kısımlarını sınırları içine alacak kadar büyük olan Rusya bu konumu ile bir Avrasya devidir. Avrasya bölgesinin en büyük ülkesi olarak Rusya, bu bölgenin geleceğine en etkili güç olarak gündeme gelmektedir. 20. yy.ın başlarında kurulmuş olan Sovyetler Birliği Konfederasyonu gibi çok büyük bir alana yayılmış olan dünya devletinin dağılmasından sonraki yeni dönemde Rusya bu kez de yine benzeri bir büyüklüğe Rusya Federasyonu olarak sahip bulunmaktadır. Baltık ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin ayrılmasından sonra, kendi içine çekilen Rusya Federasyonu, bugünkü sınırları ile yine de dünyanın en geniş ülkesi konumunu sürdürmektedir. Rusya bugünkü yapısı ile hem dünyanın en geniş ülkesi hem de Avrasya’nın en büyük ülkesi konumlarını var olan yapısında barındırmaktadır.

İlk Rus devleti 9. yy.da Kiev’de kurulduktan sonra Ruslar Slav gücü oluşturabilmenin peşinde koşmuşlar ve bu doğrultudaki mücadele onları doğuya doğru yönlendirmiştir. Avrupa içi kaynaşmalar, o dönemde var olan Hazar Devleti’nden batıya doğru sürüp giden göçler çerçevesinde Ruslar Kiev bölgesinden yavaş yavaş hem doğuya hem de kuzeye doğru kayarak geniş Hazar topraklarını ele geçirmişler ve esas Rus devletini daha sonraları 10.yy. itibariyle Moskova’da kurmuşlardır. Rus devleti Avrupa topraklarında kurulduktan sonra sürekli olarak bir doğu egemenliğine yönelmiştir. Avrupa toprakları dolu olduğu için ve buradaki devletler Rusların Avrupa’nın içlerine doğru yayılmalarına karşı koydukları için, Ruslar daha önceleri Türk boylarının, İskitlerin, Hunların, Avarların ve en son olarak da Hazarların yaptığı gibi batıya doğru göç edememişler ama, Asya ile Avrupa’nın kesişme noktasında devletlerini kurduktan sonra sıkı bir doğu politikası izleyerek doğuya doğru yayılmaya başlamışlardır. Böylece, bugünkü Rusya’nın bulunduğu topraklarda 500 yıl hüküm süren bir büyük Türk İmparatorluğu olan Hazar devletini yıkmışlar, Hazarların aradan çekilmesinden sonra da hem Kafkaslara doğru güneye inmişler hem de doğuya doğru açılarak tarih içinde Hazar İmparatorluğundan sonra, bir Orta Asya Türk İmparatorluğu olan Altınorda İmparatorluğu’nu yıkmışlardır. Böylece 10.yy.dan sonra Ruslar eski Türk imparatorluklarının topraklarında yayılırken Hazar İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra da Türkler güneye inerek, önce Selçuklu İmparatorluğunu Ön Asya topraklarında kurmuşlar, daha sonraları da yine bir Türk imparatorluğu olarak Osmanlı Devleti’ni Anadolu’da kurup yeniden bir Türk imparatorluğunu Avrupa topraklarına yaymışlardır. Hazar Devleti sonrasında Türkler güneye inerek bir Ön Asya gücü haline gelirken, ve bu nedenle Müslümanlığı kabul ederken, Türklerden geri kalan Hazar toprakları Rusların eline geçiyor ve Rusya bir kuzey gücü olarak dünya sahnesine çıkıyordu. Avrupa’ya Hıristiyanlık kuzeyden yayılırken, Rusya’ya geliyor ve Ruslar da Hıristiyanlığı kabul ederek kuzeyin Hıristiyan gücü olarak Avrasya kıtasının önde gelen bir siyasal gücü haline geliyordu. Bu nedenle, Rusya denilince önce bir kuzey gücü akla gelir ve daha sonra da bu gücün hem Avrupa’da hem de Asya’da yaygın olduğu dikkate alınarak Avrasya kıtası hatırlanır. Altınorda İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Rusya bir imparatorluk olarak, Avrupa’nın kuzeydoğusundan sonra bir Asya gücü haline gelmiş ve kendi sınırları içinde bütün Avrupa kıtasını birleştirebilmenin arayışı içine girmiştir. Rusya tarihsel kökenleri itibariyle hem bir Avrupa hem de Asya ülkesi olarak tam anlamıyla bir Avrasya gücüdür.

Avrasya kıtasının kuzeyi Hıristiyan Rusya’nın, güneyi ise Müslüman Türklerin yayılma ve egemenlik alanıdır. Özellikle 15.yy.dan sonra Avrupa topraklarında kurulan Rus devleti doğuya doğru yayılırken, kıtanın bütün kuzeyini kapsayarak Büyük Okyanus kıyısına kadar Rus topraklarını genişletmiştir. Hazar devletinin yıkılmasından sonra ise güneye inen Türkler Horasan merkezli bir siyasal yapılanmaya bugünkü İran ülkesini esas alarak, buradan Kafkasya, Irak, Suriye ve Anadolu gibi Ön Asya bölgelerine yayılmışlardır. Bu süreç içinde önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu gibi iki büyük Türk imparatorluğu Ön Asya’da kurulmuş ve dünyanın merkezi siyasal gücü olarak batılı emperyal güçlere karşı Avrasya’nın koruyucusu olmuştur. Rus İmparatorluğu kuzeyde doğuya doğru ilerlerken, Selçuklu, sonrasında da Osmanlı İmparatorluğu doğudan batıya doğru yönelmişlerdir. Ön Asya Türk egemenliği Tebriz merkezli kurulduktan sonra hızla bölgeye yayılarak, Türk ve Müslüman bir siyasal güç olarak Asya’nın batısı ile Avrupa’nın doğusunu, kıtanın güneyinde bir araya getirebilmenin arayışı içinde olmuştur. Kuzeyde kurulan Rus İmparatorluğu bir Hıristiyan kuzey gücü olarak, dünyanın merkezinde kurulan Osmanlı İmparatorluğu ise, Müslüman güney gücü olarak, batılı emperyal güçlere karşı sürekli olarak Avrasya bölgesinin hakimi konumunda olmuşlardır. 15.yy.da başlayan bu süreç, 18.yy.a kadar devam etmiş her iki siyasal güç imparatorluklarını genişletme siyaseti içinde bulundukları bölgeleri sonuna kadar zorlayarak genişleme sınırını daha ilerilere taşımak için mücadele etmişler ve savaşmışlardır. 18.yy.a gelince, kuzey gücü olarak yerini sağlama alan Rusya bu kez bir dünya gücü olmak isteyince o zaman Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneye inmek istemiş ve bu doğrultuda Osmanlı İmparatorluğu’na saldırmıştır.

18.yy.da başlayan Osmanlı-Rus Savaşları, bir anlamda Avrasya rekabeti olarak hızla ilerleme göstermiştir. Ruslar, Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden dünyanın merkezi coğrafyasına inmek için mücadele ederlerken, Osmanlılar da eski Hazar topraklarına kadar yayılmışlar ve Karadeniz’i bir Türk gölü haline dönüştürme çabası içinde Kırımı ele geçirerek uzun süre denetim altında tutmuşlardır. 19.yy.ın ortalarında başlayan Kırım Savaşı bir anlamda dönüm noktası olmuş, savaşı kaybeden Osmanlı güneye doğru çekilirken, savaşı kazanan Rusya da güneye doğru yayılarak sıcak denizlere ulaşma doğrultusunda Balkanlar ve Kafkaslarda yeni fetihlere kalkışmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına giden süreç Kırım Savaşı sonrasında başlamış ve yarım yüzyıllık bir dönemde hızla ilerleyerek 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlıları tarih sahnesinden silmiştir. Avrasya bölgesinin kuzey gücü olan Rusya güney gücü olan Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırınca, Avrasya’nın doğal iki merkezinden biri olan İstanbul konumunu yitirmiş ve güç diğer merkez olan Moskova’nın eline geçmiştir. Moskova’daki imparatorluk da Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılınca, tarihin dönemeç noktasında Rusya’da bir devrim gerçekleşmiş ve Bolşevik örgütlenmesi Rusya’da bir sosyalist devrim gerçekleştirerek, yıkılmış olan imparatorluğu yeniden canlandırmanın yoluna gitmişlerdir. Bolşevik Devrimi, Moskova’yı ele geçirdikten sonra, hemen askeri güç olarak Kızıl Ordu’yu kurmuş ve bu ordu ile Asya kıtasının bütün kuzey topraklarını, Kafkasya’dan Sibirya’ya, Urallardan Vladivostok’a kadar yeniden fethetmiştir. Eski Rus İmparatorluğu’nun toprakları yeniden fethedilirken, güneyde kalan Türk ve Müslümanların yaşadıkları bölgelere de girilmiştir. Kızıl Ordu kurulur kurulmaz önce Kafkaslara gelmiş ve İran sınırına kadar bütün Kuzey ve Güney Kafkasya’yı ele geçirmiştir.

Eskiden beri Güney Kafkasya’da var olan Osmanlı etkisi silinmiş, Kızıl Ordu tankları bu bölgelere girerek, Rusya sınırları içine katmıştır. Rusya bir anlamda yeniden doğarken Kızıl Ordu tanklarının paletleri ile, Kızıl Ordu askerlerinin çizmeleri Türk ve Müslüman ülkeleri ve bu ülkelerin halklarını çiğneyerek yeni bir Avrasya hegemonyası kurmuştur.

Sovyetler Birliği dünya dengeleri nedeniyle gündeme gelen bir siyasal yapılanmadır. Almanya’nın yeni batı gücü olarak ortaya çıkması ve dünyanın merkezine yönelmesiyle, dünya üstünlüğünü yitirmek isteyen Atlantik güçleri çöken Rus İmparatorluğu’nun yerine bir ideolojik imparatorluğun kurulmasını sağlayarak, merkezi Avrupa’nın batı gücünün Avrasya kıtasını ele geçirmesini önlemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında hem Almanya çökmüş hem de Sovyet Devrimi ile Rusya üzerinden Avrasya bölgesi Almanya’ya karşı Türk ve Müslüman olmayan bir ideolojik imparatorluğun eline Atlantik güçlerin yardımıyla geçmiştir. Rusya yeni ideolojik imparatorluk ile yine eski Rus topraklarına sahip olduğu gibi, güneye inerek Kafkasya ve Orta Asya’nın Türk ve Müslüman ülkelerini de içine alan bir Avrasya imparatorluğu kurmuştur.

SSCB bir anlamda Rus egemenliğine dayalı olarak kurulan Avrasya İmparatorluğu idi. Rusya’da gerçekleşen bu ideolojik devrim ve yapılanmayı gerçekleştiren Rus halkı değildi ama otorite boşluğu bu aşamada bir çekirdek örgütlenme ile dolduruldu. Bu çekirdek örgütlenme Bolşevik Hareketi adı altında oluşturuldu. Ruslardan daha çok Yahudilerin ön planda olduğu Bolşevik Örgütlenmesi, Almanlara karşı olduğu gibi, Türk ve Müslüman halklara da karşı çıkarak bütün Avrasya’yı bir ideolojik imparatorluğun egemenliği altına alıyordu. Asya kıtasının bütün kuzeyini içine aldığı gibi, bir de buna Orta Asya, Kafkasya ve Baltık ülkeleri ekleniyor, böylece Birinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik güçlerine karşı güç dengesi böylesine bir ideolojik Avrasya yapılanmasıyla sağlanıyordu. Rusya, imparatorluğunu yitirdikten sonra bu kez bir ideolojik yapılanmayla ikinci bir imparatorluğa sahip oluyor ve bu kez aynı zamanda Avrasya kıtasının büyük çoğunluğunu sınırları içine alıyordu. Avrasya ile Rusya dünyanın en geniş imparatorluğunda bir araya geliyordu.

Rusya’nın bir Avrasya ülkesi ve de gücü olması nedeniyle, Rusya’da Avrasya, Rus devletinin doğuya açılmaya başladığı 15.yy.dan sonra sürekli olarak tartışılmış ve gündemde kalmıştır. Ruslar bu nedenle 500 yıllık bir Avrasya bilincine sahip olmaktadırlar. Avrasya denilince Ruslar bu nedenle çok geniş birikime ve bilgiye sahiptirler. Avrasya’nın ikinci büyük gücü olan Osmanlı İmparatorluğu ise bir yandan ipek yolu bekçiliği yaparken diğer yandan dünya ticaretindeki çekişme nedeniyle sürekli olarak Hıristiyan Avrupa güçleriyle bir Müslüman doğu gücü olarak mücadele etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı döneminde bu nedenle ana konu Asya ya da Avrasya değil ama Avrupa’dır. Avrupa içi dengelerde Hıristiyan-Yahudi kavgasında Yahudiler Osmanlı gücünü bir Müslüman güç olarak sürekli biçimde Hıristiyan Avrupalılara karşı kullanmış, Müslümanlarla Hıristiyanlar uzun süreli savaşlara kapılıp gittikleri o dönemlerde, dünya ticaretinde Yahudiler en üstün duruma gelmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi, bu yüzden Rusya’da olduğu gibi bir Avrasya tarihi değil ama daha çok bir Avrupa tarihidir. Osmanlı bu süreçte Viyana önlerine kadar gelmiş ve Avrupa’nın doğu yarısına 500 yıl egemen olmuştur. Osmanlılar Avrupa ile uğraşırken, Ruslar da kuzey bölgelerinde Avrasya’ya girerek, Avrasya’nın Türklerden sonraki egemen gücü olmuşlardır. Avrasya, Türklerin tarih sahnesinde çıktıkları ve uzun süreli devletler kurdukları bölge olmasına rağmen, onbeşinci yüzyıl sonrasında Hıristiyan Rusların hegemonya alanına dönüşmüştür. Bu nedenle bölgenin Türk ve Müslüman halkları sürekli olarak Rus baskısı altında yaşamaya mahkûm olmuşlardır. Ruslar’ın Avrasya birikimi, 500 yıllık deneyim nedeniyle, bütün diğer ülke ve devletlerden daha fazladır.

Çağımızın en büyük devletlerinden birisi olan Rusya’da bugünkü bilim ve düşünce dünyasında Avrasya birikiminin önde gelen bir yeri vardır. 15.yy. sonrası Rus yayılmacılığı devleti yönetenleri ve Rus halkını bölgenin gerçekleriyle yüz yüze getirince Rus düşünce yaşamında doğu ve batı ayrımı tıpkı Türkiye’de olduğu gibi ortaya çıkmıştır. Batıcılar Avrupa’yı merkez almışlar, doğucular ise Çin’in dışında kalan Asya’yı merkez olarak aldıkları için, Avrasya doğal olarak gündeme gelmiştir. Batıcılar Avrupacı, doğucular da bu nedenle Avrasyacı olmuşlardır. Avrupa ve Asya arasında kalan Rusya hangi kıtaya ait olduğunu tartışırken, Rus halkı uluslaşma sürecine girmiş Avrupa’nın dışında kalan Rusya’da Asyalı kimlik ağır basınca Rus düşünce yaşamı Avrasya merkezli bir konuma gelmiştir. İki dünya arasında kalan Rusya halkı Avrupa ve Asya çekişmesi sürecinde bir Avrasya kimliği yakalamaya çalışmıştır. Şizofrenik bir bölünmeye düşmekten kurtulabilmek için Avrupa ve Asya’nın ötesinde yeni bir Avrasya kimliğini sentez olarak gündeme getiren Rus aydınları Avrasyacılık üzerinde epeyce kafa yormuşlar Rusya’nın iki kıta arasında bölünmesine ya da parçalanmasını önleyebilmek için Avrasya merkezli bir düşünce ile merkezi bir senteze yönelmesini savunmuşlardır. Rus kimliği tartışılırken, Avrupa merkezli batıcılığa karşı çıkan Rus aydınları zaman içerisinde Slav ırkçılığına kaymışlar ve bu doğrultuda bir milliyetçiliği örgütlemek istemişler ve bu yaklaşımı da Avrasyacı bir anlayışa oturtmuşlardır. Rusya’nın doğu-batı ya da Avrupa-Asya diye bölünmesine karşı çıkan aydınlar Rusya’nın bölünemez, kendi merkezli bir bütünlüğe sahip olması gerektiğini öne sürmüşler ve bu doğrultuda Avrasyacılığı savunmuşlardır.

Rus Çarlığı’nın sarsılmaya başladığı 19.yy.ın ikinci yarısında Rusya’daki aydınlar arasında tarihselci bir yaklaşım çerçevesinde Avrasyacılık bir fikir akımı olarak gelişmiştir. Doğu yönünde çıkış yolu arayan Rus aydınları Avrasyacı düşünceyi kendi kimliklerinin gereği olarak savunmuşlardır. Avrasyacılık felsefedeki bütünlükçü yaklaşımın siyasal yansıması olarak düşünülmüş, Rusya’nın doğu-batı ya da Asya-Avrupa diye bölünmemesi için bütünlükçü bir yaklaşım çerçevesinde Avrasyacı tutum geliştirilmiştir. Rus düşüncesinde önde gelen Avrupacı batıcılık ile Slav milliyetçiliğine karşı Avrasyacı yaklaşım zaman içerisinde yaygınlık kazanmıştır. Petro’nun başlatmış olduğu batıcı Avrupalılaşmaya karşı Avrasyacılar sert durdular ve bu tür batılılaşmaların Rusların geleneksel karakterini değiştireceğini öne sürdüler. Rusya, Avrupa batı kültüründen çıkmış ama Asya’lı olmuş bir devlet olarak kabul edildi. Avrasyacılar Rusya’nın doğuya açılmayla büyüyebileceğini sonuna kadar savundular. Batıcı Avrupalılaşmanın, Rusların karakteristik özelliklerini ortadan kaldırabileceğini öne sürdüler. Rusya’nın birliği için geleneksel kimliğin korunması konusunda ısrarcı oldular.

Avrasyacılara göre dünyanın kan emici batılı emperyalistlerden kurtulabilmesi için Rusya’nın önderliğinde büyük Avrasya Birliği’nin kurulması gerekmektedir. Asya ve Afrika halklarını batılı sömürgecilerden kurtaracak güç ancak Rusya’nın öncülüğünde oluşturulacak bir Avrasya İmparatorluğu ile sağlanabilecektir. 20.yy.ın başlarında bir siyasal devrim ile başa geçen Bolşevizm Hareketi, Avrasyacılık akımında önemli bir bölünme yaratmıştır. Avrasyacılardan epeyce yararlanan Bolşevikler, Rus milliyetçisi yani kimlikçisi yaklaşım içinde olan Avrasyacıları ise dışlamışlar ve böylece Bolşevizm döneminde Avrasyacılık ikiye bölünmüştür. Sovyetler Birliği sırasında ideolojik imparatorluğun savunulması gündemde olduğu için Avrasyacılık ikinci planda kalmıştır. Sovyet sonrası dönemde yine doğu-batı ekseninde kalan Rusya’da geleneksel olarak Avrupacı batıcılar ile Avrasyacı doğucular çekişmesi Rus düşünce yaşamının ana iki eksenini oluşturmuştur. Günümüzde Slav milliyetçilerine karşı ve batıcılara karşı yeniden bir Avrasyacı gelişme Rus düşünce alanında öne geçmektedir.

Sovyetler Birliğinin çökmesi üzerine Rusya, yeniden toparlanmaya yönelmiş ve kısa zamanda toparlanarak bu kez Rusya Federasyonu’nun yapılanması ile dünya siyaset sahnesine çıkmıştır. Rusya şaşkınlık dönemi geçtikten sonra beş yıl içinde merkezini toparlamış ve yeniden güçlü bir Moskova’nın başkent olacağı yapılanmayla Rusya Federasyonu içinde yer alan ülkelere yönelmiştir. Bütün Rusya’yı yedi yönetim bölgesine ayıran yeni ve formcu yaklaşım ile güçlü merkez ve bölgeler düzeni yeniden kurulmuştur. Rusya, bu yapılanmayı başardıktan sonra yeniden çevresine bakmaya başlamış ABD öncülüğünde Atlantik emperyalizmini Rusya’nın geri çekildiğini Avrasya bölgesine yönelik saldırı planları karşısında, eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bulunduğu komşu bölgelerini yakın çevre ilan ederek, bu bölgelerde önemli ölçülerde ulusal çıkarları bulunduğunu Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da bu çıkarların devam ettiğini, komşu ülkelerin bağımsız olmalarının kendisinin çıkarlarını engelleyemeyeceğini, yeni dönemde de eskisi gibi bu komşu ülkelerdeki çıkarlarını izlemeye, savunmaya ve kullanmaya devam edeceğini, yakın çevre adını verdiği doktrini ile açıklamıştır. Baltık, Balkan, Kafkasya ve Orta Asya’nın eski sosyalist cumhuriyetlerinin hepsi Rusya’nın yakın çevresine girdiği için, ulusal çıkarlar doğrultusunda bu ülkelerle yakından ilgilenmeye devam edeceğini Rusya Federasyonu resmen açıklamıştır. Böylece Rusya geri çekildiği Avrasya bölgesine ilgisinin devam edeceğini ve bu doğrultuda her şeyi yapacağını açıkça bütün dünyaya ilan etmiştir. Rusya, bir Avrasya devi olarak kendi güvenliğinin yakın çevresiyle ilgilenmekten geçtiğini açıkça görüyordu. Rusya Federasyonu’nun egemenlik alanı olan yakın çevre bölgelerine batılı emperyalistler giremezdi.

Avrasya düşüncesinin yeniden Rusya’da canlanması ABD’nin Avrasya saldırısı üzerine gündeme gelmiştir. ABD’nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra çeşitli bahanelerle Avrasya bölgesine gelmesi, terörü ve ticari ilişkileri kullanarak buralara yerleşmesi, güvenlik gerekçesiyle üsler kurması Avrasya’nın geleceğinde bir Atlantik egemenliği ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Rusya tıpkı Çin gibi bir bölge ülkesi olarak ve daha da önemlisi bir Avrasya gücü olarak böylesine bir Atlantik işgalinin Avrasya bölgesinde gerçekleştirilmek istenmesine açıkça karşı çıkmış ve ABD, Rusya’yı arka bahçesinden çevirirken, Rusya’da ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika da devreye girerek bu kıtanın ülkelerinde anti Amerikancı sol iktidarların işbaşına gelmelerine destek vermiştir. Rusya’nın bu tepkisi ABD’nin Avrasya saldırısıyla bozulan ve değişen dünya dengelerinde yeni bir arayışı gündeme getirmiştir. Bir Avrasya gücü olan Rusya’nın kesinlikle Avrasya bölgesindeki bir Atlantik saldırısı ya da işgalini kabul etmeyeceğini eğer bu konuda ısrar edilirse o zaman uluslar arası alanda gereken yanıtın verileceği açıkça dile getirilmiş ve uygulanmıştır. Küreselleşme aşaması geçildikten 15 yıl sonra yeni bir döneme girilmiş ve artık soğuk savaş sonrası dönemin manzarası açıkça netleşmeye başlamıştır. Ortaya çıkan net tablo içinde ABD bir askeri güç olarak Irak ve Afganistan’da vardır ve buralardan hareket ederek, Avrasya’nın diğer ülkelerine de askeri üsler aracılığıyla egemen olmak istemektedir. Avrasya’nın içinden çıkmış olan en büyük dünya gücü olarak Rusya’nın ABD’nin Avrasya stratejisini kabul etmediği ve yeni dönemde de açıktan karşı koyduğu görülmektedir.

On beş yıllık bir zaman diliminden sonra ABD’nin stratejisi kesinleşmiş ve bu nedenle bölge ülkeleri tepki vermeye başlamıştır. Kısa zamanda bütün Avrasya bölgesini ele geçiremeyen ABD ciddi bir Rus tepkisi ile karşılaşmıştır. Terör ile giremediği yerlere küresel kapitalizmin desteği ile turuncu devrimleri bahane ederek girme metodu denenmiş ama bu da çok kısa zamanda geri tepmiştir. Özellikle Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan üzerindeki turuncu devrim girişimleri bir yıl içinde geri tepmiş Ukrayna ve Kırgızistan’da geri dönüş başlamış, Gürcistan’da ise bunun göstergesi olarak gerginlik ortamı tırmanmıştır. ABD, Avrasya bölgesinde Rusya’nın arka bahçesinde dolaşırken, Rusya hem Latin Amerika kıtasında anti Amerikancılığa destek vermiş hem de Asya kıtası içinde yeni ittifaklarla Atlantik saldırısını önlemeye çalışmıştır. Özellikle Çin ile geliştirilen Shangai Örgütü ile beraber İran ile de yakın ilişkiler gündeme gelmiş, İran’ın nükleer güç olmasını Rusya, ABD ve İsrail’e karşı desteklemiştir. Çin ve İran ile Avrasya’nın doğu ve batısını tutan Rusya, bu iki güçlü ülkeyle işbirliğini arttırarak Atlantik gücünün Avrasya’da önünü kesmeye başlamıştır. Tam bu aşamada ABD’nin İran’a saldırısı gündeme gelmiştir.

Atlantik güçlerinin Avrasya saldırısına karşı Rusya’nın yanıtlarından birisi de bağımsız devletler topluluğu olmuştur. Eski Sovyet Cumhuriyetlerini yakın çevre doktrini çerçevesinde bir araya getiren Rusya ideolojik imparatorluğun ötesinde bu ülkelere kendi önderliğinde bir ortak dayanışma ve işbirliğine götürmek istemiştir. Ne var ki, Baltık ülkeleri Avrupa birliği üyeliğine öncelik vermişler, Balkan ülkeleri bunları izlemişler, Kafkas ülkeleri ise yine Hıristiyan bağlantısı ile batılı ülkelerle yakın ilişki içine girmişler, Müslüman ülkeler ise Hıristiyan batının dışında bir geleceği ararlarken hem Türk birliği hem de İslam Birliği seçenekleriyle karşı karşıya gelmişlerdir. Türkiye’yle Türk birliği, orta doğunun Müslüman ülkeleri, İslam birliği arayışları içine giren Orta Asya ülkeleri ve Azerbaycan, Rusya’nın önderliğinde bir bağımsız devletler topluluğu yapılanmasına uzak durmuşlardır. Bu nedenlerle, BDT kısa adıyla anılan Bağımsız Devletler Topluluğu girişimi yetersiz bir adım olmanın ötesine gidememiştir. Başından tutmayan bu girişimi Rusya daha sonra da güçlendirememiştir. Avrasya ülkelerinin yan çizmeleri, Amerika’yla beraber Avrupa ülkeleri, Çin, Müslüman ülkeler ve diğer güçlerin Avrasya bölgesiyle girmesiyle beraber bir hegemonya çekişmesi son yıllarda iyice tırmanmıştır.

Rusya, Sovyetler Birliği sonrasında hem yakın çevre doktriniyle hem de BDT girişimiyle Avrasya bölgesinden vazgeçemediğini ortaya koymuştur. Rus devleti vazgeçse, Rusya’daki Avrasyacı birikimin buna izin vermeyeceği anlaşılmıştır. Batıcı ve milliyetçi olmayan Rus aydınları tarihten gelme birikim doğrultusunda günümüzde de Avrasyacılık yapmaktalar ve Rusya’nın geleceğinin yine Avrupa değil ama Avrasya olduğunu savunmaktadırlar. Rusya kamuoyu bu nedenle Avrasyacı bir doğrultuda ilerlemeye devam etmekte ve Rusya’nın geleceğini yine Avrasya’da görmektedir. Bu çerçevede Rusya’nın Avrasya’dan vazgeçmesinin mümkün olmayacağı anlaşılmakta, bu nedenle de Atlantik emperyalistleri Rusya ile savaşmak istemedikleri için bir savaş sonrasında Avrasya’yı ele geçirebilmek üzere İran üzerinden bir savaş senaryosunu, Orta Doğu’daki İran-İsrail gerginliğinden yararlanarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar. ABD’nin Irak macerası sonrasında sıranın İran’a geldiğinin açıklanmasının nedeni Avrasya hegemonya kavgasıdır. ABD, Çin ve Rusya ile savaşmadan Avrupa’da egemen olmak isterken gözüne kestirdiği İran’ı, İsrail’in konumundan da yararlanarak hedef almakta ve gelecekte bir Avrasya egemenliği savaşına dönüşecek üçüncü dünya savaşını İran üzerinden başlatabilmenin hesaplarını yapmaktadır. 21.yy.ın başlarında dünyaya egemen olma yarışı, bir Avrasya hegemonyası mücadelesine dönüşmüştür. Rusya eski bir Avrasya gücü olarak kendi güvenliğini koruyabilmek için Avrasya bölgelerinde direnmekte ve Atlantik emperyalizminin önünün kesilebilmesi için bölge ülkeleriyle yeni ittifaklara yönelmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Sen diyorsun ki : "Ben gurbetteyim, gurbetlerdeyim, öksüzüm, garibim sefilim." Yapamam, yaşayamam, ince hesaba gerek yok, muhakkak gitmeliyim. Ben diyorum ki: "Çift vatanlıyım, ana vatan, asıl vatan, ata vatan, ara vatan. Her neyse."Kanı var dedemin bu toprakta bu bayrakta! Benimdir elbet bir hisse. Atam kadar kim hissedebilir "vatan" sözcüğünün derin anlamını.

O atam ki; yüzyıllarca vatan için, özgürlük için savaşmadı mı? Sen: "Geçiciyim, kiracıyım." diyorsun. Ben: "Gerçek mal sahibiyim, bu tapunun bir hissesi de bende" diyorum. Bu ülkenin kuruluşunda, hangi unsurun emeği var atamdan fazla. Sarıkamış'ta kim daha fazla öldü yiğit süvarilerimden başka. Büyük liderlerin sağına bak soluna bak, birçoğu Kafkaslı. Vatan haini yok Çerkes, Çerkes’in haini olmaz, budur işin aslı! Değil miyim gerçek sahibi bu ülkenin. Benim duruşum sağlam, hizmetim ortada, itibarım da. Bu çok iyi bilinsin! Dedim ya: " Bu ülkeyi kuran gerçek kahramanlardan dedem." Mal sahibiyim, söz sahibiyim, hatta naz sahibi. Anla beni ne olur, anla artık. Ev sahibiyiz hepimiz, yok mu tapuda adımız…

Yoksa olmaz itibarımız, İyi yetişemez neslimiz, hançerlenir idealimiz! Sesler karışabilir bazen; ama karga seslerini bastırmalı sesimiz. Birleşecek gönüller, tutuşacak eller, yol yok başka. Davetliyiz hepimiz sevgiye, dostluğa, kardeşliğe ve aşka. Unutulmayacak, unutulamaz elbet, göçler, sürgünler, çile dolu günler, derin dersler alınmalı, En büyük dersin alınacağı şey, millet şuuru ve vatan kavramı olmalı.

Yüreğimde Kafkasya sevdası sönmeyecek hiç, yaşadığım vatanımın sevgisi de olamaz eksik! Tanışalım diye renkler ayrı, diller farklı; emridir bu Yaratıcı'nın, bunu böyle bildik.

Kültür filizleri meyveye durmalı, genç Şamiller yetişmeli, oynanmalı yeniden kartlar. Yüreğinde Atavatan ve Anavatan sevdasıyla yeniden şahlanmalı Nartlar. Yaşayacak sonsuza kadar maskesiz ve makyajsız kültürüm. Yüreğine vatan aşkı, gönlünde dil sevdası olmayanlar için ziyadesiyle üzgünüm. İlelebet yaşasın, efsaneler ülkesi Cennet Kafkasya’m! İlelebet yaşasın medeniyetler beşiği güzel Türkiye’m!


Çok şey sığar unutmayın; sınırlı değil, yüreğimiz, geniştir bizim. Sevgi dolsun gönüller, kinler, nefretler unutulsun yok olsun, dost olsun her kesim. İnsanlık kazansın, dostluklar yaşasın sonsuza kadar. Değil mi Kafkasya bir sevdadır, o en güzel yar. Olmalı hedef, sevgi, kardeşlik ve barış. Tembellik, fitne, bozgunculuk ve dedikoduysa hızla kaçış. Kavramalı zamanı, tanımalı parayı artık toplumum. Thamadeler, yunafeler rehberim, eşsiz kültürüm olmalı hayat okulum. Ondan doğmalı, basiret, asalet ve uyum. Yok olursa dilim, unutulur şüphesiz benliğim. Konuşmak ve kullanmak için dilini, gayretli mi gençliğim.

Örnek olalım, ortam bulalım ne olur yalvarırım, yoksa yazık olur. Sahip çıkılmazsa, tedavi edilmezse inanın bu hasta ölür! Dost üzülür, düşman sevinir. İki vatanda köprü, yardımlaşmada örnek, çift vatanda bir millet olalım. Varsa gençliğe vatansızız çağrışımı yapan, anlatalım, uyaralım.

Kültürüm, örfüm, saygım benim mücevher kasam,

İlelebet yaşasın Türkiye'deki güzel Kafkasya’m!

Nevzat Tarakçı

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery