Kafkas Sürgünü

Aralık 17, 2018

21 Mayıs 1864 Kafkasya’da tarihin durduğu gün. Işgal, sürgün, soykırım, göç Kafkasya kahramanların, güzel insanların, eşsiz tabiatın, yalçın ve geçit vermez dağların olduğu, anka kuşunun efsaneler ülkesi. Kafkasya, sıcak denizlere inme sevdasının kurbanı, işgal,kan, gözyaşı, savaş, soykırım ve sürgünler ülkesi. Sevda türkülerinden çok hürriyet türküleri söyleyen özgür ruhlu, özgürlük tutkunu, gururlu erkeklerin ve kadınların ülkesi. 

Türkiye’de ise sadece Çerkeztavuğu,Çerkez kızı, harika dansları, efsane İmam Şamil ve Çeçensavaşı ile hatırlanan güzel ülke. Türkiye’de Kafkasya bu simgelerle tanınır da, maalesef bu güzel ülkenin insanlarının Türkiye’ye niçin, ne zaman ve hangi şartlarda geldikleri ve kim oldukları çok az kimse tarafından bilinir. 

Halbuki bundan tam 136 yıl önce Kafkasyalılar için Türkiye’ye gitmek demek, uğrunda seller gibi kanların döküldüğü anavatanlarından kalplerini bırakarak sürgün edilmek ve bu sürgünde anlatılmaz acılar yaşamak demekti.21 Mayıs Kafkasyalılar için vatanlarından sökülüp atıldıkları,tarihte eşine ender rastlanan büyük sürgünün ve tarifsiz acıların yıldönümü. 

Büyük sürgün ve göçün üzerinden tam 136 yıl geçti. 21 Mayıs 1864, Kafkasya’da silahların sustuğu ve son mücadelenin de kaybedildiği, bu yüzden de büyük sürgünün sembolü kabul edilen gündür.

Bu son mücadele bir bakıma yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşlarının kısa bir özetidir. Bir avuç Çerkez, kendilerinden hem sayıca hem silahça kat be kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlar ve artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca kadınlar da silahlanıp savaşa katılmış ve son kahraman da şehit oluncaya kadar mücadele etmişlerdir. Vadi kan gölüne dönmüş, hırslarını alamayan Ruslar geride kalan çocukları birbirine bağlayarak toplara hedef yapmış ve hepsini imha etmiştir.

Bu son savaşın da kaybedilmesi ile Kafkasya tamamen işgal edilmiş ve tarihte benzerine zor rastlanır bir sürgün ve soykırım yaşanmıştır. Bu öyle bir sürgündür ki, yaklaşık 3.000.000 insan yerinden yurdundan sürülmüştür. Bu insanların yaklaşık 2.000.000’u vatanlarından kovulmuş ve Osmanlı topraklarına sürülmüş ancak hiçbir zaman geri dönememişlerdir. Halbuki onlar ilk fırsatta yurtlarına geri döneceklerini düşünerek, gittikleri yerlerde yıllarca ev bile yapmamışlardır. 

Bu sürgün sırasında yüz binlerce insan soğuktan, açlık ve susuzluktan ve bunların neticesinde hastalıktan kırılmış, yine bir kısmı da hayvanlar gibi tıklım tıklım dolduruldukları gemi ve sandallarda fırtınaya yenik düşerek ölmüşlerdir. Kıyıya ulaşabilenler ise, imkânların yetersiz olması nedeniyle aynı akıbete Osmanlı topraklarında yakalanmışlardır. Acılar, sağ kalanların da yakasını bırakmamış; Osmanlı toprakları içerisinde sürgüne maruz kalmışlar, bir kısmı da yerleştikleri yerin iklim koşullarına dayanamayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Büyük sürgün neticesinde Batı Kafkasya’nın nüfusunun yüzde 90’ı boşaltılmıştır.

Sürgün, 1859’da İmam Şamil’in esir düşmesi ve Doğu Kafkasya’da savaşın sona ermesi ile başlamış; 1864’te Batı Kafkasya’da savaşın bitmesi ile doruğa çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir. 

Ancak enteresandır ki, tarihin görebildiği ender trajedilerden biri olan bu soykırım ve sürgün hakkında hemen hiç kimse -ki bunlara bu sürgünlerin torunları da dahildir- hiçbir şey bilmemektedirler. Bu durumun birçok sebebi vardır. En önemlisi, Osmanlı Devleti’nin iskan politikasıdır. 26 milyon km. karelik bir coğrafyaya bu insanlar dağınık bir halde yerleştirilmişlerdir. 

Sürgün:
21 Mayıs 1864’te son silah da sustuktan sonra Çar II, Aleksandır’ın kardeşi Granddük Mihail Nikoleyeviç Ağustos ayında bir bildiri yayınlayarak, Çerkezlerin bir ay içerisinde Osmanlı topraklarına göçmeleri, aksi takdirde Rusya’nın iç bölgelerine yerleştirilecekleri tehdidinde bulundu. 

Osmanlı Devleti ile Çerkezlerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için anlaşan Rusya, bir yandan Rusya toprakları içerisinde devletin göstereceği yerlere gitmek isteyenlere yardımcı olunacağını açıklıyor; bir yandan da halkın arasında kuzeye gidenlerin derhal askere alınacağı ve 25 yıl boyunca İslâm halifesinin ordusuna karşı savaştırılacağı dedikodusunu yayıyordu. Bu dedikodu en az baskı yöntemleri kadar başarılı olmuştur.M.Yenuyov adlı Rus yazarın anlattığına göre; Müslüman köylerin halkı, vahşetleri ile ünlü Kazaklar nezaretinde hızla en yakın Rus Kazak köyüne götürülüyor ve oradan da Anadolu topraklarına gönderilmek üzere Karadeniz sahilindeki toplama kamplarına sevk ediliyordu. Bu sırada halkın yanına çok az bir şeyler almasına izin veriliyordu. 

Kazaklar kafilenin arkasından geliyor ve ormanlara kaçmak isteyenlere engel olmaya çalışıyordu. Yolda vahşi Kazakların tecavüzlerine direnmeye kalkanlar, bütün aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı. 

Sürgünün Zirve Noktası:
Sürgün ve göç, aslında 1859 yılından itibaren başlamıştı. Ancak 1863-1864 yıllarında zirve noktasına ulaştı. 

Göç, karadan ve denizden olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Karadan göçler, deniz yoluyla yapılanlara kıyasla çok azdır. Rusya Çerkezler’i bir an önce başından atabilmek için Karadeniz kıyılarına Osmanlı gemilerinin yanaşmasını yasaklamasına rağmen, sürgün için bütün Osmanlı gemi ve teknelerinin yanaşmasına izin vermiş, hatta kendi gemilerini bile görevlendirmiştir. Çünkü Çerkezler gemilere bindirilip Karadeniz’e gönderildiği an, Ruslar için iş bitmiş sayılıyordu. Karadeniz kıyılarına toplanan halk bir yandan açlık, hastalık ve soğukla mücadele ederken, bazen aylarca gemi bekledikleri oluyordu. Büyük bir kısmı daha gemiye binemeden açlık ve hastalıktan ölüyordu. 

Sürgün edilen halkın çektiği çile ve eziyetler hakkında ne yazılırsa yazılsın, hiçbiri gerçekleri yansıtmaya yetmez. İsmail Berkok’un ifadesiyle, Kafkas halkına reva görülen bu zulüm öylesine ağırdır ki, hiçbir yazarın vicdanı bu hadiseleri ayrıntılarıyla anlatmayı kaldırmaz; zaten denese de bu durumu ifade için tabir bulamayacaktır. Hakikaten bu araştırma esnasında en büyük zorluk, bu facia ile ilgili ayrıntılarda yazılı kaynak bulmakta yaşanmıştır. 

Yaşanan çileye bir küçük örnek verecek olursak; 1864’te sürgüne tanık olan A.P. Berje şunları yazıyor:
‘Novorossiyk koyunda 17 bin kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamayacağım. Onların bu durumlarını gören Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun mutlaka çöker ve perişan olur. Kışın soğuğunda, kar yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanlar tifo ve çiçek hastalığının da azizliğiyle tamamen mahkûmdurlar. Anasız bebeler ağlaşıyorlardı. Analarının kucağında iki kardeşten biri gözleri önünde ölümle pençeleşirken, kardeşi ölmüş anasının göğüslerinde süt aramaktaydı. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu.’ 

Gemilere Tepeleme Yükleniyordu
Karadeniz kıyılarında bu durum yaşanırken, gemilere binebilenler de çok farklı bir durumla karşılaşmıyordu. Çerkezler, Türkiye’ye gitmek için acele ediyorlardı. Gemiler genellikle, deyim yerindeyse tepeleme yükleniyordu. Gemi sahipleri dağlıları soyup her şeylerini ellerinden alıyorlardı. Normal zamanda 50-60 kişi alan güverteyi 300 veya 400 kişi dolduruyordu. 

Erkekler yarı bellerine kadar suyun içinde, çocuklarını ve karılarını gemiye taşıyorlardı. Bütün aile gemide yerini alınca onlar da biniyorlardı. Kadınları geminin ambarına indiriyorlardı. Erkekler güvertede çömelmiş halde öyle sıkışık yerleşiyorlardı ki; yolculuk sırasında tayfalar, yolcuların başları üzerinde yürümek zorunda kalıyorlardı. Çerkeslerin yanlarına aldıkları yiyecek, birkaç avuç darı ile birkaç küçük fıçı sudan ibaretti. 

Açık denizde yolculuk, bazen 5-6 gün sürüyordu. Denizde hava bozduğunda fazla yüklenmiş tekneler, denizde tutunamıyor ve batıyordu. Normal yüklenmiş tekneler ise, dalgalardan o kadar sarsılıyordu ki, zavallı yolcular üst üste yığılıyor ve birbirlerini eziyorlardı. Rüzgâr olmadığında gemiler yol alamıyor, o zaman da açlıktan ölüm ile yüz yüze kalıyorlardı. 

Tayfaların anlattıklarına göre böyle bir gemide ambardaki sıkışıklıktan dolayı ezilerek ölen iki kadın ve bir bebeği denize atmak zorunda kalmışlar. Üçüncü gün iki adam ve bir kadın daha ölmüş. Dördüncü gün on beş kişi ölmüştür. Bazı gemiler ise seyre uygun olmadığı için alabora oluyor; yüzlerce insan Karadeniz’e gömülüyordu. 

Osmanlı sahillerine ulaşanlarda ise yolcuların yarısı yolda ölmüş, Trabzon’a varmadan önce denize atılmışlardı. Gemilerde hastalanan ve ölenleri derhal denize atıyorlardı. Anlatılır ki; böyle bir gemide bir gün ağır bir koku gelir, ancak bir türlü kokunun sebebini bulamazlar. Nihayet birkaç gün sonra bu kokunun bir annenin kucağında yavrusunun cesedinden geldiği anlaşılır. Zavallı anne, yavrusu denize atılacağı için hiçbir şey söylememiştir. Zorla yavrusunun cesedi alınır ve Karadeniz’in soğuk sularına atılır. Ve biçare ana yüreği hemen arkasından kendisini de o ölüm kokan karanlık sulara bırakır. 

Karadeniz'e Binlerce İnsan Gömüldü
Bu ve benzeri şekillerde Osmanlı kıyılarına doğru yol alan gemilerde de binlerce insan ölmüş ve Karadeniz’e gömülmüşlerdir. Bu hadise dolayısı ile Karadeniz kıyısında kalan Abhazlar çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’den balık yiyememişlerdir. Çünkü inanıyorlardı ki o balıklar kardeşlerinin etleriyle beslenmişlerdir ve o balıkları yemeleri demek, kardeşlerinin etlerini yemek denmekti. 

Çaresizliğin, ölümün, açlık ve hastalığın Çerkes halkı için et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parça haline geldiği hiçbir kavramla ifade edilemeyen acı kader, bu zavallıların Osmanlı topraklarında da peşini bırakmadı. Rusya ile anlaşmasını 40-50 bin kişi için düşünen Osmanlı Devleti, gelen yüz binler karşısında çaresiz kalmıştır. Fatura yine bu talihsiz halka çıkmış ve binlerce insan, iskân edileceği yer için daha yola çıkarılamadan açlık ve hastalıktan ölmüştür. 

Trabzon Rus Konsolosu’nun Rus generallerinden Katreçef’e verdiği bir raporda şu bilgiler yer almaktadır:
Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkes geldi. Bunlardan ortalama olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şu ana kadar 19.000’i ölmüştür. Şimdi burada bulunan 63.900 kişiden her gün ortalama 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında ortalama her gün 200 kişi ölmektedir. Trabzon, Varna ve İstanbul’a gönderilen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğü haberini aldım.’

Çerkeslerin Osmanlı kıyılarındaki halini A.Fonvil şöyle anlatıyor: 
Trabzon yakınlarındaki Akçakale’ye çıktığımızda ilk göçmenlerin kışın başında buraya geldiklerini, sayılarının 12 bin olduğunu ve hemen hepsinin salgın hastalıktan ölmüş olduğunu öğrendik. Anadolu kıyılarına gelenlerin sayısı 60 bini bulmuştu. Sadece Akçakale’ye gelenlerin sayısı 15 bine ulaşmıştı. Hiç yiyecekleri yoktu ve Osmanlı hükümetinin sağladığı yardımı saymazsak, hemen hiçbir şey yemeden yaşıyorlardı. Verilen ekmek, ihtiyaçlarının ancak yarısını karşılıyordu. 

Çerkesler bu karmaşık ortamda bile bir düzen tutturmak için uğraşıyordu. Her aile kendisine, birkaç parça yoksul ev eşyasını koyduğu ayrı bir ağaç altı seçmişti. Bütün varlıkları, birkaç küçük tahtadan yapılma elbise sandığı ve içinde birkaç avuç darı bulunan deri torbadan ibaretti. Bazıları ateş için odun kesiyor, bazıları da ağaç dallarından korunağa benzer bir şeyler yapıyorlardı. Genç kadınlar su taşıyor, gece için yosundan ve kuru yapraklardan yatak hazırlıyor ve çocuklarını emziriyorlardı. Gözleri yaşla doluydu.’ 

‘Akçakale’de o kadar çok ölü vardı ki ağıtlar dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Konukseverliklerinden o kadar süre yararlandığım şimdi ise tamamen ayrıldığım bu talihsiz insanların kahredici yoksulluğu yüreğimi sızlatıyordu. Onlar benim dostlarımdı, silah arkadaşlarımdı. Aynı zamanda hepsinin mutlak ölüme mahkûm olduğunu biliyordum ve bu bana çok acı veriyordu. 

Köle Ticareti Had safhaya Ulaştı
Kafkasya’nın bu gururlu insanları içine düştükleri bu durumdan yararlanmak isteyen açgözlüler yüzünden köle ticareti yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu zavalıl insanlar çok ucuz fiyata bazen bir ekmek parasına köle olarak satılıyorlardı. Yüzlerce fırsatçı köle tüccarı, bu işten büyük kârlar elde etmişlerdi. Din ve sevap düşüncesiyle bu göçmenlere sahip çıkan az sayıda hayırsever dışında herkes bu insanlardan faydalanmaya çalışıyordu. Osmanlı şehirlerinde köle ticareti büyük boyutlara ulaşmıştı. Oysa yasalara göre köle ticareti yasaktı.

Çerkes kölelerin fiyatları arzın yüksek oluşu nedeniyle 60-80 rubleye kadar düşmüştü. 11-12 yaşındaki çocuklar se 30-40 rubleye satılıyorlardı. Trabzon’dan İstanbul’a köle nakliye güzergahı kurulmuştu, İngiliz tüccarlar bile köle ticareti yapıyorlardı. Sefalet ve fakirlik yüzünden göçmenler, hiç değilse karınları doyar diye evlatlarını satmak zorunda kalıyordu. Hatta Trabzon’daki Rus Konsolosu bile sanki hiç suçları yokmuş gibi bu durumu eleştiriyordu. 

Tahmini rakamlara göre 1863-1864 arasında 10 binden fazla insan köle olarak satılmıştır. 

Osmanlı'nın Aczi
Bu insanlar bu kadar zor koşullarda iken, hemen akla Anadolu halkı ve Osmanlı Devleti hiç yardım etmedi mi sorusu gelebilir. Gerçekte halk ilk gelenlere elinden gelen her yardımı yapmış, ancak kendisi de çok yoksul olduğu için ve gelenlerin ardı arkası kesilmediği için bir süre sonra hiç yardım edemez hale gelmiştir. Aynı şey Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Beklenen 50 bin kişiye karşın 1.5 milyon insan gelmiştir. Zaten devlet borçlu ve fakir bir haldedir. Bu yüzden Çerkez halkına gerekli yardımı yapamamıştır. Osmanlı Devleti o kadar zayıflamıştır ki, bu insanların iskanı meselesinde dahi Rusya’nın kesin talimatlarına harfiyen uymak zorunda kalmıştır.

Bu yaşananlardan sonra Kafkasya’lıların iskan edilmelerine geçersek, Osmanlı onları birarada tutmamaya özen göstermiştir. Anadolu çok fakir olduğu için bir kısmını Avrupa’daki topraklara yerleştirmiş, kalanları İstanbul çevresine Anadolu’yu ikiye bölecek şekilde Samsun-Hatay hattına, bir kısmını kutsal toprakları korumak için bugünkü Ürdün, Suriye’nin olduğu topraklara yerleştirmiştir. Osmanlı bu iskan işini belli amaçlara yönelik olarak ve planlı bir şekilde yapmıştır. Ancak sürün hastalık ve ölümler bu talihsiz halkı Osmanlı topraklarında da rahat bırakmamıştır. 

Örneğin Çukurova’ya yerleştirilen 74 bin Çerkes’den geriye sadece 4 bin kişi kalmış diğerleri sıtmadan ölmüştür. Sağ kalanlar için sürgün adeta kader haline gelmiş ve sürgün üstüne sürgün edilmişlerdir. Balkanlardan Sürgün: 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonuçları anayurda dönüşün kapılarını kapatırken, sürgün üstüne sürgün kapılarını açmıştı. 1878 Berlin Anlaşması’na, Çerkeslerin Balkanlardan çıkarılması şartını koymuşlar, Osmanlı Devleti de bunu kabul etmişti. Böylece Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler, tekrar sürgün edilerek Anadolu, Suriye ve Ürdün’e gönderdiler. 

Cengiz Demirci

Kafkasların zirvelerinden Orta Asya’nin steplerine sürülen garip bir milletin acıklı bir hikayesi bu... Bir başka ifadeyle... Bağrında yetiştirdiği evlatlarını Sovyet Ordusu’na asker vermek zorunda kalan, bu yüzden takdir edilecegi yerde yaşlısı, kadını, kızı ve kundaktaki bebekleri ile birlikte, yüzyıllardır yaşadıkları anavatanlarından sürülen bir garip Türk ırkı olan Karaçaylıların dramı bu..

Tarih 2 Kasım 1943... Asırlardır Kuzey Kafkasya’nın zirvelerini kendilerine yurt tutmuş Karaçaylılar, Sovyet Diktatörü Joseph Stalin’in bir emriyle toplu sürgüne gönderiliyor... Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir olaydır bu… Gece yarısı evlerinden alınan Karaçaylılar, hayvan taşımakta kullanılan vagonlara doldurularak Orta Asya’ya gönderilir.. Karaçaylılar, bu büyük sürgünün tek mağdurlari değil... Kafkasların bağrindaki bir avuç topraklarından zorla koparılarak hayvanlar gibi trenlere yüklenerek “toplu sürgün”e gönderilen Malkarlar, Çeçenler ve Inguslar da bu zulmün kurbanları. O günleri bizzat yaşayan bir yazar olan Halimat Bayramuk’un sözleriyle…

“Evlerinden , yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla koparılan bu insanlar, önce askeri kamyonlara hayvanlar gibi doldurulmuş ve sonra da günlerce sürecek çileli bir yolculuğun trenine bindirilmişti..”

Karaçaylıların Kara Günü olarak tarihe geçen bu dramı daha iyi anlayabilmek için zaman tünelinde geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapmak gerekiyor… Rusya’da Komünistlerin iktidarı ele geçirdikleri tarihten itibaren büyük bir baskı altına aldıkları Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar, Karaçaylılar ve Malkarlılar büyük bir baskı altında tutulmuşlar. Kuzey Kafkasya’da Şeyh Mansur ile başlayan, İmam Gazi Muhammed ve İmam Şamil liderliğinde devam eden bağımsızlık mücadelesini unutmayan Komünistler, bu milletlere hep düşmanca davranmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanya Diktatörü Hitler ile ittifak yapan Stalin, daha sonra bir menfaat çatismasina girince Almanlar, Rusya’ya (o zamanki adiyla Sovyetler Birligi’ne) savas açarlar… Stalin’in Kizil Ordu’su her cephede agri maglubiyetler alir ve Alman Ordulari, hizla ilerlemeye baslar… Karaçaylar da bu savasta Kizil Ordu birlikleri safinda savasir.. 15,600 Karaçay genci aktif olarak cephelerde Almanlarla çarpisir. 2,000 Karaçayli da geri hizmet görevindedir. Karaçay milleti zorunlu olarak Kizil Ordu saflarinda girdigi bu savasta 9,000 evladini kaybeder.

O siralarda 80,000 kisilik bir nüfusa sahibolan Karaçaylilar, nüfuslarinin yüzde 11’ni bagli bulundugu ülke için feda etmekle kalmaz, savas boyunca Kizil Ordu’ya için o zamana göre çok büyük bir meblag sayilabilecek 1 milyon ruble para, içinde 70,000 parça elbisenin bulundugu 6 vagon dolusu hediye paketi yollar.

Ama ne çare? Kizillara yaranmak mümkün degildir.. Stalin yönetimi, Kuzey Kafkasya milletlerini isgalci Alman ordulariyla isbirligi içine giren hainler olarak suçlamaktadir.. Aslinda “Almanlarla isbirligi yapma suçlamasi, savastan önce hazirlanan planin sadece bir parçasidir. Kendisi de bir Gürcü olan Stalin, Karaçaylarin oturduklari Kuzey Kafkasya’nin incisi gibi olan topraklarini Gürcistan’a vermeyi kararlastirmistir. Bu plani uygulamak için uygun bir firsat aramaktadir. Savas bitince aradigi firsati firsati buldugunu düsünür ve planin uygulanmasi talimatini verir:

- Gerici Karaçaylar Orta Asya steplerine sürülecek, onlardan bosalacak evler, yurtlar hepsi Gürcistanlilara verilecek. 
2 Kasim 1943 günü 60 bin kisilik bir Kizilordu birligi Karaçay’a gelir.. Gündüz saatlerinde olan bu olay halki biraz tedirgin etmistir ama onlarin büyük bir felaketin habercileri oldugunu kimse ahmin edememistir.

Gece yarisi.. Herkesin derin uykuda oldugu bir an… Gecenin karanliginda Karaçay ‘da bütün sehir ve köylerde hazir kuvvet olarak bekletilen askerler , önceden planlandigi gibi ayni anda bütün evlerin önüne gruplar halinde toplanir.. 
Ikisi elde silah atese hazir vaziyette..Üçüncü asker kapiyi yumruklar : 
- Takkk ! Takkk ! Takkk! … Çabuk açin kapiyi! 
Evlerde sanki bir deprem varmisçasina bir silkinme harekati baslar..Gece elbiseleri ile birer ikiser disari firlar insanlar.. Daha gözlerini açamadan evlerinin kapilarini açan Karaçaylar , karsilarinda namlulari kendilerine çevrilmis tüfekleri görünce saskina döner..

Rus askerlerinin yüzleri mahkeme duvari gibi..Insanlara degil de sanki bir hayvana seslenmekte.. 
- “ Derhal evden çikin ! Yaniniza sahsi esyalariniz, yiyecek ve içecek olarak sadece 25 kg.’lik bir bagaj alabirsiniz. İki saat içinde bütün ev halki disari çikmis olacak.. Haydi çabuk! Çabuk evlerinizi bosaltip köy meydanina toplanin.. Haydi yürü !..” 
Insanlar saskin.. Sok geçiriyorlar..Kendini toparlayabilenler, askerlere soruyor :

Karaçay halkinin kara günü gelip çatmistir. Dünya tarihinde esine az rastlanir bir zulüm oyunu sahneye konulmakta.. Evlerinden zorla alinan kadinlar , çocuklar ve yasli insanlar köy meydanlarina toplanmis.. Bekletilmekte…Aradan kaç saat geçer bilinmez

Kafkaslarin zirvelerinden Orta Asya steplerine uzanan dramatik bir yolculuga çikmaya hazirlanan Karaçaylar , yikilmis , bitmistir.. O köyden, bu köyden onbinlerce insan seli toplanir meydanlarda..Direnmek isteyen , yüzyilllardir yasadigi vatan topraklarindan kopmak istemeyenler ise hemen oracikta Rus askerlerinin kursunlarina hedef olurSair Ismail Semen’ in ifadesiyle .. “Karabiyik ( Stalin) kanimizi içe ,içe… Aydinlik gündüzümüzü etdi kara gece …”

Her taraf ana baba günü.. Karaçay’in üstünde kara bulutlar birikmis , yagmur damlalari kadini , kizi yaslisi genciyle bilinmez bir istikamete dogru silah zoruyla baslatilan bir seferin yolcularinin gözlerinden akmakta… Saatler sikinti yüklü. Tasimasi zor …

Birden homurtulu sesleriyle kamyonlar çikar gelir…Askerler elde silah küfürle, dipçik darbeleriyle doldurmaya baslar insanlari.. Insanlar, sanki patates çuvallari..Binen bindi, binemeyenleri kaldirip firlatiyorlar kamyonlarin içine. Karaçaylar kamyonlara istif edilmis..Her kamyonda tüfeklerinin namlulara bu insanlara çevrili iki asker…Ve büyük bir gürültüyle sarsilir kamyonlar .. Konvoy halinde ilerlemeye baslar. Aglamalar ,sizlamalar dinmis onsarin yerini bir dehset atmosferi sarmis..Her kafada bin bir çesit endise..Kamyonlara sikis , depis doldurulmus bir halde bir süre giderler…

Aradan kaç saat geçer kimse bilmez.. Bir zaman gelir kamyonlar durur…Içeridekiler ne oldugunu pek anlayamamistir…Neden sonra bir tren sesi duyulur..Derken bir daha.. 
Askerler asagiya iner ..Kamyondakilere seslenir.. 
-“ Tek sira halinde asagiya inin ! “ 
Silahlar kamyondan inmekte olan Karçay sürgünlere çevrili.. Kamyonlardan inen sürgünlere bes dakika bir mühlet taninir…Bir asker yüksek sesle bagirir.. 
- “ Hemen , vagonlara !..Saga sola bakmak yok.. Mecburi ihtiyaçlariniz için sadece 5 dakika müsaade ! “ 
Bu sesi duyan herkes saga sola kosusur..Ihtiyaç giderecek gizli bir yer arar..Ama nerede ? Utana sikila buldugu yerlere çökerler… Ve daha verile süre dolmadan birer ikiser tikilirlar vagonlara.. Hayvan nakliyatinda kullanilan vagonlarin içi pislik doludur..Kokudan girilmez içeri..Ama var mi imkani karsi koymanin…

Her vagona 40’ar , 50’ser kisi istif ederler… Vagonlarin hava almak için birakilan pencereye benzer delikleri de disaridan kapatilir.. Ve tren düdügünü çalar.… Bilinmez bir istikamete dogru yol almaya baslar.. Kimbilir kaç bin ton dert yükünü omuzlayan kara tren insanin genzine isleyen kömür dumanlarini yayarak ilerlemekte..Vagonlarda istif edilmis insanlar ,sanki birer esya.. Insanlarin tabii ihtiyaçlari olur , esyalarin olur mu?

Vagonlardan bir vagon.. Bir yasli Karaçayli , kartal gibi kendilerini süzen askerlere el isareti yapar.. “ -Asker oglum !.. Sikistim..Tren ne zaman duracak ? “ 
Askerlerin yüzü mahkeme duvari.. Ne ses var , ne soluk.. Ne de bir hayat belirtisi.. 
Ihtiyar , biraz daha bekler…Ama dayanamaz. Ve olanlar olur..Vagonun havasi degisir.. Herkes burnunu tutmakta..:Zavalli ihtiyar utancindan yüzü kipkirmizi…Bir eliyle yüzünü kapatir..Aradan kaç saat geçer bilinmez..Ve kokularin dayanilmaz hale geldigi bir anda tren yavaslamaya baslar ..Bir süre sonra durur… 
Askerler , vagondakilere seslenir.. 
- “15 dakika ihtiyaç molasi.. Vagonlari temizleyin ve içecek sularinizi alin !…” 
Kapilar açilir..Insanlar, alel acele istasyonda bulunan bir çesmenin önüne dolusur. Bütün zorluguna ragmen kendini tutabilenler de dogru kuytu bir köseye ihtiyaç görmeye…Sonra da 
arkalarina kaçar vagon takilmis bilinmez yüzlerce yük treni çesitli yönlere dogru hareket halinde..

Yollarda , temel ihtiyaçlari karsilanmayan Karaçaylar, büyük kayiplar veririrler..Özellikle yasli ve küçük çocuklar arasinda ölüm kol gezmeye baslamistir. O günleri andikça yüreklerinde henüz kabuk baglamamis bir elem yarasi zorluyor nefeslerini.. Sürgün zamani 14 – 15 yillarindaki gençleri , simdilerin 70-80likleri olan yaslilar.

- -“ Vadesi dolan su veya bu sekilde girecek kara topragin altina.. Ama Rus askerleri , bizim ölenlerimize kara topragi da çok gördüler.. Her vagonda avinin üstüne atlamaya hazir bir atmaca gibi Karaçay sürgünleri gözetleyen Rus askerleri hemen harekete geçiyor ve trenin ilk durdugu yerde disariya firlatiyorlardi..Karsi koymak isteyen yakinlari ise dipçik darbeleri ile kendini yerde buluyordu..”

Kafkaslar’dan kalkan ve kimsenin bilmedigi yaban ellere dogru yol alan dert katarlari 20 gün asan bu çileli yolculuktan sonra Kazakistan, Özbekistan, Kirgizistan’in farkli bir çok bölgesine yüklerini bosaltir..Istasyonlarda onlari bekleyen kamyonlara yüklenirler…Hayvanlar gibi tikildiklari trenlerde yüreklerine biriken tonlarca gözyasinin agirligi , yol yorgunlugu ile birlesmis talihsizler ordusu simdi artik birer robot gibidir.. Insan olduklarini çoktan unutmuslar… Artik ne askerlere kiziyorlar ..Ne de bir seyden sikayet ediyorlar…Yüzlerinde donmus bir istirap haritasi .. 
Herkeste ayni hedef…

- “ Nereye gideceksek bir an evvel gitsek te bitse bu elem yolculugu..” 
Istasyonlardan homurdanarak aayrilan kamyonlar , soguktan titreyen Karaçay sürgünleri gruplar halinde degisik kamplara dagitir..

Bu konuda yillardir arastirmalar yapan Çerkesk’de oturan Musa Abayhan’a göre Karaçaylarin dagitildiklari kamp sayisi 550 .. Arsatirmaci Abayhan ‘in , sürgün bölgelerine giderek tek tek tesbit ettigi sürgün kamplarinin kendi el yazisi ile hazirladigi listesi metrelerce uzanan bir vahset tablosu gibi..

Büyük çogunlukla Kazakistan , Tacikistan , Özbekistan ve Kirgizistan taraflarina gönderilen Karaçay sürgünler , buralarda insanlarin yasadikalri yerlere degil, bozkirlarda , steplerde kendileri için özel olarak kurulan çalisma kamplarina dagitiliyor.. 
“- Ama kirin basinda da olsa , kamplarda mecburi çalisma cezasi verilen mahkumlara bile yatacak yer ve yiyecek as garantisi verilir . “ diyor Arastirmaci Musa Abayhan.. 
Gerçekten de kamplarda ne yatacak dogru dürüst bir yer var ne de yiyecek bir sey..Derme çatma bir kaç kulübe.. Hepsi o kadar..

Sürgüne çikarildiklari gün 1,400 vagon içinde bulunan 70,000 Karçayli nüfusun yüzde 53.9’unu çocuklar, yüzde 28.1’ni kadinlar, yüzde 18’ini de erkekler teskil ediyordu. Bunlardan 653 Karaçayli açlik ve susuzluktan vagonlarda hayatini kaybetti. 
Kamplarin saglik sartlarina uygunsuzlugu yüzünden ilk iki yil içinde Karaçay sürgünlerin yüzde 35’i de kolera ve tifo gibi hastaliklara yakalanarak hayatini kaybetti. Ölenlerin 22,000’ini çocuklar teskil ediyordu.

Her kampin basinda hapisane kaçkini kilikli bir komutan..Merhamet denilen duygu ile hiç bir tanisikligi yok.. Elinde kirbaç , istedigi sürgünü dövme ve öldürme yetkisine sahip..Kamplarin bulundugu yerden 5 km öteye gitmek kesinlikle yasak.Sürgünler baska kamplarda bulunan akrabalarini ziyaret etmeyecek. Sadece kamp komutanin verdigi isler yapilacak .. Kimse kimse ile görüsmeyecek..Kamp komutanina hiç bir konuda sikayete gidilmeyecek..Sürgünler sabah aksam kontrol altinda tutulacak.. Ve daha bir dizi insanlik disi kural.. Bunlara uymayanlarin hali duman…Ölünceye kadar sopa veya komutaninin keyfini tatmin edecek kadar bir hapis cezasi..

Iste bu sartlar altinda insanlar nasil yasarsa Karaçay sürgünler de öyle yasadilar.. Hem de bir yil ,iki yil degil tam 14 yil… Stalin, ölüp de yerine Nikita Krusçev gelince Karaçaylilardan bir heyet , kendisini ziyarete gitti. Baslarindan geçen olaylari, bir millet olarak ugradiklari haksizliklari anlattilar..Ve Krusçev’den Karaçaylilara kendi atayurtlari olan Kafkasya’ya dönmeleri için izin verilmesini istediler… 
Karaçaylarin bu istegi zamanin Sovyet Rusya lideri Krusçev tarafindan olumlu karsilandi.. Bir süre sonra toplanan Sovyet Komünist Partisi toplantisinda , Stalin tarafindan sürülen bütün milletlerin, tekrar atayurtlarina dönmesine izin verilmesi kararlastirildi. 
Haberin alindigi ilk gün bir bayram günü gibi kutlandi.. Herkes mutlu..Herkes sevinçliydi.. Öyle ya… Artik yillardir hasretini çektikleri Kafkaslara , Mingi Tav ( Elbrus Daglari ) na kavusacaklar .. Koban nehrinin sularindan içerek hasretle yanan yüreklerini ferahlandiracaklardi..

Ama ertesi sabah herkes düsünceli kalkti yataklarindan… O günleri , sevinçle hüzünü bir arada yasayanlar anlatiyor … 
- “ Neden sonra ayaklarimiz suya erdi..Topraga bastik..Çamuru avuçladik..Ve hayatin aci gerçekleri ile bir defa daha karsilastik.. Bunca zaman emek verdigimiz malimizi mülkümüzü böyle yüzüstü birakip da mi gidecektik..”

Simdi zihinlerinde iki farkli fikir birbiri ile siddetli bir çatisma içinde idi..Beyinleri zonkluyordu sanki.. Duygu yükü ile kendini daha haberi duydugu anda Kafkasya trenine bindiren birinci düsünce .. Ünlü sanatkarlarindan Albert Özden’in sarki sözlerinde de yeralan :

“ Ölenlerimizi sirtimiza yüklenip gideceksek de, bir çare bulup gidelim Kafkasya’ ya ..”

Diger düsünce ise ise daha farkli açidan yaklasiyor… “ Tam 14 yil bu topraklara emek verdik..Yillarca eziyet gördük ama iyi kötü basimizi altina sokabilecegimiz bir çatimiz var.. Kafkasya’daki evlerimizde Gürcüler oturuyor.. Simdi geri dönersek bir de onlarla mücadele edecegiz..Yani , sonuçta Kafkasya’da hayata yine sifirdan baslayacagiz.. Artik yetmedi mi 
Burada çektigimiz çile.. Suyuna , havasina alistigimiz bu topraklardan gitmeyelim..” 
Bu psiklojik atmosferin etkisi altinda kalan Karaçaylar ikiye bölündü.. Kimi , “ Vatanimiza 
dönelim “ kimi de “ Burada kalalim..” dediler.. Sonunda sürgündeki Karaçaylar’in büyük bir 
bölümü “Atayurt Kafkasya” ya geri dönme karari verdi..

“Kafkas daglarinin taslarini yalayip Koban nehrinin suyunu içer yine karnimizi doyururuz “ diyerek yol hazirliklarina baslarlar..14 yildir her bir ailenin disi ile tirnagi ile kazandiklari üç bes kurus ile yapilan evler , alinan esyalarin hepsi yok pahasina satildi.Yanlarinda sadece üç bes parça bir esya yükü ile tuttular Kafkasya’nin yolunu..

Gelen her aile, hemen kendi evinin bulundugu köye ulasma gayretinde.. Hedef yillardir uzakta kaldiklari evlerine bir an önce dönebilmek.. Varirlar birer ikiser evlerine ..Ama orada onlari hiç de hos olmayan sürprizler beklemektedir…Kiminin evi yikilmis , yerinde yeller esmekte..Kiminin evinde, sürgünden sonra getirilen Gürcü aileler oturmakta.. Çok sansli olanlarin evleri bos ama hepsi birer harabe ..

Stalin’in emriyle Karaçaylarin evlerine yerlestirilen Gürcülerin bir kismi , hükümetin kesin emrine ragmen evleri bosaltmamakta israr etmekte.. Kavga dögüs , hatta bazi kanli olaylar cereyan etmekte..Neticede Gürcüler bir kaç zaman sonra Karaçay’i terkeder gider ama Karaçay harabolduktan sonra… 14 yil boyunca Karaçay’larin evlerinde oturan Gürcüler , her tarafi talan etmisler.. Karaçay mezarligindaki taslari bile kendi yaptiklari bina insaatlarinda kullanacak kadar saygizislik sinirlarini zorlamislar..

Ama Karaçayli oturup aglayacak degil.. Nasil olsa aliskin hayatin zorluklarina.. Ve elbirligi ile baslatirlar bir imar faaliyeti..Biraz zahmet çekilse de sonunda herkes kendi evini barkini düzene koyar tekrar..

FAYDALANILAN KAYNAKLAR 
- Bayramuk, Halimat. Ondört Yil 
- Aslanbek, Mahmut, Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciasi, Çankaya 1952 
- Botas, Hamit, Karaçay’da Soykirim, Paterson, 1995 
- Abayhan, Musa- Mülakat, Çerkesk,1998

Murat Yeşil, Ph.D.

Soykırım

Aralık 15, 2018

Çerkeslerin Adige Vadisi'nde son direniş girişimleri, Kafkas tarihinde asla unutulmayacak olan bir olaydır. 7 Mayıs'dan 11 Mayıs 1864 tarihine kadar dört gün içinde Ruslar, bir avuç Çerkes tarafından yenilgiye ugratılmışlardır. Nihayet Rusların kuvvetli bataryalarının ateşi altında bu Çerkeslerin hemen hemen tamamı ölmüştür.

Bu facia, Rusya'nın genıişslemesine karşı Kafkasya'nın açmış olduğu ve yüzyıllaca devam etmiş olan mücadelesinin birçok ve heyecanlı safhalarının sonuncusudur (Adige savunucularının ölümü ile birlikte Çerkes milleti düştü, mahfoldu veya şuraya, buraya dağıldı). Bunun üstüne Kafkas genel valisi olan, Grandük Michel, kardeşi olan Çar'a 2 Haziran 1864 tarihinde aşağıdaki telgrafı gönderdi:

''Haşmetmehap ; 
Kafkasya'daki şerefli savaşın kesin sonuca varmasından dolayı majestemizi tebrike muvaffak olmakla bahtiyarım. İtaat altına alınmamış tek bir kabile kalmamıştır. Bugün askeri birliklerin huzuru ile yüce Tanrı'ya şükran makamında ruhani bir ayin düzenlenmiştir.''

Çerkesistan'ın işgalinin son anlarını, Ed. Dulaurier'in Revu des Deux Mondes'daki bir etüde göre tasfir ettik.

''Liberal'' Çar II. Alexandr'in kardeşi Grandük Michel, son savaşdan hemen sonra Çar tarafından da sevinç ile onaylanmış ve imzalanmış bir kararname çıkardı. Kararname, bütün Adigelere vadiyi bir ay içinde boşaltmalarını emrediyor, aksi taktirde haklarında savaş esiri muamelesi yapılacağını beyan ediyordu. Bu emre uyuldu ve Çerkeslerin %80'den fazlası, askerlerin kılıçları böğürlerinde oldugu halde Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa'daki topraklarına, Anadolu'ya, Kıbrıs'a ve Osmanli İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine iltica ettiler. Yalnız Rus zabitlerinin nezareti altında Karadeniz limanlarindan karaya çıkarılmış Çerkesleri hesaba katan resmi istatistiklere göre 1864 yılının ilk yarısında Trabzon, Samsun ve Sinop'a çıkarılan Çerkeslerin sayısı 260.000 kişiydi. Resmi belgeler, 1858 yılından, 1861 yılına kadar 308.000 Çerkes'in göç ettiğinden bahsetmektedir.

Büyük göçten önce göç etmiş, sonradan kaçmış, yolda ölmüş olanlar hesaba katılacak olursa, vatanlarını terketmek zorunda kalmış olan Çerkes ve diğer Kafkasyalıların sayısı en az yarım milyon olarak tahmin edilmektedir. Kayıklara bindirilmiş, ağaç dallarından yapılmış kulube evlere yerleştirilmiş, ekseriya yiyecek ve içecekten mahrum, kötü hava şartlarına ve kötü davranışlara maruz kalmış olan göçmenlerin çektikleri ızdırapları ve bunlardan ne kadarı ölmüş olduğunu tahmin etmek güç değildir. Birçok yerde memleketlerini terketmek zorunda kalmış olan bu insanların yarısı açlıktan veya hastalıktan ölmüşlerdir.

Elisée Reclus'ün Çerkes göçmenler hakkında vermiş oldugu rakam, doğru degildir. Gerçekten daha önceki yıllardaki (1859 yılından 1864 yılına kadar) göçmenler dahil olmak üzere, 1864 yılında 507.000 Çerkes göç etmiştir. Göçmenlerin gerçek miktarı, 750.000'den fazla tahmin edilmektedir. 1865 yılında 30.000 kişilik Çeçen, Dağistanli, Çerkes ve Oset, Kuzey Kafkasya'yı terk etmiş ve bu göçmenler tarafından bırakılmış olan topraklar, Kazaklara daığıtılmıştır.

Wassan-Giray Cabağı-Kafkas-Rus Çatısması

Sürgün Güzergahı

Aralık 14, 2018

1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya'da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti'nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 sürgünü ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki tehcir de kara yoluyla yapılmıştır (Berzec, 1986: 114).

Sürgün yolunda çekilen çileler Yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e yazdığı raporda şöyle anlatılır: ''Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felaketlerin ve musibetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve faziletkar milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529).

Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: ''Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (Berkok, 526).

işte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Meşhur Rus şair Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: ''Bu insanlar yurtlarını ve babalarının mezarlarını neden terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraberinde getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" (Berkok, 524).

Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecri (zorlayıcı) tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor:

''Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim... Rus Generali Loris'e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi... Bu şekilde 25 Mayıs 1865'te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa'dullah'a tevdi etmiştik." (Kundukov, 1978: 67-70).

Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp taşıma kapasitesinin çok üzerinde biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı...1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 3050 cariye birden aldığı oluyordu...' (Avksentev, 1984: 61-62).

Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur (kendi kaderiyle baş başa bırakılmış, unutulmuş) millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi.

Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed'e şu teklifi sunmuştu: 'Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti'ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya'ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.' Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu proje ile Afganistan'ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu. (Kundukov, 12) Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım:

"... insanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; 'Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah'tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti'ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.' (Kundukov, 62-63).

Tehcir sürecinde geri dönme eğilimi

21 Mayıs 1864'te dört asırlık Rus -Kafkas savaşının batı kesimde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti'nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paç'e Beçmırza'nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey'den göçün devam etmesini engellemiştir. (Berzec, 134 )

Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti'nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim’ demişti.

Tehcir büyük bir hızla devam ederken, bir taraftan da geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Türkiye'deki Rus Elçisi İgnatiev'in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı'na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye'ye göçürülmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor-şartlardan şikayetle Kafkasya'ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir. (Berzec, 198)

İskan edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kanun-ı sani 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ resmi yazıyla bildirilmiştir. (BOA, Hariciye Nezareti , 122/64 )

Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150'si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür.
1911'de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahit olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911'de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez. (Berzec, 130)

İstanbul'daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri hukukçu Tsağo Nuri 1913'te anavatana dönerek Kabardey bölgesinde değişik okullarda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı. (Berzeg, 1995: 247)

1991'de kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu'nun (KHK) fahri başkanı Musa Şenıbe anlatıyor: "Annem anlatırdı; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk'e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından dönüp geri gelmiş.'' (Şenıbe, 1996)

Çerkelerin Sürgün Güzergahı
Çerkelerin Sürgün Güzergahı

Eğer Adige halkı bu insanlık dışı sürgünü ve soykırımı yaşamamış olsaydı bugün Kafkasya'daki Adige sayısı 18 000 000' un üzerinde olacaktı.

Alman bilimadamı ve etnograf F.Kanits'in yazdığına göre, Osmanlı topraklarından Kıbrıs adasına yerleştirilmek üzere gemilerle götürülen 2100 kişiden 1300'ü daha denizdeyken hayatım kaybetmiştir. Öyleki, denize atılan ve daha sonra suyun üzerine vurmuş olan bu cesetleri izleyerek geminin izlediği rotayı rahatlıkta görebilirdiniz.

Batum Şehri çevresinde karaya çıkan ve bu civara yerleşen kafiledeki 22 000 kişiden sağ kalanların sayışı 7000'dir. Yine Samsun şehri çevresine yerleşen 30 000 kişilik bir başka kafileden sağ kalanların sayısı 100 kişidir.

A.P.Berge'in yazdığına göre Samsun ve Trabzon çevresine getirilen göçmenlerden ortalama olarak her gün 180 ile 250 arasında insan yaşamım yitirmektedir ve bu insanların durumu gerçekten yürek yaralayıcıdır.

1860 yılında Psij bölgesindeki Rus orduları komutanı Yevdokimov savaşın kısa sürede bitirilmesini ve Kafkasya'nın işgalini sağlayacak bir plan hazırlamıştı. Bu plana göre Adigelerin topraklarından sürülmeleri ve onlardan boşalacak bölgelere kazak köylerinin yerleştirilmeleri düşünülüyor, buna karşılık işgal edilen topraklardan sürülen Adigelerin Psij bölgesine göç ettirilmeleri veya Osmanlı topraklarına gönderilmeleri öngörülüyordu.

Bu politikanın başlangıcı olarak, daha fazla direnç gösteren halklar arasından seçilen 10 000 kişinin Osmanlı topraklarına sürülmesine karar verildi 
ve bu karar uygulamaya konuldu.

1860 yılında Osmanlıya gönderilmek üzere bölgelerinden sürülerek Karadeniz kıyısına indirilen Adigelerin sayısı hızla artmaya başladı.Osmanlıların bu kadar insanı topraklarına kabul etmemesi ihtimalinden endişe eden Rus Çarı ve onun Kafkasya'daki generalleri, bu ihtimali ortadan kaldıracak bir anlaşma yapmak üzere Terek bölgesi idaresinden sorumlu olan Loris Melikov'u görevlendirerek İstanbul'a gönderdiler.

Loris Melikov üstlendiği görev gereği sürgün edilen insan sayısı ne olursa olsun geri çevrilmeyeceklerine dair Osmanlılarla gizli görüşmeler ve anlaşmalar yaptı.

1871 yılında çıkan Vsemirniy puteşestvennik (Dünya gezgini) gazetesinin yazdığına göre bu sürgün esnasında yollara düşürülen her üç Çerkeş'ten ikisi yaşamım yitirmiştir. Savaşta görev almış olan bir Rus görevli bizzat Şahit olduklarım daha sonra şöyle anlatmaktadır: "İnsanın tüylerini diken diken eden bir sahne hiç gözlerimin önünden gitmiyor: pek çoğu çocuk,kadın ve yaşlı insanlardan oluşan cesetler ortalığa dağılmış bir haldeydi ve bu cesetlerin çoğunu köpekler parçalamışlardı.

insanlar açlık ve hastalıktan o kadar bitkin düşmüşlerdi ki çoğu yaşarken köpeklere yem olmama gayreti içerisinde can derdine düşmüştü. Sağ kalanlar ölenleri düşünecek ve mezar kazıp onları gömebilecek durumda değillerdi. Onları bekleyen son da bundan pek farklı değildi".

Sürgün edilen Adigelerden 8500 aile 1872 yılında Kafkasya'ya geri dönüş talebi ile başvuruda bulundu. Bu Aileler geri döndürüldükleri takdirde her nereye yerleştirilirlerse kabul edeceklerini beyan ediyorlardı.

Fakat bu başvurular Rus Çarına ulaştığında başvuru dilekçelerinin üzerine şu notu düştü Çar : "geri dönüş söz konuşu bile edilmemelidir". Oysa o tarihlerde Adigelerin sürüldükleri topraklar, Psij bölgesindeki topraklar ve daha pek çok yer hala bomboş duruyordu.

Sürgün konusunda Y. Abramov çok doğru bir tespit ile şöyle yazmıştır : "Hiç şüphesiz Rus idarecileri Adigeleri bölgeden çıkartarak Osmanlıya göndermek için ellerinden geleni yapmışlar,onların ülkeden gidişlerini kolaylaştırmak için pek çok faaliyette ve vaatlerde bulunmuşlardır. Bunun yanı sıra bölgede aynı amaca hizmet için bulunan Osmanlı elçilerinin çalışmalarına da göz yummuşlar bu faaliyetlerin engellenmesi yönünde hiçbir çaba göstermemişlerdir"

Rusların açık faaliyetlerinin yanı sıra, Rus çarı adına bölgede gizli faaliyet gösteren bir kısım insan da Adigelerin göçe ikna edilmeleri konusunda ellerinden geleni yapmışlar, bu amaca hizmet için yoğun çaba içerisinde olmuşlardır. Örneğin şapsığlar arasında oldukça büyük itibarı olan İshak Efendi bu tür örtülü faaliyetlerde bulunan insanlardan birisidir.

Yine Natuhaçlar arasında bu tür bir ileri gelene tüm Natuhaçları Osmanlıya göç etmeye ikna etmesi karşılığında iki bin altın vaat edildiği bilinmektedir.

Osmanlıda orduya girmenin Şartı evli veya aile sahibi olmamaktı. Bu nedenle bir kısım insanlar çaresizlik içerisinde eşlerini konaklara hizmetçi çocuklarım evlatlık vererek, onların açlıktan ve yokluktan ölümünü önlemeye çalışıyorlar kendileri de gidip orduya yazılıyorlardı.

Sürgün gelinen Osmanlı kıyılarında ölümler o kadarartmıştı ki artık cesetler gömülmez olmuştu. Ekmek insan sayışma göre dağıtıldığı için ölüleri yerleştirildikleri korunaklardan çıkartmıyorlar, ölüler ile sağlar bir arada yatıyorlardı.

1858-1863 yılları arasında sadece Karadeniz'in doğusundaki limanlardan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 500 000 kişidir. Diğer bölgelerden ve diğer  limanlardan çıkış yapan insan sayışı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte bu sayının da daha az olmadığı tahmin edilmektedir.

Prof Halim MAMBET. KBR üniversitesi tarih bilimleri doktoru.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı