Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına dönüşebilmiş değildir.

İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.

1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.

Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu, sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.

Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece 1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış, yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır. Ayrıca sürülenlerin toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.

Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1) Hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır. Sürgün sürecinde Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in tanıklığı şöyledir: 

"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." (2) Rus makamları sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (3) Yurtlarından edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır. Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4) Sürülenler bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi. 

1943-1944 Sürgünü 

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.

Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar, anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin, bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır? Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay mümkün olamamaktadır. Uluslararası hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir. 

Bir milletin yok ediliş fermanı 

1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.

23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü. Aynı şekilde 2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri de sürgün edilen halklar arasındaydı.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Her aileye 20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5) Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6) 

Haybah katliamı 

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı buna bir örnektir.

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır: 
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti: -Ogon! (Ateeş!)

...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7) Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.

Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı. 

Kırım ve Ahıskalıların sürgünü

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı. 

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.

Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi. 

Karaçay-Balkarların Sürgünü 

2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı. 

Avrupa'nın göbeğindeki vahşet

Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar, Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. 

Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. 

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır: 

-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler. (8) 

Sürgünün devam eden kötü sonuçları 

Kafkasya'nın kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve 1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı. 1864'te sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.

Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir karşılık bulamamış olması anlamlıdır.

Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır. Çeçenistan'da 1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir. Rusya'nın emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır. 

(1) "Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons. 
(2) age.
(3) Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty Affairs, Vol.1, No:2.
(5) Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992. Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax (Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in "Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.

Balo Bilatti Osetya'da dogdu. Diger ülkü arjkadaslari gibi o da Kuzey Kafkasya'nin özgürlügünü yitirmesinden sonra yurdunu terkederek Çekoslavakya'ya buradan da Polonya Varsova'ya yerlesti. Çok kültürlü, idealist ve çaliskan bir Kafkasyaliydi. Varsova ve Paris'de Çerkeslerle ilgili yayinlanan bütün dergilerde çok kiymetli makaleleri yayinlanmistir. Bütün yasami boyunca özellikle Barsbi Baytugan ile birlikte çalismistir. 1938 yilinda Varsova'da kisa ömürlü de olsa Rusça-Türkçe "Çagisiris" isimli derginin de sorumlu müdürlügünü yapmistir. Ikinci dünya savasindan sonra Almanya'da çesitli kurulus ve dergilerde çalismalarini sürdüren Bilatti daha sonra Amerika'ya giderek oraya yerlesmistir.

Balo bilatti'nin üzerinde en çok durdugu konu gelecekte özgürlüklerine kavusacak olan Kuzey Kafkasya uluslarinin birle?ik bir Kuzey Kafkasya Birligi içerisinde yer almalari idealiydi. Ona göre, ayri ayri kurulacak Çerkes cumhuriyetlerinin onlarin gelecegi bakimindan olumlu bir sonuç verme olanagi çok azdi. Bilatti'ye göre ayni kökenden gelen bu uluslarin, ayri ayri tanimlanmalari kadar zararli birsey olamazdi.Yazilarinda bütün bu gerçek görüsler her zaman somut bir anlayisla dile getirilmistir.

Kuzey Kafkasya'nin tarihinde fevkalade önemli haiz olaylar vardir.Bu olaylar , her simali Kafkasyali'nin kutsal gayeye ulasma yolunda gösterdigi çabalarda ve milli siyaset suurunun tayininde birer rehber yildizidir.Iste , 11 Mayis 1918 olayi da bunlardan biri ve hatta önemlisi olup Kuzey Kafkasy'nin yakin tarihinde vuku bulan gerçek manada milli bir hadisedir.Zira bu mutlu tarihte , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran tarihi karar alinmistir.

Mayis 1917'de vuku bulan , mesru ve müsterek "Daglilar Kurultayi" nda Kuzey Kafkasya millet temsilcileri tarafindan ( Rus Ihtilali'nin husule getirdigi müsait durumun nazara alinarak ) Kuzey Kafkasya'nin milli menfaatlerinin vazgeçilmez gayesine uyularak , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran ve Müstakil simali Kafkasya Daglilari Cumhuriyeti'nin ilanini öngören tarihi büyük karar alinmisti.Bu milli assamblenin aldigi kararlari ihtiva eden resmi beyannamede söyle diyordu :

"Asagida imzalari bulunan bizler , Kuzey Kafkasya'nin yetkili millet temsilcileri olarak su hususlari bütün dünya hükümetlerine duyurmayi seref telakki ederiz :

Kuzey Kafkasya halklari tarafindan mesru ve normal seçimle meydana getirilmis olan milli meclisin , 1917 mayis ve eylül içtimalarinda , Kuzey Kafkas Daglilarinda temsil yetkisi ve bütün selahiyetler uhdesine verilen Birlesmis Kafkasya Daglilari hükümeti , hüküm süren anarsi havasindan ötürü ve bizzat Petersburg hükümeti tarafindan , büyük Rus Çarlik Imparatorlugu'nu teskil eden milletlerin , "Siyasi geleceklerini kendilerinin yürütmeleri hakkinda istifade ederek ; asagida yazili kararlari almistir :

1-Birlesmis Kafkasya Daglilari Rusya'dan ayrilip müstakil bir devlet kurmaya kararlidirlar. 
2-Yeni tesekkül eden devbletin cografik hudutlari , simalden , Rus çarlik imparatorluguna dahil oldugu zamanki sinir esas alinmak suretiyle Dagistan , Terek , Stavrapol ; batidan Karadeniz ; dogudan Hazar Denizi ve güneyden ise komsu hükümetlerle bu hususta yapilacak anslasmaya göre düzenlenmek suretiyle tespit edilecektir. 
3-Bu karalarin bütün dünya hükümetlerine duyurulmasi ve malumat verme vazifesi asagida imzalari bulunan yetkili vekiller heyetine verilkmistir. 
Böylece , imzalari asagidaa yer alan bizler , bugünden itibaren müstakil "simali Kafkasya Devleti" nin mesru yol ile kuruldugunu hür dünyaya beyan ediyoruz .

Bu tarihi vesikanin altinda imzlalari bulunanlarin basinda Abdülmecit Çermoy ile Haydar Bammat yer almaktadir.

Acaba bu tarihi vesikanin dogus sebebi Rus Ihtilali ile onun yaratmis oldugu ve bütün Çarlik Imparatorlugu' nu kapsayan anarsik durum mudur , yoksa Kuzey Kafkasya'nin uzun yillardan beri devam edegelen hürriyete karsi sönmeyen asklari ve onun ugruna sistematik bir sekilde yaptiklari çetin mücadelelerin bir meyvasi midir ?

Evvela su hususu hatirlatmak gerekir : Uzun süren mücadeleler sonunda Kuzey Kafkasya halki Rus hakimiyeti altina girmek zorunda kalmisti , üstelik en verimli topraklari da Rus müstemlekesi haline getirilmisti.Bu yüzden , perisan olan ve toprakli halkin sayisi bir hayli kabarmisti.Bunu gören müstemleke idarecileri K.Kafkasyalilari Ruslastirma siyasetine basvuruyorlardi ve bu yüzdendir ki yerli halkin kültürel ve ekonomik inkisafini engellemeye çalisiyorlardi.

Kafkasya'daki Rus idarecileri , çesitli suçlardan ötürü ordudan atilmis olan son derece kaba , gaddar ve insafsiz kisilerdi. Tabiidir ki , bunlar yerli ahalinin dertlerine ve sikintilarina en basit bir ilgi bile göstermiyorlardi. Hakim durumlarindan istifade ederek himayesiz halki fevkalade siki baski altinda bulundurma gayretleri , tabii olarak onlarin hürriyetperver daglilar bu elim duruma tahammül edemiyorlar ve her firsatta isyan ediyorlardi.Bu milli kiyamlardan biri olan 1877-78 isyani büyük ölçüde tesirli olmus ve bütün vatan sathina sirayet etmisti.Ruslar ise merhametsizce ve vahsiyane bir tarzda kaba kuvvete dayanarak isyani bastirmaya çalisiyorlardi.Buna mukabil K.Kafkasyalilar, Dagli ananelerine yakisir sekilde yilmadan, korkmadan direniyorlardi.Bu sebeptendir ki , bütün Rus imparatorluk halki en tehlikeli isyanci mintika olarak K.Kafkasya'yi biliyordu.

Şurasi da gayetle sabittir ki , simali Kafkasyalilar'in ihtilalciligi tamamen milliyetçi bir suura malikti.Bu sebeptendir ki , Daglilar Bolsevikler'in sonsuz vadilerine inanmislar ve ihtilale hararetle katilmislardi.

Kafkasyalilar , Rus halkinin tam tersine sosyal durumu düzeltmek hedefinden ziyade tam manasiyla milli istiklal ruhunu yasatma çabasindaydilar.K.Kafkasya halklarini temsil eden mesru milletvekillerinin istirakiyle , 1917 yili mayisinda Terekkala'da ( Vladikkafkas ) toplanan Daglilar Meclisi , içtimalarinda görülmemis bir ittifak karariyla temsil selahiyetini alan ve hükümeti temsil eden komite , Bolsevikler'in ekim ihtilaliyle Rusya'ya hakim olmalarindan sonra da faaliyetlerine devam ediyor , müsterek Daglilar toplantisinda alinan kararlari tahakkuku için bütün gücüyle çalisiyordu.Ihtilalde kazanilan hürriyetin kaybedilmemesi için milletin tam bir birlik halinde vatan müdafaasina kosmasi çagrisinda bulunuyordu.

Gerek müsterek genel toplantida ve gerekse bir müddet sonra merkez komite tarafindan Rusya'dan ayrilmasi hususunda alinan kararlar Osmanli Imparatorlugu sinirlari dahilinde yasayan K.Kafkasyalilar'a da duyurulmustu.

sunu da unutmamak gerekir ki , Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar 1.Cihan Harbi'nden evvel Müstakil simali Kafkasya Istiklal Komitesi'ni kurmuslardi.Bu komitenin baskanligina 1877-78 Türk-Rus Savasi kahramanlarindan Müsir Fuat Pasa getirilmisti. O , harp sirasinda selahiyeti Türk temsilcisi olarak Berlin'e gönderilmisti. Alman Hükümeti'yle temaslari sirasinda Kafkasya meselesini de unutmamis ve bu ugurda gayretler göstermisti.Alman Hükümeti de "Bagimsiz Kafkasya Devleti"nin kurulmasi fikrini destekleyecegini vaadetmisti.Fuat Pasa'ya verilen sözde durularak Bohemya'da bulunan harp esiri Kafkasyalilar'dan mesru hükümetin manevi nüvesi teessüs ettirilmis bulunuyordu.Diger taraftan , Kafkas Istiklal Komitesi'nin temsilcileri 1916 'da Lozan'da gürültülü sekilde cereyan eden kongreye de istirak etmisler , harp eden taraflara ve Birlesik Amerika Baskani'na nota ile müracat bulunarak Amerika tarafindan ortaya atilan ve milletlere milli hakimiyet taniyan prensipleri bir kere daha hatilatmislardi.

Almanya ile Türkiye'nin "Müstakil Kafkasya" fikrini dostane ve samimi bir sekilde desteklemelerinde Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar'in bu çalismalarinin büyük rolü olmustur.Bu paha biçilmez gayretleri sarfedenler arasinda Müsir Fuat Pasa'dan sonra, zamanin basvekili ve sayili diplomatlarindan olan Hüseyin Rauf Bey , Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Islam Ordusu'nu Kuzey Kafkas Firkasi'nin kumandani Yusuf Izzet Pasa , bir müddet sonra M.Kemal Hükümeti'nin hariciye nazirliginda bulunan Bekir Sami Bey ve digerleri de vardi.Bu nüfuzlu kisilerin Türk dis politikasina tesirli olmamalari imkansizdi.Çünkü , bunlar Türk vatanperveri olduklari kadar Kafkas milliyetperveriydiler ; Kafkasya'nin müstakil olmasi için büyük gayretler sarfetmelerinin birinci sebebi de Türkiye'nin simalinden gelecek tehlikenin bu tampon devlet araciligiyla manialanmasiydi. Gerek K.Kafkasya Kurultayi'nin kararlari ve gerekse Istiklal Merkez Komitesi'nce alinan kararlara bakilacak olursa bu durumun göz önünde bulunduruldugu farkedilecektir. Ne var ki K.Kafkasya ihtilalden geregi sekilde faydalanma imkanlarina tam manasiyla sahip degildi. Durumun böyle oldugunu malesef aci tecrübeler göstermistir.

Çünkü : K.Kafkasya Daglilari asirlik mücadeleler sonucunda bitap düsmüs ve müstevli Ruslar onlarin zengin ülkelerini silip süpürürcesine sömürmüsler ve yerli halki Ruslastirmayi hedef tutan bir müstemleke siyaseti yürütmüslerdi.Bu durum karsisinda Kafkasyalilar'in müstevli Ruslar'a karsi olan ezeli düsmanliklarini gittikçe kuvvet kazaniyor ve onlar çocuklarini korumak amaciyla Rus okullarini ve maarifini boykot etmislerdi. Milli bir egitim sistemi uygulama imkanindan da mahrum olduklarindan kurtulus cephesinin entellektüel kadrosunun inkisafi çok agir ilerliyordu.Oysa ki ihtilal patlak verdigi zaman millete önderlik edecek olan münevverler zümresi çok cüzi miktarda idi ve üstelik bunlarin tecrübesi de kafi degildi. Bu agir sartlar altinda milletin mukadderatina hakim olmak ve her türlü badireyi atlayarak hürriyete ulasmak son derece güç bir durumdu. Bir kere, böyle mühim bir vazifenin layikiyla ifasi için tecrübeli ve münevver önderler kadrosunun kifayette olmasi ve zamaninda ( görülecek islere hazirlanma bakimindan ve devlet teskilatinin teessüs etmesi yönünden ) elvermesi lazimdi. Bundan baska ; hadiselerin gidisatini degerlendirip bunun içerisinde kendi yerini tespit ettikten sonra kendi milletini ve onun gayretler mecmuunu , bütün imkanlarin seferber edilerek organize edilmesiyle müstakil milli hayat teessüs edilebilirdi.

Diger taraftan komsu Kafkas milleti ( Azerbaycan , Gürcüstan vs. ) arasinda kuvvetli bir rabita tesis edilemedigi gibi müttefik devletler de gerekli yardim ve destegi yapmamislardi.

Isgal rejimi K.Kafkasya'nin içtimai hayat inkisafi ile alakadar olmuyordu.Bundan dolayidir ki , K.Kafkasya'da siyasi firkalar mevcut degildi ve siyasi faaliyet göstermek isteyen bir kisim münevverler ise Rus siyasi tesekküllerine iltihak etmek mecburiyetinde kaliyorlardi.Hal milliyetperver ve istiklalciydi fakat tecrübeli rehbere muhtaçti.Hadiselerin cereyani bu eksikligi bütün vuzuhuyla ortaya koymustur.Unutmamali ve bilinmelidir ki , üstün kuvvetlere karsi üç cephede mücadele eden genç simali Kafkasya Cumhuriyeti'nin yok olus sebebi bu yüzden olmustur.suna da hakkiyla isaret edilmelidir ki , tarihin çözüp halletmek üzere K.Kafkasya idarecilerine takdim ettigi bu problemi , bu kadar agir ahval ve serait içinde hallederek muvaffakiyete erismek son derece güçtü.

Kuzey Kafkasya'nin sükutundan bveri bozuk olan Dagli Kazak münasebetlerinin düzenlenmesi de güç bir mesele idi. Kazaklar, müstevli Rus hükümeti tarafindan Daglilara ait en seçkin arazilere iskan edilmislerdi.Bunun içindir ki Daglilar toprak meselasinin ele alinarak adilane bir tarzda çözümlenmesini istiyorlardi. Asirlardan beri kendi öz topraklarinin mahsulünü bizzat toplamak arzusunu duyuyorlar ve Kazaklarin gaddarca hareketlerine artik bir son verilmesini taleb ediyorlardi. Hatta, daglilar bu bozuk münasebetlerin düzeltilmesi ugruna Kazaklarla iyi komsuluk baglari kurulmasina ve müsterek hükümet tesisine bile riza göstermislerdi.

1.Umumi Daglilar Kurultayi 1917'de Terek-Kala'da içtima ettigi zaman toprak meselesinin adilane ele alinmasi görüsülmüs ve bilahare Terek-Kala ve Mezdok'ta yapilan Daglilar-Kazaklar toplantilarinda da ayni meselenin önemine isaret edilmis ve bu düzensizligin ortadan kalkmadigi müddetçe baris ve sükunun tesisine imkan olmadigi neticesine varilmisti. Esasen böyle bir antlasma her iki taraf için de son derece elzemdi. Bunlarin anlasmamasi için can atan Bolseviklerin propagandalarinin tesirinde kalan Kazaklar, Daglilarin ileri sürdügü teklifleri reddederek müsterek düsman kizillarin lehine hareket ediyorlardi. Bu düsüncesizce terekküp edilen hareket tarzini tasvip etmeyen tek tek Kazak liderleri de Bolseviklerin zehirledigi Kazaklar tarafindan ifsa ediliyordu. Bunlar arasinda Kazaklarla kurulmasi derpis edilen müsterek hükümet fikrinin öncülerinden Karavulov da vardi. bunun mukadder sonucu olarak da pek çok Kazak ve Kuzey Kafkas köy ve kasabasini harabeye çeviren kanli mücadele basliyordu. Diger taraftan Rus ordusuna mensup ve Kafkaslara siginmis binlerce kaçak asker de ayri bir problem teskil ediyordu. Bolsevik proragandistleri bu bassiz insanlari kandirarak anti-bolsevik kuvvetlere karsi silahlanmalarini tesise çalisiyorlardi.

Görülüyor ki, bu kadar çetin sartlar altinda çiçegi burnunda Kuzey Kafkas Devleti'nin muvaffak olmasi imkansiz bir hale geliyordu. Üstelik yeni hükümetin elinde talim görmüs, muntazam askeri birlikler de malesef yoktu. Çünkü esasret yillarinda müstevli Rus Hükümeti Kuzey Kafkasyalilarin modern askerlik sanatini ögrenmemeleri amaciyla, onlara mecburi askerligi tatbik etmemisti. Ayrica silah, cephane ve maddi vaziyet de namüsaitti. Yukarida da belirtildigi gibi, tecrübeli devlet adamlarinin bulunmayisi da çok büyük talihsizliklerin basinda gelmekteydi.

Iste bu ahval ve serait içinde Daglilar, vatanlarini müstevni Bolseviklere karsi müdafaya hayatlari pahasina basladilar. Öte yandan, Bolsevikler, Beyaz Rus ajanlarindan azami istifade ederek Dagli-Kazak düsmanlarini körüklüyorlar ve mücadeleyi provoke ediyorlardi. Ayrica Müslüman olan Daglilar ile Hristiyan olan Kazaklarin dini hislerini de istismar ederek bir hilal-salip mücadelesi yaratiyorlardi. Ayni zamanda yerli halk arasinda sun'i bir sinif kavgasi husule getirilmek için de her vasitaya basvuruyorlardi. Bütün bu provokasyon hareketleri kismen de olsa tesirini gösteriyor ve Daglilar arasinda anlasmazliklarin zuhuruna sebep oluyordu.

Osetinlerle Inguslarin arasi açilmisti; bu, Kuzey Kafkas tarihinde görülmemis bir hadiseydi. Keza Kabartaylar ile Osetinlerin içtimai bünyesinde yaralar açilmis, sinif kavgalari hissedilir hale gelmisti. Bütün bu hazin olaylarin müsebbibi, ölçüsüz maddi imkanlarla çalisan Bolseviklerdi.

Neticede, bolsevik ajanlarinin husule getirdigi infak yüzünden Daglilar Hükümeti Dagistan'da Temirhansura'ya tasindi. Zira Terek-Kala her türlü mücadele mikraki haline gelmis bulunuyordu.

Bu esnada "Beyaz Rus" hareketi de tesekkül etmeye baslamis ve hissedilir bir kuvvet haline gelmisti. Böylece silahli Bolsevik kuvvetlerine karsi vatanlarini savunan Kuzey Kafkasya Daglilari'na karsi ikinci bir düsman cephe daha tesekkül etmis bulunuyordu. Kazak Gönüllüler Firkasi kendisini Rus Ordusu'nun bir parçasi addediyor ve ayni gayeye hizmet ediyordu. Onlar, müttefiklere bagliliklarini ve bitaraf devletlerle Bolsevikler arasinda imzalanan "Brest-Litovsk" Antlasmasini tanimadiklarini ilan ediyorlardi. Gerçekten, müttefikler tarafindan büyük ilgi ve destek de görüyorlardi. Müttefikler, Kazaklarin, Kuzey Kafkasyalilarin ve diger milletlere mensup gönüllü muhariplerin Çarci General Denikin'in emrine girmeleri için çaba gösteriyorlardi.

Diger yandan, Inguslar 1918 yili ocak ayindan hazirana kadar, Ingusistani ikiye bölen Kazak köy ve kasabalarini dagitmislar ve onlari yurt disina kovmuslardi. Bu yüzden Kazak-Dagli mücadelesi kanli bir hal almis ve bunu gören Terek Kazaklari da Denikin'e iltihak etmisti.

Buna mukabil Kuzey Kafkasyalilar da Turklerde yardim talep etmeye karar verdiler. O sirada Azerbaycan'da Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumandasinda bulunan Kafkas Islam Ordusu'na bagli, Turkiyedeki Kuzey Kafkasya'lilardan kurulu simali Kafkas Firkasi derhal imdada yetisti ve Dagistan'a girdi. Kisa zamanda bu havaliyi müstevli Bolseviklerden kurtardi. KIuzey Kafkasya Daglilari büyük sevinç içindeydiler, vatanlarinin düsmanlardan süratle temizlenecegine ve milli hükümetin is görme imkanina kavusacagina inaniyorlardi.

Kuzey Kafkasya Hükümeti derhal, Kafkasya'da bulunan Alman isgal kuvvetleri kumandani ve Alman hükümetinin Kafkasya'daki yetkili mümessili General Freiher Kressfon Kressenstein ile görüsmelere basladi. Generel Freiher Kuzey Kafkas hükümeti temsilcisi Vassn Giray Cabagi ile yaptigi görüsmede Alman Hüümeti'nin Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tanimaya hazir oldugunu bildirdi. Öte yandan Alman Generali Kuzey Kafkas Cumhuriyetini desteklemek için kuvvetlerini cenuptan simale çekmeye hazirlaniyordu. Fakat bu sirada sonuçlanan Mondros Mütarekesi planlari altüst etti. Mütareke geregince Türk ordularinin Kafkasya'yi derhal bosaltmalari gerekiyordu. Türklerin bosalttigi mintikalara ise Ingilizler ve Denikin birlikleri yerlesiyordu. Ingiliz gererali Thomson ve Gnl. Kori, Albay Ranlison vasitasiyla Daglilar Cumhuriyeti'ni Denikin emrine girmeye zorluyorlardi. Bunlara göre küçük milletlerin bagimsiz yasamalari imkansizdi. Gnl Thomson Gürcistan Hükümeti'ne de bir telgraf çekerek, simal hududunda bulunan Gürcü birliklerinin silahlarindan tecrit edilmesini ve dagitilmasini istiyor ve Çarlik Rusyasi dirilene kadar Gnl. Kori kumandasindaki birliklerin nöbet tutacagini beyan ediyordu. Albay Ranlison ise daha da ileri giderek tehtidkar bir üslupla Denikin namina Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tazyik ediyor ve Gnl. Denikin'in idaresine girmelerini; aksi halde emrinde bulunan top ve diger silahlarin namlularini Kuzey Kafkasya üzerine çevrilecegini bildiriyordu.

Gnl. Denikin ise müttefiklerin gaye ve hedeflerini iyi bildiginden, Rusya'da Bolseviklerle savasan kuvvetlerinin büyük bir kismini Kafkasya'ya çekti ve Kuzey Kafkasya'ya bütün gücüyle saldirdi. Müttefiklerin verdigi modern silahlarla mücehhez Denikin birliklerine karsi vatanperver ve Kuzey Kafksyalilar anayurtlarini tek baslarina korudular ve bu ölüm kalim mücadelesine hayatlarijni koydular. Gnl. Denikin evvelki Kafkas harplerinden tecrübe kazanmis olacak ki, son derece gaddar davraniyor ve Kuzey Kafkas köy ve kasabalarini atese veriyordu. Bu suretle Kuzey Kafkasya tam bir atesderyasi haline gelmisti. Gürcistan hükümeti simali Kafkasya'ya her türlü yardima kosmak için can atiyordu. Lakin Azerbaycan Hükümeti Ingilizlerin baskisi yüzünden bu yardimin, kendi topraklarindan geçerek Kuzey Kafkasya'ya ulasmasina yardimci olma imkanindan mahrum oldugundan ancak cüz'i bir yardim Kuzey Kafkasya'ya ulasabildi. Bütün bu agir sartlar altinda umumi savas tam bir facia ile sona erdi, fakat Kuzey Kafkasya'lilar mücadeleyi yine birakmadilar. Milli kahraman seyh Uzun Haci'nin emrinde toplanarak vatanlarini karis karis müdafaya devam ettiler.

Diger taraftan büyük imam samil'in torunu Said samil'in yönettigi isyan hareketi de 1920 yilinda aylarca sürdü. 
Denikin Moskova kapilarina dayanmis durumda iken Bolseviklerin hariciye komseri Çiçerin radyodan, Kuzey Kafkasya Milleti'ne hitaben "Sovyet Hükümeti müastakil simali Kafkasya'yi tanidigini" ilan ediyordu. Komiser Narimanov da Necmettin Godsili'ye yazmis oldugu mektubunda Siz biliyorsunuz ki Sovyet Rusya, kendi rejimini istemeyen halklari buna mecbur etmiyor ve Dagistan'a müstakiliyet taniyor. diyerek simali Kafkasya'lilari Denikin'e karsi Bolseviklerle mücadeleye çagiriyordu. En küçük bile olsa disaridan yardim görme imkanindan mahrum bulunan Kuzey Kafkasya'lilar ise Denikin'in insafsizca taarruzlari karsisinda ytukarida zikrettigimiz yaldizli Bolsevik teklifine istemeye istemeye itilmek zorunda kalmislardi. Onlar Denize düsen yilana sarilir kabilinden Bolsevikler veya Beyazlarla isbirligi yapma talihsizligiyle karsi karsiya bulunuyorlardi. Bu engin bir denizde bogulmak üzere bulunan bir insanin son çirpinislari ve son kurtulus ümidi idi.

Sabik Rus Imparatorlugunu yeniden ihya etme hayali ile sarhos bulunan Denikin'in tarihi büyük hatasi yüzünden talihsiz Kuzey Kafkasya'lilarin güzel vatanlari indifa eden bir volkan haline gelmisti. Bu atesi söndürmek ve vaziyete bilakaydüsart hakim olmak isteyen Gnl. Denikin en seçkin kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'ya yigmis bulunuyordu.

Gnl. Denikin , tarihin hiçbir zaman affetmeyecegi bu hatasini mülteci olarak avrupa'da bulundugu siralarda yazdigi "Rus Inklabinijn Çerçevesi" adli hatira kitabinda bizzat itiraf etmis ve 1919 sonlarinda kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'da toplamak suretiyle Kuzeyde Bolseviklerle olan mücaledeki durumunu zayif düsürdügünü ve bu yüzdeb Rusya'nin bu tarihi faciaya sahne olmasina baslica müsebbip oldugunu kabullenmistir.

Nitekim mücadelesinin sonlarina dogru hatasini anlamis ve Kuzey Kafkasyalilari Bolseviklere karsi ayaklandirmak için, Kuzey Kafkasya'nin bagimsizligini tanidigini beyan etmis, lakin bu gecikmis hareketi Denikin'i kurtarmadigi gibi Kuzey Kafkasya'nin içinde bulundugu felaketli durumu degistirememistir

Bütün olumsuz kosullar karsiisinda halledilmesi gereken en önemli problem milli birlik ve beraberlik suurunu yasatmaktir. Kuzey Kafkasya'lilar Komünist rejim tarafindan sunni parçalara ayrilmis ve etnik gruplarin bagimsiz milletler olduklari yalani yerli halka asilanmaya çalisilmistir. Bu durum el'an yürürlüktedir.

Iste bunun içindir ki, Kuzey Kafkasya'lialr 11 Mayis 1918'in her yil dönümünde mazlum vatanlarini ve öksüz milletlerini yad ederken yukarida arzettigimiz "milli birlik ve beraberlik" suurunun önemini birkat daha taktir etmeli ve millet ve vatanseverligin bu gayeye hizmet etmek oldugunu bütün açikligiyla bilmelidirler.

Öte yandan biz Kuzey Kafkasya'lilar 11 Mayisi sadece milli bayram olarak degil milli matem olarak da aniyoruz.. zira 1919 yilinin mayis ayinda Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bagimsizligini kaybetme talihsizligine ugramistir.

11 Mayilarda, dünyanin 4 bucagina dagilmis bulunan muhacir Kuzey Kafkasya'lilar ve onlarin ahfadi anavatanlarini içten gelen sevgi ile hatirlamali ve mensup olduklari masum milletlerinin ugradiklari felaketi bir kere daha hür dünya kamuoyuna duyurmalidirlar.. Bilhassa Türkiyede ve yakin doguda yasayan Kuzey Kafkasya'lilari "Bagimsiz Kuzey Kafkasya" idealini yasatmayi ve atalarinin bu kutsal gayeye etmis olduklari hizmeti daha da ileri götürmeyi kendilerine en aziz ve kutsal bir görev bilmelidirler.

Balo Bilatti

Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Kafkas Sürgünü

Aralık 17, 2018

21 Mayıs 1864 Kafkasya’da tarihin durduğu gün. Işgal, sürgün, soykırım, göç Kafkasya kahramanların, güzel insanların, eşsiz tabiatın, yalçın ve geçit vermez dağların olduğu, anka kuşunun efsaneler ülkesi. Kafkasya, sıcak denizlere inme sevdasının kurbanı, işgal,kan, gözyaşı, savaş, soykırım ve sürgünler ülkesi. Sevda türkülerinden çok hürriyet türküleri söyleyen özgür ruhlu, özgürlük tutkunu, gururlu erkeklerin ve kadınların ülkesi. 

Türkiye’de ise sadece Çerkeztavuğu,Çerkez kızı, harika dansları, efsane İmam Şamil ve Çeçensavaşı ile hatırlanan güzel ülke. Türkiye’de Kafkasya bu simgelerle tanınır da, maalesef bu güzel ülkenin insanlarının Türkiye’ye niçin, ne zaman ve hangi şartlarda geldikleri ve kim oldukları çok az kimse tarafından bilinir. 

Halbuki bundan tam 136 yıl önce Kafkasyalılar için Türkiye’ye gitmek demek, uğrunda seller gibi kanların döküldüğü anavatanlarından kalplerini bırakarak sürgün edilmek ve bu sürgünde anlatılmaz acılar yaşamak demekti.21 Mayıs Kafkasyalılar için vatanlarından sökülüp atıldıkları,tarihte eşine ender rastlanan büyük sürgünün ve tarifsiz acıların yıldönümü. 

Büyük sürgün ve göçün üzerinden tam 136 yıl geçti. 21 Mayıs 1864, Kafkasya’da silahların sustuğu ve son mücadelenin de kaybedildiği, bu yüzden de büyük sürgünün sembolü kabul edilen gündür.

Bu son mücadele bir bakıma yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşlarının kısa bir özetidir. Bir avuç Çerkez, kendilerinden hem sayıca hem silahça kat be kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlar ve artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca kadınlar da silahlanıp savaşa katılmış ve son kahraman da şehit oluncaya kadar mücadele etmişlerdir. Vadi kan gölüne dönmüş, hırslarını alamayan Ruslar geride kalan çocukları birbirine bağlayarak toplara hedef yapmış ve hepsini imha etmiştir.

Bu son savaşın da kaybedilmesi ile Kafkasya tamamen işgal edilmiş ve tarihte benzerine zor rastlanır bir sürgün ve soykırım yaşanmıştır. Bu öyle bir sürgündür ki, yaklaşık 3.000.000 insan yerinden yurdundan sürülmüştür. Bu insanların yaklaşık 2.000.000’u vatanlarından kovulmuş ve Osmanlı topraklarına sürülmüş ancak hiçbir zaman geri dönememişlerdir. Halbuki onlar ilk fırsatta yurtlarına geri döneceklerini düşünerek, gittikleri yerlerde yıllarca ev bile yapmamışlardır. 

Bu sürgün sırasında yüz binlerce insan soğuktan, açlık ve susuzluktan ve bunların neticesinde hastalıktan kırılmış, yine bir kısmı da hayvanlar gibi tıklım tıklım dolduruldukları gemi ve sandallarda fırtınaya yenik düşerek ölmüşlerdir. Kıyıya ulaşabilenler ise, imkânların yetersiz olması nedeniyle aynı akıbete Osmanlı topraklarında yakalanmışlardır. Acılar, sağ kalanların da yakasını bırakmamış; Osmanlı toprakları içerisinde sürgüne maruz kalmışlar, bir kısmı da yerleştikleri yerin iklim koşullarına dayanamayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Büyük sürgün neticesinde Batı Kafkasya’nın nüfusunun yüzde 90’ı boşaltılmıştır.

Sürgün, 1859’da İmam Şamil’in esir düşmesi ve Doğu Kafkasya’da savaşın sona ermesi ile başlamış; 1864’te Batı Kafkasya’da savaşın bitmesi ile doruğa çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir. 

Ancak enteresandır ki, tarihin görebildiği ender trajedilerden biri olan bu soykırım ve sürgün hakkında hemen hiç kimse -ki bunlara bu sürgünlerin torunları da dahildir- hiçbir şey bilmemektedirler. Bu durumun birçok sebebi vardır. En önemlisi, Osmanlı Devleti’nin iskan politikasıdır. 26 milyon km. karelik bir coğrafyaya bu insanlar dağınık bir halde yerleştirilmişlerdir. 

Sürgün:
21 Mayıs 1864’te son silah da sustuktan sonra Çar II, Aleksandır’ın kardeşi Granddük Mihail Nikoleyeviç Ağustos ayında bir bildiri yayınlayarak, Çerkezlerin bir ay içerisinde Osmanlı topraklarına göçmeleri, aksi takdirde Rusya’nın iç bölgelerine yerleştirilecekleri tehdidinde bulundu. 

Osmanlı Devleti ile Çerkezlerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için anlaşan Rusya, bir yandan Rusya toprakları içerisinde devletin göstereceği yerlere gitmek isteyenlere yardımcı olunacağını açıklıyor; bir yandan da halkın arasında kuzeye gidenlerin derhal askere alınacağı ve 25 yıl boyunca İslâm halifesinin ordusuna karşı savaştırılacağı dedikodusunu yayıyordu. Bu dedikodu en az baskı yöntemleri kadar başarılı olmuştur.M.Yenuyov adlı Rus yazarın anlattığına göre; Müslüman köylerin halkı, vahşetleri ile ünlü Kazaklar nezaretinde hızla en yakın Rus Kazak köyüne götürülüyor ve oradan da Anadolu topraklarına gönderilmek üzere Karadeniz sahilindeki toplama kamplarına sevk ediliyordu. Bu sırada halkın yanına çok az bir şeyler almasına izin veriliyordu. 

Kazaklar kafilenin arkasından geliyor ve ormanlara kaçmak isteyenlere engel olmaya çalışıyordu. Yolda vahşi Kazakların tecavüzlerine direnmeye kalkanlar, bütün aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı. 

Sürgünün Zirve Noktası:
Sürgün ve göç, aslında 1859 yılından itibaren başlamıştı. Ancak 1863-1864 yıllarında zirve noktasına ulaştı. 

Göç, karadan ve denizden olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Karadan göçler, deniz yoluyla yapılanlara kıyasla çok azdır. Rusya Çerkezler’i bir an önce başından atabilmek için Karadeniz kıyılarına Osmanlı gemilerinin yanaşmasını yasaklamasına rağmen, sürgün için bütün Osmanlı gemi ve teknelerinin yanaşmasına izin vermiş, hatta kendi gemilerini bile görevlendirmiştir. Çünkü Çerkezler gemilere bindirilip Karadeniz’e gönderildiği an, Ruslar için iş bitmiş sayılıyordu. Karadeniz kıyılarına toplanan halk bir yandan açlık, hastalık ve soğukla mücadele ederken, bazen aylarca gemi bekledikleri oluyordu. Büyük bir kısmı daha gemiye binemeden açlık ve hastalıktan ölüyordu. 

Sürgün edilen halkın çektiği çile ve eziyetler hakkında ne yazılırsa yazılsın, hiçbiri gerçekleri yansıtmaya yetmez. İsmail Berkok’un ifadesiyle, Kafkas halkına reva görülen bu zulüm öylesine ağırdır ki, hiçbir yazarın vicdanı bu hadiseleri ayrıntılarıyla anlatmayı kaldırmaz; zaten denese de bu durumu ifade için tabir bulamayacaktır. Hakikaten bu araştırma esnasında en büyük zorluk, bu facia ile ilgili ayrıntılarda yazılı kaynak bulmakta yaşanmıştır. 

Yaşanan çileye bir küçük örnek verecek olursak; 1864’te sürgüne tanık olan A.P. Berje şunları yazıyor:
‘Novorossiyk koyunda 17 bin kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamayacağım. Onların bu durumlarını gören Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun mutlaka çöker ve perişan olur. Kışın soğuğunda, kar yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanlar tifo ve çiçek hastalığının da azizliğiyle tamamen mahkûmdurlar. Anasız bebeler ağlaşıyorlardı. Analarının kucağında iki kardeşten biri gözleri önünde ölümle pençeleşirken, kardeşi ölmüş anasının göğüslerinde süt aramaktaydı. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu.’ 

Gemilere Tepeleme Yükleniyordu
Karadeniz kıyılarında bu durum yaşanırken, gemilere binebilenler de çok farklı bir durumla karşılaşmıyordu. Çerkezler, Türkiye’ye gitmek için acele ediyorlardı. Gemiler genellikle, deyim yerindeyse tepeleme yükleniyordu. Gemi sahipleri dağlıları soyup her şeylerini ellerinden alıyorlardı. Normal zamanda 50-60 kişi alan güverteyi 300 veya 400 kişi dolduruyordu. 

Erkekler yarı bellerine kadar suyun içinde, çocuklarını ve karılarını gemiye taşıyorlardı. Bütün aile gemide yerini alınca onlar da biniyorlardı. Kadınları geminin ambarına indiriyorlardı. Erkekler güvertede çömelmiş halde öyle sıkışık yerleşiyorlardı ki; yolculuk sırasında tayfalar, yolcuların başları üzerinde yürümek zorunda kalıyorlardı. Çerkeslerin yanlarına aldıkları yiyecek, birkaç avuç darı ile birkaç küçük fıçı sudan ibaretti. 

Açık denizde yolculuk, bazen 5-6 gün sürüyordu. Denizde hava bozduğunda fazla yüklenmiş tekneler, denizde tutunamıyor ve batıyordu. Normal yüklenmiş tekneler ise, dalgalardan o kadar sarsılıyordu ki, zavallı yolcular üst üste yığılıyor ve birbirlerini eziyorlardı. Rüzgâr olmadığında gemiler yol alamıyor, o zaman da açlıktan ölüm ile yüz yüze kalıyorlardı. 

Tayfaların anlattıklarına göre böyle bir gemide ambardaki sıkışıklıktan dolayı ezilerek ölen iki kadın ve bir bebeği denize atmak zorunda kalmışlar. Üçüncü gün iki adam ve bir kadın daha ölmüş. Dördüncü gün on beş kişi ölmüştür. Bazı gemiler ise seyre uygun olmadığı için alabora oluyor; yüzlerce insan Karadeniz’e gömülüyordu. 

Osmanlı sahillerine ulaşanlarda ise yolcuların yarısı yolda ölmüş, Trabzon’a varmadan önce denize atılmışlardı. Gemilerde hastalanan ve ölenleri derhal denize atıyorlardı. Anlatılır ki; böyle bir gemide bir gün ağır bir koku gelir, ancak bir türlü kokunun sebebini bulamazlar. Nihayet birkaç gün sonra bu kokunun bir annenin kucağında yavrusunun cesedinden geldiği anlaşılır. Zavallı anne, yavrusu denize atılacağı için hiçbir şey söylememiştir. Zorla yavrusunun cesedi alınır ve Karadeniz’in soğuk sularına atılır. Ve biçare ana yüreği hemen arkasından kendisini de o ölüm kokan karanlık sulara bırakır. 

Karadeniz'e Binlerce İnsan Gömüldü
Bu ve benzeri şekillerde Osmanlı kıyılarına doğru yol alan gemilerde de binlerce insan ölmüş ve Karadeniz’e gömülmüşlerdir. Bu hadise dolayısı ile Karadeniz kıyısında kalan Abhazlar çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’den balık yiyememişlerdir. Çünkü inanıyorlardı ki o balıklar kardeşlerinin etleriyle beslenmişlerdir ve o balıkları yemeleri demek, kardeşlerinin etlerini yemek denmekti. 

Çaresizliğin, ölümün, açlık ve hastalığın Çerkes halkı için et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parça haline geldiği hiçbir kavramla ifade edilemeyen acı kader, bu zavallıların Osmanlı topraklarında da peşini bırakmadı. Rusya ile anlaşmasını 40-50 bin kişi için düşünen Osmanlı Devleti, gelen yüz binler karşısında çaresiz kalmıştır. Fatura yine bu talihsiz halka çıkmış ve binlerce insan, iskân edileceği yer için daha yola çıkarılamadan açlık ve hastalıktan ölmüştür. 

Trabzon Rus Konsolosu’nun Rus generallerinden Katreçef’e verdiği bir raporda şu bilgiler yer almaktadır:
Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkes geldi. Bunlardan ortalama olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şu ana kadar 19.000’i ölmüştür. Şimdi burada bulunan 63.900 kişiden her gün ortalama 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında ortalama her gün 200 kişi ölmektedir. Trabzon, Varna ve İstanbul’a gönderilen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğü haberini aldım.’

Çerkeslerin Osmanlı kıyılarındaki halini A.Fonvil şöyle anlatıyor: 
Trabzon yakınlarındaki Akçakale’ye çıktığımızda ilk göçmenlerin kışın başında buraya geldiklerini, sayılarının 12 bin olduğunu ve hemen hepsinin salgın hastalıktan ölmüş olduğunu öğrendik. Anadolu kıyılarına gelenlerin sayısı 60 bini bulmuştu. Sadece Akçakale’ye gelenlerin sayısı 15 bine ulaşmıştı. Hiç yiyecekleri yoktu ve Osmanlı hükümetinin sağladığı yardımı saymazsak, hemen hiçbir şey yemeden yaşıyorlardı. Verilen ekmek, ihtiyaçlarının ancak yarısını karşılıyordu. 

Çerkesler bu karmaşık ortamda bile bir düzen tutturmak için uğraşıyordu. Her aile kendisine, birkaç parça yoksul ev eşyasını koyduğu ayrı bir ağaç altı seçmişti. Bütün varlıkları, birkaç küçük tahtadan yapılma elbise sandığı ve içinde birkaç avuç darı bulunan deri torbadan ibaretti. Bazıları ateş için odun kesiyor, bazıları da ağaç dallarından korunağa benzer bir şeyler yapıyorlardı. Genç kadınlar su taşıyor, gece için yosundan ve kuru yapraklardan yatak hazırlıyor ve çocuklarını emziriyorlardı. Gözleri yaşla doluydu.’ 

‘Akçakale’de o kadar çok ölü vardı ki ağıtlar dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Konukseverliklerinden o kadar süre yararlandığım şimdi ise tamamen ayrıldığım bu talihsiz insanların kahredici yoksulluğu yüreğimi sızlatıyordu. Onlar benim dostlarımdı, silah arkadaşlarımdı. Aynı zamanda hepsinin mutlak ölüme mahkûm olduğunu biliyordum ve bu bana çok acı veriyordu. 

Köle Ticareti Had safhaya Ulaştı
Kafkasya’nın bu gururlu insanları içine düştükleri bu durumdan yararlanmak isteyen açgözlüler yüzünden köle ticareti yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu zavalıl insanlar çok ucuz fiyata bazen bir ekmek parasına köle olarak satılıyorlardı. Yüzlerce fırsatçı köle tüccarı, bu işten büyük kârlar elde etmişlerdi. Din ve sevap düşüncesiyle bu göçmenlere sahip çıkan az sayıda hayırsever dışında herkes bu insanlardan faydalanmaya çalışıyordu. Osmanlı şehirlerinde köle ticareti büyük boyutlara ulaşmıştı. Oysa yasalara göre köle ticareti yasaktı.

Çerkes kölelerin fiyatları arzın yüksek oluşu nedeniyle 60-80 rubleye kadar düşmüştü. 11-12 yaşındaki çocuklar se 30-40 rubleye satılıyorlardı. Trabzon’dan İstanbul’a köle nakliye güzergahı kurulmuştu, İngiliz tüccarlar bile köle ticareti yapıyorlardı. Sefalet ve fakirlik yüzünden göçmenler, hiç değilse karınları doyar diye evlatlarını satmak zorunda kalıyordu. Hatta Trabzon’daki Rus Konsolosu bile sanki hiç suçları yokmuş gibi bu durumu eleştiriyordu. 

Tahmini rakamlara göre 1863-1864 arasında 10 binden fazla insan köle olarak satılmıştır. 

Osmanlı'nın Aczi
Bu insanlar bu kadar zor koşullarda iken, hemen akla Anadolu halkı ve Osmanlı Devleti hiç yardım etmedi mi sorusu gelebilir. Gerçekte halk ilk gelenlere elinden gelen her yardımı yapmış, ancak kendisi de çok yoksul olduğu için ve gelenlerin ardı arkası kesilmediği için bir süre sonra hiç yardım edemez hale gelmiştir. Aynı şey Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Beklenen 50 bin kişiye karşın 1.5 milyon insan gelmiştir. Zaten devlet borçlu ve fakir bir haldedir. Bu yüzden Çerkez halkına gerekli yardımı yapamamıştır. Osmanlı Devleti o kadar zayıflamıştır ki, bu insanların iskanı meselesinde dahi Rusya’nın kesin talimatlarına harfiyen uymak zorunda kalmıştır.

Bu yaşananlardan sonra Kafkasya’lıların iskan edilmelerine geçersek, Osmanlı onları birarada tutmamaya özen göstermiştir. Anadolu çok fakir olduğu için bir kısmını Avrupa’daki topraklara yerleştirmiş, kalanları İstanbul çevresine Anadolu’yu ikiye bölecek şekilde Samsun-Hatay hattına, bir kısmını kutsal toprakları korumak için bugünkü Ürdün, Suriye’nin olduğu topraklara yerleştirmiştir. Osmanlı bu iskan işini belli amaçlara yönelik olarak ve planlı bir şekilde yapmıştır. Ancak sürün hastalık ve ölümler bu talihsiz halkı Osmanlı topraklarında da rahat bırakmamıştır. 

Örneğin Çukurova’ya yerleştirilen 74 bin Çerkes’den geriye sadece 4 bin kişi kalmış diğerleri sıtmadan ölmüştür. Sağ kalanlar için sürgün adeta kader haline gelmiş ve sürgün üstüne sürgün edilmişlerdir. Balkanlardan Sürgün: 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonuçları anayurda dönüşün kapılarını kapatırken, sürgün üstüne sürgün kapılarını açmıştı. 1878 Berlin Anlaşması’na, Çerkeslerin Balkanlardan çıkarılması şartını koymuşlar, Osmanlı Devleti de bunu kabul etmişti. Böylece Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler, tekrar sürgün edilerek Anadolu, Suriye ve Ürdün’e gönderdiler. 

Cengiz Demirci

Rus generali Ermolov merhametsizdi. Yaşlı Çeçenleri Dadayurt şehrinin harabe olmuş bölgesine geri gönderecekti. İhtiyar biçâreler, “Fakat biz yaşlıyız, size karşı savaşamayız. Mahzenler de yaşlı kadın ve çocuklar var, lütfen onları serbest bırakın” diye komutandan insani sorumluluğu yerine getirmesi için adeta yalvarıyorlardı. General acımasız bir biçimde kafasını ‘hayır’ diye sallayarak, ‘O çocuklar istikbalde asker olacaklar, kadınlarınız yeni çocuk doğuracaklar ve sizin gibi yaşlılar da onlara savaşmayı öğretecekler” diyor ve daha sonra ağzından korkunç bir emir çıkıyor: “Şehri içindekilerle beraber yok edin”. Ve taş taş üstünde kalmıyor, şehir yerle bir ediliyor.

Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, kadın, erkek ayrımı yapılmadan koca bir şehir mezarlık haline geliyor. Evet, 1995’ten bahsetmiyoruz yıllar öncesinden, 1802’den, büyük bir soykırımdan bahsediyoruz. O gün sadece iki çocuk kurtulabilmişti, onlar da henüz merhamet duygusunu yitirmemiş ve bu kanlı katliama fazla dayanamayan iki Rus askeri tarafından. Bu gün Dadayurt yok artık, Çeçenler, bu katliamları birbirlerine anlatıp, kendi dillerinde yazılara döküp istikbale kayıt düşüyorlardı. İslâm Hattatev 23 yaşın­da çınar gibi bir delikanlı. Sim­siyah saçları ve parlayan koyu yeşil kartal bakışlı gözleriyle Kafkasların geçit vermez heybe­tini andırıyor. Yaklaşık bir saatlik bir görüşmede yeknesak ve ezgi dolu bir ses tonuyla, yağmalanan ülkesi Çeçenistan tarihi hakkında, zaman zaman gözlerimizi yaşartacak suskunluk ve dalgınlığıyla, kendine has aksanıyla İngilizce bize birşeyler anlatmaya çalıştı.

“Yanımda kitaplarım ve ar­şivim yok. Fakat inanın anlattığım herşey gerçek” diye adeta yemin ediyordu. “Rus hükümetinin ger­çekleri değil, benim yıllardır baskı altında tutulan ülkemin gerçek­leri bunlar.” İslâm Hattatev; şu an Hollanda’da yaşayan Çeçenlerden biri. Diğerleri, büyük bir iş adamı, olan Eorz Ali İsmailov ile Aslambek A. Kadiyev Çeçenistan’ın resmî görevlisi olarak gece gündüz cephenin batı yakasında anlama kabiliyetini yitir­miş medeni (!) dünyanın önyargılı davranışını giderebilmek için üç­lü bir grup olarak Paris, Londra, Lahey, Bonn, Brüksel daha birçok me­kanlar arası mekik dokumaktalar. Genç avu­kat İslâm, uluslararâsı hukuk mastırı için 1994’ün Eylül ayında Leiden Üniversitesi’ne başlamıştı. Şimdi burada yapayalnız, Şu anda kaldığı sade bir odanın penceresinden gözü kilometre-lerce uzakta kalmış ülkesinde, doğduğu kö­yünde, yerle bir olmuş Grozni’de geziyor.

Babasının, annesinin ve kız kardeşinin kur­tuluş ümidini sebepler açısından emniyet tel­kin eden dağlara bağlıyor. Kısa bir suskun­luktan sonra değişmeyen bir ses tonuyla, “Ya da ölmüşlerdir” derken, çaresizlik için­de gözlerinden boncuk boncuk yaşlar boşalıyor. “Ruslar bize ‘hayvan’ (vahşi) diye hitap ederler, ‘vahşi ve katiller’ diye. Ben Mos­kova Üniversitesi’nde hukuk okudum ama bu hiçbir şeyi değiştirmez, ben onların gö­zünde hep suçluyum!. Onların gözünde bü­tün Çeçenler vahşidir; çünkü tarih boyunca biz hep biz kalmak istedik. Onlara hiçbir zaman teslim olmayı düşünmedik ve onların nazarında hep suçlu kaldık. Biliyorum, bizi öldürmeye devam edecekler, yok edene ka­dar:”

Çeçen tarihine altın harflerle yazılan şeyhi Mansur’un modern zamana bir yan­sımasını andıran İslam Hattatev anlatmaya devam ediyor: 
Sözde bizim emniyetimiz için “her Çe­çen evde birkaç Rus askeri yerleşecek” dedi Stalin. Her gün sıcacık yemek ve sıcacık ev. Almanlarla savaşmak da yoktu. Ailelerimiz Rus askerlerin her türlü ihtiyacını görüyor­du. Hitler bizim petrolümüzü istiyormuş bu nedenle buraları iyi korumamız gerekiyor­muş. Askerler burada uzun, bir süre kalıcıdır demiş Stalin. Emniyet için.

Fakat 23 Şubat 1944 sabahı her Çe­çen başında bir süngüyle uyandı, ‘kalkın ve yürüyün’ diyerek bütün Çeçen halkını pijamalarıyla yollara döktüler. ‘Sizi hainler doğ­ru Sibirya’ya’ deniliyordu. Karşı gelen kim olursa, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk anında kurşunlanıyordu. Hatta kafileden, sıradan bir adım geride kalanın üzerine kurşunlar boşaltılıyordu. Ölenleri gömmek isteyenleri bile öldürüyorlardı. Yüzbinlerce insan hayvan vagonlarında Sibirya’nın bilinmez yerlerine sürüldü

Özellikle dağlarda korkunç bir dram yaşandı. Operasyon bir hafta sürecekti! Bu Stalin’in kesin emriydi. Fakat askerler işi zamanında bitirememişti. Dağların yüksekle­rinde büyük ve güzel bir göl vardır. İşte o gölde yaklaşık 50.000 Çeçen’i kadın, kız, çoluk çocuk boğdular. Böylece Stalin’in em­rini zamanında yerine getirmiş oldular. Baş­ka bir yerde 1.000’e yakın insan bir araya toplatılarak, topluca yakılmıştır.

Evet bunları belki hiç duyamamışsınızdır. Ben ne lisede, ne de Moskova’da üniversitede bunları duy­dum. Bunlar hiçbir yerde yazılmadı. Fakat her Çeçen’in hafızasında bunlar bir film gibi saklıdır. Düşünebiliyor musunuz, bir halk yaşadığı ülkeden sürülsün, her bir kısmının başka bir bölgeye sürülmesi ve tekrar ya­pılanması ne kadar enerjisini alacaktır o mil­letin.

1957’de Çeçenler sürgünden ülkemize döndüğünde, doğal hakları olan, hiçbir şeyi­ni kolay kolay geri alamamışlar.Bu da başlı başına ayrı bir problem ol­muştur. Çünkü Ruslar bilinçli bir şekilde gelire elverişli yerlerimizi Yahudi ve Ermenile­re vermişler ki, geçmişte olan dostluğumuzu kuramayalım ve etnik gruplar arasında hep problem olsun. Mesela benim babam. Önce Sibirya’ya oradan ‘Kazakistan’a tekrar Çişne’ye geldiğinde, evimiz domuzlara ahır olarakkullanılıyormuş. O tekrar yüksek bir pa­raya oraları satın almış ve şimdi anlatıla­mayacak ne zorluklar yaşamış. Hâlâ ya­şıyor. Dün televizyonda CNN haberlerinde gördüm. Köyümüz bombalanmış, zannede­rim evlerimiz yıkılmıştır.”

Kalkıp cama doğru yürüyor. Dışarıya bakıyor, içindeki dalgalanmaları, bedenine sığamayışı, bir kafese hapsedilen aslanı andırıyor. “Halkımızın yansından çoğu böylece yok oldu. Rus insanıyla bir kavgamız hiç ol­madı bizim. Benim de öyle bir düşüncem yok. Burada Hollanda’da bana yardımcı olan tanıdığım Ruslar var. Çeçenlerin problemi ve anlaşamadığı Rus hükümetidir. Bi­zim hakkımızda sonu gelmeyen yalanları, bilinçli, art niyetli propagandalarıyla dünya­nın gözünde bizi terörist ve mafya ilan etti. Batıyı ve bütün dünyayı da buna inan­dırmayı başardı. Bunda batının ve medya­nın da büyük rolü oldu. Bizim sadece İslâmî kimliğimizi ön plânda tutarak (İslâmî terim­lerle kendisini motive eden askerleri gös­tererek) medya ile dünyaya öyle bir mesaj verdi ki, zaten kafasında İslâm’a karşı belirli bir ön yargısı olan dünyanın, bizi de ka­fasındaki o çerçevede bir yere oturttu. Bu da zaten Rusya’nın ve bazı güçlerin he­defiydi. Bunda da belirli ölçüde başarılı oldular. “Ateş olmayan yerden duman tüt­mez” denildi. Böylece dünya ile birlikte siz de bu tuzağa düştünüz.

Dünya bir kez daha akl-ı selimle dü­şünmeyi bir kenara itti ve ön yargılı davran­dı. Bir soykırıma böylece ortak oldu. Hâlbuki bizim yaptığımız şeylerle Rus politikacı­larının yaptığı şeyleri yan yana koyup bir kıyas edebilirseniz, halkımızın direnişindeki masumiyetini bütün çıplaklığıyla görebilirsiniz. Fakat dünya bir kere daha çok geç kaldı.”

Duvarda kendi eliyle çizdiği ve derin bir özlemi hatırlatan bir resim. Kafkas sıra dağları ve dağların arkasından doğan, belli ki arzu ettiği hürriyet güneşi. Dolap ve bir çalışma masası ve kitapları. Caddeye bakan çıkıntılı bölmede secde yeri üzerine katlanmış dede yadigârı seccadesi Avrupa’nın bu en medenî ülkesinde sesini ve derdini kim­seye duyuramamanın bir ezikliği içinde tek sığınağıydı.

Üniversiteye yakın üç katlı bir binada mütevazı bir oda. İslâm, temiz ve titiz. Asil bir aileden geliyor belli. 
“Ailem asırlardır ülkemizi yöneten do­kuz boydan birini oluşturuyor. Bayrağımızdaki dokuz yıldız, dokuz boyu temsil eder. Yüz yıllardır ülkemiz bu dokuz boydan se­çilen meclisle yönetilir. Çeçenler hiçbir za­man isteyerek başka bir milletin bağım­sızlığı altına girmemiştir. Bu nedenle meclis­ten çıkacak bir kararla bütün Çeçenler silah­la ülkesini savunmaya geçer. Hakkımıza te­cavüz edilmediği sürece kimseye savaş ilan etmiş değiliz. Babalarımız hiçbir zaman sa­vaş taraftan olmadı. Fakat şimdi inanıyo­rum ki, eğer babam hayatta ise kesinlikle ülkesi için savaşıyordur. Ben de ülkemde ol­saydım şimdi elimde bu kalem yerine silah olurdu.

Ben Çişne’de doğdum. Grozni’ye ya­kın bir köy. Yüzyıllardır ülkemize başkentlik yapmış ipek yolu üzerinde zengin bir kültür ve ticaret merkezi idi. Yahudi, Ermeni, As­yalı ve Kafkasyalı birçok ırk beraberce ya­şıyorduk. Kafkasların hep koruyucusu ol­duk. Timur’u bile Çişne’yi yağmaladığı hal­de durdurmayı başardık.” (1369-1404)

Kuzey Kafkasya, Karadeniz ile Hazar denizi arası, yedi cumhuriyetçik ve en az 40 çeşit milletten oluşuyor. Karaçaylar, Kadarbeybalkarlar, Abhazya, Acarlar, Çeçen, İnguş, Osetya, Dağıstan ve daha değişik grup­lar. Uzun süreli savaş ve yağmalamalara ve “parçala, böl, yut” taktiğiyle tarihte bilin­meyen soykırımlarla nihayet 1864’te bu bölge Ruslar’ın eline geçer. Direnme 1550’lerde başlar. O zamanlar güçlü bir devlet olan Kırım Hanlığı Ruslar’ın saldırısını önler. Daha sonra 18.
yüzyılda Ruslar tekrar saldırır. Nihayet 1783’te Kırım Hanlığı’nın düşmesiyle zorunlu bağımlılık başlar. 1835’ten 1859’a kadar işgalci Ruslara kar­şı Çeçenler tarihe destan olacak direniş­leriyle Kafkaslara Şeyh Şamil’in destanını yazarlar. 1877’de Çeçenler yine kitle halin­de direnişe geçerler ve yine soykırım, hara­be şehirler ve toplama kamplarında çile çe­kerler.

1917 ihtilalinde de Rus taktiği aynı idi. Kafkas halkı yine plânlı bir şekilde sarıldı. Halkların özerk yönetimi ellerinden alındı. Yeniden sunî sınırlar çizildi ve böylece halk­lar arasında iç savaşlar oluşturuldu. Sonuçta Stalin’in emriyle bilinmeyen yönlere sür­günler ve bilinmeyen yerlerde soykırımlar yapıldı. Şimdilerde komünizmin çökmesiyle Çeçenler’de yeşeren ümit, kafkasları bütü­nüyle sarmış durumda. İslâm: “Rusların bizi devamlı yönet­meye kalkması beni hiç şaşırtmıyor.

Çeçenistan’ın bereketli ve zengin topraklan var. Ruslar, gelip Çişne’nin yanına yerleştiler, Grozni’ye. Tabii ki, bu bir tehditti.
Çeçen olmayan bazı aileleri oraya yerleştirmeyi ba­şardılar. Zamanla Çişne’nin önemini azalt­tılar. Sonraki yıllarda çeşitli entrikalarla Grozni yeni başkentimiz oldu.

Bakın size bir şeyi daha açıklayayım: Burada da sık sık karşılaşıyorum, bizi mafya olarak biliyorlar. Rus hükümeti bu elbiseyi bize dünyakamuoyunun önünde güzel giy­dirmiş. İşin aslı şudur: Biz birbirimize tutkun bir milletiz, 1957 sürgün dönüşünden sonra çok ciddi çalıştık, gençlerimizi hep okuttuk, ticaretle çok ciddi şekilde İlgilendik,kısacası yeniden yapılandık ve bu yönümüzle Rus­ya’ya yakın zamana kadar ekonomik açıdan birçok katkıda bulunduk. Bunu bütün dünya biliyor.

Ben Moskova’da hem okuyor hem de birçok ticarî işin avukatlığını yapıyordum. Rusya’nın dünyaya açılan kollarıydık adeta. Bu gelişmeden rahatsız olan Rusya, bizi karalamak için karanlık bir senaryo üretti. Sahip olduğumuz zenginliği elimizden al­mak için bizi mafya ilan etti. Bırakın mafyayı, kötü alışkanlıklarla uzaktan yakından bir alâkamız bile yok. Ben liseyi Çişne’de okudum, üniversiteyi Moskova’da. Tama­men komünizm ahlakıyla donatılmış bir eği­tim sisteminde yetiştik. Fakat hafta son­larında, tatillerde bizim evimiz, bir okul olurdu.

Tarihimizi, kültürümüzü yaşayan kay­naklardan yaşlılarımızdan alırdık. Annelerimiz çocukların eğitimiyle, edepli yetişmesiyle çok yakından ilgilenir. Tatlı bir disiplinimiz vardır. Buna paralel sosyal birkontrol.

“Türkiye’den fazla bir şey bekleyeme­yiz, evet halk herşeyi ile bizim yanımızda, bunu buradaki Türklerde de görüyorum, fakat dünyada belirli güçler var. Bu sebeple gönlüm çok şey arzu etse bile Türkiye’nin dikkatli davranmasında yarar var. Ümit edi­yorum ki, Türkiye’nin ileriye yönelik plânları vardır. Bizim de zaten diğer Türk cumhuriyetlerinden ve İslâm devletlerinden fazla bir beklentimiz yok. Gözlerimiz ve kalbimiz Türkiye’de.
Buğra Büyük

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı