Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti

Şubat 1917'de Çarlık Rusyasının yıkılması sonrasında Kuzey Kafkasya'da kurulan devlet. Uzun yıllar boyu Rus istilası altında sömürge olarak bulunan Kuzey Kafkasya halklarına mensup aydınların girişimi ve sürükleyiciliği ile 11 Mayıs 1918'de resmen ilan edildi.

Çarlığın yıkılışını takip eden günlerde Terekkale'de (Vladikavkaz) 5-6 Mart 1917 tarihlerinde Kuzey Kafkasya'nın geleceği üzerine yapılan değerlendirme toplantıları bu devletin ilanına gidecek sürecin başlangıcını oluşturdu. Bu toplantıda, başkanlığını bir sosyalist devrimci olan hukukçu Basiat Şahan'ın yaptığı Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği Geçici Yönetimi oluşturuldu ve Kuzey Kafkasya'da “eyalet komiteleri”nin oluşturulması ve kamuoyunun genel eğilimini belirlemek üzere I. Genel Kuzey Kafkasya Kongresi'nin toplanması kararlaştırıldı.

1-9 Mayıs 1917'de tarihlerinde Terekkale'deki (Vladikavkaz) Olginski Kız Lisesi'nde Hazar'dan Karadeniz'e kadar bütün Kafkas halklarından toplam 500'den fazla temsilcinin katıldığı ve Terekkale Kurultayı olarak da anılan I. Genel Kuzey Kafkasya Kongresi'nde çeşitli komisyonlar oluşturularak ülkenin geleceğine ilişkin görüşler sistematize edildi, yönetsel-politik yetkilerle donatılan Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi olarak adlandırılan icra organı tesis edildi ve siyasi programın başına, o dönem Rusya'nın diğer halklarının da tercihine benzer şekilde, Kuzey Kafkasya’nın da ayrı devlet statüsünde katılacağı, Rusya'da yeni bir federal cumhuriyetin kurulması talebi koyuldu. Bu kongrenin sonuç bildirgesi “devrimin getirdiği özgürlükleri güçlendirmeyi, demokrasi ilkelerini hayata geçirmeyi, politik, milli, kültürel kazanımları korumayı ve Kuzey Kafkasya halklarının birliğini” ön plana almaktaydı.

Bu dönemde Kafkasya bölgesi, Çarlık Rusyasının çöküşüne paralel olarak çözülen Kafkas cephesi dolayısıyla başıbozuk birimlerin gözlerinin dikildiği bir bölge olmuştu. Dağılan Rus ordusunun uzantıları özellikle temel gereksinimlerin yeterli şekilde karşılanabileceği Kuzey Kafkasya'ya ulaşmaya çalışıyordu. Cepheden demiryolu ile Kuzey Kafkaslara ve deniz yolu ile Sohum, Soçi, Tuapse ve Anapa gibi yerleşim birimlerine ulaşan onbinlerce silahlı asker ve denizci, yerli nüfusa yönelik hareketlere girişmişti. Kuzey Kafkasya'nın doğusunda da Kafkas cephesinden asker kaçakları olarak dönen Kazak alayları da ciddi tehditler sergilemekteydi. RSDİP(b)'nin de (Rusya Sosyal Demokrat-Bolşevik İşçi Partisi) bölgede Rus etnik grubu üzerinden giriştiği örgütlenme ve propoganda çalışmaları Kuzey Kafkasya sahasında siyasal ayrışmaları hızlandırmada önemli bir faktör oluşturmuştu. Bu tehditler karşısında Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi pratik bir adımla Rus Ordusunda muvazzaf bir güç olarak bulunan yüksek vurucu güce sahip Kafkas Süvari Tümeni'nin ülkeye çekilmesini karara bağlayarak Petrograd’taki “Geçici Hükümet” nezdinde temaslar gerçekleştirdi. Ağustos 1917 boyunca Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi üyeleri,ülkenin değişik yörelerinde bir dizi toplantı yaparak 2. Genel Kuzey Kafkasya Kongresi’nin 18 Eylül 1917'de Andi'de toplanması takvime bağlanarak, delegasyonlar belirlendi.

18 Eylül 1917’de kalabalık bir izleyici kitlesinin önünde 1500 delegenin katılımıyla başlayan ve Andi Kurultayı olarak da bilinen bu kongrede geçici bir anayasa hazırlanarak Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi'ne "ulusal ordu kurma", "temel tüketim mallarının ihracını yasaklama", "uygun zamanda Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etme" gibi olağanüstü yetkiler verildi.

Gregoryen takvimine göre 25 Ekim 1917'de (Miladi: 7 Kasım 1917) Petrograd'da Lenin liderliğindeki bolşeviklerin darbe ile iktidarı ele geçirmeleri sonrasında, Rusya'dan ayrılacağını kesin hatlarla ortaya koyan Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi'nin kararı, komşu Transkafkasya’da, bolşevik iktidarı oybirliğiyle reddeden milliyetçi partilerin tavrıyla büyük ölçüde çakışıyordu. Bu gelişmelere paralel olarak, bölgesel gelişmelerin dışında kalmanın getirebileceği muhtemel sıkıntılarını dikkate alan komite Transkafkasya ile güç birliği arayışı çerçevesinde, Mart 1918'de Bakü ve Tiflis'te girişimlerde bulundu ve aynı ay içinde Trabzon Konferansı'na gözlemci olarak katıldı. İstanbul'da Osmanlı yetkilileri ile siyasal temaslar gerçekleştirildi. Kuzey Kafkasya Parlamentosu'nda ülkenin bağımsızlığının ilanı yönünde karar alınması üzerine, 11 Mayıs 1918 günü yayınlanan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Bağımsızlık Bildirisi ile Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Hükümetleri

Abdülmecid Tapa Çermoy kabinesi (11 Mayıs 1918-15 Aralık 1918)

Devlet ve Hükümet Başkanı: Abdülmecid Tapa Çermoy

Başkan Yardımcısı: Pşimaho Kosok

İçişleri Bakanı: Reşid Han Kaplan

Dışişleri Bakanı:Haydar Bammat

Savunma Bakanı: Nuh Bek Tarkovski

Maliye Bakanı: Vassan Girey Cabağı

Ulaştırma Bakanı: İbrahim Haydar

 

I. Pşimaho Kosok kabinesi (15 Aralık 1918-25 Mart 1919)

Devlet ve Hükümet Başkanı: Pşimaho Kosok

İçişleri Bakanı: Reşid Han Kaplan

Dışişleri Bakanı: Haydar Bammat

Savunma Bakanı: Nuh Bek Tarkovski

Maliye Bakanı: Vassan Girey Cabağı

Ulaştırma Bakanı: İbrahim Haydar

Ticaret ve Sanayi Bakanı: Bahadur Malaçihan

Milli Eğitim Bakanı: Nur Mahmed Şahsuvar

Tarım ve Emlak Bakanı: Aslanbek Butatı.

 

II. Pşimaho Kosok kabinesi (25 Mart 1919-12 Mayıs 1919)

Devlet ve Hükümet Başkanı: Pşimaho Kosok

İçişleri Bakanı: Reşid Han Kaplan

Dışişleri Bakanı: Haydar Bammat

Savunma Bakanı: Saraceddin Musala

Milli Ekonomi Bakanı: Aslanbek Butatı

Ulaştırma Posta ve Telgraf Bakanı: Zubeyr Temirhan

Milli Eğitim Bakanı: Nur Mahmed Şahsuvar

Adalet Bakanı: Taceddin Penzulai

Dini İşler Bakanı: Necmeddin Gotinski

Mikail Halil kabinesi (12 Mayıs 1919-29 Eylül 1919)

kabine oluşturulamamıştır.

 

Referanslar

Haydar Bammat - The Caucasus Problem, Berne, 1919.

Haydar Bammat - La Caucase et la Revolution Russe, Paris, 1929.

Pşimaho Kosok - Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklal Savaşı Tarihinden Yapraklar, İstanbul, 1960.

Pşimaho Kosok - “Revolution and Sovietization in the Northern Caucasus”, Caucasian Review, Münih, 1955 ve 1956, No:1 ve 3.;

Vassan Girey Cabağı - “Kuzey Kafkasya'nın İstiklal Savaşı”, Serbest Kafkasya, Münih, 1952, No:1.

Vassan Girey Cabağı - Kafkas Rus Mücadelesi, Baha Matbaası, İstanbul, 1967.

Yılmaz Nevruz Karaçaylı - “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Birleşik Kafkasya, İstanbul,1964, No:1.

Barasbi Baytugan - Kuzey Kafkasya, Samsun, 1978?

Said Şamil - Montagnards du Caucase, Paris, 1930.

Şerafettin Erel - Dağıstan ve Dağıstanlılar, İstanbul, 1961.

Ahmet Hazer Hızal - Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklal Davası, Orkun Yay., Ankara, 1961.

Ahmet Hazer Hızal - “Kuzey Kafkasya İstiklali ve Türkiye Matbuatı”, Birleşik Kafkasya, İstanbul, 1964-1965, No:2,3 ve 4.

Stefanos Yerasimos - Türk-Sovyet İlişkileri, Ekim Devriminden Milli Mücadeleye, Gözlem Yay., İstanbul, 1979.

(Haydar Bammat-Aziz Meker)- Circassia and Daghestan, Lozan, 191(9)?.

Ali Sultan - “11 Mayıs 1918”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1934, No:1.

Hüseyin Tosun Şhaplı - Aperçu Historique Ciscaucasiens pendent La Guerre Mondaile, İstanbul, 1918.

Hüseyin Tosun Şhaplı - Compte-Rendu des Assembles des Peoples de la Ciscaucasie et de Leurs Travaux Legislatifs, İstanbul, 1918.

Cem Kumuk – Neredesin Prometheus?, Alfa Yay., İstanbul, 2004.

Sefer E. Berzeg - Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti (1917-1922), (I.cilt), Birleşik Kafkasya Derneği Yay., İstanbul, 2003.

Sefer E. Berzeg - Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti (1917-1922), (II.cilt), Birleşik Kafkasya Derneği Yay., İstanbul, 2004.

Sefer E. Berzeg - Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti (1917-1922), (III.cilt), Birleşik Kafkasya Derneği Yay., İstanbul, 2006.

ÇAR HÜKÜMETİNİN KAFKASYA’DAKİ İŞGAL POLİTİKASI: 

Rusya'nın Perslerle (1826-1828) ve Türkiye’yle (1827 -1829) yaptığı savaşlarda zafer kazanması Rus İmparatorluğu’nun gelecekteki fetihleri için bir basamak olarak kullanacağı Transkafkasya’ya saldırmasını olanaklı kıldı. Çeçenistan'ı, Dağıstan'ı ve Çerkesya'yı içine alan Doğu ve Kuzeydoğu[1] Kafkasya'nın fethedilmiş olarak görülmesine rağmen, gerçekte bu bölgelerin özgürlük aşığı dağlı halkları Çar politikasına karşı direniyorlardı ve henüz pasifize edilmemişlerdi. Çar Hükümeti, işgal edilen Kuzey Kafkasya vilayetleriyle Transkafkasya arasında bir tampon bölge oluşturan bu dağlı kabileleri boyunduruk altına alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştı.

Dağlı halk, Çarizmin sömürgeci boyunduruğunun ağır baskısından yakınmaktaydı. Verimli vadileri bırakarak dağlara sürülen dağlılardan alınan bu verimli topraklara, Çar hükümetinin emellerine destek olacakları gözüyle bakılan Kazak köyleri kurulmuştu. Çar Hükümeti bu özgürlük aşığı dağlılara karşı saldırılarına 19. yüzyılda başladı. Tekrar Ordu Kumandanlığına getirilen Paşkevich, 1837'de Çar'dan ''Dağlıları tamamen bastır, boyun eğmeyenleri yok et'' şeklinde emirler alıyordu. Paşkevich atalarınınkine eşit bir şevkle ve vahşice bir politika oluşturdu.

Çar Hükümetinin politik açıdan onur kırıcı, ekonomiyi çökerten ve sürekli baskısına karşılık dağlılar 1820'li yılların sonunda bağımsızlık mücadelesini başlattılar. Mücadele, Çarlığa ve onun uşakları olan yerel Hanlara yönelikti ve kısa sürede bir kitlesel halk hareketine dönüştü. Bu dağlıların sömürgeci Çar Hükümetine karşı verdiği bir mücadeleydi. Bu mücadelenin, İslamiyet’in bir tarikatı olan Müridizm'in dini bayrağı altında olması gerçeği Kafkas halklarının geri kalmış toplumsal yaşamlarıyla açıklanabilir.

 

MÜRİDİZM: 

İslamiyet'in Kafkasya'da ilk olarak görünmesi 7. yüzyıldaki Arap fetihleri zamanına rastlar, fakat İslamiyet Kafkasya'da çok yavaş yayılmış ve 18. yüzyıla kadar dağlara girememişti. Doğuda eski zamanlardan beri bilinen ve Kafkasya'ya 15. yüzyılda giren Müslümanlık, rahiplerle çok az benzerlikleri olan Dervişlerin buyruklarıyla oluşturuldu. Orta ve Önasya'da iyi bilinen bu buyrukların öğretileri Dağıstan ve Çeçenistan'a ''yol'' yani kurtuluş yolu anlamına gelen Tarikat adı altında yayıldı. Tarikatçılar yani daha doğru olarak Müridler öğretmenlerinin isteklerine kayıtsız-şartsız itaat etmeye söz vermişlerdi. Bu da yüzden köylüleri ilk defa oluşturulan böyle bir hareketin önemini kanıtlayan bir gerçektir. Kafkasya'da tarikatın öğretileri tamamen diniydi ama sonraları Dağıstan köylüleri arasında yayılmasıyla tamamen askeri ve politik bir kişiliğe büründü. Rus araştırmacıları buna Müridizm adını verdiler.

Yarag köyünden Molla Muhammed veya Kurali Mohama 1823'te tarikatın Dağıstan'daki ilk öğreticisi olarak ortaya çıktı. Fakat onun öğretilerine Gimrili tanınmış bir vaiz; Gazi Muhammed, tarafından yeni bir biçim verilmiştir. Gazi Muhammed, tarikata askeri ve politik bir kişilik kazandırmış ve işgalcilerle birlikte feodal beylerin de dahil edildiği kafirlere karşı bir Mukaddes Savaş ve Gazavat fikrini ileri sürmüştür.

1820'li yılların sonlarında, Çar'ın istila politikasına karşı yürütülen mücadelenin şiddetlenmesi gerektiğini hocası Kuralı Mohama'dan daha hararetli bir şekilde savunan Gazi Muhammed, politik mücadeleye olan isteğe Müridizm'de daha açık bir ifade geliştirdi. Bu sırada Çar Hükümeti, dağlı kabileler arasındaki kavgalardan mümkün olduğu kadar çok yararlanmaya çalışıyordu. Bu nedenle Gazi Muhammed bu kavgaların sona ermesi için vaaz vermeye başladı ve hatta kan davasına bir son vererek kabileleri Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede birleştirmeye teşebbüs etti. Konuşmalarında, Müridizm ile bağımsızlık savaşının birleşmesinin yani Gazavat'ın gerekliliğine tekrar değindi. Lenin ''Politik bir direnişin dini çerçeve içinde ifade edilmesi yalnız Rusya için değil, gelişimlerinin belli aşamalarında tüm halklar için geçerli bir olgudur'' der. Marx'a göre Gazavat, dağlıların bağımsızlık için verdikleri en uygun mücadele biçimiydi. 

 

KUTSAL SAVAŞIN BAŞLAMASI: 

Gazi Muhammed nispeten kısa bir süre içinde Dağlı erkek nüfusunun büyük bir bölümünü etrafında topladı ve 1830-1832 yılları arasında başarılı bir dizi askeri harekat gerçekleştirdi. Gazi Muhammed'in askeri bir lider olarak kendisini kanıtladığı Vnezapnoya, Burnoya ve Derbent kalelerinin Dağlılar tarafından kuşatılması özellikle dikkate değer o1anlardır. Ama yöre Hanlarına ve özellikle Avar Hanedanlarına karşı yapılacak mücadeleler de Gazi Muhammed'in planları arasında yer almaktaydı.

Gazi Muhammed, bağımsızlık mücadelesi çalışmalarında bir devlet sisteminin unsurlarını yaratmaya çalıştı. Cemaatların (Köy kurultaylarının) ve Müridlerin çoğunluğunun desteğiyle Dağlıların İmam'ı veya askeri, manevi ve toplumsal yöneticisi oldu. 1832'de köyünü -Gimri Kalesini- kendilerini kuşatan Çar'ın birliklerine karşı savunurken silahı elinde olduğu halde öldü. 0 zamana ait bir hikaye Gazi Muhammed'in ''süngüler üzerinde asılı durduğunu'' ve mücadele ruhunu yükseltmek için Müridler tarafından muharebe alanına dikildiğini söyler.

Gimri'de Gazi Muhammed'le birlikte savaşan Şamil ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen düşman birliklerini yarmayı ve saklanmayı başarmıştı. Bu sırada, Doğu ve Kuzeybatı Kafkasya'da Çar Hükümeti ile Çerkes, Çeçen ve Dağıstan'lı dağlılar arasında şiddetli çarpışmalar olmaktaydı. Çerkesler savaşı Don ve Volga nehirlerine kadar taşımakla tehdit ediyorlardı. Rus Generalleri de askeri seferlere ve hücumlara başlamışlardı. Pasifize edilmiş Transkafkasya'da ardı-arkası kesilmeyen karışıklıklar patlak vermekteydi. Jaro-Belokan'da 1830'da artan vergilere karşı halkın başlattığı bir ayaklanma vardı; ayaklanma yaklaşık altı ay sürdü ve yerel feodal beylerinin de yardımıyla Çar Hükümeti tarafından vahşice bastırıldı. Aynı şey 1837'de Talych Hanlığında da yaşandı.

Çar Hükümeti Kafkasya'daki kuvvetlerini gittikçe artırıyordu. Her yerde askeri garnizonlar kurulmuştu. Karadeniz sahilinde, Karadeniz Hattı olarak bilinen ve Abhazya'dan Sujuk Kalesine kadar uzanan büyük askeri istihkam sistemleri inşa edildi. Kuzeydoğu Kafkasya'da Kafkas Hattı diye bilinen askeri istihkamların sayısı da arttırıldı.

1832'de toplanan Dağıstanlı Müridler, yaşlılar ve ruhban sınıfı geniş bir mürid kitlesinin lideri olan Gamzat Beyi Gazi Muhammed'in yerine geçmek üzere imam seçtiler. Gamzat Bey Çar Hükümetine karşı birleşmek üzere Avar Hanlarıyla müzakereye başladı, ama bu sırada Gamzat Bey'e bağlı bir grup köylü başlarında İmam olmadığı halde Hanları yendiler. Khanzukh Müridler tarafından işgal edildi ve önemsiz bir Avar Hanı olan Pokhu Bike yenildi. Gamzat Bey Khanıukh camiinde dua yapılırken haince öldürüldü ve cami ateşe verildi. Gamzat Bey'i öldürenler ve suikastı düzenleyenlerin başları Hacı Murat ve Osman'dı. Bu durumda Rus Generalleri, kuklaları durumundaki Hacı Murat'ın, Avar Hanlarının Müridlere karşı eskiden beri sürdürdükleri mücadeleyi üstlenmesiyle Avar memleketindeki konumlarını daha da kuvvetlendirdiler.

Gamzat Bey'in ölümünden sonra Şamil, müridleri toplayıp Hacı Murat ve Rus Generallerine karşı mücadele etmek için onlarla beraber and içti 1834'te ise Müslüman bilginlerinin, yaşlıların, Koisubu adayı Uzden tanınmışlarının ve dağlık Dağıstan'ın özgür halklarının hazır bulunduğu bir toplantıda imam seçildi.  

 

ŞAMİL: 

Şamil 1801 veya 1802' de bir Avar Uzden Dağlı Ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinin gelişiminde önemli bir yeri olan Gazi Muhammed'le beraber büyüdü. Dağlıların en önemli yöneticisi, cesur bir askeri lider, gösteriş1i bir asker ve kanun koyucu, çelik iradeli, zeki ve gerilla savaşlarına lider olabilecek bir kimseydi. Sekreteri, Hacı Ali, Şamil'i şöyle anlatıyordu: ''Şamil, bilgili, dindar, uzak görüşlü, cesur, azimli bir adam olmasının yanında iyi bir binici, iyi bir nişancı, iyi bir yüzücü, iyi bir güreşçi, iyi bir koşucu idi, kısaca onunla kimse yarışamazdı. Gamzat Bey'le beraber iken Dağıstan'ın halkını ve arazisini iyi bir şekilde inceledi. Aklına koyduğu her şeyi yapabilirdi. Kan davalarının ve klan kavgalarının sona ermesinden sonra toplulukları emirlerini yerine getirmeye hazır bir halk haline getirdi. ''Şamil'e olan bağlılık o kadar büyüktü ki Dağlılar ''Şamil'in bir emri ile canlarına kıyabilir, öz babalarına, kardeşlerine, çocuklarına karşı savaşabilirlerdi.” Şamil'in imamlığı 25 yıl devam etti.

Köylü hareketi 1830'lu yıllarda Ermenistan'dan Gürcistan'a tüm Transkafkasya'ya yayılmıştı. 1837'de Ermenistan'ın Savan Gölü bölgesinde büyük bir köylü ayaklanması meydana geldi. isyancılar vergilerin azaltılmasını ve melik[2]lerin kaldırılmasını istiyorlardı. Aynı yıl Kuba bölgesinde müridizmin sloganlarını kullanan başka bir isyan patlak verdi. İsyana zorla toplanan Müslüman süvari alayının Varşova'ya tayin edildiği haberi neden oldu. İsyan hain bir grup bey vasıtasıyla oluşturulan silahlı güç tarafından bastırıldı. Çar'ın birliklerinin baskısı altındaki Şamil, isyancılara yardım edememişti.

Şamil, Dağıstan, Çeçenistan ve İnguş bölgesinin özgür topluluklarını'' Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede yer almaları için ikna etmeye çalışıyordu ve hatta işi kutsal savaşta yer almak istemeyen köyleri toptan yok etmeye kadar götürmüştü. Şamil, otuzlu yılların sonunda çevresindekilerle birlikte dağlık Dağıstan'ın doğal olarak savunmaya oldukça uygun ve takviye edilebilir durumdaki Akhulgo yöresine yerleşti. Rus ordusundan kaçan firarilerin de yardımıyla gerçekleştirilen istihkam sistemiyle zaptedilmez bir kale durumuna getirilen Akhulgo'nun ortasında imam için Avrupa stili iki ev inşa edilmişti. Akhulgo'nun sağlamlığı Çar'ın birliklerince, başarısızlığa uğradıkları bir denemeden geçirildi. Bu durumda Rus Generalleri Şamil'e; ''dağ krallığının yöneticisine'', bir dizi barış önerileriyle yaklaşmak istediler ama Önerilerin hepsi Şamil tarafından reddedildi. Bunun üzerine çok sayıda askeri birlik Akhulgo'nun etrafına yığılmaya başladı. Akhulgo'ya o kadar çok asker getirilmişti ki bu askerlerin çekilmesiyle Karadeniz Hattı güçsüz düşmüştü. Kuşatma altındaki Akhulgo 1839'da ağır bombardıman ateşine tutuldu.

Şamil hemen hemen bütün müridlerini kaybetti. Akhulgo'da akan bu müridlerin kanı binlerce Çar askerinin de hayatına mal olmuştu. Yöreyi iyi bilen Şamil, ikinci bir defa, kendilerini çevreleyen düşman zincirinden kaçmayı başardı.

Halk hikayeleri, Uzdenlerin savunucusu ve Çar Genera1lerinin korkulu rüyası Şamil'i ele geçirilemez bir kişi olarak anlatıyorlardı. Şamil'in Akhulgo'dan kaçışıyla dağlıların bağımsızlık mücadelesinin safhası sona erdi. Bu süre içerisinde, mücadele, gücünü Uzdenlerden alan geniş çaplı bir ulusal hareket haline gelmişti.

Şamil 1839'un Ağustosunda Çar Hükümeti tarafından istila edilen ve Rus yönetiminin ağır boyunduruğu altında bulunan, Çeçenistan'ın dağlık bölgelerine çekildi. Görevli olarak burada bulunan bir maceraperest General Pullo, kendisine karışılmamasından faydalanarak dağlıları kırıp geçirmekteydi. Dağlılar her yıl 20.000 gümüş rublelik dayanılmaz bir vergi ödemek zorundaydılar, birçok yerleşim bölgesi tamamen tahrip edilmişti ve dağlılar silahsızlandırılmışlardı. Bu kötü muameleler Çeçenleri sonu olmayan ayaklanmalara teşvik etti ve bazı köylerde yaşayanlar yalnız bir yıl içinde birkaç kez isyan ettiler.   

 

ŞAMİL’İN PARLAK DEVRİ (1840-1847):

Şamil Çeçenistan'da bir kahraman gibi karşılanmıştı. Etrafında hemen kalabalık bir mürid kitlesi toplandı. Gazavat tekrar başladı. Çar'ın Generallerinin zaman kaybetmeleri ve insiyatifin ellerinden çıkmasına göz yummaları Şamil'e askeri zaferler kazanması için uygun bir ortam sağladı. N.G.Chernyskevsky'e göre 1940 ile 1847 arası hareketin doruğa ulaştığı ve Şamil'in ''parlak devri''ni yaşadığı dönemdir. Akhulgo kuşatmasından sonra Şamil, askeri bir güç, devlet örgütlenmesi, askeri istihkam sistemi olmadan ve düşmana sürekli akınlar düzenlemeden bağımsızlığın kazanılmayacağına inandı. Şamil, otuzlu yılların sonunda Çeçenistan'da harekete geçti. Önce askeri istihkamlar kurdu ve müridlerden oluşan askeri birlikler meydana getirdi, Çar'ın birliklerine saldırdı, onları geri püskürttü ve Çeçenistan'ın önemli bir bölümünü geri aldı. 1940'dan sonra tekrar Dağıstan'daki özgür toplulukların bir kısmının önderi durumuna geldi. Adı yine Tüm Kafkasya'da dillerdeydi. 1840 ve 1846 arasında arka  arkaya parlak zaferler kazandı. Bilhassa, Sunja'ya Valersk'te 1840'da meydana gelen kanlı muharebe en önemlilerinden biridir ve o savaşa katılmış Şair Lermontov tarafından anlatılmıştır. Çar'ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Hacı Murat 1940'da, düşman olmalarına rağmen Şamil'e katılmıştı. 1842'de İchkerin'e yapılan Grabbe komutasındaki askeri sevkıyat ve 1845'te Vorontsov'un gerçekleştirmek istediği hücum, başarısızlığa uğratıldı. Şamil Çar'ın birliklerine karşı ciddi başarılar kazanmaktaydı. Rusların askeri istihkamlarının önemli bir bölümü tahrip edildi. Özellikle Çeçenistan'ın dağlık bölgesi olan İchkern'in içlerine yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan sefer en önemlilerinden biriydi; Çar'ın birlikleri dağlıların gerçekleştirdikleri cesur akınlar ve şiddetli hücumlarla dağıtılmış; çok miktarda silah, üniforma ve yiyecek müridlerin eline geçmişti. Çar'ın Generalleri Şamil'in bu parlak zaferi karşısında güvenlerini kaybettiler.

Bu sıralarda Transkafkasya'nın önemli bir kısmı, özellikle Gürcüstan, köylü isyanlarına sahne oluyordu ve bu durum dağlıların Çar yönetimine karşı sürdürdükleri mücadeleye yardım etmekteydi.

Rusya'yı Kafkasya'daki savaşta güçsüz duruma düşürmek isteyen İngiltere ve Fransa kendi mütecaviz fikirleri doğrultusunda Karadeniz sahillerinden dağlılara silah ve askeri, araç gereç yollamaktaydılar. Ama bu yardımlar çok az miktarda gerçekleştiğinden dağlıların çoğu kendi köylerinde ürettikleri silah ve tüfekleri kullanmaktaydılar. İngiltere kendi himayesi altındaki toprakları genişletmek ümidiyle Karadeniz'e silahlı birlikler çıkarttı. İngiltere ve Fransalı casuslar Karadeniz sahillerini dikkatli bir şekilde incelemekteydiler. Fakat Anglo- Fransız müdahalesinin Çerkeslerin mücadelesinde önemli bir yeri yoktu. Çerkesler bu eşit olmayan savaşta bağımsızlıklarını kendi kendilerine savunmaya mecbur bırakılmışlardı ve kazandıkları zaferleri de yalnız kendi kendilerine borçluydular.

Dağlılar kendilerini ormanlık arazide saklamakta ustaydılar. Ve sanki ağaçlar, uçurumlar Rus birliklerine ateş ediyormuş gibiydi. Ağaçları kesip üst üste yığarak kullanışlı barikatlar yapıyor ve arkalarından ateş ediyorlardı. Dağlıların taktikleri Lermontov'un ''Valerik'' adlı şiirinde çok iyi anlatılmıştı. Bu barikatlar düşmanların ilerlemesini durdurmuş ve dağlılara zaman kazandırmıştır. Engels dağlıların zaferlerinin nedenlerini şöyle açıklıyordu: ''Dağlıların bölgelerinin savunmasında temel dayanakları saldırı taktikleridir. Her defasında Rus birlikleri dağ savaşına iyi uyum sağlayamayan İngilizler gibi Kafkasyalılara saldırdılar, bunları yendiler ve köylerini tahrip ettiler. Arkalarında bıraktıkları dağ geçitlerini kaleler zinciriyle tahkim ettiler. Kafkas dağlılarının gücü, onların dağlardan düzlüklere devamlı akınları, Rus mevkilerine ve karakollarına ani atakları, ileri Rus hatlarının gerilerine ani saldırılarına ve kurdukları tuzaklara dayanmaktaydı. Yani Dağlılar Ruslardan daha hafiftiler ve bunun avantajlarından en iyi şekilde faydalandılar. Gerçekte, dağlıların bütün geçici başarılı başkaldırmalarında olduğu gibi bu başarıları da denebilir ki saldırı taktiklerinin ürünüdür.

Şamil 1840-1841 yılları arasında Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin önemli bir bölümünün yöneticisiydi ve etkisi Khabardey'e kadar yayılmaktaydı. Savaşabilen on binlerce mürid önemli noktaların savunulması için düzenlenmişti ve bunların çevrelerinde kendilerine dost insanlar yaşamaktaydı. Şamil'in başlıca gücü Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin Uzdenlerinden oluşmaktaydı. Batı Kafkasya'daki kuvvetleri ise henüz serfleştirilmemiş Tlfıkotl köylülerinden meydana gelmekteydi.

Şamil, bağımsızlık savaşında geniş halk kitleleri tarafından destekleniyordu ama zengin tabaka, ruhban sınıfı ve tacir-tüccarlar mürid ayaklanmalarında yalnızca zaman zaman yer aldılar geneldeyse kendi özel çıkarlarıyla ilgilendiler.  

 

ŞAMİLİN İMAMLIĞININ YÖNETİM SİSTEMİ: 

1840'lı yıllarda mürid hareketinin zaferler kazanması büyük ölçüde Şamil'in imamlık veya devlet düzenine dayandırılabilir. Bu yıllarda imamlık, askeri karakteristikleri net bir şekilde belirlemişti.

Şamil, kontrolü altındaki bölgeyi askeri hedeflerine uygun olarak naiblik adı verilen bölgelere ayırmış, başlarına da imam tarafından atanan vekiller getirilmişti. Bu naibliklerin sayısı sık sık değişmekte idi; ellilerde 82 tane vardı. Naibliklerin başlarında bulunanlara Naib adı verilmekteydi. Bütün Naiblerin eşit görevleri vardı ve yönetimlerini imamdan gelen talimatlara göre uyguluyorlardı. Şamil mürid diye bilinen en yakın arkadaşlarını Naib gruplarının yönetimiyle yükümlü kılmıştı.

Her Naib'in imam'ın emirleri doğrultusunda yetki verdiği, emrine amade hakimleri, alimleri (islam bilginleri), ruhban sınıfı ve savaşçıları vardı. Hakimler, ''düzeni sağlamaya'', anlaşmazlıklara bakmaya, suçluları cezalandırmaya, İmam'ın emir ve dualarını köylerine yaymaya söz vermişlerdi. Davalara, şeriat yani temeli Müslümanlığın kanunları olan, Şamil ve azaları tarafından İmamlık'ın askeri ve siyasi amaçlarına uygun olarak ıslah edilmiş kanunlara göre bakılıyordu. Naiblerin görevleri özel bir kanunla (nizamla) belirlenmişti. Bu kanunlarla her naibin ''şeriatın doğru ve sürekli olarak uygulanması, kabileler arası kavgaları çözümlemesi, ve aralarındaki kan davalarına son verilmesi'' isteniyordu.

Şamil devleti 1845'e kadar Dargı, 1845'ten sonra ise Vedeno köyündeki çok iyi donatılmış evinden yönetti. Şamil'in ikametgahı etrafında bir sürü bina olan, iyi donatılmış bir kaleydi. Düz bir yere inşa edilmişti ve kendisine bağlı seçme birliklerden oluşturulmuş özel muhafızlarla korunmaktaydı. Her Awul'un (köy), en cesur fertlerini Şamil'in muhafızlığı için seçmek gibi bir görevi vardı. Naiblerin toplantıları Şamil'in ikametgahında yapılır, toplantılarda savaşın idaresi tartışılır ve Naiblerin haberleri dinlenirdi. Şamil kanuni sorunların tartışılmasını kendisi idare eder, şikayetleri dinlerdi, bu sırada bir sekreter de Şamil'in danışmanlarının yardımıyla hazırladığı emirlerini yazardı.

Devletin yönetimiyle ilgili karmaşık sorunlar mecliste tartışılırdı. Burada, önce imam sorunu kısaca anlatır ve kendi fikirlerini söylerdi. Fakat üyelerin İmam'ın fikirlerini kabul veya red etme hakları vardı. İmam'ın yalnızca askeri veya taktik hareketlerinde karar verme yetkisi vardı. Sorular mecliste hazırlanan bir sıra dahilinde tartışılırdı. Toplantılarda nihai kararlar verilir ve derhal yerine getirmek için tedbirler ana hatlarıyla saptanırdı. Özellikle askeri sorunların söz konusu olduğu durumlarda Şamil Naibleri toplantıya çağırırdı. Bu toplantılarda tartışılan başlıca sorunlar Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş ve müritlerin güçlendirilmesiydi. Böyle toplantılardan özellikle birinin önemli bir yeri vardı. Kayıtlara genellikle 1847 diye geçen ama son yapılan araştırmalar sonucu 1845'ten geç olmadığı anlaşılan ve Andi'de yapılan bu toplantıda Şamil Naiblerin ve halkın daha ne kadar itaat edebileceklerinin ve savunma yapabileceklerinin araştırılmasına karar verilmişti. Toplantıda hazır bulunan üyelerin hepsi Şamil'in isteklerini tam olarak yerine getireceklerine söz verdiler. Toplantıda Şamil herkesin ortak görevlerini ve ihlali durumundaki sorumluluklarını belirtir yazılı bir emir çıkardı. Toplantıda ayrıca Naiblerin yönetimlerini kötüye kullanmaları ve gittikçe artan servetleri sorunu da tartışıldı. Ve naiplerin zengin, mal mülk sahibi olmamalarına, kıskançlık ve zulümden vazgeçmelerine, birbirlerine yardım etmelerine ve hareketlerinin zalimce değil şeriata uygun olmasına karar verildi.

Şamil büyük bir ordu oluşturmuştu. Talimnamesinde askeri birimlerin takviye edilme kuralları da belirtilmişti. Her Naib bütün köylerden her on aileden bir atlı savaşçı almak kaydıyla toplanmış 300'den fazla süvariye sahip olmak zorundaydı. Süvariyi seçme yetkisi ailelerin ileri gelenlerine bırakılmıştı ve diğer dokuz aile idameyle sorumluydu. Bu, Uzdenlerin ağır yüklerinden biriydi ve temelde geniş Uzden kitlesinin omuzlarına yüklenmişti. Düzenli orduya ek olarak yine Naiblerin emrinde köylerdeki 15-50 yaş grubu arasında yer alanlardan teşkil edilmiş milis kuvvetleri de vardı. Bunlardan tüfek atış talimi yapmaları ve iyi birer süvari olmaları istenirdi. Şamil'in ordusunda en önemli görevler bu milisler tarafından yerine getirilirdi. Ayrıca bu orduda Rus ve Polonyalı kaçaklardan oluşturulmuş bir müfreze de vardı.

Şamil'in bütün köylere dağıtılmış halde bulunan birliklerin başlarında kendi komutası altında bulunan subaylar (Naibler ve her 500, 100 ve 10 askerin sorumluları) bulunurdu. Silahlı mürid gücünün çoğu kalelerde yetiştirilmişlerdi. Şamil'in ordusunda milisler de dahil, toplam 40-50 bin civarında yaya ve atlı bulunmaktaydı.

Şamil savaşçılarını paye ve rütbe vererek mükafatlandırırdı. Silah, at, koyun, çeşitli maddeler ve para gibi ödüller de vardı. Korkaklıklar için üniformalara itibardan düştüğünü belirtir bir işaret dikilmesini emretmişti. Örneğin sağ kola bir parça keçe dikilebilirdi. Bu işaretler ilk cesaret belirtisinden sonra sökülürdü. Kaçmak isteyen askerler korkaklıklarından dolayı ya bir çukura koyulur ya da ayaklarından zincire vurulurlardı.

Şamil, küçük çapta bir topçu sınıfı bile meydana getirmişti. Dağlılar 'bin savaşçı'' diye adlandırdıkları topun gücüne büyük hayranlık duyuyorlardı. Kendi toplarını kendileri yapmayı başardılar. Gotsatl'lı Murtaza Ali dökümlerdeki hüneriyle ün kazanmıştı. Toplarda Şamil'in nişanı vardı. Ama bu topların kalitesinin çok düşük olduğu da söylenmeli. Yapılan 50 civarında topun yalnız 12 veya 14'ü kullanılabilir durumdaydı. EI bombaları Ruslardan ele geçirilmişti ama mermiler dağlılar tarafından bakıra, kurşun ve kalay karışımı bir maden takılarak yapılıyordu. Barut Şamil'in düzenlemesiyle çeşitli köylerde yapılıyordu ve hatta Vedeno'da bu amaçla bir fabrika kurulmuştu. Şamil güherçile imalatını teşvik ediyordu. Çok miktarda kükürt üretilmekteydi. Kılıç ve Kamalar güzel tabancaların yapıldığı Çeçenistan ve Dağıstan'daki köylerden sağlanıyordu. Silahların bir kısmı ise Türkiye ve Kırım'dan sağlanmaktaydı. Askeri konularda, kendilerine özel ayrıcalıklar verilmiş, Rus ordusundan kaçan askerlerden büyük ölçüde yardım gördüler. Şamil, askeri devletinde önemli- toplumsal değişiklikler de yaptı. Hanların ve Beylerin eski ayrıcalıklarını kaldırdı. Bu kaldırılan ayrıcalıklar arasında yönetme, yargılama ve vergi koyma hakları da vardı. Bu reformlar Uzdenlerin yükünü şüphesiz hafifletti. Ayrıca köylerde oturan kölelerin özgür kabul edilmesine karar verildi, kölelerin özgürleştirilmesi sonradan tamamlanamadı.

Şamil özellikle Rus Çarlığının tarafını tutan Han ve Beylerle uzun ve yorucu bir savaş içerisine girmişti. Dağıstanlı ve Çeçenistanlı savaşçılar bağımsızlık savaşında Şamil'in liderliği altında iken, Avar bölgesindeki Gazi Kumuk'taki sarayları ve Tarkov Şamhallığını yerle bir etmişlerdi. Bu Hanlıklarda Hanlara verilen tüm ayrıcalıklar Şamil tarafından kaldırıldı. Feodalizmin yenildiği bazı köylerde toprak sahiplerine bağlı Uzdenler özgürleştirildi ve köleler azat edildi. Böyle azat edilmiş köleler yerli halklı aynı oranda vergi vermeye başladılar.

Şamil, imamlıkta bir devlet hazinesi kurdu. Dağıstanlı, Çeçenistanlı bütün kabilelerin bu hazineye zyakyat (gelirlerinin onda biri) ödemeleri istenmişti. Vergilerin düzenli olarak toplanması sağlandı. Şamil, ruhban sınıfının gelirlerine de sınırlamalar getirdi. Camilerin ellerinde bulunan mallar devletleştirildi ve ruhban sınıfına uygun ve sabit bir ücret ödenmeye başlandı. Hazinenin gelir-giderleri Şamil'in sekreteri tarafından kaydedilmekteydi. Devlet hazinesinin yukarıda sözü edilen Zyakyatın dışında başka bir geliri daha vardı. Kharaj denilen bu otlak ve birkaç mesken vergisi her yüz koyun başına bir taneydi ve önceleri Hanlara ödenmekteydi. Khum (savaş ganimetlerinin beşte biri ) Şamil'e yani hazineye verilmekteydi. Para olarak yapılan bütün yardımlar direkt olarak Şamil'in hazinesine giderken, tahıllar Naibler tarafından muhafaza edilir ve İmam'ın talimatlarına uygun olarak dağıtılırdı. Şamil'in devlet hazinesi oluşturması, merkezi bir devletin kurulmasına doğru atılmış somut bir adımdı.

Şamil dağ ticaretinin gelişmesine de ilgi gösterdi ve savaş ortamı olmasına rağmen ticareti geliştirmek için her yola başvurdu. Ticaret merkezlerine ayrıcalıklar ve çeşitli yararlar sağladı. Şamil, kendilerine Devlet hazinesinden para yardımı yapılan tacirler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Şamil dış ticareti de teşvik etti ve imamlığa dışarıdan mal ithal eden tacirlere çeşitli ayrıcalıklar verdi. Zenginlikten doğan ''ahlaki bozukluğa'' karşı mücade1e etti ve gümüş işlemeciliğini, halkın ulusal sorunlarıyla tarımı bir kenara bırakıp bu işle uğraşmaya başlayabilecekleri korkusuyla yasakladı. Dağlıların Ispartalı gibi Müridizm'in kuralları ile birlikte yaşamalarının askeri disiplinin devamını temin edeceğine inanıyordu. Sigara ve şarap içmeleri şarkı söylemeleri ve dans etmeleri müridlere yasaklanmıştı ve yakalananlara ağır cezalar veriliyordu.

Şamil, şeriatın tam olarak uygulanmasını isterken, kabile ve klan ayrılığını yok etmek için heterojen yerel kanunla (abat'la ) da mücadele ediyordu.

Şamil el sanatlarının gelişimini de teşvik ediyordu. Sarayının etrafındaki özel meskenlerde hünerli silahtarlar, demirciler ve marangozlar yaşamaktaydı.

Şamil reformlarına işlerlik kazandırmak için çevresinde ilim ve sanat bilen akıllı adamların olmasını hayal ederdi. Avrupalıların yaşamlarıyla ilgilenirdi ve tesadüfen yaptığı bir görüşmede Fransızları, Macarları ve onların yaşamlarını ve askeri örgütlenmelerini sormuştu. Rusya’nın Avrupada kalan bölgesinde yaşadığı sırada Avrupa teknolojisine büyük ilgi göstermiştir: Gemiler, lokomotifler, dürbünler ve rüzgar değirmenleriyle ilgilenmiş ve hatta St. Isaac Katedralinin kubbesini görebilmek için sarığını çıkarmıştır.   

 

ŞAMİLİN YENİLGİSİNİN NEDENLERİ:

Şamil'in yönetim sisteminin dağlıların bağımsızlık savaşlarında özellikle de en hararetli olduğu dönemlerde zaferler kazanmalarına büyük yardımı olmuştur. Ama kırklı yılların sonlarında imamlıkta dağılmalar görülmeye başlandı ve Şamil'in yarı-ataerkil demokrasisinde feodal yöntemlerin canlanmasına doğru eğilimler ortaya çıktı.

Naibler feodal sömürü tarzının yeniden kurulmasını ister bir görüntü sergilemeye başladılar. Savaş süresince mal-mülke, tahıla ve mevkiye sahiptiler. Daha doğrusu bunlar kendi emirleri altındaydı. Naiblerin gücü bu zenginliklerden ve ellerindeki uzdenlerden gelmekteydi. Ve bu, politikalarını da etkiledi. Dini, sivil ve askeri araç-gereçler klan ileri gelenlerinden, ruhban sınıfından, uzden asillerinden ve yaşlılardan oluşan Naiblerin eline geçmişti. Zenginleşen rütbeli uzdenler Şamil'in yönetim sisteminde merkezi bir yer ele geçirmeye teşebbüs ettiler. Naiblerin çoğu Şamil'in emirlerine uymaktan vazgeçtiler, rüşvet aldılar ve halkı soydular. Halk Naiblere karşı ayaklanmaya başladı. Naiblerse ekonomik durumlarını kuvvetlendirdikten sonra Rus Çarlık Hükümetiyle gizli ilişkilere girerek servetlerin korumaya çalıştılar. Çar Hükümetinden ayrıcalıklı durumlarının devamını istiyor, halkı da Şamil hakkında yalanlar uydurarak kandırıyorlardı. Amaçları halkı Şamil'e karşı kışkırtmaktı. Bazı Naibler Şamil'i bırakıp Rus Çarlığı tarafına bile geçtiler. Tüm bunlar olurken Şamil'in oğlu Gazi Muhammed 1847'de Dağıstanlı ileri gelenlerinin yaptıkları bir kongrede imamlığın varisi seçildi. Böylece seçimle gelen imamlık otoritesi, yerini veraset faktörüne bırakmış oldu. Gazi Muhammed'in yönetimi altındaki naibliklerin çayır ve otlaklarında elde edilen yıllık gelirler devlet hazinesine gitmeyip Gazi Muhammed'in şahsi payı olarak kaldı. Toprak bağışları yapıldı.

Önemli miktarda Naib'in açık ihaneti gibi Şamil'in devletinin ekonomik ve askeri kaynaklarının tamamen tükenmesi Çar Hükümetinin istilasına karşı koyan müridlerin gücünün ciddi bir şekilde zayıflamasına yol açtı.

Çar Hükümeti de Şamil'in zayıflamasından faydalanmak için ordusunu hem asker hem de silahla takviye ettikten sonra saldırıya geçti. Hile savaşı artık açık savaş durumuna gelmişti. Rus komutanı bir tüfek menzili genişliğinde kesilen ''dar geçitler sistemine'' başvurdu, böylece dağlıları ormanların doğal koruyuculuğundan mahrum ediyorlardı.

Batı Kafkasya'daki Müridler ise Çar ordusunun doğuya kaydırılmasının avantajından da faydalanarak savaşa devam ettiler. Şamil kuvvetlerini birleştirmek için Kakhetia'ya ve Khaberdey'e akınlar yaparak birçok kez batıya girmeye teşebbüs etti ama bu akınlar başarısızlıkla sonuçlandı ve 1848'in yazında önemli bir Awul olan Gergebil teslim oldu. İmamlığın tarihçisi Muhammed Tagir ''Naibler hayal-i sükuta uğradılar, ümitleri suya düştü, gayretleri, enerjileri ve şevkleri tükendi'' diye yazar. Mürid kampları arasındaki kavgalar her geçen gün biraz daha keskinleşiyordu. Çar Hükümeti, Naiblere ve yaşlılara rüşvet verme siyasetini benimsedi ve Hacı Murat'ın sadakatini açıkça transfer etti. İlisul Sultanı Daniyel, Şamil'e karşı aktif bir hareket başlattı. Müridler zayıfladı. Şamil bütün kuvvetlerini savaşa sürdü; şimdi artık Tabasaran'a bir sefer düzenliyordu. Fakat zafer elden gitmişti. Rus generalleri muhbirleri aracılığıyla Şamil'in kampında olan-biten her şeyden haberdar olmaya başlamışlardı ve her geçen gün azalan, tükenen müridlere karşı yerli birlikler, yeni takviyeler gönderiyorlardı.

Kırım savaşının da sona ermesinden sonra Kafkasya'ya takviye birlikler gönderilmesi olanaklı oldu. Şamil'in ufak birliği Baryatinsky komutasındaki birliklerin oluşturduğu demirden halka ile çepeçevre kuşatılmıştı. 1858'in tamamı ve 1859'un mayısına kadar olan süre içinde General Yevdokimov komutasındaki birlikler Çeçenistan'ı istila ettiler ki Çeçenistan Şamil'in devletinin en zengin tarım bölgesi ve zahire ambarıydı. Şamil'in iyi donatılmış ikametgahı ve müridlerin merkezi durumundaki Vedeno 1 (13) Nisan 1859'daki saldırıyla düştü. Şamil Çar ordularının şiddetli hücumundan önce küçük bir mürid grubuyla geri çekilmiş. Önce Andiya'ya oradan da yüksek bir dağın tepesine, Gunip'e sığınmıştı. Gunip kuşatması 10 (22) Ağustos'tan 25 Ağustos (6 Eylül) 1859'a kadar sürdü. Şamil 300 müridi ve bir topuyla çok iyi donanmış binlerce kişilik Çar ordusuna karşı kendini günlerce savundu. Ama 25 Ağustos'ta, (6 Eylül) Gunip de düştü.

Boryatinsky'nin Çar'a gönderdiği haber Gunip alındı. Şamil yakalandı ve St. Petersburg'a gönderildi'' şeklindeydi. Şamil bir grup muhafızın denetiminde Petersburg'dan Kalugo'ya gönderildi ve 1869'a kadar orada kaldı. 1870'te Çar'ın izniyle Mekke'ye giden Şamil bir yıl sonra almış olduğu ve bir türlü iyileşmeyen yaralardan dolayı öldü. Şamil'in yakalanmasıyla, Kafkasya'nın doğu bölümünün istilası tamamlanmış oldu.  

 

1841 GURLA İSYANI:

Dağlılar bağımsızlıkları için mücadele ederlerken Gurla'da bir ayaklanma meydana geldi. Şamil'in parlak zaferler kazandığı döneme, 19. yüzyılın ilk yarısında 1841 'e rastlayan ve Gürcistan’da meydana gelen bu köylü hareketi Gurla köylülerinin isyanıydı.

1841 Gurla isyanı Çarlık Rusya’sının sömürgeci rejiminin ve yerel toprak sahiplerinin baskıları sonucu patlak verdi. İsyanın sebebi, yeni vergi kanunu ile toprak vergilerinin para şeklinde toplanmaya başlamasıydı. Gurla'daki feodal sistem aşırı bir şekilde ağırdı. Gurla serfleri tamamen toprak sahiplerine bağlıydılar. Tiflis'te yaşayanların %22 sinin serf olmasına karşın Gurla'daki köylülerin %63'ü serfti. Gurla, yönetimdeki bağımsızlığını Gürcistan'ın diğer bölümlerine kıyasla daha uzun süre elinde tuttu ve Rus yönetim sisteminin tamamen girdiği ve bölgenin Gürcistan meretia eyaletinin bir parçası durumuna geldiği 1840'ın 10 (22) Nisanına kadar bu böyleydi. Bölgenin kontrolünü bir kere ellerine geçiren Rus Yöneticileri 1841'de düzenli bir nüfus vergisini zorla toplamaya başladılar. Ve bütün eski ödentileri para şeklinde ödenen tek bir vergi şekline getirdiler. Bu değişiklik zaten yerel toprak sahiplerine karşı devamlı artan sorumluluklarından şikayetçi olan Gurla köylüleri üzerinde ters etki yaptı.

1841'ın başlarında Gurla'da çok büyük bir huzursuzluk ve isyanın hazırlık belirtileri vardı. Gizli köy kurultayları teşkil edilmişti, sorumlu kimselere karşı şikayetler yapılmakta ve ''tahrik mektupları'' ortalıkta dolaşmaktaydı. İsyan 22 Mayıs (3 Haziran) 1841'de başladı Ve Ağustosa kadar tüm Gurla'ya yayıldı Rus idari otoritesi tahrip edildi ve toprak sahiplerine karşı misillemeler başladı. Gurla Hükümeti isyancıların eline geçti. Gurlalılar Ozurgeti'deki Gurla idari merkezine, Rus otoritelerine yardım etmek için acele eden Magrelie Prensi Davlani'nin silahlı güçlerini püskürttüler. Çar yönetiminin tahminlerine göre isyancıların sayısi 7000'den fazlaydı. İsyan İmeritia'ya yayıldı. Fazlasıyla rahatsız olan 1. Nikola ''acilen en etkili ve sonuca götüren önlemlerin alınması ve isyancıların bastırılması'' şeklinde emirler yağdırıyordu. Eylül başlarında on topla takviye edilmiş 4000 civarında Çar kuvveti Gurla'ya getirildi. Zekice hazırlanmış bir planla isyancıları yandan sarıp Ozurgeti'ye gelen komutan Argutinsky Dolgoruky Çar'ın birliklerine çok çabuk bir zafer kazandırdı.

Bu sırada yerel asilzadeler Çar'ın yöneticilerine mümkün olan her yolla yardım ediyorlardı. İsyan vahşice bastırıldı. İsyanın liderleri Türkiye'ye kaçtılar, yakalanan 50 kişi divan-ı harbe verildi. Ceza müfrezeleri köyde intikam aldılar. Köylülere eski vergilerini üç gün içinde, günlük vergilerini ise günü gününe ödemeleri ve isyan sırasında tahrip olan köprüleri, yolları ve binaları yeniden onarmaları emredildi.  

 

KUZEY BATI KAFKASYLI DAĞLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ:

Şamil'i yenen Çar Hükümeti tüm güçlerini Kuzey-Batı Kafkasyalıların bastırılmasına yöneltti.

Şamil'in parlak zaferler kazandığı dönemde, Batı Kafkasya'daki Çerkes Kabileleri de cesaretle bağımsızlıklarını savunuyorlardı. Çar Ordusunun alışmadıkları ve dağlık bir arazide savaşmak zorunda kalmalarından doğan avantajları zekice kullanıyorlardı. Batı Kafkasya'daki Çar kuvvetleri istemedikleri şartlarla yüz yüze gelmişlerdi. Deniz tarafından İngiliz ve Fransız kaçak mal gemilerinin saldırılarının, dağlardan ise Çerkes kabilelerinin ani hücumlarının tehdidi altındaydılar. Bir mermiye hedef olma riskini göze almadan kale duvarının dışına çıkmak olanaksızdı. Odun kesmek, sığır beslemek, ot biçmek, sebze yetiştirmek ve mezar kazmak gibi işlemlerin hepsi hayatlarına mal olmaktaydı. Garnizonların ikmali neredeyse yapılamıyordu. Gerekli olan yiyecek ve malzemenin ikmali Azak denizinden ve yalnızca dokuz mavna ile yapılabilmekteydi. Karadeniz sahili hattındaki kalelerde humma ve tifüs gibi hastalıklar baş gösterdi ve ölüm oranı felaket denilebilecek boyutlara ulaştı. Mikrop yüzünden kaybedilenlerin yerini doldurmak için gelen yeni kuvvetler yeterli değildi.

1840'ta dağlılar birçok kale ve istihkam merkezini ele geçirdiler. 2 (14) Nisan 1840'ta Rus komutanının hayret dolu bakışları altında Nikolayev Kalesi düştü. Bundan önce zayıf bir şekilde donatılmış Karadeniz hattı gedik vermişti. Şimdi artık dağlılara si1ah, barut ve demir ikmali yapmak çok kolaydı. 1840 dağlıların Çar Hükümetine karşı sürdürdükleri mücadelede bir zafer yılıydı. Şamil bu avantajlı durumdan faydalanmak isteyip Süleyman Efendi'yi Batı Kafkasya'ya vekil olarak gönderdi ama Süleyman Efendi rüşvet almış bir haindi. Buna rağmen Şamil etkisini Batı Kafkasya'ya kadar genişletme planından vazgeçmedi ve bu amacını gerçekleştirmek için mürid hareketinin önemli bir adamı olan Muhammed Emin'i seçti.  

 

ÇERKESLERİN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİNİN LİDERİ, Muhammed EMİN:

Muhammed Emin, 1818'de Dağıstan'da doğdu. Gençliğinde Koran'ın öğrencisi olduğundan adım adım dolaştığı Kafkasya ve Küçük Asya hakkında çok iyi bilgi sahibiydi. 1836'da Şamil'in müridlerine katıldı. Ve daha sonra Şamil tarafından Batı Kafkasya'daki Kuban ötesi bölgeye Naib atandı. Muhammed Emin Batı Kafkasya'ya varır varmaz Çerkes kabileleri arasında, Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş hakkında vaazlar vermeye başladı. Onun öğretileri verimli toprağa düştü.[3] Halkın büyük bir bölümü Çar hükümeti tarafından güçsüz düşürülmüş ve köleleştirilmişti. Ve gazavat bayrağı altında bir isyan başlattılar. Batı Kafkasya'nın zayıfça birleşmiş[4] çok sayıda kabileler arasında, Muhammed Emin bir merkezi devlet sistemi oluşturmakta başarılıydı. Kanunlar çıkartıp tek tip bir yönetim şekli teşkil etti. Ve düzenli bir ordu meydana getirdi. Müslüman din adamları onun emirleriyle halkı gazavat konusunda telkin etmeye çalıştılar. Müridizmi Çerkes kabileleri arasında yerleştirmeye yönelik bir siyaset güden Muhammed Emin, Şamil'in imamlığına birçok yönden benzeyen bir yönetim sistemi oluşturdu. İki topla takviye edilmiş üçyüz “murtazek” savaşçısından oluşan bir muhafız birliğinin savunduğu bir kulede ikamet ediyordu. Muhammed Emin birbiriyle zayıfça birleşmiş Çerkes kabilelerini yönetirken askeri birliklerine güveniyordu. Ordusu Şamil'inkine benzer bir şekilde tanzim edilmişti.

Muhammed Emin'in liderliğindeki dağlılar, Çar Hükümetine karşı yürüttükleri şiddetli savaşta, Rus birlikleri tarafından istila edilen bölgeye yalnız 1849 yılı içerisinde 101 akın düzenlediler. Rus birlikleri Kırım Savaşı sırasında Karadeniz Hattı üzerindeki bütün istihkamlarını, dağlıların baskısıyla geri çekmek zorunda kaldılar. Muhammet Emin de pozisyonunu güçlendirmek için çok sayıda reform yaptı. Askeri fonksiyonları olan “Halk Meclisleri” kurdu. Yönetimi altındaki halkı her biri yüz aileyi içine alan cemaatlara böldü. Bunlar seçilmiş yaşlılar tararından yönetilmekteydi. Her biri bir Müftü ve üç Kadıdan oluşan merkezi idareli dört bölge organize etti. Her Müftü bir bölgenin yönetimindeydi ve onun meclisini oluşturan Kadılar yönetimi ve yargılama gücünü ellerinde tutuyorlardı ve halk tarafından sağlanan atlılardan oluşan bir muhafız alayları vardı. Her bölgede bir cami, bir dini okul, suçluların gözetildiği bir hapishane hakimlerin, idarenin ve savaşçıların ordugahları, bir ambar ve bir ahır vardı.  

Muhammed Emin Tlfekotller veya özgür köylüler tarafından desteklenmekteydi ama başlıca dayanağı özgür olma ümidi taşıyan kölelerdi. Muhammed Emin yönetimde doğru ve adildi, casuslar idam ediliyor, hırsızların elleri kesiliyordu. Naib'in emrine itaat etmeyenler, müridizme karşı gelenler veya Rus Hükümeti tarafını tutanlar yaşına ve cemiyet içerisindeki yerine bakılmaksızın hapse atılıyorlardı.  

Yerli halktan koyun, tahıl veya saman şeklinde vergi ödemeleri istenmişti. Camilerden gazavatı desteklemek için şeriatça karar kılınan dini bir vergi düzenli olarak toplanmaktaydı. Muhammed Emin de Şamil gibi halkı ticarete teşvik ediyordu.

Muhammed Emin Çerkes beylerine şiddetli akınlar düzenledi. Yerel Feodal beyleriyle mücadele etmesindeki amaç bütün Kuban ötesi kabilelerini tek bir birlik altında toplamaktı. Muhammed Emin, Şamil'in Batı Kafkasya'daki Valisi olarak görünmekteydi. Ama gerçekte, Kuban'dan Abhazya'ya kadar olan bölgedeki tüm Çerkeslerin yöneticisiydi. Rus kordonunu yarıp Şamil'le birleşmeyi çok istiyordu ve birkaç kez harekete geçti ama başarılı olamadı. Şamil güçlü olduğu sürece Muhammed Emin de zaferler kazandı ama Şamil'in ele geçirilmesinden sonra Çar'ın orduları tarafından sarıldı. Muhammed Eminin Türkiye Sultanı tarafından tayin olunan yerel prens Sefer Bey'le yaptığı savaş Çerkes kabilelerinin gücünü zayıf1atmıştı. Halk savaşlardan dolayı güçsüz düşmüş, Kafkasya'daki köylerin büyük bir çoğunluğu yağma edilmiş ve ateşe verilmişti. Dağlıların en iyi toprakları ellerinden alınmış, dağlar temizlenmiş ve arazi, gelecekteki Ruslar için hazır duruma getirilmişti.

Muhammed Emin Şamil'in düşmesinden hemen sonra 20 Kasım (2 Aralık) 1959'da kuşatma altına alındı. Fakat bu bile Kafkasya’daki savaşa bir son vermedi. Hemen hemen beş yıl, her yönden kuşatılan dağ kabileleri kahramanca direndikleri Çar'a karşı inatçı bir mücadele sürdürdüler. 1859'dan sonra 70 tabur, bir ağır süvari tümeni, 20 kazak alayı ve 100 top dağlılara karşı yönlendirildi. 60'lı yılların başına kadar Batı Kafkasya ile mücadele sona ermemişti. 1864 yılı ise genellikle Kafkas savaşlarının sona erdiği yıl olarak kabul edilir. Bundan sonra dağlılar topraklarından sürüldüler.  

Savaşlardan sonra Kafkasya'ya sağlam bir şekilde yerleşen Çar Hükümeti sert tedbirler aldı. Bunlar arasında dağlıların Batı Kafkasya'daki yerlerinden tahliye edilmesi de bulunmaktaydı. Dağlılar sığırlarını ve diğer mal-mülklerini çok düşük fiyatlarla sattılar; bir subay 50 kopek (Rus Para birimi Rublenin % 1 'i ) karşılığında 40 koyun alıyordu. Atlar 10 kopek karşılığı satılmaktaydı. Türkiye'ye göç edenlere silahlarını yanlarına almalarına izin verilmemişti, bu yüzden dağlılar silahlarını ederlerinin onda birine sattılar. Bölge terk edilmişti. Öyle ki Tuapse'den Bzybi'ye kadar olan bölgede dağlıların yaşadığı yalnız bir köy kalmıştı. Böylece kanlı ''Kafkasya'nın işgali”, sona ermiş oldu.

Çar Hükümeti Kafkasya'da yerleşim merkezleri kurmaya başladı; 1860 ile 1864 yılları arasında 111 köye 14396 aile yerleştirildi. Çar'ın toprak sahiplerini ve burjuvaziyi gözeten politikası, Rus köylülerini ve Kazakları bu bölgeye yerleştirmek ve böylece süper güç olma heveslerini destekleyen güvenilir bir bölge yaratmaktan ibaretti.

[1] Kuzey–Batı olması lazım, orijinlinden İngilizce’ye çevirisinde bir hata olmalı (Çevirenin notu)

[2] Ermenistan’da ve Azerbaycan’da asil sınıf 

[3] Adıgey’de verimli toprak Tlfelotl sınıfıydı, 19. yüzyılın başlarından beri anti-feodal ve anti-sömürgeci savaşı üstlenen bu sınıf, Muhammed eminin oluşturmaya çalıştığı ulusal devlet için uygun bir zemindi.

[4] Burada “zayıf birlikten” kastedilen 1807’de Kakubatko Şubako tarafından örgütlenme temeli atılan Ulusal And Meclisi –Çile Tharı’o Khase- dir. Başta feodal beylerin egemenliğinde olan bu meclis, Tlfekotl’lerin güçlenmesiyle Tlfekotl ağırlıklı olmuştur. Ulusal And Meclisi zayıf bir birlikti, fakat Adigey kabilelerinin Adige ulusu oluşumuna doğru attıkları büyük bir sosyal adımdı. 

S.K.BUSHUYEV 
THE HISTORY OF RUSSIA, Bölüm: 16, Sayfa: 337-356, Çev: Tarık TOPCU
(Kafdağı Dergisi, Yıl:1, Sayı:6-7 sf: 13-24, Ankara 1987.)

Batı Kafkasya`da savaş son derece şiddetli şekilde devam ederken, 1853-1856 yıllarında Kırım Savaşı patlak verdi. Osmanlılar, İngilizler ve Fransızlar birleşerek, Rusya`nın Karadeniz`deki donanmasını ve deniz üslerini yokettiler. 1856`da Paris Barış Antlaşması imzalandı. Fakat Şamil ve Adıgeler, müttefiklere destek verdikleri halde, anlaşmaya dahil edilmediler. Böylece Kuzey Kafkasya Emperyalist güçler tarafından kaderine terk edildi.

1859-1860 döneminde Ruslar Abhazya`ya girdiler. Abazalar ve Wubıhlar Ruslara karşı başarı gösteremediler. Pek çok köy Ruslar tarafından yakıldı.

Yoğunlaşan Rus saldırılarının ardından Mayıs 1859’ta Bjeduğlar, onların arkasından da Çemguy, Mahoş, Yecerukay, Besleney ve Abaza boylarından Şahgiraylar Ruslara boyun eğdiler. Doğuda ise 6 Eylül 1859`da Dağıstan’ın Gunib kasabasında Şeyh Şamil Ruslara teslim oldu.

12 Ocak 1860`ta Ruslar tarafından yenilgiye uğratılmaları ve liderleri Zanıko Seferbiy`in de ölümüyle birlikte Natuhaylar da Rusya`ya boyun eğdiler.

1860 yılında Terek Oblastı ve Kuban Oblastı olmak üzere iki bölgeye ayrıldı. Kuban Oblastındaki orduların komutası Kont Yevdokimov`a verildi. Yevdokimov, Kasım ayında, Belaya (Şhaguaşe) ve Laba nehirler ile Karadeniz`in doğu kıyısı arasında kalan bölgedeki Başılbey, Kızılbek, Tam ve Çegerey Abaza(Aşharuva) kabilelerini Osmanlı topraklarına sürdü. 20 Haziran 1860`da 4000 Besleney ailesi de Osmanlı topraklarına gönderildi.

Bu gidişat üzerine Çerkesler yeni bir oluşuma geçerek, bağımsızlık savaşını bu şekilde sürdürmeye karar verdiler. Buna yönelik olarak da, 13 Haziran 1861`de Abzeh,Wubıh ve Şapsığ liderler Soçi Vadisinde bir araya geldiler. Liderliğini Wubıhların lideri Hacı Giranduk Berzeg`in yaptığı toplantıda, Abzehleri Bidh Hasan (Efendi), Şapsığları ise Thauş İslam temsil etti. Toplantı sonucunda, Wubıh lider Hacı Granduk Berzeg önderliğinde bir meclis oluşturuldu. Bu meclis çatısı altında, bir Adıge devletinin kurulması kararı alındı. Bu devleti yönetmek üzere kurulan 15 üyeli oluşuma da BÜYÜK ÖZGÜRLÜK MECLİSİ adı verildi.

Meclis şu önemli kararları aldı;

Madde 1 - Son gelişmeler Avrupa ülkelerine duyurulacaktır.

Madde 2 -

a) 13 Haziran 1861 Çerkeslerin bağımsızlığını ilan ettiği gündür.

b) Tüm Çerkesleri ilzam eden Millet Meclisi seçilmiştir.

c) Birlik, gerekirse kuvvet kullanarak sağlanacaktır.

d) Bağımsız Çerkes Devleti Meclisi`ne gizli oyla 15 üye seçilmiştir.

Mecliste yer alan üyeler arasında Zanıko Seferbiykho Karabatır, Barakhaye İsmail, Bidh Hasan Efendi, Thauş İslam, İbrahim Efendi gibi ileri gelen Adıge büyükleri de bulunuyordu. Meclis başkanı (Thamade) ise ünlü Wubıh lider, Hacı Giranduk Berzeg idi.

Madde 3 - Meclis kararıyla ülke 12 eyalete (okrug) ayrılacak ve her birine kadı, müftü, muhtar ve emniyet amiri tayin edilecektir. Bu temsilciler, meclis adına meclisin kararlarını uygulayacaklardır.

Madde 4 - Meclis kararları bu mümessiller tarafından uygulanacak ve vergileri bunlar toplayacaktır. Her yüz haneye beş süvarinin masrafı yüklenmiş olup, her 100 aile orduya 5 atlı gönderecektir. Toplanan vergiler hür Kafkasya`nın temsilcileri eliyle ülke işleri için en iyi şekilde harcanacaktır.

Madde 5 - Devlet idaresine yönelik binalar ve konukevleri inşa edilecektir.

Madde 6 - Hukuksal idarenin işlemesine yönelik de yargı sistemi kurulacaktır.

Madde 7 - Kesinlikle Rusya`ya teslim olunmayacak, görüşmeler yoluyla bir barış anlaşması yapılmaya çalışılacak, bu mümkün olmadığında ise savaşa devam edilecektir.

Kongrede alınan kararlar doğrultusunda yeni kurulan devlet Rusya, İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere tüm dünyaya ilan edildi.

Soçi`de İngilizlerden örnek alınarak, iki katlı ve U şeklinde bir meclis binası inşa edildi. Abzeh bölgesine giren Çarlık ordusunu geri püskürtmek amacıyla 5000 kişilik bir süvari ordusu oluşturuldu. Bunun yanı sıra Wubıhlar, Sohum`daki İngiltere Konsolosu Dixon`a gelerek ondan İngiltere hükümetine, Rusya`nın kendi bağımsızlıklarına müdahale ettiğini bildirmesini istediler ve Çerkeslerin kontrol altına alınması için General Yevdokimov`un ülkeyi dört bir yanda kuşattığını ifade ettiler. Ayrıca, yeni kurulan devlete destek sağlamak amacıyla İstanbul, Londra ve Paris`e delegeler gönderildi.

Avrupa’ya giden Çerkes delegeler, zaman zaman savaşlarda Rusya’ya karşı destek verdikleri ülkelerin kralları ve hükümetleri tarafından, kendi ülkelerinde olduğu gibi kabul edilmeyi umdularsa da, bu gerçekleşmedi. Çünkü onların görüşme taleplerini diplomatik kurallara göre formüle etmedikleri gerekçesiyle hiçbir hükümdar onları kabul etmedi. Özellikle İngiltere’de Kraliçe Victoria ile görüşme elde etmeyi denediler ama Kont Russel`dan net bir şekilde ret cevabı aldılar. Bunun üzerine ülke yönetimlerinden bekledikleri desteği bulamayan ve düş kırıklığına uğrayan Çerkes delegeler, doğrudan halka yönelerek ve İngiltere`yi baştan başa dolaşarak kamuoyunu ayaklandırmayı denediler. Londralı bir avukatın öncülüğünde bir “Çerkeslere yardım komitesi” kuruldu ve bir gemi donatıp Çerkeslerin ülkesine onlarla birlikte gitmesi ve onlarla ticari ilişkiler kurması projesi oluşturuldu. Çerkes delegeleri İngiltere`de aylarca konuk edildiler ve Edinburgh, Newcastle, Preston, Manchester gibi kentlerde yapılan mitinglere katılmaya davet edildiler. Yerel gazeteler onlardan coşkuyla söz etti ve Çerkes temsilcileri gittikleri her yerde çok iyi ağırlandı. Yine de kendi lehlerinde gazetelerde çıkan yazılara, Londra, Birmingham, Leeds, Sheffield veya Edinburgh`da katıldıkları mitinglerde söyledikleri bütün ateşli sözlere rağmen Çerkesler, boş dileklerin belirtisi olarak sempati gösteren birkaç lütuftan başka bir şey elde edemediler.

1861 yılının sonbaharında Çar II. Aleksandr, durumu kendi gözleriyle görmek ve ordularını denetlemek maksadıyla Batı Kafkasya`ya geldi. Adıgeler, Çar ile bir görüşme talep ettiler. Böylece Büyük Özgürlük Meclisi`nin ikinci toplantısı Hamketi istihkamının yakınlarında Mamruktçey`de düzenlendi. Çar ile görüşen, Hacı Berzeg liderliğindeki Çerkesler, eskiden beri yaşadıkları topraklarda kalmalarına izin verildiği ve Rus kalelerinin kurulması durdurulduğu takdirde Rusya İmparatorluğunun tebaası altına girmeyi kabul ettiklerini bildirdiler. Fakat Çar buna karşılık Çerkeslerin ya Kuban`a yerleşmeleri ya da Osmanlı topraklarına gitmeyi kabul etmeleri gerektiğini belirtmesi üzerine görüşmeler son buldu ve savaşa devam kararı alındı.

Temmuz 1862`de Kuatisi valisi Kolyubakin, Abhazya yönünden manevi bir darbe indirerek, Soçi kıyılarına denizden çıkarma harekatı gerçekleştirdi. Ruslar Büyük Özgürlük Meclisi binasını yaktılar. Bundan sonra Meclis toplantıları,Meclis Başkanı Giranduk Hacı Berzeg’in köyü olan Mutıhuada (Мутыхуа`da,şimdiki ‘Plastunki’ köyünde) yapılmaya başlandı.Meclis`in son toplantısı 1864 yılında Kbaade köyünde (Atkuac köyü;şimdi-`Krasnaya Polyana`) gerçekleştirildi. Burada gerçekleştirilen son savaşın ardından 21 Mayıs 1864`te Çarlık Ordusu Kbaade bölgesinde savaşların bittiğini lan ederek, bir resmi geçit düzenledi. Böylece de Çerkes Özgürlük meclisi ve kurulan devlet son buldu.

Tarihin arka sayfalarında unutulan bu meclis, son yıllarda yeniden hatırlanmaya başlandı. 2011 yılında, -Adıgey,Kabardey-Balkar,Karaçay-Çerkes,Krasnodar Kray,Karadeniz Kıyısı Şapsığ ve Abhazya’daki Adıge sivil toplum örgütleri tarihi açısından önem taşıyan yerleri ve en uzaktaki Kbaada köyünü de ziyaret ettiler. Krasnodar Kray’da yerli bir toplum olarak Adıgelerin yaşadığının belirtilmesi, Kuban ulusal marşında ve tekstinde (marşın sözlerinde) bulunan ve Krasnodar Kray topraklarında yaşayan Müslümanları aşağılayıcı ifadelerin silinmeleri, 2014 yılının Rus-Kafkas Savaşı’nın sona erişinin 150’nci yılı olacağını ve bu tarihsel gerçeğin unutulmaması gerektiğini dile getirdiler.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1 - Natho Kadir, Kafkasya`da ve Kafkasya Dışındaki Çerkesler, Ankara 2009
2 - Berzeg Nihat, Çerkesler, Chiviyazıları, 2006
3 - Nıbe Anzor, Adıge Maq,12 Eylül 2011,Çev: Hapi Cevdet Yıldız.
4 -Spencer, E., Travels in the Circassia; Berzec, Tehcîru`ş - Şerâkise, (Arapçaya çev. İsamu`l - Hasen), Amman 1986, s. 68.`den aktaran Fethi Güngör, Kafkas Siyaset Tarihinde Birlik Teşebbüsleri ve Önemli Bir Gün: 13 Haziran 1861, www.kafkas.org.tr
5- http://cherkessia.net/bakisacimiz_print.php?id=3278
6- Alexandre Grigoriantz, Kafkasya Halkları Tarihi ve Etnografik Bir Sentez, Sabah kitapları, 1999.

İstanbul Çerkes Derneği Araştırma ve Proje Grubu Üyeleri

Liy Aygün Özgür
Hatko Nazım Taşar
Ersan Başar

istanbulcerkesdernegi.org

Kuzey Kafkasya'nın Topal Timur (resmi kaynaklarda ki adıyla Timurlenk) tarafından istilası aslında Çağatay Hanı Timur ile Altın Orda Hanı Toktamış arasındaki büyük düşmanlığın bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Timur'un ordusu ilk olarak 1395 yılının Mart ayında Çeçen düzlüklerini geçti. Fakat daha acil bir çağrı üzerine orada fazla kalamayıp geri çekilmek zorunda kaldı.

15 Nisan 1395'te Timur, Terek civarında Toktamış'ın ordularını bozguna uğrattıktan sonra Altın Orda'nın Kafkasyalı müttefiklerine saldırarak istilasına devam etti.

Karaçay-Çerkessk ve Kabardey-Balkar'daki Adige toprakları ve Kuzey Osetya'ya birkaç tehlikeli sefer düzenleyen Timur ikinci bir seferin hazırlıklarına başladı. Bu sefer ki hedef Çeçen-İçkerya düzlüklerinin iç bölgesindeki Simsim eyaletiydi.

Resmi kaynaklara göre bu seferin amacı Niyathan veya Kurbek olarak da bilinen Simsim hükümdarı Gökhan (Gaukhan)'ın kendisi üzerindeki otoritesini tanımasıydı. Daha geniş bir bakış açısıyla seferin amacının Altın Orda hükümdarı Toktamış'ın Orta Asya seferleri sırasında oluşturduğu Kafkaslarla olan ittifakını yıkmak olduğu anlaşılmaktadır.

Simsim eyaletinin nüfusunu daha önceden Orta Asya'dan gelen Türk kavimler ve ataları dağlardan düzlüklere inen bu bölgenin yerli halkları olan Vaynaklar oluşturuyordu. Büyük ihtimalle Türklerin atalarını Tama-Togday zamanlarından kalan Kıpçak grupları oluşturmaktaydı.Bunların bir kısmı müslümandı ve hepsi de Toktamış'ın müttefikleriydi.

Timur'un birlikleri Pyadigorsk bölgesinde kısa bir ara verdikten sonra Simsim istikametinde devam etti. Birçok savaştan zaferle çıktıktan sonra tamamen tamir edilen Magas şehri tekrardan yerle bir edildi. İstilacı kuvvetler Sunza nehrinin sağına geçmek için bugünkü Grozni'nin yakınlarında Çeçenlerin Timaran-Gecho (Timur'un Köprüsü) dedikleri köprüyü inşa ettiler.Timur'u kabul etmek istemeyen bölge halkı dağların yüksek yerlerine çekildiler.

İstilacı kuvvetler bugünkü Duba-Yurt köyünü kuzeybatısında kalan ve hala Astag - Timar Sezna - Metting olarak bilinen yerde konakladılar. Bu bölge aslında Timur’dan daha önce de Vaynak destekli bir yerleşim birimiydi fakat insanlar orayı Timur'un ordularının konakladığı yer olarak bilirler.

Timur bir sonraki seferini dağlara doğru kaçan yerlilerin yaşadığı boğazlara yapmayı planladı.İlk olarak Gökhan'ın oğlu Muhammet bölge halkına alçak gönüllü bir şekilde göründü ve daha sonrada istilacı birliklerine katılıp Timur'un sağ kolu olmayı başardı.

Çoğu tarihçi bu seferin İçkerya istikametinde ilan edildiğini savunur Timur'un seferi dağlık kısımların içlerine kadar ilerliyordu fakat Timur beklemediği şekilde kayıplar verdi. Bölgede ulaşılması çok zor yerlerde yaşayan önemli miktarda yerli halk vardı. Kuzeydoğu Kafkasya'yı almak konusunda kararlı davranan Timur bölgeye bizzat kendisi ordunun başında gitti fakat yerli halkın çok katı karşı koymasından dolayı bir hayli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Fakat daha sonralarda Timur tarafından aşağı sürüldüler bu sırada Gökhan'ın oğlu Muhammet de onlara öncülük ediyordu.

Timur'un dönemini inceleyen tarihçilere göre o devirde dağlar kale ve ancak acımasız saldırılarla alınabilecek gözlem kuleleriyle destekleniyordu. Bu Çeçen-İçkerya bölgesinin doğu kısmında neden Vaynakların yok olduğunun bir açıklaması olabilir.

Dağlılar Timur'un ordusuna her taraftan saldırıyordu. Bu savaş büyük Kafkas dağlarının karla kaplı yüksek noktalarına kadar çıkabiliyordu ki, buralar bir insanın hayalinin bile yetişemeyeceği kadar yüksek ve ulaşılması zor yerlerdi. Dağlarda çok sinirlenen Timur önüne gelen yaş-kuru her şeyin yakılmasını ve camiler dahil her şeyin yıkılmasını emretti. Fakat Timur'un Ortaçağ dönemini inceleyen birinin unutmaması gereken bir nokta var. Diğer Kafkas kavimlerinin aksine Çeçen sözlü edebiyatı Timur'un imajını daha zayıf tanıtır. Adigelerin, Osetlerin ve Dağıstanlıların Timur'u bir istilacı olarak bilmesine karşılık Çeçen ve İnguşlar onu komşu Türk kavimlerinden gelen bir masal kahramanı olarak bilirler. Çeçenler de onun hakkında sadece iki tane hikaye vardır . Çanti-Argun Boğazı'ndakilerin ki, bu hikaye Timur hakkında çok eksik bilgiler vermektedir ve Timur'un dağlarda yenilmekten korkup Kumuk düzlüklerine yöneldiğini savunan U.Dalgat'a ait Galashkis' tir.

Şunu da belirtmek gerek ki, Çeçenya’da Timur katliamına dair hiçbir iz bulunamamıştır. Tam aksine bulgular hayatın tamamen normal seyrettiği doğrultusundadır. Ancak şu inkar edilemez bir gerçektir ki, istilacılar çok sayıda ilkel sazdan ev ve yapıyı yıkmışlardır. Fakat Thaba-Yardi, Albi-Yardi ve Targimsk'teki camiler bugüne hiç zarar görmemiş bir vaziyette ulaşmışlardır. Aynı şekilde Timur'un istilasından önce inşa edilmiş olan birçok Vaynak kulesi de hala ayaktadır .

Büyük ihtimal Timur Simsim'i yerle bir ettiğinde çok mutluydu. Aynı şekilde dağlık İnguşetya, Batı ve Orta Çeçenya'yı da az kalsın diğer bölgeler gibi yerle bir edecektiler. Timur'un bu şekilde vazgeçmesinde asıl amacı olan, 'Altın Orda'ya gözdağı verip aralarındaki düşmanlığı korumaktaki başarısı sayılabilir. Tarihi kaynaklar Altın Orda ile Adigelerin, Osetlerin ve Dağıstanlıların arasında bazı bağlar olduğunu göstermektedir. Fakat Vaynaklarla ilgili hiçbir bulgu yoktur. Aynı zamanda Çeçen-İnguş folkloru Altın Orda'nın kuruluşunda etkili olan çevredeki Türk topluluklara negatif olarak değinmesine rağmen Timur'a haddinden fazla övgü ithaf etmektedir. Barkikhoyev ailesi hakkındaki bir İnguş efsanesi ailelerinin Timur'un ortak düşmanlarını düzlüklerde yenmesinden sonra geliştiğini anlatır. Daha fazlası aynı efsaneye göre ortak düşmanla savaşta istilacıların Barkikhoyevlerin bir atasından cesaret aldıkları anlatılmaktadır. Bu her ne kadar bir efsane de olsa gerçeğe ait ip uçları içermektedir. Çeçen ve İnguşlar Altın Orda'nın düşmanlarıydılar ve Timur’la beraber onlara karşı savaşmamış olsalar bile onun tarafını desteklemişlerdir.

Timur'un orduları bugünkü modern Çeçen ve Dağıstan Cumhuriyetleri arasında ki Avar adındaki bir Vaynak topluluğun iskan ettiği dağlık bölgede kuruluydu. Yanbek adındaki bir kişi Avkharlara (Avar) liderlik ediyordu. Yanbek savaş içinde oldukları Gazi Kumuklarının komutanının ajanları tarafından ziyaret edilmiş ve müslüman olup olmadıkları sorulmuştu. Avarlar da 'Evet elhamdülillah müslümanız' diye cevapladılar ve ordularının çok az olduğunu eklediler. Ajanlar da o zaman oklarınızı kullanın diye tavsiyelerde bulundular. Avarlar ilk Asyalı saldırısını püskürttüler. Daha sonrada Gazi Kumuklarının imdada yetişmesiyle savaş daha da alevlendi. Amr-Yurt dağlarının yakınlarındaki Kisher-Avkhar köyünde ki savası Çeçen-Dağıstanlılar kazandı ve karşı tarafa 3.000 kayıp verdirerek muhteşem bir zafer kazandılar. Savaşta ölen Yanbek'in yerini oğlu Muyalda aldı.

Beşinci ve son savaşta Galyakh-Pala dağları yakınlarında gerçekleşti. Çok acımasız bir saldırı sonucu istilacılar, o zaman 7.000-8.000 ailenin oturduğu Dağıstan'ın Salatav bölgesindeki Almakh köyünü ele geçirdiler ve çevredeki yerli halkı düzlüklere sürdüler.

Aukh savaşı Timur'a duyulan nefretle bitti fakat savaş Dağıstan’da bir süre daha devam etti. Büyük savaşlar sonunda bir çok köy ve bölgeyi yakıp yıkan istilacılar Uskhuja denilen bölgeye çekilmişlerken sayıları 3.000’i bulan Çeçen-Aukh orduları komşularının yardımına koştular.Dağlıların bekçi koymadan dinlenmeye çekilmiş olmalarını fırsat bilen Timur hiç beklemedikleri bir anda saldırarak Kafkasyalıları bozguna uğrattı ve Shamkhhal savaşta şehit edildi.

Timur Aukh- Dağıstan müslümanlarının kendi inançlarında olmayanların üzerine yılda bir sefer düzenlediklerini biliyordu ve onlara; ‘'Siz müslümanlar önce sizin inancınız da olmayanlara saldırıyordunuz, ne oldu şimdi size'’ diye sormaktan kendini alıkoyamadı fakat yine de onları serbest bıraktı ve şu mesajı onlara iletti;'Ben sizden başka hristiyanlar ve farklı inançlılara karşı savaşan müslüman görmedim. 
Dağlardan ovalara kadar tamamen özgürsünüz.'

Alguziani adındaki eski bir Gürcü şiirinde Gökhan'ın, şiirdeki adıyla Kyarikhan'ın, Timur istilasından sağ kurtulup, Osetlerle ya da Gürcülerle yapılan bir bölgesel savaşta öldüğü anlatılır. Aynı şiirde Gökhan Çeçen Sezar olarak adlandırılır. Bütün gerçekleri hesaba katınca Gökhan'ın aslında bir Çeçen olduğunu kabul edebiliriz.

Timur daha sonra Gürcistan'a yöneldi. 7.Sezar Georgi savaşçı birlikler kurdu ve onlara ek olarak da Kuzey Kafkasya'dan savaşçı dağlılar Gürcülerin yardımına geldiler. İlk savaşta Kafkasyalı müttefikler Timur'un öncü birliklerini bozguna uğrattılar. Fakat daha sonra Timur 'un asıl birlikleri yetişti ve Kafkasyalıları feci bir şekilde yendiler. Timur Katarina, Mitiuleti ve Aragui Boğazlarını yakıp yıktıktan sonra Daryal Geçiti’ni geçti. Orada Çeçen-İnguş seyyare birlikleri tarafından karşılanan Asyalılar kanlı bir yenilgi aldılar ve tekrar Barda'ya dönmek zorunda kaldılar.

Savaş sonunda İçkerya ve Çeçenya tamamen yakılıp yıkılmış bir vaziyetteydi ve korkunç düşman ile yapılan savaşlar uzun süre yerli halkın hafızalarından silinmedi.


Çeviri: Ademey Ahmet

Abazinlerin Kökeni

Aralık 08, 2018

Abazin (Aşıwa-Aşkarıwa) halkından söz açılınca Abhaz (Apsuwa) halkını anımsamak gerek. (1) Her iki halkın kökeni yakındır biri birine. Uzun çağlar aynı bölgede var olmuşlardır. 

Abazinler ve Abhazlar, Basğ (Bask), Sanığ veya Psıl adları ile anılan aynı atalardan türemedir. Bu günkü Abhazya'da herhangi bir yaşlıya ''ataların nerelidir'' diye sorulduğunda ''Apısnılıdır (Abhazyalıdır)'' diye yanıt verir. Bu yanıt Abazin halkının ataları olan Zighleri de kapsar. Bu durumda bir soru gelir aklımıza: ''O halde bu halk nerede yaşardı?''

Psıllar Abhazya'nın daha üst tarafında yaşarlardı. (2) Onlara çok yakın olan dağlık bölgede ise Misimyan denen kabileler otururdu. Psılların Güneybatı'sında Karadeniz kıyılarında ise Basğlar otururdu. Bu halkın yurdu Bzıb ırmağına kadar uzanırdı. Bu bölgenin daha Güneybatısı'nda ise Psou suyuna kadar olan yerler Sanığların yurduydi. Zıghler ise bu topluluğun batısında yerleşmişti. Saydığımız bu guruplar yaşam ve dil bakımından birbirlerine çok yakındılar.

Bilinen çağlardan bu yana Misimyanların yurdundan dağların Kuzey yüzüne gelen yollar açıktı. Bu yollar Sançar, Marıhu, Kulhor dağ geçitlerinden Kuzey'e bağlanırdı. Yukarıda saydığımız halk toplulukları Abhaz (Apsuwa) ve Abazin (Aşıwa-Aşkarıwa) halklarının ortak atalarıdır.

Başta da belirttiğimiz gibi Abazin halkının ataları Zighler, Sanığların komşusudur. Tarihi araştırmalar ve destan incelemelerinden anlaşıldığına göre bilinen ilk Abazin toprakları Abhazya'nın Kuzeydoğu'sunda başlayan ve Tuapse de Karadeniz'e ulaşan bölgeydi. Bugünkü Abazinlerin bir bölümünün Abhazya'dan ayrılarak Teberda vadisine gelişlerini anlatan öyküler, yukarıdaki açıklamayı çağımıza dek getirmektedir. Diğer halk destanları ve öyküleri ise bu günkü Abazin halkının bir bölümü olan Aşkarıwalarla bir küçük Aşıwa gurubunun Abhazya'dan ayrılarak bu günkü Karaçay-Çerkessk bölgesine geldiğini anlatır. L. Lavrov'un yazılarından anlaşıldığına göre Abazinler, Adler, Tuapse Lazarev bölgelerinde yaşardı. Abazin köyleri Soci'nin Kuzeybatı'sına kadar olan bölgelerde dağınık biçimde yerleşmişti. Bu bölgelerdeki yer isimleri Abazinlerin, tarihin geçmiş çağlarında bu bölgelerde yaşadığını kanıtlamaktadır.

Geçmiş çağlardan kalan belgelerden anlaşıldığına göre, Abhazlar ve Abazinler Basklarla (Basğ) aynı derecede yakındır. (Hatta Abzeghlerin bile bu yakınlıkta payı vardır.)

L. N. Lavrov'a göre Aşkarıwa halkı Adler ile Gagre arasındaki bölgede yaşardı. Bunların Kuzeybatı'sında ise T'ap'anta (Aşmaların bir başka ismi) kabileleri otururdu, Birinci yüzyılın ikinci yarısında Karadeniz kıyılarında feodal toplum biçimi oluşmağa başladı. Bu çağlarda Abhazya'da krallık yönetimini ve Abhaz kraliyet hanedanlarını görüyoruz. Psıl ve Sanığ kabilelerinin de Abhaz Krallığına bağlandıkları anlaşılmaktadır.

Konu ile ilgilenen bilim adamlarının anlattıklarına göre, önce Abhaz (Apsuvva) halkı ortaya çıkmıştır. Daha sonra Abhazlardan ayrılan guruplar Abazin halkını oluşturmuştur. Z. V. Ançabadze adlı araştırmacı ''Abazğ veya Bazğ ismi Abhazlardan olan bir halk gurubunun ismidir. Bunlar Abazinlerdir. Bunlar şimdi Kuzey Kafkasya'da yaşamaktadır. Bu halk T'ap'anta (Aşıwa) ve Aşkarıwa kollarından oluşmaktadır'' der.

L. İ. Lavrov ise başka bir görüşü savunur. Lavrov'a göre: ''Abazinler Abhazya'da yaşamamıştır. Karadeniz kıyılarında, Kuzeybatı'da yaşamışlardır. Lavrov şöyle yazmaktadır. ''Abazinlerle Abhazların dillerinin benzerliği, yüzyıllar boyunca Abazin halkının ataları ile Abhazların komşu olmasından ortaya çıkmıştır.''

'Kuzey-Batı Kafkasya halklarının ortaya çıkışı'' üzerine L. İ. Lavrov'un araştırmalarında şu sözlere de rastlanır. ''Abazinler, Karadeniz kıyılarında yaşayan, Abhazlarla komşu olan ve fakat onlarla kaynaşmayan halklardandır'' Abazinler 14 ve 15. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya'ya (dağların Kuzey yüzüne) göç ederek yerleşmişlerdir. Bu nedenlerle, dilleri üzerine araştırma yapan bilginlerin yazılarına bakalım. S. H. Bğabja'nın yapıtı ''Abhaz dilinin Bzib diyalektinde Abhaz ve Abazin dillerinin karşılaştırılmasında yazar şöyle bir sonuca varmaktadır.'' Bu konuda bilinen, Abhaz ve Abazinlerin dil kurgusu bakımından aynı, fakat konuşma olarak farklılık gösteren halklar olarak yan yana yaşamakta olduklarıdır. Diyalekt ayrılıklar önceleri pek fazla değildi, Giderek arttı. Şimdi bile her iki dilde benzerlik çoktur. Gramer açısından ve sözcük olarak benzeşim büyüktür. Bu benzeşime en uzak kalan T'ap'anta (Aşıwa) diyalekti ile konuşanlar bile Abhazlarla anlaşabilir.

Bu iki halkın dil benzerliği üzerine K. V. Lomatidze şöyle der: T'apanta (Aşıwa) konuşma biçimi, Aşkarıwa ve Apsuwa konuşma biçimlerinin gramatik gelişme üslubunu korumuştur. Aşkarıwa konuşma biçimi ise Aşwa ve Apsuwa konuşma biçimlerinin her ikisine yakındır. Arada bulunan bir diyalekttir.'' Abazin halkının tarihi ve dili üzerine çalışan A. Genko'nun yapıtı Abazin dilinde Abazin sözcüğü ile ilgili şöyle bir bölüm vardır: ''Kuzey Kafkasya'nın diğer Çerkes halkı olan Adigeler Güney komşuları olan, Karadeniz kıyısında yaşayan bütün halklara (Abaza) derlerdi.''

Bu iki dil üzerine araştırma yapanlar, L. Lavrov'un ''dillerin benzeşmesi bu iki halkın komşu oluşundan dolayıdır'' savı yanlış bir değerlendirme sayarlar. Z. V. Ançabadze'nin şu sözleri de L. V. Lavrov'un savına uymaktadır. ''Dil birliğinin halkın kültür benzeşiminden doğduğu kabul edilemez. Çünkü, dil kültürün temelidir. Sorun, dillerin benzeşimi değil, gramer benzeşimidir, köken olarak sözcük benzeşimidir. Abazinlerin ve Abhazların dillerinde gramer ve sözcük birliği vardır. Bu benzerlik kültür yakınlığından doğmaz. ''Yukarıda sözünü ettiğimiz diğer araştırmacıların görüşleri de bu görüşe uymaktadır.

Abazinlerin atalarının Karadeniz kıyılarında, Soçi, Tuapse, Lazarevsk yörelerinde Abhazya ile komşu olarak yaşadıkları doğrudur. Ancak, bundan, bu çağlardan önce Abazin ve Abhaz halklarının dil olarak, kültür olarak yerleşme bölgesi olarak, aynı halk olmadıkları sonucu çıkmaz.'' demektedir, Z. V. Ançabadze.

Açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere Abazin halkının tarihini aydınlığa çıkartmakta Z. V. Ançabadze'nin görüşünü gerçeğe daha yakın kabul etmekteyiz. Ancak, Abazinlerin halk olarak, toplum olarak kendilerine has bir düzen kurarak Abhazlardan ayrıldıkları görüşüne de tam olarak katılmamaktayız. 15 ve 16. yüzyıllarda, Abazinlerin kalabalık guruplar halinde Kuzey'e göçmeleri sırasında Abhaz dilinden ayrı olarak, Abazin dili oluşmuş durumdaydı.

Ançabadze'nin savını zayıflatan bir durum daha görmekteyiz: Bu gün Adigey ve Abhazya da, bu bölge halkları içinde diyalekt farklılığını yitirmemiş Abazin gurupları ve köyleri vardır. Abhazlardan kopma olduğu savunulan Abazin halkının bir bölümünün dil özelliğini koruyarak yine Abhazlar arasında yaşaması Ançabadze'nin savının tersine bir durumdur. Bu gün bile Abazin gurupları Aphazya'nın Ahçıps, Psanman, Psıxu, köylerinde ve Adigey'in Kuaş-Hable, Ulsk, Ulap köylerinde yaşamaktadır. Bu durum ise Abazin halkının Kuzey'e göç etmesinden önceki yüzyıllarda da var olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu savı doğrulayan bir belge daha var elimizde: 20 Temmuz 1864 tarihinde Varp yöresinde bulunan bir Rus birliği komutanı kendi üstlerine yazdığı bir mektupta şu satırlar vardır: ''Psıhu halkından olan 105 ailenin Huıj vadisine yerleşmek için izin istediklerini size duyurmayı görev sayarım.'' Sözü geçen aileler bu gün Karaçay-Çerkessk Özerk Bölgesi'nde, Yinciğ ırmağı vadisinde Büyük Huıj köyünde yaşayan Abazinlerdir. (3) Arşivlerde saklı olan bir belge daha var, bu belgede de şöyle denmektedir: ''Tuapse de Abzeghlerle birlikte, Abazinlerin Barakey kolu (4) Çarlık yönetimi yasalarına uyacaklarına ilişkin yeminde bulundular.'' 1826 dan 1832 yılına dek, Kafkas dağlarında yaşayan halklardan söz eden etnografik ve istatistik belgelerinde, 10. yüzyılda bile Abazinlerin halen Abhazlar ve Adigeler arasında yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bu belgelerden birinde şöyle denmektedir: ''Apsını'da (Abhazya) Abazin ve Abhaz adlarında iki halk gurubu yaşamaktadır. Bu halklar kendilerini Abhaz ve Abaze olarak isimlendirmektedirler''.

Şimdi Abazinlerin halk olarak ortaya çıkışını inceleyelim. Bu çıkış 600 üncü yüzyıllardan önce olmaktadır. Çünkü, bu yüzyıllarda Abhazya'da ve diğer Karadeniz kıyısı halklarında gördüğümüz gibi, feodal oluşum henüz başlamamıştı. Bilindiği gibi halkların doğuşu, oluşumu, sınıfsal toplum oluşumuna bağlıdır. Kuzey Batı Kafkasya da halkların ortaya çıkışı feodal yapılı toplumun doğuşuna bağlıdır. Zira bu bölgede yaşayanlar arasında eski köy cemaatlerinin oluşumu kölecilik aşamasından feodal döneme ulaşmıştır.

6. yüzyıl içinde feodal düzen öncesi yaşamının özelliklerine de rastlanmaktadır. 6. yüzyılın sonu ve 7. yüzyılda Kuzey Batı Kafkasya'da yaşayanlar (Zıghlerle birlikte) arasında feodal yapı oluşmaya başlamıştı. Daha sonraları 7-8 ve 9. yüzyıllarda Abhazlar halk olarak oluşumlarını tamamlamışlardır.

8. yüzyılda Kuzey Abazaları (Abazinler) arasında chambısta (soylu) sözcüğü ve bu sözcükle nitelenen sınıf ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi varlıklı soylu ailelerin hayvan sürüleri vardı. Karadeniz kıyılarındaki dar şeritte ise kalabalık hayvan sürülerini doyuracak otlaklar yoktur. Abhaz, Abazin ve Gürcü soylularının hayvanlarına yetecek otlak bulunamayınca, mera (otlak) sorunu, daha Kuzey'e göç etme zorunluluğunu doğurmuştur. Böylece Abazinlerin Kuzey'e göçü başlamıştır.

Abazinlerin Kuzey'e göçlerinin nedeni ve göçün nasıl yapıldığı bu güne dek tam olarak aydınlığa kavuşturulamamış ve tartışmalı kalmıştır. Devrimden önce Çarlık dönemindeki araştırmacılar Abazinlerin Kuzey'e toptan gelmediklerim peyder pey göç ettiklerini söylemektedirler. Bu konuda bu güne dek sağlam bir görüş birliği doğdu denemez. 
J. Guldenştayn, S. Boronevsky, L, Lüle, Abazinlerin 17. yüzyılda Kuzey'e geldikleri savını koymuşlardır. Bu savın yanlış olduğunu elimizde bulunan yazılı bir belge Yeğbağhkhue Dudarıkhua adlı Abazin prensinin 1555 yılında Kabardey elçileri ile birlikte bölgenin (Kuzey Batı Kafkasya) temsilcisi olarak Moskova'da, Çar nezdinde uzun süre kaldığım saptamaktadır.

16. yüzyılda Abazinlerin Kuzey'e (bu günkü Karaçay-Çerkessk Özerk Bölgesi) ve Adigey'e yayıldıklarını belirten Ekaterine Kuşeva'nın yazıları vardır. Kuşeva'nın ''Kuzey Kafkasya Halkları ile Rusya ilişkileri'' adlı yapıtında 1570 yılında yazılan bir belgeden söz edilmektedir. Bu yazıda: ''Büyük Kaberdey Prensi Temnkua, Abazinler ve Besleneylerin yardımına geldi'' cümlesi vardır. Bu belgeler yukarıda açıkladığımız yazarların ileri sürdükleri ''17. yüzyıl'' tezinin doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Abazinlerin Kuzeye yerleşmelerinin bu yazarların belirttiği tarihlerden çok önce olduğu böylece kanıtlanmaktadır.

Diğer bir gurup yazar Abazinlerin Kuzey'e göçünü daha eski çağlara götürürler. N. F. Yakovlev'e göre 11. yüzyılda Abazinlerin Kuzey göçü başlamıştır. A. H. Genko'ya göre: T'apantaIar (Aşıwa) 12 ve 13. yüzyıllarda, Aşkarıwalar ise 14. yüzyılda Kuzey'e gelip yerleşmişlerdir.

Elimizdeki belgelere göre 1239-1240 yıllarında Moğollar Kafkasya'ya saldırmışlardı. Saldırının ağırlığı karşısında sıkışan kıyı halkları Moğolların ulaşamayacağı sarp dağ vadilerine çekildiler. O yıllarda Kafkasya'da halkları etkile yen trajik olaylar ve kıyımlar olurken, Abazinlerin göç açısından pek etkilendiklerini sanmıyoruz. Abazinler arkada bırakacakları otlak ve yaylaktan daha uygun bir yer bulup yerleşme zorunluluğu duyarak göç etmişlerdir. Kafkas dağlarının etekleri Moğol egemenliğine girerken, halk Moğol barbarizminden kurtulmak için dağlara sığınırken, bu faciayı göre göre Abazinlerin aynı bölgeye göç etmek isteyecekleri gerçeklere uymaz. Bu yer değiştirme olayı üzerine başka görüşler de ortaya atılmıştır. Z. V. Ançabadze Abazinlerin 13 ve 14. yüzyıllarda (AşıwaIar) Kuzeye yerleştiklerini söyler. Bu düşünce Abazin konuşma dilindeki kimi sözcüklere ve bunların karşılaştırılmasına dayanır. Abazince'de K'atan, (Pulluk) Abhazca'da ''K'utanı'' yani saban anlamına gelen bu sözcük 12. yüzyıla kadar Abazince ve Abhazca'da yoktu. Bu müşterek sözcüğe bakılarak Abazinlerin 12. yüzyıldan önce Kuzey'e yerleşmedikleri tezi savunulmuştur.

12, 13. ve hatta 14. yüzyıl sonuna kadar Kuzey'deki olaylar ve kargaşalık buraya bir halkı çekmez. Aksine, ürkütüp uzaklaştırır. Zira. 14. yüzyıl sonlarına doğru Orta Asyalı Timur'un orduları Kuzey Kafkasya'ya saldırmıştı. Acımasız bir fırtına, önüne geleni yok eden, taş taş üstünde bırakmayan bir yıkımdı Timur ordusu. Bu istila yıllarında Kuzey'deki yaşam güçlükleri karşısında Abazinlerin bu büyük saldırıyı göğüsleyerek Kuzey'e yerleşebilmeleri zordur. Saldırganlar 15. yüzyılın başlarında Kuzey Kafkasya'yı boşaltarak çok geniş yaylak ve yerleşim bölgeleri bıraktılar. Toprağı az olan, deniz kıyısında yaşayanların, boşaltılmış geniş topraklara göz koyması olağandır. Abazinlerin Aşıwa kolunun 15. yüzyılın başlarında bu topraklara yerleşmiş olmaları gerekir. Göç uzun bir zaman bölümü içinde peyder pey olmuştur. Aşkarıwa Abazinlerinin Kuzey'e göçü ise 16. yüzyılın sonlan ile 17. yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu sanılmaktadır.

Aşkarıwaların bir bölümünün (Barakey kabileleri) o çağlarda eski yerlerinden henüz ayrılmadıklarını saptayan, 1882 yılında basılmış ''Russkaya Strarına'' gazetesinin 27. cildinde Berje'nin ''Kafkas İnsanlarının Göçleri'' makalesi vardır. Yine 1843 yılında basılan ''Abhazya'nın Tarihi'' adlı yapıtta, Apışını (Abhazya) toprağının nerelere dek uzandığı anlatılırken şöyle bir bölüme yer verilmiştir. ''Bzıb ırmağı kıyılarından olup da Huıj vadisine yerleşenlerin liderleri şöyle demiştir: Bzıb (Abhazya'da) kıyısından Huıj (Karaçay-Çerkessk'te) vadisine yerleşirken tüm mallarımızı kaybettik'' 1830 yıllarından 1860'lara kadar Abazinlerin nüfusu üç katma çıktığına göre, onların 17. yüzyılda Kuzey'e yerleştikleri savını nasıl kabul ederiz? (Buradaki müfus artışı yalnız AşkarıwaIarı kapsıyor).

650 Aşkarıwa sülalesinin göç edebilmesi için iki yüz yıl geçmiştir. Arşiv belgelerinden anlaşılacağı üzere 19. yüzyılda Kuzey'e göç edenlerin sayısı giderek artmıştır. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar sonunda şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Aşıwa Abazinlerin 15 ve 16. yüzyıllarda Kuzey'e yerleşmişlerdir. Aşkarıwa Abazinlerinin ise 18. yüzyıl ortalarına kadar Kuzey'e göçlerini sürdürmüşlerdir. Son Aşkarıwa göçünün 1864 yılında yapıldığı bilinmektedir. Dağı aşan Abazinler önceleri Teberda, Kubina, Yinçiğ, vadilerine Guım ve Malka ırmakları kıyılarına yerleşmişlerdir.

Abazinler 18. yüzyılda iki diyalekt ile konuşan karma bir halktı. (Aşıwa Aşkamva) Aşıvvalar ayrıca 6 bölüme ayrılmaktadır. Tatar ve Türklerin (Altı Kesek Abaza) deyimini kullanmaları bu nedenledir. (5) Her gurup kendi prenslerinin aile ismini almıştır. Bu gruplar şunlardır.

1) Looğ: 18. yüzyıl ortalarında, kendilerine bağlı ailelerle birlikte Kubina, Guım, Malka, yörelerinde rastlanmaktadır. L. Lavrov'un yazılarına göre ''1802 yılında Guım kıyısında Looğlara bağlı 150 Abazin aile yaşamakta idi. ''Anlatılan olaylara göre Krasna-Vostok köyünün (eski adı ile Guım Looğkıt) kuruluşu şöyledir. Bu köy halkı önce Psitu yöresi, sonra Teberde vadisi, Kabardey bölgesinde Wuırda dağı etekleri, Proçnokopskaya yöreleri, Zolka suyu kıyıları, Aşkuakuan, Bakşıt yamaçlarını dolaştıktan sonra 1861 yılında Guım ırmağı kıyısındaki bu günkü köy yerini seçerek yerleşmişlerdir.

Kubina köyü (eski adı ile Kubina Looğkıt), yaşlıların anlattıklarına göre ilk yerleşme yerleri bunların da Guım ırmağı kıyısı idi. Daha sonra Kardanığ suyu kıyılarına gitmişlerdir. Oradan da ayrılarak Uçkul'a yerleştiler. Uçkul'u bıraktıktan sonra 1862 yılında bu günkü köyü kurmuşlardır. A. N. Genko'nun belgelerine göre Yineiğçıkum (Küçük Yinciğ) köyü Aşıwaları Gunahçır'dan ayrılarak Uçkul'a yerleşmişler, daha sonra 1861 yılında bu günkü yeri seçmişlerdir.

2) Bibard: (Bu günkü Albırğan köyünü Kuran Aşıwalar) Dağların Kuzey yamaçlarına gelince Önceleri Küçük Yinciğ ve Kubina kıyılarına yerleşmişlerdir. 1787 yılında iki guruba ayrılıp, bir gurubu Guım vadisine, diğer gurubu ise Marihu vadisine yerleşmişlerdir. Guım'a gidenler kısa bir süre sonra dönmüşlerdir. Marihu'ya yerleşenler 1831 yılına kadar orada kaldılar. Daha sonra her iki gurup birleşerek bu günkü Albırğan (Bibardkıt) köyünü kurdular.

3) Darıkua: Dağların Kuzey'ine geldiklerinde diğerleri gibi birçok yer dolaştıktan sonra şimdiki Psıjkıt (Darıkuakıt) köyünü kurmuşlardır.

4) Khıhç: 17. yüzyıl başlarında Küçük Yinçiğ ırmağı kıyılarına geldiler. Daha sonra 1787 yılında Guım vadisine göç ettiler. 1804 yılına kadar burada yaşadılar. 1805 yılında bir gurubu Guımlooğkıt'a göç ederek onlarla birleşti. Geri kalanlar ise bu günkü Psewuk'e Daxe (Khılıç kıt) köyünü kurdular. Genko'ya göre Khılıç gurubu bu günkü Khaçubiy rayonu sınırları içinde kalan Karamurzinskoe köyü yakınlarında yaşarlardı. Daha sonra diğer Abazin ve Kabardey köylerine dağılmışlardır.

5) Jantemir: Pyatigorsk yakınlarında yaşamakta idiler. 1794 yılında 6.264 kişilik bir gurubu Pyatigorsk'a yerleşmiştir. Jantemirlerin bir kolu ise 1746 yılında Guım ırmağının yukarı kısımlarında görülmektedir. (6)

6) K'açua: 18. yüzyıl başlarından itibaren diğer Aşrvva güruhları içine dağılmış ve bir kısmı da 1863 yılında Türkiye'ye göç etmiştir.

Yukarıda da açıkladığımız gibi Aşkarıwa Abazinleri daha geç çağlarda dağları aşarak Kuzey'e gelmişlerdir. Bağ, Tam, Mısılbıy, Kızılbiy, Başılbıy, Barakhey, Şegerey kollarına ayrılmaktaydılar. Bunlardan Barakheyler 18. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Kafkasya'da yerleşik duruma geçmişti. Barakheylerin çoğunluğu, Khızübiy, Başılbıy, Mısılbıylerin bir bölümü 1861-1863 yılları arasında Sydı-Yismeyl-Gebehua adlı 3 sülalenin yönetiminde Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. (7) Geride kalan boylar birleşerek bu günkü Huıj Du (Büyük Huıj), Huıj Çıkuın (Küçük Huıj), Çagariya, Abaza Hable, Apsıua köylerini kurmuşlardır. Bir bölümü ise (özellikle Başılbiylerden geriye kalanlar) Adigey ve Kabardey bölgelerindeki köylere dağılmışlardır.

1860 yılında Kuzey Kafkasya'da kurulmuş olan Abazin köylerinde yaşayan Abazinlerin sayısını Rus subayı Korlokov belirtmektedir: Bu tarihte Huıjdu köyünde 1.532, Şegerey'de 1.188, Bibardkıt'da, 1.276, Darıkuakıt'da 1.594 Abazin yaşamaktaydı (kentlerde yaşayanlar hariç). Bu saydığımız köylerin halkı daha çok at, sığır ve koyun yetiştirmekteydi. Tarımla uğraşanlar ise daha çok buğday, arpa, mısır gibi tahıllar ve bahçe ziraatı, meyve yetiştirmekle meşguldü. Toprakla uğraşan nüfusun o zamanki sayısını bilmemekteyiz. Patates, fasulye tarımı yapanlar da vardı. Yetiştirdikleri ürünleri ve el sanatı ürünlerini, kendilerinin imal edemedikleri mallar karşılığı satarlardı. İstatistiklerden anlaşıldığı üzere Kuzey Kafkasya'da kalabalık yerleşme merkezleri çoğalınca, bu tür ticaret daha da gelişti. 1849 Nisan'ının 23 ünde Battalpaşinska (bu günkü Çerkessk kenti) pazarında Abazinlerin 1.000 post, 800 yamçı, 578 Çerkes elbisesi, 400 yün çorap, ve eldiven, 300 büyükbaş hayvan, 4.500 at, sattıkları anlaşılmaktadır. Karşılığında 19.044 som (altın para) almışlardır. Aynı gün satın aldıkları mal listesi de şöyledir: 15 bin metre sırma sim, çok sayıda yatak ve masa örtüsü, semaver, 3.200 sandık (8), 280 ayna...

Aynı şekilde Pyatigorsk, Georgiyevsk, Stavropol, ve diğer kentlerde de pazarlar kurulur ve buralarda da Abazinler alışveriş ederlerdi.

Ekim Devrimi'nden sonra yaşam biçimi değişmeye başlamış ve kentleşme hızlanmıştır. Bu gün Abazinler Karaçay-Çerkessk Özerk Bölgesi'nde, yukarıda saydığımız köylerde ve Karaçayevsk, Teberda, Çerkassk, Yerkenşahar, Yersokan gibi yerleşme merkezlerinde diğer Çerkes gururları ile bir arada yaşamaktadırlar.

NOT: DOROGOY SÇASTYA (Sbornik Proyzvedeniy Abazinskiy Avtorov- Çerkessk 1975) adlı derleme yapıt içinde bulunan Şenkaua Boyka'nın yazısından Türkçeleştirilmiştir.

1) Abazin ismi Abhazlar dışında Aşıvva-Aşkarıwa halk gurubu için kullanılmıştır (çevirmenin notu).
2) Bu gün bile Uzunyayla'daki Abazin Köyleri biri birleri için Psıl-barıpş adım kullanırlar (çevirmenin notu).
3) Ünlü Abazin yazarı Jır Hamid'in doğduğu köy, Haki Aşkarıwa diyalekti ile konuşur (çevirmenin notu).
4) Bu koldan ayrılıp Türkiye'ye gelen bir gurubun kurduğu, Eskişehir yöresinde Kovalca köyü vardır (çevirmenin notu).
5) Uzunyaylada Looğ'ların kurduğu bir Abazin köyü şimdilerde bile ''Altıkesek'' (Looğkıt) adını taşımaktadır (çevirmenin notu).
6) Bu guruba Kabardeyleşmiş şekilde halen Türkiye'de bulunan Kabardey köylerinde rastlanmaktadır. Örneğin Juğ, Yesan soyları gibi (çevirmenin notu).
7) Bu gurupların Türkiye'de kurdukları köyler şunlardır:

a) Kazancık-Borandere, Potuklu (Başılbiy) (Yoluhey) (Yismeylkıt) Bu üç Köy Kayserinin Pınarbaşı ilçesine bağlıdır.
b) Karacaören (Gebekuey, bu köyün bir kısmı Başılbeydir)
Demirboğa (Başılbey Tavladere -Başılbiy ve Mısılbiy karışıktır-). Bu üç köy Kazançık köyünden ayrılmadır. Bu köyler Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlıdır.
Yeniyapan (Siydkıt, Başılbıy, Barakey, Mısılbiy, Kızılbıy karışımıdır) Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlıdır. Yukarıda saydığımız üç köy 1868 yılında Kazançık'tan ayrılmışlardır
c) Sivas Yıldızeli yöresi, Halkaçayır, Cizözü, Çırçırköyleri Aşkarıwadır
d) Tokat -Artova-Erbaa yöresi, Bulamır, Alpudere, Fındıcak köyleri Aşkarıwadır (çevirmenin notu). 
e) Yozgat-Alaca-Çorum yöresi, Çerkes Osmaniye (Looğtut), GökÖren (Bzagaakıt) Osmaniye Sorgun'a bağlı olup Aşıwa'dır, Gökören ise Alacaya bağlı olup Aşkarıvva'dır.
f) Tufanbeyli yöresi Aşıwa, köyleri. 

8 ) Bu gün bile bu sandıklardan bol miktarda uzunyayla Köylerin de bulunmkatadır. (At derisi kaplı Sandıklar)

Şenkaua Boyka Çevirir: Yismeyl Özdemir 
Yamçı Dergisi, Mayıs 1977-Şubat 1978, s.86

Abhaz Tarihi

Aralık 08, 2018

Kuzey Kafkasya' nın batı yöresinde dağlarla deniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bu masal diyarına eskiden beri "Abhazya" (Apsnı), insanoğlunun yer yüzüne ayak bastığı en eski çağlardan beri insanların yaşadığı bu ülke halkına " Abhaz " ( Apsuva ) derler.

Küçük Asya' da yaşamış Hititlerle, Kuzey Kafkasya' daki Adigeler' in akrabası olan Abhazlar' ın adına ilk kez Prinç Dönemi' ne ait yazılı kaynaklarda " Abeşla " olarak rastlanır. Asıl atalarının " Apsil, Snig ve Abazg " denen antik dönem Abhaz boyları olduğunu bildiğimiz bu halklar Kafkasya' nın Karadeniz kıyılarında feodal beylikler kurdular. Bu beylikler kültürel olarak Bizans ve Roma uygarlıklarına yakın yaşadı. Bizanslılar o döneme kadar Diyoskurya ve Pitunt adında ticari merkezler kurdular. İsa' nın doğumuna dört- beş yüzyıl kala oluşan bu merkezlerde yerleşen kolonistler miladi yılların başlangıcında Roma lejyonerleri tarafında püskürtüldü. Diyoskurya harabelerinin üzerine Sebastopolis adıyla askeri bir kale inşa ettiler. " En büyük " dedikleri İmparatorOktavya' nın anısına buraya Avgust-Sebastos adını koydular. VI. Yüzyılda Abhazya, Bizans Kolonisi oldu. Aynı zamanda da bir Hristiyan ülkesi haline geldi. İşte ozaman yukarıda adını saydığımız Abhaz feodal beylikleri konsolidasyona geçti. VIII. Yüzyılda Abhazlar, tüm Kafkasya' yı titretecek Abhaz Krallığı' nı kurmuş oldular.

X. yüzyılın sonunda Feodisi adındaki Abhaz Kralı' nın çocuksuz oluşu, varis bırakamaması, onu; tahtına kızkardeşinin oğlunu oturtmak zorunda bıraktı. O III. Bagrat adıyla tarihe geçen kraldı. Babası Gürcü, annesi Abhaz olan bu kral dayıları tarafından yetiştirilmiş olduğundan uzun süre bu krallığa Abhaz Krallığı dendi.

Babasının Gürcü olmasına rağmen Bagrat hanedanlığının kurduğu krallığa " Abhaz Krallığı" denmesinin nedeni, bu krallığın temelinin Abhaz kralları tarafından atılmış ve desteklenmiş olmasıdır. XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Abhazlar tekrar kendi krallıklarını kurup Abhaz-Gürcü Birleşik Krallığından ayırdılar. Ama bu kez Osmanlı İmparatorlığu' nun gölgesinde yaşamak zorunda kaldılar. Yüzlerce yıl Hıristiyan din kültürünü alan Abhazlar' ın önemli bir kısmı Müslüman oldu.

1810 yılında Abhaz Krallığı, Rusya' nın himayesine girdi. Çok geçmeden Kafkasya' da ulusal bilinçlenme güçlendi. Abhazlar da bu bilinç içindeydi. 47 yıl süren Kafkas Savaşları bitene dek silahlarını teslim etmediler. O yıllarda, yani 1864 yılından itibaren Rus Çarlığı Abhazya' nın batısında yaşayan Abhazlar' ı, Adigeler' le birlikte anayurtlarından sürdü. Abhaz Krallığı' na da son verdi. Abhazya bir uçtan öbür uca Kazak çizmesi altında ezildi. Halk nüfus kaybına uğradı.

1866 yılında Abhazlar bağımsızlık uğruna tekrar silaha sarıldı. Adeta intihar savaşına giriştiler. Ama ne yazıkki buna güçleri yetmedi. Ertesi yıl Ruslar silah zoruyla, kalan Abhazlar' ı da sürdü. Ülke boşaldı. On yıl sonra Abhazlar tekrar silaha sarıldı. Ulusal bağımsızlık adına verdikleri her savaşın ardından bir kez daha sürüldüler. Bu kez ulus tamamıyla yok olma tehlikesi geçirdi.

1918 yılında anayurdunda kalmayı başarabilen Abhazlar kaybettikleri " ulusal devlet " yaşamın dizginlerini yeniden ele geçirdiler. Ama demokratların başındaki Gürcü Menşevikler, dizginlerin yeniden elden kaymasına, ülkenin karanlığa gömülmesine neden oldu.

1921 yılında Abhaz gençleri, Rus Bolşevikleri' nden de destek alarak Abhazya' yı, can yurtlarını bağımsız kıldı. Abhazya, " Sovyet Sosyalist Cumhuriyet " oldu. Bağımsız devlet statüsüne kavuştur. Abhaz ulusu yeniden canlandı. Ama neyazıkki zamanla Abhazya' nın devlet olma konusundaki başarısı engellenmeye, hakları kısıtlanmaya başlandı.

1922 yılında Abhazya, Gürcistan S.S. Cumhuriyeti' ne yalapçalap bağlandı. On yılda böyle geçti.1931 yılında otonom cumhuriyet olarak Gürcistan' a bağlandı. Lakoba' yı öldürdükten sonra Abhazya sadece görüntüde bir otonom cumhuriyet haline geldi. Gerçekte bir otonomi hakkı bile kalmamıştı. Artık Abhazya Gürcistan' ın bir rayonu ( bölgesi ) gibi görülüyordu.

30' lu yılların sonunda Abhazlar' ın derdine tercüman olabilecek tüm Abhaz aydınlarını, gençlerini yok ettiler. Latin alfabesine dayalı Abhaz yazı dilini kaldırıp, Gürcü alfabesini ve dilini yerleştirmeye çalıştılar. Gürcistan' ın doğu bölgesinden insanları getirip Abhazya' ya yerleştirdiler. Savaş yıllarıydı, Sovyet halkının başı tutusa söndürecek hali ve vakti yoktu. Herkes kendi derdindeydi, Abhazlar'ın problemleriyle uğraşacak tek bir merci yoktu.

1944 yılında Abhaz okullarını kapatmaya, Abhaz çocuklarına ana dillerini unutturup, Gürcüce öğretmeye başladılar. Gürcü faşistleri, Abhaz yer adlarını ( toponim ) değiştirmeyi de ihmal etmediler. 1948 yılından 1951 yılına kadar Abhazya' da 147 yer ve köy ismi değiştirilip Gürcüleştirildi. Gürcüler asimilasyonu hızlandırmak, halkı yok etmek için akıl almaz yöntemler uyguluyorlardı.

Bu asimilasyonun ötesinde bir şeydi, adeta bir soykırım, bir ulusu yaşarken yok etme yöntemiydi. Abhaz ulusunun kökünü Abhazya' dan tamamen kazımak istiyorlardı. Abir grup Abhaz' ı II. Dünya Savaşı' nda Almanlar' a yardım etti diye karalayıp imha ettiler. " Abhazya, Sovyetlerden ayrılmak istiyor.", şeklinde provakasyonlar yaparak Abhaz tarihini saptırmaya çalıştılar.

İşte, Pavle İngorakva gibi fanatik teorisyenler " Antik Abhaz boyları olan Abasglar ve Apsiller Abhaz kökenli değil, Gürcü kökenlidir. Abhazlar' ın bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Abhazlar Abhazya' ya iki üç yüzyıl önce kuzeyden geldiler" gibi düzmece tarihlerle Abhazlar' ı yeniden yok etme teorileri üretmeye başladılar.

Abhazya 70 yıl Sovyet egemenliği altındaydı. Ama değişen bir şey yoktu. Her seferinde yeni bir ulusal sorun yaşıyorlardı. Sovyet döneminde Abhazlar, Abhazya' da nüfusun %18' ini teşkil edecek duruma düşürüldü. Her an başlarına kakılan nüfus azlığının nedeninin kendileri olduğunu, bir an olsun akıllarına bile getirmediler.

XIX. yüzyılda tüm Kafkas uluslarının kökünü kurutan sürgün dramını Abhazlar da ziyadesiyle yaşadı. Bu yüzden boşalan Abhaz toprakları yabancı uluslar tarafından yağmalandı. Bütün olumsuzluklara rağmen 1866 yılında Abhazya' da kalan Abhaz sayısı nüfusun % 60' ını teşkil ediyordu. Gürsüler ve Mingreller durmadan gelip yerleştiği halde onların sayısı o tarihlerde 26.000' i geçmiyordu.

Daha sonra Abhazya' da yaşayan Gürcü, Mingrel nüfusu 240.000' e ulaştı. Abhaz nüfusu ise kendi anayurdunda 100.000' e düştü. Bu yüzden Abhazlar demografik anlamda çok sıkıntılar çektiler. Her an karşılarına bir koz olarak çıkarılan bu problemin müsebbibleri, bunu ileri sürenlerden başkası değildi.

Doç. Dr. Valeri Beygua ABHAZYA TARİHİ
Abhazcadan Çeviren Papa-pha Mahinur Tuna As Yayın

Bir toplumun sosyo-kültürel tarihini mütâlaa ederken incelenmesi gereken mühim mevzulardan biri de komşu ülke ve toplumlarla, kendi dışındaki dünya ile kurduğu münâsebetlerdir. Zira, o toplumun muvaffakiyet ve hüsranları, dış ilişkilerinin mahiyetiyle doğru orantılıdır. Bu hipotezden hareketle, Rus yayılmacılığı ve vahşeti karşısında Çerkesya'da dört asra varan şanlı bir direniş sergileyen Adıge (Çerkes) toplumunun elim bir mağlubiyete dûçar oluşunun müsebbiplerine ışık tutması umuduyla, dış ilişkilerini irdelemeye çalışacağız. 

Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl dönümü etkinliklerine mütevazı bir katkı olması dileğiyle Adıge-Osmanlı münâsebetleri ile konuya girmeyi uygun gördük. Daha sonraki sayılarımızda -imkânlar dahilinde- Adıge-Rus, Adıge-Avrupa ilişkileri ve nihayet Adıgelerin sair Kafkas halklarıyla ve Trans-Kafkas ülkeleriyle münâsebetleri incelenecektir.

Adige - Osmanlı İlişkilerinin Mahiyeti

Adıgelerin Osmanlı Devleti ile kurduğu münâsebet ağında en büyük yeri, işgalci Çarlık Rusyası tarafından yurtlarından sürüldükleri zaman Osmanlı'dan gördükleri büyük hoşgörü örneği tutmaktadır.

'1850'li yılların ilk yarısında bazı Kafkasyalı ailelerin gönüllü olarak Osmanlı topraklarına göç ettiği bilinmektedir. Kırım Savaşı sırasında mecburi bir hareket haline gelen göç olayı, 1862-1865 yılları arasındaki üç yılda zirveye ulaşmış ve 1877-1878, 1890-1908 yılları arasında yoğunlaşarak 1920'lere kadar süregelmiştir. Kafkasya'dan yola çıkan göç kafilelerinin hareketlenme zamanları Osmanlı-Rus ilişkilerindeki değişiklikleri yakından takip etmiştir. Kafkasya'dan Osmanlı ülkesine doğru gelişen tarihi bir mecburiyetin doğurduğu bu kitle göçleri, Osmanlı Devleti'nin sosyal, etnik, ve dini kompozisyonunu radikal olarak etkileyen bir nüfus hareketidir. Bu göç üzerine oluşmuş zengin literatürde, kaynakların çoğunda Çerkes ve Türk kökenli boylar -varlıkları bilinmesine rağmen- herhangi bir ayrıma tabi tutulmadan 'Kafkasyalı' veya daha çok 'Çerkes' genel adı ile adlandırılmışlardır.' (Bice, 1991: 45).

Özellikle 1864 zorunlu göçünün nasıl başlayıp ne şekilde geliştiği 'Çerkes Tehciri' başlığı altında ayrı bir makalede teferruatıyla işlenme ihtiyacı gösterdiği için bu makalede kısa geçilecektir. Ancak, burada Kafkasya'dan Anadolu'ya yönelen bu devasa nüfus hareketinin karakteri hususunda önem arz eden iki husus belirtilmelidir ki, bunlardan birincisi; Sovyet araştırmalarının kahir ekseriyetinde gösterilmeye çalışıldığı gibi söz konusu nüfus hareketi gönül rızasıyla tabii olarak, dahası Osmanlı'nın özendirmesi, din adamlarının da teşvikiyle vukû bulmuş değildir. İkincisi; Kafkas muhacirleri, zor günlerinde kendilerine kucak açıp yer yurt veren Osmanlı Devleti'ne ve toplumuna çok kısa zamanda uyum sağlamış, Türk toplumuyla -kız alıp verme gibi kalıcı ilişkiler yoluyla- bütünleşerek etle tırnak gibi ayrılmaz bir yapı kazanmışlardır. Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nde de toplumun ve devletin her kademesinde önemli görevler icra etmişler ve halen de icra etmektedirler.

İlk Temaslar 

Tarih boyunca bir çok kavmin geçiş ve karşılaşma noktası olarak görülen Kafkasya ile Türklerin ilişkisi M.Ö. 4. yüzyıla kadar gitmektedir. Bölge, önceleri Kırım Hanları vasıtasıyla ve 16. yüzyıldan itibaren de doğrudan Osmanlı Devleti ile ilişki içerisine girmiştir. Bu ilişki bazen kötüleşerek 20. yüzyıla kadar süregelmiştir. (Bice, 1991: 45).

"Ulu Kafkas Dağlarının kuzeyinde yer alması hasebiyle Avrupa kıt'asına dahil olan ırklar ve diller meşheri Kuzey Kafkasya ile Osmanlı Devleti'nin ilk teması, 1451'de Fâtih'in Abhazistan (Sohumkale) üzerine donanmasını göndermesiyle başladı. Taman yarımadasından Soçi'ye kadar Çerkesistan sahilleri de, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar Osmanlı (nüfuzu altın)da kaldı." (Öztuna, 198: 2 / 331-332). 

Kırım'ın elden çıkmasından sonra Osmanlı Devleti, Kafkasya ile ilgili eski politikasını hatalı ve yetersiz bulduğundan, doğu hudutları için büyük önem taşıyan Kafkasya'da dikkatini yoğunlaştırdı. Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin Asya'daki topraklarını muhafaza etmek üzere, Çerkesistan'ın bir serhat ülkesi haline konulması düşünüldü. Bunda, Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Çerkesistan sahillerini gezen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa ile Canikli Ali Paşa'nın verdikleri rapor etkili olmuştur (Saydam, 1997: 36). 

Kuban'daki Adıge Kalubatyiko gurubunun Çerkeslere yönelik Osmanlı yardımının Rus müdahalesine yol açacağı endişesiyle geri çevrilmesini savunmasına karşın, esenliği Osmanlı yardım ve desteğinde arayan Zaniko Muhammed Geriy gurubunun görüşünün benimsenmesi sonucu M. Geriy 1781 yılında İstanbul'da bir antlaşma yapmış ve Ferah Ali Paşa yönetimindeki askeri kurul Batı Kafkasya'ya gelmiş, böylece ilk büyük ve etkili Osmanlı müdahalesini gerçekleştirmiş, 1781 yılında da Anapa, Soğucak ve Tsemez kaleleri yeniden yapılmış ve pekiştirilmiştir (Aydemir, 1988: 15).

'Paşa İstanbul'dan din adamları getirerek bunları Çerkesler arasında misyoner olarak kullanma becerisini gösterebilmiştir. Öyle ki, din adamlarının Kafkasya'ya geldiği seneye "İmam yılı" adı verilmiş, bu tarihten sonra Çerkes isimleri bırakılarak Ahmet, Mehmet gibi Osmanlıca isimler alınmaya, çocukların sünneti için sünnetçiler getirilmeye başlanmıştır. Ferah Ali Paşa'nın ölümünden sonra eskiden olduğu gibi ılımlı politikanın yerini baskı aldığından İslamiyetin yaygınlaşması hızını yitirmiştir.'(Aydemir, 1988: 18).
Siyasi ve Askeri İlişkiler Kırım'ın Ruslara geçmesini müteakip, Osmanlı Devleti'nin Çerkesistan'a alakası hızla artmıştır. Ahmet Cevdet Paşa, bu durumu veciz ifadeleriyle şöyle özetler: 'Kırım Hanlığı istiklâl sûretiyle Devlet-i Aliyye'den munfasıl oldukta lede'l-îcâb tevâif-i Çerâkise'den asker celb ve istihdam etmek üzere Devlet-i Aliyye nazar-ı ihtimâmını Çerkesistan'a ihâle etmeğe mecbur olduğundan ahâlîsine dîn-i İslâm telkîn olunup refte refte bu tarafların kâffe-i ahâlîsi putperestlikten geçerek kavî Müslüman olmuşlardır.'(Ahmet Cevdet Paşa, 1986: 95).

16. yüzyılın başlarında Osmanlıların ve Kırım hanlarının tesiriyle İslam Adıge toprağında yayılmaya başladı. 1822'de toplanan kabileler meclisinde kararların şeriate göre alınması kabul edildi; ancak mahalli adetlerin kuvvetli tesiri devam etti (Akiner, 1995: 184).

1578-1579'daki Özdemir Oğlu Osman Paşa'nın Kafkasya seferinden sonra uzun bir müddet, Osmanlı Devleti Kafkasya ile fazla ilgilenmedi. Ancak 1774'den sonra Rusya'nın Kırım'ı ele geçirmek istediği anlaşılınca Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı hissedildi. Çünkü burası Rusya'nın güneye doğru inmesini engelleyebilecek tabii bir set gibi idi. Bu bölgede Osmanlı nüfuzunu kurmak veya güçlendirmek için, devleti temsilen Ferah Ali Paşa Anapa'ya gönderildi ve oradaki kalenin inşası görevi ona verildi. Anapa muhafızı olarak Ferah Ali Paşa'dan beklenen Çerkes kabileleri ile ilişki kurarak onları Osmanlı Devleti'nin nüfuzu altına sokmak idi. Kafkasya'da, Dağıstan öteden beri siyasi olmaktan çok dini ve manevi bakımlardan Osmanlı Devleti ile sıkı ilişkilere sahip idi. Ancak Osmanlı Devleti'nin Batı Kafkasya'daki nüfuzu daha da zayıf idi. Osmanlı Devleti hiç bir zaman bu bölgeyi doğrudan doğruya hakimiyeti altına almaya çalışmamıştır. Bilhassa dağlardaki kabileler üzerinde ciddi bir tesiri yok gibi görünmektedir. Kuban boylarında ve ovada oturan Kabileler ile ilişki kurma ve sürdürme görevi Kırım Hanlığı'na bırakılmıştır. İslamiyet'in dahi Kuban Çerkesleri arasında yayılmasında yine Kırım Hanlığı'nın en önemli rolü oynadığı ileri sürülmektedir. Ancak onların İslamiyet'e girişlerinde en önemli katkıda bulunanın Ferah Ali Paşa olduğunu Mehmet Haşim Efendi ve ondan naklen A. Cevdet Paşa ile Lettres'in yazarı ileri sürmüşlerdir. Böylece Çerkesler'in Osmanlı Devleti ile fazla ilişkilerinin olmayışı (Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Çerkes asıllılar hariç), İslamiyet'in geçmişinin burada oldukça yakın oluşu ve dolayısıyla halifenin otoritesini henüz ciddi olarak kabul etmeyişleri ve bin yıllardan beri özgürce yaşamaya alışkın olmalarından dolayı olmalı, bu bölgede Osmanlı Devleti'nin etkisi fazla değildi ( Habiçoğlu, 1993: 99).

'Osmanlı Devleti-Kafkasya ilişkilerinin kilit adamı olan Ferah Ali Paşa 1780'de Soğucak'ta göreve başladıktan sonra ilk olarak Rus istilasından kaçarak Kafkasya'ya gelmiş olan Kırım ve Tamanlı göçmenleri Soğucak'ta iskân etmiştir. Öte yandan paşanın isteği üzerine Sivas, Amasya, Tokat, Gerze ve Sinop civarından 10.000 asker gönderilmiş, bunların bir çoğu Kafkasyalı kızlarla evlenerek orada kalmışlardır. Ferah Ali Paşa'ya elçi gönderen Nogaylardan 2000 kişi Hacılar kalesinde, 10.000'i Hatukay yöresinde ve geri kalan 10.000'i ise o sırada metruk ve harap bir halde bulunan Anapa kalesinde yerleştirilmişlerdir.'(Gökçe, 1979: 30).
Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kafkasya'nın merkezi bölgelerini işgal etmek için kendisine hukuki bir mesnet oluşturma fırsatını yakalamıştı. Anlaşmanın 21. Maddesinde şöyle denmektedir: 'İki Kabartalar yani Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta Tatar taifesiyle vaki civariyetlerinden nâşi Kırım hanlarıyla taallukları olmağla Rusya Devleti'ne tahsis olunmaları maddesi Kırım hanlarının ve meşveretinin ve Tatarbaşılarının idaresine ihale oluna.'(Muâhedât Mecmûası, 1294: 3/1/267). Kırım'ın ilhakıyla birlikte Çarlık yönetimi Kafkasyalıları dünya kamuoyuna, kanuni iktidara baş kaldıran 'âsiler' olarak tanıtmaya başladı. Üstelik Kabardey'e tabi olduğunu iddia ettiği diğer kabileleri de aynı gerekçeyle işgale yelteniyordu. Hakikatte bu uygulamanın kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını haykıran Çerkes beylerinin sesini hür (!) dünyadan duyan ülke olmamıştır. Ancak insaflı bazı şahıslar hararetle bu tarihi hatanın ve mesnetsiz yalanın dünya kamuoyuna duyurulması için üstün gayret sarf etmişlerdir (Söz konusu anlaşmanın Kafkasya'yı alakadar eden maddesinin bir yalana istinad edişi ve bunun Çerkesya'da ve Avrupa'daki yankıları için bkz.; Bell, 1998: 473 ve devamındaki ekler; keza, Longworth: 1996: 1-7).

18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, Rusya ile giriştiği savaşlarda Kafkasyalıları da dahil etmek istiyor ve her defasında onları Ruslara karşı tahrik etmeye çalışıyordu. Aslında aynı tarihler Rusya'nın Kafkasya'ya doğru yayılmaya başladığı (ve hatta Kafkasya'yı ele geçirme amacıyla) harekete geçtiği tarihlerdi. Çerkesler zaten Ruslarla sık sık çatışmakta idiler. Bu nedenle Rusya'ya karşı sürekli bir işbirliği iki tarafın da çıkarınaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş sona erip barış antlaşmasını imzaladıktan sonra kenara çekiliyor ve Ruslar ile Kafkasyalıları karşı karşıya bırakıyordu. Oysa Çerkesler 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı Rus savaşlarında bilhassa Ruslara karşı çarpışmalara katılarak Osmanlıları desteklemişlerdi (Habiçoğlu, 101).

İstanbul'un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa'ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezâhüratla karşılanmıştı (Kutay, 1957: 789).

Uzun savaşlar neticesinde yorgun ve zayıf düşen Çerkesler, Osmanlılarla aralarında teessüs etmiş olan münâsebetin daha fiili ve müessir bir şekilde tatbikini temin etmek gayesiyle, Osmanlılardan kuvvet istemişler; bu müracaat kabul edilerek Battal Paşa kumandasında 30.000 kişilik bir Osmanlı kuvveti Karadeniz sahillerinden Tsemez mıntıkasına çıkarılmıştı. Böylece Kafkasya'da ilk defa olmak üzere fiili bir Osmanlı yardımı tahakkuk etmişti. Rusları Kafkasya'dan çıkarmak, Kırım'ı istirdat etmek ve eski Altınordu Hükümetini ihya etmek gibi büyük hedeflerle 1789'da gerçekleştirilen Battal Paşa harekâtı, General Herman'ın taarruzları karşısında başarısızlıkla neticelendi. Fakat Çerkesler yine mukavemet ve taarruzlarına devam ederek Rus kuvvetlerini yerlerinde tuttular. Anapa istikametinde ric'at eden Battal Paşa'yı takip etmelerine imkân vermediler (Berkok, 1958: 393-394).
Daha sonra Rus tarafına geçen Battal Paşa'nın, bu ihanetinin ödülü olarak aldığı en büyük armağan, adının bir şehre verilerek hizmetinin ebediyen tebcili olmuştur! (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde kâin Batalpaşinsk kenti ve Batalpaşinsk gölü hakkında geniş bilgi için bkz.; Gorkin, 1998). 

Osmanlı Devleti'nin Kafkasya Politikası
Abdülmecit'ten sonraki tüm Osmanlı sultanları gibi annesi bir Çerkes kadını olan Abdülhamit, Kafkas göçmenlerinin saray çevresinde önemli sayıda bulunmaları hasebiyle, çevresindeki olaylardan haberdar olmak isteğiyle Çerkes dilini de öğrenmişti. Gurur, sadakat, yiğitlik gibi meziyetlerini çok iyi bildiği Kafkasyalıları yanında tutmak maksadıyla bir dizi tedbir almıştı (Berzeg, S., 1991: 36).

Bir çoğu Kafkasya asıllı pek çok devlet adamı, aslında Kafkasya'nın Rusya'ya karşı mücadelesine derin bir sempati besliyordu. Hatta oraya yardım edilmesine dahi taraftar idi. Genel olarak Osmanlı Devleti ve kamuoyu Kafkasya'ya yakın duygularla dolu olmakla beraber Rusya ile savaşa yol açmaktan kaçınma zorunluluğu yüzünden pek bir şey yapılmıyordu. Ancak yine de, az da olsa şahısların gayretleri ile Kafkasya'ya yardım sağlanabilmiştir (Habiçoğlu, 102).

Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlara ilave olarak yeni sıkıntıları beraberinde getirse de göç akını; -devletin göçleri kontrol altına alarak uygunsuzlukları önlemeye çalıştığı görülmekle birlikte- kesin bir şekilde yasaklanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü böyle davranmak; insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşerdi (Habiçoğlu, 106).

Osmanlıları Kafkasya'ya yönelten uzun vadeli siyasi hedefler:

1) Orta Asya Türkleriyle birleşebilmek için, Kırım-Kuzey Kafkasya-Astrahan-Kazan hattına sahip olmak.
2) Hızla gelişerek güneye inmekte olan Rusya'nın Kuzey Kafkasya'yı işgalini önlemek.
3) Rusya ile dini yakRusya ile dini yakınlığı olan Gürcistan'ın Rusya ile coğrafi birleşmesini önlemek.
4) Uzak-Doğu ticaretinin önemli noktaları durumundaki Karadeniz'in doğu limanları ve Astrahan'ı elde etmek (Berzeg, N., 1996: 61). 

Çerkezistan'a silah ve cephane sevk edildiği hususunda Rus Elçiliği'nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nâzırı İsmail Paşa ile Livâ Ferhat Paşa'yı suçlu bularak ilkini Bursa'ya, ikincisini Kütahya'ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bildirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvîm-i Vekâyi'de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümeti'nin o zamanki Kafkasya politikasını yansıtan bir tutum olmuştur (Reşid Paşa, 1899: 51-53).

1739'da Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Belgrat muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde (Muâhedât, 1877: 3/1/247), 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı'nın Sultan I. Mahmut'a yazdığı yazılarda 'Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi' unvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. Ivan'a cevaben yazdıkları yazılarda aynı unvanın kullanılması (Muâhedât, 1877: 3/1/247), bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu.

Rusları müşkil duruma düşürmek maksadıyla sinirin öte tarafında yasayan Çerkesleri ve Abazaları ayaklandırmak yolunda ilgili Türk makamları tarafından bazı faaliyetler yapıldığı bilinmektedir. Bu hususta Kafkaslardan Türkiye'ye gelen ve vaktiyle Rus ordusunda general olan Musa Kunduk(ov)'un büyük bir rol oynadığı malumdur. Osmanlı hududuna yakın sahadaki Çerkesler ayaklandığı takdirde Rusların müşkül bir duruma düşecekleri ve cepheden bir çok kuvvetin bu sahaya gönderileceği muhakkak idi.

Nitekim 1877 yılı Mayıs ortalarında Türk harp gemileri Kafkas sahilindeki Suhum Kalesi'ni bombardıman etmişler ve Musa Kunduk(ov) tarafından teşkil edilen 'muhacir' Çerkes kıt'aları sahile çıktıktan sonra, oradaki Abazalar da harekete katılmışlardı. Bunun üzerine Ruslar Suhum kalesini ve civarını boşaltmak ve ayaklanmayı bastırmak için bir miktar muntazam Rus askerini sevk etmek zorunda kalmışlardı. Kafkaslardaki Müslümanların Ruslara karşı ayaklandıkları takdirde, Ruslar için mühim bir durum meydana gelebileceği kanaatini teyit etmişti (Kurat, 1990: 94-95).

Enver Paşa tarafından Kafkaslarda, Türkiye ile Rusya arasında büyük bir tampon devlet kurulması görüşü ortaya atılmıştı. Fakat Türk ordusunun Rusya karşısında mütemadi mağlubiyetleri, böyle bir projenin gerçekleşmesini geciktirmekte idi.

Enver Paşa'nın Kafkaslardaki Çerkeslerin ayaklandırılması işi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Daha 1914 yılı Ağustosunda, Enver Paşa'nın teşviki ile (Çerkes) Müşir Fuat Pasa, Çerkesleri Ruslara karşı ayaklandırabileceğini ümit etmişti. Müşir Fuat Pasa, harp başladıktan sonra Türkiye'de yaşayan Kafkas ve Dağıstanlı bazı mümtaz kişilerden 'Türk Sıhhi Misyonu' adı altında bir Kafkas komitesi kurmuştu. Bu komite Kafkaslarda, birkaç muhtar ülkeden müteşekkil bir devlet teşkilini ve bunun başına da bir Osmanlı prensinin geçirilmesini dahi tasarlamıştı. Bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan çıkarılması da düşünülmüştü (Kurat, 500).

Osmanlı hükümet mahfillerinde ve Osmanlı ordusunda Kafkaslara ilgi daima mevcuttu; çünkü Çerkes menşeli memur ve subaylar hiçbir zaman eksik değildi.

Enver Paşa Kafkaslarda bir 'İslam Devleti' kurmak ve Türkiye ile Rusya arasına bir set çekme siyaseti güdüyordu.

Sovyet hükümetinin protestosu tabiatıyla dikkat nazarına alınmadı ve cevap dahi verilmedi. Babiâli kendi menfaatine uygun gördüğü siyaseti devam ettirdi. Şimali Kafkas murahhasları ile Batum'da 8 Haziran 1918 tarihinde bir de 'dostluk' antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti 'Şimali Kafkas Cumhuriyeti'ne askeri yardımda bulunmayı ve dostunu dış tehlikelerden (yani Rus Kazakları ve Bolşeviklerden) korumayı üzerine almıştı. Nitekim Şimali Kafkas Cumhuriyeti, teşekkülünden hemen sonra, Kazaklar ve Bolşeviklerin hücumuna uğramıştır (Kurat, 488). Yeni kurulmuş bu cumhuriyete her türlü desteği vermek gerektiğini savunan aydınların basında gelen A. Ağaoğlu, bunun gerekçesini su şekilde açıklıyordu:

'…Kafkas Müslümanlarıyla aramızdaki dini, lisani ve ırki münâsebetler bizi Kafkas Müslümanlarının mukadderatına lakayt bırakamaz. Biz ister istemez bunların halini ve maruz kalacakları tehlikeleri nazar-ı dikkate almak mecburiyetindeyiz… 

Kafkasya'nın zaafından bilistifade Ruslar yeniden bizimle hem-hudut olan bu memleketi yine ellerine geçirmeye teşebbüs edebilirler. Bizim için bu mühim bir mesele olur. Biz Kafkasya'yı kuvvetli ve bizimle Rusya arasında muhkem bir hâil olarak görmek isteriz...' (Ağaoğlu, 1918: 4).

KAYNAKÇA

- Ağaoğlu, A., 'Kafkas Hükümetinin Beyannamesi', Tercümân-ı Hakîkat, 25 Mart 1334/1918, No: 13323. 
- Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir I, hazırlayan; C. Baysun, Ankara, 1986.
- Akiner, S., Sovyet Müslümanları, çeviren; T. Bozpınar, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.
- Aydemir, İ., Göç, Ankara, 1988.
- Bell, J.S., Çerkesya'dan Savaş Mektupları, Kafkas Vakfı Yayınları, çeviren; S. Özden, İstanbul 1998.
- Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.
- Berzeg, N., Çerkes Sürgünü, Ankara, 1996.
- Berzeg, S. E., 'Osmanlı İmparatorluğunda Demokratikleşme Savaşımı ve Kuzey Kafkasyalılar', Kafkasya Gerçeği, sayı; 4, Samsun, Nisan 1991.
- Bice, H., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara, 1991. 
- BOA. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Nâme-i Humâyun no: 8.
- Gorkin, A. P. vd., Geografiya Rossii Entsiklopediya, BRE, Moskva, 1998.
- Gökçe, C., Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti, İstanbul, 1979.
- Habiçoğlu, B., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, İstanbul, 1993.
- Kurat, A. N., Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. 
- Kutay, C., Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, İstanbul, 1957.
- Longworth, J., Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı, çeviren; S. Özden, Rey Yayınları, Kayseri, 1996.
- Muâhedât Mecmûası, Dersaadet, 1294 (İstanbul, 1879).
- Öztuna, Y., Osmanlı Devleti Tarihi, FFK yayını, İstanbul, 1986.
- Reşid Paşa, Âsâr-ı Siyâsiyye, Dersaadet, 1315 (İstanbul, 1899).
- Saydam, A., Kırım ve Kafkas Göçleri (1856 - 1876), TTK Yayınları, Ankara, 1997.

Fethi Güngör

Kuzey Kafkasya’nın ve Adigey’in tarihi çetindir. Zorlu bir geçmişi vardır. Halk acılardan, zulümlerden ve mücadele dolu bir yaşamdan süzülerek geldi bugünlere. Acılarla iç içe olan efsunlu, gizemli ve büyüleyici bir geçmişi de var Kuzey Kafkasya’nın. İşte tarih bu efsunlardan, gizemlerden kaynaklanan sözlü efsanelerde ve mitoslarda gizlidir. Bin yılların birikimi halkın tarihinde aydınların ve aydınlanma mücadelesi verenlerin şahsında netleşti. Binlerce yıllık sözlü söylence, mitos ve efsanelerden beslenen aydınlanma hareketlerine bu kültür kaynaklık etti. Popüler gelenekler bu kültürel mirastan bu güne gelmektedir. Aydınlanma bu mirası sürdürenlerin misyonuyla taçlaştı. Çok yurtseverler çıktı. 

Dünya aydınlanma süreci çetindi. Kuzey Kafkasya’da da bu süreç çetin geçti. 

On beşinci yüzyıl ve sonrasında başlatılan Rönesans, aydınlanmayı dayattı batıya. Oralarda aydınlanma süreciyle birlikte, ulus devletler ve ulusal kimlikler, ulusal pazarlar erken çıktı ortaya. Ulusal kimlikler ve aydınlanma kapitalist pazarlarda geliştirildi. Aydınlanma batıda, çabuk egemen hale geldi. 

Doğu ve Orta doğuda ve Kuzey Kafkasya’da üretim ilişkileri ve pazar ekonomisi daha geriydi. Kapitalist üretim yerine buralarda feodal üretim ilişkileri baskındı. Toplumsal yapıda kabile, aşiret, boy parçalanmışlığı egemendi. Feodalite içerisinde pazar bilinci, ulus bilincini ve ulusal kimlikleri ortaya çıkartmakta bir hayli gecikmişti. Böyle olunca aydınlanma mücadelesi zor ve geç çıktı ortaya.

Kuzeyde aydınlanma hareketlerinin hayata geçirilmesi zordu. Ama binlerce yıllık birikimlerden gelen ve sözlü edebiyattan gücünü alan Nart mitolojilerinin, muazzam birikimleri vardı. Bu birikim üzerine inşa edilmiş geleneklerden gücünü alan aydınlanmacı kişiler; ortaklaşa çalışmalarla, tarihsel misyonlarıyla, ilerici rolleriyle halk arasında, feodaliteye karşı ulusal aydınlanmayı ve yazılı alternatif edebiyatı Adige yazın diliyle başarmaya çalışıyorlardı. Ancak pek çok nedenlerle bu aydınlanmacı kişilerin ilerici çalışmaları engellendi. 

İşin ilk başlarında dokunulmazlıkları olan bu aydın kişiler süreçte feodal beylerin hizmetine girmedikleri için engellendiler. Halkın içerisindeki ilk aydınlar Ceguakuelerdi. Bu ozanlar Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanmanın öncüleriydiler. Dünyada da ozanlar aydınlanmanın öncüleriydiler. Homeros’dan, Heziodos’dan, Kesenefobi’den bu tarafa Kuzey Kafkasya’da, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve Babil’de halk ozanları hep aydınlanmacıydılar. Ve muhaliftiler. Düşünceleri aykırıydı kurulu düzene. Nesimi ve Hallacı Mansur’da, Pir Sultan gibi engellendi. Aydın olmak zordu. Kelepçe takılmamış, zindana atılmamış aydın yoktu.

Nart mitolojilerinin mirasını iyi değerlendirmişti ozanlar. Şairlerle birlikte özellikle 18. 19. ve 20. yüzyıllarda aydınlanma sürecini geliştirdiler. Tarihten gelen görkemli Adige kültür mirasını değerlendiren kişiler oldular. 

Kuzey Kafkasya’da yazının başlangıcı ne zaman ve nasıl gelişti? Yazıya nasıl geçildi? Bakmak lazım buna.

Bir sefer Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarında yazı çok eskiden beri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Bir dilin orijininde yazı, kitap, kalem kelimeleri varsa o dil yazıyı tabii ki yazılı hala dönüştürmekle de alternatif olmuştu. Geçmişinde sözlü mitoslar ve efsaneler, masallar bulunan bir halkın kültür mirası, insanları beslemiş, aydınlanma hareketlerine öyle öncü olmuştu. Bu miras Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketlerini beslemiş yazıyı doğurmuştu.

Bugünkü Adige yazın dilinin temeli ise Adige aydınları tarafından atıldı. 

Sonraki yüzyılda geliştirildi ve bugünkü haliyle buluştu. Buluşma halk tarafından benimsendi. Bu çalışmalar 16. ve 17. yy’ da Anayurt Kafkasya’dan uzakta yetişmiş aydınlar tarafından başlatılmıştı. Pek çok kişi anavatandan uzakta; Batıda ve Moskova’da yetişmişti. Özellikle ilk başlarda Rusya’da -1625- Dekabris hareket dediğimiz süreçte köylü ayaklanmaları ve köylü isyanlarıyla birlikte gelişen hareketlerden ve aydınlardan etkilenen pek çok kişi vardı. Toprakların kullanımı üzerine geliştirilen reformlar beraberinde aydın kimlikli kişileri de doğurmuştu. Bu mücadele Kafkasya’ya yansımıştı. Rusya ve Moskova ile yakın ilişki kuranlar bu süreci Kafkasya’ya taşımışlardı. Devam eden yüzyılda Kuzey Kafkasya’da pek çok aydın çıktı. Aydınlanma hareketlerini onlar coğrafyaya yaydı. Gün oldu Batı Avrupa’da ve Moskova’da eğitim de aldılar. Bunlar Şore Negumelerdi. Han Geriy, Adil Geri, İslam Geriy, Kosta Hetagati gibi kişilerdi. Abhazya’da ise kendi olanaklarıyla yetişmiş ve sürgünden vatana çocuk yaşta getirilmiş Dırmıt Gulya idi. Bütün bu ünlü kişiler Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanma hareketlerinin öncüleriydiler. Aydınlanma hareketlerini halk arasında yayan, kitlelerle buluşturan kimlikler oldular. Çarlığın baskılarıyla Kuzey Kafkasya ‘Aydınların Sürgün Diyarı’ yapılmıştı. Siyasal iktidar mücadelesiyle birlikte siyasal iktidar-aydın ilişkileri içerisinde cezalandırılan pek çok aydın Çarlık tarafından Kuzey Kafkasya’ya sürgün edilmişti. Alanlarında bu ünlü kişiler bir takım bilgi ve kültürleri halk arasında yaydılar. Bunlarla ilişki kuran yerli halktan pek çok ilerici unsur muazzam birikimlere ulaşmış kendi kültürleriyle, bu çalışmaları birleştirmiş ortaya bir aydınlanma hareketi çıkartmışlardı.

Kuzey Kafkasya’nın tarihi çetindir. Çetin olduğu kadar özgürlük mücadelesiyle de ünlüdür. Batılılar ve Kolonyalistlerce, halkın dilleri, dinleri, kültürleri, toprakları, zenginlikleri üzerlerin de müthiş oyunlar oynanıyordu. Bugün içinde böyledir bu. Toplumsal yapı ve toplumsal dinamikler içerisinde farklı dinsel dizgelerin ve dinsel inançların varlığı; Hıristiyan ve Müslüman inançlarının varlığı iç içe bir inanç dayatıyordu. Dolaysıyla İslam-i öğeler ve İslam öğretisinin Kuzey Kafkasya’ya girmesi, özellikle daha Ömer zamanında Dağıstan’a ve oradan da Batı Kafkasya’ya dayanması, yerli halk kültürleri arasında geleneksel yaşam tarzıyla buluşunca çatışmalar yaşamaya başladı. Bu çatışmalar farklı bölgelere kadar yayıldı. Dışarıdan desteklenmelerle -özellikle Osmanlı İstanbul’undan ve Kırım Hanlarınca gönderilen mollalarca- medrese eğitimi başlatıldı. Bu medreselerde; köylerden, kırlardan toplayabildikleri yoksul halkın çocuklarını eğitiyorlardı. Anlamadıkları Arapça bir dilde eğitim veriyorlardı. Kuzey Kafkasya’nın bölünmüş, parçalanmış boy kabile ilişkileri içerisinde İslam-i motifler ağırlaştırılıyor, gericilik yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalara feodal beyler destek sunuyorlardı. Gerici oluşumlara, Arapça veya başka dillerde yürütülen çalışmalara karşı çıkan aydınlar, Adige diliyle eğitim ve öğretimi savundular. Bunlar azdılar ama etkili ve öncüydüler. Ulusal pazarlardan ve ulusal kimliklerden yanaydılar. Adige dilini ısrarla savunmuş ve hayata geçirmeye çalışmışlardı. Bu öncü aydınların başında Negume Şore vardı. Negume Şore, 1840’lı yıllarda Adigeler arasında anadil de okuyup yazmayı kitlelere benimsetmeye çabaladı. Arapça’ya karşı çıktı. Anadil çalışmalarını ve Adige halkının tarihini, öykülerini Adige diliyle öğretmenin ve geliştirmenin yollarını aradı hep. Halktan destek görmesine rağmen Adige dilinin yerine Arapça dili yaygınlaştıran feodal önderlerce bu aydın kişinin çalışmaları engellendi. Ne yazık ki kendisi o dönem anlaşılmamıştı. Yazdıkları yakıldı. Pek çok aydın dışlanıldı ve içlerinden bazıları Tobil Talusten gibi taşlatıldı ve köyünden uzaklara sürüldü. Bu aydınlar yurtseverliklerinden ödün vermeden yoksul halkın çocuklarına, anadilde eğitimi vermek için ormanlarda, kırlarda saklanarak öyle faaliyet sürdürdüler. Feodal beylerin anadil Adigece eğitime karşı çıkmalarına rağmen aydınlar arasında ve halk arasında sınırlı da olsa bir çalışma vardı. Fakat bu çalışmalar aydınlar arasında kaldı. Geniş kitlelere ulaştırılamadı. Bunların pek çok sebepleri vardı. Tarihten gelen derin çelişkilerdi. Dört yüz yıl süren Kafkas-Rus savaşlarının çelişkileri; dinsel inançlar, feodal oluşumlar içerisinde çeşitli çıkar ilişkileri gibi daha pek çok benzer çelişkilerdi bunlar. 

Bütün çetin çelişkilere ve çetin savaşlara karşı tarihten gelen görkemli bir Adige uygarlığı da vardı. 

Kuban uygarlığı ve Kolh uygarlığıydı bu. Bu uygarlıkların kültürel mirasının bilincinde olan kişiler ilerici misyon ve rolleriyle aydınlanma mücadelesini sürdürdü. Tarihten gelen bu uygarlıklar ve güçlü miras ne yazık ki feodal beyler tarafından tarumar edildi. Dört yüz yıl süren haksız savaşlarda harcandı. Çelişkili yaşam içerisinde aydınlanma hareketleri, aydınlar arasında sınırlı kaldı, halka indirgenmesi ve ulusal aydınlanmanın kitlelere ulaştırılması engellendi. Bu engelleme bütünüyle iradi ve bilinçliydi. Politikti ve toplumsal üst sınıfın iradesiyle gerçekleşmişti. 1840’lı, 45’li yıllardaki öncü aydınlanmacıların takipçileri bu mirası yerde bırakmadılar. Sürgünü yaşayan ve yeniden anayurda dönenler ile sürgünden sonra geride anayurtta kalan ilerici aydın kimliklerce yaşama geçirildi. Yirminci yüz yılın başlarında yurda dönen pek çok kişi okullar açarak, gazeteler çıkartarak faaliyetleri oradakilerle birlikte sürdürdü. Tsağo Nuri ve Dım kardeşler gibi kişilerde vardı aralarında. Adige Maq gazetesini ilk onlar çıkardılar. Mos Şocen, İbrahim Tsey, Tembot Akhokh, Ş.Hakurate, Hacmırze Lafiş, Sait Kocesu gibi kişilerle birlikte Kabardeyli Yusuf Nastuyev, K. Makıhiside, Kellet Ulbiş gibi kişiler, bu aydın ve yurtseverlerin tümüde 20.yy’ın başında Rus burjuva devrimine katılmış ve içlerinden bir çoğu Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş, sonradan yurda dönerek aydınlanma hareketlerinin içinde yerlerini almışlardı. Aydınlanma mücadelesini şehirlerden köylere kadar indirgemişlerdi. 

Ve kadınlar arasında da yer bulmuştu aydınlanma mücadelesi. 

Kadın da aydınlanma mücadelesi içerisine girmişti. Goşenay Şocen ve Cışha Canbulat, aydınlanma mücadelesine öncü olmuş ilk aydın Adige kadınlarıydı. Ardından yeni yetişen gençlik içerisinde aydınlanma hareketlerine pek çok edebiyatçı, şair, yazar katıldı. Şocentsuk Aliy en önde çalışmış ve önemli eserler meydana getirmiş aydın yurtsever kişilerdendi. Jır Hamit, Jane Kırmız ve daha onlarca yüreği ve yüzleri aydın, bilinçleri aydın kimlikler çıkmıştı. Kendilerinden önceki aydınların başlattıkları çalışmaları ileri götüren kimliklerdi bunlar. Özellikle yazın dili ve alfabe konularında çok mesafe alındı. Edebiyat ve yazın dili oluşturuldu. Pek çok edebi eser, şiir, roman, öykü ve sanatsal çalışmalar kitlelere bu yolla ulaştırıldı. Günümüz Adige edebiyatı bu dile ait yazın diyalektleriyle oluşturuldu ve Adige aydınları tarafından geliştirildi.

Aydınlanma hareketleri tüm coğrafyaya yayılmış ve etkili olmuştu. Kuzey Osetya’da da Alan halkının ilerici kişileri St. Petersburg’da okumuş ve eğitim almış kimselerdi. Kosta Hetagati 1800’lerde ülkesinde kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmıştı. Şiir, resim, tiyatro ve gazete çalışmalarıyla tanınmıştı. Ardından gelen pek çok önemli Alan aydını pek çok alanda faaliyette bulunmuş değişik gazeteler çıkartmışlardı. İron Gazet, Zondı, Nog Tsard, Khun Tın gibi aylık, haftalık olarak çıkartılan gazetelerin yazarları A. Konukatı, A.Z. Kubaltı, Yelbızdıkho Biritat, Taras Sozatı, Georgi Tsagoltı, Nikolay Kolka gibi pek çok Alan aydını Kuzey Kafkasya’da aydınlanma mücadelesi veren öncü kişilerdi. Bunlar bölgede etkiliydi. Alan aydınlarının çalışmaları, Adige, Kabardey, Abhaz aydınlarının çalışmalarıyla buluşuyordu. Abhazya’da da Gulya Dırmit ve yakın çevresince önemli bir aydınlanma başlatılmıştı. Abhaz aydınlanmasını yürüten, eğitim ve öğretim işlerine özgün katkılar sunan Abhaz aydınlarından olan A.İ.Çukbar, K.F.Dzidzar, Simon Basaria, Samsa Camba, Vasil Agırba gibi kişilerce faaliyet sürdürülüyordu. Yirminci yüz yılın ilk çeyreği ile birlikte pek çok romancı, yazar, şair Abhaz yazı dilini geliştirdi. Abhaz edebiyatı içerisinde yerini aldı, Abhaz aydınlanma sürecine katıldı, destek verdi.

Abhazlar, Adigeler, Alanlar arasında ve Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketleri büyük bir titizlik, mücadele ve özverili çalışmalarla günümüze ulaştırıldı.

Bugün ise halkın her alandaki umutları ve gelecekteki beklentileri; sanatçı estetiği ve sanatçı yüreğinin sıcaklığıyla daha ileri bir sürece taşıyacaktır aydınlanmayı.

Bu sıcaklık; Seteney’in kucağına aldığı ve Tlepş’in bir sanat ustalığıyla kırdığı, sıcak taştan gelen sıcaklıktır... 

Beş bin yıl bu sıcaklık ısıttı Kuzey Kafkasyalıları. Güneş her doğduğunda bu sıcaklıkla selamladı, Seteney’le Tlepş’in çocuklarını. Adige sanatındaki ayrıcalık bu sıcaklıktır. Ama sonra Kafkasya’da döküldü göz yaşı ilk... Kafkasyalının yüreği arayışa başladı. Ve onlar sıcaklığı buldu, Sosrukua’nın ateşiyle dünyayı selamladı. Karlar burada dondu, buzlar burada eridi, topraklar burada sulandı. Cansuyu oldu Oşhamafe. Dünde kavga vardı Kafkasya’da bugünde! Elbruz bir aydınlanma kavgası...

İnsan ateşi hangi itici güçle elde etti? Daha çok hangi gereksinimle baş vurdu ona? Önce soğuktan korunmak ve yaban hayvanlarının saldırısından kurtulmak için başvurdu ona insan. Ateşi, “aletlerin aleti” ve “silahların silahı” olarak kullandı.

Julius Lippert ateşin insanlık tarihinde iki yönünün olduğunu söylüyor:“Biri teknik, öbürü toplumsal.” Ve devamla “ah doğanın eşsiz parçası, sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı demeli” diye soruyor.

İkisine de doğru demek lazım.

Ama ateşe konuş, küle ağla işte...

Ana klan dizgelerinden günümüze ulaşan söylencelerde, hem yaratmış hem de yok etmişti ateş.

Tarihte birazda ateşi ele geçirmekle insan, insan olmuştu.

Mitolojide ateşin saklanması korunması oradan oraya taşınması kadınlara aitti. Kadınlar bir iş, bir uğraş sonucu bulmuşlardı ateşi. Erkekler çalmış, vurmuş, kırmış zorla ele geçirmişti onu.

Kadın anaydı ve ateş mitolojide kadının parmak ve tırnak uçlarındaydı.

Adiyuf parmaklarıyla aydınlatmıştı gece karanlıkta eşinin yolunu.

Seri yerlilerinin dilinde “km-kaak”” hem kadın hem ateş anlamında kullanılmaktadır. Yine bu gün Dersim Dımıli dilinde kadın, ana ve ateş yani; Kle, Klam, Kalampo (ana, ateş, alev ) aynı anlamda kullanılmaktadır.

Meksika ata sözü “kadından iyi alev yoktur” der. Kadın, ateş, ışık ve alev aynı anlamda kullanılmıştır. Ve kadınlar ateşi, bir uğraşla elde etmişlerdir.Yeni Gine’de iki sopayı birbirine sürterek ateş çıkartma işlemine “ana ateş doğuruyor” denilir.

Ananın dille, sözle de bir bağı vardır.Anadil bağı. Dili güzelleştiren ve kavratan da anadır, kadındır.Sözle de ana dil anlatılmaktadır. Başlangıçta sözü, dili ve ateşi geliştiren kadındı. Sonra ateşin denetimi erkeklere geçti. Ve Sosrukua devlerden Promete tanrılardan çaldı ateşi. İkisi de erkekti ve onlar tarihte, zorla ya da çalarak ele almışlardı denetimini ateşin.

Sosrukua, yaşadığı dönemin tanığıydı. O ateşi devlerden çaldı. Bir saldırı ya da savunma aracı olarak Tlepş'in yaptığı kılıçla yendi devi. Bin yıllar önce köklü bir direniş geleneği bıraktı Kafkasyalılara. Onda egemen yön kararlılıktı. Ateş, kararlılık oldu elinde onun. Yeninin kültürü, bilincin ve direnişin ifadesi ateş oldu. Bilincin ve kişiliğin derinleşmesine döndü. Yetkinleşen ve derinleşen bilinç, kapılarını başarıya açtı. Sosrukua, başarılı oldu ateşle.

Kuzey Kafkasya köklü bir direniş geleneğini Sosruka’nın ateşiyle kazandı.
Üzerinde yükselen bir direnme kültürüne döndü Kuzeyde. Bu direnme kültürü yarının yeni kültürü oldu.

Yeni kültür köklüydü. Kökleri ateş ve Sosruka'ya dayanıyordu.

Damarlarına indiğimizde, uzak geçmişinde dayanabileceğimiz Adiyuf, Seteney, Tlepş gibi örnek alabileceğimiz kişilikler vardı. Ama Kuzey Kafkasya’nın külleri, korlarını örtmüştü. Bu gün korları örten küllerin ve ezilenlerin, tarihinin en bilinçli, en iyimser kültürüne sahibiz yinede.

 

Ateşe konuş, küle ağla...

Bu yüzden içimizde bir kültür devrimine ihtiyacımız var.

Diaspora edilen halkların düşmanlarından daha etkili düşmanı
karamsarlıktır. Maddi şiddetin yanında manevi şiddettir karamsarlık. Bazen manevi şiddet, maddi şiddetten daha etkili olur.

O kolektif olan değil, içimizdeki bendir. Ben yalandır, yalan ben.

 

Kimliksizdir ikisi de.

Yeni de yalan, yalanda yeni yoktur.

Sosruka ve ateş Kuzeyin yeni kültürüdür.

 

Sosruka'yı Sosruka yapan içindeki bireysel ben çatışmalarından çıkıp toplumsal olana yönelip; fırtınalı, karlı, tipili, günlerde donmakta olan Nartlara sunmasıydı ateşi. Bu Sosruka'nın iradı çabasıydı. Ateşi iradeyle elde etmişti o. Yaşadığı çağın ve yaşadığı coğrafyanın ürünüydü. Ona ilham veren yaşadığı coğrafyaydı. Sosruka bir alt-üst oluş yaşamıştı karlı, tipili Kuzey Kafkasya’da.

 

Tüm ünlü kişilikler alt-üst oluşlarla doğar.

İnsan yaşadığı coğrafyanın ürünüdür. Sosruka Afrika çöllerinde yaşasaydı alt-üst olmazdı ve ateşi çalmazdı. Ateş lazım olmazdı orada ona. Soğukta ödül, sıcakta cezaya dönüşmüş bir alt-üst oluş ateşi çaldırtmıştı ona. Çöl ve ılıman bölgede öncelikli değildi, tipi ve buzda öncelikliydi o. Öyleyse, ılıman bölge Yunanistan'daki Promete'ye değil, buzlu Kafkas dağlarındaki Nartlara gerekliydi ateş. Ve Promete değil Nart Sosruka elde etti ilk ateşi. Soğuk ve tipiyle alt-üst olmuş geçmiş Nart kültürünü, Nart yaşamıyla birleştirdi.

Ünlü bir kişilik olan Nart Sosruka ateşle, ateşten doğdu. Nartların sanatı, dili ve yeni kültürü oldu.

 

Zaten ateşin kendisi bir sanattı. Onu elde eden Sosruka, Nartların damarlarını sanatla yakaladı. Tarihini bilince çıkarttı. Yöresel olanı evrensel olana dönüştürdü Kuzeyin tarzını açığa çıkarttı.

Sosruka Kuzeyin, ateş insanlığın oldu.

Tarih açısından büyük öneme sahipti Sosruka ve ateş!

Ateşi ve Sosruka'yı bilmek yetmiyor. Hangi nedenlerle, hangi zamanda ve hangi sebeple çaldı ateşi, bunu anlamak gerekli.

İnsan sanata çanak ve çömlekle, çanak ve çömleğe ateşle başlamıştı.

Sanatta büyük ve önemli yapıtlar toplumların alt-üst oluşlarıyla ortaya çıkmıştı. Tarihte büyük yapıtlara damgasını vuran büyük sanatçılar bu büyük alt-üst oluşlarla doğdu. Nartlar ve onların kültürü de buzun, soğuğun ve tipinin verdiği alt-üst oluşla ulaştı ateşe. İnsanın elinde bir meşale oldu. Yeni kültüre dönüştü.

Yeni insan ve onun kültürünün yarattığı yeni sanatçılar, aynı zamanda önemli birer düşün ve eylem insanları oldular.

Devlere karşı ilk eylem adamı Nart Sosruka ateşi ele geçirme eylemiyle yeninin sanatı oldu, sanatta ise onun ardılları dünden geldiler bu güne.
Leonardo da Vinci, Albert Dürer, Voltaire, Rousseau, Diderot, Picasso ve daha niceleri...

Hepsi de sanatta birer düşün ve eylem insanlarıydılar.

Leonardo da Vinci, çağının en önemli ressamı, matematikçisi ve mühendisiydi. Voltaire, Rousseau, Diderot gibi tarihsel kişilikler sanatçı, yazar, filozof gibi kimlikler toplumların alt-üst oluşlarında ortaya çıkan ünlü aydınlanmacılardı. Albert Dürer, çok iyi bir heykeltıraş, mimar ve gravürcüydü. Tarih açısından bu önemli kişilikler, toplumsal pratik mücadelelerle bir alt -üst oluş eylemlikleri yaşamıştılar.

Picasso'da, önemli bir yazar, şair, heykeltraş, seramikçi, grafikçi, ressamdı. Sanatın her alanında ölümsüz olanlara imza atmıştı. Picasso'ya göre "sanat bir tür ayaklanmadır".

Ve öyleyse sanat, var olan düzene karşı, onun kullanılması için insanın özgürleşmesidir. Sosruka'da devlerin var olan düzenine karşı ateşi sanatla -savaş sanatıyla- elde etti ve devlere karşı ayaklanarak Nartları soğuğa karşı özgürleştirdi. Picasso'ya göre yine sanat "bir yıkma ve yaratma edimidir." Ateş yaktığı için yıktı ve yok etti. Onun için Julius Lippert “ah doğanın eşsiz parçası sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı” demeli demişti. Yeni bu yıkıntının içinden çıktı.

Ve Sosruka:
“Ey ateş, ey aydınlık ve ışık!
Nasılda güçlendi seninle insan!” dedi.
Ve insan sorunlarına kayıtsız kalmadı. Etkin çözüm yöntemleri buldu onunla.
Ateşe konuş küle ağla ama...

I-KUZEY KAFKASYA’DAKİ ETNİK YAPI
Kuzey Kafkasya günümüzde oldukça karmaşık bir hal almıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan güç boşluğu ve akabinde yaşanan çatışmalar bölgenin en önemli sorunudur.
 
Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı bir köprü olarak görmesi ve ona göre şekillendirdiği dış politika doktrinleri, Kuzey Kafkasya’daki çatışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Dolayısıyla hem iç hem de dış kaynaklardan beslenen problemlerin aslında en temelinde etnik parçalanmışlık yatmaktadır. Kafkasyalılar her ne kadar birleşme eğilimi gösterseler de etnik parçalanmışlık bu birleşmeyi engelleyen en büyük sebep olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadircan Kaflı Kuzey Kafkasya halklarını beş ayrı sınıfa ayırmaktadır.

- Kartevelyen Grubu: Gürcü, Kevsur, Pşav, Tuş, İmiret, Svan, Guri
- Çerkes Grubu: Adige, Abhaz, Abaza, Şapsuğ, Natukay, Kabardey
- Oset Grubu: Tagavur, Digur, Kurtai, Alakir
- Çeçen Grubu: Çeçen, İnguş, Kalgay, Kist, Karabulak
- Lezgi Grubu: Kuil, Agul, Rotul, Tabarasan, Arçın, Gazikumuk, Dargi, Kumaçi, Didu, Avar, Andi

Kaflı, bu sınıflandırmasıyla Turan ırkının Kafkas halkı olmadığını belirtmiştir. Ancak birçok yazar tarafından Kumuklar, Karaçay-Malkarlar ve Nogaylar Kafkas halklarından sayılmaktadır. Bu açıdan ben çalışmamın temelinde daha genel bir sınıflandırmayı göz önüne almayı uygun gördüm.

İsmail Berkok, kuzey Kafkas halklarını genel olarak üç etnik gruba ayırmaktadır.

- Kas Irkı: Adigeler, Abhazlar, Çeçenler
- Ari Irkı: Osetyalılar
- Turan Irkı: Kumuklar, Nogaylar, Karaçay-Malkarlar

Berkok’un bu genel sınıflandırmasının ardından teker teker Kuzey Kafkasya halklarını açıklamakta yarar vardır.

1-Abhazlar
Abhazlar Kuzey Kafkasya’nın Batı Kafkasyalı halklarındandır. Abhaz-Abazalar güney ve güney-doğudan Gürcülerle, kuzey-doğudan Svanlar, Karaçay-Malkarlar ve Kabartaylar ile komşudurlar. Kuzeyden ise Besleneyler, Abzahlar ve Ubuhlar ile çevrilidirler. İki ana kitleye ayrılmaktadırlar: Abhazlar (kendilerine Apsuva derler), Abazalar (Abazinler, kendilerine Aşuva derler). Abhazlar, Karadeniz kıyıları boyunca İngur Nehri'nden, Adler'in ötesine ve hatta Soçi yakınlarına kadar uzanan kıyı şeridinde ve İngur Vadisi boyunca iç kesimlerde oturmaktadırlar. Belli başlı oymakları beş tanedir; kıyı boyunca kuzeyden güneye doğru Ciget (Ziget)ler, Abzıblar, Ahçipsular (Ahçipsa). İç kesimlerde ise kuzeyde Zamballar (Hırps veya Tzaballar), güneyde ise Aybğalar vardır. Abazalar ise, Kuban'ın kaynaklarına yakın olan bölgede ve yukarı boylarında oturmakla birlikte iki ana boya ayrılırlar:

I- Tapanta (Altı Kesek Abaza): İsimlerini beylerinden alan altı gruba bölünürler. Dudaruk, Lo, Kliiç, Kyeç, Biberd ve Cantemir.
II-Şkaraya (veya Aşkar): Yedi oymakdan meydana gelir: Mudavey, Kazılbeğ, Şegerey, Tam, Başılbeğ, Barakay ve Bağ.

2-Adigeler
Adigeler, kuzey-batı Kafkasya'nın yerli birçok kabilesi tarafından kullanılan bir isimdir. 14. yüzyılda kuzeyde Kuban ve doğuda Laba nehirleriyle, güneyde Abhazyan kabileleri ve batıda Karadeniz'le çevrili bölgeye yerleşmişlerdir. Adige esas olarak Çerkezlerin milli isimleridir. Bu nedenle Çerkezler kendilerine Adige demektedirler; ancak Türkler ve Ruslar Çerkez, Avrupalılar ise Circassien olarak isimlendirirler. Adige “Aet-He” yani “güneşe ait olanlar” anlamına gelmektedir. Kas ırkının önemli üyesi olan Adigeler, kendi aralarında Abzax, Ademey, Besleney, Kerkeney, Hatukay, Grivin, Jane, Kemuguy, Mehoş, Netxoş, Sapsığ, Kabardey, Wubih ve Yecerkuay soylarına ayrılmaktadırlar. Adigeler, bugün Adigey Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ancak Kuzey Kafkasya’nın diğer cumhuriyetlerinde de dağınık halde yaşayan Adigeler çoğunluktadır. Adigeler’in bir kolu olan Kabardeyler Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde, diğerleri ise Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.

3-Çeçen-İnguşlar
Kendilerine “Nohçi” diyen Çeçenler komşuları tarafından Miçikis (Kumukça), Burtel (Avarca), Şeşen (Kabardeyce) gibi isimlerle anılmaktadırlar. Nohçi genel adıyla Çeçenlerden bahseden ilk yazılı kaynaklar M.Ö. 4-3. yüzyıllardaki Ermeni, Gürcü ve Roma-Yunan kayıtlarıdır. M.S. 1. yüzyılda Alan Kavimler Birliğine katılan Çeçenler, zamanla orta ve kuzey-doğu Kafkasya’da çoğalmışlardır. Çeçenler, İnguş ve Tuşlarla birlikte Weynah halkını oluşturmaktadırlar. İnguşlar, Çeçenler ve Tuşlar aynı ırktan gelmişlerdir ve aralarında etnografik farklılıklar bulunmamaktadır. İnguşlar kendilerine Ğalğay demektedir. Weynah halkının üçüncü kolunu oluşturan Tuşlar, nüfusça çok küçük bir topluluktur ve genellikle Kafkasların güney kesiminde yaşamaktadırlar.

4-Karaçay-Malkarlar
Karaçay-Malkarlar Kafkasya'nın yerli halklarından sayılmaktadırlar. “Karaçay” sözü, yazılı kaynaklarda ilk olarak 1699 yılında geçmektedir. Bu tarihte, Moskovalı F. Elçin ve P. Zaharev adlı elçiler, Gürcistan’a giderken, Karaçay bölgesinden geçmişler ve bir süre Karaçay’da konaklamışlardır. Ancak onlar yazdıkları raporda, Karaçay’dan Gürcistan’a geçerken hangi güzergahı kullandıklarını belirtmemişlerdir. Bu nedenden dolayı 17. yüzyıla kadar Karaçay-Malkarlıların tam olarak nerede yaşadıkları bilinmemektedir. Kuzey Kafkaslardaki varlıkları İskit ve Sarmatlara dayanan Karaçay-Malkarların tamamı Sünni Müslüman olup; ayrıca Kıpçak dil grubuna aittirler.

Tavkul, Karaçay ve Malkarlıların aynı dil, kültür ve tarihi paylaşan Türk boyu oldukları için literatürde yer alan Karaçay ve Malkar etnik ayrımının yanlış olduğu üzerinde durmaktadır. Zira Karaçay ve Malkar adları bu boyun yaşadığı iki ayrı bölgenin coğrafi adıdır. Coğrafi açıdan ayrılan isimler zamanla etnik sınıflandırmaya da yansımış; Karaçay Türkleri ve Malkar Türkleri olarak aralarında ayrım yapılmıştır. Halbuki aynı boydan gelen Karaçay-Malkar Türkleri 15. yüzyılda Kaberdeylerin yaşadıkları bölgeyi işgal etmelerine kadar ayrılmamışlardır. Bölge işgalinden sonra Karaçay-Malkarlar farklı coğrafyalarda yaşamaya başlamışlardır. Bugün dahi bu ayrım devam etmekte olup; çoğunlukla Karaçay-Çerkez ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’nde yaşamaktadırlar.

5-Kumuklar
Kafkas halklarından diğeri ise; Turan ırkına ait olan Kumuklar’dır. 20.yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’nın yalnız siyasi ve kültürel hayatında değil; sosyal ve dini hayatında da Kumuklar başrol oynamışlardır. Kumuklar hayatın her alanında o kadar etkili olmuşlardır ki, Kumuk Türkçesi, farklı dillerde konuşan Kafkasya halklarının ortak anlaşma ve konuşma dili olarak yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. 1918 yılında kurulan Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş, Oset ve Dağıstan haklarından oluşan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmi dili olarak kabul edilmiştir. Tarih boyunca Hun, Avar, Hazar, Peçenek, Uz, Selçuklu ve Osmanlıların kavimler göçüne tanık olmuş geçit bölgesindeki Kafkas halkı olan Kumuklar Adolf Berje’nin tasnifine göre üç kola ayrılmaktadır. Bunlar: Aksaylar, Andreyler, Kostekler’dir. Kumuk Türkleri bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Çeçenistan ve Kuzey Osetya’da yaşamaktadırlar.

6-Nogaylar
“Nogay” ismi Cengiz Han’ın torunu Nogay’dan gelmektedir. Nogaylar 17. yüzyılın başında Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda İrtiş Nehri’nden başlayarak Kırım’a kadar yayılan büyük bir Türk topluluğuydu. Nogaylar yaşadıkları yerlere göre Kuma ve Kuban Nogayları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ayrıca Kuban Nogayları da kendi aralarında Tahtamış, Mansur, Karamurza, Kıpçak ve Navruz Nogayları olmak üzere beş topluluğa ayrılırlar. Bu ayrılığın esas nedeni prens ailelerinin iç kavgaları olup; dış etkenler değildir. Tarihte büyük bir coğrafyaya yayılan Nogaylar bugün Kuzey Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde dağınık halde yaşamaktadırlar.

7-Osetler (Asetinler)
Tarihte Alan halkının mirasçısı olduğu varsayılan Kuzey Kafkasya halkıdır. Osetler kendilerine İron (bir bölümü Gron) demektedirler. Osetlerin ataları olan Alan halkı M.Ö.1. yüzyılda Kafkasya'ya gelmişlerdir. Alanlar, Hunların baskısıyla M.S. 370-385 yıllarında batıya doğru göçmüşler. Bu göçler sırasında Alan halkının Kuzey Kafkasya'da kalmayı becerebilen bir kolu günümüz Asetinler’ini oluşturmuştur. SSCB döneminde Osetler ikiye ayrılarak bir kısmı Güney Osetya Özerk Bölgesi adıyla 20 Nisan 1922'de Gürcistan'a, diğer bir kısmı ise, Kuzey Oset Bölgesi adıyla 7 Temmuz 1925'te Rusya Federasyonu'na dahil edilmişlerdir. Kuzey Osetya Özerk Bölgesi 5 Aralık 1936 yılında ise Özerk Cumhuriyet yükseltilmiştir.

II-ETNİK ÇATIŞMALAR VE SEBEPLERİ
Kuzey Kafkasya’da ortaya çıkan sorunların temel sebebi etnik açıdan bölgenin çeşitlilik arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Komünizmin çökmesiyle birlikte Kuzey Kafkasyalılar geçmişlerine eskiden olmadığı kadar sahip çıkmaya başlamışlardır. Sovyetler Birliği döneminde kısıtlanan kültürel hayat, sistemin çökmesinin ardından bağımsızlık hareketlerini su yüzüne çıkarmış; bu hareketler de etnik gruplar arasındaki çatışmayı beraberinde getirmiştir.

Etnik çatışmaların en büyük iki sebebi; bölge halkının tarihten bu zamana devam eden çekişmeleri ve Sovyetler Birliği’nin uygulamış olduğu “Böl-Yönet” politikasıdır. Kuzey Kafkas halkları geçmişten günümüze liderlik savaşı içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin bölgeye hakim olmasıyla birlikte ise, halklar arasındaki çizgiler daha da belirginleşmiştir. Halklar arasına yapay sınırlar çizilerek, farklı cumhuriyetler içerisine dahil edilmiş, daha sonra da hepsinin ayrı milli kimliklere sahip olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Hatta bu ayrım birçoklarınca soykırım olarak değerlendirilen zorunlu göçlerle desteklenmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan genel özgürlük ortamı Kafkas halkları arasında milliyetçi hareketleri güçlendirmiştir. Etnik bilincin Kuzey Kafkasya’da yüksek olması ve her etnik grubun kendi etrafında toplanması günümüzde çatışmaları arttıran en önemli sebeplerdendir. Balkanlarla karşılaştırıldığında çok daha karmaşık etnik yapıya sahip olduğu gözlenen Kuzey Kafkasya’da etnik gruplaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayısıyla her yeni çatışma etnik bilinci tekrar devreye sokarak bir nevi kısır döngü oluşturmaktadır.

Ayrıca Kuzey Kafkasya’da her etnik grup kendi anadiline sıkı sıkıya bağlıdır. Sovyetler Birliği zamanında alfabeleri defalarca değiştirildikten sonra, anadillerine daha çok sahip çıkmaya başlayan Kuzey Kafkasya halkı; gelecek endişesi, ekonomik, sosyal ve hatta siyasi nedenlerden dolayı; etnik gruplara ayrılmışlar ve kendi aralarında bir dayanışma içine girmişlerdir. Bu dayanışma ve etnik gruplar arasında kenetlenme bölgede gerilimler yaratmakta ve çatışmalar “muhtemelden ziyade kesin” hale dönüşmektedir.

1-Abhaz-Gürcü Etnik Çatışması
Gürcistan yaklaşık 69.700 km²lik bir alanı kaplamaktadır. Bunun 8.600 km²si Abhazya’ya aittir. Ancak bu durum 1864 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Abhazya, Gürcistan Rus Çarlığı’nın himayesini kabul etse de 1864 yılına kadar bağımsızlığını korumuştur. Batı Kafkasya’yı Rus Çarlığı’na karşı korumak için “Çerkez Milli Meclisi” oluşturulmuştur. Bu mecliste önemli etkisi olan etnik grup ise Abhazlar olmuşlardır.

1864 yılında Rusya tüm Kuzey Kafkasya’yı işgal edince Kafkas halklarını Osmanlı topraklarına, Sibirya’ya ve Orta Asya’nın değişik bölgelerine sürgüne göndermiştir. Bu sürgünle birlikte yüz bin Abhaz kendi topraklarını terk ederek başka yerlere özellikle de Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Kitle halinde yapılan bütün göç ve sürgünlere rağmen; 1917 yılında Çarlık Rusya’sı yıkıldığında Abhazlar yine de kendi ülkelerinde nisbi bir çoğunluğa sahip bulunuyorlardı. 1917 yılında yapılan Andi Kurultayı’nda Kafkas halkları bir bütün oluşturduklarını ilan etmişler ve 11 Mayıs 1918 tarihinde ise bağımsızlıklarını ilan ederek “Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır.

Böylece Abhazya’da Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içine dahil edilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği 1921’de Gürcistan’ı işgal edince Abhazya’yı Gürcistan içinde özerk cumhuriyet olarak tanımıştır. Sonuç olarak da; Abhazya ve Gürcistan arasında tarihten bugüne kadar yansıyan etnik çatışmalar meydana gelmiştir. Tarihsel geçmişe sahip olan Abhaz-Gürcü çatışması bugün dahi sıcak gelişmelere neden olmakta ve diğer Kafkas milletlerini de derinden etkilemektedir.

Abhaz dili, coğrafi yer adları, kültür, alfabe ve hatta tarih, baskı ve yıldırma politikalarıyla değiştirilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde devam eden baskı politikaları Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra da devam etmiş hatta şiddetini arttırmıştır. Gürcistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp, bağımsızlığını ilan edince Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmiş; ancak Gürcistan Abhazya üzerinde askeri güç kullanarak bu bağımsızlık taleplerini sindirmeye çalışmıştır. 1992-1993 yıllarında Abhazya’da ciddi savaşlar yaşanmıştır. Kuzey Kafkasya’yı uluslararası politikaya taşıyan –Çeçen meselesi hariç- Abhaz-Gürcü çatışması olmuştur diyebiliriz.

Abhazlara göre, Gürcü asimilasyon politikalarına dayanarak Abhazya’ya sürekli olarak Gürcü nüfus yerleştirilmekte ve Abhazların sayısı azaltılarak azınlık haline sokulması hedeflenmektedir. 1992-1993 savaşının ardından Soçi Anlaşması imzalanarak çatışmalara son verilmiştir. Anlaşmayla; Gürcistan birliklerinin Abhazya’dan çekilmeleri, iki tarafın da silahsızlandırılması, meşru bir hükümetin Abhazya’da kurulması öngörülmektedir.

Rusya’nın baskısı sonucunda Gürcistan’ın Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmesiyle Abhazya’ya ekonomik amborga ve baskı politikaları uygulanmaktadır. Özellikle de Rus-Çeçen savaşının başlamasıyla birlikte Abhazların Çeçenlere destek vermesi öne sürülerek Abhazya tecrit altına alınmıştır. Ancak bu yaptırımlar etnik çatışmaların önlenmesinin önüne geçememiş hatta etnik çatışmaları hızlandırıcı etkiye sahip olmuşlardır.

2-Adigey Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Adigey Cumhuriyeti’ni Kuzey Kafkasya’da etnik açıdan en homojen cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz. Çünkü cumhuriyette nüfusun %70’i Ruslardan geri kalanı ise Adigeylerden oluşmaktadır. Etnik açıdan homojen bir yapı olsa da Adigeyler kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmekten oldukça rahatsız olmaktadırlar. Azınlık durumunda olan Adigeyler, sorunu başka cumhuriyetlerde yaşayan Adigeyleri kendi ülkelerine getirme projesiyle çözmeye çalışmaktadır. İlk adım olarak Adigey Meclisi’nde (Hase) 1864 yılında Rusya'nın zaferi ile tamamlanan ve milyonlarca Kafkasyalının başka topraklara sürgünüyle sonuçlanan Kafkas-Rus Savaşları “soykırım” olarak tanınmıştır. Daha sonra da 29 Mayıs 1997 günü kabul edilen bir yasa ile Kafkas-Rus Savaşları sırasında anayurtlarını terk etmek zorunda kalanların torunlarının yurtlarına dönüş imkânı tanınmıştır. Kendi ülkelerinde azınlık durumunda olan Adigeler’in diğer Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri’ndeki Adigeler ile birleşmek için yapmış olduğu projeler, Adigey Cumhuriyeti dahil diğer cumhuriyetlerde de büyük etki yapmaktadır. Adigey Cumhuriyeti’nin diğer cumhuriyetlere oranla daha homojen olması, ülkede daha az etnik savaşın yaşanmasını sağlamakla birlikte, bölgedeki herhangi bir karışıklık Adigey Cumhuriyeti’ni de derinden etkilemekte ve çatışmaların çıkması an meselesi olmaktadır.

3-Çeçenistan Problemi
Çeçenistan problemi Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlamış ve bugüne dek devam etmiştir. Çeçen-Rus Savaşı’nda Çeçenler ülkedeki tüm Rusları sınır dışı etmişler ve buna karşın Ruslar da Çeçenler’in bir kolu olan İnguşlar’ı bölerek onlara ayrı bir özerk bölge olma yetkisini vermiştir. Böylece Çeçen-Rus Savaşı daha da alevlenmiştir. Şu an Çeçenistan’da Rus-Çeçen sıcak savaşı devam etmiyor olsa da ayrılıkçı hareketlerin etnik çatışmaları körüklediği bilinmektedir. Çeçenler’in ayrıca Dağıstan ile de sorunları vardır. Çeçenistan denize kıyısı olmayan kapalı bir ülke konumundadır ve Dağıstan’ın Hazar’a çıkışı olan kıyı bölgesinden toprak talep etmektedir. Dağıstan’ın bu talebe sert tepki vermesi ise Çeçenler ve Dağıstanlılar arasında gerginliklere yol açmaktadır. Çeçenistan problemi sonrasında Çeçen halkın üç farklı topluluk etrafında toplandığı ortaya çıkmaktadır. Birinci grup Rusya yanlıları, ikinci grup ılımlı politika yanlıları ve son grup ise savaşı Rusya Federasyonu’na ve tüm Kafkasya’ya yaymaya çalışan ve Birleşik Kafkasya ideali ve radikal İslami görüşleri kimlik olarak seçen grup.

4-Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Tarih boyunca çeşitli kavimlerin göç yolları üzerinde bulunan Dağıstan, önemli bir geçit yeridir. Bu nedenle çeşitli sebeplerle yurtlarını terk eden insanlar buraya yerleşmişler ve Dağıstan’ın nüfusunun çeşitlenmesini sağlamışlardır. Dağıstan’ın coğrafi konumundan dolayı (dağlık olması sebebiyle) aşılması güç bir ülke olması, bu ülkeyi kendi topraklarından ayrılan aşiretlerin sığındığı ve insanların birbirinden uzak ve ayrı kabileler halinde yaşadığı bir bölge haline getirmiştir. Öyle ki Dağıstan’ın her dağına ayrı bir kavim yerleşmiş ve her köy başkalarının anlamadığı ayrı bir dil veya lehçe ile konuşmuştur. Dağıstan milletleri Dağıstan kökenliler ve diğer Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere aşağıdaki şekilde ikiye ayrılırlar:

Dağıstan Kökenliler : Avarlar, Agullar, Darginler, Kumuklar, Laklar, Lezginler, Nogaylar, Rutullar, Tabarasanlar, Sokurlar
Diğer Kuzey Kafkasyalılar: Çeçenler, Osetinler, Dağ Yahudileri, Tatlar, Slavlar, Ruslar, Ukraynalılar, Azeriler, Yahudiler, Tatarlar.

Bu etnik gruplar arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerden ilki Çeçen ve Laklar arasındaki toprak meselesidir. Bu mesele Laklar ve Kumuklar arasındaki kavgayı da körüklemektedir. Çünkü sorun birbirine bağlantılı şekilde gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle Orta Asya’nın değişik yerlerine sürgüne gönderilen Çeçenlerin topraklarına Laklar yerleştirilmiştir. 1957 yılında Kruşçev’in almış olduğu bir kararla anayurtlarına dönmelerine izin verilen Çeçenler döndüklerinde kendi topraklarındaki Lakları buradan kovmuşlardır. Rusya ise soruna çözüm bulabilmek amacıyla Lakları da Kumuklar’ın yaşadığı topraklara yerleşmiştir; sonuç olarak da etnik çatışmalar kaçınılmaz olmuştur.

Milli bilinci Dağıstan’daki diğer etnik gruplara göre çok daha fazla ön planda tutan Kumuklar, siyasi üstünlüğün ülkede çoğunlukta bulunan Dargılar’da olmasına karşı çıkmaktadırlar. Dargı çoğunluğuna Laklar da katılınca cumhuriyette hem ekonomik hem de siyasi açıdan söz sahibi olamayan Kumuklar haklarını savunmak için “Tenglik” adlı bir örgüt kurmuşlardır. Tenglik’in en önemli amacı, Dağıstan’ın Rusya içinde federal cumhuriyete çevrilmesi ve bu federasyon içinde belli sınırları olan “Kumuk Milli Devleti” yaratılmasıdır.
Dağıstan’daki diğer etnik çatışma ise; Lezgiler ile Azeriler arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmanın nedeni ise; yine toprak anlaşmazlığına dayanmaktadır. Azerbaycan-Dağıstan sınırında yer alan Derbent kentinde Azeriler çoğunlukta yaşamaktayken, Derbent’in yakın bölgelerinde yaşayan Lezgiler, Derbent’e göç ederek burada yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu durum Azerileri rahatsız edince iki etnik grup arasında çatışmalar yaşanmıştır. Çözüm olarak şehir ikiye bölünmüş ve şehre giriş-çıkışlar yasaklanmıştır.

5-Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti de Kuzey Kafkasya’daki diğer cumhuriyetler gibi etnik açıdan çeşitlilik arz ettiği için etnik çatışmaların sık yaşandığı bir bölgedir. Cumhuriyetteki etnik gruplar “yerli halklar" ve "dışardan gelen halklar" olarak iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alanlar "Kafkas kültür dairesine" mensup olan Karaçay-Malkarlar, Adıgeler ve Abazinlerdir. İkinci gruptakiler ise bölgeye 17-19. yüzyıllar arasında istila, işgal ve sömürgeleştirme amacıyla gelen Nogaylar, Ruslar ve Ukrayna Kazakları'dır. Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti'ndeki birkaç köyde kendilerine Grek adını veren Rumlar da yaşamaktadır. Bölge nüfusunun % 42'si Rus ve Kazaklardan, % 33'ü Karaçaylılar’dan, % 10'u Adıgeler'den, % 6'sı Abazinler'den, % 3'ü Nogaylar'dan oluşmaktadır.

Karaçay Türkleri ülkede en fazla Çerkezler ile sorun yaşamaktadırlar. Sorunların büyük bölümü Çerkezlerin “Büyük Çerkezistan” projesine dayanmaktadır. 1991 yılında kurulan “Dünya Çerkez Birliği”nin tek amacı; Adige, Karaçay-Çerkez ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetindeki Çerkezleri bir araya getirip büyük bir Çerkez Devleti kurmaktır. Bunun için yapılan çalışmalar Karaçay Türklerini oldukça rahatsız etmektedir. Çerkezler ile Karaçay-Malkar Türkleri’nin yaşadığı sorunlar aslında yönetimde söz sahibi olmak ve siyasi iktidarı ele geçirmekle de ilgilidir. Karaçay-Malkarlar “Büyük Çerkezistan” projesine karşılık kendi aralarında otonom bir cumhuriyet kurulmasını istemektedirler.

Gerek Karaçay-Malkarlar’ın gerekse Çerkezler’in kendi aralarında bir birlik oluşturması etnik bilinci körüklemekte, etnik bilinç arttıkça etnik gruplaşmalar çoğalmakta; sonuçta aynı cumhuriyet içinde farklı farklı görüşler belirmekte hatta bu görüşler daha ileri giderek kendi bağımsızlıklarını ilan etmekte ve etnik çatışmalar yaşanmaktadır. Bugün için her ne kadar bu etnik çatışmaların savaşa dönme ihtimali olmasa da etnik gerilim bölgedeki diğer cumhuriyetleri de etkileyerek bölgeyi derinden sarsma potansiyeline sahip olmaktadır.

6-Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayanların % 48'i Kabardey, % 9'u Balkar, % 32'si Rus, % 11'i de diğer unsurlardan oluşmaktadır. Büyük Çerkezistan ideali Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Karaçayları rahatsız ettiği gibi Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Malkarları da endişelendirmekte ve etnik gruplar arasında çatışmaları arttırmaktadır. Malkar Türkleri de Kabardeyler ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sona erdirmek amacıyla “Töre” adlı örgüt kurmuşlardır ve cumhuriyetteki Malkarları tek çatı altında toplamak için faaliyetler göstermektedirler. Malkarların kendi aralarında toplanması Cumhuriyetteki Kabardinler’in yönetimde daha sıkı uygulamalar getirmesine yol açmıştır. Töre örgütüne göre; meclisin %70’i sadece Kabardinler’e aittir ve kendi halklarının lehindeki her türlü karar ve kanunu kolayca çıkarmaktadırlar. İçişleri Bakanlığı ve tüm polis-asker teşkilatı Kabardinlerin elindedir. Devlet teşkilatının en önemli yerlerinde Kabardinler bulunmaktadır. Buna karşın Malkarların işsizlik oranı ise %95-97 arasındadır. Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların etnik gruplaşmayı ortaya çıkaracağı ve mevcut iktidara tehdit oluşturabileceği göz önünde bulundurulursa önümüzdeki günlerde Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ni etnik çatışmaların beklediğini söylememiz yanlış olmayacaktır.

7-Oset-İnguş Etnik Çatışması
Kuzey Kafkasya’da en yoğun çatışmalardan bir tanesi de Osetler ile İnguşlar arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmaları çok eskiye götürmek mümkündür. Osetler ile İnguşlar arasındaki çatışma dini farklılıklara dayanmaktadır. Bir önceki bölümde etnik yapıdan bahsederken Osetler’in Hıristiyan, İnguşlar’ın ise Müslüman olduğunu vurgulamıştık. Din Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda hassas noktadır ve dini kimlik çoğu zaman insanların kendilerini tanımlama şekli olmaktadır.

1944 sürgünüyle yurtlarından kovulan İnguşlar’a 1957 yılında Kruşçev’in aldığı kararla geri dönme izni verilince diasporadaki İnguşlar’ın bir bölümü Kuzey Kafkasya’ya dönmüş ve böylece Oset-İnguş kavgası başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Ruslara yaptıkları yardımlar sonrasında İnguşların toprakları Osetlere hediye edilmiştir. İnguşlar anayurtlarında oy verme, medeni haklardan yararlanma, işe girme ve emeklilik gibi pek çok vatandaşlık haklarından yararlanamamışlardır.

Özellikle Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Viladikafkas’ın Prigorodniy bölgesi için anlaşmazlık söz konusudur. Hem İnguşlar hem de Osetler bölgenin kendilerine verilmesi gerektiğini vurgularlar. Bu anlaşmazlık etnik gruplara silahlı çatışma olarak yansımış ve sonuçta da Rusya çatışmaya müdahale etmek zorunda kalmıştır. İki taraf arasında yapılan anlaşmalar ise etnik çatışmaları durdurmaya yetmemiştir. Sivil halkın silahlanması ileride etnik çatışmaların etnik savaşa dönüşme ihtimalini göstermektedir.
 
Kaynak: bilgesam.org

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery