Sözlüklerinde din sözcüğünün karşılığı olmayan Çerkesler, kendi inançlarıyla diğer dinleri harmanladılar 

Ay'ın ve yağmurun çocukları 

Din sözcüğünün Çerkesçede karşlığı bulunmuyor. Çerkes inancında din, ''Habze'' kavramının içinde yer alıyor. Habze, hem gelenekleri, hem de dinsel inançları içine alan geniş bir kavram. 

Çerkes halklarında birden çok din aynı anda yaşasa da tanrı kavramı tektir. Tanrı olarak ''Tha'' tek yaratıcı varlıktır.Ancak ''Tha'' dan başka bir de bazı doğa güçlerine eklenerek birleşik isim şeklinde kullanılan ''Tha'' lar vardır. Buradaki Thalardan kasıt doğa güçleridir. Ancak tek başına Tha kavramı bunların hepsinin üstündedir. Tha soyut, görünmez bir tanrı kavramını ifade ederdi. 

Çerkeslerde, Durudizmin egemen olduğu ilk dönemlerde doğa varlıklarından oluşan ilahların en önemlileri; Şıble (Yıldırım, savaş, adalet), Premethaj (Ateş), Seoszeres (Su, rüzgâr, ırmak), Ziguthe (Gezginler, avcılar), Mezithe (Orman), Kotij (Kutsal meşe ağacı), Tlepş (demircilik) dir. 

Antik Yunan mitolojisinde olan Tanrı adlarının tümünün karşılığı, Kaf Dağı'nda yaşayan mitolojik Tanrılar arasında yer alıyor. Yunanlıların Karadeniz sahillerinde kurdukları ticari koloniler kanalıyla yerli Kafkas kültür unsurlarını ve mitolojisini önemli oranda Yunan kültürüne yansıttıkları öne sürülüyor. Güneş, Ay, Yıldırım, Yağmur, Rüzgâr, Ağaç, Ateş, Su, Aşk Tanrısı, Bereket Tanrısı, Güzellik Tanrısı, Şarap Tanrısı vb. 

Doğa tanrıları döneminden sonra tektanrılı dinler Çerkes topluluklarına girmişse de hiçbir din, bütünüyle etkin olamamıştır. 

Hıristiyanlığın gelişi 

Gürcü tarihçisi Vakhtang 'a göre Hıristiyanlık, miladi 40. yıllarda Çerkes halklarına girmiş ancak gerekli ortamı bulamadığından etkisiz olmuştur. İlk kilise Jüstinyen zamanında Abhazya'da kurulmuş. Gürcistan'ın ünlü kraliçesi Tamara da tahta geçince Hıristanlığı yaymaya çalışıyor. Ancak bu çabalara karşın Hıristiyanlık sınırlı bir bölgede kabul görmüştür. 

Hıristiyanlık ve İslamiyete oranla daha sınırlı da olsa Musevilik de Çerkes boyları arasına girebilmiş. Museviliğin Kafkasya'ya ilk girişi 8. yüzyılda gerçekleşiyor. Gerek bu tarihlerde Bizans topraklarından kovulan 20 bin Yahudi'nin Kafkasya'ya yerleşmesi, gerekse iki din arasında sıkışıp kalması nedeniyle Museviliği seçen Türk kökenli Hazar Krallığı'nın Çerkeslerle ilişkileri, bazı kabileler arasında Museviliğin kabul görmesine yol açmış. Bugün Kafkasya'da kalan Çerkeslerin cenaze törenlerinde siyah elbise ve fötr şapka giyme geleneğinin Musevilikten kaldığı sanılıyor. 

İslamiyet gecikmeli giriyor 

Çerkeslerin İslamiyeti seçmesi ise yakın bir zamanda 18. yüzyılda gerçekleşmiş. Hıristiyanlık gibi İslamiyetin de bütün Çerkes kavimleri tarafından kabul gördüğünü söylemek güç. Hz. Ömer zamanında Arap orduları Kafkasya sınırlarına kadar gelmelerine karşın Çerkeslere kadar ulaşamamış.Adige boyları içinde Müslüman olan ilk grup Kabardeylerdi ama 18. yüzyılda onların bile henüz hepsi Müslüman değillerdi. Çerkeslerin en önemli özelliği, sonradan benimsedikleri dinleri eski din ve geleneklerine eklemleyerek sürdürmesidir. Hangi dini kabul ederlerse etsinler, eski dinlerinin ritüellerini ve inançlarını tümüyle terk etmiyorlar. 

Düzce'nin Saz köyünde son zamanlara ait haç işareti taşıyan mezar taşlarının bulunması, Sıvas'ın Gürün ilçesinin Şogen ailesince haçların uzun süre saklanıp çevrenin etkisiyle imha edilerek Hıristiyan ailelerin ibadet için camiye gitmeye başlaması, Ürdün'deki İslami kurallara göre dua edilirken Hıristiyan olan bazı Çerkeslerin gizli bir şekilde haç çıkarmaya devam etmeleri, gemilerle Kafkasya'dan ayrılıp Osmanlı topraklarına göçerken Adigelerin arasına katılan Hıristiyan Abhaz ailelerin, Hıristiyan olanların Osmanlı toprağına sokulmayacağı korkutmasıyla o gemilerde şeklen de olsa İslamiyeti kabul etmeleri ve Müslüman olduktan sonra Abhazların şarap içmeye devam etmeleri, Çerkeslerin bütün dinleri harmanlayarak kendilerine göre yorumlamalarının kanıtıdır. 

İslamiyetin Çerkes boylarına girmesi konusunda iki farklı görüş bulunuyor. Bazı araştırmacılar İslamiyetin Kuzey Kafkasya'ya Dağıstan bölgesinden girdiğini söylerken bazıları da Kırım Hanlığı'nın Adigelerle ilişkiye girmesi sonucusında yayıldığını öne sürüyor. İslamiyeti seçmelerine karşın Çerkesler, şeriat kuralları yerine Habze denen geleneksel kurallarına uymayı sürdürmüş, törenlerini yine kadın erkek bir arada yapmış ve eski dinlerin kalıntılarını yakın zamana kadar korumuşlardır. Çerkesler Ruslarla savaşta dini kendilerine bir zırh olarak kullanmışlarsa da günlük yaşamlarında dinin yeri, her zaman yerleşik geleneklerin gerisine düşmüştür. 

'Cennetinize ihtiyacım yok' 

Eğer İslam dini Çerkeslerde önemli bir kimlik olarak öne çıkmış olsaydı, Şamil'in Kuzey Kafkasya'ya gönderdiği naipler, Çerkes halklarını ayaklandırma konusunda başarısız olmazlardı. 

Araştırmacı-yazar Murat Papşu tarafından dilimize çevrilen Fransız asıllı Kafkasolog Adolf Berje 'nin Rus hükümetinin siparişi üzerine yazdığı ''Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri'' adlı kitabında Çerkeslerin Müslümanlığı hakında şöyle yorum yapılıyor: ''Çerkeslerin Müslümanlığa girmeye başlaması yakın zamanlardadır. Bu inanç şimdi de aralarında iyice yerleşmemiştir. Şamil, boş yere ajanlarını İslamı yaymak için onlara gönderiyordu. İyi veya kötü, İslamın gereklerini yerine getiren bir prens ailesinde daha kısa süre önce şöyle bir olay meydana geldi:Bir prens ailesi İslamiyeti seçmesine karşın, yalnızca bu ailenin başı kocamış bir ihtiyar, inatla kabul etmemek için direniyordu. Derken bir gün ağır bir şekilde hastalandı; yaşlı adam ölüm döşeğindeydi. Akrabaları hocayı çağırdılar ve hocanın çok güzel bir yer olarak tasvir ettiği Muhammed'in cennetinin yolunu kendisine açması için, islamı kabul etmesine iknaya çalıştılar. Yaşlı adam uzun süre hiç sevmediği vaizi dinledi ve konuşmadı; en sonunda elini sallayarak dedi ki: 

- Hayatımın en iyi yıllarını şimdi artık ölmüş olan insanlarla geçirdim. Onlar müslümanlığı hiç düşünmediler bile, ama şimdikilerden daha asil, cesur ve temiz kalpli insanlardı. Ben sizin cennetinizi istemiyorum, onlar nereye gittiyse ben de oraya gideceğim, onlarla birlikte olmayı tercih ederim. 


Akraba arasında kaç göç olmaz 

Osmanlı Devleti'nin vali olarak atadığı Ferruh Ali Paşa, kâtip olarak Haşim Efendi'yi götürür. Haşim Efendi'nin notlarında yeralan bir olay: 

Bir gün, Osmanlı ordusunda damadı bulunan bir Çerkes kadın, yanında birkaç kadın ve kızla birlikte, kızını ziyaret için Soğucak'a gelir. Evde namaz kılan kızını görünce şaşırarak sorar: 

- Bu yaptığın nedir kızım? 

- Buna namaz derler, Tanrıya ibadettir. Allah, kullarına son peygamber Hz.Muhammed'i gönderdi. - O dediğin Allahı biz de biliyoruz, ama Hz. Muhammed dediğin peygamberi duymadık. Senin bildiğin de yetersizdir. Paşa'ya gidelim de bize anlatsın. 

Hep birlikte Paşa'nın evine giderler. Paşa, kadınları görünce, 

- Şu karımdır, şunlar da genç oldukları için kızımdır, diğerlerini görmek ise bana haramdır.' der 

Çerkes kadınlar paşanın sözlerine bir anlam veremezler ve paşanın karısına; 

- Paşa bütün Çerkeslerin konuğu, kardeşi ve babasıdır, onun için misafir geldik, fakat bize haram dedi, bunun nedenini öğrenmeden gitmeyiz' derler. 

Hanımı da paşaya şu açıklamayı yapar: 

- Çerkes âdetlerine göre, sen şimdi bütün Çerkeslerin akrabası oldun, akrabalar arasında kaç göç olmaz, onun için senden kaçmadılar.' 

Bunun üzerine paşa, kadınları yanına çağırarak özür diler. 

'Domuz yiyen Müslümanlar' 

Evliya Çelebi , Kafkasya gezisinde karşılaştığı Çerkeslerin Müslümanlığını yadırgıyor: ''Şuğake Çerkesleri kendilerine kâfir dense kızar, adamı öldürürler; Müslüman deseler hoşlarına gider gülümserler. Öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününe,mahşere inanmazlar. ' . Şuğake Beyi, seksen yaşında, kefere gibi sakalı tıraş olmuş semiz bir adamdır. 

Çerkes evlerinde çocuklar ve kadınlar misafirden sakınmayıp yüzleri ve gözleri açık olarak misafire hizmet ederler, ama uygunsuz bir hareket eden adamı da öldürürler. Hatukuay Çerkesleri 'Lailaheillallah' derler, ama semiz domuzları kuyruğundan yerler. Oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kabardey bölgesinde yaşayan halklar kitaba inanmazlar, kiliseleri de yoktur.''

Cumhuriyet Gazetesi 22.05.2003

Demokratik açılım, yıllarca asimilasyona uğradıklarına inanan Çerkesleri umutlandırdı. Geçen hafta İçişleri Bakanı ile biraraya gelen KAFFED Başkanı Cihan Candemir, "Birçok insan, evlatlarından okullarından geri kalmasınlar diye Çerkes kimliğini saklamak zorunda kaldı. Yıllarca ben Çerkesim bile diyemedik" şeklinde konuştu.

Başlangıçta açılımın etnik bir kimliğe dayandırılmasıyla yanlış yapıldığını belirten Candemir, yaşanan tıkanıklıkları ise açılımın toplum, Meclis ve hükümetten oluşan 3 ayağının sağlam oturtulmamasına bağladı. Candemir, "Bizim bölünme gibi bir talebimiz yok. Sadece haklarımızı eşitçe kullanmak istiyoruz, ben umutluyum" dedi.

Demokratik açılım çalışmalarında Kürt kökenli vatandaşlar kadar ön planda olamayan Çerkeslerin temsilcisi Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü ve Çerkeslerin taleplerini iletti. Yeni Şafak'a Çerkes toplumunun taleplerini anlatan Candemir, Türkiye'de demokrasinin son yıllarda büyük gelişme kat ettiğini söyleyerek, "Eskiden 'Çerkezim' bile diyemiyorduk. Biz demokratik açılımın Barış Projesi haline gelmesini bekliyoruz. Açılımın tam göbeğindeyiz, örnek olabiliriz" dedi. İşte Çerkeslerin demokratik açılımdan beklentileri:

YILLARCA ÇERKES KİMLİĞİ SAKLANDI

KAFFED'in faaliyetleri neler?

Faaliyetlerimiz ağırlıklı olarak kültürel kimliğimizi korumakla alakalı. Kültürümüzün çok önemli bir parçası olan dilimiz hızla yok oluyor. Yazılı bütün kültürel değerlerimiz, atasözlerimiz, masallarımız, hikayelerimiz, 'kabze' dediğimiz yaşam normlarımızın hepsi kendi dilimizle ifade edilen şeyler. Dolayısıyla dilimizin korunması kültürümüzün korunmasıyla eşdeğer. Bunu yapabilmek için bir Çerkes kimliğinin oluşması lazım. Türkiye'deki zor koşullar içinde; hatta daha önceki dönemlerde ailelerin baskılar nedeniyle 'aman çocuklarım aman okulda geri kalmasın' veya 'bir askeri okula ya da devlet memurluğuna girişi engellenmesin' diye birçok insan çocuklarından Çerkes kimliğini dahi sakladı. Bugün sanat ve edebiyat çevresinde çok önemli kişilerin Çerkes kimliği taşıdığını yeni yeni görüyoruz. Böyle insanların saklama ihtiyacını hissettikleri, korktukları, baskı altında oldukları bir dönem geçmiş. Şimdi bu insanlara gelişen demokratik ortam içinde kimliklerini hatırlatmak, tanıtmak çok daha önemli hale geliyor.

BARIŞ PROJESİ OLMASINI İSTİYORUZ

Çerkesler, demokratik açılımdan ne bekliyor?

Bizim Türkiye'den herhangi bir ayrılma talebimiz yok. Yani Türkiye'nin birliği, bütünlüğü içinde herkese tanınacak kültürel haklar çerçevesinde haklarımızı talep ediyoruz. Demokratik açılımın Türkiye için bir 'Barış Projesi' haline gelmesini bekliyoruz. Çünkü bugün Türkiye'de etnik veya dinsel kimliklerin birbirlerine karşı önyargıları var. Süryani vatandaşlarımızı bu ülkeden kaçırdık. Bir dönem Kürt vatandaşlarımızın varlığını dahi kabul etmedik. 'İşte Kürtler, karda yürürken Kart-Kurt sesi çıkaran dağlı Türklerdir' dedi birtakım büyüklerimiz. Yani görmezlikten gelindi. Bu kimliklerin içinde biz hiçbir etnik grupla çatışması olmayan ve her etnik grupla rahatlıkla bağdaşabilen bir yapı içinde çok önemli bir rol oynayacağımızı düşünüyoruz. Bizim bir fanatizmimiz yok. Bunun örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

ÇERKESCE SEÇMELİ DERS OLABİLİR

Demokratik açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile görüştünüz. Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Evet, taleplerimizin haklı ve doğru olduğu konusunda hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık.

Hükümetten talepleriniz neler peki?

Tarih ve din kitaplarında belirli kimlikleri aşağılayan, yok sayan veyahut onları baskı altına alacak her türlü terminolojinin çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. İkincisi dilini kullanmak ve yaşatmak isteyen grupların da bunu rahatlıkla öğretebilecekleri imkanların sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii bugün Türkiye'nin resmi dili Türkçe, bunu kat'iyyen değişecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama bunun yanında diğer etnik ve kültürel dillerin de yaşatılması 'seçmeli ders' yoluyla olabilir. Devlet desteği olmadan da bu dillerin yaşamayacağını düşünüyoruz.

ELİ YÜZÜ DÜZGÜN PROGRAM ŞART

Dolayısıyla devletin bunları yaşatmak için kol kanat germesi, televizyon kanalları yoluyla destek olması gerekir. Dil öğrenimi önündeki engelleri kaldırarak, öğrenim için olanaklar sağlayarak, örneğin üniversitede kürsülerin açılması, hocaların sağlanması... Bugün dil öğretmek için mevzuatta bir sürü tıkanıklar var, bu tıkanıklıkların aşılması suretiyle bu insanlara özgürlük sağlanmalı. Zaten bu özgürlük sağlandıktan sonra insanlar ister kullanır, ister kullanmaz. Örneğin TRT-Şeş açıldı, yer yerinden yıkılmadı. Boşnakça, Arapça, Çerkesce, Gürcüce, Lazca yayınların yapılmamasını da büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bugün yarım saatlik suyuna tirit, abuk sabuk bir Çerkesce program var. Halbuki içerikli günde bir saat program yapılsa bütün Kafkasya'daki Adige, Abhaz nüfusu bu yayınları izleyecek. Gerçek anlamda bir açılım Türkiye'ye güç katacak; ama mevcut şekliyle değil.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ YAŞADIK

Talepleriniz doğrultusunda somut adımların atılacağı yönünde bir izlenim edindiniz mi?

İyi niyetin olduğuna inanıyoruz. Burada siyasi gerilimin tırmanmış olması önemli bir handikap. DTP'nin kapatılması, yeni partinin kurulması, seçim mahalline girilmesi, partiler arasındaki sert söylemler, diyaloglar, açılımı biraz geri plana itti.

Demokratik açılım çalışmaları yapılırken Çerkesler belki de akla en son gelen topluluk oldu. Sizce bunun nedeni nedir?

Akla geldi mi gelmedi mi, bilmiyoruz. Bunun da sebebini açıkçası çok bilemiyoruz. Bizim çok bağıran, çağıran bir toplum olmayışımızdan kaynaklanmış olabilir.

Açılımın ortak yararında buluşabilmeli

Açılıma önce "Kürt açılımı" denilmişti. Çalışmalar yürütülürken Çerkesler adına dışlanmışlık hissi yaşadınız mı?

Oldu tabii. Türkiye'deki bütün toplumların bu açılımdan beklentileri var. Bunu sadece bir etnik grubun adıyla, ona yönelik olarak sunduğunuz zaman ciddi karşı tepkiler doğurdu. TBMM'de karşı tepkilerin oluşmasının ana nedeni de bu oldu. Başlangıç son derece yanlıştı. Bu ülkenin vatandaşıysak birbirimizi seveceğiz, ortak asgari paydada bir kere birleşeceğiz. Açılımın 3 ayağı var. Birincisi açılımdan faydalanacak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ortak yararlarına olduğuna inanmaları lazım. Bununla beraber birbirlerinin kültürlerini tanıyacakları, birbirlerine saygı gösterecekleri ve hiçbirisinin dışlanmayacağı bir ortamın, bir atmosferin yaratılacağına, bir Türkiye'nin oluşacağına herkesin inanması lazım ki, toplum ayağı bu desteğini versin. İkincisi hayata geçebilmesi için parlamentoda konsensusun sağlanması lazım. Üçüncü ayağı ise hem toplumu hem parlamentoyu bu ortak anlayışa getirecek hükümettir.

AÇILIMIN GÖBEĞİNDEYİZ

Bugün kadın hakları bakımından, kadının ikinci sınıf vatandaş sayılıp söz hakkı olmadığı, zorla evlendirildiği, töre cinayetlerine kurban edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çerkes toplumu olarak hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmadı. Kadınlar her zaman için toplumumuzun eşit ve saygın bireyleriydiler. Bu konuda örf ve geleneklerimizin de güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani biz açılımın tam göbeğindeyiz. Açılımı sadece etnik, kültürel boyutuyla almıyoruz. Tüm insanların gerek etnik kimliklerini gerek dini inançlarını eşit şekilde yaşayabilecekleri ortamı savunuyoruz.

KİMLİĞİNİ SÖYLEMEK BÖLÜCÜLÜK SAYILIRDI

Çerkes derneklerinin biraraya gelip birleşik bir yapı oluşturmaları fikri 1979'larda başladı. Ama o dönem tam terörün, sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönemdi. 80 İhtilali'nde birçok dernek kapandı. O dönem hakikaten dernek çatısı altında baskıyı her zaman hisseden, kendisini suçlu gibi, takip ediliyormuş gibi hisseden bir yapı içinde çalıştık. Çok yaşadık bunu. Çerkesim dediğin zaman 'Vay sen de mi bölücülük yapıyorsun?' deniyordu. 'Çerkesim' demek, kimliğini söylemek bölücülük olarak anlaşılıyordu. AB'ye katılım süreciyle beraber derneklerimiz birlikteliği gündeme getirdi, 2002 yılında federasyona dönüştük. Şu anda Türkiye'nin değişik yerlerindeki 57 dernek, federasyonumuza üyedir.

'Hain Çerkes' sözü kalksın

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan "Çerkes Ethem olayı", toplumu psikolojik açıdan olumsuz etkiledi mi sizce?

Tabii, olumsuz etkiledi. Siyaseten birçok insanda kimlik bunalımı, bir travma yarattı. Hepimiz tarih derslerinde çok rahatsız olduk. "Hain Çerkes Ethem", sen de bir Çerkessin ve bir Çerkes hain diye tanımlanıyor. Türkiye tarihinde bir tane Hain Çerkes var, Hain Türk yok, Hain Laz yok; ama bir sürü hain var, hiçbirisi bu kimlikle anılmıyor. Resmi tarih itibariyle Çerkes Ethem hain ilan edilmiş. Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde bir sürü hainler oldu, bunların hiçbirisi etnik kimlikleriyle anılmadı. Bir sürü kahraman Çerkes de oldu. Sporcu, sanatçı Çerkesler çıktı; ama hiçbirisi Çerkes sanatçı, Çerkes güreşçi diye anılmadı. Bunun bir baskı aracı olarak kullanılışını yaşadık. Birçok insan o korku yüzünden hala kendi kimliklerini ifade ederken çekiniyor.

Tarih dersi kitaplarındaki bu ifadenin çıkarılması için bir girişimde bulundunuz mu?

Bunların çıkartılması gerekiyor tabii. Biz bunun mücadelesini verdik. Çerkes Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki yararları, zararları, terazinin kefesine koyduğunuzda tartışılmalıdır. Bazıları için bir kahramandır. Bize göre Çerkes Ethem'in başarıları olmasaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması da mümkün olmazdı. Daha başta boğulur giderdi, ayaklanmalar yüzünden. Tabii sonraki dönemde onu dışlayan, yurtdışına kaçmasını getiren bir süreç yaşandı. Tarih kitaplarında yazılanların çoğu doğru değil.

Türkiye'de 5-6 milyon Çerkes nüfus yaşıyor

Türkiye'deki Çerkesler'in sayısıyla ilgili olarak sağlıklı bir bilgi var mı acaba?

Etnik bazda sağlıklı bir nüfus sayımı yapılmadı, bugüne kadar. 1917 yıllarında Osmanlı'da yapılmış bir nüfus sayımı var. 17 milyonluk bir Türkiye'de 1.7 milyonluk bir Çerkes kaydına rastlıyoruz, yani yüzde 10 oranında. Onu bugüne getirdiğimizde tabii yüzde 10'u muhafaza etmek zor. Çünkü bizim Çerkes insanımız geç evlenir, az çocuk yapar. Bu çerçevede oran yüzde 5'e düşmüşse bile 3.5 milyon Çerkes'in olması gerektiğini düşünüyoruz. Tabii bunun yanında karma evlilikler sonucu kendisini Çerkes olarak tanımlayan insanlar da var. Yani 5-6 milyona kadar çıkan genetik bir Çerkes nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Ama bunun 3-3.5 milyonu köylerde veya kentlerde yaşayan, 1 milyona yakını da dilini hala konuşabilen bir nüfus.

Çerkesler hangi bölgelerde yoğun?

Çerkes diasporanın en büyük yoğunluğu Türkiye'de. Ayrıca Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'de. Türkiye'deki Çerkesler, Karadeniz Bölgesi'nden başlarsak Samsun, Sinop, Tokat, Çorum, Amasya. Güneye doğru inersek Kayseri, Sivas, Kahramanmaraş'ı kapsayan ve Reyhanlı'dan çıkıp Suriye üzerinden Amman'a kadar uzanan bir hatta daha yoğun. Bu bahsettiğim 1. doğu hattı. İkinci yoğun olarak, insanlarımızın bulunduğu hat yine, Sakarya-Düzce bölgesinden başlayan güneye doğru inen İnegöl ve Eskişehir'i de kapsayan, ondan sonra Bursa, Balıkesir, Edremit'e dönen bir havza var. Biraz Ege Bölgesi ile de ilintili, Aydın, İzmir, Söke civarında yerleşmiş hemşehrilerimiz var. Bunun dışında çok daha az sayıda Çeçen ve Asetinler'in yerleştiği Mardin civarındaki Kızıltepe-Çardak bölgesi var. Sarıkamış bölgesinde lokal olarak yerleşmiş Asetinler var. Antalya Elmalık Köyü, Ankara Hacı Muratlı, İkizce köyleri gibi münferit yerlerde de var. Aslında araştırdığınızda Ankara civarında bayağı yerleşmiş bir Çerkes nüfusu olduğunu ve bunların da asimile olduğunu görüyorsunuz.

Genç nesle kültürümüzü unutturdular

"Türkiye'deki Çerkeslerin asimile oldukları" iddialarına katılıyor musunuz? Çerkesler kimliklerin, kültürlerini koruyabildiler mi?

Dil ve kültür ne kadar yok olduysa, asimilasyon da o kadar çok olmuştur. Bugün Çerkes sayısını dahi net olarak bilmiyoruz. Ama dilini bilmeyen, pratikte yaşamamış, farklı ortamlardaki insanları görüyoruz. Sayısı milyonlarla ölçülebiliyor. Örneğin ben dili köyde öğrendim. Köyde nüfus kalmadı, insanlar şehre gitti. Şehirdeki çocukların, genç neslin hiçbirisi Çerkesce'yi, kendi dillerini yani bilmiyor. Bunun adı asimilasyondur. Hem de çok yoğun bir asimilasyon.

Demokratik açılımla kazanılan haklar, asimilasyonun önünü keser mi?

Tabii ki, faydası olur. Bizim hayal ettiğimiz bir şekilde devletin de bu konuya sahip çıkması, "bu kültürleri yaşatmak" konusunda gayret etmesi halinde, bu asimilasyon da yavaşlayacaktır. Ondan sonra gönüllü, doğal asimilasyona dönüşür. Almanya'ya gitmiş bir sürü Türk vatandaşı var. Bunların çocukları tamamen Almanlaşmış, Almanca'dan başka dil bilmeyen yeni bir nesil yetişmiş. Bunların Türkiye'ye sahip çıkanı var. Demokratik ortamda olduğu zaman, bu gönüllü asimilasyona kimsenin de diyeceği bir şey yok. Çünkü kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir şey. Türkiye'de çok önemli bir Kafkas dili "Ubıh" dili yok oldu. Yok olmasının nedeni asimilasyoncu, zorlamacı politikalardır. Ama bu politikalar bizi hiçbir zaman tek ulus toplumuna götürmedi, bilakis Türkiye'yi bölünme noktasına getirdi. Uygulamalarda yanlışlar yapıldı, bunu herkes kabul ediyor.

Tıkanıklıklar deneyimdir

Açılımın sonuçlanacağından umutlu musunuz?

Evet, şu anda bir tıkanıklık olduğunu herkes kabul ediyor. Açılım bana göre bahsettiğim 3 ayağın sağlam oluşturulamaması nedeniyle tıkanmıştır. Ayrıca seçim mahalline girildi, siyasi atmosfer son derece gergin. İnsanlar bugün Ergenekon'la, seçime yönelik mesajlar, kavgalarla tartışır hale geldi. Cumhurbaşkanının görev süresi, Anayasa'daki eksiklikler tartışılıyor. Başladığımız yerde dernek kuramazken, bugün daha kültürel açılımları rahatça tartıştığımız bir ortama geldik. 1981'de İstanbul'da dernek yöneticisiydim. Bir arkadaşım 'Çerkes Ulusal Sorunu' diye bir kitap yazınca 1 yıl hapis yattı. Bugün biz onları televizyonda rahat rahat tartışıyoruz. O günlerde çok iyi hatırlıyorum, hiçbir gazete 'Kürt' sözcüğünü kullanamazdı. Bu, bölücülük yapmak demekti, hapse girmek için yeterli sebepti. Bugün TRT-Şeş'te Kürtçe yayın yapılıyor. Türkiye'de son 20-25 yıl içinde çok önemli gelişmeler, değişimler oldu. Ben umutluyum. Bugünkü tıkanıklik da bir deneyimdir.

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ 02.03.2010

 

 

Kaynak: Yeni Şafak

M. Kemal ve Albay İsmet Beyle yıldızının barışmadığı açıkça anlaşılan Çerkez Ethem Hadisesi, birkaç hafta boyunca Meclis'in ve ülkenin en önemli meselesi haline getirildi.

1920 yılı sonu ile 1921 yılı başlarında yaşanan bu hazin gaile, Çerkez Ethem'in vatanını terk etmesi ve hudut haricine gitmesiyle neticelendi. 

Ethem Bey, gitmeden evvel kendi komutasındaki Kuvvâ–i Seyyâre birliklerinin Millî Kuvvetlerle çatışmamasını tembihledi, hatta gidip onlara iltihak etmesini istedi. 

Bu da, aslında Ethem Beyin ne kadar vatanperver, milletperver olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, ne yazık ki, ona "vatan haini" damgasını vurmaktan çekinmeyen kimseler var. 

Yakın tarihimizde yaşanan bu çekişmenin asıl sebebi hâlâ bilinemiyor. Zira, resmî tarihin anlattıklarının çoğu yalan ve düzmece bilgilerden ibarettir. Serbest tarihçiliğin yolu ise, maalesef henüz açık değil. 

Bununla beraber, o döneme ait sürpriz mahiyetteki bazı gelişmeleri nazar–ı itibara alarak, sağlıklı ve istikametli bir fikir yürütmek yine de mümkün. 

Bilinmelidir ki, birinci ve en büyük zıtlaşma hadisesi, Çerkez Ethem ile İsmet Bey arasında cereyan etti. Ethem Beyin "Çerkezliği"ni özellikle İsmet Bey ilân ve ifşa etti. Ethem Bey, şimdi "Türk, Kürt, Çerkez" gibi lâkapları bırakalım da, Müslümanlık ve Osmanlılık ruhuyla hep birlikte mücadele edelim diyordu. Ancak, onu kendine rakip gören İsmet Bey, adım adım Ethem Beyi köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. 

Ethem Bey, Millî Mücadele saflarına daha önce katılmasına, İsmet Bey ise daha sonraları geldiği halde, rütbe ve makan itibariyle en ön safa geçmesine rağmen, ilk başlarda ortada yine de bir zıtlaşma görünmüyordu. 

Ne var ki, iç isyanların, özellikle Yozgat'taki isyanların bastırılmasından sonra Ethem Beyin gerek Meclis'te ve gerekse bütün Anadolu sathında "Millî Kahraman" olarak yâdedilmesiyle, İsmet Bey ve onunla aynı zihniyeti paylaşanların kıskançlık damarını depreştirmeye başladı. 

Bir süre sonra, ordu içinde—asker neferatının çok sevdiği—Ethem Bey aleyhinde dedikodular üretilmeye ve kast–ı mahsuslar yayılmaya başlandı. 

Ethem Bey, askerdi ve sadece askerlik mesleğini düşünüyordu; dedikodulardan şiddetli rahatsızlık duydu. Bu rahatsızlığını Eskişehir'de İsmet Beye iletti. Görünürde hiçbir problem yokmuş gibiydi. Ancak, asıl çekişme alttan alttan kaynıyordu. 

Ethem Beyin rakipleri ise, sadece asker değil, aynı zamanda siyasetçiydiler. Onun gölgesinde kalmaktan endişe ediyorlardı. Savaşın bitmesiyle birlikte, Ethem Beyin "Millî Kahraman" olarak tescil edileceği muhakkaktı. 

Ne var ki, Anadolu'nun içlerine doğru taarruza geçen Yunan birliklerine karşı yapılan mücadelenin en nazik zamanında, Çerkez Ethem meselesi büyütüldükçe büyütüldü ve bu büyük insan hem orduyla, hem de Meclis'le karşı karşıya getildi. Yani, bir nev'î oyuna getirilmiş oldu. 

* * * 

Ethem Beye yeni rütbe, yeni makam–mevki verilmez iken, onun muarızı olan İsmet Bey ise, başdöndürücü bir hızla makamdan makama, mevkiden mevkiye atlıyordu. 

İşte, bu tarihî gerçekliğin kısa bir çetelesi... 

* İsmet Bey, henüz Albay iken, İstanbul'dan Ankara'ya ilk kez 8 Ocak 1920'de geldi. M. Kemal'e en yakın kişi görünerek, bir müddet birlikte çalıştılar. 

* İstanbul hükümetinde Harbiye Nazırı olarak çalışan Fevzi Paşanın dâveti üzerine, Şubat ayı sonlarında İstanbul'a gitti. 

* M. Kemal'in dâveti üzerine, 9 Nisan'da tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul'la bağlarını kopardı. 

* 23 Nisan'da, paraşütle (seçimsiz) Edirne milletvekili oldu, Meclis'te kendine yer edindi. 

* İki hafta sonra, yani 3 Mayıs'ta Bakanlar Kuruluna girdi ve Genelkurmay Başkanı Sıfatıyla, orada en gözde mevkiye oturdu. Dikkat! Rütbece hâlâ albaydır. Albay iken, birden Serâsker oluvermiştir. 

* Aynı yılın 10 Kasım'ında 10 Kasım milletvekilliği ve bakanlık görevi saklı kalmak üzere, ayrıca Garp Cephesi Komutanlığına getirilen albay İsmet Bey, rütbe ve tecrübe itibariyle kendinden çok daha üstün olan Ali Fuat Paşa'nın makamını da elinden almış oldu. Ali Fuat Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi. 

* Ocak 1921'deki I. İnönü Muharebesinden sonra Mirliva (Tuğgeneral) rütbesine yükseltilen İsmet Bey, Mart'ta cereyan eden II. İnönü Savaşından sonra ise, basamakları hızla tırmanarak paşa oldu ve M. Kemal'den sonra "İkinci Adam" makamına oturmuş bulundu. 

* Görüldüğü gibi, İsmet Beyin yıldızı başdöndürücü bir hızla parlatılırken, aynı hızla Ethem Beyin yıldızı söndürülmeye çalışıldı. 

Peki, en kritik bir zamanda yaşanan bunca çekişme ve ayak oyunlarının arka planında yatan asıl sebep neydi? 

İşte, tarih bu sorunun tatminkâr bir cevabını hâlâ bulabilmiş değil.

M. Latif SALİHOĞLU - 29.12.2008

Düğün davetiyesinde silah ve içki yasağı belirtilecek Kızı almaya gidenlerin sayısı 10’u geçmeyecek Cenazelerde sarılma ve öpüşme olmayacak

Çerkezler düğün törenlerinde artık dejenere hale gelmiş sosyal kurallarını yeniden düzenledi. Onları harekete geçiren faktör düğünlerde havaya ateş edildiği için çok sayıda kişinin ölmesi oldu.

Tarihi halk meclisi geleneği Kafkasya sürgününden 143 yıl sonra geçen yıl canlandırıldı, kurallar ve yaptırımlar belirlendi. Düğünlerde silah ve alkol kullanımı kaldırıldı. Evlilik öncesi dini nikah yasaklandı. Nişan töreni geleneklere aykırı bulundu. Gösterişe yönelik hediyelere sınır getirildi. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir el kitapçığı haline getirilen kararların anayasal nitelik taşıdığını söylüyor.

Düğünleriyle, danslarıyla, yemekleriyle geleneklerine en bağlı topluluklardan başında gelir Çerkezler. Yaşamlarını ortak değer yargıları ve ritüeller belirler. Hep bu kurallar çerçevesinde yaşayan Çerkezler için 2000’li yıllar çok iyi başlamadı. Sosyal yaşamlarının en önemli parçası düğünler bir eğlenceden çıkıp kabusa dönüştü. Düğünlerde silah kullanımı can alıcı hale geldi. Mesela 12 Temmuz 2004’te Adapazarı’nın Kayalar Köyü’nde iki çocuk annesi Nurgül Taymaz bir düğünde rastgele açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Bu olayın ardından farklı düğünlerde 15 kişi daha öldü. Bunun üzerine, Çerkez toplumunun hatırı sayılır üyeleri harekete geçti. "Khabze" adı verilen, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarını gözden geçirip daha sıkı uygulamak için Kayalar Köyü’nde bir toplantı yaptılar. Toplantıya, 45 köyün seçtiği 141 temsilci katıldı.

Toplantıdan, "Bundan sonra düğünlerimizde içki içilmeyecek ve ateşli silah kullanılmayacak" kararı çıktı. Karara göre köyde düğün yapacak ailenin büyüğü ihtiyar heyetini bilgilendirerek, taahhütte bulunacaktı. Düğün davetiyelerinde de "içki içilmesi ve ateşli silah kullanılması yasaktır" notunun yer alması zorunlu hale getirildi. Hatta aynı minvaldeki afişlerin köy girişinden düğün evine kadar asılması da kararlaştırıldı.

Yasak ihlal edildiği takdirde verilecek cezalar da belirlendi: Önce ihlal edene kendi sülalesi yaptırım uygulayacak. Yasağa uymayan köylere davetiye gönderilmeyecek, o köylerden gelecek davetiyeler iade edilecek. Yasağı ihlal edenin acılı ve sevinçli günlerine kimse katılmayacak, tecrit edilecek. Köyün önceden belirlediği heyet, ihlalde bulunanın düğün hediyesini iade edip düğün mahallinden ayrılmasını sağlayacak. Eğer yasak oyun anında ihlal edilirse düğündeki kadınlar hemen oyun alanını terk edecek. Düğün anında yasak ihlal edilirse, misafir olarak gelen köy heyetleri, hemen düğün alanından ayrılacak. Düğünlerde yasak ihlalini alışkanlık haline getirenlerin hiçbir sorununun çözümüne aracı olunmayacak.

EN BÜYÜK YAPTIRIM AYIPLANMAK, DIŞLANMAK

Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir, kurallara uyulup uyulmadığının kontrol edildiğini söylüyor. Söylediğine göre, bölgedeki düğünlerde alkol tüketimi ve silah kullanımı yüzde 95 düşmüş: "Tamamı Çerkez olan köylerde kurallara uyulduğu görüldü. En büyük yaptırım o insanın dışlanması, ayıplanması veya toplum içinde değersiz hissettirilmesidir. Bu nedenle Kafkasya’da hiç hapishane olmamıştır." Candemir’e göre, silah yasağı başta Düzce-Adapazarı bölgesinde sınırlı kaldı. Bursa, Eskişehir ve İnegöl civarında bir süre daha devam etti. 2006’da yine bir düğünde bir kaza oldu. "Bunun üzerine oradaki dernekler ve federasyonumuzun girişimiyle toplanıldı. O yörede de silah kullanılmaması konusunda bir yasaklama getirildi."

Düzce ve Adapazarı’nın ardından Türkiye çapında katılımla düzenlenen büyük khabze toplantılarının ilki 24 Şubat 2007’de Kahramanmaraş’ta yapıldı. Halk meclisi niteliğindeki büyük toplantıların her yıl düzenlenmesine karar verildi. Kahramanmaraş toplantısının en önemli özelliği, alınan kararların bir kitapçık haline getirilmesiydi. Candemir kitapçığın bölgede "bir anayasa niteliğinde tatbik edilen belge haline geldiğini" dile getiriyor.

Toplantının gündem maddelerini, cenaze, nişan ve nikah törenleri oluşturuyordu. Düğünlerdeki ekonomik külfet, silah ve alkol kullanımı gibi sorunlar tartışıldı. Çok kalabalık grupların kız istemeye gitmesinin erkek tarafına fazlasıyla ağırlama yükü getirdiği, hediye alışverişinin de abartıldığı kanaatine varıldı, sınırlamalar getirildi. Çerkez adetinde olmayan "nişan töreni" uygulamasına da son verildi. Geleneklerdeki gibi önce söz alınması ve sonra nikahın kıyılması kararlaştırıldı. Bölgedeki dini nikahların artışı da bir sorun olarak değerlendirildi.

Candemir, şöyle diyor: "Nişan yerine dini nikah yapılıyordu. O arada düğünü yapıp kızı alıncaya kadar geçen bir süre var. Bu süre içinde kızla erkek anlaşamayabilir. Evliliğe mani bir durum çıkabilir. Böyle bir dini nikahın yapılmış olması olumsuz sonuç doğurabilirdi. O yüzden bu kararı aldık."

CENAZELERLE İLGİLİ KARARLAR

Cenaze merasimi ve sonraki üç günlük yas döneminde cenaze sahipleri maddi ve manevi olarak yalnız bırakılmayacak.

Yapılacak yardımlar gösterişe kaçmadan gizli yapılacak.

Cenazenin cami avlusunda bekleme sürecinde veya daha sonraki aşamalarda, cenaze yakınları ile katılımcıların kucaklaşması khabze kurallarımızda olmadığı gibi sağlık açısından da büyük tehlike teşkil ettiğinden sarılıp öpüşme geleneği uygulanmayacak.

Mezar çıkışında cenaze sahipleri bir sıra halinde dizilecek. Cenazeye katılan bir büyük toplum adına başsağlığı dileyecek. Aynı mekanda münferit olarak başsağlığı dilenmeyecek. Taziyelerin bildirilmesi esnasında kucaklaşma, el sıkışma olmayacak, dönüşler soldan olacak,

Cenaze sahipleri taziyeleri kabul işiyle uğraşacak, haber verme işini komşu ve dostları yapacak.

NİKAH MERASİMİYLE İLGİLİ KARARLAR

Resmi nikah kıyılmadan dini nikah asla kıyılmayacak.

Başlık bedeli anlamına gelebilecek herhangi bir bedel ödenmeyecek.

Nikaha giden grup beraberinde bir cumhuriyet altını, tatlı, çerez ve meşrubat götürecek. Sadece geline bir kol saati, bir yüzük, bir takım elbise, çanta ve ayakkabı götürülebilir.

Miktarı pazarlık konusu yapılmamak şartıyla takılar, gelin geldikten sonra düğün evinde takılacak. Nikaha giderken dürü ve takılar kesinlikle götürülmeyecek.

Karşılıklı olarak gönderilen "dürü", "bohça" uygulamaları abartılıyor. Bu yüzden kaldırılacak.

Nikaha giderken gösterişe yönelik, aşırı hiçbir davranış sergilenmeyecek.

Kızı almaya gidecek heyet 10 kişiyi, araç sayısı bir minibüsü geçmeyecek.

Erkek tarafındakilere şaka da olsa yapılan aşırı eziyetler ve para alınması önlenecek

Kaynak: Hürriyet

Sürgün Yurdu Anadolu

Mayıs 24, 2004

Anadolu"ya son 300 yılda Balkanlar ve Kafkaslar"dan milyonlarca Müslüman göç etti. Bunların çoğu katliam yüzünden gönüllü gerçekleşen sürgündü

Osmanlı ve Türkiye, hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapıları kapatmadı. Çerkesler bu yıl 21 Mayıs 1864 büyük sürgününün 140"ıncı yıldönümünü andılar.

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot, 1864 yılında başlayan büyük Çerkes sürgününde yaşanan trajediyi ifade eden küçük ayrıntılardan sadece biri. Bir buçuk milyon insanın canını kurtarmak için Karadeniz"e açıldığı bu sürgünde Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri tamamen yok oldu. Nesiller boyu yaşadıkları topraklardan zorla kovulan bu insanlar bilmedikleri limanlara demir attı. Açlık, kıtlık ve hastalıktan kırıldılar.


Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut demek. Ya da tasarlanan hayallere ulaşabilmek için altın bir vesile. İklim değişikliği, kıtlık ve hastalık sebebiyle meydana gelenlerde olduğu gibi... Kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik demek. Zaten bu tür göçlerin adı göç değil; sürgün. Arka planında vahşet, katliam, hüzün ve zorlama var. Bazıları da, her ne kadar içinde kendine göre çok ciddi sıkıntılar barındırsa da, bu iki türe göre daha farklı ve insanlık onurunu fazla zedelemiyor. Anlaşmalar sonucunda yapılan nüfus mübadeleleri bu kategoriye giriyor.

Bir zamanlar dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başladığından bu yana göç olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurulan Türkiye Cumhuriyeti"nde de yakın tarihe kadar devam etti. Anadolu"ya bir daha hiç göç hareketi olmayacağını garanti etmek ise hayli zor.

Önce Osmanlı"da sonra da Türkiye Cumhuriyeti"nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları, sebep-sonuç ilişkileri dikkate alındığında her iki devleti de derinden etkiledi. Bu göçler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda müthiş rol oynadı. Bunların bazıları bir mânâda tersine göçtü. Çünkü Osmanlı fetih politikası gereği, sınırlara katılan topraklara, Anadolu"nun değişik yörelerinden planlı olarak nüfus yerleştirilmişti. Bu politika özellikle Balkanlar"da başarıyla uygulandı. Şu anda hâlâ Doğu Makedonya"daki dağ köylerinde yaşayan ve Anadolu"dan yüzyıllar önce o bölgelere yerleştirilen Yörükler, özelliklerinden en ufak bir şey kaybetmeden hayatlarını devam ettiriyor. Bugün Akdeniz"deki Yörükler gibi konuşuyorlar ve yaşıyorlar. Kafkasya kaynaklı göçler ise önceden kestirilmesi ihtimal dışı bir sürprizdi.

Geleceği planlamak için tarihi iyi okumak gerektiği ortada. Balkanlar"daki milyonlarca insan önce en yakın vatan toprağına, sonra da bugünkü Türkiye sınırlarına göç etti. Bir o kadarı da, Kafkasya"dan gelerek ana vatanları olmasa bile Osmanlı"ya sığındı.

Bu konuda sorulması gereken birçok soru var. Bu göç dalgaları Osmanlı"yı ve Türkiye Cumhuriyeti"ni nasıl etkiledi? İnsanlar hangi sebeplerle göç etmişti? Göçler ne zaman oldu? Gelenler Türkiye coğrafyasında nasıl rol oynadı? Bugün Türkiye"de yaşayan nüfusun ne kadarı göç kaynaklı? Balkan göçleri ile Kafkas göçleri arasındaki farklar neler?

İlk göç hareketi Balkanlar'da başladı...

Osmanlı Devleti"nin merkezine doğru Rumeli göçleri 1687"de başladı. İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusu ile savaşan Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekildi. Avusturyalılar, Osmanlı"nın İstanbul"dan çok önce, 1389"da, fethettiği Üsküp"e kadar gelerek şehri yaktı. Üsküp, Saraybosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar"daki en önemli üç merkezden biri. 1687"deki bu olay sonrası Üsküp"ten İstanbul"a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdu.

Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler var ama önemsenebilecek hareket 1806 tarihindeki Sırp ve Karadağ isyanlarıyla ortaya çıktı. 1829"da Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora"daki Türkler göçe zorlandı. Bu arada 20 bin Türk katledildi. 1774 Kırım göçleri de Balkanlar üzerinden gerçekleşti. Balkanlar"da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı. Osmanlı"nın kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy"e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar"daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi. Anadolu"da Osmaniye, Reşadiye ve İhsaniye gibi isimlerle çok sayıda yeni köy kuruldu. Bundan sonraki en yoğun göç dalgası 1912 Balkan Savaşı"nda patlak verdi. Stratejik bir hatayla ordu terhis edilince 4 küçük Balkan devletçiği Osmanlı"yı dize getirdi. Koskoca Osmanlı, asırlar boyu idaresinde kalan unsurlara karşı sadece İşkodra, Yanya ve Edirne"de direniş gösterebildi.

Eski Zağra Müftüsü, Balkanlar"da kaybedilen savaşların neticesini hatıralarında "Hüda göstermesin âsâr-ı izmihlal bir yerde / Hüda bir yerde çöküntü eserleri göstermesin" diyerek özetler. Müslüman teba, savaş boyunca sürekli, irili ufaklı katliama uğradı. Başlangıcından günümüze Balkanlar"daki göç hareketlerini kitaplaştıran Rumeli Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Arşiv-Kültür Müdürü Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu"nun katliamlar ve göçün sebeplerine ilişkin Aksiyon"a yaptığı tespitleri belgesel içinde ayrı bir bölüm olarak vermekteyiz.

Kafkas göçleri...

Balkanlar bir geçiş noktası ve insanlık tarihi boyunca savaşlara sahne olmuş. Kritik bölgedeki iktidarlar sürekli değişmiş. Ancak Osmanlı"nın göç aldığı coğrafya sadece Balkanlar"dan ibaret değil. Bu bölge kadar jeopolitik ve stratejik özelliği olan Kafkasya"dan göçler de yoğun olarak 19"uncu yüzyılda gerçekleşti. Gerek Balkan, gerekse Kafkas göçlerinin ardındaki en önemli sebep ise Osmanlı-Rus savaşları.

1828-29 Osmanlı Rus savaşı akabinde imzalanan Edirne Antlaşması"yla Çerkesler, Rus hakimiyeti altına girdi. Ruslar, bir antlaşmayla ellerine geçirdikleri Kafkasya topraklarının, her şeyiyle kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Çerkeslere yönelik baskılar arttı, katliamlar baş gösterdi. Kafkas halklarının efsane liderlerinden Şeyh Şamil"in öncülüğünde özellikle Kuzey Doğu Kafkasya"da direniş hareketi başlatıldı. 1859"da Şeyh Şamil esir düşünce kontrol tamamen Ruslara geçti.

Ruslar, Kuzey Batı Kafkasya"da da 25 Mart 1864 tarihinde Soçi"yi ele geçirerek Çerkesler üzerinde tam hakimiyet kurdu ve Kont Yevdokimov planı devreye girdi. Plan gereği, Çerkeslere, "Ya bozkır ve bataklık alanlara gidin ya da Kafkasya"yı tümden terk edin. Aksi takdirde esir muamelesi göreceksiniz" ültimatomu verildi. Ruslar, 21 Mayıs 1864 tarihinde zafer törenleri yaptı.

Kafkas göçleri deyince akla gelen etnik yapının adı, Çerkesler. Çerkes, aslında Kuzey Kafkasya halkları için dışarıdan yapılan bir tanımlama. Bugün Çerkes diye adlandırdığımız insanlar temelde Adıge-Abhaz ile Çeçen ve Dağıstan kollarına ayrılıyor. Dağıstan"ın da Avar, Lezgi, Lak ve Gazi Kumuk gibi alt kolları var. Bugün Türkiye"deki Çerkeslerin büyük çoğunluğu Adıge ve Abhaz kökenli. Çerkesler, 21 Mayıs tarihinde Rus ültimatomuyla başlayan büyük sürgünün bu yıl 140"ıncı yıldönümünü andılar.

1864"teki büyük sürgüne Kuzey Batı Kafkasya"daki Çerkesler konu oldu. 1862 ile 1863"te de Osmanlı topraklarına gelenler var ama asıl hareket Rus ültimatomundan sonra Çerkes heyetlerinin Osmanlı"dan sığınma talebinde bulunmasıyla hız kazandı. Harekete geçen insan sayısının en az 1 buçuk milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Ancak hastalık ve açlık gibi sebeplerle bunların ancak 600 bini Anadolu topraklarına ulaşabildi. Buldukları gemi ve takalarla yola çıkan ahali Trabzon"dan Şile"ye kadar 32 değişik noktada karaya ulaştı. Bunların yanı sıra Varna, Rusçuk ve Köstence limanlarına çıkan gruplar da var. Rumeli"de 14 yıl kadar yaşayan 70-80 bin Çerkes, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yeniden göçe tabi tutuldu. Balkanlar"ı terk ederek akın akın İstanbul"a doğru yola çıkan Çerkesleri, Osmanlı, bugünkü Çerkezköy"de durdurdu. Çerkezköy"ün ismi buradan geliyor. Tekirdağ limanından gemilere bindirilen Çerkesler Suriye, Ürdün ve hatta İsrail"e gönderildi. Günümüzde İsrail"de 3 bin civarında Çerkes yaşıyor.

Göç ile birlikte Çerkesler Anadolu coğrafyasının hemen hemen her yanına gönderildi. Özellikle, Samsun-Hatay hattında o zamanki nüfus yapısı onlarla dengelendi. İstanbul, Düzce, Adapazarı, Hendek, Samsun (Çarşamba) Çorum, Tokat, Amasya, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas, Kahramanmaraş (Göksun), Osmaniye, Adana, Mersin, Balıkesir (Gönen, Manyas, Bandırma), Çanakkale, Van (Ahlat) ve Bingöl yoğun oldukları yerler. Osmanlı, Çerkeslerin Adıge koluna ait boyları ise özelliklerine göre farklı farklı yerlere yerleştirmiş. Saray ile akrabalık ilişkileri olan boylar genellikle İstanbul"a yakın bölgelere konuşlandırılmış. Milli Mücadele zamanında Düzce, Adapazarı ve Hendek"teki isyanların, buralara yerleştirilen Çerkes boylarının padişaha ve hilafete bağlılıklarından kaynaklandığı ifade ediliyor. Buralarda isyan çıkartan Çerkesler, Amasya, Sivas ve Kayseri"de Atatürk"ü misafir etmiş. Çerkez Ethem vakası ise Türkiye"ye göçen Çerkeslerin hikayesinden tamamen farklı ve başlı başına bir araştırma konusu.

Güven telkin ediyorlar...

Çerkesler itaatkâr, cesur, gözüpek ve uyumlu yapıları sayesinde Osmanlı"nın güvenini kazandı. Daha önceleri Hırvat, Boşnak ve Arnavut halklarından devşirme alan Osmanlı, 18"inci asırdan itibaren Kafkasya halklarına yöneldi. Çerkesler ve Gürcülerden birçok paşa ve bürokrat çıktı. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı"nın (MİT) temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa"yı Çerkesler kurdu. Teşkilatta bugün de önemli ölçüde Çerkes ağırlığı olduğu söyleniyor.

Eski başbakanlardan Rauf Orbay ile ilk dışişleri bakanı Bekir Sami Bey Çerkes asıllı. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri"nde de (TSK) komuta kademelerinde görev alan çok sayıda Çerkes var. AKP"li Abdüllatif Şener, Beşiktaş onursal Başkanı Süleyman Seba, Asmalı Konak dizisinin senaristi Meral Okay, gazeteci yazar Taha Akyol, Önder Sav, Edip Başer ile Çetin Doğan paşa da bu kökenden gelen tanınmış simalardan sadece birkaçı. Meclis"te yaklaşık 20 Çerkes vekil bulunuyor.

Türkiye'de ne kadar Çerkes var?

Kafkas Vakfı Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, devletin resmi kaynaklarının Türkiye"de bugün 5 milyon civarında Kuzey Kafkas kökenli kişinin yaşadığını kabul ettiğini söylüyor. Bunların 700-800 bini yerel dilini biliyor ve yine 700 bin kadarı İstanbul"da ikamet ediyor. 19. yüzyılın sonunda 150 bin Abhaza da Anadolu"ya yerleşmiş. Türkiye"de halen 400-500 bin civarında Abhaza olduğu tahmin ediliyor.

Çerkeslerce kurulan 112 adet dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor. Ankara"da iki tane federasyon var. Üçüncüsü de yakında İstanbul"da kurulacak. Ancak en etkin Çerkes sivil toplum kuruluşu, merkezi İstanbul Bulgurlu"da olan Kafkas Vakfı.

Türkiye"de 5 milyon Çerkes nüfustan söz edilirken, özvatanları Kafkasya"da durum bir hayli farklı. Adıgey Cumhuriyeti"ndeki Çerkes sayısı sadece 123 bin. Kabardey-Balkar"da 363 bin Çerkes yaşıyor. Kafkasya"da ortalama 700 bin Çerkes ikamet ederken, bölgedeki toplam Müslüman nüfusu da 4 buçuk milyon civarında. Sözü edilen toplam nüfus, göç öncesinde 7 milyon civarındaydı. Verdiğimiz rakamlar, bölgedeki insan kaybını gözler önüne seriyor. Ruslar dahil bugünkü Kafkasya"nın nüfusu ise yaklaşık 10 milyon.

Çerkeslerde zaman zaman geriye göç fikri ortaya atılmış ama bu fiiliyata geçememiş. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken komünist görüşlü Çerkesler ideolojik anlamda geriye dönüşü seslendirmiş. Günümüzde ise önceki vatanlarına işadamı olarak ve yatırımda bulunmak amacıyla gitmek istiyorlar. Kafkas Vakfı Başkanı Çetinbaş, "Dönen arkadaşlarımızı oradaki yönetimler birtakım komplolarla apar topar sınır dışı ediyor. Gideceksiniz Kafkasya"ya ağzınızı açmayacaksınız, oturacaksınız, her şeye itaat edeceksiniz. Öyle şey olur mu? Bu konuda Türkiye hükümetine işler düşüyor. Hükümet en azından Kafkasya ve o bölgelerdeki yatırımları garanti altına alabilir. Böyle olursa Kafkasya"ya işadamlarımızla gideriz. Nitekim Saray fabrikalarının sahibi Hakkı Kurben, Adıgey"de bir çuval fabrikası açtı. 300 kişiye iş verdi. "

Türkiye"de Adıge ve Abhaza kolları haricinde, az miktarda da olsa Dağıstan ve Çeçen asıllı Çerkesler de yaşamakta.

Gürcüler...

Kafkasya"dan Türkiye"ye göçen topluluklardan bir diğer önemlisi de Gürcüler. Güney Kafkasya halkının göç macerası 1878-79 Osmanlı-Rus Savaşı"nı izleyen yıllarda netlik kazandı. Berlin Kongresi kararlarıyla, daha önce Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşamayan Müslüman nüfusa, Rus uyruğuna geçme ya da Osmanlı topraklarına göç etme konusunda tercih hakkı tanındı. Osmanlı ile Rusya arasında 27 Ocak 1789 yılında İstanbul"da imzalanan anlaşmayla, 3 Şubat 1879-3 Şubat 1882 arası muhacirlik süresi olarak belirlendi. Bu süre 1884"e uzatıldı. Fakat Gürcü göçü aralıklarla 1921 yılına kadar devam etti. Neticede Osmanlı, 40 yılda yaklaşık bir milyon Gürcüyü topraklarına kabul etti. Bugün Türkiye"nin birçok yerinde yaşasalar da Trabzon, Giresun, Samsun, Ordu"nun Fatsa ve Ünye ilçeleri, Sinop, Zonguldak, İzmit, İznik, İzmir, Kütahya, Balıkesir, Adana, Konya, Eskişehir, Adapazarı, Bolu, Çorum, Amasya, Tokat, Bursa, İnegöl, Düzce, Gölcük, Yalova, Gemlik, Esenköy, Merzifon, Gönen, Çumra, Gölbaşı, İstanbul ve Ankara"da daha yoğunlar. Günümüzde 1 buçuk ila 2 milyon arasında Gürcü asıllı kişinin Türkiye"de ikamet ettiği ifade ediliyor. Türkiye"de yaşayan Gürcüler de Çerkesler gibi Müslüman. Ayrıca kendi dil ve kültürlerini gelecek kuşaklara aktarmada titiz davranıyorlar. 5 buçuk milyonluk Gürcistan"daki Müslüman nüfusun oranı yüzde 21 dolaylarında.

Göçlerin etkileri...

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı"ya yaptığı sosyo-ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, "19"uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkan olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur" diyor.

1855 ile 1914 yılları arasında milyonlarca kişi Balkanlar"dan ve Kafkasya"dan Anadolu"ya göç etti. 12 milyon olan nüfus, 1914"te 16 milyona yükselmişti. Bu, bir devlet için normal şartlarda son derece olağanüstü ve altından kalkılması zor bir durumdu. Ancak Osmanlı, göçü, hem topraklarında yaşayan gayrimüslim nüfusu dengelemek hem de çöken tarım ekonomisini canlandırmak için kullanmayı bildi. Başlarda yerleştirmede bazı arızalar çıksa da, sonraki göçlerde daha planlı ve isabetli davranıldı.

Osmanlı ekonomisi baştan sona tarım ekonomisi niteliğine sahipti. Üretim için gereken doğal kaynak-emek-müteşebbis üçlüsünde Osmanlı sıkıntıyı emekte çekmekteydi. Tarım yapılabilecek arazi alabildiğine bol olsa da işleyecek insan sayısı çok azdı. Bu dengesizlik tımarlı sipahilerin esas olduğu tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştı. Sistem uzun bir süre başarıyla uygulandı. Ancak içerideki ve dışarıdaki bazı gelişmeler yüzünden tımar sistemi işlemez hâle geldi. Dünyada siyasal coğrafya değişmiş, kara ticaretinden deniz ticaretine dönülmüş, teknolojideki gelişmelere paralel günün modern silahlarıyla donatılan düzenli ordular kurulmuştu. Osmanlı"da da tımarlı sipahiden, kapıkuluna, yani merkezi orduya geçiş süreci yaşandı. Bu arada isyanlar çıktı, araziler boşaldı. Şehir merkezlerinde nüfus yoğunlaştı. İstanbul metropolünün gelişigüzel nüfus alması aslında Cumhuriyet"ten çok önceki zaman diliminde başlıyor. Bir diğer gerçek de, göçlerin bastırmasıyla iskana açılan Anadolu"daki gayrimüslim nüfusun ağırlığı. Özellikle Ege, Marmara ve İstanbul"daki durum Osmanlı bürokratlarını endişeye sevk etmekte ve konu hakkında Saray"ın dikkatini çekmeye zorlamaktaydı. Nüfus dengesini yeniden kurmak isteyen Osmanlı, gelen muhacirleri hem tarım arazilerindeki boşalma, hem de gayrimüslim nüfus gerçeklerine göre iskan etti.

Göçün malî faturası kabarık...

Göçle gelen nüfus Osmanlı için tarımı canlandırma ve demografik yapıyı dengelemede fırsat oldu ancak olayın bir de mali faturası var. Doç. Dr. Gülfettin Çelik, faturaya ilişkin şu bilgileri aktarıyor: "1877-78 Harbinden 1914"e kadarki dönemde muhacirlere yapılan masraf toplam olarak 215 milyon kuruş. Bu rakam, Osmanlı devletinin dışarıdan nakit olarak alabildiği borç miktarına hemen hemen yakın. Göç, Osmanlı devletinde böylesine büyük bir maliyete yol açtı. Bir de vakıfların ve sivil toplumun katkısını düşünürseniz, çok büyük bir dönüşüm aslında. Osmanlı"nın mali anlamda zaafa düşmesinde ve Düyûn-ı Umumiye"nin kurulmasında bu olayların da etkileri var. Ama buna rağmen Osmanlı o dönemde gelen insanları hiçbir zaman dışlamadı. Almak istemezlik yapmadı. Mantalite çok farklıydı. Her şeyiyle onlar kendi insanlarıydı. Sahiplendi onları."

Göçler Anadolu'yu Müslümanlaştırdı...

Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."

Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."

Cumhuriyet dönemi göçleri...

Cumhuriyet döneminde Anadolu"ya yapılan ilk büyük çaplı göç 1923 Mübadelesi ile oldu. Bu, diğer göçlerden farklı; adı üstünde mübadele. Diğerlerine göçmen, muhacir gibi sıfatlar eklerken, onlara mübadil diyoruz. Mübadele 1918"den sonra gelenleri de kapsıyor. Bu göç olayında Anadolu"ya 500 bin civarında Müslüman geldi. Gelenler, Rumların boşalttıkları yerlere yerleştirildi.

Yunanistan"dan mübadele haricinde 1952-1969 yılları arasında 25 bin kişi geldi. 1995"e kadar Cumhuriyet Türkiye"sine yapılan göçlerin yüzde 25"i Yunanistan kaynaklı.

Cumhuriyet tarihinde en büyük göç dalgası Bulgaristan"dan yola çıktı. Cumhuriyet göçlerinin yüzde 48"ine tekabül eden Bulgar göçü 1989"a kadar sürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 800 bin kişi Bulgaristan"dan Türkiye"ye göç etti. İlk Bulgar göçünde 1925-1949 arası 220 bin kişi geldi. 1950-52 arası gelen insan sayısı 155 bin dolayında. 1968-79 arası 115"bini aşkın kişi Türkiye"ye ulaştı. 1989 yılında Türkiye 2. Dünya Savaşı"ndan sonra Avrupa"da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımıyla yüz yüze kaldı. 230 bine yakın Bulgar vatandaşı soydaşımız Türkiye"ye göç ettirildi. Dönemin Bulgar yöneticileri Türklere son derece baskıcı davrandı. Kamplarda çile çektirilen Türklerin dramı TRT tarafından dizileştirilmişti. Belene Kampı tabiri hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor.

Yugoslav topraklarından Türkiye"ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayında. Romanya"dan da Cumhuriyet döneminde 120 bini aşkın kişi Türkiye"ye gelerek yerleşti. Yugoslav göçmenleriyle, Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye"ye geliş şartları birbirinden çok farklı. Yugoslavya"dan gelenler serbest göçmen statüsünde oldukları için Türkiye"de kendilerine ev ve iş yardımında bulunulmadı. Ancak Bulgar göçmenleri yardım aldı.

1992 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırp katliamına sahne olan Bosna-Hersek"te yüz binlerce kişi ülkesini mecburen terk etti. Bunlardan 20 bin kadarı da Türkiye"ye getirildi. Bir bölümü İstanbul"un Pendik ve Bayrampaşa ilçelerinde ikamet eden akrabalarının yanına yerleşirken, önemli bir bölümü ise Kırklareli"ndeki göçmen kampında ikamet ettirildi.

Türkiye"ye son göç 1993 yılında gerçekleşti. 150 Ahıska Türk ailesi Rusya"dan Anadolu"ya getirilerek iskan ettirildi.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 20"sinin muhacir kökenli olduğu tahmin ediliyor.

KULAĞINDA KÜPE OLSUN UNUTMA...(*)

Rumeli"nin dağı taşı ağlıyor
Kan içinde her şubaşı Ağlıyor
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor...

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor

Kara toprak kandan olmuş kırmızı
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı

Mihraplara haç asılmış, ezanlar
Susturulmuş güm güm ötüyor çanlar
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur"anlar

Ey Müslüman kendini hiç avutma
Yüreğini öç almadan soğutma
İnim inim inleyişi yurdunun
Kulağında küpe olsun unutma...

(*): 14 Ağustos 1913 tarihinde Tahirü"l Mevlevi tarafından yazılan bu şiir, Rumeli Muhacirîn-i İslâmiye Cemiyeti tarafından "Bulgar Mezalimi İntikam Levhası" halinde bastırılarak, muhacirlere gelir sağlamak amacıyla 20 paradan satışa çıkarılmış.

H.YILDIRIM AĞANOĞLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR):

GÖÇLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ KATLİAMLAR

Balkan Savaşı"nda Bulgarlar Çatalca"ya kadar ilerliyor. Çok büyük katliamlar meydana geliyor. En ciddi katliamlar 1829 Yunan bağımsızlığında başlıyor. İlk olarak Mora"da 20 bin insan öldürülüyor. Akabinde 1878"de Rus ordusunun arkasından gelen Bulgar eşkıya ve çeteleri Türk köylerini basıyor. O kadar çok katliam belgesi var ki arşivde...

Bu katliam ile ilgili küçük bir hikayeyi anlatayım. Bir Alman demiryolu memurunun anılarında geçiyor. O zaman demiryolu Avrupalıların tekelinde. 1878 savaşındaki anılarını anlatırken, "Yolda dört yüz tane cesede rastladım, üst üste yığılmıştı ve çıplaktı" diyor. "Kadın, erkek, çoluk çocuk. Karda önce çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşler. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" diyor. Sağ kalan tek çocuk. Bu hikaye dengemi bozdu, çok etkilendim. Bunlar korkunç hadiseler. Katliamlar göçün en büyük sebebidir. Yoksa kimse keyfinden göç etmez. Diğer bir sebep yabancı devlet boyunduruğunda yaşamak istenmemesi.

1821-1911 yılları arasındaGirit"teki Müslüman ve Hıristiyan nüfus hareketi çok şeyler anlatıyor: 1821"de 160 bin Müslümana karşılık 129 bin Hıristiyan yaşıyor. 1911"de durum anormal derecede tersine dönüyor. Hıristiyan nüfus 307 bine çıkarken, Müslüman nüfus 28 bine geriliyor.

1878"de Bulgarların yaptığı Harmanlı katliamı diye bir şey var. 20 bin insanın aynı anda öldürüldüğü söyleniyor. Rakamları çok kolay söylüyoruz. Sadece Harmanlı"da olan katliam bu. Göç arabaları kafileler halinde birikiyor orada, Rus ordusu geçiyor, Bulgarlar arkadan gelip bunları temizliyor.

Bu olaylar olurken Osmanlı, 1912"de savaş çıkmadan önce bile bölgede hükümet konağı, okul, köprü, çeşme yaptırıyordu. Vatan olarak gördüğü için.

Benim tespitim, Balkan harbindeki göçte de katliam ve hastalık gibi sebeplerle 600 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların tahminen 200 bini Bulgar katliamı yüzündendir.

Bu döneme ait, Amerikalı bir profesörün çalışması var. Profesör J. Mc. Charty 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon sivil nüfusun eridiğini söylüyor. Profesör, "Araştırmaya başladığımda hep Batı"da Ermeni ve Rum katliamı olduğundan söz edilirdi. Ama 5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar"da ölmüştür, öldürülmüştür" diyor.

Göçün en önemli dört sebebi şöyle sıralanabilir: Ekonomik sebepler, dini sebepler, milli sebepler, en önemlisi de katliamlar.

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ (KAFKAS VAKFI BAŞKANI):
"ÇERKESLERİN TELEVİZYON AÇMASINI DEVLET İSTİYOR..."

Avrupa Birliği"ne entegrasyon çerçevesinde ana dilinde yayın ve okuma hakkı tanınmasında Kuzey Kafkasyalıların direkt talebi olmadı. Bu yasa basında genellikle Kürtçeye özgürlük temasıyla işlendi. Halbuki yasada Kürt adı geçmiyor. Kürt söyleminden rahatsız olan devlet, Kürtçeye alternatif olarak veya Kürtçe ile birlikte Avrupa"ya şirin gözükme noktasında başka dilleri de hemen devreye sokmaya çalışıyor. Burada en harekete geçirebilecek dinamik dil de Çerkesçe. Türkiye"de Kürtlerin dışında göstermelik olarak Avrupa"ya görüntü çizebilecek televizyon yayını kim yapabilir ya da eğitimi kim verebilir? Çerkezler. Kürtlerle beraber bunları da harekete geçirelim tarzında bir zorlama. Talep Çerkeslerden gibi gözüküyor ama Kürtlere karşı dengeleme politikası. Derneklerimizde 15-20 senedir Çerkesçe okuma yazma kursları zaten açıyoruz.

Devlet içinde Çerkesçe okuma yazma kursu açmanın bir sıkıntısı yok. Olay sadece Kürtçe ile sınırlı kalsa orada da belki bir problem çıkmayacak. Arkasında sürekli olarak bir politik, siyasi amaç gördüğünden devlet Kürtçeye karşı hep mesafeli yaklaşıyor. Çerkesçe Kafkasya"da Kiril harfleriyle yazıya geçirilmiş. Türkiye"de Latin sistemiyle bir alfabe oluşturalım dedik ama son derece zor.

BAZI ÜNLÜ GÜRCÜLER

Zülfü Livaneli (Sanatçı-yazar), Nihat Gökyiğit (İşadamı), İsmet Acar (İşadamı), Nurettin Çarmıklı (İşadamı), Refaiddin Şahin (Eski Devlet Bakanı), Fehmi Yılmaz (İşadamı) Erol Aksoy (İşadamı), Hayati Asılyazıcı (Yazar), Saadettin Tantan (Eski İçişleri Bakanı), Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İsmail Kara (Yazar), Prof. Dr. İsmet Dindar, Prof. Dr. Bilal Dindar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Sami Karaören (Gazeteci), Bayar Şahin (Sanatçı), Şükriye Tutkun (Sanatçı), Ümit Tokcan (Sanatçı), Hasan Fehmi Güneş (Eski İçişleri Bakanı), Kamil Sönmez (Sanatçı), Kadir Topbaş (İstanbul Belediye Başkanı), Sefa Sirmen (CHP Milletvekili), Aziz Yıldırım (Fenerbahçe Başkanı), Hayati Yazıcı (İstanbul Milletvekili).

BAZI TANINMIŞ ÇERKESLER

İrfan Atan (Güreşçi), Haydar Zafer (Güreşçi), Yaşar Doğu (Güreşçi), Adil Atan (Güreşçi), Hamit Kaplan (Güreşçi), Mahmut Atalay (Güreşçi), Ömer Seyfettin (Yazar), Ahmet Mithat Efendi (Yazar), Mizancı Murat (Yazar) Lemi Atlı (Bestekâr), Ömer Naci (Yazar), Mümtaz Göztepe (Yazar), Neveser Kökteş (Bestekâr), Muhlis Sebahattin (Bestekâr), İsmail Habib (Yazar), Prens Sebahattin (Yazar), Sebahattin Selek (Yazar), Rauf Orbay (Başbakan-TBMM Başkanı), Cemil Cahit Toydemir (General- İstiklal Savaşı Komutanı), Recep Peker (Başbakan), Bekir Sami (Dışişleri Bakanı), Yusuf İzzet Paşa (General-İstiklal Savaşı Komutanı), Eşref Kuşçubaşı (Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı), İsmail Canpolat (Politikacı), Fuat Carım (Büyükelçi), Emir Marşan Paşa (Asker, politikacı), Hakkı Behiç (İlk Maliye Bakanı), Ali Sait Akbaytugan (General, İstiklal Savaşı Komutanı), Abdulah Zühdü (Gazeteci), Ahmet Hamdi Bey (Şair), Ahmet Vasfi Zekerya (Yazar), Ahmet Saib (Yazar), Ahmet Şevki (Yazar), Ali Nazım (Eğitimci), Taha Akyol (Gazeteci), Aysel Alpsal (Hikayeci), Mevlüt Atalay (Hikayeci), Yaşar Bağ (Şair), Cafer Barlas, İsmail Hakkı Berkuk (Asker), Hikmet Birand (Ünlü botanikçi), Kamuran Birand, Orhan Boran (Sanatçı, spiker), Ratip Tahir Burak (Ressam), Sezgin Burak (Ressam), Ömer Büyüka (Dilci-şair), Şansal Büyüka (Spor yorumcusu), Ali Carım, Mehmet Fuat Carım (Eski vekil), Renan Demirkan (Tiyatrocu), Hayri Domaniç (AP Genel Başkan Yardımcısı), Adnan Hunca (Hunca Şampuanlarının kurucusu), Şaban Karataş (TRT eski Genel Müdürü), Kandemir Konduk (Mizah Yazarı), Kazım Köylü, Hüseyin Nail Kubalı, Ayla Kutlu (Ressam), Halit Kıvanç ( Sunucu, spiker), Ali Nihat Tarlan (Edebiyat Tarihçisi), Fuat Uluç (Hıncal Uluç"un babası), Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Canset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Senemis Candemir (Oyuncu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Süleyman Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı).

DOÇ. DR. GÜLFETTİN ÇELİK (MARMARA ÜNİVERSİTESİ İ.İ.B.F.):
MUHACİRLER OSMANLI"YI SANAYİYE YÖNELTTİ...

Osmanlı tımar sistemini, çifthane üretim biçimi ve işletme modelini 19. yüzyılın sonunda da uyguluyor. Bu model nüfusun istihdamını kolaylaştırdı. Araziler boştu, muhacirler üretici olarak aktarılabilirdi. 1858"deki arazi kanunnamesiyle küçük işletmecilik öne çıkarıldı. Özellikle 1877-78 savaşı sonrası muhaceretlerde, insanların hangi bölgeden geldiği ve hangi mesleği icra ettiği dikkate alındı. Muhacirler birkaç yıl içinde üretime katılarak ekonomiye katkı sağladı. 1880"lerden 1914"e kadar Anadolu"daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskan edildi. Bu da Osmanlı"nın şehir zanaatlarına bir katkı. 1850"lerde Osmanlı"da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa"nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.

Avrupa"da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkanlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.

Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı"yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.

Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa"dan Bağdat"a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dahilinde Bağdat"a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergahı hattına çok yoğun bir nüfus yerleştirdi.


Emin Akdağ-Haşim Söylemez
Aksiyon Dergisi Sayı: 494/ Tarih : 24-05-2004

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı