Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917 1922 2.CiltBugüne dek bir çok araştırmaya imza atan diasporanın tanınmış yazarlarından Sefer E. Berzeg tarafından kaleme alınan "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917-1922" adlı belgesel çalışmanın ikinci cildi yayımlandı. Yayımı Birleşik Kafkasya Derneği tarafından gerçekleştirilen ve Kuzey Kafkasya tarihinin yakın geçmişine ışık tutacak büyük başvuru eseri "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917-

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917 1922 1.CiltXIX. asrın son çeyreğinde Kuzey Kafkasya coğrafyasında hüküm süren cılız ve karmaşık siyasal zemin, bir sonraki yüzyılda, dünya tarihindeki kırılma ve yeni oluşumlara paralel şekilde güçlü arayışlara sahne olmuştur. Sömürgeciliğe karşı varlık koruma mücadelesi veren Kuzey Kafkasya, Çarlık Rusyasının Birinci Dünya Savaşı sırasında çöküşü ile birlikte yol ayırımına gelmiş; 1917’de

Kırım-Kuzey Kafkasya

Aralık 02, 2018

Kırım-Kuzey KafkasyaEserde, Kırım'daki Türk potansiyelin meseleleri, Türk dünyası ve Türkiye'den beklentileri anlatılmakta; Türklerin siyasi, kültürel yapılanmalarına dair bilgiler verilmektedir. Musevi inançlı Karay ve Kıpçak Türklerinin sorunları, Türkiye'ye mesajları, karşılaştırmalı halk inançları ile birlikte yansıtılmaktadır.

Malakanlar tarihsel olarak vicdani retçi olmuşlar ve orduya katılıp askerlik yapmayı reddettikleri için yıllar boyu hapis ve sürgüne mahkûm edilmiş, eziyet görmüşlerdir. Pasifist, savaşa karşı, barışçıl inançlarının sonucunda Malakanlar, Çar III. Alexandr’ın 1887-1889 yıllarında zorunlu kıldığı silah altına alınmaya direndiler ve Çar hükümetinin baskılarına boyun eğmektense, 1904-1911 yıllarında yoğun olarak Rusya sınırları dışına, özellikle de Amerika kıtasına göç etmeye başladılar. Süreklilik kazanan göçleri sonunda Amerika’ya yerleşen Malakanlar burada da tutumlarını sürdürerek I. ve II. Dünya Savaşlarına katılmadılar.

1934 yılının Paskalya gunu Malakanlarin ünlü Karol (Kral) ailesi Anne, oglu ve kizi geleneksel uzun Paskalya coregi ve boyali yumurtalar onunde poz veriyorlar. Aslinda bazı Malakan cemaatlerinde kirmizi yumurta gibi sembolik öğeler de reddedilir. Bu fotoğrafta Malakanların önemli özelliklerinden olan temizlik, kolalı örtüler, arkada geleneksel Rus pec sobasi ve evin annesinin tesettürü dikkat çekiyor.

Staroverler (Eski Ahit’e bağlı olanlar), Duhoborlar (Hıristiyanlığı doğa güçleri ve “Kutsal Ruh”la bağdaştırarak paganizmden vazgeçmeyenler), Prigunıler (“Zıplayanlar”, dini ayinlerinde “Ruhla” doldukları için kendilerinden geçercesine zıplayarak Tanrı’ya ulaştıklarına inananlar), Subotnikler (Yahudiler gibi cumartesi gününü kutsal sayanlar) vb. gibi Rus Ortodoks inancına ait mezheplerden biri olan Malakanların Güney Ukrayna’daki Moloçna (Sütlü sular) bölgesinden geldikleri için Malakan diye anıldıkları rivayet olunur. Bir başka yoruma göre de Malakanlar ve Staroverlere Ortodoks kilisesinin emrettiği biçimde oruç tutmadıkları, bu dönemlerde et yiyip süt (moloko) içtikleri için Molakan lakabı verilmiş, bu tanım sonraları yerleşerek, öğretiyi benimseyenlerin adı olmuştur.

1500’lerde Moğol ve Tatar baskınları Rusya’da Hıristiyanlığı öne çıkarmıştı. Saray ve kilisenin koruyamadığı halk, köylü kitleler doğrudan doğruya Tanrı’yla ilişki kurmaya, dinin köklerine inmeye, ilk Hıristiyanlık dönemlerinin saf ilkelerine ulaşmaya uğraştılar. Alman yerleşimciler arasında çok yaygın olan Lutherianizmin etkisinde bir din gruplaşması olan ''Stundis''likte, erken dönem Hıristiyanları gibi haftada bir kez evlerde toplanıp Tevrat okunur ve araştırılırdı. Moloçna bölgesinde Elisabethtal'deki bu törenlerde ekmek kırılıp bölüştürülür ve şarap içilirdi. Oysa bu, İsa adına sadece kilisenin vermeye yetkili olduğu bir kutsama (Kutsal Komünyon) olduğu için törenin özel olarak yapılması din açısından sakıncalı görülerek yasaklanmıştı. Çarlık Rusya’sı bir din devleti olup kilisenin etkisi büyük olduğundan, kilise tarafından yönlendirilen polis, dolayısıyla kilise, din muhalifi sayılan bu kişilerin peşine düşerek, Stundistlere baskınlar düzenlemiş ve kovuşturma başlatmıştı. Sonuçta hem Moloçna hem de Khortitsa bölgelerinde giderek daha çok köylü kendini hapiste buldu. Bunlar ya kürek mahkûmu olarak zorunlu işlerde çalıştırılarak cezalandırıldılar ya da Sibirya’ya gönderilmekle tehdit edildiler.

Rus Emperyalizmi, Kafkasya’nın Ruslaştırılması, Malakanlar

1900’lerde tipik bir Malakan ailesi: Erkekler saçlı ve sakallı, kadınlar ise daima tesettürlüdür. Doğum kontrolü yoktur, Tanrının verdiği çocuk makbuldür.

Malakanlar geleneksel ataerkil topluluklar olmakla birlikte, dini uygulamalarındaki basitleştirilmiş yapıyla Rus toplumunun başka kesimlerinden farklıydılar. Toplumcu söylemleri ve cinsiyete yüklenen rol (kadın erkek ayırımı olmamasına karşın iki cinse yüklenen görevler), dinsel uygulamalar (toplu dua ve bazı ritüelller) ve mistik uygulamalar (vecd, esrime, peygamberlik, vahiy ve ruhlarla iletişim kültü) Malakanların kendilerinden sonraki kuşaklara geçirdikleri kültürel kimliklerini belirlemişti.

 

Rus Emperyalizmi, Kafkasya’nın Ruslaştırılması, Malakanlar

Sahipleri 1963'te Rusya'ya geri donüş yapmış bir Malakan ailesine ait tipik bir Malakan değirmeni. Kars bölgesinde akarsular üzerine ilk değirmenleri Malakanlar kurmus ve işletmişlerdir.

 
Birçok tepkisel tarikat gibi Malakan öğretisi ve savları, daha çok 17. yüzyılda, öncelikle köylüler sonra da aşağı ve orta sınıflar içinde hazır bir mürit kitlesi bulmuştu. Rus edebiyatında tinsel arayışlarıyla bilinen ve yapıtlarının düşünsel yanını insan olma kaygısıyla pekiştiren Tolstoy da bu gibi mezheplerden etkilenenlerden biriydi. Onun Malakanlar ve diğer dinsel ayrılıkçı gruplarla dayanışma içinde olduğu, onlarla yazıştığı ve göç etmeleri konusunda yardımcı olduğu da bilinir.

1805’te Malakanların bilgelerinin bir araya gelerek, çektikleri sıkıntıları anlattıkları dilekçelerini Kont Kutuzov ve piskoposlardan oluşan danışma meclisinde görüşmeye açan Çar I. Alexandr onlara kendilerini tanıma garantisi ve ibadet özgürlüğü tanıdığında, Malakanlar ve benzer bir mezhep olan Duhoborlar kısa bir süre rahat yüzü gördüler. Ancak bu durum fazla sürmeyecekti, zulümler, kıyım ve türlü eziyetler 1825’te Çar I. Nikolay’ın tahta geçmesiyle yeniden başladı.

Kafkasya’nın Kolonileştirilmesi

I. Nikolay’ın 1830’da yayınladığı genelge Rus tarihinde daha önce görülmemiş bir çaptadır. Bu genelge, Rusya’nın yeni dahil edilen Kafkasya’daki-1 genişleme sınırında köklü bir değişim öngörüyordu. Böylece imparatorluk içindeki dinsel sapmalar sıkı bir denetim altına alınıyor, “doğru yol”dan sapanlar olarak tanımlananların kaderi değişiyor, dinsel mezhepler kovuşturuluyor, sürülüyordu.

Çar I. Nikolay’ın genelgesinde,2 en tehlikeli ve zararlı unsur olarak belirlenen ve “sektantı” (sekterler, uzlaşmaz, kendini ayrı koyan, bağnazlık yapanlar) olarak tanımlanan Malakanlar, Duhoborlar ve Subotniklerin Kafkasya sınırlarına sürülmeleri ve orada iskân edilmeleri emrediliyordu. Staraverler bu genelgeye dahil edilmemişlerdi. Bu göç ettirilme kendi rızalarıyla olmazsa zorla gerçekleştirilecekti.

Bu politika, Rusları Ortodokslardan ayırmak ve Rusya topraklarını çevreleyen alanı bu amaçla kullanmak konusunda Çarlığın bilinçli bir tercihiydi. 1830’dan başlayarak 1880’lere kadar Çarlık Rusya’sının politikaları, tüm Slavlardan koparmak üzere muhalif unsurları merkezi Rusya dışına iskân etmeyi öngörmüştü.3 Din yöneticileri, Ortodoks müminlerin bu unsurlar tarafından zehirlenerek kiliseden kopmasını engellemek istiyorlardı. 1830’lar öncesinde ufak Rus grupları da Kafkasya’ya göç etmişlerdi, ancak genelge ile bu akım sele dönüştü. İzleyen 50 yılda on binlerce din karşıtı orta Rusya’yı terk ederek Transkafkasya’ya yerleşti. 1890’lara dek Kafkasya’daki Rus topluluklarının çoğu bu şekilde göç ettirilmiş dinsel mezheplerden oluşuyordu.4

1870’lerde bir grup Malakan

Moloçna bölgesinden ayrılmaya zorlanan Malakanlara Rus İmparatorluğu sınırları içinde, Kafkasya dışında hiçbir toprak parçasında yerleri olmadığı bildirilmiş, Malakanlar ve Staroverler yeniden göç yollarına dökülerek Ermenistan, Gürcistan ve Türkiye sınırlarına köyler kurmuşlardı. Malakanlar, kendilerine vahy edilen ''Yürüyüş''ü gerçekleştirmek amacıyla, orta Rusya’daki Tambov bölgesinden kalkıp, menzillerine çıplak ayakla yürümüşlerdi. O dönemde inançlarının çarpıklığını cezalandırmak için Malakanların 180 kez sırttan, 180 kez de göğüsten, ne oturabilecek, ne de yatabilecekleri biçimde kamçılanarak cezalandırıldıklarına dair sözlü tarih anlatıları vardır.

Malakanlar bu yeni vatanlarında din konusunda da oldukça özgür sayılırlardı. Kimse onları dilediklerinden farklı bir biçimde ibadet etmeye zorlamıyordu. Ortodoks kilisesi, zaman zaman Malakanlara misyonerlerini göndererek onları doğru yola iknaya çalışsa da, bunlar kendi kendini yetiştirmiş Malakanlarla girdikleri tartışmalarda püskürtülüyorlardı. Bu sınır bölgelerinde dini tartışmış olmaktan dolayı kimse mahkûm edilmiyor, bu nedenle zarar görmüyordu. Ender örneklerden biri, Prigunılar’ın dini merasimler sırasında manevi yücelmeyi ifade için zıplamaya koyulmalarını engellemeye kalkışan yerel makamların tavrı nedeniyle Çar’ın Kafkasya’daki temsilcisini şikâyet eden bir dilekçe vermeye yeltenen Maxim Gavriloviç’in (1858) hapsedilmesiydi.

Malakanlar Kars ve Erzurum’da

Rus Emperyalizmi, Kafkasya’nın Ruslaştırılması, Malakanlar1830-1839 yılları arasında Kafkasya'da yeni Rusya sınırları boyunca Rus yerleşkeleri oluşturmak üzere Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan bölgesine iskân edilen Malakanlar 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na taraf olmadılar ve yerli halklarla çok iyi ilişkiler kurdular. Savaştan sonra Kafkasya’daki Rus yerleşimlerinin askeri garnizon ve yerleşim yerleri ve Kazak köyleri bulunduğu Kars’a ve biraz da Erzurum’a yerleştirildiler.

Malakanlar alçakgönüllü ve çalışkan olduklarından, Kafkasya’da yerleştikleri her yerde daha önce mevcut olmayan köyler kurmuşlar, daha önce o bölgelerde görülmemiş ürünleri ekip biçerek hem gıdalarını hem de demiryollarını ve her tür taşımacılığı kullanarak ürünlerini satıp geçimlerini sağlamışlardı. Bu dağlık bölgedeki her akarsuya bir değirmen kurmakta da gecikmediler. Yüzyıl sonlarında genellikle mali olarak kendi kendilerine yeter duruma gelmişlerdi. Aralarında değirmencilik ve tarım ticareti ile oldukça iyi konuma gelenler de vardı.

1889’da bölgedeki Malakanları derinden etkileyen olay, 1839’da orta Rusya’dan çıkarıldıklarında kendilerine garanti edilen askerlik affının üzerinden elli yıl geçmesiyle bu muafiyetin ortadan kalkması ve askerlik konusunun tekrar gündeme gelmesi oldu. Bu konu için bir araya gelen lider konumundaki yaşlılar aracılığıyla Rus hükümeti Malakanlara, 21 yaşına varan her gencin, herkes gibi beş yıllığına asker olarak hemen kaydının yapılacağını bildirdi. Her ne kadar yaşlıların vicdanı elvermese de bu kararı sükûnetle karşılayıp bu durumdan kurtulmak için yeni çare arayışına girdiler.

Rus Emperyalizmi, Kafkasya’nın Ruslaştırılması, MalakanlarBu arada Hazar Denizi kıyıları ve Türkistan’ı alan Rusya bu bölgede barışı sağlamak, bir yandan da buraları iskân etmek gereksinimi içindeydi. Bunu gerçekleştirmek için en uygun yapı Malakanlardı. Böylece buralara yerleşmeyi kabul edecek Malakanlara 10 yıllık askerlik muafiyeti vaat edildi. Yüzlerce Malakan ailesi bu teklifi kabul ederek Ermenistan, Gürcistan ve Kars bölgesinden toplanarak buralara taşındı. Kars bölgesindeki Meliköy ve Romanovka köylüleri ise 1900 yılının kışında, gece yarısı dua toplatıları düzenleyerek kendilerinin de askerlik görevinden muaf tutulmaları için Çar hükümetine dilekçe sunma kararı aldılar ve aralarından St. Petersburg’a gitmek üzere, Kars’tan Filip Şubin ve İvan Samarin, Erevan bölgesinden ise Simon Şubin ile İvan Holopof adında dört yaşlı kişiyi seçtiler. Bu kişiler uzun yolculuklar sonunda, 1900 yılının baharında olumsuz cevapla geri geldiler.

Kanada ve abd’ye göç

Bunun üzerine, Prigunılar Filip M. Şubin ile İvan G. Samarin’i, Postoyanıye denilen uyumlu Malakanlar ise Feodor T. Buçnef’i, 1000 kişilik bir göçmen gönderme talebiyle Kanada’ya inceleme yapmaya göndermek üzere seçtiler.5 Batum, sonra da Moskova’daki Kanada konsoloslukları vasıtasıyla ve Çardan aldıkları izinle İvan Samarin öncülüğünde göçe koyulan Malakan ve Duhoborlara Kanada’da 99 yıllığına askeri muafiyet tanınmış ve aile başına 160 akr toprak verilmişti.

1890 civarlarında ise askerlik görevi yine dayatılınca, Duhoborların üçte biri 1900 yıllarında Kanada’ya, ardından bazı Malakanlar ve çoğu Prigunı, aslında Kanada’ya gitmek amacıyla yola çıkmış olsalar da bir bölümü fikir değiştirerek Los Angeles’a (ABD) taşındı.6

Rus Emperyalizminin Karakteristikleri

Geleneksel olarak Rus emperyalizmi, askeri fetihler, siyasi-idari makamlar ve makro-ekonomik uyum ile belirlenen jeopolitik ve idari süreç olarak tanımlanır. Tarihçiler, merkezdeki Rusluğun sınır ötesinde de imparatorlukla aynı yönde hareket ettiğini öne sürerler. Birçok tarihçi Rus İmparatorluğu’nun genişlemesinde ve Rus egemenliğinin (siyasi, askeri, kültürel ve dilsel) sağlamlaşmasında, başka yerlerde zorla iskân ettirilen kesimler vasıtasıyla yayılan ulusal benliğin rolü olduğunda birleşirler. Rusya İmparatorluğu’na ait unsurlar olarak sınır boylarına göç etmiş olan milyonlarca yerleşimci, emperyal genişleme emellerinin farkında olmayarak çokuluslu, çokdinli bütün bir emperyal yapının inşaasında ve oluşumunda 9 etkin bir rol oynamışlardı.

Sınır bölgelerinin Rusya ile nasıl uyumlu olduğu ve kaldığı düşünüldüğünde gözden kaçan ve asıl anlaşılması gereken, bunun, Rusya’nın sınır bölgelerine taşınan ve orada imparatorluğun bir ucunda yaşayarak burada farklı halklarla iç içe, kültürel etkileşim içinde, yeni bir çevre, yeni bir ekonomik yapı, yeni bir toplum yapısı oluşturan göçmenlerin sayesinde olduğudur. Rus tarihçi Kluçevski, “Rus Tarihi Dersi” isimli çalışmasında, “Rusya tarihi, yerleşimler kurma tarihidir,” der. Solovlev ise, Rusya’nın Batı Avrupa karşısında geri kalmış olmasını, bir türlü olgunlaşamamasını sürekli koloniler oluşturma kaygısına ve bunu gerçekleştirme sürecine bağlar. Bu sürgünlerin ve yer değiştirmelerin bireysel olarak insanları nasıl etkilediği konusunda pek az bilgi vardır. Çünkü bol sayı ve yasa metinleri içeren kayıtlarda daha çok nüfus hareketinin demografik yönüne odaklanılmış, iskânolgusunun yerleşmeciler açısından ifade ettiği anlam ve neler yaşadıkları göz ardı edilmiştir. Devlet görevlileriyle yerli halk arasında bir alışveriş ilişkisinin ötesinde, Rus yerleşimciler aynı sahnenin hem aktörleri hem de üzerinde oyun oynanan üçüncü kol olarak yaşamsal bir rol oynamışlardı. Çarlık görevlileri bölgeyi yönetmek için sırtlarını bu “zararlı din karşıtları”na dayamak zorundaydılar; çünkü onların dışında Kafkasya’da Rusların sayısı çok azdı. Sürgün yerleşimciler ister istemez pek çok alanda Rusya’nın emperyalist amaçlarına hizmet etmiş oldular, karşılığında da bazı ayrıcalıklar elde ettiler. Bu ayrıcalıklara silah edinebilme, vergi indirimi ve bölge dışına seyahat ve ticaret izni dahildi. Sonuç olarak imparatorluğun ikinci sınıf unsurları Çarlık memurlarınca “örnek Rus yerleşimciler” sayıldı. Toplum dışına itilmiş kesimin örnek yerleşimcilere dönüştürülmesi gayreti değişimin yalnızca göçmenlere özgü olmadığını, Rus emperyalizminin de değişikliğe uğradığını ve Rusya’nın merkezi ile çevresinin çok hareketli bir sistemle karşılıklı etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. İç gerilimi çevrede doğan sorunlarla azaltma girişimlerinin de sürekliliği olmadı çünkü Rus İmparatorluğu hiçbir zaman kendini istenmeyen topluluklardan tam olarak koparamadı. Rus kökenli yerleşimciler ve Kafkasya’nın yerlileriyle kurulan ilişkiler sonucunda Rus emperyalizmi biçim değiştirdi.10 Şu bir gerçektir ki, Rusya İmparatorluğu ve daha sonraki SSCB, devlet ajanları, yerli halklar ve Rus yerleşimciler arasındaki ilişkilerden doğmuş ve beslenmiştir. Bu üçlü model, koloniyal tezlerin günümüzde değerlendirilmesinde kolonize eden ve kolonize edilen arasındaki baskıcı, yok etmeye, kesip çıkarmaya dayalı eğilimlerin gözlendiği Avrupa tipi emperyalizmden farklı olarak, dünyada uygulanabilirliği ile ilgili araştırmalarda alternatif bir görüş olarak ele alınmaktadır.11

1905-12 yılları arasında savaştan yılmış olan ve özellikle de askerlik görevinden kaçmak isteyen büyük bir grup Malakan ile Prigunıların çoğu Amerika'ya göç etmiş, Los Angeles civarına yerleşmiştir.7 Türk-Rus savaşları nedeniyle çok karışık olan Kars bölgesindeki Malakanlar, Duhoborlar ve Prigunilardan yarısı göç ederken, Kars'ta bazı köyler nüfuslarının %10'unu yitirmişlerdi.

Malakanların İnanç Dizgesi

Dinsel inanç olarak Ortodoks (GrekRus) kilisesine yakın olmakla birlikte, yukarıda anlatıldığı gibi Stundistlerin etkisiyle gelişen bu mezhepte (Tevrat'ın 1. Bölümü) önceliklidir; Zion (Sion) erektir. Tevrat kaynaklı Eski Ahit, dini ilkeleri belirlemekte önemli bir dayanaktır. Kendilerini Gerçek Ruhani Hıristiyanlar olarak gören Malakanlar İsa’nın Sion dağına ikinci kez geleceğini vaaz eder. İkona ve temsili Tanrı resimlerine tapınmazlar, bunu sapkınca ve yaşamla ilişkisiz sayarlar çünkü Tanrı değil, bir fikir tarafından yaratılmış olduklarına inanırlar. Her insanın ruhunda var olan ve yaşamını insanların içinde sürdüren, her an, her yerde olan bir Tanrı fikrini vaaz ederler. Bütün tapınma araçlarının dinden çıkarılması gerektiğine, simgelerin kutsal olmadığına inanır ve bunları kutsamanın, onlara inanç beslemenin puta tapınma ve yaratıcıya küfür olduğunu savunurlar.

Rus Emperyalizmi, Kafkasya’nın Ruslaştırılması, MalakanlarYapmacık ritüellere ve yoldan çıkmış saydıkları papazlık sistemine kapalı oluşları, açık kiliseleri ve inanç dizgeleri nedeniyle ve de ibadetlerinde dini yorumlama, tartışma gibi usulleri olduğundan, bazı kaynaklarda Rus Ortodoksluğunun Protestanları ya da Baptistleri olarak değerlendirilseler de tek kabul ettikleri sıfat, ''Evangel''i (Kutsal Kitap: İncil) temel aldıklarıdır. İbadetleri ‘‘Sobraniye’’ (Toplantı) adı verilen ve uzun bir masa etrafında bir araya gelerek din kitaplarındaki ayetlerin, bapların, mesellerin okunmasına, anlatılmasına, özgürce yorumlanıp tartışılmasına dayanır. Bu ayinler sırasında şarkılar, ilahiler büyük yer tutar, ardından kutsal gün şölenle kutlanır, dans edilir, yenir içilir. Malakanların dini inancı içinde yer alan en önemli öğelerden biri de “yürüyüş” (Pohod) adı verilen yer değiştirmedir. Köyden köye misafirliğe gider, vardıkları evlerde, “yeniden doğuş” dua toplantıları düzenleyerek ibadetlerini sürdürürlerdi. Bu dualar sırasında "Pohod" “yürüyüş” konusundaki tebliğler ve vaat edilmiş sığınak/yurt konuşulurdu. Bu toplantılarda tüm Malakan Prigunı cemaati köyün bir başından öteki ucuna dek yürüyüş kolları halinde yürüyüp, dua evine dönerdi. Buna "Ruhsal Manevralar" adı verilirdi.

Dışa sakin ve uyumlu görünüm sergilemelerine karşın, Malakanlar içten içe huzursuzdular ve Kafkasya’daki ikametlerinin nihai olmadığını düşünmekteydiler. Bu ruhsal durumun da, son sığınaklarına (Ubezişça) gitmek üzere her an hazır olmaları gerektiğini anımsatmak üzere onlara ruhen verilmiş, peygamberler tarafından indirilmiş olduğuna inanırlardı. Kimse bu düşüncelerin anlamını çözememiştir: Sığınağın neresi olduğu ve Yürüyüş’e ne zaman geçileceği bilinmese de, ''Yürüyüş'' ve ''Sığınağa ulaşma'' konusu Kafkasya çapında yer yer düzenlenen toplu "Ruhani" (Dukhovnıy) ibadetlerde durmadan yinelenmekteydi. Bu toplantılar sırasında, halkın içinde yer etmiş korku, kaçış isteği ve huzur bulunacak bir sığınak özlemi ilahiler ve şarkılarla da dile getirilmekteydi.

Yeni Türkiye’de Malakanlar

1919'da Kars'ta bir yerel hükümet meclisi kurulmuştu. Bu hükümetin parlementosuna her 10 bin seçmene karşılık 1 milletvekili olmak uzere 64 milletvekili seçilmişti. Bunlardan 60'ı Müslüman, 3'ü Rum, biri ise Kafkasya doğumlu bir Malakandı.

Ancak bu arada 1917 devrimi sonrasındaki belirsizlik döneminde Rusların boşalttığı Kars'ın Türkiye sınırı içinde kalmış olmasıyla biraz huzura kavuşan Malakanlar başta umutlandıysalar da, bu kez burada Bolşeviklerle ilişkide olmakla suçlandılar ve 20 Ocak 1921 tarihine dek Türkiye'yi terk etmedikleri takdirde askere alınmaları meclis kararıyla sabitleşti.8 Çok sayıda Malakan ve Prigunı Rusya'ya Rostov bölgesine taşındı Diplomatik girişimler ve notalar sonucu Kars ve Ardahan'a yerleşmiş olan Malakanlar ve Duhoborlara 1926'da Rusya Rostov bölgesindeki kıraç Sal'ski steplerinde toprak teklif edildi. Bölgedeki Duhoborların tamamı, Malakanların ise yüzde 90’ı geri dönmeyi kabul etti. 1930'larda Türkiye’deki ulusalcı hareket sonucunda Türk adı taşımayan herkesin bir Türk soyadı edinmesi zorunlu kılındı.

Yine 1959-1962 döneminde Manyas civarında yaşamakta olan Kazak Staroverler ile birlikte gerisin geriye Rusya’ya (bu kez Stavropol bölgesine) dönüş yaşandı. Malakanların bir bölümü Rusya’ya, bir kısmı da ABD’ye göçse de 1962’ye kadar Kars çevresindeki Çakmak (Çalgavur), Arpaçay, Meliköy, Zöhrap, Kağızman, Susuz, Taşlıca, Karakala köylerinde yaşamlarını sürdürdüler. Kars'taki Malakan köyleri sonraki on yılda üç köye indi Yalınçayir, Atçılar ve bugün adı Çalgavur olarak değiştirilen Çakmak. 1962'de Türkiye ve Rusya hükümeti arasında varılan bir anlaşma ile Malakanlar Stavropol'skiy Kray bölgesindeki kolhozların bünyesinde ya da Astrahan, Stavropol gibi kentlerde kendilerine önerilen evlere taşındılar. 1962-1964 arasında son Malakanlar da bölgeyi terk edince, Kars'ta 1970'lerde çok az sayıda Malakan ailesi kalmıştı. İstanbul gibi büyük kentlere göç etmiş olanların dışında bugün Kars'ta halen yerlilerle evlilik yapmış olan birkaç Malakan ve üçdört aile yaşamlarını sürdürmekte.

Dipnotlar

1-RGIA f.379 op. 1043, 1830-1837 II.I-lob

2-Rusya’nın Kafkasya’ya Girişi “Korkunç İvan’dan Devrim yıllarına’’ Editörü: Taras Huncak, New Brunswick Rutgers University Press 1974; John F. Bradley, The Russian Conquest of the Caucasus, London, Longmans and co. 1908; Tadeusz Schwietochovski, Russian Azerbaijan 1905-1920, The Shaping of National İdentity in a Muslim Community, Cambridge University Press 1985.

3-Malakanların göçü, doğu ve güney Avrupada kitlesel göçlerin zirveye çıkmasıyla aynı döneme denk gelir. 19. yüzyıl sonu öncesinde ve 20. yüzyıl başlarında Yeni Dünya’ya göçenlerin çoğu İngiltere, İskandinav ülkeleri ve Almanya kökenliydi.

4-Aile tutanakları üzerinde yapılan istatistiklere göre, 1880 ortalarında dinsel muhalif gruplar Kafkasya’daki Rus nüfusun beşte birini oluşturuyordu. Geri kalanın çoğu askerler ve aileleriydi. 1890 ile 1900 yılları arasında bu dinsel cemaatlerin Kafkasya’daki bu nüfus oranı Ortodoks Rusların daha yoğun bir biçimde buralara yerleşmeye başlamalarıyla büyük ölçüde azaldı. Bkz. D.L. İsmailzade, Ruskoe Krestianstvo v Zakavkaze, konets XIX I naçalo XX. Veka (Moskova İzdatelstvo Nauka,1982), Firuz Mostashari, Çarlık Rusyası Kolonizasyon Siyaseti, Ekonomik Değişim ve Azerbaycan Ulusunun Yaratılması: 1828-1905, Doktora tezi, Pensylvania Üniversitesi yayını, 1995.

5-P.V. Young, Pilgrims of Russian Town 1932, yeniden basım 1967, reprinted 1998.

6-Bkz. Berokoff: Bölüm 1, The Migration (Göç).

7-Berokoff: Chapter 1, The Migration

8-Kazım Karabekir, Anılar ve Erkan Karagöz, ''Kars ve Çevresinde Aydınlanma Hareketleri''

9-Bu farkında olmama durumunun sonraları çok bilinen istisnaları da olmuştu Bkz. Willard Sunderlan, Making the Empire, Colonists and Colonisation in Russia, 1800-1850, İndiana Üniversitesi, Doktora tezi, 1997; The Russian Review 52, Ekim 1993 sayısında, “Çarlık Rusyası’nda Köylülerin Devlet Tarafından 1805-1830 Yıllarında Yeniden İskanı”.

10-Tolstoy’un Rus ordusunun Kafkasya seferini anlatan ve Türkçeye Kazaklar, Hacı Murad adları altında çevrilmiş romanlarında bu olgu çok belirgindir.

11-Edward Said “Oryantalizm” NY 1979 ve “Kültür ve Emperyalizm” NY 1993, Ann Stooler and Frederick Cooper, Between Metropole and Colony.

Ludmila Denisenko

 

Kuzey Kafkasya için 1917 ile 1920 yılları arası, çok uluslu bölgenin geleceğinin çeşitli siyasi güçlerin sert çatışmaları ortamında belirlendiği önemli bir dönem olmuştur. Oluşan atmosfer, halklar, sınıflar ve sosyal tabakalarda tarihi bir hareketlilik meydana getirirken, sosyal gelişimi etkilemiş, tarihi sürecin normal akışını değiştirmiş, toplumun bölünmesine ve siyasi kutuplaşmalara sebep olmuştur. Hükümeti ele geçirmek için çetin bir mücadele başlamıştır.

1917 yılının Ekim sonu ve Kasım başında Petrograd, Moskova ve Rusya’nın diğer büyük sanayi merkezlerinde idare Bolşeviklerin eline geçmiştir.

25 Ekim 1917 tarihinde V.İ. Lenin, geçici hükümetin yıkıldığını ve idarenin Sovyetlerin eline geçtiğini ilan ettiği “Rusya vatandaşlarına” seslenişini kaleme almıştır. Fakat Rusya’nın birçok bölgesinde iktidar geçici hükümet taraftarlarının elinde kalmaya devam emiş, diğerlerinde ise poliarşi söz konusu olmuştur.

Bu dönemde Kuzey Kafkasya’da ve özellikle Tersk bölgesinde gergin bir ortam oluşmuştur. Burada 1917 yılının sonbaharında Bolşevikler ve karşıtları arasında çatışmalar meydana geliyor; sık sık belirli siyasi güçler ve istikrarı bozmayı amaçlayan kişilerin kışkırttığı etnik temelli çatışmalar ortaya çıkıyordu. Ocak 1918'de Bolşeviklerin Anayasa Komisyonu'nu lağvetmesinden sonra ülkede artan istikrarsızlık yerli hükümeti, ya Bolşevik denetimine tabi olmaya; veya Rusya’da uygun bir hükümet ilan edilene kadar bağımsızlık sloganı altında ayrılıkçılığa zorlamaktaydı. Çok uluslu bir bölgede istikrarın olmaması, iktidarın sıkça değişmesi, zıt amaç ve misyonlu çok sayıda grup ve siyasi akımın mevcudiyeti sayısız sorunlar yaratmaktaydı.

Sadece Kabardey ve Balkar’ın dahil olduğu Tersk bölgesinin Nalçik vilayetinde Şubat 1917 devriminden Mart 1920 tarihine kadar iktidar yaklaşık on kere değişmiştir.

Beyaz ordunun ana güçleri olan Rusya’nın güneyindeki Denikin’in Silahlı kuvvetlerinin yenilgiye uğratılmasından sonra Mart 1920 tarihinde Beyaz ordu kısmen Kuzey Kafkasya’dan Kafkasötesine; kısmen de Nisan 1920’de Genel komutanlığı Vrangel’in devraldığı Kırım’a çekilmişti.

1920 yılının sonbaharında Kafkasya halkları temsilcileri dahil yüzbinlerce Rusyalı Vrangel’in Rus ordusu birlikleriyle birlikte yer değiştirmek zorunda kalmıştır. İç savaş döneminde oluşturulan ve Sovyet hükümetine karşı acımasızca “bütün ve bölünmez Rusya” sloganı altında savaşan Don, Kuban ve Kabarda Terek, Osetya, Çerkes ve Çeçen atlı tümenleri, Dağıstan ve İnguş atlı tugayı, Karaçay ve Kumuk atlı alayı, Kozak kolordu ve tugaylarının Kafkasya subayları, savaşın bitimiyle bitimiyle Avrupa, Türkiye, İran, ABD ve diğer ülkelere göç etmiştir. Aralarında daha sonra mültecilerin aktif militanları olan Çar hükümeti ve Beyaz Ordu askeri adamları da bulunuyordu: Osetinlerden Dmitriy Abatsi ve Yakov Habay, Lazar Biçerah ve Konstantin Agoy; Adıgelerden Fedor Bekoviç-Çerkaskiy ve Mudar Anzor, Sultan Kılıç Girey, Sergei ve Kuçuk Ulagay; Dağıstanlılar Mikail Halil ve Hacı Murat Aratshan; İnguş Safarbek Malsagov ve diğerleri.

Kardeşin kardeşi kırdığı iç savaş Rusya’ya telafi edilemez insani kayıplar verdirmiş ve milyonlarca insan ölmüştür. Ülkedeki sosyo-siyasi istikrarsızlıktan, Sovyet hükümeti fikrini kabul etmeyen yüzbinlerce Rusyalı yurtdışına göç etmiş, ülke sınırları dışında kalmıştır.

1919-1921 yıllarında eski Çar rejimi ve yerel hükümet organları bürokratları –Geçici hükümet yanlıları, ayrıca 1917-1921 yıllarında Kuzey Kafkasya’da varolan “bağımsız devlet kuruluşları” Bolşeviklerden gizlenerek önce Gürcistan ve Azerbaycan’a, daha sonra da Türkiye’ye çekilmiştir. “Savaş ganimeti” ve “zapt edilmelerin” bittiği noktada, karanlık ahlaki çöküş, yani zorbalık ve soygunculuk kapısı açılmaktadır.

Tüm bunlar, Kuzey Kafkasya ve tüm güneyde, iç savaşın halkın acıklı kaderini yeni gözyaşları ve kanla doldurduğu, askeri ve siyasi akım ve “renklerin” şuurları karmakarışık ettiği ve “kurtarıcı” ile “düşman” kavramları arasındaki çizginin defalarca değiştiği, Kızıllar, Beyazlar ve Yeşillerin rol aldığı tüm “Rusya tiyatrosunda” gerçekleşmiştir....

”Hakikatler vicdanımızın uyumasına izin vermeden ve bizi çok derin pişmanlığa ve daha ziyade eksiksiz ve samimi bir yeniden doğuşa sevk ederek pis kokulu yaralarımızı kanatsın” (2) diye yazmıştır Denikin.

Rusya’yı terk eden mültecilerin önemli bir kısmını, Bolşeviklerle “hesapları” olan kararlı ve uzlaşmaz karşıtlar oluşturmuştur. Avrupa ve Asya’ya giden Rusyalı mülteciler İngiliz, Fransız, Polonya, Almanya ve Türkiye gizli servislerinin ilgisini çekmişlerdir. Bazı ülke hükümetleri Rus anti-devrimciler yardımı ile Sovyet hükümetini yıkma umudunu kesmemişler ve mültecilere maddi ve manevi destek sağlamışlardır. Sınırlarında Beyaz Ordu mensuplarına sığınma veren Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya, Finlandiya, Belçika, Romanya, Türkiye, İran, Çin, Çek ve Balkan ülkeleri dahil yabancı devletler, mültecilerin tüm ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu ülkelerin çoğu zaman gizli servis birimlerinin aktif katılımı ile öncelikle Sovyet Rusya’sına karşı sarsıcı eylemler yapmak için mülteci örgütleri kurulmaya başlanmıştır.

XX. yüzyılın 20-30’lı yıllarında KGB servis görevlilerinin yürüttüğü “Trest”, “Sindikat-2”, “Tarantella” ve diğer operasyonlar, uzlaşmaz beyaz mültecilerin bazı ülkelerin, özellikle İngiltere, Fransa, Polonya, Romanya, Almanya, Türkiye ve hatta Japonya’nın gizli servisleriyle sıkı bağlantıda bulunduğunu tespit etmiştir (3). Kuzey Kafkasya temsilcilerinin katıldığı Bolşevik iktidarına karşı en saldırgan ve uzlaşmaz teşkilatlar şunlardır:

Silahlı “General Pokrovskiy örgütü” (OGP). 1921 yılında Bulgaristan’da Denikin ordusunda eski komutan olan 32 yaşındaki tümgeneral Viktor Pokrovskiy tarafından kurulan bu örgüt, Rusya’ya çıkarma yapmayı amaçlayan uzlaşmaz subayları birleştirmiştir. Yönetiminde Buryak ve binbaşı Zolotarevskiy de bulunmakta, istihbarat işlerini general Babkin yürütmekte, İstanbul temsilcisi ise Çerkes binbaşı Kuçuk Ulagay (iç savaş döneminde Çerkes atlı alay komutanı, Beyaz orduluların Kuzey Kafkasya’da yenilgiye uğratılmasından sonra ise Kızıl ordunun cephe gerisinde faaliyet gösteren Beyaz-Yeşil müfreze komutanı) idi. OGP’nin Kafkasya’ya çıkartma kuvvetleri indirme girişimleri farklı nedenlerden dolayı başarılı olamamıştır. Silahlı gruplardan biri Türkiye sınırlarında Trabzon civarında dağıtılmış, diğeri pusuya düşürülmüş ve ortadan kaldırılmıştır.

Çıkartma girişimlerinin haricinde OGP, mülteciler arasında VÇK-GPU ajanlarını tespit etmeye çalışmış ve “geri dönüş” hareketiyle mücadele etmiştir. 1922 senesinde Bulgar jandarmaları tarafından Pokrovskiy’nin öldürülmesinden sonra örgüt aktif faaliyetine son vermiştir (4).

Aynı 1921 yılında İstanbul’da Denikin rejimindeki eski ulusal bölge yöneticileri, “Kuzey Kafkasya Dağlı Halklarını Kurtarma Milli Komitesini” kurmuştur. Örgüt, “Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Kurtarma Milli Komitesi” (KOGNSK) veya “Dağlık Monarşi Merkezi” (DMM) isimleriyle de bilinmektedir.

“Merkeze” (veya “komiteye”) Kuzey Kafkasya kökenli generaller dahil edilmiştir. Başkan : Yakov Gabaev (namı diğer Beta Habaev, Osetin);

Sekretar ve Başkan “Yoldaşı” knez Tembot Bekoviç-Çerkasskiy (namı diğer Fedor, Kabardey);

Kuban Çerkesleri Kılıç Sultan Girey (namı diğer Sultan Keleç-Girey) ve

Ulugay (belgelerden general Sergei Ulagay mı yoksa binbaşı Kuçuk Ulagay’dan mı söz edildiği anlaşılmamaktadır);

 

Dağıstanlı Mikail Halil (namı diğer Mikail Halil Paşa) vd. (5)

DMM, Fransa’da bulunan Yüksek Monarşi Birliği (YMB) ile sıkı temaslarda bulunmuş ve fiilen Kuzey Kafkasya şubesi konumunda olmuştur. 1923 senesinde Antant güçlerin Türkiye’den ihraç edilmesinden sonra “Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Kurtarma Milli Komitesi”nin birçok üyesi Avrupa’ya taşınmış ve “komite” (merkez) bağımsız faaliyetine son vermiştir.

1922 yılının sonunda Türkiye sınırlarında “Azerbaycan ve Dağlık Kuzey Kafkasya’yı Kurtarma Komitesi” kurulmuş, kısa süre sonra Kuzey Kafkasya grubu, Bekoviç-Çerkasskiy, Halil, Ulagay, Sultan Klıç-Girey vd general ve subayların dahil olduğu yukarıda zikredilen general Habayev yönetimindeki “Kuzey Kafkasya Birleşik Dağlılar Birliği” ve Ahmed Tsalikov (Osetin), Pşimaho Kotsev (Kabardey), Visan-Girey Cabağiyev (İnguş) ve Dağlık Cumhuriyeti’nin eski bürokratlarından oluşan “Dağlık Komitesi” olarak iki yeni örgüt şeklinde dağılmıştır. (6)

Müttefiklerin İstanbul’dan tahliye edilmesinden sonra Rusyalı mültecilerin de önemli bölümü Avrupa ülkelerine taşınmıştır. Rusyalı siyasi mültecilerin yurtdışındaki merkezleri faaliyetlerini önemli derecede canlandırmıştır. Birçoğunun içinde yeni gruplanmalar olmuş, değer yargıları yeniden gözden geçirilmiş, öncelik ve açılımları değişmiştir. 

XX. yüzyılın 20’li yıllarının başından itibaren Rus üniversitesi ve diğer öğretim kurumlarının bulunduğu Çekoslovakya’da Kuzey Kafkasya kökenli kişiler eğitim görmüştür. 1923 senesinde Çekoslovakya’da öğrenim gören öğrenciler “Çekoslovakya Kafkas Dağlıları Birliğini” (KDB) kurmuş, yöneticileri seçmiştir. Takip eden 1924 senesinde KDB üyelerinin Prag toplantısında Rusya karşıtı, milliyetçi eğilimli grup üstünlük kazanmış ve yönetime Kuzey Kafkasya ile ilgili radikal görüşe sahip kişiler gelmiştir (7).

Kasım 1926 tarihinde KDB temelinde onun vizyonunu temsil eden ayrılıkçı “Promethe” hareketi kuruldu. 19 Eylül 1935 tarihinde SKNS Milletler Ligi XVI. Asamble Başkanı E. Beneş adına “Rusya’nın ezilen halkları protestosu” yazısını göndermiştir. Yazıyı Kabardey-Balkar kökenli Tausultan Şakmanov imzalamıştır (18).

30’lı yıllarda en aktif örgütlerden biri, 1934-1939 yılları arasında Paris’te yayınlanan “Kuzey Kafkasya” (“özgür ulusal düşünce organı”) baş redaktörü A. Kantemir (Osetin) yönetiminde kurulan “Kuzey Kafkasya Halk Partisi”dir.(19)

Yukarıda belirtilen örgütlerin yanı sıra XX. yüzyılın 20-30’lı yıllarında çeşitli ülkelerde şu birlikler kurulmuştur:

Kuzey Kafkasya’nın askeri temsilcilerinin katıldığı ve binbaşı N. Bigayev (Osetin) yönetiminde “Kafkas Kardeşliği” (Çekoslovakya’da 20’li yıllarda kurulmuş ve 40’lı yıllara kadar faaliyet göstermiştir) (20).

“Tersk Milli Komitesi” (1920’li yılların başında Fransa’da kurulmuş ve Mayıs 1940’daki işgale kadar faaliyet göstermiştir).(21) Fransa’daki Kuzey Kafkasya Tersk bölgesi kökenli bazı kişileri birleştirmiştir. Fakat örgütün aktif siyasi faaliyeti, amaç ve misyonu ile ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır. Vakıf olarak kurulmuş olması muhtemeldir.

30’lı yılların sonunda, özellikle İkinci Dünya savaşının başlaması ile başta Avrupa’da olmak üzere Kuzey Kafkasyalı mülteciler arasında siyasi ayrılıklar derinleşmiştir. Faşist Almanya’nın SSCB ile yaklaşan savaş tehdidi Rusya diasporasında “uzlaşmazlar” (veya “bozgunculuk taraftarları”) ve “savunucular” dahil olmak üzere bazı kamplaşmalar oluşturmuştur. Hitler ile Sovyetler Birliği arasında yaklaşan savaş, sürecin “katalizatörü” olmuştur. Zira Avrupa’da (muhacirler dahil) pek az kimse çatışmanın yaklaştığından şüphe duymuş ve hatta İspanya ve Finlandiya şartlarında savaşın “genel provası yapılmıştır”. “Bozgunculuk taraftarlarının saflarına ROVS yöneticileri, faşist gruplar ve işgal öncesi tercihlerini yapan Sovyet hükümetine karşı çıkarak “Bolşeviklere karşı şeytanla bile olsa” anavatana gitmeye hazır olan “direnişçiler” katılmıştır.

Kuzey Kafkasya mültecileri arasında (Ukrayna, Kozak, Türkistan, Azerbaycan, Ermeni, Gürcü, Tatar v.d. milliyetçi gruplar arasında olduğu gibi) ayrışma biraz farklı prensibe göre gelişmiştir. Birçok milliyetçi siyasi mülteci teşkilatı, katılımcıları için temel taşı SSCB’ni etnik ve bölgesel bazda birkaç bağımsız devlet olarak parçalama fikri oluşturmuştur. 

Bununla birlikte mülteci temsilcileri, Sovyetlere zorla dahil edilen halkların kendilerine özgürlük ve bağımsızlık getiren “kurtarıcılara” her türlü yardımı yapacaklarını zannederek, Almanların Rusya’yı (SSCB) Bolşeviklerden kurtaracağını, Doğu’da kurtarma misyonunun yerine getirilmesinden sonra ise Almanların gideceğini ümit etmişlerdir. Önceden beri faal olan ve yeni kurulan mülteci teşkilatlarının birçok üyesi, SSCB’ni dağıtma ve kendi ulusal devletini kurma isteğiyle Nazilerle işbirliği yapmışlardır.

Rusyalı mültecilerin diğer bir kısmı “Rusya’nın savunulması gereken vatan olduğu” düşüncesini benimsemişlerdir (“savunucular”). Sovyet Rusyasının en sabit düşmanı general A.İ. Denikin bile savaşın başlaması ile SSCB aleyhine Almanlarla işbirliğine karşı çıkmıştır.

Dağlı mülteciler arasında da yeterli otoriteye sahip ve Bolşevikler olmadan Rusya’nın bütünlüğünü savunan teşkilat ve kişiler mevcuttu. Bu gruba Beyaz ordu bünyesinde savaşan bazı subaylar ve “Promethe” üyeleri dahil olmuştur.

Kabardeylerden Çar hükümeti generali Konstantin Nikolaevic Hagondokov (namı diğer Edig İsmailoviç Hagundokov, Edik İslamoviç) ailesi faşizmi kabul etmeyenlerin canlı timsali olmuştur.

İkinci Dünya savaşının başında Ahmed-Nebi Magoma’nın (Kuzey Kafkasya Avar bölgesinin eski yöneticisi) önderliğinde “Kuzey Kafkasya Milli Komitesi” (KKMK) kurulmuştur. KKMK bünyesine Alihan Kantemir ve Barasbi Baytugan (Osetya), A. Nebi Magoma (Dağıstan), Çar ordusu ve Beyaz ordunun eski subayları Adıge Sultan-Girey Keleç ve Ulagay Kuçuk, Fransız lejyonu subayları Daydaş Tukaev (Çeçenistan), Albogaçiev (İnguş), Murathan Nasruddin (Dağıstan) dahil olmuştur(22). 

”Komite” İkinci Dünya savaşı yıllarında Alman toplama kamplarındaki Sovyet askeri esirlerinin arasında bulunan Kuzey Kafkasya kökenlileri Almanların tarafına çekme konusunda aktif rol oynamıştır.

NOT

1 Kuzey Kafkasya ve Dağıstan Birleşik Dağlılar Birliği (1917-1918). Dağlık Cumhuriyeti (1918-1920):Vesikalar ve belgeler. Mahaçkala, 1994.
2 A.İ.Denikin. Güney Rusya’nın Silahlı Kuvvetleri (Rus isyanı). M., 1992, s. 390.
3 L.F.Sotskov. “Tarantella” operasyonu. M., 2001.
4 S.V.Volkov. Beyaz hareket. İç savaş ansiklopedisi. SPb., M., 2003, s. 376.
5 Federal Güvenlik Daire Arşivi, f. 5-6, l. 1, d. 37.
6 Kuzey Osetya tarihi. XX..yüzyıl. M., 2003, s. 299.
7 B.Baytugan. Kuzey Kafkasya’da milli kurtuluş hareketinin gelişim aşamaları // Tarih soruları. 2001. № 5. s. 20.
8 Y.İ.Murzahanov. Kuzey Kafkasya halkları bibliyografisi üzerine belgeler (1918-1941) // Canlı tarih. 1993. №3
9 B.Baytugan. Kuzey Kafkasya’da….s. 21.
10 a.g.m (adı geçen makale).
11 a.g.m., s. 22.
12 L.F.Sotskov. Bilinmeyen bölücülük : SD ve Abver hizmetinde / İstihbaratın gizli dosyalarından. M., 2003.
13 a.g.e. (adı geçen eser)
14 a.g.e.
15 a.g.e..
16 Federal Güvenlik Daire Arşivi, f. 5-6, l. 1, d. 122.
17 L.F.Sotskov. Bilinmeyen bölücülük
18 Y.İ.Murzahanov. Kabarda-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıge bibliyografisi için belgeler (1918-1940) // Elbrus. 1999. № 2. s. 335-374.
19 a.g.m.
20 S.V.Volkov. Beyaz hareket... s. 48.
21 a.g.e. s. 372.
22 Kuzey Osetya tarihi... s. 308.

Kaynak: http://www.zapravakbr.ru/newfile_117.htm
Tercüme: Kafkasevi

Eski Sovyet Ülkelerinde Etnik İlişkiler ve SorunlarEser, Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü tarafından 1998 yılında Rapor olarak hazırlanmıştır. Kitapta, Kuzey Kafkasya’da bulunan Dağıstan, inguşetya, Kuzey Osetya, Çeçenistan, Adıgey, Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes Cumhuriyetleri ve Rostov bölgesi, Krasnodar ve Stavropol eyaletleri incelenmiştir. Ayrıca Kuzey Kafkasya'daki gelişmeler açısından önemli bir aktör

Dünden Bugüne Kuzey KafkasyaKitap, esas itibariyle bir derleme niteliğindedir. Belirli bir varsayımı, hipotezi kanıtlama, ya da Kafkasya’yı belirli açılardan yorumlama kaygısı taşımamakta, belki bu amaçlar için gerekli ilk somut ve nesnel bilgileri derli toplu biçimde sunmaya çalışmaktadır.

Dağlar Yüreğimdir

Kasım 30, 2018

Dağlar YüreğimdirDağıstan, Kuzey Kafkasya’nın toplamı iki milyonu bulmayan nüfusunun yaklaşık 30 farklı dili konuştuğu mağrur ülkesi. Dünyada nüfusu bu kadar az olupta kendisinden bu kadar çok övgüyle bahsettiren başka halka rastlamak herhalde imkansızdır. Başını kötü gözlerden saklarcasına yada, bir başka alem ararcasına bulutlara gömmüş, muhteşem dağlarda yaratılmış bir başka alemin olmadığına

Cumartesi gününüzü burada bizlerle geçirmeyi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim. Ne dünyanın, ne Türkiye’nin, ne de Türk halkının öncelikli dış politika konularından birini Kafkasya oluşturmuyor. Türkiye’nin ve Türk halkının dış politika öncelikleri Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Ortadoğu’dur. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde son sınıf öğrencilerine “Kafkasya Politikaları” adlı bir ders veriyorum. 45 kişilik sınıfta Abhazya’nın haritadaki yerini bilen çıkmadı. 2005 yılında yayınlanan “Encyclopedia of Diasporas”da Kuzey Kafkasya yer almıyor. Halen Maykop’un deniz kenarında olup olmadığını bilmeyen Kuzey Kafkasya Kültür Derneği başkanları var. Kuzey Kafkasyalıların yüzde 95’i halen bir kere bile Kafkasya’ya turistik amaçla bile gitmemiş durumda. Türkiye’de “1915” tarihini herkes ezbere biliyor. Fakat, “1864” tarihini Türk toplumunda kaç kişi biliyor? Sokaktaki adam için “1864” birşey ifade ediyor mu? Sanmıyorum. Türk toplumu Kızılderilileri bile Kuzey Kafkasyalılardan daha fazla tanıyor ve sempati duyuyor.

Kısacası, Kuzey Kafkasya’dan sürgün ve soykırım sonucu vatanlarını terk etmek zorunda kalmış ve Türkiye’yi vatan olarak yaratmış insanların torunları dedelerinin geçmişine sahip çıkmıyor. Ne dünyaya ne de içinde yaşadığı topraklara, halka kendini ve Kuzey Kafkasya’yı tanıtmıyor. Bunu bilinçli veya bilinçsiz yapıyor ama sonuçta tanıtmıyor. Bu toplumun tek bildiği kendi arasında övünmektir.

Beslan ve Nalçık olaylarında bile bu toplumun kılı kıpırdamadı. Demek ki toplumun duyarlılığı kaybolmuş, beli kırılmış. Hedefsiz toplantı, yazı-çizi ve folklor ekipleri ile kendini oyalıyor, zaman geçiriyor. Gençlerinin geleceğini düşünmüyor, ata topraklarını görmeye bile gitmiyor. Başsız tavuk gibi ne yapacağını, ne politika üreteceğini, içinde yaşadığı toplum ve devlet ile ilişkilerini nasıl düzenleyeceğini bilmiyor. Kafalar kuma gömülmüş. Aysbergin her zaman su altında kalan kısmı olmak isteyen bir toplum yapısı var. İspanya’dan çıkartılan ve Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen bir avuç Türkiye musevisi bile Türkiye’yi vatan bildikleri ve Osmanlı Devleti onları kabul ettiği için “Şükran Günü” düzenlediler. Osmanlı Devleti’ne gelişlerinin 500. yılını 1989 yılında kutladılar. Kuzey Kafkasyalıların bu vatanla, bu devletle kavgaları yok. Bilakis Anadolu’nun vatanlaşmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda büyük katkıları var. Osmanlı Devleti bu toplumun süt annesi olmuştur. O zaman, bu halk ile bu devlet ile ilişkilerini yeniden düzenlemeli, kendini en azından Türkiye’deki Romanlar kadar tanıtmaktan çekinmemelidir. Artık, çekingenlik ve hedefsizlikten kurtulunmalıdır. Çağımız dialog çağıdır. Bir yandan Türkiye’de “Şükran Günü” düzenlenmeli, bir yandan da Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında dostluk köprüsü olunmalıdır.

Ayrıca, Kafkasya üzerine düzenlenen toplantılarda her zaman “Kafkasya’nın stratejik öneminin büyük olduğu” vurgulanmaktadır. Dünyada stratejik önemi olmayan ve bunu vurgulamayan hiçbir ülke görmedim. Türkiye de, Yemen de, Suudi Arabistan da, Almanya da stratejik önemini vurguluyor. Ne Türkiye’nin, ne AB’nin, ne ABD’nin, ne Rusya Federasyonu’nun ve ne de dünyanın başka ülkelerinin dış politika öncelikleri arasında Kafkasya bulunmamaktadır. O zaman, hem “stratejik önem” ve hem de “Kafkasya’nın stratejik öneminin büyük olduğu” hikayesinden vazgeçmekte yarar var vardır.

Kuzey Kafkasya Fiziki ve Siyasi Olarak Avrupa’dır

Kafkasya Avrasya’nın bir parçası değildir. Bu düşünce, Kafkasya’nın izlemesi gereken politikaya da aykırıdır.

Kafkasya hangi tanımla ortaya çıkmalıdır? Hangi tanım Kafkasya’nın politikasına, çıkarlarına hizmet eder? Bence, “Avrasya” tanımı Kafkasya’nın gelecek ile ilgili politikalarına hizmet etmez. “Avrupa” tanımı, “Kafkasya Avrupa’dadır” tanımı ve “Kafkasya Avrupa’nın Bir Parçasıdır” tanımı Kafkasya’nın gelecek ile ilgili politikalarına hizmet eder. Eğer, Kafkasya’nın Avrupa’nın bir parçası olduğu vurgulanırsa, örneğin, Adıgey’in Krasnodar’a bağlanma sorunun, 21 Mayıs 1864 Soykırım ve Sürgünü’nün, Çeçenistan’da akan kanın ve var olan savaşın Avrupa Evi’nin bir odasında olduğu, yapıldığı anlaşılır. Bundan dolayı Kafkasya’nın Avrupa’nın bir odası olduğu afişlerle bile vurgulanmalıdır. Afişlerde bile diyelim ki, “Avrupa’nın içinde bir yangın var, evinizin içinde bir oda yanıyor, o odanın adı da Çeçenistan”.

Kuzey Kafkasya fiziki ve siyasi olarak Avrupa’nın bir parçasıdır. Avrupa dediğimiz kıtanın sınırları Ural dağları ve Kuzey Kafkasya sıradağlarıdır. Yani, Kuzey Kafkasya zaten Avrupa’dır. Güney Kafkasya ise Türkiye’nin Anadolu kesimi gibi, fiziki olarak olmasa bile siyasi olarak Avrupa’nın bir parçasıdır. Nitekim, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan Avrupa Konseyi üyesidir. Ulusal hedefleri Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya üye olmaktır. Özetleyecek olursak, Kafkasya batıdan doğuya doğru bölgeyi ikiye ayıran Kafkas sıradağlarıyla Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Coğrafî olarak, Kafkas sıradağlarının kuzeyinde yer alan Kuzey Kafkasya Avrupa kıtasında, güneyinde yer alan Güney Kafkasya ise Asya kıtasında yer almaktadır. Siyasî olarak ise Kafkasya’nın tamamı Avrupa’nın bir parçasıdır.

Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılmasından sonra Kafkasya’da: Kuzeybatıdan kuzeydoğuya doğru Rostov Vilayeti (Oblastı), Krasnodar ve Stavropol Bölgesi (Kray’ı), Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar (Kabardey-Malkar), Kuzey Osetya (Alanya), İnguşetya, -de facto bağımsız- Çeçenistan (İçkeriya) ve Dağıstan Federe Cumhuriyetlerini kapsayan Rusya Federasyonu yer almaktadır. Güneybatıdan güneydoğuya doğru -de facto bağımsız- Abhazya, Acaristan ve -özerk bölge statüsü kaldırılmış, de facto Gürcistan’dan ayrılmış- Güney Osetya’yı kapsayan Gürcistan; Nahçıvan ve -Ermenistan işgali altında bulunan, Azerbaycan tarafından özerk bölge statüsü kaldırılmış, de facto bağımsız- Dağlık (Yukarı) Karabağ’ı kapsayan Azerbaycan ve Ermenistan bulunmaktadır. Don nehiri bölgenin kuzey sınırını, Aras nehiri ise bölgenin güney sınırını oluşturmaktadır. Bazı araştırmacılar, Kuban nehirini Kafkasya’nın kuzey sınırı olarak almaktadır. Böyle bir sınırlama da Rostov vilayeti (Oblastı) Kafkasya dışında bırakılmaktadır.

Kuzey Kafkasya siyasi ve fiziki olarak zaten Avrupa’nın bir parçası iken, Avrasya tanımı üzerinde neden duruyoruz? Bunun Kafkasya’ya ne gibi bir faydası var? Anlamıyorum. Kuzey Kafkasya Avrupa’nın, uygar bir dünyanın parçası olduğunu neden vurgulamaktan çekiniyor? Bu özellikle vurgulanmalıdır. Ayrıca, 1991’de Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasına kadar adı “Balkanlar” olan bölge artık “Güneydoğu Avrupa” olarak da nitelendirilmeye başlanmıştır. Avrupa’nın bir parçası olan Batı Karadeniz’e yani Balkanlara artık “Güneydoğu Avrupa” deniyorsa, Avrupa’nın bir parçası olan Doğu Karadeniz’e yani Kafkasya’ya da “Uzakdoğu Avrupa” diyelim ve böylece Kafkasya’nın Avrupa’nın bir parçası olduğunu, Avrupa’nın içinde olduğunu vurgulayalım. Bu terimi yerleştirmeye çalışalım.

Avrasya neresidir? Avrasya, aslında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Sovyetler Birliği’ne verilen bir tanımdır. Aynı zamanda “Avrasya” esnek bir tanımdır. Günümüzde herkes kendi Avrasyasını yaratmaya çalışmaktadır. Eğer Moskova’ya gidip doğalgaz heya müteahhitlik anlaşması imzalamaya çalışacaksa, Avrasyalı olunduğu vurgulanabilir. Ancak, günümüz dünyasından ve uluslararası kuruluşlardan Kafkasya halkları olarak bir şeyler talep edilecekse Avrupalı olunduğu vurgulanmalıdır. Günümüzde “Avrasya” tanımını kullananlar genelde Putin yönetimi ve bu yönetime destek verenlerdir. Nitekim, Rusya Federasyonu’nda Sovyetler Birliği sonrası Avrasya kimliğinin siyasi alt yapısının yeniden yapılandırılması Putin’in Devlet Başkanlığı döneminde oluşmuştur. Felsefi temelleri Batı Avrupa’da iki dünya savaşı arasında mülteci durumunda bulunan Rus aydınları tarafından oluşturulan “Avrasyacılık” düşüncesi, 2000’li yılların Rus aydınları tarafından Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası hem Rusya’nın federal yapısını muhafaza edecek, hem eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında ve hem de Türkiye’den Çin’e kadar Asya kıtasındaki komşu ülkelerle ortak payda yaratacak yeni bir zemin arayışı olarak görülmeye başlanmıştır. Rus aydınlarının söz konusu bakış açısının Moskova’daki karar alıcılar tarafından da giderek benimsendiği ve devlet politikası haline geldiği iddia edilebilir. Moskova’nın Sovyetler Birliği devrinde ‘Sovyet İnsanı’ ve ‘Sovyet Halkı’ yaratma projesinin 21. yüzyıla uyarlanmış biçiminin ‘Avrasya İnsanı’ oluşturmak olup olmadığını da düşünmek gerekmektedir. Bu bağlamda, Moskova yönetiminin ülke içinde ve dışında ‘Avrasyacılık ve Avrasya Ortak Evi’ temelinde ortak bir payda yaratmak için yeni bir arayışa girdiği iddia edilebilir. Moskova yönetiminin Ankara ile imzaladığı Avrasya İşbirliği Eylem Planı deneyimi ışığında ilk adımda İran ve Hindistan olmak üzere Asya’da bulunan ülkelerle benzer anlaşmalar yapması beklenmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı dahil olmak üzere, dünyanın şu anda görmekte olduğu Kafkasya, Güney Kafkasya’dır. Yani, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan. “Kafkasya deyince Güney Kafkasya anlaşılmaz, orası Transkafkasyadır, orası Zakafkasyadır, orası Kafkasyaötesidir, asıl Kafkasya ise Kuzey Kafkasya’dır vb.” gibi sözleri biz kendimiz söylüyor, kendimiz dinliyoruz. Aynen bu toplantı gibi. Nitekim, şu anda salondakilerin yüzde yüze yakını “Çerkes” kökenlidir. Ya da moda deyimle “Kafkas” kökenlidir. Bu toplum genelde iman tazeleme toplantıları yapmaktadır ve birbirini tarih konusunda, geçmişleri konusunda daha da motive ederek günü kapatmaktadır. Bence, bunları kapatmak ve bırakmak lâzım. Köylerde kentli gibi yaşamayı başarabilen bu toplum, kentlerde köylü zihniyeti ile yaşamayı bırakmalıdır.

Şimdi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Rusya Federasyonu’nun oluşmasıyla birlikte karşımıza nasıl bir Kafkasya çıktı? Kuzey Kafkasya’da batıdan doğuya doğru federe cumhuriyetlerin yer aldığı bir coğrafya. Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Kuzey Osetya, İnguşetya, Çeçenistan ve Dağıstan. Rusya Federasyonu böyle bir Kafkasya’yı istemedi ve karşımıza Putin döneminde böyle bir Kafkasya haritası çıktı. Yani nedir? Artık, “Kuzey Kafkasya” yok. Zaten, dünya “Güney Kafkasya”yı “Kafkasya” olarak kabul ediyor. Kuzey Kafkasya diasporası da son on yılda sivil toplum kuruluşlarının adından “Kuzey”i çıkardı ve sadece “Kafkasya” kaldı. “Kuzey Kafkasya Kültür Derneği”nin adı “Kafkas Derneği” oldu. Bu “Kafkas” neresidir? Kuzey Kafkasya mı? Ermenistan mı? Gürcistan mı? Azerbaycan mı? Yoksa hepsi mi? Belli değil. Aynı diaspora “Çerkes” terimi yerine de “Kafkas” terimini kullanmayı daha az riskli bulmaktadır. Peki, Putin dönemi Rusyasında ne oldu? Zaten dünya ve diapora tarafından da kullanılmamaya başlanılan “Kuzey Kafkasya” terimi kaldırıldı ve onun yerine “Güney Rusya” terimi resmen getirildi. 23 Haziran 2000 tarihli yasayla Rusya Federasyonu yedi bölgeye ayrıldı ve Kuzey Kafkasya Federe Bölgesi’nin adı Güney (Yujniy) Bölgesi olarak değiştirildi. Söz konusu idarî değişiklik öncesi Rusya Federasyonu’nun idarî yapısında, Kuzey Kafkasya’nın kuzey sınırını Rostov Vilayeti (Oblastı)’nin kuzeyinden geçen Don nehiri oluştururken, söz konusu bölgeye, eski idarî birimler yanında Kalmukya Cumhuriyeti ve Volgagrad Vilayeti (Oblastı) bağlanmıştır. Neden böyle bir haritaya, böyle bir değişikliğe ihtiyaç duyuldu? Rusya Federasyonu Kuzey Kafkasya’nın yani yeni deyimle Güney Rusya’nın sınırlarını kuzeye doğru kaydırarak, otokton (yerel) halkların Slav (Rus, Ukrain, Kosak) halklarla arasındaki nüfus oranını Slav halkların lehine değiştirmiş oldu. Ayrıca, tarihsel bir isim olan “Kuzey Kafkasya” ismini tarihten sildi. Bundan sonra “Rusya’nın güneyi”, yani “Güney Rusya” var. Bunu artık medyada da sıkça bu şekilde duymaya başladık.

Tabii, Rusya bu noktaya yavaş yavaş geldi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası birkaç yıl sonra, 1993’de Moskova’nın “Yakın Çevre Doktrini”ni yayınladığını görüyoruz. Yakın Çevre Doktrini diyor ki, “Rusya Federasyonu dışında kalan ve eski Sovyetler Birliği sınırları içindeki diğer cumhuriyetlerdeki söz hakkı benimdir”. Batı dünyası Moskova’nın bu isteğine “Tamam” dedi. Fakat, 11 Eylül 2001 olayları sonrasında ABD’nin Baltıklara, Kafkasya ve Orta Asya’ya, yani eski Sovyet topraklarına askeri olarak yerleşmeye başlamsıyla birlikte bu “Yakın Çevre Doktrini”nin çöpe atıldığını görüyoruz. Böylece, 1999 yılında iktidara gelen Putin döneminde, Batı dünyası ve bütün dinamikler daha sert bir Rusya Federasyonu bekler iken, Batı’ya karşı daha yumuşak ve Batı’nın eski Sovyet topraklarına girişine daha elverişli bir Rusya Federasyonu’nun ortaya çıktığını görüyoruz. Tabii, Putin’in kendi oligark yapısını sağlamlaştırmanın dışında, kendi çevresinde fazla etkili olamadığını görmekteyiz.

Kuzey Kafkasya’ya Putin dönemi nasıl yansımıştır? Kendi dinamiklerine nasıl yansımıştır? İşte Çeçenistan. Rusya Federasyonu, Çeçenistan dosyasını başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelerin önüne koyarken sürekli olarak bir ülke (Çeçenistan) ve bir halk (Çeçen) adını terör ile aynı eşdeğer tutmaktadır. Bir ülkenin içinde terör örgütleri olabilir, bir halkın içinden terör örgütleri veya teröristler çıkabilir. Ancak, bir ülkenin adını (Çeçenistan) terör ve bir halkın (Çeçen) tamamını terörist görmek var olan soykırımı legal zemine taşıma çabasından ibaret olarak değerlendirilmelidir. Çeçenistan’da kirli savaş devam ediyor. Çeçenistan’ı yakından takip eden gözlemciler, Rus ordusundan yapılan açıklamalarda Rus askeri kayıplarının küçültülerek yansıtıldığı ve ölen askerlerin yaralı olarak duyurulduğuna dikkat çekmektedirler. Kuzey Kafkasya’nın ortasında 15 bin km2 yüzölçümünün yaklaşık 1/3’ü dağlık araziden oluşan, savaş öncesi 1 milyon nüfusa sahip küçük ve güney bölgesi hariç coğrafi açıdan ele geçirilmesi kolay olan bir ülke olan Çeçenistan’da Moskova yönetimin 1994’den beri aralıklarla süren savaşta kontrolü sağlayamaması dikkat çekicidir. Çeçen halkının genel durumuna bakıldığında savaş öncesi 1 milyon nufusa sahip Çeçenistan’da 1994’ten beri 250 bin kişi hayatını kaybetmiş, 80 bin kişi illegal tecrit kamplarında tutulmuş ve 12 bin kişi kaybolmuştur. İkinci savaşın başladığı Eylül 1999’dan beri ise 130 bin kişi hayatını kaybetmiş, 16 bin kişi illegal tecrit kamplarında tutulmuş ve 10 bin kişi kaybolmuştur. Yani mevcut durumu tercüme edersek, Çeçenistan, Kayseri büyüklüğünde bir yerdir. 1/3’ünü kapsayan dağlık arazi dışındaki coğrafya, Konya ovası gibi düzlük bir yerdir. Rusya yaklaşık 100 bin civarındaki askeri gücüyle bu coğrafyaya egemen olamadığını iddia ediyor. Yani, m²’ye yaklaşık altı asker düşüyor. Bu durumda, artık mevcut savaşın “Çeçenistan savaşının devamından istifade eden ve Rusya Federasyonu’nun demokratikleşmesini istemeyen, yükselen petrol ve doğal gaz fiyatları ile beslenen oligark yapının devamını isteyen güçlerin bir savaşı” olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü, gerçek Çeçenistan Savaşı artık bitmiştir. Devam eden kirli savaştır. Çeçen halkını figüran olarak kullanmaya devam etmek isteyen güçlerin ajan provakatörlerle kolkola yürüttükleri bir savaştır. Rusya Federasyonu içerisindeki demokratik yapıların sesini bu savaşı gerekçe göstererek kısmak isteyenlerin savaşıdır.

Putin Döneminde Ortaya Çıkan İki Yasanın Yansımaları

Putin döneminde Kuzey Kafkasya’yı ilgilendiren, 2001 yıllarında ortaya çıkan iki yasa daha vardır. 28 Haziran 2001’de Rusya Federasyonu Duması’nda kabul edilen “Rusya Federasyonu’na Kabul ve Onun Terkibinde Yeni Sujelerin Oluşturulması İle İlgili Yasa” tasarısı ile yabancı bir devletin veya onun bir bölümünün Rusya Federasyonu ile birleşebilmesine olanak tanınmıştır. Yani, “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun içinde olup, yani eski Sovyetler Birliği topraklarında olup, Rusya Federasyonu dışında kalan sujeler, yani özerk bölge ve cumhuriyetler parlamentoları veya halk oylaması ile karar aldıkları taktirde Rusya Federasyonu ile birleşebilirler”. Söz konusu yasada Rusya Federasyonu ile söz konusu birimin ortak sınırının olması da aranmamaktadır. Söz konusu yasa ve Federasyon Konseyi ve Devlet Başkanlığı tarafından onaylandığı takdirde, bu yasaya dayanarak Abhazya, Güney Osetya, Moldova’nın Trans Dinyester bölgesi, Dağlık (Yukarı) Karabağ ve hatta isterse Gürcistan’ın Cavahetya bölgesi Rusya Federasyonu ile birleşebilecektir.

Bu yasa taslağı beklemede. Neyi bekliyor? Biraz sonra göreceğiz. Ayrıca, Rusya Federasyonu’nun 2001 yılı sonrası, kendi toprakları dışında olup, kendi topraklarından göçen halkların kurduğu Sivil Toplum Kuruluşlarını da tehdit algılamasına da aldığını görüyoruz. Bu yasa çıkmıştır.

Yasa Neyi Bekliyor?

İçeriği “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun içinde olup, yani eski Sovyetler Birliği topraklarında olup, Rusya Federasyonu dışında kalan sujeler, yani özerk bölge ve cumhuriyetler parlamentoları veya halk oylaması ile karar aldıkları taktirde Rusya Federasyonu ile birleşebilirler” olan söz konusu yasa taslağı neden bekletiliyor? Bu yasa taslağını anlamak için Kafkasya dışında bir yere bakmak gerekiyor. Yani Balkanlar’a. Kosova’nın bağımsızlığa hazırlandığını görüyoruz. Arkasındaki güç, Amerika Birleşik Devletleri. Kosova bir domino taşının ilk parçası olacak. Zaten, Sırbistan-Karadağ’ın “Karadağ” parçası bağımsızlığa yöneldi bile. Tabii şimdi uluslararası toplantılarda da “fiilen devlet olan yapıların toplu halde bağımsızlığa kavuşturulması” yavaş yavaş işlenmeye başlandı. Bu bir paket hazırlığıdır. ABD, Kosova’yı Birleşmiş Milletler’e götürürse, Rusya’da Abhazya’yı götürecektir. Güney Osetya ise parlamento kararıyla Rusya Federasyonu’na bağlanabilecektir. Biraz önce dediğim gibi dünyada resmen tanınmayan küçük devlet veya devletçikler de bu paket içinde yer alabilir. Örneğin, Ermenistan ve Fransa da Dağlık Karabağ’ı böyle bir paketin içine sokmaya uğraşmaya başlamıştır.

Önce NATO, sonra Avrupa Birliği…

Bu yüzden, özellikle Abhazya için süre giderek kısalıyor.

Kuzeybatı Kafkasyanın Jeopolitiği’nde Değişim

Karadeniz’de Sovyetler’in dağılması sonrası Rusya Federasyonu’nun sınırlarına baktığımız zaman, yalnızca Kuzeybatı Kafkasya’ya sıkıştığını görüyoruz. Yani, Karadeniz’de Türkiye dışındaki bütün devletler 1991 öncesinde Moskova’nın kontrolündeyken, şimdi sadece Kuzeybatı Kafkasya Rusya Federasyonu’nun elindedir. Günümüzde Rusya Federasyonu dışındaki bütün ülkeler Rusya Federasyonu’ndan giderek uzaklaşmak isteyen ve Avrupa-Atlantik dünyasıyla bütünleşme arzusu içinde olan ülkelerdir. Bunlar, bir güvenlik şemsiyesi olarak gördükleri NATO’ya, Rusya Federasyonu’nun kendisini toparlaması sonrası buraya dönmesini engellemek için girmek istiyorlar. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyet korkusuyla NATO’nun kucağına doğru gitmesi gibi. Bir ekonomik güvence olarak da AB’ye girmek istiyorlar. Nitekim, NATO üyesi olan Romanya ve Bulgaristan 2007 yılında AB üyesi oldu. Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan AB’ye girmek istiyor. Batı’ya dönük sivil darbelerin, Turuncu Devrimlerin de bu ülkelerde gerçekleştiğini görüyoruz.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Avrupa-Atlantik dünyasının Kafkasya’ya yıldan yıla daha fazla nüfuz etmesi ile birlikte Kafkasya’da yeni bir tarihin yazılmaya başlandığını ve Kafkasya tarihinde görülmemiş iki önemli gücün (ABD ve Avrupa Birliği) bölgeyi etkilemeye başladığını görmek gerekmektedir. Nitekim, Kafkasya’nın güneyinde yer alan üç eski Sovyet cumhuriyeti (Özellikle Gürcistan ve sonra Azerbaycan) Rusya Federasyonu’ndan uzaklaşarak Avrupa-Atlantik dünyasına yakınlaşmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası, Karadeniz kıyılarında dört yeni devlet (Moldova, Ukrayna, Rusya Federasyonu, Gürcistan) ortaya çıkmıştır. Moskova, Karadeniz’de önemli limanlarını (Odessa, Mariupul, İllisevsk vb.) kaybetmiştir. Karadeniz kıyısındaki Doğu Bloku’nun parçaları olan Bulgaristan ve Romanya NATO ve Avrupa Birliği’ne doğru kaymıştır. Böylece, Sovyetler Birliği döneminde Sovyet denizi olan Karadeniz, günümüzde Avrupa-Atlantik denizi olma yolunda ilerlemeye başlamıştır. Gürcistan’da Kadife (Gül) Devrimi, Azerbaycan’da Haydar Aliyev’in vefatı, Ukrayna’da Turuncu Devrim, değişim ve kimlik isteminde ısrarcı olan Abhazya’da meydana gelen Sessiz Devrim, Gürcistan ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’e esen Batı yanlısı rüzgarlar, Karadeniz ve Kafkasya’da eski Sovyet yönetici sınıfından gelmeyen, daha genç ama deneyimsiz ve Avrupa-Atlantik dünyasına daha açık iktidarlar döneminin başlaması, Kuzeybatı Kafkasya’da jeopolitik değişime zemin hazırlayacak bir sürecin halkaları olmaya başlamıştır.

O zaman şunu düşünebilir miyiz? Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, son on beş yılda meydana gelen söz konusu gelişmeler sonucunda Kuzeybatı Kafkasya, Rusya Federasyonu’nun Karadeniz’e tek çıkış kapısı durumuna gelmiştir. Böylece, Rusya Federasyonu’nun tahıl (buğday, mısır), tütün, sebze ve meyve gereksinimini karşılayan en önemli bölgesi ve enerji hatlarının (Bakü-Novorosisk, Tengiz-Novorosisk/CPC ve Mavi Akım) geçiş bölgesi olan Kuzeybatı Kafkasya’nın Moskova açısından taşıdığı jeostratejik önem, Çarlık Rusyası döneminden bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Bu durumda Moskova, Kuzeybatı Kafkasya’nın elinden çıkmaması için Kuzeybatı Kafkasya’yı yeniden diazyn etmek isteyecek mi? Ben olsam ederdim. Çünkü bu bölgeyi en aşağı önümüzdeki yüzyıllarda da elinde tutmak isteyecektir. Şu anda bu bölgenin, Kuzeybatı Kafkasya’nın aydınları yukarıda Ukrayna-Kiev, aşağıda Gürcistan-Tiflis’de yaşıyorlar. Tiflis’ten taksi tutup iki saat kuzeye çıktığınızda Kuzey Kafkasya sınırına geliyorsunuz. Yani Ankara ile İstanbul’dan daha yakın birbirine. Karadeniz’in kuzey kıyısında bulunan ve Polonya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan Ukrayna ile Türkiye ve Karadeniz’e komşu Gürcistan arasında kalan Kuzeybatı Kafkasya’nın bu iki ülkede ve aynı zamanda Karadeniz’de meydana gelen Batı yanlısı değişim rüzgarlarından etkilenmemesi mümkün değildir. Çünkü, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği devirleri dahil olmak üzere günümüzde Gürcistan’ın başkenti Tiflis ve Ukrayna’nın başkenti Kiev, Kuzeybatı Kafkasyalı (Abhaz, Abazin, Adige (Kabardey vb.), Karaçay-Balkar, vb.) aydınların toplandığı, örgütlendiği ve düşünce hareketlerinden etkilendiği iki ana merkez olmuştur. Kiev’e ve Tiflis’e gittiğiniz zaman Kuzey Kafkasya aydınlarının buralarda oturup tartıştığını, kitaplarını yayınladığını, gazeteler çıkardığını da görüyorsunuz. Bu nedenle, Karadeniz ile birlikte Tiflis ve Kiev’de farklı rüzgarların esmesi Kuzeybatı Kafkasya’yı etkilemekte, Kuzeybatı Kafkasya halklarının değişim ve kimlik taleplerini güçlendirmektedir. Söz konusu değişim ve kimlik taleplerindeki hareketlenmenin önümüzdeki yıllarda artarak sürme olasılığı bölgeye egemen olan Moskova’nın Kuzeybatı Kafkasya’ya yönelik politikasını yenilemesine yol açmaktadır. Kiev ve Tiflis’deki bu durum Kuzey Kafkasya’yı nasıl etkileyecek? Daha doğrusu bu durum Moskova’yı nasıl rahatsız edecek? Bunun için bu bölgenin yeniden dizayn edilmesi lazım.

Adıgey Feshedilmeyecek, İçi Boşaltılacaktır!

2005 yılından itibaren giderek yoğunlaşan Adıgey’in federatif yapısının ortadan kaldırılması çabalarını da ben söz konusu analiz içinde görüyorum. Fakat benim şahsi kanaatim, ilk tartışmalar Adıgey diasporasının tepkisini de ölçmek için açılmıştır. Görüldüki, Adıgey diasporası ve diasporanın sivil toplum kuruluşları Adıgey’in otonom yapısının, federatif yapısının değiştirilmesine fazla duyarlı değildir. Bu ortaya çıkmıştır. Aslında diaspora, Kuzey Kafkasya’daki siyasi içerikli hiçbir olaya duyarlı değildir. Çeçenistan Savaşı’na da, Beslan baskınına da, Nalçık olaylarına da duyarlılık göstermemiştir. Peki, ne yapılacak? Adıgey’in statüsü değiştirilecek mi? Benim şahsi kanaatim, değiştirilmeyecek. Fakat bu bölge içinden boşaltılacak. Etnik yapısı Slavların lehine değiştirilecek. Diasporanın zaten oldukça cılız olan dönüş hareketi tamamen engellenecek. Yerleşmiş olanlarında, sadece iş yapmak amacıyla bulunanlarında rahatsız edilmesine devam edilecek. Ancak, isimler ve tabelalar ise yerinde duracak. İşte Nalçık olayları bunun birinci perdesi. Bunun arkasından Karaçay-Çerkes’de, belki Maykop’ta da benzer olaylar olabilir. Nedir bu olaylar? Bir radikal dini örgütlenme görüntüsü altında, devlet terörü bu bölgelere sokuluyor ve bölge istikrarsızlaştırılıyor. Arkasından da bölgeye asker sokulması, yerleştirilmesi için, sıkı yönetim için uygun ortam yaratılıyor. Demokratik ortam bölgeden çekilip alınıyor. Terör ortamı yaratılarak yerel milliyetçi çevrelerin ve aklıselim insanların reaksiyon göstermesinin önü kesiliyor. Operasyon düzenlenmesi için bir zemin oluşturuluyor. Nalçik’de bu oyun gayet başarılı bir biçimde uygulandı.

Kuzeybatı Kafkasya’nın Gürcistan-Ukrayna-Karadeniz üçgeni arasında sıkışmasından ve Avrupa-Atlantik eksenine doğru kaymasından kaygılanan Rusya Federasyonu, bu sıkışmışlığı çözmek için askeri çözüm dışında bir başka yol bulamamaktadır. Her on-on beş yılda bir Moskova tarafından bu oyunun Kuzey Kafkasya’nın bir yerinde oynandığı, 1990’lı yıllarda yerel milliyetçi hareketleri kışkırtarak ezdiği, söz konusu senaryonun 2005’den itibaren siyasi islami hareketler için oynanmaya başlandığı, böylece istikrarsızlaştırılan Kuzeybatı Kafkasya’ya ordunun günlük yaşamı kontrol altına aldığı iddiaları ortaya atılmaktadır.

Nalçık Olaylarının Perde Arkası

Kuzeybatı Kafkasya’da, Rusya Federasyonu içinde bir federe cumhuriyet olan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçık’ın huzuru ve sakinliği 13 Ekim 2005 tarihinde 250 kadar silahlı radikal müslüman gencin Nalçık’a girmesi ile birlikte sona ermiştir. Büyük çoğunluğu askerlik veya gerilla eğitimi görmemiş olan ve hayatlarında ilk defa eli silah tutan bu gençler, başkentte bulunan başta FSB merkezi ve karakollar olmak üzere sedece ordu ve polis merkezlerinin bulunduğu on beş ayrı noktaya saldırıda bulunmuşlardır. Başkente girmeden önce sivil halkı uyaran bu gençlerin çoğu silahlarını ateşleyemeden ve binalara bile giremeden öldürülmüşlerdir. Olaylar sırasında 50 genç ve 40 sivil hayatını kaybetmiştir.

Kabardey-Balkar polisinin ve federal ordunun bu gençlerin geleceğinden haberi bulunuyordu. Bunun için, başkenti oluşturan üç mahallenin karakollarına muhtemel çatışmaya hazırlık amacıyla silah stoku yapılmıştı. 13 Ekim’den iki hafta önce 58. ordu birlikleri bölgedeki beş federe cumhuriyeti kapsayacak şekilde anti-terör tatbikatı yapmıştı. Nalçık’ın içine, dışına ve bina üzerlerine askerler yerleştirilmişti. Söz konusu hazırlıkların yapıldığını Nalçık halkı da biliyordu. Olaylardan önce kentte sessizce bir bekleyiş vardı. 13-14 Ekim tarihleri arasında meydana gelen olaylardan sonra bu gençlerin Nalçık’tan canlı çıkamayacağını da herkes biliyordu. Çoğunluğu yirmili yaşları geçmemiş olan bu gençlerin ailelerine bıraktığı ve “mevcut düzene karşı çıkmak istediklerini” belirttikleri vasiyetnameler de “şehit” olmak için bu saldırıyı yaptıklarını gösteriyordu.

1990’lı yılların başında Kuzeybatı Kafkasya’da siyasi islam hareketi yoktu. Bu bölgedeki yerel (otokton) halkların milliyetçilik hareketleri vardı. Yerel milliyetçilik hareketleri 1990’lı yıllarda Moskova tarafından ezilerek tasfiye edilince yerel halkların sözcülüğünü dini temelli örgütlenmeler dile getirmeye başlamıştır. Yerel milliyetçi düşüncelerin baskı altına alınması, eğitimin çökmesi, geleceğe ilişkin umutların yitirilmesi, gelir dağılımının bozulması, alkolün yaygınlaşması ve yozlaşmanın artması gençlerin bu düzenden tek çıkış yolu olarak dini görmelerine yol açmıştır. Nitekim, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte artan işsizlik ve gelecekten umutsuzluk içindeki Kuzey Kafkasyalı gençleri alkol ve yozlaşmadan uzaklaştıran dini örgütler olmuştur.

Kuzeybatı Kafkasya’da yaşlı ve orta yaşlı kesimi “özgürlük” kelimesi korkutmaktadır. Sovyetler Birliği devrinin otoriter, baskıcı zihniyeti ile yetişmiş olan bu yaş kesimleri için özgürlük düşüncesi tehlike içermektedir. Gençler ise Sovyet döneminin baskısını hissetmediği için daha rahat, daha cesurdur. Bu cesaret ve çıkış yolu arayışı içerisinde Kuzeybatı Kafkasya’da siyasi islam düşüncesini benimseyen gençler, her köyde “Cemaat” adında bir örgütlenmeye yönelmişler ve her “Cemaat”e “Emir” adında bir lider seçmişlerdir. Etnik ayrım yapmayan, disiplinli çalışan ve gençleri alkol ve yozlaşmadan uzak tutmayı başararak halkın güvenini kazanmaya başlayan “Cemaat” sistemi Kuzey Kafkasya’da özellikle Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği örgütlenmelerde başarılı olmuştur. Böylece 2000’li yılların başından itibaren islamiyet Kuzeybatı Kafkasya’nın yerel halklarını üçe ayırmıştır: 1) Din konusunda fazla bilgisi ve ilgisi olmayanlar, 2) Suudi Arabistan’da dini eğitim alıp Vahabi düşüncesini benimsemiş olanlar, 3) Dine saygı duyan, dini vecibelerini yerine getirmekle birlikte laik düşünceyi benimseyenler. Birinci ve üçüncü gruba mensup olanlar Suudi Arabistan’da eğitim görmüş gençleri müslüman olarak kabul etmemektedir.

Kuzey Kafkasya’da “Cemaat” örgütünün yayılması merkezi hükümetin bölgedeki kontrolünün zayıflamasına yol açmıştır. Bunun üzerine Moskova yönetimi, halk tarafından giderek daha fazla benimsenen ve köylerde inşaa edilen camilerde kendini hisettirmeye başlayan “Cemaat”in etkisini kırabilmek için Kuzeybatı Kafkasya’daki federe cumhuriyet ve vilayet merkezlerinde islam kültür merkezleri kurmuş, söz konusu merkezlere Özbekistan ve Tacikistan’dan din hocaları getirmiştir. Ayrıca, “Cemaat”i parçalamak için “Yermuk” adında devlet yanlısı bir dini örgüt kurulmuştur. Ancak, ağırlıklı olarak Balkarlardan oluşan söz konusu örgüt halk tarafından benimsenmemiştir. “Yermuk” hareketi kullanılarak “Cemaat” hareketi bölünemeyince köy ve kentlerdeki camiler kapatılarak “Cemaat”in camileri örgütlenme ve toplantı merkezi olarak kullanması önlenmeye çalışılmıştır. 1 Eylül 2004’de gerçekleşen Beslan baskını mazeret olarak kullanılarak baskılar arttırılmıştır. Ancak, söz konusu baskılar gençleri daha da fazla radikalleştirmiştir. Merkezi yönetime ve yerel hükümetlere karşı nefret artmış ve polise karşı saldırılar başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine, merkezi yönetim “Cemaat”i karşı konulamaz noktaya gelmeden önce yok etmeyi hedeflemiştir. Bunun için, toplumun akış bulamayan enerjisini yönlendirmek ve “Cemaat”i erken ayaklanma yaratarak ezmek istemiştir. Söz konusu erken ayaklanma senaryosu, 1992’de yerel milliyetçi hareketlerin tasfiye edilmesi için yine Nalçık’ta oynanmıştı. 1992’de Abhazlarla akraba halk olan Kabardeyler 1992-93 yılları arasında meydana gelen Abhazya Savaşı’na destek vermek istemişti. Merkezi yönetim kontrolden çıkan Kabardey gençliğini erken ayaklanmaya davet ederek ezmek istemişti. Bunun için Şenibe Yura kaçırılmıştı. Bu durumu protesto eden gençler ayaklanarak parlamentoya yürümüş ve federal ordu Nalçık’a girmişti. Ancak, Kabardey liderlerin gençleri durdurması ile birlikte olası bir provakasyon önlenmişti. 1992’de yerel milliyetçi gençler üzerinde oynanan bu oyunun benzeri yine Nalçık’da 2005 yılında radikal dinci gençler üzerinde oynanmış ve oyun başarılı olmuştur. Çünkü, bu gençleri durduracak ve onlara provakasyonu gösterecek liderler artık bulunmuyordu. Aslında, bu gençlerin kışkırtılmasında Çeçenistan savaşını Kuzeybatı Kafkasya’ya da yaymak isteyen Çeçenlerin de etkisi olmuştur.

Çoğunluğu üniversite öğrencisi veya mezunu olan ve toplumun orta kesiminden gelen Kabardey-Balkar gençleri neden bile bile ölümü seçmişlerdir? Rusya Federasyonu yasalarının çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmeyi ve sivil toplum kuruluşlarının var olmasını neden mümkün görmemişlerdir? Yaşlıların düşünceleri ile yapamadıklarını “hiçbirşey yapmamaktansa birşeyler yapmak daha iyi” olduğunu ileri sürerek neden canları ile ödemişlerdir? Söz konusu bu sorular altında, Nalçık olaylarının tarih tarafından nasıl yorumlanacağını zaman gösterecektir.

Avrupa’nın Gürcistan ve Ukrayna modelleri

Şimdi Karadeniz’de bir doğu-batı kutuplaşmasını görüyoruz. Bu kutuplaşma içinde bir Gürcistan modeli ortaya çıkmaya başladı. Batı buraya parasını, imkânlarını aktarıyor. Bu modelde başarılı olacak mı, olmayacak mı zaman içinde göreceğiz. Fakat Gürcistan modelinin şu anda başarılı olma şansı az. Çünkü gerekli olan demokratik ve ekonomik dönüşümlerin hala yapılmadığını görüyoruz. Şevardnadze dönemindeki parlamento yapısı bile Saakaşvili dönemine göre daha demokratikti.

2006 Mart ayındaki parlamento seçimleriyle birlikte bir Ukrayna modelini de görmeye başladık. Aslında sessiz ve sakin bir şekilde gündeme gelen bir model olarak Türkiye’de henüz algılanmadı. Eski Sovyet ülkelerinde devlet başkanlarına dayanan bir anayasa ve yönetim biçimi varken, şu anda Ukrayna’da artık Türkiye gibi parlamento ağırlıklı bir model denenmeye başlanmıştır. Yani, Avrupa-Atlantik dünyasının böyle denemeler yaptığını görüyoruz.

Kısaca, Avrupa’nın Kafkasya’ya nasıl baktığını da görelim: Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılması, bu dağılma sonrası batıdan doğuya doğru genişlemeye devam eden AB ve NATO’nun Kardeniz’e kadar genişlemeyi tamamlamış olması ve Karadeniz’i kapsayacak şekilde Güney Kafkasya’yı da (“Dublin’den Bakü’ye”) içine alarak genişlemeyi tamamlamak istemesidir. 11 Mart 2003 tarihinde AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB Dışişleri Bakanları tarafından kabul edilen “Daha Geniş Avrupa” (Wider Europe-Neighbourhood: A New Framework for Relations with our Eastern and Southern Neighbours) programı çerçevesinde AB, Karadeniz ülkeleri ile ilişkileri düzeltme yönünde adımlar atmaya başlamıştır. Bu bağlamda, AB’nin Karadeniz’deki dondurulmuş çatışma bölgelerindeki sorunların çözülmesinde, siyasî ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesinde daha etkin bir rol üstleneceği beklenmektedir. “Daha Geniş Avrupa” programında demokrasiye geçiş süreci, ödüllerle teşvik edilen ve Kopenhag Kriterleri benzeri koşulları yerine getirmeleri karşılığında adeta “AB’ye üyelik dışında hemen herşeyin teklif edildiği uzun bir süreç” olarak aktarılmaktadır. Teklif edilen hukukî çerçeve ise “ortaklıktan ziyade, üyelikten daha az bir dizi hakları” içermektedir. 14 Haziran 2004’te “Daha Geniş Avrupa” programına Güney Kafkasya ülkeleri de dahil edilmiştir. AB’nin Sovyetler Birliği coğrafyasındaki ikinci genişlemesinin Güney Kafkasya’yı (özellikle Gürcistan’ı) kapsayabileceği de olasılıklar içerisindedir. Üçüncü Dalga olarak adlandırılmaya başlanan sözkonusu olası genişleme, Moskova’yı AB’nin 1 Mayıs 2004 genişlemesinden daha fazla etkileyebilecektir.

AB içerisinde Kafkasya’dan sorumlu ilk büyükelçi, emekliliğine yakın yaşlı bir büyükelçi idi. Aslında bunun tercümesi şudur: “Biz Kafkasya’yı önemsiyoruz, ancak birinci önceliğimiz değildir. Bunun için emekliğine yakın yaşlı bir diplomatı atadık”. Fakat bu yıl içinde radikal bir değişikliğin olduğunu ve genç, dinamik bir büyükelçinin atandığını görüyoruz. Bu da bize artık Avrupa’nın artık Kafkasya’yı önemsediğini, daha farklı politikalar üretmeye başlayacağını gösteriyor.

Karadeniz ABD için Önemli Bir Üs!
Özellikle Kuzeybatı Kafkasya’yı analiz ederken Karadeniz’deki jeopolitik dönüşümü de analiz etmekte fayda vardır.

Karadeniz, antik çağlarda Akdeniz’den sonra ikinci önemli merkez olmuştur. M.Ö. 10. yüzyıllarda Ege insanı hiç tanımadığı bu denize açılmış, altın ve demir madenleri işletmiş, Karadeniz insanı ile temas etmiştir. Tanımadıkları Karadeniz’e açılan Egeli denizciler, adalardan yoksun bu denizde hırçın dalgalarla, kuvvetli akıntılarla, fırtınalarla ve tanımadıkları kavimlerle karşılaşmışlardır. Karadeniz’de karşılaştıkları olumsuzluklardan etkilenen bu insanlar, Karadeniz’e “dost sevmeyen deniz” anlamında “Pontos Aexeinos” demişlerdir. “Aexeinos”un Persçe bir kelime olan ve “karanlık, muzlim” gibi anlamlar içeren “Ahşaena”dan geldiği belirtilir. “Aexeinos” adının verilişi ile ilgili bir başka iddia ise, Nuh’un oğullarından Yafes’in torunu olan Aşkenaz’ın bu bölgede yaşamış olmasıdır. Zamanla gemi yapım teknolojisinin ilerlemesi ile birlikte Karadeniz’e dayanıklı gemilerin yapılmıştır. Karadeniz sahillerinde kurulan koloni şehirler vasıtasıyla bu bölgenin zenginlikleri Ege ve Akdeniz’e taşınmıştır. Böylece, Karadeniz’e bakış değişmiş ve bu denize "konuksever deniz" anlamında “Pontos Euxinos” denilmeye başlanmıştır. 21. yüzyıl Karadeniz tarihte nasıl anılacaktır? “Pontos Aexeinos” olarak mı, yoksa “Pontos Euxinos” olarak mı anılacaktır? Karadeniz’de kalıcı barışı kim sağlayacaktır? Karadeniz’in yeniden değişen jeopolitiği bu soruları nasıl cevaplandıracaktır?

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası, Karadeniz (Ukrayna, Rusya Federasyonu, Gürcistan) ve Hazar kıyılarında (Azerbaycan, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Türkmenistan) yeni devletler ortaya çıkmıştır. Moskova, Karadeniz ve Hazar’da önemli limanlarını kaybetmiştir. Varşova Paktı’nın da dağılması ile birlikte Bulgaristan ve Romanya Moskova’nın nüfuz alanından çıkmıştır. Böylece, Sovyetler Birliği döneminde Karadeniz (Türkiye kıyıları hariç) ve Hazar (İran kıyıları hariç) Sovyet deniziyken, günümüzde Karadeniz Avrupa denizi, Hazar ise Avrasya denizi haline dönüşmektedir. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu ise Karadeniz’de Kuzeybatı Kafkasya, Hazar’da ise Kuzeydoğu Kafkasya kıyılarına sıkışmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Karadeniz yeniden şekillenmeye başlamıştır. Karadeniz’e kıyısı olan (Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Gürcistan) veya Geniş Karadeniz Bölgesi (Balkanlarda Moldova, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Güney Kafkasya’da Azerbaycan ve Ermenistan) içinde yer alan ülkeler Rusya Federasyonu’ndan uzaklaşarak Batı’ya yakınlaşmaya başlamıştır. Balkan ve Güney Kafkasya’da bulunan Karadeniz ülkelerinin ortak özellikleri ya eski Varşova Paktı üyesi ya da eski Sovyetler Birliği cumhuriyeti olmalarıdır. Söz konusu ülkelerin Batı’ya yakınlaşma konusundaki bu stratejik kararları nedeniyle önümüzdeki on yıllarda Batı’ya daha yakın, Avrupa-Atlantik dünyasının bir parçası haline gelmiş ve Avrupa Birliği (AB) ile NATO üyeliğine kabul etmiş Karadeniz ülkelerinin olabileceği muhtemel bir gelişmedir. Kimlik arayışında olan bu ülkelerin Doğu (Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya vb.) dünyasından Avrupa-Atlantik dünyası olarak ifade edilen Batı dünyasına (ABD, AB, NATO vb.) doğru günümüzde devam eden bu jeopolitik kayış süreci, Karadeniz’in Doğu ile Batı arasında tarihsel sıkışmışlığını da yansıtmaktadır. Böylece, Karadeniz’deki Doğu-Batı kutuplaşması bölgenin yakın geleceğini belirleyecek en önemli unsurlar arasında yer almaya aday gözükmektedir. Bu bağlamda, Karadeniz’i değerlendirebilmek için Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’siz bir Karadeniz tarihinin eksik olacağı, buna karşın Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Batı’nın Karadeniz’e yıldan yıla daha fazla nüfuz etmesi ile birlikte Karadeniz için yeni bir tarihin yazılmaya başlandığını görmek gerekmektedir. Karadeniz böylece, son on yılında tarihinde hiç yer almamış iki yeni dünya gücü (ABD ve AB) ile karşı karşıya kalmıştır. Birbirleriyle koordineli hareket eden bu iki siyasi, ekonomik ve askeri gücün Karadeniz’in yakın ve uzak geleceğini nasıl etkileyeceği henüz belli değildir.

Özellikle ABD için Karadeniz’in önemi neden giderek artmaktadır? 2000’li yıllarda, Karadeniz’in öneminin giderek artmasının birkaç ana nedeni bulunmaktadır.

Birinci neden, AB ve NATO’nun Kardeniz’e kadar genişlemeyi tamamlamış olması ve Karadeniz’i kapsayacak şekilde (“Dublin’den Bakü’ye”) içine alarak genişlemeyi tamamlamak istemesidir.

İkinci neden, Karadeniz ülkelerinin yaklaşık son iki yüzyıldır Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’nin egemenlik ve nüfuz alanında kalmaları ve Rusya Federasyonu’nun önümüzdeki on yıllarda ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda toparlanması sonrası tekrar eski nüfuz alanına dönmek isteyebileceği ihtimalinin olması, söz konusu ülkelerin NATO ve AB üyeliğini ülkelerinin gelecekteki siyasi, ekonomik ve askeri güvenliğinin en önemli güvencesi olarak görmelerine yol açmaktadır. Karadeniz ülkelerinin ulusal güvenliklerini sağlama kapasitesinin zayıf oluşu da onları güçlü bir dış desteğe muhtaç bırakmaktadır. Ayrıca Karadeniz ülkelerinin demokrasi, çoğulculuk ve serbest pazar ekonomisine doğru yönelimleri artarken, Rusya Federasyonu’nun tersi bir süreç izlediği görülmektedir. Bu nedenle Rusya Federasyonu’na karşı duyulan kaygı bu ülkelerin ekonomik işbirliği yerine, güvenliğe öncelik vermelerine yol açmaktadır.

Üçüncü neden, 11 Eylül 2001 saldırısı sonrası ABD’nin “terör” merkezlerini yok etmeye yönelik başlattığı askeri harekat içinde Karadeniz’in bulunduğu özel konumdur. Nitekim, Karadeniz, ABD’nin Ortadoğu (özellikle Irak) ve Orta Asya’ya (özellikle Afganistan) açılımı için stratejik bir konumdadır. Özellikle, Orta Asya’da bulunan ABD askerî varlığı ile ulaşımın sağlanması açısından ABD için önemli hale getirmiştir. ABD uçaklarının Avrupa’dan Orta Asya’ya ve Afganistan’a gitmek için kullandığı hava koridoru Karadeniz’den geçmektedir. ABD Orta Asya’daki askerî üslerini Rusya Federasyonu, Çin ya da İran üzerinden besleyemeyeceği için Pakistan-Afganistan veya Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan koridorunu kullanmak zorundadır. Her iki bölgenin de istikrarsız karakteri düşünüldüğünde, ABD sadece tek bir koridora bağımlı olmaktan kaçınmaktadır. Böylece, daha önce “Doğu-Batı Enerji Koridoru” olarak literatürümüze giren koridor, bu defa “Karadeniz Güvenlik Koridoru” olarak uluslararası siyasette yerini almıştır.

Dördüncü neden, ABD’nin olası bir İran harekatı ve Avrupa-Atlantik dünyası dışında kalan Beyaz Rusya ile Rusya Federasyonu’nun askeri hareketlerini kontrol altında tutmak için, Karadeniz’i “askeri üs, radar istasyonları ve casus uçakları ile izleme merkezi” olarak değerlendirmek istemesidir.

Beşinci neden, 11 Eylül saldırısı sonrası, dünya petrolünün yüzde 65’ini, doğal gazının ise yüzde 40’ını bulunduran ve gittikçe istikrarsızlaşan Orta Doğu’ya alternatif olabilecek enerji kaynakları arayışıdır. Karadeniz ve Hazar Bölgesi coğrafî konumundan ileri gelen jeopolitik önemi yanında zengin enerji kaynaklarına sahip bir bölgedir. Söz konusu bölge, petrol ve gaz rezervleri (ispatlanmış), mevcut veriler ve (arama+üretim) maliyetleri dikkate alındığında, Orta Doğu rezervleri ile kıyaslanacak büyüklükte değildir. Buna karşın, arz güvenliği ve buna bağlı olarak kaynak çeşitliliği olguları dikkate alındığında, bu kaynakların öneminin önümüzdeki yıllarda hızla artması beklenmelidir.

Altıncı neden, Rusya-Ukrayna doğalgaz krizinin ardından, enerji güvenliğinin dünyada hayli önem kazanması ve gözlerin Karadeniz bölgesine çevrilmesidir. Nitekim Karadeniz, gerek tanker taşımacılığı, gerekse petrol ve doğal gaz petrol boru hatları ile “Doğu-Batı Enerji Koridoru” üzerindedir. Bu nedenle, Avrupa’nın özellikle doğal gaz alanında enerji güvenliğinin sağlanması için Karadeniz giderek ön plana çıkmaktadır.

Söz konusu nedenler, Karadeniz’i ister istemez giderek Batı ile Doğu arasındaki nüfuz mücadelesinin merkezi durumuna getirmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Karadeniz’de ağırlığını yıldan yıla yitirmeye başlayan Rusya Federasyonu, dondurulmuş çatışma bölgeleri sorunlarının çözümü için anahtar ülke konumunu da kaybetmektedir. Karadeniz’de en uzun sınırı olan Türkiye’nin de önümüzdeki on yıllarda bölgedeki ağırlığının ne olacağı belirsizliğini korumaktadır. AB, Kıbrıs ve Ortadoğu (Irak) gündemiyle yorgun düşen Türkiye’nin Karadeniz coğrafyasındaki tarihsel miras ve sorumluluğuna sahip çıkması, bu bağlamda Karadeniz’deki çıkar ve hedeflerini yeniden tanımlaması gereği her zamankinden daha çok öncelik arz etmektedir. Karadeniz ülkesi olan Türkiye’nin Karadeniz halkları ile tarih, dil, din, kültür, etnik bağlara dayanan akrabalığı bulunmaktadır. Türkiye nüfusunun önemli bir yüzdesi Karadeniz’den (Balkanlardan, Kuzey ve Güney Kafkasya’dan) son iki yüz yıldır zorunlu göç ve soykırım sonrası göçenlerin torunlarından oluşmaktadır. Türkiye’nin önemli gelişmelere gebe görünen Karadeniz’de yeni politikalar oluşturmasına ve uygulamasına gereksinim olduğu açık bir gerçektir. Türkiye, başta Rusya Federasyonu olmak üzere Karadeniz’deki bütün ülkelere ve ABD ile AB’ye yakın ve onların güvenine sahip bölgedeki tek aktör olarak bir orta yol bulabilir.

Sonuç

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Rusya Federasyonu, Çarlık Rusyası dönemi dahil olmak üzere tarihinde görülmemiş şekilde etnik yapısı homojen (yüzde 81,5 Rus) duruma gelmiştir. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının yarattığı ağır travmanın etkisi altında bulunan Rusya Federasyonu’nun siyasî ve askerî kadroları, Slav kökenli (Rus, Ukraynalı, Kosak) nüfusun Moskova yönetimi ve yerel yönetimler üzerindeki milliyetçi baskısı altında kalmaktadır. Söz konusu kadrolar, Sovyet döneminde kurulmuş olan sosyal, kültürel, ekonomik, siyasî ve askerî yapıyı yenileme gayretleri içinde -federatif yapı çerçevesinde- merkezî idareyi güçlendirecek adımlar atmaktadır. Ancak, federe cumhuriyetlerin ve diğer idari birimlerin (kray, oblast, federe kent, özerk oblast, özerk okrug) yönetimleri, Moskova’nın merkezî güçlendirme çabalarının aksine, Sovyetler Birliği döneminde elde edilen -ekonomik, siyasi, kültürel- özerklik sınırlarını genişletmeye çalışmaktadır. Söz konusu “merkezden uzaklaşma” ve “merkezin ağırlığını hissettirme” çabalarının yarattığı gerilimin, federal yapıda meydana getirebileceği olası bir kırılmanın ülkeyi üniter yapıya mı, yoksa parçalanmaya mı götüreceği Rusya Federasyonu’nun geleceği açısından önemlidir. Nitekim, bu gerilim Kuzey Kafkasya’da açık bir şekilde görülmeye başlanmıştır. İkinci on yıllarını yaşamaya başlayan bu genç devlette söz konusu gerilim, yerel halkların toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu Kuzeydoğu Kafkasya’da (örneğin: Çeçenistan) silahlı çatışmaya yol açarken; yerel halkların toplam nüfusun azınlığını oluşturduğu Kuzeybatı Kafkasya’da (örneğin: Adıgey) yerel halkın Sovyetler Birliği döneminde elde ettiği hakların genişletilmesi için gösterdiği çabalar ile yerel Slavların söz konusu hakların azaltılması için gösterdiği çabaların siyasi platform çerçevesinde örgütlü mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, 13-14 Ekim 2005 Nalçık olayları merkezi yönetimin “Cemaat” örgütlenmesini Kuzeybatı Kafkasya’dan temizlemeye kesin olarak karar verdiğini ve Kuzeydoğu Kafkasya’dan sonra Kuzeybatı Kafkasya’nın da silahlı çatışma ortamına çekildiğini göstermektedir. Bu nedenle, Kabardey-Balkar’da olduğu gibi komşu federe cumhuriyet olan Karaçay-Çerkes’de de örgütlenmiş olan “Cemaat”in tasfiyesi için önümüzdeki aylarda Nalçık olayları benzeri olayların bu federe cumhuriyetin başkenti Çerkesk’de ortaya çıkması beklenilmektedir. Söz konusu muhtemel temizleme harekatının Kuzeybatı Kafkasya’da kaybolan istikrarı tekrar sağlaması beklenmemektedir. Kuzeybatı Kafkasya’nın Gürcistan-Ukrayna-Karadeniz üçgeni arasında sıkışmasından ve Avrupa-Atlantik eksenine doğru kaymasından kaygılanan Rusya Federasyonu, askeri çözüm dışında bölgenin ekonomik, siyasi ve kültürel alt yapısını ilişkin iyileştirici düzenlemeler yapmaya da niyetli görünmemektedir.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM)
Hasan KANBOLAT

Kuzey Kafkasya Dağlılarının Rus istila hareketine karşı koyuşları 18. yüzyılın sonlarına doğru Çeçen asıllı Şeyh Mansur Uşurma tarafından başlatılmış ve üç büyük Nakşibendi imamı Gazi Muhammed, Hamzat Bek, ve Şamil'in liderlikleri altında 1859 yılına dek sürmüştür. 1877-1878 senelerinde de Dağıstan ve Çeçenistan'da yine direnişler yoğunlaşmış, 1920-1921 döneminde ise Said Şamil ve Gotsalı Necmettin (Gotsinski)'nin önderliğinde Dağıstan'ın ve Çeçen müritler, Sovyetlere karşı yönelen en son ve önemli başkaldırı hareketi ne girişmişlerdir.

Dağlıların mücadelesi "kutsal savaş" karakteri taşıyan; dağlı toplumunun her sınıfının hemen hemen katıldığı ulusal boyutta bir hareketti. Bu hareketi ise Nakşibendi sûfî kardeşliği yönlendiriyordu. Müridizmin Mansur'dan Uzun Hacı'ya ve Gotsalı Necmettin'e kadar tüm önderleri bu tarikatın şeyhleri idi. Mücadeleye katılanların çoğu da aynı tarikatın mensuplarıydı.

Şamil'in esareti sonrasında diğer bir sûfî kuruluşu Kadiri Kunta Hacı tarikatı da 19. yüzyılın sonlarında Kuzey Kafkasya'nın özellikle Çeçen bölgesinde aktivite kazanmıştı. Gerek 1877-1878 başkaldırısında gerekse 1920-1921 döneminde Kadiriler de Nakşibendîlerle birlikte etkin rol oynamışlardı.

Yarım asır süren çabalarına rağmen Sovyet otoriteleri Kuzey Kafkasya'daki sûfî tarikatları hiç bir zaman tamamen yok etmeyi başaramamışlardır. 1920-1921 hareketinde inançlı kitleler, özellikle sûfîler ve müritler uzun süren kanlı zulümlerle karşılaşmışlar, fakat Nakşibendîler ve Kadiriler Sovyetlere karşı savaşta yer almışlar, yanı sıra her iki tarikatta 1928'de Kafkasların Kuzey-Doğusunda direnişe geçmişlerdi. Bunu 1934 ve 1940-1942 yıllan arasında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'nde patlak veren benzer direnişler izlemiştir. Son ayaklanma, Komünist Partisi üyelerini bile bünyesine alan sûfî olmayan milliyetçi guruplar tarafından yönetilmiş, ancak Kadiri ve Nakşibendî müritler de gerillalar arasında oldukça önemli bir sayı oluşturmuşlardı.

Bugün her iki tarikat, Dağıstan'da (özellikle Nakşibendîler) ve Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'nde (özellikle Kadiriler) mükemmel şekilde varlıklarını sürdürmektedirler. (Bu konu ile ilgili olarak bkz: A. Bennigsen-S. Enders Wimbush: Mystics and Commisars - Sûfîsm in the Soviet Union, London, C. Hurst, 1986).

Halen Kuzey Kafkasya'da (ve aynı zamanda SSCB'nin diğer bölgelerinde) sûfî organizasyonlarının varlıklarını sürdürebilmeleri farklı nedenlerle açıklanabilir. Söz konusu faktörlerden en başta geleni hiç şüphesiz, Kafkasyalı müritlerin Rus ordularına karşı sürdürdükleri uzun ve şanlı mücadelenin büyük gururudur. Bugün sadece Şamil motifi bile, hala Dağlıların, takipçilerinin paha biçilemeyecek değerdeki yadigarlarıdır. Onlar bütünüyle birer kahramanlık timsali olmuşlar, yaptıkları işler ise "büyük kardeş" Rusya'ya karşı geçmişte gerçekleştirilen direnişin belki yarın da olabileceğinin göstergesi olarak kabul edilmiştir.

İhtilâlden çok önceleri, Şamil ve Kafkasyalı müritler, Şamil'in askeri dehasına ve gazilerin cesaretine hayran olan Rus hasımları ile Karl Marks dahil; Çarlık rejimi aleyhtarları tarafından takdir ediliyorlardı. Sovyet rejiminin ilk yıllarında ise tüm ulusal özgürlük hareketleri, Rus olmayan halklar arasında popüler ve ilerici olarak değerlendiriliyordu. 1930'lu yılların başlarına kadar Sovyet tarihçiliği eski bir Bolşevik ve Lenin'in da yakın arkadaşı olan Pokrovski’nin ekolü tarafından yönlendiriliyordu. Bu ekol Rus sınırları dışındaki toprakları istila etmenin ve buraları Çarlık hegamonyasına katmanın, bir diğer deyişle "milletler hapishanesi" oluşturmanın emperyalist bir girişim ve "mutlak bir felaket" olduğunu ileri sürüyordu.

Haliyle bu durumda, Rus saldırısına karşı yapılan mücadeleler kahramanlık ışığı altında sunuluyor ve mücadele liderleri de feodal aristokrasiye bağlı bulundukları yada sûfî kardeşliğine mensup oldukları halde kahraman olarak gösteriliyordu. Nakşibendi cihat düşüncesinin ruhi temelini teşkil eden sûfî mistisizmi inkâr edilmesine yada görmezlikten gelinmesine karşın veya dini olmayan motifler ardında tümüyle yok olacak şekilde akla uydurulmakla birlikte, Şamil ve müritleri yurtseverlik hareketinin en iyi temsilcileri halinde lanse ediliyorlardı.

Pokrovski ekolü 1930 başlarına, yani Rus olmayan çeşitli Slav topluluklarının özgürlük hareketlerinin (Ukraynalılar, Beloruslar) progresiv karakter taşıyan, Çarlık rejimi karşıtı sorular yöneltmesinin başlangıcına kadar etkinliğini sürdürmüştü. Sovyet tarihçiliği 17. ve 18. yüzyıllarda bunların yaşadıkları toprakların Moskova'ya bağlanmalarını olumlu birer tarihsel gerçek olarak açıklıyordu. Ancak Müslümanlara ve özellikle Şamil'e karşı duyulan ilgi sebebiyle resmi tavırlar henüz değişmemişti. Bu dönemde, Dağıstan ve Çeçenistan'da Rus ordusuna karşı başlatılan cihat, yurtseverlik hareketinin bir örneği olarak değerlendirilmeye devam ediliyordu.

Bununla birlikte 1930'ların sonlarında, Komünist Partisi içinde Rus milliyetçiliğinin önem kazanması ve de facto olarak enternasyonalizmin terk edildiği gerçeği (ki, bu durum diğerleri arasında Çarın mirasına karşı uzlaşılmaz bir düşmanlık davranışı halinde görülüyordu) Pokrovski'nin ortaya attığı teorilerin reddedilmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Eski formül Çarlık istilasının "mutlak kötülüğünden" bahsederken, yeni formülde bu "daha az kötü" şeklinde yer alıyordu.

Bu anlatım ilk olarak 22 Ağustos 1937'de Tarihsel sorunlar ile ilgili Devlet Komisyonu'nun teklifiyle kullanılmıştır. Yeni yoruma göre Müslüman Kafkas ve Orta Asya ülkeleri dahil olmak üzere, sınır ülkelerinin fethedilmesi "mutlak kötülük" şeklinde düşünülemezdi. Bu yaklaşımda, Rusya'nın fetihlerinin o ülke insanlarını feci bir akıbetten; Türkiye, İran ve hatta İngiltere gibi diğer emperyalist devletlerin hegamonyası altına girmekten koruduğu iddia ediliyordu.

Dahası, Stalinist tarih anlayışına göre, 1930 sonlarında, Müslüman bölgelerin birleştirilmesinin bir başka pozitif yönü de bulunmaktaydı. Birleştirilme sayesinde bu topraklardaki insanlar "büyük kardeşleri" olan gelişmiş ve ileri Rus halkıyla doğrudan ilişki kurabileceklerdi. Bu kontaktlar nedeniyle imparatorluğun Müslüman milletleri, bolşevik ihtilalinden paylarını alabilmişler ve proleterya diktatörlüğünü başarmışlardı. Böyle bir durumda Rus istilasına karşı başkaldırı artık bütünüyle ilerici olarak düşünülmeyecekti.

Kötülüğün "daha az" ya da 'izafi' olduğunu savunan yeni teori öncelikle hakimiyet ve özgürlüklerini, az çok kendi rızalarıyla teslim eden halklara, örneğin Gürcistan ve Ermenistan halklarına uygulandı. Daha sonra bu uygulama, Rusya'ya militarist fetihlerle dahil edilen diğer milletler; Kafkasyalılar, Polonyalılar, Türkistanlılar çerçevesinde genişletildi.

II. Dünya savaşı sırasında ve hemen sonrasında sayıları bir milyonu aşkın Kuzey Kafkasyalı (Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar, Balkarlar) ve bir o kadar da Kırım Tatarları ile Budist Kalmuklar "kollektif vatan hainliği" suçuyla itham edilerek Sibirya'ya sürülmüşlerdir.

Gerçekte toplu katliam olarak nitelendirilebilecek bu durum "kötünün iyisi" formülünü de ortadan kaldırıyordu. 1945'ten sonra Sovyet tarihçileri sosyalist olmayan özgürlük hareketlerinin tüm ilerici özelliklerini inkâr ettiler ve Müslümanların direnişlerini "feodal dini çevrelerin güdümünde" veya "burjuvazinin emri altında" bulunmakla suçlayarak mahkum ettiler.

Ancak Şamil'in prestiji öylesine büyüktü ki bir kaç yıl sonra, 17 Temmuz 1950 günü Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi I. Sekreteri Abbas Bagirov, Bakü'de Azerbaycan intelijansiyasına verdiği konferansta, Kafkasya'da varlığını sürdüren çeşitli milli eğilimlere karşı şiddetli bir saldırıda bulunarak Müridizmi "reaksiyoner" bir hareket olmakla itham etmiş, raporunda da genelde İslam'a ve İslami ideoloji tarafından yüreklendiren tüm anti-Rus başkaldırılara hücum etmiştir. Şamil'in mücadelesi ise diğerlerinden ayrı tutulmuştu.

Bagirov'un konuşması "Müridizm ve Şamil" adı altında Bakinskii Rabochii'de (Bakü-18 Temmuz 1950) daha sonra Bolshevik'de (Moskova, XIII, 1950, s: 21-37) yayınlandı. Söz konusu konferans Sovyet tarihçiliğinde dramatik bir dönüm noktasını belirliyordu.

Artık, Dağlıları Şamil'in ve fanatik takipçilerinin "feodal boyunduruğu"ndan kurtardığı ve dini otoritesini kırdığı için Çarlığın Kafkaslarda giriştiği istila hareketi "mutlak iyi" oluyor, bunun da ötesinde Rus istilasının Kafkasyalıları İngiliz ve Türk egemenliğinden kurtardığı iddia ediliyordu. Konferans sonrasında Müridizm "anti-popüler" ve reaksiyonerlikle damgalanıyor, İmam Şamil ise Türk ve İngiliz emperyalizminin aleti olarak suçlanıyordu.

Bagirov'un demecini, Müridizme ve bu hareketi yakın tarihlere kadar idealize eden Müslüman intelijansiyaya karşı resmi suçlamalar zinciri takip ediyordu. En sert saldırıları ise şu kaynaklardan izlemek mümkündür: N A. Smirnov tarafından kaleme alınan Reaktsionnaia Sushchnost' dvizhsniia Müridizma i Shamillia na Kavkaze (Kafkasya'da Müridizm ve Şamil Hareketinin Tepkisel Niteliği) (Moskova, 1952) ile A. V. Fadaev'in Voprossy Istorii'nin 6. sayısında yayınlanan "O vnutrennei sotsial'noi baze mundskogo dvizhenia na Kavkaze v XIX. veke" (19. Yüzyılda Kafkasya Müridizminin Toplumsal Tabanı) (Moskova, 1955, s: 67-77) başlıklı makalesi; Dağıstan Komünist Partisi I. Sekreteri A.D. Danyalov'un "Ob izvrashheheniiakh v osveshchenii Müridizma i dvizheniia Shamila" (Şamil Hareketinin ve Müridizmin Yorumlanmasındaki Sapmaların Etüdü) (Voprossi Istorii, Moskova, 1950, No: 3) isimli makalesi ve bütün bunların içinde en keskin ve zehir saçanı: Sh. B. Tsagereishvili'nin editörlüğünde hazırlanıp Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arşivlerinde (MVD departmanında) bulunan Shamil, svatlenik Sultanskoy Turtsii i Angliiskikh kolonizatorov - sbornik dokumental'nykh materialov (Şamil, Sultan Türkiyesi ve İngiliz Kolonizatörlerinin Hizmetinde) (Tiflis, 1953) isimli çalışmadır.

Stalin'in ölümünden sonra yeni bir yaklaşım belirlendi. Muhtemelen Kafkaslardaki kamuoyunun baskısı altında ve Stalin'in takipçilerinin dünyaya komünizmin daha insancıl ve daha hoşgörülü çehresini gösterme çabalan ile bağlantılı olarak acilen yeni bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmuştu. Buna rağmen Bagirov'un belirlediği resmi çizgi Voprossy Istorii'nin Sovyet tarihçilerini Moskova'da bir konferansta bir araya getirdiği 1956 Haziran’ına kadar varlığını korudu. Konferansa katılanlardan bazıları Stalin devrinin sonlarındaki ilkel ve şovenist kavramların tekrar gölden geçirilmesini talep ettiler. Hatta bir kaçı, Bagirov'un acınacak teorilerini bir kenara bırakmayı önerdiler, hemen sonrasında da partiden ihraç edilerek tutuklandılar. Mart 1956'da bir Rus tarihçisi, M. A. Pikman, Şamil'in rehabilitasyonunun başlangıcını belirleyen çok önemli bir makale yayınladı: "O bor'be Kavkazskikh gortsev v Tsarskimi Kolonizatorami" (Kafkasya Dağlılarının Çarlık Kolonizatörlerine Karşı Mücadelesi) (Voprossy İstorii, Moskova, 1956, No: 3). Bir ay sonra, Nisan 1956'da Bagirov "vatan haini" ve "Beria'nın aleti" olmakla suçlanarak cezalandırıldı.

Çok geçmeden, Temmuz 1956'da bir Dağıstanlı tarihçi, G. A. Danyalov (Dağıstan obkomu I. Sekreteri A. Danyalov ile karıştırılmamalı), Bagirov'un ortadan çekilişini Voprossy Istorii'nin 7. sayısında bir makale ile, "O dvizhenii Gortsev pod rukovodstvom Shamilia" (Şamil'in önderliğinde Dağlıların Hareketleri) ile müjdeler. Bu makale Şamil için hemen hemen tam bir rehabilitasyonun yerini alır. Danyalov "feodal ya da dini bir hareket oluşu bir yana, Müridizm halkın büyük bir bölümünün desteğine sahipti" der. Ona göre sûfî doktrin (müritlerin ideolojisi) basit olarak progresiv mahiyetteki milli bağımsızlık hareketinin yüzeyini oluşturmakta idi. Ve bu yüzden de karanlık bir inanç olarak tanımlanamazdı. Şamil büyük ve zeki bir devlet adamıydı, zorba değildi ve kendisiyle Türkiye veya İngiltere arasında hiçbir zaman gizli bir anlaşma da olmamıştı. Kısacası müridizm, barbarlık yolundaki Rus koloniyalizmine karşı sağlıklı bir tepkiydi.

Bununla birlikte, Şamil'e itibarını yeniden kazandırmaya yönelik çalışmalar tamamlanmamıştı. Gerçekte Şamil'i pozitif bir kahraman olarak gösterecek herhangi bir girişim, onu kullanma peşinde olanlara karşı yöneltilebilecek iki taraflı bir silahtı. Sovyetler Birliği'nde herkes, özellikle Kuzey Kafkasyalılar, Çarist koloni yönetiminin cezalandırılmasının Müslüman topraklardaki Rusların da (ister Çarlık yanlısı, isterse Sovyet yanlısı) cezalandırılmasını gerektirdiğini gayet iyi biliyorlardı. O halde, Müridizme itibarını tekrar kazandırma kampanyası pekala kolaylıkla anti-Rus karaktere dönüştürülebilirdi. Bu tehlikenin farkına varan Moskova'daki yetkililer 19. yüzyıldaki Çarlık istilası meselesine karşı tavırlarını bir kez daha değiştirdiler. Şamil'in yeniden suçlanması, Stalin dönemindeki anlayışa geri dönüşün ilk göstergesi oluyordu.

Kasım 1956'da Moskova'daki SSCB Bilimler Akademisi tarafından bir kez daha ve kesin olarak Mürit hareketinin ilerici yada reaksiyoner niteliğini belirlemek üzere bir tarih konferansı düzenlenmesine rağmen, sık sık fırtınalı geçen tartışmalar nedeniyle herhangi bir netice elde edilemedi. Konuşmacılar hemen hemen iki eşit kampa ayrılmışlardı. Söz konusu kanatlardan biri, aralarında az sayıda Rusun da bulunduğu Müslüman aydınlardan oluşuyor ve Müridizmi milli ve halkın özgürlüğünü savunan bir hareket olarak ortaya koyuyordu. Bu tezin karşısında bulunan Ruslar ve ufak bir Müslüman grup ise zorbalıkla, halka açık olmamakla suçladıktan Müridizmi Türk-İngiliz emperyalizminin emrine girmekle damgalıyorlardı. Her şeye rağmen, Şamil'i savunan konuşmacılar, kötüleyenlerden sayıca fazla oldukları için, konferans karşıt perspektifleri dengeleyen ve kesin çerçevesi belli olmayan nihai bir karar için çalıştı. Kararda "Müridizm Rus baskısına karşı yöneltilmiş anti-kolonyal bir harekettir, ancak aynı zamanda İngiliz ve Türk emperyalistleri için de hizmet verir" deniyor, "Çarların koloniyal politikaları zorbaca yapılmış bir harekettir, ancak Kuzey Kafkasya'nın Rusya ile birleştirilmesi ilerici niteliğe sahip bir tarihsel gerçekliktir" şeklinde devam ediyordu. İkiyüzlülüğün bu en açık örneğinin tam metni Aralık 1956'da Voprossy Istorii'de verilmiştir. Aynı sayıda Prof. S. K. Bushuev'in "O Kavkazskom Müridizme" adlı uzun bir makalesi de yayınlanmıştı. Komünist Partisi'nin resmi görüşünü net biçimde ortaya koyan Bushuev'in makalesi Şamil konusundaki uzun tartışmaların neticesi şeklinde nitelendirilebilir. Artık, sol kesimdeki yetkililerin yeni konumlan ile ilgili kuşkular ortadan kalkmıştı.

"Hiç şüphe yok ki" diyordu Bushuev, "Rusya Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, onların ilerlemelerine yol açan bir rol oynamıştır. Sonuç olarak ne şekilde ortaya konulursa konulsun, Müridizm ideali anti-sovyetik bir manevradır."

Bir kaç yıl sonra ise N. A. Smirnov, "Müridizm na Kavkaze" (Moskova Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü Yay., 1963) başlığını taşıyan bir monografi ile konuyu yeniden gündeme getirmiş, bu monografide Şamil ve müritlerine acımasızca saldırarak, Dağıstan'ın Rusya imparatorluğu ile birleştirilmesini ilerici bir pozisyon olarak yorumlayarak istilâyı bütünüyle haklı çıkarmıştı.

Her şeye rağmen, Kruşçev ve Brejnev devirleri Stalin kurallarının anıtsal etkisinden yoksun oldukları için, Şamil, Kafkasyalı tarihçiler tarafından aklanmaya çalışılırken, bir yandan da Moskova'da kendisine karalar çalınıyordu. Şamil'e itibarını yeniden kazandırmak için en can alıcı girişimi Çeçen tarihçisi Andarbek Yandarov (Kazakistan SSC Bilimler Akademisi Hukuk ve Felsefe Enstitüsü Üyesi) Alma-Ata'da çalışırken gerçekleştirmiştir. 1975 yılında Alma-Ata'da başvuru yapılan Sûfîzm i ideologiia Osvobbditel'nogo dvizheniia‘nın (Sûfîzm ve Ulusal Bağımsızlık Hareketinin ideolojisi) yazarı Yandarov'a göre Kafkas Müridizminde tamamıyla farklı, hatta karşıt iki yönelim vardı. Bunlardan ilki, Şamil'in "Naibat Müridizmi" diye adlandırdığı gazavat'ın pozitif ideolojisi olan halkçı ve mücadele yanlısı Müridizm'di. Diğeri ise mistik, "reaksiyoner" ve "tarikat müridizmi" idi. İlerici bir kahraman olan Şamil ilk yönelimin lideri iken, ikinci yönelimin başını "korkak ve asalak dini çevreler" çekiyordu. Yandarov'un çabası, Şamil'i yani kahramanını Rus tarihçilerinin saldırısından korumaya yönelik cesur, fakat hatalı ve bilimsel olmayan bir girişimden öteye gidemiyordu. Sovyet tarihçiliğinde yıllar boyunca düşmanlar arasında (Ruslar, partizanlar ve özellikle Şamil'in izindeki Müslümanlar arasında) resmi olmayan bir "modus vivendi" kurulmuştu. Sonunda, 1971'de Mahaçkale'de basılan "Kratkii spravochnik ateista"da (Ateist Rehber) yer alan bir resmi yazıda. Şamil "Dağlıların anti-koloniyal mücadelesinin lideri" olarak tanındı.

Ardından yeni ve radikal bir değişim 1983 yılında Oset tarihçi Marks Maksimovich Bliev'in (adından anlaşılabildiği kadarıyla bir gayrimüslim) Istoriia SSSR'ın 2. sayısında (S: 54-75) yayınlanan "Kavkazkaia voina-sotsial'nye istoki sushcnost" (Kafkasya Savaşları, Toplumsal Temelleri ve Kaynağı) başlığını taşıyan son derece önemli bir makalesi ile belirginleşti.

Bliev, Kuzey Kafkasya'nın Ruslar tarafından istila edilmesini savunarak öncekilerden çok daha ileri gitti. Ona göre Kafkasya savaşlarına, Rus İmparatorluğu'nun sıcak sulara inme gayretleri ve koloniyalist düşünceler sebep olmamıştı. Ancak bu savaşlar, Dağlıların genişlemesine ve yayılmasına, Kafkas ötesinde Gürcü bölgesini yağmalamaya yönelik akınlar düzenlenmesine karşıt bir savunmaydı. Çeçenlerin ve Dağıstanlıların geleneksel saldırganlığı "yabancı düşmanlığı" içindeki din adamlarının etkisiyle Müridizm, emperyalist ve reaksiyoner bir doktrine dönüşmüştü. O halde, saldırganlığın ve dolayısıyla bir asır uzunluğundaki savaşın sorumluluğu tümüyle Dağlılara yüklenebilirdi. Bliev'in tezine göre, barışsever Ruslar yalnızca kendilerini savunmuşlar ve bu arada Gürcü ve Oset müttefiklerini Dağlılardan korumaya çalışmışlardı.

Şamil hikayesinin bu dramatik yeni yorumunun açıklaması, kısmen Afgan savaşının Sovyet-Müslüman intelijansiyası üstündeki etkisi ve Sovyet Müslümanlarının Afgan mücahitleri için duyduğu gizli, fakat derin bir sempatisi ile de yapılabilir. Bugünü haklı çıkarmak için geçmişin kullanıldığı SSCB'de Bliev'in kaleme aldığı makalenin mesajı gayet nettir. I. Nikola'nın ordularının Kafkaslarda bulunması gibi, Sovyet orduları da Afgan çetelerinin; onların Çinli, Pakistanlı ve Amerikalı emperyalist koruyucularının kışkırtmaları sonucu Afganistan'a girmeye zorlanmışlardır. SSCB'de aynı zamanda herkes, Şamil'in kutsal savaşım idealize etmenin Afgan cihadını haklı çıkarmakla eşdeğerde olduğunu da anlamıştır.

Sûfî kardeşliğinin artan etkinliği, Nakşibendî ve Kadiri ağırlıklı Kuzey Kafkasya ile, bu tarikatlar hakkında Mahaçkale ve Grozni'de basılan çok sayıda yeni yayınla doğrulanan etkinlikleri yeni bir Şamil karşıtı düşünceyi de izah edebilir.

Bugün, tıpkı Şamil'in ve Uzun Hacı'nın devirlerinde olduğu gibi, Sûfî tarikatları sinsice yaklaşan Ruslara karşı İslam'ın ve milli geleneklerin en iyi savunucularıdırlar. Şamil'i savunmak ise, Sovyet Rus inançsızlarına karşı direnmek için Sûfî topluluklarının varlıklarında odak noktası meydana getirmektedir.

BİBLİOGRAFİK NOTLAR:

Kafkas savaşları ile ilgili başlıca kaynak, Şamil'in yaverliğini yapan Muhammed Tahir'ül Karakhi'nin Arapça yazmış olduğu Bargat al Suyiuf al Daghestaniya fi baz al-ghazavat al Shamiliya isimli kroniktir. M.A. Barabanov tarafından hazırlanan Arapça metin I.I. Krasovski'nin önsözüyle Khronika Mukhameda Takhira al-karakhi başlığı ile SSCB Bilimler Akademisi Oryantalizm Enstitüsü tarafından 1946'da Moskova-Leningrad'da yayınlanmıştır. Barabanov'un tercümesi ayrıca Trudy Instituta Vostokovedeniia'da (Moskova-Leningrad, 1941) çıkmıştır. Bir başka, fakat hiç gerçek payı bulunmayan Rus versiyonu ise 1926'da Mahaçkale'de Tri imama - Memuary Mürida Shamilia ismi ile basılmıştır.

Diğer belgesel kolleksiyonlar arasında General N. Dubrovin'in İstoriia voin i vladychestva Russkikh na Kavkaze (Savaşların Tarihi ve Kafkaslarda Rus Yönetimi) ile üç derlemeden bahsedilebilir: Sbornik Svedenii o Kavkazkikh Gortsakh (Kafkas Dağlıları ile İlgili Derlenmiş Bilgilerin Tiflis'te basımını takiben, 1868'den itibaren şu yayınlar çıkmıştır: Sbornik Materialov dlia Opisaniia Mestnosti i plemen Kavkaze (Kafkaslarda Arazi ve Kabilelerin Tanımlanması İçin Toplanmış Materyaller) yine Tiflis'te basılmış ve A.P. Berje'nin editörlüğü ile Akty Sobrannye Kavkazskoi Arkheograficheskoi Komissiei (Kafkas Arkeoloji Komisyonunca Toplanan Bilgiler) aynı şekilde 1866-1873 yılları arasında yayınlanmıştır.

Sovyet iktidarı döneminde basımı gerçekleştirilen en yararlı belge kolleksiyonu ise Dvizhenia Gortsev Severno - Vostochnogo Kavkaze v 20-50 gg XIX veka (1820-1850 Yılları arasında Kuzeydoğu Kafkasya'daki Dağlı Hareketleri) (Mahaçkale, 1959)'dır. Bu ciddi ve bilimsel bir çalışma, aynı zamanda cesur bir Şamil savunuşudur. Giriş bölümünde SSCB Bilimler Akademisi Dağıstan Dili ve Edebiyatı Bölümü Tarih Enstitüsü Başkanı G. A. Danyalov; Bagirov'un Müridizme karşı tavrını ele almakta ve onun Şamil aleyhtarı, eğiliminin takipçileri olan Rus tarihçilerini ağır bir dille suçlamaktadır: "Şamil'in liderliğindeki Dağlıların hareketi, Çarlık kolonyalizmine yönelen ve gücünü halktan alan bir tepkiydi. Bu, geniş Kafkas kitlelerinin özgürlükleri için verdikleri bir mücadele idi. Dinî ve feodal unsurların katılımı, hareket içindeki yönelimlerin çeşitliliğini gösteriyordu, fakat bununla birlikte hareketin kendisine 'feodal' denilmesi doğru değildi."

Türkiye'de Kafkas muhacirleri tarafından yapılan bir çok çalışmanın içinde iki monografiyi ayırabiliriz: İsmail Berkok'un Tarihte Kafkasya (İstanbul, 1958) ve Şerafettin Erel'in Dağıstan ve Dağıstanlılar (İstanbul,1958) isimli eserleri. Batıda ise en önemli olan çalışmalar şunlardır: W. E. Ailen - P. Muratoff'un A. History of the Wars on the Turco - Caucasian Border; J. F. Baddaley'in 1908 yılında Londra'da yayınlanan The Russian Conguest of the Caucasus ve 1940'ta iki cilt halinde Oxford'ta basımı gerçekleştirilen The Rugged Flanks of the Caucasus; ve Lesley Blanch tarafından yazılan The Sabres of Paradise (Londra, 1960).

Sovyet tarihçiliğindeki Müridizm konusundaki çelişkiler, batı dünyasında Standard bir çalışma olarak kabul edilen Lowell R. Tillet'in The Great Friendship (Chapel Hill,, 1969) adlı eserinde incelenmiştir. Aynı konudaki bir başka inceleme de The American Slavic and East European Review (No: XX, 1961, s: 236-269)'de çıkan "Shamil and Muridism in Recent Soviet Historigraphy" isimli makaledir. Aynı meseleye Paul B. Henze de değinmiştir: "Unwriting History-The Shamil Problem" iki kez yayınlanmıştır. Caucasian Review (No: 6, Münih, 1958, s: 1-29) ve Walter Z. Lecqueur'un editörlüğünü yaptığı The Middle East in Transition (Londra, 1958, s: 415-443) dergilerinde basılan bu makalelerden başka, yakın zamanlarda Ann Shely, Radio Liberty Research Bulletin (RL/39/84)'de 1984 Ocak ayında "Yet Another Rewrite of the History of the Caucasian War" başlığıyla meseleyi analiz etmeye çalışmıştır.

Kafkasya ile ilgili olarak diğer bir eser ise, Müridizmin gerçek çehresini, dinsel psikolojik ve ahlakî prensiplerini, Sovyet propagandasında yer alan "kör fanatizm" imajından çok farklı şekilde ortaya koyan, Gazi Muhammed ve Şamil'in mürşidi Şeyh Seyid Cemaleddin tarafından yazılmıştır. Arapça metni, 1905 yılında Dağıstan'ın Petrovsk şehrinde Al-Adap âl-maziye fil-Tarika al Nakshbandiya ismiyle basılan bu eserin Rusça çevirisi, yazarın oğlu Seyid Abdurrahman tarafından ilave edilen giriş kısmı ile Sbomik Svedenii o Kavkazskikh Gortsakh'da (Tiflis, 1969, C: II, s: 2-22) yayınlanmıştır.

(*) Marie Broxup – "Caucasian Müridism in Soviet Historiography" , Nakşandiyskiy Traktat, Society for Central Asian Studies, Reprint series No:10, Oxford, 1986 içinde s:5-17.

Marie BROXUP

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery