Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya’da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır. 

Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur. 

Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım.

GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir.

SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir.

SOYKIRIM (Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir.

İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı. 

Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya’yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım’ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556’da tahta geçen Çar 4. İvan’dan başlayan ve I.Petro’yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya’nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya’dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır. 

İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556’larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabardey topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA’yı Çar İVAN’a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder.

Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma...” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır.

ÇAR I.PETRO-1722 : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız...” 

PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.” 

GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.” 

KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim...” 

M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.” 

KONT YERDOKÜMOV’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz...” (Devlet Tarih Arşivinden)

Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı...”

Rus Tarihçi ZAHARYAN: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”

Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü." 

KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”

Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...” 

Çar II. ALEXANDRE’nin Kont Yerdokümov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz...” 

JAN KAROL: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti...”

HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. “Adegeya isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler...”

Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir:

GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.”

Y. ABRAMOV - Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı...”

Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”

Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek...”

Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”

Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.”

Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar...”

İng.Elçi LORD NAPİYER: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”

İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici...”

İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...”

Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...”

Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir : 
PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır...”

Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır. 

Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor...”

NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.

Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.

ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.

SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.

Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.

Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.

Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.

Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor.

1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür.

FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ’nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.

Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,

Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,

Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman)

OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi.

Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler)

Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı.

Balkanlarda, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı.

Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı.

Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı.

Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkalarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı.

Kaynak: Nart Dergisi Mayıs - Haziran 2001

Hastalık

Aralık 18, 2018

Yurtlarından çıkıp gitmeğe zorlanmış Çerkesler’in ve diğer Kafkasyalıların en kötü düşmanı, beslenme eksikliği yüzünden gelişen hastalıklardı. Çerkesler Rus denetimindeki limanlarda, gemilere gerçek anlamda istif edilmişlerdi. Kendilerine ne yardım sağlanmıştı ne de yiyecek içecek verilmişti ve daha ilk uğranılan Osmanlı limanında, Trabzon'da, çiçekten, tifüsten ve iskorbüt'ten büyük sayılarda telef olup öldüler. 1863 kışında, Trabzon’da günde yirmi ile elli arasında Çerkes ölüp gidiyordu. Gelen baharın en kötü günlerinde, ölenlerin sayısı günde 500'e çıkmıştı; yalnız Trabzon'da ölenlerin sayısı 30.000'i bulmuş olabilir. Samsun ve Sinop gibi diğer limanlarda karaya çıkmış olanlar da benzer [yüksek oranda] ölüm yazgısını paylaştılar. Göçün en yoğun olduğu zamanda, Samsunda günde 50 sığınmacı ölmekte idi.

Osmanlı imparatorluğu, Çerkesler’in bu zorlanmış göçüne kesinlikle hazırlıksız yakalandı. Ülkede sağlık şartları zaten en iyi döneminde bile gerçekten iyi denebilecek halde olmaktan uzaktı ve devletteki genel yoksulluk, destek sağlayıcı para yardımı yapılması yahut yiyecek içecek sağlanması konusunda imkanları pek kısıtlıyordu.

"Mezarlıkların yakınlarındaki semtler, bu mezarlıklara ölüler gömülürken gösterilmesi gereken dikkatin gösterilmemesi ve bundan kaynaklanan sakıncalı sonuçlar nedeniyle oturulamaz olmuşlardır ve aileler tüm bireyleriyle konutlarından ayrılmaktadır. Kentin çeşmelerine su ileten kemerli ana su kanalında, bir Çerkesin suyun içinde yüzeduran ölüsü bundan birkaç gün önce bulunmuş ve o su kanalı murdar olmuştur [kullanılamamaktadır]. Caddeler ve sokaklar perişan derecede pis durumdadır; yiyecek kıtlaşmakta ve pahalılanmaktadır, yakacak hiç bulunmamaktadır, bütün bu haller sefaleti arttırmakta ve hastalığın yayılmasına imkan sağlamaktadır"

Ellerinde bulunan üç beş Doktoru ve bulabildikleri ilâçları göndermek dışında Osmanlılar bir şey yapabilecek halde değillerdi. Her ne olursa olsun çiçekle tifüs için tedavi çaresi [henüz, dünyada] yoktu. Tek çare [hastalığı birbirine bulaştırmamaları için] göçmenleri Karadeniz kıyılarındaki sığınmacı kamplarından alıp imparatorluk ülkesi içinde öteye beriye dağıtmaktı. Osmanlılar onları Karadeniz limanlarından, iskân edilecekleri yerlere gönderdiği süre boyunca da Çerkesler’in telef olup ölmeleri önlenemedi. Ölümlerle ilgili kayıtlar, taşıma gemilerinde, hastalıktan ileri gelen ölümlerde üç kişiden birinin hatta bazan daha fazlasının öldüğünü gösteriyor. Bir rapora göre. Çerkesler'den 2 718 kişilik bir topluluk Kıbrıs'a gitmek üzere Samsun'dan gemiye bindirilmişlerdi; bunlardan 202'si Samsun ile İstanbul arasında öldü, 528'i İstanbul’da gemiden indi, Kıbrıs'a doğru yolculuğu sürdüren I 988 kişiden 637'si daha yolculuk sırasında öldü, Kıbrıs’tan yazılmış bir diğer rapor, sözü edilen bu gemi dolusu Çerkesler'in yazgısı hakkında başka bilgiler içeriyor: "Karaya çıkanların yarıdan fazlasının öleceği belliydi, gerçekten de günlük ölümler 30 ile 50 arasında süre gitti"

Abazalar’ın Karadeniz limanlarına varışı zamanında ise, Osmanlı hükümeti daha iyi hazırlıklı idi. Süregiden parasal sıkıntılara rağmen, Osmanlılar Abazalar’’a daha özenli ilgi gösterebildiler ve onların [Abazalar’ın] arasında hastalıktan ileri gelen telefat az sayıda oldu. Sığıntıların sayısı da, daha önceki göçte görüldüğüyle karşılaştırıldığında, çok daha azdı ve bu durum hiç kuşkusuz selâmet sağlayıcı bir etki yarattı.

C. Marvin adında bir İngiliz yazarın kaleme alıp 1888 yılında Londra'da yayınladığı, "The Region of Eternal Fire" (İç Ateş Bölgesi) adlı kitabının 85-86. sayfalarında çok ilginç bir gerçeği açıklar: "1864'de doruk noktasına ulaşan sürgün sırasında Çerkesler, düşmanları olan ve onlara bunca eziyet eden Ruslara hayvan sürülerini bırakıp gitmek istemediler. Gemilerde kendilerine ancak yer bulabilen göçmenler, binlerce inek, öküz, sığır, koyun, keçi gibi değerli hayvanlarım ve hatta sevgili atlarını öldürmek zorunda kaldılar. Amaç düşmanın eline geçmemesiydi (...) Bu kadar çok hayvanın öldürülüp ölülerinin açıkta bırakılmasını düşünebiliyor musunuz? Çerkeslerin gidişinden sonraki aylarda, Çerkesya'da salgın hastalıklar kol gezmeye başladı. Dereler kan aktı, sular mikroplandı, Sıtma, tifo ve bir veba türü çevreye dehşet saçtı, Bu yüzden Ruslar planladıkları gibi oralara Kazak ve mujikleri hemen yerleştirmediler. Gelenler de öldüler. Çerkeslerin laneti tutmuştu."

"Çerkesya sahilleri olağanüstü harika yerler. Kırım'dan çok daha güzel ve vahşi bir doğal görünümü var. Bazı sahillerde dağlar hemen denizin kenarında göklere yükselir. Zengin ve tropikal sayılabilecek kadar yeşil bitki örtüsü düzlükleri ve dağ yamaçlarını kaplıyor. Havanın açık olduğu günlerde muhteşem Kafkas dağlarının gururlu zirveleri görünür. Burası dünyanın en güzel ve en verimli bölgelerinin başında gelir. Fakat ne yazık ki son 40 yıldan beri burası boş ve insandan arınmış, perişan bir durumdadır.

Tüm bu bölgenin bugünkü (1906) nüfusu 65.000 kişiyi geçmez. Bunların 25 bini Novorossiysk'de yaşar, 8 bin kişi de Sohum'da. 1864'den önce bu ülke bağımsızdı ve en az bir milyon yerli Çerkes nüfusa sahipti. Bu insanlar Rus emperyalizmine karşı koyan son halk idiler. Savaşçı, yiğit, azimli ve güzel insanlardı. Dinleri İslam olmakla beraber, aralarında eski pagan inançlara bağlı olanlar da bulunurdu. İşgalcilere karşı canla başla çarpıştılar. Sonunda üstün güçteki Rus ordusu ülkeyi işgal edince Çerkesler esaret altında yaşayamadılar ve Osmanlı topraklarına göç ettiler, daha doğrusu sürüldüler.

Bu sürgünün hikâyesi çok korkunç ve acıklıdır. Çünkü 300 bin Çerkes açlık, yokluk ve hastalıktan telef oldu. Sonunda Osmanlı'ya ulaşanlar oranın en zorlu kişileri oldular. Rusların ele geçirdikleri bu ülkeyi iskân etme gayretleri sonuçsuz kaldı. Çünkü bir anda sıtma salgını tüm sahili sardı ve burası dünyanın en sağlıksız bölgelerinden biri oldu.

Rusya ülkeyi fethetmiş fakat doğa ona bu toprakları kullanma izni vermemişti. Ülkelerinde 30 bin kadar Çerkes kalmıştı. Birkaç bin Rus mujik ve resmi memur, kıyı boyunca aralıklı yerleşim merkezleri kurdular. Bu doğa güzelliği ortasında sefil köyler oluşturdular. Çok az toprak işlendi. Bazı soylular ve Grandük tarımsal projeler gerçekleştirdiler. Bunlardan biri Novıy Afon'dur (Abhazya'da). Denizden baktığınızda Gagra yakınlarında Oldenburg prensinin yaptırdığı otel ve bahçeleri görürsünüz ve gizemli bir vadi ormanlar içinde kaybolur. Fakat içine girince anlarsınız ki sıtma, veba ve ulaşım zorluğu burada yaşamayı imkansız kılar.

Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:97-98 İstanbul,1999 Çiviyazıları

Balo Bilatti Osetya'da dogdu. Diger ülkü arjkadaslari gibi o da Kuzey Kafkasya'nin özgürlügünü yitirmesinden sonra yurdunu terkederek Çekoslavakya'ya buradan da Polonya Varsova'ya yerlesti. Çok kültürlü, idealist ve çaliskan bir Kafkasyaliydi. Varsova ve Paris'de Çerkeslerle ilgili yayinlanan bütün dergilerde çok kiymetli makaleleri yayinlanmistir. Bütün yasami boyunca özellikle Barsbi Baytugan ile birlikte çalismistir. 1938 yilinda Varsova'da kisa ömürlü de olsa Rusça-Türkçe "Çagisiris" isimli derginin de sorumlu müdürlügünü yapmistir. Ikinci dünya savasindan sonra Almanya'da çesitli kurulus ve dergilerde çalismalarini sürdüren Bilatti daha sonra Amerika'ya giderek oraya yerlesmistir.

Balo bilatti'nin üzerinde en çok durdugu konu gelecekte özgürlüklerine kavusacak olan Kuzey Kafkasya uluslarinin birle?ik bir Kuzey Kafkasya Birligi içerisinde yer almalari idealiydi. Ona göre, ayri ayri kurulacak Çerkes cumhuriyetlerinin onlarin gelecegi bakimindan olumlu bir sonuç verme olanagi çok azdi. Bilatti'ye göre ayni kökenden gelen bu uluslarin, ayri ayri tanimlanmalari kadar zararli birsey olamazdi.Yazilarinda bütün bu gerçek görüsler her zaman somut bir anlayisla dile getirilmistir.

Kuzey Kafkasya'nin tarihinde fevkalade önemli haiz olaylar vardir.Bu olaylar , her simali Kafkasyali'nin kutsal gayeye ulasma yolunda gösterdigi çabalarda ve milli siyaset suurunun tayininde birer rehber yildizidir.Iste , 11 Mayis 1918 olayi da bunlardan biri ve hatta önemlisi olup Kuzey Kafkasy'nin yakin tarihinde vuku bulan gerçek manada milli bir hadisedir.Zira bu mutlu tarihte , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran tarihi karar alinmistir.

Mayis 1917'de vuku bulan , mesru ve müsterek "Daglilar Kurultayi" nda Kuzey Kafkasya millet temsilcileri tarafindan ( Rus Ihtilali'nin husule getirdigi müsait durumun nazara alinarak ) Kuzey Kafkasya'nin milli menfaatlerinin vazgeçilmez gayesine uyularak , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran ve Müstakil simali Kafkasya Daglilari Cumhuriyeti'nin ilanini öngören tarihi büyük karar alinmisti.Bu milli assamblenin aldigi kararlari ihtiva eden resmi beyannamede söyle diyordu :

"Asagida imzalari bulunan bizler , Kuzey Kafkasya'nin yetkili millet temsilcileri olarak su hususlari bütün dünya hükümetlerine duyurmayi seref telakki ederiz :

Kuzey Kafkasya halklari tarafindan mesru ve normal seçimle meydana getirilmis olan milli meclisin , 1917 mayis ve eylül içtimalarinda , Kuzey Kafkas Daglilarinda temsil yetkisi ve bütün selahiyetler uhdesine verilen Birlesmis Kafkasya Daglilari hükümeti , hüküm süren anarsi havasindan ötürü ve bizzat Petersburg hükümeti tarafindan , büyük Rus Çarlik Imparatorlugu'nu teskil eden milletlerin , "Siyasi geleceklerini kendilerinin yürütmeleri hakkinda istifade ederek ; asagida yazili kararlari almistir :

1-Birlesmis Kafkasya Daglilari Rusya'dan ayrilip müstakil bir devlet kurmaya kararlidirlar. 
2-Yeni tesekkül eden devbletin cografik hudutlari , simalden , Rus çarlik imparatorluguna dahil oldugu zamanki sinir esas alinmak suretiyle Dagistan , Terek , Stavrapol ; batidan Karadeniz ; dogudan Hazar Denizi ve güneyden ise komsu hükümetlerle bu hususta yapilacak anslasmaya göre düzenlenmek suretiyle tespit edilecektir. 
3-Bu karalarin bütün dünya hükümetlerine duyurulmasi ve malumat verme vazifesi asagida imzalari bulunan yetkili vekiller heyetine verilkmistir. 
Böylece , imzalari asagidaa yer alan bizler , bugünden itibaren müstakil "simali Kafkasya Devleti" nin mesru yol ile kuruldugunu hür dünyaya beyan ediyoruz .

Bu tarihi vesikanin altinda imzlalari bulunanlarin basinda Abdülmecit Çermoy ile Haydar Bammat yer almaktadir.

Acaba bu tarihi vesikanin dogus sebebi Rus Ihtilali ile onun yaratmis oldugu ve bütün Çarlik Imparatorlugu' nu kapsayan anarsik durum mudur , yoksa Kuzey Kafkasya'nin uzun yillardan beri devam edegelen hürriyete karsi sönmeyen asklari ve onun ugruna sistematik bir sekilde yaptiklari çetin mücadelelerin bir meyvasi midir ?

Evvela su hususu hatirlatmak gerekir : Uzun süren mücadeleler sonunda Kuzey Kafkasya halki Rus hakimiyeti altina girmek zorunda kalmisti , üstelik en verimli topraklari da Rus müstemlekesi haline getirilmisti.Bu yüzden , perisan olan ve toprakli halkin sayisi bir hayli kabarmisti.Bunu gören müstemleke idarecileri K.Kafkasyalilari Ruslastirma siyasetine basvuruyorlardi ve bu yüzdendir ki yerli halkin kültürel ve ekonomik inkisafini engellemeye çalisiyorlardi.

Kafkasya'daki Rus idarecileri , çesitli suçlardan ötürü ordudan atilmis olan son derece kaba , gaddar ve insafsiz kisilerdi. Tabiidir ki , bunlar yerli ahalinin dertlerine ve sikintilarina en basit bir ilgi bile göstermiyorlardi. Hakim durumlarindan istifade ederek himayesiz halki fevkalade siki baski altinda bulundurma gayretleri , tabii olarak onlarin hürriyetperver daglilar bu elim duruma tahammül edemiyorlar ve her firsatta isyan ediyorlardi.Bu milli kiyamlardan biri olan 1877-78 isyani büyük ölçüde tesirli olmus ve bütün vatan sathina sirayet etmisti.Ruslar ise merhametsizce ve vahsiyane bir tarzda kaba kuvvete dayanarak isyani bastirmaya çalisiyorlardi.Buna mukabil K.Kafkasyalilar, Dagli ananelerine yakisir sekilde yilmadan, korkmadan direniyorlardi.Bu sebeptendir ki , bütün Rus imparatorluk halki en tehlikeli isyanci mintika olarak K.Kafkasya'yi biliyordu.

Şurasi da gayetle sabittir ki , simali Kafkasyalilar'in ihtilalciligi tamamen milliyetçi bir suura malikti.Bu sebeptendir ki , Daglilar Bolsevikler'in sonsuz vadilerine inanmislar ve ihtilale hararetle katilmislardi.

Kafkasyalilar , Rus halkinin tam tersine sosyal durumu düzeltmek hedefinden ziyade tam manasiyla milli istiklal ruhunu yasatma çabasindaydilar.K.Kafkasya halklarini temsil eden mesru milletvekillerinin istirakiyle , 1917 yili mayisinda Terekkala'da ( Vladikkafkas ) toplanan Daglilar Meclisi , içtimalarinda görülmemis bir ittifak karariyla temsil selahiyetini alan ve hükümeti temsil eden komite , Bolsevikler'in ekim ihtilaliyle Rusya'ya hakim olmalarindan sonra da faaliyetlerine devam ediyor , müsterek Daglilar toplantisinda alinan kararlari tahakkuku için bütün gücüyle çalisiyordu.Ihtilalde kazanilan hürriyetin kaybedilmemesi için milletin tam bir birlik halinde vatan müdafaasina kosmasi çagrisinda bulunuyordu.

Gerek müsterek genel toplantida ve gerekse bir müddet sonra merkez komite tarafindan Rusya'dan ayrilmasi hususunda alinan kararlar Osmanli Imparatorlugu sinirlari dahilinde yasayan K.Kafkasyalilar'a da duyurulmustu.

sunu da unutmamak gerekir ki , Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar 1.Cihan Harbi'nden evvel Müstakil simali Kafkasya Istiklal Komitesi'ni kurmuslardi.Bu komitenin baskanligina 1877-78 Türk-Rus Savasi kahramanlarindan Müsir Fuat Pasa getirilmisti. O , harp sirasinda selahiyeti Türk temsilcisi olarak Berlin'e gönderilmisti. Alman Hükümeti'yle temaslari sirasinda Kafkasya meselesini de unutmamis ve bu ugurda gayretler göstermisti.Alman Hükümeti de "Bagimsiz Kafkasya Devleti"nin kurulmasi fikrini destekleyecegini vaadetmisti.Fuat Pasa'ya verilen sözde durularak Bohemya'da bulunan harp esiri Kafkasyalilar'dan mesru hükümetin manevi nüvesi teessüs ettirilmis bulunuyordu.Diger taraftan , Kafkas Istiklal Komitesi'nin temsilcileri 1916 'da Lozan'da gürültülü sekilde cereyan eden kongreye de istirak etmisler , harp eden taraflara ve Birlesik Amerika Baskani'na nota ile müracat bulunarak Amerika tarafindan ortaya atilan ve milletlere milli hakimiyet taniyan prensipleri bir kere daha hatilatmislardi.

Almanya ile Türkiye'nin "Müstakil Kafkasya" fikrini dostane ve samimi bir sekilde desteklemelerinde Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar'in bu çalismalarinin büyük rolü olmustur.Bu paha biçilmez gayretleri sarfedenler arasinda Müsir Fuat Pasa'dan sonra, zamanin basvekili ve sayili diplomatlarindan olan Hüseyin Rauf Bey , Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Islam Ordusu'nu Kuzey Kafkas Firkasi'nin kumandani Yusuf Izzet Pasa , bir müddet sonra M.Kemal Hükümeti'nin hariciye nazirliginda bulunan Bekir Sami Bey ve digerleri de vardi.Bu nüfuzlu kisilerin Türk dis politikasina tesirli olmamalari imkansizdi.Çünkü , bunlar Türk vatanperveri olduklari kadar Kafkas milliyetperveriydiler ; Kafkasya'nin müstakil olmasi için büyük gayretler sarfetmelerinin birinci sebebi de Türkiye'nin simalinden gelecek tehlikenin bu tampon devlet araciligiyla manialanmasiydi. Gerek K.Kafkasya Kurultayi'nin kararlari ve gerekse Istiklal Merkez Komitesi'nce alinan kararlara bakilacak olursa bu durumun göz önünde bulunduruldugu farkedilecektir. Ne var ki K.Kafkasya ihtilalden geregi sekilde faydalanma imkanlarina tam manasiyla sahip degildi. Durumun böyle oldugunu malesef aci tecrübeler göstermistir.

Çünkü : K.Kafkasya Daglilari asirlik mücadeleler sonucunda bitap düsmüs ve müstevli Ruslar onlarin zengin ülkelerini silip süpürürcesine sömürmüsler ve yerli halki Ruslastirmayi hedef tutan bir müstemleke siyaseti yürütmüslerdi.Bu durum karsisinda Kafkasyalilar'in müstevli Ruslar'a karsi olan ezeli düsmanliklarini gittikçe kuvvet kazaniyor ve onlar çocuklarini korumak amaciyla Rus okullarini ve maarifini boykot etmislerdi. Milli bir egitim sistemi uygulama imkanindan da mahrum olduklarindan kurtulus cephesinin entellektüel kadrosunun inkisafi çok agir ilerliyordu.Oysa ki ihtilal patlak verdigi zaman millete önderlik edecek olan münevverler zümresi çok cüzi miktarda idi ve üstelik bunlarin tecrübesi de kafi degildi. Bu agir sartlar altinda milletin mukadderatina hakim olmak ve her türlü badireyi atlayarak hürriyete ulasmak son derece güç bir durumdu. Bir kere, böyle mühim bir vazifenin layikiyla ifasi için tecrübeli ve münevver önderler kadrosunun kifayette olmasi ve zamaninda ( görülecek islere hazirlanma bakimindan ve devlet teskilatinin teessüs etmesi yönünden ) elvermesi lazimdi. Bundan baska ; hadiselerin gidisatini degerlendirip bunun içerisinde kendi yerini tespit ettikten sonra kendi milletini ve onun gayretler mecmuunu , bütün imkanlarin seferber edilerek organize edilmesiyle müstakil milli hayat teessüs edilebilirdi.

Diger taraftan komsu Kafkas milleti ( Azerbaycan , Gürcüstan vs. ) arasinda kuvvetli bir rabita tesis edilemedigi gibi müttefik devletler de gerekli yardim ve destegi yapmamislardi.

Isgal rejimi K.Kafkasya'nin içtimai hayat inkisafi ile alakadar olmuyordu.Bundan dolayidir ki , K.Kafkasya'da siyasi firkalar mevcut degildi ve siyasi faaliyet göstermek isteyen bir kisim münevverler ise Rus siyasi tesekküllerine iltihak etmek mecburiyetinde kaliyorlardi.Hal milliyetperver ve istiklalciydi fakat tecrübeli rehbere muhtaçti.Hadiselerin cereyani bu eksikligi bütün vuzuhuyla ortaya koymustur.Unutmamali ve bilinmelidir ki , üstün kuvvetlere karsi üç cephede mücadele eden genç simali Kafkasya Cumhuriyeti'nin yok olus sebebi bu yüzden olmustur.suna da hakkiyla isaret edilmelidir ki , tarihin çözüp halletmek üzere K.Kafkasya idarecilerine takdim ettigi bu problemi , bu kadar agir ahval ve serait içinde hallederek muvaffakiyete erismek son derece güçtü.

Kuzey Kafkasya'nin sükutundan bveri bozuk olan Dagli Kazak münasebetlerinin düzenlenmesi de güç bir mesele idi. Kazaklar, müstevli Rus hükümeti tarafindan Daglilara ait en seçkin arazilere iskan edilmislerdi.Bunun içindir ki Daglilar toprak meselasinin ele alinarak adilane bir tarzda çözümlenmesini istiyorlardi. Asirlardan beri kendi öz topraklarinin mahsulünü bizzat toplamak arzusunu duyuyorlar ve Kazaklarin gaddarca hareketlerine artik bir son verilmesini taleb ediyorlardi. Hatta, daglilar bu bozuk münasebetlerin düzeltilmesi ugruna Kazaklarla iyi komsuluk baglari kurulmasina ve müsterek hükümet tesisine bile riza göstermislerdi.

1.Umumi Daglilar Kurultayi 1917'de Terek-Kala'da içtima ettigi zaman toprak meselesinin adilane ele alinmasi görüsülmüs ve bilahare Terek-Kala ve Mezdok'ta yapilan Daglilar-Kazaklar toplantilarinda da ayni meselenin önemine isaret edilmis ve bu düzensizligin ortadan kalkmadigi müddetçe baris ve sükunun tesisine imkan olmadigi neticesine varilmisti. Esasen böyle bir antlasma her iki taraf için de son derece elzemdi. Bunlarin anlasmamasi için can atan Bolseviklerin propagandalarinin tesirinde kalan Kazaklar, Daglilarin ileri sürdügü teklifleri reddederek müsterek düsman kizillarin lehine hareket ediyorlardi. Bu düsüncesizce terekküp edilen hareket tarzini tasvip etmeyen tek tek Kazak liderleri de Bolseviklerin zehirledigi Kazaklar tarafindan ifsa ediliyordu. Bunlar arasinda Kazaklarla kurulmasi derpis edilen müsterek hükümet fikrinin öncülerinden Karavulov da vardi. bunun mukadder sonucu olarak da pek çok Kazak ve Kuzey Kafkas köy ve kasabasini harabeye çeviren kanli mücadele basliyordu. Diger taraftan Rus ordusuna mensup ve Kafkaslara siginmis binlerce kaçak asker de ayri bir problem teskil ediyordu. Bolsevik proragandistleri bu bassiz insanlari kandirarak anti-bolsevik kuvvetlere karsi silahlanmalarini tesise çalisiyorlardi.

Görülüyor ki, bu kadar çetin sartlar altinda çiçegi burnunda Kuzey Kafkas Devleti'nin muvaffak olmasi imkansiz bir hale geliyordu. Üstelik yeni hükümetin elinde talim görmüs, muntazam askeri birlikler de malesef yoktu. Çünkü esasret yillarinda müstevli Rus Hükümeti Kuzey Kafkasyalilarin modern askerlik sanatini ögrenmemeleri amaciyla, onlara mecburi askerligi tatbik etmemisti. Ayrica silah, cephane ve maddi vaziyet de namüsaitti. Yukarida da belirtildigi gibi, tecrübeli devlet adamlarinin bulunmayisi da çok büyük talihsizliklerin basinda gelmekteydi.

Iste bu ahval ve serait içinde Daglilar, vatanlarini müstevni Bolseviklere karsi müdafaya hayatlari pahasina basladilar. Öte yandan, Bolsevikler, Beyaz Rus ajanlarindan azami istifade ederek Dagli-Kazak düsmanlarini körüklüyorlar ve mücadeleyi provoke ediyorlardi. Ayrica Müslüman olan Daglilar ile Hristiyan olan Kazaklarin dini hislerini de istismar ederek bir hilal-salip mücadelesi yaratiyorlardi. Ayni zamanda yerli halk arasinda sun'i bir sinif kavgasi husule getirilmek için de her vasitaya basvuruyorlardi. Bütün bu provokasyon hareketleri kismen de olsa tesirini gösteriyor ve Daglilar arasinda anlasmazliklarin zuhuruna sebep oluyordu.

Osetinlerle Inguslarin arasi açilmisti; bu, Kuzey Kafkas tarihinde görülmemis bir hadiseydi. Keza Kabartaylar ile Osetinlerin içtimai bünyesinde yaralar açilmis, sinif kavgalari hissedilir hale gelmisti. Bütün bu hazin olaylarin müsebbibi, ölçüsüz maddi imkanlarla çalisan Bolseviklerdi.

Neticede, bolsevik ajanlarinin husule getirdigi infak yüzünden Daglilar Hükümeti Dagistan'da Temirhansura'ya tasindi. Zira Terek-Kala her türlü mücadele mikraki haline gelmis bulunuyordu.

Bu esnada "Beyaz Rus" hareketi de tesekkül etmeye baslamis ve hissedilir bir kuvvet haline gelmisti. Böylece silahli Bolsevik kuvvetlerine karsi vatanlarini savunan Kuzey Kafkasya Daglilari'na karsi ikinci bir düsman cephe daha tesekkül etmis bulunuyordu. Kazak Gönüllüler Firkasi kendisini Rus Ordusu'nun bir parçasi addediyor ve ayni gayeye hizmet ediyordu. Onlar, müttefiklere bagliliklarini ve bitaraf devletlerle Bolsevikler arasinda imzalanan "Brest-Litovsk" Antlasmasini tanimadiklarini ilan ediyorlardi. Gerçekten, müttefikler tarafindan büyük ilgi ve destek de görüyorlardi. Müttefikler, Kazaklarin, Kuzey Kafkasyalilarin ve diger milletlere mensup gönüllü muhariplerin Çarci General Denikin'in emrine girmeleri için çaba gösteriyorlardi.

Diger yandan, Inguslar 1918 yili ocak ayindan hazirana kadar, Ingusistani ikiye bölen Kazak köy ve kasabalarini dagitmislar ve onlari yurt disina kovmuslardi. Bu yüzden Kazak-Dagli mücadelesi kanli bir hal almis ve bunu gören Terek Kazaklari da Denikin'e iltihak etmisti.

Buna mukabil Kuzey Kafkasyalilar da Turklerde yardim talep etmeye karar verdiler. O sirada Azerbaycan'da Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumandasinda bulunan Kafkas Islam Ordusu'na bagli, Turkiyedeki Kuzey Kafkasya'lilardan kurulu simali Kafkas Firkasi derhal imdada yetisti ve Dagistan'a girdi. Kisa zamanda bu havaliyi müstevli Bolseviklerden kurtardi. KIuzey Kafkasya Daglilari büyük sevinç içindeydiler, vatanlarinin düsmanlardan süratle temizlenecegine ve milli hükümetin is görme imkanina kavusacagina inaniyorlardi.

Kuzey Kafkasya Hükümeti derhal, Kafkasya'da bulunan Alman isgal kuvvetleri kumandani ve Alman hükümetinin Kafkasya'daki yetkili mümessili General Freiher Kressfon Kressenstein ile görüsmelere basladi. Generel Freiher Kuzey Kafkas hükümeti temsilcisi Vassn Giray Cabagi ile yaptigi görüsmede Alman Hüümeti'nin Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tanimaya hazir oldugunu bildirdi. Öte yandan Alman Generali Kuzey Kafkas Cumhuriyetini desteklemek için kuvvetlerini cenuptan simale çekmeye hazirlaniyordu. Fakat bu sirada sonuçlanan Mondros Mütarekesi planlari altüst etti. Mütareke geregince Türk ordularinin Kafkasya'yi derhal bosaltmalari gerekiyordu. Türklerin bosalttigi mintikalara ise Ingilizler ve Denikin birlikleri yerlesiyordu. Ingiliz gererali Thomson ve Gnl. Kori, Albay Ranlison vasitasiyla Daglilar Cumhuriyeti'ni Denikin emrine girmeye zorluyorlardi. Bunlara göre küçük milletlerin bagimsiz yasamalari imkansizdi. Gnl Thomson Gürcistan Hükümeti'ne de bir telgraf çekerek, simal hududunda bulunan Gürcü birliklerinin silahlarindan tecrit edilmesini ve dagitilmasini istiyor ve Çarlik Rusyasi dirilene kadar Gnl. Kori kumandasindaki birliklerin nöbet tutacagini beyan ediyordu. Albay Ranlison ise daha da ileri giderek tehtidkar bir üslupla Denikin namina Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tazyik ediyor ve Gnl. Denikin'in idaresine girmelerini; aksi halde emrinde bulunan top ve diger silahlarin namlularini Kuzey Kafkasya üzerine çevrilecegini bildiriyordu.

Gnl. Denikin ise müttefiklerin gaye ve hedeflerini iyi bildiginden, Rusya'da Bolseviklerle savasan kuvvetlerinin büyük bir kismini Kafkasya'ya çekti ve Kuzey Kafkasya'ya bütün gücüyle saldirdi. Müttefiklerin verdigi modern silahlarla mücehhez Denikin birliklerine karsi vatanperver ve Kuzey Kafksyalilar anayurtlarini tek baslarina korudular ve bu ölüm kalim mücadelesine hayatlarijni koydular. Gnl. Denikin evvelki Kafkas harplerinden tecrübe kazanmis olacak ki, son derece gaddar davraniyor ve Kuzey Kafkas köy ve kasabalarini atese veriyordu. Bu suretle Kuzey Kafkasya tam bir atesderyasi haline gelmisti. Gürcistan hükümeti simali Kafkasya'ya her türlü yardima kosmak için can atiyordu. Lakin Azerbaycan Hükümeti Ingilizlerin baskisi yüzünden bu yardimin, kendi topraklarindan geçerek Kuzey Kafkasya'ya ulasmasina yardimci olma imkanindan mahrum oldugundan ancak cüz'i bir yardim Kuzey Kafkasya'ya ulasabildi. Bütün bu agir sartlar altinda umumi savas tam bir facia ile sona erdi, fakat Kuzey Kafkasya'lilar mücadeleyi yine birakmadilar. Milli kahraman seyh Uzun Haci'nin emrinde toplanarak vatanlarini karis karis müdafaya devam ettiler.

Diger taraftan büyük imam samil'in torunu Said samil'in yönettigi isyan hareketi de 1920 yilinda aylarca sürdü. 
Denikin Moskova kapilarina dayanmis durumda iken Bolseviklerin hariciye komseri Çiçerin radyodan, Kuzey Kafkasya Milleti'ne hitaben "Sovyet Hükümeti müastakil simali Kafkasya'yi tanidigini" ilan ediyordu. Komiser Narimanov da Necmettin Godsili'ye yazmis oldugu mektubunda Siz biliyorsunuz ki Sovyet Rusya, kendi rejimini istemeyen halklari buna mecbur etmiyor ve Dagistan'a müstakiliyet taniyor. diyerek simali Kafkasya'lilari Denikin'e karsi Bolseviklerle mücadeleye çagiriyordu. En küçük bile olsa disaridan yardim görme imkanindan mahrum bulunan Kuzey Kafkasya'lilar ise Denikin'in insafsizca taarruzlari karsisinda ytukarida zikrettigimiz yaldizli Bolsevik teklifine istemeye istemeye itilmek zorunda kalmislardi. Onlar Denize düsen yilana sarilir kabilinden Bolsevikler veya Beyazlarla isbirligi yapma talihsizligiyle karsi karsiya bulunuyorlardi. Bu engin bir denizde bogulmak üzere bulunan bir insanin son çirpinislari ve son kurtulus ümidi idi.

Sabik Rus Imparatorlugunu yeniden ihya etme hayali ile sarhos bulunan Denikin'in tarihi büyük hatasi yüzünden talihsiz Kuzey Kafkasya'lilarin güzel vatanlari indifa eden bir volkan haline gelmisti. Bu atesi söndürmek ve vaziyete bilakaydüsart hakim olmak isteyen Gnl. Denikin en seçkin kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'ya yigmis bulunuyordu.

Gnl. Denikin , tarihin hiçbir zaman affetmeyecegi bu hatasini mülteci olarak avrupa'da bulundugu siralarda yazdigi "Rus Inklabinijn Çerçevesi" adli hatira kitabinda bizzat itiraf etmis ve 1919 sonlarinda kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'da toplamak suretiyle Kuzeyde Bolseviklerle olan mücaledeki durumunu zayif düsürdügünü ve bu yüzdeb Rusya'nin bu tarihi faciaya sahne olmasina baslica müsebbip oldugunu kabullenmistir.

Nitekim mücadelesinin sonlarina dogru hatasini anlamis ve Kuzey Kafkasyalilari Bolseviklere karsi ayaklandirmak için, Kuzey Kafkasya'nin bagimsizligini tanidigini beyan etmis, lakin bu gecikmis hareketi Denikin'i kurtarmadigi gibi Kuzey Kafkasya'nin içinde bulundugu felaketli durumu degistirememistir

Bütün olumsuz kosullar karsiisinda halledilmesi gereken en önemli problem milli birlik ve beraberlik suurunu yasatmaktir. Kuzey Kafkasya'lilar Komünist rejim tarafindan sunni parçalara ayrilmis ve etnik gruplarin bagimsiz milletler olduklari yalani yerli halka asilanmaya çalisilmistir. Bu durum el'an yürürlüktedir.

Iste bunun içindir ki, Kuzey Kafkasya'lialr 11 Mayis 1918'in her yil dönümünde mazlum vatanlarini ve öksüz milletlerini yad ederken yukarida arzettigimiz "milli birlik ve beraberlik" suurunun önemini birkat daha taktir etmeli ve millet ve vatanseverligin bu gayeye hizmet etmek oldugunu bütün açikligiyla bilmelidirler.

Öte yandan biz Kuzey Kafkasya'lilar 11 Mayisi sadece milli bayram olarak degil milli matem olarak da aniyoruz.. zira 1919 yilinin mayis ayinda Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bagimsizligini kaybetme talihsizligine ugramistir.

11 Mayilarda, dünyanin 4 bucagina dagilmis bulunan muhacir Kuzey Kafkasya'lilar ve onlarin ahfadi anavatanlarini içten gelen sevgi ile hatirlamali ve mensup olduklari masum milletlerinin ugradiklari felaketi bir kere daha hür dünya kamuoyuna duyurmalidirlar.. Bilhassa Türkiyede ve yakin doguda yasayan Kuzey Kafkasya'lilari "Bagimsiz Kuzey Kafkasya" idealini yasatmayi ve atalarinin bu kutsal gayeye etmis olduklari hizmeti daha da ileri götürmeyi kendilerine en aziz ve kutsal bir görev bilmelidirler.

Balo Bilatti

EGE MİTOSLARI ÜZERİNE ETKİLERİ VE BENZERLİKLERİYLE KUZEY KAFKAS NART MİTOLOJİLERİ 
Mitoloji nedir? Tarihsel süreç içerisinde doğuşu ve gelişmesi nasıl başlamıştır? İnsanın mitolojiyle ilişkisi nedir? Bu ilişki hangi gereksinimlerden kaynaklanmıştır? Yaşamın mitolojiyle bağı nedir? Bu sorulara cevap vererek başlayalım. 

Mitoloji sözcüğü, Antik Yunan dilinde 'söz' ya da 'öykü' anlamına gelen 'mythos' tan türetilmiştir. Başlangıçta küçük ve kısa öyküler biçiminde şekillenen sözler hayal kurarak ve hayallerin süslenmesi özelliğine bürünerek geliştirilmiştir.

Evrenin ve doğa olaylarının gizemli sorularının çözümlenemeyişi karşısında insan, korku ve paniğe kapılır. Bu gizemlerin bir düzen içinde algılanması, yorumlanması ve ustaca anlatılması, mitolojinin, insan düşüncesinde, belli kalıplar içinde şekillenip doğmasını sağlamıştır. Giderek şiirsel ifadelerle ezgilere dönüştürülmüş ve destanlaştırılmıştır. İnsanoğlunun kolektif ürünü olan destanların doğuşunun kesin tarihini belirlemek zordur. Bu zorluğa rağmen yine de, destanlardan, söylendikleri çağlara özgü bazı bilgileri edinmekteyiz.

Doğanın şiddeti karşısında kalan insan; bu şiddetin kendisine yöneldiğini görünce, bundan kurtulmak için bir 'yakarı' ve 'dua' başlatır. Doğasal şiddetin bir güç, bir kuvvet, bir Tanrı tarafından yönlendirildiğine inanır ve bu şiddetten zarar görmemek için yakarılarını şiirsel söylemlerle ifade etmeye başlar. Bu şiirler de destanlaşarak kahramanların doğmasını sağlar.

İnsandaki korkuyu doğasal şiddet doğurmuştur. Korku ve panik korunmayı gerektirir. Korunma çabası içindeki ilk insan, kahramanlarını, mitoslarını ve mitolojisini yaratmıştır. Antik çağ insanında mitoloji böyle başlar. Yunan mitoslarında, Roma mitoslarında veya diğer mitoslarda hep aynı süreç yaşanmıştır.

Kuzey Kafkas Nart Mitolojilerinde o çağın insanı 'gök gürlemesi' ve 'yıldırım çarpması' gibi olaylar karşısında kalınca, Yıldırım Tanrısı "Şıble" yi doğurmuştur. Yıldırımın verdiği zararları önleyebilmek için Yıldırım Tanrısına bir yakarı, bir dua zorunluluğu şiirsel bir anlatımla kendini gösterir.
Şöyle ki;
"Wua Yela Yela halkımıza vurma
Yela Yela, yaşamımızı koru
Yela Yela armut suyumuzu* serbestçe içir."
İlkçağ insanının düşüncesinde doğruyla yanlış ayrılmamıştır. Dağda, ormanda dolaşan genç kız, durgun akan suya bakınca Apollon'un yüzüyle karşılaştığını hayal eder. Bu özlem ve hayal, şu şiirsel dizelerle yansır mitolojiye:
"Bak nasıl yükseliyor Proteus denizden
Dinle, yaşlı Tiriton borusunu çalıyor..."

Bu şiirsel ifadeyle anlatıldığı gibi, gerçek olmayan anlamlar ilk çağ mitolojisine ve insan düşüncesine yansıtılmıştır. İnsan kendisine yönelen doğasal şiddet ve korkuyu yok etmek için çözümler arar. Çözüm üretmekte zorlanınca, bu güçleri Tanrılaştırır. Tanrılaştırdığı güçleri kızdırırsa, zarara uğrayacağına inanır. Zarara uğrama tehlikesini ortadan kaldırabilmek için Tanrıların yanında yer alarak kurbanlar keser, tapınaklar kurar. Kahinler, falcılar, büyücüler ve rahipler de insanın korkularının içerisinde ve mitoloji kültüründe yer alırlar. Diğer taraftan, korku ve kötülükleri yok etmek için kahramanlar yaratır; bu defa da yarattığı kahramanları tanrılaştırır. Tanrılarına kurbanlar adar. Adadığı kurbanlar o duruma gelir ki, kendi cinsini bile kurban eder. Bütün dünya kültürlerinde, halk destanlarında ve dinlerinde ortak bir özellik olarak 'kurban kesme' törenleri görülmektedir.

Kurban kesme seremonisi, Nart Destanları ile Sümerlere ait 'Gılgamış Destanı'nda ortak özellikler taşır. Kuzey Kafkas Nart Mitolojilerinin kadın kahramanı olan Seteney Guaşe ile Sümer Tanrıçası Nansuri benzeşmesi şöyledir: Nart kadını Seteney, oğlu Sosrikua'nın yiğit biri olarak savaşçıların yanında yer almasıyla bir kurban keser. Kestiği kurbana Nart Tanrılarını davet eder. Bu davete pek çok Tanrı katılır. Sofradaki yemeğin yetmeyeceğini görünce;
" Sineklerin kurban kanına çökmesi gibi
Soframa saldırıp her şeyi silip süpürdünüz..." der.
Sümer Tanrıçası Nansuri de oğlu Gılgamış'ı korumak için en büyük Tanrı'ya kurban keser. Kurban etinin tanrılara yetmediğini gören Nansuri;
"Aman aman !
Tanrılar da sineklere benzemiş
Kurban kanının kokusunu duyarak
Hepsi gelivermiş..." der.

Görüldüğü gibi her iki mitolojide de şiirsel söylem, benzer özellikler taşımaktadır. Tanrıların gönlünü almak için kurbanlar sunan ilk insan, böylelikle, onların gazabından kurtulacağına inanır ve yürütülen bu seremoniyi şiirsel bir yaklaşımla açıklar. Böylece şiirin, destanın, ozanın dünya mitolojik kültüründeki görünümü ortaya çıkar. Mitolojinin kaynağında yer alan bu sözlü edebiyat ürünleri, inançları ve yaşamı yansıtır.

İnsanoğlunun yaşama mücadelesinin ve doğaya karşı sürdürdüğü savaşın tarihinde, düşüncenin sözle anlatılması ve inanç dizgeleri içerisindeki ana temalar oluşturmuştur mitolojiyi... Anaerkil toplumdan ataerkil topluma, taş çağından maden çağına geçişin izlerini mitolojik kahramanların görev ve rolleri arasında bulmaktayız. Yine, inanç dizgeleri içerisinde imgesel olan tanrıların çok tanrılı dinlere dönüşümünü mitolojiyle seçebiliriz. İlk insanın yarattığı tanrılar arasında Gök Tanrısı, Güneş Tanrısı, Yıldırım Tanrısı, Orman Tanrısı gibi imgesel Tanrıları ve Demirciler Tanrısı, Ateş Tanrısı, Bereket Tanrısı, Aşk Tanrısı gibi bazı görsel Tanrıları mitolojinin bütünlüğü içinde kavramaktayız.

İnsanlarla Tanrıların iç içe yaşadığı mitoloji tarihinin konuları oldukça kapsamlıdır. İnsanın doğayla savaşımı; insanların birbirleriyle savaşımı; insanların Tanrılarla savaşımı başlıca konuları oluşturur. Bunlar, insan yaşamındaki belirgin çelişkilerdir. İnsan yaşamında yer alan bu derin ve düşsel zenginlikler, bir türlü bitirilemeyen kavgalar hep kaynak olmuştur mitolojiye... Diğer yandan mitoloji de insan yaşamındaki mutluluğu ve kavgayı, aşkı, sevdayı, şiiri ve müziği beslemiştir. Binlerce yıl öncesinin dokuları; öyküler, masallar, efsaneler ve destanlar aracılığıyla dilden dile, kulaktan kulağa aktarılarak günümüze ulaşmış; pek çoğu da yazılı edebiyatla ürünleştirilip kalıcılaştırılmıştır. Mitoloji, kendisini oluşturan halkların ilişkilerine, yaşam tarzlarına, düşlerine ve merak duygularına anahtar olmuştur hep...

Toplumların destanları ortak özellikler taşır. Kırgızlara ait Manaş Destanı, İranlıların Şehname'si, Türklerin Dede Korkut'u, İskitlerin Alper Tunga'sı, Yunanların İlyada'sı, Çerkeslerin Nart Destanları; bunların tümü, yeryüzü halklarının destanları olarak birbirlerini etkilemiş ve içlerinde ortak özellikleri barındırmışlardır.

Kuzey Kafkas Nart Destanları, halkın binlerce yıllık geçmişinden izler taşır. Öyküleri, masalları ve efsaneleri henüz yazının bulunmadığı dönemlerde başlamış ve sözlerle ifade edilip günümüze ulaştırılmıştır. Nart destanlarında; halkın yaşadığı sosyal kesitleri ve toplumsal sürecin izlerini, Nart kahramanlarının görev ve rolleri arasında buluyoruz. Kahramanların aldıkları sorumluluklar destanlarda açıkça yansımıştır. 'Nart destanları', Kuzey Kafkasya'nın otokton halklarından oluşan Çerkeslerin binlerce yıldan bu yana ürettikleri ulusal destanlar bütününün adıdır. Ulusların belleğinde izler bırakan doğal afetler, öldürücü salgın hastalıklar, işgaller halkın dilinde söylene söylene bu güne ulaşırlar.

Kuzey Kafkas Nart Destanları'nın tüm kahramanları insana değer veren, insanı yücelten özellikler taşır. Nart Destanları'nın kahramanları halkı koruyup yol gösteren, kötülük yapmayan, iyilik düşünen bilge kişilerdir.

Sosyolojik olarak baktığımızda; Anaerkil ilişkileri yaşamış insanlık tarihi, kadına, dönemin özelliklerine göre roller biçmiştir. Mitolojide kadın kahramanlar ya 'Koca-Ana' ya 'Bereket-Ana' ya da 'Tanrıça-Ana'dır. Bu Koca-Analar'ın ortak özelliklerinden biri, kahraman olan çocuklarına aşık olmalarıdır. Koca-Anaların çocukları babasız doğmuştur. Genelde, Koca-Anaların üç özelliği vardır: Tanrıça olmaları, bakire olmaları ve kahraman oğul sahibi olmaları. Anadolu'da Kybele Ana bakiredir. Babasız doğan oğlu Attis, aynı zamanda da aşığıdır. Babil ülkesinin Koca-Anası İştar'ın oğlu Demmuzi de babasız doğmuştur ve aynı zamanda annesinin aşığıdır. Mısır'da İsis ve oğlu Osiris; Batı ve Güney Anadolu'da Artemis ve oğlu Adonis; Batı Ege'de Meryem-Ana ve oğlu Hz. İsa; Sümerler'de Nansuri-Ana ve oğlu Gılgamış; Kuzey Kafkas Nartları'nın Anası Seteney ve oğlu Sosrikua... İşte tüm bu Koca-Analar ve oğulları arasındaki ilişkiler aynı özellikleri taşır.

Anaerkil toplum ilişkilerinin egemen olduğu süreçte Nart Destanları'nın kadın kahramanı Seteney, Nart Kavminin başkanıdır. Güzellikte, bilgelikte ve erdemde birincidir. Bir 'güzellik' anasıdır. Öncüdür. Başı derde giren Nart toplumunun kurtarıcısıdır. O, tek başına Nartlar'ın danışma organıdır.

Kuzey Kafkas Nart Destanlarındaki Seteney'in özellikleri ile Antik Yunan Destanlarındaki Aphrodite' in özellikleri benzeşim halindedir. Nart destanlarında Seteney bilgelik ve erdemin yanında güzellikte de bir 'gül' gibidir. Çerkes dillerinde Seteney'in sözcük anlamı 'gül-kırmızı gül'dür. Bu isim Ç erkes kızlarına verilerek bugün de yaşatılmaktadır. Nart destanlarında Seteney ile 'gül' ilişkisi şöyledir: Nart kadın kahramanı Seteney bir gün evinin bahçesinde oturmuş sırma işlerken uzakta, dağ yamacında oğlu genç Sosrikua'nın devlerle kavgaya tutuştuğunu, devlerin onu öldürmek için dizlerinden yaralamaya çalıştıklarını, bunun için de dağdan Sosrikua'nın üzerine demir tekerler yuvarladığını görür. Oğlunun ölümle karşı karşıya olduğunu anlar, gergefindeki sırma işlemesini bir tarafa atarak oğlunu kurtarmaya koşar. Bahçe çitinden atlarken ayağına beyaz güllerin dikenleri batar. Ayağından damlayan kanlarla bir anda bütün güller kırmızıya dönüşür. O günden bu yana Kuzey Kafkasyalılar kırmızı gül anlamına gelen Seteney ismini kız çocuklarına takarlar.

Kuzey Kafkas Nart Destanları ile Grek Destanları arasında benzeşen söylencelere sıkça rastlanır. Nart destanlarının M.Ö.2500 yıllarına kadar uzanan tarihsel bir süreci vardır. Antik Yunan, Venedik, Bizans ve Ceneviz ticaret kolonileri Karadeniz üzerinden Kuzey Kafkasya'ya girdiklerinde, Antik Yunanlıların çağdaşı ve bugünkü Çerkeslerin ataları olan Sindler, Meotlar, Zikhler ve diğer halklarla karşılaştılar. Karadeniz sahillerinde, bilinen en eski halk Sindlerdir. Antik Yunan halkları Kuzey Kafkasya'ya geldiklerinde, beraberlerinde getirdikleri ünlü coğrafyacılarına, askeri komutanlarına, gezgincilerine ve uzmanlarına Kuzey Kafkasya'nın yerleşik halklarının dillerini, geleneklerini, yaşam tarzlarını incelettiler. Sindlere, Meotlara ait söylenceleri, mitosları ve toplayabildikleri bilgileri yazıya dönüştürdüler. Bu mitolojilerden etkilendiler. Antik Yunanlılar, Kuzey Kafkasya'nın sadece doğal zenginliklerini götürmekle kalmadılar, Çerkeslerin ataları olan Sind ve Meot halklarının mitolojilerini de beraberlerinde taşıdılar. Nart halk destanlarının sözlü geleneklerini ve kültürel miraslarını üstlendiler.

Antik Yunan mitolojisinde Aphrodite ile 'gül' ilişkisini anlatan destan ise şöyledir: Kıskançlık yüzünden, diğer Tanrılar, yakışıklı Adonis'in üzerine bir yaban domuzu salarlar. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'nin ayağına beyaz gülün dikeni batar. Yaradan akan bir damla kan Tanrıça’nın çiçeği olan beyaz gülleri kırmızıya boyar. Eski Yunanca'da 'kırmızı gül'ün karşılığının Aphrodite olmadığını da belirtmek gerekir. Dolayısıyla bu mitolojik mirasın Nart destanlarına ait olduğu ve biçim değiştirerek Antik Yunan destanlarına geçtiği kuvvetli bir olasılıktır.

Nart destanlarında anaerkil toplumun kadın kahramanı olan Seteney, tüm erkek Nartların akıl öğretmenidir. Savaş ya da barışa Seteney karar verir. Ekip biçmek için ürün bulmak, kıtlık ve hastalık gibi sorunlara çözüm aramak, yeni doğan çocuklara isim takmak gibi işler Seteney'e aittir.

Mitolojilerin ana unsurlarından biri de insan sevgisidir; insanın daha huzurlu ve daha mutlu bir yaşam sürmesi arzusunu ifade ederler. Nart Destanlarında yerleşik uygarlığa geçişin izlerini bulabiliriz. Kahramanların tahtadan yapılmış araçlarla toprağı işlediklerini, meyve ve üzüm yetiştirdiklerini, şarap yaptıklarını yine destanlarda görüyoruz. Madenleri işleyip orak aracı ve kelepten yapmak ve bu aşamada demir işçiliğini kullanmak Demirciler Tanrısı Nart Tlepş'in görevleri arasındadır. Buna bakarak Nart toplumunun maden çağına girdiğini veya Nart kahramanı Sosrikua'nın görevlerine bakarak da ataerkil ilişkilerin özelliklerini, yine bu destanlardan öğreniyoruz. Anlaşılacağı üzere, Nart kahramanlarının toplumsal görevleri sayesinde Nartların toplumsal yaşamları, savaşları, komşu halklarla-kabilelerle ilişkileri (Seteney'in komşu kabilelere esir düşmesi ve Yespi kalesinden kurtarılması), kıtlık ve kuraklıklar konularında pek çok bilgiye ulaşıyoruz. Nartların bolluk ve bereketi simgeleyen 'Altın Elma Ağacı'nın devlerden korunması, dağın doruğuna suya giden genç kızların 'Seteney Çiçeği' ile karşılanması gibi olaylarda çeşitli toplumsal kesitlerin işlevlerini kavrıyoruz.

Demirciler Tanrısı Tlepş'in temel görevi Nart halkının demir işçiliğini kullanmasını; demirin eritilmesini ve yaygın olarak araç ve gereçlerin yapılmasını sağlamaktır. Nart Tlepş; Nartların en ulularındandır. Nart halkının tüm araç ve gereçlerini yapmak, yeni buluşlarıyla halkın yaşamını kolaylaştırmak onun görevidir. Her türlü madeni işleyip olağanüstü güzellikte araçlar yapar. Maden çağı uygarlığının ve Nart toplumunun yeni buluşlarının simgesidir. Nart kahramanı Tlepş, iri ve güçlüdür. Nart kadın kahramanı Seteney Guaşe ile birlikte hareket ettiği ve sorunları, ondan aldığı destek ve güçle çözdüğü görülür. Nart Seteney'in oğlu Sosrikua'nun sıcak taştan doğuş öyküsünde Nart Tlepş de görev alır. Kızgın taşı çekiciyle vurarak kırar; kızgın taştan doğan Sosrikua'yı maşasıyla tutar ve suya daldırır. Onun vücudunu çelikleştirir. Sosrikua'ya, kılıç kullanmasını ve çeşitli savaş taktiklerini Tlepş öğretir. Seteney, Sosrikua'nın iyi bir savaşçı olarak yetişmesi için, onu, Tlepş'in eğitmesini ve Sosrikua'nın kullanması için bir takım tılsımlı silahlar yapmasını ister. Burada da Antik Yunan mitolojisinin bir kahramanı Hephaistos ile bir benzeşim kurmak mümkündür. Hephaistos; çirkin, topal, aşağılık duygusuyla dolu ve demircilerin piri sayılan bir Antik Yunan Tanrısıdır. Akhilleus, Troya savaşlarına giderken annesi Thetis, Hephaistos'a giderek efsunlu silahlar yapmasını ister. Topal Hephaistos, Tanrıçaların en güzeli Aphrodite ile evlidir ama Nart mitolojisinde adı geçen Seteney, Demirciler Tanrısı Nart Tlepş ile evli değildir. Tlepş ve Seteney'in ilişkisi ile Hephaistos ve Aphrodite'in ilişkisi arasındaki benzeşim, görev ve roller bakımındandır. Ayrıca, Demirciler Tanrısı Nart Tlepş, bulucusu olduğu araç ve gereçlerini, tılsımlı silahlarını Nart halkının çıkarına kullanıp, hep iyilik ve mutluluk için çalışır. Oysa Hephaistos çirkin ve topal olduğundan olsa gerek, kötülük yapan, halkına zarar veren bir tanrıdır. Diğer tanrılarla kavga eder. Annesi Hera bile Hephaistos'un kötülüğünden kurtulamaz. Şöyle ki, topal Tanrı Hephaistos zincirlerle sakladığı bir taht yaparak annesine götürür. Hera tahta oturunca zincirlerle bağlanır ve bir daha kurtulamaz. Görüldüğü gibi, Hephaistos kötülük yapmaktan kendini alamayan bir mitoloji kahramanıdır. Nart Tlepş ise demirden tarım araçları ve silahlar yaparak bunları uygarlık gereksinimlerinde kullanır. Faydalı buluşlarında en büyük desteği Nart Seteney'den görür. Seteney ve Tlepş bir çok defa ortaklaşa kararlar alırlar. Aphrodite Güzellik Tanrıçası’dır; oysa Seteney, güzellik, bilgelik ve erdem özelliklerini kapsar. Hephaistos da demirciler piridir ancak halkına hainlik ve kötülük eden bir Tanrı’dır.

Nart destanlarına göre Nart Tlepş'in bir dökümhanesi vardır. Seteney sık sık dökümhaneye gider, Tlepş'in çalışmalarını gözler. Örsü taştan, çekici ağaçtan olduğu için yoruluyor, diye kendi kendine söylenir. Akıllı Nart kadını Seteney, Tlepş'in örsü ve çekici demirden olsa bu denli yorulmazdı, diyerek çözüm arar. Ağaçtan çekiç ve örs modeli yapar. Bunu kendisinin yaptığını, onuru incinmesin diye Tlepş'e söylemez. Dökümhanede görülecek bir yere gizlice bırakır. Tlepş gelip maketi gördüğünde, bunun demirden aslını yaparak, çekiç ve örsü icat etmiş olur. Nart Tlepş, çalışmalarını sürdürürken ateşten aldığı kor halindeki demir parçaları elini yakar. Seteney, nasıl etsem de Tlepş'in elini yanmaktan kurtarsam? diye düşünür. Destanda görüldüğü üzere, o güne kadar henüz biri çıkıp da bir tutak aleti yapmamıştır. Anlatıldığına göre, Seteney günün birinde suya giderken yolda iki küçük yılan yavrusuyla karşılaşır. Boyunları birbirine sarılmış yılanları bir çubuğa takar ve bunları doğruca dökümhaneye, Nart Tlepş'e götürür. Bunun gibi, demirden bir alet yap da ellerin ateşte yanmaktan kurtulsun, der. Böylece, Nart Tlepş ilk kerpeten ve maşayı yaparak insanoğluna armağan eder.

Nart Tlepş, demir işçiliğinin ilk kurucusu ve koruyucusudur. Nart destanlarında görüldüğü gibi, Tlepş, demirden yaptığı pulluk, kazma gibi madeni araçlarla hep çiftçinin dostu olmuştur. Yer yer Ateş Tanrısı olmuştur, yer yer Demirciler Tanrısı... Kendisinden önceki imgesel Nart Tanrılarından olan Yıldırım Tanrısı Şıble'nin biraz daha evrimleşmiş bir görsel tanrısıdır. Nart Tlepş, M.Ö.1.binin başlangıcıyla Çerkeslerin ilk atları olan Sind ve Meot boylarının sosyo-ekonomik yapılarındaki değişmelere paralel olarak demir çağının, demir işçiliğinin başladığı dönemin Nart Tanrılarındandır.

Destanlarda işlenen konular ve kahramanların görevleri her yüzyıl boyunca başka olay ve kahramanlara dönüştürülerek süre gelmiştir. Bir çağın kahramanı diğer bir çağda başka bir kahraman rolüne büründürülmüştür. Sonraki yüzyıllarda Nartlar arasında yeni kahramanlar da yaratılmıştır hep.

Kuzey Kafkas Nart Destanlarında ünü en yaygın olan erkek kahramanlardan biri Sosrikua'dır. Tarih öncesi çağlardan beri anlatılarak günümüze ulaşan Nart kadını Seteney, Sosrikua'nın manevi annesidir. Nart destanlarının kahramanlarının hepsinin ölmüş olmasına rağmen destan tekstlerinin hiçbirinde Seteney'in öldüğüne rastlanmamıştır. Nart kahramanlarının hiçbiri Seteney'in ününü, güzelliğini, bilgeliğini ve erdemliliğini yok edememiştir. Bu miras, kadına duyulan saygıya ve anneye duyulan övgüye dönüştürülerek günümüzde de yaşatılmaktadır.

Destanda Nart Seteney, Bakhian ırmağı kıyısında çamaşır yıkarken, Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş birden ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş, çekici ile taşı kırar. İçinden kor halinde Sosrikua çıkar. (Nart Sosrikua'nın doğuşu, Grek mitolojisindeki "Cyleop" motifi ile benzeşir.) Sosrikua'nın çelikten bir vücudu vardır. Ateş saçarak doğar. Nart Tlepş, onu diz kapaklarından maşa ile tutarak suya daldırdığı için, maşanın altında kalan dizleri etten ve kemikten, diğer organları ise çeliktendir. Sosrikua'yı öldürmek isteyen düşmanları, onu, dizlerinden vurarak öldürmek isterler. Grek mitolojisinde de Tanrıça Thetis, oğlu Akhiellus'u doğurduktan sonra yıkamak için Styks ırmağına batırmış, böylece onu silah işlemez hale getirmiştir. Ancak annesinin elinin altında kalan topukları, suyla temas etmediği için et ve kemik olarak kalmışlardır. Bilindiği gibi, Troya kuşatmasında Akhilleus, Hektor'un attığı okun topuğuna saplanması sonucu ölmüştür.

Nart Destanlarındaki Sosrikua, ateşi devlerden çalarak insanlığa armağan etmiştir. Bu söylence de, ateşi tanrılardan çalarak insanlara sunan Grek kahramanı Prometheus miti ile benzerlik taşır. Nart erkek kahramanı Sosrikua, özellikleri ve rolleriyle Grek mitolojilerindeki Prometheus, Akhilleus ve Adonis ile benzerlikler taşımaktadır.

Günümüz Kuzey Kafkas dillerinde Sosrikua ismi 'sıcak çocuk-ateş saçan erkek çocuk' anlamındadır. Nart Destanlarında da Sosrikua'nın, sıcak taştan doğuşu öyküsü ile ismi arasında benzerlik vardır. Erkek kahramanların en ünlülerinden olan Nart; atılgan, mert ve yiğit bir kişidir. Ateşi devlerden çalarak insanlara sunmanın yanı sıra, bulduğu darı tohumuyla da insanlığı tarımsal döneme geçirmiştir. Halkın düşmanı olan devlerle sürekli savaşmıştır. Kuzey Kafkas Destanlarındaki kahramanlar çoğunlukla isimleriyle anılırken, Sosrikua'nın isminin önüne her zaman 'Nart' sözcüğü konur. Sosrikua, 'Nart Sosrikua' biçiminde bir ayrıcalığa sahiptir.

Savaşlara katılan Nart Sosrikua'ya, demirci Tlepş çok ünlü bir kılıç yapar. Sosrikua, devlerle savaşırken bu kılıcı kullanır ve böylece ateşi alıp insanlara getirir.

Ateşin devlerden çalınması öyküsü Nart Destanlarında şöyle geçer: Nartlar sefere çıkarlar. Yol sürerken, Sosrikua atı Tığuj ile Nartların peşine düşer. Ateşin yanında kıvrılmış yatan devi görür. Sosrikua, ateş yığınının içinden bir parçayı alarak kaçar. Nartların bulunduğu yere doğru sürer atını. Ansızın, dev uyanır. Yattığı yerden eliyle çevresini araştırır. Pek uzaklaşmamış olan Sosrikua'yı yakalar. Sosrikua tüm savaş oyunlarını bilmektedir. Devi denize sokup dondurur. Dev buzlarını kırıp çıkınca, Sosrikua devin üzerine daha fazla ayaz gönderir. Artık dev buzları çatlatamayacak şekilde güçsüz kalmıştır. Sosrikua, kılıcıyla devin kafasını kesmeyi dener ama başaramaz. Dev kurnazlığa başvurur. Ona kendi kılıcıyla kendi kafasına vurmasını söyler. Devin kafasını devin kılıcıyla kesebilecektir. Oysa devin kılıcına dokunursa ölecektir Sosrikua. Atı Tığuj, devin kurnazlığını Sosrikua'nın kulağına fısıldar. Bunun üzerine Sosrikua, Tlepş'in yaptığı maşayla devin kılıcını tutar ve kılıca dokunmadan uçurur devin kafasını. Böylece Nartlara, ateşi götürebilecektir artık.

Nart Sosrikua'nın atı Tığuj, kanatlı bir attır. Kuzey Kafkasya'nın en yüksek tepesi olan Elbruz'a bir sıçrayışta çıkar. Bu kanatlı at motifi Antik Grek mitolojisinde de yer alır. Şöyle ki; büyük deniz yaratığı Keto'nın kızı Medusa'nın kafası Perseus tarafından kesilir. Akan kandan kanatlı at (Pegasos) doğar. Medusa, savaşçı bir kadındır; yani bir Amazon kadını. Amazonlar ise İronya (İrilerin ülkesi)'dan göçebe topluluklar halinde Kuzey Kafkasya'ya yerleşen Alan, Sirakis ve Sarmat (İronca 'baş belası' anlamına gelir) kabilelerindendir. "Kanatlı At" mitosu, Kuzey Kafkas Nart mitolojilerinden Antik Grek mitolojilerine geçmiştir.

Antik Çağ kültürü içinde yer alan Nart Destanlarına ait kanatlı at motifi, Kuzey Kafkasya'da Maykop ve Kuban yöresinde yapılan kazılarda açığa çıkartılmıştır. Bu kazılar sırasında bulunan 'altın ve gümüşten yapılmış kanatlı at' görünümündeki kupa Leningrad ve Ermirtaj müzelerinde koruma altına alınmıştır. Bu buluntularda elde edilen ve öyküsü Proto-Ç erkes Nart Destanlarında anlatılan başka bir seramik kapta, ok atan avcının ters yönünde yayın arkasında duran resmin mitolojik anlamı ise şudur: Demirci Nart Tlepş, demirden bir ok yapar. Bu okun ilginç bir özelliği vardır. Ok, atıldığı yöne gitmez. Kimler öldürülmek isteniyorsa, onların isimleri söylenir ve ok havaya atılır. Ters yöne giden ok düşmanları bulur ve öldürür. Üç düşmandan ikisi bu okla ölür. Sosrikua, önceden haber alır ve kendini toprağa yatırır; ok, toprağa deyince tılsımı da kaybolur. Böylece Nart Sosrikua ölümden kurtulur. Bu olayın resimlerinin olduğu seramik kap, Maykop kazılarında açığa çıkarılmış ve koruma altına alınmıştır.

Kuzey Kafkasya, doğudan gelen göçebe kabilelerin Avrupa'ya geçişlerini sağlayan bir bölgedir. Avrupa'dan doğuya dağılan halklar da yine bu coğrafyadan geçmişlerdir. Antik Yunan mitolojilerinde ateşi Tanrılardan çalan Prometheus, Kafkasya'da zincire vurulmuştur. Zincire vurulmak için neden Yunanistan'ın Olympos dağı ya da Ege'nin İda dağı seçilmemiştir? Düşündürücü bir durum... Milattan 2500 yıl önce Grekler, Karadeniz sahillerine girdiklerinde, Ç erkeslerin ilk boyları olan Sind ve Meot'larla karşılaşırlar. Kuzey Kafkas Nart halklarının mitolojilerinden etkilenirler. Antik Maykop ve Kuban halklarının mitolojileri dünyanın en eski Nart mitolojileridir. Antik Grek halkları bu mirastan etkilenmiş ve beraberlerinde taşımışlardır.

Antik Nart mitolojilerinde anlatılan, Hayvancılık ve Tarım Takvimine dayalı totemlerin ve sembollerin Sind ve Meot halkının şenlik, bayram ve yortularındaki mitolojik anlamı şudur ki; Meot halkının Ceğafe (keçi ayaklı dansı) totemine göre halkı eğlendiren şenlikleri de Nart mitolojilerinde yer almaktadır. Ceğafe olayını anlatan buluntular, yapılan kazılarda açığa çıkarılmış ve koruma altına alınmış bir Antik Kuban kültürüdür. Günümüzde Çerkesler arasında, herhangi bir nedenle kavruk, çelimsiz, gelişmemiş tiplere kızıldığında, 'eğri-büğrü, keçi ayaklı' anlamında 'Ceğafe yapılı seni' şeklinde bir deyim kullanılmaktadır.

Sind, Zikh, Meot halklarının Antik Çağ kültürü olan Nart Mitolojileri'nin bu bulgularla açıklanması, dünya mitolojileri arasında ender görülebilecek bir özelliktir.

Sonuç olarak, Mitolojiler, insanoğlunun dünyayı algılama ve olayları yorumlama tarzını, binlerce yıl öteden günümüze, dilden dile, kulaktan kulağa aktarmış ve her çağın insanına düşsel bir zenginlik, kültürel bir derinlik katarak bu günlere gelmiştir.

İskenderiye Yazıları- Turabi Saltık

(*) Armut suyu Tanrıların kutsal saydığı 'Nektar'dır.

KUZEY KAFKASYALILARIN KISA TARİHÇESİ

Kuzey Kafkasyalıların büyük bölümü Kafkas Dağları ana sırtlarının kuzey yamaçları ile Kuban ve Kuma nehirlerinin kestiği kuzeye doğru uzanan ovalarda yaşamaktadır. Kuzey Kafkasyalıların bir kısmının ise Gürcistan ve Azerbaycan’da, aynı sırtın güney yamaçlarına yerleştiği izlenir. Kuzey Kafkasyalılara ilişkin ilk bilgilere Homer’in İlyada’sında rastlanabilmektedir. Sonraki dönemlerde ise antik dünyanın tarihçi ve coğrafyacıları (Herodot, Strabo, Scilax, Ammianus, Mercallinus) onlar hakkında yeterince ayrıntılı tanımlamalar yapmıştır. Kuzey Kafkasyalılar asırlarca bağımsız yaşam sürerek, kavimler göçü ve dünya çapındaki fatihlerin tahripkar işgallerine rağmen ayakta kalan bir dizi cumhuriyet ve monarşik idare kurmuştur.

Kuzeyde Rusya’nın ortaya çıkması ve güneye dayanılmaz baskılar yapmasından sonra Kuzey Kafkasyalıların bağımsızlığı ölümcül bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Rusya, iki yüz yılı aşkın süren Kuzey Kafkasya direnişini kırma ve bu ülkeyi işgal etmeye yönelik çabalarında, nihayet Güney Kafkasya’yı (Gürcistan ve Azerbaycan) işgal edip dağ istihkam ve kalelerini kuşatana kadar altmış senede düzenli ve aralıksız şekilde çılgınca hareket etmiş ve sonunda Rus güçlerince etkisizleştirilen Kuzey Kafkasyalıları mağlubiyete uğratmıştır.

Kuzey Kafkasyalılar Mayıs 1918’de, diğer Kafkasya halklarıyla birlikte ulusal bağımsızlıklarını ilan etti ve 350.000 m2 yüzölçüme sahip Kafkasya’nın 165.000 m2’lik kısmında yaklaşık dört milyon nüfusa sahip bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurdu. Sovyet Rusya 1921’de, çetin bir mücadele sonrasında, yeni kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni işgal etti ve o zamandan itibaren bu cumhuriyet Sovyet Rusya’nın bir parçası olarak, halkların büyük hapishanesi haline geldi. 

Said Şamil

KUZEY KAFKASYALILARIN UYGAR DÜNYAYA DEKLARASYONU

Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’nin yurtdışındaki bürosu, 1930 Ağustosunun ilk günlerinde, Kuzey Kafkasya dahilindeki organizasyon Milli Savunma Komitesi tarafından kaleme alınmış bir bildiriyi aldı. 

Bu komite, 1920 yılında “Botlikh” kurulunda halkın kendi iradesiyle seçtiği hükümetin bir parçası olarak faaliyet gösteren en yüksek organdır.

Bolşevik işgaline karşı komite tarafından düzenlenen tarihi 1920-1921 ayaklanması Kafkasya’nın geçmişinde büyük bir öneme sahiptir. Bu ayaklanma güç kullanılarak bastırılmasına rağmen komite faaliyetlerini hiçbir zaman durdurmamıştır; Kafkasya’nın Sovyet Rusya tarafından işgali her yıl dökülen kanlarla protesto edilmektedir.

Komitenin bildirisi, aynı zamanda diğer milletlere mensup temsilcilerin Sovyetlerin din-karşıtı siyasetine karşı protestosuyla da bağlantılıdır. Bildirinin dünya basınında yayınlanmasına karar verilmiştir. Bildiri metni aşağıdadır:

Kuzey Kafkasya

17 Temmuz 1930

Dünyanın Uygar Toplumlarına,

Bugün yeryüzü topraklarının altıda biri on üç yıldan beri tarihte daha önce görülmeyen bir dram yaşıyor; on üç yıldır, siyasi fanatiklerle birlikte bazı maceraperestler milyonlarca insanın üzerinde hunharca ve kana susamış metodlarını uygulamaya devam ediyorlar; on üç yıldan bu yana, milletlerin kendi kaderlerini belirlemeleri (ulusal self-determinasyon) düşüncesinin yeryüzünün her tarafında bilindiği bir dönemde, uygar dünyanın gözleri önünde, sayısı düzinelerle ifade edilen farklı uluslar insanlık tarihinin hiçbir evresinde görülmeyen dehşetli bir esaret ve zulümle karşı karşıyadır. Kendini işçi ve köylülerin, çaresiz ve zulüm gören insanların koruyucusu gören ve haksızlığa uğrayanlara iyi bir gelecek vaadeden bir yönetim, bunu yaparken ardı arkası kesilmeyen zorbalık ve terör örnekleri sergilemektedir. Kızıl Moskova’nın esareti altında bugün onuncu yılı geride bırakan Kuzey Kafkasyalılar olarak, Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’nin aracılığı ile tüm uygar dünyaya yardım ve dostluk talebimizi sunuyoruz. Kızıl zalimler çetesine karşı savunmasız milyonlarla birlikte on yıldır acı çekiyoruz. Sovyet idaresi on yıldır hiç kimseye ve hiçbir şeye acımaksızın, toplumumuz üzerinde yıpratıcı denemeler yapıyor. Bütün yaşamımız, ailelerimiz, geleneklerimiz, dinimiz, kısacası her şeyimiz ayaklar altında çiğnendi ve saygısızlığa uğradı. Dünya ve ideallerimiz için tehdit oluşturan bu güce karşı tüm uygar toplumların harekete geçtiği, protesto seslerinin ülkemizden dışarıya ulaştığı bugünlerde, ulaştırılacak acil yardım ümidiyle geleceğe güvenle bakıyoruz.

Katolik kilisesinin önderliğinde tüm Hıristiyan dünyasının başlattığı hareketin dindaşlarımızı da uykudan uyandırmasını diliyoruz. Dünya Müslümanları, Hazret-i Muhammed’in öğretisini kabullenen 30 milyon insanın ateist Moskova’nın esareti altında ezilmekte olduğunu unutmamalıdır. Müslümanlar bilmelidirler ki; militan komünizm her ne şekilde olursa olsun, ne Hıristiyanlığa ne de İslamiyet’e yaşama şansı bırakmaz.

Durum böyle iken, Kuzey Kafkasyalılar olarak, bize baskı yapan, zulmeden ve ideallerimizden uzaklaştıran gaspçıların zorbalığına karşı oluşan protesto sesleriyle birlikte, İslama inananları sesimize katılmaya davet ediyoruz. Bir olan Allah’a inanan, insani duygu ve özelliklerini koruyan herkes, özgürlük ve ilkelerini ifade hakkından yoksun bırakılan ve dualarını ederken tüm yaralarını dahi unutma hakkından mahrum bırakılan insanlara yardım elini uzatmalıdır.

Üç milyon Kuzey Kafkasyalı ile birlikte, diğer milletlere mensup milyonlarca insan da yardım ve özgürlük beklentisi içinde.

İnsanlık dayanışması ve medeniyetin korunması adına, dünya zulüm altında ezilen halkların bu sesini duymalıdır.

Milli Savunma Komitesi

KUZEY KAFKASYA CUMHURİYETİ’NDE DİNSEL DURUM
Rusya’da yaşayan milyonlarca Müslüman arasındaki Kuzey Kafkasyalıların şüphesiz ki tarihinin bu en dramatik dönemini atlatması gerekiyor. Geçtiğimiz yüzyılda Rusya ile altmış yıl boyunca gerçekleştirilen savaş, sadece gerçek kahramanlığın değil; aynı zamanda sahip olunan idealler uğruna yapılan sınırsız fedakarlığın tüm örneği de değildir. Ülkenin özgürlük ve hürriyetini savunulurken, sahip bulundukları her şeyi özgürlük sunağına koydular. Zulme dayanamayan yüz binlerce kişi Rusya’nın işgalinden sonra ülkeyi terk etti ve günümüzde bunların milyonundan fazlası bir zamanların gücü olan Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm eski eyaletlerine dağılmış durumdadır. Ülkede kalanlar ise kendilerini tanımlanamayacak derecede korkunç bir varlık mücadelesi içinde buldu ve onlarca yıl boyunca intikam ve özgürlük düşüncelerini yüreğinde besledi. Rus ihtilali bu rüyaları gerçeğe dönüştürecek gibi görünüyordu. 11 Mayıs 1918’de, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı ilan edilerek, Kafkasya Dağlıları Birliği Cumhuriyeti kuruldu. Fakat Çarlık despotizminin mirasçısı olan Kızıl Moskova, daha önce kendisinin ilan ettiği ulusların kendi kaderini belirleme hakkı ilkesini hiçe sayıyor ve Kuzey Kafkasyalıların özgürlüğünü kan gölünde boğuyordu. Böylece güney yolu Sovyet Rusya’ya açıldı ve sırasıyla güney Kafkasya’daki Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan bağımsızlıklarını kaybetti.

Bolşevikler Kafkasya’nın efendisi oldu, fakat Kafkas halkları komünist emperyalizmin tahripkar doktrini altında yaşamlarını sürdürme tecrübesinden yoksundu. Kafkasya’nın bağımsızlığını ortadan kaldırdıktan sonra bolşevikler geçmişin tüm ideallerine karşı merhametsiz bir savaş ilan etti; yüzyıllar sonra bolşevik jargonu, ahlak ve gelenek hazinelerini “iğrenç kapitalizm”in modası geçmiş adetleri ve davranışları olarak adlandırıyordu. Sonuç olarak, insanları demoralize eden kasıtlı, bilinçli ve iyi planlanmış bir hareket başlatılmıştır. Kızıl Moskova Kafkasya’nın siyasi özgürlüğünü elinden aldıktan sonra, kitleler arasına ahlaki bozulma ve dağılma tohumları atarak Kafkasya’daki konumlarını sağlaştırma çabası içine girmiştir. Dine karşı genel bir saldırı ilan edilmiştir. İslamı kabullenen yerli halk, dinlerinin kendilerine öğrettiği ahlaki prensiplere dayanarak bütün gücü ile sebat ediyor. Güçleri denk olmayan iki taraf arasında mücadele başlamıştır. Bir tarafta, her şeye rağmen geri çekilmeyen, idari ve polis mercilerinin tüm imkanlarından yararlanarak çoğunlukla açık terör uygulayan Sovyet yönetimi; diğer tarafta ise, tek gücü amaçlarının haklılığına dair inançları olan savunmasız bir toplum.

Bu mücadelede militan komünizm Kuzey Kafkasya’ya özel bir ilgi gösteriyor. Halk ve bu halkın köklü dini görüşlere sahip olması, Sovyet yönetim temsilcilerine hayli derin bir korku ve şüphe telkin ediyor. Eski Kuzey Kafkasya’da, özellikle Dağıstan, İslam medeniyetinin 23 merkezinden biri olarak düşünülmektedir. Bu topraklara İslamın ilk yüzyılında ulaşan Arap kültürü ve Müslümanlığın kabulü olağanüstü sonuçlar doğurmuştur. Oluşturulan bir mütefekkirler ordusu, İslam teolojisi ve yasalarının yayılması ve derinleştirilmesine yönelik olarak yüzyıllarını bu amaca adamıştır. Kudutili Hacı Muhammed İbn-i Musa, Yemenli Salih, Mugili Ramazan Efendi, Sogratlı Mehdi Muhammed Efendi, Derbentli Ali Ahunda Efendi, büyük İmam Şamil’in öğretmeni ve Müridizm ideolojisinin kurucusu Kumukhili Muhammed Efendi Yartçi Cemaleddin ile diğer birçok mürid ve bilge umumiyetle tüm İslam dünyasıca yakından tanınmaktadır.

Kuzey Kafkasya’da dine karşı başlatılan savaş öncelikle gücünü aldığı dinin kaynağına yönelik bir savaş şeklindeydi. Bu düşünceyle; Müslüman din adamları ve kültürlü üst sınıfın parlak kısmına acımasızca savaş açıldı. Bolşevikler, Sovyetler Birliği vatandaşlarının dinlerini yaşama ve neşretme hakkını teminat altına alan kendi anayasasını bile bile ihlal ediyor. Moskova kızılları; Kuzey Kafkasyalı din adamları grubunun sadece misyonlarını yerine getiren ve yaşayan, dinsel ibadetleri salık veren vaizler değil, aynı zamanda Kuzey Kafkasya halklarının sosyal hayatı ve diğer tüm meselelerini yönlendirdikleri entellektüel bir merkez olduğunu idrak ettiler. Tüm Kafkasya’nın yakından tanıdığı bir isim olan komünist Necmeddin Samurski din adamları sınıfının tanımlamasını şu şekilde yapmıştır: “Bütün şeyhler, imamlar, büyük imamlar, mutalimler yüksek eğitimli, eski Arap kültünü, öğretisini ve felsefesini oldukça yakından bilen, ayrıca teolojiye bütün incelikleriyle vakıf olan kişilerdir. Bunların çoğu Müslüman Arap dünyasında meşhurdur ve devrime kadar Rusya sınırları içindeki doğu ülkeleri ile ayrıca bu sınırların ötesindeki Türkiye ve İran’dan gelen binlerce mürit ve taraftar bunların etrafında toplanmıştır. Ancak yıllar süren eğitim sonunda elde edilebilecek bir nur halkası başları üzerinde parlıyordu ve kanun gücüyle kelimelerini bahşediyorlardı”.

Bunların yanı sıra, Kuzey Kafkasyalı din adamları grubu devamlı olarak bağımsızlık fikrini aşılıyordu. Rusya’ya karşı gerçekleşen altmış yıla yayılan savaş sırasında yönetim onların elindeydi. İmam Şamil, Gazi Muhammed, Şeyh Mansur ve diğer ünlü liderler bu savaşlarda Kuzey Kafkasyalıların bağımsızlığı adına savaşmıştı. Günümüze kadar ulaşan halk hikayeleri, cenk meydanında yiğitçe hayatını kaybeden din adamlarının isimlerini muhafaza etmiştir.

Sadece bu sebeplerden ötürü bolşevikler, her şeyden önce, Kuzey Kafkasyalı din adamlarını yok etmek istedi ve hiçbir zulüm ve gaddarlıktan geri durmadı. İlk kurbanları Kuzey Kafkasyalıların son İmamı olan Necmeddin Gotinski oldu. Kızıl Moskova’nın insanlık dışı zulmü üç milyonluk bir toplumun dinsel lideri olan bir kişiyi bile affetmedi. Sovyet idaresi uzun bir süreden beri İmam Necmeddin’i arıyordu. Nihayet 1925 yılında, kendisini koruyan müminlerin yaşamlarını tehlikeye atmak istemeyen İmam Necmeddin kendi isteğiyle komünistlere teslim oldu ve Rostov’da G.P.U.’nun bodrumunda yargısız infaz edildi. İmam ile birlikte çevresindeki Derviş Muhammed Hacı, Bilal Hacı, Şeyh Muhammed Emin, İbrahim Şeyh, Ali Bammat Girey Hacı gibi yakınları da öldürüldü. Bu vahşet, Kuzey Kafkasyalılara yönelik zulüm açısından, günümüz Sovyet Rusya’sının geçmişteki Çarlık Rusya’sını geri bıraktığının hayli açık delilidir. Altmış yıl boyunca Çarlık Rusya’sına karşı mücadele sergileyen büyük İmam Şamil bozguna uğratılıp esir düştüğünde yalnız sınır dışı edilmişti; fakat Kuzey Kafkasyalıların sadece en yüksek mertebeli dini lideri olan ve bolşeviklere karşı mücadelede aktif rol yüklenmeyen İmam Necmeddin bedelini hayatıyla ödemek zorunda kaldı.

Sovyet idaresi yaptıkları bu baskılarla yetinmedi. Onlar, dini sınıfı bütünüyle etkisiz hale getirmek ve böylelikle halk üzerindeki nüfuzlarını kaybettirmek istediler. Rus idaresine hiçbir şekilde güven duymayan Kuzey Kafkasyalılar büyük bir özenle tüm önlemlerini almıştı.

Çarlık hükümetinin baştan itibaren Ruslaştırma esasına dayalı eğitim politikası, Rus okulları Kuzey Kafkasyalılar arasında pek fazla rağbet görmemiştir; zaten okulların sayısı da çok azdı. Kuzey Kafkasyalıların kendi destek ve katkılarıyla dini çevrelerin kontrolünde kalan eğitim, camilerle bağlantılı ilkokullardan oluşuyordu. Kuzey Kafkasya’da bu tür okulların sayısı yaklaşık 5.000, buralarda eğitim gören öğrencilerin sayısı ise 150.000 idi.

Hayli yakın zamanda, Kuzey Kafkasyalıların çocuklarını dini ve milli eğitimin tesirinden kurtarmak ve onları uluslararası komünizm ruhu ile eğitmek istedikleri için Sovyet yönetimi bu okulları kapatmaya karar verdi. Bu amaçla, okulları ayakta tutabilme imkanı sağlayan maddi gücü din adamlarının elinden almayı kararlaştırdı. Çıkarılan özel kararname ile “vakıf” adı verilen, İslami cemaatlerin tüm mal ve varlıkları Sovyet idaresi tarafından devletleştirdi. Din adamları ayrıca, “şeriat” kuralları gereği fakirlere verilmesi emredilen “zekat” veya fitre alma hakkından da mahrum edildi. Başlıca gelir kaynakları ellerinden alınan Kuzey Kafkasyalı müslüman din adamları, halka yönelik aydınlatma ve eğitme faaliyetlerini bırakmaya zorlandı.

Kuzey Kafkasya halkı şu an zihni karanlık tehdidi altındadır, çünkü Sovyet yönetimi eğitim alanında dini sınıfın yerini asla tutamayacaktır. Sovyet okullarının sayısı da halkın ihtiyaçlarının onda birini dahi karşılayacak durumda değildir.

Sovyetlerin din karşıtı son kampanyası Kuzey Kafkasya’da da etkisini kuvvetli biçimde gösterdi. Müslüman din adamları topluluğu medeni haklardan mahrum bırakılıp proletarya düşmanları olarak ilan edildi. Dini sınıf Sovyet basınına karşı savaş verdi ve “Militan Ateistler Birliği” tarafından eza ve zulüm gördü. Sovyet baskıları sadece din adamlarına yönelik olmayıp, aynı zamanda onların ailelerini de hedef alıyor. Kapatılmaları talimatı verilen camilerin sayısı her geçen gün artıyor (1925’te 28, 1927’de 36, 1928’de 116 ve 1929’da 213 cami kapatıldı).

Dine karşı sürdürülen mücadelede zaman zaman açık cinayetler de işleniyor ve suçlular genellikle cezasız kalıyor; başlatılan adli soruşturmalar ise herhangi bir sonuç vermiyor. Son olarak, geçen bahar Tetiel köyünde, Kadı Abdul Rahman minarede “ezan” okuduğu sırada kimliği meçhul bir katil tarafından öldürüldü. Bu din adamının birçok kez Sovyet yönetiminin din karşıtı politikaları aleyhine döndüğünü bahsetmeden geçemeyiz. Bu olaylar her geçen gün daha sık yaşanıyor.

Bolşevik yönetimi yerli nüfusu sadece perişan etmek ve sefalete düşürmekle, eşi benzeri görülmemiş vahşetleriyle nam salmakla yetinmeyip, aynı zamanda Müslüman nüfusu her türlü yardımdan mahrum etmeye, halkı uysal ve itaatkar bir hayvan sürüsü haline döndürmeye çabalıyor.

Tüm uygar dünyanın bolşevik cinayetlerini protesto hususunda birlik ve beraberlik içinde bulunduğu, Moskova kasaplarının din karşıtı taşkınlık ve cinnetlerini durdurması için her dinden temsilcinin çaba gösterdiği günümüzde, Moskova’nın zulmüyle acı ve ıstırap çeken ve 30 milyon Müslüman ile birlikte olan üç milyonluk halkımızın sesini duyurmak istiyoruz.

Kuzey Kafkasya halkı, en azından ahlaki ve manevi olarak, kızıl tiranların gerçekleştirdikleri eylemleri kınamalarını isteyerek tüm dünya Müslümanlarına müracaat ediyor. Özgürlük ve dinleri uğruna pek çok kurban veren Kuzey Kafkasyalıların en azından tüm dünyanın sempatisini kazanma çağrısı yapma hakkı vardır.

XIX. yüzyılda Avrupa diplomasisinin Kuzey Kafkasyalıları, Asya içlerine ilerleyen Rusya’yı durduracak bir blok olarak gördüğü ve Rusya’nın bu engeli boş yere kırmaya çalıştığı dönemde, tüm dünya Kafkasya’ya ve onun bağımsızlığına çok daha fazla ilgi göstermişti.

Günümüzde de Kafkasya öneminden hiçbir şey kaybetmedi. Rusya’nın idaresine girmesine rağmen, halen Asya’ya açılan bir kapı olup, insanlık kültürünün beşiğine giden en kısa yol üzerinde bulunmaktadır.

Bolşevikler Kafkasya’ya hakim oldukları sürece, sadece en yakın komşuları için değil, aynı zamanda bütün insanlık aleminin uygarlık ve kültürü için bir tehdit oluşturacak. Tüm dünyaya bir uyarı niteliğinde olması gereken son olaylar bize bunları düşündürüyor.

(Said Samil- The Highlanders of Caucasus, Information Bulletin of the Populer Party, Paris, 5 August 1930)

KUZEY KAFKASYA (1917-1970) 
Barasbi BAYTUGAN 
YEDİ YILDIZ YAYINLARI
SAMSUN 
BARASBİ BAYTUGAN



“...Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı...”

M.Aydın TURAN

Toplum ve siyaset adamı, yazar. 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkala’de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg’da gece okuluna devam etti (1916-1917). Rus devriminden sonra Kafkasya’nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel’in kuvvetleri ile birlikte Kırım’a geçti. Kırım’ında Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine Türkiye’ye sığındı. 1922 yılında Çekoslavakya Hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag’da oluşturulan “Kafkasya Dağlıları Birliği”nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşına kadar bu partinin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris’e giderek burada Polonya bağlantılı olarak yayınlanmakta olan parti organı “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisinde görev üstlendi. Kafkasyalılardan başka Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı “Promethee” adlı siyasi hareketin organı olarak Paris’de Fransızca yayınlanan “Promethee” dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya’ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca O da Varşova’ya gitti ve daha sonra “Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya” adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gerekçelerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye’ye ulaşabilme gayesi ile sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe “Put Svoboda-Hürriyet Yolu” (1934), “Borba-Savaş” (1936), “Naşa Tsel- Bizim Dilek”(1936), “Buduşeye-Gelecek”(1936), “Vpered-İleri”(1937), “Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir”(1937),“Naş Kray-Ülkemiz”(1937), “Prizıv-Çağırış”(1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı. B.Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin’e gitti (1942). “Sonderstab Kaukasus”da ve “Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)”nda görev aldı. (1942-1945). Savaş sonunda önce İtalya’ya sonra da İngiltere’ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih’e yerleşti. Ahmet Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan “Kuzey Kafkasya Milli Merkezi” çevresindeki çalışmalara katıldı. “Kavkaz” (Kafkasya-Der Kaukasus,1952) dergisine yazı yazdı. SSCB’ndeki halkların diliyle yayın yapan “Özgürlük” radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. Münih’de “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” tarafından yayınlanan İngilizce “Caucasian Review”(Kafkasya Dergisi),Rusça “Vestnik”, Türkçe “Dergi”,Arapça “Elmecelle” gibi yayınlarda görev aldı ve yazıları yayınlandı.1964’de birkaç sayı çıkan Rusça “Obyedinennıy Kavkaz” (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye’de bunun paraleli olarak yayınlanan “Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu.1986 yılında öldü. 

Kaynak: 

M.Aydın Turan,“Kafkasya Dağlıları Birliği”,Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:40,s.50.İst.1997

Musa Ramazan, “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı:62, s.44. İstanbul, Haziran 1986.

ÖNSÖZ 

Değerli Okuyucular,

Elinizdeki bu eser Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce Nisan 1973’te yayınlanan “Kuzey Kafkasya” adlı kitabın yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Kitabımız Kafkas tarihinin küçük bir özetidir. Yazarımız Barasbi Baytugan, kitabının “Genel Bilgi” bölümünde Kafkasya’nın coğrafi ve etnik durumu hakkında özet bilgiler verirken, Kafkasyalıların “etno-kültürel ve tarihsel birliği”ne özel bir vurgu yapmaktadır.

İkinci bölüm “Kuzey Kafkasya Tarihi”ni 1970’lı yıllara kadar özetlemektedir. Kafkas tarihini inceleyen çeşitli araştırmalar arasında bu kitabı farklı ve önemli kılan iki özelliği vardır. Birincisi 1917-1922 dönemini kapsayan “fırtınalı yıllar” ile ilgili detaylı, objektif ve realist tespitlerdir. İkincisi ise Sovyet dönemine yönelik ciddi eleştirilerdir. Baytugan’ın bu iki dönemle ilgili tespitleri politik tarihimizin alacakaranlık dönemlerini oldukça aydınlatacak, ufkumuzu genişletecek ve son yıllardaki bazı tartışmalara da ışık tutacaktır. Bilindiği gibi, bu konuda dikkate alınacak ciddi ve tutarlı çok az araştırma vardır. Yakın tarihimizi yorumlayan entelektüellerimizin çoğunluğu, içinde bulundukları politik konjüktürün de etkisiyle ideolojik saplantılardan kurtulamamış ve tespitleri oldukça sübjektif kalmıştır.

Kafkasya’da yıllar süren savaşların, sürgünlerin ve işgalin sonucunda 1922’de dondurulan tarih, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle yeniden harekete geçmiş, “Kafkasya tüm organları ve tüm hücreleriyle titreyerek kendine dönmeye, birleşmeye o eski heybetli ve güzel Kafkasya’mız olmaya” yönelmiştir. Bu da tekrar başlayan politik mücadeleye temel referans olan tarihi dönemlerin yeniden okunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu dönemlerin en önemlisi de 1917-1922 yılları arasıdır. (Kafkasyalılar modern anlamda ilk devletlerini bu dönemde kurmuşlar ve yaşatmışlardı.)

Yazarımızın Sovyet dönemine yönelik eleştirileri ise aradan 25-30 yıl geçmesine rağmen güncelliğini hala korumaktadır. Çünkü Sovyet sisteminin çökmesine rağmen Kafkasya’da değişen fazlaca bir şey yoktur. Baytugan’ın haklı olarak işaret ettiği ve eleştirdiği “sosyo-ekonomik ve politik sömürge statüsü” çok az değişikliklerle devam etmektedir.

Değerli okuyucular,

Kitabımızın son bölümünde bu baskı için hazırlanan kaynakça ve dizin bulunmaktadır. Ayrıca kitabın ilgili bölümlerini zenginleştirir düşüncesiyle çeşitli sayfalara eklenen resim, fotoğraf, harita ve biyografik bilgilerin kaynakları, ekler bölümünde açıklanmıştır. Kitabın dili, mümkün olduğunca sadeleştirilmiştir. Asıl metinden hiç bir çıkarma yapılmamış ama okumayı kolaylaştırmak için de yeni paragraflar oluşturulmuştur. Yirmibeş yıl sonra yapılan bu ikinci baskıda, eser dikkatle tekrar gözden geçirilip tashih olunarak, adeta yenilenmiştir.

Bu kitabın yeniden düzenlenmesi ve basılması konusunda bizlere destek olan derneğimiz gençlik komisyonu üyelerine teşekkür etmeyi bir borç biliyor, hepinize saygılar sunuyoruz. 

Çaba bizden, başarı Allah’tandır... 

Ocak 1998 / Samsun
Yayın Kurulu 

GENEL BİLGİ

Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları, kuzeyde Don nehrinden güneydoğu istikametinde Maniç nehri boyunca Kuma nehrine kadar ve daha sonra doğuda Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Bu sınır aynı zamanda, bir bütün olarak, Kafkasya’nın tarihi-etnografik sınırı olarak da kabul edilmektedir.(1) Kuzey Kafkasya; güneyde Azerbaycan ve Gürcistan, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi ile sınırlıdır.

1959 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına göre Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2.336.000 kişi idi. Bundan başka yüzbinlerce Kuzey Kafkasyalı Yakındoğu’nun Arap ülkelerinde ve Türkiye’de yaşamaktadır. Bunlar Rusya’nın Kafkasya’yı istilasından sonra (1864), Çarlık hükümeti tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na sürülen mültecilerin torunları olup, orada genel “Çerkes” ismiyle anılmaktadır. Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu soy ve dil bakımından, Kafkasya’nın güneyinde Gürcülerin de dahil bulunduğu “Kafkas Halkları” grubuna mensupturlar. Bu grubun dilleri bugün İberik-Kafkas veya sadece Kafkas dilleri olarak bilinmektedir.(2)

Kuzey Kafkas dilleri iki alt gruba bölünmektedir: batıda Abaza-Adige ve doğuda Çeçen-Dağıstan veya Nah-Dağıstan dilleri.(3)

Kuzey Kafkasya arkeoloji sahasının ileri gelen Sovyet uzmanı E.İ.Krupnov’un yazdığına göre, Kuzey Kafkas halkları soyunun köklerini, burada meydana çıkarılan kadim kültürlerin yayıcılarının kabile bileşiminde aramak gerekir.(4) İberik-Kafkas grubuna mensup halklardan başka Kuzey Kafkasyalılar camiasına İran (Osetinler) ve Türk (Karaçay-Balkarlar, Kumuklar ve Nogaylar) halkları da dahil bulunmaktadır. Bugünkü Osetinlerin ataları olan Alanlar, Kafkasya’da milattan önce II. ve I. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardı.

Kuzey Kafkasyalıların birliği, özellikle antropoloji ve etnografi sahasında belirmektedir. Antropoloji bakımından bütün Kuzey Kafkasyalılar, esas itibariyle, “Kafkas” olarak adlandırılan tek ve aynı tipe mensupturlar.(5) Kuzey Kafkasyalıların yalnız kendilerine özgü ortak halk destanları vardır. Burada özellikle efsanevi “Nart” halkı hakkındaki destanlar zikrolunabilir. Kuzey Kafkasyalılar ortak sosyal yaşayış tarzına, ortak gelenek ve göreneklere ve sosyal kültüre sahiptirler. Halk müziği, türküler ve milli oyunlar ve kıyafet Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan bütün sahada tüm Kuzey Kafkasyalıların ortak malıdır.

Kuzey Kafkasyalıların manevi birliğini ortak din de sağlamlaştırmaktadır. Bir kısım Osetinler hariç bütün Kuzey Kafkasyalılar müslümandır. Kuzey Kafkasya’nın çok dilli nüfusunu asırlar boyunca birbirine bağlayan bir çok bağlar, milli birlik duygusunu doğurmuştur. Nitekim bu duygu, Rusya’da “1917 Şubat İhtilali”nden sonra Kuzey Kafkasya’nın siyasi emellerinin esasında yer almıştı. 

KUZEY KAFKASYA TARİHİ 

Yukarıda adı geçen Krupnov’un yazısına göre, Kuzey Kafkasya’da son tunç devrinden ilk demir devrine geçiş safhasında birbirine yakın şu akraba kültürler meydana çıkarılmıştır: Koban, Kuban ve Kayakent-Horoç. Milattan önce birinci bin yıl kültürlerinin yayıcıları, Kuzey Kafkasya’nın bugünkü yerli nüfusunun uzak ilk ataları idi.(6) Bu hale göre Kuzey Kafkasya’nın bugünkü nüfusu , tarihten önceki zamanlardan beri kendi ülkelerinin yerlileridir.

Kuzey Kafkasyalıların ataları eski Yunanistan’la canlı ilişkilerde bulunuyor, Roma’nın Mithridate de Pont ile mücadelesine katılıyorlardı. Ayrıca onlar Bizans ile Sasaniler İran’ının tarihinde de rollerini oynamışlardır. Milattan sonra 7. asrın ortalarında Kuzey Kafkasya’nın kuzey-doğu kısmını Hazar Türklerinin İmparatorluğu kapsamakta idi.(7) Dağıstan’ın Semender şehri, bir zamanlar bu imparatorluğun başkenti olmuştur. Hazar Türkleri, Kuzey Kafkasya halklarının büyük bir kısmını kendi hakimiyeti altında birleştirmiş bulunuyordu. Hazar İmparatorluğu 965 yılında Kiev Rusya’sının darbeleri altında çökmüştür.(8) Bugün Dağıstan’da yaşayan Kumuk Türkleri Hazarların torunlarıdır.

IX.-XII. asırlarda şimdiki Osetinlerin ataları olan Alanlar Kuzey Kafkasya’da hakim bir durum elde ediyorlar..(9) Kuzey Kafkasya kabilelerinin ortaçağ başlarındaki kültürü bazı araştırmacılar tarafından “Alan Kültürü” diye adlandırılmaktadır.(10)

VIII. asrın sonunda Dağıstan’ın Derbent şehri Araplar tarafından işgal ediliyor. Bu olaydan sonra İslamiyet Kuzey Kafkasya’ya sızmaya başlıyor. İslamiyet bütün Dağıstan’da ve sonra da Çeçenistan’da süratle yayılmıştır. Kuzey Kafkasya’nın batı bölgelerine ise İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu aracılığıyla girmiştir.

XIII. asırda bütün Kafkasya Moğolların yıkıcı istilasını geçiriyor. Bundan bir asır sonra ünlü Aksak Timur, Kuzey Kafkasya steplerinde, Osetin-Alan, Adige-Kabartay ve onların müttefiki Altınordu Hanı Toktamış’ın birleşik kuvvetlerini hezimete uğratıyor. Daha sonraki yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da idare başında Adigeler bulunuyorlardı. 

Eski Rus prensliklerinin pek de aydın olmayan devrini bir tarafa bırakacak olursak, Kuzey Kafkasya’nın Moskova Devleti ile ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra (1556) başlar. Büyük Petro’nu saltanatı zamanında, Terek nehri kıyısında Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki ileri hareketinde köprübaşı vazifesi gören Rus Kizlar kalesi kuruldu.

Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan “Belgrad Antlaşması”nda (1739) Kabartay’ın, yani Kuzey Kafkasya’nın kuzey-batı kısmının, her iki tarafça bağımsızlığı kabul edilmiş ve böylece Kuzey Kafkasya Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir nevi tampon devlet rolünü oynamaya başlamıştı.

İkinci Katerina zamanında Rusya’nın Kafkasya’daki istila siyasetine hız verildi. 1763’de Kabartay’ın Mezdegu (sağır orman) bölgesinde Rus Mozdok kalesi (şimdi şehir) inşa edildi. Bundan sonra Rus kaleleri ve Rus göçmenlerinin yerleştirildiği müstahkem Kazak köyleri hattı Mozdok’tan Stavropol üzerinden Azak denizine kadar uzatıldı. Ruslar Kuzey Kafkasya’da yeni topraklar zaptettikçe bu kaleler hattı güneye doğru kaydırılıyordu. Bu andan itibaren Kuzey Kafkasyalılar Rus saldırganlarına karşı uzun yıllar süren silahlı mücadeleye başladılar.1783’de General Suvorov komutasındaki Rus ordusu Kuban ile Don arasında göçebe hayatı yaşayan Nogay Türklerine saldırmış ve onların büyük kısmını imha etmişti. Hayatta kalan Nogaylar Kuban’ın sol kıyısına, Adigelere sığındılar. Rusların Kuzey Kafkasya’da ele geçirdikleri topraklara 18. yüzyılın sonlarında, daha önce Dinyeper nehri boyundaki köyleri yerle bir edilen hür Ukraynalıların geriye kalan kısmı yerleştirildi.

Osmanlı-Rus “Küçük Kaynarca Antlaşması” Ruslara 1774’de Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgelerini işgal etmek için “hukuki bir temel” kurmak imkanını verdi. Bu antlaşma hükümlerine göre Osmanlı Kabartay bölgesinin Kırım Hanlığına dahil bulunduğunu kabul ediyordu. Kırım Rusya’ya ilhak edildikten sonra (1783) ise Çarlık Hükümeti Kuzey Kafkasyalıları “Kanuni İktidar”a karşı başkaldıran “asiler” gibi saymaya başladı. Bu formül yalnız Kabartayları değil, Rus Hükümeti tarafından Kabartay’a bağlı bulundukları ilan edilen komşu kabileleri de kapsamakta idi.(11) 

Rusya’nın yayılması, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar bütün Kuzey Kafkasya’nın tek önderlik altında birleşmesine sevketti. Birleşik kuvvetlerin başına, Kuzey Kafkasya’nın I.imamı ilan edilen İmam Mansur (Çeçen) geçti. İmam Mansur 1785’de Mozdok’tan Vladikavkaz’a (şimdiki Orconikidze) kadar uzanan ve Rusya’nın Gürcistan ile irtibatını sağlayan Rus kaleler hattını tahrip etti. Bu hat Gürcistan, 1783 antlaşmasını ihlal gerekçesiyle, Rusya’ya ilhak edildikten sonra Ruslar tarafından ancak 1802 yılında yeniden kurulabildi. 9 Eylül 1787’de II. Katerina Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bununla ilgili olarak İmam Mansur askeri harekatın ağırlığını, Osmanlıların bu zamana doğru Anapa kalesinin inşaatını bitirmiş olduğu Kuban’a (XIX. yüzyılın haritalarında Çerkezistan) kaydırdı. Bu kale, Rusya’ya karşı savaşta Osmanlı Devleti’nin desteğini arayan yerli Çerkes önderleriyle yapılan antlaşma üzerine inşa edilmişti. Anapa 1791’de General Gudoviç’in kuvvetleri tarafından zaptedilmiş, kalede bulunan İmam Mansur ise Ruslara esir düşmüştü. Petersburg’a gönderilen İmam Mansur Şlisselburg kalesine atılmış ve orada can vermiştir.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan “Edirne Antlaşması”ndan sonra (1829) Rusya, Çeçenistan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak saymış ve Karadenizin Kafkas sahillerini abluka altına almıştı.

19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru Dağıstan’da “Müritçilik” adı altında bilenen bir hareket doğuyor. Başka dinden olan devlete bağlılığı kınayan, İslamiyete dayanan “Müritçilik”, Müslüman Kafkasya’yı Rusya’nın istilasından korumayı hedef edinmiş bir “milli-kurtuluş hareketi” idi. Bu hareketin başında sırasıyla şu üç imam bulunmuştur: Gazi Muhammed, Hamzat Bey ve Şamil. İlk ikisinin idaresi kısa sürmüştür: Gazi Muhammed savaşta şehit olmuş, Hamzat Bey’de bir komploya kurban edilmiştir. 1834’de imam olarak Şamil (Avar) seçildi. Rus kaynaklarında Şamil sık sık dini bir fanatik gibi gösterilmektedir. Fakat bu, gerçeğe uygun değildir. Şamil’in ve bütün hareketin hoşgörüsü, mesela; kendi vatanlarında takibe uğrayan Ruslara imamlık topraklarına sığınma hakkının tanınmış olmasından bellidir. Bundan başka Şamil, Rus ordusundan kaçan erlere de Kuzey Kafkasya’ya sığınmalarına müsaade ediyordu. Bu kişilerin sayıları artınca, toplu halde ayrı olarak iskan edilmiş ve kendilerine kilise inşa etmeleri için malzeme ve araçlar verilmişti.

1820’lerin sonunda ve 1830’lu yılların başında Rusya Kabartay’ı, Osetistan’ı ve Karaçay’ı kendine bağlayarak Kuzey Kafkasya’nın doğu ve batı kısımlarını birbirinden ayırdı. Bu, İmam Şamil’in durumunu oldukça zorlaştırmıştı. Ne var ki buna rağmen Şamil, kendi nüfuzunu Çeçenistan üzerine de yayarak, 25 yıl süre ile Kuzey Kafkasya’nın mücadelesini yürütmeyi başarmıştı. Çerkezistan’da savaşı onun gönderdiği naipler yönetiyordu. Bunların içinden Muhammed Emin en fazla başarılı olanıdır.

İmam Şamil, küçük olmakla beraber, sürekli ve muntazam bir ordu vücuda getirmişti. Tehlike anında veya herhangi bir askeri hareket sırasında halk yığınları bu ordu tarafından toplanıyordu. Top dökümü, barut ve cephane imali için gerekli tesisler kurulmuştu. Şamil’in Çeçenistan ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği reorganizasyon, sonradan Çerkezistan’da da tekrarlanmıştı. Bunu Muhammed Emin ve onun yanında kurulan Yüksek Konsey (Mahkeme) uygulamıştı

.Fakat Kuzey Kafkasya ile Rusya’nın karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetleri kıyaslanacak gibi değildi. Küçük, insan ve araç bakımından fakir ve dünyadan yalıtılmış Kuzey Kafkasya’nın karşısında sayısız kaynaklara ve milyonlarca nüfusa sahip kudretli Rusya imparatorluğu bulunuyordu. Geçen yüzyılın 40. yıllarında Çarlık hükümeti Kafkasya’da silahlı Rus ve Kazak köyleri hariç 200.000 kişiden oluşan bir ordu toplamıştı. Aynı yüzyılın ellinci yıllarının sonunda bu ordunun toplamı 300.000 kişiyi geçiyordu.

Kuzey Kafkasyalılar arasında dış yardım ümitleri Kırım Savaşı sırasında doğdu. Osmanlılar Sohum’a çıkartma yaptılar. Bu durum Muhammed Emin’e, Rusların Karadeniz (Çerkes) sahillerinde kurdukları bütün istihkamları işgal etmek imkanını vermişti.

Kafkasya savaşının Kırım’daki savaş seyri üzerinde yaptığı etkiyi kaydeden geçen asrın Rus askeri-siyasi yazarı general Fadayev şöyle yazmakta idi: 

“...Kafkasya savaşı kuvvetlerimizi o kadar bağlıyordu ki, Kafkasya’ya yığdığımız 280.000 kişilik ordudan Başkadıklar kesimine ancak 9.000, Kürük Dere’ye de 17.000 kişilik bir kuvvet ayırmak mümkün olmuştu...” 

Fadeyev sözlerine şunları eklemişti: 

“...Mısır’dan Japonya’ya kadar bütün kıtayı bozguna uğratabilecek bir durumda olan bu savaşcı, tecrübeli, herşeye hazır 280.000 kişilik ordu, Kafkasyalıların düşmanca bağımsızlık hareketiyle Avrupa siyaset terazisinde sıfıra indirilmişti...”(12)

Direnmeye devam etmekten ümidini kesen İmam Şamil 25 Ağustos 1859’da teslim olmak zorunda kaldı.Çerkezistanda bunu, aşağıdaki satırlarında ortaya koyduğu gibi yerli nüfusu topyekün imha ve sürgün hareketi takip etti:

“...Savaş son derece amansızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan (Kuzey Kafkasyalılardan, -B.B.) temizleyerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Martta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşmamız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına raslanıyordu. Fakat bazen askerlerimizin şerefine uygun çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu...”(13) 

Bu genocide, Rus orduları Mayıs 1864’de son direniş yuvası olan Ahçipsou bölgesini (şimdiki Gagra şehri civarında, dağda bulunmaktadır) ele geçirinceye kadar bir kaç yıl daha devam etmiştir.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı istilası sonucunda, onun 1850-1860 yıllarında 3.000.000 - 3.200.000 kadar olan nüfusu, 1897 nüfus sayımına göre 1.662.000 kişiye düşmüştü. Bu memleketin başına neler geldiğini ise aşağıdaki satırlar ibretle ortaya koymaktadır:

“...Kanlı savaş Dağlıları yurdundan sürmüş ve ortadan kaldırmış, onların kültürünü kökünden tahrip etmiştir. Suni kanallar sazlık haline gelmiş, büyük emek pahasına yapılmış suni taraçalar yıkılmıştır. Geniş bahçeler ve mükemmel bağlar kısmen savaş sırasında ve memleketin Ruslarla iskanı devresinde kökünden kesilmiş, kısmen de yabanileşmiş ve başka cins bitkilerle karışmıştır ki, yabani asma çubuklarıyla örgülenmiş ormanın sık yerinin nerede bittiğini ve eski bakımlı yerlerin nerede başladığını bugün artık tayin etmek oldukça güçtür...”(14)

Yukarıda anlatılanların çoğu aktüelliğini günümüzde de muhafaza etmektedir. Soçi’den Anapa’ya kadar baştan başa tatil köylerinin kurulması tasarlanan Karadeniz’in sahil boyu gelişmektedir. Eskiden yoğun Çerkes nüfusunu barındıran, şimdi de büyük kısmı ormanlarla kaplı bulunan dağlık bölge, tabiatı korumak bahanesi ile kısmen kapatılmış, geriye kalan büyük kısmı da Sovyetler Birliği’nin kereste sanayinin merkezlerinden biri haline getirilmiştir. Yabanileşmiş Çerkes bağ ve bahçelerinin ürünlerinden ise, (halen Kuzey Kafkasya’nın batı kısmının da içerisine girdiği Krasnodar eyaleti) konserve sanayinde hammadde olarak faydalanılmaktadır. 

Daha Kafkasya savaşının devamı esnasında, bir yandan Rus Kazaklarını yerleştirmek, öte yandan da savaş sıralarında gösterdikleri yararlığa karşılık subay ve memurlara dağıtılmak üzere Kuzey Kafkasya toprakları geniş ölçüde müsadere edilmeye başlandı. Kuzey Kafkasya’nın geniş ormanlık sahalarının Rusya hazinesine devredildiği ilan olundu. İşlemeye elverişli toprağın dağıtımı ise öyle yapılıyordu ki, müsadere edilen topraklara yerleştirilen yeni Rus göçmenlerine nüfus başına, yerli nüfus başına kıyasla on ve daha çok misli toprak düşüyordu. Bu arada yerli halka her zaman daha kötü toprak parçaları verilmekteydi.(15) 

Bu siyaset sonucu olarak 1864-1866 yılları arasında daha 80.000 kadar Çeçen-İnguş, Osetin, Kabartay ve diğer Kuzey Kafkasyalılar Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmek zorunda kalmışlardı. Geride kalanlar arasında ise, Ruslara karşı, gerek spontane ve gerekse teşkilatlı ayaklanmalar şeklinde sık sık kendini gösteren kaynaşma durmadan devam ediyordu. Özellikle 1877-1878 Rus-Osmanlı savaşı sıralarında yapılan ayaklanma oldukça önemliydi. Ayaklanma merkezleri, Çarlık Hükümeti’nin birkaç tümenlik kuvvet sevk etmek zorunda kaldığı Çeçenistan ve Dağıstan’da idi. Karadeniz sahillerinde Abazalar, Sohum’a çıkartma yapmış olan Osmanlılara silahlı yardımda bulunuyordu. Osmanlılar Sohum’dan çekilirken, canlarını Ruslardan kurtarmaya çalışan birkaç onbin Abhaz onlarla birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.

Rusya’da patlak veren “1917 Demokratik Şubat İhtilali” Kuzey Kafkasyalılarda kurtuluş ümidini canlandırdı. 8 Mart 1917’de Vladikavkaz şehrinde (şimdiki Orconikidze) “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği”nin “Geçici İdaresi” adı altında milli bir teşkilat oluşturuldu. Bu teşkilat 1 Mayıs 1917 tarihinde Vladikavkaz’da, 7 Mayıs 1917 tarihine kadar devam etmiş olan halk temsilcilerinin “Birinci Genel Kuzey Kafkasya Kongresi”ni topladı. Kongre delegeleri arasında beliren ümit ve hedeflerin ortaklığını, Dağıstan delegesi Hasanov gayet başarılı surette şöyle ifade etmişti: 

“...Dil bakımından aralarında farklar bulunan Kuzey Kafkasya Halkları, hayat felsefesi, gelenek, görenek ve ortak menfaatlar bakımından bir millet halinde birleşiyor ve kaynaşıyorlar...” 

Kongre, Kuzey Kafkasya’nın ayrı bir ünite sıfatı ile gireceği Rusya‘nın federal cumhuriyet esasları üzerinde yeniden kurulmasını ve Rus Hükümeti’nin kendine malettiği Kuzey Kafkasya topraklarını geri vermesini talep ediyordu.(16) 

Bolşevikler 1917 Ekiminde Petrograd’da iktidarı ele geçirdikten sonra Kuzey Kafkasya’nın merkezi Rus makamlarıyla her türlü bağları koptu. Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları bölgelerdeki iktidarı, hakimiyetini yerli halk konseyleri (Çeçen, İnguş, Osetin, Kabartay-Balkar ...v.s.) vasıtasıyla gerçekleştiren “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği Merkez Komitesi” üzerine aldı. 1918’in Ocak ayına doğru Bolşevikler yerli Rus garnizonlarına dayanarak bazı şehirlerde (Piyatigorsk,Georgiyevsk...v.s.) iktidarı ele geçirdiler. 1918’in Ocak ayı sonunda onlar Mozdok şehrinde, Stalin’in müstakbel yakın işbirlikçilerinden biri olan Kirov’un yönettiği sözümona “Terek Eyaletinin Birinci Bölgesel Kongresi”ni topladılar.1919 Şubatının ikinci yarısında Piyatigorsk şehrinde yine Bolşeviklerin düzenledikleri “Terek Halkının İkinci Kongresi” toplandı. Başlıca olarak Kafkasya’da sürekli ikametgahları bulunmayan Rus askerlerinden oluşan kongrenin çoğunluğu, “Rus Halk Komiserleri Heyeti”ni (hükümetini) tanımış ve Lenin’e bir selam mesajı göndermişti. Kongre “Terek Halk Konseyi”ni ve onun icra organı olarak başına Gürcistan’dan kaçan Buaçidze adlı bir bolşeviğin getirildiği “Terek Halk Komiserleri Heyeti”ni seçti. “Halk Konseyi” üyelerinin büyük çoğunluğu ve hemen hemen bütün “Halk Komiserleri” Kuzey Kafkasya ile ilgisi bulunmayan yabancılar idi. Bolşevikler ancak Kuzey Kafkasya’nın bazı şehirlerinde ve Rus köylerinde yerleşebilmişlerdir. Yerli Kuzey Kafkas nüfuslu bölgeler ise, merkezi Temirhanşura’da (şimdiki Buynaksk) bulunan “Birleşik Dağlılar Birliği Merkez Komitesi”ne bağlı yerli halk konseylerinin elinde bulunmaya devam ediyordu.

Bu arada Kafkasya sahnesinde yeni bir faktör olarak, Osmanlı Devleti göründü. Trabzon’da Kafkas halkları temsilcileriyle Osmanlı temsilcileri arasında bir konferans yapıldı. Kuzey Kafkasya’yı Temirhanşura’da halk konseyinin seçtiği heyet, Güney Kafkas halklarını da (Azerbaycan Türkleri, Ermeniler ve Gürcüler) Mavera-i Kafkasya Seym (Parlemento) Heyeti temsil ediyordu. Konferans sırasında Kafkas heyetinin egemen milletler temsilcileri gibi hareket ettikleri taktirde konuşmaların kolaylaşacağı anlaşıldı. Bunun sonucu olarak 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya, 26 Mayıs’da Gürcistan ve 28 Mayıs’da Azerbaycan ile Ermenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı dramatik şartlar içinde ilan edilmişti. Zira 1918 Nisanının sonunda Bolşevikler Astarhan’dan Kuzey Kafkasya’ya deniz yoluyla Hazar Denizi savaş donanması gemileri tarafından desteklenerek büyük bir deniz piyade birliğini sevk ettiler. Adı geçen deniz piyadesi beklenilmeyen bir zamandan biraz önce Şamilkale adı verilmiş olan Port-Petrovsk limanını işgal etti. Bolşevik dış kuvvetler Temirhanşura üzerine yürüdüğünden burada toplantı halinde bulunan “Kuzey Kafkasya Halk Konseyi”, Kuzey Kafkasya bağımsızlığının ilan edildiği dağlık Gunip çevresine taşınmak zorunda kalmıştı. Trabzon’daki Kuzey Kafkasya heyetinin başkanı Abdülmecid Çermoy, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Başkanlığına, heyet üyesi Haydar Bammat da Dışişleri Bakanlığına seçildi. “Halk Kongresi”de “Parlemento” adını aldı. Trabzon’daki heyet, yabancı devletlere bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”nin kuruluş olayını resmen bildirmesi için görevlendirildi.

Osmanlı Devleti bütün Kafkas devletlerini “de-jure” tanıdı. Kısa bir süre sonra Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı, Osmanlıların diğer müttefik devletleri tarafından da “de-facto” tanındı. Sovyet Hükümeti bu olayı protesto etmişti. Kuzey Kafkas Heyeti İstanbul’da Osmanlı Hükümeti ile “Dostluk ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzaladı. Bu antlaşma gereğince Yusuf İzzet Paşa komutasında bir Osmanlı tümeni Eylül 1918’de Kuzey Kafkasya’ya geldi. Ne var ki, Mondros Antlaşması sonucunda adı geçen tümen Kasım 1918’de dönmek zorunda kalmıştı.

1918’in yazında Kuzey Kafkasya sınırlarında şiddetli bir sivil savaş cereyan ediyordu. General Denikin’in Beyaz Rus Ordusu buralarda yuvalanan Bolşevikleri imha etmek ve “tek ve bölünmez Rusya”yı yeniden kurmak gayesiyle güneye doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bolşeviklere karşı milli Kuzey Kafkas kıtaları da savaşıyordu. Kabartay’da, Nalçik şehrini işgal eden Albay Zaur Bek Dautoko-Serebryakov’un müfrezesi harekatta bulunuyordu. Hasafyurt şehrini Bolşeviklerden temizleyen ve adı geçen Türk tümeniyle birlikte 1918’in Eylülünde Port-Petrovsk’u geri alan Kuzey Kafkas kıtaları Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan’da da faaliyet gösteriyorlardı. 

Sovyet tarihçilerinin şimdi, Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetinin daha 1918’de ilan edilmiş olduğunu iddia etmelerine rağmen, Kuzey Kafkasya’nın bütün dağlık kısmı ve keza yerli Kafkas nüfusunun çoğunluk teşkil ettiği ovalık bölgesi “Sovyet İktidarı”nı tanımıyor ve “Kuzey Kafkasya Milli Hükümeti”ne bağlı bulunuyorlardı.

General Denikin’in ordusu Şubat 1919’da Kabartay ve Osetistan’a girmiş ve Grozni şehrine dayanmıştı. Beyazların güney cephesinde harekatta bulunan XI.Sovyet Ordusu fiilen ortadan kalkmıştı. Beyaz Komutanlık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne karşı beslediği düşmanca hisleri gizlemeye gerek görmüyordu. Bu zamana doğru Beyaz Rus hareketine yardıma başlamış olan ve Port-Petrovsk’a sömürge askerlerinden oluşan bir tabur çıkaran İngilizler, aracılık etmeğe ve her türlü çarpışmayı önlemeye çalışıyorlardı. 1919’un Martında Beyazlar yeniden Kuzey Kafkasyalılara karşı taaruza geçtiler. Özellikle Çeçenistan ve İnguşya’da çetin çarpışmalar yapılıyordu. Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen bütün bölgelerinde muntazam askeri birlikler bulunmadığından bu çarpışmalara, esas itibariyle, Beyaz Rus Ordusunun yolu üzerinde bulunan meskun yerlerde yaşayan yerli Kuzey Kafkasyalılar katılmaktaydılar. Çarpışmalar bütün Nisan ayında devam etmiş ve yine İngilizlerin müdahalesi sayesinde yeniden durdurulmuştu. Port-Petrovsk’daki İngiliz komutanının Kuzey Kafkasya Hükümeti’ne bildirdiğine göre, 

“...İngiliz teklifi üzerine Denikin harekata devam etmeyeceğini ve taarruzu durduracağını kabul etmiştir...” 

Bildiride daha sonra yazıldığı üzere, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık ve sınırlar meselesi “Versailles Barış Konferansı”nda çözümlenecektir. 

1919 Mayısının sonunda Beyaz Rus müfrezesinin Port-Petrovsk’ı birdenbire işgal etmesi üzerine Kuzey Kafkasya Parlementosu ve Hükümeti’nin faaliyetine son verildi. Birçok parlamento üyeleri sığındıkları Gürcistan’da, “Kuzey Kafkasya Meclisi” adı altında yeniden faaliyet göstermeğe başladılar. Bu devreyi anlatan General Denikin diyordu ki: 

“...Kuzey Kafkasya ilhak edilmiş, fakat yola getirilememişti...”(17) 

Kuzey Kafkasya’nın milli birlik düşüncesinden korkan Denikin, elinden geldiği kadar bunun gerçekleşmesine mani oluyordu. Kuzey Kafkasya’da General Denikin’e karşı ayaklanma Haziran 1919’da Dağıstan’da başlamış sonra Çeçenistan’a ve daha sonra da batıya sıçrayarak Eylüle doğru bütün Kuzey Kafkasya sahasını kaplamıştı. Dağıstan’ın dağlık kısmında bütün Beyaz Rus garnizonları imha edilmiş ve silahsızlandırılmıştı. Kendiliğinden patlak veren ayaklanma, 1919’un Eylülüne doğru artık muntazam halk milis birliklerine ve topçu kuvvetine sahip bulunuyordu. Bu hareketin, 1919’un Ekimine doğru Kuzey Kafkasya Meclisi ve Sosyalist Grup üyelerinden oluşan “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi” şahsında hükümet organı da oluşmuştu. Sonradan anlaşıldığı üzere Sosyalist Grupta Kuzey Kafkas Bolşevikleri de yuvalanmıştı. Denikin bu hususta şöyle yazmakta idi:

“...l919’un ilkbaharında Terek Dağıstan ülkesi ayaklanmalar ateşinde yanıyordu... Güney Silahlı Kuvvetleri ile Bolşeviklerin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın destekledikleri ve sahte Dağlı Hükümeti (Kuzey Kafkasya Meclisi,-B.B.) tarafından yönetilen Dağlılar arasında bazen sönen, bazen yeniden alevlenen kanlı ve gayet yorucu savaş cereyan ediyordu...”

Ne var ki, Denikin “Bolşevik yardımı” hususunda yanılıyordu. Böyle bir yardım genellikle mevcut değildi. O devir Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi Kafkasya Ülke Komitesi raporlarından birinde deniliyordu ki:

“...Kızılordu Kuzey Kafkasya’da halen Kumuk topraklarında ve HasefYurt bölgesinde mevcuttur. Bu ordunun esas çekirdeğini Terek nehrinin aşağı akıntısındaki kıyı sazlıklarında gizlenen XI.Ordu artıkları teşkil etmektedir....”(18)

1919’un sonbaharında bütün dağlık Dağıstan, Beyaz Rus birliklerinden temizlenmişti. Derbent işgal edilmiş ve yalnız Beyaz Hazar Denizi donanması’nın toplarıyla korunan iskele Denikin’in elinde kalmıştı. Çeçenistan’da Kuzey Kafkasyalılar, Beyaz Rus birlikleri komutanı General Dratsenko’nun karargahı bulunan Grozni şehrini tehdit ediyorlardı. İnguşistan’da ve daha ileride, batıda Beyaz Ruslar ancak ovalık bölgede tutunuyorlardı.

1919’un yazında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Heyeti Paris’de Slav Kuban Kazaklarının yerli iktidarını temsil eden Kuban Radası (Parlementosu) Hükümeti Heyeti ile bir “Dostluk Antlaşması” imzaladı. Antlaşma iki devlet teşkilatı arasındaki sınırlar meselesini barış yoluyla çözümünü öngörüyordu. Denikin bu antlaşmayı “Rusya’ya İhanet” diye ilan etmiş ve antlaşmanın baş girişimcisi olmak üzere Kuban Rada Başkanı Kulabuhov’u Yekaterinodar şehrinde asarak, Kuban Rada Heyeti üyelerini gıyaben mahkum etmişti.

Ne var ki bu olay, Kuban Kazakları arasındaki bağımsızlık hareketini kuvvetlendirmeye yaramış ve sonuçta Kuzey Kafkasya’daki Beyaz Rus hareketini oldukça zayıflatmıştı.

1920 Şubatına doğru Denikin ordusunun hezimete uğrayacağı artık belli oluyordu.13 Ocak 1920’de Sovyet güney doğu cephesi komutanı Smilga şu emri yayınlamıştı:

“...Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetini kurmak üzere Orconikidze (başkan), Kirov (Başkan yardımcısı), Stopani, Mdivani ve Nerimanov’dan (üyeler) oluşan ‘Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro’ oluşturulmaktadır...” 

Böyle bir heyetin kuruluşu (bir Rus, üç Gürcü ve bir Azerbaycanlı) “yeniden kurma” işinin yalnız Kuzey Kafkasya’yı değil, diğer Kafkas Cumhuriyetlerini de (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcüstan) kapsayacağını gösteriyordu.

Adı geçen olaylarda Kuzey Kafkas asıllı bolşeviklerin oynamış oldukları rol ilginçtir. İhtilale kadar ilerici Kuzey Kafkas aydınları arasında Rusya Sosyal Demokrat Partisi “Bolşevik Franksiyonu” üyesi genellikle yoktu. 1919 Mayısının sonunda Mahaç Dahadayev ile Ulubiy Buynakski adında iki Dağıstanlının teşebbüsüyle Kuzey Kafkasya Milli Hareketinin “Sosyalist Grup” adı altında sol kanadı teşekkül etti.

Bu grup kendi programına Kuzey Kafkasya Halk Kongresinin kabul ettiği kararları aynen almıştı. Sosyalist grup aynı zamanda sabık Rusya İmparatorluğunun federal esaslar üzerinde yeniden kurulmasını, Kuzey Kafkasya’nın tek milli ünite şeklinde birleşmesini ve mahalli işlerin yerlilere devredilmesini vesaireyi de talep ediyordu.Fakat Sosyalist grup bunun yanısıra yerli şeyhlerin ve özellikle “Kuzey Kafkasya Müftüsü” seçilen ve başta Dağıstan’da olmak üzere tüm Kafkasya’da gittikçe daha fazla nüfuz kazanmaya başlayan ve ikinci Şamil olmak ümidini besleyen Şeyh Necmuddin Gotsinski’nin siyasi işlere aktif olarak katılmalarına karşı çıkarak din aleytarı bir tutum takınmıştı.

Bu gibi endişeler Sosyalist Grubu yavaş yavaş kendi programlarında bütün halklar için derhal “Rusya’dan ayrılmak da dahil Self-determinasyon hakkını” açıkça ilan eden bolşeviklere yaklaştırıyordu. Bolşevikler Petrograd’da iktidarı zaptettikten sonra Sovyet hükümeti “Rusya ve Doğu Müslümanları”na bilinen çağrısını yapınca, Sosyalist Grup kendi saflarında henüz Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi üyeleri bulunmadığı halde bolşeviklerle açıkça işbirliği yapmaya başlamıştı.

Kuzey Kafkasya’nın bir kısmı Denikin ordusu tarafından işgal edildikten sonra , Sosyalist Grup üyeleri Bakü’ye, bağımsız Azerbaycan’a sığındılar. Bakü’de bunlar, kendilerini açıkça komünist ilan etmeden Bolşevik Partisi cüzdanlarını almış ve ayrı bir Kuzey Kafkasya Komünist Partisi’ni kuracaklarını bildirmişlerdi. Bu “ayrılığa” Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve daha sonra Moskova kesinlikle karşı çıktılar.(19) 

1919’un sonbaharında Denikin’e karşı isyanın en hararetli zamanında Sosyalist Grup üyelerinin çoğu Dağıstan’a dönmüş ve Komünist Partisi’ne mensup olduklarını gizlemeye devam ederek Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi Birliği’ne girmişti. Zamanla Savunma Konseyi’nde birçok kilit noktalar komünistlerin eline geçmiş ve Kızılordu birlikleri Kuzey Kafkasya sınırlarına yaklaştığı sıralarda bunların Savunma Konseyi’nde çoğunlukta bulundukları anlaşılmıştı.

Savunma Konseyi başkanlık makamı komünist Sultan-Sait Kazbekov tarafından işgal edildi. Ne var ki, hatta Kuzey Kafkas komünistlerinin istedikleri şeyler bile, Denikin’i bozguna uğrattıktan sonra Kuzey Kafkasya’yı işgal etmiş olan Sovyet makamlarının kurduklarından tamamıyle başka bir manzara arzediyordu. Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi kendi amacını, başkan Sultan Sait Kazbekov’un imzasıyla 17 Şubat 1920’de yayınladığı aşağıdaki bildiri ile ifade ediyordu: 

“...Kuzey Kafkasya’nın hürriyet ve bağımsızlığı için yapılan ağır dış mücadele sırasında seçilen Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi’nin yeni bileşimi, kendini (sabık Dağlı Cumhuriyeti toprakları düşmandan tamamen temizleninceye kadar) bütün Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ gibi kabul etmektedir. Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ olarak Savunma Konseyi, düşmandan artık temizlenmiş yerlerde yüksek iktidarı eline almakta, geriye kalan toprakların kurtuluşu ve devlet kuruluşu meselelerini son çözüme bağlamak üzere Kuzey Kafkasya Emekçi Dağlı Halklarının Genel Halk Kongresini toplamayı hedef edinmektedir.

Savunma Konseyi, memleketin bütün canlı kuvvetlerini, Kuzey Kafkasyanın bağımsızlık ve hürriyetini savunma hareketi etrafında birleştirerek, bütün günlük meseleleri şeriat ve ihtilal ruhunda çözümlemektedir. Çok ıstırap çekmiş olan Dağlı halk, barış ve kültürel gelişme arzu etmektedir. Bundan ötürü Savunma Konseyi, dış siyasette Birleşik Emekçi Dağlı Halklar Cumhuriyeti topraklarıyla sınırdaş olan bütün cumhuriyetlerle barışçı ve iyi komşuluk ilişkilerinin muhafazasını hedef edinmektedir.

Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi dış ve iç siyaset meselelerinde kendini sorumlu saymakta ve iktidarın tamamını üzerine almaktadır...”(20) 

Bu beyanname, ihtilalci fakat esas itibari ile demokratik prensipler üzerinde kurulmakla beraber, tek ve bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”ni oluşturmak arzusunu ifade ediyordu. Savunma Konseyi “Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro”nun kurulduğunu biliyor ve anlaşılan, yaklaşan Sovyet Ordularına kendi memleketinde Sovyet iktidarını ne şekilde görmek istediğini haberdar ediyordu.

1920 Martının sonunda Savunma Konseyi Beyaz Rus kuvvetlerinden kurtarılan Port-Petrovsk’a taşındıktan sonra, beyanname hemen hemen harfi harfine tekrarlanmıştı. Ne var ki Moskova Kafkasya’ya başka planlarla geliyordu. Kızılordu kurtarmak için değil, Kuzey Kafkasya Cephe Komutanı Tuhaçevski’nin bildirisinde denildiği gibi, Kuzey Kafkasyalılar‘ın “...kendilerini tekrar büyük işçi ve köylü Sovyet Rusyası’nın evlatları olarak görmeleri...” için geliyordu. 

Komünist Partisi tarafından “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi”nin Bolşevik kanatına baskı yapılmaya başlanmış ve bu kanat Bolşevik olmayan üyeleri Konseyden ihraç ederek 11 Nisan 1920’de şu kararı almıştı: 

“...Savunma Konseyi’ne artık ihtiyaç kalmadığından ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halkları arasında artık ihtilal komiteleri kurulmuş olduğundan Savunma Konseyi bu tarihten itibaren ‘İhtilal Komitesi’ adını almaktadır...”

Başka deyimle Sovyet iktidarı Kuzey Kafkasya’yı parçalama siyasetini uygulamaya başlamıştı. Savunma Konseyi’ne bağlı askeri birlikler ise dağıtıldı. Sovyet Rusya’sında o dönem de “savaş komünizmi” hüküm sürüyordu. Onun şiddet ve baskı hareketlerine Kuzey Kafkasya’da da başvuruldu. Aydınların yurtsever kısmı arasında tutuklanmalar başladı. Kızılordu ile gelen siyasi komiserler ve skeri birlikler, işgal edilmiş düşman memleketinde imişler gibi davranıyorlardı. Savaş komünizmi zamanında yürürlükte olan "iaşe teslimat usulü" sık sık halkı açıkça yağma şeklini alıyordu. Bu arada Sovyet hükümeti Kafkasya'da istila sİyasetine devam ediyordu.

Sovyet hükümetinin rezilce hareketleri yüzünden Kuzey Kafkasya'da büyük bir isyan patlak verdi. 1920'nin sonbaharına doğru Dağıstan bu isyanın merkezi haline gelmişti. Ne var ki daha aynı yılın yazında Kuzey Kafkasya'nın batısında Karaçaylılar ve Çerkesler de ayak­lanmış ve general Sultan Kılıç Girey komutasında dağlık bölgeleri düş­mandan temizleyerek Maykop-Mineralnıye Vodi cephesini kurmuşlardı. Dağıstan'da isyan 1921 yılının başına doğru en geniş ölçüyü bulmuştu. Moskova bu isyana karşı üç orduyu (IX..X. ve XI. orduları) sevketmek zorunda kalmıştı. İsyanın başlıca merkezi olan Dağıstan'da 67 piyade taburu, 10 süvari alayı, çok sayıda muhasara topları da dahil her çeşit toplar, zırhlı ve otomobil birlikleri yerleştirilmişti.(21)

İsyanın amaçlarını karakterize eden Sovyet tümen komutanı Todorski, isyanın "...milli -kurtuluş sloganı altında yürütüldüğünü..." yazıyordu.(22)

Şubat 1921'de Kızılordu birlikleri, Moskova'da kısa bir müddet önce Gürcistan'la "Dostluk Antlaşması" imzalan­mış olmasına rağmen, bu cumhuriyet üzerine saldırdılar. Bundan evvel Ermenistan da işgal edilmişti. Gürcistan'ın İşgali üzerine Kuzey Kafkasya’daki isyan hareketi oldukça güç bir duruma düşmüştü.(23)

Ne var ki, mücadele daha üç ay devam etmiş ve Kızılordu isyancı birliklerin teşkilatlı direnişini ancak 1921 Haziranının sonuna doğru bastırabilmişti. İsyanı yönetenler­den Şeyh Necmuddin Gotsinski 1924 yılına kadar dağlarda gizlenmişti. İmam Şamil'in isyanın başlangıcında Türkiye'den Dağıstan'a gelen torunu Said Şamil ve General Sultan Kılıç Girey artık Sovyet işgali altında bulunan Gürcistan yoluyla Anadolu'ya oradan da İstanbul'a geçmeye muvaffak olmuşlardı.

1920-1921 İsyanı Sovyet Hükümeti'ni bir sıra politik tavizler vermek sorunda bırakmıştı. Bunlardan başlıcası, Kuzey Kafkasya'nın ilan edilen sözde "özerkliği" idi.

Fakat bu "özerklik" bile Sovyet iktidarının kurulmasına yardım eden Kuzey Kafkas komünistlerinin ve onları destekleyenlerin istedikleri şekilde İlan edilmemişti. Sovyet olmakla beraber "Tek ve Birleşik Kuzey Kafkasya" yerine "Rusya Merkez İcra Komitesi"nin 20 Ocak 1921 tarihli kararnamesiyle iki cumhuriyetin kurulmuş olduğu bildirili­yordu: "Dağıstan ve Dağlı Özerk Sovyet Cumhuriyetleri." 

Bu karar, bu güne kadar Kuzey Kafkasya'da uygulanan "parçala ve hükmet" prensibinin ilk belirtisi idi. Her iki cumhuriyetin toprakları, (esas itibariyle Dağlı Cumhuriyeti daha küçük parçalara bölünerek) Kuzey Kafkasya'da 1924'de kurulan özerk cumhuriyet ve eyaletlerin halen kap­sadığı aynı toprakları kapsamakta idi. Çarlık zamanında yerli halktan müsadere edilen topraklar Kuzey Kafkasyalılara iade edilmedi.

Kuzey Kafkasya'ya özerklik veren Sovyet Rusya hükümeti büyük vaatlerde bulunuyordu. 17 Kasım 1920'de Vladikavkaz'da toplanan "Kuzey Kafkas Temsilcilerinin Olağanüstü Kongresi"nde Sovyet Hükümeti adına konuşma yapan zamanın Milli işlerle Görevli Komiseri Stalin şöyle diyordu:

"...Özerkliğin bütün anlamı. Dağlıları kendi memleketlerinin idaresi içine sokulmalarındadır...

...Adamlarınızın, memleket idaresinin bütün sahalarına getirilmesi gerekliliği vardır. Burada sözü edilen özerklik, dilinizi, hayat tarzınızı bilen adamlarınızın bütün idare organlarında yer almaları şeklinde anlaşılmalıdır...

...Özerkliğin, size bağımsız hareket etmenizi öğretmesi lazımdır. Özerklikten maksat işte budur..."

Daha sonra Stalin şu perspektiflerden bahsetmiştir.

"...Özerkliğin sonuçları derhal alınmayacaktır: yerli adamlardan, bir günde memleketi yönetecek tecrü­beli idareciler yaratılamaz. Fakat kendinizi tamamen memleketin idaresine verdikten iki üç yıl sonra içinizden öğretmenler, iktisatçılar, ziraatçılar, askerler, hukukçular, parti, ve Sovyet işçileri yetişecektir. İşte o zaman kendi kendinizi idare etmenizi öğrendiğinizi göreceksiniz..."

Bu parlak vaatler, Stalin'in dediği gibi yalnız "iki üç yıl" sonra değil, bugün de gerçekleşmemiştir. Aksine başlangıçta, özellikle milli kültürü geliştirme sahasında bazı özerklik belirtileri mevcut olduğu halde, 1920'lerin sonuna doğru Sovyet hükümeti açıkça zorla milliyetsizleştirme ve Kuzey Kafkasya'da her türlü gerçek milli faaliyet belirti­leriyle mücadele yolu üzerinde yürümeye başladı.

*******

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Toplantısı 10 Aralık 1948'de "İnsan Hakları Beyannamesi'"ni onaylarken Güney Afrika Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan ile birlikte Sovyetler Birliği'nin basında bulunduğu bütün Komünist Blok Ülkeleri çekimser oy kullandılar. Bu, ancak, insan ve milli azınlık­ların haklarına ait bildiri tezlerinin, bunları kendi iç siyasetinde daima ihlal eden Sovyet Hükümeti'nin işine gelmemesiyle izah edilebilir.

Sovyetler Birliği'nin iç siyaseti, adı geçen "haklar"a uymaya çağıran Birleşmiş Milletler Teşkilatı Tüzüğünün maddeleriyle de açıkça zıtlaşmaktadır. Sovyet Hükümeti'nin bütün iç siyaseti, insan ve milli azınlık haklarının aralıksız ve sistematik ihlalinden ibarettir. Bu arada bu siyaset, Bolşeviklerin Petrograd'da iktidarı zapt ettikten önce ve sonra milli siyaset sahasında bulundukları geniş vaatlere de aykırıdır.

Bunlardan birincisi, Bolşeviklerin özel bildirilerde ve parti programında bir çok defalar ilan etmiş oldukları sabık Rusya imparatorluğu Halklarının Rusya'dan "ayrılmak ve bağımsız devletlerini kurmak hakkı da dahil kaderlerini biz­zat kendilerinin tayin etme" hakkının ihlalidir.

Bolşeviklerin bütün parlak vaatlerine rağmen, Rusya İmparatorluğunun eski sınırları 1922 yılına doğru, üstelik her zaman silahlı kuvvetler kullanmak suretiyle ve yerli nüfusun ezici çoğunluğunun iradesine karşı hemen hemen yeniden kurulmuş bulunuyordu.

1924'de Dağlı Özerk Cumhuriyeti ortadan kaldırılmış ve Kuzey Kafkasya'da Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'nden başka, bugün üç "otonom Cumhuriyet" (Çeçen-İnguş, Kuzey Osetya, Kabartay-Balkar) ve iki "otonom bölge" {Karaçay- Çerkes, Adige) ile temsil edilen bir kaç "özerklik" kurulmuştu. Bu arada Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi idari bakımdan Stavropol Eyaletine, Adige Özerk Bölgesi ise Krasnodar Eyaleti'ne bağlanmıştı. Dağıstan da dahil, bütün Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri doğrudan doğruya Moskova'ya bağlı bulunmaktadır.

Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyet ve eyaletleri Sovyet milli siyasetinin bir "deneme sahası"nı teşkil ettiği söylenebilir. Bu sahadaki hemen hemen bütün yenilikler, "deneme devresi"ni ilk önce Kuzey Kafkasya'da geçirmek­tedir.

1924'de Kuzey Kafkasya son olarak parçalara ayrıldık­tan sonra aynı siyaset, tarihi, mazi, kültür, ırk ve dil bakımından bir bütün olan Türkistan'da da uygulandı.

Hruşçev zamanında başlayan ve Kuzey Kafkasya'da halen hemen hemen tamamıyla gerçekleştirilmiş bulunan milli okulların Ruslaştırılması da bir deneme olarak kabul edilebilir.Batı Avrupa sömürgeciliği, son safhalarda kendi sömürgelerinin ayrı ayrı dilli ve hatta çoğu zaman birbirine düşman halklarını birbirine yaklaştırmış ve böylece bir nevi milli birlik yaratmış olduğu halde (ki şimdi bu esas üzerinde kurulmuş onlarca yeni ve yeterli kadar istikrarlı Asya ve Afrika devlet kuruluşları mevcuttur), Sovyet idare sisteminde, uygulanan denenmiş "parçala ve hükmet" prensibi hüküm sürmekte idi ve bugün de sürmektedir. Kuzey Kafkasya'da bu prensip başta kültür alanında olmak üzere, sözde "Sovyet Kuruluşu"nün bütün sahalarını kapsamak­tadır.

Yerli meselelerin henüz nisbi hürriyet şartları altında halledildiği 1920 yıllarında, Kuzey Kafkasya'nın ileri gelen şahsiyetleri Sovyet Hükümeti'nin idari teşkilat sahasındaki bölücü siyasetini önlemek ve kültür sahasındaki gayretleri birleştirmek suretiyle birliği muhafaza etmeğe çalışıyorlardı.

Fakat 1930'ların başına doğru ortak nitelik taşıyan bütün müesseseler ortadan kaldırılmaya başlandı. Mesela ayrı ayrı milli bölgelerdeki aynı tip enstitülerin çalışmalarını koordine eden "İlmi Araştırma Enstitüleri Merkezi" kapatıl­dı. Kuzey Kafkas halklarının ortak müzesi kapatılarak, müze eşyalarının bir kısmı Moskova'ya gönderildi, kısmen de yerli müzeler arasında paylaştırıldı. Rostov-Don şehrinde bulunan ve Kuzey Kafkasya'nın etnografı, tarih ve kültür meselelerini araştıran "Kuzey Kafkasya Araştırma Enstitüsü"de aynı akıbete uğradı.

Fakat, "Kuzey Kafkasya Birliği"ne indirilen en büyük darbe, "Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin kapatılması oldu. Bu komite, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş işini uygulamak üzere Moskova'dan gönde­rilen Sovyet dilcisi Prof. Yakovlev'in (ölmüştür) etkisiyle, birbirine hiç de benzemeyen Latinleştirilmiş alfabeler, yal­nız birbirine yakın akraba diller için değil (ki esas itibariyle bir bütün olarak Kuzey Kafkas dilleri öyledir), aynı zamandaşu veya bu dilin lehçeleri için de düzenlenmişti. Buna karakteristik bir örnek olarak Kuzey Kafkasya'da üç "otonomi"ye bölünen Adigeler gösterilebilir: Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetleri ve Adige Özerk Eyaleti. Bu tek halkın her üç kısmı da ana dillerinde kendilerini "Adige", dillerini de "Adigebze" (Adige dili) diye adlandırıyorlar. Buna rağmen önemsiz lehçe farklarından faydalanılarak bu kısımlardan her biri için, ayrı birbirine benzemeyen alfabeler ve bunun sonucu olarak da üç "edebi dil" oluşturuldu.

"Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin tasfiyesi Kuzey Kafkas dilcilerini bu anormalliği düzeltmek imkanından yoksun bıraktı. 1930'ların sonunda Moskova'nın baskısı ile Latin alfabesinin Rus alfabesiyle "ihtiyati olarak" değiştirilmesi sırasında aynı durum korunmuştur. Bütün bun­lar Kuzey Kafkasyalıların gerçek milli haklara sahip olmadıklarını ve Sovyet Hükümeti'nin sonuçta onları milliyetsizleştirmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.

İhtilalin en büyük başarılarından biri olarak gayri Rus halklarının dillerine kendi topraklarında Rus dili ile eşitlik sağlaması ve gayri Rus halklara mahsus kendi dillerinde yönetim yapan milli okulların açılması kabul ediliyordu.

Ne var ki; Kuzey Kafkasya'da yerli diller hiç bir zaman eşitliğe kavuşmamıştır. Bir yandan bu, yerli nüfusun çok dilli ve ayrı ayrı dil ünitelerinin nispeten az sayıda olması ile açıklanıyordu. Fakat burada, parti, devlet ve ekonomi cihazının üst ve orta kademelerinde yerli dilleri bilmeyen Rus asıllı memurların her zaman çoğunluk teşkil etmelerinin büyük rolü olmuştur. Bu yüzden en alt kademelerde de dahil bütün resmi dairelerde işlemlerin Rus dilinde yürütülmesi gerekiyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar. Komünist Partisi'nin Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Bölge Komiteleri birinci sekreterlerinden hiç biri, yerli asıllı değil­di. Yalnız Kabartay-Balkaristan'da 1922'de Komünist Partisi'nin ayrı bir eyalet komitesinin kurulduğu günden itibaren bu makamı işgal eden Kabartay-Balkar Eyalet Komitesi birinci sekreteri Betal Kalmıkov bir istisna teşkil etmekteydi. Gerçi 1937 kanlı temizlikler sırasında Dağıstan'da (Necmuddin Samurskı) ve Kuzey Osetya'da (Aslanbek Butayev) Komünist Parti bölge komiteleri birinci sekreterliklerine yerli adamlar atanmışlardı, ama bu atan­maların onları sırf suçlamak imkanını elde etmek üzere yapıldığına şüphe yoktu. Gerçekten de birkaç ay sonra onlar "burjuva milliyetçiliği" ile suçlandırılarak kurşuna dizilmişlerdi. Betal Kalmıkov da aynı akıbetten kurtula­mamıştır.

Kuzey Kafkasya'da bugün ana dilinde eğitim yapan milli okullar, esas itibariyle, artık mevcut değildir. Yalnız Dağıstan'ın en ücra dağ bölgelerinde sadece ilk öğrenim yılında öğretim ana dilinde yapılıyordu. Diğer bütün bölgeler de ana dili şimdi bir ders gibi okutuluyor. Şehir okullarında ise bu bile yok. Ana dili, Sovyet iskan siyaseti sebebi ile nüfusu sözüm ona "enternasyonalleştirme"nin uygulandığı köy bölgelerinde de okutulmuyor. Bilindiği gibi bu siyaset sonucu olarak dağlık bölgelerden çıkarılan nüfus ve sürgün­den dönmekte olan Çeçen-İnguş ve Karaçay-Balkarlar, bir adet olmak üzere ancak Rus dilinde öğretim yapılan karma dilli kolhoz ve solhozlara yerleştirilmektedirler. Aynı dilli çocuk sayısının, onlar için ayrı bir okul açmaya imkan veren yerlerde bile ana dilinde öğretim yapılmıyordu. Böylece 1930'larda alfabelerin Ruslaştırılması ve Sovyet ve milletler­arası terimlerin Kuzey Kafkasya dillerine zorlu Rus telaffuzununda sokulması ile başlayan "Ruslaştırma siyaseti", Kuzey Kafkasya'nın bugün, anadilinde öğretimin yasaklanmış olduğu ve Ruslaştırmanın Rus dilinde öğretim yapan okullar yardımıyla yapıldığı Çarlık zamanlarına dönmesini sağlamıştır.

Fakat bugün Kuzey Kafkasya'da Ruslaştırma vasıtasına yalnız okullar çevrilmiş değildir. Kuzey Kafkasya'da uygulanmakta olan demografik siyaset de bu hedefi takip ediyordu. Örneğin, 1957'de Kuzey Osetya nüfusunun karışımı hakkında verilen bilgiye göre, bu nüfus "...büyük bir çeşitlilik göstermemekte ...şehirlerde Ruslar ve Osetinler, köy bölgelerinde ise Osetinler çoğunluk teşkil etmekte­dirler…"(24)

O zamanki durumu aksettiren bu bilgi, 1939 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına dayanıyordu. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı öncesinde Kuzey Kafkasya Özerk Cumhuriyetleri'nin yerli nüfusu, her yerde büyük çoğunluk teşkil ediyor ve genel nüfus sayısının % 67 - % 70 oranından aşağıya düşmüyordu. Hatta Çeçen-İnguş'da bu oran % 80'in, Dağıstan'da da % 90'ın üstünde idi. Ne var ki 1959 nüfus sayımı artık tamamıyla ayrı bir tablo sergiliyordu. Bu nüfus sayımının sonuçlarına göre, yerli nüfus oranı şöyle idi:Dağıstan'da % 69.3, Kabartay-Balkar'da % 53.4, Kuzey Osetya'da % 47.8, Çeçen- İnguş'da %41.1, Karaçay-Çerkes'de % 39.0, Adige Özerk Eyaleti'nde %20.3. 1959 sayımı her "özerklik"in yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalıları hesaba katmayarak, ancak bu "özerklikler"e ad veren halkları alıyordu.

Yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalılar da katılacak olursa, bu oran her yerde bir parça yükselmiş olur. Fakat her ne olursa olsun, 1959 nüfus sayımı rakamları, önceki nüfus sayımına kıyasla Kuzey Kafkasya yerli nüfus oranının önemli derecede düştüğünü göstermektedir. Bir yan­dan bu Kuzey Kafkasya'dan bir sıra halkların (Çeçen-İnguşlar ve Karaçay-Balkarların) 1944'de tüm olarak zorla sürülmüş olmalarıyla ilgilidir. Örneğin, 1959 nüfus sayımı sırasında bu halklardan aşağı yukarı 300.000 kişi, henüz sürgün bölgelerinde bulunuyordu. Fakat, yerli nüfus oranında meydana gelen düşüklüğün başlıca sebebini, Kuzey Kafkasya'nın Sovyetler Birliği merkezi bölgelerinden getiri­len göçmenlerle sistematik şekilde iskanı teşkil etmektedir. Bu göçler, nüfusu "enternasyonalleştirme" sloganı altında yapılıyordu. Ne var ki bu "enternasyonalleştirme"de başrolü, Kuzey Kafkasya'da yeni yerleşenlerin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ruslar oynamaktadır.

Sonuçta; daha 1960'da Kabartay-Balkar komünist teşkilatının eyalet konferansında tespit edildiği gibi, Kuzey Kafkasya'da "...2-3 halkın temsilcilerinin birarada yaşadıkları herhangi bir köyü bulmak bir meseledir..."(25) Yabancıların bu akını, anayurtlarında milli azınlık haline gelmekte olan Kuzey Kafkasya'nın yerli nüfusunda mem­nuniyetsizlik uyandırmakta ve protestolara sebep olmaktadır.

Sovyet hükümetinin bu siyaseti sonucunda Kuzey Kafkasya'nın Özerk Cumhuriyetleri, vaadedilen parti ve devlet-ekonomi cihazının "yerleştirilmesinden" , bu vaatlerin verildiği zaman olduğu gibi bugün de çok uzak bulunuyor.

Örnek olarak Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyeti'ni ela alalım. Bu cumhuriyette 1957'de halk ekonomisinde çalışan genel 12.158 uzmandan 3.012'si Kabartay-Balkar, 7.560'ı Rus idi. 1966'nın sonunda bu rakamlar şöyle bir yük­seliş göstermişti: 8.505 Kabartay-Balkar, 15.902 Rus. (26) Aynı orantılar Kuzey Kafkasya'nın diğer Sovyet milli otonomileri içinde karakteristiktir. Yerli Kuzey Kafkasya nüfusunun kendi topraklarında fiili iktidara sahip olmamaları, hemen hemen "Güney Afrika" ilişkilerini doğurmaktadır.

Kuzey Kafkasya'nın gelişmekte olan sanayiinin en "temiz" ve en iyi ödenen işlerinde yerli nüfus azınlıktadır. Örneğin, Kabartay-Balkar'ın makina inşaatı sanayinde çalışanların oranı 1965'de şöyle idi: Kabartaylar % 11.5, Balkarlar % 3.5, Ruslar % 77 ve başkaları % 8. Buna karşılık tuğla ve kiremit üreten imalathanelerde Kabartayların oranı % 88.2, Balkarların % 0.8, Rusların % 6.8, başkalarının da % 4.2 idi.(27)

Şunu da unutmamak lazımdır ki gerek Kabartay-Balkar'da , gerekse Kuzey Kafkasya'nın diğer otonomilerinde bu gibi imalathanelerde birçok işler hala el ile yapıl­maktadır. Sözde "işçi kadrolarının enternasyonalleştirilmesi" bütün Kuzey Kafkasya'da aynı tabloyu meydana koymak­tadır. Böylece talihsiz yerli nüfus her yerde kötü ve az ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Halbuki Kuzey Kafkasyalılar çok eski zamanlardan beri metal işlemede ve diğer ince işlerde gösterdikleri maharet ile büyük bir ün kazanmışlardı. Bugün de onlar, yük­sek kalifiyeli uzmanlar yetiştirmek için gereken bütün vasıflara sahip bulunmaktadırlar.

Kuzey Kafkasya ekonomisinin gelişme meselesine Sovyet propagandasında geniş yer verilmektedir. 1959-1965 yılları istatistiklerine göre, Dağıstan'da 35, Çeçen-İnguş'da 22, Kabartay-Balkar'da 18 ve Kuzey Osetya'da 13 yeni fab­rika inşa edilmiştir. Fakat Kuzey Kafkasya'nın sözüm ona "endüstrileşmesi"ni ancak merkezileştirilmiş Sovyet ekonomik sistemi çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bu sistem yerli resmi makamların ekonomik haklarını en aza indirmektedir. Bu makamlar, örneğin, Çarlık Rusyası'nda belediyelere tanınan haklara bile sahip değildirler.

Kuzey Kafkasya "milli otonomileri"nin bütçeleri ve ekonomik gelişme planları Moskova'da hazırlanmaktadır. Kuzey Kafkasya'nın az çok büyük sanayi kuruluşları "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluşlar" olarak ilan edilmiş ve yerli makamların idaresinden çıkarılmıştır. "Yerli sanayii"nin kapsamına ancak küçük atelyeler, kolhoz demirhane ve değirmenleri, meyva suları satan kulübeler v.b. girmektedir.

Örneğin Dağıstan'da,1958'de böyle küçük kuru­luşların sayısı 2.600'ü buluyordu. Ne var ki; bütün gayri safi üretim hacminin dörtte üçünü, yerli makamlara bağlı bulun­mayan 350 büyük sanayi kuruluşu (fabrikalar, petrol ve gaz ocakları) veriyordu.(28) Herhangi bir imalathane yeniden donatılarak büyük bir fabrikaya çevrilince, bu fabrika hemen "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluş" diye adlandırılmakta ve yerli makamların idaresinden alınmak­tadır. Hatta "bölgesel öneme haiz" kuruluşlar bile, "özerk cumhuriyetler" için merkezde kabul edilen bütçenin bir kıs­mım oluşturmakta ve ancak bu bütçenin ön gördüğü çerçeve içinde gelişebilmektedirler.

Bu, kamu hizmetleri için de söylenebilir. Sovyetler Birliği Yüksek Şurası'nın Aralık 1963 tarihli oturumunda konuşma yapan Kuzey Osetya delegesi A.O. Basiyev, Sovyetler Birliği Devlet Planlama Teşkilatı ile Rusya Federasyonu Bakanlar Kurulu izin vermediği için, cumhuriyetin halka sıhhi içecek su sağlamak amacıyla gereken su tesisatım uzun yıllardan beri yapamadığını söylemiştir. Kuzey Kafkasya'nın tükenmez doğal zenginlik­leri (petrol, doğal gaz, çeşitli madenler) ancak, Çarlık İmparatorluğu harabeleri üzerinde çok daha etkili milli zulüm sistemini kuran Sovyet rejimi yararına işletilmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Kuzey Kafkasya'da ekonomik baskılara ve uzun dönemli kovuşturmalara rağmen Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu gelenek ve göreneklerine uygun davranmaya devam ettikleri İslamiyet ile mücadelede de faydalanılmaktadır.

Uzun yıllardan beri resmi makamlar, "zararlı dini kalıntılar" aleyhine sürekli propaganda yaparak Kuzey Kafkas kolhozlarında domuz yetiştirilmesi için büyük çabalar sarfetmekteydiler. Fakat bu propagandadan bekle­nilen sonuçlar alınmayınca, daha Hruşçev zamanında Kuzey Kafkasya'nın milli cumhuriyet ve eyaletlerinde Kuzey Kafkasya hayvancılığının başlıca ürünü olan koyun etinin satın-alma fiyatlarını hükümet yapay bir şekilde azaltmış, domuz etinin fiyatını ise o nispette yükseltmişti. Komşu Rus bölgelerinde ise fiyatlara dokunulmamıştı. Halbuki Kafkasya'da koyun eti domuz etinden her zaman daha pahalı olmuştur. Hruşçev devrinin bu önlemi hala yürürlükte bulun­maktadır.

Sovyet hükümeti, sözüm ona "enternasyonalleştirme" siyasetini ( bu siyaseti engelleyen herşeyi ortadan kaldırmaya çalışarak), her türlü metot ve araçlarla yürütmeğe devam etmektedir.S

ovyetler Birliği'ndeki milli problemleri inceleyen Amerikalı araştırmacı Profesör Pipes'in kitabını (R.Pipes:"The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism ", Cambridge, 1964) eleştiren Sovyet yazarlarından S.Badalbiyan şunları yazmaktadır:

"...Kuzey Kafkasya Dağlılarının doğrudan doğruya karakteristiğine geçen R.Pipes , hiçbir delil göstermeden, onların herhangi bir etnik ve kültür birliğinin söz konusu olamayacağını iddia etmektedir. Pipes aynı zamanda onlarda ortak sosyo-politik menfaatlerin yokluğunu da belirtmektedir.

Bu gibi iddialar yalnız Kafkasya uzmanı Sovyet bilginlerinin değil, yabancı ülkelerdeki bir çok vicdanlı araştırmacıların vardıkları sonuçlarla da son derece çelişme halindedir.

Bu sonuçları paylaşan tanınmış Sovyet doğu bilimcisi E.İ. Krupnov, Kafkasya Dağlılarının yaşayış tarzının ortak geleneklerinin varlığını ve dayanıklılığını kaydetmektedir: Evlerin tipleri, ev inşaat usulleri, mefruşat, iş aletlerinin şekilleri, giyecek, süsler v.b. 

Hemen hemen bütün Kafkas Halklarının çok eski zamanlardan beri günümüze kadar gelen kültür şekillerinin kesin birliği ve devamlılığı, arkeologlar, etnoğraflar, sosyologlar, tarihçiler v.b. gibi çeşitli sahalara mensup bilginler tarafından tesbit edilmektedir. 

Dağlı Halkları arasındaki dostluğun ve karşılıklı yardımın kökleri asırların derinliklerine kadar uzanmaktadır. Bu özellikler, yabancı esaretçilere karşı ortak kurtuluş savaşlarında daha da çelikleşiyordu. Kafkasya tarihindeki birçok olaylar bunu ortaya koymaktadır...”(29)

Yukarıdaki satırların Kafkasyalı yazarı, Kuzey Kafkasya halklarının kader ve emellerinin ortaklığına tamamen haklı olarak işaret etmekle beraber, Sovyet hükümeti tarafından yürütülen bütün resmi siyasetin, bu ortaklığı yok etmek istediği ve keza buna sahip olanlara Sovyetler Birliği’nin “egemen Rus halkı” tarafından yutulmasını sağlamak hedefini güttüğü gerçeğini suskunlukla geçiştirmektedir. 


DİPNOTLAR 
(1) Narodı Kavkaza , Moskova,1966, s.9.
(2) G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova, 1965, s.7-8
(3) a.g.e. ,s.14
(4) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza , Moskova, 1960, s.85.
(5) Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze, 1967, s.149.
(6) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı Moskova, 1957, s.172.
(7) İstoriya Dagestana. cilt 1,Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı, Moskova,1967, s.127.
(8) a.g.e. ,s.174.
(9) Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar), Moskova, 1953, s.17. 
(10) İstoriya Dagestana,cilt 1, s.171.
(11) İstoriya Severo-Osetinskoy ASS,Moskova, 1959, s.135.
(12) Kırım savaşında Asya cephesindeki muharebe sahaları.
(13) M.Venyukov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza, Russkaya starina, Kitap22, 1878, s.249.
(14) P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomorskogo poberejya Kavkaza, Kiev, 1904, s.5-6.
(15) P.Gavrilov: Ustroystvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza , Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2, s.4.
(16) A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestana, Mahaçkala, 1927, s.151-163.
(17) Denikin: Oçerki russkoy smutı, cilt 4, s.136.
(18) Borba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg.,Moskova ,1958, s.307 
(19) a.g.e. ,s.394-395.
(20) a.g.e. ,s.377.
(21) A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestana, Moskova,1925.
(22) a.g.e. ,s.49.
(23) Borba za ustanovleniye i uproçneniye Sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg. ,s.485.
(24) Severnıy Kavkaz, AN SSSR-
(25) Bratskoye sotrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar, 1966, s.85. 
(26) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.89 
(27) a.g.e. ,s.82.(28) Dagestanskaya ASSR,Mahaçkala,1958, s.134.(29) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.191 

KAYNAKÇA 
A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestane, Mohaçkale, 1927.
A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestane, Moskova, 1925.
Barba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestane 1917-1921 gg, Moskova, 1958
Bratskoye Satrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar,1966
Dagestanskaya ASSR, Mohaçkale,1958.
Denikin: Oçerki russkoy smutı,cilt 4.(ş.y.),(t.y.)
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza, Moskova,1960.
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı, Moskova, 1957.
G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova,1965.
İstoriya Dagestane. Cilt 1, Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı , Moskova, 1967.
İstoriya Severo-Osetinskoy ASSR, Moskova,1959
M.Venyakov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza. Russkaya starina, Kitap 22. (ş.y.),1878.
Narodı Kavkaza ,Moskova,1966.
Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar) ,Moskova,1953.
P.Gavrilov: Ustroytvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza, Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2. (ş.y.) (t.y.)
Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze , 1967.
P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomosskogo poberejya Kavkaza, Kiev,1904.
Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyatigorsk, 1968.
R.Pipes: The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism, Cambridge,1964.
Severnıy Kavkaz, AN SSSR-İnstitut Geografii, Moskova , 1957. 

EKLER 

* Kitabın 1. baskısı; S. Ersin Berzeg tarafından Münih’de çıkan “Dergi” No : 61’den (München, Mannrhadstrasse 6) alıntı yapılarak hazırlanmış, Nisan 1973’de Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce bastırılmıştır.
* Ön ve arka kapak resimleri; Adigey Cumhuriyeti Basın ve Dış İlişkiler-Milliyet Politikaları Başkanlığı, Cumhuriyet Basın-Yayın Birliği “Adigey”in yayınlamış olduğu 1997-1998 yılları takviminden alınmıştır. Ön kapak resminin adı, “Savsurukonun Yeniden Ortaya Çıkışı”, arka kapak resminin adı, “Yüzyılın Derinliklerinden”dir.* Yazarımızın biyografisi; S. Ersin Berzeg’in “Kafkas Diasporası’nda Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü”adlı kitabından (Samsun 1995) alınmıştır.
* Yazarımızın Fotoğrafı; M.Aydın Turan’ın Tarih ve Toplum Dergisi,(İst.), Sayı 161, s. 51 ‘de ki “Kafkas Dağlıları Halk Partisi-1” adlı makalesinden alınmıştır.
* 1. sayfadaki Kafkasya Fiziki haritası; Ahmet Hazer Hızal’ın, “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 141. sayfasından (Orkun Yay. Ankara 1961), 6. sayfadaki İmam Mansur’un resmi; Tarık Cemal Kutlu’nun, “İmam Mansur” adlı kitabının ön kapağından(Bayrak Yay.İst.1987), 7. sayfadaki İmam Şamil’in resmi; “Kafkasya Gerçeği Dergisi” sayı:5 s.33’den 9. sayfadaki Sürgün Resmi; “Şapsığya Gazetesi” Soçi, Sayı ?, s.( ? )’den, 13. sayfadaki Kafkasya Siyasi Haritası; Samsun Birleşik Kafkasya Derneği arşivinden 14. sayfadaki Fotoğraf; Ahmet Hazer Hızal’ın “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 60. sayfasından (Orkun Yay. Ankar 1961). 15. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.79’dan, 23. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.120’den 24. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.82’den. 27. sayfadaki Kafkasya Siyasi (Sovyet) Haritası; Özdemir Özbay’ın, “Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya” adlı kitabının 222. sayfasından (Ankara 1996) alınmıştır.

Ocak
01.01.1978 - Kuzey Kafkasya'lı yayıncı ve yazar Dr. Vasfi Güsar istanbul'da öldü
05.01.1860 - Kafkas göçmenlerinin sorunlariyla ilgilenmek üzere "Göçmen Komisyonu" kuruldu.
08.01.1961 - Dünya güreş şampiyonu Yaşar Doğu öldü.
08.01.1962 - Pşimaho Kosok öldü.
02.01.1922 - Karaçay - çerkesk özerk Bölgesi'nin kuruluşu
12.01.1989 - Olimpiyat 2. si, Avrupa şampiyonu, Adil Candemir öldü.
16.01.1922 - Balkar ulusal semtinin Kaberdey özerk bölgesi'ne eklenmesi.
19.01.1931 - Yazar Fetgerey şöenu öldü.
24.01.1517 - Mısır çerkes Sultanlığı'nın yıkılışı.
29.01.1890 - Tunuslu Hayrettin Paşa (TLAŞ) istanbul'da öldü.

Şubat
04.02.1871 - Şeyh Şamil Med ine'de öldü.
06.02.1946 - General Kılıç Girey'in idam edilmesi
09.02.1944 - Hayrullah Süleyman Yediç öldü.
10.02.1947 - Bestekar Muhlis Sebahattin öldü.
11.02.1945 - Yalta Konferansı.
12.02.1840 - Büyük Adige tarruzu ve Bahar Zaferi.
23.02.1944 - Çeçen - İnguş halkının diger bazı Kuzey Kafkasyalılarla. birlikte Sibirya'ya sürülmesi.

Mart
01.03.1811 - Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nrn Kahire'de hile ile Çerkes Beylerini öldürtmesi.
04.03.1921 - Abhazya Muhtar.S.SC. kuruldu.(Başkenti: Sohum)
04.03.1936 - Mısır çerkes Kardeşler Cemiyeti Baskani Abdülhamit Huştoko'nun ölümü.
08 Mart ?? - Dünya Kadınlar Günü.
08.03.1922 - Yazar Hadağatle Asker'in doğumu.
14.03.1853 - Adige dil'i günü (İlk Adige alfabesinin basıldığı tarih)
17.03.1944 - Kuzey Kafkasya Kurtuluş Savaşı'na katılan Albay Süleyman izzet Tsey öldü.
21 Mart ?? - Dünya Irkçılıkla Mücadele günü.
24.03.1789 - Ruslarm Anapa'ya saldırısı.
24.03.1941 - Prof. Aziz Meker İstanbul'da öldü.
26.03.1961 - Prof. Ahmet Nabi Magoma öldü.
27 Mart ?? - Dünya Tiyatrolar Günü.

Nisan
04.04.1972 - Bek Sultan Batırhan öldü.
05.04.1972 - Abazin yazar Jir Hamit öldü.
08.04.1901 - Büyük komutan Naip Muhammed Emin öldü.
08.04.1960 - Abhaz ozan Dirmit Gulya öldü
13.04.1794 - Şeyh Mansur öldü.
14.04.1922 - Adige tarihçi Met çunatuko İzzet Paşa öldü.
20.04.1922 - Güney Osetya özerk bölgesi kuruldu. (Baskenti : Tsinwali)
24.04.1852 - Haci Murat'ın ölümü.
24.04.1973 - Yazar ve yayıncı Mehmet KETEY öldü

Mayıs
01.05.1952 - Çerkesyalı yazar Tambi Elehoti öldü
02.05.1923 - Batı Anadoludan Çerkes köylerinin tehciri.(12.5.2923--18.12.1923)
10.05.1954 - Büyük Kafkas Tarihçisi General İsmail Berkuk Londra'da öldü
11.05.1918 - İlk Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kuruldu.
10.05.1962 - Çerkes Yazar Seyin TIME (Hüseyin Şemi TÜMER) öldü
21.05.1864 - Çarlık Rusyasının son Adige direnişini kırması ve göç.
23.05.1946 - Ressam Şevket DAĞ öldü.
28.05.1945 - Drau Faciası

Haziran
08.06.1438 - Sultan Banbay öldü.
10.06.1844 - Negume Şore Beçmirze öldü.
12.06.1838 - Ahul - Goh Muhasarası.
14.06.1979 - Mersin Kafkas Kültür Demeği'ne silahlı saldırıda bulunuldu Ali ÖGE öldürüldü.
22.06.1941 - Nazi Almanyası'nın Kafkasya'ya saldırısı.

Temmuz
02.07.1864 - 1 milyon Çerkesin Osmanlı Devletine göçürülmesi için kararname ilan edildi.
02.07.1927 - Ünlü Çerkes Ressam Avni Lifij 'in ölümü
05.07.1979 - Uzunyayla'nın Aşağıboran Çeçen -Kabardey köyüne Avşarlar tarafından yapılan silahlı saldırıda Fahri Doğan öldürüldü.
06.07.1957 - Prof.Dr. Meszaros Yulya (hititolog) öldü
07.07.1925 - Kuzey Osetya özerk bölgesi kuruldu. (Başkenti :Orhinikidze)
08.07.1945 - Dargo Muharebesi.
25.07.1927 - 145 Çerkesin de bulundugu bir kısım mültecinin Saraçoğlu Hükümeti tarafından S.S.C.B.'ne iadesi.
26.07.1963 - Ünlü Çerkes yazar ve bilim adamı Prof. Aytek Namitok öldü.
26.07.1963 - Brüksel'de Kafkasyalı delegeler tarafından Kafkas Konfederasyonu Misakı'nın imzalanması.
27.07.1922 - Adige özerk Bölgesi kuruldu (Başkent Maykop)

Ağustos
01.08. ?? - Vatana dönenler günü.
10.08.1952 - Şeyh Zahed Güsar öldü.
30.08.1935 - Ressam Namik İsmail Zeyf öldü

Eylül
01.09.1839 - Belgrad Anlaşması ile Büyük ve Küçük Kabardey Bölgesinin bağımsızlığı kabul edildi.
01.09.1921 - Kabardey Özerk Bölgesi kuruldu. (Baskenti: Nalçik)
05.09.1923 - Çerkes Teavün Cemiyeti ve Çerkes Özel Örnek Okulu" kapatıldı.
06.09.1859 - Şeyh Şamil teslim oldu.
14.09.1829 - Edirne Antlaşması ile Kafkasya'nin Rus egemenlik alanına bırakılması.
15.09.1829 - Büyük ozan şocentsuk Aliy Naziler tarafından öldürüldü.
21.09.1946 - Mısır Sultanı Kayıtbay öldü.
29.09.1585 - Ozdemir oğlu (Khuştuho) Osman Paşa öldü.
29.09.1790 - Kuzey Kafkasya'ya yardım için gönderilen Osmanlı Komutanı Battal Paşa Rusya'ya iltica etti.

Ekim
05.10.1991- Adigey'in Cumhuriyet statüsü kazanması
11.10.1986- Ünlu Fransız dilbilimci Georces Dumezil öldü.
17.10.1832- Gazi Muhammed öldü.
18.10.1961- Kuzey Kafkasyalı Parlemento Başkanı Wassen Giray Jabağı öldü.
21.10.1962- Fuat Arna (DP ve Cumhuriyetçi Köylü Partisi Milletvekili) öldü.
24.10.1921- Izmir'de Çerkes Kongresi toplandı.

Kasım
05.11.1977 - Ankara Kuzey Kafkasya Halk Kültür Derneği üyelerine bir resmi araçtan yaylım ateşi açıldı. Tsey Mahmut ÖZDEN öldürüldü.

Aralık
11.12.1973 - Adige yazar Şocentsuk Adem Turkiye'ye geldi.
05.12.1936 - Kabardey - Balkar özerk Cumhuriyet oldu. (Başkenti: Nalçik)
05.12.1936 - Kuzey Osetya özerk Cumhuriyet oldu (Başkenti: Orjonikidze.)
10.12.1948 - Insan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi.
28.12.1912 - Ahmet Mithat(Hagur) öldü
31.12.1953 - Çerkes yazar İsmail Ziya Bersis öldü

Kafkas dağlarının etkisiyle oluşmuş olan Hazar ve Karadeniz çukurları ile Büyük Step tarafından dünya uygarlıklarının merkezlerinden ayrılmış olan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren antik kültürün en parlak yerleşimlerinden birisi olmuştur. Elverişli iklim koşulları, doğal kaynakların bolluğu ve çok verimli topraklar ilk çağ ekonomisinin aşamalı gelişimi için ön koşulları oluşturmaktaydı. Kuzey Kafkasya'da erken metal dönemi M.Ö. 6. bin yılda Mezopotamya ve Kuzey İran'la eşzamanlı olarak başlamıştır.

1897 yılında Profesör N.İ Veselovsky tarafından Maykop şehrinde (Adige Cumhuriyeti) bulunan en zengin kurgandan (tümsek mezar) adını almış olan Erken Bronz çağına ait Maykop kültürü Kuzeybatı’da Taman yarımadasına ve Güneydoğu'da Dağıstan'a kadar Kuzey Kafkasya'nın büyük bölümüne yayıldı. Maykop kültürünün doğuşu, oluşumu ve gelişimi asıl olarak Yakın Doğu'dan Trans-Kuban steplerine ve dağ eteklerine giren ferdi gruplarla ilişkilendirilmektedir. Bu gruplar Yakın Doğu'nun kültürel ve teknolojik gelişmelerini Kuzey Kafkasya'ya taşıdılar. Karışık kültürel etkileşimler bütün Avrasya sınır bölgelerinin ve Avrupa Bronz Çağı'nın en önde gelen olgularından biri olan eşsiz bir kültürün oluşumuyla sonuçlanmıştır.

Bir sonraki dönem süresince birçok yerel çeşitliliği ile Kuzey Kafkasya'nın kültürel ve tarihi birlikteliğinin gelişiminde Maykop Kültürü asıl unsur haline gelmiştir. Bu kültürün önemli ölçüde gelişmesi hayvancılıkla uğraşan ve aynı zamanda katakomb ve tahta yapı kültürlerinin sahibi olan kuzeyli kabilelerin Kafkasya steplerine kitleler halinde yayılmasıyla gerçekleşmiştir.

M.Ö. 2. bin yılın sonunda Bronz Çağı’nın bitimine doğru Kuzey Kafkasya en geniş metal üretim merkezlerinden birisi olmuştur. Büyük Kafkas Silsilesi'nin yamaçlarında ve kuzey bölgesinin dağ eteklerinde fevkalade bir sanatla bronz parçaları üreterek ün yapan orijinal bir Koban Kültürü doğmuştur. Silah ve metal aletlerin bölgesel yapılardaki çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modelleri ayırt edilebilmektedir. Bu özellik Transkafkasya ve Yakındoğu ülkeri ile Koban kabileleri arasındaki yakın kültürel ve ekonomik ilişkileri kanıtlamaktadır. Kuzey Kafkasyalı sanatçıların ürettiği eserler stepteki ticari yollar boyunca Kafkasların eteklerinin ötesine Trakya'ya, Kuzey Karadeniz Sahil Bölgesi'ne, Volga ve Don nehirleri arasında ki steplere kadar gitmiştir.

Geç Bronz döneminde bronz kalıbının geliştirilmesi alet ve silah yapımında demirin ustalıkla kullanımını hızlandırmıştır. MÖ. 8. yy Doğu Avrupa'da en önemli tarihsel dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde ilkel toplumsal ilişkilerin yerini güçlü kabile birlikleri almış ve Rusya ile Ukrayna'nın güney Avrupa bölgelerinde ilk devlet yapıları oluşturulmuştur. Step' de yaşayan birçok insan göçebe ekonomik yaşantıya geçmiş ve geniş alan göçleri ile uzun mesafe yolculukları başlamıştır. Bozkır'ın sınırsız genişliği ayrıcı bir faktör olmaktan çok birleştirici bir unsur haline gelmiştir. Askeri Kimmer ve Siktian kabileleri ilk defa dünya tarih sahnesine çıkarak güçlü etkileri ile uygar Yakın-Doğu dünyasının tamamını sarstılar.

Kafkasya'nın Kuzey düzlükleri yanlarında yerli halkı da götüren askeri göçebe birliklerin zengin Güney’e doğru yaptıkları sömürgeci akınların geçiş noktası konumunu aldı. Tarihçiler, Kafkasya'dan Yakın-Doğu ülkelerine giden Siktian akınları için dört yol belirlediler: Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi, Derbent ve Daryal geçitleri. Bunların içinde Daryal geçidi ana güzergah olarak düşünülmüştür. M.Ö. 6. yy'ın sonları ile 7. yy'ın ikinci yarısına ait olan dönemde Kuzey Kafkasya'da Siktian Kültürü’nün en eski arkeolojik eserlerinin büyük çoğunluğunun bulunduğu yer Merkezi Kafkasya'nın komşu step bölgeleridir. Kuzey-Batı Kafkasya'da Kimmerlerle ve daha sonra Siktianlarla ilk yakın ilişki kuranlar yerel Proto-Meot kabileleridir. Bireysel Proto-Meot kabilelerin Yakın-Doğu'da askeri harekatlara katılmış olmaları sadece 7. ve 8. yy'lara ait Proto- Meot silahları ve koşum takımlarının Kimmer-Siktianlarınkilerle benzer olmasıyla değil aynı zamanda savaş ganimeti olarak Kuban steplerine getirilmiş olan Urartu ve Asur ustalarınca yapılmış birçok eserin varlığıyla da kanıtlanmaktadır.

MÖ. 6. yy' da Kuzey-Batı Kafkasya'da iki farklı kültürün unsurları olan, Farsça konuşan göçebe Siktianlar ile hayvancılık ve tarımla uğraşan yerlilerin etkileşimi sonucu eşsiz sanat geleneğine sahip Meot Kültür'ü oluşmuştur. Buranın yerlileri, Azak Denizi'nin Doğu kıyı bölgesi ile Kuban ve Kuban ötesi stepleri de kaplayan geniş bir alanda yaşamışlardır. Bunlar, antik dönemde yazılmış eserlerden bilinen, Dandar Meot kabileleri, Kerketianlar, Sindi, Psessi ve Thatei'lerdir. Doğu Karadeniz
Sahil Bölgesi’nin antik merkezleriyle yakın ticari ve politik bağlar kurmuşlardır. Özelliklede Bosfor Krallığı kurulduğunda (MÖ. 5. yy) kültürel ve ekonomik bağlar daha da güçlenmiştir. Zengin mezar yapılarındaki ve tapınaklarda ki birçok ithal mal bunu doğrulamaktadır.

MÖ. 4. yy' da Farsça konuşan yeni bir göçebe dalgası Avrasya steplerini hareketlendirdi. Don deltasında, Don ötesi topraklarda ve Volga boyunca yaşamakta olan Sarmatyalılar, Ural bölgelerinden gelen akraba kabilelerin etkili akınıyla birleştiler ve güçlü kabile birlikleri kurdular. MÖ. 3. ve 2. yy' lar da Batı’da Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz Sahil Bölgelerindeki steplerde ve Güney’de Kafkasya'nın step bölgeleri ile Kafkas Silsilesinin eteklerine kadar olan bölgede yaşadılar. Sarmatyalıların çok geniş bölgelere yerleşmesi Sarmat kültürünün yayılmasına ve en önemlisi de yerel nüfusun "Sarmatlaşmasına" yol açtı. MÖ. 1. yy'da en önemli kabile birlikleri olan Aorsi ve Siraci'ler Avrupa'da güçlü politik bir güç haline geldiler. Roma ve Pontus'la ilişkilerini engelleyerek Bosfor'un iç savaşlarında yer aldılar. MS. 1. yy'da Don bölgelerinde ve Kuzey Kafkaslarda Sarmatyalı kabilelerin büyük çoğunluğunu da kapsayan yeni bir göçebe birlik olarak Alanlar ortaya çıktı. MS. 4. yy'a kadar Kafkasya düzlüklerinin ana nüfusunu onlar oluşturmaktaydılar. Silahlı komşuların şiddetli saldırıları sonucu yerli halk yerel kültürel yerleşimlerin ayakta kaldığı dağlara ve dağ eteklerine göç etmek zorunda kaldı.

MS. 4. yy'ın sonlarında yaşanan gürültülü olaylar Sarmat egemenliğine son veren Hun istilasıyla ilgilidir. Bu, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan "Kavimler Göçü" devrinin başlangıcıydı. Asya'nın derinliklerinden kopan sayısız Türk kabileleri ve insanlar Kuzey Kafkasya nüfusunun etnik kompozisyonunda, bu bölgede meydana gelen daha sonraki kültürel ve etnik süreçlerde kendini gösteren, önemli değişiklikleri de yanlarında getirdiler.

Orta Çağ'ın ilk dönemleri Kuzey Kafkasya için çalkantılı bir zamandı. Hazarlar, Hazar Denizi Kıyı Bölgesi'nin Kuzey-doğu bölümünde güçlenirken merkezi Kafkasya, İran-Bizans savaşlarından faydalanarak dünya arenasında bağımsız bir güç olarak yeniden doğan Alanların yönetimine girdi. Kuban steplerinin Kuzeydoğu’sunda Bulgarlar Büyük Bulgaristan Krallığını kurmakla meşgulken, genç Adige Zikhi kabileleri Doğu Karadeniz Sahil Bölgesi'nde birleşiyorlardı. Hazar Hanlığı'nın kurulması Kuzey Kafkasya toplumunun ekonomik ve sosyal yapısının yeniden oluşmasında güçlü bir etki oluşturdu. Müşterek sınırlar ve Hazar Han'ının merkezi politikaları sonucu aslında Alan-Bulgarlara ait olan ortak Hazar Kültürü' nün başarılı gelişimi sağlandı. Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan Büyük İpek Yolu Kuzey Kafkasya'nın uluslar arası iş alanına dahil olmasını hızlandırırken aynı zamanda da yeni kültürel ve ideolojik düşüncelerin savunucusu olmasını sağladı. İslam, hristiyanlık ve Yahudilik Hazar nüfusunun çeşitli gruplarının geleneksel pagan inanışlarına önemli değişiklikler getirdi.
Hanlık yıkıldıktan sonra Kuzey Kafkasya'nın politik ve ekonomik yapısında büyük değişiklikler oldu. Orta Çağ Kültürü’nün altın dönemi olan Moğol öncesi dönem Kafkasların temel etnik yapısının oluşumunun son aşamasıydı. Bu dönem, bölgenin maden kültürünün genel görünümünün hem birçok müşterek hem de yöreye özgü özelliklerle oluşturulduğu dönemdir. Bu, metalurjide, metal işlerinde, çömlekçilik ve mücevherat sanatlarında, çiftçilik ve bina yapımlarında ve de Kafkasların ulusal giysilerinde görülmektedir.

Tatar-Moğol istilası Kuzey Kafkasya'da devletlerin ve halkların gelişimini ekonomik altyapılarını yok etmek suretiyle uzun bir süreliğine durdurmuştur. Golden Horde hanlarının yıkıcı, cezalandırıcı seferleri ve daha sonra Timur'un Kuzey Kafkasya'ya düzenlediği saldırgan askeri harekatlar Kuzey Kafkasya bölgelerinin büyük ölçüde yıkımına sebep olmuş, bunun bir sonucu olarak da 13. yy'ın başlarında oluşan etnik sınırlar değişmiştir. Bunun en bariz örneği Kuzey-Doğu ve Merkezi Kafkasya’da görülmüştür. Alan birliğinin kesin yenilgisinden sonra Adigeler Alan nüfusunu kovarak güneydoğu yönünde iç bölgelere girdiler ve yavaş yavaş günümüz Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes bölgelerini işgal ettiler.

Meotlara ait zengin eserlerin bulunduğu bir yerleşimin yakınındaki bir köyden adını alan ve "Belorechenskaya" olarak adlandırılan bu zaman dilimi geç Adige Orta Çağ Kültürünün altın dönemiydi. Çeşitli savaş aletleri, mücevherat, bel kemerleri, gümüş kaplar ve Venedik camı bu kültürün zenginliğini ve Batı ile Doğu dünyalarıyla olan yaygın kültürel ve ticari bağlantılarını göstermektedir.

Bu, Kuzey Kafkasya'da 5 bin yıl boyunca meydana gelen tarihi süreçlerin kısa bir özetidir. Maddi kültür eserleri üzerine yapılan araştırmalarla mezarlar, antik kamplar ve yerleşimler, kült yapılar, Meotlarla ilgili bilgi ve Kuzey Kafkasya insanlarının tarihiyle ilgili birçok dönem gün ışığına çıkartılmıştır. Kendi başına bir bilim olan Kafkasoloji oluşturulmuş ve çok ciltli önemli eserler basılmıştır fakat her yıl yeni maddeler ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden bilim adamları bilimsel kavramları yeniden gözden geçirmeli, düzeltmeli ve genişletmelidir. Kuzey Kafkasların zengin toprakları günümüze kadar bir çok gizemi saklamıştır fakat gün geçtikçe bu gizemleri ortaya çıkartma şansı giderek azalmaktadır. Tarlaların sürülmesi, sulama çalışmaları, bent ve boru hatları yapımları sebebiyle ortaçağ ve antik döneme ait çok sayıda eser kaybolmaktadır. Bundan dolayı aktif arazi kullanımının olduğu yerlerde geniş alan koruma çalışmalarının etkinliği ve muhafazası öncelik kazanmıştır. Moskova, Saint- Petersburg, Krasnador bölgesi, Stavropol, Adige, Dağıstan, Osetya, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, İnguşetya ve Çeçen Cumhuriyeti'nin arkeologları tarihsel ve kültürel olarak zengin olan bu bölgenin kültürel mirasını koruyabilmek için son on yılda aralıksız mücadele vermektedirler.

Bu çalışmalar 1981 yılında Doktor A. M. Leskov öncülüğünde kurulan Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi’nin Kafkasya Arkeolojik Araştırmalar Bölümü'nün de ilgi alanındadır. 17 sezonluk alan kazıları süresince Kuzey-Batı Kafkasların ve Merkezi Kafkasya halklarının antik ve ortaçağ dönemlerine ait en zengin eserlerine ulaşılmıştır. Çıkarılan eserler arasında yerel sanatçıların eşsiz çalışmaları ile antik döneme ve doğuya ait eserleriningerçek şaheserleri yer almaktadır. Bu eserler Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi arkeoloji koleksiyonunun temelini oluşturmakla beraber Karaçay-Çerkes ve Stavropol bölgelerinde Doktor V. S. Flerov ve Doktor Kozenkava yönetiminde Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsünün kazılarında bulunan ilginç eserlerle de desteklenmiş ve bu eserler Müzemiz' in denetimine bırakılmıştır.
Prof. Dr. Nabatçikov Devlet Oryantal Sanat Müzesi Direktörü, Moskova

Kaynak:http://www.arcaucasica.ru/exhibit/gnc/eng/menu_intro.htm
Çeviri: Gılışbi Jankat Kılıç

Beylikler Dönemi

Aralık 10, 2018

Adigelerin ХIХ. yüzyılın ilk yarısında bir devlet yapıları yoktu. Merkezi bir yönetime sahip değillerdi. Abzegh, Shapsugh ve Natukuayların beyleri yoktu. Demokratik bir yaşantı tarzına sahiptiler. ‘’Erk Fekotl’’lerin (avamın) elindeydi.

Besleney, Chemguy, Bjedugh, Hatukuay, Mehosh, Yecerıkhuay, Ademıye, Jane ve Kabardeylerin yönetim şekli ise diğerlerinden farklıydı. Bu Adige boyları beyler tarafından yönetiliyordu, erk onların elindeydi. Yazımızın devamında ХIХ yüzyılın ilk yarısında beylik şeklinde politik yapılanmağa sahip bu boylardan bahsedeceğiz. Yazımızda Kabardey Beyliği hakkında materyalleri göstermiyoruz, onlar bahsettiğimiz dönemde daha farklı bir konumdaydılar.

Beyler sadece yönetimi değil çiftçileri de elleri altında tutuyorlardı. Orduda beylerin denetimindeydi. Beylikte bey olan bey sülalesinden en yaşlı erkek oluyordu. Ona ‘пщы-тхьаматэ = Yönetici Bey’ diyorlardı. Beyler insanları istedikleri gibi yönetebilmek için Work = Ayan’lardan faydalanıyorlardı. Yargı’dan (mahkeme vs.) sorumlu olarak seçilenler Ayan (Work) sınıfındandılar.

’’Kuzeybatı Kafkasya’nın en doğusunda Besleney Beyliği bulunuyordu. Bu dönemde Besleneyler Wuarp ve Hodz nehirlerinin arasında bulunan arazide yaşıyorlardı. Georgiy Novitske’nin yazdığına göre (1830), Besleneyler sayıca 70 bin kişi oluyorlardı. Besleney Beyliği’ni Khanıkho Sülalesi’nden olan beyler yönetiyordu. Bu sülale Şolehu ve Beçmırze denilen iki koldan (aileden) oluşuyordu. Başlıca ayan (work) sülaleleri ise Dehuşekho, Tlehetıkho, Mışewostıkho ve diğerleri idi. Dönemin Adige ülkesinde Besleneylerin büyük önemi vardı. Biliminsanı Karl Stal’ın yazdığına göre ‘’Besleneylerin hepsi çok temiz ve güzel bir Adigece ile konuşuyorlar, Kabardeyler gibi akılcı diplomatlar ve iyi çok iyi süvariler’’. Abaza (Ç.N. Abazin) milletinden olanlarda Besleney beylerinin yönetimi altındaydılar. Mehoşlar ile aralarında yakınlık ve ittifak vardı. Diğer Adige beylikleri gibi Besleney beyliği de 1828-1829 Türk-Rus savaşına kadar bağımsız olarak yaşıyordu. 1829 yılında bu savaş Edirne antlaşması ile sonuçlandığında Adige beylikleri Rus İmparatorluğu’na bağlanmış sayılmışlardı. Fakat bu tüm Rusya’nın tüm Adige beyliklerini denetimi altına aldığı anlamına gelmiyor. Örneğin, 1843 yılında Besleney Şamil’in Naibi Muhammet Halşi ile birlik oldular. Yurtlarını terk ederek Labe ardına göç ettiler. Bir yıl sonra Beyleri Khanıkho Ayteç vefat edince yeniden alıştıkları yurtlarına geri döndüler.

Besleneylerde ordu komutanı olarak TLEHETIKHO Kenemet ünlenmişti. 1848 yılından itibaren Ruslara karşı kuvvetli direnç gösteriyordu. Onun komutasında Adige askerleri Rus kalelerine saldırıyorlardı. Rus tarafını tutan işbirlikçileri sert bir şekilde cezalandırıyorlardı. Yarbay Karl Stal 1852 yılında olanlardan çok üzüldüğü belli olarak; ‘’Aralarından bizim tarafımıza geçenleri öldürüyorlardı ve hatta TLEHETIKHO Kenemet’in kışkırtmaları ile kalelerimize yiyecek satan getiren 60 Negoy’u ‘къозэу рагъэшъыгъ’ katlettiler’’ diyordu.

Besleney’den kuzeybatı yönünde ilerleyince Mehoş Beyliği vardı. Burada yönetimi Beğersıkho sülalesinden beyler ellerinde tutuyorlardı. ХIХ. Yüzyılın 30’lı yıllarında Adige topraklarında Beğersıkho Byazrıkho çok sayılıyordu.

Labe ve Şhaguaşe nehirleri arasında bulanan arazide ise Chemguy beyliği bulunuyordu. Burada Boletıkho beylik ailesi erki elinde tutuyordu. Bunlara tüm Adige ülkesinde büyük saygı gösteriliyordu. Bunların arsında ХIХ. yüzyılın başlangıcında yaşayan BOLETIKHO Byazrıkho çok ünlü idi. O Chemguy’da insanların huzur içerisinde yaşayacağı kuvvetli bir düzen kurmuştu. BOLETIKHO Byazrıkho’nun döneminde Chemguy Beyliği’nde kurulan yaşam düzeni hakkında ünlü biliminsanı Han-Cerıye şöyle yazıyor: ‘’Bu beyin yönetimi elinde tuttuğu dönemde; bir yolcu bir ağaç gölgesinde başına bir şey gelme kaygısı olmadan rahat rahat dinlenebiliyordu. Tüm gün çalışan çiftçi evine geri döneceği zaman sabanını ve diğer aletlerini yazıda bırakıp gidebiliyordu. Sonraki gün geri geldiğinde bunları bıraktığı gibi bulabiliyordu. Başlarında çobanlar beklemeden hayvan sürüleri otluyorlardı. Daha önceleri silahlı erkeklerin gezmekten çekindikleri yerlerde kadınlar çocukları ile rahatça gezinebiliyorlardı.’’. BOLETIKHO Byazrıkho yorulmak bilmeden Adige işleri ile ilgili çalışıyordu.

ХIХ. yüzyılın 30’lu yıllarında Chemguyların başında BOLETIKHO Cambolet bulunuyordu. Tüm Adigeler tarafından sayılıyordu. Karl Stal Cambolet hakkında şunları yazmıştı: ‘’O kahramanlığı ve otoriterliği ile ünlü idi. Eskiden yaşayan Adige şövalyeleri gibi, onlardan kalan son numune bir beydi’’.

Hatukuaylar Chemguyların komşusu olarak Şhaguaşe ve Pşışe nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. ХIХ. yüzyılın 30’lı yıllarında onların başında bey olarak HATİKHO Aslançerıy bulunuyordu. Onun ardından oğlu Cançeri geldi.

Hatukuaylar ile Bjedughlar komşuydular. Bjedughlar kendi aralarında Hımışıye ve Çeçenaye olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı. Hımışıyeler Afıpsıp ve Psekups nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. Çeçenayeler ise Psekups ve Pşışe nehirlerinin arasındaki arazide yaşıyorlardı. Bjedughların kuzeylerinde ise Pşız (Kuban) nehri yer alıyordu. Güney komşuları ise Abzeghlerdi.

Han-Cerıye’nin yazdıklarına göre Çeçenaye Beyliği’nde erki elinde tutan bey sülaleleri Pşışawokan ve Mışewost’lerdi. Pşışawokan sülalesi kendi arasında Ahecakho ve Cecekho olmak üzere iki kola ayrılıyordu. Aynı şekilde Mışewostlarda Kunçıkho ve Beşıkholar diye ayrılıyordu.

Hımışey’de Hacemıkho ve Krımçerıkho olmak üzere iki bey sülalesi vardı. Bunlardan erki elinde tutan Hacemıkho sülalesinden olan beylerdi. Bunların arasında Hacemıkho Batçerıy ünlenmişti. Bzıyko savaşında Shapsugh ve Bjedugh feodallerinin ordusuna komutanlık yapmıştı. Ordusu zafer kazanmış olmasına rağmen kendisi savaşta canını yitirmişti. Batçerıy’in ardından Hımışey beyliğinde saygınlık kazanan ise HACEMIKHO Alkhec idi. Bu bey Adigelerin Ruslarla dost olması gerektiğini sayıyordu. Burada ХVIII yüzyılın sonlarına doğru Rus imparatorluğunun Adigelere (Çerkeslere) karşı olan yaklaşım şekline de değinmek gerekiyor. Çariçe İkinci Yekatarina işgalci bir politika izliyordu. 1778 yılında komutanlığını Aleksndr Suvorov’un yaptığı büyük bir orduyu Pşıze (Kuban) bölgesine gönderdi. Ruslar Adigeleri (Çerkesleri) Pşıze (Kuban) nehrinin sağ tarafından sürdüler. Bu sürülenler arasında Bjedığularda vardı. Örneğin günümüzdeki Krasnodar kentinin bulunduğu yerde Kuşmezıkho köyü bulunuyordu. Hımışıye beyliğinde yönetimi elinde tutan Hacemıkho Yağubekho Alkhası desteklemedi. Rusların işgalci politikasına karşı koydu. Yağubekho mücadele esnasında canını verince Bjedughların başına HACEMIKHO Batekhu geçti.

Bjedugh avam tabakası (фэкъолI= Fekhotller) özgürlükleri için bey ve ayanlar (work) ile mücadele halindeydiler. 1828 yılında mücadelenin boyutları arttı. Bu yılın mart ayı başlarında fekhotller bir toplantı yaptılar. Bey ve ayanların (workların) emri altında bulunmamağa onlara haraç vermemeğe bu toplantıda karar verdiler. 500 kişilik bir süvari birliğinden oluşan ordu kurdular. Bey ve ayanları (workları) püskürttüler. 1828 yılının başlarından aralık ayına kadar yönetimi ellerinde tuttular.

Bu durumu Bjedugh feodalleri kabullenmediler. Çeçenaye beyi AHECAKHO Pşıkhuy fekotllere karşı çok sert çıktı. Abzeghleri de kendi yanına çekmeği başardı. Abzeghler o tarihlerde, uzun zamandır kendi başlarındaki bey ve ayanlardan kurtulmuş, demokratik bir düzen içerisinde yaşıyorlardı. Böyle olmasına rağmen AHECAKHO ile birlik olarak Bjedugh fekhotlleri üzerine saldırdılar. Daha az güçleri olduğu için Bjedugh fekhotlleri silahlarını bırakmak zorunda kaldılar. Bey ve ayanlar yeniden hükümranlıklarını kurdular. Fakat mücadele bu olay ile son bulmadı.

1853 yılında Bjedugh köylüleri ile bey-ayanları arasında bir toplantı yapıldı. Bunun ardından fekhotller bey ve workların hegemonyasını kabul etmeyecekleri şeklinde yemin ettiler. Beyler arsından kendilerini küçük görecek davranışlar sergileyeceklerin canını almağa yemin ettiler. 1854-1855 yılları arasında pşı-work ve fekotl’ orduları bir-kaç defa karşı karşıya geldiler. Rus İmparatorluğu Bjedugh feodallerine destek oluyordu. 12 Ekim 1855 yılında Rus ordusu Edepsıkuay’e baskın yaparak yakmıştı. Edepsıkhuaye’ye Şıhançerıyehableliler destek oldular. O tarihte Şıhançeriyehablede Bjedığu fekotl’leri toplantı yapıyorlardı. Bu toplantıya katılanlar ve tüm Şıhançerıyehableliler Rus işgalcilere karşı koydular. Bu olay hakkındaki bir Rus dokümanında şöyle yazıyor: ‘’Düşman toplandı ve büyük bir savaş verdi. Çerkesler Şıhancerıhableden süvari ve piyade olarak çıkıp gelerek vurmağa başladı. Bize vuranların başında Çeçenaye İmamı Hanehokho vardı.’’ Edepsıkhuayeyi yaktıkları için Rusları cezalandırmak amacıyla 17 Aralık 1855 günü 3 bin kişiden oluşan Adige ordusu Yekatarinador kentine saldırdıysalar da alamadılar.

Pşı-work savaşı 1856 Ocak ayında son buldu. Penejıkhuaye köyünde 26 pşı-work öldürüldü ve yaralandı. Öldürülenlerin beylerin arasında KUNÇIKHOKHO Pşımaf’te vardı. Zaferle birlikte fekotl’ler Bjedugh’da eşitliğin hakim kıldılar. Bunu kabul etmeyen pşı-workları sürdüler. Hükümet yetkisini 17 temsilciden oluşan fekotl’ hase’sine verdiler.
Prof. Ç’IRĞ Ashad Adige Devlet Üniversitesi Adige Filolojisi ve Kültürü Fakültesi Dekanı, 11 Mart 2009
Çeviri: ACHUMIJ Hilmi

Her tarafa hakim bu tepe üzerinde durup çevremi hayranlıkla seyrederken hissettiğim tek duygu, sadece buralara karşı hissettiğim hayranlık değildi. Onun yanısıra, Dağlıların böylesine şiddetli derecedeki gururlu bir yapıya sahip olmalarının sebeplerini ve bu dağların kendilerine verdiği güven havasını şimdi daha iyi anladığımı düşünüyordum. Dağlar, burada yaşayanların bağımsızlıklarına bu kadar düşkün olmalarının başlıca sebebiydi. Benim gördüğüm aynı gözle bu ülkeyi gören başka hiç kimsenin, bu ülkenin dış bir kuvvet tarafından ele geçirilebileceğine inanmasını kesinlikle anlayamam.

Ertesi gün, Mr. Bell ve yanındaki kabile liderlerine katılmak için acele ederek hazırlanırken ortadaki kalabalığın büyük bir kaynaşma içinde olduğu görülüyordu. Kimisi bizimle birlikte gelerek Meclis'e veya Milli Konsey'e katılmak isterken kimisi de, savaştan nasibini almaya hazırlanıyordu. Biz henüz oradayken, savaşa katılacak olanlardan oluşan ve aralarında on dört ve on beş yaşlarındaki çocukların da bulunduğu bir düzinelik bir savaşçı grubu, çiftlik avlusundan içeri girdi. Tüfeklerini, İngiltere'de gezgin tırpancıların tırpanlarını taşıdıkları gibi, omuzlarından aşağı asmışlardı. Fakat bunların biçecekleri şeyler çok daha farklıydı. Gözlerindeki kararlı bakışlar, onların göğüslerindeki dört veya beş atımlık barutu (daha fazla barutları yoktu) düşmana karşı en iyi şekilde yakacaklarını ortaya koyuyordu ki, bir çoğu bu amaçla uzak yerlerden gelmişlerdi.

Yaş, tecrübe, güzel konuşma yeteneği ve zeka gibi özellikler, bu tür toplantılarda büyük bir ağırlık taşımaktadır. Bu tür insanlar, konuya kendilerini adapte ederek, çevredeki insanların anlayacakları bir üslüpla konuyu ortaya koyarak kendilerini, dinleyenlerin arzularının temsilcileri olarak kabul ettirirler. Daha önceleri yerel nitelikte olan bu tür toplantılar, yayılımcı Rus baskılarının artması üzerine, yapılarını değiştirerek milli bir şekil aldılar ve daha geniş konularla insan topluluklarını içine almaya başladılar.

Özellikle Rusya'nın Şapsığ ve Natuhaç bölgeleri arasında akan Abun Irmağı kıyısı boyunca yaptığı askeri yolun verdiği korku, Çerkeslerin birleşmelerini daha da hızlandırdı. Aynı endişe verici havanın Abzehler arasında da yayılmaya başladığı söylenmektedir. Eğer gerçekten Ruslar, niyetlendikleri gibi, o bölgede de bir askeri yol yapmaya kalkışırlarsa o insanlar da tam anlamıyla tehlikenin farkına varacaklar ve şimdiye kadar bu Milli Meclislere az sayıda katılan Abzehlerin de katılma oranları büyüyerek Meclis'in otoritesi oralara kadar yayılacaktır. Şu andaki toplantı da geniş bir bölgeyi içine alıyordu. Çok uzak bölgelerden veya ıssız vadilerden gelen bir çok türbanlı Efendiler, yüzleri kırışmış ve sakalları aklaşmış insanlar görülüyordu. Bunlar, "Selamün Aleyküm" diyerek çevredekileri selamlarken büyük bir heyecan içinde etrafa bakınıyorlar ve buradaki toplantıya katılanların sayısına ve onların saygınlıklarına göre burada alınacak kararların, adı geçen o iki eyalet için kanun niteliğinde olacağını hissediyorlardı.

Daha önce de belirttiğim gibi Abzeh bölgesinden gelecek silahlı bir ordunun şu andaki şartlar altında burada beslenmesi, çözümü oldukça zor problemler yaratacaktı. Bunun sebebi, buradaki Müslümanların sayısının az olması değil, fakat halkın büyük çoğunluğunun İslamiyet'i kabul etmiş olmasına rağmen henüz İslam Dini'nin kurallarını tam olarak bilmemeleri ve bunları uygulamaya koymamalarıdır. Hem Şapsığ hem de Natuhaç bölgesinde erkeklerin büyük bir kısmı henüz sünnetli değiller. Sahildeki bir çok yerleşim bölgesinde, daha önce sözünü ettiğim batıl inançlarla ilgili olarak bir takım pagan adetlerini terk etmediklerini, fakat kısmen değiştirip devam ettirdiklerini gördüm. Çerkeslerin Kodoş adını verdikleri eskiden kutsal sayılan korular, hala camilerden daha fazla saygı ve hürmet görmektedirler. Buralarda yapılan törenlere katılan insanları sayısı, namazlara giden insanlardan fazladır. Özellikle önde gelen liderlerin ve Efendilerin büyük bir titizlikle yaşamak istedikleri İslamiyet, halk tarafından saygı ile karşılanıyor ama, geleneklerine, duygularına ve geçmişin kurumlarına karışmış bir şekilde yaşayan paganizm, yine de popülerliğini sürdürmeye devam ediyor. Bu anlattıklarım, en azından bu iki eyalet ve deniz kıyısındaki yerleşim yerleri için geçerlidir.

Müslümanlığın Kafkas Halkları üzerindeki etkisi, politik ve ahlaki açılardan son derece olumlu ve sıhhatlı olmuştur. En azından, bu benim şahsi kanaatimdir.

Fakat İslamiyet'in Kafkasya'da yayılmasının en önemli sonucu, O'nun bir politik güç olarak yerleşmeye başlamış olmasıdır.

Hıristiyan Gürcistan, Rusya'dan tamamen kopuk ve erişilmesi zor bir çok doğal kalelere sahip olmasına rağmen, bu yüz yılın başlarında Rusya'nın hakimiyetini kabul etmiştir. Bundan böyle Gürcistan, Rusya'nın Doğu'da giriştiği emperyalist amaçlı savaşların bir üssü durumuna gelmiştir. Sadece Müslüman Dağlı kabileleri, Rusların egemenliğini kabul etmiyor ve yalçın dağlarından Rusların gerisini tehdit ederek onların rahat ilerlemelerine engel oluyorlar.

Çerkeslerin özgürlüklerine büyük önem vermelerine rağmen Türkiye ile çok yakın ilişkiler içinde olmalarının nedeni, sahip oldukları ortak Din'dir (Kafkaslılar, gelenek, görenek, dil ve ırk bakımından tamamen kendilerine has bir özellik göstermektedirler). Türkiye ile Çerkesler arasındaki bu yakınlık, iki halkın da Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Çerkeslerin sosyal hayatlarında geçerli olan bu tür kurumlaşmalar, kişileri ahlaki ve entellektüel açılardan olağanüstü derecede geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliklere sahip insanlar durumuna getirmiştir. Burada bir takım konularda bazı kararlar verilirken uygulanan yöntem, benzetme ve mukayesedir. Bu şekilde pratik olarak karar verme yeteneklerinin gelişmesi sonucunda insanlar, çabuk kavrayışlı tecrübeli birer hakem durumuna gelebilmektedirler.

Konuyu başladığım gözlemlerle bitirmek istersem sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, içinde bir birleriyle çatışan bir çok kavramı barındıran Çerkeslerin içtimai yapılarının gösterdiği bu harmoni kesinlikle küçümsenemez. Bir tüfek, tabanca ve kılıcın bir erkeğin ayrılmaz birer parçası olarak kabul edildiği böyle bir ülkede kişi, sosyal sorumluluklarının ona kazandırdığı son derece sakin ve ağırbaşlı bir ruh hali içinde, kendisini sarıp kuşatan gururlu bir hürriyet havasını bütün benliğiyle hissederek öylesine vakur ve asilane davranışlar içinde bulunur ki, dünyanın hiç bir yerinde bunun benzerini göremezsiniz.

Tuz, buralarda bulunması zor bir meta olduğundan böyle bir hareketin memnunluk uyandıracağını biliyordum. Çerkesler bütün tuz ihtiyaçlarını Türklerden karşılamaktadırlar. Çok riskli olan bu ticaret aynı oranda da yüksek gelir sağlamaktadır. Bir sefer en azından yüzde beş-altı yüz kazanç sağlamaktadır. Fakat tercümanıma talimat vererek tuzun büyük kısmını, gelerek ısrarla isteyenlerden ziyade, hassasiyetlerinden ve nezaketlerinden dolayı böyle bir istekte bulunmayan önde gelen kimselere vermesini istedim. Bunların arasında Mansur da vardı. Mansur bu hediyeyi memnuniyetle kabul etti. Çünkü bir akrabası için vereceği cenaze yemeğini tuz yokluğu yüzünden ertelemek zorunda kalmıştı. Fakat yine de, tuzu kimsenin olmadığı bir zamanda vermemi istedi. Böyle bir hediyenin çevrede kıskançlık yaratmasını istemiyordu. Bu olaydan, buradaki en popüler ve sevilen liderlerin bile etki ve otoritelerinin ne kadar hassas ve riskli bir denge içinde olduğunu anladım.

Ardiler'deki Rus çıkarmasına karşı koyan ilk altmış kişiden kırk tanesi ölmüş, diğerleri de ağır şekilde yaralanmışlardı. Ölenlerin arasında, ev sahibemizin üç kardeşi de bulunuyordu. Akşamleyin Şemiz, ailesinin başına gelen bu felaket yüzünden çok kızgın bir şekilde Ruslara çattı ve onların hırsı yüzünden bu kadar ailenin acılara boğulduğunu söyledi. Biz de, onun acısını hafifleterek teselli etmek amacıyla bu kadar üzülmemesini ve karaya çıkan bütün Rusların imha edilmesiyle ölenlerin öçlerinin fazlasıyla alınmış olduklarını söyledik. Bunun üzerine Şemiz, kızgın bir şekilde bağırdı: "Siz sanıyor musunuz ki, tek bir Özden'in kanı, Ruslar gibi bir domuz sürüsüyle telafi edilebilir?"

Her yerde olduğu gibi burada da, Çerkesler arasında belli bir savaş sisteminin olmayışı kendisini açıkça belli etti. Savaşçıların uydukları tek kural, işgal haberini veren ilk silah sesinin duyulmasından sonra en kısa zamanda olay yerinde toplanmak oluyor. Olaydan haberdar olan herkes, istisnasız olarak, en kısa zaman içinde olay yerine ulaşıyor. Fakat bu aşamadan sonra durum değişmekte ve ilk alarm halinin geçmesinden sonra, tehdit edilen nokta sadece o bölge halkının sorumluluğuna bırakılmakta ve diğerleri dağılmaktadır.

Çerkeslerin, kişisel güvenliklerinin ve hürriyetlerinin dayandığı sosyal kurumlara öylesine bir gurur ve kararlılıkla bağlılılıklar var ki, ülkenin çıkarları ve selameti için olsa bile bir takım otoritelerin ortaya çıkmasını kabullenmeleri zor olmaktadır

Halkın Rusların sundukları çok çekici ticari tekliflere karşı gösterdikleri direnç, neredeyse onların öldürücü ordularına karşı gösterdikleri mukavemetten daha büyüktür. Çerkeslerin en fazla ihtiyaç duydukları ve en önemli ithal maddelerini oluşturan nesne tuzdur. Çerkesler tuz için Türk tüccarlarına Ruslara vereceklerinin on mislini ödemektedirler.

BELL (İş adamı, gemici) 1837-39

Kuzey tepelerinin hafif engebeli eteklerinde iki büyük kalabalık gördük. Bunların yanı sıra daha küçük gruplar da göze çarpıyordu. Vadiye giren bütün yollardan gelen atlılar bunlara doğru akıyordu. Bu kalabalığın ortasında büyük bir sancak dalgalanıyordu. Daha sonra bunun, yanında üç dört yüz Psebebsi savaşçısıyla gelmiş olan Mansur'a ait olduğunu öğrendik. Bu toplantının yanında yapıldığı koyağın karşı tarafında durduk. Tahminlerimize göre bin beş yüz kişi kadar toplanmış bulunuyordu. Manzara bizim için gerçekten çok yeni, heyecan verici ve etkiliydi: Atlı ve yayalardan oluşan erkek ve çocuklardan mürekkep sert görünüşlü Dağlılar, kendi bölgelerindeki liderlerinin rüzgarda dalgalanan bayrakları altında karışık bir şekilde bekliyor ve ülkedaşlarının topraklarına yapılan yıkımların intikamını almak üzere büyük bir imparatorluğun topraklarını işgal etmek için gönüllü olarak harekete geçmeye hazırlanıyorlardı.

Tokavların bir çoğu ve hatta bazı köleler, ticaret yoluyla prens ve asillerden daha fazla zengin olup kendi savunmalarını sağlayacak şartlara kavuştular. Ticaretle uğraşmak, prensler ve asiller tarafından alçaltıcı bir uğraş olarak kabul edilmektedir. En azından Türklerin daha çok etkili oldukları bölgelerde, asillerin etkilerinin azalmasına çok daha etkili bir sebep daha eklenebilir. Daha önce de değindiğim gibi bu sebep, Türklerin Kur'an'da belirtilen bütün erkeklerin Allah katında eşit oldukları hükmü gereğince bu insanlar arasındaki eşitliği savunmalarıydı. Bu prensip doğrultusunda insanlar arasında adalet dağıtılmasına hiç kimse karşı çıkamaz. Fakat, genellikle dünyada hakim olan anlayışlardan çok daha üstün nitelikte ve güzel davranışlara sahip ve daha yüksek bir duygu seviyesine ulaşmış olan Çerkeslerin bu güzel hasletleri, bu son gelişmelerle yok olup gidecektir.

Eğer ülke Türkiye'ye bağlanacak veya şimdiye kadar olduğu gibi bağımsız kalacak olursa bu asimileci eğilim hızla devam edecektir. Bu durum, padişahın veya onun paşalarının müdahalelerinden ziyade, zaten şu anda halkın arasında kendisine bir yer edinmiş olan eşitlik ilkesinin daha da güç kazanmasıyla olacaktır. Diğer taraftan, eğer Çerkesya Rusların bir eyaleti olacak olursa o zaman çok daha farklı bir süreç başlayacaktır. Asillerin gücü ve otoritesi yeniden artacak fakat, onların antik çağlardan itibaren dayandıkları temelleri; halkın onlara gösterdikleri saygı ve ilk çağlardan beri sahip oldukları doğumdan gelen haklar yavaşça yok olacaktır (çünkü Rusya'da da bu eğilim mevcuttur). Bunun yerini ise, İmparator'un iyi niyeti olarak gösterilen askeri rütbeler alacaktır. Bu yüzden gelecekteki bir yolcu, buralarda asil bir Çerkes ile karşılaştığında, şu anda onun karakterini temsil eden vakur ve asil tavırları ve saf nezaketi yerine, askeri kibirlilik ve Avrupa modasını kabaca kopya etmeye çalışan bir kişilik bulacaktır.

Bu insanlar çok geçmeden, şimdiye kadar sahip olmaktan büyük bir gurur duydukları bütün değerlerinin, bir daha geri gelmeyecek şekilde kendilerinden gasp edildiğini görecekler. Rusya'nın dindaşlarına karşı yaptıkları savaşlarda onun için savaşmaya zorlanacaklar ve ticaretleri Rusya'nın gümrüklerine ve onun ekonomik yapısına göre yönlendirilecektir. Bu şartlar altında Çerkesler en iyi mallarının Rusların berbat ürünlerini satın almak için gittiğini ve dışarı giden mamulleri arasında Rusya mallarıyla yarışacak olanlar varsa bunların üretimlerinin durdurulduğunu göreceklerdir. Kısacası Rusya, Gürcistan ve Gürcistan ile Kara Deniz arasındaki eyaletlerde ne yapıyorsa burada da aynısını yapacaktır. Bu bana ahır yemliğine giren köpeğin hikayesini hatırlatıyor. Rusya şu anda buralarda ticareti geliştirmek imkânlarına sahip değil. Bunu yapabilecek olan yabancılar da, Rusya'nın kontrolü altındaki bu yerlere gelmeyi pek istemeyeceklerdir. Çünkü bu durum, sadece yerlilerin onlara karşı büyük bir nefret duymalarına yol açacaktır. Uzun bir süre olaylar bu şekilde gelişmeye devam edecek ve eğer Rusya'ya fırsat verilecek olursa bu projelerinin meyvelerini toplamaya daha sonra başlayacaktır.

Semez'deki Rus kumandanı, son zamanlarda güneyde uygulanmaya başlayan bir planı takip etmeye başladı. Yani sadece askeri işgalle yetinmeyerek, insanları askeri hareket hazırlıkları ile korkuya boğmak ve tehditlerle onları hizaya getirmek istiyor. Kendisi, bu kalenin tamamlanmasından hemen sonra Anapa Vadisi'nin diğer ucunda da yeni bir kalenin yapımına girişileceğini ve ordusuyla birlikte bütün kış boyunca burada kalmak istediğini ve "insanlar başka türlüsünü isteyinceye kadar", yani onunla şartsız olarak anlaşarak boyun eğmelerine kadar ülkelerine yıkım getireceğini Çerkeslere bildirmiş bulunuyor. Rus süvarisine gelince; onların Çerkesler karşısında hiç bir başarı şansına sahip olmadığını daha önce gösterdim. Ruslar, doğu tarafındaki ovalık eyaletlerde, zorla büyük miktarda Çerkes süvari kuvvetleri topluyorlar.

Çeçenlerin kadınları, kızları ve çocukları da dahil olmak üzere Ruslara karşı yeniden şiddetli bir savaş başlattıkları haberi etrafta dolaşıyor.

Bu arada Sapsığ bölgesinden iyi haberler aldık. Geçen sene ben ve ülkedaşlarım birlikte onların arasında kalırken bu insanlar arasında hakim olduğunu düşündüğümüz pasif tutum, kaybolmuş bulunuyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Milli Yemin tamamlanmadan aralarından ayrıldığım bu insanlar şimdi, kongreler ve diğer metotlarla kendi operasyon mekanizmalarını harekete geçirerek bu çok yararlı işlemi ülkenin geri kalan diğer bölgelerine da yaymak istiyorlar.

Bu arada, dört gün kadar önce Rusların oldukça büyük bir kuvvetle, bazı köyleri yakmak için yaptıkları baskını da büyük bir cesaretle püskürttüler. Bu amaçlarında başarıya ulaşamayan Ruslar, bozulmuş bir halde Kuban'a kadar sürüldüler.

Askeri sefer çok daha erken başladı ve eskilerine göre çok daha geç devam etti. Yardımcı birliklerin paraları çok yüksek seviyede arttırıldı. Bunların dışında hem güneyde, hem de kuzeyde onların sayılarını arttırmak için çok daha büyük gayretler göstermeye başladılar. Ve ordunun yerli askerlerine gösterilen tavırlar çok daha iyi yönde değiştirildi. Ve mücadeleyi tek bir vuruşla bitirmek için bu kadar büyük hazırlıklardan ve kararlılıklardan sonra elde edilen sonuç nedir? Kıyıda dört tane toprak duvarlı kale inşa edildi. Bunun için savaş gemilerinin güverte toplarının himayesi altında bütün ordunun kıyıya çıkması gerekti. Bu hareketler sonucunda sürüp giden mücadelenin sonuçlandırılması yönünde hiç bir gelişme olmamasına karşın, Çerkeslerin şu andaki mücadele ruhu her zamankinden çok daha kuvvetli; direnişleri çok daha örgütlü ve verdikleri mücadele, dört yıl önce Mr. Urquhart'ın buralara ayak basarak onların davalarını dünyaya tanıttığı zamandan beri en etkili seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Ve Çerkeslerin bu mücadele ruhu, şimdi çok daha geniş alanlara yayılmış ve daha önce Rus tecavüzlerine sessizce boyun eğen güney bölgelerini de içine almış bulunmaktadır.

Marigny, daha sonraki incelemeleri için şöyle yazıyor: "Şu anda Çerkesler, etrafları daha medeni milletler tarafından çevrilmiş olduğu halde, kendi toplumlarının ilkel yapısını devamlı olarak korumuş bağımsız bir halk olmanın şaşırtıcı bir örneğini sunuyorlar." Eğer Marigny medeniyet kelimesi ile ülke yönetiminin merkezi bir hale getirilmesini; sahip olunan bütün kaynakların ve gücün tek bir adamın elinin altında toplanması ve böylece, büyük şehirlerin yapılmasını ve donanmalar ile sürekli orduların kurulmasını kastediyorsa Çerkesler komşularının çok gerisinde kalmıştır. Fakat onların böyle yapmakla gösterdikleri bilgelik, onların özgürlüklerini ve kimliklerini korumuş olmakla kendisini haklı çıkarmıştır. Eğer Marigny diğer taraftan medeniyet demekle Rusların hakimiyeti altındaki halkların mutlu olduklarını ve yaşam seviyelerinin geliştiğini anlatmak istiyorsa; bu konuda Çerkeslerle onların komşularının karşılaştırılmasını yapmak gerekiyor. Çer­kesleri, Ruslar ve ona bağlı bölgeler; Buhara'nın Türkmenleriyle onlara bağlı yerler; Gürcüler;Türkler ve İranlılarla mukayese yapmak istiyor ve Çerkeslerin eski geleneklerine bu kadar sıkı bir şekilde yapışmış olmalarından dolayı pişman olmalarına sebep olabilecek bir yön görmek istiyorum. Bütün bu halklara arasında "en büyük oranda en mutlu şekilde yaşayanlar" sadece Türklerdir (medeniyet kelimesini kullanmak istemiyorum) ve Çerkesler bunlara değerli bir saygı gösteriyorlar, fakat bunun dışında onlardan öğrenebilecekleri hiç bir şey yok. Türklerin ve Rusların yaşam şartlarını iyileştiren ticaret nasıl onların kapısına geldiyse, aynı şekilde Çerkeslerin kapısına da gelecekti. Fakat Ruslar tarafından başlatılan savaşlar, bunun gerçekleşmesini önlüyor.

Çerkesler, Rusların tüfek ve top atışlarıyla karşılandılar. Fakat buna rağmen kendileri hiç bir karşılık vermediler. Kılıçlarını çekerek, arabalardan oluşan siperlerden yer bulabildikleri anda düşman içine daldılar. Üç kere siperleri aştılar ve üç keresinde de geri püskürtüldüler. Yiğit görünüşü atılganlığı ve cesareti ile büyük bir ün kazanmış bulunan bu saldırının da lideri olan Godowaylı Noğay ilk saldırıda vurularak öldürüldü. Bir diğeri bir topun yakın mesafedeki ateşinden neredeyse paramparça oldu. Son derece nazik, fakat o ölçüde de cesur bir asil olan Arslan Geri uskuca fırça dipçiğinden şakağına aldığı bir darbeyle düştü. Bunların dışında dokuz veya on kadarı daha öldürüldü veya ağır şekilde yaralandı ve bunların üç katı kadarı da daha hafif yaralarla savaş dışı kaldılar. Buna rağmen Mansur uğurlu bir şekilde olay yerine yetiştiğinde mücadele en şiddetli haliyle devam ediyordu. Mansur'un bu mücadele içinde üç defa atından düşmesine rağmen en sonunda genç savaşçılarını geri çekmeyi başardı. Yoksa onların toptan yok olmaları önlenemezdi. Çünkü bu sırada kalelerden yollanan kuvvetli iki piyade birliği hızla olay yerine yaklaşıyordu. Savaş alanı bir kaç yönden top menzili içinde açıklık bir alanda olduğundan, yardımcı Çerkes birliklerini takviye olarak çağırmak da son derece ihtiyatsız bir hareket olurdu.

Günlük olarak yaptığımız at yolculukları da kısa olmalarına rağmen, çevrenin yapısından dolayı çok yorucu geçiyordu. Peki, buradaki thamadeler için ne demeli? Bu yaşlı hallerine rağmen bu kadar fiziksel ve ruhsal güçlüklere katlanıyorlar, kendi şahsi işlerini tamamen ihmal ediyorlar, buralarda her zaman çok önem verilen atları bu süre içinde neredeyse hepten güçten düşüyorlar. Bu insanlar, her yıl olduğu gibi şimdi de bütün bu zorluklara daha bir kaç ay daha katlanacaklar. Ve onların bütün bu hizmetlerinin karşılığında aldıkları üzere, bu çalışmaları sonunda elde ettikleri vicdan rahatlığıdır.

Konuyu toplarsak, kıyınının bu kesimindeki liderlerle kuzeydekilerin bana karşı gösterdikleri tavırları karşılaştıracak olursam; buradaki liderlerin bana daha az iltifat gösterip methiyeler dizdiklerini, fakat aynı oranda da bana karşı daha samimi olduklarını ifade edebilirim. Daha da ötesi, kuzeydeki Tşupakoların ve onların etkisi altındaki diğer liderlerin yapmaya kalkıştığı gibi burada hiç kimse bizim hareketlerimizi kontrol etmeye çalışmadı.

ROBERT LYALL (Dağa Bilimci) - 1822

Ruslar, Kafkasya’daki emellerine ulaşmak için Hıristiyanlık’tan da yararlanmak istemişler ve Kafkasya’da bir çok misyonerlik merkezleri kurmuşlardır. Mozdok bunlardan sadece birisidir. Bunun yanı sıra, Bu günkü Pyatigorsk yakınlarındaki 5000 dönümlük Kabardey toprağı, Ruslar tarafından 1800’lü yılların başlarında, İskoçya’dan gelen misyonerlere tahsis edilerek, buralarda halkın ve özellikle savaş sırasında yetim ve yoksul kalmış çocukların Hıristiyanlaştırılması için yoğun çalışmalar yapılmıştır. Burada görev yapmış olan Mr. Glen’in (Journal of a Tour from Astracan to Karass -Astrahan’dan Karas’a yapılan bir Gezinin Anıları, Edinburgh 1823) bu konuda çok aydınlatıcı anıları vardır. Bir tarafta son derece iyi bir eğitim almış insanlar ve diğer tarafta da barbar olarak kabul edilen Çerkesler arasında cereyan eden tartışmalardan bir tanesini, çarpıcı bir örnek olarak vermek istiyorum.

Mr. Glen, bir gün komşuları olan bir Kabardey prensine Hıristiyanlığın hasletlerini anlatmak istiyor. Onun konuşmasına karşılık Kabardey şöyle diyor: “Sen, sizin herkesin dininden çok daha iyi bir dine sahip olduğunuzu ve başkalarının da bu dine sahip olmasını istediğinizi söylüyorsun. Baştan beri böyle konuşuyorsunuz. Bize bu şekilde tatlı dillerle yaklaştınız ve daha sonra topraklarımızı elimizden alarak buralara sağlam bir şekilde yerleştiniz. Bize yaptığınız bu davranışın başkaları tarafından da size gösterilmesini ister miydiniz? Bundan sonra size kim inanır?” Bunun üzerine misyoner şu cevabı veriyor: “Fakat biz bu toprakları hükümetten aldık. Hükümetin de toprak üzerinde tasarruf hakkı vardır. Üstelik biz, sizin için, kendi insanlarınızdan da daha iyi komşular olduk. Hem toprakların büyük bir kısmı bizim değil de Alman kolonistlerin elinde bulunuyor. Sonra sen ve arkadaşların, istediğiniz zaman hayvanlarınızı otlaklarımıza getiriyor buralardan ot ve odun keserken kesinlikle sizden para istemiyoruz.” O zaman Kabardey’in cevabı şu oluyor: “Eğer siz önceden gelip de, bu ıssız yere yerleşerek örnek olmasaydınız, ne Almanlar ne de diğer yabancılar buralara gelmeyeceklerdi.” Mr Glen şu yorumu yapıyor: “Bu noktada, hangi tarafında daha haklı bir savunma yaptığının takdirini okuyucuya bırakıyorum.”

HOMMAİRE DE HELL -1841

“Gergiyevsk civarında, şu anda bulunduğumuz noktada, yakın zamanlarda meydana gelen bu trajik olay ile ilgili olarak anlatılanlar beni çok etkilemişti. Bu yüzden, sisin dağılmasıyla birlikte yolun aydınlanması ve yüz metre kadar ileride, en kötü düşlerimin gerçekleştiğini zannetmiş olmamdan dolayı nasıl bir korkuya kapılmış olduğum çok iyi tahmin edilebilir. Hiç şüphe yoktu ki, önümüzdeki bu adamlar, bütün yol boyunca karşılaşmaktan irkildiğim o korkunç Çerkeslerden başkası olamazdı. Onları gördüğüm sırada attığım çığlığı duyan Kazaklarımızdan bir tanesi, korkmamam gerektiğini ve onların, dost bir kabileye mensup olduklarını söyledi. Bununla birlikte, korkmamam gerektiğini bilmeme rağmen onların geçişini izlerken yine de tedirgin oldum.

Grup, beş veya altı kişiden oluşuyordu, ama yine de yeterince tehlikeliydi. Yanımızdan geçerlerken Kazaklara fırlattıkları bakışları, bu bakışlarında ifade ettikleri kalplerindeki Rus nefretini, asla unutmayacağım. Hepsi tepeden tırnağa silahlıydı. İlerideki bir tepenin üzerinden kaybolurlarken, gökyüzüne doğru yükselen savaşçı görünüşlerine hayran kalmıştım.

WAGNER (Doğa Bilimci)-1843

Bir Çerkes soylusunun en büyük özelliği, kişisel üstünlükleriyle temayüz etmesidir. Bu üstünlüğü, eşit olarak ruhi enerjisinden ve sahip olduğu vücudunun gücünden ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta sahip oldukları birçok üstün özellikleriyle Doğu'daki diğer bütün halklar üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuş olan Türkler bile, Çerkes soylularının bu mümtaz üstünlüğünü kabul etmektedirler.

Irmağın sol kıyısında yaşayan Şapsığların ince ve nazik bir görüntüsü vardır ve ince kartal gözlerinden Çerkes tipinin özelliği olan, müthiş bir enerji fışkırır. Diğer taraftan Çernomorski Kazağının vücudu daha iridir ve zarif olmaktan ziyade atletiktir. Kazakların düzgün ve yakışıklı yüzlerinde okunan kaygısızlık ve sükunet ifadesi, Çerkes özdenlerinin gözlerinden fışkıran savaşçı alevlerle büyük bir tezat oluşturmaktadır.

Bir kontrol sırasında Çerkes süvarilerinin emirlere uymayı kesin bir şekilde reddetmesi karşısında İmparator, sadece Kont Benkendrof aracığıyla onlara resmi bir ihtar vermekle yetinmişti. Ağır ve kaba bir Rus askerinin yanında bir Çerkes, neredeyse toy kuşları arasındaki bir kartal gibidir. Uzun yıllar St. Petersburg'ta kalmış bir İngiliz centilmeninin anlattığına göre, eğer kalabalık içinde insanlar aniden büyük bir panik halinde etrafa kaçışıyorlarsa karşıdan gelenin bir muhafız kıtası subayı, polis ya da bir Çerkes olduğundan emin olabilirsiniz.

Yekaterinodar'daki Çerkesler arasında Şapsığ kavmine mensup bir vork, güzelliği ve etkileyici yapısıyla hemen göze çarpıyordu. Cezayir'de gördüğüm bütün renkli Araplar ve Berberiler, bu Kafkas kartalı karşısında bayraklarını yere indirmek zorundaydılar. Şunu belirtmeliyim ki, daha sonraki yolculuklarım sırasında Megrelya'da, antik çağlardaki Apollon'un görünüşüne yakın, çok daha ideal tiplerle karşılaştım. Fakat onların yüz ifadeleri çok yumuşak ve kadınımsıydı. Kuban'daki bu kahramanın başı, özellikle hoşuma gitti. Bende öylesine güçlü bir etki bırakmıştı ki, bir süre Şapsığ'ın önünde ayaklarımın üzerinde çakılı kaldım.

Şapsığ liderinin kendisi de muhteşem görünüşünün farkında gibiydi. Gururlu bir alımlılık ve hafif, yarı yüzer gibi, Çerkeslere has adımlarla pazar içindeki kalabalıkta, Kazaklar arasında yürürken, onların koyun postlarına bürünmüş kaba yapılarına büyük bir küçümsemeyle bakıyordu. İnanılmaz incelikteki vücudu, güzel ayakları, bütün hareketlerinde görünen erkekçe karakteri ve ruhu, kıyafetinin zenginliği ve silahlarının muhteşemliği, yanındaki adaleli ama kaba yapılı Çernomorski Kazaklarının çirkin kışlık giysileriyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Diğer taraftan, yüzündeki asil çizgiler ve muhteşem gözleri ile Kuban'ın sağ kıyısındaki komşularının güzel, iyi beslenmiş ama tamamen boş ve anlamsız yüz ifadeleri arasındaki tezat da aynı derecede büyüktü.

“Ruslarla Kazaklar arasında”, diyerek başladı doktor, Çerkeslere karşı, onları toptan imhaya yönelik bir savaşın sürdürülmesi gerektiği yaygın bir kanaattir. Çünkü onlara göre Çerkesler, asla yumuşaklıktan, arkadaşlıktan ve onlara yapılan iyiliklerden anlamazlar; her türlü cömertçe yaklaşımı şüpheyle karşılarlar ve onların medenileştirilmesi imkansızdır. Bu konudaki fikirlerini desteklemek için de sana, Çerkeslerin birçok barbarlık örneklerini, korkunç misillemelerini, şeytani zalimliklerini anlatacaklardır. Belki de bu anlatılanların yarısı doğrudur. Fakat olaylara daha derinden bakan hiç kimse, Çerkesleri mahkum eden bu kararlara katılmayacak ve bu korkunç olayların çoğunu, çevreye hakim olan şartlara bağlayacaktır.

Çerkesler fakir insanlardır. Dağlık ve engebeli toprakları hemen hemen ihtiyaç duyulan her şeyden mahrumdur. Bizim sahip olduğumuz varlıklarla Çerkeslerinki arasındaki korkunç dengesizliği gördüğümüz zaman, onların bu tür umutsuz çözümlere başvurmalarını hayretle karşılamamalıyız. Ruslarla devamlı savaş halinde bulunan, kanlarının en son damlasına kadar onlara karşı direnmek için yemin etmiş olan bu insanların, mücadele ruhlarını zedelemeden daha yumuşak bir karakter taşımaları beklenemez. Diğer taraftan Ruslar da, daima insanlık örnekleri vermiyorlar. Bu konuda generallerimizi suçlamıyorum. Çünkü en sert disiplin bile savaş sırasında bazı korkunç katliamların yapılmasını engelleyemiyor. Kan kanı istiyor ve eğer bir aul süngü hücumuyla alınmışsa, orada kardeş sevgisinden bahsetmek aptallık olur.

Yüzlerce kişilik gruplar halinde her gün Vladikavkaz’a gelen Dağlılar, benim de izlediğim büyük askeri törene büyük ilgi gösteriyorlardı. Kartal gözleri sürekli olarak, Rus hatlarındaki tüfeklerin üzerindeydi. Özellikle kalabalık içinde sıkışık halde yakınlarımda duran geniş omuzlu, kalkık burunlu Ruslarla ince yapılı ve soylu kartal profiline sahip Çerkesleri karşılaştırmak benim için son derece ilginç oluyordu. Rusların yüzünde genel bir sabırlılık ve hayvani bir itaat ifadesi okunuyordu.

Diğer taraftan Çerkeslerin korkusuz tavırlarını, yüzlerindeki gururlu ifadeyi gördüm ve her birinin kendini bir erkek ve tam bir kahraman olarak hissettiğini fark ettim. Belki de yanılıyorum, fakat yüzlerinde Rusların sisteminin lehine hiçbir şey görmediğimi düşündüm. Gurur, nefret ve aşağılama dolu gözlerinde şöyle diyor gibiydiler: “Bakın şunlara, şu aptalca hareketler yapan kölelere, bize efendilerinin boyunduruğu altında başımızı eğdirmek isteyenlere! Kendileri en acınacak durumda değiller mi? Allaha şükürler olsun ki, henüz onların kaderini paylaşmıyoruz ve onlar gibi köle olacağımıza bütün gücümüzle sonuna kadar savaşırız.”

Rus askerlerinin bu sağlam yapısı, kurşun yağmuru altında sakin bir şekilde duvar gibi dikilme hasletleri, açık alanda ve meydan savaşlarında çok değerli özelliklerdir. Fakat bu özellikler Kafkasya’da fazla işe yaramamaktadır. Çünkü iri yarı Rus askeri kan ter içinde poflayarak ve büyük gayret harcayarak yüksek tepelere tırmanırken, ince yapılı atik Çeçenler aynı mesafeyi onların yarı zamanında alırlar. Kafkas halkları, savaş alanında omuz omuza dizilerek düşmanlarına karşı süngüden duvar ören Rus piyadelerinin gücünü çok iyi biliyorlar. Çerkes süvarilerinin saldırıları, çelikten yapılmış bu siperler karşısında dağılıp gider. Fakat Çeçenler, tecrübeleri sonunda Rus ordusunun zayıf noktalarını öğrendiler. Mümkün olduğunca, bu tür yanaşık düzen halindeki Rus birlikleriyle savaşa tutuşmaktan kaçınırlar ve bunun yerine, büyük bir cesaret ve güvenle Rus avcı birliklerinin üzerine atılırlar.

Bir Rus subayı bana şöyle bir şey söylemişti: “Teke tek çarpışmada uzun süngüsüyle bir Rus askerinin, elinde delmek ve kesmek için sadece bir kılıç ve kama taşıyan Çeçenden daha avantajlı olduğu düşünülebilir. Fakat gerçek bundan çok farklıdır. Bu tür çarpışmalarda ölenlere bakıldığında, Rusların Çerkeslerden üçte bir oranında daha fazla olduğu görülebilir. Çok ilginç başka bir gerçek de, sıra halinde dizilerek savaşan Rus askerinin, ölümü büyük bir cesaretle karşılamasına; İran, Osmanlı ve Avrupa’nın düzenli ordularıyla yapılan savaşlarda böyle yiğitlik göstermesine karşın Kafkasya’da bu kadar yüreksizleşmesi ve kendisini bekleyen korkunç cezaları göze alarak gözetleme yerlerinden ve kalelerden kaçmalarıdır. Ben bizzat bir keresinde İçkeriya’daki kanlı savaşlar sırasında (Temmuz 1842) büyük bir tehlike atlattım. Çünkü bir Çeçenle çarpışan bir avcı askerinin yardımına koştuğumda, asker tabanları yağladı ve beni Dağlı ile tek başıma bıraktı.”

DUMAS (Romancı) -1858

Bununla birlikte Kızılyar’a doğru yaklaştıkça çevremizde, bir kasabaya veya bir arı kovanına yaklaşırken olduğu gibi, bölge halkının insanlarını daha çok görmeye başladık. Fakat ziyaret ettiğimiz bu kovandaki bütün arıların keskin iğneleri vardı. Yaya ya da atlı, her adam tamamen silahlıydı. Yolun kenarındaki bir çobanın bile, ön tarafında kemerine sokulmuş bir kinjal omzunda bir tüfek ve belinde bir tabanca vardı (ve benim ülkemde bir çoban barışçıl bir adamdır). İnsanların elbiseleri de savaşçı bir görünüm içindeydi. Bizi gülümsemelerle karşılayacaklarına, yan yan şüphe dolu bakışlarla süzüyorlardı. Kim olursa olsun, yanımızdan geçen herkesin gözleri, siyah, gri ya da beyaz papaklarının uzun kıllarının altında tehdit edici bir şeklide parıldıyordu.

Her erkeğin, her an bir düşmanla karşılaşmayı beklediği bir ülkeye girdiğimizi hissedebiliyorduk. Çünkü, burada güvenliği sağlayacak olan en yakın sivil otorite çok uzaklarda olduğundan herkes, kendi kendisini korumak için tamamen hazırlanmış bir haldeydi.

Bu bölgedeki Dağlı savaşçılar, Ruslara esir düşen arkadaşlarını tekrar geri almak istedikleri zaman Ruslar, her bir Lezgi veya Çeçen için dört Don Kazak’ı veya iki Tatar askeri değiştirirlerken bir Dağlı’ya karşı bir Hat Kazak’ı denk kabul edilir, adam adama değiştirilir. Bununla birlikte Dağlılar, üzerinde mızrak yarası olan arkadaşlarını geri almazlar.

Elbisesine, gözlerinden başka bir yer görünmeyecek şekilde sarılmış olan bir Dağlı kadın, sokak kapısında atından aşağı iniyordu. Kısa bir süre sonra kadın içeri alındı. Üniformasından albayı tanıyan kadın, onun önündeki masanın üzerine küçük bir torba koydu ve içinden iki insan kulağı çıkardı. Albay elindeki asa ile kulakları çevirdi ve her ikisini de sağ kulaklar olduğuna kani olunca bir makbuz yazdı. Kadına kendi dilinde, “Bunu kasiyere götür. O sana paranı ödeyecektir,” dedi. Kadın makbuzu kaptı ve yirmi rublesini almak üzere kasiyerin yanına gitti. Çünkü burada her Dağlı başı için on ruble ödenmektedir.

RUSLARIN KAFKASYA’YA BAKIŞ AÇISI

Askerleri tarafından sevilen, onlarla iç içe yaşayan Kendisine karşı koyan herkesi acımasız bir şekilde kılıç ve ateşle ezdi.

Tarihçi, yazar ve Kafkas Uzmanı olan Platon Zubov, 1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı adlı eserinde Kafkasya ile ilgili meselenin çözülmesi için bir takım tavsiyelerde bulunmaktadır:

1.Kadınları lükse alıştırılmalı ve daha sonra aralarına, Hıristiyan tüccarlar yollanmalıdır.
2.Halk dağlardan ovalara indirilmelidir.
3.Onları medenileştirmek için çocukları ellerinden alınarak özel Rus okullarında yetiştirilmeli ve bunlardan Rusya ile bu halk arasında iletişimi sağlayacak eleman sağlanmalıdır.
4.Dağlılarla Rusların evlenmeleri hızlandırılmalıdır.
5.Stratejik yönden önemli dağlık bölgelerdeki Dağlılar Rus topraklarına yerleştirilmelidir.
6.Asiller Rus sınıfına katılmalı ve orduya alınmalıdır.
7.Dağlılar Hıristiyan yapılmalıdır.

“Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”

Kazımzadah Prens Baryatinski ve Grandük Michael ile ilgili iki yaklaşımı vermektedir:

Prens Baryatinski (1856-1860 yılların Çar’ın Kafkas Naibi) “Karadeniz’in doğu kıyılarını bir Rus toprağı haline getirmek ve Dağlıları bütün kıyıdan temizlemek zorundaydık. Bu planın gerçekleşmesi için, Dağlı Çerkeslere ulaşmamızı engelleyen Kuban ötesi halkının da tamamen ezilerek yerlerinden kaldırılması gerekiyordu”.

Grandük Michael (1864 yılında): “Tek bir kişi savaş meydanında teslim olmadı, çarpışarak öldü. Köylerinin on defa yakılmış olmasına rağmen halk da, yine büyük bir inatla eski topraklarına yapışıp kalmaya devam etti. Dağlıların teslim olmak istememelerinden dolayı görevimizi yarıda bırakarak dönemezdik. Yarısının teslim olmasını sağlamak için Dağlıların diğer yarısını yok etmek zorundaydık. Fakat sadece onda biri savaş alanında öldürüldü. Diğerleri, ormanlarda ve dağlardaki şiddetli fırtınalar, açlık ve yorgunluktan kırıldı. Daha çok kadın ve çocuklar acı çekti.”

1864 yılında Çerkesya bitmişti ve Ubıhler, Natuhaçlar, ve Şapsığlar tükenmiş, ya da yurtlarından atılmışlardı.

Rus aydınlarının Kafkasya bakış açıları, edebiyat açısından yapılan bir çalışmada incelenmiştir. Hikayeden alınan bir parçada diyalog şöyle gelişir:“Gerçekten o, (Peçorin) kızı (Bela) ehlileştirdi mi, yoksa kız evinin özlemi için de eriyip gitti mi?”

“Neden erisin ki? Kaleden de köyünden olduğu gibi aynı dağları görebilirdi ve bu da, bütün bu vahşilerin ihtiyaç duydukları tek şeydir.”

Burada Bela ve ailesi birer vahşidir ve bu insanların, ahlaki ve insani değerleri yoktur ve hatta hukuki varlıkları da yoktur. Aynı şekilde Puşkin, 1829 yılında yaptığı seyahatle ilgili olarak yazdığı Erzurum’a Yolculuk adlı eserinde de benzer temalar vardır. “Çerkesler, bizden nefret ediyor. Çünkü onları yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik.” “Fakat bir takım lüks maddeleri ile Çerkesler ehlileştirildikten sonra Rusya asıl amacına ulaşacaktır: Günümüzdeki Aydınlık çağında, Çerkesler tekrar İncil ile tanıştırılması kadar kutsal bir hedef olamaz. Zaten onlar daha önce Hıristiyan’dı ve Rusların potansiyel müttefikleriydi.

Başka bir yaklaşım da o dönemim romantik yazarlarından olan Marlinsky’den aktarılabilir: “Asya’ya karşı onu ilerletmek için yapılan her girişim, duvarlara çarpan dalgalar gibi kırılmışdır. Hintli Brahman, Çinli Mandarin, Acem Bek’ ve Dağlı Özden aynı kalmıştır. İki bin önce ne ise bu gün de aynı durumdalar. Çok yazık”

DEĞERLENDİRME

Çerkesler ve Kırım Tatarları arasında meydana gelen savaşlar, yaşam şekilleri birbirine benzeyen iki halk arasında olduğundan, uzun vadede Çerkesler için çok büyük kayıplara yol açmasına rağmen Tatarlarla aralarında bir takım ticari ve kültürel ilişkiler kurulmasını engellememiştir. İran genellikle Azerbaycan, Gürcistan ve Güney Dağıstan üzerinde etkili olduğundan Kafkasya’nın geneli için hiçbir zaman ciddi bir tehlike teşkil etmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu ile Kafkasya arasındaki ilişkilerin başlangıcında küçük çaplı askeri ihtilaflar olmasına rağmen, uzun vadede Osmanlıların Kafkasya üzerinde askeri hakimiyet kurmaları asla konusu olmamış, aradaki ilişki daha çok Çerkeslerin iyi niyetine dayanan bir ittifak şeklinde olmuştur.

Çerkes-Rus ilişkilerinin niteliği ise çok farklıdır. Kabardey 1774 yılına kadar Rusya tarafından bağımsız bir ülke olarak kabul edilmiş ve bu süre boyunca devam eden ilişkiler, hiç bir zaman ülkenin özgürlüğüne direk müdahale şeklinde olmamış. Fakat Ülkeye hakim Pşılerın kendi aralarındaki çekişmeleri Ruslara sık sık askeri ve siyasi müdahalelerde bulunma şansı vermiştir. Bu girişimler, Osmanlı-Kırım ve bazen de İran’ın karşı çıkmasıyla dengelenmiştir. Bu yüzden Kabardeyler bu büyük güçlerin ilgi alanlarının kesiştiği bir noktada bulunduklarından, kendi iradelerinin dışında da olsa bu mücadeleye katılmışlardır.

Avrupa’da sosyal ve ekonomik devrimlerden sonra hızlanan ve endüstriye hammadde sağlamak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak, kendi dinini ve kültürünü empoze etmek amacı taşıyan Batı emperyalizmi, farklı şekilde de olsa, Rusya’da kendini göstermiştir. Özellikle Napolyon’un Fransa’daki idaresi sırasında küçük Avrupa devletleri birer anayasal monarşi halini almıştır. Fransız halkı, daha çok heyecan ve ihtilal dolu bir demokrasi yöntemi izlerken, İngiltere’de hukukun önceliğine önem veren, daha yavaş ama daha sistematik bir gelişme süreci yaşanmıştır. Buna karşılık Avusturya, Prusya ve Rusya’da tutucu bir mutlakiyet varlığını sürdürmüştür. Daha sonra Avrupa’da meydana gelen milliyetçi ihtilaller Fransa ve İngiltere kamuoyları tarafından desteklenirken, Rusya’da benzeri hareketler Rus askerleri tarafından bastırılmıştır. Bu yüzden Rusya, Avrupa’daki gerici güçlerin kalesi özelliği kazanmıştır. Prusya ve Avusturya’nın, Rusya’nın Polonya ve Kafkasya’daki yayılmacı politikasına destek vermelerinin nedeni budur. Özellikle o dönemin Alman gazeteleri Rus hükümeti lehine yazılar yazarken, Rus sivil ve askeri bürokrasisinde çok sayıda Alman görev yapmıştır. Kafkas-Rus Savaşı tarihine bakıldığında üst dereceli subayların çoğunun Almanca isimler taşıdığı görülecektir.

Batı Çerkesleri ile Rusların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin temel nitelciklerini kavramak için o dönemin şahitlerinin eserlerinin karşılaştırılarak incelenmesi önemlidir.

Wagner, Lyall, Dumas ve De Hell’in anıları, Terek ile Kuban Hattı’nın kuzey tarafında, özgür Çerkeslerin ve onların savaşlarının nasıl değerlendirildiği ve Çerkes baskınlarının Kazak halkı üzerinde ne tür etkiler yarattığını ve Rusların Çerkesleri nasıl değerlendirdiklerini ifade etmesi bakımından son derece ilginçtir. Bu yüzden Hat’tın güney tarafında Çerkesler arasında yaşamış olan Bell ve Longworth’un yazdıkları ile diğerlerinin gözlemlerini karşılaştırılınca gerçek daha kolay görülecektir.

İncelediğimiz kaynaklardaki bilgileri karşılaştırmalı eleştirisel bir metotla değerlendirdiğimiz zaman Çerkeslerin böylesine şiddetli bir şekilde neden sonuna kadar savaştıklarına dair ip uçları da verilmektedir. Girişte bahsettiğimiz C leri (19 asır. emperyalizmin, diğer ülkelere yönelirken temel aldığı noktalar) tekrar göz önüne aldığımızda her üçünde de Rusların Çerkeslerle anlaşamayacağı görülecektir.

Kafkasya’da Osetler, küçük bir Kabardey nüfusu ve Abhazların bir kısmı dışında halkın büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Savaş sırasında çok az pagan da vardı. Fakat bu paganlar da hızla Müslümanlaşmışlar ve Hıristiyanlık kesinlikle Kafkasyalılar tarafından reddedilmiştir.

Emperyalizmin ikinci amacı olan medeniyet konusuna gelince; be kelimenin farklı şeklinde yorumlanabilecek olmasına rağmen Dr. Wagner, yaptığı gözlemlerde Çerkeslerin kendilerini Ruslardan çok üstün gördüklerini belirtmekte ve kendisi de bizzat buna şahit olmaktadır. Özgür Çerkes savaşçıları, büyük çoğunluğu köle olan Rus ordusunun askerlerini hakir görmekte, onlar gibi kamçılanmayı reddetmektedir. Rus ordusundan firar eden binlerce askerin durumu, onlar için kendilerini bekleyen sonun canlı birer delili niteliğindedir. Üstelik Gürcü ve Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmalarının en önemli sebebi, komşularının saldırılarından kurtulmak içindi. Gürcü ve Ermeni halklarının Rus idaresi altındaki kötü durumları, Rusların kendi insanlarına, özellikle devletle uyuşmayan mezheplerin üyelerine yaptığı zulüm de Çerkeslerin gözünden kaçmamıştır. Benzer şekilde Şemiz’in öldürülen yakınları ile ilgili söyledikleri, Natuhaçların da Ruslara bakış açısını çok iyi göstermektedir. Aynı şekilde Dumas’ın Dağıstan ve Çeçenistan’da şahit olduğu olaylar, Kafkas kişiliğinin kesinlikle Rus iradesi karşısında eğilmediğini tam tersine kendilerini çok daha üstün gördüklerini ortaya koymaktadır.

Ruslar ticaret konusunda da Çerkeslere ters davranmışlardır. Onların ekonomik yapılarını bozmak ve tepeden inmeci bir ekonomik politika izlemek istemişlerdir. Çerkesler, Ruslarla yapacakları ticaret konusunda kesinlikle kendilerini emniyette hissetmemişler ve en çok ihtiyaç duydukları tuz, barut ve kumaş gibi maddeleri Türklerden almışlar ve Rus ablukasından sonra da bu ticaret devam etmiştir. Köle ticareti elbette ki savunulacak bir şey değildir. Fakat maalesef o dönem Çer­kes­ya’sında toplumda önemli bir yere sahip olan bu ticaretin de Ruslar tarafından yasaklanması, problemi çözeceğine daha olumsuz sonuçlara sebep olmuştur.

Bütün bu etkenler göz önüne alındığında Çer­keslerin önünde tek bir seçenek kalmaktadır: Sonuna kadar savaşmak. O dönem Rusya’sının en büyük güç kaynağı Rus halkının sabırlı yapısı, Ortodoks inancının da pekiştirmesiyle Rus Çarlığı’na köle gibi boyun eğmesidir. Batı Avrupa insanları yaşam standartlarını arttırarak demokrasiye doğru yol alırken, Rusya’da halkın büyük çoğunluğu hâlâ toprağa bağlı kölelerden oluşmaktaydı. Çarlık Rusyası çok kolay bir şekilde kendi insanını harcamış ve buna karşı sesini yükseltecek bir kamuoyu olmamıştır. Çerkeslerin en büyük şanssızlığı budur. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Amerika’nın bağımsızlık savaşında İngiltere’nin tutumu ile Rusya’nın Kafkasya’daki politikasını karşılaştırmak istiyorum.

2 Temmuz 1776’da Amerikan Kongresi bağımsızlık kararı verdiğinde İngiliz askerleri New York yakınlarına asker çıkararak Amerika’yı tekrar ele geçirmek istediler. Aynı yılın ağustos ayında İngiliz generali William Howe’in emrinde İngiliz donanması ile 32.000 asker vardı. Bu askerlerden 9.000 kadarı paralı Alman askerlerden oluşuyordu. Bu ordu, İngilizlerin Amerika’da o zamana kadar topladıkları en kalabalık orduydu. O sırada Washington’un emrinde 19.000 kişi vardı. Savaş boyunca Amerikan ordusunun mevcudu 5.000 ile 20.000 arasında dalgalanmış ve ortalama 10.000 civarında olmuştur. Savaşın ayrıntılarına girmek gereksiz. Fakat bir iki dönüm noktasına değinmek istiyorum. 17 Ekim 1777 yılında General John Burgoyne komutasındaki 5.000 kişilik İngiliz ordusu, kendisini saran Amerikan Generali Horatio Gates’e Saratoga’da teslim oldu. 12 Mayıs 1780’de ise İngiliz Generali Clinton, Güney Carolina’daki Charleston şehrini ele geçirdi ve General Benjamin Lincoln ile 5.500 Amerikan askerini esir aldı. Fransız General Rochambeau ve General Washington emrindeki 16.000 kişilik Fransız ve Amerikan ordusu karadan, Fransız Amiral De Grasse komutasındaki Fransız donanması da denizden olmak üzere, Yorktown’da kuşattıkları Lord Cornwallis komutasındaki 8.000 kişilik İngiliz ordusunu, uzun bir kuşatmadan sonra 17 Ekim 1781 tarihinde (Saratoga’dan tam dört yıl sonra) teslim aldı . Böylece savaş bitti ve Amerika bağımsızlığını kazandı.

Şimdi ise, Rusya Genelkurmay subaylarından Mo­chulski’nin yayınlanmamış “Dağıstan ve Kafkasya’daki Savaş” adlı eserindeki notlarına bakalım: “Bizim Kafkasya Dağlılarına boyun eğdirmek için askerlerimizin büyük bir kahramanlık ve fedakarlıkla katıldıkları savaşlarda karşılaştıkları inanılmaz acıları ve yoklukları gören insanlar, yıllar boyunca uğradığımız bu korkunç kayıplar karşısında dehşete düşmektedir.” Yine Mochulski, Rusya’nın Kafkasya’daki askeri yığınağının nasıl arttığını da şöyle göstermektedir: 1800’lü yıllarda, Lazarev Tiflis’e girdiğinde 4 bin, Yermolov zamanında 1818 yılında 60 bin, 1838 yılında 155.000 ve 1840 yılından sonra 200 binin üzerinde.

Bu iki olay arasında farklılıklar olmasına rağmen, yine de iki zihniyeti açıkça göstermektedir. İngiltere, Amerika’ya 32.000 asker ile donanmasını gönderiyor ve beş yıllık bir savaştan sonra kayıplarının fazla olduğunu görünce uzun yıllar İngiliz askerleri üzerinde bir kompleks yaratmasına rağmen Amerika İmparatorluğu’ndan vazgeçiyor ve onunla barış yaparak müttefik oluyor. Rusya ise Kafkasya’ya çeyrek milyon asker yığıyor ve belki de bu sayının fazlasını savaşlarda ve hastalıklar yüzünden kaybediyor. O sırada Amerika’da beyazlarının nüfusu 3 milyon kadardı. Bu sayı o devirdeki Kafkasya’nın tahmini nüfusundan biraz fazladır.

Benzer mücadelelerin cereyan ettiği yerlerde, Kızlderililerin, Amerikan kaleleri; Fas, Tunus, Cezayir, Senegal halklarının Fransız kalelerini veya Afrikalıların ve Hintlilerin İngiliz kalelerini ele geçirdikleri tarihte pek görülmemiştir. Bu tür savaşlarda çok az sayıdaki disiplinli Batılı ordular kendilerinden üç-beş katı bir sayıya sahip disiplinsiz yerel kuvvetleri kolaylıkla yenilgiye uğratmışlardır.

Halbuki Kafkasya’da, İmam Şamil 1843 Avaristan Seferi’nde aralarında, Unsokul,Karaçi, Tsatanih, Moksok, Balakani, Akilçi, Gotsatl, Burunduk Kale, Gergebil ve Hunzah,’ın da bulunduğu on iki kaleyi Ruslardan almıştır. Batı Adigeleri de 1840 yılında, yalın kılıç saldırarak, Lazarev, Velyaminof, Mikhailovski, Nikolayevski, Şapsin, Abun ve Waye kalelerini ele geçirdiler.

Bu iki olay, gerçekleştirildiği şartlar göz önüne alınırsa tarihte benzersizdir.

Çerkes birlikleri ile Rus askeri birliklerinin sayılarına baktığımızda bu oran neredeyse bire bir seviyesindedir, hatta bazen Kafkasyalıların kendilerinden çok daha kalabalık düzenli Rus birliklerine saldırdıkları görülmüştür ve savaşlarda Rusların daha ağır kayıplar verdiği belirtilmiştir. Bu durum da, Kafkas Halklarını kendilerinin ne kadar büyük bir şiddetle savunduklarını ve Rusları engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını gösterir.

Yukarıdaki örneklerde de göstermeye çalıştığım gibi Rusya, Kafkasya’ya kalıcı olarak yerleşmek için her türlü metodu kullanmış ve bir çok dini ve politik manevralar yapmıştır. Buna karşılık Çerkesler, genel bir okul eğitiminden yoksun olmalarına rağmen sahip oldukları ferasetle kendileri için neyin doğru olduğunu fark etmişler ve hem kendilerini, hem de yaşam şekillerini; hem siyaset, hem de savaş alanlarında korumaya çalışmışlardır. Bütün Kafkaslıların, çevrelerinde gelişen oyunları çok iyi tahlil etmişler ve imkansızı başarmaya çalışmışlardır.

Bütün bu çalışmaların ışığı altında şu söylenebilir: “Çerkesler, Gürcüler gibi akıllılık ederek zamanında Ruslarla işbirliği yapsalardı bugün bu durumda olmazlardı. Fakat onlar, İmam Şamil’in, Pşı ve Worklerin ve din adamlarının peşine takıldılar, yok yere kendilerini kırdırdılar. Üstelik Osmanlı’ya göç ettiler ve ülkelerini terk ettiler” yaklaşımı yüzeyseldir, kapsamlıdır ve gerçekleri aramaktan uzaktır.

SONUÇ
Doğu Kafkasya’daki mücadelenin bu kadar uzun olması ve kanlı geçmesinin sebepleri, Mochulski tarafından incelendi:
Mücadelenin bu kadar sürmesinin Sebepleri:

1.Tabii engeller
2.Rusların Kafkasya hakkındaki coğrafi bilgi eksikliği
3.Rus ordu yönetiminin kötülüğü
4.Rus askerlerinin taktik dağ savaşlarındaki yetersizliği
5.Rus ordusunun kötü şekilde donatılmış olması
6.Yolların yokluğu
7.Rus ordularının Dağıstan ve Çeçenya’da dağılmış olması.
8.Merkezi bir planın yokluğu
9.Müridlerin morallerin son derece yüksek olması
10.Dağlıların dini ve askeri bir liderlik altında birleşerek büyük bir başarı sağlamaları.
11.Halkın Müridlere destek vermesi
12.Rus asker kaçaklarının yardımları
13. Dış etkenler

Bu sebeplerin büyük bir bölümü Batı Kafkasya için de geçerlidir. Onlar birlikteliği bir tür demokratik yöntemle ve Tharıko Xase denilen Milli Yemin Meclisleri ile kurmaya çalıştılar.

Fakat burada bütün Kafkasya’yı içine alan çok daha önemli bir sebep vardır.

Kafkaslılar, hakir gördükleri bürokratik Rus devletinin hayata müdahaleci, özgürlüklerini kısıtlayıcı yaklaşımlarını reddettiler ve bunun karşısında bireysel varlıklarını sürdürmek, kendilerinin tanımladıkları insanlar olarak yaşamaya devam etmek istediler. Bunun sonucu çok ağır oldu. Fakat o insanlar bu seçimi yaptı. Onları Rahmetle anıyorum; bu seçimi yaparken gösterdikleri cesarete hayranlık duyuyorum ve katlandıkları fedakarlıkların büyüklüğüne inanamıyorum.

LONGWORTH (Gazeteci, iş adamı, devlet görevlisi) –1837

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery