Ülkelerinden sürüldüler. Osmanlı' ya sığınanların bir kısmı Balkanlar' a yerleştirildi. Kıyım ve sürgün burada da onları izledi. Geride kalanlar bir azınlık bile oluşturamayacak kadar az oldukları için yok sayıldılar. Bir daha onları hatırlayan olmadı. Kosova' nın Çerkesleri, yalnızlığın egemen olduğu "tatsız, tuzsuz bir hayat" sürdürüyor.

Rusya Federasyonu' na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti' nin Devlet Başkanı Aslan Carım' a 1998 baharında bir mektup ulaştı. Acil yardım çağrısı içeren mektup Kosova' dan geliyordu. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan "kapılarına dayanan savaş ve soykırıdan kurtarılmaları nı, tarihi vatanları Adigey' e geri dönüşlerinin sağlanmasını" istiyordu. O sırada Kosova' da yoğun bir etnik temizlik süreci başlamıştı ve bu etnik temizliğin hedefi asıl olarak Arnavutlarsa da, ülkede yaşayan tüm müslümanlar büyük tehdit altındaydı. O ana dek Kosova' da yaşadıkları bile bilinmeyen bu küçük topluluğun, anavatanla kurduğu bu temas 134 yıl önce yaşanmış, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birinin, Çerkeslerin toptan yurtlarından sürülmesinin hatıralarını canlandırdı. Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçti. Moskova' nın yardımım gecikmedi ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey' e ulaştı.

Bu tarihi buluşma anına tanıklık eden Jache'mikho Aminet adlı bir Çerkes yazarın, Kafkas Dernekleri Federasyonu' nun internet sitesinde de yayımlanan yazısında şöyle deniyordu: "Kosovalı soydaşlarımız ata topraklarına ilk adımlarını atmışlardı. Maykop' a geldiklerinde onları karşılayışımız, sevinç ve gözyaşı içinde insanların kucaklaşmaları bugün gibi hala gözlerimizin önünde... Uzun yoldan geldikleri için kendilerine dinlenmek isteyip istemedikleri sorulduğunda, grubun en yaşlısı ve aynı zamanda thamadesi olan Jew Şahibe, önündeki çocuğa baktı ve: 'Bunlar için daha yapılacak birşey yok. Yaşamlarını ata topraklarında sürdürmelerini istiyoruz.' demişti. Şahibe dedenin Carım Aslan' a sarıldığı anı hala unutamıyorum." Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe' de "mübarek, mutlu ve aydınlık" anlamına gelen Mefehable adı verilmişti.

Kosova' nın kayıp Çerkesleriydi onlar. Ülkelerinden sürülüp atılan bir halkın unutulmuş çocukları. O meşhur 1864 sürgününden sonra Osmanlı topraklarına sığınan Çerkeslerin bir kısmının Balkanlara yerleştirildiğ ini biliyordum. Burada Türklerle özdeşleştiklerini, 93 Harbi' nde (1877-78) ve Balkan Savaşları' nda aynı acı kaderi paylaştıklarını, kıyım ve sürgünden paylarına düşeni aldıklarını da. Kıyımdan kurtulanların çok büyük bir kısmı Anadolu' ya gelmişti. Balkanlar' da şuraya buraya savrulmuş halde çok azı kalmıştı geride; bir azınlık bile oluşturamayacak az oldukları için de yok sayıldılar. Bir daha ne tarih kitaplarında anıldılar, ne de etnik meselelere odaklanmış 20.yüzyıl siyasetinde.

Kosova' ya geldiğimde o geride kalanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum; orada yaşamaya devam ettiklerini bile. Noel Malcolm' un Kosova adlı kitabı yanımdaydı ve zaman zaman karıştırıyordum. Kosova' nın kültürel zenginliğine, etnik ve dinsel çeşitliliğine sevinç ve şaşkınlıkla tanık olduktan sonra kitabın "Kosova' daki Diğer Azınlıklar" başlıklı bölümünü yeniden okudum. Çerkeslere ayrılmış iki sayfalık kısımın sonunda "Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo Köyü' nde" 600-700 kadar "mavi gözlü Kafkasyalı" nın yaşadığı "tahmin ediliyordu." Kitabın yazıldığı tarihle benim orada bulunduğum tarih arasına Kosova' yı yerle bir eden etnik temizliğe dayalı kanlı bir savaş girmişti. Hala orada, o köyde olabilirler miydi? Köyün adını bildiğimize göre bulmak zor olmayacaktı.

Ertesi gün, bana Kosova' yı adım adım dolaştıran Nafiz Lokviça' yla yola düştük. Priştine' den sonra yol boyunca birkaç kez sorduk. Miloşevo' yu bulduk ama çok dağınık bir köydü ve kimsenin Çerkeslerden haberi yoktu. Nafiz aradığını bulmadan dönecek birisi değildi, Arnavut inadı ona da bulaşmış. Evlere girip çıktı. Sonunda bizi bir eve yönlendirdiler. Nafiz bahçe kapısının zilini çalarken, "Tarih öğretmeniymiş, o bilirmiş" dedi. Kapıyı Esat Berişa açtı; Kosova' da karşılaştığım her Arnavut' ta karşılaştığım kısa bir tedirginliğin ardından, Türkiye' den geldiğimi öğrenince bizi içeri davet etti. "Karım Türk" dedi, "konuşacaklarını z vardır". Şimdi, evin girişindeki masa etrafında dört kişiyiz; üç Türk, bir Arnavut ya da üç Kosovalı bir Türkiyeli. Esat Berişa, "Bizim evde Türkler ilk kez çoğunlukta" dedi gülerek. O Arnavutça konuşuyor, karısı İfaket Hanım Türkçe' ye çeviriyordu. Uzun bir sohbetin ardından Çerkesleri sordum. Esat Bey onları iyi tanıyordu; pek çoğunun öğretmenliğini yapmıştı. Kırk beş yıl önce bir öğrenciyken öğretmenlerinden birinin Çerkes olduğunu da söyledi. "Osmanlı döneminden kalma bir söz vardı" diye ekledi, "Çerkes kızı alan askere gitmezmiş!", Çerkesleri "çok iyi insanlar, zeki, çalışkan ve dindarlar" diye tanımladı. Eskiden sayıları daha çokmuş ama artık onlarla daha az karşılaşıyormuş. "Ne kadar Çerkes yaşıyor" diye sordum "Gidelim, onlar anlatsın" dedi.

Çerkes mahallesi, Esat Berişa' nın evinin çok yakınındaydı. Bahçe duvarlarıyla çevrili beyaz badanalı evlerin arasından ilerledik. Sırplar köyün bu kısmına dokunmamıştı. Bu belliydi ama sokaklarda kimse yok, evlerden çıt çıkmıyordu. Nihayet bahçe kapılarından biri açıldı, elli yaşlarında bir adam Kafkas gülüşüyle ortaya çıktı. Adı Selim Abhazi idi; Esat Bey' i ve biz konuklarını sorgusuz sualsiz evine aldı. Kosova adetidir; konukluğunuzun sebebi söylemeden önce ağırlanmanız gerekir. Sedirde uyuyan 14 yaşlarındaki kızı uyandırdı, kahve yapması için mutfağa gönderdi. Arkasından gözleri dolu dolu, "Anası öldü" dedi, akrabalar vatana göçtü, oğlum da orada. Bu kız yetim ve yalnız kaldı". Odanın duvarlarında Çerkes bayrağı, armaları ve Çerkesya haritası asılıydı. "Çerkes bayrağı ister misin?" diye sordu. Sonra bir kitap getirip gösterdi, Kiril alfabesiyle yazılmıştı, "Çerkes tarihi" dedi, "Kur' an gibi saklıyorum".

O kitaptan öğrendiğine göre Çerkesler, Kosova' ya 1864 sürgününden sonra gelmişlerdi. Rusların, Kafkas halklarını (Çerkes, Abhaz, Oset, Çeçen) toptan yurtlarından sürdüğü o yıllarda yüzbinlerce insan Osmanlı' ya sığınmış, Balkanlar' dan Filistin' e Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş di. Mileşevo' nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kurulduğunu söyledi Selim Abhazi: "Bu bölgenin yerlileriyiz, biz ilk gelenlerdeniz. Arnavutlardan, Sırplardan önce biz vardık. Onlar bu köylere, Çerkesler Anadolu' ya göçünce yerleşti" dedikten sonra bu kez bana sordu: "Türkiye' de ne kadar Çerkes yaşadığını biliyor musun?", "İki üç milyon kadardır herhalde" dedim. Gülerek, "Sayımızı azaltma, dört beş milyon Çerkes var" diye karşılık verdi.

Esat Berişa şaşırdı; o kadar çok olacağına ihtimal vermedi. Bunu anlamak için Çerkes göçünün boyutlarını bilmek gerekiyordu. 19. yüzyılda sürgün sonucu çok büyük çoğunluğu Çerkes olan Kafkasyalıları n toplam sayısı bilinmiyor. Genellikle bir milyondan fazla olduğu kabul ediliyor. Ancak tarihçi Kemal Karpat, "Ruslar tarafından atalarının Karadeniz ve Hazar arasındaki toprakları terketmeye zorlanan ve topluca Çerkes olarak adlandırılan 3 milyondan fazla Kafkas kökenli insan, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına yerleşerek nüfusun şişmesine neden olmuştu; bu süreç 1862 yılında başlamış ve 20. yüzyılın ilk on yılında da sürmüştü" diyor. Kemal Karpat, göçlerin kitleler halinde devam ettiği 1867 yılında Selahaddin Bey' in Osmanlı topraklarına gelen Çerkes nüfusun miktarını teleffuz eden ilk kişi olduğunu söylüyor: Bir milyon sekiz bin kişi. Karpat, henüz göç sona ermeden önce ifade edilen bu rakamların, sonraki göçlerle daha da büyüdüğünü, buna karşılık "Avrupalı istatistikçilerin göçmen sayısını en fazla 200 bin olarak tahmin" ederek göçün boyutları hakkında ne kadar bilgisiz olduklarını belirtiyor. Yine Selahaddin Bey' in iddiasına göre bunların 595 bini imparatorluğun Avrupa topraklarına, 413 bini de Asya topraklarına yerleştirildi.

Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu adlı eşsiz eserinde Çerkes göçünün 1850' li yıllardan itibaren başladığını dile getiriyor. Kırım Savaşı sırasında göçün kitleselleştiğ ini, 1862-1865 arasında doruk noktasına çıktığını, 1877-1878 ve 1890-1908 yılları arasında yoğunluk kazanarak devam ettiğini ve ancak 1920' lerde durulduğunu yazıyor. Karpat' a göre, "Kayda değer bütün etkenler göz önüne alındığında, 1859 1879 yılları arasında çoğu Çerkes olmak üzere yaklaşık 2 milyon Kafkas" yurtlarından sürüldü. "Bunlardan hayatta kalan1 milyon 500 bini Osmanlı topraklarına yerleşebildi". 1881-1914 yılları arasında "yaklaşık yarım milyon Çerkes" daha göç etmişti. Gelenlerin çoğu imparatorluğun Asya topraklarına, 400-600 bin kadarı Balkanlar' a yerleştirilmiş ti: Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumu; Makedonya' da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova ovası...

Osmanlı ordusu için yeni bir asker kaynağı olan Çerkesler aynı zamanda Balkanlar' ın nüfus dengesini de Müslümanların lehine ciddi bir şekilde etkiledi. Bu yüzdendir di 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı' nda Rusların ve Bulgarlar' ın yürüttüğü etnik temizliğin hedefi Türklerle birlikte Çerkesler oldu. Bulgaristan' a kalan topraklardaki Çerkeslerin (200 binden fazla) bir kısmı Anadolu' ya, bir kısmı da Makedonya eyaletlerine dağıldı. Yeni gelenlerle birlikte Kosova' da 40-50 haneli 30 kadar Çerkes köyü oluşturuldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı. Çiftçiliğe alışkın değilllerdi, daha çok "metal işçiliği ve at yetiştiriciliğ i" yapıyorlardı. Noel Malcolm, Çerkeslerin at eti yediğini gören Arnavutlar ve Sırpların "şok" geçirdiğini aktarıyor.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı' nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer almışlardı. O sıralarda Sırplar tarafından sürülen ve Anadolu yollarına düşen Niş yöresi Çerkeslerine Kosova Çerkeslerinin bir kısmı da katıldı. 1908 ve 1910 yıllarında baş gösteren Arnavut ayaklanmaları , onların komşularıyla olan ilişkilerini zedeledi. Zira ilk ayaklanmayı bastırmak üzere gelen Osmanlı birliklerinin komutanı Cavit Paşa bir Çerkes' ti ve Arnavutlara karşı çok sert davranmıştı. Sonraki ayaklanmayı bastıran Şevket Turgut Paşa da Çerkes' ti. Tüm bunlar Kosova Çerkeslerinin büyük Arnavut çoğunluğu içerisinde iyice yalnızlaşmaları na ve içe kapanmalarına yol açtı. Ama onların kaderi asıl 1912' de çizildi. Sırpların Kosova' yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu' ya geçti. Tamamen kaybedilen Balkanlar' daki diğer Çerkesler de aynı yazgıyı paylaşmıştı. Gene de Bulgaristan ve Yunanistan' da Türk nüfusu içinde sayısı az olmakla beraber bazı Çerkes aileler kalmıştı. Kosova' da da nasılsa iki Çerkes köyü kalmıştı, 600-700 kadar insan yerleştikleri topraklara sıkı sıkıya tutunmuştu.

Selim Abhazi ve ağabeyi Mehmet Abhazi işte o kayıp ve tutunmuş insanlardan. Besni kabilesinden olduklarını söylüyorlar. Selim Abhazi, Sovyetler döneminde Çerkesya' da 8 yıl kaldığını, 1998 yılında anavatana dönenlerin arasında olduğunu söylüyor. Ama savaştan sonra oğlunu orada bırakıp kızıyla birlikte geri dönmüş. Mehmet Abhazi ise köyünü hiç terk etmemiş. "Nato bombardımanı başladığında Sırplar biz geride kalanları toplayıp sınıra götürdüler. Orada başka köylerden gelen Arnavutlar da vardı. Bizi sınırdışı edeceklerini sandık. Üç gün sonra tekrar evimize getirdiler. Televizyon izlerken kendimizi gördük. Meğer propogandaymış . Bombardımandan kaçtığımız, Sırpların bizi kurtarıp köyümüze getirdiği anlatılıyordu." Çerkesya' ya dönmeyi düşünüyorlar ama günlerin ne getireceğini de bilmiyorlar. Ya Türkiye? Türkiye' ye gelmek akıllarından geçmiyor mu? Üstelik Türkiye' de akrabaları da var ve onlarla irtibatı koparmamışlar. Ama zor, "göç etmek için artık zengin olmalısın" diyor Mehmet Abhazi, "bizim kımıldayacak durumumuz yok".

Şimdi 300-350 kadar Çerkes var Kosova' da. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyorlar. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Mehmet Abhazi, "Otuz kırk yıl içinde tam asimilasyona uğrarız. Bizimle birlikte dil de ortadan kalkacak" diyor. Geleneklerine Çerkesler kadar bağlı halklar azdır. Kosova Çerkeslerinin yaşlıları bu bağlılığı sürdürmek için çırpınıyor ama uygulama alanları giderek daralıyor. Eğlenceye, hazza, şatafata, zenginliğe dayalı renkli Çerkes hayatının yerini, sessizliğin ve içe kapalılığın hüküm sürdüğü, Kosova Çerkeslerinin deyimi ile "tatsız tuzsuz bir hayat alıyor".

Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova' nın azıklıklarına tanınan haklara sahip değiller. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyorlar. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor. Eski Çerkes yaşayışı ve gelenekleri de yerini hızla Arnavut alışkanlıklarına bırakıyor.

Kemal Tayfur

Ürdün Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Ürdün’de 120.000 kadar Çerkes bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğu da başkent Amman’da yaşıyor. Tıpkı İstanbul gibi 7 tepe 7 vadi üzerine kurulmuş olan Amman’ın tarihi çok eski, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi çok yeni. Amman’ın bu eski tarihinin son 130 yılı, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi buradaki Çerkeslerin tarihiyle çok fazla örtüşüyor. Çerkesler Ürdün’de sayılarından gelen bir ağırlıkla değil, Ürdün’ün ve Amman’ın tarihinde taşıdıkları önemle temsil ediliyorlar. Bu tarihten ötürü de kendilerini -aleyhlerine değişen nüfus dengesine rağmen- bir bakıma Ürdün’ün sahiplerinden birisi olarak görüyorlar. Elinizdeki bu yazı, Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin tarihini olabildiğince özetlemeyi*, bunları kısa ama yüklü bir gezinin yoğun gözlemleriyle birleştirmeyi, bu arada biraz da yapabildiği kadarıyla bizimkine benzerlikleri ve farklılıklarıyla bir başka diasporik Çerkes kimliğini anlamayı amaçlıyor


Amman ve Ürdün’ün tarihinde Çerkesler

Amman tarihi itibariyle biraz Ankara gibi. Kuruluş olarak çok eski, başkent olarak çok yeni. Amonitlerin (ismi buradan geliyor), Hititlerin, İsraillilerin atalarının, Helenlerin, Romalıların, Emevilerin yerleşim yeri olmuş, geçici İngiliz Yönetiminden önce de bilindiği gibi Osmanlıların. Amman’ın bütün modern kentler gibi birden çok yüzü var. Birincisi, bölgeye özgü beyaz kesme taştan yapılmış, üç dört katlı çatısız apartmanları, gene aynı yapı taşından tek katlı ve büyük bahçe içindeki villaları, geniş bulvarları, yeşil alanları, alışveriş merkezleri, McDonalds gibi bildik fast food restoranları, çok yıldızlı otelleriyle yeni Amman. İkincisi, nispeten dar sokakları (bunlardan ana cadde yerine geçen bir tanesi eski Amman’ın merkezi boyunca uzanıyor ve Şapsığ caddesi olarak adlandırılıyor), bu sokaklar boyunca uzayıp giden rengarenk dükkanları ve pasajları, beyaz taşları artık kirlenmiş ikişer üçer katlı evleri, ayaküstü yemek yenecek yerleriyle eski Amman. İkisinin birbirine geçiştiği ya da ayrıldığı yerde ise bir başka Amman daha uzanıyor; geçmişi tarih öncesine giden kentin ilk sakinlerinin Amman’ı, yani en eski Amman. Bu tarihi, şimdilerde sadece Roma Yönetiminden bu yana ayakta durmayı başarabilmiş bir anfitiyatro simgeliyor. Ancak anfitiyatronun, Ürdünlü Çerkesler için kentin eskiliğini sembolize etmekten öte bir anlamı var: Ürdün’deki tarihlerinin başlangıcını bu mekan temsil ediyor. Çünkü, 1868’den başlayarak bu bölgeye gönderilen yanlarında gerekli birkaç giysi ile şilteleri ve silahlarından başka bir şey bulunmayan ilk Çerkes kabileleri -ki ilk kabilenin Sapsığlar oldukları biliniyor-Amman vadisinin merkezindeki bu anfitiyatro ile etrafındaki “kovuklara” yerleşiyorlar barınabilmek için. Görünüşleri, adetleri, yaşama biçimleri buraların “yerlilerinden” büsbütün farklı yabancılar olarak, düşmanlık görmemek için etrafında hiç başkaca yerleşime rastlanmayan bu vadiyi “seçiyorlar”, bir de su bulunan nadir yerlerden olduğu için. Ancak bu mekan tuttukları yerde de uzun süre ne bedevi saldırılarından ne de bulaşıcı hastalıklardan koruyabiliyorlar kendilerini…

İlk aileler Anadolu üzerinden iki yolla ulaşıyorlar buraya: deniz yoluyla gelenler Şam üzerinden, kara yoluyla gelenler Aleppo üzerinden. Onları diğerleri izliyor bir süre sonra, Khabardey ve Pazadogh’lar. Ancak onların da gelişinden sonra, bu “düşman” çevre ile baş edebilecek bir güç oluşturuyorlar. Gene de aralarından koşullara dayanamayıp, Anadolu’daki ilk geldikleri yerlere dönenler oluyor. Yerleştirildikleri, yabancılandıkları bu bölgede -diğer pek çok yerde yaptıkları gibi- öncelikle etraflarındaki düşman mekansal/coğrafi çevreyi altetmenin peşine düşüyorlar Çerkesler. Tarımcılık ise bunun yolu oluyor. Hiç yoktan -bulaşıcı hastalıklarla, bataklıklarla, kuraklıkla mücadele ede ede- yarattıkları bu zenginlik onların yerleştirildikleri topraklara kök salabilmelerini kolaylaştırıyor. Bunun korunmasını önemli kılıyor. Hiç bir alet kullanmadan elleriyle yaptıkları sabanlarla toprağı işlemeye, gene tahtadan yaptıkları aletlerle harman kaldırmaya başlıyorlar. Bu yüzden de sürekli olarak Bedevilerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Yerleştirildikleri sulak yerler ile ekilebilir hale getirdikleri topraklar hayvanları için otlak ve su peşinde olan ayrıca ekonomilerini bir tür yağmacılığa dayandıran Bedeviler için çok cazip hale geliyor. Bu nedenle de aralarında sürekli kanlı çatışmalar yaşanıyor.

Osmanlı Yönetimi yeni tebaasının gönderildikleri bölgelerdeki haliyle hiç ilgilenmiyor, ta ki, Amman ve Balga üzerinden Hicaz’a gidecek demiryolu yapılana dek. Hicaz demiryolunun geçecek olması bölgenin önemini artırıyor, hayvancılıkla uğraşan Bedevi göçerlerin muhtemel saldırıları karşısında güvenliğin sağlanması, vergilerin düzenli olarak toplanması, kabileler arasında barışın sağlanması gerekiyor. Böylelikle Amman çevresinde Çerkeslerden oluşan bir güvenlik çemberi, tampon bölgeler oluşturmak üzere harekete geçiyor Osmanlı Yönetimi ve Çerkes kabilelerini Amman’ın 7 tepe 7 vadisini kuşatacak şekilde bölgeye dağıtıyor. Bir grup (Şapsığ, Khabardey ve daha az sayıda olmak üzere Abzah kabileleri) ilk yerleşim yerleri olan Amman vadisinde bırakılıyor. Aralarından birisi de bölge yöneticisi atanıyor. (Bu bölge yöneticiliği Osmanlı Yönetimi süresince, Ürdün devleti kuruluşuna kadar Çerkeslerde kalıyor). İkinci grup, iki bedevi kabilesiyle arada tampon oluşturmak üzere Seer Vadisine yerleştiriliyorlar. Bunların çoğunluğunu yine Şapsığlar ve Bjeduglar oluşturuyor. Aralarında bir kaç Abzah aileler de var. Üçüncü grup (Khabardey ve Shishan kabileleri) bir başka Bedevi kabile ile müttefiklerinin tam karşısında kalan Sweileh’e yerleştiriliyor. Sadece Khabardey ailelerden oluşan dördüncü ve beşinci gruplar ise yine çeşitli Bedevi kabileler karşısında tampon bölge oluşturacak şekilde Jerash’a ve Ruseifa’ya yerleştiriliyorlar. Altıncı grup, ki bunlar göreli olarak daha yeni tarihlerde (1902-1905 yılları arasında) bir kaç Khabardey aile ile birlikte bölgeye göçetmek durumunda kalan Shishanlardan oluşuyor, Zarga’ya yerleştiriliyorlar. Nihayet çoğu Abzah ve Bjeduğlardan, azı Khabardey ve Şapsığlardan oluşan son bir grup da Naur’a yerleştiriliyor. Böylelikle Amman, kuzey ve güneyden, doğu ve batıdan yani dört bir cepheden Çerkes yerleşimleriyle çevreleniyor. Amman’ın 50 km kadar kuzeyinde kalan Jerash sayılmazsa bu, 20.yüzyılın başlarındaki bir yerleşim yeri için önemli bir büyüklük olmak üzere 12-15 kilometre karelik yer demek. Nitekim, bu yerleşim yerleri bugün de büyük ölçüde “saflığını” koruyabilmiş halleriyle Amman ve çevresindeki Çerkes mahalleleri olarak biliniyor. Örneğin Wadi Seer’deki Çerkes derneğine konuk olduğumuzda, gençlerden birisi bize “son 20 yıl öncesine kadar kızlarımıza göz koyarlar diye Arap gençleri buralardan geçemezlerdi” diyor. Kanımca Çerkeslerin tarihi yaklaşık 130 yıl öncesine giden bu yerleşim haritasına bakınca, “güve­nilir tebaa” olarak “güvenilmezler” karşısında kendilerine yüklenen merkez (Osmanlı) adına güvenliği sağlamak misyonuna bakınca neden Amman’ın, dolayısıyla Ürdün’ün Çerkesler demek olduğunu anlıyorsunuz. Neden Çer­keslerin bakan, milletvekili, ordu komutanı, yüksek rütbeli subaylar olarak yönetici sınıf arasında olduklarını, ya da orta sınıftan olanların bile neden Çerkes­liklerini ifade ederken onura eşlik eden bir “güven” ile konuş­tuklarını açıklayabiliyorsunuz. Ancak Ürdün Çerkeslerinin kim­liklerini dile getirişlerinde Türkiye’deki Çerkeslerden ayrılan bir fark olarak tespit ettiğimiz bu güvenlik duygusunu tam olarak anlayabilmemiz için Ürdün tarihinde Çerkeslerin nasıl bir yer tuttuğunu görmeye devam etmeliyiz.

Çerkeslerin bölgede güvenliği sağlamak görevleri sadece yerleşim yerlerinin Bedevi kabileler karşısında güvenlik çemberi oluşturacak şekilde belirlenmesiyle sınırlı kalmıyor. Osmanlı Yönetimi, Hicaz demiryolunun güvenliğini sağlamak ve vergilerin toplanmasını kolaylaştırmak üzere Çerkeslerden oluşan ve başında Çerkes Mirza Paşa’nın bulunduğu 300 kişilik atlı bir polis gücü de oluşturuyor. 1908 yılında demiryolu inşaatinin tamamlanmasından sonra, Amman’da yaşam değişiyor. Kentte ticaret canlanırken, yeni bir göç dalgası da bunu izliyor. Amman bugün Suriye diye bilinen topraklarda yaşayan Çer­kes­lerden de göç alıyor bu dönemde. Suriye’deki polis gücünün başında bulunan Çerkes Khusrov Paşa ile Amman’daki polis gücünün başında bulunan Mirza Paşa birlikte bu yeni gelen Çerkesleri sonradan “Muhacir ma­hallesi” olarak bilinecek olan bölgeye yerleştiriyorlar. Amman’daki Çerkes nüfusu artıyor böylece Çerkesler arasında, o zamana kadar daha çok tarım ve daha az zanaatkarlık ile uğraşılırken, artık ticaret de yaygınlaşmaya başlıyor. Tarımcılıkta önemli işler başarıyorlar, Amman’ın etrafı meyve bahçeleri, üzüm bağlarıyla donanıyor. Arıcılık yapılıyor. Ağaç oymacılığı, gümüş işlemeciliği, kama, kemer, eğer yapımı gibi geleneksel zanaatlerini canlandırıyorlar. Amman ilk defa hayvanların çektiği tahta arabaları Çerkesler sayesinde tanıyor. Bölge insanları bugün hala bazı evlerde, bir tür yabani ottan yapılıp, içine süt kreması, biraz tuz ve karabiber eklenen ve “kalmek” olarak adlandırılan Çerkes çayını, onların “Chipsi pasta” yapmak üzere kullandıkları bulguru Çerkeslerden öğreniyorlar. Ancak toplumsal kültürel yaşamda yarattıkları bu canlanmaya rağmen yine de Çerkes ailelerin çoğu erkek çocuklarını asker, polis olarak görmeyi tercih ediyor, binlerce yıllık savaşcılık geleneği nedeniyle.

Çerkesler dostluk gördüklerinde anlaşmadan, barıştan ve “düzenden” yana oluyorlar. Düşmanlık gördüklerinde üstesinden “askeri” yollarla gelmeyi biliyorlar. Bir yandan Osmanlı adına güvenlik görevi üstenirlerken, diğer yandan sefere çıktıklarında saldırıya uğramaları muhtemel kendi ailelerinin güvenliklerini düşünmek durumunda kalıyorlar. Bedevilerle sorunlarını çözseler, Dürzilerle uğraşmak durumunda kalıyorlar. Örneğin, 1910 yılında asıl görevi hicaz yolunun güvenliğini sağlamak olan Mirza Paşa yönetimindeki Çerkes polis gücü, tam bölgedeki bir ayaklanmayı bastırmışken, kendilerinin seferde oluşunu fırsat bilen Dürzilerin, Golan bölgesindeki kabilelere saldırdıkları haberini alıyorlar. Kadınların, çocukların onların elinde rehine olduklarını duyuyorlar, ­Osmanlının – Merkezin - bu işe ne diyeceğine hiç aldırış etmeden yetişip kurtarıyorlar onları. Bu Çerkes polis gücünün sonu oluyor. Osmanlıyı Suriye topraklarında temsil eden Çerkes Krushov Paşa, Mirza Paşa’nın atlı birliğini dağıtıyor. Böylelikle onlara, sağlamakla görevli oldukları güvenliğin Osmanlınınkinin olduğu, kendilerinin güvenliğini sağlamaya kalktıklarında ya da kendileri için bir güç haline gelmeye kalktıklarında buna izin verilmeyeceğini, Çerkesin haddini yine bir Çerkese bildirtmeyi de ihmal etmeden gösteriyor merkezi yönetim. Ürdün Çerkeslerinin tarihinde önemli bir yer tutan bu olay bize, yaşadığımız coğrafyada Cumhuriyetin kurulmasına giden süreç içerisinde yaşananları, Düzce’deki Anzavur Ahmet ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen Çerkes Ethem’in, sonradan hain olarak adlandırılmasına giden süreçte başına gelenleri, Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılma kararının alınmasını hatırlatıyor.

Ancak Çerkesler tıpkı Türkiye’de de yaptıkları gibi yerleştikleri toprakları sahiplendikleri ölçüde, ona yönelik dışarıdan saldırılar karşısında kendilerini ait hissettikleri merkezden yana tavır almayı da biliyorlar. Olup biteni “onların/yönetenlerin” savaşı gibi görmüyorlar, kendi savaşları olarak da görüp, cepheden cepheye koşuyorlar. 1918 yılında, Çerkes gönüllülerden oluşan bir askeri birlik (“Mücahitler” diye adlandırıyorlar kendilerini) gene Mirza Paşa’nın yönetiminde olmak üzere Süveyş’te, İngilizlere karşı savaşıyorlar. İngiliz ordusu kuzeye doğru yürürken, Osmanlının düzenli ordusunun bir kolu o sıralar Şam’a çekilmiş, diğer kolu da bölgedeki Arap milliyetçi ayaklanmalarını bastırmakla meşgul olduğu için, karşısında sadece Çerkesleri buluyor. Amman’ın İngilizler tarafından işgali sırasında Çerkesler, Wadi Seer’de bir çok kayıp veriyorlar. Çerkes toplumunun ileri gelenleri, antlaşma imzalanıncaya kadar esir tutuluyorlar. Osmanlı’nın Suriye’deki toprakları Fransızlar tarafından işgal edilirken, Mirza Paşa’nın askerleri bu defa Arap birliklerinin yardımına yetişmeye çalışıyor. Ancak Şam’ın Fransızların eline geçtiğini duyunca yeniden Amman’a geri dönüyorlar. Ürdün’deki İngilizlerin yönetimi çözülmek üzereyken bölgedeki Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü üstlenen Haşimi ailesinden Prens Abdullah’a destek veren yine Çerkesler oluyor. 1923 yılında bugünün Ürdün’ünü oluşturan topraklardaki Arap/Bedevi aşiretleri Prens Abdullah’a isyan ederlerken, Çerkesler onun yanında yer alıyor. Yeniden toparlanan Mirza Paşa başkanlığındaki Çerkes güçleri, Prens Abdullah’ın konakladığı yerde tam bir çember oluşturup onun hayatının korumaya alıp, emrine geçiyorlar. Böylelikle Kuzey’deki aşiret isyanlarını bastırarak, Ürdün krallığının kurulmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. (O günlerin anısına da bugün Kraliyet muhafızları tören günlerinde geleneksel giysilerini giyen Çerkes gençlerinden oluşuyor). Çerkesler 1936 yılında başlayan bölgedeki Yahudi (siyonist) yayılması karşısında, Araplarla birlikte Filistinlilerin yanında yer alıyorlar ve yine savaşıyorlar. 1948 yılında İsrail devleti kurulup da, ilk Filistinli mülteci dalgası başladığında -yurtlarından atılmanın ne demek olduğunu bilen insanlar olarak- onlarla ekmeklerini paylaşmayı da biliyorlar. Bu arada da aynı yıl Ürdün, en son Çerkes grubunun göçüne sahne oluyor. Nazi Alman­yası’nın yenilgisinden sonra Alman orduları içerisinde Kızıl Ordu”ya karşı savaşmış olan bir grup Çerkes ile aileleri, Yalta Antlaşmasının hükümleri gereğince Sovyetler Birliğine geri gönderileceklerini anlayınca sığındıkları Vatikan’dan Ürdün’e göç etmek üzere bir temsilcilerini Kral Abdullah’ın yanına gönderiyorlar. Böylelikle bu son grup Çerkes göçmen, Ürdün’ün tam da Filistinli göçmenlerin akınına uğradığı bir sırada Ürdün devletinin sağladığı imkanlarla Roma’dan getirtiliyorlar. Ürdün Çerkesleri, yönetimin bu yükün altından kalkabilmesi için hemşehrilerinin getirilip yerleştirilmelerini sağlamak üzere büyük bir yardım kampanyası düzenliyorlar. Böylelikle 1948 yılında 38’i Bjeduğ, 86’sı Khabardey olmak üzere 124 Çerkes daha Ürdün’e yerleşmek üzere geliyor. Ancak Arapça bilmedikleri için güçlüklerle karşılaşıyorlar. Aynı sıralarda Filistin’den gelen mülteci akını nedeniyle ekonomik koşullar giderek ağırlaşınca (Tolstoy Vakfı’nın desteğiyle) ABD’ye göçedip, New Jersey’e yerleşiyorlar, bu gruptan geriye sadece bir kaç kişi kalıyor.

Bir başka Çerkes kimliği…

Yukarıda da belirttiğim gibi, Ürdünlü Çer­kesleri, dün olduğu gibi bugün de askeri ve sivil bürokrasinin en üst kademelerinde, eğitime ne kadar önem verildiğini hissedebiliyorsunuz. Kendilerini, üzerine yaşadıkları toprakların eşit sahipleri gibi görmekten kaynaklanan bir övünç ve güvenle kimliklerini ifadelendirdiklerini görüyorsunuz. Kanımca bunun en önemli nedenlerinden birisi, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım gibi yaşadıkları topraklarla özdeşleşmiş olan tarihleri. Ancak başka şeyler de var: Ürdün’de Çerkeslik, yönetim tarafından resmen tanınmış bir siyasal/kültürel kimlik. Monarşik yapı içerisinde faaliyet gösteren Meclis’te Çer­keslere ayrılmış üç koltuk var. Seçilenlerden bir tanesi Bakanlık makamına getiriliyor. 8 adet Çerkes Derneği var ve bunlardan hemen hepsi devletten maddi yardım alıyor. Örneğin, Kral Hüseyin’in oğlu Prens Ali, Çerkeslerin yönetim nezdindeki fahri temsilcisi gibi davranıyor. Çerkesler de, dillerini konuşan, oyunlarını törelerini bilen, çoğu zamanını Çerkes arkadaşlarıyla geçiren Prense kendilerinden birisi gibi davranıyorlar. Onun bu yakınlığını hem çok doğal görüyorlar, hem de aralarında bir akrabalık olabileceğinin altını çizmeden de edemiyorlar. Filistinli olan annesi Kraliçe Aliye’nin -ki ölmüş olduğu halde Ürdün’de hala çok seviliyor- köklerinin Memluklara kadar gittiği, dolayısıyla Çerkes olabileceğini söylüyorlar. Prens Ali’nin Çer­keslere yakınlığını ilk işittiğinizde, bunun mutlaka Ürdün’ün iç siyasal dengeleriyle ilgili bir yanı olduğunu düşünüyorsunuz, ancak onu, örneğin fikir öncülüğünü yaparak Nisan ayı içerisinde Amman’da gerçekleştirmiş olduğu toplantılarda ya da Çerkes arkadaşlarının evindeki sohbetlerde gözlediğinizde, bu kanınız değişiyor. Çerkes arkadaşlarının evindeki konukluklar da Aile büyükleri içeri girdiğinde herkesle birlikte ayağa kalkıyor, onlar oturmadan yerine oturmuyor. Haziran ayında, başlarında kendisi ve yakın arkadaşı olmak üzere 12 Çerkes kabilesini temsilen 12 Çerkes giysili atlıyla anayurttan göçü tersine gerçekleştirecek olan sembolik yolculuğun ha­­­­zırlıklarından söz ederken bütün bunlardan çok büyük bir övünç ve heyecanı duyduğunu anlıyorsunuz. Prens Ali Çerkesler gibi davranıyor, etrafındaki Çerkesler ise Prens Ali’ye hiç de Doğulu siyaset etme biçimlerinde görüntülerine alışık olduğumuz türden bir uslupla davranmıyorlar. Öyle sanıyorum ki bu davranış biçimi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Çerkes geleneklerinin yanısıra yine, Ürdünlü Çer­keslerin kendilerini, kuruluşunda büyük emekleri geçen bu ülkenin “sahiplerinden” birisi olarak görmelerinden kaynaklanan güven ve gurur ile ilgili. Ancak kanımca Ürdün’deki Çerkes kimliğinin ifadelendirilme biçiminin ve bu biçimdeki farklılığın anlaşılabilmesi için, daha başka açıklamalara da başvurmak gerekiyor. Bunun için de Ürdün’deki toplumsal/siyasal yapıya ve bu yapı içerisinde Çerkeslerin konumuna biraz daha yakından bakılması gerekli. Önce yine gözlemlerimiz:

Ürdün’deki Çerkesler, “modern”, eğitimli ve kentliler ama bu özelliklere sahip olmanın Türkiye’de ifade ettiği davranış kodlardan çok farklı olarak hala daha çok güçlü kabile bağları taşıyorlar. Görebildiğimiz kadarıyla 8 Çerkes derneğinden önemli bir kısmı bu kabile bağları esasında birbirlerinden ayrı örgütlenmişler, aralarında politik farklılıklar olduğu için değil. Bu nedenle her ne vesileyle toplanılırsa toplanılsın, sosyal konumu, eğitim düzeyi ya da mesleki durumu önemli olmaksızın başkanlık en yaşlı kimse de oluyor. (Bir çok toplantı da kabinedeki tek Çerkes bakan bizimle birlikteydi örneğin, ama onun Bakan olduğunu kapanış toplantısında öğrendik). Kabile içi dayanışmanın güçlülüğü ailelerin o ya da bu nedenle zor ve muhtaç duruma düşmesine izin vermiyor (Osetya’da da bir akrabam, bozulan ekonomik durum nedeniyle kentlerinin eskisi gibi bakımlı olmamasına, sokaklarda yatanların, ayyaşların artmasına çok üzüldüğünü söylüyor ama hemen arkasından bu duruma düşenlerin sadece Ruslar olduğunu, Asetinlerin ise aralarından birisinin böyle bir hale gelmesine hiç bir zaman izin vermediklerini ekliyordu).

Ürdün’deki yaşlı Çerkesleri, aralarında Arap tarzı kefiye bağlayanlar da bulunmasına rağmen, başlarında kalpaklarıyla görebiliyorsunuz. Genç kuşaktan dillerini konuşabilenler de var, konuşamayanlar da. Ama istisnasız herkes Çerkes danslarını biliyor (herkesin dansa çıktığını görünce siz de hevesleniyorsunuz, ama hiç sıra gelmeyecek diye de korkuyorsunuz), hem de çok güzel dans ediyor. Belli ki dans ve müzik biz de olduğundan daha çok yaşamlarının parçası olmuş. Eğitime çok önem veriliyor ve çocuklar Çerkes okullarına gönderiliyor. İki tane Çerkes okulu var. Bu okullar Emir Hamza ve Abdülmalik Şeref. Okullar bütünüyle Çerkes Hayır Cemiyeti’nin yönetiminde. Cemiyetin başkanı Fahri başkan sayılıyor, ancak okulu Kadınlar Kolu yönetiyor. Okul ücretli ve yıllık beş yüz dolar ödeniyor. Ancak bunu ödeyemeyecek durumda olan 50 kadar öğrenciye burs sağlanıyor. (Aynı şey Yüksek Öğrenim düzeyine gelen yoksul öğrenciler için de sağlanıyor. Öğrenciler okullarını bitirdiklerinde bunu ya kendileri gibi olan öğrencilere burs sağlayarak, ya da mesleklerine göre ihtiyaçları olan hemşehrilerine ücretsiz hekimlik, avukatlık gibi hizmetler sağlayarak ödüyorlar). Okul, anasınıfıyla birlikte 10 yıllık. 1-9.sınıflar arasında hafta da 3 saat olmak üzere Çerkesce dersler görüyorlar. Kril alfabesini öğreniyorlar. Son yıllarında ise Çerkes geleneklerini işleyen bir ders alıyorlar. Bu arada da Okulun yönetimini üstlenen Kadınlar Kolu sürekli olarak okulun daha iyi imkanlara kavuşturulması için ek kazanç elde etmeye çalışıyor. Örneğin, bizim Ürdün’de bulunduğumuz sıralarda yemek yapıp satacak bir yer kiralamışlardı ve faaliyete başlamak üzereydiler.

Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’daki Çer­keslerin kimliklerini tariflendirme biçimlerini karşılaştıran bir çalışmada (Shami, 1995),[1] Ürdün’de siyasetin cemaatler üzerinden yapıldığı, siyasal alandaki etkinliğin kabilelerin (Arap, bedevi, Çerkes) güçleri ve örgütlenmesine bağlı olduğunu belirtiliyor. Çerkeslerin kimliklerinin de kabileler/aşiretlerden oluşan çok kültürlü bir coğrafyada, büyük ölçüde modernleşmekle birlikte etkinliğini sürdüren güçlü kabile bağları içerisinde biçimlendiği ekleniyor. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin politik ve kültürel bir kimlik olarak gösterdiği etkinlik, Türkiye’den farklı olarak Ürdün’deki Çerkeslerin cemaat/kabile ilişkilerinin çözülmemiş olmasına, siyasetin kurumlaşmış bu bağlar üzerinden yapılmasına bağlanıyor. Ürdün’deki Çerkeslerin kimliğinin “kabile söylemi”, Türkiye’deki Çerkeslerinkinin ise “azınlık söylemi” görüntüsü taşıdığı belirtiliyor. Kanımca, bu belirleme önemli ve iddia ettiğim şekilde ‘Ürdün’deki Çerkeslik kimliğinin Türkiye’dekinden farklı olarak daha bir övünç ve güvenle (korkusuzca) kuruluyor olmasını’ sosyolojik olarak açıklıyor. Kuşkusuz çok farklı coğrafyalarda yerleşerek, tarihsel olarak benzerlikleri olsa da farklı toplumsal/siyasal süreçleri yaşayan Çerkeslerin ortak bir diasporik kimlik tarifiyle kendilerini ifadelendirmelerini beklemek mümkün değil. Bu nedenle karşımıza Ürdün’de, İsrail’de, Türkiye’de, hatta Kafkasya’da benzerlikler kadar farklılıklar da gösteren Çerkeslik tarifleri çıkıyor. Öyle sanıyorum ki, Türkiye Çerkesleriyle Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini seslendirme biçimleri arasındaki fark bir ölçüde, her iki ülkenin modernleşme süreçlerinin aldığı biçimler, devletleşirken inşa etmeye çalıştıkları ulusal-kimlik (“Türklük” bir etnikliğe işaret ediyor, “Ürdünlülük” ise bir coğrafyaya) projelerinin özellikleri, kapitalist sisteme entegre olma dereceleri arasındaki önemli farklılıklardan kaynaklanıyor. Çekesler yaşadıkları topraklardaki modernleşme, uluslaşma, laikleşme ve kapitalistleşme süreçlerini farklı farklı biçimlerde deneyimlediler. Türkiye’deki hızlı modernleşme ve kapitalizmle eklemlenme süreci zaten birbirlerinden ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan, hızlı iç-göç süreçleriyle de hızla kentlileşen Çerkeslerin kabile bağlarını çok çabuk çözdü ve siyasetin hemşehrilik ilişkileri, babadan oğula geçen bağlılıklarla siyasal partiler ya da sınıfsal örgütlenmeler üzerinden yapıldığı Türkiye’de, kendilerini Çerkesliklerinden önce gelen aidiyetler içinde tanımlamalarına yol açtı. Diğer yandan Türkiye’deki ulusal-kimlik oluşturma projesi, bütün etnik, dinsel, kültürel kimliklerin ortak bir etnik/ulusal kimlik içerisinde eritilmesine dayanıyordu ve Çerkes kimliğine karşı -diğer benzerlerine olduğu gibi- tahammülsüzdü. Böylelikle Çerkeslik yakın zamanlara kadar ancak özel alanda ifadelendirilebilen, kamusal alanda korkmadan söylenemeyen örtük bir kimlik haline geldi. Kafkas derneklerinin yürüttüğü mücadeleler ve küreselleşmenin yarattığı cesaretlenme Türkiye’deki Çerkesleri bugün kültürel kimliklerini kamusal alanda da övünçle ifade edebilir hale getirdi. Ancak bu kimlik siyasal alanda korkmadan/güvenle ifadelendirilebilen bir kimlik değil. Türkiye’de farklılık kimlikleri üzerinden siyaset yapabilmek mümkün değil.

Sonuç olarak Ürdün bir monarşi ve siyaset, etniklik çizgisinde, aşiretler çizgisinde örgütlenmiş olan cemaatler üzerinden yapılıyor ve etkili bir siyaset için güçlü cemaat bağlarına sahip olmak gerekiyor. Dolayısıyla Ürdün’de Çerkes olunmuyor, Çerkes doğuluyor. Bunun bazı avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Çerkeslik kimliği kültürel olduğu kadar, muhafaza edilmesi gerekli önemli bir siyasal araç niteliği de taşıyor. Çerkesler Ürdün’de sayıca azlar, iyi eğitimliler, ekonomik krizden etkilenmiş olsalar da çoğunluk itibariyle Türkiye’dekilere kıyasla daha rahat koşullarda yaşıyorlar. Ürdün’deki Çerkeslerin, bu siyasal/kültürel kimliklerini çapraz kesen başka başka aidiyetlerle örneğin sınıfsal ayrımlaşmalarla bölünüp bölünmediğini bilemiyoruz, böyle bir bölünme halinde mevcut siyasal kanalların yeterli olup olmayacağını da. Ancak kendilerinden Çerkeslik kimliklerini saklamalarının değil, söylemelerinin beklendiğini biliyoruz. Bu güvenlik ise onları sistemle barışık kılıyor. Türkiye ise bir Cumhuriyet, sorunlu bir demokrasiye sahip. Siyaset yasalara göre siyasal partiler gibi “modern” aktörlerle yapılıyor ve siyasal alanda etkili olabilmek bu partilerden biri ya da diğeriyle organik ilişkiler içerisinde olmak gerekiyor. Çerkeslik kimliğini siyasal alanda ifadelendirmek böyle bir tablo içerisinde ciddi bir risk taşıyor. Diğer yandan Türkiye’de Çerkesler hem göreli olarak çoklar, hem çok dağınık olarak yaşıyorlar, hem de ekonomik durumları, eğitim düzeyleri ve nihayet siyasal çizgileri itibariyle hiç bir homojenlik göstermiyorlar. Çok farklı farklı üst ve alt aidiyetler, Çerkeslik kimliklerinden geriye ne kadar kaldıysa onu da çapraz olarak bölüyor. Dolayısıyla Türkiye’de Çerkes doğulmuyor, Çerkes olunuyor. Çerkes olduğunu kamusal alanda söylemek yeni yeni öğreniliyor, ancak bu kimlikle siyaset yapılamıyor. Kafkas dernekleri Çerkeslik kimliğinin yeniden yaratılmasında, övünçle ifadelen­diril­mesinde önemli işlevler üstleniyorlar, ancak siyasal partilerden başka aktör tanımayan “modern” siyasal ortamda siyaseti Çerkesler lehine etkileyemiyorlar.

Şimdilerde siyaset bilimciler, siyasal felsefeciler, Batı’nın bireyi esas olarak alan, ulus-devletin yurttaşlık kimliğini onun tek ve a priori üstün kimliği olarak gören liberal demokratik anlayışını ileriye götürmekten söz eden demokrasi projelerini radikal demokrasi projelerini tartışıyorlar. Radikal demokrasi projeleri ise kollektif kimlik farklılıklarının tanınmasını, bu türden kollektivitelerin siyasal aktörler haline gelmesinin önemini, bunun çok hukukluğa kaçmadan, “farklılıklar içerisinde bir arada yaşamaya etiği” etrafında nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine düşünüyorlar. Yani bir bakıma ikisi de yetkin örnekler olsalardı söyleyebileceğimiz şekilde, Türkiye ile Ürdün modellerini bir araya getirmeyi hedefliyorlar. Sonuç olarak bu yazı Çerkeslik kimliği etrafında kurduğu problem dahilinde, bir modelin diğerine üstünlüğünü iddia etmiyor. İki modelin radikal demokratik biçimde bir araya nasıl getirilebileceğiyle ilgili tartışmaların, Türkiye’de başka, Ürdün’de, İsrail’de, Kafkasya’da başka başka kimlik modeller, içerisinde siyaset yapan Çerkesleri de yakından ilgilendirdiğini iddia ediyor.[2] Ancak bu başka bir tartışmanın konusu…

* Bu özetlemeyi M.K.Haghandoga’nın, The Circassians (Çerkesler) adlı Ürdün’de, 1985 yılında İngilizce olarak basılmış kitabından yapıyoruz.

[1] Sözünün ettiğimiz çalışma bu sayıda kendisiyle yaptığımız söyleşiyi yayınladığımız Janset Berkok Şami’nin kızı, İsmail Berkok’un torunu Setenay Şami’nin “Etnik Kimliklerde Yol Ayrımı: Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’da Çerkeslik Kimliğinin Müzakere edilme biçimleri” (“Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and The Caucasus”) başlıklı çalışması. (Bkz.: New Perspectives on Turkey, Spring 1995, N.12, s.79-95). Bu çalışmanın çevirisini gelecek sayımızda bulabileceksiniz.

[2] Radikal demokrasi tartışması için bkz.: F.Keyman,"Postmodernizm ve Radikal Demokrasi", Toplum ve Bilim, N.62 (Yaz/Güz 1993):126-155 ve F.Keyman, "Globalleşme ve Türkiye-Radikal Demokrasi Olasılığı", Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, N.Bilgin (ed.), 1997: 283-295.; N.B.Çelik, "Radikal Demokrasi ve Sol", Mürekkep Dergisi, N.7 (1997):49-59.
Doç.Dr. Sevda Alankuş

Amerikalı Adigeler

Aralık 23, 2018
19.yüzyılda,1864 yılı ve sonrasında, Ulusumuzun başına gelmiş olan büyük felaket nedeniyle, Adıgeler yeryüzünün dört bir köşesine dağılmış bulunuyorlar. Adıgelerin çoğu bugün Türkiye, Suriye, Ürdün, Almanya ve daha başka ülkelerde yaşıyor. Bu arada Amerika'da bulunan Adıgelere ilişkin bilgilerimiz bu son yıllara değin çok sınırlı bir düzeydeydi.Aslında Amerikan Adıgelerinin 100 yıllık bir geçmişleri bile yoktur. Amerika'daki Adıgelere ilişkin bilgi yetersizliğimizin bir nedeni de, ABD ile SSCB arasında uzun süre sürmüş olan "Soğuk Savaş" idi.
 
1917 Ekim devriminden sonra Rusya'da patlak veren iç savaş sonunda Adıgeler de ABD'ye göç ettiler. Politik nedenlerle çok sayıda insan Rusya'dan ayrılıp ABD'ye göç etmişti. Çoğu asker kökenli olan bu göçmenler,ailelerini de beraberlerinde götürmüşlerdi. Bunlar yeni düzene (sosyalizme) karşı olan kişilerdi.1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı sonrasında,Kafkasya'da kalmış olan Adıgeler,Çarlık rejiminin en güvendiği (sadık) yurttaşları arasında yer almışlardı.Rus Ordusunda çok sayıda Adıge kökenli subay bulunuyordu,ama bunun Adıgelere  bir yararı da yoktu.En sonunda Rusya dışına yapılan göçlere Adıgeler de katılmış ve Kafkasya'yı terk etmek zorunda kalmışlardı.
 
ABD bir devrim tehlikesinin bulunmadığı güvenli bir ülkeydi.Ama Amerika'nın daha farklı sorunları vardı,insan ilişkileri Kafkasya ya da Avrupa'daki gibi değildi.Enflasyon ve işsizlik sorunu yaşanıyordu.Adıgelerin ABD yerleştiği ilk yıllar büyük ekonomik kriz yıllarına denk düşmüştü.Ayrıca İngilizce bilmiyorlardı.

1923'te İstanbul'dan kalkan "Konstantinopol" gemisinde Adıge yolcular da vardı.Amerika'ya ilk adım atan yolcular arasında Rus Ordu subayı Albay Kadir-Giray Sultan (Султ1ан Къадыр-Джэрый) ve Şeretl'ıko'ların (Щэрэл1ыкъо) kızı Vahide de bulunuyordu.Kadir-Giray iç savaşa katılan Çerkes Süvari Ordusu 3.Süvari Alayı komutanıydı.Ailesi ile birlikte 1921'de Türkiye'ye gitmişti.

Amerika'ya gidenler arasında Kuşuk Natırbe (Натырбэ Кущыку),karısı Fatime (Şeretl'ıko'ların kızı),çocukları Muhammed,Zulif,Anzavır ve Leyla da vardı.Yanlarında Kadir-Giray ve Kuşuk Natırbe'nin eşlerinin kız kardeşleri ya da Şeretl'ıko'ların kızları olan Zizıv ve Zehret de bulunuyordu.

İslam Natırbe de başka bir yolcu olup Fedz köyündendi ve iç savaşa katılan Çerkes Süvari Alayı'nın seçkin subaylarındandı.Eşi Şıharhan ile tek oğlu Hacı Murat'ı da Amerika'ya götürüyordu.

1947'de Moskova'da düzenlenen Dışişleri Konferansı'na Kadir-Giray'ın oğlu Cengiz de (Çingiz) katılmıştı (Buna ilişkin bir yazı 13 Temmuz 2007 tarihli Adıge maq gazetesinde yer almıştır).Moskova'daki Konferans'a başka bir Adıge daha katılmıştı.Bu da A.Natırbe idi.Natırbe adı,bir aile adı olarak Koşhabl rayonundaki Natırbıye köyünden (selo) bilinir.Bahtı-Giray Natırbe o köydendi. Krasnodar'daki arşiv bilgilerine göre,Bahtı-Giray eğitimli biriydi,oğlu Kuşuk da St.Petersburg Üniversitesi mezunuydu ve Sibirya'daki Çita kentinde önemli bir göreve atanmıştı.Çar'ın devrilmesi üzerine eşini ve çocuklarını alıp Yekaterinodar'a (Krasnodar) dönmüştü.Kuşuk Giray Kuban Meclisi (rada) üyeliğine seçilmiş,yönetim bolşeviklere (devrimcilere) geçene değin Kuban Hükümetinde bakanlık yapmıştı.Önce Türkiye'ye,ardından da ABD'ye göç etmişti.Kuşuk Natırbe'nin oğlu M.Natırbe seçkin bir üst  eğitim aldı,ABD İstihbarat Teşkilatı CİA'de çalıştı.1947'deki Moskova Dışişleri Konferansı'na katıldı.Birçok Avrupa dilini biliyordu.İki kardeş çocuğunun böylesine önemli bir konferansa birlikte katılmış olmaları ilginç olmalıdır.M.Natırbe'nin babasının üniforması (цые) halen NewYork'taki ünlü "Metropoliten" müzesindedir.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle çok sayıda Adıge Kafkasya'yı terk etti.Aralarında tutsak düşmüş olup SSCB'ye dönmek istemeyen askerler çoğunluktaydı.Bu kişilere yardım için "L.N.Tolstoy Vakfı" Başkanı ve ünlü yazarın kızı S.L.Tolstoya başarılı çalışmalar yürütmüştür.1948'de Ürdün Kralı Roma'da bulunan 100'ü aşkın Adıge'yi ülkesine kabul etti.Ama bu kişiler bir süre sonra ABD'ye göç ettiler.Tutsak Sovyet askerlerinin SSCB'ye geri dönmemeleri için,ABD ordu subayı ve ABD'nin SSCB ile İlişkiler Komitesi Başkanı Cengiz Giray'ın etkili çabaları olmuştur.

Bugün Amerikan Adıgeleri,ABD'nin NewYork eyaleti içindeki Paterson kentinde yaşıyorlar.Aralarında Ğuk'etl' (Гъук1эл1),Yemıtıtl (Емытылъ),Ş'evapts'e (Шъэуапц1э) gibi Adıge aileleri de bulunuyor.Değişik tarihlerde ABD'ye yerleşmiş olan Adıgelerin bugün için birkaç bin sayısına ulaşmış oldukları söylenmektedir*.

 
Asker BESTLINIYE
Kaynak:Adıge maq (26.10.2007,internet),Çev.Cevdet Yıldız
*1967 Arap-İsrail Savaşı sonucu çok sayıda Suriyeli Çerkes de ABD'ye göç etmiştir,ç.n.

Suriye Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Çerkes Memlukları döneminde Mısır’ın hakimiyeti altında bulunan Suriye’deki garnizonlarda önemli sayıda Çerkes bulunuyordu; varlıklarını Osmanlı döneminde de sürdürdüler. Ancak Suriye’de bugün Çerkes diasporasını oluşturanlar 19. yüzyılda, büyük sürgünde buraya gelenlerin torunlarıdır.

Suriye olarak anılan topraklar o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye (Şam), Halep ve Beyrut vilayetlerinden, Musul vilayetinin bir kısmından, Kudüs ve Lübnan sancaklarından oluşuyordu. Suriye (Şam) vilayetine bugünkü Suriye ve Lübnan’ın bir kısmı ile Ürdün dahildi. Halep vilayeti bugünkü Suriye’nin kuzeyi ile şimdi Türkiye sınırları içinde bulunan Urfa sancağı, Antep ve İskenderun kazalarından oluşuyordu. Musul vilayetine bağlı Deyr-ez-Zor mutasarrıflığına bugünkü Suriye’nin doğusu dahildi. Kudüs sancağı Filistin’in güneyini, Lübnan sancağı da bugünkü Lübnan’ın iç dağlık bölgelerini kapsıyordu. 

Çerkeslerin Suriye’ye yerleşmesi Kafkasya’dan doğrudan ve Balkanlar’dan olmak üzere iki aşamada gerçekleşti. 1860 ortalarında Kafkasya’dan gelen ilk gruplardan biri Suriye’nin kuzeyine, Maraş sancağına yerleştirildi ve bunlara Ermenilerin yaşadığı Zeytun bölgesini ‘gözetme’ görevi verildi. 1881’de Maraş sancağında 6 köyde 800 Çerkes aile yaşıyordu[1].

1865-1866 yıllarında Suriye’nin doğusundaki Rasul-Ayn bölgesine ve Diyarbakır sancağı sınırına, yakınlarındaki Bedevilerin ve Kürtlerin baskınlarını durdurmaları için küçük gruplar halinde 13.648 Çeçen yerleştirildi. Birçoğu yerel çatışmalarda ve çeşitli hastalıklar yüzünden öldü, bir kısmı da başka bölgelere göç etti. 1880’de Rasul-Ayn çevresinde yaklaşık 5 bin Çeçen kalmıştı.[2]

1872 yılında Hama ve Humus şehirleri yakınına ve Havran sancağında bulunan Golan Tepeleri’ne yaklaşık 1000 Çerkes yerleştirildi. Yaşlıların aktardığına göre, önce gemiyle Samsun’a, oradan Uzunyayla’ya gelmişler, daha sonra da Suriye’ye geçmişlerdi.

Çerkeslerin Suriye’ye esas yerleşimi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı’nın Balkan topraklarından oldu. Osmanlı Hükümeti, Berlin Antlaşması’na göre Balkanlar’dan çıkarılan Çerkesleri Anadolu’ya, Suriye’ye ve Filistin’e yerleştirdi.

Çerkes göçmenlerin bir kısmı Bulgaristan ve Romanya’nın Karadeniz limanlarından gemiye binerek boğazları geçiyor, bir kısmı da karayoluyla Yunanistan’ın Ege kıyılarına ulaşıyor, oradan gemilere binerek Akdeniz’in doğu limanlarına iniyordu. Sonra da karayoluyla Suriye’nin iç kesimlerine geliyorlardı.

1878 ilkbahar başlarında Suriye kıyılarına göçmenleri taşıyan gemiler gelmeye başladı. Fransa konsolosunun bildirdiğine göre Mart başında Beyrut limanına 1000 Çerkes indi.[3] Halep’teki Rusya konsolosundan İstanbul’daki elçiliğe gönderilen bilgilere göre Mart 1878’de İskenderun’a Kafkasya ve Kırım’dan gelen 20 bin göçmen indirilmiş, üçte biri hastalıklardan ve yokluktan ölmüş, kalanlar da ya İstanbul’a dönmüş ya da ne olduklarından haber alınamadan çöllerde kalmışlardı.[4] Bu göçmenlerin içinde Çerkesleri, daha önce Bulgaristan’ın Adliye kazasında yaşayan Abzehler oluşturuyordu.[5] Onları Halep vilayetine yerleştirdiler. Aynı sıralarda yine Balkanlardan gelen bir grup Havran sancağında Golan tepelerine yerleştirildi. 1878 Eylülünde Suriye’nin değişik limanlarına çıkan Çerkeslerin sayısı 45 bine ulaşmıştı. Onların ve Selanik’ten gelmesi beklenenlerin Nablus çevresine yerleştirilmesi planlanıyordu.[6] Şam ve Halep şehir merkezlerine de az sayıda Çerkes yerleşmişti. 1878’de Bulgaristan’dan gelenler tarafından Şam’da küçük bir mahalle kurulmuştu.

Çerkesler Suriye’de en yoğun olarak, askeri hat şeklinde Golan tepelerine yerleştirildiler. Hat Dürzi bölgelerinin karşısında uzanıyor ve Bedevi kabileleriyle bir tür sınır oluşturuyordu. 13 köy 4 ila 17 km. arayla idare merkezi Kuneytra çevresine yerleştirilmişti.

1877-78 savaşından sonra Rusya’ya geçen Batum ve Kars bölgelerinden de buralara küçük Çerkes grupları gönderildi. Kafkasya’dan doğrudan gelen göçmenler de oluyordu. Çerkes göçünün temposu 1880’lerin başında düşmeye başladı.

1878-1880 yıllarında Suriye’ye yerleşenlerin tam sayısını tespit etmek zordur. Yönetim tarafından kayıtları tutulmadığı gibi büyük bir nüfus da göç sırasında ve yerleştikten sonra ölmüştür. Rusya konsoloslarının verilerine göre, anılan dönemde 45.000’den fazla Çerkes göç etmiştir. Daha önce gelenlerle birlikte Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70.000’e kadar çıkmıştır.

1880’lerin sonunda göç azalsa da hala devam ediyordu. Hem çevrelerindeki aşiretlerle çatışmalar hem de toprakların verimsiz oluşu nedeniyle göçmenler daha toparlanamamıştı. 1888’de 10 yıllık vergi ve askerlik muafiyeti sona erdi ve bu hala yerleşemeyen göçmenler için ağır bir darbe oldu; ayaklanmaya kadar varan karışıklıklar çıktı. İstanbul Muhacir Komitesi Suriye’deki makamlara Çerkeslerin yerleştirilmesi için gerekli masrafları komite hesabından karşılama yetkisi vermişti. Fakat göçmenlerin yerleşimini düzenlemek, para, tahıl, hayvan, iş aleti sağlamak ve konut yapımında yardımcı olmak için Şam’da bir yardım komitesi hükümetin emriyle ancak 1902 yılında kurulabildi. Fakat verilen paranın ve yardımın azlığı, çorak topraklara yerleştirilmeleri gibi nedenlerle komitenin varlığı da Çerkeslerin sorununu çözemedi.

1904 Şubatında Şam valisi Nazım Paşa vergi toplayabilmek için Havran’da sayım yaptırmak istedi. Çerkesler bunu kabul etmedikleri gibi kendilerine Maan bölgesinde tarıma uygun toprak verilmesini istediler. Nazım Paşa itaat etmeyen Çerkeslerin Kafkasya geri gönderilmesi için Rusya konsolosluğuna başvurdu, fakat iki devlet arasında göçmenlerin dönüşünü yasaklayan bir anlaşma olduğu için bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Eylül 1905’te görüşmeler için görevlendirilen Çerkes asıllı Hüsrev Paşa uzun ve sert tartışmalardan sonra soydaşlarını itaatsizlikten vazgeçmeleri ve bir süre daha yerlerinde kalmaları için ikna etti[7].

Suriye’ye göç 1920’lere kadar sürdü. Son grup Çerkes göçmeni İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geldi. Bunlar çoğunlukla Almanlara esir düşen ve savaştan sonra Kafkasya’ya dönmeyen Kızılordu’nun eski askerleri ile 1942’de Kuzey Kafkasya’nın Nazi Almanyası tarafından işgalinde Alman ordusuna alınan gençlerdi.

Komşu aşiretlerle çatışmalar, toprağın verimsizliği gibi nedenlerle 1920’lere kadar Çerkes nüfusun yer değiştirmesi devam etti. Bazı gruplar Suriye dışına göç ettiği gibi daha elverişli topraklar arayan bazıları da Suriye içinde yer değiştirdi; küçük yerleşimler büyüklerle birleşti. Örneğin, Şam’da bulaşıcı hastalıkların kurbanı olanlar Kuneytra’daki soydaşlarının yanına yerleştiler. Nüfusun bu hareketliliği ve yüksek ölüm oranı nedeniyle sayı tam olarak tespit edilemese de Çerkes nüfusunun o yıllarda belirgin şekilde azaldığı görülmektedir.

Şam’daki Rusya konsolosu danışmanı Zuyev’in verdiği bilgilere göre, 1904 Şubatında Suriye vilayetinde 36.690 kişiden oluşan 6065 Çerkes aile yaşıyordu[8]. 30 ve 40 bin sayılarını veren kaynaklar da vardır. Ancak en doğru veriler Suriye’de 1920’de Fransız manda rejiminin kurulmasından sonra elde edilenlerdir. Fransız araştırmacı de Pru, 1930’ların ortasında Suriye topraklarında 25 bin civarında Çerkesin yaşadığını düşünüyor[9]. 1935 yılında Fransız manda yönetiminin yaptığı Çerkes nüfus sayımının sonuçları aşağıdaki tabloda yer almaktadır. (Bir ailede 5-8 kişi üzerinden yapılan hesapla, o dönemde Suriye’de yaklaşık 25 bin Çerkes olduğu sonucuna varılabilir):

Osmanlı makamları Çerkesleri idari görevlere ve başta inzibat gücü olmak üzere askeri hizmete almaya başladılar. Önce Amman çevresinden, başında Kumuk Mirza Vasfi’nin bulunduğu 300 kişilik bir süvari bölüğü kuruldu. Kuneytra, Halep, Ceraş ve Kerake’de de aynı şekilde birlikler oluşturuldu. Suriye’nin doğusuna ve Diyarbakır vilayetine yerleştirilen Çeçenlerden kurulan, başında Şamhalbek Tsug’un bulunduğu 1000 kişilik süvari alayı Diyarbakır şehrine yerleştirildi. Görevleri halktan vergi toplamak, yolları korumak ve hükümete itaatsizlik eden aşiretleri gözetim altında tutmaktı.

Çerkes atlı birlikleri asi Bedevi aşiretlerine karşı ve Dürzi isyanlarının bastırılmasında kullanıldı. 1893 ve 1910 yıllarında Kerake şehrinde çıkan isyanın bastırılmasında etkili oldular. Kendilerine düşmanca davranan farklı etnik topluluklar içinde küçük gruplar halinde yerleştirilmiş Çerkesler için Osmanlı askeri gücünde yer almak bir tür zorunluluktu.

1920’lerde, Suriye’nin Fransa mandası altında bulunduğu dönemde Çerkesler bu kez iç düzeni sağlayan süvari birlikleri olarak Fransız yönetiminin hizmetindeydiler. Bu dönemde Çerkes aydınları Emin Semguğ önderliğinde kültürü canlandırma çalışmalarına başladılar. Çoğu Kuneytra bölgesinde bulunan 40 kadar okul açıldı. 1928’de Arapça, Fransızca ve Latin harfleriyle Çerkesçe olarak yayınlanan haftalık "Marc" gazetesi çıkmaya başladı. Fakat 1936’da Fransız manda yönetimi sona erince Suriye hükümeti okulları, gazeteyi ve açılan yardımlaşma derneğini kapattı.

Fransızlar gittikten sonra Çerkesler için durum daha kritik hale geldi. Arap milliyetçiler Çerkesleri Fransız işgalcilerle işbirliği ile suçlayarak Çerkes karşıtı bir kampanya başlattılar. Fransız birliklerinde görev yapanlar ve kültür adamları Suriye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Kasım 1947’de Filistin iki devlete bölününce Suriye ve İsrail birlikleri arasında çatışmalar başladı. Çerkesler, daha sonra Ürdün hava kuvvetleri komutanı olan İhsan Şurdum liderliğinde gönüllü birlikler oluşturarak Filistin’de savaşa katıldılar. 1948-49 yıllarında Arap-İsrail savaşına Çerkeslerin gönüllü ve etkili katılımı Araplar ile Çerkesler arasındaki ilişkilerin düzelmesini sağladı.

Savaştan sonra Suriye’de art arda meydana gelen askeri darbelerde savaş yeteneği ve disiplini yüksek Çerkes birlikleri etkin rol oynadılar.

1960’ta Suriye Çerkeslerinin nüfusu 38 bine düşmüştü.

1967 Haziran’da başlayan Arap-İsrail savaşı Suriye Çerkes toplumunun sosyo-ekonomik ve siyasi durumunda büyük değişikliklere yol açtı. İsrail’in Suriye’ye ilk ve en büyük darbesi Çerkeslerin çoğunun yaşadığı Golan tepelerinden geldi. O sırada Kuneytra’da ve çevresindeki köylerde 16.000 Çerkes yaşıyordu[12]. Kuneytra ayrıca Suriyeli Çerkeslerin kültürel merkezi sayılıyordu. Uçak ve tankların desteğinde ilerleyen İsrail birlikleri karşısında büyük kayıplar veren Suriye ordusu geri çekilirken Çerkesler umutsuzca direndiler. İsrail birlikleri 9 Haziran’da Kuneytra’yı aldılar; şehri ve çevresindeki Çerkes köylerini tamamen yaktılar. Golan’ı terk etmek zorunda kalan Çerkesler, Suriye Çerkes Yardımlaşma Derneği tarafından Şam’da geçici olarak okullara ve hastanelere yerleştirildiler. Bu dönemde gençlerden bir grup Kafkasya’ya dönmek için kampanya başlattı. 3000 kişi adına SSCB elçiliğine başvuruda bulunuldu, fakat Sovyetler Birliği’nin Çerkesleri hemen kabul etme imkânının olmadığı ve isteklerinin daha sonra değerlendirileceği cevabı verildi.

Çerkes mültecilerin durumuyla ABD hükümeti ilgilendi. Golan’daki topraklarından vazgeçmeleri karşılığında isteyenlerin ABD’ye, çoğu İkinci Dünya Savaşı mültecisi olan Kuzey Kafkasyalıların yaşadığı New Jersey - Paterson şehrine yerleşmesi teklif edildi. İlk grupta ABD’ye bin kişi yerleşti. Suriyeli Çerkeslerin ABD’ye peyderpey göçü o zamandan beri devam ediyor. Mültecilerin bir kısmı Ürdün’e, diğer Arap ülkelerine veya batı Avrupa ülkelerine göç etti. Suriye’de kalanlar ise Şam ve civarına yerleşti.

Suriye’de bugün 30 bin civarında Kafkas göçmeni bulunuyor. Çoğunluk Şam ve çevresinde, bir kısmı Suriye’nin kuzeyindeki Halep ve Minbec şehirlerinde ve çevresindeki köylerde, bir kısmı da Humus, Hama ve yakındaki 8 köyde yaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye ve Sovyetler Birliği arasında gelişen iyi ilişkiler sayesinde Suriyeli Çerkesler Kafkasya’da yaşayan soydaşlarıyla ilişkilerini geliştirme imkanı buldular. Özellikle 1960’lar parlak dönemdi. Kafkasya’dan çok sayıda kitap, gazete, dergi, kaset vb. getirildi. Suriyeli Çerkesler genel olarak kültürlerini ve kimliklerini korusalar da az ve dağınık nüfusları, Suriye hükümetinin kültürel haklar konusunda cimri olması gibi nedenlerle son yıllarda dil ve kültürlerini kaybetme tehlikesini daha fazla hissediyorlar.

Kaynak: Anzor Kuşhabiyev; Çerkesı v Sirii (Suriye’deki Çerkesler). Nalçik 1993.

[1] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1127. L. 53.
[2] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 804. L. 18
[3] İzzet Aydemir; Göç. Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara 1988. S. 150.
[4] AVPR. F. İstanbul’daki Rusya Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1125. L. 20.
[5] Aynı yerde.
[6] Aynı yerde. L. 34, 70.
[7] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 762. L. 52.
[8] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 760. L. 18.
[9] de Proux. Les Tcherkesses. // La France Méditerranéene et Africaine. Paris, 1938. Fasc. 4. P. 46.
[10] Hamidiya 1903 yılında Kabardey Çerkesleri tarafından kuruldu. Zamanla terk edildi ve Araplar yerleşti.
[11] Sandaniya Çeçenler tarafından kuruldu, fakat sonradan Araplar yerleşti.
[12] Zakariya Ahmed Vasfi. Ar-rif as-Suri. Şam 1957. s. 480-484. (Suriyeli coğrafyacı Zakariya Ahmed’in verilerine göre 1950’lerin ortasında Kuneytra şehrinde ve çevresindeki 12 köyde 14.161 Çerkes yaşıyordu.)


Murat Papşu 
kafkasfederasyonu.org

Suriye’de Golan Tepesi’nin gerçek sahiplerinin “Çerkesler” olduğu, Halep’te 2, Hama’da 3, Humus’ta 6, Golan’da 11 Çerkes köyü bulunduğu öne sürüldü. Suriye’de 30 bin dolayında Çerkes nüfusundan da söz ediliyor. Suriye Çerkesleri iki farklı tarihte bölgeye göç etti. İlk gelenler Kafkasya’dan Samsun’a, oradan Kayseri Uzunyayla’ya, buradan da Suriye’ye Jölen Bey isimli liderlerinin öncülüğünde geçtiler. İsrail’in 1967 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında işgal ettiği Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nde 11 Çerkes köyünün olduğu belirtildi.

Golan Tepeleri isminin Jölen’den geldiği iddia ediliyor. Jölen Bey başkanlığında gelen grup ve 1872 yılında gelenlerin sayısı bin dolayındaydı. Bunlar iki bölgede iskan edildi. Bir grup, o zaman küçük yerleşim birimleri olan Hama ve Humus’a, diğer bir grup da Golan Tepeleri’ne yerleştirildi. İkinci aşamada gelenler ise 22 Ağustos 1878 tarihinde Balkanlar’da yerleşik haldeyken İstanbul ve Selanik’te toplanan, ardından Suriye’ye gönderilen bin 200 dolayındaki Çerkes idi.

Öncellikle Beyrut, Trablus, Şam ve İskenderun’a gelen bu grup bir süre sonra daha önce gelenler gibi Hama ve Humus’a yerleştirildi. Bu göçmenleri art arda yeni kafileler izledi ve o dönemde Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70 bini buldu. 1948 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’nda Arapların geri çekilmelerine karşılık Çerkesler, Suriye yönetiminden izin isteyerek Cevad Anzor liderliğinde özel bir birlik oluşturarak Yahudilere karşı savaştı. Savaşta 200’ün üzerinde şehit verdiler. İşgal edilen toprakları geri alıp Suriye yönetiminin emrine vermelerine karşılık Arapların direnmemesi sonucu bu topraklar tekrar İsrail’e geçti. Bu savaşta büyük yararlılıklar gösteren Çerkeslerin özel birliği dağıtıldı. 

1960’lı yıllarda Suriye’deki Çerkeslerin toplam nüfusu 38 bine geriledi. Bu yıllarda Halep Hanasır’da yerleşen Kabarteyler, Mumbuş’da Abhazlar, Humus Tel Amıri, Tılil, İnnnasır ve Anzat’ta Abzahlar, Aynil Hamra’da Çeçenler,Derfur’da Dağıstanlılar, Şam’da mahalle kuran diğer Çerkesler, can attıkları bu topraklarda hastalıklar nedeniyle büyük nüfus kaybına uğramış ve yeniden Kuneytre’ye diğer soydaşlarının yanına sığındı. Kuneytre’deki başlıca Çerkes köyleri, Mansura (Abhaz, Bjeduğ), Mudariye (Kabardey) Selmaniye (Bjeduğ), Enzivan, Mumsiye, Biracem, Berika, Cueyza (Abhaz), Hışniye (Kabartey), Fahan (Oset-Abaza). İşte bu durum Suriye’deki soydaşların anavatanları Kafkasya’ya geri dönme isteklerini kamçıladı ve bu amaçla Sovyet Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nden bir temsilci ve bir grup, konuyla ilgilenmek üzere Suriye’ye geldi. Çerkeslerin Kafkasya’ya topluca geri dönmeleri yolundaki istekleri olumlu karşılık bulmadı. Burada Suriye yönetiminin, örtülü bir ambargo uyguladığı öne sürüldü. 1920’li yıllarda sınırlı sayıdaki Çerkes aydını, milli kültürün canlanması yolunda önemli girişimlerde bulundu. Çoğunluğu Kunaytre’de olmak üzere Çerkesce eğitim veren 40’ın üzerinde Çerkes İlkokulu açıldı. Daha sonra 1928 yılında Şam’da Çerkesce (Latin alfabesi kullanılarak), Arapça, Fransızca olarak haftalık Marc Gazetesi çıkarılmaya başlandı. Bu çalışmaları yürüten aydınlar, Suriye hükümetince politik ve ideolojik davrandıkları gerekçesiyle sorgulandı ve Çerkes okulları, Kuneytre’deki Çerkes Yardımlaşma Derneği ile Marc Gazetesi kapatıldı.

1967’de İsrail-Suriye savaşında Golan’daki köyler İsrail tarafından işgal edilince buradaki Çerkesler ikinci bir sürgün yaşadı. O tarihte Çerkeslerin yeni adresi Şam oldu. Halep’teki iki köyden biri Abhaz, diğeri Kabartey. Raka, Rasulayn ve Kamışlı civarında Çeçenler bulunuyor. Suriye’deki Adigelerin çoğu Abhaz olmakla birlikte Bjedug, Sapsıg, Hatıkoy da bulunmakta. Az miktarda olan Abhazların dillerini unuttuğu belirtiliyor. 

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye’nin Sovyetler Birliği’ne yakınlık göstermesi sonucu, Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkisi özellikle 1960’lı yıllarda artış gösterdi. O dönemlerde Çerkesler, anayurttan çok sayıda kitap, dergi ve kaset getirtebildi. Zaman içinde Suriye Çerkeslerinin kültürel kimliklerini ve dillerini yitirdikleri de ifade ediliyor. (15 Eylül 2005)

Çerkesler Şam’da Buluştu
Çerkesler, Suriye’nin başkenti Şam’da bir araya gelerek çeşitli etkinlikler düzenledi. Birbirinden güzel Çerkes kızları, dansları ile seyredenleri adeta büyüledi.
Geleneksel Çerkes Şenliği, Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleştirildi. Gece saat 20.00’de başlayan şenliğe çok sayıda Çerkes katıldı. Gün boyu süren piknik sonrası Çerkesler gece de eğlenmeye devam etti. Genellikle Şam ve Halep’te yaşayan Çerkes gençler, futbol ve basketbol oynadı. 500 kişilik stadyumu dolduran birbirinden güzel Çerkes kızlar, takımlarına sazlı ve sözlü destek verdi. Turnuva sonunda Çerkes kızları gençlerle saatlerce dans etti. Çerkes Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Ahmet Karkuy, 150 yıldır Çerkes geleneğini sürdürdüklerini belirterek, “Suriye’de bulunan Çerkesler Şam’da her yıl geleneksel olarak bir araya geliyor. Amacımız Çerkes kültürünü yaşatmaktır” dedi. 

Çerkeslerin ileri gelenlerinden yazar İzettin Staz ise Suriye’deki Çerkeslerin Ruslar tarafından Kafkaslardan sürüldüğünü belirterek, “Ruslar tarafından zorla Suriye’ye sürüldük. Çerkesler Suriye’nin kültürel ve siyasal gelişimine büyük katkı sağlıyor. Arapların en zor günlerinde yanlarında olmuşlar. Suriye ile ilişkilerimiz her zaman iyiydi ve iyi de olacak. Biz burada yılda bir kez toplanarak kendi kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz” şeklinde konuştu. (12 Eylül 2005-Suriye)

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı