Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına dönüşebilmiş değildir.

İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.

1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.

Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu, sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.

Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece 1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış, yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır. Ayrıca sürülenlerin toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.

Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1) Hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır. Sürgün sürecinde Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in tanıklığı şöyledir: 

"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." (2) Rus makamları sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (3) Yurtlarından edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır. Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4) Sürülenler bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi. 

1943-1944 Sürgünü 

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.

Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar, anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin, bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır? Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay mümkün olamamaktadır. Uluslararası hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir. 

Bir milletin yok ediliş fermanı 

1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.

23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü. Aynı şekilde 2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri de sürgün edilen halklar arasındaydı.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Her aileye 20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5) Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6) 

Haybah katliamı 

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı buna bir örnektir.

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır: 
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti: -Ogon! (Ateeş!)

...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7) Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.

Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı. 

Kırım ve Ahıskalıların sürgünü

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı. 

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.

Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi. 

Karaçay-Balkarların Sürgünü 

2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı. 

Avrupa'nın göbeğindeki vahşet

Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar, Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. 

Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. 

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır: 

-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler. (8) 

Sürgünün devam eden kötü sonuçları 

Kafkasya'nın kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve 1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı. 1864'te sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.

Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir karşılık bulamamış olması anlamlıdır.

Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır. Çeçenistan'da 1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir. Rusya'nın emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır. 

(1) "Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons. 
(2) age.
(3) Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty Affairs, Vol.1, No:2.
(5) Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992. Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax (Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in "Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.

Türk hükümeti Kuzey Kafkasya göçmenlerini karşılamak üzere şu limanlan açmıştı: Trabzon, Samsun, Sinop, Akçakoca, Mudanya, Çanakkale, Gelibolu, Selanik, Köstence, Varna ve İstanbul. İstanbul limanı, sadece transit geçiş noktası olarak görev yapıyordu, çünkü 1865 yılında Türk hükümeti Çerkeslerin başkente girişini yasaklamıştı. Çerkes muhacirlerin buraya gelişlerinde, mutlaka, İstanbul'da ikamet edecekleri süreyi belirten bir özel izin belgesine sahip olmaları gerekiyordu.

Trabzon çevresinde büyük bir muhacir kampı oluşturulmuştu. Nisan 1864'te buraya 18 bin Çerkes taşıyan 34 tekne yanaştı. Zaten o sırada limanda 20 bin muhacir bulunuyordu. Bu durum üzerine Vali Emin Paşa, sadece 6 bin Çerkes'e kıyıya inme izni verince izdiham yaşanmış ve 100 kadar insan ezilerek ölmüştü. Buna rağmen, yeni gelen teknelerin çoğunda belirlenen sınırın iki misli yolcu vardı. Bu yüzden yolda yer darlığından havasız kalarak ya da ezilerek 134 kişi ölmüştü.1864 Mayıs ayında 27 bin kişi daha Trabzon'a geldi.

Sürgün edilenlerin yabancı topraklarda düştüğü zor duruma değinen Vsemirnuy Puteşesntvennik Gazetesi 1871 yılında şunları yazıyor.”Bir yıl içinde göçmenlerin üçte ikisi öldü. Batum yakınlarına yerleşen 22.000 göçmenden sadece 7.000 kişi kaldı.Samsun civarına yerleşen 30.000 kişiden 1.800 kişi kaldı.Binlerce insan ölüyor, çocuklara gelince bu zavallılar mal gibi satılıyorlar.Gençler hizmet için orduya giriyor.”

Çarlığın propogandacılarından Y. Drozdov da şöyle yazıyor:”Yolda gözümüzün önünde arz eden sarsıcı manzara şöyleydi:Oraya buraya dağılmış ve köpekler tarafından parçalanmış, yarı yenmiş çocuk, kadın ve yaşlı cesetleri…Açlıktan ve hastalıktan tükenmiş, zayıflıktan bacaklarını zor kaldıran, bitkinlikten düşen ve aç köpeklere canlı canlı yem olan göçmenler

Bu ölçülerde ve böyle sefalete insanlık nadiren şahit olmuştur.Ama bu savaşı vahşiler üzerinde etkili olmak onları ulaşılmaz dağlık kovuklarından çıkarmak ancak dehşet salmakla mümkündü”.

Bu sırada ortaya çıkan tifo ve suçiçeği nedeniyle muhacirler arasında ölüm oranı çok yükselmişti. Trabzon'daki Rus konsolosu, 1864 yılında gönderdiği raporda, sürgünün başında Trabzon ve civarına 247 bin canın ulaştığını, ancak 19 bininin öldüğünü, günde ortalama 180–250 kişinin ölmekte olduğunu, şimdilerde ise 63 bin 290 kişinin kaldığını bildiriyordu. Trabzon'a ulaşabilenler kara yoluyla Samsun ya da Erzincan'a yönlendiriliyorlardı.

Aşağıda verilen sayılar göç eden dağlıların ölüm oranını yansıtan sayısız göstergeyi ispatlayan örneklerdir: 1864 yılında Trabzon'a gelen bir gemideki 600 yolcudan sadece 370 kişi canlıydı. Trabzon’dakinden sonra göçmenlerin toplandığı ikinci büyük kamp olan Samsun'da (10 bin kişilik) tifo salgını sırasında ölüm vakası günde 200 kişiye kadar yükselmişti. Alman gazetesi Allgemeine Zeitung'te şunlar yazılıyordu: "Ölümler, sadece Çerkesler arasında değil, yerli halk arasında da duyulmamış boyutlardaydı ve 50 000'e yakın ceset gömülmüştü."1864 yılında Kıbrıs'a yanaşan gemide, "2 700 kişiden sadece l344'ü karaya inmişti, kalanı ise ya ölmüştü ya da geminin içinde ölmek üzereydi... Her gün, kırk elli yolcu ölüyordu; karaya çıkışların dördüncü gününde bile bu böyleydi.

Adolf Berje de şunları yazıyor: "... 1864 yılında Transkafkasya'dan, İstanbul üzerinden Yunanistan'a, oradan da İtalya'ya gittim. Batı Kafkasya'da savaş yeni sona ermişti ve Dağlıların Türkiye'ye göç ettiği en yoğun dönemdi. Anadolu kıyılarını izlerken onlara çoğunlukla açık denizde rastladım. Batum'da ve Trabzon'da acıklı durumlarına tanık oldum. Aynı yılın kasım ayında Avrupa'dan dönüş yolunda onları Rusçuk'ta ve Silistre'de öncekiyle karşılaştırılamayacak derecede kötü durumda buldum. Fakat Novorossiysk koyunda Dağlıların bende bıraktığı izlenimi hiçbir zaman unutmayacağım. Burada, kıyıda yaklaşık 17 bin kişi toplanmıştı. Yılın bu geç, havanın bozuk ve soğuk zamanında yaşamlarını sürdürecek temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum olmaları, yayılan tifo ve çiçek salgını durumlarını iyice umutsuz kılıyordu. Gerçekten şu manzarayla kimin yüreği parçalanmaz ki; açık havada, ıslak toprakta iki yavrusuyla paçavralar içinde yatan genç bir Çerkes kadını... Yavrularından biri ölüm öncesi titremelerle yaşamla mücadele ediyor, diğeri de artık son nefesini vermiş annesinin katılaşmış göğsünde açlığını gidermeye çalışıyor. Böyle sahnelere sık rastlanıyordu. Bütün bunlar dini fanatizmin ve Dağlıların, Osmanlı ajanlarının parlak renklerle tasvir ettikleri, onları Türkiye'de bekleyen geleceğe sarsılmaz inançlarının kaçınılmaz sonuçlarıydı..."

Çerkesler, varış limanlarındaki kamplarda bir süre tutulduktan sonra yerleştirilmek üzere iç vilayetlere yönlendiriliyorlardı. Daha önce üzerinde durulduğu gibi, padişah hükümeti, yerleştirilecekleri yerlerin seçiminde stratejik düşüncelerle hareket ediyordu. Hıristiyanların yaşadığı vilayetlerde, Müslüman öğenin güçlendirilmesi ve çoğaltılması; savaşkan Çerkeslerin, egemenlik altındaki ulusların, öncelikle de Hıristiyan olanların, kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında kullanılması ve merkezî iradenin güçsüz ve padişah hükmü ancak temsili kaldığı için doğuştan yerli Müslüman halkın sürekli ihtilaf içinde olduğu yerlere Çerkeslerin yerleştirilmesi amaçlanıyordu. Avrupa'daki topraklar (Balkanlar), Ermeni vilayetleri Mezopotamya ve Ortadoğu'nun bir kısmı böylesi bölgelerden sayılıyordu. Bununla birlikte, Çerkeslerin Anadolu'da iskânı sırasında Türk hükümetinin bir başka duruma daha hâkim olması gerekiyordu:

Muhacirleri sık bir hat içinde ve yoğun olarak yerleştirmemek.

Bu, Çerkeslerin kendi aralarında dayanışma sağlayarak bir dirence yol açabilirdi. Bu nedenle Çerkesler adeta serpiştirilerek yerleştirildi.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçürtülmesiyle birlikte, Türk hükümetinin karşısına, imparatorluğun ağır malî şartları içinde bir de muhacirlerin geçimlerini temin etme sorunu çıkmış oldu. Bu sorun, daha 1852 yılında İstanbul'a gelen 47 dağlının, Türk hükümetine kendilerine parasal yardım yapılması için müracaat ettikleri sırada Babıâli'nin görüşme gündeminde yer almıştı.28 Ekim 1852 yılında (14 Muharrem 1269) Babıâli'den çıkan kararda, özellikle, "Bize gelen Çerkes muhacirler parasal yardım dileğinde bulunmaktalar. Ancak, gelmekte olan başka muhacirler için örnek teşkil eden bu yöntem hazine için ağır bir külfet getirecektir. Böyle bir tasarruftan kaçınmak şarttır. Bu nedenle gelenlere devlet mülkü (miri arazi)den boş toprak tahsis ederek, evlerini inşa etmelerine ve menkul mallar edinmelerine, meselâ 4–5 yıllığına kendilerini her türlü vergiden muaf tutarak yardımcı olmalı. Böylece hem onların maddî ihtiyaçları karşılanacak hem de boş topraklar ihya edilecektir" denmekteydi. Babıâli’nin aldığı bu karar, Çerkes muhacirlerin iskânında temel alınan siyaset oldu. Babıâli’nin kararı uyarınca Çerkes muhacirler, on yıl süreyle askerî yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; kendilerine ev ya da inşaatının bedeli, aile başına da iki öküz verildi. Ayrıca, göçmenlerin Hıristiyan köylerinde meskûn kişilerin evlerine yerleştirildikleri, yanlarına yerleştirildikleri ailelerin ise muhacirlerle meşgul olmaya, evlerini bedava inşa etmeye, ailelerinin bakımını ve taşınmalarını kendi ceplerinden sağlamaya zorlandıkları sık sık görülmekteydi.

Türk hükümeti, Çerkes iskânını düzenlemek üzere üç komisyon kurdu: Balkanlar, Küçük Asya ve Ortadoğu ülkeleri iskân komisyonları.

Kafkasyalı muhacirlerin Balkanlara yerleştirilmesi işiyle Çerkes kökenli Nusret Paşa'nın öncülüğündeki bir komisyon ilgileniyordu. Onun çabaları ve becerikli yönetimi sayesinde Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi çok kısa süre içinde ve önemli bir kayıp olmaksızın gerçekleştirildi. Çerkesler Trabzon'dan Bulgaristan'daki limanlara ulaşıyor (özellikle de Varna'ya), buradan da yerleşmeleri gereken yerlere gidiyorlardı. Varna'ya 1864 Aralık ayı başında 7 bin, Aralık sonunda da 7 bin 400 Çerkes daha geldi. Göçleri sırasında herhangi bir ölüm vakası tespit edilmedi.

Kuzey Kafkasya Müslümanları, Balkanlarda Dobruca bölgesinin kuzeyine ve merkezine, Tulca, Babadağ, Boğazköy (Çernavoda), Köstence şehirlerinin civarıyla Varna yakınlarına, Tuna, Rusçuk, Nikopolis, Vidin, Silistre, Kolarovgrad şehirleriyle, Sofya ve Niş çevresine yerleştirilmişlerdi. Çerkesler, Makedonya ve Trakya'daki Selanik, Larissa ve Serez'e yerleştirildiler. Bunların dışında, Çerkesler ayrıca Kosova ve Filibe ovalarına da yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki vilayetlerine yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar, Kemal Karpat'a göre, genel olarak 12 bin aile, İzzet Aydemir'e göre ise, 200 ile 400 bin kişilik 50 bin aileydi. Osmanlı’nın resmî istatistik kayıtlarında ise, Bulgaristan ve Sırbistan sınırına yerleştirilenlerin, 200 bin kişiden oluşan 70 bin aile olduğu belirtilmektedir.

Kafkas göçmenlerinin büyük bir bölümü Küçük Asya, Anadolu'nun batısı ve ortasına yerleştirilmişti. Mc Carthy'nin de teyit ettiği gibi, aslında Çerkesler Anadolu'nun her tarafına yerleştirilmişlerdi. Hâlbuki 1877–78 Rus-Türk Savaşı öncesinde Osmanlı makamları, Rus hükümeti ile yapılan anlaşma gereğince, Çerkesleri Rus sınırı yakınlarına ve Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere iskân etmiyordu. Tek istisna, 1866–67 yıllarında Osetlerin (15 aile–350 kişi) Sarıkamış'a ve önemsiz sayıda Çeçen'in Kars ve Erzurum'a yerleştirilmesiydi. Türk yazarı A. Saydam’ın da vurguladığı gibi, "Elimizde bulunan dönemin belge ve gazetelerinden edindiğimiz kanaat göçmenlerin gönderilmediği tek bir vilayet kalmadığıdır. Bir tek Kudüs, Basra, İşkodra, Hersek, Yemen ve Hicaz'a gönderildikleri söylenemez. Bu vilayetlerin dışında kalan yerlere değişik sayıda muhacir gönderilmişti".

Çerkesler Anadolu'da Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı ve Bursa'ya gönderilmişlerdi. Kafkasya'nın farklı Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilişleri etnik açıdan ele alındığında ortaya çıkan tablo şöyledir:

Abazalar
Samsun, Tokat, Sinop, Balıkesir
Şapsuglar
Samsun, Balıkesir, Bolu, Aydın, Sakarya
Ubıhlar
Balıkesir, Bolu, Sakarya, Samsun
Biceduhlar
Çanakkale (Biga)
Natuhaylar
Kayseri
Temirgoyevler
Bolu (Düzce)
Kabardinler
Kayseri, Tokat, Sivas
Beslenevler
Çorum, Amasya
Mahoşevler
Samsun (Alaçam)

1866 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 4 bin 989 Çeçen aileden bin 200'ü Res-ul Ayn'a gönderilmiş, geriye kalanı ise aşağıda gösterildiği gibi yerleştirilmişlerdi

Sivas çevresine(Şarkışla, Aziziye, Elbistan bölgelerine), 47 aile
Amasya bölgesine, 25 aile
Halep, Çardak (Habur) bölgelerine, 90 aile
Adana bölgesine, 46 aile
Erzurum ve Muş bölgelerine, 14 aile
Hınıs bölgesine, 24 aile
Kars bölgesine, 47 aile

Çerkeslerin bir kısmı da Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam vilayetlerine ve 1868'de ilk Çerkes grubunun geldiği Ürdün’e yerleştirilmişlerdi. Göçmenlerin en kalabalık kısmı Şapsuglar, Kabartaylar, Abazalar ve Biceduhlardan oluşuyordu. Göçmenler, Ürdün'e Beyrut üzerinden deniz yoluyla ya da Halep ve Şam üzerinden kara yoluyla ulaşıyorlar, Amman'a 50 km uzaklıkta olan Ceraş haricinde, Amman'ın 12–15 km yakınlarındaki her yere yerleşiyorlardı. Çerkeslerin Ürdün'de kavimlerine göre yerleştirilmeleri şöyleydi:

Amman
Şapsuglar, Kabardinler, Abazalar
Bade Şehir
Şapsuglar, Biceduhlar, Abazalar
Sveley
Kabardinler
Ceraş
Kabardinler
Ruseyfa
Kabardinler
Zagra
Kabardinler (1902–05 göçünde)
Naur
Abazalar, Biceduhlar

Çerkeslerin Ürdün ve Suriye'ye yerleştirilmelerinin özel nedeni, padişah hükümetinin muhacirleri Bedevi kavimlerine karşı kullanmaya eğilimli olmasıydı. Çerkeslerin, resmen hazineye ait görünen ama aslında Bedevilerin olan topraklara yerleştirilmeleri, iki halk arasında düşmanlığın anında kıvılcımlanmasına neden olmuştu. Çerkeslerin, padişah toprağını göçebe Bedevilerin akınlarından korumaları için kentlerin etrafında halka oluşturacak biçimde iskân edilmelerinin nedeni buydu. Aynı amaçla, sonraları Şam-Hicaz demiryolu boyunca da Çerkes yerleşimleri ortaya çıktı.

1867'den itibaren bir Kuzey Kafkas kavmi daha Türkiye'ye göçe koyuldu: Abazalar. Nisan 1867'de Türk hükümeti 4 bin Abaza ailesinin göç etmesine izin verdi. Abazalar Trabzon, Sinop, Samsun limanlarına getiriliyor, oradan da İzmit, Mudanya, İzmir, Mersin, Samsun, Silifke ve İskenderun üzerinden Kocaeli, Viranşehir, Karahisar, Kütahya, Manisa, Denizli, Niğde, Maraş, Kayseri, Erzincan, Maden, Konya, Burdur ve Urfa'ya doğru yönlendiriliyorlardı. Abazalar’ın bir bölümü, bin 32 kişi, Bulgaristan'da iskâna tâbi tutulmuşlardı.1867 yılında göç etmiş Abazaların sayısı genel olarak 10 bin 865 kişidir. Abazaların, Türklerin kışkırtması ile başlattıkları ancak başarısız olan isyanlarından sonra topluca (200 bin kişi) Türkiye'ye sürülmeleri ise 1878'de olmuştur. Ş.D. İnal-İpa'nın da belirttiği gibi, "muhacirlerin sürülmesinin ardından, bir tek Megreli sınırında Samurzakan Abazaları ile biraz Abzuy ve Bzıb kalmıştı".

Böylece, 1857–66 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Çerkeslerden 200 ile 400 bini Balkanlara, l milyonu Anadolu'ya, 25 bini Suriye ve Ürdün'e, 10 bin kadarı da (aslında Cihetler, biraz da Ubıh) Kıbrıs'a yerleştirilmişlerdi.

Türk hükümetinin Kuzey Kafkasyalıları iskân planları Hıristiyan tebaa arasında kuşkuyla karşılanıyordu. Rusya'nın Edirne konsolosunun 12 Aralık 1860'taki raporunda, vilayete Kafkas muhacirlerin gelmesinin "yerli Hıristiyanlar arasında çok olumsuz bir izlenim yarattığını" belirtmesi buna bir örnektir. Konsolos, "Akıl mantık kalmadı" diye yazıyor, "iş geldi Rusya’ya karşı mesnetsiz, kötü niyetli suçlamalara dayandı: Bir yandan, ülkede sönmekte olan Müslüman halk yerleşimini desteklemek ve Türkiye'yi taze bir orduyla donatmak, diğer yandan da Bulgarlara Rusya'ya göçmeleri için davet çıkarırcasına dalkavukluk ederek Hıristiyanlığı zayıflatmak".

Yunanistan'ın Epir bölgesine bin Çerkes ailesinin iskân edilmesinin olumsuz sonuçlarına yöredeki Rus konsolosu şöyle işaret ediyordu: "Epir'de tamamen Hıristiyan nüfus meskûndur. Buradaki dağlıların arasına çok sayıda Müslümanın sokulması çok kötü bir etki uyandıracak ve akıllara durgunluk verecek sonuçları olacaktır."

Endişe artıyordu; çünkü gelen muhacirler silahlıydı, yerel Türk makamlarının göz yummasıyla da, Hıristiyanların diledikleri saldırı nesnesi olduklarını farkediyor, çapulculuk ve yağmalamaya girişiyorlardı. Varna'daki Rus konsolosu, bir grup muhacirin yerine ulaştığını bildirirken, "En kaygı verici olan gelen Çerkeslerin tutumu. Salınmış oldukları her yerden yağma ve zorbalık öyküleri duyuluyor. Gerçi Hıristiyanlar adet olduğu üzere Türklerden daha çok çekiyor ama onlara da aman vermiyorlar" diyordu. Trabzon’daki Rus konsolosu, yerel makamların muhacirler karşısındaki iradesizliğini, "Çerkeslerin üzerinde hiçbir yaptırım yok ve yerel makamlar onlardan korkuyor" cümlesiyle ifade ediyordu. Bölgeye ulaşan çok sayıda silahlı Çerkes'in, iskânlarına ayrılan yerin garnizonunun yetkisine tecavüz ettiği, Lamaka'daki gibi olaylar da oluyordu.

Kuzey Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na göç öyküsünde 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nın ve ardından gelen 1878'deki Berlin Konferansı'nın anlamı büyüktür. Bu konferansta padişah hükümeti, Rusya'nın baskısıyla, daha önce Balkanlara yerleştirdiği Çerkeslerin yerini değiştirmek ve imparatorluğun iç bölgelerine, Anadolu'ya ve Yakın Doğu'ya çekmek zorunda kalmıştı. Çerkesler de, bir kitlesel içgöç dönemi olarak tanımlanabilecek olan 1879'u "Göç Yılı" olarak kabul etmektedirler.

1876'da Bulgaristan'da Türklere karşı, Türk orduları tarafından, oraya yerleştirilen Çerkeslerin de etkin desteğiyle, anında bastırılan bir isyan patlamıştı. Çerkesler, Dranov yakınlarında, Hariton isyanının başını çeken büyükçe bir Bulgar birliğini yok etmişlerdi. Tüm Hıristiyanlara karşı düşmanlıkla dolu Çerkesler, koca koca köyleri kılıçtan geçirerek başkaldırı odaklarını acımasızca eziyorlardı. "Filibe sancağında Çerkesler ve başıbozuklar (Türkiye'nin düzensiz sipahi orduları) tarafından birkaç gün içinde 15 000 kişi kılıçtan geçirilmişti; öldürmelere eziyetler ve her türde kirletme eşlik ediyordu."

Babıâli'nin, savaşkan ve kapalı bir topluluk olarak yaşayan Kuzey Kafkasyalılarla Balkanların demografik yapısını değiştirerek, Slav halklarının kurtuluş hareketlerini ezmek üzere tıkır tıkır işleyen bir düzenek kurma girişiminden zaten rahatsızdan Rus hükümeti, Çerkeslerin Balkanlar'dan uzaklaştırılması için bir bahane arıyordu. Filibe katliamı bu fırsatı yarattı. 18 Aralık 1876'da, İstanbul Konferansı'nın beşinci oturumunda Osmanlı imparatorluğu nezdindeki Rus sefiri Çerkeslerin Balkanlardan uzaklaştırılmasını resmen talep etti. İstanbul Konferansı tavsiye kararlarının dördüncü maddesinde, "Çerkeslerin Bulgaristan'da ikamet etmeleri men edilmektedir, daha önce yerleştirilen Çerkesler de Asya'daki vilayetlere gönderilmelidir" deniyordu.

1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu muzaffer tarafın şartlarını kabul etmek ve Kuzey Kafkasyalıların Balkanlardan çekilmesi konusundaki isteğini yerine getirmek zorundaydı.

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Çerkesler Balkanlardan sürülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamit, anılarında Çerkeslerin Balkanlardan sürülmesi hakkında şunları yazıyordu: "Ben dindaşımız olan bu muhacirlerin iskânı ve müdafaası için elimden gelen herşeyi yaptım. İstanbul'dan Halep'e muhacir yerleşimleri kurdum. Onların yerleştirilmeleri için yapılan masrafların çoğunu feragatle kendi cebimden ödedim."

Balkanlardan sürülen Çerkesler Edirne, Selanik ve Kosova vilayetine geliyorlardı. Edirne sürülenlerin toplama merkezine dönüşürken, Selanik limanından Anadolu limanlarına ve Suriye'ye gönderiliyorlardı. 1879 yılı Mayıs ayında Edirne'de 41 bin 38 kişi birikmişti. Bunlardan 176'sı Romanya'dan, 4 bin 352'si Bulgaristan'dan, 26 bin 613 kişi de Batı Rumeli'den geliyordu.

18 Nisan 1879'da Babıâli, imparatorluğun Asya vilayetlerinin valilerine, Çerkeslerin Balkanlara geri dönmesine engel olunmasını yazılı olarak bildirdi ve bir nota ile bu uygulamasını büyük devletlere duyurdu.

Balkanlardan nakledilen Çerkeslerin sayısı genel olarak 300 bin kişiydi. Bunlar aşağıdaki vilayetlere ve bölgelere yerleştirilmişlerdi

Aile Sayısı İnsan Sayısı Yerleşim Yeri
10000 50000 Halep, Deyr-Zor
5000 25000 Şam Vilayeti
5000 25000 Adana Vilayeti
2000 10000 Konya Vilayeti
2000 10000 Kıbrıs
1000 5000 Kastamonu
1000 5000 Ankara Vilayeti
900 4500 Samsun ve Amasya
100 500 Cezayir

Balkanlardan göçen Çerkesler, bu yerlerin dışında ayrıca Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirilmişlerdi. Berlin Antlaşması'nın 61’nci maddesi uyarınca padişah hükümetinin Ermenileri Çerkes ve Kürt saldırılarından koruma yükümlülüğü olmasına rağmen, Ermeni vilayetlerindeki Çerkes sayısını arttıran bu son uygulama, Ermeni nüfus ve Patrikhanenin şiddetli protestosuna yol açmıştı. Bunun üzerine, 1879 Ocak ayında 40 bin Çerkes Diyarbakır üzerinden Res-ul Ayn'a gönderildi. Bu ailelerden 4 bin ile 5 bini Türk hükümeti tarafından Diyarbakır vilayetine yerleştirilmişti. Bu nedenle, Diyarbakır Ermeni Piskoposu İngiliz konsolosu ile buluştu ve ondan bu kararın geri alınması için uğraşmasını rica etti. Adapazarı’ndaki Ermeni ve Rum cemaatlerinin temsilcileri, kente 40 bin Çerkes'in yerleştirilmesinin önünün alınması için, Haziran 1879'da İstanbul'daki İngiliz Elçisi Layard'a müracaat etmişlerdi. Gene o sıralarda Muş'a 4 bin Kuzey Kafkasyalının yerleştirilmesini protesto etmek için Ermeni Patriği Nerses de Layard'a başvurmuştu.

Balkanlardan Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere nakledilen Çerkeslerden Oset ve Çeçen olanlar Hınıs ovasına ve Varto kazasına, Çerkesler ise Malazgirt, Bulanık, Ahlat ve (Van'a bağlı) Adilcevaz kazalarına ve Bitlis'e bağlı Genç'e yerleştirilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Kuzey Kafkasya'dan gruplar halinde gelen yeni muhacirlerin hemen hemen hepsi Ermenilerin yaşadığı vilayetlere, öncelikle de Muş'a ve Muş sancağına yerleştirilmişti. Erzurum’daki Rus konsolosunun verdiği bilgiye göre: "Bütün Kafkasya kökenlilerin Erzurum vilayetinden gönderilmeleri konusundaki ısrarlı taleplerime hazırcevapla ve vaatle karşılık veriliyor ancak herhangi bir önlem alınmıyor; hatta valilerin onların bu bölgeye taşınmasına vesayet ettiklerini bile söyleyebilirim."

Aşağıda 1857–66 ve 1879 yılındaki göçlerinden sonra Kuzey Kafkasyalıların Küçük Asya'da yerleştirilmelerine ilişkin tablo verilmektedir

Bölge Sayı
Kars 500
Ankara 60000
Bitlis 2500
Konya 12000
Muş 2500
Bolu 32000
Erzurum 3000
Antakya 1500
Mardin 1000
Afyon 5000
Gümüşhane 1000
Eskişehir 14000
Gaziantep 17000
Sakarya 35000
Sivas 49000
Kütahya 3000
Samsun 60000
Bilecik 1000
Amasya 6000
Kocaeli 15000
Tokat 33000
Burdur 10000
Hatay 1500
İstanbu l100 000
Adana 13000
Denizli 1500
Kayseri 35000
Balıkesir 35000
Sinop 10000
Manisa 2000
Çorum 16000
Aydın 9000
Yozgat 7000
Çanakkale10000
Mersin 1000
İzmir 30000
Kırşehir 2000
Kastamonu50000

Karadeniz kıyılarına yerleştirilen Çerkeslerin sayısının Osmanlı İmparatorluğu verilerinde Lazlar ve Müslümanlaşmış Mingreller (Gürcüler) de dahil edildiği için abartılı olması sık karşılaşılan bir durumdu. Bu iki halkın yaşam tarzı birbirine benzediği için Karadeniz'in Anadolu sahiline yerleştirilen Çerkeslerin bir kısmı Lazlarla karıştırılmıştı. 1881'de Lazların sayısı 200 bin kişiydi. Lazların esas bölümü, nüfusun yüzde 11’ini oluşturdukları Trabzon vilayetinde yaşamaktaydı.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçü sonraki yıllarda da sürdü ve 1917'ye dek devam etti. Kuzey Kafkasya Müslümanları fazla büyük olmayan gruplar halinde ya da 20–30 evlik küçük partiler halinde Türkiye'ye geçiş yapıyorlardı. Türkiye'nin görevlendirdiği kişilerin yaptığı propaganda, 1880–1917 arasındaki göçte önemli rol oynadı. Buna karşın Rus hükümetinin aldığı tavır nedeniyle, artık bir daha dağlıların yığınsal olarak göç ettiği görülmedi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, 60'lı yıllarda dağlıların Anadolu'ya göç etmeleri konusunda Çar hükümetinin takındığı tavır esaslı değişiklik geçirdi. Kuzey Kafkasya'da koca bölgelerin bütünüyle insansızlaşmasının ileride yaratacağı tehlikelere karşın, etrafı büyük bir Rus kitlesiyle çevrilen ve dağıtılan dağlıların artık eskisi gibi tehdit oluşturmaması bu siyasetin nedenini açıklamaktadır. 1867'de Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail, Kuban bölgesindeki bir turunu, "Türkiye'ye göçün artık tamamen son bulması gerektiğini dağlılara şahsen bildirerek" noktaladı. Bundan sonra köylerin (avul) tamamının Türkiye'ye göçmek üzere izin talepleri Kafkasya makamlarınca kabul görmedi. Göç iznini ancak dağlı küçük gruplar koparabiliyordu. Bunun dışında, bazı Çerkesler kendi başlarına Türkiye'ye gitmeyi başarıyorlardı. Böylece 1873 sonbaharında Kuban bölgesinden 420 aile (3 bin 400 kişi) Türkiye'ye gitmek üzere sınır dışına çıktı.15 Ocak 1890'da Trabzon'daki Rus konsolosu, "Batum yöresinden büyük partiler halinde göçmenlerin gelmekte olduğunu ve birkaç geminin bunları taşımakta olduğunu" bildirdi. Mart 1895'te sadece Tersk yöresinden 2 bin 108 aile (toplam olarak 16 bin 708 kişi) göç etmek için dilekçe verdi. Yine 1895 yılında Kuban yöresinden Karamurza, Urup, Konokov, Kuronov avulları (647 ev–2 bin 59 kişi) Türkiye'ye göç izni alabildiler. Türk hükümeti bunları Boğazan'a iskân etti. Bir bölümü de Bayburt'a yerleştirilmişti.

Türkiye'ye göç etme taleplerinin artması Rus hükümetini telâşa düşürdü. 1899 yılı başında İçişleri Bakanlığı bünyesinde, göçü zorlaştırmaya yönelik bir önlemler paketi üzerinde çalışacak olağanüstü bir danışma kurulu toplandı. Hazırlanmış olan ve Çar II. Nikola'nın 1901'de onayından geçen önerilere uygun olarak, göçmek isteyenler, Türk hükümetinin kendilerini sınırlarına ve Türk tebaasına kabul ettiğini gösteren bir belge sunmalıydılar. Muhacirler ancak böyle bir belge edindikten sonra, yerel valilik makamlarına dilekçe verip onay almak, Rus uyruğundan çıkmak ve gitmeden önce arkalarında kalabilecek bütün borç ve vergilerini temizlemek durumundaydılar. Üstelik bütün taşınma masraflarını da kendi ceplerinden karşılamaları gerekiyordu.
Danışma Konseyi'nin aldığı kararla sınır dışına çıkma sürecinin zorlaştırılması bile göçe engel olamıyordu. 1900–1902 yılları arasında, Nalçik dolaylarından 4 bin 392 Kabartay Türkiye'ye göçmüştü.1901'de Konya'ya 242 Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı, İnguş ve Kabartay ailesi (bin 210 kişi) geldi. Bu muhacirlerden 20 aile Sivas'ta, biri Biga'da (Gelibolu), 12'si Beyşehir'de (Konya'nın bir ilçesi), 19 aile de Niğde'de iskân edildi. Diğerleri Konya'da kaldı. II. Abdülhamit’in talimatıyla Konya'da kalan Çerkesler (Konya'dan başlayan) Bağdat demiryolu boyunca yerleştirildiler.

25 Haziran 1901'de 2 bin Çeçen daha Rus hükümetinin verdiği sürekli ikamet izniyle Türkiye'ye gitti.

1900 yılında Çerkes göçmenler Türkiye'ye vardıkları andan itibaren Şam'a yöneliyorlar, oradan da ya Şam vilayeti civarında ya da Amman çevresinde yerleştiriliyorlardı. Kafkasyalıların Türkiye'ye böylesi kitlesel göçü ilk Rus burjuva devrimi yıllarında (1905–7) da görülmüştü. Çar hükümeti, 1905 Mayıs ayında 260 Kabartay ailesine Türkiye'ye gidiş izni vermişti. Bu ailelerin tümü Şam vilayetinde iskân edildiler.1905 yılının Haziran-Ağustos aylarında İstanbul'a yasal olmayan yollardan bin 517 kişi (81 aile) daha ulaştı. Kafkas yönetimi onları istenmeyen kişi ilân edince, İstanbul'daki Rus konsolosunun çabalarıyla Türk makamları bu Çerkeslere Anadolu'da yerleşme izni çıkardı.

1906 yılında Kafkasya'dan 200 Müslüman aile Bitlis vilayetinde iskân edilmişti.

Kafkasya'da görülen sürekli göç süreci bu bölgenin gelişmesine büyük bir darbe vurdu. Buna karşın Türk propagandasının etkisinde kalarak göç eden Çerkesler, çok az istisnayla, çok çabuk düş kırıklığına uğradılar ve umduklarını bulamadılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç sorunu, gerek Avrupa'da gerekse Osmanlı imparatorluğu'nda yayımlanan (1908 Jön Türk darbesinden sonra) Çerkes gazetelerinin sayfalarında ve Çerkes yayınlarında durmadan işlendi. Paris'te yayımlanan Mousoulma-nine gazetesinin bir sayısında yer alan "Acı Soru" başlıklı makalede şöyle deniyordu: "Dağlı Müslümanların öz vatanlarında ekonomik durumlarını düzeltmelerini, eğitimi, kültürü ve herşeyi etkileyen başlı başına engel, geçen yüzyılın 60'lı yıllarından başlayarak düzenli olarak sürekli körüklenen Türkiye'ye göç sorunudur."

Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli mevki sahibi Kuzey Kafkas cemaatinden pek çok kişinin söylemleri, yurttaşlarının olmadık umutlara bel bağlamamaları ve göç etmemeleri konusunda uyarıcıydı. Bunlardan Muhammed Eceruh şöyle yazıyordu: "Benim birçok akrabam ve tanıdığım artık yeni hükümette mümtaz mevkiler tutmuş bulunuyor. Ancak buna hep dediğim ve durmadan yinelediğim gibi; sevgili din kardeşlerim, Türkiye'ye göç etmekten sakının: Pek az bir istisna dışında sizleri orada bekleyen tek şey soğuk bir mezardır. Yeni bir hayatın göçmenlerle hiçbir alâkası yoktur... Olayların etkisi altında kalarak, belki de en temiz emellerle bize koşanlar, şimdi Boğaziçi sahillerine ayak bastıkları o güne lanet yağdırıyorlar.

Ancak, tüm uyarılara karşın, dağlıların Türkiye'ye göçü, önemsenmeyecek sayılarda da olsa 1910'dan sonra da devam edecekti.

Kafkas muhacirlerinin Türkiye'de meşguliyet alanları üzerinde kısaca durmak gerekir. Muhacirler, göçten hemen sonra, Kafkasya'da sürdürmüş oldukları yaşam tarzını, yeni vatanlarında tutturmaya yöneldiler. Çerkes yerleşimleri bu nedenle içine kapanıklıklarıyla göze çarpıyordu. Kuzey Kafkasya'da edindikleri âdetler, yaşlılara saygı vb. bu kapalı çevrelerde uzun yıllar boyunca aynen korundu. Köyde tüm sorunların çözümlenmesi için bir ihtiyar meclisleri vardı, Çerkesler, bu konuda zaten pek istekli olmayan yerel resmî makamların kendi topluluklarının iç işlerine karışmalarını sınırlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Çerkes köyleri kendine özgü bir iç özerklikten yararlandı.

Çerkesler temelde devlet görevlerinde yer aldılar, özellikle de ordu, polis ve jandarmada. Osmanlı yönetimi onları bu tür işlere faal bir biçimde yöneltiyordu. 1867'de Varna'daki Rus konsolosunun raporunda, "Türk ordusunun saflarına katılmış olanlar bir yana, Çerkeslerden çoğu yerli Türk konaklarında koruma görevlisi olarak çalışmaktalar"deniyordu.

Çerkesler, tarım dışında hayvancılıkla (at yetiştirme) da uğraşıyorlardı. Bu konuda, en çok da Çerkes atı ile yerli türleri melezleştirerek iki hara kurmuş olan Adana vilayetindeki muhacirler başarı kazanmışlardı

Kafkas muhacirler Osmanlı İmparatorluğu'nda daha çok gözü pek eşkıya ve at hırsızı olarak bilinirlerdi. Rus Genelkurmay Albayı V.N. Filipov'un edindiği izlenim şöyleydi: "Dağlılar yerleşik bir yaşam tarzı sürdürmekteler ve buğday ekimi ile meşguller; ancak herşeye rağmen hırsızlık önde gelen uğraşları, özellikle de, sistemleştirilmiş at hırsızlığı. Bu öylesine görkemli bir organizasyona dönüşmüş ki, örneğin Sivas'ta çalınan bir at, bir hafta sonra 400 verst (l verst=l,06 km) uzaklıktaki Ankara'da ortaya çıkıyor".1904 yılında Adana vilayetinde bulunmuş olan Rus Genelkurmayından bir başka subay, Yarbay Tomilov da, "Dağlıların hırsızlık ve talana olan eğilimleri nedeniyle yerli nüfus tarafından sevilmediklerini" belirtiyordu.

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda nüfus kayıtları dinî aidiyet kıstası gözetilerek tutulduğu için Çerkeslerin sayısı konusundaki bilgilerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diğer Müslüman halklarınki gibi nispi olduğunu dikkate almak şartıyla, buralara gelmiş olan Avrupalı gezgin ve konsolosların verilerinden yararlanarak, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ve Kilikya'daki Çerkeslerin genel nüfusu üzerinde durmak yerinde olacaktır.

1912 yılında Averyanov ve Filipov'un verdikleri bilgilere göre Anadolu'daki Çerkeslerin toplam sayısı 400 bin kişiydi. Ancak bu sayı oldukça az gösterilmiştir. Yarbay Tomilov'un kaydettiği verilere göre, Adana vilayetinde 13 bin 200 Çerkes yaşıyordu ki bu genel nüfusun yüzde 3,2'siydi.Aynı kaynağa göre, Çerkesler Kuzey Suriye'de genel nüfusun yüzde 2'sini oluşturuyorlardı. Çerkesler Habura semtinde, Çeçenler ise Resul Ayn'da yaşıyorlardı."Ayrıca", diye yazıyor Tomilov, "onlara birçok başka kentte de rastlanabilir: Çerkeslerin çoğu ordularda subay ve de jandarma (zaptiye) olarak hizmet vermektedir".

Çerkesler, Halep vilayetinde aşağıdaki kazalarda yerleştirilmişlerdi

Kaza İnsan Sayısı
Kilis 1500
Antakya 3000
Harim 3000
Membic 1500
Toplam 90000

Çerkesler, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Muş'a yerleştirildiler, Muş ovasındakiler 1894 ve 1904 Ermeni isyanlarından sonra Sasun'a iskân edildiler.

İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesinin verilerine göre, 1912–13 yıllarında Ermeni vilayetlerinde yaşayan Çerkeslerin sayısı 62 bindi.

Avrupalı yazarların ve konsolosların açıklamış olduğu çeşitli bilgi ve verilere dayanarak Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı, 1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo hazırlamıştı.

1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo

1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864'den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897'de 1.660.000 sayısına inmişti. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar 85 % 'ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı 10-15 % ‘ler düzeyinde anavatarlarından sürüldüler. 

Gerçekte bu sürgün, bir soykırım niteliğine dönüştü. İşte bu nedenle, 21 Mayıs 1864 günü Çerkeslerin yas günüdür. Anavatanlarından sürülen Kafkaslı sayısı 1.400.000-1.500.000 civarındadır. Sürülenlerin dışında, vatanında kalan Çerkesleri zorlamak için uygulanan politikanın özü şuydu ; ”Kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları, yak-yık, kaçmaktan ya da, aç kalıp ölmekten başk bir seçenek bırakma...”

Tarihçi M. Venyukov : “...Savaş son derece amansıca sürüyordu. Biz, geri dönülmesi olanaksız olacak şekilde, askerin ayak bastığı her yeri, son kişiye kadar Çerkeslerden temizleyerek ilerliyorduk...” 

Grand Dük Michael : Çerkes İleri gelenlerine, “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayarım.” 

Rus Tarihçi Zaharyan : “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...” 

Muhalif N.N. Rayevski : “Kafkasya'da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika'da uyguladığı olmusuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın.” 

Fransız Fonvill : “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. 600 kişiyle yola çıktık. Ancak Trabzon'a 370 kişi sağ çıkabilmişti.” 

Polonyalı Teophil Lapinski : “...Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon'a gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon'da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı'nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere'de ünlük ölüm 120-150 kişi arasındadır.” 

Rus A.P. Berge : “Novoroski koyu'nda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. O duruma, hristiyan da, müslüman da, ateist de olsa dayanamaz. Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa, Adıge tarihi açısından bûyük zararlara yol açtı. Sürgün, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri, tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Kafkasya'dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı önemli bir imkandı. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve Doğu cephelerinde Ruslar'la çarpıştılar. Bu sefer de kader yardım etmedi. 

1917 Şubat devrimi tüm Rus olmayan halklar gibi Kuzey Kafkasyalılar'da da özgürlük ve bağımsızlık umutlarını güçlendirdi. Mayıs 1917'de Vladikafkas kentinde toplanan Kuzey Kafkasya Halklarının Genel Kongresi 'nde, “Merkez İcra Komitesi” (yerel hükümet) seçildi. Hükümet, ülkeyi bağımsız ve egemen olarak, “Tüm Rusya Kurucu Kongresi”ne götürecekken, Ekim 1917 devrimi imkân bırakmadı. 

Kuzey kafkasya merkez İcra komitesi (hükümeti), II. Kongre'nin verdiği yetkilere dayanarak, Kuzey Kafkasya'yı bağımsiz bir cumhuriyet olarak ilan etti (11 Mayıs 1918). Bu cumhuriyet hukuki olarak, bugünkü tûm federe Kafkas Cumhuriyet bôlgelerini kapsıyordu. Hukuken ve fiilen tanımalar da olmuştu ki, ancak ônce General Denikin'in beyaz Rus Gönüllü Ordusu, sonra da Sovyet Kızıl Ordu'sunun saldırılarıyla 1921 yılı içinde bütünüyle ortadan kaldırıldı.

Not:"Biz Çerkesler" kitabından alınmıştır

 

Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya’da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır. 

Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur. 

Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım.

GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir.

SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir.

SOYKIRIM (Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir.

İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı. 

Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya’yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım’ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556’da tahta geçen Çar 4. İvan’dan başlayan ve I.Petro’yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya’nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya’dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır. 

İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556’larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabardey topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA’yı Çar İVAN’a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder.

Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma...” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır.

ÇAR I.PETRO-1722 : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız...” 

PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.” 

GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.” 

KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim...” 

M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.” 

KONT YERDOKÜMOV’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz...” (Devlet Tarih Arşivinden)

Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı...”

Rus Tarihçi ZAHARYAN: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”

Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü." 

KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”

Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...” 

Çar II. ALEXANDRE’nin Kont Yerdokümov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz...” 

JAN KAROL: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti...”

HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. “Adegeya isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler...”

Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir:

GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.”

Y. ABRAMOV - Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı...”

Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”

Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek...”

Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”

Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.”

Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar...”

İng.Elçi LORD NAPİYER: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”

İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici...”

İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...”

Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...”

Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir : 
PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır...”

Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır. 

Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor...”

NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.

Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.

ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.

SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.

Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.

Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.

Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.

Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor.

1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür.

FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ’nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.

Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,

Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,

Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman)

OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi.

Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler)

Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı.

Balkanlarda, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı.

Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı.

Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı.

Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkalarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı.

Kaynak: Nart Dergisi Mayıs - Haziran 2001

Hemen hemen tüm Çerkes kabilelerinin kitlesel göçü , Ruslar tarafindan isgal edilmis birkac direnis noktasi haric Çerkes topraklarinin büyük bir bölümünde 1863 yilinin sonunda basladi.

Birkaç ay içinde yaklasik 500.000 Adige ve 120.000 Abhaz onlari almaya gelen Türk gemilerinin bulundugu deniz kiyisina gitmek üzere daglardaki köylerinden ayrildilar. Bununla birlikte bazi Çerkesler de Kuban ovalarinda onlar için ayrilmis olan topraklara gitmeyi kabul ettiler ama bunlar çok küçük bir azinligi teskil ediyordu*.

Bunlar arasinda bazi Abzeh aileler de vardi. General Evdomikov'dan son bir iyilik olarak gidis hazirliklarini tamamlamak üzere bir süre vermesini isteyen bu kabileye bu süre verildi ve kesin tarih 1 Subat 1864 olarak saptandi. Sürgünler iki ayri grupta toplandi. Bir grup Bielaya Nehri'nin iç tarafindaki Rus hatlarina dogru yol alirken , digeri Türkiye'ye göçmek için Taman Limani'na dogru yöneldi. Her iki grupta yaklasik 70.000 kisi vardi, oysa 20 yil önce Abzeh kabilesinin nufusu hemen hemen 150.000 di. Geri kalanlar savas veya salgin hastalik nedenleriyle ölmüstü.

Bu zaman içersinde onbinlerce kisilik Çerkes ve Abhaz gruplari Anapa, Novorossisk, Suhumkale ve Poti Limanlari'na aktilar ama ne yazik ki onlara verilen Türk gemilerinin sayisi çok azdi ve geri gelmeleri aylar sürecekti. Gemilerin geri dönmesini beklerken binlerce Çerkes acliktan , bir kismi da kendini göstermekte gecikmeyen salgin hastaliktan öldü. 


Bazi sabirsiz liderler Türkiye'ye varmak için kabileleriyle birlikte Karadeniz'in dogusunda uzanan kiyi seridinden yola koyuldular. Aralarindan geçtikleri bölge halklarini rahatsiz etmemek için herbiri 1000er Çerkesistanlidan olusan gruplara ayrilmislardi. Aralarinda kadinlar, yaslilar, çocuklar da vardi ve yanlarinda sürüleri ve az miktarda esyalarini da götürüyorlardi.

Kafkasya'dan giden göçmenlerin toplam sayisi sadece 1864 yilinda 750.000'e ulasiyordu. Kalkis (Anapa, Suhumkule, Batum ve Poti) ve varis limanlarinda (Trabzon ve Samsun) Avrupali konsoloslar tarafindan tutulan, tek suçlari özgürlüklerini, geleneklerini ve kültürlerini korumayi istemek olan bu zavalli göçmenlerin acima ve dehset uyandiran durumlarini yansitiyordu.

Örgütlenmeden yer degistirdikleri için aralarindaki ölüm orani dev gibi bir rakama ulasiyordu. Bu yüzden 30.000'den fazla göçmen Trabzon'da ve bir o kadari da Samsun'da öldü. Türk kiyilarina varan her gemiden, yollarda veya kalkis limanlarina varmadan ölmüs olan ama ailelerin ayrilmak istemedikleri için yanlarinda getirdikleri çok sayida kadin , erkek , çocuk ve yaslinin cesetleri indiriliyordu.

Gürcistan askeri yolunun Daryal geçidinde yasayan Çeçenler ve Osetler arasinda bazi kabileler de Çerkeslerin örnegini izlemeye karar verdiler.

Göç etmeleri dogu Osetya'da Çeçenistan topraklarina yakin , Turlar Kabilesi'nde dogmus olan General Kundukov tarafindan örgütlendi.

Bu eski Çerlik görevlisi , Türkiye'de yazdigi anilarinda Ruslarin Çeçen halkina gözlerinin önünde nasil zulüm ve haksizlik yaptigini ve 1864'de Çeçenistan Askeri Bölgesi Komutanligi görevinden istifa edisini anlatir. Bu görevi 1860'da düzeni tesis ettikten sonra atanmisti.

O dönemde Ruslara karsi düsmanlik ve nefret özellikle hakarete ugrayan Çeçenler arasinda siddetlenmisti. (Yönetim her eve agir cezalar ve karsi gelene falaka cezasi gibi bedensel eziyetler uyguluyordu).

*Resmi tahminlere göre , geride kalanlar 16.000 Abzeh, 12.000 Bjedugh ve sadece 2500 Sapsig ile birkaç bin Çerkes ve Abhaz'dan ibarettir. 

(Alexandre Grigoriantz--Kafkasya Halkları)

Page 1 of 5

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Kars’ta Çerkes Mezarlığı https://t.co/huSx2CBZAv
RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı