Ukrayna Soykırımı (Holomodor)

Holodomor, Ukraynaca (Морити голодом) "açlıkla öldürmek" anlamına gelir.

Holodomor (Голодомор), ya da Ukrayna Kırımı, 1932–1933 arasında, o dönem Sovyetler Birliği'nde, şimdiki Ukrayna ve Rusya'nın Kuban bölgesinde suni olarak yaratılan kıtlık sebebiyle 5-10 milyon insanın yok olduğu olaylara verilen addır.

Sovyet arşivlerinin açılmaması yüzünden, ölü sayısını kesin olarak belirleyebilecek araştırmalar günümüze kadar hala yapılamamış olmasına rağmen, Ukrayna nüfusunun dörtte birinin o dönemde hayatını kaybettiği düşünülmektedir.

Holodomor'un sebeplerinden en önemlisi, Sovyet döneminin uygulamaya çalıştığı ekonomik ve sosyal politikalardır. Özellikte kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarım üretiminden vazgeçerek, üretimi durdurmuştur. Durumun gidişatını önceden kestirebilecek olan dönemin yöneticileri, "anti-kolhoz" hareketin yayılmasını önlemek amacıyla, sorunu hafifletecek önlemler almaktan kaçınmış ve bir nevi bölgede diğer direnişçi köylülerce ibret alınabilecek bir olay çıkarmak istemiştir. Açlığın en tepeye ulaştığı dönemde dahi, Sovyet yönetimi, 1932'de 1,7 milyon ton, 1933'te 1,84 milyon ton tahıl ihraç etmiştir. Bölgede artan açlıktan kaçmak isteyenlerin başka bölgelere gitmesine engel olunarak, katliama seyirci kalınmıştır. O dönemde kıtlık haberleri mümkün olduğunca sansürlenerek dünyanın dikkatinden saklanmıştır.

Holodomor'u soykırım olarak kabul eden ülkeler Ukrayna, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avusturalya, Azerbaycan, Belçika, Brezilya, Ekvador, Estonya, Gürcistan, İspanya, İtalya, Kanada, Letonya, Litvanya, Macaristan, Moldova, Paraguay, Peru, Polonya ve Vatikan ve birçok ülkede çok sayıda eyalet aldıkları kararlarla Holodomor'u soykırım olarak kabul etmektedir. Ukrayna'da her yılın kasım ayının son Cumartesi günü, Holodomor kurbanlarını anma günüdür.

Sovyetler Birliğinin toprakta özel mülkiyete dayanan üretimi tasfiye ederek, köylüleri kolhoz ve sovhozlarda toplamak istemesi zengin köylülerin ve onların etkisi altındaki kimi köylülerin sert tepkisiyle karşılaştı. Çünkü tarımda kolektifleştirme girişimlerinin başarıya ulaşması demek zengin köylülerin eski ayrıcalıklarını kaybetmesi anlamına gelmekteydi. Bu nedenle zengin köylülerin kolektifleştirme hamlesine tepkisi tarımsal üretimi durdurmak oldu. Bu durumun neticesinde de Ukrayna'da kıtlığa ve kıtlığın tetiklediği salgın hastalıklara bağlı ölümler gerçekleşti. Ölümler neticesinde Sovyet hükümeti köylülerden aynı miktarda tahıl toplamaktan vazgeçerek toplanan tahıl miktarını düşürmüştür. 1940'ların sonunda Penisilin'in bulunmasıyla önüne geçilen salgın hastalıkların 1930'lu yıllarda önüne geçilmesine teknik olarak imkân yoktu. Penisilin bulunana kadar ABD ve Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere milyonlarca insan salgın hastalıklara yakalanarak hayatlarını kaybetmişlerdi.

Sovyet önderi Josef Stalin’in köysel kooperatifleşme hareketine en büyük muhalefeti ve direnci, bir kolhoz ya da sovkhoz için çalışmak yerine, özel üretimi tercih eden Ukrayna ve Don havzası köylüleri göstermiştir. Önceleri, verimli özel çifliklerin bu şekildeki ekonomik faaliyetlerine göz yuman Bolşevikler, sonraları, bu üretim tarzını, merkezi planlamaya karşı bir tehdit olarak algılamışlardır.

Devrimciler, Rus İç Savaşı sırasında, şehirlilere göre daha az destek aldıkları köylüleri, bu sistemle kontrollerine daha kolay alabileceklerini düşünüyorlardı. 1929 ve 30'ları takiben, hükümet köylerde kollektivizmin gelişimini sağlamak için, binlerce resmi görevlisini tarlalara kooperatifleri organize etmeleri için göndermiştir.

1932 yılı hasadının iyi olmayacağının anlaşılması üzerine, hükümet suçu, o dönemde nisbeten sistem dışında kalan özel çifliklere attı ve alınan kararlarla, hasatta hesaplanan eksiklerin bu çifliklerden vergi olarak tahsil edilmesine karar verildi. Silahlı güçler kullanılarak, bir sonraki yılın tohumlukları ve çifliklerde yaşayanların ihtiyaçları göz ardı edilerek, belirlenen miktarda tahıl zorla alındı. Çiflik sahipleri, kooperatiflerde çalışmaları için devletin el koymak istediği büyük baş hayvanları kestiler ve bu yüzden tarlada üretimde kullanılabilecek hayvan sayısı azaldı.

Bir yıl sonrası tam bir felaket oldu. Ukrayna'daki en verimli tarım alanları, tam anlamıyla birer kıtlık alanına dönüştü. Gelen kıtlık haberleri üzerine bölgeye gitmek isteyen gazetecilere engel olundu. Hükümet ve yerel politikacılar, acil olarak bölgede önlem alacaklarını ve yardım edeceklerini söylemelerine rağmen, yeterli çaba gösterilemedi. Ukrayna'da insanlar ölürken SSCB tahıl ihracatını arttırdı. Görgü tanıklarına göre, bölgede açlıktan kaçmak isteyen binlerce çocuk, ya ailelerinin olduğu yerlere ya da yetimhanelere geri gönderildi ve oralarda bakımsızlık ve açlık gibi sebeplerden öldüler.

Bilgi ve haber akışını önlemek amacıyla bizzat Stalin ve Molotov tarafından imzalanan yönergelerle, seyahat edeceklere izin almaları şartı getirildi. Bölgeden kaçmaya çalışanların aslında Sovyet düşmanlarınca organize edilen kişiler olduğu ve halkın buralardan çıkarılmamaları gerektiği savunuldu. Uygulamaların tam sonuç vermesi için Stalin bizzat Pavel Postişev'i Ukrayna İkinci Sekreteri olarak atadı. Onunla birlikte binlerce Sovyet görevlisi de, "kollektivizmin" gelişimini sekteye uğratacak her tehlikeyi önleme görevi ile Ukrayna'ya geldi. Stalin böylece Ukrayna'da kontrolü tamamen ele aldı.

1933-34 baharında nisbeten iyi giden iklimin de etkisiyle, 1932-33 dönemindeki etkisiz ekim ve çalışan sayısındaki büyük azalmaya rağmen hasat iyi oldu. Köylülerin sayıca azalmasıyla etkisizleşen muhalefet hareketi bu dönemde de etkili olamadı. SSCB'nin kendi kur rejimi açısından gerekli gördüğü tahıl ihracına bu yıl da devam edildi.

Kıtlık Kurbanları 1933 yılının sonunda, Ukrayna ve Rusya'da tahminen 5-10 milyon insanın öldüğü düşünülmektedir. Kurbanların %81.3'ü Ukraynalı, %4.5'i Rus, %1.4'i Yahudi ve %1.1'i Polonyalıdır. Tüm köylü nüfusunun %25-50'si hayatını kaybetti. Ukrayna'nın kuruluş temelini teşkil eden köylülük bilincinin bu dönemde aldığı yara, günümüzde hala halkına acısını hissettirmektedir.

Holodomor – is а genocide of Ukrainian nation in 1932-1933
Holodomor – is а genocide of Ukrainian nation in 1932-1933



Holodomor Bir Soykırım mıdır? Olayların soykırım özeliğinde olup olmadığı tartışılsa da, Ukrayna'nın uluslararası alanda Holodomor'un soykırım olarak tanınması yönündeki taleplerine, Rusya Federasyonu şiddetle karşı çıkmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı yılları, Kırım Türkleri için acılarla dolu olarak geçti.

2. Dünya savaşı sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım Türkleri’ne iletildi. İki saat içerisinde, evlerinden hiçbir eşyayı almaksızın, bulundukları köyün – kasabanın – şehrin meydanında toplanmaları isteniliyordu. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen oracıkta öldürüldü. Çığlıklarla inleyen gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000’i 0–5 yaş arası çocuk, 68.000’i ise 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı.

Ertesi gün, Arabat bölgesinde bir köyde, 150 civarında Türk’ün unutulduğu anlaşıldı. Haber Stalin’e ulaştırıldığında emir verdi: ‘Bunların işini 24 saat içerisinde bitirin !’ Emir yerine getirildi: Bebek, ihtiyar ve genç... köy halkı, küçücük bir tekneye dolduruldu. Tekne, kıyıdan bir-kaç mil açılınca batırıldı. Karadeniz’in hırçın dalgaları soydaşlarımıza mezar oldu. Türkler’le birlikte Kırım’da yaşayan Musevî dinine mensup Türkler ile aynı dine mensup Yahudiler de sürgün edildiler. Çünkü bu iki gruba mensup insanlar, Kırım Türkleri ile iyi ilişkiler içerisinde idiler.

Yapılan işlem, Kırım Türkleri’ni yok etme politikasının, o günün öncesinde ve sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi. Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenlerin cesetleri kokmaya başlayıp esasen zor teneffüs edilen hava, tehlikeli ölçüde zehirlenince, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü.

Trenler; Kabartay, Sibirya, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yolcularını boşalttılar. Özbekistan’a gelenler, daha önceden hazırlanmış ve tembihlenmiş Özbek Türkleri tarafından taşlandı. Yaralananlar ve ölenler oldu. Hayatta kalmayı başarabilenlerin % 3’ü, çok kötü şartlar altındaki hayata dayanamadı. Açlık, sıtma, verem ve diğer hastalıklar sebebiyle ilk altı ay içerisinde öldü. Geri kalanlar, farklı iklim şartlarındaki sürgün bölgelerinde can, mal ve kültürel değerlerini korumaları engellenerek âdeta açık hava hapishanesi şartlarında yaşamaya mahkûm edildiler.

Kırım Türkleri, 1956 yılına kadar zor şartlar altında hayatta kalmak için uğraş verdiler. Bulundukları yerleşim alanının dışına çıkmaları yasaktı. Eğitim görmeleri engelleniyor, kültürlerini korumalarına izin verilmiyordu. Kırım şivesiyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler cezalandırılıyordu.

1956 yılında Krusçev, Stalin dönemini karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya ile Kırım Türkleri, rahat nefes alma imkânı bulabildiler. Kültürel organizasyonlarına ve eğitim görmelerine izin verildi. Bu yumuşamadan cesaret alan Kırım Türkleri, vatana dönmek istediklerini ilgililere duyurmaya başladılar, Kremlin’e temsilciler gönderdiler. 1960’lara gelindiğinde sürgündeki Kırım Türkleri’nin millî mücadelesi, firesiz bir kitle hareketine dönüşmüştü. Miting ve protesto toplantıları düzenlendi. Toplantılara katılanlar ağır şekilde cezalandırıldı. 23 Nisan 1978 günü Musa Mahmut isimli bir Türk, soydaşlarına yapılan haksızlığı protesto etmek için kendisini yakarak intihar etti. Kırım Türkleri’nin efsaneleşen lideri Abdülcemil Mustafa Kırımoğlu hapse mahkûm edildi.

6 Temmuz 1987’de başlayıp 5 Ağustos 1987’ye kadar devam eden Moskova gösterilerinden sonra, SSCB yönetimi, Kırım Türkleri’nin vatana ihanet suçlarını kaldırdı. Yine de dönüş izni vermedi.
2 Kasım 1943 ve 8 Mart 1944. Karaçay-Malkar halkının savaşlar, istilalar, hürriyet mücadeleleriyle dolu tarihlerindeki iki kara gün.
Kafkasya’nın Orta Kafkaslar bölümünde, sarp dağlar ve derin vadiler arasında uzanan topraklarda yüzlerce yıldan beri yaşamakta olan Karaçay-Malkar'lar İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla devam ettiği günlerde, Sovyet hükümetine karşı ihanet, vatan hainliği ve düşmanla işbirliği suçlamalarıyla atayurtlarından koparılarak, yediden yetmişe Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüşlerdi. 2 Kasım 1943’te Karaçaylıların başına gelen felaket, 8 Mart 1944’te onların kardeş halkı Malkarlıların da başına geldi. Tarih boyunca onları birbirlerinden ayırmaya çalışan Ruslar adeta ortak kaderleri olan sürgünde Karaçaylılarla Malkarlıları birleştirmişlerdi.

1918 yılında kurulan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetinde yer alan Karaçay-Malkarlılar bu cumhuriyetin Sovyetler tarafından yıkılmasından sonra ikiye ayrıldılar. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk cumhuriyeti idaresi altına alındılar. Bu iki cumhuriyetin kurulması sırasında Sovyetler “böl ve yönet” politikasını uygulamaya dikkat ettiler. Dil, tarih, kültür ve etnik köken açısından aynı halk olan Karaçay-Malkarlılar sunî bir biçimde ikiye parçalandılar. 1926 yılında Karaçaylılara özerklik verilerek Kafkas dağları üzerinde Karaçay Özerk Bölgesi kuruldu. Bu sırada Karaçaylılar bölgelerindeki nüfusun % 81’ini meydana getiriyorlardı. 

Daha sonraki yıllarda bölgeye sistemli bir biçimde Rusların yerleştirilmesiyle bu oran % 30’a düştü. 1943 yılına kadar Sovyet rejimine karşı defalarca ayaklanan Karaçaylılar özellikle 1920-30’lu yıllarda kollektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetler'in kollektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti.

Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendiriliyorlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas dağlarında ayaklanarak millî direnişe geçen Karaçaylılar kurdukları silahlı çetelerle Sovyet Kızıl Ordusunu ve NKVD birliklerini imha ederek Almanların yanında Sovyetlere karşı savaştılar.

Almanlar’ın 1941 yılında Sovyetler’e saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlar’a karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı. Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı.

25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızıl Ordu birliklerini burada Karaçaylılar’ın silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler.

Kafkas Ötesi’ndeki Sovyet kuvvetlerinin planlarındaki aksaklıklar harekâtta gedikler meydana gelmesine sebep oluyordu. Bu durumda Kafkasya Almanlar karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Bu boşluğu doldurma görevi Sovyetler’in 46. Ordusuna verildi. Kafkas dağları üzerinden Kafkas Ötesi’ne geçişi sağlayan Karaçay’daki Morh (Maruha) ve Kluhor geçitleri her an Karaçay çetelerinin ve Alman birliklerinin eline geçmek üzereydi. Morh geçidinde savunma Sovyetler’in havan topçu müfrezesi, teknik müfreze ve piyade birliği tarafından yapılacaktı. Kluhor geçidi ise iki piyade bölüğü ve bir teknik müfreze tarafından savunulacaktı. 

Karaçay çeteleri ile işbirliği içinde olan Alman birlikleri Kluhor ve Morh geçitlerine saldırdılar. Sovyet birliklerinin Kluhor ve Morh geçitlerinde zor duruma düşmeleri üzerine, Sovyetler’in safında yer alan Gürcü-Svanlar bir birliklerini savunma için dağların güney yamaçlarından geçitlere gönderdiler. Ancak Karaçay çetelerinin desteğini alan Almanlar geçitleri ele geçirdiler. Sovyet askerlerinin Kafkas dağlarının buzulları arasında yer alan bu geçitlerde çok zor durumlara düştükleri anlaşılmaktadır. 1960’lı yıllarda Karaçaylı çobanlar tarafından bu geçitlerin yakınlarındaki buzullar içinde cesetleri hiç bozulmadan bulunan Sovyet Kızıl Ordu askerleri buna şahitlik etmekteydi.

Sovyetlerin savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak vermişti. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek ırmağına ulaştı. 

Almanlar 21 Ağustos 1942’de Karaçay-Malkarlılar’ın yardımıyla Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi Elbruz dağına (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler. 

1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı. Alman ordusuna büyük sevgi gösterilerinde bulunan Karaçay-Malkar halkına Almanlar şu imtiyazları verdiler:

1- Müstakil millî idare yeniden kurulacak ve din dahil hayatın bütün sahalarında tam bir serbestlik olacak. 
2- Kolhozların yerine özel mülkiyet düzeni kurulacak.
3- Eskiden zorla ikiye ayrılan Karaçaylılar ve Malkarlılar tekrar birleşecek.

Karaçay Özerk Bölgesi’nin başkenti Mikoyan Şahar’da (bugünkü Karaçayevsk) Karaçaylı Macir Koçkarov idareyi ele almış ve gelen Alman birlikleri tarafından belediye başkanı olarak görevlendirilmişti. Bir süre sonra da millî menfaatlerin temsilcisi olarak bir Karaçay Komitesi Kadı Bayramukov başkanlığında teşkil olundu ve geniş yetkilerle donatıldı. Bunlardan biri de kolhozları lağv etme hakkıydı.

Verilen bu imtiyazlar Almanlar’ın Karaçay-Malkar halkının güvenini kazanmasını sağladı. Bu sırada görmüş geçirmiş yaşlı Karaçaylılar Almanlar’a bu kadar güvenmenin iyi sonuç vermeyeceğini, daha tedbirli davranmak gerektiğini söylüyorlardı. Ancak yıllardır Sovyet zulmü altında inleyen Karaçay-Malkar halkı üzerinde bu uyarıların fazla etkisi olmadı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:

“Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, gülü oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar...”

Alman Doğu Başkanlığı’ndan bir görgü şahidi 1942 yılı Ekim’inde Kafkasya’da yaşayan Slav kökenli Rus, Ukraynalı ve Rus Kazakları’nın işgal güçlerine karşı çok soğuk davrandıklarından bahsetmektedir. Slavlar aşırı Sovyet vatanseveri gibi davranırlarken, Kafkas kavimleri Almanlara karşı çok candan davranıyorlardı. Alman raporlarında Rus ve Ukraynalı halk arasında korku ve çekingenlik, buna karşılık Kafkas halklarında dostluk ve destek tespit edildiği yer almaktadır. Ancak siyasî faaliyetin derecesi kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Çerkesler (Adigeler-Kabardeyler) daha çekingen davranırken, Türk asıllı Karaçaylılar ve Malkarlılar hemen kabilelerini birleştirmeyi teklif etmişlerdi. Bunlar arasında Pan-Türkist eğilimli bir milliyetçilik açıkça farkolunuyordu.

Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakılmıştı.

Alman yöneticileri Kafkaslar’daki zirai reformların başarılması işini çok sıkı tutuyorlardı. Bir yıl içinde kolhozların yüzde kırkı ziraat kooperatiflerine dönüştürülmüştü. Gerçekte Kafkasya’nın pek çok bölgesinde köylüler daha Almanlar gelmeden önce, nefret edilen Sovyet kollektif çiftliklerini dağıtmış ve toprak, hayvan ve tarım âletlerini halka paylaştırmıştı. Almanlar Kafkaslar’da, işgal ettikleri diğer bölgelerin aksine halktan zorla asker toplama uygulamasını kaldırmışlar ve tamamen gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı.

Bolşeviklerden temizlenen Karaçay-Malkar, Kabardey, Adigey ve Osetya bölgelerindeki halklar eski Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni yeniden kurmak üzere Alman komutanlığına başvurdular. Ancak Almanlar bu başvuruları sürekli olarak oyaladılar. Almanlar’ın Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış oldukları daha sonra öğrenildi.

1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetler’den oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti.

Almanlar Kafkasya’dan çekildikten sonra Sovyetler halk arasında Alman aleyhtarı partizan güçleri örgütlemeyi başaramadılar. Anti-Partizan faaliyetler tamamen Kafkaslar’daki yerli halkın elindeydi. Pek çok Kafkas Millî Askerî Birlikleri Alman ordusunun hizmetine girdi ve Sovyetler’e karşı savaştı. Alman ordularının lojistik desteği ekonomik yönden fakir olan bu bölgede yerli halkın gönüllüleri tarafından sağlandı. Yerli halktan oluşan Sovyet aleyhtarı birlikler Alman ordusu Kafkasya’dan geri çekildikten sonra bile, ilerleyen Sovyet birliklerine karşı daha uzun süre savaştılar.

Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızıl Ordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. 

Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme baş vurdu. 12 Ekim 1943’te Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nun aldığı bir kararla Karaçay halkı 2 Kasım 1943 tarihinde topyekûn sürgüne gönderildi. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlılara da uygulandı. Sürgün sırasında Kafkasya’dan toplam 69.267 Karaçaylı hayvan vagonlarına doldurularak sürgüne gönderildi. Bunlara sonradan sürgün sırasında Sovyet ordusunda bulunan Karaçaylı askerler de katıldı. 

Sürgünün ilk birkaç yılında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının yarısını kaybettiler.
Karaçaylılar sürgüne gönderildikten sonra toprakları Gürcüler ve Çerkesler arasında paylaştırıldı. Özerk bölge sınırları yeniden çizildi. Karaçay Özerk Bölgesinin dağlık bölgeleri ile Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyetinin Malkar bölgesi toprakları Gürcistan Sovyet Sosyalist Cuhuriyeti topraklarına ilave edildi. Karaçaylıların ve Malkarlıların bir daha asla Kafkasya’ya dönmeyecekleri düşünülerek yer adları bile değiştirildi. 

Eski Karaçay köylerine Gürcü dilinde adlar verilirken, pek çok yer adı da Rusçaya çevrildi. Bunlara örnek olarak aşağıdaki yer adlarını verebiliriz:
Karaçay Özerk Bölgesinin idarî merkezi Mikoyan-Şahar adlı küçük şehrin adı Gürcüce Kluhori olarak değiştirildi.
Kuban ırmağı kıyısındaki Taşköpür köyünün adı Gürcüce Ahalşeni olarak değiştirildi.
Elbruz dağının eteğindeki Hurzuk köyünün adı Gürcüce Zedvake (Taşlık Çukur) olarak değiştirildi.
Teberdi ırmağı kıyısındaki Sıntı (Töben Teberdi) köyünün adı Gürcüce Mzisa (Güneşli) olarak değiştirildi.
Duvut vadisindeki Cazlık köyünün adı Gürcüce Ahalsopeli olarak değiştirildi.
Kuban ırmağının yukarı kısımlarında yer alan Kart Curt köyünün adı Gürcüce Mtisdziri (Dağ eteği) olarak değiştirildi.
Teberdi vadisinin aşağı kısımlarında yer alan Birlik köyünün adı Gürcüce Şukuri olarak değiştirildi.
Mara vadisinin aşağı kısmında yer alan Mara Ayagı köyünün adı Gürcüce Şertula olarak değiştirildi.
Duvut ırmağı kıyısındaki Duvut köyünün adı Gürcüce Şuamta (Dağ ortası) olarak değiştirildi.
Elbruz dağının batısındaki Uçkulan köyünün adı Gürcüce Madnishevi (Maden vadisi) olarak değiştirildi.
Elbruz dağının doğu eteklerinde, Malkar bölgesinde kalan Elbrus ilçesine Gürcüce Yalbuzi adı verildi.

Karaçaylılara ve Malkarlılara ait topraklardan Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içine dahil edilen bölgeler dışında kalan yerlere de Rusça adlar verildi. 
Söz gelimi: Karaçay köyü Davsuz Rusça Zavodskoe adını aldı.
Karaçay köyü Kumuş Rusça Podgornoe adını aldı.
Karaçay köyü Ogarı Mara Rusça Vısokogornoe adını aldı.
Karaçay köyü Taşköpür Rusça Kamennomostskiy adını aldı.
Malkar köyü Bıllım Rusça Ugolnıy adını aldı.
Malkar köyü Kaşha Tav Rusça Sovyetskoe adını aldı.
Malkar köyü Yanikoy Rusça Novo-Kamenka adını aldı.
Malkar köyü Köndelen Rusça Komsomolskiy adını aldı.
Malkar köyü Hasaniya Rusça Prigorodnıy adını aldı.
Malkar köyü Laşkuta Rusça Zareçnıy adını aldı.

Ruslar tarihî Karaçay-Malkar topraklarındaki bazı ırmak adlarını Rusça telaffuza göre değiştirdiler. 
Balık ırmağı Malka adını aldı
Bashan ırmağı Baksan adını aldı.
Bızıngı ırmağı Bezengi adını aldı.
Köndelen ırmağı Gundelen adını aldı.
Özengi ırmağı Usengi adını aldı.
Ishavat ırmağı Hasavut adını aldı.
Teberdi ırmağı Teberda adını aldı.
Kafkas dağları üzerindeki göl adları da değiştirildi.
Malkar bölgesindeki Çirik Köl Rusça Golubıe Ozera adını aldı.
Çabaklı Köl Rusça Rıbnoe adını aldı.
Karaçay dağlarındaki Tubanlı Köl Rusça Forelnoe adını aldı.


Orta Asya ve Sibirya bölgelerine dağıtılarak sürgün yerlerinde de birbirlerinden ayrı düşmelerine özellikle dikkat edilen Karaçay-Malkarlılar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın ücra köşelerine atıldılar. 

Karaçay-Malkarlıların sürgün yerlerinde dağıtıldıkları bölgelerden bazıları şunlardır:
Kazakistan’ın Çimkent vilayetinde Voyenvod, Tobolino, Gayrat, Tamerlanovka, Cunsanbay, Çubarovka, Bayrkum, Hocatogay, Çayan, Köksuv, Kızıltu, Pahta-Aral, Beşkutir, Sarıagaç, Krasnovodsk, Kızılkistav, Samsonovka, Starıy mankent, Sverdlov, Karamurt, Ahunbabay, Amangeldi, Çirçik, Kızıl Culdız, Karakalpak, Küntuvgan.
Kazakistan’ın Cambul vilayetinde Cambul, Karatav, Çuv, Lugovaya, Merke, Kenes, Talas, Mihaylovka, Trudovik, Aynagül, Yernek, Kurday, Ahtagan, Kalinin,Sazkuduk, Kızıl Kışlak, Prodekovo, Aktöbe, Talapnı, Şohay, Beşagaç, Bagara, Kostagan, Kızıl Abat, Şortöbe, Maytöbe, Kızıl Babay, Çaydana, Sarı Kemir.
Kazakistan’ın Akmolinskaya vilayetinde Akmolinsk, Kamışevka, Suvorovka, Kızıl Buda, Artaşkin, İmankovka, Kalton, Marinovka, Karasuv.
Kazakistan’ın Kızıl-Ordınskaya vilayetinde Muratbayev, Cangı Kurgan.
Kazakistan’ın Pavlodarskaya vilayetinde Tavoljan, Muyaldı, Koryakovka, Erik, Telmana, Pavlodarskiy, Cambul, Janajol, Solprom.
Kazakistan’ın Taldı-Kurgan vilayetindeYenmek, Taldı Kurgan, Kum Töbe.
Kazakistan’ın Kökçe Tav vilayetinde Şçuçinsk, Novaya İvanovka, Kökçe Tav.
Kazakistan’ın Semipalatinskaya vilayetinde Urçar, İrinovka, Nekrasovka, Çapayev, Semipalatinsk.

Karaçay-Malkarlılar Kırgızistan’ın şu bölgelerine dağıtılmışlardı:
Talas, Orlovka, Maymak, Tokmak, Çeldobar, Telman, Orlovka, Kızıltuvdan, Bilikum, Çondali, Çatkul, Karabalta, Cangı Pahta, Petrovka, Şvernik, Şapokala, Şalta, Bayamkum, Saksavul, Törtkaynar, Üçkurgan, Beşagaç, Kausman, Atkaşat, Teren Kuduk, Şorgalı, Çolagarık, Cayılgan, Köktöbe, Sarı Bulak, Budenovka, Ortasuv, Karasuv, Beşterek, Çattöbe, Karoy, Kegeti, Ak Say, Issık Kol, Narın, Bala Sara, Aral, Keng Aral, Üç Emçek, Frunze, Şabar, Keleçek.

Özbekistan’da Karaçay-Malkarlıların dağıtıldıkları yerler şunlardı:
Bayavut, Sırdarya, Yaniyul, Çimkurgan, Çinaz, Cizak, Bayramkol, Havast, Toytepa, Bolut, Faric, Timiryazev, Kızıl kum, Uzun Kuduk, Aydarkol, Darbaza, Kızıl Tu, Namangan, Andican, Kokand.

Karaçaylılar Kruşçev’in 1956 yılında Komünist Partisi 20. Kongresindeki gizli konuşmasında Stalin tarafından haksız yere sürüldüklerini belirttiği 5 Sovyet halkından biriydiler. Aynı yıl Kruşçev Moskova’da 10 Karaçay temsilcisini kabul etti. Kendilerine Kafkasya’ya geri dönmeleri ve bu haksızlığın düzeltilmesi yolunda gerekli çalışmaları yapacağına dair garanti verdi.

14 yıl boyunca Kafkasya’dan uzakta sürgünde yaşayan Karaçay-Malkar halkı 1957 yılında vatanlarına geri dönmeye başladı. Bir soykırım halini alan sürgün yıllarında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının büyük bölümünü kaybettiler. 1939 yılında 75.800 kişilik bir nüfusa sahip olan Karaçaylılar 1959 yılında ancak 81.400 kişilik bir nüfusa ulaşmışlardı. Malkarlıların nüfus kaybı ise çok daha fazlaydı. 1939 yılında 42.700 olan Malkar nüfusu 1959 yılında 42.400’e düşmüştü.

Karaçay-Malkar halkının bir kısmı Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’daki sürgün yerlerinde kalırken büyük çoğunluğu Kafkasya’ya geri döndü. 1959 nüfus sayımı sonuçlarına göre sürgünden Kafkasya’ya dönen Karaçaylıların sayısı 67.830 kişiydi. 13.570 Karaçaylı ise sürgün yerlerinde kalmıştı. 1959 yılında Kafkasya’ya dönebilen Malkarlı sayısı ise 34.088 kişiydi. 

Malkarlıların 8.312’si sürgün yerlerinde kalmıştı. Ancak bu geri dönüş çözülmesi güç sosyal, siyasî, ekonomik ve etnik problemleri de beraberinde getirdi. Kafkasya’ya dönen Karaçaylıların ekonomik ve manevi durumları çok kötü şartlardaydı. Sürgün sonrasında Gürcü-Svanların ve Çerkeslerin talanına uğrayan eski Karaçay köylerinde tek bir sağlam ev bırakılmamıştı. Özellikle Svanların işgal ettiği Karaçay’ın dağ köylerindeki evlerin büyük bölümü yıkılmış, evlerin ahşap kısımları ve keresteleri Svanlar tarafından yakacak olarak kullanılmıştı. Ogarı Teberdi köyündeki 860 evden sürgün sonrasında 146 ev sağlam kalmıştı. Sürgün öncesinde 4000 haneden oluşan Karaçay kasabası Uçkulan’da sürgün sonrasında sağlam 200 ev kalmıştı. Evlerin keresteleri Svanlar tarafından sökülüp götürülmüş ve Rusya’da satılmıştı. Mezar taşları da Svanların gazabından kurtulamamıştı. Pek çok mezar taşı Svanların yaptıkları yeni evlerin temellerinde kullanılırken, bazı mezar taşları da Svanların silahla ateş ettikleri hedef tahtası haline gelmişti.

Sürgün öncesinde mevcut dağ köylerinin bir çoğu yeniden kurulamadı. Karaçay’ın Duvut, Cazlık, Caganas, Ishavat köyleri tamamen terkedildi. Malkar bölgesinde yer alan pek çok dağ köyü de sürgün sonrasında ortadan kalktı. 

Bunlar arasında şu köyler vardır. Ogarı Malkar bölgesindeki Tura Habl, Çeget El, Işkantı, Fardık, Künlüm, Savtu, Kurnayat, Kospartı, Zaraşki, Zılgı, Şavurdat, Muhol köyleri. Holam-Bızıngı vadilerindeki Şıkı, Ushur, Holam köyleri.Çegem vadisindeki Dumala, Orsundak, Ak toprak köyleri.

Sürgün öncesinde özerk bölge statüsünde olan Karaçay’ın özerkliği geri verilmedi ve 1922 yılında olduğu gibi Karaçay bölgesi Çerkes ve Abazalarla birleştirilerek yeniden Karaçay-Çerkes özerk bölgesi kuruldu. Özerk bölgenin kurulmasıyla birlikte Karaçaylılar ile Çerkes-Abaza, Rus-Kazak etnik grupları arasında etnik ve siyasî problemler yeniden ortaya çıkmaya başladı.

Karaçay halkı sürgünden döndüğü halde Sovyet hükümeti tarafından itibarı iade edilmemiş ve siyasî hakları geri verilmemişti. Sürgün sonrasında Karaçaylılar otuz yıl boyunca Sovyet resmî belgelerinde hâlâ “vatan haini”, “haydut-çeteci” olarak tanımlanıyorlardı. Kimlik kartının ve pasaportunun milliyet hanesinde “Karaçaylı” yazan bir kimsenin devlet kademelerinde yükselmesine imkân yoktu. Kendi özerk bölgesindeki hiçbir idarî kadroya Karaçaylılar tayin edilmiyordu. 1982 yılında Bölge Parti Komitesi tarafından yayımlanan bir kitapta Karaçaylıların vatan haini oldukları vurgulanarak komünist rejime karşı olan düşmanlık ve sadakatsizlikleri anlatılıyor ve Çerkeslerle Rusların Karaçaylılara karşı tavır almaları isteniyordu.

1976-1982 yılları arasında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesinde yayımlanan Rusça “Leninskoe Znamya” gazetesinde Karaçaylıların güvenilmez, rejime karşı, vatan haini bir halk oldukları konusunda bir çok makale yazılarak bölgede yaşayan Çerkes, Abaza ve Rusların bütün Karaçay halkına karşı olumsuz tavır almaları sağlandı. Sovyet basını da Karaçaylıların rejim düşmanı ve vatan haini oldukları hakkında asılsız iddialar yayımlayarak bu propagandaya yardımcı oldu.

Karaçaylıların atayurtlarından sürülmelerine sebep gösterilen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı sırasında Kafkasya’yı işgal eden Alman ordusuyla birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı silahlı çeteler kurarak savaşmak, bir diğeri ise Töben Teberdi köyündeki çocuk yuvasında bulunan 150 Rus çocuğunu öldürmekti. Sürgün yılları boyunca bu iftira ve suçlamaya maruz kalan Karaçaylılar sürgünden döndükten sonra bile Rusların bu konudaki ithamlarından kurtulamadılar. Karaçaylılar sürgünden döndükten tam 22 yıl sonra, Ruslar Karaçay köyü Töben Teberdi’de “Karaçaylılar Tarafından Öldürülen Rus Çocukları” hatırasına bir anıt diktiler. 

Öldürüldükleri iddia edilen bu çocuklar sözde bir anaokulunun öğrencileriydiler. Rus basını bu konuyu yıllarca gündemde tutarak bölgede yaşayan Rus, Çerkes ve Abaza topluluklarının Karaçaylılar konusundaki tutumlarını olumsuz yönde etkilediler.

1989 yılı sonlarında Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin ile bir yuvarlak masa toplantısı yaptılar. Toplantıya Komünist Partisi Devlet İşleri Başkanı V.A. Skorikov, İdeoloji Bölüm Başkanı A.A. Sanglibayev de katıldılar. Toplantıda Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Karaçay halkının Kafkasya’dan Orta Asya’ya sürgüne gönderilmelerine sebep olarak gösterilen olayların doğru olup olmadığını A.V. Buturlin’e sordular. Buturlin bunlara kısaca şöyle cevaplar verdi:

“İkinci Dünya Savaşı sırasında Karaçaylıların Sovyet ordusuna karşı savaşan bir takım silahlı çeteler kurdukları gerçektir. Ancak bunların sayısı Sovyet basınında abartıldığı kadar çok değildir. 

Töben Teberdi yakınlarındaki çocuk yuvasında Karaçaylılar tarafından öldürüldükleri iddia edilen Armavirli çocuklarla ilgili sözler de gerçek değildir. Çocukları öldürdükleri iddiasıyla tutuklanan ve suçlarını itiraf eden Karaçaylıların da bunu işkence altında kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

Örneğin Bostanov adlı Karaçaylı tutuklu olduğu süre içinde tam 48 kere sorgulanmıştır. Rusçayı iyi bilmediğini belirtmesine rağmen bu sorgulamalardan 17’sinde tercüman kullanılmamıştır. Sorgulamaların çoğu gece yarısından sabaha kadar sürmüştür. Yine aynı suçtan yargılanan Botaşev 34 kere, Şidakov 56 kere sorgulanmıştır.

Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylılar bu sorgulamalar sonunda suçlarını kabul etmekle birlikte, her birinin ifadesi farklıdır ve inandırıcılıktan uzaktır. Bazıları çocukları zehirle öldürdüklerini söylerken, bazıları sopalarla dövdüklerini, diğerleri de tüfekle vurduklarını söylemektedirler. Aynı suçu işledikleri iddia edilen kişilerin ifadelerindeki tutarsızlık da onların bu suçları işkence altında kabul etmeye zorlandıklarını göstermektedir.

Yapılan araştırmaların gösterdiğine göre ise, Töben Teberdi’ye Armavir’den hiçbir zaman çocuklar getirilmemiştir. Kabak Caşagan köyü yakınlarında bulunan 23 cesedin iskeletlerinin büyük çoğunluğu yetişkin insanlara aittir. Bunların arasında Yahudi kadın Rebeka Aronovna’nın pasaportu bulunmuştur. Bu kişiler makineli tüfekle taranarak öldürülmüşlerdir. Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylıların ifadeleri ile burada bulunan iskeletler arasında birbirine uyan hiçbir şey yoktur. Buradakilerin 1943 yılı Ağustos ayında Almanlar tarafından öldürüldüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Töben Teberdi’de Armavir’den getirilen çocuklar için açılan bir çocuk yuvası hiçbir zaman olmadığından, olmayan çocukları Karaçaylıların öldürdükleri iddiası da geçerliliğini kaybetmiştir.

1942 yılı Ağustos ayı başlarında Adam Hubiyev, Kadı Bayramukov ve İslam Dudayev’in önderlik ettiği silahlı Karaçay çetelerinin Uçkulan-Hurzuk köyleri yakınlarında Alman ordusu önünden geri çekilen 600 Sovyet askerine saldırdığı, bunlardan 70’ini öldürüp kalanları esir aldığı iddia edilmektedir. Daha sonra esirlerden 100 kişiyi daha öldürüp, kalanları Almanlara teslim ettikleri belirtilmektedir. Karaçaylıların birkaç silahlı çete ile Sovyet ordusuna karşı savaştıkları bilinmektedir. Ancak bu anlatılanlar çok abartılmıştır.”

Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin’in yukarıdaki ifadeleri Karaçaylıların Rus çocuklarını Töben Teberdi’deki çocuk yuvasında öldürdükleri iddialarının bir düzmece ve aldatmaca olduğunu ortaya koymuş, iftiraya uğrayan Karaçay halkının aklanmasını sağlamıştır. Ruslar tarafından ileri sürülen bu katliam iddiası Sovyet resmî makamları tarafından yalanlanarak, böyle bir vahşetin ve canavarlığın hiçbir zaman meydana gelmediği açıklanmıştır.

Karaçaylılar üzerlerine sürülen bu lekeyi temizlemek ve siyasî haklarını elde edebilmek amacıyla 1989 yılında Azret Orus önderliğinde “Camagat” adı verilen siyasî örgütü kurdular. Camagat örgütünün çalışmaları sonucunda Sovyet resmî makamları 12 Ekim 1943 yılında Karaçaylıların sürgüne gönderilmeleri ilgili kararın hatalı olduğunu kabul ettiler ve Karaçaylılara atılan iftiraların haksız olduğunu Karaçay halkı sürgünden döndükten ancak 32 yıl sonra, 14 Kasım 1989 tarihinde açıkladılar.

Bugün Karaçay-Malkarlılar Rusya Federasyonu’na bağlı iki farklı özerk cumhuriyette geleneksel kültürlerini ve dillerini yaşatmaya çalışırken, sürgün yıllarının acı hatıralarını da hayatlarından silmeye çalışıyorlar. Ancak aradan geçen altmış yılın henüz bu hatıraları yok etmesi zor görünüyor. 

Kaynakça:
Alexiev, Alexander R. Soviet Nationalities Under Attack: The World War II Experience. “Soviet Nationalities in Strategic Perspective”. Ed. by: S. Enders Wimbush.-London: Croom Helm, 1985.-61-74.ss.
Bayramuklanı Fatima. Buşuv Kitab.-Çerkessk: 1991.
Bugay, N. İosif Stalin-Lavrenio Berii: “İh nado deportirovat”.-Moskva: 1992.
Hapayev, S.A. “Problemı vosstanovleniya geografiçeskih nazvaniy”. Repressirovannıe Narodı: İstoriya i Sovremennost.-Karaçayevsk: 1994, 159-165.
Jacobsen, Hans-Adolf. 1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı.-Ankara: Genel Kurmay, 1989.-937 s.
Mühlen, Patrik von zur. Gamalıhaç ile Kızılyıldız arasında: İkinci Dünya Savaşında Sovyet Doğu Halklarının Milliyetçiliği.-Ankara: Mavi Yayınları, 1984.-264 s.
Sheehy, Ann. “Justice At Last For the Karachai ?” Report on the USSR, 2 (52), December 1990, 17-20.
Tavkul, Ufuk. Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Değişme.-İstanbul: Ötüken, 1993.-305 s.

Doç. Dr. Ufuk TAVKUL (kafkas.gen.tr)
O yılın kışı işte, o yılın, 
Sivri kama misali,
İnsanın bağrına saplanıp da yaşanan 
Kışı işte o yılın! O yılın hiç yazı olmadı ki...
Kanayan yüreğimin yarası kapanmadı ki hiç!
İçimi kavurarak süren o yılın kışı
On üç buzlu ayaza dönüştü
Ve daha bir başka soğudu
Tamı tamına on üç kez!

Sibirya’da dona dönmüş on üç yıl
Saplanır içime on üç anıt misali.
On üç yıldan uzun süren o tam on üç yaraya
Deva olmaz zaman denen sonsuzluk!

Zelimhan Yandarbiyev

1941 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği’ne karşı saldırıya geçen Almanlar, hızla ilerleyerek Kafkasya’ya doğru yöneldiler. 1941–42’de, Kafkasya’daki petrol üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan’ın Grozni petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya’dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu’ya bağlı kaldığı halde yerel Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944’te ülkede yaşayan tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: “Büyük Anavatan Savaşı’nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu, Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC’sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları SSCB’nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC’sini lağvetmeye karar vermiştir.” Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar. SSCB’den Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır: 

“Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin’e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: “Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.” Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi’nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: “Adil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı.” Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: “Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!”

Tokayev’in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı’ya iltica etmiş sabık NKVD subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır. Burlutskiy’e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti’nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir: “Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.”

Her aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) tarafından el konuldu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların yaklaşık %20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her 10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu. Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. 

NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı. Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946’da zorunlu göç “İzvestiya” gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955’te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov’un imzaladıkları bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB’nin değişik yerlerine sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948’de yayınlanan bir bildiri ile de, sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin’den sonra Sovyetler Birliği’nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur.” ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak “Nazi iş birlikçiliği” öne sürülmüştü; ancak Stalin’in amacı geçmişteki isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye topraklarına planlı göçünü engellemekti.

Haybah Katliamı

Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın, erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar. Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah’da gerçekleştirilen katliamı şöyle anlatmaktadır: “Cumhuriyet’in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan’a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah’tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya’nın “Örneklik Beygir Ahırı” denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: “Ateş!” Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü.” 

Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen’in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen’i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.

Drau Katliamı
 
Drau katliamında katledilenler anısına yazılan yazıt
Drau katliamında katledilenler anısına yazılan yazıt
Kuzey Kafkasya halklarının İkinci Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı katliamlar Rusya toprakları ile sınırlı kalmamış, Avrupa’ya kadar uzanmıştı. 1944 yılının sonlarına doğru Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine kaçan çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşan çok sayıda Kuzey Kafkasyalı, önce İtalya’nın kuzeyindeki Paluzza bölgesinde bulunan İtalyan dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’ya, Carinhia’nın Ober Drauburg bölgesine sürülerek, burada Drau nehri vadisine yerleştirildiler. 11 Şubat 1945’te Yalta Konferansı’nda Rusya, Amerika ve İngiltere tarafından alınan bir karar ile İngiliz işgal bölgesine dahil edilen bu vadideki insanların Rusya’ya iade edilmesine karar verildi. Mülteciler en azından Türkiye’ye gitmeleri için izin verilmesini istediler; ancak bu talepleri reddedildi. Londra’dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli karar, “Mülteciler, Sovyet otoritelerine teslim edilecektir.” şeklindeydi. Kararın uygulanması için, İngiliz tankları, bu insanları Dellah bölgesine sürdüler. Burada “yurtlarına dönmeleri gerektiği ve bunun için kendilerine yardımcı olunacağı” resmen tebliğ edildi.

28 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında yaklaşık 8,000 Kuzey Kafkasyalı silahlardan arındırılarak Ruslara teslim edildi. Teslim edilenler sınırın sadece 200 metre ilerisinde kurşuna dizilerek öldürüldüler. Çok az sayıda Kafkasyalı, Rus askerlerinin elinden kurtularak diğer ülkelere geçebildi. Geriye kadın ve çocukların cesetleri ve Kuzey Kafkasyalıların bir vadiyi dolduran eşyaları kaldı.

Teslim olmanın ölüm ya da Stalin’in acımasız kamplarında mahkumiyet anlamına geldiğini bilen bazıları Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. Bu korkunç dramın şahitlerinden çiftçi Martin Nagale gördüklerini şöyle anlatıyordu: “…Çok korkunçtu. Kadınlar teslim edilmemeleri için yalvarırken, her yeri gözyaşları ile yıkıyorlardı. Bu yalvarmaların faydasız olduğunu gören birçoğu da çocukları ile kendilerini Drau nehrine attılar.” Bir başka şahit Mrs. Maria Tiffling, faciada gördüklerini şöyle ifade ediyordu: “Bir ailenin bütün fertleri ile Drau sularında kayboluşunu unutamam. Anne bir yavrusunu sırtına bindirmişti. Diğer ikincisinin de ellerini tutuyordu. Üçüncü ve en küçük çocuk da babasının kollarında idi. Hepsi de kendilerini asi Drau’nun sularına korkunç çığlıklarla attılar.” Dünya tarihinin az bilinen bu katliamından sonra Avusturya’nın güneyinde Spittal Drau kasabasında 24 Ekim 1960 yılında Batı Avrupa Müslümanları Birliği tarafından küçük ama anlamlı bir anıt dikildi. Anıtın kitabesine şunlar yazılmıştı: “Burada 28 Mayıs 1945’te 7,000 Şimali Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklali ideallerine kurban gittiler.”


İade-i İtibar: Çeçen-İnguşların Geri Dönüşü

Çeçenler sürgün edildikleri yerlerde de boyun eğmemişlerdir. Kazakistan’da sürgünde bulunan Çeçenlerin tavırları Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” kitabında şöyle tasvir edilmiştir: “Psikolojik olarak asla boyun eğmemiş bir halk vardır, bir tanesi, iki tanesi değil bütün bir halk. Bunlar Çeçenlerdir. Onlar istedikleri şeyleri güç kullanarak elde edebilirler. Sadece asilere karşı saygı duyarlar. Herkes onlardan korkar. Onları istedikleri gibi yaşamaktan kimse alıkoyamaz. 30 yıl boyunca hüküm süren rejim onları kendi kanununa baş eğdirmeye muvaffak olamadı.”

Stalin’in ölümünden üç yıl sonra, Kruşcev, 25 Şubat 1956 tarihinde Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşma ile ‘de-Stalinizasyon’ kampanyasını başlattı. Kongrede Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kalmıkların itibarları iade edildi. Sürgünde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların topraklarına dönmelerine izin verildi. İlk önce aşamalı olarak sürgünlerin önemli bir bölümünün kayıtlardan kurtarılması sağlandı. Haziran 1955’te Çeçen ve İnguşlara kendi dillerinde kültür ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirme izni verildi. Ancak Çeçenler ve İnguşlar topraklarının iadesini ve özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep ettiler. Bu amaçla yaklaşık 30 bin kişi, Sovyet yönetiminin izni olmaksızın geri döndü. 

16 Temmuz 1956’da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956’da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957’de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekun tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya’nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak, bu kararnamede sürgün sırasında ne kadar insanın öldüğü, ne kadarının katledildiği ve maddi zararın boyutu hakkında bilgi verilmedi. 

Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12 Ocak 1958 tarihli nüshasında, aynı yıl 1 Ocak’ta sürgünden dönen Çeçen ve İnguşların sayısının 200 bin civarında olduğu yer aldı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700 bin nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin takriben %30’una karşılık gelmekteydi. 1944 sürgünleri arasında, sürgünden birkaç hafta önce doğan Cevher Dudayev ve ailesi de vardı. Dudayev ve ailesi, köylerinden alınarak Kazakistan’a sürüldüler ve kolhozlarda çalışmaya zorlandılar. Dudayev ve ailesi ancak 1957 yılında Grozni’ye dönebildi. Aynı şekilde Çeçenlerin önemli liderlerinden Aslan Mashadov da sürgünde doğup çocuk yaşta anavatana dönenlerdendir. 

Geri dönmeyi başarabilen Çeçenler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar ve sürgünün açtığı yaraları iyileştirmek için zorlu bir mücadele verdiler. 1944’ten 1956’ya kadar devam ettirilen Ruslaştırma politikaları sonucu, kentlerin, kasabaların, köylerin ve bölgelerin adları değiştirilmiş ve Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirilmişti. Toprakları Ruslar ve diğer etnik gruplar tarafından işgal edilen Çeçenler ve İnguşlar eski köylerine değil, kendileri için kurulan özel kolektif çiftliklere yerleştirildiler. 540 bin nüfuslu başkent Grozni’ye 500 bin kişinin sürgünden dönmesi beklenmekteydi. Böylelikle konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginlik yarattı ve 1958’de silahlı çatışmalar başladı, çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Topraklarına dönen Kuzey Kafkasyalı halklar bir kez daha sistematik baskıyla karşı karşıya kaldılar. Grozni’deki Rus yerleşimciler Çeçen ve İnguşlara yönelik saldırılar düzenlediler. Çeçenler ve İnguşlar, sabotaj, terörizm ve silahlı ayaklanma gibi pek çok suçla itham edildi ve yargılandı. 1958, 1963 ve 1964’te Mohaçkale, Grozni ve Nazran’da geniş çaplı yargılamalar gerçekleşti.

Rusya’nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya’da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahiptir. Bu toprakların güneyden gelebilecek tehditlere karşı tampon bölge özelliği taşıması, burada yaşayan halkların sürgün edilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Öte yandan, dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen ve İnguşların dinlerine ve geleneklerine bağlı olması ve Sovyet rejiminin öngördüğü yaşam tarzına uyum sağlamamaları, Sovyet yönetimi tarafından ciddi bir problem olarak görülmekteydi. Bu nedenle Moskova’nın ateist propagandaları zaman zaman dayatmaya dönüşebiliyordu. Sovyetler döneminde yıkılan çok sayıda cami de bunu doğrulamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının Slav olmaması ve komünizmi desteklememesi de zorunlu göç ve sürgünün nedenleri arasında sayılabilir. Nitekim, Kuzey Kafkasya halkları, parti örgütlenmesine beklenen düzeyde katılmamışlardı. Çeçenistan’da ve İnguşetya’da Ocak 1934’te üye ve adaylarla birlikte parti örgütü 11,966 kişiyken, bu sayı Nisan 1937’de üye kartlarının yenilenmesi sırasında 6,914 kişiye düşmüştü. Özetle ifade etmek gerekirse, soykırıma ve sürgüne maruz bırakılan Çeçen ve İnguşlardan boşalan topraklarda uygulanan Ruslaştırma politikaları, Rusya’nın geçmişten bugüne izlediği Kafkasya politikasının devamı niteliğindedir. Sürgüne sebep teşkil eden Almanlarla iş birliği iddiaları göstermelik bir gerekçe olarak gözükmektedir. Demografik yapıya sürgün yoluyla yapılan bu müdahale, Kafkasya’nın yerel halkları arasında bir çatışma zeminini de beraberinde getirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, Rusya bugün geçmişte izlediği bu politikanın meyvelerini toplamaktadır.

Göktepe Katliamı

Aralık 20, 2018

Türkmenistan'da 1881 yılında son derece modern teknolojileriyle donatılmış Rus ordularının gerçekleştirdiği Göktepe katliamı 131 yıl sonra bir kez daha anıldı.

Çarlık Rusyası'nın işgalci ordusunun Türkmenistan'ın Göktepe şehrindeki Göktepe Kalesi'nde kuşattığı onbinlerce Türkmen, gösterdikleri büyük bir direnişten sonra Ruslar tarafından hunharca katledilmişlerdi. Tarihi belgeler 40 bin kişinin hayatını kaybettiğini yazıyor.

Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhamedov, Bakanlar Kurulu üyeleri, milletvekilleri, kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri, yabancı misyon şefleri ve çok sayıda vatandaşın katıldığı anma töreni, başkent Aşkabat'a 50 kilometre uzaklıktaki Göktepe Kalesi'ndeki Şehitler Camii'nde yapıldı.

Göktepe Şehitleri anısına hazırlanan tiyatroyu seyreden Devlet Başkanı Berdimuhamedov, daha sonra cami avlusunda halkın ileri gelenleriyle sohbet etti. Berdimuhamedov, topraklar için şehit düşenlerin her yıl saygıyla anıldığını ve ruhlarına toplu mevlitler okunduğunu söyledi.

Daha sonra şehitler için toplu dualar edildi ve mevlit yemeği yenildi. Anma günü dolayısıyla her yıl olduğu gibi bir günlük tatil ilan edildi, bayraklar yarıya indirildi. Televizyonlarda eğlenceli programlara yer verilmezken, Göktepe Savaşı'na atfen yayınlar yapıldı.

GÖKTEPE SAVAŞI'NIN TARİHÇESİ

Ruslar, 12 Ocak 1881'de çocuk ve kadınlar dahil binlerce Türkmeni Göktepe kalesinde katletmişti. Göktepe Savaşı, Türkmenistan'da Aşkaabat'ın 50 kilometre kuzey batısında bulunan yerde Ruslar'ın Türkmenlere karşı yaptığı büyük bir katliamdır.

Türkmenistan'daki Yengi Sheher kalesi 1881 yılında işgalci Rus Çar imparatorluğu ordusu tarafından ele geçirildi. Kalenin gerçek adı Yeni Şehir'dir.

Aralık 1880'de, general Mikhail Dmitrievich Skobelev komutası altındaki 6 bin kadar Rus askeri Gök-Tepe'yi işgal etti. Bu işgal yirmi üç gün sürdü. Rus ordusu daha sonra saldırıya geçti. Ruslar 12 Ocak günü 25 bin kişinin savunduğu şehri üstün teknolojileriyle ele geçirmeyi başardılar.

Türkmenler burada büyük bir direniş gösterdiler ancak yine de büyük kayıplar verildi. Ruslar, kalelerin altına yerleştirdikleri bin 160 kilogramlık dinamitlerle kaleyi içten vurdular. Ruslar, büyük saldırılar sonucu kaleyi ele geçirdiler. Kalede bulunan yaklaşık 50 bin kadar sivil insan çöllere doğru savrulmaya başladı. Çöllere dağılan insanlar Rus ordusundan kurtulamadı. Ruslar, 6 bin 500 kadar insanı kalenin içinde katletti. Ruslar bu işgal sırasında çok az kayıp verdiler ancak Türkmen askerlerin çoğu hayatını kaybetmişti.

1996 yılında Türkmenistan'ın ikinci büyük camisi olan Şehitler Camii Göktepe şehrinin merkezinde yapıldı.

Ülkenin kurucu Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı tarafından kaleme alınan Ruhname kitabında, 1879 ve 1881 yıllarında Göktepe savaşında 40 bin Türkmen'in şehit düştüğü belirtiliyor.

Kaynak: dunyabulteni

2 Kasım 1943

Karaçay Sürgünü Nasıl Gerçekleşti?

Karaçaylı Yazar Seyit Laypan’ın Gürge Kün (Salı Günü) Adlı Hatıratından Bölümler


İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla devam ettiği 1943-1944 yıllarında, Sovyetler Birliği’nin kendi vatandaşlarına uyguladığı sürgün ve soykırım hareketi bugün pek çok yönleriyle bilinmektedir. 2 Kasım 1943 tarihinde Kafkasya’dan Karaçaylıların sürülmeleriyle başlayan bu felaketler zinciri, 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşların ve Malkarlıların Kafkasya’dan tehciriyle devam etmiş, Mayıs ayında Kırım Tatarlarının ata yurtlarından sürülmeleriyle en korkunç boyutlarına ulaşmıştır. Perdeyi ise 1944 yılı sonlarında Gürcistan’ın Türkiye sınırlarında yaşamakta olan Ahıskalıların sürgünü kapatmıştır.

Ata yurtlarından Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüş olan bu halkların tehcir günlerine ait pek çok hatırat, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından beliren özgürlük ortamında yayımlanmış ve halen de yayımlanmaya devam etmektedir.
Karaçaylı yazar ve gazeteci Seyit Laypan’ın 1991 yılında Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkessk şehrinde yayımlanan Gürge Kün (Salı Günü) adlı romanı, yazarın on sekiz yaşında Üçköken vadisindeki köyünden ailesi ve bütün köy halkı ile birlikte sürgüne gönderilişinin ve sürgünde yaşadığı on dört yılın hikâyesidir. Seyit Laypan’ın bu eserinde sürgünün nasıl gerçekleştirildiğine dair önemli bilgiler ve pek çok kaynakta bulunmayan ayrıntılar yer almaktadır. Aşağıda yazarın, Karaçaylıların sürgüne gönderildiği 2 Kasım 1943 Salı günü dolayısıyla Gürge Kün (Salı Günü) adını verdiği eserinden bölümler yer almakta ve sürgünün karanlıkta kalan yönlerine ışık tutmaktadır.

Seyit Laypan’ın Gürge Kün Adlı Hatırat Romanından Bölümler:
“ 1943 yılı Ekim ayının ikisinde askerî birlikler köyümüze gelip, devlete ait bütün resmî binaları boşalttırıp, köy icra heyeti binasına, köy okuluna ve kolhoz idare binalarına yerleştiler. Bu binalara sığmayan askerler ise, ırmağın karşı tarafındaki düzlüğe çadırlarını kurdular.

İkinci Dünya Savaşı’nın en zor günleri geride kalmış, Stalingrad ve Kursk muharebeleri biteli birkaç ay olmuştu. Kızıl Ordu düşman askerlerini geriye püskürtmüş, yolda imha ederek kimi yerlerde bin kilometre kadar ilerlemişti. Artık Sovyetler Birliği’ne zafer kapılarının açıldığı bütün dünyaya ilân olunmuştu.
 
1942 yılında Alman işgalciler köyü zaptettiklerinde köyün okulu kapatılmıştı. İşgalcilerin topraklarımızdan kovuldukları 1943 yılının sonbaharında ise, pek öğretmen kalmamış olsa da, köyümüzdeki iki okulda da dersler yeniden başlamıştı. Kızıl Ordu’nun askerleri köyümüze gelince, okulların tekrar kapanması gerekti. Okulların öğrencileri derslerden kurtulup, hayvan sürülerini köyün çevresindeki otlaklarda akşama kadar otlatarak vakit geçirmeye başladılar.

Köyümüze yerleştirilen askerler için komutanları, “Stalingrad’ı kurtaran askerler bunlar. Bir ay burada dinlenip yeniden cepheye gidecekler.” şeklinde açıklama yaparak, tedirgin olan köy halkını yatıştırdı. Komutan ayrıca, askerlerin burada yalnızca dinlenmekle kalmayıp, köy halkının ihtiyacı olan işlerde, sözgelimi patates toplama, kuru ot yığma, mısır hasadı yapma, köprüleri, yolları onarma gibi işlerde de çalışarak köy halkına yardımcı olacaklarını bildirdi.

“Basılır elni kulagı sangırav” (Baskına uğrayacak köyün kulağı sağırdır) atasözünde olduğu gibi, köy halkı askerlerin gelişinden kuşkuya düşse de, savaş zamanı böyle şeyler olur diyerek fazla üzerinde durmadı. Almanlarla işbirliği yapanlar ise, Sovyet askerlerinin gelişini de beklemeden, işgalcilerle birlikte ülkeyi terk ettiler. Bunların bazıları da Almanlarla birlikte kaçmayıp, ıssız dağ köşelerine gizlenip ortadan kayboldular.

Bir ay süreyle dinlenmek üzere diyerek köyümüze yerleşen askerlerin bazıları yerlerine yerleştikten sonra, halkla samimiyet kurmak ve tanışmak amacıyla evleri ziyaret etmeye başladılar. Kendilerinin Sovyet ordusunun propagandacıları olduklarını söyleyen bu askerler, halka cephelerde devam eden savaşlar ve devletteki gelişmeler hakkında haberler verdiklerini ifade ediyorlardı.

Haftada iki-üç kere evleri dolaşan bu askerler yeni yeni haberler getiriyorlar, bu arada evin hanımının misafirler için hazırladığı yemekleri de itirazları olmadan silip süpürüyorlardı. Bu arada sohbet etmek bahanesiyle, evde kimlerin yaşadıklarını, nerede çalıştıklarını, bugün nerede olduklarını, yarın nereye gideceklerini sorup, herkesle tanışıyorlardı. Evleri dolaşan bu askerler her zaman askerî giyimleriyle gelmiyorlardı. Bir geldiklerinde asker pantolonlarının üzerine sivil bir gömlek giyiyorlar, bazen de sivil bir pantolonun üzerine asker gömleği giyiyorlardı. Fakat her defasında ayaklarında pırıl pırıl parlayan çizmeleri oluyordu.

Bizim evimize de kırk yaşlarında bir Rus askeri geliyordu. Kendi adı mı yoksa takma adı mıydı bilmiyorum, adı Pavel idi. Her gelişinde annem ona sofra hazırlıyor, yemek ikram ediyordu. Pavel yemeğini yavaşça, terbiyeli bir biçimde yiyor, mendiliyle ağzını, ellerini silip teşekkür ediyor, sonra da bize yeni gelişmeler hakkında bilgi veriyordu. Annem Rusça anlamıyordu. Babam ve küçük kardeşlerim ise dağdaki ağılımızda idiler. Bu yüzden evde Pavelle sohbet edebilecek tek kişi bendim.

Bir keresinde babam ağıldan eve döndüğünde, yarı askerî yarı sivil giyimler giyerek evleri dolaşan bu askerlerin saçlarını başlarını tarayıp, çizmelerini parlattıklarını görüp, “Bunlar kendilerini sıradan asker gibi göstermeye çalışıyorlar ama bence bunlar üst rütbeli subaylar.”-dedi. Babamın neden bunları söylediği o sıralar pek dikkatimizi çekmedi. Ama sürgün günü, önceden tanıdığımız “propagandacı askerlerin” hepsinin pırıl pırıl subay kıyafetleri içinde emirler verip, askerleri üzerimize koşturduklarını gördüğümde babamın önsezilerine hayret ettim.

Köyümüze yerleştirilen askerlerin büyük çoğunluğu esmer, çekik gözlü adamlardı. Orta Asya’daki cumhuriyetlerden oldukları söyleniyordu. Ama onlardan hiç biri evleri dolaşıp bilgi verenlerden değildi.

Köylere yerleşen askerler halkın günlük işlerine karışmadılar, engel olmadılar. Kış yaklaşıyordu, herkes evinde-avlusunda işleriyle uğraşıp kışa hazırlanıyordu. Yetişen patates ve mısırlarımızı topluyorduk, hayvan barınaklarının, ahırların yıkılan yerlerini onarıyorduk, ormandan odun taşıyorduk. Köydeki okullar kapatıldığı için, çocuklar köyün etrafındaki yamaçlarda, tepelerde hayvan gütme fırsatını bulmuşlardı. Her sabah, koyun, sığır sürülerini önlerine katıp köyün dışına çıkıyorlar, hem çocuk oyunları oynuyorlar hem de hayvanları güdüp dönüyorlardı. Çocukların bazıları ise büyüklerinin veya dedelerinin yanlarına, köyden uzaktaki kolhoz çiftliklerine çalışmaya gitmişlerdi. Benim de dört küçük kardeşim, Üçköken vadisine açılan Ullu Çırak kanyonundaki hayvan ağılında idiler. Babamı sakatlığı yüzünden askere almadıkları için, kardeşlerimle birlikte o kolhoz çiftliğini idare ediyordu. Ben de üç okul arkadaşımla birlikte kolhozun at sürüsünü güdüyordum. Üç odalı evimiz on bir kişilik ailemize dar geldiği için, babam eve yeni bir oda inşa etmeye çalışıyordu. Haftada bir gün ağıldaki kardeşlerimin yanında kalıyor, onların yemeklerini hazırlıyor, çarıklarını yamıyor, onların elinden gelmeyecek işlerini halledip köye dönüyordu.

Köyde cepheye gitmeye elverişli bütün erkekler savaşa gönderilmişti. 1941 yılının Temmuz ayından 1942 yılının Temmuz-Ağustos aylarına kadar köyden savaşa giden bütün erkekler öldüler. Cepheye gönderilme sırası bize -yetişmekte olan genç nesle- geldi. Askerlik şubesinden kağıtlarımız geldi ve iki-üç ay içinde askere gideceğimiz bildirildi. 1943 yılının Nisan ayında bizi askerî yürüyüşe, tüfek tutma eğitimlerine başlattılar. Atlarımızı, koşum takımlarımızı, yamçılarımızı-başlıklarımızı, giyimlerimizi hazırladık. Artık savaşa gitme sırası bize geliyor diye beklerken, Mayıs ayında Karaçaylılardan asker alınması durduruldu haberi yayıldı. Kısa süre sonra da Karaçay’dan Sovyet ordusuna alınan askerlerin eğitimleri durduruldu. Bunun ne anlama geldiğini “Balık tavaya düşünce aklı başına gelir” atasözümüzdeki gibi geç anladık.

Sovyet ordusuna komşu Kafkas milletlerinden hâlâ asker alınmaya devam ederken, Karaçaylılardan niçin asker alınmadığını merak ediyorduk. Savaşın en kanlı iki yılında bizimkiler de diğer halklarla birlikte savaşıp, düşmanın önünde ölülerinden duvarlar oluştururken, zafer yolunun açıldığı, düşmanın geri püskürtülmeye başlandığı, kahramanlık madalyalarının dağıtılacağı zamanda neden bir kenara atılmışlardı? Komşu halkların gençleri askere, cepheye uğurlanırken, bizimkilerin geri çekilmesinin aslında bir halkın top yekûn imhasının ön hazırlıkları olduğunu anlayamamıştık.

Ekim ayının ortalarında Narsana (Kislovodsk) şehrinden köyümüze gelen bir Rus kadın, Narsana yük istasyonunda tren katarlarının toplandığını, hayvan vagonlarının pencerelerinin kapatıldığını, bu işler bittiğinde Karaçaylıların top yekûn onlara yüklenip Sibirya’ya sürülecekleri haberlerinin yayıldığını anlattı. Bu acayip haberi duymakla birlikte ona inanasım gelmedi. Bütün Karaçay halkını hayvan vagonlarına doldurup bilinmedik yerlere sürgüne göndermek ne anlama geliyordu? Böyle bir düşünce kimin aklına gelebilirdi?

Ekim ayının sonlarına doğru kolhozun yöneticisi, gütmekte olduğum at sürüsünü ayın sonuna kadar köye getirmemi istedi. Ben henüz otlakların yeterli olduğunu, kış soğukları düşene kadar at sürüsünü otlatabileceğimi söylesem de, o hayvanlara aşı yapılacağını bahane ederek, at sürüsünü köye indirmemi bildirdi.

Bu arada, askerî propagandacılar evleri ziyaret etmeye devam ediyorlardı. Geleni, gideni, evden ayrılanları sorup, ellerindeki listelere kaydediyorlardı. Daha sonra da cephelerde devam eden savaştan, dünyadaki gelişmelerden haber veriyorlardı. İçlerinde bazıları da sokaklarda, bahçe kenarlarında gözleriyle bir şeyleri ölçüp, ellerindeki kağıtlara çeşitli planlar çiziyorlardı. Irmağın karşı kıyısındaki çadırlarda kalan askerler de, her sabah eğitim yapıyorlar, saf tutup yürüyüşe geçiyorlar, marşlar söylüyorlardı.

Ekim ayının son günlerinde ben at sürüsünü otlaktan indirip, köyün biraz yukarısındaki Şaharhan denilen kışlağa yaydım. Bu sırada askerlerden bazıları yanlarına kılavuzlar alarak köy çevresindeki dağlarda kurulmuş olan hayvan çiftliklerine-ağıllara gidip, yerlerini tespit ediyorlardı. Bunun sebebini de şöyle açıklıyorlardı: Almanlar bölgeyi işgal ettikleri günlerde bütün hayvan çiftliklerine hastalık yayacak mikroplar serpmişlerdi. Bu mikroplar bir yıl içinde büyük salgına yol açacak ve o zamana kadar kimsenin görmediği türden hastalıkları taşıyan mikroplardı. O sebeple, hayvan çiftliklerindeki bütün hayvanların aşılanması gerekiyordu. Amerika’dan alınan bu aşı çok gizliydi ve yalnızca Kızıl Ordu’daki yetkili askerler kullanabiliyorlardı. Bu yüzden, aşının o askerler tarafından yapılması gerekiyordu. Kasım ayının başında bu yetkili askerlerin Karaçay’a gelmesi gerekiyordu. O zamana kadar dağlardaki bütün hayvan çiftliklerinin boşaltılması ve hayvan sürülerinin köylere indirilmesi şarttı.

Askerler bu bahaneyle civar dağlarda hiçbir Karaçaylının kalmamasını ve bütün hayvan sürülerinin de köylere indirilmesini amaçlıyorlardı. Bu arada bütün hayvan çiftliklerinin yerleri harita üzerine işlenmişti. Ancak Ullu Çırak kanyonunda kardeşlerimin kaldıkları çiftlik gözlerinden kaçmıştı.

Ekim ayının son günü Pazar günüydü. Dağdaki ağıldan köye gelmesi gereken on yaşındaki en küçük kardeşim Ramazan’ı merak edip sokağa aramaya çıkmıştım. Sokağın yukarı tarafına yaklaşırken sol ayağından topallayarak yürüyen bir adama rastladım. Tanıdığı bir atlı ile konuşuyordu. Ramazan’ı sormak amacıyla yanlarına yaklaştım. Kan-ter içinde kalmış olan adam endişeli gözlerle bize bakarak: - “İşim icabı Narsana’ya (Kislovodsk’a) gitmiştim. Bu gece orada arkadaşlarımın yanında kalacağıma, gördüklerimden korkup çıkıp geldim. Şehre sığmayacak kadar çok yük kamyonları yığıldı. Bütün sokakları, caddeleri kapladılar. Amerikan kamyonları diyorlar. Sokaklarda bir biri peşi sıra dizildiler. Neyi bekliyorlarsa da, vallahi onlar iyilik için gelmediler. Yüreğime korku düşüp, işimi de unutup kaçıp geldim.” – dedi. Biz hayretler içinde kaldık.

O gün köydeki askerler de küçük gruplara ayrılarak, beşer-altışar kişi olup, başlarında birer komutanları ile daha önceden belirledikleri hedeflere, dağlardaki çiftliklere ve ağıllara hareket ettiler. Ben de arkadaşımla birlikte, Şaharhan kışlağında gütmekte olduğumuz at sürüsünün yanına gidip, akşamüzeri atları saydık ve hayvanları otlağa sürüp, atlarımızdan indik. Bir ot yığınının kuytusuna sinip, gecenin karanlığında sohbet etmeye başladık. Şaharhan tepesinden baktığında, Narsana (Kislovodsk) şehri, Caga, Kızıl Kurgan, Üçköken, Rimgorka, Pervomayskiy, Tereze köyleri görünüyorlardı. Kapkaranlık bir geceydi. Ay yoktu. İlker yıldızı iyice yükselmiş, Çolpan yıldızı yeni doğmuştu. Şafağın sökmesine az kalmıştı, tan yeri ağarmaya başlıyordu. Soğuktan uykum açılmış, uyumakta zorlanıyordum. Ot yığınının yanına sokulmuş, köylere doğru bakarak, kendi düşüncelerime dalmış oturuyordum. Birden bire, köylerin bulunduğu yerlerden gök yüzüne kırmızı ışıklar saçan roketler yükselmeye başladı. Hemen arkasından patlama sesleri geldi. Roketler gök yüzünde patlayıp ışıklar saçarak yere düştüler. O zamanlar saat bulunmadığından, kolumuzda saatimiz yoktu. Sonradan düşündüğümde, roketlerin sabah saat altıda atıldıklarını anlıyorum. O sırada Narsana (Kislovodsk) şehrinden farları yanan kamyonların, grayder yolunu takip ederek vadinin yukarısına doğru dizilip geldiklerini gördüm. Yanımdaki arkadaşım da roketlerin patlama seslerine uyanmış bakınıyordu.

Narsana (Kislovodsk) şehrinden çıkan kamyonların dizilip geldiklerini ve köylere dağıldıklarını görebiliyorduk. Bir kısmı Tereze köyünden Kızıl-Pokun ve Lov Kabak köyleri istikametine doğru yöneldiler.

Şafak söktü. At sürüsünü toplayıp saydık. Beş atın olmadığını gördük. İnşallah kurtlar parçalamamıştır diyerek atlarımıza binip aramaya çıktık. Güneş doğarken beşini de vadinin içinde bulup, alıp geldim. Tepeden baktığımızda, her sabah köylerden otlaklara çıkan hayvan sürülerinin çıkmadığını fark ettik. Köylerden dışarıya atlı, arabalı, yaya hiç kimsenin çıkmadığı da dikkatimizi çekti. Köylerde ise bir telaş ve kargaşanın olduğu anlaşılıyordu. Bu durum bizi endişelendirdi. Tam o sırada arkadaşım kamçısının ucuyla kolhozun patates tarlasını gösterdi. Gerçekten de orada bir adam, başından kalpağını çıkarmış, tıraşlanmış başı güneşte parlayarak patates topluyordu. Onu öyle görünce rahatladık, atlarımızdan inip ısıtan güneşin altında oturduk.

Kamyonların köyde tozu dumana katarak dolaştıklarını görüyordum. Köylerden dışarı ise ne bir insanın, ne de bir hayvanın çıktığı görülüyordu. Atıma köstek takmaya hazırlanırken, yüreğimi bir sıkıntı kapladı. Arkadaşıma köye gidip ne olup bittiğini öğrenelim dedim. O da benin bunu söylememi bekliyormuşçasına, hiçbir şey söylemeden atının kayışlarını sıkılaştırmaya başladı. İkimizde atlarımıza atladığımız gibi, aşağıya doğru uçup gittik.

Köylerin dışında, gözümüzün aldığı yerlerde bizden başka hareket halinde hiçbir canlı yoktu. Köyün yukarı tarafından atlarımızı dört nala kaldırmış, rüzgâr kulaklarımızda uğuldayarak gelirken, makineli tüfekli dört asker, hendekte saklandıkları yerden önümüze fırlayıp “Durun” diye emrettiler. Durduk. Soluk soluğa geldiler, hiçbir şey sormadan, dizginlerden tutup “İnin” diye emir verdiler. İndik. Atları elimizden aldılar ve nereden geldiğimizi sordular. At çobanı olduğumuzu ve atları otlatmaktan geldiğimizi söyledik. Ellerimizi havaya kaldırtıp, üzerimizi aradılar. Taşıdığımız bıçaklara el koydular. Komutanları “Düşün önümüze” dedi. İkisi atları çekip peşimizden gelirken, diğer ikisi orada kaldılar. Ben, ne olduğunu sorsam da, o “Yürü, daha sonra öğrenirsin” diyerek sesini yükseltti. Köylerden dışarı niçin hiç kimsenin çıkamadığını böylece anladık. İkimizi de köy mezarlığının yanına kadar götürdüler. –Birbirinizden on beş adım ayrılıp duvarın yanında dikilin.- dediler. Daha sonra bir subay gelip evlerimizin yerini sordu, gösterdik. Bana soran subay benim atıma bindi, bir diğeri de arkadaşımın atına yerleşti. İkisi de evlerimize doğru gittiler. Biraz sonra dönüp geldiler. Benim atımdaki, “Düş önüme” diye başıyla gösterdi ve peşimden gelmeye başladı. Arkadaşım da diğer subayla birlikte kendi evine doğru yöneldi.

O at üzerinde, ben yaya, sokaktan aşağıya doğru inmeye başladık. Evlerin avlularına bir göz attım. Herkes eşyalarını çıkarıp, onları denk haline getirip bağlamakla meşgul. Konuşan hiç kimse yok. Herkesi büyük bir keder ve hüzün kaplamış. Gidecekleri yeri bilmeden bir telaş içindeler. Her ev, her aile kendi telaşı içinde. Her avluda silâhlı bir asker dikilmiş, gözünü ayırmadan insanların toplanmalarını izliyor.

Böylece, siyah atıma binmiş tabancalı Rus subayı, beni önünde sürerek evimizin avlusuna getirdi. Avluda, omuzlarında rütbeleri ışıldayan üniforması, yıldızlı şapkası ve parlayan subay çizmeleri ile Pavel karşıladı. Onu o kıyafet içinde görünce birden tanıyamayıp tereddüt ettim. Hayretle yüzüne baktım ve eskisi gibi gülümseyeceğini umdum. Ama o gülümsemedi.

Soğuk bir ifadeyle Pavel bana, devlet komitesinin kararıyla Karaçaylıların sürgüne gönderileceklerini, aile fertleriyle birlikte toplanma merkezinde hazır olmamı emretti. Tüfekli, esmer benizli, uzunca boylu, zayıf Asyalı bir asker avlunun bir köşesinde duvarı yanında dikilip, gözcülük yapıyordu. Evde dört küçük çocuk vardı. En küçük kardeşim henüz beşikteydi. Dört küçük kardeşim de neredeyse çıplaktılar. Üzerlerine giyecek, sabah ayazında avluya donmadan çıkacakları bir şeyleri yoktu. Daha ben avluya girer girmez annem, diğer dört kardeşimin her şeyden habersiz dağdaki ağılda kaldıklarını söyledi. Durumu Pavel’e izah ettim. “Siz endişelenmeyin, onları da getirirler.” dedi.

Annem ağılda kalan dört oğlunun kaygısı içindeyken, evdeki dört küçük çocuğa da soğuktan korunmaları için dikiş makinesinde pantolon, gömlek dikme telaşı içine düştü. Rus subayı onun bu telaşına bir anlam verememiş gibi kaşlarını çatıp, dönüp avludan çıkıp gitti. Onun yüzünde, içinde bulunduğumuz duruma üzüldüğüne dair en küçük bir işaret bile göremedim. Bu sırada babam da eşyaları toplayıp denk haline getirmekle meşguldü.

İkimiz birlikte eşyaları toplamaya başladık. Ancak eşyalarımızı koyabilecek hiçbir şey bulamıyorduk. Bunun üzerine yataklarımızın, yastıklarımızın içlerindeki kuş tüylerini atıp, dışlarına eşyalarımızı doldurmaya başladık. Köyde herkes bizim gibi eşya koymak için yataklarını ve yastıklarını boşaltıyordu. Köyün üst tarafı rüzgârın savurduğu kuş tüyleriyle doldu.

Birbiri ardına dokuz çocuk doğurup, onları büyüten zavallı annem, kısa süre içinde iki küçük çocuğa giyim dikip giydirdi. Bu sırada Pavel diğer komşu avluları kontrol edip, tekrar bizim avluya girdiğinde annem, “Çocuklarım vadideki ağılda kaldılar.” diye, eliyle vadiyi gösterdi. Pavel ona aldırmadan eve girip, benim kitaplıktaki kitaplarımdan kendi işine yarayanları toplamaya başladı.

Babam etini yanımızda götürmek üzere avluda bir koçu keserken, silâhlı bir asker küçük kardeşim Ramazan’ı avlumuza getirip bıraktı. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü kirden tozdan tanınmaz hale gelmiş Ramazan, avluda hıçkırıklara boğuldu. Diğer üç kardeşim ise dağdaki ağılda kalmışlardı.

Biz henüz eşya toplama işini bitirmemişken, Pavel “Tamam, haydi eşyalarınızı oraya taşıyın” diyerek, önceki gün askerlerin planlarına işaretledikleri yeri gösterdi. Evimizden üç-dört yüz metre uzaklıktaki yere eşyalarımızı taşımaya başladık. Bütün köy halkı da yavaş yavaş oraya toplandı. Eşyaları taşımak için ne at arabası, ne öküz arabası, ne eşek hiçbir şey yok. Taşıyabildiğimizi sırtımızda oraya taşıdık. Sandığı babamla ben iki ucundan tutup götürdük. Annem de en küçüğümüzü koynuna alıp, diğer üçünü de civcivler gibi peşine dizip geldi. Bütün ömrümüzü geçireceğimizi zannettiğimiz yurdumuzdan, süngü zoruyla ayrılıp, belirsiz bir yola düştük. Koskoca bir halk, kapılarını pencerelerini kapatacak kimse kalmadan, eski yurdundan bir gün içinde sökülüp atıldı. Nereye gidiyoruz? Kafkasya’daki yurdumuzdan ebediyen mi ayrılıyoruz? Anasının koynundan ayrılmamış çocuk da, belini doğrultamayan yaşlı da kime kötülük etti de bu günü yaşadı? “Salı günü yola çıkma”, “Salı günü yolcu olma” diye atasözlerimiz var. Bugün Salı günü, bizi Salı günü yurdumuzdan kopardılar.

Bütün köy halkı, hepimiz önceden belirlenen yerde toplandık. Her aile kendi eşyalarını bir araya getirdi. Devlet komitesinin sürgün kararında her aile bireyinin yüz kilogram eşya götürme hakkının olduğu, ancak bir ailenin en fazla beş yüz kilogram eşya götürebileceği belirtilmiş. Ailenin mal varlığı bu miktarı doldurmaya yetmediğinde, komşularının, akrabalarının kendi eşyalarından vererek bu miktarı doldurmalarına da izin verilmiş.

Bazı subaylar diğerlerinden merhametli çıktılar ve insanlık örneği davranışlarda bulundular. Mesela fakir ailelerin eşyalarını yetersiz gören bazı subaylar, o insanları yanlarına birer asker vererek henüz içinde çok eşya olan evlere gönderip, ihtiyaçları kadar eşya toplamalarına izin verdiler. Ancak bir başkasının malını koltuğunun altına alıp gitme âdetinin bulunmadığı bir toplumda, hiç kimse bir başkasının evinden eşya almaya tenezzül etmedi.

Altı tekerlekli Amerikan malı kamyonlar, sabahtan beri köyümüzün aşağı mahallesinden insanları Narsana (Kislovodsk) şehrinin istasyonuna taşıyordu. Henüz sıra bize gelmemişti. Dün sabahtan beri el-yüz yıkamamıştık. Yük taşımaktan, denk hazırlamaktan terleyip, yüzümüz gözümüz toz toprak içinde kalmıştı. Burun deliklerimiz kararmış, gözlerimizin kenarları siyah çapaklarla dolmuştu. Dudaklarımız kurumuş, yarılmaya başlamıştı.

İkinci gün şafak sökerken tekerleklerin üzerine konma sırası bize gelmişti. Oturmaya, dinlenmeye fırsat yoktu. Askerlerin acele ettirmesiyle, eşyalarımızı hemen kamyona yükledik. Birbirimize yardım ederek kamyona bindik. yanımıza iki tüfekli asker de oturdu. Kamyon gürüldeyerek sokağın aşağısına doğru yöneldi. Kadınlar “Aman kün kellik!” (Kötü gün gelesice!) diyerek kamyona beddua ettiler. Kamyon bizi Narsana şehrinin demir yolu yük istasyonuna getirip indirdi. İstasyon kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar, yükler, eşyalarla doluydu. Hayvan vagonlarının kapıları ardına kadar açılmış, istasyon boyunca dizilmişlerdi. Hepsi tıklım tıklım doldurulmuşlardı. Vagonlarda eşyalar ve insanlar üst üsteydi. Küçük Karaçay Rayonu’nun köylerinde yaşayan bizleri Narsana (Kislovodsk) şehrinin tren istasyonundan vagonlara yüklemişlerdi. Karaçay eyaletinin diğer bölgelerinde Kuban, Teberdi, Mara, Morh, Cögetey vadilerinde, Zelençuk ilçesinde yaşayan Karaçaylıları ise Çerkessk ve Cögetey-Ayagı arasındaki demir yolu istasyonlarında toplayıp sürgüne oradan göndermişlerdi.

Vagona yüklenme sırası bize hemen gelmedi. Vagonlarla aramızda epeyce bir mesafe vardı ve aramız insanlar ve eşyalarla doluydu. İstasyonda sürgüne gönderilmeyi bekleyen bütün Karaçaylıların yüzleri gözleri taş kömürünün siyah tozuyla kap kara olmuştu. Nihayet sıra bize geldi ve bir vagona eşyalarımızı koyup yerleştik. Vagonun ortasında döküm bir soba, yanında da birkaç odun parçası vardı. Köşede tuvalet amacıyla kullanmak üzere bir kova konulmuştu.
Tren katarı şafak sökerken, bizim için sonu belirsiz uzun bir yola koyuldu. Sürgünün ilk günlerinde hava açıktı. Kasımın dördünden sonra gökyüzü kararıp, ağır kara bulutlar havanın bozacağı işaretini verdiler. 1943 yılının Kasım ayının ikinci, üçüncü,dördüncü günlerinde, nüfusu o zamanlar 80.000 kişiden fazla olan Karaçay halkı zorla hayvan vagonlarına doldurulup, binlerce yıllık yurtlarından koparılıp, bilinmedik bir yere doğru yola çıkarıldılar.

Yetmişten fazla tren katarına doldurulan Karaçaylılar on sekiz gün süren bir yolculuktan sonra Kazakistan ile Kırgızistan’ın Sır-Derya, Kızıltav, Arıs, Badam, Çimkent, Mankent, Cambul, Lugovaya, Merke, Çaldovar, Karabalta, Belovodskaya, Sukuluk, Pişpek, Kant, İvanovka, Tokmak Temir istasyonlarında indirildiler. Perişan durumdaki sürgünler buralarda çeşitli Kazak, Kırgız, Özbek ve Rus köylerine ve kolhozlara dağıtıldılar.”
***
Kaynak:Laypanlanı Seyit. Gürge Kün. Suratlav-Publitsika Roman.-Stavropol Kitab Basmanı Karaçay-Çerkes Bölümü.-Çerkessk, 1991. 
Prof. Dr. Ufuk TAVKUL

 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery