2 Kasım 1943 ve 8 Mart 1944. Karaçay-Malkar halkının savaşlar, istilalar, hürriyet mücadeleleriyle dolu tarihlerindeki iki kara gün.
Kafkasya’nın Orta Kafkaslar bölümünde, sarp dağlar ve derin vadiler arasında uzanan topraklarda yüzlerce yıldan beri yaşamakta olan Karaçay-Malkar'lar İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla devam ettiği günlerde, Sovyet hükümetine karşı ihanet, vatan hainliği ve düşmanla işbirliği suçlamalarıyla atayurtlarından koparılarak, yediden yetmişe Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüşlerdi. 2 Kasım 1943’te Karaçaylıların başına gelen felaket, 8 Mart 1944’te onların kardeş halkı Malkarlıların da başına geldi. Tarih boyunca onları birbirlerinden ayırmaya çalışan Ruslar adeta ortak kaderleri olan sürgünde Karaçaylılarla Malkarlıları birleştirmişlerdi.

1918 yılında kurulan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetinde yer alan Karaçay-Malkarlılar bu cumhuriyetin Sovyetler tarafından yıkılmasından sonra ikiye ayrıldılar. Karaçaylılar 12 Ocak 1922’de kurulan Karaçay-Çerkes özerk bölgesi içinde yer alırken, Malkarlılar da 16 Ocak 1922’de kurulan Kabardin-Balkar özerk cumhuriyeti idaresi altına alındılar. Bu iki cumhuriyetin kurulması sırasında Sovyetler “böl ve yönet” politikasını uygulamaya dikkat ettiler. Dil, tarih, kültür ve etnik köken açısından aynı halk olan Karaçay-Malkarlılar sunî bir biçimde ikiye parçalandılar. 1926 yılında Karaçaylılara özerklik verilerek Kafkas dağları üzerinde Karaçay Özerk Bölgesi kuruldu. Bu sırada Karaçaylılar bölgelerindeki nüfusun % 81’ini meydana getiriyorlardı. 

Daha sonraki yıllarda bölgeye sistemli bir biçimde Rusların yerleştirilmesiyle bu oran % 30’a düştü. 1943 yılına kadar Sovyet rejimine karşı defalarca ayaklanan Karaçaylılar özellikle 1920-30’lu yıllarda kollektifleştirme hareketine karşı çıkarak kurdukları çetelerle Sovyet ordusuna karşı aylarca Kafkas dağlarında silahlı mücadeleye giriştiler. Sovyetler'in kollektifleştirme hareketleri Kafkasya’nın diğer bölgelerine göre Karaçay’da çok kanlı savaşlarla geçti.

Karaçaylılar Sovyet rejimine karşı sürdürdükleri bu silahlı mücadeleler yüzünden Sovyet hükümeti ve özellikle Stalin tarafından “komünist rejimin amansız düşmanları” olarak nitelendiriliyorlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas dağlarında ayaklanarak millî direnişe geçen Karaçaylılar kurdukları silahlı çetelerle Sovyet Kızıl Ordusunu ve NKVD birliklerini imha ederek Almanların yanında Sovyetlere karşı savaştılar.

Almanlar’ın 1941 yılında Sovyetler’e saldırdıkları sırada, Kafkasya’da yaşamakta olan Karaçay-Malkar halkı da Almanlar’a karşı sempati beslemeye başlamıştı. Bu durumu değerlendiren Sovyet istihbaratı, Sovyet ordusunda görevli Karaçay-Malkarlı subay ve askerleri “güvenilemeyecek düşman unsurlar” sayarak cepheden alıp, Ural bölgesindeki kömür ocaklarına sürmüşlerdi. Sovyetler’in bu davranışı karşısında bir Karaçay süvari alayı silahları ile dağa çıkmıştı. Böylece Almanlar henüz Kafkasya’yı işgal etmeden Kafkasya’da bir müttefik halk kazanmış oluyorlardı.

25 Temmuz 1942’de Alman orduları Rostov’u ele geçirip Don ırmağını geçtikten sonra Sovyet ordusuyla Kafkas dağlarının eteklerinde savaşa girdi. Alman ordusunun önünden çekilerek Kafkas dağlarına sığınmaya çalışan Kızıl Ordu birliklerini burada Karaçaylılar’ın silahlı çeteleri karşıladı. Karaçaylılar Sovyet birliklerinin büyük bölümünü imha ettiler.

Kafkas Ötesi’ndeki Sovyet kuvvetlerinin planlarındaki aksaklıklar harekâtta gedikler meydana gelmesine sebep oluyordu. Bu durumda Kafkasya Almanlar karşısında tamamen savunmasız kalıyordu. Bu boşluğu doldurma görevi Sovyetler’in 46. Ordusuna verildi. Kafkas dağları üzerinden Kafkas Ötesi’ne geçişi sağlayan Karaçay’daki Morh (Maruha) ve Kluhor geçitleri her an Karaçay çetelerinin ve Alman birliklerinin eline geçmek üzereydi. Morh geçidinde savunma Sovyetler’in havan topçu müfrezesi, teknik müfreze ve piyade birliği tarafından yapılacaktı. Kluhor geçidi ise iki piyade bölüğü ve bir teknik müfreze tarafından savunulacaktı. 

Karaçay çeteleri ile işbirliği içinde olan Alman birlikleri Kluhor ve Morh geçitlerine saldırdılar. Sovyet birliklerinin Kluhor ve Morh geçitlerinde zor duruma düşmeleri üzerine, Sovyetler’in safında yer alan Gürcü-Svanlar bir birliklerini savunma için dağların güney yamaçlarından geçitlere gönderdiler. Ancak Karaçay çetelerinin desteğini alan Almanlar geçitleri ele geçirdiler. Sovyet askerlerinin Kafkas dağlarının buzulları arasında yer alan bu geçitlerde çok zor durumlara düştükleri anlaşılmaktadır. 1960’lı yıllarda Karaçaylı çobanlar tarafından bu geçitlerin yakınlarındaki buzullar içinde cesetleri hiç bozulmadan bulunan Sovyet Kızıl Ordu askerleri buna şahitlik etmekteydi.

Sovyetlerin savunma savaşı 1942 yılının Temmuz ayı sonunda Kuban bölgesinde patlak vermişti. Ağustos ortasına kadar devam eden savaşta Alman ordusu adım adım ilerleyerek Ağustos sonunda Terek ırmağına ulaştı. 

Almanlar 21 Ağustos 1942’de Karaçay-Malkarlılar’ın yardımıyla Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi Elbruz dağına (Mingi Tav) Alman bayrağını diktiler. 

1942 yılının sonbaharında Alman birliklerinin işgal ettiği Batı Kafkasya’da, bilhassa Karaçay-Malkar’da daha Almanlar gelmeden önce mahallî çeteler Sovyet birliklerinin boşalttığı yerlerde iktidarı ele geçirmişlerdi. Yerli halka dinî ve siyasî hürriyet verdiklerini açıklayan Almanlar bu hareketleri ile yerli halkın sempatisini kazanmışlardı. Camiler yeniden açılmış, kollektif çiftlikler kaldırılmıştı. Alman ordusuna büyük sevgi gösterilerinde bulunan Karaçay-Malkar halkına Almanlar şu imtiyazları verdiler:

1- Müstakil millî idare yeniden kurulacak ve din dahil hayatın bütün sahalarında tam bir serbestlik olacak. 
2- Kolhozların yerine özel mülkiyet düzeni kurulacak.
3- Eskiden zorla ikiye ayrılan Karaçaylılar ve Malkarlılar tekrar birleşecek.

Karaçay Özerk Bölgesi’nin başkenti Mikoyan Şahar’da (bugünkü Karaçayevsk) Karaçaylı Macir Koçkarov idareyi ele almış ve gelen Alman birlikleri tarafından belediye başkanı olarak görevlendirilmişti. Bir süre sonra da millî menfaatlerin temsilcisi olarak bir Karaçay Komitesi Kadı Bayramukov başkanlığında teşkil olundu ve geniş yetkilerle donatıldı. Bunlardan biri de kolhozları lağv etme hakkıydı.

Verilen bu imtiyazlar Almanlar’ın Karaçay-Malkar halkının güvenini kazanmasını sağladı. Bu sırada görmüş geçirmiş yaşlı Karaçaylılar Almanlar’a bu kadar güvenmenin iyi sonuç vermeyeceğini, daha tedbirli davranmak gerektiğini söylüyorlardı. Ancak yıllardır Sovyet zulmü altında inleyen Karaçay-Malkar halkı üzerinde bu uyarıların fazla etkisi olmadı.

Silahlı birlikler oluşturan Karaçay-Malkarlılar Sovyet ordusuna karşı amansız bir savaşa girişmişlerdi. Bu savaşlar sırasında Kafkasya’da bulunan Alman gazetecisi Erich Kern o günleri şöyle anlatmaktaydı:

“Bilhassa yerli İslam unsurları ile aramız iyi. Her tarafta gönüllü süvari birlikleri kuruluyor. Peygamberin yeşil savaş bayrağı dalgalanıyor. Bir dostluk havası esiyor. Burada müslüman halk müthiş bir komünist düşmanı. Ben kasabaya girerken Karaçaylılardan oluşan bir süvari taburu, gülü oynaya dağdaki hizmetlerine gidiyordu. Uzun boylu, tunç yüzlü güzel delikanlılar eyer üzerinde kalıp gibi duruyorlar...”

Alman Doğu Başkanlığı’ndan bir görgü şahidi 1942 yılı Ekim’inde Kafkasya’da yaşayan Slav kökenli Rus, Ukraynalı ve Rus Kazakları’nın işgal güçlerine karşı çok soğuk davrandıklarından bahsetmektedir. Slavlar aşırı Sovyet vatanseveri gibi davranırlarken, Kafkas kavimleri Almanlara karşı çok candan davranıyorlardı. Alman raporlarında Rus ve Ukraynalı halk arasında korku ve çekingenlik, buna karşılık Kafkas halklarında dostluk ve destek tespit edildiği yer almaktadır. Ancak siyasî faaliyetin derecesi kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Çerkesler (Adigeler-Kabardeyler) daha çekingen davranırken, Türk asıllı Karaçaylılar ve Malkarlılar hemen kabilelerini birleştirmeyi teklif etmişlerdi. Bunlar arasında Pan-Türkist eğilimli bir milliyetçilik açıkça farkolunuyordu.

Yerli halka eğitim ve kültür işlerinde, hükümette ve bölgenin yönetiminde önemli derecede özerklik verilmişti. Dinî özgürlük Almanlar tarafından tekrar geri getirilmişti. Bu davranış yıllardan beri amansız Sovyet din karşıtı baskılara maruz kalan müslüman halkın sevinciyle karşılanmıştı. Okullar mahallî yöneticilerin yönetimine bırakılmıştı.

Alman yöneticileri Kafkaslar’daki zirai reformların başarılması işini çok sıkı tutuyorlardı. Bir yıl içinde kolhozların yüzde kırkı ziraat kooperatiflerine dönüştürülmüştü. Gerçekte Kafkasya’nın pek çok bölgesinde köylüler daha Almanlar gelmeden önce, nefret edilen Sovyet kollektif çiftliklerini dağıtmış ve toprak, hayvan ve tarım âletlerini halka paylaştırmıştı. Almanlar Kafkaslar’da, işgal ettikleri diğer bölgelerin aksine halktan zorla asker toplama uygulamasını kaldırmışlar ve tamamen gönüllülerden oluşan birlikler kurmaya başlamışlardı.

Bolşeviklerden temizlenen Karaçay-Malkar, Kabardey, Adigey ve Osetya bölgelerindeki halklar eski Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni yeniden kurmak üzere Alman komutanlığına başvurdular. Ancak Almanlar bu başvuruları sürekli olarak oyaladılar. Almanlar’ın Kafkasya’yı bir sömürge olarak kullanmak istedikleri ve buradaki bölgelere Alman Nazi komiserlerinin çoktan atanmış oldukları daha sonra öğrenildi.

1942 yılı sonlarında Alman ordusunun Rusya’da yenilgiye uğratılması sonunda, Almanlar Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Adige-Kabardey, Karaçay-Malkar ve Osetler’den oluşan onbeş bin kişilik bir mülteci kafilesi de Alman ordusu ile birlikte Kafkasya’yı terk etti.

Almanlar Kafkasya’dan çekildikten sonra Sovyetler halk arasında Alman aleyhtarı partizan güçleri örgütlemeyi başaramadılar. Anti-Partizan faaliyetler tamamen Kafkaslar’daki yerli halkın elindeydi. Pek çok Kafkas Millî Askerî Birlikleri Alman ordusunun hizmetine girdi ve Sovyetler’e karşı savaştı. Alman ordularının lojistik desteği ekonomik yönden fakir olan bu bölgede yerli halkın gönüllüleri tarafından sağlandı. Yerli halktan oluşan Sovyet aleyhtarı birlikler Alman ordusu Kafkasya’dan geri çekildikten sonra bile, ilerleyen Sovyet birliklerine karşı daha uzun süre savaştılar.

Almanlar Kafkasya’dan çekilir çekilmez, 15 Ocak 1943’te Kızıl Ordu Karaçay’a büyük bir saldırı başlattı. Silahlı çeteler Kafkas dağlarında tank, top ve uçaklarla saldıran Kızıl Ordu’ya karşı mücadele ediyorlardı. Bütün Karaçay köyleri ağır bombardımanla yerle bir edildi. 

Sovyetler bütün güçlerine rağmen silahlı Karaçay-Malkar çetelerini yok edemiyorlardı. Sovyet hükümeti bunun üzerine daha kesin bir sonuç elde edebileceği bir yönteme baş vurdu. 12 Ekim 1943’te Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nun aldığı bir kararla Karaçay halkı 2 Kasım 1943 tarihinde topyekûn sürgüne gönderildi. Aynı karar 8 Mart 1944’te Malkarlılara da uygulandı. Sürgün sırasında Kafkasya’dan toplam 69.267 Karaçaylı hayvan vagonlarına doldurularak sürgüne gönderildi. Bunlara sonradan sürgün sırasında Sovyet ordusunda bulunan Karaçaylı askerler de katıldı. 

Sürgünün ilk birkaç yılında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının yarısını kaybettiler.
Karaçaylılar sürgüne gönderildikten sonra toprakları Gürcüler ve Çerkesler arasında paylaştırıldı. Özerk bölge sınırları yeniden çizildi. Karaçay Özerk Bölgesinin dağlık bölgeleri ile Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyetinin Malkar bölgesi toprakları Gürcistan Sovyet Sosyalist Cuhuriyeti topraklarına ilave edildi. Karaçaylıların ve Malkarlıların bir daha asla Kafkasya’ya dönmeyecekleri düşünülerek yer adları bile değiştirildi. 

Eski Karaçay köylerine Gürcü dilinde adlar verilirken, pek çok yer adı da Rusçaya çevrildi. Bunlara örnek olarak aşağıdaki yer adlarını verebiliriz:
Karaçay Özerk Bölgesinin idarî merkezi Mikoyan-Şahar adlı küçük şehrin adı Gürcüce Kluhori olarak değiştirildi.
Kuban ırmağı kıyısındaki Taşköpür köyünün adı Gürcüce Ahalşeni olarak değiştirildi.
Elbruz dağının eteğindeki Hurzuk köyünün adı Gürcüce Zedvake (Taşlık Çukur) olarak değiştirildi.
Teberdi ırmağı kıyısındaki Sıntı (Töben Teberdi) köyünün adı Gürcüce Mzisa (Güneşli) olarak değiştirildi.
Duvut vadisindeki Cazlık köyünün adı Gürcüce Ahalsopeli olarak değiştirildi.
Kuban ırmağının yukarı kısımlarında yer alan Kart Curt köyünün adı Gürcüce Mtisdziri (Dağ eteği) olarak değiştirildi.
Teberdi vadisinin aşağı kısımlarında yer alan Birlik köyünün adı Gürcüce Şukuri olarak değiştirildi.
Mara vadisinin aşağı kısmında yer alan Mara Ayagı köyünün adı Gürcüce Şertula olarak değiştirildi.
Duvut ırmağı kıyısındaki Duvut köyünün adı Gürcüce Şuamta (Dağ ortası) olarak değiştirildi.
Elbruz dağının batısındaki Uçkulan köyünün adı Gürcüce Madnishevi (Maden vadisi) olarak değiştirildi.
Elbruz dağının doğu eteklerinde, Malkar bölgesinde kalan Elbrus ilçesine Gürcüce Yalbuzi adı verildi.

Karaçaylılara ve Malkarlılara ait topraklardan Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içine dahil edilen bölgeler dışında kalan yerlere de Rusça adlar verildi. 
Söz gelimi: Karaçay köyü Davsuz Rusça Zavodskoe adını aldı.
Karaçay köyü Kumuş Rusça Podgornoe adını aldı.
Karaçay köyü Ogarı Mara Rusça Vısokogornoe adını aldı.
Karaçay köyü Taşköpür Rusça Kamennomostskiy adını aldı.
Malkar köyü Bıllım Rusça Ugolnıy adını aldı.
Malkar köyü Kaşha Tav Rusça Sovyetskoe adını aldı.
Malkar köyü Yanikoy Rusça Novo-Kamenka adını aldı.
Malkar köyü Köndelen Rusça Komsomolskiy adını aldı.
Malkar köyü Hasaniya Rusça Prigorodnıy adını aldı.
Malkar köyü Laşkuta Rusça Zareçnıy adını aldı.

Ruslar tarihî Karaçay-Malkar topraklarındaki bazı ırmak adlarını Rusça telaffuza göre değiştirdiler. 
Balık ırmağı Malka adını aldı
Bashan ırmağı Baksan adını aldı.
Bızıngı ırmağı Bezengi adını aldı.
Köndelen ırmağı Gundelen adını aldı.
Özengi ırmağı Usengi adını aldı.
Ishavat ırmağı Hasavut adını aldı.
Teberdi ırmağı Teberda adını aldı.
Kafkas dağları üzerindeki göl adları da değiştirildi.
Malkar bölgesindeki Çirik Köl Rusça Golubıe Ozera adını aldı.
Çabaklı Köl Rusça Rıbnoe adını aldı.
Karaçay dağlarındaki Tubanlı Köl Rusça Forelnoe adını aldı.


Orta Asya ve Sibirya bölgelerine dağıtılarak sürgün yerlerinde de birbirlerinden ayrı düşmelerine özellikle dikkat edilen Karaçay-Malkarlılar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın ücra köşelerine atıldılar. 

Karaçay-Malkarlıların sürgün yerlerinde dağıtıldıkları bölgelerden bazıları şunlardır:
Kazakistan’ın Çimkent vilayetinde Voyenvod, Tobolino, Gayrat, Tamerlanovka, Cunsanbay, Çubarovka, Bayrkum, Hocatogay, Çayan, Köksuv, Kızıltu, Pahta-Aral, Beşkutir, Sarıagaç, Krasnovodsk, Kızılkistav, Samsonovka, Starıy mankent, Sverdlov, Karamurt, Ahunbabay, Amangeldi, Çirçik, Kızıl Culdız, Karakalpak, Küntuvgan.
Kazakistan’ın Cambul vilayetinde Cambul, Karatav, Çuv, Lugovaya, Merke, Kenes, Talas, Mihaylovka, Trudovik, Aynagül, Yernek, Kurday, Ahtagan, Kalinin,Sazkuduk, Kızıl Kışlak, Prodekovo, Aktöbe, Talapnı, Şohay, Beşagaç, Bagara, Kostagan, Kızıl Abat, Şortöbe, Maytöbe, Kızıl Babay, Çaydana, Sarı Kemir.
Kazakistan’ın Akmolinskaya vilayetinde Akmolinsk, Kamışevka, Suvorovka, Kızıl Buda, Artaşkin, İmankovka, Kalton, Marinovka, Karasuv.
Kazakistan’ın Kızıl-Ordınskaya vilayetinde Muratbayev, Cangı Kurgan.
Kazakistan’ın Pavlodarskaya vilayetinde Tavoljan, Muyaldı, Koryakovka, Erik, Telmana, Pavlodarskiy, Cambul, Janajol, Solprom.
Kazakistan’ın Taldı-Kurgan vilayetindeYenmek, Taldı Kurgan, Kum Töbe.
Kazakistan’ın Kökçe Tav vilayetinde Şçuçinsk, Novaya İvanovka, Kökçe Tav.
Kazakistan’ın Semipalatinskaya vilayetinde Urçar, İrinovka, Nekrasovka, Çapayev, Semipalatinsk.

Karaçay-Malkarlılar Kırgızistan’ın şu bölgelerine dağıtılmışlardı:
Talas, Orlovka, Maymak, Tokmak, Çeldobar, Telman, Orlovka, Kızıltuvdan, Bilikum, Çondali, Çatkul, Karabalta, Cangı Pahta, Petrovka, Şvernik, Şapokala, Şalta, Bayamkum, Saksavul, Törtkaynar, Üçkurgan, Beşagaç, Kausman, Atkaşat, Teren Kuduk, Şorgalı, Çolagarık, Cayılgan, Köktöbe, Sarı Bulak, Budenovka, Ortasuv, Karasuv, Beşterek, Çattöbe, Karoy, Kegeti, Ak Say, Issık Kol, Narın, Bala Sara, Aral, Keng Aral, Üç Emçek, Frunze, Şabar, Keleçek.

Özbekistan’da Karaçay-Malkarlıların dağıtıldıkları yerler şunlardı:
Bayavut, Sırdarya, Yaniyul, Çimkurgan, Çinaz, Cizak, Bayramkol, Havast, Toytepa, Bolut, Faric, Timiryazev, Kızıl kum, Uzun Kuduk, Aydarkol, Darbaza, Kızıl Tu, Namangan, Andican, Kokand.

Karaçaylılar Kruşçev’in 1956 yılında Komünist Partisi 20. Kongresindeki gizli konuşmasında Stalin tarafından haksız yere sürüldüklerini belirttiği 5 Sovyet halkından biriydiler. Aynı yıl Kruşçev Moskova’da 10 Karaçay temsilcisini kabul etti. Kendilerine Kafkasya’ya geri dönmeleri ve bu haksızlığın düzeltilmesi yolunda gerekli çalışmaları yapacağına dair garanti verdi.

14 yıl boyunca Kafkasya’dan uzakta sürgünde yaşayan Karaçay-Malkar halkı 1957 yılında vatanlarına geri dönmeye başladı. Bir soykırım halini alan sürgün yıllarında Karaçay-Malkarlılar nüfuslarının büyük bölümünü kaybettiler. 1939 yılında 75.800 kişilik bir nüfusa sahip olan Karaçaylılar 1959 yılında ancak 81.400 kişilik bir nüfusa ulaşmışlardı. Malkarlıların nüfus kaybı ise çok daha fazlaydı. 1939 yılında 42.700 olan Malkar nüfusu 1959 yılında 42.400’e düşmüştü.

Karaçay-Malkar halkının bir kısmı Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’daki sürgün yerlerinde kalırken büyük çoğunluğu Kafkasya’ya geri döndü. 1959 nüfus sayımı sonuçlarına göre sürgünden Kafkasya’ya dönen Karaçaylıların sayısı 67.830 kişiydi. 13.570 Karaçaylı ise sürgün yerlerinde kalmıştı. 1959 yılında Kafkasya’ya dönebilen Malkarlı sayısı ise 34.088 kişiydi. 

Malkarlıların 8.312’si sürgün yerlerinde kalmıştı. Ancak bu geri dönüş çözülmesi güç sosyal, siyasî, ekonomik ve etnik problemleri de beraberinde getirdi. Kafkasya’ya dönen Karaçaylıların ekonomik ve manevi durumları çok kötü şartlardaydı. Sürgün sonrasında Gürcü-Svanların ve Çerkeslerin talanına uğrayan eski Karaçay köylerinde tek bir sağlam ev bırakılmamıştı. Özellikle Svanların işgal ettiği Karaçay’ın dağ köylerindeki evlerin büyük bölümü yıkılmış, evlerin ahşap kısımları ve keresteleri Svanlar tarafından yakacak olarak kullanılmıştı. Ogarı Teberdi köyündeki 860 evden sürgün sonrasında 146 ev sağlam kalmıştı. Sürgün öncesinde 4000 haneden oluşan Karaçay kasabası Uçkulan’da sürgün sonrasında sağlam 200 ev kalmıştı. Evlerin keresteleri Svanlar tarafından sökülüp götürülmüş ve Rusya’da satılmıştı. Mezar taşları da Svanların gazabından kurtulamamıştı. Pek çok mezar taşı Svanların yaptıkları yeni evlerin temellerinde kullanılırken, bazı mezar taşları da Svanların silahla ateş ettikleri hedef tahtası haline gelmişti.

Sürgün öncesinde mevcut dağ köylerinin bir çoğu yeniden kurulamadı. Karaçay’ın Duvut, Cazlık, Caganas, Ishavat köyleri tamamen terkedildi. Malkar bölgesinde yer alan pek çok dağ köyü de sürgün sonrasında ortadan kalktı. 

Bunlar arasında şu köyler vardır. Ogarı Malkar bölgesindeki Tura Habl, Çeget El, Işkantı, Fardık, Künlüm, Savtu, Kurnayat, Kospartı, Zaraşki, Zılgı, Şavurdat, Muhol köyleri. Holam-Bızıngı vadilerindeki Şıkı, Ushur, Holam köyleri.Çegem vadisindeki Dumala, Orsundak, Ak toprak köyleri.

Sürgün öncesinde özerk bölge statüsünde olan Karaçay’ın özerkliği geri verilmedi ve 1922 yılında olduğu gibi Karaçay bölgesi Çerkes ve Abazalarla birleştirilerek yeniden Karaçay-Çerkes özerk bölgesi kuruldu. Özerk bölgenin kurulmasıyla birlikte Karaçaylılar ile Çerkes-Abaza, Rus-Kazak etnik grupları arasında etnik ve siyasî problemler yeniden ortaya çıkmaya başladı.

Karaçay halkı sürgünden döndüğü halde Sovyet hükümeti tarafından itibarı iade edilmemiş ve siyasî hakları geri verilmemişti. Sürgün sonrasında Karaçaylılar otuz yıl boyunca Sovyet resmî belgelerinde hâlâ “vatan haini”, “haydut-çeteci” olarak tanımlanıyorlardı. Kimlik kartının ve pasaportunun milliyet hanesinde “Karaçaylı” yazan bir kimsenin devlet kademelerinde yükselmesine imkân yoktu. Kendi özerk bölgesindeki hiçbir idarî kadroya Karaçaylılar tayin edilmiyordu. 1982 yılında Bölge Parti Komitesi tarafından yayımlanan bir kitapta Karaçaylıların vatan haini oldukları vurgulanarak komünist rejime karşı olan düşmanlık ve sadakatsizlikleri anlatılıyor ve Çerkeslerle Rusların Karaçaylılara karşı tavır almaları isteniyordu.

1976-1982 yılları arasında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesinde yayımlanan Rusça “Leninskoe Znamya” gazetesinde Karaçaylıların güvenilmez, rejime karşı, vatan haini bir halk oldukları konusunda bir çok makale yazılarak bölgede yaşayan Çerkes, Abaza ve Rusların bütün Karaçay halkına karşı olumsuz tavır almaları sağlandı. Sovyet basını da Karaçaylıların rejim düşmanı ve vatan haini oldukları hakkında asılsız iddialar yayımlayarak bu propagandaya yardımcı oldu.

Karaçaylıların atayurtlarından sürülmelerine sebep gösterilen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı sırasında Kafkasya’yı işgal eden Alman ordusuyla birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı silahlı çeteler kurarak savaşmak, bir diğeri ise Töben Teberdi köyündeki çocuk yuvasında bulunan 150 Rus çocuğunu öldürmekti. Sürgün yılları boyunca bu iftira ve suçlamaya maruz kalan Karaçaylılar sürgünden döndükten sonra bile Rusların bu konudaki ithamlarından kurtulamadılar. Karaçaylılar sürgünden döndükten tam 22 yıl sonra, Ruslar Karaçay köyü Töben Teberdi’de “Karaçaylılar Tarafından Öldürülen Rus Çocukları” hatırasına bir anıt diktiler. 

Öldürüldükleri iddia edilen bu çocuklar sözde bir anaokulunun öğrencileriydiler. Rus basını bu konuyu yıllarca gündemde tutarak bölgede yaşayan Rus, Çerkes ve Abaza topluluklarının Karaçaylılar konusundaki tutumlarını olumsuz yönde etkilediler.

1989 yılı sonlarında Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin ile bir yuvarlak masa toplantısı yaptılar. Toplantıya Komünist Partisi Devlet İşleri Başkanı V.A. Skorikov, İdeoloji Bölüm Başkanı A.A. Sanglibayev de katıldılar. Toplantıda Karaçaylı gazeteci ve yazarlar Karaçay halkının Kafkasya’dan Orta Asya’ya sürgüne gönderilmelerine sebep olarak gösterilen olayların doğru olup olmadığını A.V. Buturlin’e sordular. Buturlin bunlara kısaca şöyle cevaplar verdi:

“İkinci Dünya Savaşı sırasında Karaçaylıların Sovyet ordusuna karşı savaşan bir takım silahlı çeteler kurdukları gerçektir. Ancak bunların sayısı Sovyet basınında abartıldığı kadar çok değildir. 

Töben Teberdi yakınlarındaki çocuk yuvasında Karaçaylılar tarafından öldürüldükleri iddia edilen Armavirli çocuklarla ilgili sözler de gerçek değildir. Çocukları öldürdükleri iddiasıyla tutuklanan ve suçlarını itiraf eden Karaçaylıların da bunu işkence altında kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

Örneğin Bostanov adlı Karaçaylı tutuklu olduğu süre içinde tam 48 kere sorgulanmıştır. Rusçayı iyi bilmediğini belirtmesine rağmen bu sorgulamalardan 17’sinde tercüman kullanılmamıştır. Sorgulamaların çoğu gece yarısından sabaha kadar sürmüştür. Yine aynı suçtan yargılanan Botaşev 34 kere, Şidakov 56 kere sorgulanmıştır.

Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylılar bu sorgulamalar sonunda suçlarını kabul etmekle birlikte, her birinin ifadesi farklıdır ve inandırıcılıktan uzaktır. Bazıları çocukları zehirle öldürdüklerini söylerken, bazıları sopalarla dövdüklerini, diğerleri de tüfekle vurduklarını söylemektedirler. Aynı suçu işledikleri iddia edilen kişilerin ifadelerindeki tutarsızlık da onların bu suçları işkence altında kabul etmeye zorlandıklarını göstermektedir.

Yapılan araştırmaların gösterdiğine göre ise, Töben Teberdi’ye Armavir’den hiçbir zaman çocuklar getirilmemiştir. Kabak Caşagan köyü yakınlarında bulunan 23 cesedin iskeletlerinin büyük çoğunluğu yetişkin insanlara aittir. Bunların arasında Yahudi kadın Rebeka Aronovna’nın pasaportu bulunmuştur. Bu kişiler makineli tüfekle taranarak öldürülmüşlerdir. Çocukları öldürdükleri iddia edilen Karaçaylıların ifadeleri ile burada bulunan iskeletler arasında birbirine uyan hiçbir şey yoktur. Buradakilerin 1943 yılı Ağustos ayında Almanlar tarafından öldürüldüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Töben Teberdi’de Armavir’den getirilen çocuklar için açılan bir çocuk yuvası hiçbir zaman olmadığından, olmayan çocukları Karaçaylıların öldürdükleri iddiası da geçerliliğini kaybetmiştir.

1942 yılı Ağustos ayı başlarında Adam Hubiyev, Kadı Bayramukov ve İslam Dudayev’in önderlik ettiği silahlı Karaçay çetelerinin Uçkulan-Hurzuk köyleri yakınlarında Alman ordusu önünden geri çekilen 600 Sovyet askerine saldırdığı, bunlardan 70’ini öldürüp kalanları esir aldığı iddia edilmektedir. Daha sonra esirlerden 100 kişiyi daha öldürüp, kalanları Almanlara teslim ettikleri belirtilmektedir. Karaçaylıların birkaç silahlı çete ile Sovyet ordusuna karşı savaştıkları bilinmektedir. Ancak bu anlatılanlar çok abartılmıştır.”

Rusya Federe Cumhuriyeti’nin savcı yardımcısı Aleksey Vladimiroviç Buturlin’in yukarıdaki ifadeleri Karaçaylıların Rus çocuklarını Töben Teberdi’deki çocuk yuvasında öldürdükleri iddialarının bir düzmece ve aldatmaca olduğunu ortaya koymuş, iftiraya uğrayan Karaçay halkının aklanmasını sağlamıştır. Ruslar tarafından ileri sürülen bu katliam iddiası Sovyet resmî makamları tarafından yalanlanarak, böyle bir vahşetin ve canavarlığın hiçbir zaman meydana gelmediği açıklanmıştır.

Karaçaylılar üzerlerine sürülen bu lekeyi temizlemek ve siyasî haklarını elde edebilmek amacıyla 1989 yılında Azret Orus önderliğinde “Camagat” adı verilen siyasî örgütü kurdular. Camagat örgütünün çalışmaları sonucunda Sovyet resmî makamları 12 Ekim 1943 yılında Karaçaylıların sürgüne gönderilmeleri ilgili kararın hatalı olduğunu kabul ettiler ve Karaçaylılara atılan iftiraların haksız olduğunu Karaçay halkı sürgünden döndükten ancak 32 yıl sonra, 14 Kasım 1989 tarihinde açıkladılar.

Bugün Karaçay-Malkarlılar Rusya Federasyonu’na bağlı iki farklı özerk cumhuriyette geleneksel kültürlerini ve dillerini yaşatmaya çalışırken, sürgün yıllarının acı hatıralarını da hayatlarından silmeye çalışıyorlar. Ancak aradan geçen altmış yılın henüz bu hatıraları yok etmesi zor görünüyor. 

Kaynakça:
Alexiev, Alexander R. Soviet Nationalities Under Attack: The World War II Experience. “Soviet Nationalities in Strategic Perspective”. Ed. by: S. Enders Wimbush.-London: Croom Helm, 1985.-61-74.ss.
Bayramuklanı Fatima. Buşuv Kitab.-Çerkessk: 1991.
Bugay, N. İosif Stalin-Lavrenio Berii: “İh nado deportirovat”.-Moskva: 1992.
Hapayev, S.A. “Problemı vosstanovleniya geografiçeskih nazvaniy”. Repressirovannıe Narodı: İstoriya i Sovremennost.-Karaçayevsk: 1994, 159-165.
Jacobsen, Hans-Adolf. 1939-1945 Kronoloji ve Belgelerle İkinci Dünya Savaşı.-Ankara: Genel Kurmay, 1989.-937 s.
Mühlen, Patrik von zur. Gamalıhaç ile Kızılyıldız arasında: İkinci Dünya Savaşında Sovyet Doğu Halklarının Milliyetçiliği.-Ankara: Mavi Yayınları, 1984.-264 s.
Sheehy, Ann. “Justice At Last For the Karachai ?” Report on the USSR, 2 (52), December 1990, 17-20.
Tavkul, Ufuk. Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Değişme.-İstanbul: Ötüken, 1993.-305 s.

Doç. Dr. Ufuk TAVKUL (kafkas.gen.tr)

Kafkasların zirvelerinden Orta Asya’nin steplerine sürülen garip bir milletin acıklı bir hikayesi bu... Bir başka ifadeyle... Bağrında yetiştirdiği evlatlarını Sovyet Ordusu’na asker vermek zorunda kalan, bu yüzden takdir edilecegi yerde yaşlısı, kadını, kızı ve kundaktaki bebekleri ile birlikte, yüzyıllardır yaşadıkları anavatanlarından sürülen bir garip Türk ırkı olan Karaçaylıların dramı bu..

Tarih 2 Kasım 1943... Asırlardır Kuzey Kafkasya’nın zirvelerini kendilerine yurt tutmuş Karaçaylılar, Sovyet Diktatörü Joseph Stalin’in bir emriyle toplu sürgüne gönderiliyor... Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir olaydır bu… Gece yarısı evlerinden alınan Karaçaylılar, hayvan taşımakta kullanılan vagonlara doldurularak Orta Asya’ya gönderilir.. Karaçaylılar, bu büyük sürgünün tek mağdurlari değil... Kafkasların bağrindaki bir avuç topraklarından zorla koparılarak hayvanlar gibi trenlere yüklenerek “toplu sürgün”e gönderilen Malkarlar, Çeçenler ve Inguslar da bu zulmün kurbanları. O günleri bizzat yaşayan bir yazar olan Halimat Bayramuk’un sözleriyle…

“Evlerinden , yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla koparılan bu insanlar, önce askeri kamyonlara hayvanlar gibi doldurulmuş ve sonra da günlerce sürecek çileli bir yolculuğun trenine bindirilmişti..”

Karaçaylıların Kara Günü olarak tarihe geçen bu dramı daha iyi anlayabilmek için zaman tünelinde geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapmak gerekiyor… Rusya’da Komünistlerin iktidarı ele geçirdikleri tarihten itibaren büyük bir baskı altına aldıkları Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar, Karaçaylılar ve Malkarlılar büyük bir baskı altında tutulmuşlar. Kuzey Kafkasya’da Şeyh Mansur ile başlayan, İmam Gazi Muhammed ve İmam Şamil liderliğinde devam eden bağımsızlık mücadelesini unutmayan Komünistler, bu milletlere hep düşmanca davranmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanya Diktatörü Hitler ile ittifak yapan Stalin, daha sonra bir menfaat çatismasina girince Almanlar, Rusya’ya (o zamanki adiyla Sovyetler Birligi’ne) savas açarlar… Stalin’in Kizil Ordu’su her cephede agri maglubiyetler alir ve Alman Ordulari, hizla ilerlemeye baslar… Karaçaylar da bu savasta Kizil Ordu birlikleri safinda savasir.. 15,600 Karaçay genci aktif olarak cephelerde Almanlarla çarpisir. 2,000 Karaçayli da geri hizmet görevindedir. Karaçay milleti zorunlu olarak Kizil Ordu saflarinda girdigi bu savasta 9,000 evladini kaybeder.

O siralarda 80,000 kisilik bir nüfusa sahibolan Karaçaylilar, nüfuslarinin yüzde 11’ni bagli bulundugu ülke için feda etmekle kalmaz, savas boyunca Kizil Ordu’ya için o zamana göre çok büyük bir meblag sayilabilecek 1 milyon ruble para, içinde 70,000 parça elbisenin bulundugu 6 vagon dolusu hediye paketi yollar.

Ama ne çare? Kizillara yaranmak mümkün degildir.. Stalin yönetimi, Kuzey Kafkasya milletlerini isgalci Alman ordulariyla isbirligi içine giren hainler olarak suçlamaktadir.. Aslinda “Almanlarla isbirligi yapma suçlamasi, savastan önce hazirlanan planin sadece bir parçasidir. Kendisi de bir Gürcü olan Stalin, Karaçaylarin oturduklari Kuzey Kafkasya’nin incisi gibi olan topraklarini Gürcistan’a vermeyi kararlastirmistir. Bu plani uygulamak için uygun bir firsat aramaktadir. Savas bitince aradigi firsati firsati buldugunu düsünür ve planin uygulanmasi talimatini verir:

- Gerici Karaçaylar Orta Asya steplerine sürülecek, onlardan bosalacak evler, yurtlar hepsi Gürcistanlilara verilecek. 
2 Kasim 1943 günü 60 bin kisilik bir Kizilordu birligi Karaçay’a gelir.. Gündüz saatlerinde olan bu olay halki biraz tedirgin etmistir ama onlarin büyük bir felaketin habercileri oldugunu kimse ahmin edememistir.

Gece yarisi.. Herkesin derin uykuda oldugu bir an… Gecenin karanliginda Karaçay ‘da bütün sehir ve köylerde hazir kuvvet olarak bekletilen askerler , önceden planlandigi gibi ayni anda bütün evlerin önüne gruplar halinde toplanir.. 
Ikisi elde silah atese hazir vaziyette..Üçüncü asker kapiyi yumruklar : 
- Takkk ! Takkk ! Takkk! … Çabuk açin kapiyi! 
Evlerde sanki bir deprem varmisçasina bir silkinme harekati baslar..Gece elbiseleri ile birer ikiser disari firlar insanlar.. Daha gözlerini açamadan evlerinin kapilarini açan Karaçaylar , karsilarinda namlulari kendilerine çevrilmis tüfekleri görünce saskina döner..

Rus askerlerinin yüzleri mahkeme duvari gibi..Insanlara degil de sanki bir hayvana seslenmekte.. 
- “ Derhal evden çikin ! Yaniniza sahsi esyalariniz, yiyecek ve içecek olarak sadece 25 kg.’lik bir bagaj alabirsiniz. İki saat içinde bütün ev halki disari çikmis olacak.. Haydi çabuk! Çabuk evlerinizi bosaltip köy meydanina toplanin.. Haydi yürü !..” 
Insanlar saskin.. Sok geçiriyorlar..Kendini toparlayabilenler, askerlere soruyor :

Karaçay halkinin kara günü gelip çatmistir. Dünya tarihinde esine az rastlanir bir zulüm oyunu sahneye konulmakta.. Evlerinden zorla alinan kadinlar , çocuklar ve yasli insanlar köy meydanlarina toplanmis.. Bekletilmekte…Aradan kaç saat geçer bilinmez

Kafkaslarin zirvelerinden Orta Asya steplerine uzanan dramatik bir yolculuga çikmaya hazirlanan Karaçaylar , yikilmis , bitmistir.. O köyden, bu köyden onbinlerce insan seli toplanir meydanlarda..Direnmek isteyen , yüzyilllardir yasadigi vatan topraklarindan kopmak istemeyenler ise hemen oracikta Rus askerlerinin kursunlarina hedef olurSair Ismail Semen’ in ifadesiyle .. “Karabiyik ( Stalin) kanimizi içe ,içe… Aydinlik gündüzümüzü etdi kara gece …”

Her taraf ana baba günü.. Karaçay’in üstünde kara bulutlar birikmis , yagmur damlalari kadini , kizi yaslisi genciyle bilinmez bir istikamete dogru silah zoruyla baslatilan bir seferin yolcularinin gözlerinden akmakta… Saatler sikinti yüklü. Tasimasi zor …

Birden homurtulu sesleriyle kamyonlar çikar gelir…Askerler elde silah küfürle, dipçik darbeleriyle doldurmaya baslar insanlari.. Insanlar, sanki patates çuvallari..Binen bindi, binemeyenleri kaldirip firlatiyorlar kamyonlarin içine. Karaçaylar kamyonlara istif edilmis..Her kamyonda tüfeklerinin namlulara bu insanlara çevrili iki asker…Ve büyük bir gürültüyle sarsilir kamyonlar .. Konvoy halinde ilerlemeye baslar. Aglamalar ,sizlamalar dinmis onsarin yerini bir dehset atmosferi sarmis..Her kafada bin bir çesit endise..Kamyonlara sikis , depis doldurulmus bir halde bir süre giderler…

Aradan kaç saat geçer kimse bilmez.. Bir zaman gelir kamyonlar durur…Içeridekiler ne oldugunu pek anlayamamistir…Neden sonra bir tren sesi duyulur..Derken bir daha.. 
Askerler asagiya iner ..Kamyondakilere seslenir.. 
-“ Tek sira halinde asagiya inin ! “ 
Silahlar kamyondan inmekte olan Karçay sürgünlere çevrili.. Kamyonlardan inen sürgünlere bes dakika bir mühlet taninir…Bir asker yüksek sesle bagirir.. 
- “ Hemen , vagonlara !..Saga sola bakmak yok.. Mecburi ihtiyaçlariniz için sadece 5 dakika müsaade ! “ 
Bu sesi duyan herkes saga sola kosusur..Ihtiyaç giderecek gizli bir yer arar..Ama nerede ? Utana sikila buldugu yerlere çökerler… Ve daha verile süre dolmadan birer ikiser tikilirlar vagonlara.. Hayvan nakliyatinda kullanilan vagonlarin içi pislik doludur..Kokudan girilmez içeri..Ama var mi imkani karsi koymanin…

Her vagona 40’ar , 50’ser kisi istif ederler… Vagonlarin hava almak için birakilan pencereye benzer delikleri de disaridan kapatilir.. Ve tren düdügünü çalar.… Bilinmez bir istikamete dogru yol almaya baslar.. Kimbilir kaç bin ton dert yükünü omuzlayan kara tren insanin genzine isleyen kömür dumanlarini yayarak ilerlemekte..Vagonlarda istif edilmis insanlar ,sanki birer esya.. Insanlarin tabii ihtiyaçlari olur , esyalarin olur mu?

Vagonlardan bir vagon.. Bir yasli Karaçayli , kartal gibi kendilerini süzen askerlere el isareti yapar.. “ -Asker oglum !.. Sikistim..Tren ne zaman duracak ? “ 
Askerlerin yüzü mahkeme duvari.. Ne ses var , ne soluk.. Ne de bir hayat belirtisi.. 
Ihtiyar , biraz daha bekler…Ama dayanamaz. Ve olanlar olur..Vagonun havasi degisir.. Herkes burnunu tutmakta..:Zavalli ihtiyar utancindan yüzü kipkirmizi…Bir eliyle yüzünü kapatir..Aradan kaç saat geçer bilinmez..Ve kokularin dayanilmaz hale geldigi bir anda tren yavaslamaya baslar ..Bir süre sonra durur… 
Askerler , vagondakilere seslenir.. 
- “15 dakika ihtiyaç molasi.. Vagonlari temizleyin ve içecek sularinizi alin !…” 
Kapilar açilir..Insanlar, alel acele istasyonda bulunan bir çesmenin önüne dolusur. Bütün zorluguna ragmen kendini tutabilenler de dogru kuytu bir köseye ihtiyaç görmeye…Sonra da 
arkalarina kaçar vagon takilmis bilinmez yüzlerce yük treni çesitli yönlere dogru hareket halinde..

Yollarda , temel ihtiyaçlari karsilanmayan Karaçaylar, büyük kayiplar veririrler..Özellikle yasli ve küçük çocuklar arasinda ölüm kol gezmeye baslamistir. O günleri andikça yüreklerinde henüz kabuk baglamamis bir elem yarasi zorluyor nefeslerini.. Sürgün zamani 14 – 15 yillarindaki gençleri , simdilerin 70-80likleri olan yaslilar.

- -“ Vadesi dolan su veya bu sekilde girecek kara topragin altina.. Ama Rus askerleri , bizim ölenlerimize kara topragi da çok gördüler.. Her vagonda avinin üstüne atlamaya hazir bir atmaca gibi Karaçay sürgünleri gözetleyen Rus askerleri hemen harekete geçiyor ve trenin ilk durdugu yerde disariya firlatiyorlardi..Karsi koymak isteyen yakinlari ise dipçik darbeleri ile kendini yerde buluyordu..”

Kafkaslar’dan kalkan ve kimsenin bilmedigi yaban ellere dogru yol alan dert katarlari 20 gün asan bu çileli yolculuktan sonra Kazakistan, Özbekistan, Kirgizistan’in farkli bir çok bölgesine yüklerini bosaltir..Istasyonlarda onlari bekleyen kamyonlara yüklenirler…Hayvanlar gibi tikildiklari trenlerde yüreklerine biriken tonlarca gözyasinin agirligi , yol yorgunlugu ile birlesmis talihsizler ordusu simdi artik birer robot gibidir.. Insan olduklarini çoktan unutmuslar… Artik ne askerlere kiziyorlar ..Ne de bir seyden sikayet ediyorlar…Yüzlerinde donmus bir istirap haritasi .. 
Herkeste ayni hedef…

- “ Nereye gideceksek bir an evvel gitsek te bitse bu elem yolculugu..” 
Istasyonlardan homurdanarak aayrilan kamyonlar , soguktan titreyen Karaçay sürgünleri gruplar halinde degisik kamplara dagitir..

Bu konuda yillardir arastirmalar yapan Çerkesk’de oturan Musa Abayhan’a göre Karaçaylarin dagitildiklari kamp sayisi 550 .. Arsatirmaci Abayhan ‘in , sürgün bölgelerine giderek tek tek tesbit ettigi sürgün kamplarinin kendi el yazisi ile hazirladigi listesi metrelerce uzanan bir vahset tablosu gibi..

Büyük çogunlukla Kazakistan , Tacikistan , Özbekistan ve Kirgizistan taraflarina gönderilen Karaçay sürgünler , buralarda insanlarin yasadikalri yerlere degil, bozkirlarda , steplerde kendileri için özel olarak kurulan çalisma kamplarina dagitiliyor.. 
“- Ama kirin basinda da olsa , kamplarda mecburi çalisma cezasi verilen mahkumlara bile yatacak yer ve yiyecek as garantisi verilir . “ diyor Arastirmaci Musa Abayhan.. 
Gerçekten de kamplarda ne yatacak dogru dürüst bir yer var ne de yiyecek bir sey..Derme çatma bir kaç kulübe.. Hepsi o kadar..

Sürgüne çikarildiklari gün 1,400 vagon içinde bulunan 70,000 Karçayli nüfusun yüzde 53.9’unu çocuklar, yüzde 28.1’ni kadinlar, yüzde 18’ini de erkekler teskil ediyordu. Bunlardan 653 Karaçayli açlik ve susuzluktan vagonlarda hayatini kaybetti. 
Kamplarin saglik sartlarina uygunsuzlugu yüzünden ilk iki yil içinde Karaçay sürgünlerin yüzde 35’i de kolera ve tifo gibi hastaliklara yakalanarak hayatini kaybetti. Ölenlerin 22,000’ini çocuklar teskil ediyordu.

Her kampin basinda hapisane kaçkini kilikli bir komutan..Merhamet denilen duygu ile hiç bir tanisikligi yok.. Elinde kirbaç , istedigi sürgünü dövme ve öldürme yetkisine sahip..Kamplarin bulundugu yerden 5 km öteye gitmek kesinlikle yasak.Sürgünler baska kamplarda bulunan akrabalarini ziyaret etmeyecek. Sadece kamp komutanin verdigi isler yapilacak .. Kimse kimse ile görüsmeyecek..Kamp komutanina hiç bir konuda sikayete gidilmeyecek..Sürgünler sabah aksam kontrol altinda tutulacak.. Ve daha bir dizi insanlik disi kural.. Bunlara uymayanlarin hali duman…Ölünceye kadar sopa veya komutaninin keyfini tatmin edecek kadar bir hapis cezasi..

Iste bu sartlar altinda insanlar nasil yasarsa Karaçay sürgünler de öyle yasadilar.. Hem de bir yil ,iki yil degil tam 14 yil… Stalin, ölüp de yerine Nikita Krusçev gelince Karaçaylilardan bir heyet , kendisini ziyarete gitti. Baslarindan geçen olaylari, bir millet olarak ugradiklari haksizliklari anlattilar..Ve Krusçev’den Karaçaylilara kendi atayurtlari olan Kafkasya’ya dönmeleri için izin verilmesini istediler… 
Karaçaylarin bu istegi zamanin Sovyet Rusya lideri Krusçev tarafindan olumlu karsilandi.. Bir süre sonra toplanan Sovyet Komünist Partisi toplantisinda , Stalin tarafindan sürülen bütün milletlerin, tekrar atayurtlarina dönmesine izin verilmesi kararlastirildi. 
Haberin alindigi ilk gün bir bayram günü gibi kutlandi.. Herkes mutlu..Herkes sevinçliydi.. Öyle ya… Artik yillardir hasretini çektikleri Kafkaslara , Mingi Tav ( Elbrus Daglari ) na kavusacaklar .. Koban nehrinin sularindan içerek hasretle yanan yüreklerini ferahlandiracaklardi..

Ama ertesi sabah herkes düsünceli kalkti yataklarindan… O günleri , sevinçle hüzünü bir arada yasayanlar anlatiyor … 
- “ Neden sonra ayaklarimiz suya erdi..Topraga bastik..Çamuru avuçladik..Ve hayatin aci gerçekleri ile bir defa daha karsilastik.. Bunca zaman emek verdigimiz malimizi mülkümüzü böyle yüzüstü birakip da mi gidecektik..”

Simdi zihinlerinde iki farkli fikir birbiri ile siddetli bir çatisma içinde idi..Beyinleri zonkluyordu sanki.. Duygu yükü ile kendini daha haberi duydugu anda Kafkasya trenine bindiren birinci düsünce .. Ünlü sanatkarlarindan Albert Özden’in sarki sözlerinde de yeralan :

“ Ölenlerimizi sirtimiza yüklenip gideceksek de, bir çare bulup gidelim Kafkasya’ ya ..”

Diger düsünce ise ise daha farkli açidan yaklasiyor… “ Tam 14 yil bu topraklara emek verdik..Yillarca eziyet gördük ama iyi kötü basimizi altina sokabilecegimiz bir çatimiz var.. Kafkasya’daki evlerimizde Gürcüler oturuyor.. Simdi geri dönersek bir de onlarla mücadele edecegiz..Yani , sonuçta Kafkasya’da hayata yine sifirdan baslayacagiz.. Artik yetmedi mi 
Burada çektigimiz çile.. Suyuna , havasina alistigimiz bu topraklardan gitmeyelim..” 
Bu psiklojik atmosferin etkisi altinda kalan Karaçaylar ikiye bölündü.. Kimi , “ Vatanimiza 
dönelim “ kimi de “ Burada kalalim..” dediler.. Sonunda sürgündeki Karaçaylar’in büyük bir 
bölümü “Atayurt Kafkasya” ya geri dönme karari verdi..

“Kafkas daglarinin taslarini yalayip Koban nehrinin suyunu içer yine karnimizi doyururuz “ diyerek yol hazirliklarina baslarlar..14 yildir her bir ailenin disi ile tirnagi ile kazandiklari üç bes kurus ile yapilan evler , alinan esyalarin hepsi yok pahasina satildi.Yanlarinda sadece üç bes parça bir esya yükü ile tuttular Kafkasya’nin yolunu..

Gelen her aile, hemen kendi evinin bulundugu köye ulasma gayretinde.. Hedef yillardir uzakta kaldiklari evlerine bir an önce dönebilmek.. Varirlar birer ikiser evlerine ..Ama orada onlari hiç de hos olmayan sürprizler beklemektedir…Kiminin evi yikilmis , yerinde yeller esmekte..Kiminin evinde, sürgünden sonra getirilen Gürcü aileler oturmakta.. Çok sansli olanlarin evleri bos ama hepsi birer harabe ..

Stalin’in emriyle Karaçaylarin evlerine yerlestirilen Gürcülerin bir kismi , hükümetin kesin emrine ragmen evleri bosaltmamakta israr etmekte.. Kavga dögüs , hatta bazi kanli olaylar cereyan etmekte..Neticede Gürcüler bir kaç zaman sonra Karaçay’i terkeder gider ama Karaçay harabolduktan sonra… 14 yil boyunca Karaçay’larin evlerinde oturan Gürcüler , her tarafi talan etmisler.. Karaçay mezarligindaki taslari bile kendi yaptiklari bina insaatlarinda kullanacak kadar saygizislik sinirlarini zorlamislar..

Ama Karaçayli oturup aglayacak degil.. Nasil olsa aliskin hayatin zorluklarina.. Ve elbirligi ile baslatirlar bir imar faaliyeti..Biraz zahmet çekilse de sonunda herkes kendi evini barkini düzene koyar tekrar..

FAYDALANILAN KAYNAKLAR 
- Bayramuk, Halimat. Ondört Yil 
- Aslanbek, Mahmut, Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciasi, Çankaya 1952 
- Botas, Hamit, Karaçay’da Soykirim, Paterson, 1995 
- Abayhan, Musa- Mülakat, Çerkesk,1998

Murat Yeşil, Ph.D.

2 Kasım 1943

Karaçay Sürgünü Nasıl Gerçekleşti?

Karaçaylı Yazar Seyit Laypan’ın Gürge Kün (Salı Günü) Adlı Hatıratından Bölümler


İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla devam ettiği 1943-1944 yıllarında, Sovyetler Birliği’nin kendi vatandaşlarına uyguladığı sürgün ve soykırım hareketi bugün pek çok yönleriyle bilinmektedir. 2 Kasım 1943 tarihinde Kafkasya’dan Karaçaylıların sürülmeleriyle başlayan bu felaketler zinciri, 1944 yılı Şubat ve Mart aylarında Çeçen-İnguşların ve Malkarlıların Kafkasya’dan tehciriyle devam etmiş, Mayıs ayında Kırım Tatarlarının ata yurtlarından sürülmeleriyle en korkunç boyutlarına ulaşmıştır. Perdeyi ise 1944 yılı sonlarında Gürcistan’ın Türkiye sınırlarında yaşamakta olan Ahıskalıların sürgünü kapatmıştır.

Ata yurtlarından Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüş olan bu halkların tehcir günlerine ait pek çok hatırat, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından beliren özgürlük ortamında yayımlanmış ve halen de yayımlanmaya devam etmektedir.
Karaçaylı yazar ve gazeteci Seyit Laypan’ın 1991 yılında Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkessk şehrinde yayımlanan Gürge Kün (Salı Günü) adlı romanı, yazarın on sekiz yaşında Üçköken vadisindeki köyünden ailesi ve bütün köy halkı ile birlikte sürgüne gönderilişinin ve sürgünde yaşadığı on dört yılın hikâyesidir. Seyit Laypan’ın bu eserinde sürgünün nasıl gerçekleştirildiğine dair önemli bilgiler ve pek çok kaynakta bulunmayan ayrıntılar yer almaktadır. Aşağıda yazarın, Karaçaylıların sürgüne gönderildiği 2 Kasım 1943 Salı günü dolayısıyla Gürge Kün (Salı Günü) adını verdiği eserinden bölümler yer almakta ve sürgünün karanlıkta kalan yönlerine ışık tutmaktadır.

Seyit Laypan’ın Gürge Kün Adlı Hatırat Romanından Bölümler:
“ 1943 yılı Ekim ayının ikisinde askerî birlikler köyümüze gelip, devlete ait bütün resmî binaları boşalttırıp, köy icra heyeti binasına, köy okuluna ve kolhoz idare binalarına yerleştiler. Bu binalara sığmayan askerler ise, ırmağın karşı tarafındaki düzlüğe çadırlarını kurdular.

İkinci Dünya Savaşı’nın en zor günleri geride kalmış, Stalingrad ve Kursk muharebeleri biteli birkaç ay olmuştu. Kızıl Ordu düşman askerlerini geriye püskürtmüş, yolda imha ederek kimi yerlerde bin kilometre kadar ilerlemişti. Artık Sovyetler Birliği’ne zafer kapılarının açıldığı bütün dünyaya ilân olunmuştu.
 
1942 yılında Alman işgalciler köyü zaptettiklerinde köyün okulu kapatılmıştı. İşgalcilerin topraklarımızdan kovuldukları 1943 yılının sonbaharında ise, pek öğretmen kalmamış olsa da, köyümüzdeki iki okulda da dersler yeniden başlamıştı. Kızıl Ordu’nun askerleri köyümüze gelince, okulların tekrar kapanması gerekti. Okulların öğrencileri derslerden kurtulup, hayvan sürülerini köyün çevresindeki otlaklarda akşama kadar otlatarak vakit geçirmeye başladılar.

Köyümüze yerleştirilen askerler için komutanları, “Stalingrad’ı kurtaran askerler bunlar. Bir ay burada dinlenip yeniden cepheye gidecekler.” şeklinde açıklama yaparak, tedirgin olan köy halkını yatıştırdı. Komutan ayrıca, askerlerin burada yalnızca dinlenmekle kalmayıp, köy halkının ihtiyacı olan işlerde, sözgelimi patates toplama, kuru ot yığma, mısır hasadı yapma, köprüleri, yolları onarma gibi işlerde de çalışarak köy halkına yardımcı olacaklarını bildirdi.

“Basılır elni kulagı sangırav” (Baskına uğrayacak köyün kulağı sağırdır) atasözünde olduğu gibi, köy halkı askerlerin gelişinden kuşkuya düşse de, savaş zamanı böyle şeyler olur diyerek fazla üzerinde durmadı. Almanlarla işbirliği yapanlar ise, Sovyet askerlerinin gelişini de beklemeden, işgalcilerle birlikte ülkeyi terk ettiler. Bunların bazıları da Almanlarla birlikte kaçmayıp, ıssız dağ köşelerine gizlenip ortadan kayboldular.

Bir ay süreyle dinlenmek üzere diyerek köyümüze yerleşen askerlerin bazıları yerlerine yerleştikten sonra, halkla samimiyet kurmak ve tanışmak amacıyla evleri ziyaret etmeye başladılar. Kendilerinin Sovyet ordusunun propagandacıları olduklarını söyleyen bu askerler, halka cephelerde devam eden savaşlar ve devletteki gelişmeler hakkında haberler verdiklerini ifade ediyorlardı.

Haftada iki-üç kere evleri dolaşan bu askerler yeni yeni haberler getiriyorlar, bu arada evin hanımının misafirler için hazırladığı yemekleri de itirazları olmadan silip süpürüyorlardı. Bu arada sohbet etmek bahanesiyle, evde kimlerin yaşadıklarını, nerede çalıştıklarını, bugün nerede olduklarını, yarın nereye gideceklerini sorup, herkesle tanışıyorlardı. Evleri dolaşan bu askerler her zaman askerî giyimleriyle gelmiyorlardı. Bir geldiklerinde asker pantolonlarının üzerine sivil bir gömlek giyiyorlar, bazen de sivil bir pantolonun üzerine asker gömleği giyiyorlardı. Fakat her defasında ayaklarında pırıl pırıl parlayan çizmeleri oluyordu.

Bizim evimize de kırk yaşlarında bir Rus askeri geliyordu. Kendi adı mı yoksa takma adı mıydı bilmiyorum, adı Pavel idi. Her gelişinde annem ona sofra hazırlıyor, yemek ikram ediyordu. Pavel yemeğini yavaşça, terbiyeli bir biçimde yiyor, mendiliyle ağzını, ellerini silip teşekkür ediyor, sonra da bize yeni gelişmeler hakkında bilgi veriyordu. Annem Rusça anlamıyordu. Babam ve küçük kardeşlerim ise dağdaki ağılımızda idiler. Bu yüzden evde Pavelle sohbet edebilecek tek kişi bendim.

Bir keresinde babam ağıldan eve döndüğünde, yarı askerî yarı sivil giyimler giyerek evleri dolaşan bu askerlerin saçlarını başlarını tarayıp, çizmelerini parlattıklarını görüp, “Bunlar kendilerini sıradan asker gibi göstermeye çalışıyorlar ama bence bunlar üst rütbeli subaylar.”-dedi. Babamın neden bunları söylediği o sıralar pek dikkatimizi çekmedi. Ama sürgün günü, önceden tanıdığımız “propagandacı askerlerin” hepsinin pırıl pırıl subay kıyafetleri içinde emirler verip, askerleri üzerimize koşturduklarını gördüğümde babamın önsezilerine hayret ettim.

Köyümüze yerleştirilen askerlerin büyük çoğunluğu esmer, çekik gözlü adamlardı. Orta Asya’daki cumhuriyetlerden oldukları söyleniyordu. Ama onlardan hiç biri evleri dolaşıp bilgi verenlerden değildi.

Köylere yerleşen askerler halkın günlük işlerine karışmadılar, engel olmadılar. Kış yaklaşıyordu, herkes evinde-avlusunda işleriyle uğraşıp kışa hazırlanıyordu. Yetişen patates ve mısırlarımızı topluyorduk, hayvan barınaklarının, ahırların yıkılan yerlerini onarıyorduk, ormandan odun taşıyorduk. Köydeki okullar kapatıldığı için, çocuklar köyün etrafındaki yamaçlarda, tepelerde hayvan gütme fırsatını bulmuşlardı. Her sabah, koyun, sığır sürülerini önlerine katıp köyün dışına çıkıyorlar, hem çocuk oyunları oynuyorlar hem de hayvanları güdüp dönüyorlardı. Çocukların bazıları ise büyüklerinin veya dedelerinin yanlarına, köyden uzaktaki kolhoz çiftliklerine çalışmaya gitmişlerdi. Benim de dört küçük kardeşim, Üçköken vadisine açılan Ullu Çırak kanyonundaki hayvan ağılında idiler. Babamı sakatlığı yüzünden askere almadıkları için, kardeşlerimle birlikte o kolhoz çiftliğini idare ediyordu. Ben de üç okul arkadaşımla birlikte kolhozun at sürüsünü güdüyordum. Üç odalı evimiz on bir kişilik ailemize dar geldiği için, babam eve yeni bir oda inşa etmeye çalışıyordu. Haftada bir gün ağıldaki kardeşlerimin yanında kalıyor, onların yemeklerini hazırlıyor, çarıklarını yamıyor, onların elinden gelmeyecek işlerini halledip köye dönüyordu.

Köyde cepheye gitmeye elverişli bütün erkekler savaşa gönderilmişti. 1941 yılının Temmuz ayından 1942 yılının Temmuz-Ağustos aylarına kadar köyden savaşa giden bütün erkekler öldüler. Cepheye gönderilme sırası bize -yetişmekte olan genç nesle- geldi. Askerlik şubesinden kağıtlarımız geldi ve iki-üç ay içinde askere gideceğimiz bildirildi. 1943 yılının Nisan ayında bizi askerî yürüyüşe, tüfek tutma eğitimlerine başlattılar. Atlarımızı, koşum takımlarımızı, yamçılarımızı-başlıklarımızı, giyimlerimizi hazırladık. Artık savaşa gitme sırası bize geliyor diye beklerken, Mayıs ayında Karaçaylılardan asker alınması durduruldu haberi yayıldı. Kısa süre sonra da Karaçay’dan Sovyet ordusuna alınan askerlerin eğitimleri durduruldu. Bunun ne anlama geldiğini “Balık tavaya düşünce aklı başına gelir” atasözümüzdeki gibi geç anladık.

Sovyet ordusuna komşu Kafkas milletlerinden hâlâ asker alınmaya devam ederken, Karaçaylılardan niçin asker alınmadığını merak ediyorduk. Savaşın en kanlı iki yılında bizimkiler de diğer halklarla birlikte savaşıp, düşmanın önünde ölülerinden duvarlar oluştururken, zafer yolunun açıldığı, düşmanın geri püskürtülmeye başlandığı, kahramanlık madalyalarının dağıtılacağı zamanda neden bir kenara atılmışlardı? Komşu halkların gençleri askere, cepheye uğurlanırken, bizimkilerin geri çekilmesinin aslında bir halkın top yekûn imhasının ön hazırlıkları olduğunu anlayamamıştık.

Ekim ayının ortalarında Narsana (Kislovodsk) şehrinden köyümüze gelen bir Rus kadın, Narsana yük istasyonunda tren katarlarının toplandığını, hayvan vagonlarının pencerelerinin kapatıldığını, bu işler bittiğinde Karaçaylıların top yekûn onlara yüklenip Sibirya’ya sürülecekleri haberlerinin yayıldığını anlattı. Bu acayip haberi duymakla birlikte ona inanasım gelmedi. Bütün Karaçay halkını hayvan vagonlarına doldurup bilinmedik yerlere sürgüne göndermek ne anlama geliyordu? Böyle bir düşünce kimin aklına gelebilirdi?

Ekim ayının sonlarına doğru kolhozun yöneticisi, gütmekte olduğum at sürüsünü ayın sonuna kadar köye getirmemi istedi. Ben henüz otlakların yeterli olduğunu, kış soğukları düşene kadar at sürüsünü otlatabileceğimi söylesem de, o hayvanlara aşı yapılacağını bahane ederek, at sürüsünü köye indirmemi bildirdi.

Bu arada, askerî propagandacılar evleri ziyaret etmeye devam ediyorlardı. Geleni, gideni, evden ayrılanları sorup, ellerindeki listelere kaydediyorlardı. Daha sonra da cephelerde devam eden savaştan, dünyadaki gelişmelerden haber veriyorlardı. İçlerinde bazıları da sokaklarda, bahçe kenarlarında gözleriyle bir şeyleri ölçüp, ellerindeki kağıtlara çeşitli planlar çiziyorlardı. Irmağın karşı kıyısındaki çadırlarda kalan askerler de, her sabah eğitim yapıyorlar, saf tutup yürüyüşe geçiyorlar, marşlar söylüyorlardı.

Ekim ayının son günlerinde ben at sürüsünü otlaktan indirip, köyün biraz yukarısındaki Şaharhan denilen kışlağa yaydım. Bu sırada askerlerden bazıları yanlarına kılavuzlar alarak köy çevresindeki dağlarda kurulmuş olan hayvan çiftliklerine-ağıllara gidip, yerlerini tespit ediyorlardı. Bunun sebebini de şöyle açıklıyorlardı: Almanlar bölgeyi işgal ettikleri günlerde bütün hayvan çiftliklerine hastalık yayacak mikroplar serpmişlerdi. Bu mikroplar bir yıl içinde büyük salgına yol açacak ve o zamana kadar kimsenin görmediği türden hastalıkları taşıyan mikroplardı. O sebeple, hayvan çiftliklerindeki bütün hayvanların aşılanması gerekiyordu. Amerika’dan alınan bu aşı çok gizliydi ve yalnızca Kızıl Ordu’daki yetkili askerler kullanabiliyorlardı. Bu yüzden, aşının o askerler tarafından yapılması gerekiyordu. Kasım ayının başında bu yetkili askerlerin Karaçay’a gelmesi gerekiyordu. O zamana kadar dağlardaki bütün hayvan çiftliklerinin boşaltılması ve hayvan sürülerinin köylere indirilmesi şarttı.

Askerler bu bahaneyle civar dağlarda hiçbir Karaçaylının kalmamasını ve bütün hayvan sürülerinin de köylere indirilmesini amaçlıyorlardı. Bu arada bütün hayvan çiftliklerinin yerleri harita üzerine işlenmişti. Ancak Ullu Çırak kanyonunda kardeşlerimin kaldıkları çiftlik gözlerinden kaçmıştı.

Ekim ayının son günü Pazar günüydü. Dağdaki ağıldan köye gelmesi gereken on yaşındaki en küçük kardeşim Ramazan’ı merak edip sokağa aramaya çıkmıştım. Sokağın yukarı tarafına yaklaşırken sol ayağından topallayarak yürüyen bir adama rastladım. Tanıdığı bir atlı ile konuşuyordu. Ramazan’ı sormak amacıyla yanlarına yaklaştım. Kan-ter içinde kalmış olan adam endişeli gözlerle bize bakarak: - “İşim icabı Narsana’ya (Kislovodsk’a) gitmiştim. Bu gece orada arkadaşlarımın yanında kalacağıma, gördüklerimden korkup çıkıp geldim. Şehre sığmayacak kadar çok yük kamyonları yığıldı. Bütün sokakları, caddeleri kapladılar. Amerikan kamyonları diyorlar. Sokaklarda bir biri peşi sıra dizildiler. Neyi bekliyorlarsa da, vallahi onlar iyilik için gelmediler. Yüreğime korku düşüp, işimi de unutup kaçıp geldim.” – dedi. Biz hayretler içinde kaldık.

O gün köydeki askerler de küçük gruplara ayrılarak, beşer-altışar kişi olup, başlarında birer komutanları ile daha önceden belirledikleri hedeflere, dağlardaki çiftliklere ve ağıllara hareket ettiler. Ben de arkadaşımla birlikte, Şaharhan kışlağında gütmekte olduğumuz at sürüsünün yanına gidip, akşamüzeri atları saydık ve hayvanları otlağa sürüp, atlarımızdan indik. Bir ot yığınının kuytusuna sinip, gecenin karanlığında sohbet etmeye başladık. Şaharhan tepesinden baktığında, Narsana (Kislovodsk) şehri, Caga, Kızıl Kurgan, Üçköken, Rimgorka, Pervomayskiy, Tereze köyleri görünüyorlardı. Kapkaranlık bir geceydi. Ay yoktu. İlker yıldızı iyice yükselmiş, Çolpan yıldızı yeni doğmuştu. Şafağın sökmesine az kalmıştı, tan yeri ağarmaya başlıyordu. Soğuktan uykum açılmış, uyumakta zorlanıyordum. Ot yığınının yanına sokulmuş, köylere doğru bakarak, kendi düşüncelerime dalmış oturuyordum. Birden bire, köylerin bulunduğu yerlerden gök yüzüne kırmızı ışıklar saçan roketler yükselmeye başladı. Hemen arkasından patlama sesleri geldi. Roketler gök yüzünde patlayıp ışıklar saçarak yere düştüler. O zamanlar saat bulunmadığından, kolumuzda saatimiz yoktu. Sonradan düşündüğümde, roketlerin sabah saat altıda atıldıklarını anlıyorum. O sırada Narsana (Kislovodsk) şehrinden farları yanan kamyonların, grayder yolunu takip ederek vadinin yukarısına doğru dizilip geldiklerini gördüm. Yanımdaki arkadaşım da roketlerin patlama seslerine uyanmış bakınıyordu.

Narsana (Kislovodsk) şehrinden çıkan kamyonların dizilip geldiklerini ve köylere dağıldıklarını görebiliyorduk. Bir kısmı Tereze köyünden Kızıl-Pokun ve Lov Kabak köyleri istikametine doğru yöneldiler.

Şafak söktü. At sürüsünü toplayıp saydık. Beş atın olmadığını gördük. İnşallah kurtlar parçalamamıştır diyerek atlarımıza binip aramaya çıktık. Güneş doğarken beşini de vadinin içinde bulup, alıp geldim. Tepeden baktığımızda, her sabah köylerden otlaklara çıkan hayvan sürülerinin çıkmadığını fark ettik. Köylerden dışarıya atlı, arabalı, yaya hiç kimsenin çıkmadığı da dikkatimizi çekti. Köylerde ise bir telaş ve kargaşanın olduğu anlaşılıyordu. Bu durum bizi endişelendirdi. Tam o sırada arkadaşım kamçısının ucuyla kolhozun patates tarlasını gösterdi. Gerçekten de orada bir adam, başından kalpağını çıkarmış, tıraşlanmış başı güneşte parlayarak patates topluyordu. Onu öyle görünce rahatladık, atlarımızdan inip ısıtan güneşin altında oturduk.

Kamyonların köyde tozu dumana katarak dolaştıklarını görüyordum. Köylerden dışarı ise ne bir insanın, ne de bir hayvanın çıktığı görülüyordu. Atıma köstek takmaya hazırlanırken, yüreğimi bir sıkıntı kapladı. Arkadaşıma köye gidip ne olup bittiğini öğrenelim dedim. O da benin bunu söylememi bekliyormuşçasına, hiçbir şey söylemeden atının kayışlarını sıkılaştırmaya başladı. İkimizde atlarımıza atladığımız gibi, aşağıya doğru uçup gittik.

Köylerin dışında, gözümüzün aldığı yerlerde bizden başka hareket halinde hiçbir canlı yoktu. Köyün yukarı tarafından atlarımızı dört nala kaldırmış, rüzgâr kulaklarımızda uğuldayarak gelirken, makineli tüfekli dört asker, hendekte saklandıkları yerden önümüze fırlayıp “Durun” diye emrettiler. Durduk. Soluk soluğa geldiler, hiçbir şey sormadan, dizginlerden tutup “İnin” diye emir verdiler. İndik. Atları elimizden aldılar ve nereden geldiğimizi sordular. At çobanı olduğumuzu ve atları otlatmaktan geldiğimizi söyledik. Ellerimizi havaya kaldırtıp, üzerimizi aradılar. Taşıdığımız bıçaklara el koydular. Komutanları “Düşün önümüze” dedi. İkisi atları çekip peşimizden gelirken, diğer ikisi orada kaldılar. Ben, ne olduğunu sorsam da, o “Yürü, daha sonra öğrenirsin” diyerek sesini yükseltti. Köylerden dışarı niçin hiç kimsenin çıkamadığını böylece anladık. İkimizi de köy mezarlığının yanına kadar götürdüler. –Birbirinizden on beş adım ayrılıp duvarın yanında dikilin.- dediler. Daha sonra bir subay gelip evlerimizin yerini sordu, gösterdik. Bana soran subay benim atıma bindi, bir diğeri de arkadaşımın atına yerleşti. İkisi de evlerimize doğru gittiler. Biraz sonra dönüp geldiler. Benim atımdaki, “Düş önüme” diye başıyla gösterdi ve peşimden gelmeye başladı. Arkadaşım da diğer subayla birlikte kendi evine doğru yöneldi.

O at üzerinde, ben yaya, sokaktan aşağıya doğru inmeye başladık. Evlerin avlularına bir göz attım. Herkes eşyalarını çıkarıp, onları denk haline getirip bağlamakla meşgul. Konuşan hiç kimse yok. Herkesi büyük bir keder ve hüzün kaplamış. Gidecekleri yeri bilmeden bir telaş içindeler. Her ev, her aile kendi telaşı içinde. Her avluda silâhlı bir asker dikilmiş, gözünü ayırmadan insanların toplanmalarını izliyor.

Böylece, siyah atıma binmiş tabancalı Rus subayı, beni önünde sürerek evimizin avlusuna getirdi. Avluda, omuzlarında rütbeleri ışıldayan üniforması, yıldızlı şapkası ve parlayan subay çizmeleri ile Pavel karşıladı. Onu o kıyafet içinde görünce birden tanıyamayıp tereddüt ettim. Hayretle yüzüne baktım ve eskisi gibi gülümseyeceğini umdum. Ama o gülümsemedi.

Soğuk bir ifadeyle Pavel bana, devlet komitesinin kararıyla Karaçaylıların sürgüne gönderileceklerini, aile fertleriyle birlikte toplanma merkezinde hazır olmamı emretti. Tüfekli, esmer benizli, uzunca boylu, zayıf Asyalı bir asker avlunun bir köşesinde duvarı yanında dikilip, gözcülük yapıyordu. Evde dört küçük çocuk vardı. En küçük kardeşim henüz beşikteydi. Dört küçük kardeşim de neredeyse çıplaktılar. Üzerlerine giyecek, sabah ayazında avluya donmadan çıkacakları bir şeyleri yoktu. Daha ben avluya girer girmez annem, diğer dört kardeşimin her şeyden habersiz dağdaki ağılda kaldıklarını söyledi. Durumu Pavel’e izah ettim. “Siz endişelenmeyin, onları da getirirler.” dedi.

Annem ağılda kalan dört oğlunun kaygısı içindeyken, evdeki dört küçük çocuğa da soğuktan korunmaları için dikiş makinesinde pantolon, gömlek dikme telaşı içine düştü. Rus subayı onun bu telaşına bir anlam verememiş gibi kaşlarını çatıp, dönüp avludan çıkıp gitti. Onun yüzünde, içinde bulunduğumuz duruma üzüldüğüne dair en küçük bir işaret bile göremedim. Bu sırada babam da eşyaları toplayıp denk haline getirmekle meşguldü.

İkimiz birlikte eşyaları toplamaya başladık. Ancak eşyalarımızı koyabilecek hiçbir şey bulamıyorduk. Bunun üzerine yataklarımızın, yastıklarımızın içlerindeki kuş tüylerini atıp, dışlarına eşyalarımızı doldurmaya başladık. Köyde herkes bizim gibi eşya koymak için yataklarını ve yastıklarını boşaltıyordu. Köyün üst tarafı rüzgârın savurduğu kuş tüyleriyle doldu.

Birbiri ardına dokuz çocuk doğurup, onları büyüten zavallı annem, kısa süre içinde iki küçük çocuğa giyim dikip giydirdi. Bu sırada Pavel diğer komşu avluları kontrol edip, tekrar bizim avluya girdiğinde annem, “Çocuklarım vadideki ağılda kaldılar.” diye, eliyle vadiyi gösterdi. Pavel ona aldırmadan eve girip, benim kitaplıktaki kitaplarımdan kendi işine yarayanları toplamaya başladı.

Babam etini yanımızda götürmek üzere avluda bir koçu keserken, silâhlı bir asker küçük kardeşim Ramazan’ı avlumuza getirip bıraktı. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü kirden tozdan tanınmaz hale gelmiş Ramazan, avluda hıçkırıklara boğuldu. Diğer üç kardeşim ise dağdaki ağılda kalmışlardı.

Biz henüz eşya toplama işini bitirmemişken, Pavel “Tamam, haydi eşyalarınızı oraya taşıyın” diyerek, önceki gün askerlerin planlarına işaretledikleri yeri gösterdi. Evimizden üç-dört yüz metre uzaklıktaki yere eşyalarımızı taşımaya başladık. Bütün köy halkı da yavaş yavaş oraya toplandı. Eşyaları taşımak için ne at arabası, ne öküz arabası, ne eşek hiçbir şey yok. Taşıyabildiğimizi sırtımızda oraya taşıdık. Sandığı babamla ben iki ucundan tutup götürdük. Annem de en küçüğümüzü koynuna alıp, diğer üçünü de civcivler gibi peşine dizip geldi. Bütün ömrümüzü geçireceğimizi zannettiğimiz yurdumuzdan, süngü zoruyla ayrılıp, belirsiz bir yola düştük. Koskoca bir halk, kapılarını pencerelerini kapatacak kimse kalmadan, eski yurdundan bir gün içinde sökülüp atıldı. Nereye gidiyoruz? Kafkasya’daki yurdumuzdan ebediyen mi ayrılıyoruz? Anasının koynundan ayrılmamış çocuk da, belini doğrultamayan yaşlı da kime kötülük etti de bu günü yaşadı? “Salı günü yola çıkma”, “Salı günü yolcu olma” diye atasözlerimiz var. Bugün Salı günü, bizi Salı günü yurdumuzdan kopardılar.

Bütün köy halkı, hepimiz önceden belirlenen yerde toplandık. Her aile kendi eşyalarını bir araya getirdi. Devlet komitesinin sürgün kararında her aile bireyinin yüz kilogram eşya götürme hakkının olduğu, ancak bir ailenin en fazla beş yüz kilogram eşya götürebileceği belirtilmiş. Ailenin mal varlığı bu miktarı doldurmaya yetmediğinde, komşularının, akrabalarının kendi eşyalarından vererek bu miktarı doldurmalarına da izin verilmiş.

Bazı subaylar diğerlerinden merhametli çıktılar ve insanlık örneği davranışlarda bulundular. Mesela fakir ailelerin eşyalarını yetersiz gören bazı subaylar, o insanları yanlarına birer asker vererek henüz içinde çok eşya olan evlere gönderip, ihtiyaçları kadar eşya toplamalarına izin verdiler. Ancak bir başkasının malını koltuğunun altına alıp gitme âdetinin bulunmadığı bir toplumda, hiç kimse bir başkasının evinden eşya almaya tenezzül etmedi.

Altı tekerlekli Amerikan malı kamyonlar, sabahtan beri köyümüzün aşağı mahallesinden insanları Narsana (Kislovodsk) şehrinin istasyonuna taşıyordu. Henüz sıra bize gelmemişti. Dün sabahtan beri el-yüz yıkamamıştık. Yük taşımaktan, denk hazırlamaktan terleyip, yüzümüz gözümüz toz toprak içinde kalmıştı. Burun deliklerimiz kararmış, gözlerimizin kenarları siyah çapaklarla dolmuştu. Dudaklarımız kurumuş, yarılmaya başlamıştı.

İkinci gün şafak sökerken tekerleklerin üzerine konma sırası bize gelmişti. Oturmaya, dinlenmeye fırsat yoktu. Askerlerin acele ettirmesiyle, eşyalarımızı hemen kamyona yükledik. Birbirimize yardım ederek kamyona bindik. yanımıza iki tüfekli asker de oturdu. Kamyon gürüldeyerek sokağın aşağısına doğru yöneldi. Kadınlar “Aman kün kellik!” (Kötü gün gelesice!) diyerek kamyona beddua ettiler. Kamyon bizi Narsana şehrinin demir yolu yük istasyonuna getirip indirdi. İstasyon kadınlar, çocuklar, erkekler, yaşlılar, yükler, eşyalarla doluydu. Hayvan vagonlarının kapıları ardına kadar açılmış, istasyon boyunca dizilmişlerdi. Hepsi tıklım tıklım doldurulmuşlardı. Vagonlarda eşyalar ve insanlar üst üsteydi. Küçük Karaçay Rayonu’nun köylerinde yaşayan bizleri Narsana (Kislovodsk) şehrinin tren istasyonundan vagonlara yüklemişlerdi. Karaçay eyaletinin diğer bölgelerinde Kuban, Teberdi, Mara, Morh, Cögetey vadilerinde, Zelençuk ilçesinde yaşayan Karaçaylıları ise Çerkessk ve Cögetey-Ayagı arasındaki demir yolu istasyonlarında toplayıp sürgüne oradan göndermişlerdi.

Vagona yüklenme sırası bize hemen gelmedi. Vagonlarla aramızda epeyce bir mesafe vardı ve aramız insanlar ve eşyalarla doluydu. İstasyonda sürgüne gönderilmeyi bekleyen bütün Karaçaylıların yüzleri gözleri taş kömürünün siyah tozuyla kap kara olmuştu. Nihayet sıra bize geldi ve bir vagona eşyalarımızı koyup yerleştik. Vagonun ortasında döküm bir soba, yanında da birkaç odun parçası vardı. Köşede tuvalet amacıyla kullanmak üzere bir kova konulmuştu.
Tren katarı şafak sökerken, bizim için sonu belirsiz uzun bir yola koyuldu. Sürgünün ilk günlerinde hava açıktı. Kasımın dördünden sonra gökyüzü kararıp, ağır kara bulutlar havanın bozacağı işaretini verdiler. 1943 yılının Kasım ayının ikinci, üçüncü,dördüncü günlerinde, nüfusu o zamanlar 80.000 kişiden fazla olan Karaçay halkı zorla hayvan vagonlarına doldurulup, binlerce yıllık yurtlarından koparılıp, bilinmedik bir yere doğru yola çıkarıldılar.

Yetmişten fazla tren katarına doldurulan Karaçaylılar on sekiz gün süren bir yolculuktan sonra Kazakistan ile Kırgızistan’ın Sır-Derya, Kızıltav, Arıs, Badam, Çimkent, Mankent, Cambul, Lugovaya, Merke, Çaldovar, Karabalta, Belovodskaya, Sukuluk, Pişpek, Kant, İvanovka, Tokmak Temir istasyonlarında indirildiler. Perişan durumdaki sürgünler buralarda çeşitli Kazak, Kırgız, Özbek ve Rus köylerine ve kolhozlara dağıtıldılar.”
***
Kaynak:Laypanlanı Seyit. Gürge Kün. Suratlav-Publitsika Roman.-Stavropol Kitab Basmanı Karaçay-Çerkes Bölümü.-Çerkessk, 1991. 
Prof. Dr. Ufuk TAVKUL

 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı