Devlerin Sürgün Oyunu

Aralık 18, 2018

Batı Kafkasya'da Kafkas-Rus Savaşı'nın sona ermesi, Çerkeslerin zorla sürgün edilmesi ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine yerleştirilmesi sorunuyla yakından ilgilidir. Bu, Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail Nikolayeviç'in savaş bakanına hitaben yazdığı mesajda açıkça ifade edilmiştir: "Savaşın ne zaman sona ereceği meselesi, şu şartlarda bile bize düşman halkı Osmanlı'ya ne kadar zamanda gönderebileceğimiz sorununa dayanıyor.1

Bu nedenle bu sorun Rusya ve Osmanlı hükümetleri arasında en aktif diplomatik yazışmaların ve görüşmelerin konusu oldu. Görüşmeler sırasında her iki taraf da Çerkeslerin göç ettirilmeleriyle ilgilerinin olmadığını kanıtlamaya ve böylece onların gelecekteki kaderleri konusunda sorumluluktan kurtulmaya gayret ediyordu. İstanbul'daki Rusya elçiliğinin bu mücadelede önemli bir yeri vardı. Elçiliğin sadece Rusya Dışişleri Bakanlığı ile değil, Kafkasya Ordusu Başkomutanı ve onun Kafkasya'daki idaresi ile de doğrudan irtibatı vardı. Ayrıca, durumu yerinde inceleyerek Çarlık payitahtını ve İstanbul'daki elçiliği ayrıntılı bilgiyle donatan Rusya konsoloslarının Osmanlı topraklarındaki varlığı da diplomatik mücadeleyi kolaylaştırıyordu.

Temmuz 1859'da Rusya elçisi A. B. Lobanov- Rostovski, Başvezir Fuat Paşa ve Hariciye Nazırı Ali Paşa'nın onunla yaptığı bir sohbette, Kafkasyalı Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşme serbestisinin sınırlandırılacağını, "Bu göçün son zamanlarda çok fazla arttığını ve Babıali'ye yük olmaya başladığını" açıkladıklarını bildiriyor.2

Bunun ardından verdiği resmi bir notada Osmanlı Hükümeti, Kafkasyalıların göçünün durdurulmasını ve bundan sonra "her iki hükümetin onayı olmadan göç yapılmamasını" talep etti.3 Rusya hükümeti bu notaya Kafkasyalı Müslümanların Mekke'ye gitmek için izin istedikleri karşılığını vererek şöyle dedi: "Dini inançların yerine getirilmesiyle ilgili bu isteğe karşı çıkamayız ve bunu istemeyiz."4

Bununla birlikte, Lobanov-Rostovski, Ali Paşa'yla yaptığı mutad sohbetlerinden birinde, "Bu kadar Kafkasyalıyı ayartıp Osmanlı sınırlarına yığılmalarına yol açan asılsız söylentilerin ve abartılmış umutların hala Dağlıların aklını çelmeye devam ettiğini" ve "yeni göçmenlerin Rusya sınırını geçmeye hazırlandığını" söyledi. Osmanlı ajanları tarafından Kafkasyalılar arasında yayılan, bir süre önce Rusya ile Osmanlı arasında imzalanan antlaşmaya göre Rusya hükümetinin Babıali'ye "Bütün Müslüman tebasını Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hıristiyanlarla değiştirme hakkı verdiği" şeklindeki söylentilere dikkat çekti.5

Kafkasyalıların göçü sorununun çözümünü hızlandırmak ve Osmanlı Hükümeti'nin engel çıkarmasını önlemek için 1860'ta İstanbul'a Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov geldi. Kafkasyalıların Osmanlı'ya "toplu halde değil, küçük gruplar halinde" göç etmesine izin veren bir anlaşma imzalandı.6  Rusya hükümeti ayrıca Çerkeslerin Kafkasya sınırından uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç bölgelerine dağıtılması konusunda Babıali'nin onayını almayı başardı. 0 sırada Rusya hükümeti, "Rusya 'ya karşı düşmanca tutum ve dini hoşgörüsüzlükle dolu olan" göçmenlerin Osmanlı  İmparatorluğu'ndan geri dönmesinden çekiniyordu.7

Bu şekilde, göç hareketi resmi özellik kazandı ve 1861-1862 yıllarında da devam etti. Bu süre zarfında 100 binden fazla Kafkasyalı "Muhammed'in kabrini ziyaret etmek için Mekke'ye gitme gerekçesiyle, yerleşmek niyetiyle Osmanlı topraklarına geldiler.8
Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilmesi kitlesel hale gelince diplomatik görüşmeler yeniden başladı. Ekim 1863'te Kafkasya Ordusu Genel Karargah Başkanı General A.P. Kartsov İstanbul'daki Rusya Elçisi Y.A. Novikov'a, Çerkeslerin ana kitlesinin Osmanlı topraklarına göç etmek için dar bir kıyı şeridinde yığıldığını bildiriyordu:

"Biz, halkın bu şekilde kitleler halinde sevkiyatı karşısında Osmanlı hükümetinin karşılaşacağı sıkıntılardan çekiniyoruz; ayrıca Çerkesler sadece iki noktaya gitmek istiyorlar: İstanbul ve Trabzon'a; başka yer bilmiyorlar ve bilmek de istemiyorlar. 9

1863'teki Polonya ayaklanmasına ve Osmanlı ile Batı devletlerinin Kafkasya'da aktifleşen politikasına bağlı olarak bu sıralarda gerginleşen uluslararası ortam, Rusya'nın hükümet çevrelerinde endişeye ve Osmanlı hükümetinin Kafkasyalı göçmenleri almaya devam edip edemeyeceği konusunda kuşkulara yol açtı. Trabzon'daki Batı Avrupa ülkelerinin konsolosları Çerkeslerin göçünü durdurmak için her çareye başvuruyorlardı. Osmanlı makamlarını "bu göçle Kafkasya'daki Rusya düşmanlarının sayısının azalacağına" ikna etmeye çalışıyorlardı.10 Avrupa diplomasisinin tahrikiyle Osmanlı, Çerkeslere mektuplar ve çağrılar göndererek şu telkinde bulundu:

"Müslümanlar! Eğer topraklarınızı heder etmek istiyorsanız Osmanlı'ya gelip yerleşin; eğer kafirlere boyun eğmek istiyorsanız onların yanına yerleşin. Ama ne onu ne diğerini istemiyorsanız, o zaman sizinle yüz yüze görüşünceye kadar bekleyin. Allah izin verirse yakında yanınızda olacağız. Büyük devletlerin toplantısında şu kararlar alındı:

1) Rusların eski sınırlarında kalmaları ve Çerkeslere yaşadıkları toprakları bırakmaları; 
2) Çerkeslerin Osmanlı Devleti'nin tebası içine girmeleri; 
3) Bütün büyük devletlerin Rusların düşmanı olduğu."11

Osmanlı ve Batı devletleri tarafından yapılacak acil yardım ve cihat ilanlarıyla birlikte İstanbul'daki Çerkes Komitesi yöneticileri İsmail Bey, Karabatur ve diğerleri de soydaşlarına mesaj gönderdiler. Ubıhlara, Şapsığlara ve Abadzehlere bağımsızlık mücadelesini sürdürmeleri ve ata topraklarını terk etmemeleri tavsiyesinde bulundular.'2

Bu dönemde (1863) Çerkesya topraklarının büyük bölümü, Kafkas Sıradağları'nın kuzey yamacı artık Çarlık birliklerinin elindeydi. Burada Çerkesler 111.168 kişi kalmıştı. (Natuhay bölgesi 26.684 kişi; Şapsığ bölgesi 16.611 kişi; Bjeduğ bölgesi 23.782 kişi; Abadzeh bölgesi 16.314 kişi; Aşağı Kuban Komiserliği 4.340 kişi; Yukarı Kuban Komiserliği 26.348 kişi. Kuban ötesinde Rus nüfusu ise 92 stanitsada 116.111 kişi idi).'3

Çerkeslerin Osmanlı'nın ve Batı devletlerinin yardımına ve himayesine özellikle ihtiyacı olduğu bağımsızlık savaşının son döneminde bu devletlerin yönetim çevreleri vaatlerden öteye gitmediler ve sadece silah ve mühimmat, bir de küçük bir yabancı lejyonu göndermekle sınırlı kaldılar.

1863 yılı sonunda Abadzehlerin direnişi kırıldı. Bu haber, Rusya elçisinin bildirdiğine göre Ali Paşa'da büyük bir endişe yaratmıştı. Novikov şöyle yazıyor: "Osmanlı bizim bölgemizde Çerkesler şahsında güçlü bir müttefikini kaybediyor. Kuvvetlerimizin büyük bölümünü alıkoyan bir düşmandan kurtulurken, zayıf komşularımız için daha büyük tehdit oluyoruz."14

Rus birliklerinin Çerkesya'daki başarılarının Babıali'de yarattığı gerginliği ve rahatsızlığı biraz olsun hafifletmek için, Rusya elçiliği birinci dragomanı (çevirmen) Argiropulo, Ali Paşa ile yaptığı bir sohbette şunu söylüyordu:

"Ardında, daha sonra kolonizasyonu zor olacak boşalmış topraklar bırakan bir nüfustan vazgeçmek zorunda kaldığı için Rusya üzüntü duymaktadır."

Çarlığın politikasını haklı göstermeye çalışan dragoman, "Çerkeslerin Osmanlı'ya göç etmesi için çabalar o kadar arttı ki, bu iradeye karşı durmak mümkün değil" diyordu.15

Osmanlı Hariciye Nazırı'nın göçe tabi tutulacak Abadzehlerin sayısı hakkında bilgi istemesi üzerine, yaklaşık 51 bin rakamı verildi. Bu toplu göçün yol açabileceği zorluklardan endişeli olan Ali Paşa, Rusya elçisine hükümete danışmadan fikrini söyleyemeyeceğini bildirdi. Kısa süre sonra Ali Paşa Heyet-i Vukela (Bakanlar Kurulu)'nun Abadzehleri kabulüne ve imparatorluk sınırları içine yerleştirilmesine onay verdiğini, fakat onların sadece İstanbul'a ve Trabzon'a değil, diğer bölgelere de yerleştirilmesinde ısrarcı olduğunu bildirdi. Ayrıca Osmanlı Devleti, böyle ciddi bir tedbir için mali zorluklar nedeniyle hazırlıksız olunduğundan, göçün 20 Mayıs 1864'e kadar ertelenmesini rica etti.16

Osmanlı Çerkeslerin tamamıyla göç ettirilmesini beklemiyordu.

Kafkasya Ordusu Genel Karargah Başkanı'nın İstanbul'daki Rusya elçisine gönderdiği 19 Nisan 1864 tarihli talimatnamede "Dağlıların bir an önce ayrılması için mümkün olduğunca ısrar edilmesi ve Çerkeslerin toplu göçü konusunda yapılan Rus-Osmanlı görüşmelerinin tamamlanması arzusu" ifade ediliyordu. İmzalanan anlaşmaya göre Rusya hükümeti sadece, henüz dağlardaki evlerini terk etmemiş Çerkeslerin göçünün ertelenmesine müsaade ediyordu. Erteleme, bağımsızlık mücadelesine devam eden ve yenilmeleri durumunda bütün kavim olarak Osmanlı'ya yerleşmek niyetinde olan Ubıhlar için geçerli değildi. Ali Paşa bunu Novikov'la bir sohbetinde bildirmişti. Babıali göçmenlerin nakli için gemi sağlamayı ve onları Varna ve Köstence limanlarına ulaştırmayı taahhüt ediyordu. Babıali, Çerkesleri imparatorluk sınırları içinde, Rusya sınırından uzaklara yerleştirmeyi de kabul etmişti.17

Kafkas-Rus Savaşı sona ermeden bir ay önce Osmanlı Devleti ve İstanbul'daki yabancı misyonlar Kafkasya'nın Rusya tarafından ele geçirilmesini "olmuş bitmiş bir olay" olarak değerlendiriyorlardı. İngiltere Elçisi Bulver-Litton, Çerkes göçmenler için Londra'da maddi yardım kampanyası düzenlenmesi fikrini ileri sürüyordu. Babıali'ye Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun en sıcak noktalarına dağıtılmasını teklif ediyordu. Novikov şöyle yazıyor: "Osmanlı hükümeti Çerkesleri küçük gruplar halinde, gelecekteki savaşlarda Osmanlı İmparatorluğu'nun koruyucu muhafızları olarak topraklarının en zayıf yerlerine dağıtmak niyetinde."18

Sultanın hükümeti Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşmesine çok sıcak bakıyordu. Çünkü bu göçle, Osmanlı İmparatorluğu'nun Hıristiyan halklarının içinde Müslüman nüfusunu artırma imkanı görüyordu. Rusya konsolosu Moşnin şöyle yazıyor:
"Çerkesler nüfusun Müslüman unsurunun artırılması istenen her yere dağıtıldılar." 9

Çerkesler, ileride kendi devletlerini kurmaya imkanları olmaması için Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde küçük gruplar halinde dağıtılarak yerleştirildiler.

Rusya ile Osmanlı arasındaki diplomatik mücadele, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu içinde yerleştirilmesi sırasında da, Babıali bu konudaki anlaşmayı bozduğu için devam etti. Bu sorun özellikle İngiltere'nin politikasına bağlı olarak karmaşık bir hal aldı. İngiltere hükümeti Babıali'ye Çerkeslerden "Kafkasya sınırında özerk bir prenslik" kurulmasını ve onlardan Osmanlı ordusu için yeni bir ocak olarak, bir tür askeri koloni oluşturulmasını tavsiye ediyordu. Ayrıca Çerkeslerden, İngiliz ticareti için Trabzon-Emırum yolunun yapımında ucuz iş gücü olarak yararlanılması tasarlanıyordu.20

1865 yılında karayoluyla Transkafkasya üzerinden göç ederek gelen, Terek Oblastı'ndan beş bin Kafkasyalı ailenin yerleştirilmesi sırasında da böyle bir kaygı vardı. (Burada bahsedilen göçmenler Çeçenler ve Osetlerdir-ç.n.) Rusya ve Osmanlı hükümetlerinin karşılıklı anlaşmasına göre göçmenler, "Kafkasya sınırının yakınına değil, ülke içlerine, Diyarbakır ve Erzincan çevresine yerleşmek zorundaydı."

Çerkeslerin Kars'a yerleştirilmesine nezaret etmek için, Rusya tarafından komiser sıfatıyla Zelyonıy adında bir subay gönderildi. Bu subay, 1865 Ağustos ayında İstanbul'daki Rusya elçiliğine, yetkili Nusret Paşa'nın Çerkeslerin tespit edilen yerlere yerleştirilmesine karşı çıktığını, aksine onları "Rusya sınırına yakın Muş ve Van civarına" yerleştirilmek istediğini rapor etti. Rusya elçisi bunu hemen tedbir alması için Osmanlı Hariciye Nazırı'na bildirdi. Ali Paşa "Nusret Paşa'nın kendi başına hareket ettiğini" ve Babıali'nin ona Çerkesleri tespit edilen yerlere yerleştirmesi için yeniden talimat vereceğini söyledi. Ayrıca hiçbir göçmenin Van bölgesinde kalmayacağını, fakat "çok fazla sayıda göçmen gelmesi durumunda Bab-ı Ali'nin gerekirse yerleştirmeyi Rusya'yla sınırı bulunmayan Muş bölgesine kadar genişletebileceğini" belirtti.21

Çerkes göçmenlerin ana kitlesi Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya topraklarına, Hıristiyan nüfusun (Ermeni, Rum v.d.) arasına, diğer bölümü ise (50 bin kadar aile, yani 400 bin kişi) İngiliz Hükümeti'nin "tavsiyesi üzerine"22 Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa bölümüne, Balkan Yarımadası'na, özellikle de Bulgaristan'a (200 bin kişi kadar) yerleştirildi. Varna'daki Rusya konsolosunun yazdığına göre "Dağlıları Bulgaristan'a bu şekilde yerleştirmekle Osmanlı hükümeti, bir yandan karşılarına Osmanlı yanlısı bir unsur koyarak Slavların her türlü özgürlük ve bağımsızlık hareketini felce uğratmayı, diğer yandan da büyük devletlerin Avrupa topraklarındaki Hıristiyan nüfus için özerklik hakkı talep etmesi durumunda, Hıristiyanlara karşı Müslüman nüfusun oylarının eşitliğini veya mümkün olduğunca çoğunluğunu sağlamayı ve böylece Hıristiyanları kendi topraklarında mülkiyet hakkından ebediyen mahrum etmeyi" hesaplıyordu.23

Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi sultanın Bulgaristan'daki valisi Midhat Paşa'nın projesine göre yapılıyordu. Çerkes yerleşimleri bütün Bulgaristan'a Bulgar köyleriyle karışık olarak küçük gruplar halinde dağıtılmıştı. Birbirlerinden belli mesafelerde bulunan bu köyler, yerleşimleri itibariyle Bulgaristan'ı çeşitli yönlerde kesen bir hat oluşturuyorlardı. Varna'daki Rusya konsolosu "Osmanlı Hükümeti Çerkeslere Tuna ve Balkanlar arasında, doğru bir hat üzerinde arazi tahsis etmeye gayret ediyor. Muhtemelen Tuna boyundaki kalelerle, doğal bir set olan dağlar arasında askeri bir hat oluşturmak amacında" diye yazıyordu.24

Bu "askeri hat", 1860'ta yerleştirilen Kırım Tatarlarının (150 bin kişi civarında) yerleşimlerinin bulunduğu Romanya'dan (Dobruca bölgesi) itibaren Sırbistan, Karadağ, Bosna ve Hersek sınırlarına kadar uzanıyordu. Çerkesler Yunanistan sınırına, Epir'in güney kısmına, keza Kıbrıs adasına da yerleştirildiler. Sayı olarak oldukça büyük bir Çerkes kolonisi Marmara Denizi kıyısında, Paderma'da kuruldu.25 Osmanlının Avrupa topraklarında Çerkeslere, büyük yollar ve en önemli dağ geçitleri boyunca köyler tahsis ettiler. Örneğin, eski Sırbistan sınırı boyunca Kosova Ovası'nda (Kossovo-Pole) 23 Çerkes yerleşimi vardı. Bunlardan en önemlileri Slavkovyak, Hamidiye, Macid, Potsariniye, Çerkessko-Sadovyane, Daniya-Levok idi.26

Çerkes yerleşimleri ağı Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Avrupa kısmını kaplıyordu. Bunlar, sınır hattını korumak için Rusların Kazak Stanitsaları gibi askeri koloniler olarak kurulmuşlardı. Bununla birlikte, Balkan halklarının özgürlük hareketleriyle mücadele için düzensiz birlikler bünyesinde Çerkes birlikleri de kurulmuştu. Bu faaliyetlerin doğrudan yöneticisi ve uygulayıcısı, kendisi de Çerkes olan ve Osmanlı hizmetinde bulunan Nusret Paşa idi. Bir kaynakta şu bilgiler yer alıyor:

"Bu paşa, hakkını vermek gerekir ki, yetenekli ve oldukça iyi bir askerdi, zira Paris'te askeri bilimler kursunu bitirmişti. Hükümetini memnun edecek şekilde, kendisine verilen görevi o kadar iyi yerine getiriyordu ki, Çerkeslerin kolonizasyonu hükümetin, ülkede Müslüman unsuru güçlendirmeyi ve Hıristiyanların isyanı halinde bu hareketi bastırmaya yönelik bir aracı elinde bulundurma amacına cevap veriyordu. Hükümet çevrelerinde, İstanbul'da artık bu şekilde bir hareketin çıkabileceğini tahmin edebiliyorlardı, bunu seziyor ve arzu ediyorlardı; buna karşı da tedbirler hazırlıyorlardı."

Slavların Kafkasya'ya Yerleştirilmesi

Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşmesi konusunda yapılan diplomatik görüşmeler sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Güney Slavlarının ve diğer halkların Rusya'ya yerleşmesiyle ilgili sorunlar da çözülüyordu. 1859'da başlatılan bu hareket özellikle Bulgar nüfus arasında çok büyük boyutlara ulaşmıştı ve daha ilk zamanlarda "100 kadar Karadağlı aile, yerleşmek için toprak tahsis edilmesini ve Rusya uyruğuna kabul edilmek istediklerini" bildirmişlerdi. Rusya hükümeti edindiği tecrübeyle Karadağlıları vatanlarındaki gibi yaşam koşulları bulabilecekleri bir yere, Kafkasya'nın Karadeniz kıyılarına yerleştirmeye karar verdi.

Kafkasya Ordusu Başkomutanı A.İ. Baryatinski, Dışişleri Bakanı Gorçakov'a şunları yazıyordu:

"Hükümetimizin rızası bile olmadan çok sayıda Kafkasyalının Osmanlı sınırları içine yerleşmesi ve Babıali'nin uyruğuna alınmaları, bize de bu elverişli koşullardan ve Osmanlının Slav nüfusunun psikolojisinden yararlanma hakkı veriyor. Onların büyük kitleler halinde Kafkasya'ya yerleştirilmesinin Kafkasya berzahında kesin ve sağlam şekilde yerleşmemiz açısından bizim için çok büyük tarihi ve devletsel önemi olurdu. Bu ülkenin tamamen yatıştırılmasıyla ortaya çıkacak devlet için faydalı bütün sonuçları tahmin etmek bile mümkün olmazdı. "

Bununla ilgili olarak Çar bir karar çıkardı:

"Bu mesele Kafkasya Komitesi'nde müzakere edilsin. Slavların Kafkasya 'ya yerleşmesini genel olarak çok yararlı görüyorum."29 Kafkasya Komitesi, Karadağlıların ve diğer Güney Slav ailelerin Kafkasya'ya yerleştirilmesinin sağlayacağı faydalar konusunda A.İ. Baryantinski'nin düşüncesiyle tamamen uyuşuyordu; fakat bu uygulama devlet için büyük bir masraf gerektirdiğinden komite sadece 100 ailenin yerleştirilmesi kararını aldı.

Osmanlı Hükümeti'nin Bulgarların Rusya'ya yerleşmesine onay verdiği ve göç hareketinin büyük boyutlara ulaşmaya başladığı 1861 yılında, Bulgar devrimciler ve yurtseverler (Rakovski v.d.) buna şiddetle karşı çıktılar. Çerkeslerin ve Kırım Tatarlarının Bulgar topraklarına yerleştirilmesini Bulgar halkı için ciddi bir tehlike olarak kabul ediyor ve Bulgarların Rusya'ya göç etmesinin, Osmanlı boyunduruğuna karşı Bulgar ulusal kurtuluş hareketini zayıflatacağı için daha büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyorlardı. Rakovski Bulgarlara vatanlarını terk etmemeleri, ne Rus ne de Osmanlı ajanlarının tahriklerine kanmamaları için çağrıda bulunuyordu.30

Rusya hükümeti hatasını farkederek Güney Slav halklarını Rusya'ya yerleştirme planına daha kapsamlı ve dikkatli yaklaşmaya başladı. Osmanlı Hariciye Nazırı Ali Paşa'nın 1863'deki "Rusya Karadağlıların Kafkasya'ya yerleşme arzularından yararlanabilir" açıklamasına karşılık Rusya elçisi Novikov, Karadağ'ın ve Çerkesya'nın politik ve stratejik konumunun aynı olmadığını ifade ediyordu. Şöyle yazıyor: "Bakana, iki halk arasındaki politik farklılık bir yana, bir de stratejik farklılık var diye karşılık verdim. O zamanlar Karadağ iki imparatorluğun, Avusturya ve Osmanlı imparatorluklarının kavuşma yerinde bulunduğundan daha zayıf sayılıyordu, çünkü denizden uzaktaydı. Çerkesya'nın isyankar kavimleri ise Karadeniz sahilinde yaşıyorlardı. Sürekli dışarıdan destek alıyorlardı ve bizim Kafkasya'daki egemenliğimiz için her zaman tehlike arz ediyorlardı".31

Rusya hükümeti Çeklerin ve Slovakların göç etme çabalarını da desteklemedi. 1868 yılında ABD'deki Çekoslovak Birliği Ana Komitesi Washington'daki Rusya elçisi Baron Stekl'e bir mektupla başvurdu. Mektupta "Kafkasya'ya ve Rusya İmparatorluğu'nun diğer güney bölgelerine her yıl 50 bin kişi olmak üzere Amerikalı Çek ve Slovakların yerleştirilmesi" rica ediliyordu. Kafkasya Genel Valisi Dışişleri Bakanı'na, "Karadeniz bölgesinde yerleşmek için boş arazinin sınırlı olduğunu ve ancak bir defada 30 binden biraz fazla insan yerleştirilebileceğini" bildirdi.32 Rusya'ya göç hareketi Avusturyalı Çekler arasında da başladı. Rusya hükümeti, Avusturya hükümetinde güvensizlik uyandırmamak ve göçe resmi bir hüviyet kazandırmamak için Viyana'daki elçisine "bu meseleyi fazla gündeme getirmemesi" talimatını verdi.

Rusya hükümeti Kafkasya'ya Anadolu'dan Rumların ve Ermenilerin yerleşmesine daha sıcak bakıyordu. Osmanlı hükümeti tarafından "Ahıska'dan 2.500 ailenin Rusya'ya yerleşmek istediğinin" bildirilmesinden sonra Kafkasya Komitesi, Slav olmayan Osmanlı Hıristiyanlarının (Ermeni ve Rumların) "çok yoksul olanlar dışında devletten para yardımı talep etmemeleri durumunda" Rusya'ya yerleşmelerine izin verdi.34

Osmanlı'dan Gayrimüslim Göçü

Fakat Osmanlı'daki Slavların, Rumların ve Ermenilerin Kafkasya'ya göçü, Çarlık Rusyası'nın hükümet çevrelerinde ve Kafkasya yönetimi içinde bu konuda fikir birliği sağlanamadığı için kitlesel karakter kazanmadı. Çerkesler ve Kırım Tatarları şahsında Osmanlı Avrupası'nın Hıristiyan nüfusu içinde Müslüman unsurun güçlendirilmesi konusunda sık sık eleştiriler yapıldı.

Çerkeslerin Balkanlara dağıtılarak yerleştirilmeye başladığı ilk günlerden itibaren Osmanlı hükümeti, onları Güney Slav halklarının ulusal kurtuluş hareketine karşı kullanmaya başladı.

1870'li yıllarda başgösteren Doğu krizi döneminde Rusya diplomasisi, Çerkeslerin Balkan Yarımadası'ndan çıkarılması için uğraşmaya başlamıştı. Çerkes sorunu Aralık 1876'da, büyük devletlerin katıldığı İstanbul Konferansı'nda müzakere edildi. Müzakerede iki proje, İngiliz ve Rus projeleri sunuldu. İngiliz projesi "Çerkeslerden ve Başıbozuklardan oluşan düzensiz birliklerin ortadan kaldırılmasını" öngörüyordu. Çerkeslerin ise "mümkün olduğunca Hıristiyanlardan uzak bölgelerde toplanmaları" gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu da "bu tedbirin yerine getirilmesi için gerekli parayı sağlayacaktı."35 Rusya'nın projesi ise daha kesindi:

"Bütün Müslümanların silahsızlandırılması, bütün düzensiz birliklerin, özellikle Çerkeslerin dağıtılması ve çekilmesi", "Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kısmına yerleşmesinin kesinlikle yasaklanması ve Rumeli'de bulunanlardan da mümkün olduğu kadarının Osmanlı İmparatorluğu'nun Müslüman Asya vilayetlerine gönderilerek buradan çıkarılması" talep ediliyordu.36

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı bir süreliğine Çerkes sorununun çözümünü erteledi. Fakat savaş bittikten sonra diplomatik baskı yoluyla Rusya, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kısmından çıkarılarak Asya'daki topraklarına gönderilmesi amacına ulaştı. Bu, 1878 Yeşilköy Antlaşması (madde 10 ve 16) ve 1879 Berlin Barışı (madde 15 ve 16) ile tespit edildi.37

Rusya diplomasisi bu şekilde çetin bir mücadele yürüterek, Kafkasyalı sürgünleri topraklarına alma konusunda Osmanlı'nın onayını almayı ve böylece Kafkas-Rus Savaşı'nın sonunu hızlandırmayı başardı. Çerkeslerin sürgününde baş suçlu Rus Çarlığı idi, Osmanlı İmparatorluğu'nun politikası da buna yardımcı oldu.

Osmanlı hükümeti büyük bir Çerkes nüfusunu alırken insani düşüncelerden çok politik amaçlar güdüyordu. Bu amaçlardan birincisi, Hıristiyan nüfus içinde Müslümanların sayısını artırmak; ikincisi de imparatorluk içinde yaşayan halkların ulusal kurutuluş hareketine karşı ve özellikle Rusya'yla yapılan dış savaşlarda Çerkesleri askeri güç olarak kullanmaktı. Çerkesleri küçük gruplar halinde dağıtarak bir an önce Türkleşmelerini sağlamak amacı da güdülüyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu, birçok halkın bir arada yaşadığı bir devlet olarak varlığını sürdürüyordu. Hakim unsur olan Osmanlı Türkleri nüfusun ancak yarısına yakınını oluşturuyorlardı. İmparatorlukta 14 halktan (Slavlar, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar v.d.) 35 milyondan fazla insan yaşıyordu. Bunlara yeni bir etnik grup, Çerkesler de dahil oldu. Asıl kitleyi Çerkesler (Adığeler) oluşturduğu için bütün Kuzey Kafkasyalı sürgünleri "Çerkes" olarak adlandırdılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç hareketinin sürdüğü tüm süre boyunca bazı verilere göre ise 1.800.000,38 bazı verilere göre ise 2.750.00039 Çerkes sürgün edildi.

Ali Kasumov-Hasan Kasumov 

Dipnotlar:
1-RGVİA (Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi), f.38, op.3İ (286). sv.875, d,9,1.
2-RGVİA. f.45İ, d.64,1.9.
3-Aynı yerde. 
4-Aynı yerde,l.ll.
5-AVPR,f.GA,l-9,op.8, d.3İ,1.32.
6-Berje A.P., Vıseleniye gortsev s Kavkaza (Dağlılann Kafkasya dan Göç Ettirilmesi) // Russkaya Starina, 1882, 7 T.33., s.342.
7-RGVİA, f.45İ,d.64,l.lİ.
8-RGVİA, f.4İİ, op.Aziatskaya çast, d.8,1.12.
9-AVPR,f.GAl-9,d.l91.5.
10-Aynı yerde,1.21.
11-Materialı dlya opisaniya voynı na Zapadnom Kavkaze (Batı Kafkasya'da Savaşın Tasviri İçin Belgeler) // Voyennıy Sbornik, 1864. Noll,s. 148-149.
12-RGVİA, f.38,op. 3İ/286,sv.873, d.8,1.17.
13-RGVİA,f.4İİ, op. 263/916a, d.l, 11.175-176. 
14-AVPR,f.GAl-9,d.l9,1.6.
15-Aynı yerde, 1.7.
16-Aynı yerde, 1.8.
17-Aynı yerde.
18-Aynı yerde, 1.73.
19-Slavyanski Sbornik. 1877, T.2, s.356.
20-Russki İnvalid. 1864,5 iyunya.
21-AVPR,d.GA l-9,op.8,d.l9,1.19.
22 -Niva,1876,No32,s.548.
23-AVPR, f.Turetski stol (stany), d.4464,1.55.
24-Aynı yerde,1.51.
25-AVPR,f.GA l-9,d.l9,1.122.
26-Severnıy Kavkaz.l936.Nİ 22.
27-Slavyanskiy Sbornik. 1877. T.2. S.6İ.
28-AVPR.f.Turetskiy stol (starıy), d.4464,1.55.
29-Aynı yerde, 1.78.
30-Aynı yerde, 1.136.
31-Kosev D.; Novaya istoriya Bolgarii. Moskv., 1952. S. 246-247.
32-AVPR, d. GA, 1-9,19,1.7.
33-AVPR.f. Turetskiy stol (starıy), d, 4464,1.26.
34-Aynı yerde.
35-Gladson U.,Bolgarskiye ujası i vostoçnıy vopros (Bulgar Dehşeti ve Doğu Sorunu), SPb., 1876, s.5.
36-AVPR, f.Kantselyariya, 1876, d.33,1. 2İ1,2İ5.
37-Sbomik dogovorov Rossii s drugimi gosudarstvami. 1856-1917 gg. (Rusya'nın Diğer Devletlerle Antlaşmaları.1856-1917), Moskova, 1952,s.7166,19İ. 
38- // Novıy Vostok, 1935. kn. 1 (7), s.l2. 
39-AANSSSR.f.8İİ,op.6.d.l88,1.8.
Kaynak:Rossiya i Çerkesiya - Vtoroya Polovina XVIII v.- XIX v. (Rusya ve Çerkesya -18 yy. İkinci Yarısı-19. yy.) İzdat. "Meotı", Maykop, 1995. Rusçadan Çeviren: Murat Papşu - Kafkasya Yazıları - İlkbahar 99 Sayı: 6

''Göç göç oldu göçler yola dizildi, uyku geldi ela gözler süzüldü''... 
Rus işgalinden ve Ermeni mezaliminden canlarını, yavrularını kurtarmak için kaçan Erzurum halkının göç türküsü böyle başlar...

Osmanlı Devleti`nin zayıflaması ile işgale uğrayan Kafkas ve Balkan coğrafyasında yaşayan Türk ve Müslüman halklar için de umutsuzluklar, göçler, ölümler, işgaller, ana vatanlardan kopuşlar, tehcirler de başlamış oldu. Göç hikayeleri, göç türküleri ayrı dillerde söylense de duygular, hüzünler hep aynı noktaya işaret ediyordu. Sürgün edilen, ana vatanlarından koparılan, hastalıklara yenik düşen, yollarda ölen, açlık ve sefaletle karşı karşıya kalan bu halkların acısı, ne yazık ki dünyanın gelişmiş ülkelerince bir türlü görülmedi.Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye`yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Kafkas Vakfı ve Balkan Medeniyet Derneği yetkililerinden derlenen bilgilere göre, Osmanlı İmparatorluğu`nun zayıflamasıyla 19. yüzyıldan itibaren Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu`ya göçler başladı.

Rus Çarlığına bağlı askeri birliklerin 1859 yılında Kafkasya`ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar`ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel`in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, ``Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya`nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir`` şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi...

YÜZDE 30`U YOLCULUĞUNU TAMAMLAYAMADAN ÖLDÜ

Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz`in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz`deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul`a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar`dan sürgün edilen insanların yüzde 30`una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.

KAFKAS HALKLARININ İKİNCİ SÜRGÜNÜ
Kafkasya`da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin`in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı`nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.

KARAÇAY BALKARLARIN SÜRGÜNÜ
SSCB`ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943`te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929`u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan`ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944`de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.

ÇEÇEN VE İNGUŞLARIN SÜRGÜNÜ
Kızılordu`nun 23 Şubat 1944`te Kızılordu`nun 26. kuruluş yıldönümünü şenliklerine davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya`ya sürüldü...

Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların tüm mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20`si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar`ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Gerek iklim gerek ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıklar nedeniyle pek çok muhacir yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.

Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında aldığı karar ile 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti`ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.

Sovyetler Birliği`nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan`da Rus birlikleriyle yerel direnişçiler arasında savaş başladı. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kurban verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.

KIRIM TATARLARININ SÜRGÜNÜ
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Tatarı`nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.

Orta Asya`nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Tatarlarının yüzde 42`si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Vatanlarına dönmek için çok yoğun bir mücadele veren Kırım Tatarları, hedeflerine ulaşmak için 1980`li yılları beklemek zorunda kaldı.

Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Tatarları yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördü.

AHISKALILARIN SÜRGÜNÜ
Gürcistan`ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve ``Osmanlı Türkleri`` olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Aradan geçen 65 yıla rağmen Ahıskalılar, halen yurtlarına dönemedi. Anavatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD`de yaşamlarını sürdürüyor.

Stalin`in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanlarını zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, ``ölüm katarı`` olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya`ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 250 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan yaşamını yitirdi. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı.

Özbekistan`da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana`da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan`dan komşu ülkelere ve Rusya`nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna`ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye`de bir süre önce çıkarılan yasa ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı.

1944`de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi`ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.

KARABAĞ`IN ``KAÇGINLARI``
Ermenistan`ın Azerbaycan`ın Dağlık Karabağ bölgesini 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte en çok zarar gören, sivil halk oldu. İşgale uğrayan topraklarından kaçan yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, halen zor koşullar altında Azerbaycan`ın çeşitli vilayetlerinde yaşamlarını sürdürüyor...

Hastalık

Aralık 18, 2018

Yurtlarından çıkıp gitmeğe zorlanmış Çerkesler’in ve diğer Kafkasyalıların en kötü düşmanı, beslenme eksikliği yüzünden gelişen hastalıklardı. Çerkesler Rus denetimindeki limanlarda, gemilere gerçek anlamda istif edilmişlerdi. Kendilerine ne yardım sağlanmıştı ne de yiyecek içecek verilmişti ve daha ilk uğranılan Osmanlı limanında, Trabzon'da, çiçekten, tifüsten ve iskorbüt'ten büyük sayılarda telef olup öldüler. 1863 kışında, Trabzon’da günde yirmi ile elli arasında Çerkes ölüp gidiyordu. Gelen baharın en kötü günlerinde, ölenlerin sayısı günde 500'e çıkmıştı; yalnız Trabzon'da ölenlerin sayısı 30.000'i bulmuş olabilir. Samsun ve Sinop gibi diğer limanlarda karaya çıkmış olanlar da benzer [yüksek oranda] ölüm yazgısını paylaştılar. Göçün en yoğun olduğu zamanda, Samsunda günde 50 sığınmacı ölmekte idi.

Osmanlı imparatorluğu, Çerkesler’in bu zorlanmış göçüne kesinlikle hazırlıksız yakalandı. Ülkede sağlık şartları zaten en iyi döneminde bile gerçekten iyi denebilecek halde olmaktan uzaktı ve devletteki genel yoksulluk, destek sağlayıcı para yardımı yapılması yahut yiyecek içecek sağlanması konusunda imkanları pek kısıtlıyordu.

"Mezarlıkların yakınlarındaki semtler, bu mezarlıklara ölüler gömülürken gösterilmesi gereken dikkatin gösterilmemesi ve bundan kaynaklanan sakıncalı sonuçlar nedeniyle oturulamaz olmuşlardır ve aileler tüm bireyleriyle konutlarından ayrılmaktadır. Kentin çeşmelerine su ileten kemerli ana su kanalında, bir Çerkesin suyun içinde yüzeduran ölüsü bundan birkaç gün önce bulunmuş ve o su kanalı murdar olmuştur [kullanılamamaktadır]. Caddeler ve sokaklar perişan derecede pis durumdadır; yiyecek kıtlaşmakta ve pahalılanmaktadır, yakacak hiç bulunmamaktadır, bütün bu haller sefaleti arttırmakta ve hastalığın yayılmasına imkan sağlamaktadır"

Ellerinde bulunan üç beş Doktoru ve bulabildikleri ilâçları göndermek dışında Osmanlılar bir şey yapabilecek halde değillerdi. Her ne olursa olsun çiçekle tifüs için tedavi çaresi [henüz, dünyada] yoktu. Tek çare [hastalığı birbirine bulaştırmamaları için] göçmenleri Karadeniz kıyılarındaki sığınmacı kamplarından alıp imparatorluk ülkesi içinde öteye beriye dağıtmaktı. Osmanlılar onları Karadeniz limanlarından, iskân edilecekleri yerlere gönderdiği süre boyunca da Çerkesler’in telef olup ölmeleri önlenemedi. Ölümlerle ilgili kayıtlar, taşıma gemilerinde, hastalıktan ileri gelen ölümlerde üç kişiden birinin hatta bazan daha fazlasının öldüğünü gösteriyor. Bir rapora göre. Çerkesler'den 2 718 kişilik bir topluluk Kıbrıs'a gitmek üzere Samsun'dan gemiye bindirilmişlerdi; bunlardan 202'si Samsun ile İstanbul arasında öldü, 528'i İstanbul’da gemiden indi, Kıbrıs'a doğru yolculuğu sürdüren I 988 kişiden 637'si daha yolculuk sırasında öldü, Kıbrıs’tan yazılmış bir diğer rapor, sözü edilen bu gemi dolusu Çerkesler'in yazgısı hakkında başka bilgiler içeriyor: "Karaya çıkanların yarıdan fazlasının öleceği belliydi, gerçekten de günlük ölümler 30 ile 50 arasında süre gitti"

Abazalar’ın Karadeniz limanlarına varışı zamanında ise, Osmanlı hükümeti daha iyi hazırlıklı idi. Süregiden parasal sıkıntılara rağmen, Osmanlılar Abazalar’’a daha özenli ilgi gösterebildiler ve onların [Abazalar’ın] arasında hastalıktan ileri gelen telefat az sayıda oldu. Sığıntıların sayısı da, daha önceki göçte görüldüğüyle karşılaştırıldığında, çok daha azdı ve bu durum hiç kuşkusuz selâmet sağlayıcı bir etki yarattı.

C. Marvin adında bir İngiliz yazarın kaleme alıp 1888 yılında Londra'da yayınladığı, "The Region of Eternal Fire" (İç Ateş Bölgesi) adlı kitabının 85-86. sayfalarında çok ilginç bir gerçeği açıklar: "1864'de doruk noktasına ulaşan sürgün sırasında Çerkesler, düşmanları olan ve onlara bunca eziyet eden Ruslara hayvan sürülerini bırakıp gitmek istemediler. Gemilerde kendilerine ancak yer bulabilen göçmenler, binlerce inek, öküz, sığır, koyun, keçi gibi değerli hayvanlarım ve hatta sevgili atlarını öldürmek zorunda kaldılar. Amaç düşmanın eline geçmemesiydi (...) Bu kadar çok hayvanın öldürülüp ölülerinin açıkta bırakılmasını düşünebiliyor musunuz? Çerkeslerin gidişinden sonraki aylarda, Çerkesya'da salgın hastalıklar kol gezmeye başladı. Dereler kan aktı, sular mikroplandı, Sıtma, tifo ve bir veba türü çevreye dehşet saçtı, Bu yüzden Ruslar planladıkları gibi oralara Kazak ve mujikleri hemen yerleştirmediler. Gelenler de öldüler. Çerkeslerin laneti tutmuştu."

"Çerkesya sahilleri olağanüstü harika yerler. Kırım'dan çok daha güzel ve vahşi bir doğal görünümü var. Bazı sahillerde dağlar hemen denizin kenarında göklere yükselir. Zengin ve tropikal sayılabilecek kadar yeşil bitki örtüsü düzlükleri ve dağ yamaçlarını kaplıyor. Havanın açık olduğu günlerde muhteşem Kafkas dağlarının gururlu zirveleri görünür. Burası dünyanın en güzel ve en verimli bölgelerinin başında gelir. Fakat ne yazık ki son 40 yıldan beri burası boş ve insandan arınmış, perişan bir durumdadır.

Tüm bu bölgenin bugünkü (1906) nüfusu 65.000 kişiyi geçmez. Bunların 25 bini Novorossiysk'de yaşar, 8 bin kişi de Sohum'da. 1864'den önce bu ülke bağımsızdı ve en az bir milyon yerli Çerkes nüfusa sahipti. Bu insanlar Rus emperyalizmine karşı koyan son halk idiler. Savaşçı, yiğit, azimli ve güzel insanlardı. Dinleri İslam olmakla beraber, aralarında eski pagan inançlara bağlı olanlar da bulunurdu. İşgalcilere karşı canla başla çarpıştılar. Sonunda üstün güçteki Rus ordusu ülkeyi işgal edince Çerkesler esaret altında yaşayamadılar ve Osmanlı topraklarına göç ettiler, daha doğrusu sürüldüler.

Bu sürgünün hikâyesi çok korkunç ve acıklıdır. Çünkü 300 bin Çerkes açlık, yokluk ve hastalıktan telef oldu. Sonunda Osmanlı'ya ulaşanlar oranın en zorlu kişileri oldular. Rusların ele geçirdikleri bu ülkeyi iskân etme gayretleri sonuçsuz kaldı. Çünkü bir anda sıtma salgını tüm sahili sardı ve burası dünyanın en sağlıksız bölgelerinden biri oldu.

Rusya ülkeyi fethetmiş fakat doğa ona bu toprakları kullanma izni vermemişti. Ülkelerinde 30 bin kadar Çerkes kalmıştı. Birkaç bin Rus mujik ve resmi memur, kıyı boyunca aralıklı yerleşim merkezleri kurdular. Bu doğa güzelliği ortasında sefil köyler oluşturdular. Çok az toprak işlendi. Bazı soylular ve Grandük tarımsal projeler gerçekleştirdiler. Bunlardan biri Novıy Afon'dur (Abhazya'da). Denizden baktığınızda Gagra yakınlarında Oldenburg prensinin yaptırdığı otel ve bahçeleri görürsünüz ve gizemli bir vadi ormanlar içinde kaybolur. Fakat içine girince anlarsınız ki sıtma, veba ve ulaşım zorluğu burada yaşamayı imkansız kılar.

Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:97-98 İstanbul,1999 Çiviyazıları

Balo Bilatti Osetya'da dogdu. Diger ülkü arjkadaslari gibi o da Kuzey Kafkasya'nin özgürlügünü yitirmesinden sonra yurdunu terkederek Çekoslavakya'ya buradan da Polonya Varsova'ya yerlesti. Çok kültürlü, idealist ve çaliskan bir Kafkasyaliydi. Varsova ve Paris'de Çerkeslerle ilgili yayinlanan bütün dergilerde çok kiymetli makaleleri yayinlanmistir. Bütün yasami boyunca özellikle Barsbi Baytugan ile birlikte çalismistir. 1938 yilinda Varsova'da kisa ömürlü de olsa Rusça-Türkçe "Çagisiris" isimli derginin de sorumlu müdürlügünü yapmistir. Ikinci dünya savasindan sonra Almanya'da çesitli kurulus ve dergilerde çalismalarini sürdüren Bilatti daha sonra Amerika'ya giderek oraya yerlesmistir.

Balo bilatti'nin üzerinde en çok durdugu konu gelecekte özgürlüklerine kavusacak olan Kuzey Kafkasya uluslarinin birle?ik bir Kuzey Kafkasya Birligi içerisinde yer almalari idealiydi. Ona göre, ayri ayri kurulacak Çerkes cumhuriyetlerinin onlarin gelecegi bakimindan olumlu bir sonuç verme olanagi çok azdi. Bilatti'ye göre ayni kökenden gelen bu uluslarin, ayri ayri tanimlanmalari kadar zararli birsey olamazdi.Yazilarinda bütün bu gerçek görüsler her zaman somut bir anlayisla dile getirilmistir.

Kuzey Kafkasya'nin tarihinde fevkalade önemli haiz olaylar vardir.Bu olaylar , her simali Kafkasyali'nin kutsal gayeye ulasma yolunda gösterdigi çabalarda ve milli siyaset suurunun tayininde birer rehber yildizidir.Iste , 11 Mayis 1918 olayi da bunlardan biri ve hatta önemlisi olup Kuzey Kafkasy'nin yakin tarihinde vuku bulan gerçek manada milli bir hadisedir.Zira bu mutlu tarihte , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran tarihi karar alinmistir.

Mayis 1917'de vuku bulan , mesru ve müsterek "Daglilar Kurultayi" nda Kuzey Kafkasya millet temsilcileri tarafindan ( Rus Ihtilali'nin husule getirdigi müsait durumun nazara alinarak ) Kuzey Kafkasya'nin milli menfaatlerinin vazgeçilmez gayesine uyularak , Kuzey Kafkasya'yi Rusya'dan ayiran ve Müstakil simali Kafkasya Daglilari Cumhuriyeti'nin ilanini öngören tarihi büyük karar alinmisti.Bu milli assamblenin aldigi kararlari ihtiva eden resmi beyannamede söyle diyordu :

"Asagida imzalari bulunan bizler , Kuzey Kafkasya'nin yetkili millet temsilcileri olarak su hususlari bütün dünya hükümetlerine duyurmayi seref telakki ederiz :

Kuzey Kafkasya halklari tarafindan mesru ve normal seçimle meydana getirilmis olan milli meclisin , 1917 mayis ve eylül içtimalarinda , Kuzey Kafkas Daglilarinda temsil yetkisi ve bütün selahiyetler uhdesine verilen Birlesmis Kafkasya Daglilari hükümeti , hüküm süren anarsi havasindan ötürü ve bizzat Petersburg hükümeti tarafindan , büyük Rus Çarlik Imparatorlugu'nu teskil eden milletlerin , "Siyasi geleceklerini kendilerinin yürütmeleri hakkinda istifade ederek ; asagida yazili kararlari almistir :

1-Birlesmis Kafkasya Daglilari Rusya'dan ayrilip müstakil bir devlet kurmaya kararlidirlar. 
2-Yeni tesekkül eden devbletin cografik hudutlari , simalden , Rus çarlik imparatorluguna dahil oldugu zamanki sinir esas alinmak suretiyle Dagistan , Terek , Stavrapol ; batidan Karadeniz ; dogudan Hazar Denizi ve güneyden ise komsu hükümetlerle bu hususta yapilacak anslasmaya göre düzenlenmek suretiyle tespit edilecektir. 
3-Bu karalarin bütün dünya hükümetlerine duyurulmasi ve malumat verme vazifesi asagida imzalari bulunan yetkili vekiller heyetine verilkmistir. 
Böylece , imzalari asagidaa yer alan bizler , bugünden itibaren müstakil "simali Kafkasya Devleti" nin mesru yol ile kuruldugunu hür dünyaya beyan ediyoruz .

Bu tarihi vesikanin altinda imzlalari bulunanlarin basinda Abdülmecit Çermoy ile Haydar Bammat yer almaktadir.

Acaba bu tarihi vesikanin dogus sebebi Rus Ihtilali ile onun yaratmis oldugu ve bütün Çarlik Imparatorlugu' nu kapsayan anarsik durum mudur , yoksa Kuzey Kafkasya'nin uzun yillardan beri devam edegelen hürriyete karsi sönmeyen asklari ve onun ugruna sistematik bir sekilde yaptiklari çetin mücadelelerin bir meyvasi midir ?

Evvela su hususu hatirlatmak gerekir : Uzun süren mücadeleler sonunda Kuzey Kafkasya halki Rus hakimiyeti altina girmek zorunda kalmisti , üstelik en verimli topraklari da Rus müstemlekesi haline getirilmisti.Bu yüzden , perisan olan ve toprakli halkin sayisi bir hayli kabarmisti.Bunu gören müstemleke idarecileri K.Kafkasyalilari Ruslastirma siyasetine basvuruyorlardi ve bu yüzdendir ki yerli halkin kültürel ve ekonomik inkisafini engellemeye çalisiyorlardi.

Kafkasya'daki Rus idarecileri , çesitli suçlardan ötürü ordudan atilmis olan son derece kaba , gaddar ve insafsiz kisilerdi. Tabiidir ki , bunlar yerli ahalinin dertlerine ve sikintilarina en basit bir ilgi bile göstermiyorlardi. Hakim durumlarindan istifade ederek himayesiz halki fevkalade siki baski altinda bulundurma gayretleri , tabii olarak onlarin hürriyetperver daglilar bu elim duruma tahammül edemiyorlar ve her firsatta isyan ediyorlardi.Bu milli kiyamlardan biri olan 1877-78 isyani büyük ölçüde tesirli olmus ve bütün vatan sathina sirayet etmisti.Ruslar ise merhametsizce ve vahsiyane bir tarzda kaba kuvvete dayanarak isyani bastirmaya çalisiyorlardi.Buna mukabil K.Kafkasyalilar, Dagli ananelerine yakisir sekilde yilmadan, korkmadan direniyorlardi.Bu sebeptendir ki , bütün Rus imparatorluk halki en tehlikeli isyanci mintika olarak K.Kafkasya'yi biliyordu.

Şurasi da gayetle sabittir ki , simali Kafkasyalilar'in ihtilalciligi tamamen milliyetçi bir suura malikti.Bu sebeptendir ki , Daglilar Bolsevikler'in sonsuz vadilerine inanmislar ve ihtilale hararetle katilmislardi.

Kafkasyalilar , Rus halkinin tam tersine sosyal durumu düzeltmek hedefinden ziyade tam manasiyla milli istiklal ruhunu yasatma çabasindaydilar.K.Kafkasya halklarini temsil eden mesru milletvekillerinin istirakiyle , 1917 yili mayisinda Terekkala'da ( Vladikkafkas ) toplanan Daglilar Meclisi , içtimalarinda görülmemis bir ittifak karariyla temsil selahiyetini alan ve hükümeti temsil eden komite , Bolsevikler'in ekim ihtilaliyle Rusya'ya hakim olmalarindan sonra da faaliyetlerine devam ediyor , müsterek Daglilar toplantisinda alinan kararlari tahakkuku için bütün gücüyle çalisiyordu.Ihtilalde kazanilan hürriyetin kaybedilmemesi için milletin tam bir birlik halinde vatan müdafaasina kosmasi çagrisinda bulunuyordu.

Gerek müsterek genel toplantida ve gerekse bir müddet sonra merkez komite tarafindan Rusya'dan ayrilmasi hususunda alinan kararlar Osmanli Imparatorlugu sinirlari dahilinde yasayan K.Kafkasyalilar'a da duyurulmustu.

sunu da unutmamak gerekir ki , Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar 1.Cihan Harbi'nden evvel Müstakil simali Kafkasya Istiklal Komitesi'ni kurmuslardi.Bu komitenin baskanligina 1877-78 Türk-Rus Savasi kahramanlarindan Müsir Fuat Pasa getirilmisti. O , harp sirasinda selahiyeti Türk temsilcisi olarak Berlin'e gönderilmisti. Alman Hükümeti'yle temaslari sirasinda Kafkasya meselesini de unutmamis ve bu ugurda gayretler göstermisti.Alman Hükümeti de "Bagimsiz Kafkasya Devleti"nin kurulmasi fikrini destekleyecegini vaadetmisti.Fuat Pasa'ya verilen sözde durularak Bohemya'da bulunan harp esiri Kafkasyalilar'dan mesru hükümetin manevi nüvesi teessüs ettirilmis bulunuyordu.Diger taraftan , Kafkas Istiklal Komitesi'nin temsilcileri 1916 'da Lozan'da gürültülü sekilde cereyan eden kongreye de istirak etmisler , harp eden taraflara ve Birlesik Amerika Baskani'na nota ile müracat bulunarak Amerika tarafindan ortaya atilan ve milletlere milli hakimiyet taniyan prensipleri bir kere daha hatilatmislardi.

Almanya ile Türkiye'nin "Müstakil Kafkasya" fikrini dostane ve samimi bir sekilde desteklemelerinde Türkiye'de yasayan K.Kafkasyalilar'in bu çalismalarinin büyük rolü olmustur.Bu paha biçilmez gayretleri sarfedenler arasinda Müsir Fuat Pasa'dan sonra, zamanin basvekili ve sayili diplomatlarindan olan Hüseyin Rauf Bey , Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Islam Ordusu'nu Kuzey Kafkas Firkasi'nin kumandani Yusuf Izzet Pasa , bir müddet sonra M.Kemal Hükümeti'nin hariciye nazirliginda bulunan Bekir Sami Bey ve digerleri de vardi.Bu nüfuzlu kisilerin Türk dis politikasina tesirli olmamalari imkansizdi.Çünkü , bunlar Türk vatanperveri olduklari kadar Kafkas milliyetperveriydiler ; Kafkasya'nin müstakil olmasi için büyük gayretler sarfetmelerinin birinci sebebi de Türkiye'nin simalinden gelecek tehlikenin bu tampon devlet araciligiyla manialanmasiydi. Gerek K.Kafkasya Kurultayi'nin kararlari ve gerekse Istiklal Merkez Komitesi'nce alinan kararlara bakilacak olursa bu durumun göz önünde bulunduruldugu farkedilecektir. Ne var ki K.Kafkasya ihtilalden geregi sekilde faydalanma imkanlarina tam manasiyla sahip degildi. Durumun böyle oldugunu malesef aci tecrübeler göstermistir.

Çünkü : K.Kafkasya Daglilari asirlik mücadeleler sonucunda bitap düsmüs ve müstevli Ruslar onlarin zengin ülkelerini silip süpürürcesine sömürmüsler ve yerli halki Ruslastirmayi hedef tutan bir müstemleke siyaseti yürütmüslerdi.Bu durum karsisinda Kafkasyalilar'in müstevli Ruslar'a karsi olan ezeli düsmanliklarini gittikçe kuvvet kazaniyor ve onlar çocuklarini korumak amaciyla Rus okullarini ve maarifini boykot etmislerdi. Milli bir egitim sistemi uygulama imkanindan da mahrum olduklarindan kurtulus cephesinin entellektüel kadrosunun inkisafi çok agir ilerliyordu.Oysa ki ihtilal patlak verdigi zaman millete önderlik edecek olan münevverler zümresi çok cüzi miktarda idi ve üstelik bunlarin tecrübesi de kafi degildi. Bu agir sartlar altinda milletin mukadderatina hakim olmak ve her türlü badireyi atlayarak hürriyete ulasmak son derece güç bir durumdu. Bir kere, böyle mühim bir vazifenin layikiyla ifasi için tecrübeli ve münevver önderler kadrosunun kifayette olmasi ve zamaninda ( görülecek islere hazirlanma bakimindan ve devlet teskilatinin teessüs etmesi yönünden ) elvermesi lazimdi. Bundan baska ; hadiselerin gidisatini degerlendirip bunun içerisinde kendi yerini tespit ettikten sonra kendi milletini ve onun gayretler mecmuunu , bütün imkanlarin seferber edilerek organize edilmesiyle müstakil milli hayat teessüs edilebilirdi.

Diger taraftan komsu Kafkas milleti ( Azerbaycan , Gürcüstan vs. ) arasinda kuvvetli bir rabita tesis edilemedigi gibi müttefik devletler de gerekli yardim ve destegi yapmamislardi.

Isgal rejimi K.Kafkasya'nin içtimai hayat inkisafi ile alakadar olmuyordu.Bundan dolayidir ki , K.Kafkasya'da siyasi firkalar mevcut degildi ve siyasi faaliyet göstermek isteyen bir kisim münevverler ise Rus siyasi tesekküllerine iltihak etmek mecburiyetinde kaliyorlardi.Hal milliyetperver ve istiklalciydi fakat tecrübeli rehbere muhtaçti.Hadiselerin cereyani bu eksikligi bütün vuzuhuyla ortaya koymustur.Unutmamali ve bilinmelidir ki , üstün kuvvetlere karsi üç cephede mücadele eden genç simali Kafkasya Cumhuriyeti'nin yok olus sebebi bu yüzden olmustur.suna da hakkiyla isaret edilmelidir ki , tarihin çözüp halletmek üzere K.Kafkasya idarecilerine takdim ettigi bu problemi , bu kadar agir ahval ve serait içinde hallederek muvaffakiyete erismek son derece güçtü.

Kuzey Kafkasya'nin sükutundan bveri bozuk olan Dagli Kazak münasebetlerinin düzenlenmesi de güç bir mesele idi. Kazaklar, müstevli Rus hükümeti tarafindan Daglilara ait en seçkin arazilere iskan edilmislerdi.Bunun içindir ki Daglilar toprak meselasinin ele alinarak adilane bir tarzda çözümlenmesini istiyorlardi. Asirlardan beri kendi öz topraklarinin mahsulünü bizzat toplamak arzusunu duyuyorlar ve Kazaklarin gaddarca hareketlerine artik bir son verilmesini taleb ediyorlardi. Hatta, daglilar bu bozuk münasebetlerin düzeltilmesi ugruna Kazaklarla iyi komsuluk baglari kurulmasina ve müsterek hükümet tesisine bile riza göstermislerdi.

1.Umumi Daglilar Kurultayi 1917'de Terek-Kala'da içtima ettigi zaman toprak meselesinin adilane ele alinmasi görüsülmüs ve bilahare Terek-Kala ve Mezdok'ta yapilan Daglilar-Kazaklar toplantilarinda da ayni meselenin önemine isaret edilmis ve bu düzensizligin ortadan kalkmadigi müddetçe baris ve sükunun tesisine imkan olmadigi neticesine varilmisti. Esasen böyle bir antlasma her iki taraf için de son derece elzemdi. Bunlarin anlasmamasi için can atan Bolseviklerin propagandalarinin tesirinde kalan Kazaklar, Daglilarin ileri sürdügü teklifleri reddederek müsterek düsman kizillarin lehine hareket ediyorlardi. Bu düsüncesizce terekküp edilen hareket tarzini tasvip etmeyen tek tek Kazak liderleri de Bolseviklerin zehirledigi Kazaklar tarafindan ifsa ediliyordu. Bunlar arasinda Kazaklarla kurulmasi derpis edilen müsterek hükümet fikrinin öncülerinden Karavulov da vardi. bunun mukadder sonucu olarak da pek çok Kazak ve Kuzey Kafkas köy ve kasabasini harabeye çeviren kanli mücadele basliyordu. Diger taraftan Rus ordusuna mensup ve Kafkaslara siginmis binlerce kaçak asker de ayri bir problem teskil ediyordu. Bolsevik proragandistleri bu bassiz insanlari kandirarak anti-bolsevik kuvvetlere karsi silahlanmalarini tesise çalisiyorlardi.

Görülüyor ki, bu kadar çetin sartlar altinda çiçegi burnunda Kuzey Kafkas Devleti'nin muvaffak olmasi imkansiz bir hale geliyordu. Üstelik yeni hükümetin elinde talim görmüs, muntazam askeri birlikler de malesef yoktu. Çünkü esasret yillarinda müstevli Rus Hükümeti Kuzey Kafkasyalilarin modern askerlik sanatini ögrenmemeleri amaciyla, onlara mecburi askerligi tatbik etmemisti. Ayrica silah, cephane ve maddi vaziyet de namüsaitti. Yukarida da belirtildigi gibi, tecrübeli devlet adamlarinin bulunmayisi da çok büyük talihsizliklerin basinda gelmekteydi.

Iste bu ahval ve serait içinde Daglilar, vatanlarini müstevni Bolseviklere karsi müdafaya hayatlari pahasina basladilar. Öte yandan, Bolsevikler, Beyaz Rus ajanlarindan azami istifade ederek Dagli-Kazak düsmanlarini körüklüyorlar ve mücadeleyi provoke ediyorlardi. Ayrica Müslüman olan Daglilar ile Hristiyan olan Kazaklarin dini hislerini de istismar ederek bir hilal-salip mücadelesi yaratiyorlardi. Ayni zamanda yerli halk arasinda sun'i bir sinif kavgasi husule getirilmek için de her vasitaya basvuruyorlardi. Bütün bu provokasyon hareketleri kismen de olsa tesirini gösteriyor ve Daglilar arasinda anlasmazliklarin zuhuruna sebep oluyordu.

Osetinlerle Inguslarin arasi açilmisti; bu, Kuzey Kafkas tarihinde görülmemis bir hadiseydi. Keza Kabartaylar ile Osetinlerin içtimai bünyesinde yaralar açilmis, sinif kavgalari hissedilir hale gelmisti. Bütün bu hazin olaylarin müsebbibi, ölçüsüz maddi imkanlarla çalisan Bolseviklerdi.

Neticede, bolsevik ajanlarinin husule getirdigi infak yüzünden Daglilar Hükümeti Dagistan'da Temirhansura'ya tasindi. Zira Terek-Kala her türlü mücadele mikraki haline gelmis bulunuyordu.

Bu esnada "Beyaz Rus" hareketi de tesekkül etmeye baslamis ve hissedilir bir kuvvet haline gelmisti. Böylece silahli Bolsevik kuvvetlerine karsi vatanlarini savunan Kuzey Kafkasya Daglilari'na karsi ikinci bir düsman cephe daha tesekkül etmis bulunuyordu. Kazak Gönüllüler Firkasi kendisini Rus Ordusu'nun bir parçasi addediyor ve ayni gayeye hizmet ediyordu. Onlar, müttefiklere bagliliklarini ve bitaraf devletlerle Bolsevikler arasinda imzalanan "Brest-Litovsk" Antlasmasini tanimadiklarini ilan ediyorlardi. Gerçekten, müttefikler tarafindan büyük ilgi ve destek de görüyorlardi. Müttefikler, Kazaklarin, Kuzey Kafkasyalilarin ve diger milletlere mensup gönüllü muhariplerin Çarci General Denikin'in emrine girmeleri için çaba gösteriyorlardi.

Diger yandan, Inguslar 1918 yili ocak ayindan hazirana kadar, Ingusistani ikiye bölen Kazak köy ve kasabalarini dagitmislar ve onlari yurt disina kovmuslardi. Bu yüzden Kazak-Dagli mücadelesi kanli bir hal almis ve bunu gören Terek Kazaklari da Denikin'e iltihak etmisti.

Buna mukabil Kuzey Kafkasyalilar da Turklerde yardim talep etmeye karar verdiler. O sirada Azerbaycan'da Enver Pasa'nin kardesi Nuri Pasa'nin kumandasinda bulunan Kafkas Islam Ordusu'na bagli, Turkiyedeki Kuzey Kafkasya'lilardan kurulu simali Kafkas Firkasi derhal imdada yetisti ve Dagistan'a girdi. Kisa zamanda bu havaliyi müstevli Bolseviklerden kurtardi. KIuzey Kafkasya Daglilari büyük sevinç içindeydiler, vatanlarinin düsmanlardan süratle temizlenecegine ve milli hükümetin is görme imkanina kavusacagina inaniyorlardi.

Kuzey Kafkasya Hükümeti derhal, Kafkasya'da bulunan Alman isgal kuvvetleri kumandani ve Alman hükümetinin Kafkasya'daki yetkili mümessili General Freiher Kressfon Kressenstein ile görüsmelere basladi. Generel Freiher Kuzey Kafkas hükümeti temsilcisi Vassn Giray Cabagi ile yaptigi görüsmede Alman Hüümeti'nin Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tanimaya hazir oldugunu bildirdi. Öte yandan Alman Generali Kuzey Kafkas Cumhuriyetini desteklemek için kuvvetlerini cenuptan simale çekmeye hazirlaniyordu. Fakat bu sirada sonuçlanan Mondros Mütarekesi planlari altüst etti. Mütareke geregince Türk ordularinin Kafkasya'yi derhal bosaltmalari gerekiyordu. Türklerin bosalttigi mintikalara ise Ingilizler ve Denikin birlikleri yerlesiyordu. Ingiliz gererali Thomson ve Gnl. Kori, Albay Ranlison vasitasiyla Daglilar Cumhuriyeti'ni Denikin emrine girmeye zorluyorlardi. Bunlara göre küçük milletlerin bagimsiz yasamalari imkansizdi. Gnl Thomson Gürcistan Hükümeti'ne de bir telgraf çekerek, simal hududunda bulunan Gürcü birliklerinin silahlarindan tecrit edilmesini ve dagitilmasini istiyor ve Çarlik Rusyasi dirilene kadar Gnl. Kori kumandasindaki birliklerin nöbet tutacagini beyan ediyordu. Albay Ranlison ise daha da ileri giderek tehtidkar bir üslupla Denikin namina Kuzey Kafkas Hükümeti'ni tazyik ediyor ve Gnl. Denikin'in idaresine girmelerini; aksi halde emrinde bulunan top ve diger silahlarin namlularini Kuzey Kafkasya üzerine çevrilecegini bildiriyordu.

Gnl. Denikin ise müttefiklerin gaye ve hedeflerini iyi bildiginden, Rusya'da Bolseviklerle savasan kuvvetlerinin büyük bir kismini Kafkasya'ya çekti ve Kuzey Kafkasya'ya bütün gücüyle saldirdi. Müttefiklerin verdigi modern silahlarla mücehhez Denikin birliklerine karsi vatanperver ve Kuzey Kafksyalilar anayurtlarini tek baslarina korudular ve bu ölüm kalim mücadelesine hayatlarijni koydular. Gnl. Denikin evvelki Kafkas harplerinden tecrübe kazanmis olacak ki, son derece gaddar davraniyor ve Kuzey Kafkas köy ve kasabalarini atese veriyordu. Bu suretle Kuzey Kafkasya tam bir atesderyasi haline gelmisti. Gürcistan hükümeti simali Kafkasya'ya her türlü yardima kosmak için can atiyordu. Lakin Azerbaycan Hükümeti Ingilizlerin baskisi yüzünden bu yardimin, kendi topraklarindan geçerek Kuzey Kafkasya'ya ulasmasina yardimci olma imkanindan mahrum oldugundan ancak cüz'i bir yardim Kuzey Kafkasya'ya ulasabildi. Bütün bu agir sartlar altinda umumi savas tam bir facia ile sona erdi, fakat Kuzey Kafkasya'lilar mücadeleyi yine birakmadilar. Milli kahraman seyh Uzun Haci'nin emrinde toplanarak vatanlarini karis karis müdafaya devam ettiler.

Diger taraftan büyük imam samil'in torunu Said samil'in yönettigi isyan hareketi de 1920 yilinda aylarca sürdü. 
Denikin Moskova kapilarina dayanmis durumda iken Bolseviklerin hariciye komseri Çiçerin radyodan, Kuzey Kafkasya Milleti'ne hitaben "Sovyet Hükümeti müastakil simali Kafkasya'yi tanidigini" ilan ediyordu. Komiser Narimanov da Necmettin Godsili'ye yazmis oldugu mektubunda Siz biliyorsunuz ki Sovyet Rusya, kendi rejimini istemeyen halklari buna mecbur etmiyor ve Dagistan'a müstakiliyet taniyor. diyerek simali Kafkasya'lilari Denikin'e karsi Bolseviklerle mücadeleye çagiriyordu. En küçük bile olsa disaridan yardim görme imkanindan mahrum bulunan Kuzey Kafkasya'lilar ise Denikin'in insafsizca taarruzlari karsisinda ytukarida zikrettigimiz yaldizli Bolsevik teklifine istemeye istemeye itilmek zorunda kalmislardi. Onlar Denize düsen yilana sarilir kabilinden Bolsevikler veya Beyazlarla isbirligi yapma talihsizligiyle karsi karsiya bulunuyorlardi. Bu engin bir denizde bogulmak üzere bulunan bir insanin son çirpinislari ve son kurtulus ümidi idi.

Sabik Rus Imparatorlugunu yeniden ihya etme hayali ile sarhos bulunan Denikin'in tarihi büyük hatasi yüzünden talihsiz Kuzey Kafkasya'lilarin güzel vatanlari indifa eden bir volkan haline gelmisti. Bu atesi söndürmek ve vaziyete bilakaydüsart hakim olmak isteyen Gnl. Denikin en seçkin kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'ya yigmis bulunuyordu.

Gnl. Denikin , tarihin hiçbir zaman affetmeyecegi bu hatasini mülteci olarak avrupa'da bulundugu siralarda yazdigi "Rus Inklabinijn Çerçevesi" adli hatira kitabinda bizzat itiraf etmis ve 1919 sonlarinda kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'da toplamak suretiyle Kuzeyde Bolseviklerle olan mücaledeki durumunu zayif düsürdügünü ve bu yüzdeb Rusya'nin bu tarihi faciaya sahne olmasina baslica müsebbip oldugunu kabullenmistir.

Nitekim mücadelesinin sonlarina dogru hatasini anlamis ve Kuzey Kafkasyalilari Bolseviklere karsi ayaklandirmak için, Kuzey Kafkasya'nin bagimsizligini tanidigini beyan etmis, lakin bu gecikmis hareketi Denikin'i kurtarmadigi gibi Kuzey Kafkasya'nin içinde bulundugu felaketli durumu degistirememistir

Bütün olumsuz kosullar karsiisinda halledilmesi gereken en önemli problem milli birlik ve beraberlik suurunu yasatmaktir. Kuzey Kafkasya'lilar Komünist rejim tarafindan sunni parçalara ayrilmis ve etnik gruplarin bagimsiz milletler olduklari yalani yerli halka asilanmaya çalisilmistir. Bu durum el'an yürürlüktedir.

Iste bunun içindir ki, Kuzey Kafkasya'lialr 11 Mayis 1918'in her yil dönümünde mazlum vatanlarini ve öksüz milletlerini yad ederken yukarida arzettigimiz "milli birlik ve beraberlik" suurunun önemini birkat daha taktir etmeli ve millet ve vatanseverligin bu gayeye hizmet etmek oldugunu bütün açikligiyla bilmelidirler.

Öte yandan biz Kuzey Kafkasya'lilar 11 Mayisi sadece milli bayram olarak degil milli matem olarak da aniyoruz.. zira 1919 yilinin mayis ayinda Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bagimsizligini kaybetme talihsizligine ugramistir.

11 Mayilarda, dünyanin 4 bucagina dagilmis bulunan muhacir Kuzey Kafkasya'lilar ve onlarin ahfadi anavatanlarini içten gelen sevgi ile hatirlamali ve mensup olduklari masum milletlerinin ugradiklari felaketi bir kere daha hür dünya kamuoyuna duyurmalidirlar.. Bilhassa Türkiyede ve yakin doguda yasayan Kuzey Kafkasya'lilari "Bagimsiz Kuzey Kafkasya" idealini yasatmayi ve atalarinin bu kutsal gayeye etmis olduklari hizmeti daha da ileri götürmeyi kendilerine en aziz ve kutsal bir görev bilmelidirler.

Balo Bilatti

Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı