145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

Çerkesler'de Müzik

Aralık 19, 2018

Müzik bir milletin hissiyatının,ahlakının ve yaşamının göstergeleri,şarkılar da bu göstergelerin tümünün bir arada yansımasıdır. Bir milletin,bir kavmin milli bünyesinde,o milleti vücuda getiren bireylerin ahlak ve ruh terbiyesinde büyük bir önemi olan müzik,insan topluluklarının ortak duygu,ideal ve kavrayış tarzlarının oluşmasında,aynı zamanda yaşanılan zamanın geleceğe aktarılmasında da en etkili araçtır. 

Çerkeslerin halk müziği ve geleneksel müziği, gerek müzik aletlerinin benzerliği bakımından, gerekse güfte ve bestelerdeki amaç ve tarz bakımından yakın benzerlik gösterirler. Çerkes müzik ve şarkıları bireylerin kahramanlığı,ahlak ve fazileti ile aşk ve muhabbet hisleri için birer edep örneğidir. Çerkes müziğinde ahlaka zıt,müstehcen hiç bir yön bulunmaz,bulunamaz. 

Kahramanlık,vatana aşk,doğruluk,saygı,şefkat ve yaşamda birlik bizim müziğimizde asli unsurlardır. Çerkes müziklerinin bazıları insanı heyecanlandıran,coşturan,vatana millete bağlılığı ve saygıyı perçinleyen,insanlara dürüstlüğü,sevgiyi ve işbirliğini işaret eden tarzdadır.

Bazıları bireylerin kahramanlıklarını (lhıkhuj uered) veya toplum tarafından yadırganan hatalarını(auan uered) işleyen fakat her halükarda doğruyu ve iyiyi işaret eden bir tarzdadır. Bazıları ise yaşanmış acıklı hikayeleri , bazıları yaşanmış acı olayları anlatan (ğıbze) çerkes müzikleri,çerkes oyunları ile birbirini tamamlayan folklorun iki koludur. 

Çerkes müziğinın ve oyunlarının temel şartı olan terbiye ve asalet her zaman ön planda olup tüm dünyanın hayranlığını kazanan bu değerlerimiz aynı zamanda milli kültürümüz için birer tanıtım aracıdır. 

Müzik Aletleri : Her millet duygularını ahlakını düşüncesini,içinden gelen ruh halini,aşk ve ızdırabını,heyecanını ve üzüntülerini ortaya koyabilmek için kendi sesinin yanısıra başkaca bir ifade vasıtası aramıştır. Çerkeslerde bu genel tavrın ve geleneğin dışına çıkmamış,duygularını anlatabilmek için ifadeye yardımcı bazı araçlara başvurmuşlardır. Eski dönemlerde çok çeşitli olan çerkes müzik aletlerinden günümüze ulaşabilen dört müzik aleti nisbeten bilinmekte ve kullanılmaktadır. Günümüzde çerkes müziğinin icrası için farklı müzik aletleri kullanılmaktaysada hiç birisi bu dört milli müzik aletinin verdiği zevki vermemektedir. Fakat artık bunların da bazılarını kullanan,kullanabilen insanlar anayurt dışında kalmamıştır. 

1) Phapşıne.(şık|etspşıne) 
Bu müzik aleti tamamiyle özel ve millidir. Bu aleti halk kendileri imal ederler, 3 telli bazıları 4 telli olup telleri at kılından (atın kuyruğundaki uzun kıllardan alınan tellerle) olan ve Lazların kullandıkları kemençe türünden bir sazdır. Abhazlar bu aleti (Apkhırtza) , Kaberdeyler ve Adigeler ise şık|etspşına veya phapşıne olarak adlandırırlar. 

Bu saz ciddi ağırbaşlı toplantılarda,erkek meclislerinde çalınır.Çalınma esnasında güzel sesli birisi eski ve tarihi şarkıları(Uered) söyler, harp ve kahramanlık şarkılarını dillendirir,çekilen acıları yapılan savaşları ve ve şehit olan kahramanları anlatan şarkıları,ağıtları söyler. Mecliste (haceş) bulunanlar ise hep birlikte nakaratlara eşlik ederler (buna adige dilinde Deju denir). Bu alet ile havai,hissi,aşki şeyler çalınmaz. Yalnızca kahramanlıklara,yurt savunmasına,veya önemli toplumsal olaylara dair şarkılar ve müzikler dillendirilir. (Bu uered'ler bazen çalgısız olur ve sadece ses ile iştirak edilir) Bu müzik aleti hiç bir zaman umumi eğlence yerlerinde çalınmaz.Herkesin neşesi,zevki için yapılan toplantılarda bu alet yer bulmaz. Ancak Adigelerin kendi meraklarını ve duygularını teskin etmek,atalarını,milli olayları ve değerleri hatırlamak gereği olduğunda,milli meclislerde,tarihi ve milli kongrelerde bu alet ortaya çıkartılır ve çalınır. 
Bu aletin kullanım amacı halkımızın milli duygularına hitabetmek,hissiyatını tatmin etmek,mersiyelerle geçmişi anmaktır. Düğün ve eğlencelerde kulanılamaz ve kullanılması da hoş karşılanmaz. Sadece savaşlarda yaralı düşenleri gece sabaha kadar uyutmamak adet olduğundan, bu gibi durumlarda yaralının uyanık bulunması için çalındığı bilinmektedir.

2)Kamıl veya Bjami 
Bu alet ney şeklindedir.(Nısaşe)denilen büyük düğünlerde ve buna benzer eğlenceli toplantılarda çalınır.Düğün sahibi kimsenin ekonomik ve sosyal durumuna göre yapacağı için çevrenin bilinen müzisyenlerini (bu müzisyenlere kamılapşe denir) çağırarak bir orkestra oluşturur. Aguaue denilen bir grubun yine düğün sahibinin durumuna göre bu grup ikinci sınıf artistlerden oluşturulduğu gibi kimi zaman da katılımcı gençler tarafından bir koro oluşturularak küçük tahtalardan yapılmış birer aletle (aguts|ik veya phaciç) müziğe eşlik ederlerdi. Bu koro grubu oldukça heyecanlandırır çoşturur eğlenceye daha bir hareket katardı. 

3)Pşıne veya armonik
Pşıne bütün özel eğlencelerde ve aile düğünlerinde çalınan tek perdeli körüklü bir müzik aletidir. Bu aleti erkeklerden daha çok kızlar çalarlar.Eskiden armonik çalmayan genç kız pek nadirdi. Hatta dikiş dikmek nasıl bir genç kız için en gerekli beceri ise armonik çalmak ta o kadar gerekli görülür mutlaka kız çocuklarına bu aletin çalınması öğretilirdi. Eski dönemlerde her evde bir armonik bulunur ve istisnasız her genç kız bu aleti çalardı.

4)Pşıne (Pşıne pxenc) 
Pşıne pxenc çift sıra perdeli bir armoniktir. Pşıneye kıyasla daha büyük ve ağır olan bu alet daha çok oturarak çalınır. Sesi daha çok piyanoya benzeyen bu müzik aleti de pşıne gibi körüklüdür fakat daha mükemmel bir ses ve daha fazla ses tonu verebilen bu aletin çalınması pşıne'ye göre daha güçtür. Daha çok erkeklerin çaldıkları pşıne pxenc kafkas müziğinin en güzel aletidir. Bu alet Çerkeslerin urıs pşıne olarak ta adlandırdıkları günümüzde kullanılan akordeondur.

Çerkesler müzik sanatklarına ve üstadlarına (sirinapsha) derler. Bu kişiler halk tarafından çok sevilen ve itibar gören kimseler olup hafızaları müzik sanatındaki merak ve yeteneklerinin bir göstergesidir. Adige müziği son yüzyıl içerisinde kafkasyada bilimsel bir şekilde ele alınmış olup çeşitli akademik çalışmalara konu olmuştur. Günümüzde popüler müzik dışında kalan eski Adige halk şarkılarının çok büyük bir kısmı yeniden derlenmiş olup tasnif ve arşiv çalışmaları yapılarak kültürümüze yeniden kazandırılması konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır. 

Önemli tarihi olaylara dair bilgiler ve ipuçları da içeren halk şarkılarımız aynı zamanda sözlü tarihimizin de önemli bir kaynağıdır. Bu nedenle toplumun tüm kesimlerine ulaşacak şekilde yeniden basılarak halkımıza sunulması yanısıra, Kafkasyada yapılan bu çalışmalar ile sürgün edilen halkımızın yaşadıkları ülkelerde yarattıkları şarkılar, ağıtlar ve benzer çalışmaların da birleştirilerek zenginleştirilmesi gerekmektedir.

Adıge ülkesinin güzelliğinin sadece yüksek dağlar, bereketli geniş ovalar, gür ormanlar ve akarsulardan kaynaklanmadığını, bu ülkeyi güzelleştirilen, zenginleştirilen önemli bir unsurun burada yaşayan insanlar olduğunu, geçtiğimiz yüzyıllarda ülkemizi ziyaret eden gezginlerin yazdıklarından anlamamız mümkündür. Bu mekan ve burada yaşayan insanların güzelliği ile uyumlu büyük bir Çerkes kültürünün bu topraklarda yaşadığını, sözünü ettiğimiz gezginler önemle dile getirmişlerdir. Tabi ki bu gezginler sıradan insanlar değillerdi. Çoğu yüksek tahsilli ve bilgili insanlardı.

Çerkes halkının el sanatlarını, danslarını gördüklerinde, müziğini dinlediklerinde, bu sanatlardaki güzelliği ve estetiği anlayabilecek ve anladıklarını da çok iyi bir şekilde anlatabilecek insanlardı.

Emidio Dortelli D'Askoli 1624-1634 yıllarında, Count Jean Potocki 1797 yılında yurdumuzda (Adıgey) bulunmuş, Taitbout de Margny 1818-1824 yıllarında ülkemizi gezmiş; Frederic Dubois de Montpereux 1833 yılında, James Stanislaus Bell 1837-1839 yıllarında Çerkesler'le birlikte yaşamış gezginlerdir. İsmini saydığımız bu gezginler Avrupa'nın değişik ülkelerinden Adıgey'e gelmiş eğitimli insanlardı. Adıgey'i gezen gezginler sadece bu ismini saydığımız Avrupalı gezginlerden ibaret değildir. Rusya'nın bir çok yüksek tahsilli insanı da Adıge kültürü ile tanışmıştır. Bunlar arasında Rus ordusunda görev yapan yüksek rütbeli bir asker olan General İ. Blaramberg, N. Dubroving, L. Lopatinski ve başkaları da bulunmaktadır.

Yukarıda adlarını saydığımız gezginlerin aldığı notlardan da anlaşılacağı gibi Adıgeler büyük bir kültür ev zengin bir folklora sahiptir.

Geçmiş uzak yüzyılların birikimini ateşli ve fırtınalı yıllarını aşıp günümüze ulaşan güzellikleri kendi gözlerimizle de görmüyor muyuz? Bu güzellikleri yaratan sanatçılar gerçekte sanatlarını üzerinde icra ettikleri ürünlerinin sadece işe yarar birer el yapımı araç-gereç olarak kullanılmasından çok; onların görünüşleri itibariyle de estetik birer sanat eseri olmalarını amaçlamışlardır.

Değişik müzelerde bulunan farklı çizgi ve motiflere süslenmiş altın ve gümüş silahlar, her eserdeki farklı çizgi ve süslemeleri ile el yapımı eserler bizim bu sözlerimizi kanıtlamaktadır.

19.yy.ın ilk yarısında yaşamış ünlü ve eğitimli bir Adıge olan Han Ceri'nin notları bu düşüncelerimizi pekiştirmektedir. Han Ceri bir yazısında şöyle der; "İran, Türkiye ve diğer Asya ülkelerinde çok güzel el yapımı silahları üstün ve benzersiz şekilde süslenmiştir. "

17.yy.da yaşamış M.Peyssonnel de bu konuda şunları söylemiştir;"Adıgeler'in el yapımı kumaşlarını görünce bunların Fransa'da üretildiğini sandım." Bu sözler Adıgeler'in yüzyıllar önce bile dünya görüşleri ve düşünceleri ile Avrupa'nın en ileri halklarından geri kalmadığı, onlarla aynı düzeyde oldukları düşüncesini uyandırır. Yaşayış tarzlarının büyük bir kültürle bezendiğini anlatır.

Adıgeler'in zengin kültürü müzik kültürlerine de yansımıştır. Müzik, Adıge halkının yoldaşı olmuş, acısını paylaşmış, sevincine ortak olmuştur. Halkın tarihinin ve tecrübelerinin yüzyıllar boyunca toplumun yaşadığı olayların yeni nesle ulaştırılmasında en önemli araç olarak ortaya çıkmıştır.

1869 yılında Terske Vedomost'da yayımlanan "Adıge Şarkılarının Karakteristiği" adlı makalede bu konuda şöyle yazmaktadır: "Adıge halkının, şarkılarından başka hiç bir kültürel değeri olmasa da halkın yaşantı ve varlığını yalnız bu şarkılardan anlamamız mümkündür." Bu sözlere katılmak imkansızdır. Adıge halkının tarihi ve kültürel varlığı, düşüncesi, idealleri ve dünya görüşü şarkılarına gerektiği şekilde yansımıştır.

Güzel huylu ve derin bir toplumsal terbiyeye sahip olan bir kızın, ismi unutulmasın ve herkes onu örnek alsın diye adı şarkılara konu edilir., esin kaynağı olurdu."Hatramme Ya Paq" adlı şarkı bu tür şarkılara bir örnektir. Bu şarkı Nethuace köyünde bestelenmiştir. Hatram ailesinin Paq ismindeki güzel huylu kızı için methiyeler içeren şarkı, günümüze kadar ulaşan toplumsal içerikli eski bir şarkıdır. Bu şarkının sözlerinden bir kaç satır alalım:

Hatramların güzel kızı Paq --- Tahta takunyayla gezinir--- Misafirhanesi dolu olan Paq--- Altın işlemeli elbise giyinir--- Parmakları iğneye şarkı söyletir--- O İstanbul tüfeği gibi hızlıdır--- Teni kuştüyü yumuşaklığında--- Geyik boyunlu güzel Paq'ın---Olgun kızdır benim güzel Paq'ım.

Genç olsun, yaşlı olsun herkes isminin şarkıya konu olmasını en güzel hediye olarak kabul ederdi. Adıge insanı için en onursuz davranış olan korkaklık olgusu ile birlikte şarkılara konu olmak kadar utanç verici bir şey daha olamazdı. Adıgeler, mertlik ve kahramanlığın gerekli olduğu yerde korkaklık göstererek şarkılara konu olmak ve korkaklıkla birlikte anılmak kadar onursuz bir durumun olamayacağını düşünürler.

 

Onurlu bir Adıge, kahramanlığın gerektiği zamanlarda korkmadan karalı bir şekilde, olaya sırtını dönmeden, gerektiğinde olayların içinde olmaya her an için hazır olmalıdır. Adıge tarihinde bu tür davranışlara verilecek örnekler çoktur:

1843 yılında Kafkas Savşları sırasında Pşıze ve Labe ırmaklarının birbirine karıştuğı yerde bulunan Hatğujukuaye Köyü yakınlarında Adıge Süvari Birlikleri ile düşman süvarileri karşı karşıya gelirler.

Bu savaş Ferze deresine yakın bir yerde olduğu için savaşın adı da Ferzepe Zavo (Ferze Önü Savaşı) diye anılır. Savaş sona erdiğinde ağıtlar yakılır. Bu ağıtlardan biride Ferzepe Wored'dir. Bu şarkı savaşta kahramanlık gösterenlerin anısına bestelenmiştir.

Bu savaş sırasında Çeçanekho Ç'emguye, Hatğujukuaye köyünde değildi. O sıralar İstanbul'da bulunmaktaydı. Amacı İstanbul'da mal mülk edinip oraya yerleşmekti. Döndükten sonra savaşa bulunamayışının kendi elinde olmayan bir takım nedenlerden kaynaklandığını, bu yüzden savaşın ansına bestelenen şarkıda kendi ismine yer verilmemesini üzüntü ile karşıladığını bir toplantıda dile getirdiğinde :"Sen İstanbul'da gününü gün ederken adının şarkıda anılması mümkün mü?" cevabını alır. Bu söz Çeçanekho Ç'emguye'nin oldukça zoruna gider. Kısa süre içinde 30 atlı toplar ve Pşıze ırmağının diğer tarafındaki düşmanla savaşarak onu ortadan kaldırır. Çeçanikho'nun gösterdiği bu kahramanlık daha önce bestelenmiş olan şarkıya şu şekil geçer: Kır atın ne güzel dans ediyor--- Ferzepe Savaşını arzuluyor---Habe önünde kanı su gibi akıtıyor.

Adıgeler'in dünya görüşleri berrak bir düşünce ile birlikte şarkılarında gerekli olan yeri alır. Özgürlüğü korumanın akla ve cesarete ihtiyaç duyduğunu, bunun esin kaynağının da gerçek hümanizm olduğunu Adıge şarkılarını dinlediğinizde iliklerinize kadar duyumsarsınız.

Zaman zaman ülkemizi ziyaret eden müzik bilgisine sahip gezginlerin dikkatlerini ilk önce çeken müzik kültürümüz olmuştur. Böylelikle bestelerinde Adıge müziğine yer vermiş müzisyenler de vardır. Dünyaca ünlü Rus müzisyen ve bestecilerden M. Glinke, M. Balakirev, A. Alyabev gibiler ve daha birçokları Adıge şarkı ve bestelerini biliyor ve eserlerinde kullanıyorlardı. Örneğin; M. Glinke 1823 yılında Kafkasya'ya gelmiş, Adıge müziği ile tanışmıştı. Onun yaptığı "Çerkesler'in Marşı" adlı beste Adıge müziğini, melodisini ve bestelerini çok beğendiğini ispatlar nitelliktedir. Bu kompozitör opera niteliğinde yazdığı en uzun şiiri olan "Ruslan ile Lyudmile" de Adıge müziği ve melodisinden faydalanmıştır.

Kompozitör A. Alyabev'in 1832 ile 1839 yıllarında Kafkasya'da bir süre kaldıktan sonra yazdığı bestelerinden ikisi "Kabardey Yi Wored" (Kabardey Şarkısı), "Adıge Wored" (Çerkes Şarkısı) adını taşır. M. Balakirev 1862-1863 ve 1869 yıllarında Kafkasya'yı ziyaret etmiş, Adıgeler'le birlikte yaşamış, şarkılarını dinlemiş ve derlemeler yapmıştı. Bu derlemelerden faydalanarak piyano için büyük bir beste yapmıştı. Avrupa'da da bilinen bu bestenin adını kompozitör Balakirev, İslamey olarak belirlemişti. Adıge ülkesine gelip şarkılarımızı dinleyen, kültürümüzü gören gezginlerin anlattıklarına göre, altın işlemeli silahları, el sanatları ve diğer sanat eserlerini ortaya çıkaran sanatçıların, bestecilerinin ve saz ustacılarının derin anlam ve bunun zengin mirası diğer bir çok halklara ilham kaynağı olmuştur.

Adıge kültüründen söz ederken müzik kültürümüzün temelini şarkıların oluşturduğunu vurgulamakta yarar vardır. Çünkü şarkılar Adıgeler için sadece bir eğlence ve zaman öldürme aracı değil, derin anlamı olan sanatsal bir uğraş idi. Bebek beşikte iken annesinin ninnisini ile (bu müziğe Adıgeler "Beşik Şarkısı" anlamına gelen "Guşewored" derler), yürümeye başladığında ise, babasının misafirhanesinde (Haçeş) söylenen kahramanlık şarkılarıyla ve eğitim amaçlı diğer şarkı türleriyle hayata hazırlanırdı. Sözler derin felsefi, düşünsel değerler taşır, yurtseverlik, kahramanlık, saygı ve insan sevgisi yeni yetişen gençlere Adıge woredleri ile aşılanırdı.

Peki kimdi bu kadar güzel sözler söyleyip onlara bu kadar güzel besteler yapan insanlar? Bu sorunun cevabını vermek o kadar kolay değil elbette.

Basit bir cevap vermek gerekirse onlar iyi birer Kamılepşe, Sıç'epşınewo ve Woredio idiler. Ancak belge eksikliğ nedeniyle bu tür ustalardan ismini sayabileceğimiz kişi bir kaç kişiyi geçmez. Herkes bilirki, Adıgeler özgürlük savaşları yüzünden tarih boyunca eğitim öğretime pek zaman bulamamışlardır.

 

Bu nedenle tarihimizde meydana gelmiş, pek çok sosyo-kültürel olay belgelere geçmemiştir. Halkımızın geçtiği yüzyıllarda yaşadığı savaşlar yüzünden başına gelen olamadık işler Adıge kültürünün gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir.

Stavropol'da bulunan lisede öğretmenlik yapan Kusikov 1860 yılında Adıge kültürü ile ilgili yazdığı makalelerde şöyle der: "Dağlılar özgürlüklerini kaybettiklerinde korkarım ki yavaş yavaş ulusal kimliklerini de kaybedeceklerdir. Bu uzun zaman alabilir. Ancak kimlik kaybının farkına vardıklarında geçmiş yüzyıllardaki kültürel yaşantıyı canlandıracak bir çok eserin ortadan yok olduğunu anlayacaklar. Buda ulusun tarihinde boşlukların dolmasına neden olacaktır. "

Han Ceri'nin ilgi alanlarından biride Adıge Müzik folkloru idi. Bu ilgisini 19. yy’ın 30'lu yıllarında şu şekilde dile getirdi: "Yüreğimi burkan bir şey vardır ki oda; Adıge halkının yaşadığı savaş v felaketle yüzünden birer birer yok olmasıdır; bu yüzden o güzelim şarkılarımızın yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmasıdır." Han Ceri'ninde dediği gibi, savaş ve felaketlerin kültürel alanda meydana getirdiği yıkımı tamir etmek olanaksızdır. Adıge kültürünün canlandırılması doğrultusunda yıllarca hiç bir çalışma yapılmamıştır. Kültürel çalışmalar ancak 1922 yıllarında Adıge ülkesinin özerklik statüsüne kavuşmadan sonra yapılmaya başlandı. O zamanlar Adıge kültürünün benzersiz mirasını toplamak ve belgelemek bir görev olarak ele alındı.

1925 yılında oluşturulan Etnografik Müzik Araştırma Grubu bu amaçla göreve başladı. Bu, Adıge kültürünün müzik alanındaki mirasını derlemek için atılan ilk adımdı. Sonraları bu tür araştırma grupları çoğalarak çalışmalarını yoğunlaştırdı.

Köylerde müzik derlemeleri yapan bu grupların elemanları müzik eğitimi almış kişilerdir. Bu eğitimli müzisyenlerden biride Mihail Gnesin idi. Bu ünlü profesör araştırma grubunda çalışmalarını tamamladıktan sonra, "Adıge Woredxer" (Çerkes Şarkıları) adlı bir makale yazdı. Aşağıdaki cümleler bu makalelerden alınmıştır: "Çerkesler'in müzik kültürü ilginç bir yapı arz eder. O ulusun sahip olduğu büyük bir müzik kültürünün varlığını kanıtlar." Gnesin, Adıgeler'in müzik sanatına profesyonelce yaklaşmalarının Adıge kültürünü daha da geliştireceğine inanıyordu.. Nitekim böyle oldu ve her geçen gün müzik kültürümüzde ulaştığı düzey bunun kanıtıdır.

Herkes bilir ki bugün büyük bir kültüre sahip olmanın kuralı o ülkede sanatçıların iyi bir sanat eğitiminden geçmesine bağlıdır. Bunun farkında olan Adıge Özerk Yönetimi 1953 yılında bir grup genci müzik eğitimi alma gayesiyle Petersburg'daki konservatuvara göndermiştir. Bu genç grup 1959 yılında konservatuvarı bitirdikten sonra yüksek tahsilli bir ses sanatçısı olarak ülkemize dönmüşlerdir. Adıge halkının onlara olan güvenini boşa çıkarmadan kültürümüzün zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.


Rusya'daki başarılı şarkıcılar listesinde adı geçen Samegu Gonağu, Şeo Roze'yi Peneşu Raye'yi ve ismini sayamadığımız diğer ünlü sanatçıları Adıgeler'den hemen hemen bilmeyen yoktur. Bu sanatçıların her biri Adıge kültürü açısından birer ekol olarak tarihe geçmişlerdir. Bu sanatçıların kimi sahneyi seçmiş, kimide kendini gençlerin müzik eğitimine adamıştır.

 

Peneşu Raye ve Ahcego Şeban 1960 yılında açılan Adige Müzik Okulu' nda görev almışlardır. Bu iki sanatçı bir çok gence örnek olarak onların müzik sanatına bağlanmalarını sağlamışlardır. Onlardan etkilenerek müzik hayatına atılan bir çok sanatçı günümüzde bir çok başarılar elde ederek Adıge Müziğinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu genç sanatçılardan en ünlüsü Lhetseriko Kime, Maykop Sanat Okulu'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Aynı okulun eski müdürü olan piyano hocası Henehu Adam şimdi Adıge Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı görevini yürütmektedir. Besteci ve ses sanatçısı olan Anzereko kardeşlerden Çeslav ve Viyaçeslav gençlere müzik eğitimi vermektedirler. Aynı şekilde Ç'iç His de müzik hocalığı yapmaktadır. Besteci Nehaye Aslan İslamey Dans ve Müzik Grubunun başkanlığını yürütmektedir.

Ses sanatçılığı dalındaki yarışmalarda dünya birinciliği kazanan genç sanatçı Şaguç Marine, Saint Petersburg'daki opera tiyatrosunda görev yapmaktadır. Hala orta ve yüksek düzey müzik tahsilli yapan bir çok Adıge genci değişik okullarda eğitimini sürdürmektedir. Bu gençler Adıgey'in yeni kuşak müzisyenliğini temsil etmektedirler. Önümüzdeki yıllarda onların önde gelen görevlerinden biride Adıge müzik kültürünün tarihini araştırmak olacaktır. Çünkü müzik ve folklorumuz bir çok kısımdan oluşan araştırmaya muhtaç bir özellik taşır.

Bu kısımları şöyle sıralayabiliriz: Nart Woredleri--- Konulu Woredler--- Kahramanlık Woredleri--- İş Woredleri--- Şaka-Alay Woredleri--- Yaralı ve hastaları tedavide kullanılan Woredler--- Ağıtlar-Ğıbze Woredleri--- Dans ve diğer Woredler...

Adıge kültürünü zenginleştiren farklı konulardaki woredlerin farklılığı sadece melodi ve sözlerden kaynaklanamaz. Aynı zamanda müzik aletlerinin farklılığı açısından da kısımlara ayrılır:

Bjemıy, Kamıl, Sırın, Sıç'epşın, Pşınakheb, Pşınet'arku, Epepşı, Pheç'iç', Şot'ırıp', Adıge Pşın, Nakıre.

İsmini saydığımız bu müzik aletleri günümüze kadar gelmiştir. Ancak artık kullanılmayan bir çok müzik aletide bulunmaktadır. Bütün bu müzik aletlerinin ayrı ayrı hikayeleri vardır. Bunların bir kaçından kısaca bahsetmek gerekirse:

Adıgeler'in çok değer verdiği ve herkesin çok severek dinlediği müzik aletleri Kamılepş, Sıç'epşın ve Pheç'iç'tir. Adıge müzik kültüründe Kamılepş'in herzaman için belirgin b,r yerinin olduğu herkesçe bilinir. Bu çalgı eskiden düğünlerin en gözde çalgısı idi. Bunu kanıtlayan bir çok örnek bulunur. Tevçoj Tzığo, en ünlü şiirlerinden olan "Mefeko Vurıbiy" adlı şiirinde Kamılepş'den şöyle söz eder:

Kamılepş'ler yarışır
Yırtılırcasına çalınır
Ceguak'olar canlanır
Vokalistler bağırır
Hatıyak'o kızları oyuna çıkar
Sanırsın ki düğün yeni başlıyor.

Tevçoj Tzığo bu şiirinde Kamılepş'in önemini ve bu çalgıyı çalan sanatçının değerini vurgulamış olur. Kamıl böylelikle Adıge müzik aletlerinin başını çeker. Bilim adamlarının söylediklerine göre, Kamıl enstrümantal değer olarak Adıgeler'e toplayıcılık döneminden sonra gelen çobanlık döneminin ileri zamanlarında girmiştir. Onlar, Kamıl'ı icat edip Adıgelere kazandıranın çobanlar olduğunu iddia ederler. O, adını bir bataklık bitkisi olan Kamıl'den (Saz) alıyor olsa da; sonraki yüzyıllarda bu çalgının daha da mükemmelleştirilmesi ve uzun süreli kullanımının mümkün kılınması için odundan ve metalden yapılması, gümüş gibi değerli madenlerle de süslenmeye başlanması gündeme gelmiştir. Adıgeler’in bunca sevdikleri Kamıl, ne yazik ki, uzun zamandır kullanılmamaktadır. Bunun nedeni Adıgeler’in 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren Pşıne'yi kullanmaya başlamalarıdır. Günümüzde düğünlerin yegane çalgısı Adıge Pşınesi ise de, Kamıl, Adıge düğünlerinin yüzyıllar boyunca yükünü taşımış ulusal bir çalgıdır.

Değişik Adıge enstrümanlarından oluşan orkestrayı kurma çalışmalarına başladığımızda Kamıl, Pşınekeb ve Apepşın'ı orkestraya katmayı ve bu enstrümanları müzik kültürümüze yeniden kazandırmayı ilk görevimiz saydık. Bu görevimizi başarıyla gerçekleştireceğimizi kanıtlayacak bir çok grup ortaya çıkarmış bulunuyoruz. Söz gelimi, Kozet ve Tehutemıkuaye köylerinin folklar gruplarından bugün Kamıl, dans müziğinin icrasında başarıyla kullanılmaktadır. Başarılı Kamıl ustası Şevopç'eko Adam Tehumıkuaye Kültür Evi'nde bu çalgıdan müziğimizde en iyi şekilde faydalanmanın yollarını aramış ve bulmuştur. Ç'irğ Yuri de Kamıl'ı en iyi kullanan müzisyenlerden biridir.

Kozet köyü ve Kültür Evi folklar grubu başkanı Pçıhalıko Madine, Kamıl'ı çalmanın en kolay yollarını öğrenmiş ve en ünlü Kamıl ustaları arasına girmiştir. Bütün bu olaylar Adıgelerin Kamıl'ı unutmayacakları konusunda umutlandırmaktadır. Şevepç'eko Adam, Ç'irğ Yuri ve Pçıhalıko Madine ileride yetişecek Kamıl ustalarına örnek olacak en iyi sanatçılardır.

Daha öncede dile getirdiğimiz gibi, Şıç'epşıne de Adıgelerin çok değer verdiği bir müzik aletidir. Bu enstrümanında müzik kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Halkın bu enstrümana çok büyük değer verdiğini çok kaliteli Şı'çepşınelerin üretilmesinden ve çok değerli Şı'çepşıne ustalarının her zaman yetişmiş olmasından anlıyoruz. Pheç'ıç' Adige müzik aletlerinin en eskisidir. Adıgeler her zaman için Pheç'ıç'e değer vermişlerdir. O, düğünlerin neşesine neşe katar, müzikten duyulan hazzı doruğa çıkaran bir enstrümandır. Ancak Pheç'ıç'ın önemini yalnız bu sözlerle anlatmak yetersiz kalır. Pşınavo'nun (Pşıne Sanatçısı) çaldığı müziğin inceliklerine vurgu yaparken müziğin derli toplu, net hale gelmesini sağlar. Pşıne ile çalınan müzik, özellikle dans müziği Pheç'ıç' olmadığı sürece insana pek haz vermez. Yüzyıllardır halkın bestelediği dans müziklerinde Pheç'ıç'in de sesini duymak mümkündür. Nasıl ki ezginin içinden bir kaç notayı aldığımızda bestenin bütünlüğünü bozmuş oluyorsak Pheç'iç'siz Yislaiy, Zefak'o, Zığelhat ve Vuic'ın bütünlüğünü ve estetiğini bozmuş oluruz.

Kheşo woredi (dans müziği) Pşıne ve Pheç'iç' ile birlikte dinlerken kulak zevkimizi okşayan ve ruhumuzu dinlendiren müzik gençlerin kanını kaynatırken, yaşlı birini de gençleştirmektedir. İşte Pheç'iç'in gücü ve yeteneği burada ortaya çıkar. Başka bir deyişle, müzik kültürümüzün özünde şarkı notaları ile birlikte müzik aletlerinin güzel bir uyumu vardır.

Adıge müziğinde, folklorumuz içinde bulunan bir çok ögeyi kullanarak, müziğin değişik dallarında eserler veren sanatçılarda yetişmiştir. Meşbaşe İshak'ın "Bzıykho Zawo" (B'zıyko Savaşı) adlı romanından faydalanılarak operaya (piyano için) Nehoye Ruslan tarafından bir çok besteler yapılmıştır. Natho Canhot'ın woredleride insanlar tarafından çok beğenilir. Anzeriko kardeşlerden Çeslav ve Viyaçeslav'ın bestelerine herkes hayran kalıyor. Ç'iç' His ve Bısıç Murat'ın Woredleri ve besteleri de aynı şekilde beğeniyle dinleniyor. Ancak Adıge müzik kültürümüzün zirvesinde bulunan ve en çok ismini anacağımız sanatçı hiç kuşkusuz Thabısım Vumar'dır. Dünyada Adige'yim deyipte bu büyük bestecimizin ismini duymamış ve onun güzel bestelerini dinlememiş hemen hemen kimse yoktur. Bugün dileğimiz klasik eserlerden Adıge Woredijler müzik kültürümüzün geçmişteki aynasıdır. Yüzyıllar önce yaşayan atalarımızın sesidir. Tıpkı bunlar gibi Thabısım Vumar'ın woredleri de günümüz Adıgeler'inin sesi olarak gelecek yüzyıllara seslenecek, insanlar bu müziklerle atalarını tanıyacaklardır.

Daha önce sözünü ettiğim besteci, müzik eğitimcisi ve ses sanatçılarımızın yetiştireceği gençler, yarının müzik kültürünü omuzlayıp geliştirecek, gelecek yüzyıllara taşıyacaktır. Adıge Eğitim Enstitüsü Müzik Fakültesi, Maykop Sanat Okulu, çocuklara yönelik müzik okulu olan "20-Y Adıge Cumhuriyeti Okulu'nda" çalışanlar Adıge müziğinin geleceğini aydınlatmanın, sağlamlaştırmanın mücadelesini vermektedir.

Bugün yapılan bütün çalışmalar Adıge müzik kültürünün hayatımızdaki önemini daha da arttırıp geliştirerek, müziğimizin dünya kültüründe yer edinip, bir elmas gibi parlamasını sağlayacak çalışmalardır.

Tl'ıhkuıç Anzavur

Kaynak: Kafkasya Yazıları
Çeviri: Adnan CANKILIÇ

27 Temmuz 1864'te Kafkasya Genel Valisi Mihail, "1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini" belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti.

Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara 'Çerkes' der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi'ni Karadeniz'e bağlayan Kırım Boğazı'ndan Gürcistan'a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.

4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans'tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya'ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet'le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.

Taman Yarımadası'ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı'dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Çerkesya Rusya'ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç'e, 'dağlılar' dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki 'Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak', ikincisi 'itaat etmeyenleri yok etmek'ti.

1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840'larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.

Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya'nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce 'dağlı' esir edildi.

ŞEYH ŞAMİL'İN ESİR DÜŞÜŞÜ
6 Eylül 1859'da Doğu Kafkasya'da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil'in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga'ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870'te hacca giderken İstanbul'a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan'da vefat edecekti.)

İlk adım General Melikov'un 1860'da İstanbul'a gönderilmesiydi. Abdülmecid'le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya'nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat'a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858'den 1866'ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya'dandı.)

1861'de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya'ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri'nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar'ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu.

'ÇERKES MESELESİ HALLOLMUŞTUR'
1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864'te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, '1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini' belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti... Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı... Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı...

RUSLARIN İNSANLIK DIŞI MUAMELESİ
Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, 'dağlılar'ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: "17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu.

AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPILDI
Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (...) Dinsel bağnazlık, Rusya'ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti..."

NUSRED GEMİSİNDE YAŞANAN TRAJEDİ
Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: "Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez'den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi." Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.

RUSLARIN ÇERKES SÜRGÜNÜ
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul'a sokulmaması, Anadolu'da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon'daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: "Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000'i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır".

'50 BİN KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ'
19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung'da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: "Samsun'da bildirildiğine göre (...) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor." Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs'taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.

Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun'da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı.

'TAMPON HALK GÖREVİ GÖRDÜLER'
Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya'ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868'de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya'ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.

ÇERKESLERE YAPILAN RUS ZULMÜ
Ancak 1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: "8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (...) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (...) Çar II. Aleksandr'ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız." Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: "Geri dönüş söz konusu bile edilemez."

ANADOLU'DA ÇERKES GETTOLARI
Halkın '93 Harbi' dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar'dan çekmek zorunda kaldı. 1877'de Kars'ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878'de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan'dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti.

Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu'da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas'ta ve Adana'da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz'in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.

Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün'e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.

DEVLETİN VURUCU GÜCÜ OLDULAR
Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880'lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu'da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan'da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün'de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.

'DEVLETİN PİS İŞLERİNDE KULLANILDILAR'
Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit'in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit'in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet'in ikinci kez ilan edildiği 1908'den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar'dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya'ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti.

Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti'nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915'te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC'nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes'ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap'ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet'ti.

Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem'deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin 'hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa....

ÇERKES SOYKIRIMI'NIN 150. YILI
Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl 'Çerkes Soykırımı'nın 150. Yılı' dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da 'Ermeni Soykırımı'nın 100. Yılı' dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler...

Ayşe Hür

Kaynak radikal.com.tr

Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafında işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan ve adı "gaddarlık" ile özdeşleşen, uyguladığı politikaları "ismimin yarattığı terörün, kalelerimizden daha güçlü bir şekilde sınırlarımızı korumasını istiyorum" diye savunan General Yermolov'un kahramanlaştırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin Kavkazskiy Uzel sitesinde tarihçiler ile bir söyleşi düzenlendi. Sn. Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilen söyleşinin tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

"A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1860" adlı kitabı değerlendiren tarihçiler Rusya makamlarının General Aleksey Yermolov'u kahramanlaştırmaya çalıştığını belirttiler. İnsan hakları savunucularının görüşüne göre, generalin icraatlarındaki gaddarlık, KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) halkının generale yaklaşımını değiştirmesine engel oluyor.

1818 yılında piyade generali ve 1837 yılında topçu generali olan Aleksey Yermolov, 1763'den 1864'e kadar süren Kafkas Savaşı'nın katılımcılarından biri idi. A.Yermolov'a dair günümüzdeki değerlendirmeler son derece çelişkilidir. Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayanların Yermolov algısı çoğunlukla son derece olumsuzdur. Onu "eli kanlı general", cellat, tenkilci olarak adlandırıyor ve hatta Kafkas halklarına soykırım uygulamakla suçluyorlar.

10 Nisan'da Moskova'da Uluslararası "Memorial" örgütünün binasında "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1864" adlı kitabın tanıtımı yapıldı. Kitap, "Zvezda" dergisi redaksiyonu ve Petersburg'daki Avrupa Üniversitesinin ortak projesi çerçevesinde sivil haklar inisiyatifi komitesinin katılımıyla 2014 yılı sonunda basılmıştı.

"Kavkazskiy Uzel" muhabirleri, tanıtıma eseri derleyenlerden Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı Galina Lisitsına'nın, yayının sorumlu redaktörü Yakov Gordin'in ve tarihçilerle insan hakları savunucularının da katıldığını bildirdiler.

"Eskiden Yermolov'un mektupları tahrif edilerek yayınlanırdı"

Yayından sorumlu redaktör "Zvezda" dergisinin baş redaktörü Yakov Gordin, kitaba alınan mektup sayısının 500'den fazla olduğunu ve bunlardan 200 tanesinin daha önce hiç yayınlanmamış olduğunu söyledi.

Yakov Gordin, "19. yüzyılda mektuplar, tahrif edilerek, bazı yerleri atlanarak yayınlanıyordu. Bunun sebebi sansür ve şahsi mülahazalardı. Ve, doğaldır ki, bunları yorumlamıyorlardı. Şimdi bütün mektuplar orijinalleriyle karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır. Yani bu, Yermolov'un mektuplarının ilk bilimsel yayınıdır", dedi.

Bununla beraber, Gordin'e göre Yermolov'un tüm mektuplarının kitapta yer aldığını iddia etmeye imkan yoktur, "bazılarının kime yazıldığı belli değil, bazı mektuplar da bulunamadı" diye ilave etti "Zvezda" dergisi baş redaktörü.

Gordin'e göre Yermolov'un mektuplarının yayınlanması "günümüz Rusya'sı için günceldir", çünkü "Kafkas Savaşı henüz sona ermiş değildir".
Yakov Gordin, kitabın sadece tarih uzmanlarını hedeflemediğinin altını çizdi. "sivil inisiyatif Komitesinde bu kitaptan söz ettiğimizde, Aleksey Kudrin -Rusya'nın eski maliye bakanı, sivil inisiyatif Komitesinin kurucularından biridir- insanların bu kitaba dokunmalarının, okumalarının ve üzerinde düşünmelerinin iyi olacağını söyledi"diye ilave etti.

"Kitap Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek açısından önemli"

"Zvezda" dergisi redaktörüne göre Yermolov'un Kafkasya'daki davranışları "yolu Asya'ya düşen" ve "nereye geldiğini anlamak istemeyen bir Avrupalının davranışlarıdır".

"O kendisini Asya fatihi olarak görüyordu ve o nedenle Kafkasya'ya atanmak istiyordu. O, büyük bir imparatorluğun küçük bir askeri değildi, kendisi imparatorluktan daha büyüktü ve imparatorluk onun projelerini hazmedebilecek kapasitede değildi".

RAN (Rusya Bilimler Akademisi) Rusya Tarihi Enstitüsü çalışanlarından kıdemli bilim adamı Lüdmila Gatakova, kitabın okuyucuya "gerçek Yermolov tasvirini" çizdiğinin altını çizdi.

"O çok yönlü bir şahsiyetti ve karakteri çok çelişkili vasıflarla doluydu". Lüdmila Gatakova bizatihi "Kafkasya mektuplarını" fedakarca bir çalışma ve Kafkasya araştırmalarına eşsiz bir katkı olarak değerlendiriyor. Sonuç olarak şöyle dedi: "Bu kitap Kafkasya araştırmacılarına gelecekteki çalışmalarında yararlı olacaktır, çünkü burada pek çok şahsiyet, hadise ve olgu hakkında bilgi edinebileceklerdir".

Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor. General Yermolov, 1818 yılı. Rusya sosyal bilimler üniversitesi doçenti Larisa Tsivijba, Lüdmila Gatagova ile aynı kanaatte olduğunu belirterek şu hususun altını çizdi:
"Kitapta, onun duygularını görüyoruz, böylesi şeyler genellikle araştırmaların kapsamı dışında kalır. Her mektupta tayinlerden bahsediliyor, insanlar değerlendiriliyor. Tüm bunlar, Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek bakımından çok önemli".

Rusya Devlet Arşivi müdürü Sergey Mironenko, mektup külliyatının "Yermolov kuşağının neden hedefine ulaşamadığı" konusunda zengin malzeme sağladığını belirtti.

"Yermolov dağlıların yüreğine öncelikle korku salmak istedi"

İnsan hakları örgütü "Memorial"'ın Konsey başkanı Aleksandr Çerkasov, Yermolov'un mektuplarında Sezar'ın "Galya Savaşı Notlarından" ve Tacitus'un eserlerinden kopya çektiğini ifade etti.

"İşte o kime öykünmüştü, ve sonuçta ne oldu? Neden birilerinin örneğine göre bir imparatorluk kurmaya çalışılırken, girişte Sezar ve Tacitus yakışıyor da, çıkışta pek öyle olmuyor? Neden imparatorluk kurma çabaları ya Üçüncü Roma veya Üçüncü Reich ile neticeleniyor? Bu mektuplar, iktidarı ele geçirip gaddarlık temelinde bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insana dair ibret alınacak derslerle doludur. Şimdi yeni Tacituslar ortada yok, ama bir imparatorluğu sadece kılıçla kurmanın mümkün olmadığının idraki orta yerdedir".

Lüdmila Gatakova, Yermolov'un mektuplarından onun dağlılara "uygulanması gereken yegane politikanın" acımasızlık olduğu görüşünde olduğunun anlaşıldığını ifade ederek, şu hususun altını çizdi: "dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi".

İnsan hakları merkezi "Memorial"'ın konsey üyesi Oleg Orlov, Yermolov'un mektuplarının Kafkas Savaşı sürecinde "vahşetin sıradan olduğu" izlenimi bıraktığını söyledi.

Oleg Orlov, Yermolov'un bir mektubunda, kaleler zincirinin kurulmasından ve Çeçenlerin dağlara çekilmek zorunda kalmasından sonra "açlığın şimdi her zamankinden daha fazla kırıma sebep olacağını" memnuniyetle kaydettiğini söyledi.

Oleg Orlov ,Yermolov'un general Zakrevskiy'e 1818 yılında yazdığı bir mektubu okudu. " Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı, ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor." Diye yazıyordu Yermolov maiyetindeki generale.
"Yermolov rasyonel gaddarlığı Suvorov'dan öğrendi"

Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı ve mektupların yayıncısı Galina Lisitsına, "vahşetin Kafkas Savaşı sürecinde sıradan bir şey olduğunu "belirtti.

Galina Lisitsına konuşmasında "dağlıların Kazak stanitsalarına ve kendi komşularına yaptığı akınların insanlığa yakışmadığını ve vahşet düzeyinin yüksek olduğunu" söyledi.

Bu, hesaplı ve metotları bakımından canavarca bir politika idi.

Galina Lisitsına Kafkasya'nın, Yermolov'un dünya görüşünü ve dağlıları bastırma metotlarını seçimini etkilediğini belirtti. Yakov Gordin, Galina Lisitsına'nın komşular üzerine akın yapılmasını öngören dağlı saldırı sisteminin bir realite olduğu yönündeki görüşüne katıldığını söyledi. "Lakin, Yermoolov'un 1794 yılında Varşova'nın bir banliyösünü zapt eden Suvorov'dan öğrendiği şöyle bir rasyonel vahşet vardı. Suvorov o zaman askerlerine yağma için üç gün verdi ve sonra halkın Varşova'daki akrabalarının gelip, olup biteni görmelerine izin verdi, ve Varşova direnmeden teslim oldu. Suvorov böyle yaparak pek çok Rus ve Polonyalının hayatını kurtardığı kanaatinde idi. Yermolov aynı şeyi Dadi-Yurt'ta yaptı. Bu, hesaplı, metotları bakımından canavarca bir politika idi" dedi Yakov Gordin.

"Kavkazskiy uzel" sitesinde "Штурм селения Дади-Юрт в 1819 году" ("Dadi-Yurt köyüne 1819 yılında yapılan taarruz") başlığı altında yayınlanan makalede Dadi Yurt'un (Dada-Yurt veya Dadı-Yurt) Kafkas Savaşı sırasında 15 (28) Eylül 1819 tarihinde Rus askerlerinin taarruzu sırasında tamamen imha edilen bir Çeçen köyü olduğu anlatılıyor. Çarpışma neredeyse yarım günden fazla kadar devam etti ve ancak eli silah tutan tüm Çeçen erkekleri, en az 400 kişi öldürüldükten sonra sona erdi. Taarruzun ertesi günü Terek nehri geçilirken, Dadi-Yurt'ta ele geçirilen kızlardan 46'sı esarette aşağılanmaktansa ölmeyi seçerek suya atladılar ve muhafızlarını da beraber götürdüler.

"Yermolov Kafkasya'da taktik değiştirmeyi düşünmüştü"

Hal böyle olsa da Yermolov tedrici olarak "salt şiddetin problemi çözemediği" düşüncesine yaklaştı ve Gordin'in ifadesiyle "taktik değiştirme konusunu düşünmeye başladı". Gordin devamla "1826 yılında Çeçenistan'a tayin edilen general Petrov'a yolladığı talimatta, önemli olanın adil davranmak olduğunu, çünkü Çeçenlerin adalete önem verdiklerini" yazdığını söyledi.

Gordin'e göre vahşetin kapanış sahnesi Kafkas Savaşının sonunda Batı Kafkasya'nın fethi oldu.

Gordin "bunun tam bir soykırım olduğunu ve şayet Rusya bunu kabul etseydi Adigelerin Rusya'ya karşı tavrının değişeceğini, çünkü bunu adaletin tecelli etmesi olarak değerlendireceklerini" söyledi.

Kafkas Savaşı Adige halklarını yok olmanın eşiğine getirdi. Savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna kitlesel olarak sürgün edilmeleri neticesinde öz yurtlarında kalan insan sayısı 50 binin biraz üstünde idi.

Rusya makamları halen savaş sırasında Çerkeslere uygulanan soykırımı tanıma kararı almadı.

"Yermolov şimdi ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediliyor"

Devlet Tarih Müzesi çalışanı Aleksandr Smirnov, Rusya'da son yıllarda "general Yermolov'un anısının canlandırılması sürecinin" cereyan ettiğini söyledi.

Aleksandr Smirnov bu konuda şöyle konuştu: "1812 yılının 200'üncü yıldönümünde, anıt dikilmeye başlanınca Yermolov iki atlı anıta layık görüldü. Oysa daha önemli roller oynamış olan Barklay de Tolli veya Kutuzov'a sadece birer anıt dikildi". Yakov Gordin de Yermolov'un popülaritesinin " kısmen bizzat kendi elleriyle yaratıldığını" söyleyerek şöyle devam etti: "çok işler yaptı, göze çarpan biriydi, kendini satmayı çok güzel beceriyordu, ama Kuzey-Doğu Kafkasya'da ondan nefret ediyorlar, Batı Kafkasya'da ise onu hatırlamıyorlar bile. Rusya'nın kalan kısmında ise Yermolov'u, şimdi burada yaratmaya çalıştıkları ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediyorlar".

Yermolov anıtı Stavropol krayda, Mineralnıye Vodı'de 2008 yılı Ekim ayında dikildi. Bu anıt hala Stavropol krayın ve tüm Kuzey Kafkasya'nın çeşitli milliyetlerinden insanların farklı reaksiyonlarına hedef oluyor. 22 Ekim 2011'de meçhul şahıslar anıtı kirlettiler.

Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi doçenti Larisa Tsvijba bazı araştırmacıların "Kafkas Savaşı'nın vahşetini" inkar etmeye çalıştıkları görüşünde. Onlara göre,"hiçbir vahşet, hiçbir soykırım olmamış". Hal böyle olsa da, uzmanın görüşüne göre "Kafkasya'da fiili olarak Yermolov politikasına devam edildiğine dair bir emare henüz yok". Uzman sözlerine şöyle devam etti: "cumhuriyetlerin başındaki asker kökenli yöneticiler veya yeni KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi temsilcisi (birinci Çeçen Savaşı gazisi tümgeneral Sergey Melikov-Kavkazskiy Uzel'in notu) Kafkas Savaşını yöneten askerlerden daha az bağımsızdırlar. Zaten çağımızın gerçekliğinde bu politikayı sürdürmek mümkün değil". Larisa Tvijba Yermolov'un hatırasının "sadece Rusya'da güncel kalmaya devam ettiği" görüşünde. "Güney Kafkasya'da onu kimse hatırlamıyor".
"Bir dizi bölgede Kafkas Savaşı'nın kahramanları kültü yaratılmakta".

RGGU (Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi) dış politika ve bölgeler araştırması kürsüsü doçenti Sergey Markedonov, görüşlerini şöyle ifade etti: "Rusya'nın bugünkü Kafkasya politikasına tüm artıları ve eksileriyle bakacak olursak, iktidar Yermolov'un politikasını yürütmüyor. Ayrıca Yermolov politikasının tüm boyutlarıyla uygulanmasının günümüzde mümkün olacağını da düşünmüyorum. Yermolov'un Kafkasya'da savaştığı sırada karşısında belli bir düşman vardı. Günümüzdeki terörist faaliyetleri savaş olarak adlandırmak mümkün değil."

Yermolov'un anısına nasıl yaklaşıldığı konusuna gelince, Markedonov "durumun Stalin güzellemesiyle aynı olduğu" görüşündedir.


"Bu, geçmişteki bir örneği günümüzün bir problemi için kullanma çabasıdır. Bu tip insanlar Yermolov'u Kafkasya'da düzeni sağlamış çelikten bir adam olarak görüyorlar. Bunu yaparken, o zamanki Kafkasya'nın bir cephe sahası, şimdi ise Rusya'nın bir parçası olduğunun farkında değiller."


Dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi.


Markedonov, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Yermolov'un resmi düzeyde bile olumsuz olarak algılandığını söyledi.
"Bu Çeçenistan'da ve Dağıstan'da böyle oluyor. Dağıstan'da fiili olarak geçerli olan resmi görüş Resul Hamzatov'un şu dizelerinde ifadesini buluyor: "Kafkasya'yı feth eden Yermolov'un Rusya'sı değil/ Puşkin'in Rusya'sıdır Kafkasya'yı feth eden". Oysa bu satırlarda bir hayli kurnazlık var. Çünkü Puşkin Yermolov'a iyi davranırdı."


Diğer taraftan Markedonov, Stavropol krayı ve Krasnodar krayı ile Rostov vilayetinde bir "Kafkas Savaşı kahramanları kültü yaratılmakta olduğunu" söyledi. "Rusya sınırları dışında Yermolov adı yalnızca tarihçiler için bir anlam ifade ediyor".


Moskova Carnegie Merkezi bilimsel konsey üyesi Aleksey Malaşenko 1990'larda Yermolov'un Çeçenistan'da savaşmış Rus askerleri arasında çok popüler olduğunu ifade etti. "Onlar için o zaman Yermolov, Suvorov gibi, Stalin veya Kutuzov gibi biriydi".


Malaşov, Yemolov uygulamasının "günümüzde de kullanılabileceği fikrine "kesinlikle katılmadığını ifade ederek sözlerini şöyle noktaladı: "bundan başka düşmana karşı davranış da değişti. 19.yüzyıl generalleri nin dağlıları "saygıdeğer düşmanlar" olarak değerlendirmesi tipik bir hadise iken, şimdiki subay ve generallerin hatıratlarında söz konusu edilenler,"kendilerine karşı her türlü aracın kullanılmasının mübah" olduğu haydutlardır ".


Kaynak: Kavkazskiy Uzel sitesinden (11 Nisan 2015) Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı