Kuzey Kafkasya'nın Topal Timur (resmi kaynaklarda ki adıyla Timurlenk) tarafından istilası aslında Çağatay Hanı Timur ile Altın Orda Hanı Toktamış arasındaki büyük düşmanlığın bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Timur'un ordusu ilk olarak 1395 yılının Mart ayında Çeçen düzlüklerini geçti. Fakat daha acil bir çağrı üzerine orada fazla kalamayıp geri çekilmek zorunda kaldı.

15 Nisan 1395'te Timur, Terek civarında Toktamış'ın ordularını bozguna uğrattıktan sonra Altın Orda'nın Kafkasyalı müttefiklerine saldırarak istilasına devam etti.

Karaçay-Çerkessk ve Kabardey-Balkar'daki Adige toprakları ve Kuzey Osetya'ya birkaç tehlikeli sefer düzenleyen Timur ikinci bir seferin hazırlıklarına başladı. Bu sefer ki hedef Çeçen-İçkerya düzlüklerinin iç bölgesindeki Simsim eyaletiydi.

Resmi kaynaklara göre bu seferin amacı Niyathan veya Kurbek olarak da bilinen Simsim hükümdarı Gökhan (Gaukhan)'ın kendisi üzerindeki otoritesini tanımasıydı. Daha geniş bir bakış açısıyla seferin amacının Altın Orda hükümdarı Toktamış'ın Orta Asya seferleri sırasında oluşturduğu Kafkaslarla olan ittifakını yıkmak olduğu anlaşılmaktadır.

Simsim eyaletinin nüfusunu daha önceden Orta Asya'dan gelen Türk kavimler ve ataları dağlardan düzlüklere inen bu bölgenin yerli halkları olan Vaynaklar oluşturuyordu. Büyük ihtimalle Türklerin atalarını Tama-Togday zamanlarından kalan Kıpçak grupları oluşturmaktaydı.Bunların bir kısmı müslümandı ve hepsi de Toktamış'ın müttefikleriydi.

Timur'un birlikleri Pyadigorsk bölgesinde kısa bir ara verdikten sonra Simsim istikametinde devam etti. Birçok savaştan zaferle çıktıktan sonra tamamen tamir edilen Magas şehri tekrardan yerle bir edildi. İstilacı kuvvetler Sunza nehrinin sağına geçmek için bugünkü Grozni'nin yakınlarında Çeçenlerin Timaran-Gecho (Timur'un Köprüsü) dedikleri köprüyü inşa ettiler.Timur'u kabul etmek istemeyen bölge halkı dağların yüksek yerlerine çekildiler.

İstilacı kuvvetler bugünkü Duba-Yurt köyünü kuzeybatısında kalan ve hala Astag - Timar Sezna - Metting olarak bilinen yerde konakladılar. Bu bölge aslında Timur’dan daha önce de Vaynak destekli bir yerleşim birimiydi fakat insanlar orayı Timur'un ordularının konakladığı yer olarak bilirler.

Timur bir sonraki seferini dağlara doğru kaçan yerlilerin yaşadığı boğazlara yapmayı planladı.İlk olarak Gökhan'ın oğlu Muhammet bölge halkına alçak gönüllü bir şekilde göründü ve daha sonrada istilacı birliklerine katılıp Timur'un sağ kolu olmayı başardı.

Çoğu tarihçi bu seferin İçkerya istikametinde ilan edildiğini savunur Timur'un seferi dağlık kısımların içlerine kadar ilerliyordu fakat Timur beklemediği şekilde kayıplar verdi. Bölgede ulaşılması çok zor yerlerde yaşayan önemli miktarda yerli halk vardı. Kuzeydoğu Kafkasya'yı almak konusunda kararlı davranan Timur bölgeye bizzat kendisi ordunun başında gitti fakat yerli halkın çok katı karşı koymasından dolayı bir hayli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Fakat daha sonralarda Timur tarafından aşağı sürüldüler bu sırada Gökhan'ın oğlu Muhammet de onlara öncülük ediyordu.

Timur'un dönemini inceleyen tarihçilere göre o devirde dağlar kale ve ancak acımasız saldırılarla alınabilecek gözlem kuleleriyle destekleniyordu. Bu Çeçen-İçkerya bölgesinin doğu kısmında neden Vaynakların yok olduğunun bir açıklaması olabilir.

Dağlılar Timur'un ordusuna her taraftan saldırıyordu. Bu savaş büyük Kafkas dağlarının karla kaplı yüksek noktalarına kadar çıkabiliyordu ki, buralar bir insanın hayalinin bile yetişemeyeceği kadar yüksek ve ulaşılması zor yerlerdi. Dağlarda çok sinirlenen Timur önüne gelen yaş-kuru her şeyin yakılmasını ve camiler dahil her şeyin yıkılmasını emretti. Fakat Timur'un Ortaçağ dönemini inceleyen birinin unutmaması gereken bir nokta var. Diğer Kafkas kavimlerinin aksine Çeçen sözlü edebiyatı Timur'un imajını daha zayıf tanıtır. Adigelerin, Osetlerin ve Dağıstanlıların Timur'u bir istilacı olarak bilmesine karşılık Çeçen ve İnguşlar onu komşu Türk kavimlerinden gelen bir masal kahramanı olarak bilirler. Çeçenler de onun hakkında sadece iki tane hikaye vardır . Çanti-Argun Boğazı'ndakilerin ki, bu hikaye Timur hakkında çok eksik bilgiler vermektedir ve Timur'un dağlarda yenilmekten korkup Kumuk düzlüklerine yöneldiğini savunan U.Dalgat'a ait Galashkis' tir.

Şunu da belirtmek gerek ki, Çeçenya’da Timur katliamına dair hiçbir iz bulunamamıştır. Tam aksine bulgular hayatın tamamen normal seyrettiği doğrultusundadır. Ancak şu inkar edilemez bir gerçektir ki, istilacılar çok sayıda ilkel sazdan ev ve yapıyı yıkmışlardır. Fakat Thaba-Yardi, Albi-Yardi ve Targimsk'teki camiler bugüne hiç zarar görmemiş bir vaziyette ulaşmışlardır. Aynı şekilde Timur'un istilasından önce inşa edilmiş olan birçok Vaynak kulesi de hala ayaktadır .

Büyük ihtimal Timur Simsim'i yerle bir ettiğinde çok mutluydu. Aynı şekilde dağlık İnguşetya, Batı ve Orta Çeçenya'yı da az kalsın diğer bölgeler gibi yerle bir edecektiler. Timur'un bu şekilde vazgeçmesinde asıl amacı olan, 'Altın Orda'ya gözdağı verip aralarındaki düşmanlığı korumaktaki başarısı sayılabilir. Tarihi kaynaklar Altın Orda ile Adigelerin, Osetlerin ve Dağıstanlıların arasında bazı bağlar olduğunu göstermektedir. Fakat Vaynaklarla ilgili hiçbir bulgu yoktur. Aynı zamanda Çeçen-İnguş folkloru Altın Orda'nın kuruluşunda etkili olan çevredeki Türk topluluklara negatif olarak değinmesine rağmen Timur'a haddinden fazla övgü ithaf etmektedir. Barkikhoyev ailesi hakkındaki bir İnguş efsanesi ailelerinin Timur'un ortak düşmanlarını düzlüklerde yenmesinden sonra geliştiğini anlatır. Daha fazlası aynı efsaneye göre ortak düşmanla savaşta istilacıların Barkikhoyevlerin bir atasından cesaret aldıkları anlatılmaktadır. Bu her ne kadar bir efsane de olsa gerçeğe ait ip uçları içermektedir. Çeçen ve İnguşlar Altın Orda'nın düşmanlarıydılar ve Timur’la beraber onlara karşı savaşmamış olsalar bile onun tarafını desteklemişlerdir.

Timur'un orduları bugünkü modern Çeçen ve Dağıstan Cumhuriyetleri arasında ki Avar adındaki bir Vaynak topluluğun iskan ettiği dağlık bölgede kuruluydu. Yanbek adındaki bir kişi Avkharlara (Avar) liderlik ediyordu. Yanbek savaş içinde oldukları Gazi Kumuklarının komutanının ajanları tarafından ziyaret edilmiş ve müslüman olup olmadıkları sorulmuştu. Avarlar da 'Evet elhamdülillah müslümanız' diye cevapladılar ve ordularının çok az olduğunu eklediler. Ajanlar da o zaman oklarınızı kullanın diye tavsiyelerde bulundular. Avarlar ilk Asyalı saldırısını püskürttüler. Daha sonrada Gazi Kumuklarının imdada yetişmesiyle savaş daha da alevlendi. Amr-Yurt dağlarının yakınlarındaki Kisher-Avkhar köyünde ki savası Çeçen-Dağıstanlılar kazandı ve karşı tarafa 3.000 kayıp verdirerek muhteşem bir zafer kazandılar. Savaşta ölen Yanbek'in yerini oğlu Muyalda aldı.

Beşinci ve son savaşta Galyakh-Pala dağları yakınlarında gerçekleşti. Çok acımasız bir saldırı sonucu istilacılar, o zaman 7.000-8.000 ailenin oturduğu Dağıstan'ın Salatav bölgesindeki Almakh köyünü ele geçirdiler ve çevredeki yerli halkı düzlüklere sürdüler.

Aukh savaşı Timur'a duyulan nefretle bitti fakat savaş Dağıstan’da bir süre daha devam etti. Büyük savaşlar sonunda bir çok köy ve bölgeyi yakıp yıkan istilacılar Uskhuja denilen bölgeye çekilmişlerken sayıları 3.000’i bulan Çeçen-Aukh orduları komşularının yardımına koştular.Dağlıların bekçi koymadan dinlenmeye çekilmiş olmalarını fırsat bilen Timur hiç beklemedikleri bir anda saldırarak Kafkasyalıları bozguna uğrattı ve Shamkhhal savaşta şehit edildi.

Timur Aukh- Dağıstan müslümanlarının kendi inançlarında olmayanların üzerine yılda bir sefer düzenlediklerini biliyordu ve onlara; ‘'Siz müslümanlar önce sizin inancınız da olmayanlara saldırıyordunuz, ne oldu şimdi size'’ diye sormaktan kendini alıkoyamadı fakat yine de onları serbest bıraktı ve şu mesajı onlara iletti;'Ben sizden başka hristiyanlar ve farklı inançlılara karşı savaşan müslüman görmedim. 
Dağlardan ovalara kadar tamamen özgürsünüz.'

Alguziani adındaki eski bir Gürcü şiirinde Gökhan'ın, şiirdeki adıyla Kyarikhan'ın, Timur istilasından sağ kurtulup, Osetlerle ya da Gürcülerle yapılan bir bölgesel savaşta öldüğü anlatılır. Aynı şiirde Gökhan Çeçen Sezar olarak adlandırılır. Bütün gerçekleri hesaba katınca Gökhan'ın aslında bir Çeçen olduğunu kabul edebiliriz.

Timur daha sonra Gürcistan'a yöneldi. 7.Sezar Georgi savaşçı birlikler kurdu ve onlara ek olarak da Kuzey Kafkasya'dan savaşçı dağlılar Gürcülerin yardımına geldiler. İlk savaşta Kafkasyalı müttefikler Timur'un öncü birliklerini bozguna uğrattılar. Fakat daha sonra Timur 'un asıl birlikleri yetişti ve Kafkasyalıları feci bir şekilde yendiler. Timur Katarina, Mitiuleti ve Aragui Boğazlarını yakıp yıktıktan sonra Daryal Geçiti’ni geçti. Orada Çeçen-İnguş seyyare birlikleri tarafından karşılanan Asyalılar kanlı bir yenilgi aldılar ve tekrar Barda'ya dönmek zorunda kaldılar.

Savaş sonunda İçkerya ve Çeçenya tamamen yakılıp yıkılmış bir vaziyetteydi ve korkunç düşman ile yapılan savaşlar uzun süre yerli halkın hafızalarından silinmedi.


Çeviri: Ademey Ahmet

"Toplanan kalabalığın ucu bucağı görünmüyordu. Yaya olarak gelenler daire şeklinde ayakta duruyor, onları atlılar çevreliyordu. Ortada boş bir alan bırakılmıştı. En önde halkın temsilcileri bulunuyordu. Bunlar en tanınmış, saygın kişilerdi. Sakin, açık bir gündü, öğle olmuştu. Uzaktan kalabalığa doğru gelen atlılar göründü. Bir süre sonra bütün atlılar açık seçik görünür oldu. En önde üç atlı ilerliyordu. İngiliz safkan atının üzerinde çar, onun sağında General Loris-Melikov ve solunda da çarın özel çevirmeni Mamat Girey Loo. Arkalarından da şeref kıtası olan Dragon Süvari Bölüğü geliyordu.

Bu heyetin içinde çarlığın hizmetinde bulunan soylu Kafkasyalı subaylar da vardı. İçlerinde en önde geleni Mamat Girey Loo idi. Eğitim almış (kadet okulunu bitirmiş), muvazzaf bir subaydı. Abazaların soylu ailelerinden bir prensti. Rusçayı ve Çerkesçeyi çok iyi konuşuyordu. Dış görünüşüyle hemen göze çarpıyordu. Ortadan uzunca boylu, güçlü ifadeli ve enerjik yüzlü, kısa siyah sakallı, 40–45 yaşlarında biriydi. Zarif bir tarzda ama sade giyinmişti. Üzerinde gri renkli çerkeska, kılıf içinde silahı, kaması, koyu kırmızı fişeklikleri, başında çok yüksek olmayan astragan Kafkas kalpağı, ayağında sahtiyan Dağlı dolamaları ve ayaklarını sıkı sıkı saran zıhsız çizmeler vardı. Bu adam, çarın bütün maiyeti içinde zarif fiziği, ince yüzü ve vakur hareketleriyle en çok göze çarpan kişiydi.

Orada toplanan insan kalabalığı kaynaşan karınca yuvasını andırıyordu. Herkes düzene ve sessizliğe davet edildi. Kalabalık sustu ve beklemeye başladı. Çar yaklaşınca atını hızlandırdı. Onunla birlikte bütün maiyeti de hızlandı. Kalabalık açıldı, çar refakatçileriyle birlikte dairenin içine girdi ve daire kapandı. Çar "Merhaba Abzehler" dedi. Görüşmeleri yürütmekle yetkili öndeki grup cevap verdi: "İyilikler dileriz!". 

Ardından çar konuşmaya başladı: "Ben size düşman olarak değil, iyi niyetli bir dost olarak geldim. Halkınızın baki kalmasını, ata topraklarını terk etmemesini, bizimle barış ve dostluk içinde yaşamayı kabul etmesini istiyorum. Rusya, önünde büyük tarihi görevleri olan, büyük bir devlettir. Sınırlarımızı güçlendirmemiz, diğer ülkelere açılmak için denizleri elde etmemiz elzemdir. Diğer milletlerle ticaretimiz denizden olmak zorundadır. Karadeniz olmadan yapamayız. Topraklarınızdan Karadeniz'e üç yol geçmesine onay vermenizi teklif ediyorum: Anapa'ya, Novorossiysk'e ve Tuapse'ye. Bu yolların üzerinde olup yer değiştirmek zorunda kalacak köylere hazinem tazminat ödeyecektir.

Rus çarının taabiyetini tanımak zorundasınız, bu sizin milli değerlerinize zarar vermeyecek. Kendi geleneklerinize göre yaşayacaksınız ve idare edileceksiniz. Dininize dokunulmayacak, kimse iç işlerinize karışmayacak. İdare ve mahkeme sizin seçtiğiniz kişilerden oluşacak. Onlarca yıldır cesaretle savaşıyorsunuz, ama en iyi insanlarınız ölüyor ve bağımsızlığınızı koruyamayacaksınız, çünkü benim ordum çok büyük ve güçlü. Son artık açıkça görünüyor: Kafkasya Rus olacak. İnsanları daha fazla heba etmenin gereği yok. Bu yıkıcı savaşı bırakırsanız halkınız baki kalacak ve daha iyi yaşayacak. Rus devleti sizi düşmanlarınızdan koruyacak ve çıkarlarınızı savunacak, yaralarınızı saracak, düşmanlık bitecek ve kırgınlıklar unutulacak. Yarım asır sonra da devlet hayatıyla yaşıyor olacaksınız ve adil yasalarla yönetileceksiniz. Çocuklarınız ve torunlarınız okuma yazma ve yeni ziraat usulleri öğrenecekler, onların yaşamı sizinkinden kolay olacak.

Bu tarihi anda sizden Kafkasya'nın Ruslar tarafından fethinin kaçınılmaz olduğunu anlamanızı ve şartlarımı kabul etmenizi istiyorum. Bu şartlarda halkınız bütün olarak korunacak ve kendisinin yararına olacak şekilde yaşama ve gelişme imkânına sahip olacaktır. Eğer şartlarımı kabul etmezseniz generallerime, ne kadar cana mal olursa olsun en yakın zamanda savaşı bitirmeleri için emir vermek zorunda kalacağım. Çarın emri yerine getirilecek, ama bu size telafisi imkânsız, sayısız felaketler ve halkınızın yok olmasını getirecek... Sağduyulu olun ve tarihi kaderinize razı olun.

Çarın sözü sağlamdır ve ben herkesin huzurunda ilan ediyorum ki sözüm kutsaldır ve bozulmayacaktır. Bütün bunları çarlık fermanıyla da tasdik edeceğim."

Albay Loo saygılı bir ifadeyle çarın söylediklerini dinledikten sonra yüzünü Abzeh temsilcilere döndü ve temiz, canlı bir Çerkesçeyle acı ve tehditkâr sözleri çevirmeye başladı. Önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra, ilk sözü söyleme görevi verilen Hacemuko Hace birkaç adım öne çıktı ve konuşmaya başladı: "Vatanıma duyduğum sevgi o kadar büyük ki, neye mal olursa olsun onu çocuklarımız adına korumaya kararlıydım. Ama şimdi görüyorum ki silahla topraklarımızı korumaya gücümüz yetmiyor. Komşu devletlerden birine katılmak zorunda olduğumuz an geldi... Din olarak Türkiye bize daha yakın, ama o bize askeri yardımda bulunmak istemiyor... Ruslar çok, biz ise azız; güçlerimiz eşit değil ve direnemeyeceğiz. Benim düşüncem, Rus çarının teklifini kabul etmek ve kadere razı olmak. Bunun için Allah bizi suçlamaz..."

Kalabalığın arka sıralarında mırıldanmalar başladı, sonra bu artmaya başladı ve uğultulu bir homurdanmaya dönüştü...

Çarın rengi değişti ve çevirmenine bu yaşlının ne dediğini sordu. Sözlerinin halkı heyecanlandırdığı görülüyordu. Çevirmen Hacemuko'nun sözlerini tercüme ettiğinde çar, "İhtiyar doğru söylüyor, ama görülüyor ki bu sözler halkın hoşuna gitmedi..."dedi.

İkinci ve son olarak Tlışe Şutsejuko Tseyko konuştu. Kısa aksakallı, sert ifadeli, uzun boylu, zayıf bir adamdı. Tseyko ünlü bir hatip, hiçbir zaman kimseden korkmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen biriydi. Önce dönüp kalabalığa baktı, sonra çara döndü ve konuşmaya başladı:

Rus çarı bize görevi gereği ne söylemesi gerekiyorsa onu söyledi, onu kınamıyorum. Ama benim sözlerim onun arzusuna uygun olmayacak. Her insan gibi her halk da bir kez doğar. Her insan gibi o da büyür, yaşlanır ve ölür. İnsanın en uzun ömrü yüz yıldır, halk ise binlerce yıl yaşar. Güneşin altında ebedi hiçbir şey yoktur. Rus çan Kafkasya'yı beğendi ve işte altmış yıldır onu fethetmek için savaşıyor. Ama bizim için de vatanımız sevdiğimizdir ve değerlidir, canımız pahasına onu koruyoruz ve savunuyoruz. Bu kutsal dava için Allah'ın ve atalarımızın önünde sorumluyuz. Kimse bizi canımızı esirgemekle suçlayamaz. Hayır, biz hiç çekinmeden kanımızı akıtıyoruz ve canımızı veriyoruz.

Biz ölüyoruz, ama Ölüm köle olmaktan iyidir. Rus çarı geleneklerimize ve dinimize dokunmayacağına söz veriyor. Ama bu mümkün mü? Bir fıçı suya bir avuç tuz atın ve bakın ne oluyor; tuz eriyor... Büyük halk tarafından fethedilen küçük halk da onun içinde erir. Özgürlüğümüz biterse biz de biteriz, başka türlü olması mümkün değil. Cesaretle ve fedakârca savaşa devam etmek zorundayız. Allah güçten değil haktan yanadır. Sonuna kadar dövüşeceğiz. Vatanımız, halkımız, inancımız, onurumuz için ölsek de utancımız olmayacak. Belki Kafkasya Rus olacak ama Çerkesler damarlarında kan aktıkça Rus çarının kölesi olmayacaklar.

Rus çarı kendini bizim iyilik meleğimiz sayıyor. Ne tuhaftır ki iyilik meleğimiz altmış yıldır zalimce kanımızı akıtıyor. Hayır, Kafkasya ya bizim sevgili beşiğimiz ya da mezarımız olacak, ama sağken onu teslim etmeyeceğiz. Ölüm köle hayatından iyidir. Atalarımızın savaşçı şanına leke sürdürmeyeceğiz ve en başta gelen düsturumuzu unutmayacağız: "Ya kahraman ol ya öl!" (Ye vutl'en yevutl'ın). Acı gerçeği yüzüne karşı söylemek hoş olmaz ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Rus çarı asla bizim dostumuz değil, gerçek ve ebedi düşmanımız ve kanlımızdır. O boşuna bizi boyun eğmeye çağırıyor. Ruhu güçlü olanlar ölürler ama boyun eğmezler. Hacemuko Hace gibi ruhu zayıf olanlar boyun eğebilirler ama bu Çerkes halkının kahramanlarını küçük düşürmez. İşgalci düşmanlarımıza ölüm! Yaşasın gazavat!"

Yaşlı adam sustu. Yakın sıralardan birkaç kişi "doğru" diye bağırdı. Bu sözler yüzlerce ve binlerce kişiyi coşturmuştu. Kısa süre sonra meydanda tehditkâr, korkutucu sesler yükselmeye başladı. Çar endişeyle etrafına bakmıyordu. Maiyeti de halkın öfkesinden ürkerek tedirgin olmuştu.

Fakat Şutsejuko Tseyko eliyle bir işaret yaptı ve yavaş yavaş herkes sustu. O zaman Tseyko, "Çar şu an misafirimizdir, misafir de kutsaldır. Kimse Abzehlerin misafirperverlik kuralını bozacağını düşünmesin. Halk dağılsın ve temsilcilerin talimatım beklesin", dedi.
Halk dağılmaya başladı. Çar temsilcilerle vedalaştı ve karargâhına döndü. Yirmi sekiz kişiden oluşan temsilciler yakındaki Kurcıps köyüne gittiler ve savaşla ilgili görüşmelere başladılar.

Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler “Aleksandr'ın Abzehler'e Gelişi” Seferbiy Siyuh Sayfa 100-105 Chiviyazıları İstanbul 2004

Kuro-Araks kültürüne dair M.Ö. 3000-4000 yıllarına ait Gagali ve Aşali bölgesinde ki arkeolojik kalıntılar Andiler’in Kafkasya ile bağlantısını göstermektedir. Bir gelenek gibi devam eden , bölgeye giren güçlü krallıkların ordularının tehditleri yüzünden Anadolu’dan Kafkaslar’a sığınmak hareketi , Andiler’de de görülmüştür. Milattan Önce 9. yüzyılda Asur Kralı 2. Sargon’un orduları Andiler’i Kafkaslar’a göçmeye zorladı. (I. Aliev, 1960, p. 26) Elder Pliny’nin M.S. 1. yüzyıla ait şahitliği gösteriyor ki , bu tarihlerde Andiler Kuzey Doğu Kafkaslar da yaşamaktaydılar.

Andallar’ın bir kısmı aşağı Andi Koysu bölgesinde büyük bir alana yayıldılar , ama zamanla Avarlar (hunz dili konuşan Ma-arulal Avarlar) tarafından asimile edildiler. Orta ve yukarı Andi Koysu nehri bölgesinde ki Andallar ise birbirinden 8 ayrı lehçe konuşan 8 etnik boya ayrıldılar. Gwanal , Botlikh, Ghodoberin, Akhvakh, K’arat’in, Bagvalal, Ch’amalal, Tindal.

Timur Lenk ordularının Gagatl’da ki Andal lider Yaulok’un merkezini yıkması ile İslam’ın Andi ülkesinde yerleşmeye başlaması aynı tarihlerde olmuştur. Tarihi belgeler Andallar’ın ileri bir politik sisteme sahip olduklarını gösteriyor. 1600′lü yıllarda Andallar , Avar Nutsal’ına ( Avar kralına ) karşı yaptıkları Akhkhulat savaşında kesin bir zafer kazandılar. Avarlar, Andallar’ın Avarya’nın komşu ülkelerinden ve Dağlık Çeçenistan’dan haraç ve vergi toplamalarını, buralarda hakimiyet kurmak için çalışmalarını engellemek istemişlerdi. 1731 yılında Rusya Andi ülkesini kontrol altına aldı. Andallar ise bu kısa kontrole son verip rus generali General von Frauendorf’a karşı Çeçenler’le beraber olup savaştılar.

Dağıstan’ı işgal etmek maksadıyla gelen 80.000 kişilik iran ordusunu durdurmak için , Dağıstanlıların ortak hareket etmeleri tarihte ki meşhur PAN-DAĞISTANİST hareketlerden biridir. Andiler, 1741′de İran Şahı Nadir’e karşı Dağıstanlılar’ın kazandıkları parlak zaferde önemli bir yer almışlardı. 1817-1864 yıllarında en yoğun haliyle yaşanan Kafkasya savaşlarında , cesaretleri ile çok ünlü olan Andal atlıları aktif rol oynadılar. Şamil’i Gunib’te ki son savaşında yalnız bırakmayan Gaziyav ve Labazan Şamil’in ünlü Andal naiblerindendirler. Andiler, 1877-1878 isyanlarında imam Muhammad Beg’e 1880′de şehid olana kadar yardım ettiler. 1918′de kurulan – 1919′da yıkılan Birleşik Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında kurultaylar Andiler’in topraklarında yapıldı. 1919′da Dağıstan ve Çeçenistan’da Kuzey Kafkasya İslam devletini kuran Uzun Haji’ya en büyük destek yine Andiler’dendi. 1921 ve 1925 yılları arası ruslara karşı Gazavatı devam ettiren İmam Najmaddin’e en büyük desteği yine Andiler verdiler. Çeçen İçkerya Cumhuriyeti kumandanlarından, Dağıstan ve Çeçenistan Şurası Başkanı şehid Şamil Basayew’inde Andalların Botlikh boyundan olduğu iddia edilmektedir.

Andi Kadını

Dağıstan’da pek çok halk bilim adamlarınca genel adlar altında toplanmıştır. Ugbugan-Kubaçi halkına Dargin denmesi gibi, Ğalğayçö – inguşlara Çeçen denmesi gibi , Andallar’a da Avarlar’ın bir boyu denmektedir. Bu Dağıstan’da tartışmalara neden olmakta , bazı Andi entellektüelleri Avar ismi altında bir alt grup gibi gösterilmeyi kabul etmemektedirler. Günümüzde Andiler dağlık bölgelerden tarım alanlarına doğru göçmektedir. Andiler çok dilli bir ulustur, ana dilleri olan Andi dili kadar Avarca ve Rusça da bilirler. Bazı Andiler, Çeçen dili de konuşur. Andi edebiyatı ve folklörü Andi dili kadar Avar dilinde de yazılıp söylenmektedir.

Kaynak: ...

Heredotos’a ‘Tarihin Babası’ demişler kaç bin yıl önce; Peki Tarih Nedir? Heredotos’tan bu yana binlerce yıl geçmiş olmasına karşın, yaşayan bir çok dilde HISTORIA olarak geçen sözcüğün tam anlamı bugün bile tartışma konusu olmaktadır. Antik yunan dilinde ‘Historien’ diye bir fiil vardır. ‘Öğrenmeye çalışmak, araştırmak, incelemek, keşfe çıkmak, gezerek tanımak, sormak, soruşturmak, sorarak bilgi edinmek, bilmek, tanımak ve sonunda söz ve yazı ile bildiğini anlamak’ anlamına gelen bu fiilin türevi olan ‘Historia’ sözcüğü de, ilk anlamda ‘araştırma, bilgi edinme, keşif ve sonunda elde edilen bilgilerin dile getirilmesi, anlatılması’ demektir1. 

Heredotos’un da bu anlamda kullandığı ‘Historia’ sözcüğü binlerce yıllık bir gelişme sonucu bir bilim dalına ad olmuştur. Heredotos yapıtında; ‘Bu Halikarnasos’lu Heredotos’un kamuya sunduğu bir araştırmadır. İnsanoğlunun yapıtları zamanla unutulmasın, gerek Hellenlerin ve gerekse Barbarların (Yunanlı olmayanların) meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, tek amacı budur; bir de bunlar birbirleri ile neden dövüştülerdi diye merakta kalınmasın’ demektedir2. 

Heredotos bu dizeleri söylerken, bir tarih yapıtı yazdığını, bir bilim dalının temelini attığını söylememektedir. Ya da bunların farkında değildir. Günümüzde bile Heredotos’un ne menem bir tarih yazdığı ya da yazdığının tarih yapıtı olup olmadığı tartışmaları süre gelmektedir. Örneğin, ünlü Fransız Araştırmacı François Hartog, Heredotos üzerine bu güne kadar yapılan araştırmaların en güzelini ‘Le Miroir D’ Héredote= Heredotos’un Aynası’nı yazarken’ ‘tarih’ dememiş, ‘Heredotos’un Aynası’ değimini kullanmıştır3 . 

Zaten Heredotos çağının araştırmasını ‘Kamu’ya sunarken ‘Hellenlerin ve Barbarların’ meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, bir de bunlar birbirleri ile neden dövüşürlerdi diye merakta kalınmasın’ derken çağının olaylarını bir ayna berraklığı ile günümüze yansıtmıyor mu? O halde bu yansıtıcı yapıt tarihin kendisi olmuyor mu? 

Bu ünlü yapıtımı neden yazdığını yukarıdaki tümceleri ile açıklayan Tarihin Babası Heredotos (M.Ö.490) yılında, Anadolu yarım adasında Halikarnasos’(bugünkü Bodrum)da doğmuştur. Genç yaşlarında edebiyata ilgi duymuş, uzun gezilere çıkmıştır. Ünlü Sopokles’in yakın arkadaşı olmuş, Karadeniz kıyılarının, Güney İtalya’yı, Mısır’ı, Tyre, Babylon, Ekbatan, Ninova, Suse, Atina gibi ağdaşı olan kentleri gezmiş, bu gezilerde gördüklerini, araştırmalarını olağan üstü bir bellek gücü ile aklında tutmuş, daha sonra da bütün bu konuları ‘İon’ dili ile yazmıştır. Bu yazılarından bu tarih yapıtı oluşmuştur. 

Bu yapıtta Yunanlıların ve Yunanlı olmayanların (Barbarların) genel anlamda bir tarihini vermek Yunan-Pers çatışmalarını anlatmak, bu çatışmayı zaman zaman mitolojik kökenine kadar araştırmak amaçlanırken antik çağlardan günümüze ışık veren şiirsel anlatımlı bir tarih yapıtı ortaya çıkmıştır. 

Bu yazımızda neden Heredotos ele alınmıştır? Dilerseniz anlatalım; Bilindiği üzere gerek Kafkas Dernekleri çevresinde ve gerekse Çerkesler dışındaki kişiler Kuzey Kafkasya’ya ve Çerkeslere yönelik kimi tarihsel yapıtlar çevrilerek yayımlanmaya ya da yazılmaya başlanmıştır. Bütün bu çeviriler ve özgün kitaplar XVI. ve XVII. yüzyılların ötesine geçmemekte, Slav-Çerkes karşılaşması ile başlayan ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında soykırım ve sürgün gibi felaketlere ulaşan savaşlar ve bu savaşların sonucu anlatılmaktadır. 

Çerkes Ulusu’nun tarih sahnesine çıkmasını bu kadar yakın bir tarihe taşımak, tarih bilimi açısından büyük eksiklik, Çerkesler açsından ise büyük haksızlık olur. Hitit, Sümer, Asur, Mısır ve giderek Antik Yunan Uygarlıkları ile çağdaş yaşamı olan bu ulusun ataları hakkında ilk kez bir şeyler yazanlardandır Heredotos, işte bu nedenle Heredotos’u yüzeysel de olsa ele alıp, dergimiz okuruna sunmak gereksinimini duymuş bulunuyoruz. 
Heredotos’un bu ünlü yapıtı dokuz kitaptan oluşmaktadır: 

Birinci Kitap: Klio 
İkinci Kitap: Euterpe 
Üçüncü Kitap: Thalia 
Dördüncü Kitap: Melpomone 
Beşinci Kitap: Terpiskhore 
Altıncı Kitap: Erato 
Yedinci Kitap: Polymnia 
Sekizinci Kitap: Urania 
Dokuzuncu Kitap: Kalliope 

İsimlerini taşıyan, yeryüzünün bilinen ilk tarih yapıtı olan bu büyük külliyede bugünkü Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin) ataları olan Massaget, Med, Kimmer, Trak, Saspein, Kolkhid, Halizon, Sarmat, Thyssaget, Tauri, Neuri, Agathyries, Skyth boyları; coğrafya ve geleneksel açıdan tanıtılmakta ve bu toplulukların Yunanlılar ve Persler ile olan ilişkileri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır4. 

M.Ö.425 yılında öldüğü tahmin edilen Heredotos’un bu yapıtının Proto-Çerkes boyları diyebileceğimiz Antik Kuzey Kafkasya boyları ile onların çevresinde yaşayan diğer topluluklar ile ilgili pasajların kitaptaki sırası ile yayımlanmasının yararlı olacağına inanmaktayız. 

Birinci kitap: Klio; Antik Kuzey Kafkasya halkları ile ilgili ilk bilgiler, 2 numaralı bölümde yer almaktadır. Bu bölümde İoniya’lıların “Uzun bir gemiye binerek Kolkhis” deki (AİA) kentine kadar kürek çekmeleri, ve kendilerini buralara kadar getiren isteklerin hepsini elde ettikten sonra dönerken Kralın kızı Medeia’yı kaçırışlar, Kolkhis Kralının peşlerine adam salarak hakkını arayışını, kızını geri isteyişini anlatmaktadır. 

Sözü edilen olay Antik Yunan’ın en ünlü destanı olan İliada ve Odisseia dan daha eski olan Argonotların (Argos Gemicilerinin) altın postu ele geçirmek için Kafkasya kıyılarına yaptıkları seferdir. Altın postun Kafkasya’da aranması Altın Tüylü Koç’un Kafkasya’da bulunması bizi başka bir mitolojik motife götürmektedir ki bu da Çerkes Halk Destanları ve özellikle de Abhaz varyantlı destanlarda anlatılan ilk tekstürel uygarlığın Kafkasya’da doğuşudur. Şimdilerde ince ve sık dokumalı aranan bir kumaşın Gabardin (Kabardin) adını taşıması destanların örttüğü kimi gerçekleri yorumlama anlamında çok önem taşımaktadır. 

Klio (ya da Kleo), insanların unutulmaması gereken ünlü, şanlı eylemlerini dile getirdiği için, tarih alanına ayrılmış, tarih 

yazarlarını esinleyen peri sayılmıştır. Sözcük anlamı ise kutlamak, övmek anlamına gelen “Kleio” filinden türemiş olan Klio, Musaların biridir. Musalar ise Yunanca’da “mousa”, Latince’de “Musa” diye adlandırılan; Hafıza tanrıçası Mnemosyne ile büyük tanrı Zeus’un çocukları olan, ozanlara, sanatçılara, müzisyenlere esin veren ilham (esin) perileridir. Klio’nun sağ elinde boru, ya da gitar bulunur. Kahramanlıkları müzik eşliğinde dile getirilir. Diğer elinde su saati (yani klepsydra) vardır, olayların akışını simgeler. 

Medeia ise Kolkhis Kralı’nın kızı olan bir Kafkasya prensesidir. Tanrı Helios’un torunu, Tanrı Hekate’nin yeğenidir. Güneş Soylularındandır. 

Klio’nun 96 numaralı bölümünden başlayarak Medler’in Persler ve İmparator Kyros ile olan ilişkileri anlatılmaktadır. “Medler ya da kimi araştırmacılara göre Meotlar” Proto-Çerkes halk gruplarındandır. Bosphor-Kimmerian İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Kavimler Göçü diyebileceğimiz akımın önünde Kuzey Doğu Anadolu ve Media diye anılan Kuzey İran’a bugünkü Ermenistan ve Azebaycan dahil bütün bu ülkelere girmişler, Pers İmparatorluğu’nun en önemli unsuru olmuşlardır. Bu gün bu isim küçülerek “Mıd, Met” gibi şekiller alarak aile isimleri haline gelmiş olarak Çerkes halkının arasında yaşamaktadır. 

Heredotos, Klio’nun bu bölümünde Medlerin özellikle Asurlularla savaşarak özgür olmalarını , böylece Tyranlığa dönmelerini, kahraman Deiokes’i kral olarak seçmelerini anlatmaktadır. 

Klio’nun 100. Bölümünden itibaren Med boyları anlatılmakta, bunlar, Buslar, Paratakenler, Strakhatlar, Arizantlar, Budiler, Maglar olarak sayılmaktadır. 

Med kralı Deiokes’in oğlu Phraortes’in iktidar zamanında bütün evresini egemenliği altına alarak Asur başkenti Ninova’yı yağmalayışı anlatılmaktadır. Kral Kyaxeres zamanında Protothyas’ın oğlu Kral Madyas’ın komutası altında ilerleyen ve daha önce Kimmerleri de yenen Skyth ordusunun Medyayı işgal edişleri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. 

Heredotos yapıtında Skythlerden ilk kez Klio’nu 104. bölümünde söz etmektedir. “Sırtı hafif bir adam, Maiotis gölüne, Phasis ve Kolkhis’e otuz günde yürür. Kolkhis’den sonra Media’ya kadar aşılacak yol o kadar uzun değildir. Zira bu iki bölge arasında bir tek ulus vardır. Onlar Saspeirlerdir. Ve onlar arkada kaldıktan sonra gelinen ilk yer Media’dır. Ama Skyth yayılması buradan gelmiş değildir. Bunlar, çok daha uzak olan kuzey yolundan, Kafkasya dağlarını sağlarına alarak sapmışlardır. Medler Skythlerle savaşa tutuşmuşlardır. Ama yenilmiş olduklarını bilmekteyiz. Böylece Skythler bütün Asya’ya yayılırlar. 

Heredotos’un açıklamalarından anlaşılacağı üzere Skythler kuzeyden orta doğuya inerken tarihsel Çerkezistan ve onun bir bölümü olan kolkhidia’yı sağlarına almışlar, bu durumda bugünkü Dağıstan, Azerbaycan üzerinden güneye, Hazar kıyılarını izleyerek inmiş olmaları gerekmektedir. 

Asya (Anadolu ve Ortadoğu), Heredotos’a göre, yirmi sekiz yıl Skhythlerin işgali altında kalmıştır. Medlerin yeniden güç kazanması, Ninova’yı ele geçirmeleri, Babil dışında bütün Asur kentlerini kendile-rine bağlamalarından sonra Kral Kyaxeres ölmüş, oğlu Astyages hükümdar olmuş ve diğer komşu ulusları yeniden Med egemenliği altına almıştır. 

Massagetler: Birinci kitap Klio’nun 201 ve 202. bölümlerinde sözü edilen Massagetler yukarıdaki bölümlerde de açıklandığı üzere bir Kafkas halkı idi. Heredotos’un açıklamalarına göre büyük ve güçlü bir topluluk olan Massagetler Arax (bugünkü Aras) ırmağının kuzeyinde,Kafkasya’nın kuzey batısında yaşarlardı. En yakın komşuları olan İssedonların karşısında otururlardı ki bunların Skyth soyundan olduklarını söyleyenler de vardı. 

Heredotos’un Hazar Denizi ve onun gün batısı yönünde yer alan Kafkasların antik dünyada bilinen en yüksek ve en uzun dağlar olduğu konusundaki açıklama-larından hemen sonra Kafkaslarda çok çeşitli insan soylarının yaşadığından söz etmesi, adeta bugünkü Kafkasları anlatır gibi net bir ifade kullanılması çok ilginç-tir. 

Bu dönemde Massagetler kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçenin yönetiminde bulunuyorlardı. Heredotos bu kraliçenin adının TOMRİS veya THOMYRS (Adığe dillerinde Tameris-Dameris yani omuzlarda taşınan anlamına gelmektedir) olduğunu söylemektedir. Bir antik çağ kraliçesine de ancak böyle anlamlı bir ismin yakışacağı açıktır. Pers-Med kralı Kyros (Keyhüsrev II) bu dul kraliçeyle evlenip Massaget topraklarını da kendi imparatorluğuna katmak istemiştir. Teklif reddedilince Massagetler’le savaşa tutuşur. Uyguladığı bir hile ile Massaget ordusu’nun komutanı olan kraliçenin büyük oğlu olan Spargapises’i esir eder, prens kendini öldürür. Sonunda savaşı Massagetler kazanır. Kraliçe, esir düşen kral Kyros’un başını kan dolu bir kaba sokarak onu boğar. Oğlunun öcünü alır. 

Kraliçenin düşman kralın kafasını kan dolu bir vazoya daldırdığı sahne, Modenalı ressam Luca Ferrari, Maltalı Mattia Pretti ve özellikle de ünlü ressam Rubens’e ilham vermiştir. Rubbens konuyu iki kez işlemiştir. Bu eserler bugün Lourve ve Boston müzelerinde sergilemektedir. Kraliçe Tomris’in Kyros’un başını kanlı vazoya sokarken söylediği sözler çok ünlüdür: “Canım sağ ve savaştan zaferle çıktım, hile ile oğlumu yakaladın ama işte sonun geldi, sana önceden söylediğim gibi, benim elimde kana doyuyorsun.” Bu sözler bir çok antik drama metinlerine malzeme olmuştur. 

Heredotos, Massagetlerin giyiniş ve yaşamlarını Skythlere benzediğini, ok, kargı, hançer, Segerys denen baltalarla savaştıklarını, savaş araçlarını altın kabartmalarla süslediklerini, atların göğüs cebelerinin, gem, kantarma, şakakları koruyan plakaların altın yıldızlı olduğunu anlatırken, günümüze ulaşan ve bildiğimiz Çerkes binek ve koşum takımlarını tanımlar gibidir. 

Dördüncü Kitap: Melpomene Heredotos’un dördüncü kitabına isim olan Melpomene, hafıza tanrıçası Mnemosyne ile Zeus’un kızları olan “Musa”lardan, ilham perilerinden biridir. Bu isim Tragedyayı simgeler. Heredotos’un Melpomene’nin adını taşıyan kitabın 1 numaralı bölümünden başlayarak 36 numaralı bölüme kadar ki metinlerde Skythler anlatılmaktadır. Skythlerin yurdunu tanımlayan, sınırlarını çizen ünlü tarihçi aynen şu açıklamayı yapmaktadır; “İranlıların ülkesi, Erytheria Denizi denilen güney denizine dayanır. Kuzey sınırlarında Medler oturur. Medlerin üst yanında Saspeirler, Sasperilerin daha üstünde de Kholkhysler, ki bunlar Phasis Irmağının döküldüğü Kuzey denizine kadar giderler. İki deniz arasındaki bütün bu alanı bu dört ulus tutar. İran’dan kuzeybatıya doğru uzakta Medler, Saspeirler ve Kholkhsler uzanır.” 

Skyth ülkesinde ırmakları ise şöyle saymaktadır: “Denzie baş ağızdan dökülen İstros (Tuna), sonra Tynas (Dinyeper), Hypanis (Kuban), Borysthenes (Dinyester), Pantikapes (Paol), Tanais (Don) ve işte bunların geçtikleri topraklar Skyth ülkesidir.” 

Heredotos bu ırmakları anlatırken Kuban Irmağını (Hypanis) şöyle tanıtmaktadır; “Kaynağını Skythya’da, çevresinde beyaz yaban atların otladığı, bir gölden alır. Bu gölden çıktıktan sonra Hypanis Irmağının suları beş günlük gemi yolculuğu boyunca tatlıdır. Sonra acılaşır. Çünkü tuzlu bir kaynağa rastlar, bu kaynak çiftçi Skythler (bu-günkü Osetlerin atası olan Alanlar) ile Halizonların (Adığelerin antik ataları) arasındaki sınır üzerindedir.” (sürecek) 

1 Heredotos : Heredotos Tarihi, Türkçesi Müntekim Ökmen ve Azra Erhat, Remzi Kitabevi, 1973 İst. 
2 Heredotos : a.g.e., s 21. 
3 Franois Hertog : Le Miroir d’ Héredot, Edition Gallimart, 1991, Paris. 
4 Heredotos : a.g.e.

Yazan: Özdemir Özbay
Kaynak: kaffed.org

Amazonlar Söylencesi

Aralık 08, 2018

Dilden dile, ağızdan ağıza aktarılarak zamanımıza dek ulaşan bir söylencedir Amazonlar söylencesi. İnsanı büyüleyen bu söylence gerçek midir? Amazonlar gerçekten yaşamışlar mıdır? Yoksa bütün bunlar bir düşün ürünü müdür?

Söylencelerin halkların yaşantılarından kaynaklandığı, az-çok değişse de kabul edilen bir görüştür. Hele sözkonusu olan, Amazonlar söylencesi ise... Çünkü Amazonların izlerine yanlızca destanlarda değil, coğrafyacı ve tarihçilerin kitaplarında da görülür. İlkçağ insanlarından kalan yapıtlarda Amazonlardan bir şeyler bulunur. Homeros onların Truva Savaşları’na katıldığını yazar. Heredetos, Diodoros ve coğrafyacı Strabon onlardan sözederler. Herakles ve Achilleus efsanelerinde de Amazonlar'dan söz edilir. Sokrates ve Platon Amazonlar'ın Atina'ya saldırdıklarını bir gerçeklik olarak kabul ederler. Amazonların yaşadıkları söylenen bölgelerde, özellikle Anadolu ve Mora Yarımadasında, kabartma taş ve resim olarak, Amazonlar'ı anlatan binlerce yapıt bulunmuştur.

Mitolojide Amazonlar, mitoloji kahramanlarına denk savaşcı kadınlardır. Savaş aletleri ok, yay, kargı ve "labrys" denilen, Anadolu'da özellikle Hititler'de, Karya'da ve Girit'de rastlanan iki ağızlı baltadır. Halikarnas Balıkçısı’na göre iki ağızlı balta Anadolu'nun simgesidir. Resim ve kabartmaların çoğunda Amazonların elinde hep bu balta bulunmaktadır.

Söylenceye göre Amazonlar Anadolu'da yaşamışlar ve birçok kent kurmuşlardır. Amazonlar'ın kurduğu kabul edilen kentler; Ephesos/Selçuk, Smyrna/İzmir, Kyme, Gryneion, Pitane, Ege bölgesindeki kentlere ilaveten Midilli adasındaki Mytilana, Marmara ve Karadeniz yörelerinde ki Myrleia, Sinope/Sinop'tur.Bunlara yine Ege bölgesindeki Elaia, Anaia, Latori kentlerinde de eklememiz gerekmektedir. Ephesos'da ki Artemis tapınağı da Amazonlar tarafından başlatılmıştır. Ephesos'da ki kazılar savaşcı kadınlara ilişkin, tanrıça Artemis'e hizmet eden heykelcikler de ele geçirilmiştir. George Thomson bunları inceleyerek yayınlayan Lethaby'nin " Hitit etkisinin belirgin izlerini gözlemlediğini Gestang'ın da Amazonlar'dan bir Hitit tapınağı bağıntılı oldukları ve daha sonra ki Artemis tapımı bu tapımdan kaynaklandığı konusunda Lethaby 'ye katıldığını" kaydetmektedir.

Bu açıklamalardan sonra "Amazon" sözcüğünün uzmanlar tarafından nasıl açıklandığını inceleyebiliriz. Birinci açıklamaya göre Amazonlar savaşda engel olmaması için memelerinden birini ya da her ikisini kestiklerinden "memesiz" anlamında "Amazoi" denilmiştir. Bu açıklama kanıtlarla uyum göstermiyor. Zira bütün kabartma ve resimlerde Amazonlar, iki memeli olarak gösterilmişlerdir. İkinci açıklamaya göre Ephesos'lu kadınlar savaş ve tarımla uğraşarak, bellerinde kuşaklarla (zonai), ekin biçtikleri (Amao) için bunlara Amazon denilmiştir.

Toplumsal yaşamda kadının etkinliği, ekonomik etkinliklerin kadınlar tarafından yerine getirilmesi, kadınların mutlak egemenliği, soy kütüğünün kadına göre belirlenmesi, Amazon söylencesinin önemli özelliklerindendir. Ancak bütün bunlar anaerkil toplumda zaten normal olan özelliklerdir. Amazon söylencesinin normalden ayrılan yönü, kadınların savaşcı olarak yetiştirilmeleri, savaşa bir asker gibi katılmaları, erkeklerin bu savaşda yer almamaları, kadınların savaşcılığının aynı zamanda saldırganlığa dönüşmesidir. Hem kendilerinin kurdukları yerleşim bölgelerinde bulunan heykel, resim ve kabartmalar, hem de komşu halkların yapıtları Amazonlar'ı savaşcı niteliklerine uygun tanımlamışlardır. Amazonlarda ki savaşcı nitelik o kadar baskındır ki Bilge Umar, Amazonların "tarım yapmayan, yaşamı at sırtında avcılık ve savaşla geçen bir kadınlar ulusu" olduğu görüşündedir. Be nedenle Amazonlara takılacak adın savaşcı özelliklerine uygun bir ad olması akla uygun görülmektedir. Kaldı ki bu açıklama Amazonlar'ın konuşduğu varsayılacak bir dile göre yapılan bir açıklama da değildir.

Konuyu tartışan uzmanlardan George Thomson "Yunanlı'lar Amaonları Kafkasya'ya doğru izlerken, Artemis'in Kafkasya kökenli olduğunu benimseyen bir geleneği izlemiş olabilir" biçiminde bir yaklaşım getirmektedir. George Thomson bu görüşünde yanlız değildir. Bazı diğer uzmanlar da Amazonlar'ı Kafkasya ile ilişkili olarak açıklamaya çalışmaktadırlar. Kafkas kabilelerinde her türlü sosyo-ekonomik girişimleri kadınların yapmaları, Altın Post Efsanesi'nde altın postu aramaya giden Argonaut'ların Anadolu'nun kuzeydoğusunda Amazonlar'a rastlamaları, Amazonlar efsanesinde aynı bölgenin Amazonlar'ın ana yurdu olarak gösterilmesi, Amazonlar'ın başkenti olarak gösterilen Themiskyra'nın aynı bölgede olması, Amazonlar'ın ay tanrıçası ile olan ilişkileri, Amazon adıyla Kafkas dillerinden birinde "ay" anlamına gelen "maze" sözcüğü arasında ki benzerlik, gibi nedenle uzmanları böyle düşünmeye yöneltmiştir.

Kas-Adige dilinde ay anlamına gelen "maze" sözcüğü ile Amazon sözcüğü arasında ki benzerlik ortadadır. "Maze" sözcüğünün sonuna "on" eki getirildiğinde Amazon’a çok benzeyen "mazeon, mazon" sözcüğü oluşur. Ancak article bulunmayan bu dilde nasıl olmuştur da "a" eki gelmiştir? Yine bu dilde Amazon adlarının, Amazonların kurdukları şehirlerin, Amazon tanrıçası Artemis'in adları da açıklanamamaktadır. Bu nedenlerle bu açıklamada genel kabul gören bir açıklama olarak kabul edilmemektedir.

Genel kabul görmemekle birlikte bu açıklamayla gerçeğe çok yaklaşıldığını, bazı gerçekci saptamaların yapıldığını, kabul etmemizi gerektiren veriler bulunmaktadır. Anadolu ile Kafkasya arasında ki ilişkilere dikkat çeken uzmanlar çoktur. Server Tanilli üç bin yıllarında ki Anadolu-Hattı kabilelerinin dilleri ile Kafkasya dillerinin benzediğini, Hattiler'in maddi kültürü ile bu çağ Kafkasya kültürlerinin de "çok noktada birbirlerine benzediğini" kaydetmektedir. Şemseddin Günaltay, Proto-Hatti'ler, Luviler, Hurriler ve Kafkasların Hazar Denizi ötelerinden "aynı zamanda batıya göçen gruplar" olduğunu belirtmektedir. Hrozny de Hititlerin Kafkaslardan gelmiş olmasını, diğer görüşlerle karşılaştırarak, "nisbeten daha çok pozitif bir görüş" şeklinde değerlendirilmektedir.

Bu nedenlerle yukardaki açıklamada ki eksikliği Kas dillerine yönelmesine değil bunu eksik bırakmasında, Kas dillerinin hepsini incelememesinde görüyor, Kas-Abhaz diliyle daha tam ve doğru bir açıklamanın yapılabileceğini düşünüyoruz. Çünkü ilkçağlarda, 2000’li yıllarda, Amazonların tarih sahnesine çıktığı dönemde, Amazonların kurduğu söylenen İzmir kenti civarında kurulan devletin adı Aşuva'dır. Lidyalıların da atası olan Aşuvalar, Kas-Abhazların bir koludur. Halen Anadolu'da ve Kafkasya'da kendilerine "Aşuva" diyen insanlar yaşamaktadır.

Bu çalışmanın sınırlarını aşacağından Aşuvalar'ın nereden gelmiş olabilecekleri, Hititlere, Misyalılarla, Karyalılarla ve kendi torunları olan Lidyalılarla ilişkileri, dilleri, uygarlıkları konularında bir şey söylemiyoruz. Ancak Hititlilerin de aynı tarihi dönem de Anadolu'da göründüklerini, Lidya, Misya ve Karyalılar'ın kendilerine akraba olarak kabul ettiklerini, konumuzla ilgili gördüğümüzden belirtmek istiyoruz.

Kas-Abhaz (Aşuva) dilinde "mzı" ay anlamına gelmektedir. Article olan "a" ile birlikte "A mzı, Amzı" biçiminde şimdi de kullanılır. Ay adının "mis, mıs" biçiminde kullanıldığı da olur. Bazı kişi isimlerinde halen bu şekilde kullanılır: Dinamis, Feramis, Ramis vb olduğu gibi. Anlaşılabileceği gibi çeşitli Abhaz lehçelerinde tarih boyunca bu sözcüğün "mız", "mıs", "mus" biçiminde kullanıldığı sonucuna varmak olasıdır.

Amazonların kendilerini "ayın kızları" olarak gördüklerini, ana tanrıça Kybele ve Artemis'in hizmetkarı olarak kabul ettiklerini biliyoruz. Bu nedenle kendilerine kendi dillerinde "Amız" ya da "Amıs" adını taktılar. Latinler de onlara "Amız /on" dediler. Bu terim "Amazon" biçimine dönüşerek tarihe maloldu.

O çağda ki Samsun kentinin adı da aynı dilde "Amıs" dır. Yunan etkisiyle "Amısos" biçimine dönüşmüştür. Amazonların başkenti olarak kabul edilen "Themiskyra" da bu bölgededir. Aynı şekilde Karya'da da "Amız" adında bir kent bulunmaktaydı. Bu kent daha sonraları Amızon şeklinde anılmaya başlanmıştır. Bazı kaynaklarda Aşuva içerisinde, bazılarında Aşuva'nın kuzeyinde gösterilen aynı çağ Ege Bölgesi devletlerinden birinin adı da "Misya" dır. Amazonlar tanrıçasının adı da Artemis. Bütün bu sözcüklerde ki "mis" yani "ay" sözcüğü dikkat çekicidir.

Konumuzu daha iyi açıklamak için Amozonların anaerkil bir yapının ürünü olabileceği biçimindeki yaygın görüşüde incelemek istiyoruz. Bu çağ Anadolu devletlerinin çoğunda anaerkil bir yapının devam ettiğini görüyoruz. Asuva, devamı olan Lidya ve Etrüskler, Misya, Karya, Likya anaerkil devletlerdir. Hititler de ise ataerkil bir yapı vardır. Daha doğrusu soy ana yanlı değildir Hititlerde.

Olası ki Hititler, Anadolu'ya gelmeden önce böyle bir evrim geçirmişlerdir. Hititlerde ki bu yapının "bağımlı, vasal" duruma getirdikleri diğer devletleri etkilemeyeceği düşünülemez. Güçlü bir olasılıkla Hititlerde ki ataerkil yapıdan etkilenen vasal devletlerden birindeki erkekler, anaerkil yapıyı sonlandırmak istediler. Efsanenin içeriğinde bu görüşümüzü besleyen birçok öge bulunmaktadır.

2000’li yıllarda Hititlerin Anadolu'ya gelmesiyle Anadolu'da bulunan Hatti gruplar, (Asuva, Likya, Karya ve Misyalı'lar) Hititlerin baskısıyla daha batıya göçtüler. Bu halklar zamanla Hititlerle ilişkileri gelişerek, Hititlere bağımlı duruma düştüler. Aslında bir kısmı da göçmeyip yurtlarında kalmışlardı ve göç edenlerle de ilişkileri sürüyordu. Hititlerle olan ilişkilerinden etkilenen bu halklar, diğer koşullar tam olgunlaşmadan kendi topraklarında ki anaerkil yapıyı yıkmak istediler. İşte o zaman egemen durumda bulunan kadınların sert tepkisiyle karşılaştılar. Kadınlar onları yenerek erkeklerin o zamana kadar üstlendikleri savaşa katılma, avcılık ve toplumu savunma görevlerini de kendileri üstlendiler.

Erkekeleri toplumsal iş bölümünde daha geri bir konuma ittiler. Egemenliklerini pekiştirdiler. Böylelikle kadın savaşcılar kendi ülkelerine saldıran halklara karşı ülkelerini savundular. Gerektiğinde komşu ülkelere de saldırdılar. Komşu ülkelerin halkları onları bu şekilde tanıyıp gördüler. Bu durum onların dinlerini, inançlarını da etkiledi.

Böylece kızlar, ana tanrıçanın gerçek çocuğu oldular. Egemen kadınların gözünde öyle değerlendirildiler. Çünkü onlar dişiydiler. Bolluğun ve bereketin, üremenin, devam edip giden yaşamın simgesiydiler. Böylece ana tanrıça, kızları, Amazonları simgeleyen, Artemis'i doğurdu. Artemis kültü Amazonlarla birlikte gelişerek yayıldı. Amozonlar Artemis'in gönüllü hizmetkarı oldular. Belki de o kültü taymak için savaşlar yaptılar ve tarihe bıraktılar adlarını.

Halikarnas Balıkçısı'nın o güzel değimiyle "Efsanevi Yurttaşlarımız"ın, Amazonların gizi elbet birgün aydınlanacaktır. Kendi gizemi ile birlikte bir çok gizide aydınlatarak.

Atlantis insanlık tarihinin en büyük muammasıdır...

Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış.

Büyüklüğü Libya ye Asya’nın (Anadolu) toplam alanından daha genişmiş. Burada Güneş’e tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış... Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi.

Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da. gene epeyce zararlı. oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden yok olur ve silinir gider.

Zamanımızdan 2400 yıl kadar evvel yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Plato) M.E.428-348, Atlantis efsanesini ilk yazan adamdır. Eflatuna göre, Atinalı Solon, M.E. 6ncı. yüzyılda yaşadı, devlet adamı, eski Mısır'ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon'a Yunan ve Mısır uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa olarak bir batılı Atlantis’in varlığını efsane şeklinde dahi olsa,öğrenmiş olur.

Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından diyaloglar adı altında kaleme alınır.

Birinci diyalog, Timaeus, ikinci diyalog, Critias, veya Atlantik’tir. Eflatun bu iki. yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detayları ile izah eder. (İlgilenenler, bu eseri okumaları tavsiye olunur).

Bir çok alime göre, Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, fakat başka bir yerde idi. Örneğin, Akdeniz'de, veya Ege’de Tera adası, Afrika’da, Kuzey Denizinde, vs., bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya'da olduğundan bahseder, bunlar Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth, gibi tarihçi ve araştırmacılardır.

Atlantis kıtasının Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.

Atlantis’ in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa'nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas dağlarıdır, ve bu civarda yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantislilerin de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır.

Milletler devir, devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır. Bir yüzyıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır’ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlıların Pers ve Darius hakkında hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılarda deşifre olunca çok şeyler öğrenildi, ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.

Kafkasya’ya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey-Kafkasya birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir.

Bu özellikle Çerkesistan (veya Çerkesya) bölgesinde 19ncu yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları. ve katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir, (E. Chantre) Maikop ve civarında. Gene sahilde Tuapse' den içerde Osetya’ya kadar olan bölgede ki bu da eski Çerkesya mıntıkası. olarak kabul edilir, Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.

Kafkasya hakkında iki çok şümullü eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve sonra bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde, Kuzey-Kafkasya’da görmüş olduğu “Devasa” harabelerden bahseder. Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika'da,Bolivya'da, 4000 metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde, “Tihuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “Devasa" harabelerin nasıl bu yüksek yerlerde binlerce yıl evvel, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı muamması hala çözülmemiştir. Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında, Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamakta idi. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup kesilmiş veya yontulmuş değildir,sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı. Görünümü vermektedir. Baddeley’in sorusuna cevaben, Prof. Melitset Bekof, bunların Keltler'den kalma olabileceğini söyler, fakat Baddeley' e göre bu eserin Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği tasavvur edilebilir.

Bunun gibi daha birçok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez.

Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz, Adigeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokton yerel ahalisini teşkil etmektedir Adigelerin, Şhabze denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi anayasaları. vardır. 19 uncu yüzyılda Avrupalılara kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkesler' in arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James S.Bell, bu insanlar için; “Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkesler, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdırlar." diye yazmıştır.

Gene Çerkesleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları,polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun,ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirini yağmaya, sefahate, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda, aksine bu ilkel şartların mevcut olduğu bu toplumda, bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz milletinin, veya diğer ileri milletlerin, tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil ve eğitim ile devamlı,. tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs., kuvvetlerle işleme sokulurken, Çerkeslerde tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam edegelmekte idi. Rus işgaline kadar(1864) bağımsız Çerkesya'da yalnız misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz,hırsızlık ve düşmanca hareket görülmüştür.

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır. (Charles Berlitz,Mystery of Atlantis, 1976)

Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir... Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?

Çerkesler kendilerine, kendi lisanlarınca Adige derler. Bu da AD'dan gelen anlamına gelebilir. Bir de Ademey adında bir Çerkes boyu vardır ki geçmişinin Adem’e dayandığını iddia eder.

Eflatun, Kritias adlı ikinci diyalogunda Atlantislilerden ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor; “Törelerine ve adetlerine çok bağlı idiler. İlahlarına karşı saygılı idiler. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleri idi. Ahlak en önem verdikleri kıymet idi. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk, altın, servet onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk,servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazı insanlardı

Eflatun’un Atlantislilerin adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J. Sbell, J. A. Longworth ve D. Urquhart gibi Avrupalıların Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir.

Bazı şüpheciler, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler. Eğer bu iddia doğru ise, demek ki Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkesya da gerçekleşmiş olmuyor mu ?

Avrupa'da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. İtalya’nın Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Romanlılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüskler, İtalya’ya, Anadolu'dan Lydia'dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititlerin bir kolu idi,Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Wubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar. (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language). Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkes tarihçisi, Noguma Şura Bekmurzin, Etrüskler'in, Ligurlar'ın ve Pelasglar'ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır.

Eflatun ise Etrüskler'in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der. (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).

Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları'nın yüksek vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir."

Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa hududu yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl itikatları vardır.

Lisanları Avrupa'nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere. dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela ‘tavan kelimesi mağaranın üstü manasına olup,’bıçak' kelimesi ise ‘kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir nevi teyit eder gibidir.

Britanika Ansiklopedisi, Bask Lisanının, Kafkas lisansları ile alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.

Atlantis'in Esrarı, kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa'nın çok eskilerden kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, ­buzul çağından evvelki bir lisan yahut da daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi, der.

Öyleyse, Kafkas lisanları - özellikle Çerkes, Abhaz Lehçeler de - bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı ?

Basklar ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar (Tarihte Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Baskların, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala ‘Baskheg' diye hitap edildiğinden bahseder.

Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Bask'ların ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Bask’ların da Kafkas, Çerkes-Adige ve Abhaz kavmi ile yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.

Çerkesler arasında en küçük köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söyleşi vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, “Ta ham hitug ou vieh” manası, “Allah seni o batan adaya sürsün.” Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce km. uzakta deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi.

Gene Çerkeslerde ihtiyar nineler ve dedeler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi 'uçan gemiler' ve 'yelkensiz vapurlar' ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir. (Circassian Star, No. l, vol. l, Nana, Nina)

Günümüzde Atlantis’in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat birçok ilim adamı yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filimler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir.

Bu incelememiz de bu konuya küçük bir ışık tutabilirse, mutlu oluruz.


Bibliyografya,
1. BADDELEY, JONN F., Rugged Planks of the Caucasus. Oxford 1940.
2. BASHMAKOY, A1exander, Ciqnuante Siécles d’evo1ution Ethnique autour de la Mer Noire (Cimmertene-Circaseiene) Paris 1937.
3. BERLITZ, Char1es, Mystery of Atlantis. London 1976.
4. BERKOK, Gnl. İ. Tarihte Kafkasya – İstanbul 1958
5. BElL, James S., Journal of a Residence in Circassia. London 1839.
6. FESSENDEN, Reginald A., The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Boston 1923.
7. GUNOKUE K. ÖZBAY. Kuzey Kafkasya Dergisi. Sayi 58. İstanbul 1980.
8. P.T.S., Circassian Star. Dergi. No. 1, Vol. 1, New York 1978.
9. KESKIN, Bnb. Ali, Özel Notlar.
10. de MARIGNY, Travels in Circassia. London 1837.
11. NAMITOK, Aytek. Origines des Circassiens. Paris 1939.
12. NOGUMA Ş0RA Bekmurzin, Çerkes Tarihi (Vasfi Güsar) 1844. İstanbul 1974.


Aydın Osman Erkan

Çerkesler Kimdir ya da Kimdi?

Ne zaman Çerkesler’e olan ilgimden söz etsem, bana genellikle bu soru sorulur. Kafkasya’daki uzmanlar dışında Batı dünyasında çok az insan (Ortadoğu’da ise daha çokları) Çerkesler’in kim olduğunu, nereden geldiklerini veya onlara ne olduğunu hatırlar. Neredeyse unutulmuş bir halktırlar. Hiçbir güncel haritada ‘Circassia’ (Çerkesya) diye bir yere rastlayamazsınız. Eğer Rusça’da Çerkes (Circassian) kelimesine karşılık olarak (Türkçe’den alıntı olan) Çerkess’in (Cherkess) kullanıldığını biliyorsanız, Rusya’nın güneyindeki Karaçay-Çerkes otonom bölgesinin bu halkla bağlantılı olduğu fikrine yaklaşabilirsiniz. Bu bölge aslında tarihi Çerkesya’nın kuzeyinde bulunur. Burası, anavatanları Çarlık tarafından fethedildikten sonra bazı Çerkesler’in yerleştirildiği bir yerdir. Ayrıca ismi de yanıltıcıdır, çünkü teorik olarak Türk Karaçay halkı ile paylaştıkları bu ismin ifade ettiği bölgenin yarım milyonluk nüfusunun ancak %10’unu oluştururlar.[1]

Belki siz de benim gibi eski haritaları incelemekten hoşlanıyorsunuzdur. O zaman 19. yüzyıl başlarındaki bir Rusya haritasına göz atın, göreceksiniz ki Kuzeybatı Kafkasya’da Çerkesya adında bir ülke var. Karadeniz’in kuzey-batı sahil şeridinden, Kuban nehrinin güneylerine kadar uzanan, o zamanki Rus İmparatorluğu’nun güney sınırını oluşturan bölgedir burası. Ayrıca 19. yüzyıl dönemi batılı gezginlerin kitaplarında Çerkesya’ya rastlayabilirisiniz. Fransız konsolosu Gamba (1826), İngiliz maceraperest James Bell (1841), Fransız de Hell çifti (1847), Amerikalı George Leighton Ditson (1850) ve Hollanda konsolosu de Marigni (1887). Ve eğer daha da geriye giderek 18. yüzyıl ortalarında çizilmiş bir haritayı incelerseniz, Kuban nehrinin her iki kıyısında, Azak denizinin doğusundaki vadide, Kuban ile Don nehirleri arasında, Osetya ve Çeçenya sınırlarına uzanan, Kafkas dağlarına yükselip, Karadeniz kıyısı boyunca Azak Denizi körfezinden Abhazya’ya kadar uzanan kalın harflerle yazılmış Çerkesya adını görürsünüz.[2] Çerkesya, Çar’ın fethinden önce 55.663 kilometre karelik bir bölgeydi –Danimarka’dan daha büyük bir alan- ve 2 milyonu aşan bir yerli nüfusa sahipti.[3]

Çerkesler’in kökleri M.Ö 8. yüzyıla Bosfor Krallığı’na ve hatta M.Ö 1500 yılında Azak denizi kıyısında bulunan Kimmer İmparatorluğu’na dek gider. Eski Yunanlılar’la, özellikle Atinalılar’la, yakın kültürel ve ticari bağları vardı. Hatta olimpiyatlara bile katılmışlardır. Tanrıları da Yunan tanrılarına benzer: Şi-bla, Şimşek Tanrısı, onların Zeus’udur. Tlepş (Demir ve Ateş Tanrısı) onların Hepaistos’udur.[4] Tarihin çoğu döneminde çiftçilik ile uğraşmış bir halktırlar. Feodal ve ataerkil toplum yapıları içinde, prensler, asiller, özgürler ve köleler vardı. Rivayetlere göre zamanla sayıları ve çeşitleri değişen kabilelerden oluştukları da söylenir. Bu kabilelerin çok yakın ilişkide olması; bunların etnik gruplar ya da alt-etnik gruplar olarak kabul edilmemesinin sebebidir. Çerkes kimliği, kişinin en yakın akrabasından başlayarak tüm Çerkes ulusuna (ya da tercih edilirse proto-ulusuna) kadar uzanan, seri halinde iç içe geçmiş akraba gruplarını bir bütün olarak ifade etmek için kullanılırdı.[5]

Çerkesya 5. ve 6. yy da Bizans etkisiyle Hıristiyanlaştırılmıştır. Kuzeydoğu Kafkasya’da Dağıstan 8. yy da İslamlaştığı halde Çerkesya uzun süre İslam ve Arap etkisine uzak kalmıştır.[6] 16. yy dan sonra Gürcistan’la ittifaka girdiler: Gürcüler ve Çerkesler kendilerini Müslüman denizinde tek Hıristiyan adanın hakimleri olarak gördüler ve birlikte Rusya’dan koruma talep ettiler. Çar Korkunç İvan’ın karısı Çerkes’ti. Çerkesler arasında İslam etkisine 17. yy.dan önce rastlanmaz ve ancak 18. yy.da Rus işgalinin tehdidi altındayken, Osmanlı Türkleri ve Kırım Tatar Hanlığı ile savunma ittifakı kurmak adına, İslam’ı kabul etmişlerdir.

Çerkesler 1763’ten 1864’e dek, 100 yıldan fazla süreyle (diğer Kafkas halklarından, hatta Çeçenler’den bile daha uzun süre) Rus işgaline karşı savaşmışlardır. 1860’lardaki son yenilgileri, katledilmelerine ve çoğunluğunun öldüğü Karadeniz yolculuğu ile Türkiye’ye zorla sürülmelerine yol açmıştır. Ayrıca birçok Çerkes’den, Osmanlılar tarafından, Balkanlar’daki asi Sırplar’ı bastırmak için yararlanılmış ama çoğu daha sonra tekrar Anadolu’nun iç taraflarına yerleştirilmişlerdir.

O zamandan bu yana Çerkes halkının çoğu -neredeyse % 90’ı- Türkiye’de, Ürdün’de ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde sürgünde yaşamaktadır. Kalanlar, bugün Rusya’da ve eski Sovyet coğrafyasında, toplam nüfusları sadece 300-400 bin civarında, izole edilmiş küçük gruplar halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Boşaltılmış ve harap edilmiş olan Çerkes topraklarına Çar rejiminin son dönemlerinde Ruslar, Ukraynalılar, Ermeniler ve diğer sömürgeciler yerleştirildiler. Ardından Abhazya’ya çok sayıda Gürcü yerleşti. Yakın dönemde Abhaz-Gürcü savaşıyla sonuçlanan gerilimin nedeni de budur. Abhaz Gürcü savaşı da 19. yüzyılda yaşanan Çerkes travmasının türevlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

Katliam ve Sürgün

97 yıl süren savaşlar sonunda Çerkesler’e boyun eğdiremeyen Rus hükümeti, 1860 yılında, onları imparatorluğun başka bölgelerine veya Türkiye’ye kitlesel göçe zorlamaya karar verdi. Bu politikayı uygulama görevi General Yevdokimov’a verildi. General, Kazak süvariler ve piyadelerle Çerkesya’nın işgal edilmemiş bölgelerine kadar ilerledi. İlk girdiği kuzeydeki bölgelerde yaşayan Çerkesler ona boyun eğdi ve aynı yıl herhangi bir direniş göstermeden 4000 aile Kuban koyundan deniz yoluyla Türkiye’ye doğru yola çıktı. Ancak güney-doğuda yaşayan kabileler direnmek için hazırlandılar.[7] Günümüzde Karadeniz’in popüler tatil beldesi Soçi kentinin bulunduğu bölgede Abadzeh, Şapsığ ve Ubıhlar bir meclis oluşturarak
Osmanlı Devleti’nden ve İngiltere’den umutsuzca yardım istediler.

Eylül 1861’de, Çar II. Alexander bu olaylara en yakın Rus kasabası olan Yekaterinodar’a bizzat giderek Çerkes liderlerinden bir delegasyonla görüştü. Çerkes Liderleri, Rus bölükleri ve Kazaklar’ın Çerkes toprakları dışına çıkması yani Kuban ve Laba nehirlerinin ötesine geçmesi halinde Rus hükümdarlığını tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. İstekleri reddedildi. Abadzehler kendilerine teklif edilen daha kuzeydeki topraklara (bugünkü Adigey Cumhuriyeti halkı onlardan gelir) geçmeyi kabul ederken diğer kabilelerin şefleri kabilelerinin yer değiştirmesini reddettiler.

1862 baharında yer değiştirmeyi reddeden bu kabilelere ardı ardına askeri operasyonlar düzenlenmeye başlandı.[8] Rus askerleri sistemli bir şekilde Çerkes köylerini yaktılar. Tüm Şapsığ köyleri istisnasız yakıldı, tarlalardaki ürünler Kazak atlarının toynaklarının altında talan edildi.[9] Çar’a itaat etmeyi kabul edenler Rus idarecilerin kontrolü altında kuzeydeki ovalara yerleştirilmek üzere yola çıkarken karşı çıkanlar sınır dışı edilerek Türkiye’ye gönderilmek üzere deniz kıyısına götürüldüler. Çok sayıda kadın, erkek ve çocuk da yakılan köylerinden kaçıp sığındıkları ormanlarda ve dağlarda açlıktan öldü.

Çerkes tarihçi Shakuet, Şapsığ ve Abadzeh bölgelerini işgal ettikten sonra General Babich’in birliklerinin sahil boyunca güneye doğru köyleri talan ederek ilerlediğini şöyle anlatır:

Ubıh toprakları sınırındaydılar. Goitkh geçidi tarafından bir başka birlik de onlara katıldı. Küçük Ubıhya, Çerkes özgürlüğünün son kalesi olmuştu. Ubıhlar mücadeleyi uzatmak için son bir hamle yaptı ama Ruslar halkayı iyice daraltmıştı. Rus birlikleri güneyden Ubıh topraklarının tam kalbine yerleşmişti. Kuzeyden ise, 3 birlik dağlardan ve deniz kıyısından ilerliyordu. Son direniş de kırılmıştı.[10]

Bir başka Çerkes tarihçi Trakho hikayeye şöyle devam eder:

Orada sadece küçük kıyı kabileleri kalmıştı: Pskhu, Akhçipsi, Aibga ve Ciget. Mayıs 1864’te bu kabileler neredeyse son erkeğine, kadınına ve çocuğuna kadar imha edildiler. Bu durumu gören ülkenin dört bir yanındaki Çerkesler çaresizlik içinde kendilerini Aibga vadisine attılar. 7-11 Mayıs tarihleri arasındaki dört günlük sürede Ruslar’a büyük kayıplar verdirilerek geri püskürtüldüler. Daha sonra ağır topçu saldırıları başladı, küçük vadiye ateş ve duman püskürtüldü. Savunmacıların hiçbiri canlı kalmadı. Bu küçük vadinin ele geçirilmesi, Çerkes halkının uzun trajedisinin dağlardaki en son eylemidir. 21 Mayıs’ta büyük prens Mikhail Nikolaevich birliklerini toplayarak şükranlarını ifade etmiştir.[11]

Bu son planlı kıyım savaşı hakkında Shauket şöyle der.

Son mücadele Maykop’a yakın Karadeniz kıyısındaki Akçip kasabası yanındaki Khodz vadisinde (Aibgo) olmuştur. Bu taşlık ve dağlık arazi Rus ilerlemesinden korunmak adına kadın ve çocukların yerleştiği son kaleydi. Kadınlar mücevherlerini göle attılar, anavatanlarını ve onurlarını korumak adına ölümü göze alarak erkeklerle omuz omuza savaşmak, mücadele etmek, sırf Ruslar’ın elinde esir olmamak için kollarını sıvadılar. İki taraf tarih boyunca benzeri görülmemiş bir katliamla sonuçlanan korkunç bir savaşta buldular kendilerini... Çerkesler için bu savaşın nesnesi zafer ya da başarı kazanmak değildi artık; bir umudu kalmamış onurlu bir yaşamı terk etmek ve onurlu bir şekilde ölmekti… Bu mücadelede kadınlar ve erkekler acımasızca katledilmişlerdir ve kandan nehirler akıyordu ki bu şöyle ifade edilmiştir: “Cesetler bir kan denizinde yüzüyordu.” Üstelik Ruslar hala yaptıklarından dolayı tatmin olmamıştı ve içgüdülerini doyurmak için hayatta kalan çocukları canlı hedef olarak kullandılar.[12]

28 Mayıs’ta Türkiye’ye sürgün başladı. Bu sürgün korkunç şartlar altında yapılıyordu. Rus tarihçi Berzhe, Çerkesler’in kıyıda sürgünü beklerken neler yaşadıklarına tanık olmuştur:

Novorossisk koyunda kıyıda toplanmış yaklaşık 17.000 dağlının üzerimde yarattığı bunaltıcı etkiyi asla unutmayacağım. Yılın en fırtınalı ve soğuk zamanı olması, her türlü imkandan yoksun olmaları, tifüs ve çiçek salgını onların şartlarını daha da umutsuzlaştırıyordu. Örneğin; açık havada nemli bir paçavrada uzanmış genç bir Çerkes kadının henüz sertleşmiş cesedi üzerinde iki küçük çocuğundan biri açlığını bastırmak için ölü annesinin memelerini emmeye çalışırken diğerinin can çekişiyor olmasını görmeye hangi yürek dayanabilir? Ve ben böyle sahneleri az görmedim.[13]

Bu kabustan sağ kurtulanlar, Rus askerleri tarafından, küçük Türk ve Yunan gemilerine ve mavnalarına, kapasitelerinin çok üzerinde sayılarda bindirildiler. Bunlardan çoğu battı ve yolcular açık denizde boğuldu. Hayatta kalanları Türkiye’ye vardıklarında bekleyen şartlar da daha iyi değildi. Türk hükümeti tarafından mültecilerin karşılanması ve yerleşimi için yapılan düzenlemeler hiç de iyi değildi. Moshnin (Trabzon Rus büyükelçisi) şöyle der:

Yaklaşık 6000 Çerkes Batum’a indi ve 4000 kadarı sınırdaki Çürüksu’ya gönderildi. Hepsi açlık ve hastalıktan kırılmak üzereydiler. Ölüm oranı ortalama günde 7 kişiydi. 240.000 kadar sürgünzede Trabzon ve çevresine vardı, bunların 19.000 kadarı öldü. Yani ölüm oranı günde 200 kişi. Bu sürgün zedelerin çoğunluğu Samsun’a gönderildi. 63.290’ı Trabzon’da kaldı. Giresun’da yaklaşık 15.000 var. Samsun ve çevresinde ise 110.000 den fazla kişi var... Ölüm oranı günde yaklaşık 200 kişi. Tifüs hızla yayılıyor.[14]

O halde kaç Çerkes cephede, katledilerek, boğularak, açlıktan ve hastalıktan ölmüştür? Rus işgali öncesinde Çerkesler (Abhazlar dahil) 2 milyon kadardılar. 1864’e dek Kuzey-batı Kafkasya’nın neredeyse tamamı yerli halkından arındırılmıştı. 120-150.000 kadar Çerkes, Rus hükümeti tarafından belirlenen imparatorluğun başka bölgelerine yerleştirilmişti. (1897 sayımlarına dek Rusya'da 217.000 Çerkes vardı.) Brooks’a göre 500.000 kadar Çerkes Türkiye’ye sürülmüştü.[15] Ayrıca 1858’de 30.000 aile (belki 200.000 kişi) sürgün öncesinde gönüllü olarak göç etmişti. Buna denizde ölenleri ve karaya çıktıklarında ölenleri eklesek bile asıl nüfusun yarısından çoğuna ne olduğu açıklanamamaktadır. 1860’lardaki Çerkes felaketinde ölenlerin sayısı bu nedenle 1 milyondan az olamayacağı gibi 1.5 milyon civarında olduğu düşünülebilir.[16]

Soykırım mıydı?

Rus işgali ve Çerkesler’in yurtlarından sürülmeleri bir halkın planlı olarak soykırımı mıydı yoksa ‘yalnızca’ insanların acı çekmesi canice bir umarsızlıkla yapılmış bir etnik temizlik miydi? Bu zor soruya benim yaklaşımım öncelikle Ruslar’ın esaret altına aldıkları insanlara nasıl davrandıklarını ya da davranmakta olduklarını incelemeyi içerir. Rus imparatorluğu Kafkasya dışında başka yerlerde daha önce soykırım yapmış mıydı, ya da o sırada yapmakta mıydı? İkinci olarak, ondokuzuncu yüzyıl Rus siyasi ve askeri seçkinlerinin Çerkesler’e karşı ne tavır içinde olduklarını göz önünde bulundururum. Çerkesler’in işgale karşı direnişinin yarattığı sorun üzerine soykırımın bir çözüm olabileceği düşünülmüş müydü? Ya da Norman Cohn’un ünlü deyimiyle, ‘soykırımın ruhsatı var mıydı?’[17] Üçüncü olarak, yerinden edilme kararı neden verilmişti? Bu kararı alan Çar ve danışmanlarının niyetleri neydi? Esas amaçları soykırım olabilir miydi?

Bu konuda, işgal edilmiş iki ayrı halkla Ruslar’ın ilişkileri konusunda iki önemli örneği incelemek yeterli olacaktır: onyedinci yüzyılda Sibirya’daki yerli halkların işgali ve on dokuzuncu yüzyılda Kazak göçerlerinin ilhak edilmesi.[18] Bu son hareket Kafkasya’nın işgal edilmesiyle aynı dönemde sonuçlandı. (1864)

Sibirya’nın yerli halkları, doğuya Pasifik Okyanusu’na doğru durmaksızın ilerleyen Ruslar’ı durdurabilmek için ne sayıca yeterliydiler, ne siyasi birlik oluşturabilmişlerdi, ne de askeri güçleri vardı. Gene de zaman zaman ekonomik olarak sömürülmeye karşı çıktılar. Örneğin, Ruslar’ın hayvan postu vergisi (yasak) toplamakta gösterdikleri acımasızlık, 1642’de Yakutlar ve Lena ırmağı boyunda yaşayan Tungus dilleri konuşan kabilelerin isyan etmelerine yol açmıştı. Ruslar’ın tepkisi inanılmaz bir terör uygulamak oldu: yerli köyleri yakıldı, insanlara işkence edildi, öldürüldü. 1642 ile 1682 yılları arasında sadece Yakut nüfusunun yüzde 70 azaldığı tahmin edilmekte. Ancak Moskova’daki hükümetin derdi yerli halkı yok etmek değil sömürmekti. Dolayısıyla, yüzyıl sonlarına doğru, azalan kürk sevkıyatını yeniden canlandırmak için koruyucu bazı tedbirler alındı: örneğin, Moskova’nın onayı olmadan kimse idam edilmeyecekti. 1697-99'da Kamçatka yarımadasının kumandan Vladimir Atlasov tarafından ele geçirilmesinin ardından da Moskova müdahale etti. Atlasov 100 kişilik kuvvetiyle 12 bin Çukçi ve sekizbin Koryak ve Kamçadal katletmişti. Bir intihar furyasının ardından yerel yöneticilerden yerli halkın kendisini öldürmesinin engellenmesi istenmişti.[19] Kısaca, topraklarının Ruslar tarafından işgali sonucu pek çok Sibiryalı yok olmuştu ama bunun nedeni, soykırımın bilinçli bir devlet politikası olmasından çok, ekonomik sömürü, başkaldırıların amansızca bastırılması ya da bazı komutanların kanlı gayretkeşliğiydi.

Göçebe Kazaklar’a karşı davranışlarından da benzer sonuçlar çıkarmak mümkündür. Daha onaltıncı yüzyılda Kazak steplerinin kuzey sınırlarında Rus karakolları kurulmuştu ama iç bölgelerin ilhak edilmesi ondokuzuncu yüzyılda, 1820’ler ile 1860’lar arasında gerçekleşti. Sibirya yerlileri gibi Kazaklar da kaçınılmaz olana boyun eğdiler ve Ruslar’ın ilerlemesi karşısında yaygın bir direniş göstermediler. Ancak, geleneksel meralara el konulması gibi nedenlerden ötürü, (1836-37’de olduğu gibi) bazı yerel başkaldırılar oldu. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Rus göçmenlere yer açmak için sürüleri ile birlikte stepte gittikçe daha dar alanlara sıkıştırılan Kazaklar, giderek yoksullaşmış soykırım seviyesinde olmasa da ciddi nüfus kayıplarına uğramışlardı.[20] Görülüyor ki, ister soykırım ile, ister ülkeyi terk etmeye zorlayarak bir halkın bütününden kurtulmaya çalışmak Ruslar’ın adeti değildi. Çerkesler’i göçe zorlama kararı yeni bir olguyu temsil ediyordu.

Ruslar’ın Çerkesler’i algılamalarının ilginç bir yankısını dönemin Kafkasya’daki Rus emellerine sempati duyan batılı gezginlerin kitaplarında buluyoruz. Tipik olarak Çerkesler ilkel savaşçı barbarlar ve vahşi haydutlar olarak sunulmakta. Bir Fransız diplomata göre: ‘Çerkesya ve Abhazya halkları’ ‘ezelden beri korsanlık ve eşkıyalık ile yaşadılar’… Öfke, intikam ve hırs en belirgin tutkuları. Bir Fransız turist çift ise okuyucularını Kislovodsk’taki kaplıcalara gitmekte olan Polonyalı hanımın Çerkesler tarafından kaçırılması öyküsü ile eğlendiriyor, Stavrapol’den Yekaterinodar’a doğru giderken Çerkes atlılarının eline düşmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyordu.[21]

Bu tür düşmanca önyargılar soykırım için bir ruhsat oluşturuyor mu? Bazı yazarları okuyunca, evet dememek zor. Mesela, Kafkasya’yı ilk ziyaret eden Amerikalı olduğunu iddia eden ve kitabını Kafkasya’nın Rus valisi Prens Vorontsov’a ithaf etmiş olan George Ditson, Çerkesler ve Amerikan Kızılderilileri arasında doğrudan paralellik kuruyor, her iki halka da aynı dönemde boyun eğdirildiğini belirtiyor. Anlaşılan Ditson’a bu fikri veren Rus Prens Koçubey ki, ondan şu alıntıyı onaylayarak veriyor: ‘Bu Çerkesler aynen sizin Amerikan Kızılderilileri gibi- ehlileştirilemez ve uygarlıktan uzak... ve, enerjik doğalarından ötürü onları ancak yok ederek susturabilirsiniz.’ Ancak şu alternatifi de ekliyor: ‘vahşi ve savaşçıl özelliklerini başkalarına karşı kullanmak da mümkün.’[22]

Çarlık Rusyası tarihçileri, Çerkesler’in yerlerinden edilmeleri kararının altında serfliğin kaldırılmasının ardından Merkezi Rusya’dan göç eden topraksız köylülere yeni ve verimli araziler açmak ve mevcut Rus yerleşimlerine Çerkes baskınlarına bir son vermek isteklerinin yattığını belirtirler. Etkin bir kaynağa göre:

Ruslar, Çeçenya ve Dağıstan’da yerli halkın teslim olmasını yeterli görüyorlardı. Ancak Karadeniz kıyılarında geniş ve verimli Çerkes topraklarını ele geçirmek ve 1861’de serfliğin kaldırılmasıyla ortaya çıkan köylü göçü dalgasının bir bölümüne yer sağlamak istiyorlardı. Her yıl Kazaklar ve Orta Rusya’dan göç eden köylüler Kuban, Laba, Belaya ve Urup havzalarına biraz daha dalıyorlardı. Kabile topraklarına Ruslar’ın yerleşmesine kızan Çerkesler, bu köyleri ve stanitsileri (Kazak yerleşkeleri) sık sık basıyorlardı.[23]

Aynı yazarlar, Çerkes topraklarına yerleşmenin zaman zaman başarısız olduğuna dikkat çekiyorlar: ‘Kuban bölgesine büyük kalabalıklar yerleşmişti. Ancak Karadeniz kıyılarının nemli iklimine ve orman örtüsüne alışık olmayan Rus, Alman, Yunanlı ve Bulgarlar dayanamadılar ve bugün Çerkes meyvelikleri ve bahçeleri yaban hayat tarafından fethedildi.’[24]

Daha sonra dönemin belli başlı Rus memurlarının ve generallerinin yazılarını ayrıntılı olarak incelemiş olan Brooks alternatif bir görüş ortaya attı.[25] Ona göre Rusya’nın esas amacı Kafkasya’nın stratejik olarak önemli bir bölgesinde güvenilir politik ve askeri kontrol sağlamaktı. 1850’lerde Kırım savaşı ile, Karadeniz bölgesinde yabancı müdahale tehlikesi ve tedbir alma gereği ön plana çıkmış, bu amaç birden önem kazanmıştı. Oysa hemen hemen bir yüzyıl boyunca başarısız bir şekilde süren savaşlar, Rus siyaset adamlarını Çerkesler’e boyun eğdirmenin mümkün olmayacağına, onları ya yerlerinden etmek ya da yok etmek gerektiğine
inandırmıştı. Dolayısıyla, askeri kampanyanın yerleşme ihtiyacı ile ilgisi yoktu. Tam tersine generaller askeri başarının ardından zaferi pekiştirmek için bir an önce bölgeye yerleştirme yapılması için baskı yaptılar. Çarın emri Çerkesler’in yok edilmesi değil bölgeden çıkarılması yolundaydı ama, yukarda alıntısını verdiğimiz Koçubey’in sözlerinden de anlaşıldığı gibi, Rus yönetici ve askerleri açısından Çerkesler’in büyük bir bölümünü yok etme fikri hiç de ters değildi. ‘Diğer yarıyı silahlarını bırakmaya ikna etmek için Çerkesler’in yarısını yok etmek gerek,’ diye yazan General Fadeyev de bu fikri doğrulamakta.[26]

Öyleyse soykırım mıydı? Çerkesler’in yerlerinden sürülmeleri kuşkusuz bir ‘etnik temizlik’ örneği olarak tanımlanabilir ki, onları göçe zorlamak için katliamlara ve köylerin yakılmasına baş vurulmuştur. Henze, ‘bu büyük sürgün, modern zamanlarda dünyanın bu köşesinde yaşanan vahşi nüfus aktarmalarından ilkidir,’ demektedir.[27] Çerkesler’i tamamen silmek gibi bir amaç yoktu ama bir an önce onlardan kurtulmaya kararlıydılar ve bu süreçte büyük bir bölümünün yok olacağının bilincindeydiler. Kont Yevdokimov; ‘Kont Sumarokov’a yazdım, ‘neden her raporunda bize yolları kaplayan donmuş cesetlerden söz ediyor? Sanki Büyük Prens ve ben bunu bilmiyor muyuz? Ama bu felaketi kim durdurabilir ki?’ demektedir. [28] Bu yapmacık çaresizlik insana çarın bir askere verilen idam cezasını buna dayanamayacağını bile bile yüz kere kırbaçlanma cezasına çevirmesini hatırlatıyor.

Çerkesler’in Sonu mu?

1860’larda Çerkesler’in başına gelen felaket, onların gerek Rusya imparatorluğu içinde (daha sonra da Sovyetler Birliği’nde ve ardından gelen devletlerde) gerek de sürüldükleri yerlerde bir halk olarak varlıklarını sürdürmelerini tehlikeye attı. Yerlerinden edilmelerinin çeşitli Çerkes alt grupları üzerinde etkisi farklı oldu. En kötü etkilenenler batı ve orta kabileleriydi. Bunların bir bölümü, özellikle Ubıhlar, Kafkasya’dan tamamıyla silindi, diğerlerinin de sadece küçük kalıntıları kaldı.[29] Kafkasya’yı baştan sona dolduran yerli halktan geriye küçük parçalar kalmıştı. Bu küçük ‘adacıklar’ zamanla Slavlar ve diğer yerleşenler ‘denizi’ ile birbirinden kopmuştu. 1917’ye gelindiğinde, Rusya’da kalan Çerkesler birbirinden uzak yerlere dağılmış, bulundukları yerlerde genelde azınlıkta kalmışlardı. Çerkesler’in çoğunlukta olduğu tek bir şehir yoktu.[30]

Bu sürecin sonunda pan-Çerkes kimlik zayıflamış, alt kimlikler öne çıkmıştı. Abhazlar ve kuzey Çerkesleri arasında coğrafi olarak ve dil açısından bir köprü oluşturan Ubıhlar’ın ortadan kalkması, daha belirgin bir Abhaz kimliğinin oluşmasına yardımcı olmuştu. Aynı şekilde, Tuapse bölgesinde kalan Şapsığ köylerinde yaşayan Çerkesler arasında ayrı bir Şapsığ kimliği gelişmişti. Fetih, sürgün ve göçmen dalgaları sonucu oluşan yeni coğrafi- demografik koşullarda, kabileler ayrı etnik gruplar haline dönüşmüştü. Çerkeslik duygusu tamamen kaybolmamış, ancak eskiden kendilerini tek bir halk olarak gören insanlar, birbirleriyle yakın akraba ama farklı etnik gruplardan insanların oluşturduğu bir aile olarak algılanmaya başlamıştı.

Diğer yerli halklar üzerinde olduğu gibi, Çerkesler üzerinde de Sovyet döneminin etkileri karmaşık ve değişken olmuştur. 1920’lerde ve 1930’ların başında ‘yerlileştirme’ (korenizatsiya) politikaları Ruslaştırma baskılarına karşı Çerkes dilinin ve kültürünün korunmasına yardımcı olmuştu. Rusya Federasyonu içinde, farklı Çerkes grupları için dört ayrı etnik bölge belirlenmişti.[31] Ayrıca, Gürcistan Cumhuriyeti içindeki Abhazlar otonom bir yapıdaydılar, hatta bir dönem (1921-31) Gürcistan ile gevşek bağları olan kendi cumhuriyetlerini kurdular. Öte yandan, yerlileştirme politikasının bazı yönleri Çerkes kimliğinin daha da zayıflamasına ve parçalara bölünmesine yol açtı. 1927’de, o zamana kadar tek bir edebi dil sayılan Çerkesce iki ayrı edebi dile ayrıldı: Kabardey-Çerkes (Cherkess) ve Adige.[32] Ayrıca hem 1920’lerde hem de daha sonra Çerkes grupları, Türkçe konuşan Karaçay ve Balkarlar’la keyfi olarak bir araya getirilip karışık etnik bölgeler oluşturuldu.[33] Daha sonraki Sovyet döneminde Ruslaştırma politikalarına geri dönüldüğü görülmektedir -ya da hakları Stalin tarafından ellerinden alınan Abhazlar’da olduğu gibi Gürcüleştirme politikalarına.[34] 1960’lardan itibaren etnik bölgelerdeki okullarda Çerkesce sadece bir ders haline geldi, eğitim aracı olmaktan çıktı.

SSCB’nin çöküşüyle hareket ve iletişim üzerindeki kontrollerin kalkması, ortak Çerkes kimliğinin biraz da olsa canlanmasına yardımcı oldu. Bazı aileler arasında gizlice nesilden nesile aktarılan ve Kabardey, Adige, Çerkes (Cherkess), Abaza ve Abhazlar’ın ortak Çerkes köklerini vurgulayan ‘resmi olmayan etnik tarih’ artık açıkça yayınlanabilirdi.[35] Çerkes soyundan gelenlerle bağlantılar kurulmuş, ancak onları ‘vatana’ geri getirme çabaları pek az sonuç vermişti.

Ancak sürgünde yaşayan Çerkesler’in büyük çoğunluğu içinde, daha dar kimliklere karşı Çerkes kimliği daha iyi dayanmıştır. Türkiye ve Orta Doğu’dakilerin karşı karşıya olduğu tehlike daha farklıydı - ev sahibi toplumlarına gitgide asimile olmak. Zamanla sürgün edilmiş ‘Çerkesler’ ‘Çerkes kökenli Türkler’e’ (ya da Ürdünlüler’e, vb.) dönüşme eğilimindeydiler. Gene de, Türkiye'de bile genç nesil -bozuk ve ikinci dil olarak da olsa- Çerkesce konuşuyor ve Çerkes geçmişlerinden duygusal bir onur duyuyorlar.[36] Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Ürdün, Filistin-İsrail, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerde küçük fakat pekişmiş Çerkes toplulukları mevcut. Ürdün’de Çerkesler askeri yöneticiler ve iş adamları olarak önemli işlevlere sahip. Balkanlar’da, biri Kosova’da biri de Transilvanya’da olmak üzere iki köy var.

Yani Çerkesler halk olarak varlıklarını sürdürdüler. Özellikle etnik kimliğin korunması ve canlandırılması konusunda özen gösterilen günümüz dünyasında, öngörebildiğimiz gelecekte de sanırım varlıklarını sürdürecekler. Yok olmanın eşiğinde olduğu düşünülen Çerkes alt grupları bile varlıklarını sürdürebilir. Örneğin Ubıhça genellikle ölü bir dil olarak tanımlanır ve yaşayan son Ubıhça bilenin öldüğü bir çok kez duyurulmuştur. Oysa Çerkesler konusunda önemli bir uzman olan Kanadalı Profesör John Colarusso’dan[37] duyduğuma göre şu anda Türkiye’de dedelerinden, ninelerinden Ubıhça öğrenen ve Ubıh kimliğini yaşatmaya kararlı küçük bir grup genç var. Sonuç olarak Çerkesler, ve onların çektikleri tüm işkencelere rağmen işgalcilere karşı inatçı ve kahramanca direnişleri unutulmayacak. Oysa unutuluşun kıyısına gelmişlerdi. Eğer Türkiye’deki Ermeniler’in ve Avrupa’daki Yahudiler’in kaderleri bugün yaygın bir şekilde hatırlanıyorsa, bunun başka yerlerde yerleşme şansını yakalamış statü ve etkinlik sahibi Ermeni ve Yahudi toplulukları sayesinde olduğu belli değil mi? Çerkesler örneği ise, koşullar elvermediği zaman bir halkın soykırımının nasıl kolayca unutulup tarihsel hafızalardan silinebileceğini gösteriyor.

 

Notlar

1. “Bu değer, Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi nüfusunu 415.000 kişi olarak veren 1989 Sovyet nüfus sayımı sonuçlarından alınmıştır. (Goskomstat SSSR, Natsional’nyi sostav naseleniya SSSR po dannym vsesoyuznoi perepisi naseleniya 1989. (Moscow, 1991), 42. Eğer Çerkesler’e yakın bir halk olan Abazinler de sayılırsa oran yüzde 16’ya yükselmektedir. Nüfusun geri kalanının Karaçaylar, Ruslar, Nogaylar ve diğer etnik gruplar oluşturmaktadır. Çerkesler kendi dillerinde halklarına Adige demektedirler.
2. Abhazlar, Abazalar ve neredeyse yok olmuş Ubıhlar gibi, bazen Çerkes olarak bazen de değillermiş gibi sayılırlar. Çerkesler’le çok yakın halklar olduklarından ben onları Çerkesler’e dahil ediyorum.
3. Bu değerler Çerkes tarihçisi R. Trakho'nun, Cherkesy (Çerkesler-Kuzey Kafkasyalılar) (Munich, 1956), 113, eserinden alınmıştır. Tarih boyunca çeşitli zamanlarda Çerkesya daha kuzeye, Azak Denizi ardındaki topraklara kadar genişlemiştir.
4. Trakho’ya göre Çerkesler Yunan mitolojisini uyarlamışlardır. Başka bir Çerkes tarihçisi ise, tersine, Yunanlılar’ın Çerkesler’in efsanelerini aldıklarını söylemektedir! Şevket Mufti (Habjoka)’nın, Heroes and Emperors (Kahramanlar ve İmparatorlar) (Beirut, 1944) kitabına bakınız.
5. ‘Ulusların’ modern zamanlar öncesinde varoluşları ile ilgili olarak, benim katkıda bulunmayı düşünmediğim bir teorik tartışma mevcuttur. Olmadığını varsaysak bile, en eski zamanlardan beri tek bir politik birim altında toplanmış olmasalar da ortak bir köken, kültür ve kimliğe sahip olan bazı
grupların bulunduğu reddedilemez bir gerçektir. Bu gruplara ‘proto-uluslar’ diyebiliriz. Bunlardan biri de Çerkesler’dir.
6. Çerkesler’in Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı benimsemeleri fırsatçı ve yüzeysel olmuştur. Örneğin, bir etnograf Abhazlar’ın dini inançlarını pagan, Hıristiyan ve İslimi öğelerin özgün bir karışımından oluştuğunu belirtmektedir. Sula Becet, Abazalar: Kafkasya’nın Uzun Ömürlü İnsanları (New York, 1974).
7. Türkiye’ye göç yoğun olarak 30 bin ailenin yerlerinden edildiği 1858 yılında başladı. Ancak mültecileri gittikleri yerde bekleyen kötü koşullanın haberi aynı yılın sonunda göçü neredeyse tamamıyla durdurdu.
8. Bu açıklama W.E.D. Allen Paul Muratoff, Kafkasya Savaş Tarlaları: Türk Kafkas Sınırındaki Savaşların Tarihi, 1828-1921 (Cambridge, 1953), 107-8, Willis Brooks, Rusya’nın Kafkasya’yı İşgali ve Pasifize Etmesi: Kırım Sonrası Dönemde Yeniden Yerleştirme Soykırım Oluyor: Nationalities Papers, 23, (1995):675-86, Trakho, Çerkesler, 32-56, Shauket, Kahramanlar ve İmparatorlar kaynaklarına dayanmaktadır.
9. Köylerin yakılması yeni bir uygulama değildi. Yalnızca Abadzehler’in ülkesinde 1857-1859 arasında binden fazla yerleşim yeri yakılmıştı. Shauket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 237.
10. Shouket aynı zamanda Ubıhlar’ın 1859’da bir dizi doğal afet nedeniyle zayıfladığını da söyler. Bir çekirge sürüsü tarlalarına zarar vermiş, salgın hastalıklar hayvanlarını ve atlarını yok etmiş, insanların büyük bir kısmı koleraya benzeyen bir hastalık nedeniyle ölmüştü. Shouket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 245.
11. Trakho, Çerkesler, 50-51.
12. Shouket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 250.
13. Trakho, Çerkesler, 52-53.
14. Age, Moshnin’in verdiği sayılar Türkiye’ye gelenlerin ölüm oranını ayda %2, 5-5 oranında olduğunu gösteriyor.
15. Brooks, Rusya’nın İşgali, 681.
16. Bu çok kaba bir tahmindir ve çok daha detaylı bir araştırma gerektirmektedir. Türkiye’deki sürgün zedelerin soylarının devamından yola çıkarak geriye yönelik olarak kurtulanların sayısını tahmin etmek bir başka yöntem olabilir. Tartışılamaz yüksek doğum oranına rağmen ancak 20. yüzyılın ortalarında nüfusları iki milyona ulaşmıştır.
17. Norman Cohn, Warrant for Genocide: The Myth of the Jewish World Conspiracy and the Protocols of the Elders of Zion [Soykırımın Ruhsatı: Yahudi Dünyası Entrikalarılarının Efsanesi ve Zion Büyüklerinin Protokolleri] (New York, 1967).
18. ‘Kazak’ bu insanlar için Rusça adlandırmanın direkt tercümesidir. Kazakistan hükmeti Kazak dilinden direkt tercüme ile ‘Kazak’ adına çevirmiştir. Ben burada daha genel kullanımı tercih ediyorum.
19. John J. Stephan, The Russian Far East: A History [Rusya Uzak Doğusu Tarihi] (Stanford, 1994), kitabında özellikle 23-24. sayfalara bakınız. Yuri Slezkine, Arctic Mirrors; Russia and the Small Peoples of the North [Kutupsal Aynalar: Rusya ve Kuzeyin Küçük Halkları] (İthaka ve Londra, 1994) adlı kitapta yararlı olabilir.
20. Martha Brill Olcott, The Kazakhs [Kazaklar] (Stanford, 1987), adlı kiatpta özellikle 4. bölüme bakınız; ve Shirin Akiner; The Formation of Kazakh Identity: From Tribe to Nation-State [Kazak Kimliğinin Oluşumu: Kabileden Ulus-devlete] (London, 1995) kitabına da bakınız.
21. Le Chevalier Gamba (Tiflis Fransız Konsolosu), Voyage dans la Russie Méridionale et particuliérement dans les provinces situées au-dela du Caucase, fait depuis 1820 jusqu’en 1824 [Orta Rusya'ya ve Kafkasya’nın Ötesindeki Bölgelere Seyahat, 1820’den 1824’e] (Paris, 1826), Sayı 1, 78; Xavier Hommaire De Hell, Travels in the Steppes of the Caspian Sea: The Crimea, The Caucasus [Hazar Denizi Steplerinde Seyahat: Kırım, Kafkasya]. (Londra, 1847), 286, 301-3.
22. George Leighton Ditson Esq., Circassia; or A Tour to the Caucasus [Çerkesya; ya da Kafkasya’ya Tur] (New York ve Londra, 1850), x-xi; ve Paul B. Henze, Circassian Resistance to Russia [Çerkesler’in Rusya’ya Direnişi], Marie Benningsen Broxup'un editörlüğünü yaptığı, The North Caucasus Barrier; The Russian Advance towards the Muslim World [Kuzey Kafkas Bariyeri: Ruslar’ın Müslüman Dünyası’na Doğru Genişlemesi] (Londra, 1992), 80. Öte yanda Gamba, Voyage [Seyahat], 91-92, adlı kitabında Çerkesler’in bir kaç yıl düzenli bir hükümet ve zor bir çalışmayla uygarlaşabileceğini düşündü. Rus İmparatorluğu'nun genişlemesi aleyhindeki diğer Batı-Avrupa yazarları için ise, Çerkesler yüzyıllardır barbarlıklarıyla tanınan vahşi bir halktılar ama zalim bir aşağılıktansa onurludurlar, itibarlı bir konak (koruyucu) belirtebilen yabancı ziyaretçilere karşı arkadaş canlısı ve misafirperverdiler. Şövalya Taitbout de Marigny (Odesa’daki Hollanda Konsolosu)’nun Three Voyages in the Black sea to the Coast of Circassia: including descriptions of the ports, and the importance of their trade: with- sketches of the manners, customs, religion of the Circassians [Karadeniz’de Çerkes Kıyılarına Üç Seyahat] (Londra, 1887), 17 kitabına bakınız; ve Çerkesler’i eski Yunanlılar’dan geriye kalan saf ve zor karakterli bulan İngiliz James Stanislaus Bell, Journal of a Residence in Circassia During the Years 1837, 1838, 1839 [Çerkesya’daki 1837, 1838, 1839 Yıllarında Yerleşim Günlüğü] (Paris, 1841) adlı kitabına bakınız.
23. Allen ve Muratoff, Caucasian Battlefields, [Kafkas Savaş Alanları] 107-8. Rus hükümetine yüklenen bir iş Çerkes hinterlanti riskinde kalan yeni Karadeniz limanı Novorossisk’e girişin ve limanın kullanımının güvenlik altına alınmasıydı.
24. Aynı eser., 108.
25. Brooks, Russia’s conquest [Rusya'nın işgali].
26. Trakho’nun Çerkesler kitabının 51. sayfasındaki, General Fadeyev’in 1865 yılına ait Pis’ma s Kavkaza
(Kafkasya'dan mektuplar) eserinden alıntıdır.
27. Henze, Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 111 kitabına bakınız.
28. Trakho, Circassians [Çerkesler], 51.
29. Ronald Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns and Processes in the North Caucasus [Kuzey Kafkasya’daki Etnik Örüntü ve Süreçlerin Dil Yönü], (Şikago Üniversitesi, Tarih Bölümü, Araştırma Yazısı No. 191, 1980), 78-79.
30. Çerkesler’in Sovyet dönemindeki konumları için Rieks Smeets, ‘Circassia [Çerkesya],’ Central Asian Survey, 14, 1 (1995): 107-125 dergisine bakınız.
31. Bunlar: (1) Adige-Çerkes Otonom Bölgesi, 1922’de oluşturulmuş, 1936’da Adigey Otonom Bölgesi olarak yeniden adlandırılmıştır; (2) Çerkes Otonom Bölgesi, 1926; (3) Kabardey Otonom Bölgesi, 1921; ve (4) Şapsığ Milli Ülkesi, 1922.
32. Wixman, Language Aspect [Dil Yönü] 145'e bakınız.
33. Karaçay-Çerkes Otonom Bölgesi (1922-26 ve tekrar 1957’den sonra) ve Kabardey-Balkar Otonom Bölgesi ya da Cumhuriyeti (1922'den 1944'te Balkarlar’ın yerlerinden edilmelerine kadar ve sonra tekrar 1957’den itibaren).
34. Adigeler, Çerkesler ve Kabardeyler’in etnik yaşam alanlarına resmi olarak geri verilmiştir. Ancak, Şapsığlar yaşam alanlarını savaştan sonra kaybettiler ve eski statüsünün iade edilmesi yönündeki talepler yerel yönetimlerin ısrarlarıyla reddedilmiştir.
35. Paula Garb, ‘Ethnicity and Alliance Building in the Caucasus’ [Kafkasya'da Etnisite ve İttifak Oluşturma] (‘The International Spread and Management of Ethnic Conflict Konferansı’nda sunulan bildiri, Kaliforniya Üniversitesi, Davis, Mart 1995)'e bakınız. 1990 sonrasında Kafkas Dağlı Halklar Konfedarasyonu tarafından düzenlenen kültür festivalleri ve Gürcü-Abhaz savaşına Abhazlar’a destek vermek üzere Kuzey Kafkasya’dan Çerkes gönüllülerin katılması Çerkes kimliğinin tekrar canlanmasında etki eden diğer faktörlerdir.
36. Türkiye’deki Çerkes asimilasyonu ile ilgili çelişen değerlendirmeler için anlamlı bir Çerkes kimliğinin devam ettiğini iddia eden Henze'yi (Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 63), ve bu konuda şüpheci olan Smeets’i (Circassia [Çerkesya], 109 - 125), inceleyiniz.
37. McMaster Universitesi, Hamilton, Ontario’dan.

Stephen D. Shenfield tarafından yazılan bu makale Mark Levene and Penny Roberts’in editörlüğünü yaptığı ve Berghahn Books (www.berghahnbooks.com, Oxford and New York) tarafından yayımlanan ‘The Massacre in History’ adlı kitaptan alınmıştır.
Oxford ve New York. © 1999 + 2006 Stephen D. Shenfield ve Berghahn Books, Oxford.

Stephen D. Shenfield
(Rus ve Post-Sovyet konularında uzman araştırmacı, tercüman)
Çeviri: Jade Cemre Erciyes

Son yüzyıllarda Çerkesler halk (tarım) takvimi, hicri takvim, Yuliyan ve Gregoryan takvimleri gibi çeşitli yıl sayma sistemleri ya da takvimler kullandılar.

Tarım Sistemi Takvimi:

Halk (tarım) takviminin kökleri kuşkusuz daha derinlere uzanmaktadır ve doğa olaylarını, iş dönemlerinin bölümlenmesini, halkın kültürünü ve yaşam biçimini yansıtmaktadır. Yılın dönemlerinin çeşitli adları bugün de yaşamaktadır:

1) Гъэтхэжъоныгъу (Ğetxejonığu)
İlkbaharda çift sürme zamanı.

2) Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Koyunların kuzulama zamanı

3) ЖъоныгъуакI (Jonğuaç’)
Çift sürme zamanı sonu

4) Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Ot biçme zamanı

5) Хьахыныгъу (Haxınığu)
Arpa biçme zamanı.

6) ХэкIотIупщыгъу (Xek’ot’upşığu)
Aygırları (yılkıya) bırakma zamanı.

7) Бэдзэогъу (Bedzewoğu)
Sineklerin dalama (ısırma) zamanı.

8) ЦIыжъугъу (Ts’ıjuğu)
Öküz üvezi zamanı

9) ШышъхьэIу Шышъхьэогъу
(Şışhe‘u) (Şışhewoğu)
Atların kafa sallama zamanı.

10) Хыныгъу (Xınığu)
Orak (ekin biçme) zamanı.

11) Iоныгъу (‘Onığu)
Harman zamanı.

12) ТIыдзыгъу (T’ıdzığu)
Koçları (sürüye) katma zamanı.

13) ТIыдзыгъуакI (T’ıdzığuaç’)
Koç katma zamanı sonu.

14) Къэрсэбэнэ Iэтыгъу (Qersebene ‘etığu)
Nadas kaldırma zamanı

(Sonbaharda çift sürme zamanı).

15) Бжыхьэ жъоныгъу (Bjıhe jonığu)
Küçük yaz (pastırma yazı).

16) Гъэжъый (Ğejıy)
Ot getirme zamanı.

17) ШэкIогъу (Şek’oğu)
Av zamanı.

18) Тыгъэгъаз (Tığeğaz)
Güneş dönümü.


Gregoryan Sistemi Takvim:

Bu adlardan bazıları Yüliyan ve Gregoryan takvimlerinin aylarıyla kaynaşmıştır. Bugün kullanılan Gregoryan takvimine göre ayların adları şöyledir:

Ocak: Щылэ маз (Şıle maz)
Şubat: Мэзай (Mezay)
Mart: Гъэтхапэ (Ğetxape)
Nisan: Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Mayıs: ЖъоныгъуакI (Jonığuaç’)
Haziran: Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Temmuz: Бээдзэогъу (Bedzewoğu)
Ağustos: ШышъхьэIу (Şışhe‘u)
Eylül: Iоныгъу (‘Onığu)
Ekim: Чъэпыогъу (Çepıwoğu)
Kasım: ШэкIогъу (Şek’oğu)
Aralık: Тыгъэгъаз (Tığeğaz)

Diğer halklar gibi Çerkesler de yılın dönemlerini gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Ünlü Çerkes etnograf Mafedz Sarbiy'in yazdığına göre bunun için en başta Joğuabe* (Жъогъуабэ) takım yıldızı kullanılıyordu. “Жъогъуабэр чIым къыхэкIыгъ” “Joğuabe topraktan çıktı”, “Жъогъуабэр гъажъом къыхэплъагъ” “Joğuabe ekine baktı”, “Жъогъуабэр чъыг шъхьакIэм хэхьагъ” “Joğuabe ağacın dallarına girdi”, “Жъогъуабэр чIыгум хэхьэжьыгъ” “Joğuabe (yeniden) toprağa girdi” gibi özdeyişler bunu kanıtlamaktadır.

Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar ilkbaharın başlangıcına (21-22 Mart), yazın başlangıcına (21-22 Temmuz), sonbaharın başlangıcına (21-22 Eylül) denk düşmektedir; tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır.

Cıl Sistemi Takvim:

Çerkes'ler daha sonra Tatar'lardan aldıkları “cıl” sistemini kullanmışlardır. Bu sistem, her biri bir hayvanın adını taşıyan 12 yıldan oluşur. Dönencenin Fare yılından başladığı diğer Doğu halklarından farklı olarak Çerkesler de cıl, Örümcek yılından başlar. Bu takvimde yılların adları ve sırası şöyledir:


1) Бэджым иилъэс (Becım yiyilhes)
Örümcek Yılı (1988)

2) Блэм иилъэс (Blem yiyilhes)
Yılan Yılı (1989)

3) Шым иилъэс (Şım yiyilhes)
At Yılı (1990)

4) Мэлым иилъэс (Melım yiyilhes)
Koyun Yılı (1991)

5) Чэбэ хьэмлыум иилъэс (Çebe hemlıwum yiyilhes)
Kâbe Kurdu Yılı (1992)

6) Чэтым иилъэс (Çetım yiyilhes)
Tavuk Yılı (1993)

7) Хьэм иилъэс (Hem yiyilhes)
Köpek Yılı (1994)

8) Къом иилъэс (Qom yiyilhes)
Domuz Yılı (1995)

9) Цыгъом иилъэс (Tsığom yiyilhes)
Fare Yılı (1996)

10) Чэмым иилъэс (Çemım yiyilhes)
İnek Yılı (1997)

11) Хьашыумышым иилъэс (Haşıwumışım yiyilhes)
Pars Yılı (1998)

Çerkesler iyi ve kötü yılları da ayırırlardı. Köpek, Koyun ve Kâbe Kurdu yılları bereketli, Tavuk ve Yılan yılları ise bereketsiz ve hastalık getiren yıllar sayılırdı. Çerkeslerin inançlarına göre Tavşan ve Domuz yıllarında savaş kaçınılmazdı.

Yılın şıle döneminin adı dikkat çekicidir. Şıle Farsça "çelle- kırk" sözcüğünden gelmektedir.
16-17 Ocak’tan 24-25 Şubat’a kadar (en soğuk günler) “ç’ımefe şıle” (кIымэфэ щылэ)(kış şıle),
16-17 Temmuz’dan 24-25 Ağustos’a kadar (en sıcak günler) “ğemefe şıle” (гъэмэфэ щылэ) (yaz şıle) olmak üzere yılda iki kezdir.

İslam’ı kabul ettikten sonra Çerkesler hicri takvim kullanmaya başladılar.

Joğuabe takımyıldızının bugün astrolojideki karşılığı Yunus takımyıldızıdır. (ç.n.)


M.A. Meretuko
Adige Kalendar ( 1997-1998)
Derleyen ve Çeviren: Murat PAPÇU
Etnograf M.A. Meretuko’nun materyallerine dayanarak hazırlanmıştır. (Murat Papşu)

I - Geçmişte

Kuzey Kafkasya'nın geçmişteki jeopolitik önemini açıklayabilmek için öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Kuzey Kafkasya geçmişte kimin için önem taşıyordu?

"Geçmişte" deyince Kuzey Kafkasya'nın Rusya tarafından işgal edilmesinden itibaren başlayan bir dönem olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kafkasya'nın hangi ülkeler ve ne için önemli olduğuna sırayla değinmek istiyorum.

Lehistan (günümüzdeki adıyla Polonya) ile başlayalım. Aslında Lehistan'dan daha ziyade Polonyalılardan bahsetmek gerekir. Çünkü o dönemde Lehistan Rusya İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Sürgündeki Lehistan'ın bağımsız kurtuluş liderleri, Kuzey Kafkasya'da Rusya emperyalizmine karşı savaşı kendi bağımsızlık mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünüyorlardı.(1) Polonya, bağımsız bir devlet olduktan sonra, hükümeti ya da daha doğrusu Mareşal Pilsudzki'nin arkasında yer alan siyasi güçler bu fikri devam ettirdiler.(2) Fakat Polonya'nın ve Polonyalıların, Kuzey Kafkasya'ya vefalığı ve siyasi arzularına rağmen bunları Rusya ve Sovyetler Birliğine karşı yerine getirmek için güçleri yetmedi.

Batıya geçelim. İngiltere için geçmişte Kuzey Kafkasya nasıl bir önem taşıdığı hala tartışılan bir konudur. Bu noktaya vardık ki David Urquart, James Bell, Longworth gibi kişilerin sarf ettikleri gayretleri ve savundukları tezlerine rağmen, İngiltere Kuzey Kafkasya'ya ciddi bakmış ama hiçbir zaman bölgeyi ön plana almamıştır.

Fransa için söyleyecek fazla bir şey yok, çünkü devlet olarak Kuzey Kafkasya'yla pek ilgilenmemiştir.

Almanya'ya gelince, yirminci yüzyılın ilk yansında, çok ciddi bir Kafkasya politikası üretmiş ve uygulamıştır.(3) Bu politika Rusya ve sonra Sovyet Birliğine karşı global bir parçalama projesi içinde yer alıyordu. Fakat bu projede Alman ikinci imparatorluk döneminde olsun Hitler döneminde olsun, Kuzey Kafkasya'dan daha ziyade Güney Kafkasya önem taşıyordu. Kuzey Kafkasya bir geçit olarak görülmektedir. Almanya, birinci dünya harbinden sonra, müttefik olarak Kuzey Kafkasya'ya değil Gürcistan'a yöneldi, İkinci Dünya Harbinde Hitler’in orduları Kuzey Kafkasya'da durdu, fakat esasen Bakü'yü ve petrolleri hedefliyordu.

Osmanlıya gelince, Alexandre Bennigsen'in ustalıkla bize anlattıklarına göre Kuzey Kafkasya'ya Rusya bırakıldıktan sonra Padişahlar Şamil'in ve Çerkeslerin mücadelelerini açıkça desteklemediler. Kuzey Kafkasya'ya en sıcak bakan Osmanlı siyaset adamı, Enver Paşa oldu.

İktidarda bulunduğu dönemde Kuzey Kafkasya'nın nihayet gerçek bir önem kazandığını söyleyebiliriz. Fakat Almanya için söylediklerim Enver Paşa için de geçerlidir: daha çok Bakü'ye ve Güney Kafkasya'ya bakıyordu.

Bütün bunların sonucunda, konumuzda en önemli yere sahip Rusya'dır. Çünkü Rusya ve Sovyetler Birliği için, Kuzey Kafkasya çok ama çok büyük bir önem taşır.

Bu önemi belirtmek için önce kendimize bir soru sormamız gerekir: Kuzey Kafkasya bir bütün olarak mı önemli? Yoksa önem derecesi bölge, güzergah ve konumlarına göre mi değişiyor?

Tabii ki bunda yine kendimize cevap: "Bölge, güzergah, konumlar" olacaktır. Niye sadece Adigeler ve Abazaların bir kısmı sürgün edildi? Ve diğer Kafkas otokton halkları sürgün edilmedi? Çünkü Rusya için Karadeniz kıyısı hayati bir jeo-politik önem taşıyordu. Kuban, Terek, Hazar Kıyısı, Daryal geçidi güzergahları için aynı şey söylenebilir.

II. Günümüzde Kuzey Kafkasya'nın Jeopolitik Önemi

Günümüzde Rusya için Kuzey Kafkasya'nın önemi çok arttığı açıkça görülüyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor.(4) Tuapse limanı için de böyle genişletme ve büyütme planı var. Amaç: Tuapse'nin kapasitesini 35.8 milyon tona yükseltmek.(5) Bunlar açıkça gösteriyor ki Rusya yakın bir gelecekte Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarını daha kullanacak.

Gayrı resmi bir şekilde Rusya Abhazya'nın Gudauta limanı askeri üs olarak kullanıyor. Yeni Abhazya'nın ablukasını uygulattıran gemiler, Rus gemileridir.

Rusya donanması, Sebastopol'da ya da Gürcistan limanlarında imzalanan anlaşmalara göre kalabilir, fakat geçici olarak. Yoksa Kuzey Kafkasya'nın kıyısında sürekli kalmayı düşünüyor. Türkiye Soçi'de binlerce işçisi bulunmasına rağmen, bir konsolosluk açmak için Novorossisk'i seçmiş olması enerji güzergahlarının Türkiye için daha önemli olduğu ispatıdır.

Bugün Kuzey Kafkasya'da jeopolitik açıdan Rusya için önemli olan Karadeniz kıyısı enerji borularıdır. Azeri petrolü ve kazak petrolünün büyük kısmı şu anda Kafkasya'dan geçip Avrupa ve uluslar arası pazarlara ulaşır. "Mavi Akım" denen Türk-Rus gaz taşıma projesi yine de Kuzey Kafkasya'nın kıyısından geçiyor... Güzergahı: Stavropol-Tuapse (Jubga)-Samsun'dur.

Kuzey Kafkasya petrol üretimi yüzde birlik bir oranla Rusya petrol üretiminde çok küçük bir payı oluşturuyordu. Bu pay çökmeye başladı. Kuzey Kafkasya'da esasen petrol meselesi bir üretim meselesi değil, bir geçiş meselesidir.

Limanların büyütülmesi ve petrol taşımasının artırılması çevre için önemli bir sorun yaratır. Novorossik gibi bir şehir, çimento sanayisinden olsun petrolün tankerlere taşınmasından olsun çok büyük zarar gördü ve görecek. Kuzey Kafkasya kıyıları genel bir doğal felaket tehdidi altındadır.

Enerjiden sonra askeri ve silah sorunu hakkında birkaç söz söyleyelim. Artık Rusya Güney Kafkasya'da istediği kadar silah ve asker biriktirmez. Silahları ve askerleri Kuzey Kafkasya'da yığınak yapıyor. Böylece Kuzey Kafkasya yerel gerginliği bahane ederek AKKA'nın silah limitlerine uymayıp bu limitleri aştı. Rus ordusunun silâhlarının miktarının artırılması Türkiye ve bir çok batı ülkeleri tarafından güvenlik, istikrar ve barış açısından bir tehlike olarak görülür. Bu askeri, yığınağın asıl amacı nedir? Kuzey Kafkasya'yı kontrol etmek ve yeni bir sınır çizmektir.

Geçmişin aksine Kafkasya, Rusya'nın Güney sınırı olarak bugün daha farklı bir konumdadır. Çeçenistan savaşını, bir çok Müslüman ülkeler ve İslamcı gruplar, ortak bir din ve din kültürü davası olarak sunmuşlardır. Fakat çeşitli nedenler için Çeçenistan'a "Müslüman" yardım zayıf olmuştur. Kaldı ki Kuzey Kafkasya, bilhassa Doğu Kuzey Kafkasya bir kültürel, askeri, dini cephe olarak görünmeye devam edilir. Çerkes diasporada birçok kişinin, diaspora’ya özgü görevinin Kuzey Kafkasya'nın yine de islamlaşması olduğu düşünülmektedir.

Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır.
Amerika'nın Kuzey Kafkasya'ya nasıl baktığı, ona ne kadar önem verdiğini belirtmek güçtür. Amerika hem Bakü-Ceyhan'dan geçen Doğu-Batı enerji güzergahını destekliyor, hem de Rusya'nın enerji hatlarının güvenliğinin sağlanmasının da önemli olduğunu açıklıyor.

Fakat bu güzergahın güvenliği Amerika için gerçekten önemli mi? Yoksa Bakü-Ceyhan alternatifi olarak bir rakip mi? Amerika diyor ki: Kuzey Kafkasya'da demokratikleşme bir ön koşuludur ve kendi politikasının bir unsurudur.

Kuzey Kafkasya'nın jeopolitik öneminin konusunu burada noktalayalım.

III. Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerinin geliştirilmesinde Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Çerkeslerin potansiyel etkisi

Karadeniz'in son yıllarda en önemli gelişmesi tartışmasız Türk-Rus İlişkilerinin iyileşmesi ve artmasıdır. Bu artışın, bugüne kadar bütün krizlere rağmen sağlam olduğu göz önündedir. Bu gelişmeler Türkiye'nin, Rusya'nın tekrar Kafkasya'ya dönmesine göz yummasıyla başlamıştır. (Eylül 1993'de Sn.Çiller'in Moskova'ya ziyaretiyle başlamıştır.)

Bu Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesi bence Türkiye açısından, şu anda Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik politikalarından daha önemlidir. Bu ilişkiler çok boyutludur. Örneğin, turizm, inşaat, enerji, silah alımı vs. hatta ortak bir silah üretimi bile düşünülmektedir. Ekonomik açıdan, bazı Rus bölgeleri bu ilişkilerinde daha önemli bir yer alır. Moskova, Batı Sibirya ya da Rusya'nın Güneyi, yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar.

Türkiye'nin Gürcüstan'la ilişkileri daha sınırlı bir boyutta gelişmiştir. Abhazya savaşı döneminde resmi olarak "tarafsız Türkiye" yaklaşımı değişti. Çünkü işbirliği güçlendirildi ve askeri bir boyut bile kazanmaya başladı. Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleriyle Türkiye'nin ilişkileri kötü olmamasına rağmen su anda çok zayıftır. Rusya'nın Güneyi yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar) şu anda Türkiye için büyük bir jeopolitik önemi taşır. Bu Cumhuriyetlerin önemi ve çekiciliğinin arttırılması görevi Çerkes diasporasına düşer. Bu ortamda çok gerçekçi olunması gerekir: "büyük Çerkezistan" (yani Kuzey-Batı Kafkas Cumhuriyetlerinin birleşmesi) gündemde değil, Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerin güç ve potansiyelini arttırmak için, zaman, sabır, istikrar, barış, birlik ve gayret ister. Rusya için yakın gelecekte Kuzey-Doğu Kafkasya da kalmak zor olacaktır, buna mukabil Orta ve Kuzey-Batı Kafkasya'da bir yüzleştirme politikasına girmek Çerkesler için yıkıcı olur. Çünkü ikinci bir sürgüne dayanılmaz. Tek yol askeri ve petrol meselelere endeksli olmadan, diaspora ve Kuzey Kafkasya'daki ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmektedir.

Eskiden Sovyetler Birliği'nde bölgeler arasındaki ilişki değil, bölge-merkez ilişkileri ön plandaydı. Yeni jeopolitik çerçevesinde bölgesel işbirliği genişletmesi gerekir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri'nin içe dönük değil, dışa açık olması gerekir ve Rusya-Türkiye arasındaki aracılık işlevinin tekelini Güney Rusya'ya bırakmamak için bu Kafkasya Cumhuriyetleri mutlaka ekonomi, ulaşım ve iletişim potansiyeli arttırması lazımdır. Diaspora sırf dönüş kavramıyla değil, gidiş-dönüş kavramıyla da katkıda bulunmalıdır.

IV - Diasporanın Katkısının Bilançosu ve Öneriler

Aşağıda belirtilen konuların incelenmesinden de anlaşılacağı gibi ulaşılan bilanço önemsizdir. Bu husus, çoğunlukla diasporadaki dernekçilik akımının amatörce tavrıyla açıklanma yoluna gidilmektedir, ama bu bir mazeret olamaz. Bugüne kadar yapılmış olanlar büyük ölçüde yetersizdir, fakat aynı zamanda, ve özellikle -Çerkes dostlarım beni bağışlasınlar- sistematik olmayan, dar ufuklu ve yarım yamalak bir biçimde yapılmıştır. Özetlemek gerekirse, bu konuda her şeye, ya da neredeyse her şeye baştan başlamak gerektiği söylenebilir.

Diasporanın katkısının kendine özgü durumundan kaynaklanan bir başka problem de mevcuttur. Bu konuda, her zaman olmasa da çoğu zaman ki farklı nesli temsil eden iki ekol olduğu söylenebilir. Daha ziyade yaşlılardan oluşan birinci ekolün mensuplarına göre diasporadaki Çerkesler; Kafkasya Cumhuriyetlerine yardım etmeli ve kayıtsız şartsız desteklemeli, ama politikaya karışmaktan ya da bu ülkelerin politik ve ideoloji tercihlerini etkilemeye kalkışmaktan kaçınmalıdırlar. Çoğu zaman biraz daha genç kişilerce temsil olunan bir başka akım, içişlerine müdahale tabusunun bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindedir: Diaspora kavramının içeriği, çek imzalayan bir elden ya da Kafkasya'nın yaşadığı dramların ritmine göre çarpan bir yürekten ibaret değildir. Ekoller arasındaki bu ihtilaf olağan dışı değildir, hatta klasikleşmiştir ve Ermeni ya da Yahudi diasporası gibi diasporalara bakılacak olursa bu kutuplaşmanın şiddetle boy gösterdiği görülür. Her ikisine de saygı duymak gereken, bu tavırlar, şu soruyu gündeme getirmektedirler: Diasporanın katkısı maddi ve manevi destekle mi sınırlı tutulmalıdır, yoksa Kafkasya'da eleştirilere uğramak pahasına, Kafkasya meselelerine daha yoğun bir biçimde katılım ve müdahale boyutuna mı ulaşmalıdır? Kayıtsız şartsız destek tavrı çoğu zaman diasporanın kendi hakkında sahip olduğu kompleksli bir imajla ilişkilidir: Diaspora, referans alınan toprağa kıyasla kendisinin soysuzlaşmış bir unsurdan ibaret olduğu ve gerçek kültürün ancak Kafkas toprağında korunabildiği kanaatindedir. Bu bakış, her iki yönde de abartılıdır: Diasporanın yeri küçümsenmekte, referans alınan bölgenin yeri ise ölçüsüzce büyütülmektedir.

Şimdi, her konu bakımından teker teker diasporanın rolünü inceleyelim:

Ekonomik açıdan, bilançonun bugün için geniş ölçüde olumsuz olduğu söylenebilir. Yatırımlar çok sınırlı boyuttadır. Bu cılız neticeyi açıklayabilecek yerel sebepler de mevcuttur: (Bölgedeki politik istikrarsızlık, Pazar ekonomisine geçişteki zorluklar, ekonomik ve sınai yatırımdaki yetersizlikler). Ancak, hangi eğilimden olurlarsa olsunlar, diaspora mensupları kendi hataları üzerinde de düşünmelidirler.

Başarısızlığın temel sebepleri, girişimlerin bireysel niteliğinden, (koordinasyon yoktur) ekonominin geçiş döneminde oluşunun bilinmemesinden ve yerel pazarların tanınmamasından kaynaklanmaktadır. Diasporalı işadamları, yatırım (fabrika kuruluşları, joint-venture anlaşmaları, altyapı inşaatları) yapmak yerine riskli kısa vadeli kar peşine düşerek yatırımcıdan ziyade tüccar gibi davranmış izlenimi vermektedirler.

Buna bir de, diasporanın Türk yatırımların (örneğin inşaat ya da gıda sektöründe hikmet veren büyük şirket gruplarını) ve evveliyetle yabancı sermayeyi Kafkasya'ya yönlendirmekte başarısız kaldıklarını eklemek gerekir. Bazıları, bu başarısızlıkları gerekçelendirmek için Kafkasya'nın ekonomik ve özellikle sınai açıdan yetersiz altyapısını öne sürmüşlerdir. Ancak örneğin, beyaz turizm (yani dağ turizmi ) ya da yeşil turizm yatırım yapmak için elverişli başlangıç noktaları olabilirdi. Kuzey Kafkasya'da yokluğunu en çok hissettiren unsurlardan biri de teknolojidir. Bu açıdan Sovyet döneminde donanımsız biline gelen Kafkasya'nın 1990'ların başından beri daha da gerilediği söylenebilir. Ekonomik kalkınmayı kolaylaştıran teknolojileri bölgeye acilen nakletmek gerekmektedir.

Bu ekonomik incelemenin sonunda, diasporanın koordinasyon, beceri bakımından eksiklikler taşıdığı söylenebilir, buna irade eksikliğini de eklemek gerekir. En çarpıcı hususlardan biri de Kuzey Kafkasya'daki ekonomik faaliyetlere ilişkin ülke ve alan bazında verilerin bulunmayışıdır. Burada kastettiğim, istatistikler değildir. Sovyet istatistiklerinin şöhreti malumdur, 1990'dan bu yana durumun iyiye gittiği söylenemez. İstatistiklere ulaşılsa bile, bunlar çoğu zaman Sovyet döneminden kalmadır. Oysa o zamandan bu zaman pek çok değişiklik olmuştur, (zorunlu ya da gönüllü göç, ekonomik faaliyet yaratılması ya da sona ermesi vs...) Kuzey Kafkas ekonomisinin gerçek durumunu tanımak için, diaspora mensuplarının Kafkasya'ya giderek sistematik biçimde ve hatır gönül dinlemeden envanter çıkarmaları gerekmektedir. Bu çalışma yapılmadığı sürece bugünkü durum devam edecek ve el yordamıyla denemeler halinde yatırım yapma uygulaması sürecektir.

Ekonominin ardından ekolojiden söz edilmesi bazılarına şaşırtıcı gelebilir.(6) Oysa, diaspora çocuklarının çevre sorunlarına gösterdikleri olağanüstü hassasiyeti bilenler şaşırmamalıdır: Onlar, bu hassasiyeti Çerkeslerin doğaya duydukları derin saygıdan, insan ve tabiatın bir bütün oluşturduğu duygusundan miras almışlardır. Atalarının 1864'te arkalarında bıraktıkları Hazar Denizi ya da Karadeniz kıyılarında yaşanan (ve yukarıda bahsedilen) ekolojik katliamlar karşısında diasporanın gösterdiği suskunluk, henüz Kafkas toprağını, Türkiye'de sığındığı binlerce köyü sahiplendiği gibi sahiplenemediğini göstermektedir. Çok geç olmadan, doğal mirasının, dağlarının, göllerinin, dere ve sahillerinin kurtarılması için diasporanın acilen harekete geçmesi lazımdır. Doğanın korunması için mücadele veren sivil toplum grupları tüm Kafkasya'da mevcuttur, bu mücadeleyi onlarla beraber yürütmek lazımdır. Diaspora açısından bu girişim, atalarının hatırasına sadakat manasına gelir.

Doğal mirasın korunması da ekonomik yatırımlar gibi önceden bilgilenme çalışması gerektirmektedir. Diasporanın Kuzey Kafkasya hakkındaki bilgilerinin yetersizliğine ilişkin tespit genel bir nitelik taşımaktadır ve hem bugünkü hem de yarınki çabaları felç etmektedir. Geleneksel bilgi edinme yöntemleri bilinir: Seyahatten dönenler gördüklerini birkaç hafta sonra anlatırlar, bilgiler cemaat içinde kulaktan kulağa aktarılır. Bunun istisnası, seyyahın gözlemlerini yazıya dökerek dergilerde yayınlamasıdır, ki bu dergileri de pek az kişi okur. Nihayet, ara sıra seyyahlar beraberlerinde biraz bayatlamış da olsa bazı belgeler getirirler, ama bunları da okuyan azdır çünkü Kiril alfabesi itici gelir.

Bunların ötesinde "bilgilenme", Türk basınında yayınlanan makalelerin yeniden elden geçirilmesine dayanır ki Türk basını da çoğu zaman Batı basınının ya da Rus basınına bağımlılık içindedir. Ancak bu bilgiler sistematik değildir ve pek çok kaynak ihmal edilmiştir. Bilgisayar, Web sitesi ve mail bakımından diaspora bugün hâlâ acınacak biçimde donanımsızdır. İşin daha da vahim tarafı, Kuzey Kafkasya modern iletişim araçları bakımından tamamen donanımsızdır (fax, bilgisayar vs...). Her ne pahasına olursa olsun bölgeyi donatarak diasporanın eylemleri bakımından zorunlu her alanda sürekli ve günü gününe haber toplamak gerekmektedir.

Böylece haber toplanması, Batılı ülkelere ve Türkiye'ye yayın yoluyla ulaştırılarak bölgeyi tanıtabilecek, veri stoklarını oluşturma avantajını sağlayabilir. Bu proje, günümüz koşullarında pek çok kişi açısından vakitsiz ya da çılgınca gelebilir, ancak bana kalırsa tüm cumhuriyetlerde muhabirleri bulunan, yerel medyalarla,(7) hükümetlerle ve özellikle sivil toplumla bağlantıları olan bir diaspora haber ajansı kurmak zorunludur.

Bilgilenme sorunu bizi doğal olarak dil sorunlarına götürür. Türkiye'de Kafkas dillerini öğreten merkezler bulunmasa da, birkaç yıl önce ümitsiz görünen bu proje günümüzde gerçekleştirilebilecek hale gelmiştir. Bugün, bu öğretimin üniversite bölümlerinde ve araştırma merkezlerinde yapılacağı günler yakındır bile denebilir. Zamanı geldiğinde, diaspora bu işin üstesinden gelebilecek midir? Cevap maalesef olumsuzdur. Bazıları, haklı olarak böyle bir sorunun kısa süre öncesine kadar Türkiye'de tabu olduğunu mazeret göstereceklerdir. Doğrudur, ama her şey çabuk, çok çabuk değişmektedir. Oysa, günümüzde Kafkas diasporası içinde bir tane Kafkas dilleri profesörü yoktur, büyük Batı üniversitelerinin dilbilim bölümlerine gönderilen öğrenci bile yoktur. (En önemlilerini saymak gerekirse Amerika, Almanya, Hollanda, İskandinavya, İngiltere ve Fransa'daki üniversiteler örnek gösterilebilir). Oysa, yeterli puanı tutturamadıkları için Türk üniversitelerine giremeyen öğrencileri dışarıya yollamak için değil de en başarılı, en parlak, en ciddi ve en çok motivasyon sahibi öğrencileri hem Kafkas dilbilimi hem de Kafkasya bağlamında, mesela tarih, antropoloji, arkeoloji gibi başka beşeri bilimler okumak üzere dünyanın dört bir yanına göndermek üzere bir burs sistemi oluşturmak ne kadar kolay olacaktır. Eğitimlerini bitiren bu öğrenciler gelecekteki yüksek öğretim kadrolarını dolduracaktır.

Bu arada, yukarda belirtilen dil sorununu çözmek için acele etmek lazımdır. İki çözüm belirmektedir: öğrencileri yurtdışına yollamak ya da Kafkasya'dan Türkiye'ye Kafkas dilleri öğretmenleri getirmek. Çok iyi öğretmenler mevcuttur, çünkü dil-bilim ve dil öğretimi Sovyet yönetiminin en iyi yaptığı işler arasındaydı. Muhtemelen ikinci çözüm benimsenecektir, çünkü hayata geçirilmesi daha kolaydır. Ancak, daha şimdiden en iyi elemanların peşine düşmek lazımdır.

Şimdi de, en hassas sorunlar olan politik sorunlara geçelim. Diasporanın politik, hatta ideolojik katkısı ne olmalıdır? Türkiye'de 1994'ten beri bu tartışma, Türk iç politikasındaki kutuplaşmanın (İslamcı-laik) bir yansıması haline gelmiştir denebilir. Kendisine çok enerji kaybettiren ve çoğu zaman elini kolunu bağlayan bu kısır çatışmalardan kurtulması diaspora için hayati önem taşımaktadır. Kısa bir cevap vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim: Kuzey Kafkasya'da camiler inşa etmeyi ve rejimler de toplumları demokratikleştirmeyi bir arada istemek mümkündür. Bu iki öneri arasında ilkesel bir uyuşmazlık yoktur.

Kuzey Kafkasya'nın demokrasiye geçiş sürecinin gösterdiği tablo karanlıktır ve muhtemelen 1990'ların başına göre daha karanlıktır. Görünenin aksine, (seçimler, siyasi kurumlar...) Kuzey Kafkasya'da demokratik bir siyasi hayat yoktur. Bu deyimle asıl kastettiğimiz, temel hak ve özgürlüklere saygı, kuvvetler ayrılığı ve azınlığın kendini ifade etme hakkı ve ... iktidara ulaşabilme hakkıdır. Kimse bana "Batı'nın bu kuralları, Rus işgalinden önce pek çok bölgede ilkel bir demokrasi gibi işleyen Kuzey Kafkas yerel politik coğrafyasına uyumsuzluk gösterir" demesin. Karşılaşılan sorunun bir gecikme sorunu olduğu yönünde sözleri sıkça duyuyorum, bunu da kimse bana söylemesin. Kuzey Kafkasya toplumları, temel Sosyo-politik değişimlerin mücadelesini vermek için 1789'u ve Fransız devrimini beklememişlerdir.

Bugün, aynı gri takım elbiseli aparaçikler, aynı imtiyazlı nomenklatura mensupları her yerde iktidardadır, sanki hiçbir şey değişmemiş gibidir. Her yerde yandaşları kayırmacılık, politik hayatın suçla iç içeliği, mafyaların etkisi hakimdir. Kuzey Kafkasya'da kurumları ve toplumu demokratikleştirme mücadelesi verenlere diaspora yardım etmelidir. Fakirlerin sokakta öldüğü ve yaşanan ortak felaketten kaçışın daima alkolizme götürdüğü kokuşmuş günümüz Rusya'sından uzak, adil bir demokratik toplumu müdafaa etmelidir. Diaspora, büyük hukukçu ve avukatlara sahip bulunmakla haklı olarak övünmektedir. Madem öyle, Kuzey Kafkasya için bir politik platform tanımlamak, insan haklarını, Hukuk Devletini, sosyal ve politik demokrasiyi savunmak uğrunda hep beraber çalışsınlar.

"Ne amaçla?" diye soracaksınız bana, "Diaspora neden böyle bir misyon üstlensin?" Cevabım basittir: Çünkü Kuzey Kafkasya'nın yeri Avrupa'dadır, "Asya despotizmi"nde değil. Çünkü, defalarca adaletsizlik ve zulüm altında inleyen Kuzey Kafkasya halklarının barış ve özgürlük içinde yaşamaya hakları vardır. Bu temennime idealist, tatlı bir rüya gözüyle bakılabilir. Bu programın gerçekleşmesi yoluna büyük- küçük menfaat ve imtiyazların taş koyacağı doğrudur, ama Çerkeslerin kendileri hakkında sahip bulundukları fikirleri hayata geçirecek bir toplum inşa etmenin bedeli de budur.

Kuzey Kafkasya'nın özgür yaşaması hakkının savunma yolundaki bu mücadeleyi diaspora yurt dışında da vermelidir. Uluslararası adalet önünde Kuzey Kafkasya halklarının uğradıkları zararların, geriye dönüş hakkının tanınması ve Kuzey Kafkasya ihtilaflarının giderilmesi için özgün hukuki çözümler önerilmesi için diaspora hukukçularının, yabancı meslektaşları ile işbirliği halinde çalışmalarının zamanı gelmiştir de, geçmektedir bile(8)... Nihayet, son noktayı koymadan önce belirtelim ki, her gün tüm dünyaya Kafkasya'daki çatışmaları ve orada işlenen insan hakları ihlallerini aktaran hükümet dışı sivil örgütler ve insancıl örgütlerle diasporanın sağlam ve kalıcı ilişkiler kurmasının zamanı gelmiştir.

Bu metni 1999 sonbaharında Moskova'da tutuklanan ve bugün hâlâ, bütün hukuk kuralların aykırı biçimde ve keyfi olarak Doutyleri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Çeçen diplomat ve tarihçi Mayerbek Vaçaguaev'e ithaf ediyorum.

(*) Çerkeslerin Sürgünü (21 Mayıs 1864), Ankara, 2001, S:178-191.

(1) Çerkesya bağımsızlık savaşı'nın son dönemindeki Polonyalıların katkısı için, bkz; A.Fonwill - Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), Nart, 1996.
(2) Promethee grubu
(3) Bu konuda kaçınılmaz bir çalışması var: Wolfdieter BIHL, Die Kaukasus - Politik der Mittelmachte (Merkezi Devletlerin Kafkasya Siyaseti), C.l (l 975) ve C.11 (l 992), Bölhau, Wîen-Köln-Gratz.
(4) Itar-Tass, 15 Temmuz 1997.
(5) DEIK, The Black Sea Region, DEIK Yayınlan, İstanbul, 1994.
(6) Diasporanın Kafkasya ile olan ilişkilerini geliştirebileceği bir başka alan da spordur. Yahudi diâsporası ile İsraillilerin buluştuğu Makkabiad isimli spor karşılaşmaları model alınarak dünyadaki tüm Kuzey Kafkasyalıların katılabileceği Kuzey Kafkasya Olimpiyatlarının organize edilmesi düşünülebilir. Beşiktaş Spor Kulübünün kurucuları Ahmet ve Mehmet Fetgerey Şoenu kardeşlerden bugüne Türkiye'de kitle ve elit sporlarının gelişimine büyük katkılarda bulunan Çerkesler böylelikle kültür fiziğe verdikleri önemi bir kez daha kanıtlamış olurlar.
(7) Diasporanın kullanımına yönelik olarak Kuzey Kafkasya medyalarının bir rehberinin hazırlanması ilk adımı oluşturabilir.
(8) Diaspora tarafından yayınlanan dergi ve kitaplara bakıldığında, pek çok konuda olduğu gibi bu konudaki katkısınin da ne kadar zayıf olduğunu görmek çarpıcıdır. Kuzey Kafkasya'da ise hükümetler ve temsilcilerince üretilip geliştirilmiş savunmalara rastlanmaktadır.

Dr. Alexandre TOUMARKİNE

Özet:İnsanın yer değiştirmesi çok eski ve halen devam eden bir süreçtir. Bu sürecin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel çeşitli nedenleri vardır. Osmanlı Devleti’ni 19. yüzyılda derinden sarsan çok büyük bir kitlesel göç dalgası meydana geldi.

Siyasi nedenlerden kaynaklanan bu hareket sonucu akın akın insan grupları Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde iskan edildiler. Büyük umutlarla geldikleri yeni topraklar onlara “vatan” edasıyla çoğu zaman kucak açmıştır. Kafkas muhacirlerinin yeni hayatlarında gerek devlet gerek Osmanlı halkı çeşitli yardımlarda bulunmuşlardır. Göçler sonucunda yeni yerleşim mekanları oluşturulmuş, nüfus dengeleri değişmiş, bu da şimdiki Türkiye Cumhuriyeti’ne toplumsal miras olarak kalmıştır.

İnsanlık tarihi kadar eskidir göç olgusu. İnsanoğlu var olduğundan beri çeşitli nedenlerle hareket halinde olmuş, münferit ya da topluca bir yerden bir yere geçici veya sürekli olmak üzere göç etmiştir. Geçiş yolları üzerinde bulunan Anadolu toprakları sürekli bir yer değiştirme, nüfus hareketliliğine sahne olmuştur. Bu araştırmanın konusu olarak incelenen Kafkaslar bölgesinden Anadolu’ya yapılan göç hareketi temelde Rusya’nın yaptığı baskı sonucunda gerçekleşmiş, siyasî problemlerden kaynaklanan toplu hareketlerdir. Ancak, bu çalışmanın dışında kalan toplu ya da bireysel göçlerin sosyal, kültürel ve özellikle daha iyi yaşam koşullarını ve refahı amaçlayan ekonomik nedenleri bulunmaktadır.

Osmanlı Devleti izlediği iskan politikası sayesinde kuruluşundan beri sürekli göç olgusunu yaşamış ve yaşatmıştı.1Anadolu’dan Balkanlar’a “şenletmek” maksadıyla göçürülen Türkmenler, Rumeli’den Karadeniz havalisine nakledilen Gayr-ı Müslimler, İstanbul’un ihyası için Aksaray, Karaman bölgelerinden yapılan göçler bu kapsamda değerlendirilebilecek ilk örneklerdir. Burada üzerinde durulacak göç hareketleri ise 18. yüzyılın sonlarında başlayıp dalga dalga 20. yüzyıl başlarına kadar devam eden Kafkas halklarının göçüdür.

1783 yılında Kırım’ı ilhak eden Ruslar, II. Katerina zamanında Kafkasya’daki ilerlemeyi milli bir politika haline getirmişler, ele geçirilen yerlere Ukraynalıların bir kısmını yerleştirmişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti, Kafkasya’da yeni bir politika izlemeye başlamıştır. Bu politikaya göre Çerkesistan, Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarını muhafaza etmek üzere bir serhat ülkesi haline getirilecekti. Osmanlılar, Çerkesler’i kendi taraflarına çekmek için siyasi, özellikle dini faaliyette bulunarak bölgeye gönderilen din adamlarının çabalarıyla Çerkesler, Çeçenler, Lezgiler ve Gürcüler arasında İslamiyet’in yayılmasına çalıştılar.

2 Edirne Antlaşması’yla (14 Eylül 1829) Karadeniz kıyılarındaki Poti, Anapa kaleleri, Kafkasya’da Çıldır ve Ahıska havalisi Ruslara bırakılınca, bu bölgelerden Anadolu’nun içlerine doğru yeni bir Müslüman göçü dalgası meydana geldi. Modern çağın ilk dünya savaşı olarak kabul edilen Kırım Savaşı (1853-56)3 neticesinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya doğru Rus yayılışı geçici olarak durduktan sonra Rusya, aktif Balkan politikasını terk ederek Asya’da Çarlık sınırları boyunca yaşayan Türkler’e karşı şiddet ve baskı siyasetini artırdı.

Osmanlı Devleti’nin siyasî hudutları haricinde Kırım, Kafkasya, Türkistan, Azerbaycan, Dağıstan ve diğer Türk illerinden yüz binlerce Türk göç etmek zorunda kaldı. 4 Siyasi-dini nedenlerden kaynaklanan büyük göçlerin tamamı Müslümanları kapsamaktadır. Bu şekildeki göçler Kırım’ın Rusya’ya ilhakıyla bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak devam etti. Taraflar arasında meydana gelen 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı, 1853-1856 Kırım Savaşı, 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı göçün sürekliliğinde ve toplu bir harekete dönüşmesinde etkili olmuştur.5 Çerkeslerin 1862-63 yılı başlarında Kafkaslardan Osmanlı topraklarına kitleler halinde zorunlu göçü, Osmanlı Devleti’nin toplumsal, etnik ve dini bileşimini derinden etkilemiş önemli bir nüfus hareketidir.

Ruslar, Çerkesistan’ı 1862 yılında işgal etmişlerdi. Çerkesistan’ın işgal edilmesinde; Kafkasya’nın güvenliği ve savunması, Karadeniz’de dolaşım ve ticaret özgürlüğü, Karadeniz ve Hazar Denizi’yle İran arasında güvenli bir demiryolu bağlantısına ihtiyaç duyulması gibi önemli askeri ve stratejik nedenler vardı. Bu siyasi nedenlerin yanında Ortodoks Hristiyan kültürüne sahip Rusya’nın Çerkesler’i Hristiyanlığa geçirme gibi dinsel baskısı ve Çerkesler’i Kuban’ın kuzeyindeki bataklık düzlüklere yerleştirerek (topraklarını da Kazaklara vererek) vergi ve askerlik hizmetiyle yükümlü kılmayı istemesi de etkiliydi.6 19. yüzyıldaki nüfus hareketi, Osmanlı Devleti’nin yapısını değiştirmiş ve modern Türkiye’nin de dahil olduğu bir dizi ulus devletin ortaya çıkmasında dolaylı olarak rol oynamıştı. Müslümanların Osmanlı topraklarına göçü ve ardından Osmanlı nüfusundaki Müslüman nüfus oranının yavaş, fakat devamlı olarak yükselişi II. Abdülhamit’in bir İslam politikası benimseme kararlılığında etkili olmuştur.

1878 yılından itibaren hükümet, baskın bir çoğunluk elde etmiş olan Müslüman nüfusun ideolojik ve kültürel hedeflerine hizmet etmeyi amaçlamıştı. Ayrıca hükümet, göçmenlerden insan gücü açığını gidermeyi, yol yapımında çalıştırmayı, pamuk ekiminde ve özellikle orduda yararlanmayı umuyordu.7 Mesela; askerlik alanında 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Trabzon kentinden 3.000 Çerkes kendi isteğiyle Rusya’ya karşı savaşmak üzere Osmanlı ordusuna katılmıştı.8 Göçlerin kitlesel harekete dönüşmesi karşısında Osmanlı Devleti göçü destekler nitelikte bir politika izlemişti. Gelenler İslam Halifesinin ülkesinde mutlu bir yaşamın kendilerini beklediğine inanıyorlardı. 1864 göçü sırasında pek çok sıkıntıyla karşılaşan Çerkeslerin çoğu “İslam Halifesinin ülkesinde hepsini bir tas pirinç beklediği” umudunu taşıyorlardı.9 Göç edenler içlerinde taşıdıkları umutla geliyorlardı. Mesela Çerkesler ve Nogaylar hazret-i şehinşahide mezelle-nişin emn ve rahat olmak arzusuyla bu tarafa hicret etmekde idiler.10 Osmanlı Devleti göçü destekler bir tavır içerisindeydi. Devlet gelenlerin yeni yaşamlarına ayak uydurmaları, geldikleri için pişman olmamaları adına pek çok iyi niyet sergiliyordu. Gelenlerin en büyük ihtiyacı barınacakları bir “hane” idi. Bu sorunun çözümü yeni haneler yapmaktı. Örneğin; Sivas’a göç eden Çerkes muhacirleri için yeni evler yapılmıştı.

Sivas Uzun Yayla’ya göç eden Çerkesler için otuz iki hane inşa edilmişti. Bu hanelerin yapımı devlet tarafından parası ödenmek üzere Sivas bölgesi ahalisine teşmil edilmişti. Kedgeçen Kazası kendi üzerlerine düşen otuz iki haneyi yaptırarak teslim etmişler ve bu durumu kaza müdürü Hüseyin Ağa’nın arzıyla İstanbul’a bildirmişlerdi. Adı geçen kaza halkı evlerin yapımında kullanılan kereste ve inşaat masrafı olarak devlet tarafından verilecek miktarı övünülecek bir iş yaptıkları için devlete teberru ettiklerini bildiriyorlardı.11 Sivas Kangal canibinden Harput ve Maraş’a gönderilen Çerkes ve Nogay muhacirlerinin eşyalarını, kendilerini taşımak için gereken araba ve havyan masrafını üstlenen halk daha sonra bu ücreti devletten alacaktı. 23116,5 kuruş tutan bu taşıma ücreti halkın kendi isteğiyle yine devlete teberru edilmiştir. Kaza ahalisi kendi istekleriyle yurtlarını terk ederek gelen muhacirlerin zor durumda olduğunu, her ne kadar bu ücretin itası mukteza-yı irade-i şehinşahiden ise de bu ücreti almalarının insanlığa sığmayacağını söyleyerek bu konuda gerekli emrin padişaha ait olduğunu arzlarında ifade etmişlerdir.

12 Belgenin hemen altında mesafelere, ücretlere dair şu bilgiler yer almaktadır: An karye-i Kangalila derbend-i Alacahan der tarik-i mezbur Araba kıymet 102 mesafe saat 5 beheri 2 ücret-i nakliye 1530 An karye-i Manclık ila kasaba-i Gürün der tarik-i Maraş Araba kıymet 737 mesafe saat 9 beheri 3 bargir 125 saad-i kira beheri 60 1687,513 Çerkes muhacirlerinden ve Kabartay kabilesinden on beş hane yüz altmış yedi nüfus geçici olarak Bolu sancağı karyelerinde iskan ettirilmek istenmiştir. Gelenlere henüz kalacakları ev tahsis edilmediğinden münasip hanelere yerleştirilmeleri bildirilmişti. Köy halkı birer ikişer kişi olarak bunları evlerinde konaklatacaklardı. Fakat, kabile reisleri geçici olarak değil de topluca iskan edilmek istediklerini ve kendileri için uygun bir arazi (arazi-i haliye) bulunmadığı takdirde İstanbul’a gideceklerini bildirmişlerdir. Onların topluca iskan talepleri uygun görülmemiş, durum İstanbul’a padişah emrine göre hareket etmek üzere havale olunmuştur. Gelenler birbirlerinden kopmamak, yeni yaşamlarına adapte olabilmek için birlikte iskan edilmek istemekteydiler.

Muhacirlerin iskanlarında özellikle halk büyük fedakarlıkta bulunmuştur. Trabzon’a gelmiş olan Çerkes muhacirlerinden erkek ve kadınlara yaşlarına göre yevmiye şeklinde ücret veriliyordu. On beş yaşından küçüklere birer yevmiye, büyüklere ikişer kuruş yemeklik verilmiş, nakillerinde vapur ücretleri ve yol masrafları ahali tarafından karşılanmıştır. Trabzon Eyaleti halkı tarafından Erzurum ahalisine yardım için 100.000 kuruş toplanmıştır. Erzurum’a irsal edilen paradan kalan 63999 kuruş mal sandığında muhafaza olunmuştur. Hükümete bu durum bildirildikten sonra kalan miktardan 12412 kuruş dahi muhtac muhacirlere harcanmış, 51584,5 kuruş 10 para geriye kalmıştır. Kalan bu miktar Trabzon’a gelmiş bulunan Vabuk ve Badılan ve Haçinkübra kabilelerinden üç yüz kırk beş nüfus familyanın masraflarına harcanmıştır. Yeni gelenlere derhal ikmal yapılmış, birazı uygun hanelere ve birazı da çadırlar ile Kavak Meydanı denilen mahalle ikame olunmuştur. Bunların bir kısmı servet sahibi olduklarından yevmiye talep etmemişler, fakat bir kısmı ihtiyaçlarını beyan ederek yevmiye talep etmişlerdir. Daha önceden Kabartay kabilesinden gelmiş olan yüz altmış beş nefere verilecek yevmiyenin de bu paradan karşılanması uygun görülmüştür.

Muhacirlerin nereye yerleştirilecekleri kesin olmadığından kabile reisleri bu konu ile ilgili olarak İstanbul’a gitmişler ve kendileri gelene kadar bu konuda kesin bir beyanatta bulunmamışlardır. Bir-iki aile Sivas’a, bir kısmı Erzurum ve Sivas’a gitmek istediklerini bildirmişlerdir. Gidecekleri mahallin uygunluğu konusunda gerekli incelemenin yapılması için önceden adam gönderileceği, ellerine yazılı belge verileceği ve yanlarına memur verileceği tüm bu masrafların yukarıda kalan paradan karşılanacağı bildirilmiştir.

14 Safer 1277/Ağustos 1860’da Trabzon’a gelen muhacirlere dair bir pusula şu şekildedir: Bezeko adlı kişi altı nefer familyasıyla Amasya’ya gideceğini ifade etmiştir. Abaza Altıkesik familyası nüfus zükür (erkekler) 41 inas (kadınlar) 41 toplam 82, sagir (küçük) 24 kebir (büyük) 48 Abuk kabilesi nüfus zükür 63 inas 57 toplam 120, sagir 59 kebir 61 Bu kabile efradı Erzurum ve Sivas havalisine adam göndererek iskan olunacak yer arayacaklarını, münasip mahal bulduklarında o mahalle gideceklerini hükümete bildireceklerini ifade ederek Erzurum’a kadar yanlarına bir adam terfikini istida etmişlerdir. Badılan kabilesi nüfus zükür 51 inas 47 toplam 98, sagir 44 kebir 54 Heçinkübra kabilesi nüfus zükür 19 inas 26 toplam 45, sagir 17 kebir 2715 Muhacirlere Osmanlı ülkesinin her tarafından çeşitli yardımlar yapılmaktaydı. Bu yardımlardan biri Niş Sancağı’na bağlı Berkofca Kazası halkının Çerkes ve Nogay muhacirlerine iane olarak verdiği 2121,5 kuruştur. Toplanan bu yardım miktarı kaza meclisinin defterli ve mühürlü mazbatasıyla gönderilmiş ve bu durum Niş Mutasarrıfı tarafından da onaylanmıştır.16 Yine Balkanlar Tırnova’dan Çerkes ve Nogay muhacirlerine yardım için 2691 kuruş verildiği Yabancılar Komisyonu’na irsal kılınmıştır. Bu konuda Tırnova Meclisinin bir tezkiresi bulunmaktadır.17 Yapılan yardımlardan biri Diyarbakır Sancağına bağlı Behramköy ve tevabii kazaları ahalisinden gelmiştir. Adı geçen yerlerden Çerkes ve Nogay taifesine iane olarak ita olunan 1627 kuruş 36 para postaya teslim edilmiştir.18 Isparta’da görevli memurlar ile bağlı kazalardaki İslam ahalisi tarafından Çerkes ve Nogay muhacirlerine 4215 kuruş 10 para iane olunmuştur. Bu yardımlara Gayr-ı Müslim ahalinin de katkısı olmuştur. Gayr-ı Müslim ahali tarafından da 700 kuruş verilmiş, tüm yardımlar Isparta postahanesine teslim edilerek gönderilmiştir.19 Halk kadar üst düzeyde çalışan devlet memurları, ümera, askerler de bu yardımlara katılmışlardır. Muhacir Komisyonu Başkanı Hafız Paşa’ya gönderilen arzda İzmir Eyaleti ve bağlı kazalar ahalisi tarafından 19464 kuruş ile Bosna kıtasında bulunan ümera ve zabitan tarafından 15500 kuruş Muhacir Komisyonu sandığına teslim kılındığı bildirilmiştir.20 Çerkes ve Nogay muhacirlerine yardım olarak Esfudre ve havalisinde bulunan asakir-i şahane ümera ve zabitanı tarafından 6056 kuruşun gönderildiğine dair Rumili Ordu-yı Hümayununda görevli müşir ve vali kaymakamı tarafından tahrirat gönderilmiştir.21 Çerkes muhacirlerinden Altıkesik Kabilesinin Heyecik takımından elli altı hane iki yüz doksan büyük ve yüz yirmi iki küçük toplam dört yüz oniki nüfus Sivas sancağı dahilinde münasib mahallerde iskan edilmek arzusunda olmuşlardır. Bunlar için 1275/1858 Kanun-ı Sanisinin 13. Gününden 76/1859 Mayısının 21. gününe değin yüz otuz günlük yevmiyelerinin yarısı olan 47444 kuruş Muhacir Komisyonundan karşılanmıştır. Diğer yarısının da mahallinden ita olunması gerektiği Canik Mutasarrıfına bildirilmiştir.22 Yeni umutlarla gelenleri her zaman iyi bir hayat beklemiyordu. Hastalıktan, bakımsızlıktan yorgun düşen vücutlar da vardı maalesef. Çerkes muhaciri olup Canik Mutasarrıflığı uhdesinde iken vefat eden bir kadının çocuğu dört yaşına kadar kendi isteği üzerine Urumciyeli Yusuf’un eşine verilmiştir. Bakımını her ne kadar bir aile üstlenmişse de bu küçük çocuğa yevmiye tahsis edilmesi hususunda Canik Meclisi’nden mazbata alınmıştır.23

Muhacirlerden İstanbul’da nasibini almıştır. İstanbul’da bulunan Çerkes muhacirlerinden çıplak ve yalın ayaklı olanlarına kış günlerinde hırka ve çorap benzeri eşyalar verilmiş, bu sene için de benzer bir uygulamanın yapılması padişahın cihan-şümul merhametine binaen takdir toplayacağından bunun için Maliye Nezareti’ne gereken emir verilmiştir.24 İzmir Valisi Mehmed Paşa’ya yazılan bir belgede Menteşe Sancağında bulunan Çerkes muhacirlerinin borç olarak istedikleri buğday ve arpa talebi gündeme gelmiştir. Menteşe Sancağında bulunan muhacirler dört yüz kile hınta (buğday) ve şiarı (arpa) borç şeklinde talep etmişlerdir. Söz konusu miktardan iki yüz kilenin verildiği ve bunların ihtiyaç içinde oldukları anlaşıldığından geri kalan miktarın da verileceği komisyon tarafından beyan olunmuş ve bu konuda gerekenin yapılması paşaya bildirilmiştir.25

Sivas’ta meskun olan Çerkes muhacirlerine kazalar halkının yardım için 5905 kuruş toplayarak zahire mübaya’a ettikleri Sivas meclisinin mazbatası ile bildirilmiştir.26

Tarıma elverişli topraklara yerleştirilerek iskan olunan muhacirler devletin tarımla uğraşan köylü sınıfına verdiği haklardan yararlanmak istiyorlardı. Örneğin; Manyas’ın Ilıca köyündeki Çerkes muhacirleri kendilerinin de diğer çiftçiler gibi tarım yaptıklarını, bu nedenle de Ziraat Bankası’ndan düşük faizle borç para almak gibi bir hakları olduğunu ifade ettikten sonra bunun için gerekli mercilere başvurmuşlardır. 27

Muhacirlerin yoğun olarak yerleştirildikleri mahallerden birisi İzmit ve çevresidir. İzmit civarında iskan edilen Çerkes ve Nogaylar için gerekli hanelerin yapılması emri verilmiştir. Bunun için İzmit mimar kalfası ve buna mahsus memur ile keşif yapılmış her hane ikişer oda ve bir sofa, altında hayvan ahırından ibaret olursa onar bin kuruşa mal olacağı anlaşılmıştı. Yeterli usta olmadığından İstanbul’dan mu’tad ve ehliyetli bir iki nefer kalfanın gönderilmesi muhacirin komisyonuna bildirilmişse de cevabı zuhur etmediğinden inşaat emrine mübaşaret olunamadığı görülmektedir. Üstelik ziraat mevsimi de gelmiş, hayvan ve zehair ifa olunamamıştı. Bunlar misafir şeklinde yevmiye almakta idiler ve bu durum daha bir yük getiriyordu devlete. Bir an önce misafirlikten kurtulup yerleşik hayata geçmeleri daha uygundu. İnşa olunacak hanelerin çok teferruatlı olmayacak ve ileride kendileri ihtiyaçlarına göre yapacak şekilde şimdilik ikamet edebilecekleri kadar yapılması ve bunun için de sekiz yüz ya da bin kuruş verilebileceği ve daha önce gelen muhacirlere hangi kaideler uygulanmışsa bunlara da aynen tatbik olunacağı vurgulanmıştır.28 Yukarıda söz konusu Çerkeslerden Han Kabilesiyle ve Nogay muhacirlerinden Altıkesik Kabileleri İzmit Sancağına mülhak Hendek Kazasıyla Adapazarı’na tabi Sabanca Kasabasında bulunan arazi-i haliyeye iskan edilmişlerdir. Bunlar için inşa edilecek haneler için gereken ecnas kereste ve kiremit ve sair inşaat malzemelerinin fiyatları ve miktarları gerekli yerlere bildirilmiş ve incelenmek üzere bir memur görevlendirilmiştir. Belirlenen fiyata göre mezkur haneler iki direk, çatısı ve tavanı olmayan pencere kanatlı, yedişer zira’ olmak üzere her zira’ı seksen dört buçuk kuruş olacağı hesaplanmış ve böyle olması da tembih edilmiştir. İzmit’teki mimar Isvader’in çıkardığı hesap ise her zira’ı altmı altı buçuk kuruş şeklinde olunca İstanbul’dan birkaç usta mimar istenmiştir. Hazinede para olmadığı şeklindeki ifadeden de anlaşılacağı üzere devlet gerçekten maddi sıkıntıdaydı. Bunun için de kendisine en uygun gelecek fiyatları tespit ettirip buna göre muamele olunmasına dikkat ediyordu.29 Muhacirlerin topluca göç ettiklerini ifade etmiştik. Batum’da mukim Rusya konsolosu tarafından bildirildiğine göre Faş ve Sekunil yoluyla beş-altı yüz kadar Çerkes muhaciri Çürüksu havalisine gelmek istemektedirler. Bunların deve ve eşyalarıyla deniz yoluyla Batum’a gelmeleri halinde gemi navlunlarının ve masraflarının ne şekilde karşılanacağı Lazistan Sancağı Kaymakamından sorulmaktadır. Muhacirlerin nerelere yerleştirilecekleri konusu ile beraber söz konusu masrafların nasıl karşılanacağı sorunu hıdmet-i muftehire kabul olunarak ve devlete hiç masraf olmaksızın bölgenin servet sahiplerinden, yani zenginlerinden talep olunmuştur.30 Devlet gelenler için cami, mescit gibi ibadet merkezleri de yaptırmaktaydı. Örneğin; Tire kazasında Çerkes muhacirleri için Havuzbaşı’nda bir cami yaptırılmıştı. Yaptırılan bu camiye de imam ve hatip olarak Hacı Ali Efendi tayin edilmiş, kendisine bu konuda bir berat verilmesi hususu muhacir komisyonunun tezkiresiyle Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne bildirilmişti.31 Yine Seyidgazi Kazasına yerleştirilen Çerkes muhacirlerinin ibadet yapabilmeleri için bir mescit yaptırılmıştır. Bu mescidin imam, hatip ve mektep hocalığına Musa Efendi tevcih olunmuştur.32 Antalya’nın İstanos Köyü Ballıca Çiftliğinde iskan edilen Çerkes muhacirleri kendileri için yeterli arazi verilmesini ve karyelerinde bir cami yapılmasını talep etmişlerdir.33

25 R.ahire 1310’da Adana Vilayeti’nden gelen bir yazıda Tarsus’un Nemrut nahiyesinde iskan edilen Çerkes muhacirleri için masrafları devlet hazinesinden (Hazine-i Hassa) karşılanmak üzere cami ve mektep inşası temelinin atıldığı bildirilmekteydi.34 Devletin muhacirlerin göçlerine destek verdiğini ve onlara bu anlamda çeşitli yardımlarda bulunduğunu belirtmiştik. Padişahın ülkesinde yaşamak arzusuyla gelmiş olan Çerkes ve Nogay muhacirlerinden yüz kırk yedi hane ve bin yirmi yedi nüfusu şamil Nogaylar Adana’da Eyaleti’nde bulunan hemşehrilerinin yanına iskan olunmak için dilekçe vermişlerdir. Bunun dışında Mersin iskelesine yüz kırk bir hane ve bin dört yüz on dokuz nüfusdan ibaret Subek Han Gazi kabilesi ve seksen dört hane ve altıyüz altmış dokuz nüfusdan ibaret Hatugay Kabilesi Ankara Eyaletinde, altmış sekiz hane ve altı yüz doksan altı nüfusdan ibaret Senim Kabilesi ise Sivas eyaletinde münasip mahallerde tavattun olunmak istemişlerdir. Bu durum hakkında İzmit İskelesine gönderilen tezkirede muhacirlerin uygun yerlerde iskanları ve sıkıntı ve zahmet çekmemeleri için Ankara’ya gideceklerin İzmit’ten beş ve Sivas’a gideceklerin iki kafile olarak takım halinde gönderilmeleri istenmektedir. Muhacirler arasında bazı bey ve ulema, bir hayli kadın, çocuk ve hastalar bulunduğu, bir kısmının da yürümeğe muktedir olmadığı ifade olunmuştur. Hasta ve yürümeyenler ile eşyaların taşınması için her kafileye bargir ve arabalar verilerek ücretlerinin mal sandıklarından ödeneceği bildirilmiştir. Erkek ve kadın on beş yaşından büyüklere yevmiye ikişer ve küçük olanlara birer kuruş yemeklik verilmesi, muhacirlerin istedikleri mahallere götürülüp teslim edilmesi, yollarda iyi şekilde sevk ve konak edilmesi ve yemekliklerinin de yine mal sandıklarından karşılanması gerekmiştir.35 Yukarıda bahsedilen muhacirlere bu konuda bir buyuruldu verilerek Ankara’ya gidecek olanların İzmit’e, Sivas’a gideceklerin Samsuna varmalarında Ankara ve Sivas eyaletleri hudutlarına kadar iştirak etmek, yollarda nakliyelerinin tedarik ve tertibiyle, yemekliklerinin verilmesiyle ilgilenmek üzere Canik ve İzmit mutasarrıf ve kaymakamları taraflarından mecelle üyelerinden her kafileye birer memur terfik olunması istenmektedir. Mersin ve Samsun iskelelerine gideceklere münasip vapurlar ve İzmit’e gideceklere de yine vapur veyahut vapur yoksa İzmit kayıkları tutularak takım halinde serian sevk olunmaları hususları maliye nezaretine emir olunmuştur.36 Devlet gelen muhacirlerin sağlık durumlarıyla da ilgileniyordu. Sağlıksız koşullarda yolculuk yapmak, toplu hareket etmek, açlık gibi durumlar salgın hastalıkları tetikleyebilirdi. Ülkesine gelenleri padişahın koruması, gözetmesi ümidiyle gelenler için bu çok önemliydi hem de padişahın prestijini arttırırdı. Çerkes muhacirlerinden henüz çiçek hastalığına tutulmayanlar için iki cerrah (doktor) görevlendirilmişti. Cerrahların gelişleri ve masraflarının karşılanacağı bildirilmektedir. 37 En korkulan durumlardan biri salgın hastalıklardı. Muhacirlere tahsis edildiği anlaşılan Hazine-i Hassa vapurlarından Vasıta-i Ticaret adlı vapurda karahumma baş gösterince Çerkes muhacirlerinin gemiye bindirilmeden önce muayene edilmesi ve hasta olanların gemiye bindirilmemesi istenmiştir.38

Çerkes muhacirlerinden ve Dağ kabilesinden yedi hane Eskişehir canibinde iskan ettirilmişti. Bu haneler için tohumluk ihtiyacı bulunmaktaydı. Kabilenin istediği iki yüz kile İstanbuli hınta ve şiarın hasılat zamanı ödenmesi kabile vekili Mahmud Efendi tarafından bir dilekçe ile arz olunmuştu. Hal böyle olunca meclis kararıyla söz konusu tohumluğun verilmesi hususu Kütahya mutasarrıfı Halil Paşa’ya bildirilmiştir.39 Muhacirlerin yerleştirildikleri yerlerden birisi de Amasya Sancağıydı. Çerkes ve Nogay muhacirleri ilk etapta Gelengeras, Veray, Hacıköy, Mecidözü kazalarına iskan olunmuşlardı. Buralarda yaşayan ahali iftihar edilecek bir hizmet olduğuna inandıkları için bazı yardımlarda bulunuyorlardı. En acil ihtiyaç muhacirlere yiyecekleri ekmek ve nakliye için gereken araba bedeli gibi ücretler kazalar halkı tarafından karşılanmış ve devlete teberru olunmuştu.40 Veray Kazasından mürur eden muhacirler için nan-ı aziz (ekmek) ve araba bedellerini öğrenebiliyoruz. Üç yüz seksen yedi arabanın nakliye ücreti 10899 kuruş, ekmek bedeli ise 1500 kuruş olup toplam miktar 12399 kuruşa baliğ olmuştur. Kaza ahalisi kendi rızalarıyla hıdmet-i muftehire saydıkları bu durumu devlet hazinesine teberru etmişlerdir.41

Osmanlı ülkesine gelenler aradıklarını bulamadıklarında geri dönmeye çalışmışlardır. Göçün her zaman beklenen sonucu vermeyeceği aşikardır. Böyle bir geri dönme (ricat) olayı Nogay muhacirlerinde yaşanmıştı. Yüz on beş nüfus Nogay muhaciri taşıyan bir sandal Çerkes sahilindeki Coygu iskelesine çıkmıştı. Bunların durumu sandal reisine ve içindekilere sorulduğunda Bolathane limanından hareket ederek Rusya tarafına gitmekte olduklarını, hava muhalefeti nedeniyle de mezkur iskeleye sığındıklarını ifade etmişlerdir. Rusya’ya geri dönmek için yola çıkan Nogayların neden geri dönmek istedikleri, bunların Ruslar tarafından mı desteklendiği ve haklarında ne gibi bir muamelenin yapılması gerektiği konusu muhacir komisyonuna bildirilmiştir.42 Devletin koruması altında addettiği muhacirlerin geri dönmesinde özellikle Rusya’nın etkili olup olmaması merak edilen konular arasında gelmekteydi. Muhacirlerin en büyük sıkıntısı kısım kısım geldikleri için aynı bölgelere iskan edilmek arzularıydı. Devlet her ne kadar ülkenin çeşitli yerlerinde bunları iskan etmeye çalışmışsa da her zaman muvaffak lamamıştır. Bu konuda Bursa mutasarrıfı Nureddin Paşa ile Sivas mutasarrıfı Ahmed Paşaya sunulan arzlarda şu ifadeler yer almıştır. Çerkes muhacirlerinden ve Altıkesik kabilesinden Adem, Mehmed ve İshak adlı kişiler takdim ettikleri arzda on üç hane doksan altı nüfustan ibaret olduklarını, önceden Bursa sancağına sevk olunup buradan Karacaşehir Kazasına mülhak Taryak Karyesine gönderilerek yerleştiklerini belirtmişlerdir. Şahıslar şu sözlerle devam etmişlerdir: İskan olunmalarına rağmen orada bazı zaruretleri vardır. Diğer muhacirin emsaliyle karşılaştırıldıklarında yevmiyelerinin verilmediği, arada bir gün verilip iki gün verilip on gün verilmediği ve Ramazana kadar böyle sıkıntı olduğunu daha sonra tamamen kesildiğini ve şimdiye kadar kendi keselerinden ihtiyaçlarını karşıladıklarını ifade etmişlerdir. Ancak artık ellerinde birer akçe dahi kalmadığından başka yerlerde bulunan muhacirlerin bulundukları mahallerde tam yevmiye nan-ı aziz aldıklarını, akçe bedellerinin verildiğini ve kendilerinin ise aç olduklarını eklemişlerdir. Yine aldıkları duyumlara göre oralarda hıntanın kilesi elli kuruş, yevmiye ise gündelik iki kuruştur.

Yozgat ahalileri ile bazı kardeşlerinin akrabalık bağı bulunduğunu, orada iskanlarına kolaylık sağlanarak asayiş içinde olduklarını istihbar etmişlerdir. Kendilerinin gitmeğe mecbur olduklarını, otuz gün önce buna dair bir arz sundukları halde henüz cevap alamadıklarını ve dayanacak takatleri kalmadığını ifade etmişlerdir. Yozgat’ta bulunan akrabalarının yanlarına, Sivas Uzun Yayla civarına iskan olunmak istekleri hem Bursa hem de Sivas mutasarrıflarına bildirildikten sonra hükümetten gelecek cevap beklenmiştir.43 Rusya sahili Nehayis İskelesinden Hakan Reis sandalıyla Samsun’a yüz otuz beş nüfus Çerkes muhaciri gelmişti. Gelenlerin ellerinde pasaportları bulunmadığından önce haklarında şüpheli olduklarına dair bir izlenim edilmiş, daha sonra baharda Sivas taraflarında meskun kabilelerinin yanında iskan olunmalarına karar verilmiştir. Ancak kış mevsimi geldiğinden bu kışı Yozgat tarafında kışlamaları uygun görülerek buraya sevk olunmuşlardır.44 İstanbul’a gelmiş olan Kırım muhacirlerinin birer ikişer hane olarak İstanbul’a civar sancak karyelerine müteferrikan yerleştirilmeleri tasavvur olunmuştur. Bolu Sancağı karyelerinde ne kadar muhacir bulunduğu, ziraate elverişli arazinin tahkik edilmesi gerektiği ifadesinden sonra Bolu Sancağına iki yüz muhacir yerleştirilmesi uygun görülmüştür. Muhacirlerin eyva ve iskanlarının fariza-i zimmet-i ubudiyet olduğu ifadesiyle gönderilen iki yüz hanenin iskanları aşikar ise de Bolu Sancağı’nın Karadeniz sahilinde yer alan kazaları dağlık ve taşlık olduğu için iskana elverişli arazi ve mahal bulunmadığı tespit olunmuştur. Yüz hane Çerkes muhacirin Düzce ve Üsküb Kazalarında iskan olunabileceği arz olunmuş ve ilaveten önderilecek iki yüz hanenin dahi diğer kazalarda iskan ettirilmelerinin mümkün olduğu ifade olunmuştur. Toplam üç yüz hane muhacir müteferrikan söz konusu kazalara yerleştirilecekti. Bunlara ayrıca ziraat yapabilmeleri için her haneye yirmişer dönüm miktarı yüz tohumluk ve hali arazi bulunabileceği tahkik olunmuş, bu durum büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır.45 Halk arasında muhacirlere gerekli yardımın yapılmasını teşvik için hükümet uygulamalarından biri de yardımların “ceride-i havadis”te derc edilmesiydi.

Amasya Sancağına gönderilmiş Nogay ve Çerkes muhacirleri için Hacıköy Kazası ahalisinin vermiş olduğu araba ve bargir ücreti 18249 ekmek ücreti 669, Gelenkeras ahalisi taraflarından verilen araba ve bargir ücreti 18073 ve Mecidözü Kazası ahalisinden verilen araba ve bargir ücreti 8904, toplam 45895 kuruş tutmuştur. Hıdmet-i muftehire olmak üzere kendi istekleriyle bu ücreti devlete terk ve teberru ettiklerine dair ifadeleri eser-i cemiyet ve takdire şayan bir durum olarak ceride-i havadis nüshalarında yayınlanarak ilan ettirilmiştir. 46 Kepsut ve Balat Kazalarında iskan ettirilen Çerkes muhacirlerinin Bandırma’dan nakli, yaptırılan hane ve tohumluk semeninin ahali tarafından yapılan yardımlarla karşılandığı Takvim-i Vakayi’de ilan olunmuştur.47 Kastamonu Taşköprü Kazasında iskan edilen Çerkes muhacirlerine ahali tarafından yapılan tohumluk ve çift aleti gibi yardımlar büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve Ceride-i Havadis’te yayınlanmıştır.48 Göç edenler arasında Han Kabilesinden olanlar da mevcuttu. Bu durumu İzmit Kaymakamı Cemil Bey ile muhacirin komisyonuna gönderilen bir belgeden tespit ediyoruz. Daha önce İzmit Sancağına gönderilen Çerkes muhacirlerinden ve Han kabilesinden Şahin Giray Bey takımından elli hane üç yüz nüfus Hendek kazasında hali arazi üzerinde yerleşmişlerdir. Henüz haneleri inşa olunmamış, benzer haneler inşa edilerek iskanları veyahut kendileri tarafından inşa olunmak üzere hali arazinin kendilerine verilmesini arz-u hal ile istida etmişlerdir. Söz konusu arazinin muhacir iskanına elverişli olup olmadığının ve hane inşasında mahzur bulunup bulunmadığının tahkiki için bir tahrirat gönderilmiştir. Gelen cevapta arazinin tahminen üç bin dönümü mütecaviz, fakat beş yüz dönümünün ahalinin tasarrufunda olarak geri kalanının arazi-i haliye-i miriyyeden olduğu ve iskana elverişli olup hane inşasında bir mahzur bulunmadığı bildirilmişti. Bunun üzerine hane inşa olunmak üzere bir memur gönderilmesi ve arazinin her hanenin nüfusuna göre taksim olunarak kendilerine verilmesi beyan ve inha olunmuştur.49 Anadolu taraflarına gelen muhacirler haricinde Balkanlar’da yerleşmek isteyenler de bulunmaktaydı. Bu konuda Varna Kaymakamı’na gönderilen kayıttan Varna’ya üç yüz kadar Çerkes muhaciri geldiğini öğreniyoruz. Gelenler Nemçe (Avusturya) posta vapuruyla gelmişlerdi. Bunlar Rum ili canibinde iskan ve ikamet etmek istediklerinden bu konuda gerekli tahkikin yapılması ve tayinat ve araba verilip verilmeyeceği konusunda ellerinde bir belge olmadığı bildirilmektedir. 50 Gereken emrin Padişahtan beklendiği de ifade edilmektedir.

Çerkes ve Kuban muhacirlerinden kırk beş hane ile daha sonra diğer muhacirlerle birleştirilerek Silistre Sancağı Gülpınar ve Uğurlu karyelerinde iskan olunmuşlardır. Bunlar için kırk sekiz hane inşa olunmuş, Silistre Valisi ve halkı tarafından çeşitli erzak yardımları yapılmış ve bir mazbata ile bu durum muhacir komisyonuna bildirilmişti.51 Yapılan yardımların ve gösterilen kolaylığın insanlık vazifesi takdire şayan bir hareket olduğu ifadesi yer almıştır. İslimye Kaymakamı Derviş Bey’e gönderilen arzda Çerkes muhacirlerinden Besni kabilesinden on altı hanenin daha önce acilen iskan olunacakları Ahyolu Bergos canibine gönderilerek Çingane İskelesi adlı mahalde iskanları kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Ancak arazinin uygunsuzluğu nedeniyle Bergos’a bir saat mesafede Mihriz denilen mahalde iskanlarının meclis kararı olduğunu, hane başına beş kile zahire alarak kendilerine kulübe inşa edeceklerini ve tarımla uğraşacaklarını bildirerek bu konuda hükümetten irade-i seniyye talep etmektedirler.52 Osmanlı Devleti özellikle Balkanlar’a yerleşmek isteyen muhacirlerin durumunu açıklamak durumunda kalmıştır. Yukarıda Varna ve İslimye’ye Çerkeslerin iskan olunduğundan bahsolunmuştu. Vidin, Silistre Tulci, Varna, Hezargrad, Ruscuk, Tırnova, Köstence, Şumnu gibi özellikle Bulgaristan’da yer alan şehirlerin Vali ve Kaymakamlarına gönderilen belge göçler nedeniyle Bulgar tebanın olumsuz düşündüğünü ortaya koymaktadır. Hazret-i şehinşahide mezelle-nişin emn ve rahat olmak arzusuyla buralara hicret eden Çerkes ve Nogay bazı familyaların nakil ve iskanları bazı muhrikler tarafından müfsid kabul edilmiş ve bunların oralara nakil ve iskanları Bulgar taifesiyle mübadele olunacağına dair söylentilere yol açmıştı. Bu şayiayı öğrenen devlet, muhacirlerin sadece o bölgeye değil memalik-i mahruse-i hazret-i padişahinin her tarafında münasib olan mahallere nakl ve eyva olunmakda olduklarını ve Bulgar taifesinin cümleten esıddıka-yı teb’a-i saltanat-ı seniyyeden olarak her halde husul-ı refah ve rahatlarıyla zir-i saye-i adalet-nevaye-i hazret-i ülükaneden mütemmem olduğunun aşikar olduğunu ifade etmiştir. Bu söylentilere kimsenin itibar etmemesini, devletin Bulgarlar hakkında iyilikten başka bir şey tasavvur etmediğini ve bu fasidlerin ele geçirileceğini beyan etmiştir.53 Muhacirlerin yeni yaşamlarından memnun olduklarına ve minnettarlıklarına dair bir gösterge yerleşim birimlerinin yeniden adlandırılmasıdır. Gerek yeni oluşturulan, gerekse başka isimlerle anılan yerleşim birimlerine manalı adlar verilmiştir. Örneğin; Kastamonu Vilayetine bağlı Çerkeş Kazasına tabi Bayındır Nahiyesi isminin Mecidiye olarak değiştirilmesi teklifi devlet tarafından uygun bulunmuştur.54 Teke Kazası(Adana) İnderesi adlı mahalde iskan edilen Çerkes muhacirlerinin oluşturduğu karyeye Burhaniye isminin verilmesi talep olunmuş, uygun görülmesi üzerine de ilgililer görevlendirilmişlerdir.55 Niğde’de teşkil olunan Çerkes muhacirleri karyesine Orhaniye ve Nevşehir Kazasında padişahın ihsanı ile vücuda gelen mahalleye de Osmaniye adı verilmiştir.56 Muhacirlerin karşılaştıkları en büyük sorunlardan biri “köle”likti. Osmanlı Devleti’nde köleliğin yaygın olduğu, özellikle Çerkes kadınlarının haremde çokça kullanıldığı bilinmektedir.

Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra yavaş da olsa kölelik kaldırılmıştı. Çerkes kadın ve kızlarının “cariye” olarak çok rağbet görmesi göç eden Çerkeslerin bu konuda devlet tarafından uyarılmasını gerektirmiştir. Kayseri Sancağı kazalarına gönderilmesi istenen padişah iradesi; yirmi beş-otuz yaşına kadar ve kölelikten azl edilmiş Çerkes muhacirlerinin satışına izin verilmemesi yönündedir.57 Her ne kadar devletin böyle bir memnu’ası bulunuyorsa da bu işten para kazananların varlığı söz konusudur. Çerkes ve Nogay muhacirleri elinde bulunan esirlerin hürriyet ve esaret davalarının her şekilde İstanbul’da görülmesi gerektiği bildirilmiş, taşralarda ise ancak eyalet merkezlerinde ve sancak meclislerinde görülebileceği Tanzimat kararlarından olduğu ifade edilmişti.58 Bayburt eski mutasarrıfı Mehmed Ali Paşa Şiran Kazası Çekeslerinden kendisine bir cariye satın almıştı. Ancak, devletin bu durumu hoş karşılamadığını bilen Paşa cariyeyi iade etmek istemiş, bu konuda tahkik yapmak üzere Dördüncü Ordu-yı Hümayun müfettişi Nusret Paşa görevlendirilmişti.59 Muhacirler ile yerli ahali arasında da bazı sıkıntılar yaşanmıştır. Konya, Ankara, Sivas Harput, Adana bölgelerine hitap eden bir belgede Çerkesler ile Lek Kürdi aşireti arasında ciddi anlaşmazlık vuku bulduğu görülmektedir. Kayseri Sancağına havi kurada geçici iskan ettirilen yetmiş-seksen kadar atlı Çerkes muhaciri Ankara’ya bağlı Cebel-i Kozak Kaymakamlığına merbut aşairden Harmancık adlı yerde yaylada bulunan Lek Kürdi aşiretinin on beş kadar hanelerini basmış, hane sahiplerini yakalamış, mevaşi ve hayvanlarını sürüp götürmüşlerdi. Aşiretten otuz-otuz beş atlı Çerkesleri takip ederken elli kadar muhacir bunların üzerine hücum edip bir neferini öldürünce aşiretten olanlar da karşı saldırı ile muhacir üzerine hücum ederek bir haylisini telef ve yirmi kadarını yaralamış, hayvanlarını telef etmişlerdir.

Çerkesler hayvan takım ve silahları alarak dört re’s atı takımlarıyla beraber Cebel-i Kozak Kaymakamı Ömer Bey’e vermişlerdir. Yapılan tahkikat sonucu durumun gerçek olduğu anlaşılmış ve büyük üzüntü duyulduğu kaydedilerek birkaç kendini bilmez sakinin yaptıklarının hepsine mal edilmemesi gerektiği ve kimseye ürküntülük verilmeden işin çözümü yukarıda adı geçen merkez valilerine bildirilmiştir.60 Mihaliç’te iskan ettirilen Dağıstanlı Çerkesler ile Hristiyan ahali arasında yaşanan sıkıntılar üzerine devlet Hristiyan ahaliye zarar verdikleri için bu ailelerin başka yerlere naklini öngörmüştür.61 Sonuç olarak; Kafkas göçü kitlesel bir hareket olmuştur. Kafkaslar’dan sürekli bir insan seli Osmanlı topraklarına akın etmiştir. Ruslardan kaçanlar Padişahın himayesine sığınmış, yapılan yardımlar sonucunda da çoğu geldikleri için memnun kalmışlardır. Yeni yurtlarına, yaşamlarına alışmaları için evler, camiler yapılmış, ziraat yapabilecekleri topraklar verilmiş, kısacası desteklenmişlerdir. Kısa sürede yeni hayatlarına alışan kitle tarla ekip-biçmiş, daha sonra yeni iş alanlarında çalışma fırsatları bulmuşlardır. Muhacirlerin yerleştirildikleri bölgelere göz atıldığında Anadolu’nun hemen her köşesinde bir muhacire rastlamak mümkündür. Bu hareketin özellikle sosyal boyutları düşünüldüğünde muazzam bir manzara ile karşılaşılacağı aşikardır. Yeniler ile eskiler karışmış, kaynaşmış, birbirlerine çok şey öğretmişlerdir.

Sonuçta muhacirler bugünkü toplum yapımızın asli unsurları olarak karşımızda durmaktadırlar.
Açıklamalar
1.Bu konuda özellikle bkz: Ö.Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası (İÜİFM), XI/4, 1949-50.
2. Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), TTK Yayınları., Ankara, 1997., s. 37.
3. Mustafa Budak, “1853-1856 Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti İle Şeyh Şamil Arasındaki İlişkiler”, İ.Ü. Tarih Araştırma Merkezi, Tarih Boyunca Balkanlardan Kafkaslara Türk Dünyası Semineri, 29-31 Mayıs 1995, İstanbul, 1996., s. 79.
4. Nedim İpek, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (1877-1890), TTK Yayınları., Ankara, 1994., s. 3-4.
5. Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri, Çeviren: Bahar Tırnakçı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları., İstanbul, 2003., s. 15-16. 6. Mirza Bala, “Çerkesler”, İslam Ansiklopedisi (İA)/3, MEB Yay., İstanbul, 1993., s. 375-386.; Karpat, Osmanlı Nüfusu, s. 109.
7. Karpat, Osmanlı Nüfusu, s. 120.
8. Karpat, Osmanlı Nüfusu, s. 98.
9. Arsen Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler, Belge Yayınları., İstanbul, 2004., s. 25.
10. BOA Sadâret Mektubî Umûmi Kalemi (A.MKT.UM). 459/3
11. BOA A.MKT.UM. 430/11; “teslim kılınan 32 bab hanelerin ….keraste ve mesarif-i inşaiyesi olarak canib-i miriyeden ita buyurulacak meblağ-ı malumeyi bir hıdmet-i mahdude-i muftehire olmak üzere kemal-i şevk ve hahişleriyle canib-i miriye terk ve teberru eylemiş olundukları beyanıyla kabul niyazında oldukları bu defa kaza-i mezbure meclisinden tevarüd iden bir kıta mazbata-i umumiyede beyan olunmuş……”
12. BOA A.MKT.UM. 556/54; “bu makule ücratın itası mukteza-yı irade-i şehinşahiden ise de çerakise-i merkumanla dar ve diyarlarını terk ile diyar-ı kasaba-i şa’rü’lislamiyye nakl ve muhacirin ve zir-cenahı müstelzem iflah-ı hazret-i şahaneye iltica ve dahiliye olub irade-i tab’ilerinde dahi cümleten …………………sakınub gelmiş ve bunların hakkında olunacak ………………………………..mucib olacağı ba iştibah olub böyle iken def olan hazine-i celileden ücret almamız şi’ar-ı insaniyyeye gelmeyeceğinden cebr ve ilhah olmayarak bir hıdmet olmak üzere meblağ-ı mezkuru ahalimiz bi’t-tav ve’l-rıza hazine-i celileye terk ve teberru eylediklerini…”
13. BOA A.MKT.UM. 556/54.
14. BOA A.MKT.UM. 425/8; “15 yaşından aşağısına yevmiye birer ve yukarısına yevmiye ikişer guruş emvalden yemeklik ita vech-i nakillerinde vapur navullarıyla mesarif-i rahiyeleri ifa olunub arkası alındığı ve bunlardan ca-beca gelmekde olan bir iki familya ile bazı muhtacin-i muhacirine verilmek üzere Erzurum ahali-i mesabesiçün Trabzon eyaleti ahalisi tarafından tertib ve tahsil kılınmış olan mebaliğden 100.000 guruş mikdarının Erzurum’a irsaliyle kusur 63999 guruş mal sandığında tevkif kılındığı mukaddem …….makam-ı ali cenab-ı vekalet-penahiye arz ve inha olunduğu kayden tebeyyün eylemiş ve şeref-vürud olan irade-i aliye üzerine şimdiye kadar meblağ-ı mezburdan 12412 guruş ol vechle muhtacin-i muhacirine mesarif-i vakı’alarına sarf olarak kusur 51584,5 guruş 10 pare dahi bundan böyle inde’l-iktiza sarf ve ita kılınacağı der-kar olub ancak mah-ı sabıkın 13. günü muhacirin tarikiyle 6 gün Vabuk ve Badılan ve Haçinkübra kabilelerinden leffen takdim ve pişgah-ı sami-i ……..azimleri kılınan pusula mucebince zükür ve inas Trabzon’a gelmiş olan 345 nüfus familyanın derhal ikmal-i levazımatlarıyla beraber bir takımı münasib hanelere ve birazı dahi çadırlar ile Kavak meydan nam mahalle ikame ile emr-i iradelerine ibtidar olunarak bunlardan birazları erbab-ı servetden oldukları cihetle yevmiye talebinde olmayub fakat bir takımı ihtiyaclarını beyan ile yevmiye istemekde olduklarıyla ve mukaddemce Kabartay kabilesinden gelmiş olan 165 nefere yevmiye itası zımnında muhacirin-i merkumunu riyaset-i ……….tarafından ol vakt istizan-ı madde kılınmış olduğu gibi bugün dahi istihsal-i irade-i aliyyelerine lüzum görünmesine mebni ………kabile-i merkume rü’esasından birkaç nefer kimesne iskan idecekleri mahallerde tertib ve istizahı zımnında mukaddemce der-aliyyeye gitmiş olduklarından bunlar avdet itmedikçe iskan edecekleri mahaller içün kendüleri şu halde bişey diyemeyeceklerini askerisi beyan ve 1-2 familya Sivasa gitmek isteyüb birazı dahi Erzurum ve Sivas taraflarında münasib mahal taharrisi zımnında evvelce adam göndereceklerini ve işbu Akyüz, Göç Yollarında; Kafkaslar’dan Anadolu’ya Göç Hareketleri 51 adamları yedlerine muharrerat ita ve yanlarına memur terfik olunması der-meyan etmekde bulunmuş ve bunlardan icab edenlere mesarif-i vakı’alarıçün mebaliğ-i mevkufeden akçe ita olunacağı….”
15. BOA A.MKT.UM. 425/8.
16. BOA Sadâret Mektubî Nezâret Ve Devâir Kalemi (A.MKT.NZD). 311/53.
17. BOA Sadâret Mektubî Mühimme Kalemi (A.MKT.MHM). 197/69.
18. BOA A.MKT.MHM. 190/26.
19. BOA A.MKT.MHM. 171/12.
20. BOA A.MKT.NZD. 314/63.
21. BOA A.MKT.NZD. 350/5.
22. BOA A.MKT.NZD. 314/6.
23. BOA A.MKT.MHM. 306/1.
24. BOA A.MKT.NZD. 298/4.
25. BOA A.MKT.UM. 544/12.
26. BOA A.MKT.MHM. 197/4.
27. BOA A.MKT.MHM. 503/25.
28. BOA A.MKT.NZD. 327/1; “ol tarafa gönderilmiş olan Nogay ve Çerkes muhacirlerinin iskanlarıçün lüzumu olan hanelerin talimat-ı mahsusasına tatbikan emr inşası zımnında İzmid mimar kalfası ve memur-ı mahsusu marifetleriyle keşf edilerek beher hane ikişer oda ve bir sofa tahtında hayvanat ahurundan ibaret olduğu halde 10ar bin guruş masrafla vücuda geleceği anlaşılub oraca diğer …….olmadığından yapılan …………icra-yı münakasası zımnında der-saadetden mu’tad ve ehliyetli bir iki nefer kalfanın irsali keyfiyeti mukaddemce muhacirin komisyonu riyaset-i behiyyesine ba mazbata beyan ve işar kılınmış ise de el-an cevabı zuhur etmemesine mebni emr-i inşalarına mübaşaret olunamadığı ve mevsim-i ziraat güzeran eylediğinden gerek hayvanat ve gerek zahair dahi tedarük ve ifa kılınamayub bunların elyevm müsaferet halinde olarak yevmiyeleri mah-be-mah ita kılınmakda idüğü beyan ve bu keyfiyet yükde dahi te’kidi havi meclis-i mezkurun meclis-i Tanzimata ita buyurulan diğer bir kıta mazbatasıyla tekrar istizan kılınmış olmasına binaen keyfiyet lede’l-müzakere muhacirin-i merkume karar-ı aherden evvel gelmiş takımdan oldukları cihetiyle haklarında mukaddeman gönderilen talimat ahkamına tevfikan hareket olunmak icab idüb fakat inşa olunacak hanelerin öyle teklif olması iktiza etmeyerek sair mahallerde icra olunduğu misüllü ilerüde kendüleri ………….eylemek üzere şimdilik ma mafih ikamet edebilecekleri kadar muhtasarca birer mesken yapılub bunun mesarifi dahi sair bazı mahallerde olduğu gibi İzmid sancağında iskan olunacak muhacirine dahi inşa olunacak hanelerinin görebilecekleri bazı hıdmetleri ifa etdirilmek üzere kendülerine verilecek öküz ve ganem ve saire bahasıyla beraber nihayet 800 veyahud 1000 guruş kadar olması iktiza eder ise…..”
29. BOA A.MKT.NZD. 327/1; “takdim kılınan mazbatalarda gösterilen fiyata göre mezkur haneler iki direk olmak ve mahalli hanelerine tatbikan çatusu ve tavanı olmayub pencere kanadlı yapılmak yedişer zira’ olmak üzere beher zira’ı seksendörtbuçuk guruş olacağı inde’l-hesab tenbih ederek ol babda mimar-ı merkum kontrato rabt olarak tarafından muvakkaten bir kıta sened ahz ve hıfz edilmiş ve meclis-i çakeranemizde mimar-ı merkum Isvadurun vaki olan münakasasında beher zira’ı 66,5 guruşa tenzil kılınmış ise de mimar-ı merkuma başka civarca fenni mimariye bi’l-münakasaya çıkar kimesne bulunmadığından işbu hanelerin emr-i inşasında münakasa birkaç müta’d kalfanın der-saadetden isali takdirinde bi’lmünakasa daha ……olacağı mütala’a kılınmış olduğu….”
30. BOA A.MKT.NZD. 373/43.
31. BOA A.MKT.NZD. 412/53.
32. BOA A.MKT.MHM. 239/22.
33. BOA Dahiliye Mektubi Kalemi (DH.MKT). 274/62.
34. Yıldız Mütenevvi Mevzuat Evrakı (Y.MTV). 69/48.
35. BOA A.MKT.NZD. 291/2.
36. BOA A.MKT.NZD. 291/2.
37. BOA A.MKT.MHM. 304/51.
38. BOA A.MKT.MHM. 289/22.
39. BOA A.MKT.UM. 458/35.
40. BOA A.MKT.MHM. 217/81.
41. BOA A.MKT.UM. 555/92.; “Amasya sancağı dahilinde kain Veray kazasından mürur eden muhacirin-i çerakise rükublarıçün vermiş olduğu ber muceb-i bala 387 arabanın ücret-i nakliyesi olan 10899 guruş ile yevmiyelerine ita olunan kile nan-ı aziz bedeli olan 1500 guruş ki ceman 12399 guruşun kazamız ahalisi tarafından hüsn-i rızalarıyla bir hıdmet-i muftehire olmak üzere hazine-i celileye terk ve teberru eylemiş olduklarının kabulu hususuna müsaade-i kerimaneleri erzani buyurulmak muarazında lazım gelen 3 kıta senedi dahi leffen takdim kılınmış olmağla icrası icabı beyanında takdim-i mazbata aciz etmede ictisar kılındı ol babda emr ve ferman hazret-i menlehül emrindir.”
42. BOA A.MKT.NZD. 381/25; “Mah-ı halin 12. günü tarihiyle Nogay muhacirlerinden 115 nüfus içerüsünde mevcud olduğu halde bir sandal sevahil-i Çerakisede kain Coygu iskelesine çıkmış olmağla sandal reisine ve mevcud olan …………………olundukda Bolathane limanından kıyam ile Rusya tarafına gitmekde olduklarını ve hevanın muhalefetinden iskele-i mezkureye düşdüklerini ifade etmiş olduklarından mahal-i mezkur re’sleri merkumları te’hir ve ……birle meclis-i kebir memalik-i çerakiseye ifade ve ihbar eylediklerinde merkumları bila tezkire devlet-i aliye kararı suretiyle durdurmak üzere hareketlerine bir mana veremediklerinden vulu’-ı keyfiyeti taraf-ı valalarına ifade ve istizan olunmuş meclis-i kebir-i mezkur tarafından tensib gözülmekle vuku’-ı hali zat-ı valalarına …..gayr-ı hadd-ı tahririye ictisar kılınmış fi’l-hakika merkumlar muhacirinden olub vuku’-ı hicretlerinden udul idüb karar-ı ricat eylediler yohsa re’y-i valalarıyla mı rakib oldukları sandallarıyla ol tarafa gönderilmiş yohsa azim bulundukları Rusya tarafından mı gönderilmiş merkumların hakkında ne suretle davranmak hakkımızda hayırlı memalik-i Çerakisemiz henüz hey’et-i hükümete dahil olmakda olmağla usul-ı tanzimata ……….ne zaman muhalif hareketde bulunmamağa bi-kadri’l-takat……”
43. BOA A.MKT.UM. 477/67.
44. BOA A.MKT.NZD. 382/70.
45. BOA A.MKT.NZD. 324/65; “doğrusu şimdiye kadar liva-i mezkura gönderilen ve gönderilmek üzere bulunan muhacirinin emr-i iskanı hakkında gerek Bolu kaymakamı ve memuriyet-i sairesi ve gerek ahalisi caniblerinden her dürlü mesi ve teshilat icra olunarak meşhur olan gayret e ikdamları şayan-ı takdir ve tahsin bulunmuş….”
46. BOA A.MKT.MHM. 214/30.
47. BOA A.MKT.MHM. 322/31.
48. BOA A.MKT.NZD. 394/11.
49. BOA A.MKT.MHM. 208/64.
50. BOA A.MKT.UM. 374/2.
51. BOA A.MKT.MHM. 205/46.
52. BOA A.MKT.NZD. 359/90; “Besni kabilesinden 16 hane akdemce li eclil-iskan Ahyolu Bergos canibine gönderilerek Çingane İskelesi nam mahalde iskanları mahallince karar verimli ise de arazinin bazı mertebe …….olması cihetiyle yine Bergosa 1 saat mesafe mahalde vaki Mihriz nam karyede iskan olunmaları mahal meclisinde karar verilmiş olmasıyla mahal-i mezkurda emsali misüllü hanelerinin inşaı ve öküz ve tohumluk itası hakkında mahalline bir kıta emir-name-i saminin tastiri hususu muhacirin-i merkume tarafından istida olunmuş olmağla sürat-i iskan ve eyvaları hakkında bir kıta talimat-ı seniyye suretinin emir-name-i sami hazret-i sadaret-penahileriyle İslimye kaymakamı…..”
53. BOA A.MKT.UM 459/3; “bu tarafa hicret etmekde olan Çerkez ve Nogay takımından ol havaliye dahi bazı familyaların nakl ve iskan olunmakda olması cihetiyle bunu bazı muhrikler tervic-i bazar-ı müfsiddden berü seyl ve alet ittihaz ederek güya bunların oralara nakl ve iskanları Bulgar taifesiyle mübadele arzına mebni idüğü beyanıyla tahdis-i izhan-ı tebayaya başlıkda bulunduğu tahkik ve istihbar olunmuş olub muhacirin-i merkume yalnız ol havaliye izam ve üsera olunmayub keyleti cihetiyle memalik-i mahruse-i hazret-i padişahinin her tarafında münasib olan mahallere nakl ve eyva olunmakda olmasına ve Bulgar taifesi cümleten esıddıka-yı teb’a-i saltanat-ı seniyyeden olarak her halde husul-ı refah ve rahatlarıyla zir-i saye- i adalet-nevaye-i hazret-i mülükaneden mütemmem ni’am-ı ….olmalarına fevkü’l-gaye igtina olunduğu meydanda bulunmasına nazaran buna kimsenin itimad etmemesi lazım geleceği ve cem’i zamanda bu makule neşriyatın …..men’ edecek tedabire müsara’at olunması levazım-ı mülkdariyeden bulunduğu der-kar olmağla taife-i merkumeden zir-i idare-i devletlerinde bu …..söz anlarları celb olunarak taife-i merkume devlet-i aliyyenin münkad ve müttebi’i teb’ası olub haklarında devletce hayr ve münka’tden gayrı bir tasavvur olmadığı ve muhacirin takımı ber minval-i muharrer memalik-i mahrusenin her tarafında hali ve münasib olan mahallere yerleşdirilmekde olduğu gibi oralara dahi izam ve ishal olunmakda olarak bu sözlerin zerrece asl ve esası olmadığı beyanıyla teminat ve tenbihat-ı lazıme icra olunarak izhan-ı tebanın tağyir ve tehdişden vikayesine ve bununla beraber tahkikat-ı celye ve hafiye icrasından dahi girü durularak o makule fasidenin ibtal-ı dolab-ı müfsidetine mezid-i inayet ve himmet buyurulmak siyakında mahsusan ve ihtaren işbu şukka.”
54. Dahiliye Mebani-i Emiriye ve Hapishaneler Müdiriyeti (DH.MB.HPS.M). 14/2.
55. Dahiliye Mektubi Kalemi (DH.MKT). 230/56.
56. İrade Hususiye (İ.HUS). 9/1310/Ş-050.
57. BOA A.MKT.UM. 546/12, A.MKT.UM 542/26.
58. Osmanlı Devleti’nde köleliğin kaldırılması için bkz: Y.Hakan Erdem, Osmanlı’da Köleliğin Sonu, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004. BOA A.MKT.NZD. 316/2.; “Ve üsera ahz ve i’tası memnu’atının dahi yine evvelki raddesinde devam ve muhafazası meclis-i ali-i Tanzimat karar müzakeratından olub keyfiyet lazım gelenlere bildirilmiş olmağla bu misillü vuku bulacak davaların yalnız huzur-ı ali-i müşarün ileyhde fasl ve rüyeti hakkında icabının icrası….”
59. BOA DH. MKT. 1540/17.
60. BOA A.MKT.UM. 502/60; “keyfiyet meclis-i ahkam-ı adliyeye ledel-havale muhacirin- i merkume zir-i cenah-ı saltanat-ı seniyyeden dahalet etmiş bulunmaları hasebiyle bunların izhar-ı hicret husul-ı iskan ve istirahatları emrinde bu kadar teklifata itibar olundukda iken şu nimetin kadrini bilmeyerek bunların şu uygunsuzluğa hayretleri doğrusu teessüf olunur usulden olduğuna ve bu dahi cümlesinin reyiyle olmayub içlerinden bazı uygunsuz sükkanın tahrik ve ifsadıyla vukua gelmiş bir şey olacağı misüllü bu makule halat-ı kabihanın vukuuna muhacirin-i ulema ve rüesanın razı olmayacakları dahi …….idüğüne binaen muhacirin-i merkumenin söz anlarlarına icabı vechle nush ve pend olunarak işbu fesada cüret eden eşhasın ele geçirilmesiyle sair muhacirine ürkündülük vermeyecek suretde haklarında muhabarat-ı kanun icrasının ve müteferriatının …….devletlü Hafız Paşa hazretlerine havalesiyle beraber ba…..zir-i idarelerinde kain mahallerde meskun muhacirin tarafından ahali ve bi’l-akis ahali ve aşair canibinden muhacirin haklarında vechen mine’l-vücuh bu makule şu hareket vukua gelmemek.


Göç Yollarında; Kafkaslardan Anadolu’ya Göç Hareketleri Dr. Jülide AKYÜZ
Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü / KARS
yesevi.edu.tr

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery